Vesâyet partisi ile hâkim parti kıskacında Türkiye demokrasisi

Levent Köker

Hep sözü edilen "ileri demokrasi" veya daha açık ifadesiyle, çağdaş dünyada geçerli olan özgürlük ve katılımcılık bakımından en gelişkin standartlara erişmiş bir demokrasi yönünde atılması gereken daha pek çok adım var. Bu yöndeki demokratik reformların durma noktasına gelmiş olması, "eh, artık yeter, zaten çevremizde ve İslâm âleminde bizden daha demokratik memleket mi var!" türünden bir böbürlenmeyle haklılaştırılamaz. Böyle bir yaklaşım, Türkiye'nin hâlihazırdaki ayıplı demokrasisini siyasi ahlâk açısından meşrulaştıramayacağı gibi, çok temel bazı sorunların çözümünü de güçleştirecektir.

Sorunun anahtarı, Türkiye demokrasisinin, çağdaş standartlara uygun özgürlük ve katılımcılık anlayışlarını gerçekleştirme yönündeki engellerinin tespitinde yatmaktadır. Çağdaş demokrasi, siyasî özgürlük anlayışı bakımından "çokkültürlü", katılımcılık söz konusu olduğunda ise, olabildiğince "ademi merkeziyetçi"dir. Olabildiğince ademi merkeziyetçi dememin sebebi, ademi merkeziyetçiliğin en uç noktasında, bir ulus-devletin kendi içinde bölünerek yeni ulus-devletlerin ortaya çıkmasına yol açılmasının sakıncalarına işaret etmektir. Ulus-devlet, 19. ve 20. yüzyılda bilinen, en geçerli formülüyle tek (ulusal) kültür üzerine inşa edilen, merkeziyetçi bir siyasi sistem yapılanmasını anlatır. Bu yapı, çağımızın "ileri demokrasi" standartlarıyla uyuşmadığı için değişmektedir. Bu değişimin kaynağı ise ulus-devlet üstü hukuk standartları getiren ve Türkiye devletinin de tâbi bulunduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi normlardır. Netice itibarıyla, Türkiye, ilkesel olarak, kuruluş felsefesinde var olan tekçi anlayıştan ve merkeziyetçi siyasi-idari yapısından kurtulmak zorundadır. Bunu gerçekleştiremediği takdirde, sadece ilkesel düzeyde geri ve ayıplı bir demokrasiyi sürdürmekle kalmayacak, aynı zamanda ve belki de pratik açıdan daha önemli olarak, Kürt sorunu ile otoriter lâiklik anlayışından kaynaklanan temel sorunlarını da çözemeyecektir.

Yukarıdaki tespitler doğruysa, yani Türkiye'nin ayıplı bir demokrasiye sahip olmasını "düşük standartlı" ülkelere bakarak onaylamıyorsak ve ancak ve ancak demokratik reformların ilerletilmesi yoluyla toplumsal ve siyasi sorunlarını çözebileceğini kabul ediyorsak, Türkiye'nin geleceğini nasıl görebiliyoruz? Milletvekili genel seçimlerine üç aydan az bir zaman kala, Türkiye siyasetinin temel problemi artarak kendisini hissettirmektedir. Bu temel problem, AK Parti'nin gederek siyaset biliminde yeri olan bir "tek parti" tipi olan "hâkim parti"ye doğru evrilmesi ve bu evrimin özellikle anamuhalefet partisindeki vesayetçi eğilimlerle birlikte gerçekleşmesidir. (Not: Hâkim parti, gerçekte çoğulcu demokrasinin tüm özellikleri mevcut olmakla birlikte, aynı siyasi partinin üst üste dört-beş genel seçimden tek başına iktidar olarak çıkabildiği bir sistemi andırır. AK Parti'nin gidişi de bu yönü işaret etmektedir.)

Cumhuriyet Halk Partisi, 1923–1950 dönemine denk gelen "tek-parti yönetimi"nde, 1923 öncesindeki birikimi bir anlamda yok sayarak, Türkiye halkının kendi kendisini yönetme ehliyetine sahip olmadığı yargısına dayanan bir devlet düzeni kurmak istemişti. Siyaset biliminin ünlü isimleri Maurice Duverger ve merhum Tarık Zafer Tunaya, bu tespitten hareketle, tek-parti dönemindeki CHP için "vesâyet partisi", bu partinin ideolojisi için "vesâyet ideolojisi" ve tek-parti rejimi için de "vesâyet rejimi" nitelemesini uygun görmüşlerdi. Bu nitelendirmenin anlamı, CHP'nin 1923–1950 arasında, ekonomik gelişme ve kültürel yeterlilik gibi temel göstergeler bakımından demokrasi açısından yetersiz görülen bir toplumun ileride demokratik bir düzene geçmek için hazırlanması gerektiği anlayışıyla bir tek-parti yönetimi kurduğuydu. Nitelendirmenin temel sorunu ise CHP'nin, tek-partili vesâyet düzenini sona erdirmeye ne zaman karar vereceği ile ilgiliydi. Tarih öyle gösteriyor ki, CHP 27 yıllık vesâyetçi anlayışını, 1945 sonrasının konjonktürel etkisi altında ve Cemil Koçak'ın gösterdiği üzere, ancak "ikinci parti" ile sınırlı bir biçimde değiştirebilmiştir. Bir diğer deyişle, Türkiye, tek-parti döneminden sonra, gerçekten çoğulcu bir demokrasiye tam olarak geçememiş, çok partili hayat içinde maruz kalınan askerî darbe ve müdahaleler de, tek-parti döneminde kurumlaştırılan vesâyet anlayışının devamı olarak ortaya çıkmıştır.

Sonuç: Tek-parti döneminden gelen vesayetçi anlayış, Türkiye demokrasisinin önünde bir engel olmaya devam etmektedir. Vesayetçiliğin tasfiyesi yönünde atılan adımlar, en sonuncusu 2010 yılında gerçekleşen anayasal ve yasal reformlar bu bakımdan yetersizdir. Yetersizliğin ana sebeplerinden biri, CHP'nin tek-parti döneminden kalma vesayetçi anlayışından kurtularak, gerçek anlamda "Avrupalı" bir sol/sosyal demokrat parti hüviyetini kazanamamış olmasıdır.
DEMOKRATİKLEŞMENİN PARAGMATİKLEŞMESİ

CHP'nin vesayetçi müktesebatından kendisini kurtaramamış olmasının Türkiye demokrasisi üzerindeki olumsuz etkisi böyle görünmekle birlikte, işin bir de AK Parti'yi ilgilendiren yanı bulunmaktadır. AK Parti, son derece bariz bir biçimde, muhafazakâr ve milliyetçi bir siyasi birikimin partisidir. Bu birikimin niteliği, AK Parti'nin demokratik reformcu karakterini baştan sınırlandırmaktadır. Muhafazakâr ve milliyetçi müktesebatı olan tüm siyasi hareketler gibi AK Parti'de de öncelik demokratikleşme değil siyasi iktidarda kalabilmektir ve bunda da fazlaca yadırganacak bir şey yoktur. Bu bakımdan, 1999'dan 2001'e kadar hiçbir demokratik reform hamlesi yapmayan DSP-ANAP-MHP iktidarının, 2001 krizinden sonra ve tamamen pragmatik amaçlarla demokratikleşme adımları atması gibi, AK Parti de, 2002'den bu yana süren iktidarında hızı ve derinliği zaman içinde azalan demokratik reformlar gerçekleştirmiştir.

Türkiye, başta Kürt sorunu olmak üzere, otoriter lâiklik anlayışından kaynaklanan Diyanet İşleri ile, Alevilikle, başörtüsü ile ilgili meseleleri ancak yeni bir anayasal düzen içinde çözebilecektir. Toplumda bir yeni anayasa ihtiyacı konusunda büyük bir mutabakat bulunmaktadır. Buna karşılık bu yeni anayasada yer alması gereken çağdaş demokrasi standartlarını başta CHP olmak üzere muhalefet kabul etmemektedir. Özellikle CHP'nin vesâyetçiliği aşan, Türkiye toplumunun her bakımdan katılımcı ve çokkültürlü bir demokrasiye kavuşması için gereken anayasal ve yasal reformları konusunda hiçbir açık kamusal beyanı bulunmamaktadır. Buna, AK Parti liderliğinin anayasal yenilenme ihtiyacını giderek daha cılız bir sesle dile getirmekte olduğunu ekleyebiliriz.

Bu, anlaşılabilir bir husustur. Ancak, gelinen noktada Türkiye siyasetinin geleceği bakımından endişe verici olan husus şudur: Muhalefetin demokratikleşme talebinin olmadığı, özellikle anamuhalefetin statükonun bekçisi bir vesayet partisi gibi davranmaya devam ettiği, iktidar partisinin de üçüncü kez tek başına iktidar olmak üzere bulunduğu ve bu başarı için hiçbir demokratik açılıma ihtiyaç duymadığı bir siyasi ortamda, Türkiye toplumunun temel sorunlarını çözebilecek demokratik adımlar nasıl hayata geçebilecektir? Türkiye siyaseti, şu an için, vesayetçi anlayışından kurtulamayan bir CHP muhalefeti ile 2023'e kadar (2023 dâhil) Türkiye'yi yönetme planları yapan bir "hâkim tek parti" olarak AK Parti gerçeği arasında sıkışmış durumdadır. Bu sıkışmanın standardı yüksek bir yeni demokratikleşme hamlesi getirebilmesi, anlaşılan, Türkiye siyasetinde hep olduğu gibi, konjonktürel etkilere bağlı gibi görünmektedir.




Zaman
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.