Yeni anayasa için yol temizliği

Prof. Dr. ERGUN ÖZBUDUN / Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Bundan önceki yazımda (Star, Açık Görüş, 13 Kasım) nelerin, gerçekçi bir gözle mümkün olmadığını incelemeye çalışmıştım. İki uç senaryo, yani geçmiş onyılların baskıcı, inkârcı ve asimilasyonist politikalarına dönmek ile, radikal Kürt milliyetçisi hareketin ancak “devlet içinde devlet” kurmak olarak vasıflandırılabilecek maksimalist talepleri bir yana bırakıldığı takdirde, bu iki uç arasında oldukça geniş bir reform alanının bulunduğu kuşkusuzdur. Taraflar konuya iyi niyetle ve gerçekçi bir uzlaşma iradesiyle yaklaştıkları takdirde, bu ortalama çözümlerin, Türk ve Kürt toplumlarının büyük çoğunluğunca benimsenebileceği de tahmin edilebilir.

Bu reformların bir bölümü, ancak yeni ve tam anlamıyla demokratik bir anayasanın kabulü ile gerçekleştirilebilir. Önemli bir bölümü ise, yeni anayasanın kabulüne bağlı olmayan ve onun beklenmesini gerektirmeyen, âdî (normal) kanunlarla gerçekleştirilebilecek reformlardır. Realist bir bakış açısıyla bunlardan ikincisine öncelik vermek daha yararlı gibi görünmektedir. Gerçekten, Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun, mutabakat ya da oybirliği ilkesini ve komisyonca hazırlanan metnin, TBMM Anayasa Komisyonu’nda ve Genel Kurulda değiştirilemeyeceği kuralını benimsemiş olması (Milliyet, 4 Kasım 2011), bazı partilerin birbirine tamamen zıt kırmızı çizgileri nazara alındığında, maalesef bu çalışmaların akıbeti hakkında pek iyimser olmaya imkân vermemektedir. Normal kanunlar ise, âdî çoğunlukla çok daha kolayca kabul edilebilir ve bu yoldan gerçekleştirilecek iyileştirmeler, Türkiye’de çok eksik olan karşılıklı güven ortamının oluşmasına katkıda bulunmak suretiyle, anayasa yapımı çalışmalarını da dolaylı olarak kolaylaştırabilir.

SPK’nın çağ dışı yasakları

Bu görüş, anayasa yapımı çalışmalarına başlanmasından çok önce, çeşitli çevreler tarafından dile getirilmiştir. Meselâ TÜSİAD’ın anayasa çalışmalarının ön aşamasında yapılan bir toplantıda bu ihtiyaç, “güven arttırıcı önlemler” deyimiyle ifade edilmiştir (TÜSİAD, Görüş, Ekim 2010, “Yeni Anayasa Nasıl Yapılmalı?”). Daha yakın zamanlarda BDP sözcüleri, “yol temizliği” deyimiyle aynı ihtiyaca işaret etmişlerdir. CHP sözcülerinin, anayasa çalışmalarına paralel olarak, “alt hukuk” yani kanunlar düzeyindeki iyileştirmeleri gündeme getirmeleri de bu ihtiyacın bir ifadesidir. Nihayet, AK Parti cephesinde Sayın Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, 10 Eylül tarihinde Taraf gazetesinde yayınlanan ve 6 Kasım tarihinde aynı gazetede tekrarlanan demecinde kanunlarımızdaki tüm antidemokratik ve “insan haklarını ciddi şekilde ihlal eden hükümler”in tesbit edilmesi için bir çalışma başlatılacağını ve bu hükümlerin yürürlükten kaldırılacağını, bunun zaten hükümet programında mevcut olduğunu ifade etmiştir.

Kanunlar düzeyinde yapılabilecek iyileştirmelerin başında, şüphesiz, ifade ve siyasî örgütlenme hürriyetleri üzerindeki aşırı kısıtlamaların kaldırılması gerekmektedir. Anayasanın 68’inci maddesinin uzun ve ağır bir siyasi parti yasakları listesi ihtiva ettiği bilinmektedir. Ancak, gene Milli Güvenlik Konseyi rejimi tarafından kabul edilmiş ve o günden bu yana ciddî bir değişikliğe uğramamış olan Siyasi Partiler Kanunu, Anayasa hükümlerinin de çok ötesine geçen, çağdışı yasaklarla doludur. Geçmişte bu hükümler, özellikle, Anayasa Mahkemesi’nin İslâmcı veya bölücü olarak algıladığı partilere aşırı bir katılıkla uygulanmış, bunun sonucunda Türkiye, artık dillere pelesenk olmuş bir deyimle bir “partiler mezarlığı”na dönmüştür.

Birkaç örnek vermek gerekirse, Siyasî Partiler Kanunu’nun 80’inci maddesine göre, siyasî partiler, “devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler” (diğer bir deyimle, federalizmi savunamazlar). 81’inci maddeye göre, ülke “üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler;” “Türk dilinden veya kültüründen başka dil veya kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla” azınlıklar yaratamazlar; tüm parti faaliyetlerinde “Türkçe’den başka dil kullanamazlar” (siyasi partilerin mevcut olmayan bir azınlığı ‘imal’ edebilecekleri tespiti her halde dünya sosyoloji literatürüne önemli bir katkıdır!). 84’üncü maddeye göre, Anayasa’nın 174’üncü maddesinde yazılı İnkılâp kanunlarının değiştirilmesini talep edemezler (meselâ alfabeye x veya q harflerinin eklenmesini isteyemezler!). 85’inci maddeye göre, “Atatürk’ün şahsiyet ve faaliyetlerini veya hatırasını kötülemek veya küçük düşürmek amacını güdemez”ler. 87’inci maddeye göre “Devlet’in sosyal veya ekonomik veya siyasî veya hukukî temel düzenini, kısmen de olsa dinî esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasî amaçla veya siyasî menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dinî hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar” (bir parti sözcüsünün parti mitinginde “Allah’a ısmarladık” veya “Allah’a emanet olun” demesinin bu madde kapsamına girip girmeyeceği açık değildir!). 88’inci maddeye göre, “herhangi bir şekilde dinî tören veya âyin tertipleyemez veya parti sıfatıyla bu gibi tören ve âyinlere katılamazlar” (maddenin lâfzına göre, cenaze namazlarına ve mevlitlere de katılamamaları gerekir!). Nihayet 89’uncu maddeye göre, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare dışına çıkarılmasını savunamazlar (yani bütün yerleşik demokrasilerde lâikliğin özünü oluşturan devlet kurumları-din kurumları ayrılığını savunamazlar!).

Evrensel insan hakları ilkeleri

Bir temel kanun metninden çok bir mizah dergisini çağrıştıran bu çağdışı yasakların hukuk sistemimizden temizlenmesi için, yeni bir anayasanın beklenmesine gerek yoktur. Yürürlükteki Anayasa’nın 68’inci maddesindeki parti yasakları listesi, evrensel standartlara göre uzun ve kısıtlayıcı olmakla birlikte, netice itibariyle soyut ve yoruma açık kavramları içinde barındırmaktadır. Siyasi Partiler Kanunu’nun bu yasakları çok daha liberal bir anlayışla yorumlamasına hiçbir engel yoktur. Kaldı ki, anayasalar, devletin neler yapacağını değil, neler yapamayacağını belirleyen metinlerdir. Kanunlar, anayasada gösterilen yasakları ağırlaştıramazlar ama, bunları daha hürriyetçi bir yorumla hafifletmeleri ya da kaldırmaları mümkündür. Meselâ Anayasadaki lâikliğin korunması ilkesinin, Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare içinde kalıp kalmamasının tartışılmasına niçin engel olduğunu anlamak imkânsızdır.

Benzer bir strateji, ifade ve basın hürriyetleri üzerindeki bazı aşırı kısıtlamaların kaldırılması veya hafifletilmesi konusunda da izlenmelidir. Bu kısıtlamaların bir bölümü, Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) bir bölümü de Terörle Mücadele Kanunu’nda (TMK) yer almaktadır. TCK’ndaki bu çeşit hükümler arasında, yargı görevi yapanı etkileme (m. 277), adlî soruşturmanın gizliliğinin ihlâli (m. 285), adlî yargılamayı etkilemeye teşebbüs (m. 288), suçu ve suçluyu övme (m. 215), kanunlara uymamaya tahrik (m. 217); suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek, örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte örgüte bilerek veya isteyerek yardım etmek, örgütün veya amacının propagandasını yapmak (m. 220) gibi suçlar yer almaktadır. Tabii, bunlara ünlü 301’inci madde ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (CMK) yapılabilecek değişiklikler de eklenmelidir. TMK’nın 6’ncı maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını” basmak veya yayınlamak suçu da benzer niteliktedir.

Soyut planda ilk bakışta mâkul ve demokratik bir toplum düzeninin korunması bakımından gerekli olarak görülebilecek bu hükümler, özellikle şu anda Türkiye’de gözlemlendiği gibi yargı organlarınca aşırı bir katılıkla yorumlanıp uygulandığı takdirde, ifade ve basın hürriyetleri üzerinde ciddî bir kısıtlama oluşturmaktadır. Bu hükümlere dayanılarak yürütülen bazı kovuşturmalar, hiçbir insaf sahibinin kabullenemeyeceği trajikomik boyutlara ulaşmaktadır. Sözü geçen hükümlerin yeniden düzenlenerek, salt bir düşünce ifadesi niteliğindeki eylemlerle, cebir ve şiddete teşvik veya tahrik niteliğindeki eylemlerin açıkça ayırt edilmesi, âcil bir ihtiyaçtır. Evrensel insan hakları hukukunun temel bir ilkesi, iki temel hak veya menfaatin çatıştığı durumlarda, bunların her ikisine mümkün olduğu kadar az zarar verecek bir denge ve orantılılık ölçüsünün gözetilmesidir. Öte yandan, elbette, açıkça şiddete tahrik niteliğini taşıyan açıklamaların, düşünce ve ifade hürriyetlerinin meşru sınırları içinde görülmesine imkân yoktur.

Bu ve daha birçok benzerleri sıralanabilecek olan “güvenlik arttırıcı önlemler”in gerçekleştirilmesi, kuşkusuz, yeni ve gerçek anlamda demokratik bir anayasa ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Ancak, daha olumlu bir karşılıklı güven atmosferi yaratmak suretiyle, anayasa yapımı sürecine yardımcı olabilir. Bu süreç olumlu bir sonuca ulaşamadığı takdirde, gene de demokratikleşme sürecimize önemli bir katkıda bulunmuş olur.

ergun.ozbudun@gmail.com




Star

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.