Yeni anayasa ve toplumsal destek sorunu
Levent Köker  

Önde gelen medya kuruluşları, örneğin, yeni anayasa konusunda yurttaşların katılımına açık bir tartışmaya yer veriyorlar, bazı sivil toplum kuruluşları ve akademik kurumlar yeni anayasa ile ilgili araştırma sonuçlarını yayınlıyor ve tartışmaya açıyorlar, bazıları da doğrudan yeni anayasa konusunda toplumun değişik kesimlerinden farklı ve çatışan görüş sahiplerini aynı masa etrafında buluşturarak bir demokratik müzakere sürecini işletmeye çalışıyorlar. 

Hâl böyleyken, toplumun yeni anayasa konusundaki istek, beklenti ve heyecan düzeyi hakkında değişik yorumlara rastlanıyor. Bu, bir bakıma normal. Herhalde bakış açıları farklı olan insanlar, yeni anayasa konusunda da toplumun nabzını farklı biçimlerde tutuyorlar. Örneğin Hüseyin Gülerce dünkü yazısında "Meclis Başkanı Sayın Cemil Çiçek öncülüğünde, Türkiye'nin önde gelen 13 sivil toplum kuruluşunun girişimi ile oluşturulan Anayasa Platformu'nun İzmir'deki toplantısında gözlemlediği heyecan ve ilgi düzeyinin yüksekliğine ilâveten tartışmaların cereyanındaki olgunluğa da atıfta bulunarak, toplumun yeni anayasayı sâhiplenme bakımından örnek alınası bir tavır içinde olduğunu vurguluyordu. Buna karşılık, bir diğer görüş ise toplumun yeni anayasa konusundaki beklentisinde ve dolayısıyla da heyecan ve istek düzeyinde zaman içinde belirgin bir düşüş yaşandığı kanısında. Bu kanının, Türkiye'nin mevcut anayasal ve yasal düzeninin de katkıda bulunduğunu ve demokratik hukuk devleti anlayışıyla bağdaşması zor bazı uygulamaların eşliğinde oluştuğunu söylemek mümkün. Buna, Anayasa Uzlaşma Komisyonu'nun çalışmalarına "buradan bir şey çıkmaz" diye özetlenebilecek bir yaklaşım da eklenince, yeni anayasa konusunda gerçekten olumsuz bir tablonun varlığını ileri sürmek de kolaylaşıyor. Acaba gerçek durum hangisi? 

Türkiye, nüfusça büyük ve siyasî görüş çeşitliliği, toplumsal ve siyasî çoğulculuğuna paralel anlamda çok fazla olan bir toplum. Bir kere bu bakımdan soruya cevap vermek çok zor. Bunun yanında, "gerçeklik" dediğimiz şeyin aslında zihinsel bir inşâ faaliyetinden bağımsız bir biçimde var olamayacağı gibi temel bir metodolojik ilke nedeniyle sorunun yanlış olduğunu ileri sürmek de mümkün. Bir diğer deyişle, yeni anayasa süreci ile ilgili olarak toplumun nasıl bir tavır içinde olduğunu bir "nesnel gerçeklik" olarak tespit etmek, hem toplumsal çeşitlilik hem de metodolojik nedenlerden ötürü imkânsız. 

Soruyu başka türlü formüle etmek gerek. Yeni anayasa hangi sorundan ve hangi ihtiyaçtan kaynaklanıyor? Bunun cevabını verebilirsek, toplumun yeni anayasa konusundaki tavrının farklı kesimlere göre nasıl şekillenebildiğini de anlayabiliriz. Hatırlanacağı üzere, Türkiye'nin yeni, demokratik ve sivil bir anayasaya ihtiyacı olduğunu en vurgulu bir biçimde dile getiren, 2007 Nisan'ındaki cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili kriz döneminde, AK Parti olmuştu. Burada işin özünde Türkiye'nin siyasî hayatına Cumhuriyet'in tek parti döneminden beri kalıcı bir biçimde damgasını vurmuş olan "vesayet rejimi"nin tasfiyesi amacının yattığını biliyoruz. Bu amaç doğrultusunda, yeni anayasa değilse de anayasa değişiklikleri yoluyla bir mesafe alındığını da söyleyebiliyoruz. Ancak, 2010 referandumunda bazı "evet"çilerin dediği gibi, bu yeterli olmamıştır. Bu durumda, toplumun en azından AK Parti'ye bu konuda destek veren kesimlerin yeni anayasa konusunda, vesayetçiliğin tasfiyesi bağlamında desteklerinin ve dolayısıyla istek ve heyecanlarının devam ettiğini söylemek yanlış olmaz. 

Yeni anayasaya kaynaklık eden ve en az vesayetçiliğin tasfiyesi kadar, hattâ ondan da önemli olarak görülebilecek olan temel sorun kuşkusuz Kürt sorunudur. Bu sorunun yeni bir anayasa ile ortaya konulacak yeni bir devlet anlayışı, farklı kimliklerin tanınıp saygı görmesi esasına dayanan demokratik katılımcı bir kamu yönetimi sisteminin inşâını da içeren bir yaklaşım ile çözülebileceği açıktır. Dolayısıyla, yeni anayasa konusunda Kürt sorununun çözümü yönünde çaba gösteren, bu sorunu siyasî düzeyde temsil eden başta BDP olmak üzere tüm siyasî ve toplumsal kesimlerin yeni anayasa konusunda istek ve heyecan düzeylerinin yüksek olması gerek. 

Yeni anayasa ile ilgili olarak bugün varılmış olan siyasî mutabakat ortamında, yeni anayasa konusundaki beklenti ve heyecan düzeyi en düşük kesimler, muhtemelen, yeni anayasanın kurulu düzenin temellerine yönelik, kendilerince "radikal" değişikliklerden yana olmayacak siyasî ve toplumsal aktörlerden oluşmaktadır. Bunların başında kuşkusuz 2011'e kadar statükocu çizgisini muhafaza etmiş olan ve içinde bulunduğumuz bu süreçte bu çizgisini değiştirmekte olduğunun işâretlerini vermek için çaba gösteren CHP ile Cumhuriyet'in temel felsefesini yeni anayasanın ihlâl etmemesi gereken kırmızı çizgiler olarak formüle eden MHP ve dolayısıyla Türkiye siyasetinin bu iki büyük yerleşik akımının destekleyicisi olan toplumsal gruplar ve aktörler gelecektir. 

Burada ilginç olan nokta, TBMM'de grubu bulunan bütün siyasî partilerin Anayasa Uzlaşma Komisyonu'nda bir araya gelmeyi kabul ettikten sonra, bu komisyonun çalışma ilkelerini tesbit ederken, 1982 Anayasası'nı bir kenara bırakarak yeni bir anayasa yapma konusunda "görüş birliği"ne varmış olmalarıdır. Siyasî aktörler düzeyinde var olan ve 1982 Anayasası'nın bir revizyonu veya onu esas alan bir "anayasa reformu" değil de, tümüyle yeni bir anayasa yapma ortak iradesinin, bu aktörlerin temsil ettiği toplum kesimlerinde de olması gerekmez mi? 

Cevabı muhtemelen 1 Mayıs 2012'den itibaren yeni anayasanın metni üzerindeki çalışmalar başlayınca öğrenmeye başlayabileceğiz. Ancak, şimdiden bazı tespit ve değerlendirmelerde bulunmak da mümkün. Örneğin, TESEV'in yürütmekte olduğu "Yeni Anayasa Sürecini İzleme" projesi bağlamında geçtiğimiz cuma günü düzenlediği toplantıda konuşan Etyen Mahçupyan, yeni anayasaya en çok Türkiye'yi yönetme durumunda olan AK Parti'nin ihtiyaç duyduğu yorumunda bulunuyordu. Bu, bir anlamda Türkiye'deki vesâyetçi sistemin tümüyle tasfiyesini öngören bir yeni anayasanın AK Parti'nin talebi olduğu veya öyle olması gerektiği yönünde bir değerlendirmeydi. Katılmamak bence mümkün değil. Bu değerlendirme doğru ise o zaman yeni anayasa konusundaki toplumsal desteğin de, en az AK Parti'nin arkasındaki destek kadar veya 2010 referandumunda görüldüğü gibi, belki biraz daha fazla olması gerektiğini düşünebiliriz. Buna, yeni anayasa konusunda Kürt sorunu ile ilgili talep ve beklentileri olan kesimleri de eklediğimizde, yeni anayasa konusundaki toplumsal desteğin yüzde 70'lerin epeyce ötesine geçmesi işten bile değil. 

Nitekim işin başında toplumsal aktörlerden gelen görüş, talep ve yorum azlığından ve bu anlamda "ilgisizlik"ten yakınan TBMM Başkanı Sayın Çiçek, muhtemelen kendisinin de özveriyle öncülük ettiği bir dizi faaliyetin neticelerini de görerek, artık böyle bir yakınmayı dile getirmiyor. Buna karşılık, TESEV'in yukarıda değindiğim projesi kapsamında yayınlanmış olan raporda[1] da değinildiği gibi, yeni anayasa konusunda kendi içlerinde canlı tartışmalar yapabilen toplum kesimlerinin birbirleriyle diyalog halinde olmadıkları görülüyor. Yeni anayasaya toplumsal destek konusunda en önemli sorun da, toplumun isteksizliğinden çok bu noktada belirginleşiyor. 

[1] www.anayasaizleme.org 



Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.