Uluslararası Adalet Divanı'nın Kosova kararı ve Türkiye için anlamı

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun isteği üzerine Divan'ın aldığı bu istişari nitelikteki karar bağlayıcı değil. Bununla birlikte kararın bir dizi önemli sonuçları da beraberinde getireceğini elbette öngörmek mümkün. Öncelikle şimdiden 70'i bulan Kosova'yı tanıyan ülke sayısında belirgin bir artış beklenebilir; Sırbistan için Kosova toprakları üzerinde egemenlik iddiası artık karardan sonra iyice anlamsız ve zayıf hale gelebilir. Ama bunlardan çok daha önemlisi tabii ki ayrılıkçı hareketler davalarını daha üst perdeden dile getirmeye hazırlanabilir.

Mahkeme kararına verilen ilk tepkiler de özellikle bu aşamadan sonra etnik ayrılıkçı hareketlerin moral kazandığını gösteriyor. Ahazya Cumhurbaşkanı, kararın Ahazya ve Güney Osetya'nın self-determinasyon hakkını teyit ettiğini ifade ederken Bask Milliyetçi Partisi'nden bir milletvekili de bağımsız bir Bask devletinin bu kararla mümkün olabileceğinin gösterildiğini iddia etti. Yine Bosna-Hersek'in Sırp temsilcileri de zaten uzunca bir süredir bir tehdit unsuru olarak kullandıkları ayrılma kartını karardan sonra daha net bir dille kullanabileceklerini hatırlattı.

Self-determinasyon ve Kosova'nın bağımsızlığı

Gerek Kosova'nın bağımsızlığı ve gerekse de diğer bağımsızlık heveslisi ayrılıkçı insan gruplarının bu yöndeki istekleri ve çabaları temelde ulusların kendi geleceklerini tayin etme hakkına işaret eden self-determinasyon prensibine atıfta bulunuyor. 20. yüzyılın başlarında Amerikan Başkanı Woodrow Wilson tarafından formüle edilen söz konusu prensibe göre uluslar, arzu ettikleri ve bunu becerebileceklerini gösterdikleri takdirde kendi kendilerini yönetebilmeliydi.

Ancak self-determinasyon, ilk defa dile getirildiği tarihten günümüze kadar geçen süreçte hiçbir zaman geniş anlamıyla isteyen ulusların bağımsız olabilecekleri şeklinde yorumlanmadı. Diğer bir ifadeyle, mesela temel özgürlükler gibi birey veya toplulukların içsel —ve de grup ve birey olmaları nedeniyle— sahip oldukları bir hak olarak algılanmadı. Bu nedenle de uluslararası hukukta son derece sınırlı bir uygulama alanı buldu. Uygulandığı dönemlerde de birbirinden çok farklı konjonktür ve kriterle birlikte değerlendirildi.

Kabaca self-determinasyon ilkesinin uygulandığı üç farklı dönemden söz etmek mümkün. 1. Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra, Wilson'ın ifade ettiği bağlam ve içerikten çok farklı olarak galip devletlerin, pek de bir şablon ve kriter göz önüne alınmaksızın, bazı devletlerin bağımsızlıklarını kazanmalarında rol oynamalarını self-determinasyon ilkesinin uygulandığı birinci dalga olarak düşünmek söz konusu olabilir. İkinci dalga ise 1960'lı yıllarda özellikle Afrika kıtasında Batılı devletlerin kolonilerinin bağımsızlıklarını kazanmaları sürecini ifade ediyor. Burada temel kriter, kolonyal ülkelerin anakara ile bitişik olmayan denizaşırı sömürgelerine kendi kendilerini yönetme hakkı tanınmasıydı. Üçüncü dalga self-determinasyon döneminde ise Soğuk Savaş'ın bitişini takip eden yıllarda eski Sovyet Bloku ülkelerinden ayrılan özerk bölgeler kısa sürede uluslararası sisteme egemen ve bağımsız devletler olarak katıldılar.

Ancak bu üç dönemde bile self-determinasyon, uygulamada sıklıkla atıfta bulunulan bir uluslararası hukuk ilkesi olmadı. Söz konusu dönemlerdeki bağımsızlık örneklerini daha çok konjonktürün getirdiği sonuçlar olarak görmek gerekir. Diğer bir ifadeyle self-determinasyon, tek başına bağımsızlık hareketleri için ne bir hukuki zemin teşkil etti ve ne de uluslararası toplumun dikkate almak zorunda kaldığı moral bir ilke işlevini gördü.

Soğuk Savaş'ın bitimini takip eden yıllarda bazı bölgelerde rastlanan sancılı ve kanlı dağılma süreci self-determinasyon anlayışına ve yorumuna yepyeni bir boyut getirdi. Normalde kuvvet kullanma yetkisi uluslararası hukuka göre sadece BM Güvenlik Konseyi'ne aitken kendi vatandaşı olan insan gruplarına karşı etnik temizlik girişiminde bulunan yönetimlere karşı kuvvete başvurulabileceğinin az da olsa örnekleri yaşandı. Kosova'ya yapılan müdahale bu bağlamda dikkatle hatırlanması gereken en önemli örnek. Tamamen örtüşmese de benzer bir kalıbın yaşandığı Doğu Timor'un bağımsızlığını kazandığı süreçte UAD, ilk kez self-determinasyonu uluslararası hukukun buyruk kuralları (peremptory rules—jus cogens) arasında zikretti.

Divan'ın Kosova kararı, Doğu Timor ve Kosova'nın bağımsızlık süreçlerinde takip edilen süreç ve kalıpla kendini gösteren yeni doktrini teyit etmesi bakımından önemli ise de self-determinasyon yorum ve anlayışına radikal bir değişiklik getirmiyor. Diğer bir ifadeyle salt bu karara dayanarak ayrılıkçı hareketlerin meşruiyet iddia etmeleri mümkün değil. Elbette bu, bu tür hareketlerin hevesli olmamaları gerektiği anlamına gelmiyor; kararın moral verme gibi bir işlevi olabilir; ancak uluslararası hukukun imkânları bağlamında değerlendirildiğinde kararı, her tek taraflı bağımsızlık girişimine meşruiyet kazandıran veya böylesi bir girişimi kolaylaştıran bir unsur olarak görmemek gerekir.

Her şeyden evvel kararın kendisi bağımsızlık veya ayrılık kararlarının siyasi olduğunu, ama salt hukuki açıdan bakıldığında tek taraflı bağımsızlık açıklamalarının uluslararası hukuka aykırı olmadığını ifade ediyor. Bu da sadece bağımsızlık ilanının bağımsızlığın hukuken tanınması için yeterli olmayacağı ve bağımsızlık için gerekli olan diğer şartlar ne ise onların da var olması gerektiği anlamına geliyor.

UAD'nin Kosova kararı Türkiye için tehdit mi?

Konu açısından önemli olan nokta, artık bir topluluğun bir devletten ayrılması ve bağımsızlığını kazanmasının meşruiyet temellerinden bir tanesinin de söz konusu topluluğun yaşam koşulları olduğudur. Gerek Kosova'da ve gerekse de Doğu Timor'da bağımsızlık kararının büyük ölçüde meşru görülmesinin en temel nedeni ayrılık kararı alan insan topluluklarının sistematik zulme maruz kalmış olmasıdır. Bu çerçevede eski Sırp devlet başkanı Miloseviç'in Bosna-Hersek iç savaşı ile ilgili olarak değil, Kosovalı Arnavutlara yönelik etnik temizlik girişimleri nedeniyle yargılandığını hatırlamakta fayda var.

Bu açıdan değerlendirildiğinde UAD'nin Kosova kararı uluslararası sisteme hâkim olan temel ilkeleri değiştirici nitelikte değildir; ulusal bütünlük ve egemenlik anlayışına dayalı devletler sistemine bir tehdit değildir; etnik ve mikro milliyetçi hareketlerin isteklerinin uluslararası hukuka uygunluğunu tescil edici değildir. Ancak belirli insan gruplarına sistematik zulüm uygulayan devletler için hiç şüphe yok ki tehdittir. Büyük Sırbistan hayaliyle yanıp tutuşan ve bu uğurda etnik temizliği meşru gören anlayış bu tehditten nasibini almıştır.

Buradan hareketle, Kürt sorununu evrensel hukuk ölçütleri çerçevesinde ele aldığı, demokratik hak ve özgürlüklerin sınırlarını genişlettiği, teröristle sivil vatandaşı tamamen ayırabildiği ve savaş hukukuna riayet ettiği sürece Türkiye'nin son Kosova kararından endişe etmesi için hiçbir nedenin olmadığını söylemek mümkündür. Zaman


Doç. Dr. Cenap Çakmak

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.