'Sınırsız çatışmanın sonsuz ötelenmesi için: EVET!'


"Ekseru'n-nâs yanlış üzre ittifak etmez"

Mecelle

-Darbe mahsulü mevcut Anayasa'nın 9 Kasım 1982'de kabulünden beri, aradan geçen 28 yılda anayasa tartışmaları ve yeni bir anayasa çalışmaları Türkiye'nin gündeminde en fazla kalan konulardan biri oldu. Bu süreçte Anayasa'da bugüne kadar 16 kez değişiklik yapıldı. 1982 Anayasası'nın toplam 80 maddesi değiştirildi, eklenen 3 geçici maddeden 2'si daha sonra metinden çıkarıldı.

Maalesef Türkiye şartlarında anayasa değişikliği çalışmalarının, suya sabuna dokunmadığı müddetçe önüne engel konulmamıştır. Bu ülkenin asıl sahipleri olduğunu iddia edenlerin üslubuna uyumlandırılmayan anayasa değişikliği girişimleri ve girişim sahipleri ise 'tasfiye edilmekten' veya 'oyun dışına atılmaktan kurtulamaz' tehdidi ile karşı karşıya kalmışlardır. 2007'de Anayasa'nın komple değiştirilmesi sürecinde, bu süreci hazırlayanların ve bu sürece destek verenlerin içine düştükleri zorlukları, suni gerginlikleri, komplo teorilerini, kapatma davalarını göz önünde bulundurursak bu tespitimiz daha da iyi anlaşılacaktır. Son 5 yıl içinde cuntacı eğilimlerin, çetelerin, Cumhuriyet mitinglerinin, 367 kepazeliğinin, 27 Nisan sanal muhtırasının, orada burada bulunan ve patlayan/patlamayan bombaların, artan/artırılan terör olaylarının, paramiliter ve kriminal bir örgütlenme yapısı ile bir cunta hazırlığının bağlantılarını araştırma ve mücadele sürecini başlatan Ümraniye davasının yarattığı travmalar ve hukuki tartışmalar, bu sınırsız mücadelenin ve korkunun bir tezahürüdür...

SİVİLLEŞME ADINA YENİ KAPILAR AÇILIYOR...

Halkoylamasına giden bu anayasa değişikliği ile alakalı, siyasi partilerle istişare turları kapsamında hükümet yetkilileri ile yaptığımız istişare toplantılarında; YÖK'ün mevcut yapısı, yani 130. ve 131. maddelerin Anayasa'dan tamamen çıkarılması gerektiğini, Milli Güvenlik Kurulu'nun uluslararası standartlarla uyumlu hale getirilmesi gerektiğini, üniversitelerde hiçbir ayrım gözetilmeksizin herkesin eğitim ve örgütlenme hakkına sahip olmasının temin edilmesi adına Anayasa'nın 10. maddesinin yeniden düzenlenmesi gerektiğini, 'Kürsü Dokunulmazlığı' haricindeki bütün dokunulmazlıkların kaldırılması gerektiğini, darbelerin meşru! bahanesi 35. maddenin yeniden düzenlenmesi gerektiğini, emeklilere "toplu sözleşmeli" sendikal faaliyette bulunma hakkının anayasal teminata kavuşturulması gerektiğini ortaya koyan önerilerimizi oylanacak paket içinde göremedik. Bu paketin 'eksik ve yetersiz' olduğunu beyan ettik. Buna rağmen önümüzdeki referandumda oylanacak paketin kabulü sonrasında, sivilleşme konusunda yeni kapılar açılacağı ve bu eksik gördüğümüz önerilerin uyum yasaları ile yeniden düzenleneceği konusundaki ümitlerimizi de içimizde soldurmadık. Bu paketin eksikliği konusunda hükümet kanadının verdiği taahhüdü yerine getireceği günlerin takipçisi olacağımızı da dillendirdik.

Biz eksiği ve gediği ile 12 Eylül 2010'da yaşanacak bu tecrübenin daha sonraki iyi niyetli anayasa çalışmalarına sıçrama teşkil edeceğini düşünüyor, yapılacak bu referanduma iyi niyetli sivil bir anayasa gayreti olarak yaklaşıyoruz.

Gelinen aşamada kısır tartışmaların ayyuka çıktığını, üzüm yemek yerine bağcının niyetleri üzerinde kuruntu ve şüpheler beslendiğini ve mühim olan bazı konuların göz ardı edildiğini görüyoruz. Statükonun sık sık balans ayarı yapmakla yükümlendirdiği kurumlara çekidüzen verilmesi ile alakalı olan ve pakette yer alan değişiklikleri, "sorunu çözmek" ve "uzlaşmayı sağlamak" adına önemsiyoruz. Bu haseple BBP'nin referandumda oylanacak pakete EVET demesinin en önemli gerekçesi "sivil ve askerî yargı" ile alakalı yapılan düzenlemelerdir. Bugün 'hayır' diyenlerin hükümet üzerinden komplo teorileri bezediği argümanları da yargı alanında yapılan düzenlemeler etrafında cereyan etmektedir. Halkoyuna sunulacak düzenlemeler "Cumhuriyetimizin temel niteliklerine aykırıdır" iddiası ile panik içine düşenler, şimdiden halkoylaması neticesini Anayasa Mahkemesi'ne götürüp götüremeyeceklerini tartışmaya bile başladılar...

Malum, Türk anayasa-siyaset mimarisi iki iktidar motoru ile yapılandırılmıştır. Bunlar 'sivil-askerî yüksek kamu bürokrasisi' ve 'yüksek yargı organları' ile desteklenip cihazlandırılmış, "devlet iktidarı" ve Meclis çoğunluğuna dayalı hükümet cihazıyla somutlaşan "siyasî parti iktidarı"dır. Türk siyasî sistemi de her siyasî sistem gibi toplum-devlet arasında birtakım güncellemeler yapmak için cihazlanmıştır. Devlet ancak kendi tecrübesi dâhilinde, kendi etkinlik alanının daralması ve bunun bir "gereklilik-akut bozukluk" halini almasıyla, 1982 anayasa mimarisiyle somutlaşarak önlem alma gereği duymuştur. Devlet iktidarı sahici siyasetin ihtiyaçlarına ve mahiyetine aykırı biçimde, anayasal ve pratik manada, başta siyasî partiler iktidarına karşı konumlanmak üzere "biçim" ve "güç sahibi" kılınmıştır. Büyük Birlik Partisi 12 Eylül ihtilali sonrası derin nitelikte ve güçlükle giderilen ihtiyaçlarına rağmen; ağır, ağdalı ve karmaşık yapıdaki bu kurumlaşmanın sorun ve kriz üreten neticelerine karşıdır. Bu noktada sivil siyaset/sivil toplum ile devlet ayrımını idealize eden Büyük Birlik Partisi'nin tavrı çok önemlidir... Büyük Birlik Partisi rahatsız edici olan bu düzenin, milletle olan bağından uzaklığını da göz önünde bulundurarak ve önümüzdeki eylül ayında oylanacak değişiklik paketine EVET diyecektir...

1982 Anayasası yargıya siyasete müdahale etme yetkisi ile donatılmış, yargının siyaset alanına dönüşmesine yardımcı olmuştur. Anayasa Mahkemesi'ne taşınan davalarda, hukuk teknikleri ile değil siyasi gerekçelerle karar verilmesi, Anayasa Mahkemesi'nin siyasî partileri kapatma yetkisine sahip olması bu iddialara temel olmuştur. Hukuk devleti ilkesinin tam olarak uygulandığı bir anayasal çerçevede, gereğinde "devletin âli menfaatlerine" rağmen etkin ve bağımsız bir şekilde birey hak ve özgürlüklerini en üstte tutması gereken bir Anayasa Mahkemesi'nin işlevi, demokratik bir hukuk devleti standartlarının çok altında kalmıştır. Demokrasimizin geleceğini belirleyecek güçte olmasına rağmen alınan kararların tartışmalara ve münakaşalara açık olması, Türk demokrasisinin sağlıklı gelişimini engellemekte, Türkiye'nin diğer demokratik devletler gözünde itibarını düşürmektedir. Yargı siyasal alana müdahale etme hakkını elinde bulundurdukça 'kurucu' işlevini yerine getiremez hale gelmiş ve tutucu bir şekilde statükoyu mutlaklaştırmıştır. Bu durum demokrasinin işlemesi açısından çok ciddi tehditler içermektedir. Çünkü demokrasi, eşitlik ve adalet fikrinden hareketle, var olan sistemin çeşitli mağduriyetleri ve adaletsizlikleri giderecek şekilde yeniden yapılandırılmasını gerektirir. Yargının yoksun olduğu bu yeniden yapılandırma kabiliyeti siyasete/Parlamento'ya aittir. Yargı bağımsızlığı, devlet düzeninin ve 'üstünlerin hukukunun' korunup kollanması için değil, hukukun üstünlüğü prensibinin hayata geçirilmesinin bir aracıdır. Hukukun üstünlüğü de, bireysel özgürlüklerin ve vatandaş olabilme yeterliliğinin baş koşuludur. Demokrasinin olmazsa olmazıdır.

Bugünlerde "Yargının" oylanacak değişiklikle (HSYK'da yapılan düzenlemeler, askerlere sivil yargı yolunu açan düzenlemeler, Yüksek Askerî Şûra'nın (YAŞ) her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açılmasıyla alakalı düzenlemeler, Anayasa Mahkemesi'ni yeniden yapılandıran düzenlemeler) 'yargının siyasallaşması' ve 'devlet çatısının çökmesi' ihtimali üzerinde tartışmalar yoğunlaşmış durumda... HAYIR bloğunda yer alanların bu iddialarına ve endişelerine katılmıyoruz. Değişiklik önerisi öncesinde HSYK'nın 7 kişilik yönetim kurulunda yürütme 2 kişiye sahipti. Önerilen değişiklikle 22 kişiyle genişleyecek, HSYK yönetiminde de yürütmenin etkisi yine sadece 2 kişiyle sınırlı olacak. Cumhurbaşkanının seçeceği 4 kişiyi bahane etmek ise gereksiz bir şüpheden öte bir şey değildir. HSYK'nın yapısını birinci sınıf hâkimler ve savcılar arasında yapılacak olan ve toplam 10 üyenin sandıktan çıkacağı seçim belirleyici kılacak. Görünen o ki yargının yürütmenin denetimi altına geçeceğine inananlar birinci sınıf savcı ve yargıçların seçeceği 10 kişiden yani bu kişileri seçecek olan da yargı üyelerinin tercihlerinden endişe ediyorlar!

TÜRKİYE'NİN DOKUNULMAZ İMTİYAZLI SINIFI

BBP; HSYK'nın militarist bir inisiyatifle hareket ettiği ve âdeta YAŞ'ın yargı versiyonu/sürümü gibi çalıştığını, bizzat yargı mensuplarının bu duruştan kaynaklanan şikâyetlerini ve mağduriyetlerini sık sık gündeme getirmiştir. HSYK, konumu ve uygulamaları itibarı ile hâkimlik ve savcılık mesleğinin kalıplaşmasına, yargı mensupları ile kurul arasında temsil bağının kalkmasına, sorumlulukların ifa edilmesine ve şeffaflığının ortadan kalkmasına dair ciddi eleştiriler ve şikâyetler almıştır. Türkiye'nin "dokunulmayan imtiyazlı yargıçlar sınıfı" gibi algılanan HSYK, adeta kendi kudreti dışında kimseyi tanımıyor. Onları kimse azledemiyor. Toplam 7 üyeden 4'ünün verdiği karar, 10 bin 500 kişinin hayatını etkiliyor. Hâkim ve savcıların vatandaştan daha güvencesiz olduğunun, uygulamaları haklarındaki davaların zamanaşımına dahi uğramadığının, haklarında verilen kararlar aleyhine hiçbir yere müracaat edilemediğinin örneklerini ve hukukun siyasallaşmasına yol açtığını kimse görmek istemiyor mu?

Hafızalar kurcalanırsa çok iyi hatırlanacaktır, batık banka davalarına (Etibank-Dinç Bilgin, Yurtbank-Ali Avni Balkaner İmar Bankası ve Adabank- Bahattin Uzan) bakan mahkemenin başkanının HSYK kararı ile görevden alındığını unutmayalım... Kenan Evren hakkında iddianame hazırladıktan sonra meslekten ihraç edilen eski Savcı Sacit Kayasu'nun, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ı suçlayan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın mağduriyetlerini unutmamalıyız... YÖK'ün kılık kıyafetlerle ilgili genelgelerini, eğitim özgürlüğüne aykırı bulduğu doğrultusunda kararlara imza attığı için ve özel hayatında dinî pratiklerini yaşamalarından ötürü birçok hâkim ve savcı hakkında soruşturma açıldığını ve onların sürgün edildiğini unutmamalıyız...


Anayasa'nın 9. maddesinde belirtildiği üzere yargı yetkisi, egemenlik hakkının doğal bir sonucu ve özel bir tezahür şeklidir. Hâkimler bu yetkiyi egemenliğin sahibi olan millet adına kullanıyorlar. Bu sebeple yargı yetkisinin kendisine meşruiyet kazandırabilmesi için doğrudan ya da dolaylı olarak millî iradeden kaynaklanması gerekiyor. Bugüne kadar gelen bütün hükümetler, kurulun yapısından ve meşruiyetinden şikâyet etti; ama kimse bir şey yapmadı. BBP önümüzdeki referandumda sivil bir anayasa ile bu yapının değiştirilmesini ve siyasal bir kurum olmaktan çıkarılması ile alakalı oylanacak olan Anayasa'nın, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) yapısını düzenleyen 159. maddesindeki değişikliğe, bu nedenlerle destek verecektir...

Geçici 15. maddenin yürürlükten kaldırılmasıyla ilgili olarak darbecilere ve darbe mahsulü kurumlara karşı; cezai, mali, medeni hukuk bağlamında kovuşturmaya yol açılması/açılamaması tartışmaları bir yana, bu maddenin 'varlığı' bile başlı başına "ayıptır". Referanduma giderken anayasa değişikliği ile alakalı tartışmaların 'sağda' ve 'solda' buraya kilitlenmesini ve bununla alakalı istismarları etik bulmuyoruz.

Geleneksel ideolojilere hapsolmak yerine, her türlü mağduriyet alanı için uzlaştırıcı ve ikna edici çözümler üretmeye gayret eden BBP, "HAYIR" bloğundaki siyasal organizasyonların sergilediği etatist tavırla arasına koyduğu mesafeyi korumaya kararlıdır. Karşı olduğumuz bu anlayışla hazırlanmış bir devlet-millet sözleşmesinde "eksiği ve gediği" olsa dahi Büyük Birlik Partisi 'öküz altında buzağı aramayacak' referandumda oylanacak anayasa değişikliği paketine EVET diyecektir...

Devletin tüzel kişiliğini, varlığını koruma ve geleceğinin temini hususu, kısacası devlete hizmet etme hususu her namuslu vatandaşın üzerinde kaçınılmaz bir borçtur. Ama devlet erkini elinde tutan ve ekseriyetle de kendisini millete karşı "hesap verme" noktasında sorumlu hissetmeyen ve milleti kendisine karşı itaate mecbur kılan, bütün toplumsal değişim ve dönüşümlerde ağırlığını hissettiren jakoben ve etatist tavra karşıyız. Tepeden inmeci etatist tavırla milletin yolları 12 Eylül 2010'da bir daha kesişecektir. Kuruluşunun temelinde 12 Eylül 1980 askerî darbesinin mantığına mağduriyetlerine tepki yatan ve sivil inisiyatifi bayraklaştıran Büyük Birlik Partisi, milletine yaslanarak iktidarın asıl kaynağı ve gücü olarak milletinin hak ve özgürlüklerinin savunucusu olmaya devam edecek, referandumda 'ülkenin mukadderatına sahip çıkmak' adına "EVET" diyecektir.

Müzakere ve uzlaşma çabaları, çatışmaların engellenmesi için önemli bir araçtır. Referandum bu geçiş ve uzlaşmaların bir mimarisidir. Önümüzdeki referandum Alman siyaset bilimci Carl Schmitt'in ifade ettiği gibi "sınırsız çatışmalarımızı zamansız öteleyecek mi?" Önümüzdeki referandumdan sonra bu vesayetçi bürokratik devletin etkinliğini sınırlayabilecek miyiz? Temel hak ve özgürlükler adına referandumla elde edilen sosyolojik meşruiyeti milletçe cebimize koymak istiyoruz. Zaman


Ahmet TÜRK - Büyük Birlik Partisi Genel Sekreter Yardımcısı

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Murat 7 yıl önce

işin özü bu olmalı. askeri ve sivil yargıda yapılan değişiklikler bence devrim niteliğinde. Bunlar gözden kaçıyor ve fazla tartışılmıyor. BBP olaya iyi yaklaşmış.