Tutukluluk Yerine Adli Kontrol
Prof. Dr. Ersan Şen yazdı;

Adli kontrol, tutuklamayla aynı şartlara sahiptir. Tutuklamanın şartları gerçekleştiğinde, yerine somut gerekçe göstermek suretiyle adli kontrol uygulanabilir.
Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını kısıtlayan tutuklama en istisnai ve en ağır ceza yargılaması tedbiridir. Adı üstünde tutuklama bir ceza değildir, ceza yerine de uygulanamaz. Şüpheli ve sanığın mümkün olduğu kadar tutuksuz yargılanması gerekir.

Anayasa m.19 ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.5’de genel şekil ve şartları düzenlenen tutuklamanın ne şekilde ve ne kadar süre ile uygulanacağı, CMK m.100, 101 ve 102’de tanımlanmıştır. Buna göre tutuklamanın ön şartı, şüpheli veya sanığın aleyhine kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillere ulaşılmasıdır. Tutuklamanın diğer şartları ise, adaletten kaçma ve/veya delil karartma ihtimalinin varlığını gösteren somut veya kuvvetli şüphe nedenlerini gösteren tespit edilmiş olgulara bağlıdır. CMK m.100/3’de sayılan suçlardan birisinin işlendiği iddiası ile başlatılan soruşturma veya kovuşturmada, şüpheli veya sanığın adaletten kaçma veya delil karatma ihtimalinin varlığı “karine” olarak kabul edilir. Bu karine elbette mutlak değildir, fakat uygulamada tutuklama tedbiri zaten kolay uygulanabildiğinden, katalogda yer alan suçlardan birinin işlendiği iddiasında genellikle tutuklama tedbirine başvurulduğu görülmektedir.

Tutukluluk kararının ne şekilde verileceği CMK m.101’de ve tutuklulukta geçecek azami süreler de CMK m.102’de öngörülmüştür. CMK m.102’de yer alan süreler, hakim veya mahkemenin insafına bırakılmak suretiyle tutuklu tamamlanacak süreler değildir. Suç şüphesi seviyesinde azalma, tutuklulukta amaca ulaşılması ve “ölçülülük” ilkesi uyarınca tutukluluğun cezaya dönüşmesi veya adaletli olmaması hallerinde, bir tedbir olarak kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını kısıtlayan tutukluluğa derhal son verilmelidir.

“Tutuklama nedenleri” başlıklı CMK m.100/1’in ikinci cümlesinde, “Tutuklama kararı” başlıklı CMK m.101/1’in ikinci cümlesinde ve bunun bir yansıması olarak “Adli kontrol” başlıklı CMK m.109/1’de “ölçülülük” ilkesine yer verilmiştir.

CMK m.100/1’in ikinci cümlesine göre“İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez”.

CMK m.101/1’in ikinci cümlesine göre; “Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukuki ve fiili nedenlere yer verilir”.

CMK m.109/1’e göre; “Bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, 100. Maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, şüphelinin tutuklanması yerine adli kontrol altına alınmasına karar verilebilir”. CMK m.110/3 uyarınca, kovuşturma evresinin her aşamasında da adli kontrol tatbik edilebilir.

Görüleceği üzere kanun koyucu; tutuklama ile adli kontrolün bire bir aynı şartlara bağlamış ve hangisinin uygulanacağı konusunda tercihin “ölçülülük” ilkesine göre yapılacağını, yani kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını tümü ile sınırlayan tutukluluğun ağırlığı karşısında, tutukluluk yerine adli kontrol tedbiri tercihinin somut olayın özelliklerine göre yapılabileceğine işaret etmiştir. Tutuklamanın şartları varsa, yerine adli kontrol tatbik edilemez.

Kanaatimizce, tutuklama ve adli kontrol tedbirleri için şartları öngören CMK m.100’ün gerçekleştiği durumda tutuklama yerine adli kontrol ancak dört durumda uygulanabilir.

Bunlar; şüpheli veya sanığın yaşlılığı, ağır hastalığı, iddiaya konu suç için öngörülen cezanın ağır olmaması ve tutuklulukta geçirilen süredir. Bu sayılanlardan birisinin varlığı halinde, tutukluluk için CMK m.100’de sayılan şartlar gerçekleşse de şüpheli veya sanık hakkında adli kontrol uygulanmalıdır. Şüpheli veya sanık çok yaşlı veya ağır hasta ise, “ölçülülük” ilkesi gereğince bu kişinin kapalı cezaevinde tutulması isabetli olmayacaktır. Tutukluluk yerine yaşlı veya hasta şüpheli veya sanığın, adaletten kaçmasını veya delil karatmasını önleyecek adli kontrol seçeneklerinden birisinin CMK m.109/2’ye göre tespiti mümkündür. İddiaya konu suç için öngörülen cezanın yeterli ağırlıkta olmaması, örneğin beş veya 10 sene hapsi aşmaması durumunda da, tutukluluk yerine adli kontrol tercih edilmelidir. Ancak somut olayda işin önemi gerekli kıldığında, CMK m.100/1’in ikinci cümlesinde yer alan “işin önemi” kriteri sebebiyle tutukluluğun tatbik edildiği görülmektedir. Bizce bu noktada, ilk anda olmasa bile tutukluluğun devam eden aşamasında iddiaya konu suç için öngörülen cezanın ağırlığına bakılmalıdır. Bir diğer tercih ise, şüpheli veya sanığın tutuklulukta geçirdiği sürenin CMK m.102’de öngörülen seviyelere ulaşmasa da, CMK m.100/2’de sayılan şartların varlığını yitirmeye başlaması halinde, iddiaya konu suçun CMK m.100/3’de sayılan suçlardan birisi olup olmadığına bakılmaksızın, şüpheli veya özellikle sanığın tutukluluğuna son verilip yerine adli kontrol tedbiri uygulanmalıdır. Aksi halde, CMK m.100’de aranan şartların varlığı halinde her durumda şüpheli veya sanığın CMK m.102’de gösterilen süreler kadar tutuklu tutmak gerekir ki, bu tatbikat şekli adli kontrol tedbirini anlamsızlaştırır.

Esasında CMK m.109’un 2. fıkrasında öngörülen adli kontrol seçenekleri hiç de hafif değildir. Adli kontrol ile tutukluluğun kıyaslanamayacağı, ancak CMK m.109’un 2. fıkrasında sayılan adli kontrol tedbirlerinin uygulandığı durumda, şüpheli veya sanığın hayat alanında daralma olacağı, hak ve hürriyetlerine önemli kısıtlamalar geleceği bir gerçektir. Örneğin; yurtdışına çıkış yasağı, düzenli olarak kolluğa gidip imza atmak, bazı hak ve hürriyetlerden mahrum bırakılmak, teminat yatırmak, konutu terk etmemek, yasak yerlere gitmemek, ilk bakışta kabul edilebilir gözükse de, bu yasakların uygulandığı ve uzadığı durumların şüpheli veya sanığın hayat şartlarını zorlaştıracağı söylenebilir. Bu sebeple, adli kontrolün tatbikinde deyim yerinde ise kolaycılığa kaçılmamalı, yani aranan şartlar oluşmadan “ne yapalım tutuklanmadı ya buna şükretsin” mantığı ile hareket edip her durumda adli kontrol tedbirine başvurmamalı, tutuklama şartları gerçekleştiğinde tutukluluk, “ölçülülük” ilkesi gerekli kıldığında da adli kontrol tedbiri uygulanmalıdır. Bununla birlikte uygulamada; CMK m.100, 101 ve 109’un tatbikinde somut olayın özellikleri ve tedbirin bireyselleştirilmesinde ziyade, genel geçer, basmakalıp sözlerin tercih edildiği, hatta neden tutuklamanın veya adli kontrolün uygulandığına dair somut gerekçeye kararda yer verilmediği, daha da olmaması gerekeni, tutuklamanın tatbikinin gerektiği durumda, yerine tatbik edilen adli kontrolün neden tercih edildiğinin de açıklanmadığı görülebilmektedir. Bu tür uygulamalar doğru değildir. Tutuklama ve adli kontrol için aranan şartlar, iddiaya konu suç ve şüpheli veya sanığın durumu dikkate alınarak, “ölçülülük” ilkesi uyarınca hangi tedbirin uygulanacağı ve bunun gerekçesi karar yerinde açıklanmalıdır.

Bizce tutuklama ve adli kontrol için aranan “kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delil” ibaresi, adli kontrol bakımından “yeterli suç şüphesinin varlığını gösteren somut deliller” veya “kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgular” olarak değiştirilmeli, böylece tutukluluk ile adli kontrol arasında bir derecelendirmeye gidilmeli, adli kontrol tedbirinin farkı ortaya koyulup uygulanabilirliği artırılmalı, bu yolla da karar veren makamın her durumda tutukluluğu tercih etmesinin veya gerekmediğinde de adli kontrolü uygulamasının önüne geçilmelidir.

Bu öneriyi ortaya koyduktan sonra adli kontrolle ilgili kısa açıklamalarımıza devam edeceğiz. Tutuklama ile adli kontrol tedbirleri aynı şartlara tabidir. Şüpheli, adli kontrol şartlarını ihlal etmedikçe CMK m.112 uyarınca hakkında tutuklama kararı verilemez. Adli kontrol tedbiri uygulanan suça ilişkin delillerin değişmesi durumunda dahi, adli kontrol tedbiri tutukluluğa çevrilemez, çünkü Kanunda bunu mümkün kılan açık hüküm bulunmamaktadır. Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ilgili açık kısıtlayıcı yasa bulunmadığı halde, kişinin daha fazla sınırlamaya tabi tutulması doğru olmaz (Anayasa m.13). Hatta hakkında adli kontrol tedbiri uygulanan sanığın ilk derece mahkemesinde mahkumiyetine karar verilse de, adli tedbirin şartlarına aykırı hareket etmedikçe tutukluluğuna karar verilemez, yani sırf mahkumiyet kararının varlığı karar kesinleşmedikçe kişi hürriyeti ve güvenliğini sınırlamaz. Bunun aksi için CMK m.112’ye özel hüküm koyulmalıdır. Hatta kanun yolu sürecinde adli kontrol tedbirini ihlal eden sanığın tutukluluğuna kimin karar vereceği Kanunda yazılı olmadığından bahisle, bu konuda yasal boşluk olduğu ileri sürülebilir. Biz bu düşünceye katılmıyoruz. Adli kontrolün şartlarını ihlal eden sanığın tutukluluğuna, şartların takip ve denetimini yapan yargı mercii tarafından karar verilebilmelidir.

Adli kontrol tedbirinin tutuklama tedbirine dönüşebilmesi için, ya şüpheli veya sanığın adli kontrol şartlarını ihlal etmeli veya şüpheli hakkında işlediği iddia edilen yeni bir suçtan dolayı soruşturma başlatılmalıdır. Hakim adli kontrol tedbirine hükmettikten sonra, aynı suçtan dolayı adli kontrol şartlarını ihlal etmeyen şüphelinin tutuklanmasına yeni delil ortaya çıksa dahi karar veremez. Adli kontrol ile tutuklama tedbirinin şartları aynıdır ve kuvvetli suç şüphesini gösteren somut deliller olmadıkça adli kontrol tedbirine de hükmedilemez. Adli kontrolü keyfi olarak tutukluluğa dönüştürülemez. Şüpheli veya sanığın baştan tutuklanması mümkündür. Aksi halde, tutuklama yerine adli kontrole hükmedildiği andan itibaren ortada yeni suç veya şüpheli veya sanığın adli kontrolü bozan bir eylemi veya adli kontrole karar verilmesinde açık hukuka aykırılık olmadığı (esaslı sakatlık veya sahtelik) durumda, aynı yasak şartları taşıyan adli kontrolden vazgeçilmesi suretiyle tutukluluğa karar verilemez.

Anayasa m.19/7’de öngörüldüğü üzere, esas olan kişinin tutuksuz yargılanmasıdır. Bu ilke, İHAS m.5/4’de de yer almaktadır. Tutukluluk kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını kısıtlayan en ağır tedbir olduğundan, masumiyet/suçsuzluk karinesi devam ettiği dönemde ölçüsüzlüğü ve adaletsizliği önlemek amacıyla kişi hakkında adli kontrol tedbirinin uygulanması yöntemi kabul edilmiştir.

Gıyapta, yani yoklukta adli kontrol tedbirinin tatbiki mümkün müdür? Yoklukta tutuklama yasaktır. CMK m.101/2 uyarınca, şüpheli veya sanığın tutuklanması yüzüne karşı yapılır ve tutuklanması talep edilenin yanında m.101/3 gereğince de yanında mutlaka avukat bulunur. Aksi halde, tutuklama kararı hukuki olmaz. CMK m.109/1’e göre, adli kontrol tedbiri tutukluluk yerine kabul edilmiştir. Bu nedenle, ilk bakışta tutuklulukta uygulanan prosedür ne ise aynısı adli kontrol tedbiri hakkında da yerine getirilmelidir. Hakkında tutuklama talep edilen şüpheli veya sanığın, bu talep yerine adli kontrole tabi tutulmasında bu tespitimiz doğrudur. Bununla birlikte, tutukluluk yerine değil de CMK m.110 uyarınca doğrudan adli kontrol talep ve tatbik edildiği durumda şüpheli veya sanığın yokluğunda adli kontrol kararı verilebilir mi? Adli kontrolün de örneğin yerleşme ve seyahat hürriyetini kısıtladığı dikkate alındığında, şüpheli veya sanığın savunmasının alınması ve yüzüne karşı, hatta yanında avukat bulunması suretiyle karar verilmesi gerektiği ileri sürülebilir. Kanaatimizce; adli kontrolün tutuklama talebi yerine uygulandığı halde (CMK m.101/1 ve 109/1) bu söylenen, yani yüze karşılık ve savunmanın alınması zorunludur, ancak CMK m.110’un uygulandığı yerlerde gıyapta/yoklukta adli kontrolün mümkün olduğu düşünülebilir. Çünkü CMK m.110’da; m.101’de tutukluluk için öngörülen usule yer verilmediği, gerek soruşturma ve gerekse de kovuşturma evrelerinde doğrudan, yani şüpheli veya sanığın yüzüne karşı olmadan ve savunma alınmadan adli kontrol tedbirine karar verilebileceği anlaşılmaktadır. Esasında adli kontrol tedbiri seçeneklerinden bazılarının yoklukta tatbik edilme gereği vardır, aksi durumda bu tedbirin tatbik edilme gereği anlamını yitirecektir. Yüze karşı veya yoklukta verilen adli kontrol tedbiri kararları itiraza tabidir ve şartları tükendiğinde veya ihtiyaç kalmadığında adli kontrole kendiliğinden son verilebilir.  



Kaynak: Haber7
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.