‘Yüksekova’da unutulan hukuk!

Türkiye, 1993’te örtülü bir darbe sürecinden geçiyordu. Suikastlar, katliamlar, şüpheli ölümlerle dolu bir yıldı yaşanan. Önemli konuların başında gelen Güneydoğu ise dumanlar içindeydi. 22 Ekim de 1993’ün mutat günlerinden biriydi. Diyarbakır’ın Lice ilçesinden yine dumanlar yükseliyordu. Dönemin Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Hasan Kundakçı ve yardımcısı Tümgeneral İlker Başbuğ’un içinde bulunduğu helikopter Lice’nin üstünden geçerken dumanlara karışıyordu. O yıl tümgeneralliğe yükselmiş Başbuğ, daha o sabah uğurlamıştı Bahtiyar Paşa’yı. “Lice’de çatışma var” demişti. Aslında, tuğgeneral rütbesindeki Jandarma komutanının bir karakol baskınına bizzat iştirak etmesi alışılan bir durum değildi. Ama askerde itaat esastı. Diyarbakır Bölge Jandarma Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, bugünlerde emekliliğe hazırlanan İlker Başbuğ’dan 22 Ekim 1993’te aldığı emirle Lice’ye gitti. Gider gitmez de karakol kapısında bir keskin nişancının Kanas marka silahla attığı tek kurşunla alnından vuruldu. Güneydoğu sorununun askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini, halkın kazanılması gerektiğini savunan ve bu amaç için mücadele eden Bahtiyar Paşa öldürüldü. Paşanın öldürülmesinin ardından namlular ilçe merkezine çevrildi. Bilanço ağırdı. Onlarca ölü ve yaralı; yüzlerce harabe ev ve işyeri…

Yapılan resmi açıklamalara göre Bahtiyar Paşa’nın ölümü de, Lice baskını da PKK işiydi. Ancak örgüt her iki olayı da üstlenmedi. Peki, Bahtiyar Paşa’yı kim öldürmüştü? İddialara göre Paşa, sahte bir çatışma haberi ile Lice’ye çekilmiş ve burada karakol kapısında infaz edilmişti. Şüpheler başından beri paşanın ailesini de huzursuz ediyordu. Bahtiyar Paşa’nın eşi Şahin Aydın bu konuyu bizzat Başbuğ ile konuştuğunu söylüyor. “Bizzat kendim uğurladım Lice’ye. TSK’yı yıpratmak için bu iddialar ortaya atılıyor.” diyormuş Başbuğ. Bahtiyar Paşa’nın sahte bir çatışma haberi ile Lice’ye çekilip infaz edildiği bilgisini veren kişi de eski bir TSK mensubu. Emekli Jandarma İstihbarat Astsubayı Hüseyin Oğuz’un verdiği bilgilere göre bir PKK itirafçısı olan suikastçıyı Kanas silahı ile birlikte bir albay Hakkari’den helikopterle Lice’ye getirmiş ve general öldürülmüştü. Silah ise daha sonra Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde kaybolmuştu. Hüseyin Oğuz, albayın ismini vermiyor ama adres olarak Yüksekova Çetesi’ni gösteriyor. İddialara göre o albay, Yüksekova Çetesi davasında bir süre tutuklu kalan Albay Hamdi Poyraz’dı. Zaman aşımından kapatılmak üzere olan Yüksekova davasının serencamı ve akıbeti ise ilişkiler ağının karmaşıklığını ve büyüklüğünü gözler önüne seriyor.

Dilerseniz hikâyenin en başından başlayayım. 1959 Edirne İpsala doğumlu olan Hüseyin Oğuz, 1977’de astsubay okulundan mezun olduktan sonra ülkenin çeşitli yerlerinde istihbarat ve sorgu astsubayı olarak görev yapar. Oğuz, 1993’ten 1 Temmuz 1996’ya kadar Malatya İl Jandarma’da sorgu astsubayı olarak çalışırken JİTEM’in faaliyetlerine tanık olur. 1 Temmuz 1996’da Hakkâri İl Jandarma Alay Komutanlığı İstihbarat Şube Subay Vekilliği’ne, 20 Eylül’de de Yüksekova’ya atanır. Oğuz’un burada yaşadıkları ise asıl konumuzu oluşturuyor. Jandarma İstihbarat Astsubayı Hüseyin Oğuz, Yüksekova’ya tayin edildikten bir gün sonra 21 Eylül günü Anavatan İlçe Başkanı Tahir Baskın kendisine gelerek kardeşi Necip Baskın’ın kaçırıldığını söylüyor. Olayın fidye amaçlı olduğunu düşünen Oğuz, korucu ve itirafçılardan şüpheleniyor. Havar kod adlı PKK itirafçısı Kahraman Bilgiç’i sorguya çeken Oğuz, daha sonra kamuoyunda “üniformalı çete” olarak bilinecek Yüksekova Çetesi hakkındaki bilgilere de böylece ulaşıyor.

PKK itirafçısı Kahraman Bilgiç’in Astsubay Hüseyin Oğuz’a verdiği ifadeler, PKK gölgesinde estirilen “terörü” bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu. Bilgiç’in ifadesine göre Hakkari ve Yüksekova’da görevli pek çok asker ve emniyet yetkilisi kirli işlerin içinde bir çete faaliyeti yürütüyordu. Kirli ilişkiler, yargısız infazlar, fidye almalar, uyuşturucu kaçakçılığı ve daha pek çok karanlık olay, itirafçı anlattıkça açığa çıkıyordu. Bilgiç, tüm bu yasa dışı işlemlerin Yüksekova Tugay Komutanlığı Kurmay Başkanı Albay Hamdi Poyraz ve Tabur Komutanı Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul’un bilgisi dahilinde gerçekleştirildiğini anlatıyordu. Bilgiç’in anlattıklarına göre Hakkari eski milletvekili Esat Canan’ın akrabası Abdullah Canan da bu çete tarafından öldürülmüştü. Bilgiç’in verdiği çok çarpıcı bilgilerden biri de Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın PKK tarafından değil de JİTEM tarafından infaz edildiğine dair ifadeleriydi.

Hüseyin Oğuz, PKK itirafçısı Kahraman Bilgiç’in ifadelerini yazıya döktükten sonra alaya, tugaya, Jandarma Genel Komutanlığı’na gönderiyor. İfadelerin gitmesinden sonra ilginç gelişmeler yaşanıyor. Oğuz, “acil” kodu ve Alay Komutanı Necati Kılıçkaya’nın emriyle Hakkari İl Jandarma Alay Komutanlığı’na çağırılıyor. Astsubay Oğuz, Hakkari’de çok kötü bir şekilde karşılanıyor, telefonla görüşmesi, çarşıya çıkması dahi yasaklanıyor. Oğuz bir fırsatını bulup Van’da kaçırılarak infaz edilen Abdullah Canan’ın akrabası olan Hakkâri Milletvekili Esat Canan’ın telefonunu bularak arıyor ve kendisini kurtarmasını istiyor. Esat Canan, astsubayın infazının önüne geçmek için olanları basına anlatıyor. Diğer taraftan da CHP Sivas Milletvekili Mahmut Işık, Hüseyin Oğuz’un durumunu Cumhurbaşkanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı’na bildiriyor. Jandarma Genel Komutanlığı’na çağrılan Oğuz, burada 12 sayfalık ifade veriyor. Ancak anlattıkları dikkate alınmıyor. Kendisine sadece, kaçırılıp infaz edilen Abdullah Canan’ın PKK’lı olduğu bilgisi veriliyor.

Askeri kurumlarda muhatap bulamayan Hüseyin Oğuz, mücadelesini sivil yargıda sürdürmeye karar veriyor. 30 Kasım’da Diyarbakır’a gidip tüm bildiklerini Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısına anlatıyor. Bölgede terörle mücadele adı altında uyuşturucu ve adam kaçırma da dahil her türlü yasadışı faaliyetin yürütüldüğünü bir bir söylüyor. Ardından da emekliye ayrılıyor. Oğuz’un ardından Diyarbakır DGM, Havar kod adlı PKK itirafçısı Kahraman Bilgiç’in ifadelerine başvuruyor. Bilgiç, ifadesinde “bölgede PKK adı altında para toplama faaliyetlerinin yürütüldüğünü, uyuşturucu kaçakçılığına yönelik operasyonlarda şahsi çıkar karşılığında kanunsuz uygulamaların yapıldığını, bölgenin ileri gelen aile mensuplarının kaçırılarak fidye istendiğini, Kuzey Irak’tan Türkiye’ye yönelik olarak kaçakçılık yapıldığını ve bu faaliyetlerin bizzat Yüksekova Tugay Komutanlığı eski Kurmay Başkanı Albay Hamdi Poyraz, Yüksekova Sınır Tabur Komutanı Yarbay Kanber Oğur ve Dağ Komando eski Tabur Komutanı M.Emin Yurdakul’un bilgisi dahilinde cereyan ettiğini” anlatıyor.

Gelişmeler üzerine Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şubesi tarafından 2 Mart 1997’den itibaren Hakkari Yüksekova’da gerçekleştirilen operasyonlarda, Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul, Albay Hamdi Poyraz, İsmet Ölmez, Kemal Ölmez, Hasan Öztunç, Abdullah Ölmez, Yüksekova Belediye Başkanı Ali İhsan Zeydan, Esendere Belediye Başkanı Tahir Akarsu ve Et-Balık Kurumu Müdürü Fahrettin Akarsu gözaltına alınıyor. Şahıslarla birlikte çok sayıda silah ele geçiriliyor. Albay Poyraz ve Binbaşı Yurdakul bir ay tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılıyor.

Hüseyin Oğuz’un verdiği bu mücadelenin ardından nihayet yargılama evresi başladı. Ancak yargılama safhasında özellikle yüksek yargı cephesinde yaşananlar Türkiye’de askeri vesayetin hukuk sistemi üzerindeki etkisini gözler önüne serer nitelikte.

Diyarbakır 4 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesinde (DGM) görülen davada Albay Hamdi Poyraz, Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul, Üsteğmen Bülent Yetüt, Korucubaşı Kemal Ölmez, PKK itirafçısı Kahraman Bilgiç, özel harekâtçı polis Enver Çırak ile bazı belediye yöneticilerinin de aralarında bulunduğu 13 sanık yargılandı. Sanıklara şu suçlar yüklendi: Çete kurmak, gasp, CHP Hakkari Milletvekili Esat Canan’ın yeğeni Abdullah Canan cinayeti, sekiz faili meçhul cinayet, işadamlarından haraç toplama ve bombalama...

Diyarbakır DGM’de görülen dava 22 Mart 2001’de sonuçlandı. Mahkeme, Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul’u çete kurmak, gasp ve bombalamaya azmettirmekten 25 yıl hapse mahkum etti. Ancak mahkumiyet kararında Albay Hamdi Poyraz yoktu. Diğer sanıklardan özel harekâtçı Enver Çırak’ı 3 yıl 8 ay hapse mahkum eden mahkeme, Üsteğmen Bülent Yetüt’ü 7 yıl 4 ay, PKK itirafçısı Kahraman Bilgiç’i 30 yıl, Korucubaşı Kemal Ölmez’i ise 13 yıl hapse mahkûm etti. Hakkında gıyabi tutuklama kararı verilen Binbaşı Yurdakul’un geçen süre içinde emekliye ayrıldığı ortaya çıktı.

Ancak Yargıtay 6. Ceza Dairesi, 2002’de yerel mahkemenin kararını, Şemdinli Davası’nda da olduğu gibi ‘eksik soruşturma’ gerekçesiyle bozdu. Yargıtay, 25 yıla mahkûmken emekli edilen Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul hakkındaki gıyabi tutuklama kararını da kaldırdı.

Bunun üzerine dava bu kez Hakkâri Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Kasım 2003’te verilen kararda bu kez emekli Binbaşı Yurdakul 29 yıl, Yüzbaşı Yetüt 7 yıl 4 ay, özel timci Enver Çırak 4 yıl 5 ay, Korucubaşı Kemal Ölmez 14 yıl ve Kahraman Bilgiç de 31 yıl 4 ay hapse mahkûm edildi. Mahkeme, Kurmay Albay Hamdi Poyraz ve eski Yüksekova Belediye Başkanı Ali İhsan Zeydan’ın da aralarında bulunduğu diğer sanıkları ise beraat ettirdi. Bu karar da Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nce yine aynı gerekçeyle bozuldu.

Hakkâri Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden görülen davada 18 Kasım 2005’te bu kez “çete kurma ve üye olma” suçlamasına herhangi atıf yapılmadan beraat kararı verildi. Davacı avukatları kararı Yargıtay’a götürdü. Mahkumiyet kararlarını bozan Yargıtay 6. Ceza Dairesi beraat kararını ise anında onadı. 28 Kasım 2007’de aldığı kararla zaman aşımı süresinin dolmasına daha 2 yıl olmasına rağmen davayı düşürdü. Üstelik bu karar, mağdur taraflara da iletilmedi. Avukat Yaşar Altürk, yüksek mahkemenin kararını kurumun internet sitesinde “dava sorgulama” bölümünden tesadüfen öğrendi. Zaman aşımının en az 2 yıl erken işletildiğini savunan Altürk, karara itiraz ederek dosyayı Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na götürdü. Altürk, verdiği dilekçede dava konusu suç isnadı açısından zaman aşımı süresinin en az 15 yıl olduğunu vurgulayarak zaman aşımına daha en az 2 yıl olduğunu belirtti. Altürk, ayrıca dosya kapsamında delil yoğunluğu bulunduğu halde, sanıklar hakkında Hakkâri Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen beraat kararının da bozulmasını talep etti. Ağır cezayı gerektiren suçun nitelikli halleri dikkate alınmadığı vurgulanan dilekçede, kanunda yer alan cezanın yukarı sınırının gözetilmediği ve somut olayda davanın zaman aşımını durduran ve kesen sebepler bulunduğu hâlde bu sebep ve süreler dikkate alınmadığı için kararın usul, yasa ve hukuka açıkça aykırı olduğu belirtildi. Avukat Yaşar Altürk “Davaya konu olan yağma fiilinin gerçekleştiği tarih 27 Ağustos 1995. Yani bu durumda bile zaman aşımı ancak 27 Ağustos 2010 tarihinde gerçekleşecek. Kaldı ki Yüksekova Çetesi 9 faili meçhul cinayetten yargılanıyor. Ayrıca, Türk Ceza Kanunu’nun zaman aşımını düzenleyen 66/1 maddesinin d fıkrasına göre 5 yıldan 20 yıla kadar hapis cezalarında zaman aşımı süresi 15 yıl olarak belirlenmiş. Sanıklar müebbet hapis talepleriyle yargılandı bu davada. Hatta bazıları daha önce 20 yılın üzerinde hapis cezalarına çarptırıldı. Açıkçası 15 yıldır bu dava yılan hikayesine döndü.” diyor.

Yüksekova davası ile ilgili hapis yatan tek kişi ise itirafları ile davanın açılmasını sağlayan Kahraman Bilgiç oldu. O da tahliye edildi. Diğer sanıklar ise adeta taltif edildi. Jandarma Astsubay Hüseyin Oğuz’un görevini yapma uğruna verdiği mücadelede başına gelmeyen kalmmadı. Oysa olayın suç isnat edilen tarafında ise tam tersi bir görüntü var. Yüksekova soruşturması başladığında kamuoyu baskısıyla ilk tutuklananlar arasında bulunan Kurmay Albay Hamdi Poyraz bir ay sonra salıverildi. Bu tarihten itibaren de oldukça önemli görevlere getirildi. Poyraz’ın Hakkari Yüksekova’daki görevinden sonra ilk durağı Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı İcra Tetkik Dairesi Başkanlığı oldu. Burada bir süre görev yapan Poyraz, yurtdışı göreve atandı. Üstelik o sırada Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından verilmiş bir “yurtdışı çıkış yasağı” kararı vardı. Hamdi Poyraz yurtdışındaki görevinin ardından Harp Akademileri Komutanlığı’nda görevlendirildi. Kurmay albay rütbesiyle akademideki öğrencilere örnek olacaktı! Ardından da Askeri Bilimler Araştırma Merkezi Komutanlığı görevine getirildi. Bu görevdeyken de emekliye ayrıldı.

Evet, Yargıtay işte böyle bir hikâyesi olan Yüksekova Çetesi Dosyası’nı üç yıldır kasada  tutuyor. 27 Ağustos 2010 tarihinden itibaren artık hiçbir uyarı yüksek yargının haksız kararını telafi etmeye yetmeyecek. Bu arada, şunu da ekleyelim: Türkiye, 2007’de bu davadan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde mahkum oldu.


MELİK DUVAKLI  / AKSİYON
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.