Başka türlü bir 12 Eylül mağduru...

PINAR ÖĞÜNÇ

Referandum gününün başka türlü yaşandığı, sonuçların başka türlü okunduğu Erenköy’de bir ev... Telefonla görüşmemizin üç-dört saat sonrasına, hemen hiç uzatmadan randevu... Tren yolunun dibinde, birbiri ardına geçen banliyö trenlerinin ara ara ağız okumaya mecbur ettiği bir oturma odasında yapılan bu sohbet, darbelerle kesintili demokrasi tarihini konuşmak için gayet sinematografik bir zemin sanki.
Sacit Kayasu ismini 10 yıldan fazladır biliyoruz. Türlü tamlamalarla anılabilir, en toparlayıcısı şu:
‘12 Eylül askeri darbesinin mimarları hakkında hazırladığı iddianame yüzünden meslekten ihraç edilen eski savcı’... Bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne açtığı davayı kazanarak Türkiye’ye 41 bin Euro ödetmiş bir hukukçu; uzun bir mücadele süreci sonrası, bu sene başında İstanbul Barosu’nun tekrar mesleğini yapma hakkı verdiği avukat... Kimi için bir demokrasi kahramanı, kimi için şöhret peşinde koşan, sadece insanların kafasını karıştıran bir adam...
Şurası bir gerçek ki, Sacit Kayasu ilginç bir adam. Cinayetle suçlanarak cezaevine giren babası yüzünden hukuk okumayı tercih edişinden başlıyor hikâye, Denizli’de komünistlerle gezen bir MHP il başkanı profiline, ailesi asker doluyken ‘darbeciler yargılansın da yargılansın’ ısrarına, zamanında kimi akrabalarına bile inandırıcı gelmeyişle yeni ara başlıklar ekleniyor. 13 Eylül sabahı,
12 Eylül darbecileri için suç duyurusunda bulunan grup içinde ismini okumak şaşırtıcı değildi, ama farklı açıdan bir 12 Eylül mağduru olarak onu çevresindekilerden ayıran bir yan vardı. 12 Eylül, 1999’dan sonra onun hayatını değiştirmişti. Görüşmek için sebebimiz boldu; bir de üzerine tarihi bir güne denk gelmişiz. Eylül başında hukuk bürosu için yer tutmuş, boya badana işlerine girişmiş. Ama vergi levhası tam buluştuğumuz gün eline geçmiş. Mesleğe gerçekten döndüğü gün yani...
Yanımızda Kayasu’nın kızı Gonca Tekeli de var. Neden? Çünkü tam da 1980 yılının Aralık ayında doğan sıkıyönetim çocuğu Tekeli, babasının izinden giderek hukuk okudu. Bununla da kalmayıp AİHM’e açılan davada babasının avukatlığını yürüttü.
13 Eylül sabahı Kayasu’ya önce 12 Eylül 2010 gününü soruyorum. ‘Evet’ oyu çıkacağından emin olduğunu, hatta yüzdesine kadar tahmin ettiğini söylüyor; “Hukukçunun işi gözlemlemektir” diyor. ‘Demokrasi bayramı’ olarak tarif ettiği bu günün ertesinde darbecilere dair şikâyet dilekçesi verenler arasında, referandumda ‘Hayır’ oyu verenlerin de bulunması onu çok mutlu etmiş.
12 Eylül 1980’i nasıl hatırlıyor peki? “1980’de Denizli’deydik. O günler darbe olacağı aşağı yukarı belli gibiydi. Hatta o 11 Eylül’ü 12 Eylül’e bağlayan gece rahmetli abimle askerin darbe yapabileceğini konuştuğumuzu hatırlıyorum. Artık asker darbe yapacaksa da yapsın, hiç olmazsa akan kan dursun diyorduk. Öyle ki 19 vilayette sıkıyönetim var; bütün yetki askerde, fakat kan akıyor. Bunun sırf darbeyi yapmak için bir gerekçe olduğunu biliyorduk. Hepinizin bildiği gibi 13 Eylül sabahı ne kan vardı, ne bir şey! Çok acı bir durum. Sırf darbe yapabilmek için 5 bin küsur insanın ölmesine göz yumdular. Hatta bir kısmını bizzat öldürdüler, öldürttüler. Bir yargılama olmadan bunları söylemek zor... Düşünebiliyor musunuz, Türkiye’de 17 bin 547 tane faili meçhul var. Bunun aşağı yukarı 11 bini, 1980 öncesine ait. Bu kadar faili meçhul varsa, ben savcı olarak da, vatandaş olarak da şunu düşünürüm: Bunun arkasında ya devlet var ya da devlet yetkilerini kullanan kişiler... Yoksa bu rakam mümkün değil. Bugün Ergenekon, dün Gladyo denen yapılanmanın bu işin içinde olduğunu gösteren açık deliller. Ergenekon, 2000’den geri gidemeyecektir. İşte bunların hepsinin ortaya çıkması için, darbelerle hesaplaşmak bir zaruriyettir.”




Şurası bir gerçek ki, Sacit Kayasu ilginç bir adam.
Cinayetle suçlanarak cezaevine giren babası yüzünden
hukuk okumayı tercih edişinden başlıyor hik ye,
Denizli de komünistlerle gezen bir MHP il başkanı
profiline, ailesi asker doluyken darbeciler yargılansın
da yargılansın ısrarına, zamanında kimi akrabalarına
bile inandırıcı gelmeyişle yeni ara başlıklar ekleniyor.



‘Sakıncalı damat’
Kafayı sadece Kenan Evren’e takmış değil: “Yargılansın, suçluysa cezasını alsın. Cezasını alınca da mutlaka hapse girsin demiyorum. Cumhurbaşkanı isterse yetkisini kullansın, affetsin, problem değil. Ama suçluysa bu ispat edilsin. O da o utançla intihar edecekse etsin, yaşayacaksa yaşasın.”
Bugün 12 Eylül 1980’in gözaltılar, gözaltında kayıplar, ağır işkenceler ve fişlemelerle dolu bilançosuna baktığınızda, ne Kayasu, ne ailesi ne de yakın çevresi doğrudan bir darbe mağduriyeti yaşamış. Hatta kayınpederi albay; hâlâ ‘askerle’ iç içe bir hayatı var. Fakat bu onu ‘sakıncalı damat’ da yapmamış. Hatta çok eğleniyor bu konuyla... “Kayınpederim damatların içinde en çok beni sever, ben de onu çok severim. Bunun sevgiyle, asker düşmanlığıyla alakası yok. Ben hukukçuysam suç işleyenin mahkeme önüne çıkmasını isterim, o kadar...” 

Soygun planlar gibi...
Neden şikâyet dilekçesi için 1999’u bekledi? Arada nasıl geçindi? Meslekten ihraç edileceğini düşündü mü? Bu sürece dair ne sorsanız Kayasu’nun önceden ince ince bir plan yaptığı ortaya çıkıyor. Neredeyse bir soygun gibi, “Ama en azından niyetimiz iyi” diyor.
Çok sık görülmeyen bir hadise olarak avukatlıktan savcılığa geçişi, iddianamesinin ciddiye alınması için meslekte kıdem yapmayı beklemesi, hatta notlarının iyi olması için özel gayret gösterişi, sonra mağduriyeti aza indirmek için emekli oluşu... Hepsi planın birer parçası. AİHM’de açtığı 14 davadan dördü hâlâ sürüyor. Hangilerinde dostane çözüme gidilir, hangisinde gitmez, o da plan dahilinde. 2008’de Marmara Üniversitesi’nde hukuk yüksek lisansı yapmanın planını bile yapmış, o derece...
Anayasa’nın 90’ıncı maddesinin referanduma sunularak ihraç kararlarına yargı yolu açılmasında, HSYK’nın yapısının değişmesinde payı olduğunu düşünüyor. Peki bunun ayrı bir tatmin hissi var mı? “Elbette” diyor gururla ama daha önce Hakimler Savcılar Kanunu’nda madde değiştirilmesine vesile olduğundan bunları ‘aştığını’ söylüyor.

Sağlığa zararlı site
Şurası da bir gerçek ki, Sacit Kayasu’nun, gerek kendi web sitesinde (www. demokrasimeydani.8m.com) tutturduğu mizahi dil yüzünden, gerekse dönem dönem televizyon ekranlarında fazla arzıendam etmesinden mütevellit bir inandırıcılık problemi var. Hele başlarda basbayağı ‘mahallenin delisi’ muamelesi gördü. Bir insana ‘Sizi niye meczup gibi gösteriyorlar?’ diye sormak biraz acayip, neyse ki bunun kasten yapıldığını düşündüğünden hiç gocunmuyor.
Sitesindeki ‘Bakanlar Kurulu’nun 12 Şubat 2001 tarih ve milyon kere milyon sayılı kararı gereğince bu sitenin ruh sağlığına zararlı olduğu ve aşağıdaki hastalıkları meydana getirebileceği anlaşılmıştır’ türü ‘hafiflikler’ de ona göre vatandaşı rahatlatmak için amaçlı.
“İsminiz ileride nasıl hatırlanacak?” diye soruyorum. Keyifle gülüyor, “Hatırlanacağına eminim, ama nasıl hatırlanacağımı siz söyleyin. İnsan kötüsünü düşünmek istemez çünkü...” diyor. Mesleğe dönüyor; büro, vergi levhası hazır, referandumdan ‘Evet’ çıkmış, arada da torunu Ege’yi mıncıklıyor. Sacit Kayasu’nun bugünleri güzel hatırlayacağı kesin...

Cinci hocanın bulduğu silah
Sacit Kayasu’nun hayatındaki en mühim viraj hangisidir, merak ediyorum. Tam da 1998 yılının 12 Eylül’ünde nöbetçi savcı olarak Ödemiş Devlet Hastanesi morgunda gördüğü cesede ‘Bu yüzde 95 Yeşil’dir’ raporu yazması mı? Bu bilginin basına sızmasıyla disiplin cezası almıştı.
12 Eylül darbecilerine dair bir vatandaş olarak yazdığı şikâyet dilekçesi de, savcı olarak hazırladığı iddianame de daha sonra geldi. O zaman bizatihi 12 Eylül müdür mühim viraj? Yoksa ta en başta hukuğu seçmesi mi?
Kayasu, hukuğa dair fikrini oluşturan hadisenin babasının suçlanması olduğunu söylüyor. Bu da senaryoluk bir hikâye. Denizli, Babadağ’da 1950’li yıllar... Baba Demokrat Parti’li, bulunduğu bölge ise CHP’li. “Çok çalışkan, başarılı ve sevilen bir insandı babam. Bu oranın bazı mahalli önde gelen CHP’lilerini rahatsız etti. Bir cinayet olayı da olunca, babamın üzerine atıyorlar. Hem böylece gerçek fail aranmaz hem de siyasi kişiliğinden de kurtuluruz gibi düşünüyorlar. İnanır mısınız, babamı mahkûm etmek için cinci hoca getirdiler. Geldi, devesini çöktürdü bir yere. Tam orada da cinayet silahı bulundu. Böyle bir tezgâh... Ama unuttukları bir şey var: Parmak izi. Allahtan o zaman da kriminoloji diye bir şey var. Sonradan o savcı ceza almış ama meslekten ihraç edilmemiş mesela...”
Sacit Bey o sıralarda daha dört-beş yaşlarında olsa da 18 ay cezaevinde yattıktan sonra babasına ‘Bir suçun yokmuş’ denmesi onu çok etkilemiş. En çok da bundan sonra babasının siyaseti bırakışı, birden Babadağ’dan taşınmaları... Zor günler geçirmişler. İşte hukukçu olma fikri o zamanlardan kalma. Sonra bu dosyayı tekrar açtırmak istese de aradan geçen 30 yıl mani olmuş.
Kayasu’nun, babasının ‘Sakın siyasetle ilgilenme’ öğüdünü başta çok da dinlediği söylenemez. 1980 öncesinde Denizli’de MHP Gençlik Kolları Başkanı, sonra da il başkanlığı görevlerinde bulunmuş örneğin. Fakat ‘değişik düşünen’ bir insan olduğu için tepki aldığını, yönetimle sorunları olduğunu söylüyor. O dönemlerde komünistle yakın arkadaş bir MHP’linin imkânsızlığını vurguluyor. MHP’yle fikirlerde açılan makas, sonuçta referanduma kadar gelmiş. Sacit Bey, küçük bir ‘yetmez’ kapısı aralasa da, tahmin edeceğiniz gibi hararetli bir ‘Evet’çi. Sonra 1983’te ANAP’tan aldığı teklif ise son siyasi hamlesi. İstifa hali için açığa imza atmasını istenince reddetmiş, babasının öğüdünü de ondan sonra bırakmamış.

İlk işi, babasının Türkiye’yi mahkûm ettiren davası oldu
1980 doğumlu Gonca Tekeli, Sacit Kayasu’nun üç çocuğundan en büyüğü. İşini eve taşımayan, sıkıntılı zamanlarını ailesine yansıtmayan biri olarak tarif ettiği babasına özenerek hukuk okumaya karar vermiş. Fakat o, yolunu ayırarak şirketler hukuku üzerine çalışmayı tercih etmiş.
Tekeli, babası meslekten ihraç edildiğinde üniversitede öğrenciydi. “Bu kararı duyduğumda okumamın anlamı kalmadı gibi düşündüm. Babamın yaşadıklarını görünce, mezun olduğumda benim de elim kolum bağlı olacak gibi bir hissiyat doğmuştu. Beni okulu bırakmamaya ikna eden babamın telkinleridir” diyor. Neyse, okulu hocalarıyla babasının davasını tartışarak bitirmiş.
Meslek hayatına atıldığında daha çok danışmanlık yaptığından, aslına bakarsanız Tekeli’nin ilk müvekkili babası. “Esasen dilekçeyi babam oluşturdu, ben format ve dil açısından yardımcı oldum. Yine de benim için çok önemliydi. Bir kere babamın bana güvendiği kadar ben kendime güvenmiyordum. Ama o bana inandı.”
Neticede Türkiye’yi 41 bin Euro ödemeye mahkûm eden bir AİHM davasından söz ediyoruz. Hem de AİHM, o zamana dek HSYK kararlarıyla ilgili dosyaları reddettiği halde... Mesleğinin
başında bir hukukçu için havalı neticeler bunlar.
Gonca Hanım babasının meslekten ihraç edildiği günleri de başka türlü anlatıyor tabii. Aile için yıpratıcı bir süreç olmuş. Bunda yakın çevrelerinden, babasının çok anlamsız bir iş yaptığını, hatta şöhret peşinde olduğunu düşünenlerin de payı var. Daha bir yaşını doldurmamış olan oğlu Ege hukuk okumak isterse diyeceğini merak ediyorum: “Hayır demeyiz herhalde. O da bu işlerin içinde büyüyecek. Kendi tercihidir” diyor. (Radikal)


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.