Yeni anayasada din, inanç ve vicdan hürriyeti sorunu

Levent Köker

Yeni anayasanın gerçekten anayasa adını hak edebilmesi için bireysel hak ve özgürlükleri uluslararası standartlarda güvence altına alan yeni kurallar ve kurumlar getirmesi kaçınılmazdır. Bireysel hak ve hürriyetler esas olmak kaydıyla, son kırk-elli yıldır iyice belirginleşen bir olgu, özellikle "anadil", "din ve inanç" veya "cinsiyet yahut cinsel yönelim" açılarından belirli bir ortaklığı ifâde eden kimlik gruplarının da hukuk düzenleri tarafından tanınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Geride bıraktığımız cumartesi-pazar günlerinde "Anayasayı Beklerken: Aleviler" başlıklı bir sempozyum yapıldı. Hacı Bektaş Veli, Anadolu Kültür Vakfı ile Alevilik Araştırma, Dokümantasyon ve Uygulama Enstitüsü tarafından düzenlenen bu sempozyumun ele aldığı konular, bekleneceği gibi, doğrudan bireysel ve kolektif kimliğe dayalı farklılıklar temelinde ortaya çıkan hak ve hürriyet taleplerinin yeni anayasa düzeninde nasıl olması gerektiği üzerinde odaklanıyordu. Ama öncelik, galiba, Sempozyum'u düzenleyenlerin sunuş ve nihaî değerlendirme metinlerinde de dile getirildiği üzere, yeni anayasanın yapılış sürecinde ortaya çıkan kuşkucu yaklaşımlardaydı.

Bu bağlamda Sempozyum'un en dikkate değer konularından biri, mevcut TBMM'nin yeni bir anayasa yapabilip yapamayacağı tartışmasına ilişkindi. Hâlihazırda çalışmaları devam eden Uzlaşma Komisyonu'nun açık ve net olarak, "1982 Anayasası'nı değiştirmek değil, 1982'yi bir kenara koyup, yeni bir anayasa yapmak üzere çalışmak" noktasında mutabakat sağlamış olduklarını biliyoruz. O hâlde, TBMM'nin yeni bir anayasa yapma yetkisi anlamında bir "kurucu iktidar"a sâhip olup olmadığı tartışmasının pratik bir değeri olmadığı düşünülebilir. Bununla birlikte, Uzlaşma Komisyonu'nun çalışmalarında, özellikle yeni anayasanın içeriğine girilmeye başlandığında ortaya çıkabilecek tartışmalar ve duraksamalar üzerine, TBMM'nin kurucu iktidara sâhip olup olmadığı tartışmasının yeniden alevlenmeyeceği de söylenemez.

TBMM'nin yeni bir anayasa yapma yetkisine sâhip olup olmadığı ile ilgili kamuoyunun yakından bildiği iki uç görüş var. Bunlardan ilki, yeni anayasa yapma yetkisi anlamında kurucu iktidarın asıl sâhibinin "millet" olduğu, dolayısıyla sonuçta doğrudan "millet"e müracaât edilmek kaydıyla, TBMM'nin milletin temsilcisi olarak her zaman kurucu iktidara sâhip olduğu yönünde. Karşıt kutup ise mevcut bir anayasa düzenine göre kurulmuş olan temsilî bir organ olarak TBMM'nin, kendisini kuran Anayasa'daki sınırlarla bağlı olarak, sâdece anayasa değişikliği yapabileceği, mevcut anayasa yokmuş gibi yeni bir anayasa yapma yetkisinin bulunmadığıdır. Bu bağlamda, Sempozyum'da Ankara SBF'den anayasa hukukçusu Murat Sevinç, sempozyumun en dikkate değer konuşmalarından birini yaptı ve Amerika, Fransa, Almanya, İspanya gibi târihî örneklere de atfen, çok haklı bir tesbitte bulundu: Bütün bu târihî örneklerde, yukarıda özetlediğim kutuplarda yer alan "kurucu iktidar kimdedir" tartışmalarından çok yeni bir anayasa ihtiyacını ortaya çıkaran toplumsal, siyasî vb. neden veya nedenlerin ortaya konulmasının önem taşıdığını belirtti.

Kendisi için Türkiye'de bir "yeni anayasa" ihtiyacının doğrudan "Kürt mes'elesi"nden kaynaklandığını belirten Sevinç'in benim de katıldığım değerlendirmeleri büyük önem taşımaktadır. Şöyle ki: TBMM, 1982 Anayasası'nı bir kenara bırakıp, yeni bir anayasa yapmak üzere çalışacaksa, bunun neden gerekli olduğu konusunda da bir kavrayışa sâhip olmalıdır. Bu neden, sâdece Kürt mes'elesi olmayabilir. Ama yeni anayasa ihtiyacının öncelikle Kürt mes'elesinin ortaya koyduğu "anadilde eğitim", "demokratik özerklik" gibi talepler bağlamında belirginleştiği görülmelidir.

Bunun yanında ve bununla eşdeğer "normatif" önemi hâiz bir diğer sorun alanı da, doğrudan Alevi yurttaşları ilgilendiren din, inanç ve vicdan hürriyeti sorunudur. Bu sorun, elbette Alevi kesimlerin yanında, Sünni kesimleri de ilgilendirmektedir. Zira, Sempozyum'da da işaret edildiği gibi, tek bir Alevilik olmadığı gibi, tek bir "Sünnilik" de bulunmamaktadır. Bu durumda, örneğin sâdece Alevi kesimlerin değil, bâzı Sünni kesimlerin de hem Diyanet'e, hem de zorunlu din kültürü ve ahlâk bilgisi derslerine yönelik itirazları ve eleştirileri anlam kazanmaktadır. Bunlara, elbette gayrimüslim Türkiye yurttaşlarının haklı taleplerini de eklemek gerekmektedir.

Sempozyum, çok net bir biçimde, Kürt mes'elesi ile "din, inanç ve vicdan hürriyeti" bakımından Türkiye'nin mevcut anayasal ve hukukî düzeninin bir yenilenme ihtiyacı içinde olduğunu ortaya koymuştur. Burada önemli olan birinci nokta: TBMM, Uzlaşma Komisyonu üzerinden devam eden çalışmaları içinde ve bu çalışmalar sonucunda, Türkiye'nin yeni anayasa ihtiyacını bu tesbitlere ne kadar yakın bir noktada ortaya koyabilecektir? TBMM'nin yeni bir anayasa yapma iktidarına sâhip olup olmadığı, bu ihtiyacı nasıl ortaya koyduğuna yakından bağlı olduğundan, sorun hayatî önemdedir. TBMM, zaman zaman "kurucu felsefe" gibi bir ad altında da ifâde edilen Cumhuriyet'in 12 Eylül darbecilerince iyice daraltılan Kemalist ezberleri tekrarlayarak bu hayatî sorunu aşamaz.

Sempozyum'da belirginleşen ikinci önemli nokta ise, bugün hem bireysel ve hem de kimlik mensûbiyetlerinden kaynaklanan hak ve hürriyetlere ilişkin olarak yaşanan sorunların büyük bir çoğunluğunun anayasa metninden değil, idarî ve yargısal yorumların özgürlükçü olmayışından kaynaklandığıdır. Bunların bir örneği, zorunlu din kültürü ve ahlâk bilgisi derslerinin AİHM ve Danıştay kararlarına rağmen, köklü bir değişiklik geçirmeksizin okutulmaya devam edilmesidir. Türkiye'nin hâlâ farklı din ve inançları kendi kültürel bağlamlarıyla birlikte ve "çocuğun sorgulayıcı ve eleştirel düşünmesini geliştirici" bir içerikle verme çabasına girişmediği açıktır ve dolayısıyla AİHS ihlâlleri devam etmektedir. Bir diğer örnek, AİHS'ye aykırılığı tesbit edilmiş olan nüfus cüzdanlarındaki din hanesinin kaldırılmamış olmasıdır. Yurttaşların bu haneden dinî mensubiyetlerini "sildirme" imkânına kavuşturulmuş olmaları, onları dinî ve vicdanî kanaatlerini açıklama mecburiyetinde bıraktığı için hem mevcut Anayasa'yı ve hem de AİHS'yi ihlâl durumu devam etmektedir. Üçüncü ve çarpıcı bir örnek ise "vicdanî red" konusudur. AİHM ve Avrupa Konseyi (AK) Bakanlar Komitesi bu konuda bir yasal düzenleme yapma konusunda Türkiye'yi uyarmışlardır. Üyesi bulunduğumuz AK bünyesinde, bu hakkı tanımayan iki ülkeden biri Türkiye'dir (diğeri Azerbaycan). Oysa vicdanî red AİHS'ye göre temel bir haktır ve artık çoğu kez Alman Anayasa Mahkemesi'nin yaptığı gibi, insan haysiyetinin ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır. Üstelik mevcut Anayasa'nın 72. maddesi bu hakkın yasalarla tanınması yönünde bir imkân sunmaktadır. Buna rağmen hiçbir adım atılmamış olması çarpıcıdır.

Bütün bu işâret edilenler, yeni anayasanın gerçekten "yeni" bir anayasa olup olmayacağı, hattâ TBMM çoğunluğuna hâkim olanların gerçekten böyle bir yeni anayasayı isteyip istemedikleri konusunda kuşku ve hattâ olumsuz görüş ifâde edilmesine neden olmaktadır. Örneklere bakarak, çok da haksız olduklarını söyleyemeyiz. Umarım TBMM çalışmaları bu kuşkuları ve itirazları haksız çıkaracak yolları bularak ilerleyebilir.(Zaman)




Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.