Türkiye’nin sorunu ifade ve basın özgürlüğü
Cansu ÇAMLIBEL - YÜZ YÜZE


CUMHURBAŞKANI GÜL’ÜN VETOSU HAYATİ

- Geçen kasım ayında raporunuzu hazırlamak için Türkiye’ye geldiğinizde pek çok üst düzey isimle görüştünüz. Ancak Başbakan Erdoğan randevu talebinizi geri çevirmiş sanırım.
Sanırım hiç yanıt vermemek geri çevirmek olarak yorumlanabilir.


- Bazı bakanların yanı sıra Cumhurbaşkanı Gül ile de görüştünüz. Bugün bütün dünyadan kendisine yeni internet yasasını veto etmesi yönünde çağrı var. 3 ay önceki görüşmede edindiğiniz izlenimler ışığında bir tahminde bulunsanız, sizce Gül imzalar mı bu yasayı?
Biz de kendisine çağrı yapan uluslararası kuruluşlar arasındayız. Umarım veto edecek. Bu vesileyle şunu da söylemek isterim; kasımdaki ziyaretimiz sırasında yoğun gündemleri arasında bizi kabul eden Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Yardımcısı Arınç ve diğer yetkililere müteşekkiriz. Fakat maalesef o ziyaretten sonra geçen sürede işler daha da kötüye gitti. Hükümetin ve bütün yetkililerin bir an önce inisiyatif alıp ifade özgürlükleri açısından giderek kötüleyen bu atmosfere dur demesini bekliyoruz. Bu nedenle de Cumhurbaşkanı Gül’ün vetosu çok hayati.

SEÇİM YOLSUZLUK SORUŞTURMASININ YERİNE GEÇEMEZ

- Başbakanın son günlerdeki açıklamalarından anlıyoruz ki seçimlerde yüzde 40-50 civarında bir performans göstermelerinin yolsuzluk iddialarına verilecek en iyi yanıt olduğunu düşünüyor. Demokrasilerde sandık siyasetçiler hakkındaki yolsuzluk ve rüşvet iddialarını çürütecek bir yöntem olabilir mi?
Yolsuzluk iddialarının eksiksiz araştırılması çok zaruri. Seçimler yolsuzluk iddialarının meşru olup olmadığını belirleyecek bir araç olamaz. Seçimler bu iddialar karşısında yürütülecek soruşturmaların ve hukuki süreçlerin yerine geçemez. Bazıları bu yolsuzluk iddialarının arkasında siyasi motivasyonlar olduğunu düşünebilir. Ama yine de bir yolsuzluk soruşturmasının sonucunu bir seçimin belirleyebileceği nasıl düşünülebilir anlamıyorum. Soruşturma ayrı ve şeffaf olarak yürütülmeli. Bu çok önemli, çünkü Türkiye’deki herkesin bu iddiaların arkasındaki gerçeği öğrenme hakkı var.


- Başbakan Erdoğan’ın bazı medya patronlarına talimat verirken duyulduğunun iddia edildiği ses kayıtlarından haberiniz var mı?
Haberim var ama üzerine yorum yapabilecek durumda değilim. Biliyorsunuz, burada da geçen hafta ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın bir büyükelçiyle konuşurken AB hakkında söyledikleri Youtube’a düştü. Yani hiçbir ülke bu tartışmalardan azade değil. Ama o konuşmaların tamamına vakıf olmadan üzerine yorum yapmanın doğru olmadığını düşünüyorum.

WEB SİTESİNE NE KONULACAĞINA HÜKÜMETİN KARAR VERMESİ İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN İNKÂRI

- Türkiye’de hükümetin başını çektiği bazı kesimler özel hayatın gizliliğini gerekçe göstererek bu kayıtların sanal ortamda kalmasına karşı çıkıyor. Bazı kesimler ise yeni internet yasasının tamamen siyasetçilerin yolsuzluklarını örtmek için apar topar dizayn edildiğini düşünüyor. Sizin genel manada ses kayıtlarının ortaya dökülmesi meselesine bakışınız nedir?
Şimdi burada iki ayrı mesele var. Bildiğiniz gibi telefon dinleme güvenlikle ilgili bazı durumlarda gereklidir. Ancak bunun mutlaka bağımsız bir mahkeme tarafından onaylanmış olması şarttır. Dinleme ve izlemelerin kesinlikle istismar edilmemesi gerekir. Bu husus geçen yıldan beri ABD’de de hararetle tartışılıyor biliyorsunuz. Sizdeki yeni yasaya gelince şöyle düşünüyorum. Bir hükümetin insanların ne izleyip izlemeyeceğine, web sayfalarına ne koyup koymayacaklarına karar verebilecek olması temel ifade özgürlüklerinin inkârıdır. Türk hükümetinin bilgi akışını kontrol etme ve insanların kişisel bilgilerine ulaşma konusundaki çabaları karşısında ciddi endişelerim var.

2002’DEN ÖNCE HER ŞEY MÜKEMMELDİ DEMİYORUZ

- Kısmen özgür bir ülke ne demek?
Bu soruyu sormanız önemli, zira bana önemli bir noktayı aydınlatma şansı veriyor. Biz ‘2002’den önce her şey mükemmeldi ve AKP iktidara geldiğinden beri her şey kötüye gitti’ demiyoruz. AKP döneminde çok ilerleme kaydedilen pek çok alan var. Raporumuz, daha önceki hükümetler iktidardayken ve asker siyaseti kontrol ederken medyanın büyük sorunlar yaşadığını hatırlatıyor. Dolayısıyla biz siyah-beyaz bir fotoğraf çekmiyoruz bugün. ‘Kısmen özgür ülke’ demek fotoğraf tamamen siyah anlamına gelmiyor. Kısmen özgür ülkelerde siyasi haklar ve bireysel özgürlüklerin yaşanmasında sorun vardır. Türkiye örneğinde en büyük sorun ifade ve basın özgürlüğünde. Türkiye bir diktatörlük değil. Çok canlı tartışmaların yaşandığı, çok iyi gazetecilerin olduğu, dinamik bir sivil toplumun yaşadığı bir ülke Türkiye. Ama bir yandan da temel haklarınızın garantisinin olmadığı bir ülke. Belki ifade özgürlüğünüz var ama ifade ettikten sonra özgürlüğünüz yok.

 

Başbakan’ın eleştirilmesi yakın çevresinde tabu

- Türkiye diktatörlük değil derken, Batı medyasının Başbakan Erdoğan için son dönemde kullandığı ‘diktatör’ yakıştırması için ne düşünüyorsunuz? Gerçekten de otoriter eğilimlerin izleri var mı?
Evet, biz raporda artan bir otoriterliğe doğru hareketler gördüğümüzü ve bundan kaygılı olduğumuzu söyledik. Ayrıca kasımdaki Türkiye ziyaretimiz sırasında Başbakan’ın eleştirilmesinin yakın çevresinde bir tabu olduğunu gözlemledik. Eleştiri getirenler hemen hedef tahtasına oturtuluyor. Türkiye’de geçmişte Kürt ve Ermeni meselelerini konuşmak yasaklıydı. Bugün artık bunlar gazeteciler açısından sakıncalı konular değil. Bugün sakıncalı olansa Başbakan’ın doğrudan eleştirilmesi ve yolsuzluk dosyaları. Bu meselelere dokunan gazeteciler hedef haline geliyor.


- Ancak Başbakan Erdoğan bu sert tutuma gerekçe olarak kendisini yasadışı yöntemlerle düşürmeye çalışan paralel devleti gösteriyor. Bu ‘paralel devlet’ ifadesi sizin rapora da girmiş. Bu söyleme itibar ediyor musunuz, var mı sizce Türkiye’de devletin içinde böyle bir yapı?
Ben bunu şöyle ifade etmek isterim. Bence hükümet kurumlarının içinde her zaman farklı güçler vardır, bazıları daha eleştireldir, bazıları da daha destekçi. Kariyer bürokratlarının görev yaptığı her sistemde bu vardır. Önemli olan bununla nasıl başa çıktığınızdır. Polisler ve savcılara yönelik tasfiyelerin boyutu o kadar büyük ki, bana kalırsa artık kimin AKP’li kimin Gülenci olduğunu söylemek güç. Washington’da raporumuzu tartıştığımız paneldeki konuşmacılardan birinin dediği gibi, ‘İnsanlar alınlarında G harfiyle dolaşmıyor’. Dolayısıyla bu insanlara AKP’li olup olmadıklarını anlamak için nasıl bir test uygulanıyor, onu bilemem. Ama yolsuzluk iddiaları gibi ciddi meseleler mutlaka şeffaf bir şekilde soruşturulmalı. Yolsuzluk meselesini ele alma yöntemi tasfiye değildir.

Çıkıp konuşmalı

SORUN BÜYÜKELÇİNİN KONUŞMASI DEĞİL WASHINGTON’IN SESSİZLİĞİ

- Raporda ABD’ye, Türkiye’de yaşananlar konusunda daha yüksek sesle ve daha yüksek yerlerden tepki koyması yönünde çağrı yapıyorsunuz. Başbakan Erdoğan’ın sert mizacı ve hükümetin dışarıdan gelen her şeye komplo diye baktığı göz önüne alınırsa, Başkan Obama’nın sizin bahsettiğiniz türden bir açıklama yapması ters tepkiye neden olmaz mı?
Başkan Obama kaygılarını dile getirecek olsa Başbakan Erdoğan’ın kendisini bir komplo içinde olmakla suçlayacağına hiç ihtimal vermiyorum. Dile getirilen kaygının seviyesi ne kadar yükselirse, eleştiri ne kadar tepe bir noktadan gelirse, Erdoğan’ın bunu evirip çevirip bir Batı komplosu olarak lanse etme ihtimali o kadar zayıflar. Türkiye’deki Amerikan Büyükelçisi Ricciardone’nin yüksek sesle eleştirilerini dile getirdiği zamanlar oldu ve sert şekilde saldırdılar kendisine. Ancak Washington Ricciardone’ye yeterince arka çıkmadı. Bu örnek de bugün Türkiye’nin içinde yaşananlara daha yüksek yerlerden tepki gösterilmesi ihtiyacını ortaya koyuyor.


- ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklamalar etkili olmuyor demek mi istiyorsunuz?
Geçen hafta Türk parlamentosundan geçen internete dair kısıtlayıcı yasal düzenlemeye karşın Washington yine adeta sessiz kaldı. Doğrudan kınamak yerine AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) kriterlerini hatırlattılar. Bana kalırsa bu yeterince iyi bir tepki değil. Geçmişte Başkan Obama ile Başbakan Erdoğan’ın kurduğu ilişkinin boyutu hatırlanırsa bunun ne kadar problemli bir duruş olduğu görülecektir. İki lider geçen yaza kadar oldukça yakın bir ilişki tesis etmişti. O ilişki artık bugün eskisi gibi değil. İlişkinin o kadar yakın bir seviyeden bugün neredeyse hiç olmayan bir noktaya gelmiş olması da ayrıca sorunlu. Anladığım kadarıyla Başkan Obama ile Başbakan Erdoğan epey bir zamandır konuşmuş değil. Karşılıklı konuşmamak şu an ortada duran sorunları çözmeyecek. Dostlar kaygılarını lafını sakınmadan dile getirebilmeli. Bunu yıkıcı değil yapıcı bir tavırla yapmalı. Ama bu uyarılar yüksek yerlerden gelmezse, Erdoğan ve hükümeti ‘komplo’ falan diyerek bertaraf etmek isteyecektir. O nedenle de kaygı mesajının yüksek yerlerden gelmesi çok önemli. 


- Büyükelçi Ricciardone’ye yeterince arka çıkılmadığını düşünüyorsunuz. Ancak bir yandan da bir büyükelçinin görevli olduğu ülkenin içişleri konusunda bu kadar doğrudan yorumlar yapması sorunlu değil mi?
Bu, Türkiye’ye özgü bir sorun değil, başka yerlerde de yaşanıyor. İşler kriz noktasına ulaştığında ABD’nin antidemokratik eğilimler konusundaki endişelerini açıkça dile getirecek büyükelçilere ihtiyacımız var. Bize göre Türkiye bugün krizde, bunu raporumuzda yazdık. Açıkçası bu gelmesini beklediğimiz bir kriz değildi ama bugün böyle bir gerçekle karşı karşıyayız. Böyle bir noktada Amerikan Büyükelçisi’nin konuşma sorumluluğu var. Yani sorun büyükelçinin konuşmasında değil, Washington’ın yeterince güçlü konuşmamasında. 

UMARIM DAHA SIK KONUŞURLAR

- Obama’nın çıkıp AK Parti hükümetinin ifade özgürlükleriyle ilgil tutumuna net karşı çıkan bir konuşma yapmasını beklemek gerçekçi mi? 
Elbette Başkan Obama’nın günlük bazda çıkıp Türkiye ya da başka bir ülke konusunda konuşmasını beklemiyorum. Ama eğer Türkiye’de basına karşı şiddetli tedbirler uygulanıyorsa, gazeteciler hapse atılma ya da mahkeme ya da son örnekte olduğu gibi sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıya ise o zaman Obama’nın çıkıp konuşmasını beklerim. Giderek büyüyen bu tür rahatsız edici eğilimler karşısında ABD’nin sessizliği hiç de yardımcı olmuyor. Açıkçası son olaylar karşısında AB, Washington’dan çok daha sıkı tepki verdi. 


- Sizce önümüzdeki günlerde Obama’nın Erdoğan ile bir telefon görüşmesi yapması söz konusu olur mu? Yoksa bu sessizliğin bizzat kendisi mi Obama’nın mesajı?
Umarım daha sık konuşurlar ve o konuşmalar sırasında bizim raporumuzda dikkat çektiğimiz endişe verici eğilimler de gündeme gelir. Türkiye seçimlere giden kritik bir süreçte. Böyle bir ortamda Amerika başını kuma gömüp olanları görmezden gelemez. Bütün bölge açısından kritik önemde olan dost ülkede yaşananlara sessiz kalamaz. Daha istikrarlı ve daha demokratik bir Türkiye görmek istiyoruz, AB ile entegre bir Türkiye görmek istiyoruz. Bunun için de doğru gitmediğini gördüğümüz şeyleri mutlaka söylemeliyiz. Bunu sadece Freedom House olarak biz söylemiyoruz. Washington’daki pek çok ilgili kişi ve kuruluş bizimle aynı fikirde.

Türkiye’de basın saldırı altındaysa demokrasi de saldırı altındadır

-  Şu ortamda Türkiye’deki gazetecilere ne tavsiye edersiniz?
Bence gazeteciler risklerin ve tehditlerin farkında olarak işlerini objektif bir şekilde yapmaya özen göstermeli. Fikirlerini dile getirecekler ise mutlaka hakikatlere dayanmalılar. Hatırlamaları gereken şey şu; sorumlulukları okura ve izleyiciye karşı, patronlara ya da hükümete karşı değil. Gazetecilerin oynadığı rol, Türkiye’nin demokratik gelişimi açısından kritik önemde. Gazeteciler hükümetler üzerindeki kilit denge ve kontrol unsurlarındandır, sivil toplumun gelişmesine katkıda bulunurlar. Türkiye’de basın saldırı altında olduğunda demokrasi saldırı altındadır. Türkiye’de mesleğini icra etmeye çalışan tüm gazetecileri selamlıyorum.


Hürriyet

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.