Stockholm sendromu, anayasa paketi ve ülkücü hareket


Ki merkezini Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının temsil ettiği bu anlayış özellikle, 12 Eylül darbesi ile yaşanan ve cezaevleri süreciyle paralel okunmaya müsait bir olgu olarak, mevcut ideolojisi ve statükoya yönelik kurmaya çalıştığı eleştirisi bakımından ilk önemli yarılma şeklinde ele alınabilir. İkincisi ise Anayasa'da değişiklik yapılmasının gündeme geldiği şu günlerde MHP'nin değişikliğe yönelik aldığı tavır ve bunun yanında, yapı içerisinde özellikle 12 Eylül darbesi ardından cezaevinde uzun süre kalmış, işkenceye uğramış, yanı başındaki ranzadan idam edilmek için alıp götürülen arkadaşına tanıklık etmiş bir grubun paketi destekleyeceklerini belirten açıklamaları.. Hem birinci, hem de ikinci tartışma sürecinde "12 Eylül" meselesinin önemli bir alan kapladığını görebiliriz. Çünkü merkez yapıdan ayrılarak farklı bir siyasal söylem üretmek isteyen grubun fikri temelleri, 12 Eylül'de cezaevine alınmış ülkücülerin vakti ile Bursa Cezaevi'nde çıkarmaya ve söylemlerini İslami metinlere yaslamaya başladıkları ve ortodoks ülkücülük algısına, mevcut statükoya yönelik geliştirdiği yıkıcı eleştirilerle yapılanmış dergi olan Bizim Dergâh'ta atılmıştı. Şimdi yine 12 Eylül darbesinin neticesi olarak ortaya çıkan Anayasa'nın değiştirilmesi girişimlerinde hareketin Meclis'teki uzantısının buna direnmesi,

Acıya, bedenleri ve darp edilmiş ruhları ile soğuk hücre diplerinde tanıklık edenler, ülkenin demokratik ortamına katkı sağlayacak şekilde hesaplaşma ve yüzleşme süreciyle katılmadıkları için, hareketin sivilleşmesi ve militer yapıdan uzaklaşması da doğal olarak gecikti. 80 sonrasında ülkücü hareketi işkenceye karşı toplumsal eylemlerde, bildirilerde, gözaltı ortamlarının insanileştirilmesi için yapılan girişimlerde, idamın kaldırılması amacıyla oluşturulan platformlarda vs. ne yazık ki hiç göremedik. Ruhları darp edilmiş bu genç bedenler cezaevlerinden evlerine yalnız bireyler olarak dönerlerken yaşadıkları travmanın doğurduğu paradoksal durumu hiçbir zaman tam anlamı ile çözümleyemediler ayrıca. Durum aslında bütünüyle paradoksaldır. Çünkü kutsadıkları ve uğruna sokaklara dökülüp şiddete bulaştıkları, bekasını koruduklarını düşündükleri devlet aygıtı, darbe şartlarının olgunlaştığını düşündüğü 12 Eylül sabahından itibaren bir buldozer gibi geçti ülkücülerin üzerinden. Oysa her şeyi "devlet-i ebed müddet" adına yapmışlardı. Devletin aygıtları şimdi onları Filistin askısına gerip, elektriklere vererek anlamlandıramadıkları bir cezaya çarptırmaktadır. Cezaevleri dışına taşan işkence iddiaları sonucu o günlerde Avrupa'dan gelen İnsan Hakları Komisyonu üyelerine ülkücü mahkumların "kendi devletimizi başkasına şikâyet etmeyiz. Türk devleti işkence yapmaz, bu bizim iç sorunumuzdur" demesi, içinde bulundukları paradoksu açıklayan en önemli örnektir herhalde. 12 Eylül, 9 ülkücü genci yağlı urganlarda sallandırdı. Ülkücü mahkûm Hüseyin Kurumahmutoğlu'nu cezaevinde takke giydiği için darp ederek öldürdü. Bugün uzun süre cezaevinde kalmış ülkücülerin çoğu, işkence sırasında yaşadığı kötü şartlardan dolayı yakalandığı fizikî ve psikolojik hastalıklarla beraber hayatını sürdürmek zorunda. Darbe öncesi hemen bütün eylemlerinde İstiklal Marşı okuyan ve söyleminin önemli bir kısmını bu metin üzerine kurgulayan bir grubun cezaevlerinde her sabah, öğle, akşam cop darbelerinin eşliğinde bu marşı okumak zorunda bırakılması, onların içine sıkıştıkları paradoksun belki de en şiddetlisi idi. Bu paradoks ne yazık ki sürekliliği olan bir eleştiri sürecine kapı aralayamadı.

ÜLKÜCÜ CAMİA KENDİ 12 EYLÜL'ÜNÜ HENÜZ SORGULAMADI

Ülkücü hareketin uzun süre yaşadığı ve bugün dahi izlerini üzerlerinde taşıdıkları paradoksu açıklayan kavram ancak Stockholm Sendromu olabilir. Daha çok psikiyatrik vakaları tanımlamada kullanılan bu kavram başkaca sosyal bilimlere de uyarlanarak meseleleri daha anlaşılır hale getirebiliyor. Stockholm Sendromu, ismini 1973 yılında İsveç'in başkenti Stockholm'de gerçekleşen bir banka soygunundan alıyor. Soygun sırasında 6 gün boyunca rehin tutulan bir kadın, soyguncuya karşı duygusal bir bağ geliştirir. Eylemin bitirilmesinin ardından kadın nişanlısından ayrılır ve soyguncunun hapisten çıkmasını bekler. Bu paradoksal durum, daha sarsıcı bir ifade ile söylemek gerekirse, "idam mahkumunun celladına âşık olmasıyla" eşanlamlıdır aslında. Birkaç sene evvel 78'liler Vakfı, Marmaris'te 12 Eylül'ü sorgulayan bir festival yapmak istediğinde buna karşı duran MHP'li ilçe başkanının "Marmaris'in girişine 6 bin kişi yığarız. Hiçbir güç bizi söküp atamaz" sözünü de bu paradoksal kavramın içinde anlamlandırabiliriz ancak.


Cezaevinden çıkan ve mağduriyetlerini uzun yıllar üzerlerinde yaşayan bir grup ülkücünün kurduğu Yusufiyeli Ülkücüler Derneği Başkanı Hasan İlter'in geçtiğimiz günlerde 12 Eylül ile hesaplaşmak için anayasa paketini destekleyeceklerini açıklayan bir bildiri sunması geç kalmış bir girişimin ilk adımı olarak değerlendirilebilir. İlter'in özellikle bildiride geçen "Bu tavrımız, milleti devletten uzak tutmaya, oligarşik yapının devamından yana olanlara karşıdır. Bu tavrımız, vatan çocuklarını her defasında bir vesile bularak çatıştırıp, sonra da vatan kurtarıcı edasıyla vatanın harem-i ismetine girip, onu kirletenlere karşıdır. Bu tavrımız, çocuklarımıza daha yaşanılır bir ülke, standartları daha yüksek bir demokrasi bırakmak, bir daha aynı kavgaları, gerilimleri, krizleri yaşamamak içindir" sözleri bu zamana kadar ülkücü hareket içerisindeki bir kurumsal yapıdan çıkan ve Milli Mutabakat Çağrısı'ndan sonra ortaya konan en anlamlı metindir bence. Demokrasi vurgusu ve oligarşik düzene karşı getirilen eleştiri, hareketin geç kalmış sivil cümleleri olarak da değerlendirilebilir. Devam eden günlerde yine bu bildiriyi destekler mahiyette uzun süre cezaevinde kalmış, mağdur olmuş ülkücülerden İrfan Sönmez, Ahmet Ulu, Osman Tüfekçi, Remzi Çayır gibi birçok isim, 12 Eylül'de idam edilen ülkücü Halil Esendağ'ın kardeşi Arif Esendağ, ayrıca MHP Kurucular Kurulu üyesi 7 kişinin İzmir'den yaptığı basın açıklaması, Çorum'dan, Adana'dan bir grup darbe mağduru ülkücü, dönemin Adana Ülkü Ocağı Başkanı Şahin Bilgiç, ülkücü emekli Yarbay Şenol Özbek, cezaevinde dipçik darbesi ile hayatı sonlanan Kurumahmutoğlu'nun ağabeyi ve uzun süre Ülkü Ocağı genel başkanlığı yapmış Alaeddin Aldemir gibi birçok ismin peş peşe basına yansıyan demeçleri hareketin Meclis dışı uzantılarında derin bir zihni ayrışma olduğunu gösteriyor.

Sol ideolojiden hesaplaşmasını yaparak çıkan özgürlükçü bir ekolün bugün Türkiye'nin önünü açan demokratik taleplerde öncü rol alması karşısında ülkücü hareketin sürekli, boynuna urgan geçiren celladının yanında durması, dünyanın post-modern zaman dilimine kaydığı bir süreçte buna koşut dönüşen siyaset ve başkaca yeni kavramları da anlamasını geciktiriyor. Celladı ile hesaplaşıp, semptomlarını taşıdığı Stockholm Sendromu içerisinden çıkamayan bir yapı, bu patolojik durumu ile önüne konan ve Soğuk Savaş yıllarına ait sistematiğin çok dışında başkaca olgular karşısında paradokslara sürüklenmek zorunda kalacaktır. Bugün Meclis'te Kürt milliyetçileri ile Türk milliyetçilerinin 12 Eylül Anayasası'nın değiştirilme girişimleri karşısında zorlanmadan benzer tutum göstermelerine bu yüzden belki de şaşırmamak gerekebilir. Kaldı ki aynı sendromun Diyarbakır Cezaevi'ni yaşamış bir kısım Kürt milliyetçileri için de geçerli olmadığını kim iddia edebilir? Zaman


SELÇUK KÜPÇÜK Şair-yazar

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.