Yeni anayasa yeni devlet felsefesi

Levent Köker

Anayasaya neredeyse bütün sorunları çözebilecek bir anahtar işlevinin yüklendiğini düşündürtebilecek bir tarzda süren bu tartışmalar arasında, bir tür "anayasa fetişizmi" diyebileceğimiz sapmadan kaçınmak gerektiği de vurgulanmaktadır. Buna göre, anayasaların en nihayetinde yazılı hukuk kurallarını içeren bir metin olduğu, "ideal" bir anayasa yazmaya muvaffak olunsa bile, bunun bütün sorunları çözmeye yetmeyeceği unutulmamalıdır. Bu, doğru ve yerinde bir uyarıdır. 1982 Anayasası, örneğin, 2004 yılında 90. maddesinde yapılan bir değişiklikle, "uluslararası insan hakları sözleşmeleri"ni kanunların üzerinde bir konuma açıkça yerleştirmiştir. Bu önemli değişikliğin doğrudan sonucu mahkemelerin, başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere, tüm uluslararası insan hakları hukukunu, kanunlarla çatışmaları halinde, esas kabul edip, kararlarını buna göre vermeleri gerektiğidir. Anayasa'daki yazılı kural bu kadar açıkken, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay, 2004 değişikliğinden sonraki pek çok kararında sanki bu hüküm yokmuş gibi karar vermeyi sürdürmektedir. Bu tavrın, özellikle yüksek yargı organlarının yerleşik içtihatlarını kolay kolay değiştirmeyecekleri gibi bir açıklaması olabilirse de, evrensel hukuk standartları önünde açıkça "yanlış", yani Türkiye'nin bu mahkeme kararları nedeniyle AİHM nezdinde sürekli mahkûm olan bir ülke konumuna düşürülmesine neden olan kararlarda ısrar edilmesini anlamak gerçekten mümkün değildir. Belki de asıl sebep, 1982 Anayasası'nda 2001'den bu yana yapılan olumlu değişikliklerin, bu anayasa düzenine 12 Eylül darbe rejimi tarafından yerleştirilmiş bir devlet ideoloji niteliğini kazanmış olan "milliyetçilik" ile uyuşmaması ve bu uyumsuzluğun yarattığı kural çatışmaları ortaya çıktığında da yargıçların bu "milliyetçi" devlet ideolojisinden yana tavır almayı tercih etmeleridir.

Tabi böyle bir tavır almanın hukukî dayanakları da yok değildir. Örneğin, Türkiye'nin 1949'daki kuruluşundan bu yana üye olduğu Avrupa Konseyi'ne mensup diğer 46 ülkenin hiçbirinde 1982 Anayasası'ndaki gibi bir "Başlangıç" bölümü bulunmamaktadır. Bir diğer deyişle, hiçbir anayasada, 1982 Anayasası'nda olduğu gibi, "Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devleti'nin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O'nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda ..." türünden ifadelere rastlanmamaktadır. "Milliyetçilik," millet ile devletin beraberliğini hedefleyen bir siyasî akım ve bir dünya görüşüdür. "Millet" (veya öztürkçü karşılığı "ulus") kavramı ise toplumun farklılıklardan oluşan çoğulcu yapısından kaynaklanan özgürlükçü demokrasiyle uyuşmakta zorlanan bir tarzda, "türdeş" bir toplum tasavvurunu anlatmaktadır. Atatürk'ün 1930'ların başında bizzat kaleme aldığı Medeni Bilgiler başlıklı kitapta milleti meydana getiren "birlik" unsurları arasında siyasî varlık, dil, tarih ve ahlâk yanında "ırk ve menşe birliği" de açıkça vurgulanmaktadır. 1982 Anayasası'na değiştirilemez 2. maddeye eklendiği biçimiyle "Atatürk milliyetçiliğine bağlı devlet" nitelemesini, bu ifadelerde örneklemeye çalıştığım türdeş bir toplum tasavvurunun bağlayıcı bir hukuk normu hâline getirilmesinden farklı bir biçimde yorumlama olanağı bulunmamaktadır.

DEVLETİ MİLLİYETÇİLİKTEN ARINDIRMA ZORUNLULUĞU

12 Eylül darbe rejimi, tek-parti döneminde, 1937'de Anayasa'ya dâhil edilen CHP ilkelerinden milliyetçiliği 1982 Anayasası'nın temel devlet felsefesi hâlinde formüle ederken, bu ilkeyi tahkim etmek üzere bir dizi düzenlemeyi de anayasaya ve yasalara yerleştirmiştir. Bunlar arasında, türdeş bir Türk millî kimliğini devlet eliyle yaratma girişiminin zirvesi sayılabilecek olan "zorunlu din dersleri" ile "Diyanet İşleri Başkanlığı" ve Yükseköğretim Kurulu"nun özel bir yeri bulunmaktadır. 1924 yılında, şimdi Anayasa'da değiştirilmesi mümkün olmayan "İnkılâp Kanunları" arasında korunaklı bir yeri bulunan bir yasayla, "Şeyhülislamlık" makamının yerine kurulan Diyanet İşleri Reisliği, "itikât, ibadet ve ahlâk" alanlarında yetkili kılınmıştı. Türkiye'deki otoriter lâiklik anlayışının ilk kurumsal ifadesi olan bu düzenleme, Diyanet yoluyla Türk millî kimliğinin ayrılmaz bir parçası olarak görülen Müslümanlığın anlam ve sınırlarını devletin kontrolüne bırakmaktaydı. Bu kontrol, 1982 Anayasası'nın 136. maddesinde, Diyanet'e "milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek" görev yapmayı emretmek suretiyle, son derece açık bir biçimde, Türk-İslâm millî kimliğinin türdeş bir vatandaş kitlesi yaratmak üzere devlet tarafından belirlenmesini içermektedir. Diyanet'in bu konumunun değiştirilmesinin adeta imkânsızlaştırılması ise darbe rejiminin ürünü olan Siyasî Partiler Kanunu'nun 89. maddesiyle sağlanmıştır. Buna göre, Diyanet'in merkezî idare içindeki konumunu değiştirmeye yönelmek "lâiklik karşıtlığı" sayılmakta ve dolayısıyla kapatma nedeni olabilmektedir. Tabiî her şeyi pekiştiren bir diğer önemli unsur da, Diyanet'in başrol oynadığı zorunlu din dersleri uygulamasıdır ki, AİHM'nin ve bu arada Danıştay'ın kararlarına rağmen uygulama devam etmektedir.

Bir devlet ideolojisi olarak milliyetçiliğin Türkiye Ana-yasası'nda nasıl kurumsallaştığının bir diğer önemli göstergesi, eğitim hakkını düzenleyen 42. maddede yer alan "Türkçeden başka hiçbir dil"in anadil olarak okutulamayacağı hükmüdür. Bu hüküm, devletin resmî dili olan Türkçe ile yurttaşların anadili olarak Türkçe ve diğer anadiller arasındaki ayrımı belirsizleştiren bir yaklaşımla uygulanmakta ve hatta Yargıtay kararlarına göre, Türkçe dışında anadillerin varlığını ve bu dillerde eğitimi savunmak, "bölücülük" kapsamına sokulmaktadır. Çağdaş çoğulcu/çokkültürcü demokrasi anlayışına da, Türkiye toplumunun türdeş olmayan, çoklu/çoğulcu yapısına da ters düşen bu düzenleme ve yorumlar, "milliyetçilik" ideolojisinin anayasa düzeni içindeki güçlü konumunu belirlemek bakımından yeterli olmalıdır. Tüm bunlara Millî Eğitim düzenini belirleyen temel kanunu, YÖK'te yer alan ve yükseköğretim sisteminin amaçlarını bir "ideoloji" doğrultusunda tayin eden düzenlemeleri de ekleyebiliriz.

Türkiye'nin önümüzdeki dönemde yeni bir anayasaya sahip olmasının konuşulduğu bugünlerde, anayasanın gerçekten "yeni" olabilmesi için, mevcut anayasada var olan ve Cumhuriyet'in kuruluşundaki tek-parti ideolojisinin anayasaya yerleştirilmiş olmasından kaynaklanan devlet milliyetçiliğinin tasfiyesi zorunludur. Bu zorunluluk, basit bir tasfiyenin ötesinde, yeni anayasada yeni bir devlet felsefesinin kurumsallaşmasını da gerekli kılmaktadır. Kuşku yoktur ki bu yeni devlet felsefesi, mevcut anayasanın belirlediği "Yüce Türk Devleti" anlayışı yerine insan hak ve özgürlüklerini esas alan bir anlayış üzerine geliştirilmelidir. İspanya Anayasası'nın 10. maddesinde yer alan şu hüküm bir örnek olabilir: "Siyasî düzenin ve toplumsal barışın temeli, kişi onuru, çiğnenmesi mümkün olmayan doğal haklar ve kişiliğin özgürce geliştirilmesi, hukuka ve başkalarının haklarına saygıdır. Temel haklar ve özgürlüklerle ilgili normlar, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne ve İspanya tarafından onaylanmış uluslararası anlaşmalara uygun olarak yorumlanmalıdır." Zaman zaman ortaya atılan "başkalarından kopya çekerek anayasa yapmamalıyız" türünden yargıların hilâfına, iyi örneklerin doğrudan Türkiye anayasası hâline getirilmesinde hiçbir yanlışlık yoktur. Daha da ileri giderek diyebiliriz ki, yeni Türkiye anayasasının yeni devlet felsefesi, mensubu olduğumuz Avrupa Konseyi ülkelerinin en ileri örneklerinden unsurları içererek oluşturulması bir zorunluluktur. Zira, hâlen sahip olduğumuz anayasa, çağdaş anayasalar arasında devlet anlayışı bakımından en geri anayasalardan birini temsil etmektedir.


Zaman
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.