Yeni anayasanın talep ettiği beceri
 

Yeni anayasa, canlı bir tartışma ve ilgi doğuruyor. Özellikle referandumda evet oylarının ağırlıklı olarak çıkması, anayasa değişikliğini herkes için kaçınılmaz kıldı. Seçimlerden sonra yeni meclisin baş gündemi belli ki yeni anayasa...

1876'dan beri anayasa yapıyoruz. 1908, 1921, 1961, 1982... 1971, 1995, 2001, 2010 gibi aradaki kapsamlı düzenlemeleri bir kenara bıraksak bile temel metinler bu yıllarda kaleme alınmış. Biraz kafayı anayasa ile bozmuş gibi görünüyoruz. Ama bu yanlış değil. Çatışma ve gerilimlerle dolu bir tarih içinde, hem çatışmanın sebeplerinden birisi, hem de uzlaşma arayışlarının karşılığı olarak anayasaların gündeme gelmesi olağan. Yakın siyasi tarihimiz içinde bile siyasilerin ellerinde birer anayasa ile tartışma programlarına katılması, beyanlarına her zaman anayasadan destek aramaları, "anayasanın ne dediği?" üzerine tartışmaların hiç eksik olmaması bunun kanıtları.

Ayrıca bir başka önemli husus, hukuki metinlerin her türlü hali öngörecek şekilde hazırlanmasının imkânsızlığı sebebiyle her zaman yoruma açık bir mahiyet taşımaları. Yorum konusunda ise siyasiler, entelektüeller tartışıyor fakat kararı Anayasa Mahkemesi veriyor. İhtiyaç hissedilmeyen, "apaçık" hususlarda bile yorumun yapılması, metnin ne dediğinin ötesinde yorum alanına yönelik iktidar ilişikleri dünyasını önümüze koyuyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi, artık hepimizin uzmanı kesildiği şu mahut 367 kararı.

Yeni anayasayı zorlayan en temel sebep, Türkiye'nin demokratikleşmesi, bürokratik vesayetin tasfiye edilmiş olması, iktidar ilişkilerinin dönüşmesi. Her kopuş sonrası teşekkül eden yeni siyasi durum, kendisini açıklayan yeni bir düzen talep eder. Temel yasaların da bu çerçevede ele alınması olağandır. Geçmiş anayasa metinlerinde özenle vurgulanan ve adeta olup biteni özetleyen, milli iradenin anayasal kuruluşlarla birlikte kullanılması yaklaşımı elbette yeniden ele alınacaktır. Milli irade kutsallaştırılmayacak, buradan çoğunluğun tiranlığına gidebilecek yollar açılmayacaktır. Muhalefetin de bir gün iktidar olabilme şartlarına sahip olması gibi demokrasinin o en temel ilkesi anayasada karşılığını bulacaktır. Ancak milli iradeyi sınırlayan, onu "devlet işleriyle değil de gündelik hayatın rutiniyle görevlendiren" yaklaşım da değişecektir. Öyle anlaşılıyor ki yeni anayasa metninin yaklaşımı ve dili, geçmişe tepki, mukabil bir sapma olmamalı, demokratik toplumun dengesini yansıtmalıdır.

Demokratik toplumun gücü, geniş kamusal müzakere alanından, "her kafadan bir ses çıkması" ölçüsünde kapsayıcı temsillerden gelir. Problemler müzakere edilmeden, sivil katılım sağlanmadan çözüm yolları nasıl oluşturulabilir? Böylesi bir müzakereden mahrum siyasi kadrolar hangi bilgi, anlayış, yol ve yöntem ile meselelere nüfuz edecek ve halkta karşılığı olan çözümler geliştirebileceklerdir? Halkın siyasete katılmadığı yerde metafizik ve negatif ilahiyat devreye girer. Kendini kutsayan dünyevi otoriteler, en iyisini kendilerinin bildiklerini belirtirler. Bu iddianın pratikteki karşılığı her vakit sorunludur fakat arkasına yıldırıcı güç konmuş bu tür politikalar, "güzelliklerini ve "her tür anlaşmazlığı ortadan kaldırma potansiyellerini" anlatmakta, geçici bir süre için de olsa, zorlanmazlar. Türkiye'de bugün yüz yüze olduğumuz derin problemler, yokken demokratikleşme sebebiyle ortaya çıkan, birdenbire gündemimize girmiş problemler değildir. Aksine dünkü kapalı toplum yapısı içinde sessizliğe gömülen, içine çekilen, bu nedenle bir birikmişlikle demokratikleşme sürecinde ortaya çıkan problemlerdir. "Özgürlük ve demokratikleşme karışıklık getirdi, eski günler ne kadar da güzeldi" diye hayıflanıp bütün suçu demokratikleşmeye atmaya çalışanlar, zaten o eski güzel günlerin sorun çözücü gücü olmadığı için tasfiye edildiğini de bir kenara not etmelidirler.

Yeni anayasada, toplumun derinliklerine nüfuz etmiş, onun aklıyla, duyarlılıklarıyla buluşmuş milli iradenin önünü açmak demek, işte bu sorun çözücü dinamikleri devreye sokmak anlamına gelecektir. Ancak yukarıda "denge" vurgulanırken, iki tür problemli potansiyele işaret edilmektedir. Bunlardan birincisi yakın dönem müzakerelerine ilişkindir. Her nerede yeni anayasaya ilişkin bir tartışma yaşansa, bir sorun etrafında teşekkül etmiş her asabiye, çözüm yollarından birisi olarak taleplerinin anayasada yer almasını dillendiriyor. Sadece Kürtler, Aleviler, türban gibi bildik başlıkların tartışmacıları değil, henüz bu ölçekte kamuoyuna mal olmamış ama uzmanlarınca önemli bulunan başka konuların sözcüleri de anayasal güvence istiyorlar. Eğer bu yaklaşıma kulak verilecek olunursa, anayasada yer alması gereken konuların uzun listesini tutmaya şimdiden başlamakta yarar var. Fakat her sorunun farklı tarafları kadar doğrudan ilgili asabiyenin içinde farklı görüş sahiplerinin varlığı da düşünüldüğünde konuları kaleme alacak söz mühendislerini zorlu günler bekliyor demektir. Her kelimeden özel anlamlar çıkartmak ve türlü biçimlerde okumak konusunda rekabetçi tutumların kol gezdiği mevcut süreçte, zülfü yâre dokunmadan söz söylemek ancak "hiçbir şey anlatmamakla" mümkün olabilir. Yumurta atmayı "demokratik haklar" listesine dâhil eden, evindeki özel ilişki alanını bile demokrasi üzerinden okumaya çalışan ve böylelikle "aşkın demokrasi" örnekleri koyan bir dünyada "aşkın bir anayasa" tehlikesi de bizi bekliyor dersek, abartmış olmayız. Böylelikle zengin, her türlü konuya değinen ama mavi boncuk dağıtmaktan yorgun düşmüş "diplomatik" bir anayasamız olabilir.
 
İkincisi ise, demokrasi adına yaşadığımız sıcak günler, güncele odaklı bir muhakemenin zımnen de olsa eşlik ettiği bir "anayasa müzakeresine" zemin hazırlıyor. Şurası açık ki her siyasi güç dikensiz gül bahçesi ister, muhalefetten hoşlanmaz, sadece kendisinin ülkeye yeteceğini düşünür. Ancak, kendi varlığını çeşitliliğe, demokratikleştirici dinamiklere yaslanarak, vesayetçi yapılarla özgürlük temelinde mücadeleye bağlı olarak oluşturmuş siyasi güçler, karakterlerini kuran ilişkiler, söylem, repertuar seti dolayısıyla böyle davranmazlar. Onlar, kendilerine hayat vermiş olan demokrasiyi, kulağa hoş geldiği için yahut moral bir meşruiyet gerekçesiyle değil, gücü ve faydası tecrübeden çıkartılmış bir anlayış olarak savunurlar. Dolayısıyla bugünkü egemen iktidar blokunun anayasayı telaffuz ederken, güncelin tecrübesi üzerinden bir güvenle değil "muktedirliğin doğasına" yönelik bir dikkat ile "milli irade" meselesini düşünmesi, demokratik ilkelere hayat verecek bir düzenleme yapması yerinde olacaktır.

Sorunlu tarihi dönemler "karşı olma" konusunda siyasetçilere geniş bir müttefikler dayanışması sağlayabilir fakat iş "yanında olunacak"lara geldiğinde saflar dağılabilir. Çünkü karşı olmak yalın bir iştir, yanında olmak ise her gönülde yatan aslanı karşılamanın zorluğuyla maluldür. Ancak siyaset de işte, en uygun yaklaşım, dil, mühendislik ve ikna ile dayanışma saflarına fire vermek bir yana yenilerine katarak mihmandarlık etme becerisidir. Yeni anayasa da faillerinden tam böylesi bir beceriyi talep etmektedir.(Zaman)

Naci Bostancı

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.