Yeni anayasanın dili: Yeni bir varoluş imkânı
Şebnem Taşan Kurt
Avukat, Hukukçular Derneği, İdeal Hukuk Dergisi Editörü 

Anayasanın maddi tarifleri yanında hukuk felsefesi açısından tarifi ise hiç kuşkusuz toplumsal sözleşme oluşudur. Bir sözleşme olarak tarafları toplum dediğimiz bütünlüğü oluşturan tüm unsurlardır. Bu unsurların bir arada yaşama iradesini kendiliğinden yansıtmayan bir anayasa toplumsal sözleşme de olamayacaktır. Şekli tarif olarak da bilinen diğer bir tanımlama da ise hukuk hiyerarşisinde en üstte yer alan ve değiştirilmesi kanunlardan daha zor yöntemler ve sayısal çoğunluk gerektiren hukuk kuralları şeklindedir. Biz hukukçular için de anayasaların hiyerarşik olarak en üstte olması ayrı bir önem arz eder. Çünkü alt metinler; kanunlar, kanun hükmünde kararnameler ve yönetmelikler anayasaya aykırı olamazlar. Buradan hareketle, anayasalardaki dil meselesinin bir önemli yanı da bu metinde kullanılan kelime ve terimlerin öteki kanun ve yönetmelikleri de etkileyecek olmasıdır. "Yeni anayasa sade ve akıcı bir dille yazılmışsa kullanılan terimler anlaşılır ve açık ise bu uygulama diğer kanun ve yönetmeliklere de yansır, yansıyacaktır." (Dil ve Edebiyat Dergisi, Prof. Hamza Zülfikar). 

Yeni anayasanın konuşulduğu şu günlerde herkesin hemfikir olduğu konu, 'sivil' bir anayasanın yapılması gerekliliğidir. Çünkü 1982 Anayasası içeriği, felsefesi ve yapılış şekli bakımından pek de olumlu olmayan, kişisel ve toplumsal ilerlemenin, demokratikleşmenin, özgürleşmenin, barışın önünü kapayan bir söyleme sahiptir. Bu anayasanın artık bu topluma dar geldiği beklentileri karşılamadığı açıktır. Toplumun her kesiminin katılımı ve talepleriyle yapılacak bir anayasa heyecanı yaşanırken 'yeni anayasanın dili' konusunun da anayasanın ruhu ve içeriği kadar elzem olduğunu unutmamak gerekir. Anayasayı okuyan herkesin aynı şeyi anladığı, özellikle uygulayıcıların, farklı yorumlarına imkân vermeyecek nitelikte olmalıdır. Uygulayıcıları değişse de kuralın değişmediği, yoruma açık olmayan bir dil kullanılmalıdır. Bu da anayasanın açık ve net olmasıyla, yaşayan, herkesin anlayabileceği bir Türkçeyle kaleme alınmasıyla mümkündür. Bu şekilde 367 gibi bir hukuk garabeti yaşanmasının önüne geçilebilir ve kurumlar arasında yetki gasbı ve çatışmasına yol açılmaz. 

Anayasanın dili hukuk tekniğine sistematiğine ve hukuk literatürüne de uygun olmalıdır. Konular bir bütünlük içinde ele alınmalı, muğlâk ifadelerden kaçınarak kavram birliği sağlanmalıdır. Tekrarlardan kaçınılmalı; gereksiz kelimeler kullanılmamalıdır. 1982 Anayasası'nın haşviyatla dolu dili izahtan vâreste olmakla birlikte toplam bin 462 adet 've' bağlacından bin tanesinin gereksiz olduğunun tespit edildiğini belirtmekle yetinelim. Herkesin zihnindeki karşılığı aynı olan kelime ve kavramların kullanıldığı, resmi söylemden uzak, ortak anlam dairesine ulaşabildiğimiz ölçüde anayasanın ömrü de uzun olacaktır. (Gerçi en kötü kanun bile iyi niyetli uygulayıcılar elinde çok iyi neticeler verebilir.) Böylece değişen zaman ve yorumlamalar kanun ve kanunlarda yapılacak değişiklikler ile yapılabilecek, anayasa maddelerinin değiştirilmesi ve maddelere yamalar yapılması gerekmeyecektir. Bunun sağlanabilmesi ise anayasa metninin editörlük çalışmalarında tecrübeli hukukçuların görüş ve tavsiyelerinin yanı sıra mutlaka dil uzmanları ve edebiyatçıların da fikir ve tenkitlerinin dikkate alınması ve bir ekip olarak çalışılmasıyla mümkündür. 

DİL HAFIZASINI ANAYASAYA AKTARMAK 

Anayasada Türkçe meselesinde değerli hukukçu Ord. Prof. Ali Fuat Başgil'in görüşlerini de hatırlamakta fayda var. Daha 1948'de yazdığı Türkçe Meselesi adıyla kitaplaştırdığı bu yazılarında, "Bir milletin dili, beş on senenin, bir iki neslin işi ve eseri değil, asırlar içinde nesillerin dimağındaki dil hafızası merkezleriyle köklü bir tabiat ve istidat hâline gelmiş ve nev'in biyolojik varlığına yerleşmiş bir alışkanlıktı." diyerek, meselenin önemine dikkat çekmiştir. 1940'lı yıllarda "Türkçeyi Öztürkçeleştirme" amaçlı çalışmalara da cesurca karşı çıkmış ve Milli Şef'e dahi fikirlerini cesaretle söyleyerek (hiç değilse) "kamutay" diye değiştirilmek istenen, "Büyük Millet Meclisi" tabirinin arkasında bütün bir Millî Mücadele tarihinin ve İstiklâl Harbi sahnelerinin bulunduğunu söyleyerek, 'TBMM' isminin muhafazasını sağlamıştır. Merhum Ali Fuat Başgil'in şu sözleri, halen geçerliliğini korumakta ve meselenin ehemmiyetini hatırlatmaktadır: "Bir memleketin milli dili o memleketin bilfiil yaşayan, yani konuşulan ve yazılan, gönüllere ve zekâya hitap eden dildir. Ve dilin milliyeti, kelime unsurlarında olmaktan çok, büyümesinde ve üslubunda, umumi ahenk ve edasındadır. Nitekim mimari bir eserin milliliği, mesela Süleymaniye Camii'mizin Türklüğü, taşında tokacında değil, inşası tarzında ve terkibindedir. Süleymaniye Camii'nin taşı, mermeri şuradan, buradan getirilmiştir diye bunları söküp atmak, o canım şaheseri tahrib etmektir. Tıpkı bunun gibi, Türkçemizin bazı kelimeleri şuradan, buradan alınmıştır diye bunları dilden çıkarmak, bu milletin dilini yıkmaktır." 

Tarihsel süreç içerisinde geriye dönülüp bakıldığında Türkiye'nin yıldızının parladığı anlardan birinin de yaşadığımız dönem ve devamı olduğu görülecektir. 'İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar' adlı eserinde Stefan Zweig şöyle der: "Çağları aşan bir kararın bir tek takvime, bir tek saate, çoğu kez de yalnızca bir tek dakikaya sıkıştırıldığı trajik ve yazgıyı belirleyici anlara, bireylerin yaşamında ve tarihin akışı içinde çok ender rastlanır." Ülkemizin son yıllarda, bölgesel ve küresel çapta gittikçe güçlenmesi, dünyanın kalbinin tekrar buradan atabileceğinin ve geleceğin dünyasında coğrafyamıza aktif rol düşeceğinin müjdesini verir niteliktedir. Bu parlak ânın ziyası, farklılık ve çeşitliliklerimizle bizi ayıran şeyleri değil, tamamlayan bütünleyen tarafını görüp çeşitliliğimizin oluşturduğu muhteşem ruhu keşfettiğimiz ve bunu anayasamıza "Adalet ve Hakkaniyetin Dili" olarak geçirebildiğimiz ölçüde artacaktır. Bu dili yakalayabilirsek, siyasetin, resmi söylemlerin çok ötesinde "yeni bir dünya tasavvuru" kadim bir bilgi olarak, dünyanın hizmetine de sunulabilir. 

Anayasa bu noktada, hak ve adalet anlayışının yeniden inşasının motivasyonu ve itici gücü olabilir, olmalıdır. Bu, tarihi bir fırsattır ve kaçırılmamalıdır. Özetle, bizler yeni anayasayı hazırlarken sadece askeri kod ve tahakkümden kurtulmuş bir dili değil, medeniyet tasavvurumuzun izlerini taşıyan yeni bir dünya mülahazasıyla hareket etmeye mecburuz. Türkiye'nin ilk kez tam sivil diyebileceğimiz anayasasının aynı zamanda dünya ve medeniyet rüyamızı, ortak düşünce ve ruh iklimimizi yansıtacak bir metin olması bu açıdan çok önemli ve elzemdir. Bu sayede, belki anayasa ile başlayacağımız bu yeni dil olgusu, "varoluşu" anlamlandıracak evrensel dilin alfabesine de bir başlangıç olur, ne dersiniz? 




Zaman
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.