Yeni ve özgürlükçü bir yargı için yeni anayasa

Levent Köker

Milletvekili genel seçimleri yaklaştıkça, muhtemel seçim sonuçları kadar seçimlerden sonraki Türkiye'nin ne gibi gelişmelere sahne olabileceği üzerinde de çeşitli tartışmalar yaşanıyor. Bu tartışmalar arasında "yeni anayasa" veya kısmî anayasa değişikliklerinin elbette özel bir yeri var. Yalnız, yanılıyor olabilirim ama, anayasa tartışmaları, 2007 seçimlerinden önceki kadar siyaseten merkezî ve canlı bir biçimde gerçekleşmiyor. En azından siyasî parti düzeyinde, seçimlerden sonra nasıl bir anayasa istendiğine dair, hadi içerikle ilgili ayrıntılardan vazgeçtik ama ilkeler düzeyinde de olsa somut açıklamalar yok. Başbakan'ın zaman zaman, pek de gür olmayan bir tarzda, "başkanlık sistemi" yönünde bir tartışma açma isteğinin dışında, siyasî partiler anayasa konularına doğrudan çok fazla değinmiyorlar. 2007'de durum bundan çok farklıydı. Seçimler zaten ağır bir anayasa krizi altında gerçekleşmiş ve AK Parti başta ve CHP hariç olmak üzere hemen tüm partiler, seçimlerden sonra yeni, demokratik ve sivil bir anayasa yapma vaadini açıkça dile getirmişlerdi. Böylesi yoğun ve canlı anayasa tartışmaları ile gerçekleşen 2007 seçimleri, sık sık vurgulamaya çalıştığım gibi, temsil kabiliyeti çok yüksek bir parlâmento ortaya çıkarmış ve böylece 2007 parlâmentosunun yeni bir anayasa yapma anlamında kurucu iktidara sahip olmak bakımından çok kuvvetli bir meşruiyet zemini de oluşmuştu. Şu veya bu nedenle, 2007 parlâmentosu, daha doğrusu o parlâmentoya hâkim olan AK Parti başta olmak üzere siyasî kadrolar yeni anayasa yapma fırsatını kaçırdılar. Şimdi, bir daha böyle bir fırsat ele geçer mi, belli değil. Bir kere seçim sonuçlarının 2007'deki kadar güçlü bir temsil kabiliyeti olan bir parlâmento üretip üretmeyeceği belirsiz. Yüzde on barajının 2007'de bağımsız adaylar yoluyla büyük ölçüde etkisiz kalması, bu seçimlerde de tekrarlanır mı, bilmiyoruz. Diyelim ki öyle oldu ve temsil kabiliyeti yüksek bir parlâmento oluştu. Bu durumda da, yeni parlâmentonun anayasa konusunda nasıl hareket edeceği de belli değil. Anayasa Çalışma Grubu, Yeni Anayasa Platformu, TÜSİAD Raporu gibi "sivil toplum" içinde faaliyet gösteren değişik kesimlerin yeni anayasa taleplerini ortaya koyan çeşitli çalışmalar olmakla birlikte, Türkiye siyasetine hâkim olan partilerin yeni anayasa isteyip istemedikleri çok açık değil. Örneğin AK Parti 2007'deki gibi güçlü bir sesle, yeni, demokratik ve sivil bir anayasa talebini seslendirmek yerine, gerekirse ve tabii seçimden sonra oluşacak meclis aritmetiği izin verirse, referandum yoluyla da olsa, başkanlık sistemine yönelik kısmî bir anayasa değişikliğini yeterli görebileceğini beyan ediyor. Buna karşılık muhalefetin anayasa konusunda sesi neredeyse hiç çıkmıyor. Bu bakımdan MHP'nin "TÜSİAD Raporu"nu açıkça te'lin eden açıklamaları belki bir istisna sayılabilir.

Oysa Türkiye'nin âcilen yeni bir anayasaya ihtiyacı var. Bu ihtiyaç, her şeyden önce, mevcut Anayasa'nın kendi içinde çelişkili ve toplumun bugün geldiği gelişmişlik ve çoğulculuk düzeyiyle uyumsuz bir anayasa hâline gelmiş olmasından kaynaklanıyor. 1980 askerî darbesinin "değiştirilemezlik" zırhına kavuşturmuş olduğu anayasa maddeleri, bu çelişkileri ve toplumsal gelişme düzeyinin gerektirdiği demokratikleşme ihtiyacı ile anayasa arasındaki uyumsuzluğu açıkça ortaya koyuyor. 1982 Anayasası'nın değiştirilemez hükümleri, zannedildiği gibi ilk üç madde, daha doğrusu 1. ve 3. madde ile 2. maddede belirtilen "Cumhuriyet'in nitelikleri" ve bu madde dolayısıyla değiştirilemez kılınan "Başlangıç"taki ilkelerle sınırlı değil. Kâğıt üzerinde bunlarla sınırlı olan "değiştirilemez" hükümler, yorum yoluyla, örneğin Anayasa Mahkemesi tarafından, Anayasa'nın başka maddelerini de kapsayacak biçimde genişletilmiş durumda. Hatırlanacağı gibi, Anayasa Mahkemesi, 2008 yılında yapılan 10. ve 42. maddelerdeki değişiklikleri, Anayasa'nın değiştirilemez ve dolayısıyla değiştirilmesi teklif edilemez hükümlerine aykırılık üzerine inşâ ettiği bir gerekçeyle iptal etmişti. Anayasa Mahkemesi'nin anayasa değişikliklerini esastan inceleyemeyeceği kuralına ters düşen bu yaklaşım, Anayasa Mahkemesi bakımından bir yenilik değildi. 1961 Anayasası döneminde, 1971 değişiklikleriyle getirilen benzer bir yetki sınırlamasına rağmen Anayasa Mahkemesi'nin anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden incelemekle yetinmediği bilinen bir husustur. Bir diğer deyişle, Anayasa Mahkemesi, artık yerleşik hâle gelmiş olan kararları ve bu kararlara yansıyan tavrı nedeniyle, Anayasa'nın değiştirilemez hükümlerini yorum yoluyla genişletme yetkisini elinde tutmaya devam etmekte, bu da Türkiye'de müstakbel bütün anayasa değişikliklerini Mahkeme'nin kapsamı önceden bilinemeyecek olan vesayetçi denetimi altına sokmuş olmaktadır. 12 Eylül 2010 tarihli referandumla Anayasa Mahkemesi'nin üye sayısının, örgütlenme ve çalışma usullerinin değiştirilmiş olması bu yerleşik vesayetçi tutumda daha demokratik bir açılıma izin verecek midir, bilinmez. Ancak, 1962'deki kuruluşundan bu yana geçen yarım asra yakın süre içinde Mahkeme'nin yapısı, kompozisyonu, üyelerin kişisel özellikleri gibi pek çok yönde değişiklikler yaşanmış olmasına rağmen, vesayetçi kontrol özelliğinin devam etmesi, gelecekte de aynı durumun süreceği sonucuna varmamızı gerektirmektedir. Sonuç olarak, tümüyle yeni ve evrensel demokrasi standartlarını yakalayabilen bir devlet anlayışına dayalı bir anayasa ve bu anayasa içinde yeniden tanımlanıp örgütlenen bir anayasa yargısı, Türkiye'nin demokratik geleceği bakımından gerçekleştirilmesi zorunlu reformlar arasında öncelikli bir yere sahiptir.

Bir kritik soru da bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Tamamen yeni bir anayasa yapılsa ve bu anayasanın getirdiği demokratik ve özgürlükçü düzenlemeler uyarınca, bugünkünden farklı bir anayasa yargısı oluşturulsa bile, gerçekte sistem bugünkü vesayetçi niteliklerinden kurtulabilir mi? Sorunun cevabı, büyük ölçüde yargı kültürü ile ilgilidir. Anayasa'daki kurallar ne denli demokratik ve özgürlükçü bir düzen öngörse de, sonuçta kuralları uygulayacak olan yargı organı ve özellikle de demokratik yolla işbaşına gelen yasama organının tasarruflarını denetleyecek olan Anayasa Mahkemesi, içtihatlarıyla bugüne kadarki vesayetçi tavrını sürdürmeyi tercih edebilecektir. Dolayısıyla burada, en az anayasa normları kadar önemli olan husus, anayasa yargısını pratiğe aktaran yargıçların kendi konumlarını nasıl tanımladıklarıdır.

Anayasa yargısıyla ilgili önemli eserlerden birine imza atmış olan David Robertson, Anayasa Mahkemesi'nde görev yapan yargıçların aynı zamanda birer politika kuramcısı olduklarını belirtmekte ve "anayasa mahkemeleri, yargı işlevini yerine getirirken, kendi alanlarının sınırlarına bağlı kalmayabilirler" diye eklemektedir. Yazara göre anayasa yargıçları, değişim süreci içinde bulunan toplumlarda, anayasanın içinde yer alan değer yargılarını devlet ve toplum düzeylerinde geliştirmek gibi bir işlevi de yerine getirirler.

Sanırım Türkiye'nin yeni anayasa ihtiyacı, tam da bu nedenle sahici bir ihtiyaç niteliğindedir. Çünkü mevcut 1982 Anayasası, insan hakları ve temel özgürlükler ile demokrasi gibi değerlerin yanında, bu değerlerle bağdaşması mümkün olmayan devletçi ve milliyetçi bir anayasa niteliğindedir. Anayasa'nın kendi içindeki bu çelişki, anayasa yargıcını da, hangi değer yargılarını öne çıkaracağı konusunda bir belirsizlik ve dolayısıyla baştan tutarsız olma ihtimali yüksek bir takdir alanı ile karşı karşıya bırakmaktadır. Bu çelişkilerin giderilmesi, Anayasa'nın devletçi-milliyetçi değer ve ilkelerden arındırılarak, tümüyle insan hakları ve temel özgürlükleri temel norm olarak kabul eden yeni bir anlayışla düzenlenmesine bağlıdır. Böyle bir yenilenme yapılmadıkça, kısmî değişiklikler ile devletçi-milliyetçi değerlerin hâkimiyetindeki bir otoriter-vesayetçi yapının tasfiyesi de sağlanamayacaktır.



Zaman
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.