Yeni anayasa temel haklar ve somut bir öneri
ESER KARAKAŞ  

Bu yazımda söz konusu çok sayıda nedenden birinin üzerinde ısrarla duracağım ama bu sevimsiz durumdan orta vadede kurtulabilmek için bir de somut anayasal öneri getirmeye çalışacağım. İçinden geçtiğimiz ağır siyasal kriz ortamında yazılı basında kalem oynatma, görsel basında söz söyleme olanağı olanların, üniversite hocalarının da akademik enstrümanları kullanarak sadece eleştiri yapmalarının yetersiz olacağına, bu gerekli ama eksik eleştirilerin yanında söz konusu ağır siyasal krizi aşmaya yönelik somut öneriler getirmelerinin de zorunlu olduğuna inanıyorum. İçinden geçtiğimiz, -umarım geçebiliriz- ağır siyasal kriz ortamında siyasal iktidara sadece güzellemeler yapanlara zaten söyleyecek bir sözüm yok.  Onlardan bu siyasal krizi aşmaya yönelik öneriler getirmelerini beklemek de pek anlamlı durmayabilir zaten. Ortada kriz yoksa,  olmayan krizi aşmaya yönelik öneri de olmaz.

Yukarıda “içinden geçtiğimiz, -umarım geçebiliriz-...” şeklinde bir ifade kullandım. Bu ifade bir ölçüde çözümsüzlük ihtimalini de gündeme getirmiyor değil, bu açıdan karamsar bir bakışa tekabül edebilir. Türkiye’de karamsar olmak için çok çeşitli nedenler de yok değil ve bu karamsarlık ağırlıklı olarak geçmişin, yakın geçmişin tecrübeleri ışığında oluşuyor. Bu Yorum sayfasında daha önce de bu konuyu yazdım. Şimdi de çok kısa hatırlatacağım ve sonrasında da somut önerimi belirteceğim. Türkiye toplumu, hukuk devleti ilkelerini üretmek ve bu üretimi kalıcı kılmak potansiyeline çok sahip değil. Bu olumsuzluğun temel nedeni ülkemizde geniş seçmen kitlelerinin hukuk devleti ilkelerini rasyonel nedenlerden talep etmiyor olmalarıdır. Hukuk devleti gökten zembille inen bir şey değil, talep gerçekleşmediğinde de, hukuk devleti üretimi eksik kalıyor, geçici oluyor. 1983-1987, 2003-2008 aralarında olduğu gibi serap görür gibi oluyoruz ama hemen arkasından acı gerçekler ortaya çıkıyor. Türkiye’de belirli kesimler hâlâ temel hak ve özgürlüklerin üretiminin, hayata geçirilmesinin önünde bir avuç oligarşik bir yapının olduğunu, geniş, çoğunluğu oluşturan kesimlerin hukuk devleti talebine de bu bir avuçluk oligarşik yapının engel olduğunu düşünüyor. Kanımca bu saptama çok doğru değil. Seçmen çoğunluğunun Batı tipi bir hukuk devleti talep ettiklerine yönelik elimizde tarihsel veriler pek mevcut değil. Üstelik tersine çok sayıda kanıt da gösterilebilir; vergi yasaları, vergi uygulamaları, arazi mülkiyeti hukuku, kayıt dışı ekonomi, kamu hizmetlerinden yararlanmada bedavacılık refleksleri ilk akla gelen örnekler.

Seçmen ve ‘hukuk devleti’ talebi

Ortada belirgin bir kısır döngü var.  Hukuk devletini seçmen çoğunluğu çok özel nedenlerden güçlü bir biçimde talep etmiyor, talep olmayınca hukuk devleti tüm kurum ve kurallarıyla üretilemiyor, üretilmediğinde de talep eksikliğini oluşturan faktörler izale edilemiyorlar ve bu kısır döngü “ad infinitum” (Sonsuza kadar) çalışıyor, uzun vadede de fakirlik, işsizlik, düşük standartlı demokrasi ve hukuk devleti üretiyor.

Aklı başında herkesin bu kısır döngüyü kırmanın yöntemine ilişkin öneriler getirmesi lazım. AB süreci ve Türkiye’nin bu sürece küresel dengeler gereği katılımı bir yöntem ama bizim daha kısa vadede bir çözüm üretmeye çalışmamızda fayda var. Bu yorum yazısı satırlarını kaleme alan bendenizin somut bir önerisi mevcut; AK Parti, 2004 senesi Haziran ayında, reformcu döneminin en parlak anayasal değişikliğini Anayasa’nın 90. maddesinin son paragrafında gerçekleştirdi. Temel haklara ilişkin uluslararası sözleşme hükümlerini ve bu hükümlere bağlı olarak üretilen kararları, mesela AİHM kararlarını, hukuk hiyerarşisinde yasalarımızın üzerine taşıdı. Bu değişikliğin maalesef yargıçlarımız tarafından yeterince uygulanmıyor olması, bizzat Başbakan Davutoğlu tarafından küçümsenmesi (A.D.: AİHM bize akıl öğretmesin) konunun önemini azaltmıyor. Ancak, yargıçlarımızın bir bölümü, kimi özgürlük düşmanları Anayasa’nın 90. maddesinin son paragrafını görmemekte ısrarlılar, bu hukuk körlüğüne gerekçe olarak da anayasa maddelerini gösterebiliyorlar. Bu özgürlük ve temel haklar karşıtları böyle davranıyorlar ise, yapılması gereken yeni anayasaya bir madde ya da paragraf ilave ederek, TBMM tarafından usulünce yürürlüğe sokulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşme hükümlerinin ve AİHM kararlarının mevcut anayasa maddeleri yorumlanırken temel alınması gereğinin emredici biçimde vurgulanması ve böylece uluslararası temel hak ve özgürlüklere ilişkin sözleşmelerin ruhunun anayasamızın da üzerine taşınmasıdır. Franko sonrası yapılan İspanya anayasasının 10. maddesinin ikinci paragrafı aynen böyledir. İspanya anayasasının tüm maddelerinin temel hak ev özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelere uygun yorumlanmasını emreder ve bu paragrafın gereklerine meslekî şerefi haiz yargıçlar olarak uyan İspanyol yargıçları sayesinde İspanya, AİHM’de en az tazminat ödeyen büyük ülke olmaktadır. 

İspanyol anayasası model olabilir mi?

Türkiye’nin iç anayasal dinamiklerinin ve siyasal mutabakatlarının temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmeler ve AİHM kararlarının yeni yapılacak anayasanın dibacesine ve  maddelerine yansıtılacağı konusunda çok ümitli değilim; yeni anayasanın başkanlık, üstelik bize özgü bir başkanlık rejimine kitlenerek hazırlanacağına ilişkin maalesef çok sayıda sinyal almaktayız. İki nedenden çok iyimser olamıyorum; birincisi mevcut siyasal mutabakatların evrensel ölçütlere uygun, hatta bire bir örtüşen hak ve özgürlükler rejimi üretemeyeceğini düşünmem, ikincisi ise hukuk devleti talebinin yetersizliğine bağlı olarak geçmişte bu noktaya bir türlü gelememiş olmamızdır. Unutmayalım daha henüz mevcut Anayasa’mızın 90. maddesini bile gerektiği gibi uygulayamıyoruz.

İspanyol anayasasının 10. maddesinin ikinci paragrafı aynen şöyle: Anayasa tarafından tanınan temel haklar ve hürriyetlerle ilgili ilkeler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne ve bu konuda İspanya’nın onay verdiği uluslararası antlaşmalar ve sözleşmelere uygun olarak yorumlanır.

Bu maddeyi aynen, sadece İspanya yerine Türkiye yazarak yeni anayasamızın ilk maddeleri arasına almayı başarabilirsek ve ülkemizin tüm yargıçları, özellikle de yüksek mahkemelerde görev yapan yargıçlar bu maddenin ne anlama geldiğini özümseyip uygulayabilirler ise, bir ihtimal, işte ancak o zaman, Türkiye eksiksiz bir hukuk devletine dönüşebilecektir. Bu aşamada da karşımıza malum yargıç kalitesi sorunu çıkıyor. Bu alanda neler yapabileceğimizi de başka bir yazıda tartışabiliriz.

Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.