Yeni anayasa sürecinde yerel/demokratik özerkliği düşünmek

Levent Köker

Bütün bu gelişmeler karşısında Türkiye'nin geleceğine yön verecek esas mes'ele olarak yeni anayasanın akıbeti ise belirsiz. Yeni anayasayı "Türkiye'nin geleceğine yön verecek esas mes'ele" diye nitelendirmem, anayasa diye anılan kurallar bütününün bir sihirli değnek gibi tüm toplumsal ve siyasî sorunların çözümünü bir çırpıda gerçekleştireceğine inandığımdan değil. Aksine, anayasalar da dâhil olmak üzere hukuk kurallarının, içinde yer aldıkları sosyo-politik gerçeklikle etkileşim içinde sürekli ve dinamik bir değişime tâbi olduklarını hep biliyor ve görüyoruz. Kâğıt üzerinde belki de mükemmel gibi görünen kurallar, uygulamada, idarî ve yargısal kararlarda, bu mükemmelliklerine zıt sonuçlarla karşımıza çıkabiliyor. Türkiye'nin birçok demokratik reforma rağmen hâlâ ileri standartlarda demokratik ve özgürlükçü bir düzeni kuramamış olması, kurallardaki eksiklikler kadar demokratik bir siyaset ve hukuk/yargı kültürünü geliştirmekteki başarısızlıkla da ilişkilidir. Bu bakımdan, yeni ve demokratik bir anayasaya kavuşmamız tüm sorunları çözemeyecektir ama yine de "yeni anayasa Türkiye'nin geleceğine yön verecek esas mes'eledir" çünkü yeni anayasa yapmak demek yeni bir Türkiye inşâ etmek demektir. Böylesi bir yeniden inşâ ise uzunca bir süredir devam eden ve toplumun tüm kesimlerinin dâhil olduğu anayasa tartışmaları dikkâte alındığında, Türkiye'nin siyaset ve hukuk/yargı kültürünü de değiştirici nitelikte olduğunu öngörebileceğimiz bir süreç olarak gelişmektedir. Dolayısıyla, tırmanan şiddetin üretebileceği bir siyasî "akıl tutulması" veya bir ekonomik kriz endişesinin kamusal tartışma gündemindeki öncelik sırasını ele geçirmesi ihtimâllerine rağmen, yeni anayasa mes'elesinin gündemde kalması umut vericidir. Bir diğer deyişle, "TBMM Başkanlığı'nın öncülüğünde" olma kaydına bağlansa da, önümüzdeki sonbahardan itibaren Türkiye siyasetinde makûl bir uzlaşma arayışıyla yeni anayasa mes'elesinin ele alınacağı beklentisi bir hayli güçlenmiş görünmektedir.

İşte bu noktada, Cumhuriyet'in demokratik yeniden inşâsı bağlamında gündeme gelmesi zorunlu olan temel konulardan biri olarak "özerklik" kavramı ve bu kavramın anayasal konumu üzerinde durmak gerekmektedir. Önce bir tesbit: Demokrasi, çağdaş devletin yegâne meşrûiyet temelidir. Bu niteliğiyle demokrasi, toplum üyelerinin tâbi olacağı kuralların yine o toplumun üyeleri tarafından yapılmasını gerektirir. Bu da, kuralların yapılması ve uygulanması süreçlerine ya toplum üyelerinin doğrudan veya seçtikleri temsilcileri aracılığıyla hâkim olmaları demektir. Tüm bunların önşartı ise toplum üyelerinin temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı, ifâde ve örgütlenme özgürlüklerinin en ileri seviyede geçerli kılındığı bir hukuk hâkimiyetinin kurulmasıdır. Türkiye, bilindiği gibi, 2004 yılında gerçekleştirdiği bir anayasa değişikliği ile bu konuda ileri bir adım atmış ve uluslararası temel hak ve özgürlüklerle ilgili kuralların tüm hukuk sistemi üzerinde bağlayıcı etkisini kabûl etmiştir. Hâl böyleyken, uygulamada ve özellikle de yargı kararlarında bu bağlayıcılığın göz ardı edilebilmesi, yeni anayasa ile giderilebilecek bir olumsuzluk olarak ortada durmaktadır.

AZAMİ TOPLUMSAL KATILIM

Çağdaş devletin yegâne meşrûiyet temeli olarak demokrasi, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasının yanında, toplum üyelerinin siyasî kararların alınmasına katılımlarının sağlanmasını gerektirmektedir. Bu da, çok açık bir biçimde, bir ulus-devlet içinde merkezî yönetimin yasama, yürütme ve yargı organlarının doğrudan veya dolaylı olarak, belirli aralıklarla yapılan seçimlerle belirlenen temsilciler eliyle yürütülmesinden çok daha öte bir katılımcı yapının kurulmasını gerektirmektedir. Bu bağlamda, bugünlerde moda olan tâbirle "ileri demokrasi" diye nitelendirilen pek çok ülkede merkezî yönetimin yetkilerinin yerinden yönetimler lehine azaltılması, "yerel/bölgesel özerkliğin güçlendirilmesi", son derece anlamlı bir gelişmedir.

Türkiye'nin siyasî gündemine BDP, DTK ve dolayısıyla Kürt sorunu bağlamında giren "demokratik özerklik" kavramı etrafındaki tartışmaları da, aslında, içinde yer aldığımız Avrupa Konseyi ve yer almayı hedeflediğimiz AB üyesi ülkelerin anayasal düzenleriyle mukayeseli bir biçimde ele almak doğru olacaktır. DTK tarafından açıklanan "demokratik özerklik ilânı" da, tırmanma eğilimi gösteren şiddetin gölgesine hapsedilmeksizin ele alınmalıdır. DTK'nın ve BDP'nin "demokratik özerklik ilânı"nda kullandığı terminolojide yer alan, örneğin, "Türkiye halkları" ve "demokratik Türkiye ulusu" gibi kavramlar, özerkliğin düşünülmesinde İspanya örneğini çağrıştırmaktadır. Bilindiği gibi 17 özerk bölgeye yer veren İspanya Anayasası, İspanya ulusunun farklı milliyetlerden oluştuğunu benimsemiş bulunmaktadır. Bu bakımdan İspanya Anayasası, üniter bir ulus-devletin "federasyon"a en yakın duran özgün bir örneğini oluşturmaktadır. DTK-BDP çizgisinin ortaya koyduğu demokratik özerklik kavrayışında da böyle bir yaklaşımın izlerini görmek mümkündür.

Bununla birlikte, demokratik özerklik tartışmalarında örnek teşkil edebilecek tek düzenleme elbette İspanya değildir. Üniter ulus-devlet niteliği İspanya'ya göre çok daha belirgin olan İtalya, Anayasa'sının "Yerel özerklik" başlığını taşıyan 5. maddesinde "bir ve bölünemez olan cumhuriyet yerel özerkliği tanır ve teşvik eder, devlet hizmetlerinin idarî adem-i merkezîleşmesini tümüyle uygular ve özerklik ile adem-i merkezîleşmenin gereklerini yerine getiren yasama ilkelerini ve yöntemlerini benimser" denmektedir. Bu doğrultuda İtalyan Anayasası, V. kısmında, "belediyeler, iller (province), metropol kentler, bölgeler ve devlet" başlığı altında çok ayrıntılı düzenlemelere yer vermektedir. Bu düzenlemelerin içinde "özel özerklik biçimlerine sâhip bölgeler" de belirtildikten sonra, merkezî idare olarak devlet ile yukarıda sayılan isimlerle anılan yerel yönetim birimlerinin sâhip oldukları "yasama yetkileri"nin kapsamı ve "malî özerklik" ayrıntılı olarak belirlenmektedir. Benzer bir durum, 1982'den itibaren kabûl ettiği yasalarla ve anayasa değişiklikleriyle bölge yöntemlerine demokratik özerklik statüsü kazandırmış olan ve bu konudaki gelişmelerin hâlâ devam ettiği Fransa'da da gözlenmektedir. Türkiye'de yerel/demokratik özerklik tartışmaları gündeme geldiğinde hemen beliriveren ulus-devletin beka endişesiyle yüklü "bölünmezlik" vurgusunun kendisine destek yaptığı Fransa Anayasası, 2003 yılındaki değişiklikle, bölgelerin "kendi düzeylerinde en iyi bir biçimde icrâ edilebilir olan tüm konularda karar alabilecekleri"ni ve "yasayla belirlendiği biçimiyle, (bölgelerin) seçilmiş kurullar aracılığıyla kendi kendilerini yöneten ve düzenleme yapma yetkisine sâhip birimler oldukları"nı hükme bağlamıştır.

Türkiye, demokratik yeniden inşâsını gerçekleştirmek üzere girişeceği yeni anayasa sürecinde yerel özerkliği, yerel (bölgesel) yönetimlere idarî ve malî özerklik yanında, yasama yetkisinin de kısmen ve sınırlı devrini de içerecek bir genişlikte kavramaya hazır mıdır? Böyle bir hazırlık yoksa veya düşünülmüyorsa, yeni anayasanın "ileri standartlarda bir demokrasi" üretme yeteneğinden de büyük ölçüde yoksun olacağını şimdiden öngörebiliriz.


Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.