YARGI AĞLAMAZ!
Keşke, yüreğimin dili olsa da konuşsa. Mehmed Âkif Ersoy, “Ağlarım, ağlatamam, hissederim, söyleyemem / Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizârım!” diyor. Ben de, hukuk düzeninin ve adaletin ülkemizde düştüğü acınası durum hakkında yazacaklarımın belki bin katını yüreğimde hissediyor, bin kat acı ve sızı hissediyorum. Ancak yüreğimin dili olmadığından hepsini yansıtamıyorum. Ama söze de bir yerlerden başlamalı, hüznümü ve derdimi dillendirmeliyim.

İnsan esas itibarıyla iki sebeple ağlar; sevinçten ya da hüzünden. Yargının gözyaşları sevinçten değil maalesef. Zira yargının sevinci ancak adalet dağıtmakla mümkün olabilir. Uzun zamandır adalet dağıtmadığı ise malum. Bu nedenledir ki yargı dağıt(a)madığı adalet ve vesile olduğu zulüm nedeniyle acziyetten ve vicdan azabından ağlıyor. Bu o kadar malum ve ortadaki fotoğraf o kadar açık ki, aksini iddia edecek akıl sahibi artık hiç kimse yok.

Avukatlar ağlıyor

Önce avukatlar başladı ağlamaya. Olmayan hukuku uygulatabilmek, mağdur ve mazlum müvekkillerinin haklarını savunabilmek, adaletin tecelli etmesini sağlayabilmek için gece-gündüz, adliye-emniyet ayrımı olmaksızın, günler boyunca, doğru dürüst uyumaya ve yemek yemeye bile vakit bulamadan müvekkillerini savunmaya, hazırlandıkları dosyaları ve delilleri sunmaya, berat veya tahliye kararları almaya çalıştılar. Ancak beklediklerini bulamadılar ve adaletin tecelli etmesini sağlayamadılar. Hukukun göz göre göre katledilmesine engel olamadılar. Yargının artık Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre değil, birilerinin emir ve talimatlarına göre hareket ettiğini, sorgulamalar ve duruşmalar esnasında, tecrübe edinerek acı bir şekilde anladılar. Mazlumlara ve ailelerine iyi bir haber verememenin ezikliğini, acziyeti tüm dem ve damarlarında hissettiler ve hırslarından oturup hüngür hüngür ağladılar.

Hâkimler ve savcılar ağlıyor

Sonra savcılar başladı ağlamaya. Önlerine gelen tahliye infaz emirlerine imza atmaları gerektiğinde, yüksekten birilerinin emir ve talimatlarına aykırı hareket etmenin sonuçlarını ve korkusunu iliklerinde hissederek “bunu imzalarsam beni öldürürler” dediler. Hakim olan eşinin “Korkma, gerekirse evimizi satarız, dayanırız. Hukuken doğru olanı, vicdanının emrettiğini yap” yakarışları bile fayda etmedi. Mazlumlardan af dilenerek, onların zindanlarda esir tutulmasına razı oldular. O vicdani eziklik içinde oturup hüngür hüngür ağladılar.

Nihayet hakimler de ağlamaya başladı. Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hareket ettiğini açıkça ifade eden ve kararının arkasında mertçe duran hakim ve savcı arkadaşlarını tutuklarken ve demir parmaklıklar arkasına acımasızca gönderirken, tutuklama emirlerinin başka yerlerden doğrudan geldiğini mazlumlara göstermek istercesine karar okunurken çaresizce ağladılar, gözyaşı döktüler. Mazlumların yüzüne bakmaya utanıp, cübbelerini alelacele çıkarıp salonlardan kaçarak uzaklaştılar.

Mazlumlar ağlamıyor!

Ağlamayan, merhamet dilenmeyen, acziyet ifade etmeyen sadece mazlumlar kaldı. Onlar, hâlâ mermer sütunlar gibi dimdik ayakta. Zira, onlar suçsuz olduklarına ve adaletin er ya da geç tecelli edeceğine inanıyorlar. Bunun için imkânları olmasına rağmen kaçmaya tevessül de etmiyor, aksine, bizzat kendileri gidip teslim oluyorlar. Onları hakimler, savcılar, polisler, askerler, gazeteciler ve bilim adamları olarak tanıdık. Emniyet ve adliye önlerinde dimdik duran ve yakınlarını savunan anneleri, babaları, eşleri ve çocuklarıyla tanıdık. Tüm millete bu duruşlarıyla ve sözleriyle ders verdiler. Tarih yazdılar ve yazmaya devam ediyorlar.

Varılacak yer devletin yıkılışıdır

Vatandaşın mal ve can güvenliğinin tek teminatı yargıdır. Adaletin devletin temeli olduğu ilkesi artık sadece adliye duvarlarında yazmaktadır. Adalet saraydan kaçmış, kavramlar birbirine yabancılaşmıştır. Adliyeler vatandaşın hak aramak için gideceği yer olmaktan uzaklaşmış, TOMA’lar, polisler ve demir barikatlarla çevrili, yargı mensuplarının bile gitmeye çekindiği, korku ve zulüm merkezlerine dönüştürülmüştür. Vicdanını, canı veya cüzdanı karşılığı satanların bulunduğu bir yargıdan artık adalet beklemek uzak bir hayal haline gelmiştir. Tutuklu hakim Mustafa Başer’in dediği gibi, artık mal ve can güvenliğimiz ve devletimiz büyük tehlike altındadır. Adaletin olmadığı ve dağıtılmadığı bir yerde anarşi ve kaosun doğması, birlikte yaşama arzusunun kaybolması ve devletin yıkılması kaçınılmazdır. İbret almak için tarihe bakmak yeterli. Örneğin, hepimizin ecdadın adalet anlayışı için övünerek anlattığımız fetih öncesinde Bizanslılarca söylendiği rivayet edilen “Kardinal külahı görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederim” sözü, halkın adaletli düşmanı bile adaletsiz kendi devletine tercih edebileceğini veciz bir şekilde göstermektedir. Keza, 12 Eylül döneminde olduğu gibi, bugün de ülkemizin hazinesi niteliğindeki çeşitli görüşteki bilim adamlarının, sanatçıların ve yetişmiş insan gücünün yurtdışına göçmeye başlaması  adaletsizlik ve menfi ayrımcılık anlayışının diğer olumsuz bir sonucudur.

Yargı bu noktaya nasıl geldi?

İspanya’nın Müslümanlar tarafından fethedildiği haberini Vizigot Kralı’na ulaştıran kişinin Katolik dünyasının şaşkınlığını ortaya koyduğu “Topraklarımıza gökten mi indikleri, yoksa yerden mi çıktıklarını bilmediğimiz bir kavim geldi” dediği gibi bir şaşkınlık içerisinde değilim. Yargıyı bu hale getirenler gökten inmedi veya dışarıdan gelmedi. Yargıyı bu hale bizzat yargı mensupları getirdi ve itibarsızlaştırdı. Çeşitli siyasi görüşler arasındaki taht kavgalarında yargının araç olarak kullanılmasına alet olunması, yargı içindeki çatışmalar ve belirli görüşteki yargı mensuplarını zor­la meslekten atma politikasının sebep olduğu çeşitli problemler sorunların temel kaynaklarını teşkil ediyor. Sorunlar, daha da karmaşık hale gelerek ve giderek büyüyerek devam ediyor. Yargı, kendi sorunlarını çözemediği için toplumun adalet ihtiyacını da karşılayamıyor.

Yargıya ağlamak yakışmaz

Acziyet ancak Yaradan karşısında makbuldür ve insanın varoluş sınavını kazanmasına yardımcı olur. İnsanlar karşısında acziyet zavallılıktır, köleliktir, zillettir. Bu karakterdeki insanlar, ne kendilerine ne de topluma olumlu bir katkı sağlayamazlar. Aksine, bunlar toplumun ve devletin yıkılışının ve bozgunun baş müsebbipleridir, bulaşıcı hastalık gibidir.

Sırtlarında hak dışında kimseye itibar etmeyeceklerini gösteren düğmesiz cübbe taşıyanlar, can ve cüzdan endişesi taşımamalı, adaleti tesis edecek cesarete sahip olmalıdır. İnsanlar, onlardan medet umarken, gücün karşısında ezilmek, ağlamak ve insanlardan af dilenmek onlara yakışmaz. Aksine davranış, onları tarih karşısında sorumlu kılar ve kıyamete kadar lanetle anılmalarına sebep olur. Gerçekten, son Endülüs hükümdarı XI. Ebu Abdullah Muhammed, iç karışıklıklar nedeniyle savunamadığı Gırnata’yı düşmana teslim ettikten sonra ailesi ile birlikte sarayı terk edip, dağdaki patikayı tırmanırken, tepeden son bir defa şehre bakar ve ağlar. Annesi Ayşe: “Ağla oğlum ağla! Vaktiyle bir erkek gibi savunamadığın şeyler için şimdi bir kadın gibi ağlamak yaraşır sana.” der. Kanaatimce, bugünkü şartlarda, aynı sözün ilerideki muhataplarının yargı mensupları olması olasılığı yüksektir. Bu lanete uğramamak ve aşağılanmaya tabi olmamak için, vicdanlı, dürüst yargı mensuplarının, dik durarak yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını, hukuku ve adaleti gereği gibi savunmaları, zulme karşı birlikte direnmeleri, nemelazımcılık yapmamaları şarttır. Aksi takdirde, yarın çok geç olduktan sonra, devletin yıkılışına birlikte ağlayacaklar ve lanetleneceklerdir.

Yargının ağladığı yer

Netice itibarıyla, birilerinin nemalandığı yargı savaşından aklı başında hiç kimse kârlı çıkmaz. Bu nedenle, vatanını ve milletini seven yargı mensupları, aralarındaki çekişmeleri sonlandırmak, hukuka ve adalete sahip çıkmak zorundadır. Zira, yargının teslimiyeti devletin teslimiyeti, yargının çökmesi devletin çökmesidir. Devlet çöktükten sonra ise ne oda ne makam ne de unvan kalır. Son hükümdarın Gırnata’ya elveda demek üzere dönüp baktığı ve devletinin yıkıldığını görüp hıçkırıklara boğulduğu bu nokta bugün “Arab’ın ağladığı yer” diye anılmaktadır. Umarım, adliyeler yargının ağladığı yer olarak tarihe geçmez!

*Marmara Üniversitesi, Hukuk Fakültesi / Prof. Dr. Sami Karahan
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.