‘TÜRKİYE İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ’ NEDEN OLMASIN?
MUSTAFA ZEKİ YILDIRIM
Yrd. Doç. Dr., Fatih Üniversitesi, Hukuk Fakültesi


Hükümet cenahında ise mahkemenin bazı kararları alkışlanırken bazıları da eleştiri hatta karalamaya varan tepkiler alıyor. Seçim barajının iptali başvurusunu ret etmesiyle birlikte, aleyhinde neredeyse bir kampanyaya dönüşen haber ve yorumlar nispeten sona ermiş görünüyor.

Mahkemeyle ilgili avdet eden kısmi sükûnet ortamında uzun zamandır göz ardı edilen veya yeterince vurgulanmadığını düşündüğümüz temel bir farklılığa dikkat çekmek, Anayasa Mahkemesi’nin referandum sonrası yeni yapısıyla eski statüsünün tamamen farklılaştığının altını çizmek gerekir.  Evet, belki bireysel başvuru imkânının geldiği bilinen ve çok konuşulan bir konu olmakla birlikte bunun Anayasa Mahkemesi’nde ne tür bir farklılaşma meydana getirdiği, yapılan düzenlemenin bireye, topluma, siyasete yansımalarının ne olacağının çok öngörülmediği verilen tepkilerden anlaşılıyor.

2010 yılında yapılan anayasa değişikliği referandumunda yer alan Anayasa Mahkemesi ile ilgili maddeler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)  niteliğinde bir mahkemeyi Anayasa Mahkemesi içerisine monte ettiği, aslında yeni bir mahkeme kurmuş olduğu; etkinliği, iş yükü ve etkileri açısından klasik anayasa mahkemesinin çok ötesinde sonuçlar doğurduğu/doğuracağı bilinmelidir. Bu konuda bazı hususların altını çizmek, bazı aksayan noktalarda öneri veya kanaatleri paylaşmak faydalı olabilir.

Anayasada yer alan normlar ve Anayasa Mahkemesi’nin denetimiyle oluşturulmuş birey hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı dokunulmaz bir özgürlük alanı var. Bu alanın korunmasında Anayasa’nın, Anayasa Mahkemesi’nin, bireysel başvurunun, AİHM’nin hayati işlevi var. Mevcut Anayasası’nın oluşturduğu hukuk düzeninin birey ve haklarının korunması açısından ciddi bir eksikliği olduğu söylenemez. Hatırlatmak gerekirse; temel hakların Anayasa’da sayılmış olması, sınırlandırmaların sınırlı ve demokratik düzenin gereklerine aykırı olamayacağı, insan haklarıyla ilgili yürürlüğe giren uluslararası sözleşmelerin kanunlardan üstte olduğu, AİHS çerçevesinde yargılama yapan AİHM’ye başvurunun mümkün, AİHM karar ve içtihatlarının mahkemeler açısından dikkate alınması gerekliliği gibi hususlar bireyler açısından güvence oluşturmaktadır.

Daha güvenceli bir hukuk düzeni açısından üzerinde düşünülmesi gereken birkaç konuyu belirtmek gerekirse;

Öncelikle Anayasa ve Anayasa Mahkemesi’nin isimlerinin değiştirilmesi düşünülmelidir. Cumhuriyet rejiminin, ulus devletin kurumlarını ve onların korunmasını merkeze alan eski ismiyle “teşkilatı esasiye kanunu” İngilizcesiyle “constitution” yeni ismiyle anayasa, devlet ve kurumlarını önceleyen kavramlardır, eskimiş, albenisini yitirmiş, dikkat ve teyakkuz oluşturmamaktadır. Ulus devlette bireyden ziyade ulus kavramı, ulusu temsil eden devlet ve kurumları, bugün itibarıyla hayatiyetlerini korumakla birlikte öncelik sıralamasında yer değiştirme vardır. Öncelik kişiyi merkez alan temel haklardadır, ancak bu hakların kullanılma ve korunması için oluşturulan devlet mekanizması, kuvvetler ayrılığı, normlar hiyerarşisi gereklidir. Türkiye açısından bakıldığında Anayasa Mahkemesi yaklaşık 55 yıllık tarihi içersinde zamanla oluşmuş, Amerikan federal mahkemesinde olduğu gibi değişik sınavlardan başarıyla geçmiş bir tarihi birikimi maalesef yoktur. Aksi olsaydı, içerik ve anlam kaymasına rağmen tarihi olumlu birikime saygı ve istifade anlamında ismin muhafazası gerekebilirdi.  Kanaatimce bunun yerine günümüz çağdaş demokrasileri ve insan hakları merkezli hukuk düzenini ifade edecek bir isim vermek gerekir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi’nin değişen işleviyle birlikte ismi de değişmelidir. Mesela AİHM’den mülhem Türkiye İnsan Hakları Mahkemesi gibi bir isim verilebilir. Kanunların anayasaya uygunluk denetimi de dolaylı olarak temel haklarla ilgilidir. Bu tür bir isimlendirme bireylerin eğitim hayatı boyunca farkındalık oluşturması açısından da yararlıdır.

İkinci olarak Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimi ve görev süreleri, uygulama neticeleri açısından önemlidir. Mevcut haliyle cumhurbaşkanları; gerek Sezer’in seçtiği üyelerin kamuoyuna yansıyan olumlu izlenimleri, gerek Gül’ün üye seçiminde gösterdiği liyakat hassasiyeti, nihayet Özal tarafından seçilmiş başkanın uzun üyelik sürecinde gösterdiği, özgürlükten, adaletten yana istikrarlı ve güven veren duruşu; mahkemenin hukuki statüsünün fonksiyonunu kolaylaştıran, mahkemenin itibarına olumlu katkı yapan tercih ve neticelerdir.

Ancak sistemin bunu güvence altına alacak şekilde dizayn edilmesi, bu noktada üyelerin seçimi ve üye açısından son kişisel kariyeri olmasını sağlayacak yaş düzenlemesi, maddi manevi baskının tesir oluşturmayacağı bir yapı üzerinde tekrar düşünülmesi gereken konulardır. Ülkemiz gibi farklılıkların çatışma sebebi olması mümkün ve muhtemel olduğu bir sosyal ve siyasal ortamda hakem rolünün verileceği kurumların itibarı bütün taraflar açısından hayati ve değerlidir.

Üçüncü olarak, bireysel başvuru hakkı ve uygulamalarına bakmak gerekirse; öncelikle bireysel başvuru bölümü kamu gücü tarafından, ihlal edilen hak ihlallerine bakacak. Husumetin yöneltileceği, yani sanık sandalyesine oturtulacak olan, yasama yürütme ve yargı erkleriyle devlet olacak, kamunun eylem ve işlemlerine karşı zarar görenler, hak ihlaline uğrayanlar dava açacaklardır.

Ülke fotoğrafını görmek için (AİHM) ile ilgili gazetelere de yansıyan verilere bakılabilir. AİHM’nin 2013 Türkiye istatistiklere göre; 2012 yılını 16 bin 900 dava başvuruyla ikinci sırada kapatan Türkiye, 2013 yılını 10 bin 950 başvuruyla beşinci sırada tamamladı. Bu veri Türkiye açısından bir ilk olma özelliği taşıyor. Zira Türkiye son yıllarda Rusya’nın ardından ikinci sıradan inemiyordu. Aynı şekilde Türkiye, 2011 yılında aleyhe sonuçlanan dava sayısı itibarıyla en çok ihlal kararı verilen devlet konumunda idi. AİHM, Türkiye’den gelen başvurulardaki azalmayı büyük ölçüde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının tanınması ve iç yasal düzenlemelere bağlıyor. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruyu 30 Nisan 2013 tarihinde açıkladığı bir kararla iç hukuk yolu olarak kabul eden AİHM, o tarihten bu yana Türkiye’den yapılan bireysel başvuruları sistematik olarak geri çeviriyor.

Önümüzdeki süreçte AİHM’de olduğu gibi binlerle ifade edilen davaya bakacak ve yüzlerce mahkûmiyete hükmedecek olan bir mahkemeyle karşı karşıyayız. Olaya bu büyüklük ve kapsamda bakmak, AİHM’ye gösterdiğimiz saygı ve itibarı kendi yüksek mahkememize de göstermek, hukuki eleştirilerin dışında komplocu yaklaşımlardan uzak durmak gerekir. Çünkü Anayasa Mahkemesi yeni işlevini yerine getiremez, baskılara boyun eğer, mağdurları tatmin etmez ise kişiler eskiden olduğu gibi haklarını AİHM’de aramaya tekrar başlayacaklar. Ülke olarak yukarıda bahsedilen duruma, hak ihlali birinciliğine geri dönmüş, ilave olarak ulusal ve uluslararası itibarı olmayan, kaale alınmayan bir mahkemeye sahip olmuş olacağız.

Netice olarak; Anayasa Mahkemesi hukuk devleti ve demokrasinin sağlıklı bir zemin bulması, güvenceli özgürlük alanının oluşması konusunda daha cesur, evrensel hukuka uygun, adalet idesini gözeterek davranmalı, AİHM gibi usul kurallarıyla kendisini çok sınırlamadan adil yargılama, hak ihlali ve etkin başvuru yolu gibi temel konulara odaklanmalı, uygulama ve kararlarıyla muazzam kamu gücü karşısında bireylerin haklarını koruyarak, adaletten yana tavrını Mahkeme’nin değişmez tabiatı haline getirmelidir.


Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.