Türkiye'de artan nefret söylemi ve AİHM'nin kararları
İlk karar 2000 yılında zamanın HADEP Eminönü başkanı Müdür Duman'ın ofisine astığı PKK'ye ait bayraklar ve yayınların bulunmasıyla suçlandığı dava üzerineydi. AİHM, Müdür Duman'ın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 10. maddesine göre ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi ve Türkiye'yi tazminata mahkum etti. İkinci karar ise Günlük Evrensel gazetesinde Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi (KADEK) üyelerinin açıklamalarını içeren bir makale yayınladıkları iddiasıyla mahkum edilen gazete sahipleri ve yayın yönetmenleri Ahmet Sami Belek ve Savaş Velioğlu'nun başvurusu ile ilgiliydi. AİHM yine bu kararında da, Belek ve Velioğlu'nun ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi. Daha da önemlisi, Mahkeme kararında makalenin şiddet, silahlı direniş ya da ayaklanmaya çağrı yapmadığını ve bu manada nefret söylemi oluşturmadığını açıkladı.

İfade özgürlüğü demokratik toplumlara ilham veren en önemli değerlerden ve işleyen bir demokrasinin en önemli önkoşullarından biri. Dolayısıyla AİHM de bu düşünceden hareketle ifade özgürlüğünün sınırlarını genişletebilecek her türlü fırsatı değerlendirmekte. Bu manada, AİHM kararlarına göre, resimler, kitaplar, filmler, makaleler de dahil olmak üzere her türlü düşünce ifade formu bu özgürlüğün koruma kapsamına girmekte.

Siyasîlerin dili ve “kitlesel nefretler”

Türkiye'nin AİHM tazminat dosyasına yeni bir kayıt eklenmiş olması muhakkak kötü, ancak özellikle ikinci karar daha önemli bir konuyla yüzleşmemiz gerektiğini ortaya koymakta. İlk olarak ifade edilmeli ki, AİHM'nin ikinci kararında altını çizdiği nefret suçu kavramı, Türkiye'deki genel politik söylemlerin hukuki tahlillerini tekrardan netleştirme zorunluluğumuzu ortaya koydu. AİHM içtihatlarına göre, bir kişi ve gruba karşı ırk, dil, din ve hatta cinsiyet hoşgörüsüzlüğüne dayalı nefreti yayan, tahrik ve teşvik eden ve bu manada meşru bir zemin oluşturma amacı olan her türlü dil ve söylem nefret suçu oluşturmaktadır. İç mevzuatımız incelediğinde Anayasa ve başta Türk Ceza Kanunu olmak üzere ilgili kanunların AİHM'nin belirlediği bu yasal standartları enikonu haiz olduğu görülür. Ancak ne var ki, kurumsallaştığını iddia ettiğimiz Türkiye siyasetinin dili ve kullandığı politik söylemler, hem AİHM'nin hem de iç mevzuatın ortaya koyduğu ifade özgürlüğü kavramına aykırı bir durum oluşturmakta ve hatta çoğunlukla nefret söylemine ilişkin çizilen uluslararası yasal çerçevenin sınırlarını aşmaktadır. Özellikle son yıllarda Türkiye'de iktidarın, farklı sosyal gruplara karşı takındığı ayrımcı tavır, kitlesel nefretlerin oluşmasına sebep oluyor.

“Yerli ve milli” söylemindeki nefret suçu

Buradan hareketle, ifade özgürlüğü ve nefret söylemine ilişkin yasal çerçevenin kafa karıştırmayacak derecede net olduğu söylenebilir.  Ancak Türkiye'de nefret suçu oluşturan politik dil bağlamında verilebilecek örnekler o kadar çok ki, nefret söyleminin Türk siyasetinin genel karakteristiği olduğunu iddia etmek zor değil. Dolayısıyla Türk siyasetinin dilini teknik hukuk analizlerinden ziyade hukuk sosyolojisi bağlamında düşünmek belki de konuyu daha anlaşılır kılabilir. Benim de ortaya konulduktan sonra ne anlama geldiği üzerine haddimce kafa yorduğum “yerli ve milli meselesi” örneği, konuyu incelememiz adına doğru bir zemin oluşturmakta. Bana göre mesele iki yönden tahlil edilebilir. Kültürel ve toplumsal kodlarımızla konuyu hukuk sosyolojisi bağlamında okumak isteyenler Türkiye'deki siyasete de sinen tenkit dilinin analiziyle işe başlayabilirler. Her ne kadar “yerli ve milli” kavramını Fethi Gemuhluoğlu'nun Dostluk Üzerine risalesinde ifade ettiği gibi, “insana dost olmak, fikre dost olmak, tarihe dost olmak, coğrafyaya dost olmak, kendi vücuduna dost olmak, komşuya dost olmak gibi kademe kademe ama entegre...” şeklinde okumak isteyen bir gençlik(!) olsa da, kavramın altını doldurmaya matuf açıklamaların tenkit kültüründen ne denli beslendiğini gördüğümüzde konunun analizini teknik hukuk çerçevesinde yapmaktan başka çare kalmıyor.

AİHM, bir ifadenin nefret söylemi oluşturup oluşturmadığını, o ifadenin hoşgörüsüzlüğe dayalı bir tahrik ve teşvik anlamı taşıyıp taşımadığına bakarak tespit eder. Bu manada ifadeyi kullanan bireyin amacı, ifadenin içeriği ve ifadeyi hangi kontekste kullandığı önemli faktörlerdir. Dolayısıyla yerli ve milli ifadesinin de AİHM'nin çizdiği yasal sınırlarının dışına taştığını ve bu haliyle dahi hukuken bir nefret söylemi oluşturabileceğini iddia etmek zor değil.

Ne var ki, AİHM daha önce hiçbir hükümet liderini ve devlet başkanını nefret söylemine varan ifadeleri nedeniyle yargılamadı. Ancak bu durum, yerli ve milli söyleminin hukuken nefret suçu oluşturabileceği tespitini yapmamıza engel değil. Umuyorum ki, AİHM'nin bu son iki kararı Türkiye'de ayrımcılık ve nefret suçunun başat özelliği olduğu siyaset dilinin yumuşamasını ve ifade özgürlüğünün sınırlarını yeniden düşünmemizi sağlar.

EMRE TURKUT
Turgut Özal Üniversitesi, Uluslararası Hukuk Bölümü



Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.