'Başbakan'a Boyun Eğmem'
"O, ruhsarındaki gülümsemeyi muhtaçlara nakletmiş, kadın olmanın erkeklikten geçtiğini keşfetmiş, mazlumların işçiliğini haksızların tanrıçalığına tercih etmiş, üstün barış kabiliyeti olan bir asker olarak savaşa katılmış, ateşi gözyaşı ile söndürmeye cehd etmiş, malı-evlattan, parayı-kazançtan ayırmış,  bütün dinlerin ilmine varmış, Hz. İsa'nın deyimiyle; mantığı zikir, sükutu fikir, bakışı ibret birisi olarak sizlerle Kezban Hatemi"
 

“KASIMPAŞALI OLMAKTAN GURUR DUYARIM”

 
2 kasım 1950 tarihinde İstanbul’da Şahver ve Ali Demirci çiftinin kızı olarak dünyaya geldiniz ama Başbakan Erdoğan gibi Kasımpaşalı olduğunuz söylenir. Siz kendinizi tanımlarken doğduğunuz yer, hangi aşamada kalır?
 
Bu aşamalar önemli değil ama Kasımpaşalı olmaktan gurur duyarım. Zaten “Ünlü Kasımpaşılar” diye bir röportaj yapmışlardı. Ben sıradan bir hukukçuyum. Televizyon programlarında ve davetiyelerde özellikle ismimin başına “Prof” koyuyorlar. Bu halkın teveccühü ama Prof değilim. Başbakan ile hemşeriyiz. Annem, “Olacak olan oğlak” derdi benim için. Bahçe içinde büyüdük, annem bizi sokağa bırakmazdı ama bahçeli bir evimiz oldu her zaman. Çok rahattık, genelde arkadaşlarım erkek arkadaşlardı. Genelde onlarla bilye oynar, kışın da kızak kayardık. Hiç unutmam, ev sahibimizin oğlu Hayri’nin çok güzel bilyeleri vardı, onun babası Kaptandı ve hiç birimizde olmayan oyuncaklar, Amerika’dan, babası tarafından getirilirdi. Ben de bilye oynamakta çok marifetliydim. Her zaman Hayri’nin bilyelerini yutardım, sonra Hayri ağlamaya başlardı, ben de “Ben kazandım” derdim, annesi gelirdi, annem bilyeleri geri verirdi ama ertesi gün Hayri gene bahçeye gelir, birlikte yine oynar, yine bilyeleri alırdım.
 
“HATEMİ, KOCAMDAN ÖNCE HOCAMDI”
 
“HATEMİ PARAYI TANIMAZ”

 
Bilyelerden bilgeliğe…geçiş sürecinde izdivaç…  ‘Sizinle Medeni Kanunu’nun 82. Maddesi’ne uygun bir akit yapabilir miyiz?’ diyerek evlenme teklifi eden bir eş, Hüseyin Hatemi.  Siz anladığınız halde kendisine söyletmek için ’82. Madde’yi bilmiyorum’ demişsiniz. Hüseyin Bey de kızarak ‘82. Madde’yi bilmiyor musunuz?’ diye hemen Medeni Kanun kitabını elinize vermiş.” Hukuksal zeminden duygusallığa geçişiniz nasıl oldu? Hüseyin Bey, hayatınızda nasıl bir boşluğu dolduruyor?
 
Tabi ki 82. Maddeyi biliyordum, anlamamazlıktan değil şaşırmıştım, “Nasıl, anlayamadım hocam?” dedim. 21 yaşındaydım, sene 1971’di. Hüseyin Bey ile çok enteresan bir hayat hikayemiz var. Çok hayran olduğum bir hocamdı; bilgisine, duruşuna, insanlığına, insanlara eşit yaklaşımına, bilgiyi paylaşımına…bütün bunlar çok önemli vasıflar ve hangi açıdan ele alırsan, çok nitelikli, derinliği olan bir insan. Ondan etkilenmemeye imkan yok. Ama bu etkilenme, talebe-hoca etkilenmesiydi. Hoca ile üniversiteyi bitirdikten sonra evlendim. Ben çok aceleciyim, o daha sakin görünümlü ama onun kendi ilgi alanında benden çok daha hızlı olduğunu gördüm. Hatemi; üniversitedeki çalışma hayatında, bilimsel faaliyetlerinde son derece iddialı, hırslı ve dediğim dediktir, taviz vermez. Kocasını metih ediyor, diyeceksiniz ama kocamdan evvel hocamdı. Bir de ayni ile vaki. “Kocası hakkında amma da attı” diyecek kimse olduğunu sanmıyorum. Aile hayatı bize ait, o bizim mahremimiz. Ama Hatemi, çok iyi bir babadır, çok duygusaldır, çok iyi bir eş diyemeyeceğim; sorumluluktan kaçan, sorumluluğun kıyısına bile yanaşmayan, dünyevi işlerle hiçbir alakası olmayan bir insandır. “Hatemi parayı tanımaz ve parayı bilmez” desem inanır mısınız? Böyle bir insandır.
 
“EVET DESPOTİĞİM”
 
Despotik bir anne misiniz?
 
Beni kararlı, doğrularından şaşmayan ve kimseye de dünya nimetleri için taviz vermeyen bir insan olarak niteliyorsanız, evet despot ama şiddet derseniz ki despot şiddet kullanır, karıncanın kanadını, karıncanın bacağını incitmekten ödü patlayan bir insanım, hiç kimsenin canını acıtmış değilim, bilerek, kasten kimseye hata yapmış değilim.
 

“DAİMA MAZLUMUN YANINDA YER ALDIM”
 
“MESLEKTAŞLARIM ETTİKLERİ YEMİNİN ARKASINDA OLSUNLAR”

 
Yıllar önce, Urfa Valiliği, sizin konuşmacı olarak katılacağınız,  KESK'in Urfa panelini  ‘‘Terörle mücadele yasasına’’göre yasaklamıştı. Bekir Coşkun bu olayın ardından: “Aydın kadınlar ne zamandan beri tehlikeli terörist?..” diye sormuştu. Siz ne kadar aydın olduğunuzun veya terörist olmadığınızın mücadelesini verdiniz mi? Bunca taraf olduğunuz meseleler karşısında en çok neyle suçlandınız?
 
Aydın mıyım, değil miyim bunun kriterleri bana ait değil. Böyle bir mücadelem hiç olmadı ama benim hukuk mücadelem daima mazlumun yanında tavır alma pozisyonum, mağduru kollama ve gözetme pozisyonum hiç değişmedi çünkü hayata atıldığım andan itibaren hep hukuk mücadelesi verdi ve iftiralara, haksızlıklara karşı tutum aldım. Bunda tabi eşimin 1402 olmasının da çok büyük etkisi oldu. O kadar haksız, mesnetsiz iddialarla o görevden alındı ki Hatemi, o andan itibaren insanların başlarına nasıl bir yafta geçirildiğini, nasıl damgalandığını, geri dönüşümsüz bir halde insanları nasıl toplumdan izole ettiklerini gördüğümde, kendi kendime buna karşı mücadele etme sözü verdim. Zaten bütün hukukçular olarak hem diplomayı alırken ettiğimiz yemin, hem ruhsatımızı alırken Baro’da ettiğimiz yemin bu doğrultuda ama biz bunun her zaman bilincinde olamıyoruz. Dolayısıyla bütün meslektaşlarıma o ettikleri yeminin arkasında olmalarını tavsiye ediyorum. Çünkü hayatta yaptığınız iyi şeyler her zaman arkanızdan geliyor, kötü veya palyatif çözümler, iş bitiricilik boş şeyler, bunların hiçbir zaman insanlığa hizmeti yoktur, bilsin ki insanlığa hizmeti olmayan eylem, tutum ve davranışın insanın kendisine de faydası olmaz.
 
"BAŞBAKAN AKİL HEYET İÇİN 'KEŞKE TOPLUMUN İÇİNDEN BÖYLE BİR İNSİYATİF OLUŞSAYDI' DEDİ"
 
Urfa Valiliğine gelince, Gaffar Okkan’ın da içinde bulunduğu bir liste yayınlandı, Milliyet Gazetesi yayınlamıştı, terör hat safhadaydı, ölüm listesinde ben ve eşim de bir çok kişi gibi vardık, ben rahmetli Okkan’ı aramıştım, “Bu liste neyin nesi, biz niye bu listedeyiz?” diye sorduğumda, “Hocam sen gönlünü ferah tut, hiçbir şey yok” demişti. Ondan bir hafta sonra da rahmetlinin öldürüldüğüne şahit olduk. Ben o listeyi yayınlayan gazeteden açıklama istedim, o gazetenin sahibi ve bu yazıyı yazanı DGM’de yargılattım, oldukça da yüksek bir tazminata mahkum olmalarına rağmen, daha sonra Yargıtay’da bozuldu. Biz olayın aslını hala öğrenemedik. Urfa Valiliği de belki de istihbaratına dair engellemede bulundu. Temel hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda sınır tanımayan hukukçulardanım benim. İnsanın Allah tarafından bahşedilen haklarına kimsenin dokunmaya, engellemeye, yönünü değiştirmeye hakkı yoktur. Bunu hepimiz haykırırsak, gerçek sivil toplum örgütü budur. Türkiye’de gerçek sivil toplum örgütü yok. Biz Akil heyet olarak, itici güç olarak sürece destek oluyoruz ve köprü kuruyoruz.  Başbakan, hukukçu olmadığı halde Dolmabahçe’deki toplantı da bunu tarif etti(Başbakan’ı farklı kılan da bu): “Keşke toplumun içinden bu inisiyatif oluşsaydı biz de rahat ederdik ama maalesef aydınlar, entelektüeller ve bu toplumda olan olaylardan sorumluluk duyan insanlar bir araya gelemiyor” Seninkiler ve benimkiler var, bizimkiler hiç olamıyor, bir kere deprem sırasında oldu ve çok kısa sürdü. Bir de benim de içinde olduğum, Irak’ın işgali ile ilgili konuda, “Savaşa karşı Hayır” platformunda oldu, o da kısa sürdü. Dolayısıyla amaçlar bittikten sonra ortak amaç bulmak çok zor, oysa eğer sen gerçekten Müslüman isen( şekli Müslümanlığın bir önemi yok, tıpkı şekli Hıristiyanlık gibi) gerçekten Müminim diyorsan, dinin kurallarına uymak zorundasın. O dinin kuralı:” Yeryüzünün herhangi bir yerinde bir zulüm olur da, sen sessiz kalırsan, dinsiz şeytansın ve o ülkede Allah’ın emanından çıkar” buyuruyor. Bunlar çok anlamlı mesajlar ama maalesef insanoğlu görmezlikten geliyor.
 


“ÜNLÜLERİN İŞİMİ ZORLAŞTIRDIĞI, BAŞARIMI ETKİLEDİĞİ SÖYLENEMEZ”

 
İnsan hakları savunuculuğunu yaparken özellikle ünlülerin sizi seçmesi hususuna değinmek istiyorum. Gülben ergen, İvana Sert, Acun Ilıcalı, Hamdi Akın, Sibel can, Yıldız Yıldırım, Cem Hakko… Ünlülerin haklarını savunurken karşılaştığınız ekstra bir zorluk var mı, tüm sorumluluğu size mi bırakırlar, siz mi baştan böyle bir protokol yaparsınız? Ünlüler başarı oranınızı nasıl etkiliyor?
 
Başarıyı da aynı şekilde tarif etmek isterim. Başarı, mağdurun yanında yer almışsan ve onun hakkına zarar getirmemişsen ve onun hakkını korumuş ve kollamışsan başarıdır. Yoksa bir davayı kazanmanın hiçbir anlamı ve önemi yoktur. Mesleki kazanç açısından ayrı, ahlaki görevler, edimler ayrıdır. Dolayısıyla ünlüler veya ünsüzlerin hiçbir farkı yoktur ama ne zaman ki bir hakkı sahibine teslim ediyorsunuz, ünlü olmak adaletin ona da verilmesine engel değildir. Sadece boşanma davalarına bakıyor değilim. Türkiye tarihine damgasını vuracak olan önemli siyasi davalarda yer aldım. Bu benim talebim üzerine de olmadı, her zaman gönülden, hiçbir maddi talepte bulunmadan görülen davalardı. Mağdurun yanında yer alma davaları bunlardır. Dolayısıyla ünlülerin benim işimi zorlaştırdığı, başarımı etkilediği söylenemez. Bu insanlar teveccüh ediyor, güveniyorlarsa hiçbir ayrım yapmam insanlar arasında. Ticari davalarımız da var ama magazin boyutu yüksek olduğu için, yayın yasağı ve gizli celse talebine rağmen maalesef basına sızmasına engelleyemiyorsunuz, ne kadar ünlü olursa olsun herkesin özel hayatı vardır, kamu menfaatine bir olay olmadığı müddetçe kamuyu da ilgilendirmez.
 
“HRANT DİNK DAVASI BENİ ÇOK ÜZDÜ”
 
2003 yılında oluşturulan ''Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu''adına hazırlanan metinde imzanız bulunuyordu, orada altına imzasını attığınız söz ise şu oldu: 'Barış ve adaletten yanayım. Dahası, barış ve adalet uğruna çalışmaya söz veriyorum'' Uğruna mücadele ettiğiniz hangi konuda bir çözümsüzlük hissine sahipsiniz, kadın hakları, insan hakları, İslam hukuku, çocuk ve hayvan hakları…son olarak terör?
 
Hrant Dink davası beni çok üzdü. Gerek yöntem açısından, gerek temel hak ve özgürlükler açısından, gerek insan açısından, gerek Türkiye’nin geleceği açısından karanlık bir dava olarak kalmasını istemediğim bir davadır o, ama Allah’a şükür yine ümit var, ışığı görüyoruz. Türkiye’de faili meçhul yok, faillerin hepsi biliniyor. Ama o iradeyi, o gücü kullanıp sonucu elde etmek çok derin yapılanma karşısında engellere uğruyor.
 
“BAŞBAKAN, BU ÜLKEDE HİÇBİR SİVİLİN YAPMADIĞINI YAPTI”
 
“ANAYASANIN 90.MADDESİNDEKİ DEĞİŞİKLİK, DEMOKRATİKLEŞMENİN EN ÖNEMLİ ADIMI”
 
“YARGI UYUM SÜRECİNDE KENDİNİ YENİLEYEMEDİ”
 
“YARGI İÇİNDE İNANILMAZ BİR DİRENÇ VE REFLEKS VAR”

 
Terörle mücadele dünyanın sorunu, sadece Türkiye’nin değil. Terör dediğiniz zaman işin içine çok çeşitli aktörler giriyor, terörle mücadele demokratikleşme ile olur, sen kendi evini iyi temizlemişsen, senin evini kimse pisletemez. 1915 olayları, ittihat ve terakki yapılanmaları…çok derin iltihapları olan yaralara sahibiz, o iltihapları temizlememiz, iyi bir antibiyotik ve iyi bir dezenfektanla bu işten kurtulmamız lazım. Bunun da en iyi dezenfektanı, sosyal demokratik hukuk devletini kurmak ve sivil bir anayasa yapmaktan geçer. Ak Parti bir çok şeyleri düzeltiyor, Başbakan bir çok şeylerde siyasi bir irade koyuyor.  Onun için Başbakan’ı destekliyorum. Başbakan, bu ülkede hiçbir sivilin yapmadığı, demokratikleşmenin önünü açtı, açtı da ilerleyemiyoruz, çünkü bu anayasa ile ilerleyemiyoruz.  Yargı bu uyum süreci kendini yenileyemedi ve hantal kaldı. Yargı içinde de inanılmaz direnç ve refleks var, hala aynı reflekslerle hareket ediyor. Kopenhag kriterleri sadece Türkiye için değil, Avrupa Birliğine üye olan bütün devletler için geçerli olduğunu, bunun bir kulübe girmenin ön şartı gibi kabul edilmesi gerektiğinin bilincinde değil. Ak Parti hükümeti, Anayasanın 90.maddesine yapmış olduğu ek bir değişiklikle demokratikleşmenin en önemli adımını attı. Ama bunu bir çok hukukçu görmezlikten geliyor, bir çok yargı mensubu bu maddeyi bildiği halde uygulamıyor, TESEV’in bir araştırmasında üst seviyede Yargıçlar, “Ben asla bu maddeyi uygulamayacağım, bildiğimi yaparım” diyor. Böyle bir durumda siz istediğiniz değişikliği yapın, hiçbir sonuca varamazsınız. Demek ki, değişiklik hukuk devleti olmanın önündeki engelleri aşmaya yetmiyor. Sivil anayasa olması lazım. Sivil anayasa, yargının yeniden yapılanması ve çok ciddi hakim ve savcıların demokratikleşme, ifade özgürlüğü, temel hak ve özgürlükler alanında eğitilmesi gerekiyor. Ülkemizde yabancı dil eksikliği de var, insanların donanımlı şekilde sürecin içine katılması lazım. Avrupa ülkelerinde bu konuda teati yapılarak davalara nasıl bakıldığını, olaya bir Yargıcın diğer aktörlerle nasıl dahil olduğunu görmesi lazım, karar verici ortamda tek başına olmadığını bilmesi lazım.
 


“BU ÜLKEYİ ANLAMAN İÇİN OTU DA KOKLAYACAKSIN, GÜLÜ DE…”

 
Başbakan hukukçu gibi konuştu dediniz de, Başbakanın Siirt’te okuduğu şiirin ardından yaşadığı yargı sürecinde yine ön saflardaydınız. Başbakan’ın hukuk dışı bir icraatına rastladınız mı, Öcalan ile yapılan görüşmelerin hiçbir hukuki alt yapısının olmadığı söyleniyor. Kendisini savunmakta zorlanacağınız bir hareketine rastladınız mı?
 
Çok samimi ve net söylüyorum. Mezardan rahmetli babam da çıksa doğru bildiğim şeyden şaşmam. Ki babamla devamlı çatışma halindeydim, karşı gelir başımı kaldırırım ki, benim zamanımda babaya karşı gelmek çok marjinal bir hareketti. Onun evet dediğine, ben hayır deyip saatlerce süren tartışmalara girerdik. Başbakan’a karşı da  aynı şeyi bir çok kere yaptım. “Savaşa karşı hayır” da Sabiha Gökçen’e, gencecik çocukların önünde en önde yürüdüm, hatta polis şaşırmıştı, “hocam sen ne arıyorsun bu marjinal guruplar içinde?” dedi. Hak ve adalet içinse herkesle dayanışma içinde olurum. Bu akil adamlar sürecinde değil, bundan evvel de…Bosna’dan döndüm, özgür gündem gazetesi beni konferansa çağırdı, “Aman oraya gidilmez” dedi, “Niye gidilmiyor, çağrıldığım her yere giderim” dedim. Üzeyir Garih ile bir çok yerden aynı anda iftara davetliyiz, Üzeyir bey de öyleymiş, başladık iftar dolaşmaya, sosyal iftarlar için “Bu olacak iş değil, sizin için bir nezaket daveti olup çorbayı orada, yemeği orada yiyebilirsiniz ama bu işin bir de rutin ibadeti vardır, Allah beni affetsin, ibadetimden alı koyuyor” diye dert yandım. Bana dedi ki, “Bak kızım, tavsiyem, kim nereye çağırıyorsa icabet et, seni adam yerine koyup çağırıyorlarsa, sen de adam yerine koyup gitmelisin” eskiden de böyle düşünüyordum ama şimdi prensip olarak bakıyorum. Oraya gittiğimde büyük bir hakaret yedik, “Filistin’e niye gitmiyorsun da, Bosna’ya gidiyorsun?” dediler. Ki savaş sırasında gitmiştik, ilk sivil uçak inmişti oraya. Filistin’e gidecek bir heyet oluştu da, gitmedik mi diye ben de sert bir şekilde çıkışınca güzel bir konferansa dönüşmüştü ortam. Günümüze gelince, özgürlükler açılım halinde. Bu ülkeyi anlaman, tanıman için otu da koklayacaksın, gülü de koklayacaksın, anlayabilmen için.  Bugün Hizbullah ile de görüşüp, “Kardeşim senin derdin ne?” diyebiliyorsun, hukuken karşı olduğum bir müessese olduğu halde korucularla görüşüyorum, onların da kollanması gerektiğini bu barış sürecinde idrak ediyorsun, konuşmadan, empati yapmadan, diyalog kurmadan bir yere varamazsın. Çatışma içinde bugünlere geldik. Yoksa kimsenin kimseye iknaya ihtiyacı yok.
 
“RUHBAN OKULU, EN KOLAY AÇILIMDI”
 
“PATRİK VE CEMAAT RUHBAN OKULUNU SİYASİ TARTIŞMA KONUSU YAPMAK İSTEMİYOR”
 
“TÜRKİYE’DEKİ AZINLIKLAR SORUNLARI BİTMEDİ”

 
Başbakan ile hemfikir olmadığınız bir diğer konu da, 1915 olayı ile ilgiliydi. Siz "Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum" kampanyasına katılınca, Başbakan’dan da "Herhalde onlar böyle bir soykırım işlemiş ki özür diliyorlar" diye yorum getirmişti, siz de, “Bizim özür dileme, onların da özür dilememe hakkı var dediniz. Uzun süredir: ‘Allah”ım sen beni bu ülkede azınlık ve Kürt yapmadığın için sana hamd ediyorum’ diye dua ettiğinizi belirttiniz. Türkiye’nin azınlık meseleleri konusunda sona gelindi mi?
 
Ben kendi vicdanı sorumluluğum açısından bu toplumda bir duruş göstermek zorundaydım ve onu yaptığım için de çok mutluyum. Tekrar tekrar yineledik zaten. Türkiye’deki azınlıklar sorunları bitmedi. Temel hak ve özgürlüklerin önündeki en büyük engel, anayasal engeller. Siyasi iradelerle belli noktaya kadar geliyorsunuz. Ruhban okulu hala açılmadı, ki açılsa da bitmiyor, hala mülkiyet sorunları ihtilaflı şekilde ve toplumdaki insanlar rencide edilerek devam ediyor. Ruhban okulu konusu, Başbakan’ın tabanına karşı sorumluluğu şeklinde engelleniyor. Ruhban Okulu, en kolay açılımdır. En kolay açılım olarak onu yapması gerekirken, daha zorlarına geçti. 300 milyon Ortodoks da onun peşinde ve arkasında olacakken zor bir şekle sokulmasını anlayabilmiş değilim. Ruhban okulu konusu, çokta yargıya gider, tıpkı yetimhane olayında olduğu gibi AİHM kararı ile gündemimize taşınabilirdi, o insanlar o kadar güzel insanlar ki, bunu siyasi polemik ve tartışma konusu yapmak istemiyor cemaat, özellikle Patrik Hazretleri. Bu hassasiyete bu yapının da karşılık vermesi lazım.  Ama ben şunu çok iyi biliyorum, Başbakan’ın gönlü, aklı bu okulun açılmasından yana. Bunu bana söyledi, okul açılacak ama bu kadar ertelenmesi can sıkıyor.
 


“BARTHOLOMEOS’U TANIMAKTAN ŞEREF DUYDUM”
 
“ANKARA, PATRİK’İ ANLAMIYOR”

 
Patrik Hazretleri dedik de… Fener Rum Patriği Bartholomeos’un danışmanısınız. Bartholomeos’un sizin için neden özel bir yeri var, İslami liderlerle farkları neler?
 
İslami liderlerle derken, kiminle kıyas ediyorsunuz? Kimsenin ruhaniyetini tartışamam ama çok entelektüel bir zihinsel yapı, inanılmaz vizyon, inanılmaz derecede zeki, inanılmaz derece dört dile hakim ve kalbi sevgiyle dolu, aynı Allah’ın güneşi altında iman eden, o da kendi dininin iyi bir mümini. Bir kere her şeyden önce çevre dostu, insan ve hayvan sevgisi olan, son derece karizmatik ve son derece özel bir insan. Ben onu tanımaktan şeref duyuyorum. Önceki diyanet işleri başkanlarında da çok önemli vasıflar gördüm, görmedim değil ama şimdiki Prof. Mehmet Görmez Beyefendi, hele şu ortamda Türkiye’nin bir şansı. Onun da entelektüel zihin dünyasının çok üst seviyede olduğunun farkındayım. Patrik Hazretlerine gelince…Patrik Hazretleri Türkiye’deki Ortodoksların, Hıristiyanların dini lideri değil, Türkiye’de çok özel konumu olan İstanbul’daki ilk kilisesinin başı değil, Patrikhanenin başı değil, dünya çapında 300 milyon Ortodoks'un Ekümenik patriği. Bir masaya oturduğunda masanın başında yer alan demek. Patrik Bartholomeos İstanbul patriği olduğu için o koltuğun başında. Kudüs patriği olsaydı, yan sandalyede olacaktı. İşte fark bu. Bütün kiliseler özerk, örneğin Kadıköy kilisesine Patrik Hazretleri Kadıköy metropoliti çağırmadan veya onun talebi olmadan ayin yapmaya gidemez. Ortodokslar arasında bir ihtilaf çıktığında ve çözülemeyen hale geldiğinde tek çözüm yeri, İstanbul’dur. Örneğin Kudüs patriğinin çıkan ihtilafının çözüm yeri patrikhane oldu, İstanbul kilisesinde heyet toplayıp kararını verdi, patrikhane binasında değil. İstanbul patrikhanesinin özelliği bu. Dolayısıyla Ortodoks aleminde, evrensel, ruhani bir lider olmasının ne dinen, ne siyaseten bize etkisi ve önemi yok. Bizim açımızdan saygı duyulması gereken, gururlanılması gereken bir statünün, bir ağırlığın, İstanbul gibi multi kültürün beşiği ve eşiği olan bir yerde olmasının önemini idrak edemeyenler için söylenecek söz yok. Bu hantal zihinsel yapı, Ankara’nın başkent olmasından kaynaklanıyor. Ankara bunu anlayamıyor. Ankara’da multi kültürü göremiyorsunuz, o gözle bakamadıkları için cemaatlere karşı bu tür problemler yaşandı, orada fikir üretildi ve bu topluma aşılandı.
 
“PATRİK MİSYONER DEĞİL”
 
“BÜTÜN DİNLERİN VERDİĞİ MESAJ AYNIDIR”

 
İnsani vasıfları açısından üzerindeki etkisi görülüyor, peki dini açıdan sizi cezbeden, inanışlarına sevk eden bir tarafı oldu mu?

 
Kiliselerine gittiğimizde, resmi ayinlerde Müslümanlara asla kutsanmış ekmeği vermez, verdirmez. Ayrıca hiçbir şekilde el öptürmez, neyi tesir etsin size? O konuda çok dikkatlidir. Kilise ile ilgili bir talep olduğunda; ben çok fakirim, Patrik Hazretleri bana yardım edin diye yazılan mektupları hemen gönderir, yardım etti de, dinine mensup kazandırdı diye intiba uyanmasın diye. Hiçbir mezhep böyle bir şeye tevessül etmez. Bu topraklardaki her din, kendini izah etmek zorundadır, hiçbir dine de yasak gelemez. Misyonerlik, çok yanlış. Benim patrik hazretlerinde gördüğüm, ruhani kriterlerine çok dikkat eden, insanlarla ilişkilerinde öncelikleri, katı prensipleri olan bir dini lider olmasıdır. Bir de Hıristiyanlık da, Musevilik de, İslam da hak dinidir, her biri belli zaman ve dönemlerde insanlığa, bizim de kabul ettiğimiz Peygamberler tarafından gönderilmiştir, dolayısıyla aynı mesajdır. Hazreti İsa’nın davası, Hz. Musa’nın on emri, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in veda hutbesini yan yana koyun, aynı temel kaynaktan çıktığını hemen anlarsınız, aynı temel prensipler üzerindedir ve aynı mesajları iletir, sapma açısıyla gönderilen bu mesajlar karşısında etkilenmemeye imkan var mı? Hz. Meryem, Meryem suresinde anlatırken gözünüzden yaş gelmemesine, tarihi birikimle onu yan yana koyduğunuzda hislenmemenize imkan var mı veya patrik hazretlerinin Hz. İsa’ya ait bir meseleyi anlattığında canı gönülden dinlememenize imkan var mı? kendisi misyoner değil ama o dinin idraki içerisinde diyaloga açık bir insandır.
 


“PATRİK SUÇLANIRKEN, ASIL ZORLANAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ OLDU”
 
“CEMAATLER, AVRUPA BİRLİĞİNDE TÜRKİYE’YE İVME KAZANDIRDI”

 
Patriğin hakkında açılan babalık davası reddedilmişti, ”dinlerden birine ait dini işleri, ibadet veya ayinin yapılmasını men etmek” suçundan da berat etti, Amerikan CBS kanalında yayınlanan röportajı çok konuşuldu. Patrik hangi açıdan sizi zorluyor?
 
Patrik Hazretleri beni hiçbir zaman zorlamamıştır. Kendisine isnat edilen şuçlar bu kadarla değil. Bir ara Ak Parti Hükümetinin başa gelmeden önce müthiş davalarla uğraşıyorduk. Yıldırma, bezdirme vs…Ergenekon’un baş muhatabıydı, cemaatler özelikle öyleydi. Her gün bir dava geliyordu. Avrupa Birliğine uyum sürecinde gösterilen vizyonu görebiliyor musunuz, papazlar ölüm tehlikeleriyle karşı karşıyaydı, bir papaz kolunu kaybetti, diğer bir papaz Ergenekon çeteleri tarafından yoğun beyin komasına sokuldu ve hala Amerikan Hastanesinde yatıyor ve artık bitkisel hayatta. Bunun gibi yüzlerce vaka. Beni zorlayan bir şey olmadı. Ben inandığım her şeyin arkasından giderim, hiç yılmam. Patriği de zorladığı kanaatinde değilim. Boşu boşuna o insanlar iftiralar attılar ama zorlanan birisi vardı. Dışarıya ve bir kızım Hıristiyan vatandaşına karşı Türkiye Cumhuriyetiydi. Patrik bunun ne olduğunu bile anlamıyordu. Babalık davasında da hemen gidip kan vermiş, benim haberim yok, “Patrik Hz. niye böyle bir şey yaptınız?” diye sordum, “Ne olur ki vereyim, olsun bitsin” dedi. Bu kadar temiz ve katıksız bir ahlağa sahip. Devletine güvenen, her zaman Türkiye’nin lehine hareket eden, Avrupa Birliğine girmemizde Ermeni Patriği Mutafyan Hz’nin de el birliği ile gayretleriyle…vs cemaatlerle Avrupa Birliğinde çok büyük ivme kazandı Türkiye. Bunları göz ardı etmeye hakkımız yok.
 
“HZ. PEYGAMBER, TÜRKİYE’DE YETERİNCE TANINMIYOR”
 
“BEN ARTIK SÜNNİ DEĞİLİM”

 
İnandıklarımın arkasından giderim dediniz de, Hıristiyanların Hz. İsa’nın yeniden dirildiğine inanılarak kutladığı Paskalya Bayramı etkinliklerine katılıyorsunuz. Peki  Şiilik, Alevilik konusunda sizde de her şey tam mı, Ehl-i Beyt sevgisi Hatemi sayesinde oldu, ondan sonra manevi dünyanızdaki değişim ne oldu, 5 vakit namazlar kılan, vaazlara giden bir annenin kızısınız, Alevilik-şiiilik konusunda aleyhinde konuşulmayan bir çocukluğunuz var, dini öğretileri ne kadar hazmettiniz?
 
Benim kendimi nerede gördüğümün bir önemi yok, mühim olan Allah’ın beni gördüğü yer. İnşallah iyi bir yerde görüyordur. Hz. Peygamber, Türkiye’de yeterince tanınmıyor, gençler açısından bence kalplerde ve gönüllerde yeterince de yerini bulmuş değil, onun muhipleri gizlidir, o sevgiyi göstermekte bile çok zorlanırsınız. O sevgiyi gösterdiğiniz an, siz başka bir boyut ve aleme geçersiniz. O boyuta geçmek, pozitif alanda zordur, o boyutu iç dünyanızda yaşarsınız ama bir tını, bir ses, ondan bir hareket, bir güzel naat sizi alır götürür. Ben küçüklüğümden beri Hz.Ali’nin hikayelerini dinledim, bizde Ali sevgisi çok önemlidir, babamın adı Ali’dir, oğlumun adı Ali, torunumun adı Ali. Ali ismi bizde çok yaygın ve itibarlıdır. Mehmet ismi ile birlikte Ali ismi de çok yaygındır. Ancak Türkiye’de Peygamberimizin yakınlarının bilinmediği, yakınlarının mezhepsel şekilde göz ardı edildiği için dinin özüne giremedik. Hala de girebilmiş değildir, başımıza ne geliyorsa Ehl-i Beyt ve imamların sahibi ve bilincinde olmadığımızdan geliyor. Bana gelince ben Sünni bir aileden geliyorum ama artık Sünni değilim. Benim mezhebim yok. Ben, Hz. Peygambere, onun sünnetine bağlıyım. Hz. Peygamber zamanında bu mezhepler var mıydı? Her hangi bir mezhebin üstünlüğünü bana videoya çekip göstersinler, inanayım. Mezhepler bizi bölünmelere, Ortadoğu’da yaşanan problemlere çekiyor. Kimin kimden üstün olduğunu Yüce Allah tayin edecek. Her dinin törenleri, yortuları paskalyaları vs Allah’a yakarmadır, temizlenme ve arınmadır. İbadet boyutuna, iman boyutuna kimse karışamaz.  Allah, Peygambere buyurmuş: “Resulüm sakın kitap ehli ile tartışma” Hüküm Allah’ındır.
 


“ARIBOĞAN, AKİL TOPLANTISINDA YABANCI DÜŞMAN BULALIM, DEDİ”
 
“NEFRET SUÇU CEZA KANUNUNA GİRMELİ”

 
Hüküm Allah’ın ama başörtüsü konusunda bazen bizler de hükümlerde bulunuyoruz. ‘Emine Erdoğan’ın başına taktığı türban değil, bildiğimiz başörtüsü’ demiş, modacıları da içine alan bir tartışmanın fitilini yakmıştınız. Başörtüsü yasağının yerini siyasette ne aldı sizce? başörtüsü konusunda ülkede hakim olan sessizlik neden sizce?
 
Türban, Fransızca bir kelimedir, bonedir. Türban İhsan Doğramacı tarafından literatürümüze girmiş, 12 Eylül’ün kazandırdığı bir olaydır. Başörtüsünün bağlanma şekilleri vardır, bu da kadının inisiyatifindedir, erkekler hakim, egemen pozisyonlarını almaktadır ama Allah’ın izniyle yavaş yavaş aydınlanan, bilinçlenen kadın bu oyunlara gelmiyor artık. Türkiye’nin baş örtüsünün yerini bir çok şey alıyor. Dolmabahçe’deki bilgi aktarımı için Başbakan ile yaptığımız toplantıda bunu konuştuk. Marmara gurubunun Başkanı Deniz Ülke Arıboğan, “Bir yabancı düşman bulalım en azından, içeride o kadar düşmanlık var ki” dedi. Ben dedim ki: “Sakın, bunun cevabı şudur, nefret suçunu ceza kanuna koyarsın, haddine mi düşmüş düşmanlığı üretsin ve yapsın, hedef göstersin” Nefret suçu, ceza kanununa girmeli çünkü birisini yaftalıyorsun. Yaftaladığın o insanın kimliğini, geleceğini ve bütün sülalesini o yafta içinde yok ediyorsun. Bugüne kadar bu yapıldı, artık bu yapılmasın. KCK davaları çok enteresan, siz dağdakini siyasete indirmeye çalışıyorsunuz, siyasete indirdiklerini de seçilmişleri özellikle KCK davalarından yargılıyorsun ama bir Başbakan akil adamların içine hem de Güneydoğu’ya KCK’da yargılanan bir sendikacı Başkanını getirip koyabiliyor(Lami Özgen) Türkiye’nin haline bakar mısın? ama biz buyuz, inşallah bu yuvarlanmada, bu toz duman içinde kalkıp, elimizi yüzümüzü yıkayıp yolumuza devam edeceğiz. Açılım da, demokratikleşme de, barış süreci de yol alıyor. İç ve dış provokasyonlar olacak, sağ duyu her zaman önce gelmeli, anlamalıyız, empati yapmalıyız.
 
“BATIDAKİ NEFRET, DOĞUDA YOK”
 
“BÖLGE İNSANI, BU MASAYI BİRLİKTE HAZIRLADIK AMA BİZİ YEMEĞE OTURTMADINIZ”DİYOR”
 

Akiller gezisinde dinlediğiniz bir aile için özellikle yaptığınız bir şeydi, empati. Kamile Peker isimli bir kadın,  evlerini yakan askerlerden birinin kızını kurtarması dolayısıyla ettiği duadan bahsedince duygusal anlar yaşadınız. Çekilen ve taze tutulan onca acı, kin ve nefretin bir anda silinmesini mümkün kılar mı sizce? Nefret suçu ceza sayılsın diyorsunuz ama…
 
Ben kadınım, gözlerdeki, kalpteki nefreti çok iyi anlarım. Gözgöze geldiğiniz insanda her şeyi anlarsınız. Bir insan sizinle gözgöze gelemiyorsa anla ki problem var. Bir nefret görmedim. Batıdaki nefret, Doğuda yok. “Biz sizden bir şey istemiyoruz, sizin gibi olmak istiyoruz” diyor. “Biz bu Cumhuriyeti birlikte kurduk, bu masayı birlikte hazırladık ama bizi yemeğe oturtmadınız.”
 


“SÜRECE DESTEK OLMAYANLARA, “SAĞIR VİCDANLAR” DİYORUM”

 
Ülkenin her yerinden insanlar yardım için ne yapabiliriz sorusunu soruyor. Bu sürece destek olmayanlara, akil insan veya hukukçu olarak “Sus ve izle” mi dersiniz?
 
Bu çok güzeldi, yola çıkmadık daha, akil insanlar adı olarak telaffuz edildi, inanılmaz mail ve mesaj, bilgi ve belge akışı başladı. Bu beni inanılmaz yüreklendirdi. Tekrar büyük bir tura başlıyoruz. Biz toplumdan gelenleri topluyoruz, endişeleri, talepleri, önerileri alıyorum, yolda giden vatandaşın notunu tutuyorum. Şoförün, bakkalın, bana ekmek getiren çırağın bile notunu alıyorum. Size oy verecek olanlar, bu ülkeyi kuracak olanlar, sivil anayasayı yapacak olanlar da bunlar. Sürece destek olmayanlara, “Sağır vicdanlar” diyorum. Görmezler, işitmezler, duymazlar ve anlamazlar, kalpleri mühürlüdür diyor Kuran-ı Kerim.
 
“BEKİR COŞKUN BİZLERİ MAYIN EŞŞEKLERİNE BENZETTİ”
 

Akiller Heyeti olarak gittiğiniz yerlerde karşılaştığınız protestocuları kastederek “İt ulur, kervan yürür” dediğiniz iddia edildi.  Avrupa Parlamentosu’nda PKK’lıların artık terörist olarak değil, ‘aktivist’ olarak tanımlanmasına karar verildiği yönündeki haberleri, size karşı eleştiri olarak kullananlar var.
 
Ben orada protestocuları kastetmedim. Biz akil insanlar sıfatıyla yönlendirilip, gönderildiğimizde basın inanılmaz ithamlarda bulundu. Başta Emin Çölaşan. Bir hayvan sever olan ve çok da saygı duyduğum, sohbet ettiğim Bekir Coşkun bizleri, “Mayın eşeklerine” benzetmişti. Ben o anlamda söylemiştim. Yoksa ben halka bunu böyle anlıyor demedim. “Hocam, ne diyorsunuz, sizin aleyhinizde yazıyorlar, şimdi de eşeğe benzetmişler” diye sordular, “Boşver yahu, it ürür, kervan yürür” dedim. Bu bir deyimdir. Yoksa kimseye hakaret kastı taşımamaktadır.
 


“ŞİDDETİN EN BÜYÜK MAĞDURU, KADIN VE ÇOCUKLAR”
 
“KADIN HAKLARI, RIZA ZELYUT’UN KONUSU DEĞİL”

 
Akil İnsanlar projesi aslında ülkemizin kadın gerçeğini de daha yakından görmenize, dokunmanıza yaradı sanıyorum. Örneğin Siirt’in Aydınlar İlçesi’nde Molla Burhan Medresesi’ne kadınların giremediği gerekçesiyle alınmadınız. Doğunun kadın yüzünde bir değişim görüyor musunuz, Rıza Zelyut, kadınlara ayrımcılık meselesinin üzerinde durmadığınız için, sizin desteğinizle sürecin asıl kaybedeninin Türk Kadını olduğunu yazmış.
 
Kimin ne dediği umurumda değil. Arkamdan kimin ne dediğine bakmıyorum çünkü ben ne dediğimi çok iyi biliyorum. Eşim her şeyin arkasından bakar, inceler, cevap yazar. Pozitif enerjimizi, negatif sürece dağıtmanın anlamı yok. Yeterince dertle hemhaliz. Kadınlara karşı ayrımcılık yapılması, kadın hakları konusu Zelyut’un konusu değil. Orijinal olmak için böyle büyük laflar söylemesinin önemi yok, ne yaptığımızı merak ediyorsa gelsin izlesin. Biz nitelikli olarak kadın kuruluşlarıyla görüşme halinde olduk, hemen her gittiğimiz yerde, özel olarak hem STK temsilcilerini davet ettik, hem de STK dışında olayın muhatapları ve aktörleriyle nitelikli görüşmeler yaptık, bir de Rıza Zelyut’a rapor verecek halimiz yok, raporumuz açıklandığında görür, inşallah tatmin olur. Kadın konusu Türkiye’nin çok ciddi bir konusudur. Pozitif ayrımcılığı anayasaya koyan da Ak Parti’dir. Daha Rıza Zelyut başka sularda oynarken, eşitlik ilkesine ayrı bir durum oluşmasın diye 10. Maddeye getirilen değişiklikleri oturup baksın. Biz öyle bir şey yaptık ki, özellikle Diyarbakır’da gördüm, ikisi de Kürt, birbiriyle daha hiçbir konuda temasa geçmemiş STK’ları bir araya getirdik. Diyarbakır’da ayın 25’inde benim moderatörlük yapacağım büyük bir kadın formu gerçekleşecek. Şiddetin en büyük mağduru, kadın ve çocuklar. Kadının hem siyasileştiğini, hem de gitgide daha da özgürleştiğini gözlerimle gördüm. Ama şu vardı, diyalog eksikliği vardı. İki farklı görüşten, iki Kürt gurubunu yan yana getirebiliyorsak, ne mutlu bize. Bunun içinde Kırklar meclisi diye bir meclis var. Sur belediyesi içinde çalışan bir meclis. Diyarbakır’ın bütün gerçeğini ortaya koymuş, Hıristiyan’ından, Kürt’üne, Yezid’isine, müftüsüne…bütün dini inançları meclisin yan kolu olarak çalışan, haftanın belli günleri toplanan bir sivil toplum örgütü kurmuşlar. Bu örgütün kurulmasında en büyük desteği ben verdim. Acaba Rıza Zelyut, bu kadın topluluklarından birini tanıyor mu?
 
“HİZBULLAH DA MUHATAP ALINMAK İSTİYOR”

 
Ahmet Hakan, size “Sizin işiniz kolay, Allah Ege ve Karadeniz Bölgesi akillerine sabır versin” deyince, korucular meselesini öne sürmüşsünüz. Dediğiniz gibi Kürt siyasi hareketinden sürece direnç gösterecek unsurlar çıktı mı?
 

Korucular niye sürece direnç göstermiyor. Önümüzdeki en önemli engeller; ön yargılar, at gözlükleri, yanlış tarihi birikim. Bir kere bunları atamıyorsun. Bunları atmanın en güzel yolu, empati. Kürt tarafından sürece karşı çıkanlar şu açıdan çıkıyor, “Ben niye muhatap değilim?” diyor. Bunlar da radikal, dini, Kürt gurupları. Ben BDP ve barış annelerinden sürece karşı çıkıp, “Ne oldu bizim çocuklarımız?” sorusu bekliyordum ama bunlardan beklemiyordum. Dini guruplardan Hizbullah’ı kastediyorum. Ama onlara da anlattığım zaman diyorlar ki, “Kandil ve İmralı muhatap alınıyor da, biz niye muhatap alınmıyoruz, biz de bu olayın içinde önemli aktörüz. Doğru önemli aktördüler. Aramızda hukukçu ve akademisyenler var; Mehmet Emin Ekmen, Faruk Ünsal, Yılmaz Ensaroğlu, Fazıl Erdem, Lami Özgen, Etyen Mahcupyan, Murat Belge ve sadece sanatçı kisvesiyle değil insani yönüyle, aşk yönüyle Yılmaz Erdoğan var, çok önemli bir işlev görüyor o da. Siyasi parti olduklarını, mecliste temsil edildiklerini söylüyoruz. Her marjinal gurubu dinleyerek, onlara sessiz, silahsız anlatarak ve siyaset yaparak götürülecek bir süreç. Talep dediğin siyasetle olur. Barış süreci bir günde, bir ayda olmaz. Bizim gördüğümüz, en az 10 yıllık süreçte normale döner, temel hak ve özgürlükler. Bu yargı hantal bir şekilde işliyor. Bir taraftan barış süreci diyorsun, diğer taraftan seçilmişleri hapse alıyorsun, hem de hiçbir anlamı olmadan, bir suç varsa o suçun tespitini yaparsın bırakırsın, kaldı ki gitti dünya o kadar globalleşti ki, 1,5-2 aylık sık bir çalışmayla suçluların iadesi devrede zaten.
 


“HUKUKÇU OLARAK KORUCU MÜESSESİNE KARŞIYDIM”
 
“KORUCULAR DA SÜRECİ DESTEKLİYOR”

 
O zaman PKK tehlikesi ortadan kalktıktan sonra Türkiye’yi Hizbullah tehlikesi mi bekliyor?

 
Hayır, onlar da barıştan yana olduklarını ve muhatap alınmak istediklerini söylüyorlar. Bir hukukçu olarak korucu müessesine karşıydım. Silah devlette olur, devletin dışında silahı asla kabul etmiyorum. Silahsızlanma taraftarıyım. Bu barış sürecinde de, acilen bütün bu silahların toplanması kanaatindeyim. Devletin askeri, polisi varken bu korucu ne demek, dedim ama öyle rezilhane bir çark dönmüş ki, kardeşi kardeşe, akrabayı akrabaya, kıran kırana, Kürdü Kürt’e kırdırmış bir sistem ve çark işlemiş orada. Aynı soyadlı insanlar birbirlerine kan davasıyla kin güdüyor. Biz onlarla konuştuğumuzda, süreci desteklediklerini söylüyorlar ama süreç sırasında ne statüde olacaklarının bilincinde değiller, nasıl bir şey talep edeceklerinin de bilincinde değiller. Bu insanlar nasıl bu sürece sürüklendiler, bu sistem nasıl yapıldı diye dehşete düşüyorsunuz ve korunması ve sosyal bir güvenliğe bağlanmasına hemen hissediyorsunuz. O çok ciddi bir konu. Barış sürecini engelleyici değil, rehabilitasyonda çok ciddi ele alınması gereken, öncelikli olması gereken bir konu.
 
“REYHANLI OLAYI, BİZİ SAVAŞA SOKMAK İSTEYEN EMPERYALİST GÜÇLERİN OYUNU”
 
“SÜREÇTE CHP VE MHP’NİN ÇOK BÜYÜK VEBALİ OLACAK”
 
“BAŞBAKAN’A BOYUN EĞMEM”

 
Barış süreci daha önce başlasaydı…Esad hala iktidarını sürdürebilir miydi?
 
Bir annenin feryadı ile cevap vereyim size: “Keşke Habur akamete, sekteye uğramasaydı da evladım yaşasaydı, ben her gün mezarının yanında bir çukur kazdım, oraya gidip onunla konuşuyorum” diyen bir anne vardı görüştüğüm. Reyhanlı olayını bununla bağdaştırmıyorum. Başbakan’ın dediği gibi “Bu olay çok ciddi bir provokasyon” Uluslar arası çözülmesi gereken ve karşılıklı  diyalogla halledilmesi gereken bir konu. Bizi bir an evvel Irak gibi savaşa sokmak isteyen emperyalist güçlerin oyunu. Allah’a şükür ki, yutmuyoruz. Bunun PKK ile ilgili olduğu kanaatinde değilim. Biz bu tür sabotajları ön görüyoruz. Bunlar olacak. Bir çok engellemeler çıkacak. Böyle muhalefetimiz olduğu sürece çıkmaya devam edecek. Bize vebal diyorlar ama CHP’nin ve MHP’nin çok büyük bir vebali olacak. Bir gün bile bir şehit çocuğumuz gelmiyorsa, ben bu barış süreci ile övünürüm. Bir gün sessiz kaldıysa o dağlar ben bu barış sürecinin arkasından giderim. Bunu MHP yapsaydı, onun da arkasından giderdim. Kılıçdaroğlu yapsaydı da arkasından giderdim. Bunların düşmanlığı tamamen Başbakan’ın başarısı. Başbakan’ı farklı kılan da bu. Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar diye bir laf var. Bu yaşa kadar kimseye taviz vermemiş, boyun eğmemişim. Buna Başbakan da dahil. Bunu herkes biliyor. Benim söylediğim, bu barış devam etsin diye canımızı vermeliyiz, yeter ki evlatlarımız ölmesin.
 
“MUHALEFET DE BAŞKANLIK SİSTEMİNİ İSTİYOR”
 
Erdoğan, doğru söylediği için dokuz köyden kovuluyor dediniz de…Gide gide Başkanlık koltuğuna oturursa, onaylar mısınız?
 
Bu ülkede yarı başkanlıkla gidiyoruz, bu çok mu özel bir şey, parlamentoyu çalıştıramadık, bu çok mu güzel bir şey, parlamentodan bir medeni kanunu doğru dürüst çıkartamadık bu çok mu güzel bir şey, bir sivil anayasayı hala yapamıyorsak bu çok mu güzel bir şey? Böyle giderseniz Başkanlık değil, diktatörlüğe bile gidersiniz, çünkü karşınızda muhalefet yok. Akil insanlara saldırı, muhalefet yapmak değildir, akil insanlar yerine elinin taşın altına koy, ben de bu barış sürecinde varım, de. Oyun yarısını kap. Kamyonun arkasında “Çalış senin de olsun” diyor. CHP, sivil anayasayı, parlamenter sistemi çalıştırmak üzere elini verse, kırmızı noktalarım demese Başkanlık sistemi olur mu? olmaz. Muhalefet de Başkanlık sistemini istiyor.
 
“AKİL İNSAN OLDUĞUM İÇİN DAVASINI ÇEKEN MÜVEKKİLLER VAR”
 
Hayatınızda büyük öneme sahip diğer varlıklar kedileriniz…Evinizde beslediğiniz Taliban, manidar başlıklar altında haberleştirilmişti. “Dilsiz Sevgi Elçileri” isimli kitap projesi neden bir türlü hayata geçmiyor?
 
Geçemiyor çünkü çok yoğunum. Anılarım hep yarım kalıyor, onları parça parça toplayacak bir nehir konuşması yapmam lazım, başka çare yok. Bu süreçte de rahatlarsam, danışmanlık bazında avukatlık yapayım diyorsunuz. Akil insan olduğum için davasını çeken müvekkiller var. Onların da kendi bilecekleri iş.
 
Bu uğurda belki mesleğinizi feda edeceksiniz, göze aldığınız şey fark edilir inşallah. ‘‘Ben toplumun bütün pisliğinin aktığı, yani toplumun kanalizasyonu adliyelerde çalışıyorum” demiştiniz.  Belki de ortama ayak uydurmak için kendi prensiplerinizden vazgeçtiniz.  
 
Üzerime gelenler bir elin parmaklarından fazla değil, ama sevgi dolu mesajlar, bize ne iş düşüyor diye Anadolu’nun en ücra köşelerinden arayan insanlar var ya, o insanı rahatlatıyor.


HÜLYA OKUR- HABERX

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.