Terk edilen Alevi açılımı
Cafer Solgun
Araştırmacı-yazar, Yüzleşme Derneği Başkanı

Fakat bu sürecin başladığı gibi aynı "mutabakat" havası içerisinde süreceğini söylemek kolay değil; bu, giderek daha çok kişinin yüksek sesle dillendirdiği bir gerçek. Buna karşın bu aşamada "olmuyor, olmayacak" türü bir karamsarlık empoze etmek yerine, olması gerekeni ifade etmek daha sorumlu bir davranış olur diye düşünüyorum. 

Ülkemizin "olması gereken" kapsamındaki demokratikleşme/normalleşme problemlerinden biri, malum, Alevi sorunu ya da Alevi toplumunun talepleri... Öncesi bir yana, geçtiğimiz yılın sonlarına doğru bu sayfalarda "Alevi açılımına ne oldu?" başlığıyla yayımlanan yazımda da konunun yeni anayasa çalışmaları bağlamında ifade ettiği öneme dikkat çekmeye çalışmıştım. Ne var ki, hâlihazırda mevcut tablo bu konunun belirsiz bir geleceğe "ötelendiğini" düşündüren bir nitelik arz ediyor... 

Hatırlanacaktır, ikinci AK Parti hükümeti döneminde "Alevi çalıştayları" ile birlikte kamuoyunun gündemine giren Alevi açılımı, tarihî önemde bir adım olarak değerlendirilmiş, olumlu ve iyi niyetli bir hava doğmuştu. Ne var ki çalıştayların tamamlanmasının ardından önce "ön rapor" adıyla açıklanan rapor, sonra da 2011 Mart ayında açıklanan "Alevi Çalıştayları-Nihai Rapor" başlıklı rapor, "açılım"ın başladığı noktadan bir adım daha öteye taşınamayacağını ortaya koymuştu. Nitekim seçimlerin ardından yüzde 50 oy desteğiyle başlayan üçüncü AK Parti döneminde, konunun iktidarın gündeminde olduğunu düşündürecek herhangi bir adım atılmadı. Artık bir "iktidar partisi" olduğundan kuşku duymamak gereken AK Parti, öyle sanıyorum ki "nasıl olsa bize oy vermiyorlar, o halde biz de onların taleplerini karşılamak zorunda değiliz" şeklinde özetlenebilecek bir tutum içerisine girdi. Son günlerde "kürtaj" başta olmak üzere iktidar tarafından gündemleştirilen konuların nitelik ve mahiyetine de bakılarak söylenebilir ki, hükümet kendi istikrarlı oy potansiyelinin hassasiyetlerini gözeten bir politik tercihe, temel demokratikleşme ihtiyaçlarımızı kurban eden bir tutum içerisine girmiş görünmektedir. 

Bu, hiç kuşkusuz son derece sorunlu bir politik tercihtir ve nitekim farklı çevreler tarafından da ciddi şekilde eleştirilmektedir. Alevi sorunu bağlamında vurgulamak gereken ise şudur: Yakın tarihimiz, ülkede kaos çıkarmak, darbeye zemin hazırlamak, kutuplaşma, kamplaşma atmosferi yaratmak isteyen "derin" güç odaklarının en çok rağbet ettikleri senaryonun "Alevi-Sünni gerginliği", hatta mümkünse "Alevi-Sünni çatışması" çıkartmak olduğunu yeterince açık bir şekilde ortaya koyuyor. 12 Eylül darbesinin şartları Maraş'ta, Çorum'da, Elazığ'da, Malatya'da sahnelenen katliam ve katliam provalarıyla olgunlaştırıldı... 90'lı yıllarda "laik-anti laik" kutuplaşması da, Kemalist aydın cinayetleri, Madımak katliamı ve Gazi Mahallesi provokasyonu ile sahnelenmek istenen bir senaryo idi ve gerçekleşmiş hali 28 Şubat müdahalesi oldu... Alevilerin bu süreçte "irtica" ve "şeriat" tehlikesine (!) karşı ne tür rollerle yükümlendirilmek istendiği ise, artık kimse için sır olmasa gerek... 

Kendi tarihlerinde hiçbir dönem olmadığı kadar örgütlenmiş olan Alevilerin temel istemlerinin karşılanmaması, yaşadıkları güven bunalımından çıkamamaları, bu senaryonun "birileri" tarafından güncellenerek sahneye konulmak istenmesini her zaman düşündürebilecektir. Burada yersiz, mesnetsiz, kötücül bir öngörüde bulunuyor değilim. Bu yıl içerisinde Adıyaman'da bazı Alevi yurttaşların evlerine "manidar" işaretler koyanlar oldu, aynı şey Didim'de de yaşandı. İlginçtir, Avrupa'da da bazı Alevilerin evlerinin duvarlarına "Alevilere ölüm" şeklinde yazılar yazıldı... Besbelli ki "birileri" bu konu üzerinde mesai yapmaya başlamıştır. Buna karşılık Adıyaman'daki olay üzerine hükümetten gelen açıklama, "abartmaya gerek yok, çoluk-çocuk işi" şeklinde oldu. Kuşkusuz yakın tarihimizi bilen hiç kimse bu açıklama ile rahatlamadı ve tedirginlikleri, AK Parti konusundaki tereddütleri bilinen Alevilerin endişelerinin yeniden depreşmesini önlemeye de yetmedi... 

İktidar partisinin Alevi açılımından vazgeçmesi, Alevilerin yeni anayasa çalışmaları kapsamında üzerinde durulması gereken taleplerinin tartışma konusu dahi olmaması bu gelişmelerle birlikte değerlendirildiğinde, maalesef, "biz bu filmi daha önce de görmüştük" dedirtecek gelişmelerin eli kulağındadır... Yeni bir kutuplaşma durumu içten içe işleyen bir süreç olarak yaşanmaktadır. Alevilerin tereddüt, tedirginlik ve endişelerini bazı "bildik" senaryoların hayata geçirilmesi yönünde "uygun" bir araç olarak kullanmak isteyecek güç odakları hâlâ vardır... Alevi açılımından vazgeçilmiş olmasının neden olduğu umut ve hayal kırıklığının, bu toplumdaki AK Parti tereddüt, hatta karşıtlığıyla birlikte ne tür bir "potansiyel" biriktirmekte olduğunun, sorumlulukla düşünülmesi gerekmektedir. Öte yandan, açılımla birlikte gündeme gelen "yüzleşme" pratikleri de kesintiye uğramış, herkes kendi hassasiyetlerini esas alan ve birbirine karşı empoze edilmiş önyargıları korumayı sürdüren bir konuma geri dönmüş görünmektedir. Alevilerdeki Sünni algısında ve Sünnilerdeki Alevi algısında varlığını sürdüren problemleri görmezden gelmek, kimseye bir yarar sağlamayacağı gibi, geleceğimiz açısından, yeni bir "kutuplaşma" potansiyelinin büyümesini koşullamaktadır. Bunun, herkes açısından, ama kuşkusuz öncelikle taşıdığı sorumluluk nedeniyle siyasi iktidar açısından düşündürücü olması gereken uyarıcı bir durum tespiti olarak dikkate alınması elzemdir. 


İlk defa sivil, demokratik, meşru zeminde yeni anayasa yapmak gibi tarihî bir fırsatı heba etmemek gerekir. Peki, bu tarihî fırsatı doğru değerlendirmek bir resmî ideoloji kurumu olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kurumunu, cemevlerine yasal statü tanınması talebini, zorunlu din dersleri ile din ve vicdan özgürlüğü sorununu tartışmadan mümkün olabilir mi? Varlıklarını sorunlarımızın çözümsüzlüğe mahkûm edilmesine bağlı görenler bir yana, "eşit yurttaşlık" beklentisi içerisindeki Aleviler kendileriyle ilgili hiçbir sorumluluk ve hassasiyet taşımayan bu sürece inançlarını yitiriyorlarsa, bundan kimler ne tür çıkarlar elde etmek isteyeceklerdir acaba? 

Yüzleşme Derneği, haziran ayı içerisinde açıklayacağı bir raporla, konuyla ilgili herkesi ciddiyet ve sorumluluğa davet edecektir. 

Sorunun özü şudur: Türkiye, ciddi bir demokratik değişim ve normalleşme sürecinden geçmektedir. Sürecin bu asli karakteriyle uyumlu hareket etmek ile "iktidar" olmanın dayanılmaz cazibesi arasındaki denge, "güç bende artık" tutumu lehine bozulur, işlemez hale getirilirse, bu, hiç kimse için "hayırlı" sonuçlar vermeyecektir. 




Zaman
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.