AVUKATLARIN SENDİKALAŞMASI ve AVUKATLAR SENDİKASI PRATİĞİ
Avukatların Sendikalaşmasının Hukuki Dayanakları

Bildiğiniz gibi Anayasamızın 51. maddesine göre çalışanlar önceden izin almaksızın sendika kurabilirler, sendikalara üye olabilirler. Sendikalaşma, temel hak ve özgürlüklerdendir. Dünyada, Fransa gibi Batı ülkelerinin yanı sıra Mısır gibi Doğu ülkelerinde de bulunan ve son derece etkin olan avukat sendikaları, Türkiye’de yoktu. Bunun en önemli sebeplerinden biri, Türkiye’de meslek sendikacılığının 12 Eylül 1980 darbesi ertesinde getirilen yasal düzenlemeler ile yasaklanmış olmasındandır. Halen yürülükte olan sendika mevzuatımıza göre, sendikacılık özel sektör için ya “işçi” ya da “işveren” sıfatlarıyla ve 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun ekindeki tabloda belirtilen iş kollarından biri seçilmek suretiyle, kamu çalışanları için de 4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun ekindeki tabloda belirtilen hizmet kollarından biri seçilmek suretiyle yapılabilmektedir.

Oysa ki uluslararası hukuk ve bilhassa Türkiye’nin de taraf olduğu sözleşmeler, sendikacılığı bu dar kalıplara hapsetmemiştir. ILO Sözleşmeleri içerisinde yer alan 87 No’lu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi’ne göre “çalışan” sıfatı taşıyan herkes bu hakka sahiptir. Bu sözleşmenin Türkiye’de uygun bulunmasına dair kanunun gerekçesinden bir bölüm aynen şöyledir: “Sözleşme, çalışanlara hiçbir ayırım gözetmeksizin ve önceden izin almadan istedikleri örgütleri kurmak ve bunlara üye olmak hakkını tanımaktadır.
Sözleşmenin 2. maddesinde yer alan ‘sendika hakkının tanınmasında hiçbir ayrım gözetilmeyeceği’ ifadesinden de anlaşılacağı üzere, Sözleşme sendika kurma ve sendikalara üye olmak hakkına ulusal hukuk düzenlemelerinde işçi, memur, hizmetli vb. gibi niteliklerle anılan bağımlı çalışanların bir kısmı ile sınırlandırmamaktadır. Bu hak, tüm çalışanlara ve işverenlere tanınmıştır.” Görüldüğü gibi uygun bulma kanunumuzun gerekçesi, gayet açık ve doğru şekilde kaleme alınmıştır.

Aynı şekilde, İHAM’ın pek çok kararında, sendika özgürlüğü çok geniş şekilde kabul edilmiş, bu özgürlüğe getirilecek kısıtlamaların ancak “zorunlu bir sosyal ihtiyacı karşılaması” ilkesine göre yapılabileceğini, eğer bu kısıtlama zorunlu bir ihtiyacı karşılamıyorsa, kısıtlamanın getirilemeyeceğini ifade etmiştir. Zira İHAM, İHAS’ın 11.maddesinin dernek kurma özgürlüğünün bir türü ya da özel bir boyutu olarak, sendika özgürlüğünü içerdiğini kabul etmektedir. Örneğin Tüm Haber Sen ve Çınar – Türkiye (no. 28602/95) kararında Yüksek Mahkeme, “mevzuatın böyle bir imkanı öngörmemesinin” sendikanın feshi kadar radikal bir tedbiri haklı göstermeye yetmediğine karar vermiştir; zira taraf devletler imzaladıkları uluslararası sözleşmelere uygun iç hukuk mevzuatını geliştirmek zorundadırlar. İHAM, yalnızca ikna edici ve zorlayıcı gerekçelerle dernek/sendika kurma özgürlüğüne yönelik kısıtlamaların haklı çıkarılabileceğini, bu tür durumlarda, “acil bir sosyal ihtiyacın” söz konusu olup olmadığını belirlerken, devletlerin sınırlı bir takdir hakkının bulunduğunu ve bu takdir hakkının da, hem kanunu hem bu kanunu uygulayan mahkemelerin, mahkemeler bağımsız olsalar dahi, kararlarını sıkıca denetleyen İHAM kontrolüne tabi olduğunu ifade etmiştir. İHAM, her zaman, İHAS’nin 11. maddesinin, sendikaların kolektif eylemleri yoluyla sendika üyelerinin mesleki çıkarlarını koruma özgürlüğünü güvence altına aldığını, devletlerin bu kolektif eylemlere hem izin vermesi gerektiğini hem yürütülmesini ve gelişmesini mümkün kılması gerektiğini değerlendirmiştir. İHAM kararlarında, sendikalara katılma haklarının, Sözleşmelerin ve Tavsiyelerin Uygulanmasına İlişkin Uzmanlar Komitesi’nin 87 no’lu Sözleşme çerçevesinde Türk Hükümeti’ne ilettiği gözlemlerinde, bu belgenin öngördüğü şekilde örgütlenme hakkına yönelik tek kabul edilebilir istisnanın, silahlı kuvvetler ve polis teşkilatına ilişkin olduğunu ifade etmiştir. Kaldı ki polislere ilişkin dahi bu konu halen tartışılmaktadır. Hülasa, İHAM içtihatlarında, sendika kurma özgürlüğünün istisnalarının çok sınırlı olabileceği, kanunla bu istisnaların getirilebileceği ve istisnaların getirilmesinin “demokratik bir toplumda gerekli, zorunlu bir sosyal ihtiyacı karşılaması” gerektiği, mevzuatın belirli bir toplumsal kesimin sendika kurma hakkını düzenlememiş olması gerekçesiyle kurulan bir sendikanın feshedilemeyeceği, bu konuda sözleşmeci devletlerin iç hukuklarında düzenleme yaparak uluslararası mevzuatla uyumlu hale getirmelerinin gerektiği, sendikal örgütlenmenin gelişmesi için devletlerin çalışmaları gerektiği ifade edilmiştir.

Yukarıdaki anlatımlarımız ışığında ortaya çıkan şudur ki, Türkiye’de meslek sendikacılığının yasaklanması (kamuda bu yasak açıkça halen varken, özel sektör açısından yasak kalkmış olmasına rağmen halen iç mevzuat sadece “işçi-işveren” üzerine kurulu olup, fiilen yasak sürmektedir), iş kolu esasına göre sendika kurma kısıtlılığının getirilmesi, uluslararası hukuka aykırıdır. Nitekim, Yargı-Sen’in başvurusu üzerine Mart 2012’de ILO, meslek sendikacılığının mümkün olması gerektiğini, örgütün şikayetinin haklı olduğunu ifade etmiş ve konuyla ilgili Hükümet’in iç mevzuatını ILO sözleşmeleriyle uyumlu hale getirmesi gerektiğini belirtmiştir. Tüm çalışanlar, “çalışan” sıfatıyla sendika kurabilir/sendikalara üye olabilir. İç hukukta yer alan sınırlamalar, Anayasa Madde 90/5 uyarınca, uluslar arası mevzuat karşısında geçerli olamayacaktır. Zira, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

Konuyla ilgili, “Yargı-Sen”e açılan kapatma davasında, yargıç ve savcıların uluslararası hukuka ve sözleşmelere göre sendika kurabilecekleri fakat “meslek sendikası kurulamayacağı, hizmet kolu esasına göre sendika kurulabileceği” gerekçesiyle kurmuş oldukları bu sendika kapatılmıştır.(Ardından hizmet kolu esasına göre “Yargıçlar Sendikası” adında yeniden sendika kurulmuştur. Yargıçların bir hizmet kolu seçme zorunluluğu nedeniyle kendilerine en yakın olabilecek hizmet kolu olarak “büro, bankacılık, sigortacılık” hizmet kolunu seçmek zorunda kalmaları, ülkemizdeki meslek sendikası yasakcılığının traji-komik bir sonucudur.) Yargı-Sen davası, halen İHAM önündedir. Buradan, sendikal özgürlükler yönünde bir karar çıkacağına kesin gözüyle bakılmaktadır. Çıkacak karar, Avukatlar Sendikası için de önem arz edecektir. Zira Avukatlar Sendikası her ne kadar 6356 Sayılı Yasa’nın ekindeki tabloda yer alan “ticaret, büro, eğitim ve güzel sanatlar” iş kolunda kurulmuşsa da, bünyesinde hem bağıtlı çalışan hem de serbest çalışan meslektaşları kapsamakla, amaçsal olarak bir meslek sendikasıdır. Bu yönüyle Avukatlar Sendikası’na karşı da tıpkı Yargı-Sen örneğindeki gibi bir kapatma davası beklenilmektedir. Av-Sen, varlığını hukuki olarak (gerektiğinde İHAM gibi uluslar arası yargı organları eliyle) kabullendirerek, hem mesleki açıdan büyük bir girişim gerçekleştirmiş olacak hem de Türkiye’deki sendika özgürlüğü yönünden çok önemli adımlara vesile olabilecektir.

Avukatların Sendikalaşmasının “İşçi Avukat” kavramını Meşrulaştırması Endişesi Üzerine

“İşçi avukatlık” kavramı, dillendirildiği ilk günden beri, hukuk dünyasından tepki toplamış, “Avukatın işçisi mi olur?”, “Mesleğin onurunu zedeliyorsunuz”, “Meslektaşlar arasında işçi-işveren ayrımı olmaz, usta-çırak ilişkisi vardır” eleştirileriyle karşılaşmıştır. Bununla beraber işin gerçeği, adına ne derseniz deyin (Avukatlar Sendikası olarak biz tüzüğümüzde “bağıtlı çalışan meslektaş” dedik), bir iş sözleşmesi ile başka bir avukata veya kuruma sigortalı olarak bağlı çalışan meslektaşlar vardır ve bunların sorunları da varlıkları kadar gerçektir.

Esasen, Avukatlar Sendikası, sendikamızın tüzüğünü kabul eden tüm meslektaşları (bağlı ya da serbest çalışan ayrımına tabi tutmadan) kapsaması nedeniyle, başlıktaki eleştirinin muhatabı değildir. Zira, Avukatlar Sendikası, tüm meslektaşların eşit olduğunu ve meslek onurlarının korunması gerektiğini ifade etmektedir. Sendika, tüm avukatların avukatlık mesleğine özgü bağımsızlık gibi özelliklere sahip olması gerektiğini, bunu kısıtlayan durumların ortadan kaldırılmasını savunmaktadır. Örneğin Sendika bu meyanda, radikal bir örnek olarak, kamu avukatlığının (hukuk müşavirliği haricinde) kaldırılmasını, kamuda çalışan meslektaşların serbest çalışmasını ve memur gibi değil avukat olarak çalışmalarını, kamudaki avukatlık işlerinin serbest çalışan avukatlar arasında dağıtılmasını (bunun barolar tarafından tıpkı adli yardımda olduğu gibi yapılmasını) öngörmektedir. Yine bu bağlamda Sendika, bağıtlı çalışan avukatların bağımsızlıklarını sağlayabilmeleri için onlara uygun yardımın yapılmasını (Adalet Bakanlığı ve TBB tarafından), ilk 5 yıl vergi, baro aidatı konularında yardımcı olunmasını, bağıtlı çalışmanın ilk 5 yıldan sonra istisna olarak kalmasını savunacak ve bunun için mücadele edecektir. Dolayısıyla Sendika, artan avukat sayısına kısıtlama getirecek ve bölünen pastayı büyütmek için avukatlara artı iş sahası açacak çözümler bulunması, bağıtlı çalışmanın olabildiğince en aza indirilmesi, indirilemeyen kısmı için de meslek onuruna yaraşır çalışma ortamı ve özlük haklarının sağlanması için mücadele edecektir.

Avukatların Sendikal Örgütlenmesinin Klasik Sendika Mantığına Uygunluğunun Tartışılması ve Sendikal Örgütlenmenin Gerekliliği

Türkiye’de şu an itibariyle yüzlerce hukuk fakültesi, yaklaşık (her gün artan bir sayıyla) 87.000 avukat ve 45.000 hukuk fakültesi öğrencisi vardır. Özellikle açılan özel üniversiteler ile, hukuk fakültesi okumanın kolaylaşması söz konusu olup, bir avukat enflasyonu oluşmuştur.

Avukatlık, bir kamu görevi olmasının yanı sıra aynı zamanda bir serbest meslek oluşuyla, mesleğinin doğasından gelen ve özünü oluşturan “bağımsızlık” unsuru, oluşan avukat enflasyonu yüzünden geri planda kalmaktadır. Yani meslektaşların pek çoğu, ofis açıp serbest avukat olarak mesleğini ifa edememekte, bir şirketin veya başka bir meslektaşının yanında sigortalı olarak çalışmak zorunda kalmaktadır. Şu anda Türkiye’deki avukatların 1/3’i bu şekilde bağıtlı çalışan avukattır. Verdiğimiz rakamlar düşünüldüğünde, çok yakında avukatların çoğunun bağıtlı çalışan (İş Kanunu manasında işçi statüsünde) olacağı aşikardır. Bu da, mesleği ve meslektaşları ciddi anlamda tehdit etmektedir. Bırakınız bir avukatın yanında çalışmayı, yakında meslektaşlar hukukçu dahi olmayan şirketleşmiş yapılarda çalışmak zorunda kalacaklardır. Öte yandan bu çalışma, mesleğin onuruna uygun şekilde de gerçekleşmemektedir. Enflasyonun olduğu yerde ücretler düşer. Avukat enflasyonunun olduğu bu ortamda avukatlık ücretleri komik rakamlardadır. Avukatlar kimi ofislerde gece saatlerine kadar çalıştırılıp, kendilerine sözleşme çevirileri yaptırılıp mesleki gelişimleri de sağlanmadan, fazla mesai ücreti dahi alamamaktadır.

Öbür yandan bu şartları kabul etmeyip kendi bürosunu açan meslektaşlarımız ise, iş bulma zorluğu yaşamaktadırlar. Ofisini yeni açmış bir meslektaşla, çok ünlü hukuk bürolarının gelirleri arasında uçurum olmakla birlikte, sorumlulukları ve aidat ödentisi, pul ödentisi gibi giderleri aynıdır. Bir hukuk fakültesi mezunu stajdan itibaren meslekle ilgili hayalkırıklıklarına başlamaktadır ve anlattığımız bu sorunlar gün geçtikçe artmaktadır.

Tüm bu çizdiğimiz tabloda barolar (ekseriyetle) ve Türkiye Barolar Birliği, özellikle genç avukatların ve bağıtlı çalışan avukatların sorunları açısından yetersiz kalmaktadır. Baro yönetimleri genellikle işveren avukatların oluşturduğu yapılardır ve meslekte daha yeni olanların sorunlarıyla yeterince ilgilenilmemektedir veya eksik kalınmaktadır. Örneğin, “İşçi Avukatlar” adlı platformun yıllardır verdiği çabayla Türkiye Barolar Birliği tarafından, bağıtlı çalışan meslektaşların işverenleriyle yapacakları bir “tip sözleşme” kabul edilmişse de, Danıştay tarafından bu yönergenin yürütmesinin durdurulmasına karar verilmiştir. Yürütmeyi durdurma kararında, böyle düzenlemelerin yönerge ile değil yönetmelikle yapılması gerekliliği ifade edilmiştir. Yürütmeyi durdurma kararının üzerinden altı aydan fazla zaman geçtikten sonra, Sendikamızın düzenlediği imza kampanyasının hemen ertesinde yönetmeliğin çıkarılması kararını almış ve fakat önceki yönergede getirilen pozitif maddeleri tırpanlamıştır. Çok basit bir örnek daha vermemiz gerekirse, CMK ücretleri, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin dahi altındadır ve yaklaşık bu tarifenin üçte biri tutarındadır; buna karşın bir de üstüne üstlük bu ücretlerden stopaj vergisi de dahil olmak üzere her türlü vergi alınmakta, yapılan zorunlu yol giderinden dahi vergi kesilmektedir. Konuyla ilgili Adalet Bakanlığı’nın cevabi yazısıyla , yol giderlerinden vergi alınmayacağı belirlenmişse de, Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından bunlar makbuzda belirtilmediği sürece ödenmemekte, böylece vergi kesintisi yapılmaktadır. Bununla ilgili baroların CMK müdafisi görevlendirmemesi şeklinde yapacağı basit bir yaptırımla, hakkımız kazanılabilir. Bu ve benzeri örnekleri genişletmemiz mümkündür.

Barolar, zorunlu meslek örgütlerimiz olup, sendika, dernek gibi örgütlenmeler meslek örgütümüzün yerine geçecek örgütlenmeler değildir. Başta, önümüzdeki günlerde gündeme gelecek olan baroların bölünmesi tasarısına karşı çıkmak olmak üzere, meslek örgütümüzün gücü için çalışmayı sürdürmekle beraber, eksik yapılan hususlarda da kamuoyu oluşturan bir eleştiri makamı olma gerekliliği vardır. Sendikal örgütlenme, gönüllü bir birliktelik ile bürokrasiden uzakta, çok daha dinamik bir yapılanma olacaktır. Çeşitli hukuk dernekleri baroların gücünü bölmediği gibi Avukatlar Sendikası’nın da öyle bir gayesi ya da gücü bulunmamaktadır. Bununla birlikte genel olarak sendikaların, barolardan tamamen farklı yetkileri mevcuttur. Grev hakkı, toplu sözleşme hakkı bunların başında gelir. Avukatlar Sendikası, baroların alternatifi olmayıp, zorunlu üyelik sistemi bulunan baroların işlevlerini yerine getirirken aksayan yanları, eksiklikleri tespit ederek barolara bu konularda uyarılarda ve tavsiyelerde bulunan, hukukun üstünlüğünün ve meslektaşların haklarının korunması konusunda barolara yardımcı olan, kamuoyu oluşturma işlevi üstlenen örgütlenmiş bir güç olarak çalışmalarını sürdürecektir.

Avukatlar Sendikası’na getirilen başlıca eleştirilerden biri, hem bağıtlı çalışan hem de serbest çalışan meslektaşların nasıl bir arada mücadele vereceği ve serbest çalışan avukatların sendika mantığına göre karşısında bir işveren olmadığına göre kimi muhatap alacaklarıdır.

Avukatlar Sendikası, İş Kanunu’na göre “işçi” olarak çalışan (bizim tüzükte “bağıtlı çalışan” olarak ifade ettiğimiz) meslektaşlarımızın haklarını savunurken, karşısında muhatap olarak işveren avukat ya da işveren kurum (şirket gibi) olacaktır. İleride sendikamız oturunca, işverenlerle toplu sözleşme yapma ihtimalimiz olabilecektir. Bu olsun veya olmasın, işverenin bağıtlı çalışan meslektaşlara karşı tutum ve davranışları yakından izlenecek, meslek etik kurallarına aykırı davranan işveren meslektaşların yasal takibi de yapılacaktır.

Serbest çalışan avukatların muhatabı da, başta Adalet Bakanlığı ve Türkiye Barolar Birliği olacaktır. Zira, Bakanlık ve TBB asgari ücret tarifesini belirleyerek karşı vekalet ücretlerini tayin etmektedir. (Nitekim örneğin 2015 yılı Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nde ücretlere zam öngörülmemiş olması tepkiyle karşılanmış ve Ankara Barosu tarafından idari yargıda buna karşı dava açılmıştır.) Ayrıca Adalet Bakanlığı, CMK ve adli yardım ücretlerini belirlemektedir (Bu ücretler konusunda büyük sıkıntılar vardır.) Bu hususta Bakanlıkla toplu sözleşme/görüşme yapılması uzak ihtimaller değildir. Sendikalaşmanın en önemli araçlarından biri olan toplu sözleşme/görüşme hakkı hukuki geçerliliğimiz konusunda kafalarda oluşan ezber duvarları yıkıldığında, kullanılabilecektir.

Bağıtlı çalışan meslektaşla, işveren meslektaşın sendikaya üye olması durumunda aralarında bir menfaat çatışması çıkabilecektir. Her ne kadar pratikte sendikal mücadelenin anlamını bilen, meslek etik kurallarına uygun davranan ve Sendika Tüzüğü’nü kabul eden meslektaşlar üye olacaklar dolayısıyla ihtilaf yaşanacak işveren meslektaş tipolojisindekiler zaten Sendika’ya üye olmaya kalkmayacaklarsa da, yine de böyle bir teorinin varlığı karşısında bir çözüm yolu öngörmüş bulunmaktayız: İşte bu durumu önlemek amacıyla, ilk genel kurulda bir tüzük değişikliğine giderek, sendikaya üye olabilecek meslektaşların, yanında sigortalı avukat çalıştırmayan meslektaşlarla sınırlandırılması düşünülmektedir. Yani Sendika üyeliğine “bağıtlı çalışan avukatlar ve yanında sigortalı avukat çalıştırmayan (bir avukatın işvereni olmayan) serbest avukatlar” kabul edilecektir. İşveren avukat olup Sendika’ya katkı sunmak isteyen meslektaşlar, oy hakları bulunmamakla birlikte “onursal üyelik” tarzında bir katılım sağlayarak sendikal faaliyetlere omuz verebileceklerdir. Burada önemli olan, avukatlık mesleği mensuplarının ortak paydadaki sorunlarına çözüm getirmek için örgütlü bir güç oluşturmaktır.

Avukatların meslek onuruna uygun ücretlendirme için toplu sözleşme/görüşme dışında, ister bağıtlı çalışsın ister serbest çalışsın meslektaşların onlarca sorunu vardır. Hem bağıtlı çalışan hem de serbest çalışan meslektaşlar için yine Adalet Bakanlığı’nın, Avukatlık Kanunu’nun, Türkiye Barolar Birliği’nin getirdiği kuralların bağlayıcılığı mevcut olup, bu kanun ve kurallardan meslek etiği, onuru, evrensel değerleri ile çelişik olanlar konusunda da mücadele tüm avukatlar için ortak paydadır. Adliyelerde yer yer avukata yapılan saygısız muamele, avukatın emeğine ve mesaisine tecavüz niteliğindeki uzun duruşma bekleme saatleri, duruşmalarda savunma hakkının kullandırılmaması ve kanun hükümlerine aykırı davranılması-buna karşılık duruşma zabıtlarına gerçeğe uygun kayıt yapılmadığı için çekilen ispat zorlukları akla ilk gelen sorunlardır. Bununla ilgili tüm duruşmaların SEGBİS sistemiyle kameraya alınması, avukatın saygınlığı konusunda bilinçsiz davranan personelin sıkı yasal takibi, duruşma saatleri konusunda HSYK’nın “makul aralıklarla duruşma saati verilmesi” kararlarına rağmen bunu gözetmeyen yargıçların ve ayrıca meslek onuruna aykırı davranan yargıç-savcıların sıkı yasal takibi bu sorunlara karşı geliştirilebilecek ilk çözümlerdir; ve Sendika bunları yapacaktır. Sendika adına davalar açılacak, üye meslektaşlarımızla ilgili yapılan yasal takibatlarda müdahil olmak için başvurulacaktır. Avukatlık Kanunu’nda getirilmesi düşünülen avukatı kısıtlayıcı hükümler, bazı davalarda nispi vekalet ücretlerinin maktu vekalet ücretlerine dönüştürülerek avukatın mali gücünün sarsılması, meslektaşlara yapılan uygunsuz muameleler ve savunmanın dokunulmazlığına karşı saldırılar konusunda Avukatlar Sendikası, dinamik gücüyle mücadele edecektir.

Avukatlar Sendikası kuruluşunu Yargıçlar Sendikası’na karşı açılan kapatma davasının duruşması olan 9 Aralık 2014 günü ilan etmiş ve demiştir ki: “Yargıçlar Sendikası da Avukatlar Sendikası da kapatılamaz. Örgütlü toplum engellenemez”. Nitekim Alpaslan Işıklı Hoca’nın dediği gibi gerçek örgütlenme sendikacılıktır. Tüm meslektaşlarımı, dinamik bir mücadele için, mesleğimize sahip çıkmak ve gücümüzü göstermek için sendikamıza davet ediyorum. Kitleselleştiğimiz kadar güçlü olabilir ve başarabiliriz.

AVUKATLAR SENDİKASI KURUCU BAŞKANI AV. SEDEF ÜNAL

(Hukukihaber.net)
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
SEDEF ÜNAL 2 yıl önce

yazinin tarihi eski olup, mayıs'ta yapılan genel kurulumuzda tüzük değişikliği kabul edilmemiştir; şuanda halen tüm avukatlar üye olabilmektedir. i̇leri̇de sendi̇ka daha fazla büyüdüğünde getirilen öneri yeniden tartışılıp görüşülebilir. saygılar