HUKUKSAL SORUNLARI SİYASALLAŞTIRMAYALIM
Zaman’da yazı dizisi olarak yayınlanan mektup şöyle;

Evet, Sayın Başbakan, Başvuracağınız biricik yol bellidir: Yasaları arkanıza alarak yargıya başvurmak ve bütün dünyaya meydan okumak.

Ama yapmıyorsunuz ya da yapamıyorsunuz, nedense. Sadece halkı yanınıza çekmek için Merhum Menderes’e yapılanların size de yapılacağını söylüyorsunuz meydanlarda. Bense oğluna ticareti yasaklayan, bir cımbızın bile hesabını verebilen Menderes ile aranızda bir benzerlik göremiyorum. Yine de bu çırpınışları anlıyorum. Yukarıda söyledim. Akıntıya karşı kürek çekmek boşuna. Eğer ortada bir suç varsa eninde sonunda bunun hesabı sorulur. Bugüne dek sağlıklı işleyen bir rejimde bundan kurtulan olmamıştır. Öte yandan milletvekili dokunulmazlığı sizi bugün kurtarabilir. Ama ya yarın? Kurtaramaz. Çünkü milletvekili olduğunuz sürece zamanaşımı işlemez ki.

Yaşananlar Cumhuriyet tarihinde bir ilk ve odakta siz ve geleceğiniz var. Aslında duyarlı nokta ve açmaz, tam da burada.

>> Unutmayın, yemin ettiniz...

17 Aralık 2013’te başlayan süreç Damokles’in kılıcıdır, sizin için

Büyük rakamlara ulaşan paralar insanları utandırdı. Çürütülmesi zor kanıtlar üzerine savcılar, zorunlu olarak soruşturma başlattılar. Ama soruşturmalar ellerinden alındı. Kendileri başka yerlere atandılar. İktidara güven sarsıldı. Polis savcıları dinlemedi. Savcılar müsteşar unvanlı kişilerce tehdit edildi. Yönetmelikler değişti. Yargıyı bağımlı kılan yasalar çıktı. Yansız yargının yerine yanlı yargı geçti. Yandaşlar ve karşıtlar arasında, Dreyfus olayındaki gibi, en önemli ilke yerle bir oldu: “Suçsuzluk karinesi”. İktidar, yandaşlarının saflarını sıklaştırmak güdüsüyle “paralel devlet” yanıltmacasına başvurdu. Görevdeki yargıya inanmadığını duyurdu. Toplum, yolsuzlukların üstünün örtüleceği kaygısını taşımakta.

Sayın başbakan, Başbakanlık makamını işgal ediyorsunuz. Bu koşullarda yapılacak bir yargılamada siz, davacı ya da sanık olsanız kurulacak hükme kim inanır ki? Verilen bir aklanma kararı doğru bile olsa insanlar gülüp geçeceklerdir. Bu açmazı aşmak sizin elinizde, Sayın Başbakan. “Hukuk, iyi ve adil olanın sanatıdır” (jus est ars boni et aequi). Ama bu koşullarda bu sanat sağlıklı yürütülemez. Adaleti üstün tutarsanız koltuktan ayrılmak; iktidarı üstün tutarsanız koltukta kalmak zorundasınız. Sizden özveri isteyen karmaşık bir ikilem bu. Karar sizin.

>> 'Bu bir hukukçu çığlığıdır Ülkem, hukuk ve yargı adına çok utandım'

Gönül isterdi ki, keşke bunlar hiç yaşanmamış olsaydı da ben de bu satırları Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına, Başbakanımıza hiç yazmamış olsaydım. Ama oldu bir kez. Ben de günlerden beri yaşadığım acıları size ve kamuoyuna duyurmayı halkım ve yıllarca savunduğum hukuk, başkanlık sorumluluğunu yüklendiğimi Yüce Yargıtay ve yargı adına borç bildim.

Lütfen iyi düşünün, Sayın Başbakan. “Ben seni mat ederim” yollu çocuksu yarışların, “siyasallaşmış yargı!” suçlamalarının ve önyargılarının, öç izlenimi çağrıştıran öfkelerin, yargıyı terbiye etmek, hizaya getirmek güdülerinin egemen olduğu bir ortamda sağduyu yitmiş demektir. Karşılıklı suçlamaların cirit attığı, kurumların ve bireylerin birbirine güvenmediği, öfkelerin ve kişisel tutkuların aklın ve bilimin önüne geçtiği, bilim insanlarının bile “kişisel görüşüm, resmi görüşüm” ayrımına zorlandığı bir ortamda sağlıklı düzenlemeler yapılamaz; sağduyulu davranışlar sergilenemez. “Gelin tanış olalım/İşi kolay kılalım”. Sağlıklı düzenleme ve tutum takınman ortamının alt yapısını birlikte oluşturalım. Güven ortamını sağlayalım. İvecen olmayalım. Birbirimizi incitmeden, suçlamadan, öfkelenmeden, konuları serinkanlı bilimin ve eski deneyimlerin ışığında enine boyuna, yararları ve sakıncalarını karşılıklı tartalım, yani tartışalım. Hukuksal sorunları siyasallaştırmayalım, siyasal sorunları hukuksallaştırarak çözümler arayalım. İşte o zaman yararları sakıncalarına üstün bir sistemi kotarabiliriz. Aksi takdirde dizimizi döveriz.

Bu mektubumda, bir ayraç açarak, size dünyadan birkaç örnek vermek isterim

İlk örnek eski Yunan’dan. MÖ 484 yılı. Ahameniş İmparatorluğu’nun kralı olan Serhas (kahramanlar kralı anlamında), -ki  Xerxes (Kserkses), eski Yunancada Xšayarša (Hşayarşa), Pers dilinde Hşayarşah (MÖ 485–465)  diye anılır- babası Darius’un Yunanlılara karşı başlattığı savaşı sürdürür, Makedonya’ya doğru, özellikle Atina’ya karşı, Herodot’a göre, üç milyon, kimilerine göre beş milyon askerle sefere çıkar. Bu sayı elbette abartılıdır. Varsayalım ki, yüz bin, yirmi bin olsun. Gemileri de çoktur. Çanakkale Boğazının (Dardanel) karşı kıyısına Abidos’a gemilerden bir köprü yaparak askerlerini geçirir. Herodot, sıradan bir Ispartalının diliyle yaşanan gurur verici olayı şöyle yansıtır: “Serhas, kaçak bir Ispartalı olan Demaratus’a, bir avuç Ispartalıyı görev başında kalmaya ve umutsuz durumlarına karşın Thermophyle’de geçidini tutmaya zorlayan etkenin ne olduğunu, özgür oldukları halde ölümden niçin kaçmadıklarını sorar. Demaratus’un düşündürücü yanıtı şöyledir: “Onlar özgür olmasına özgürdürler, serbesttirler. Ama her konuda değil. Onların üzerinde onlara egemen olan öyle bir şey, yani yasa vardır ki, ondan sizin askerlerinizin sizden korktuklarından daha çok korkarlar.” Kısaca, Ispartalı askerler, ölmekten değil, yasadan korktukları için kaçmamaktadırlar.

>> Selçuk'a göre 'Başbakan'ın beş yanlışı'

İkinci örnek İngiltere’den. 1610’lu yıllar. Yani bundan 402 yıl önce İngiltere’de yaşanan bir olay uygar dünyaya bu gerçeği ve belirlemeyi görkemli biçimde duyurur. Olay şudur: Edward Coke (1552 - 1634) İngiliz yargıcdır. Francis Bacon’ın önüne geçerek  1594’te başsavcılık makama atandı. Başsavcılık döneminde taht ayrıcalıklarını savundu. Essex ve Southampton kontları, Sir Walter Raleigh (1603) ve 1605’te Barut Komplosu’na katılan suikastçılar ile ilgili önemli soruşturmaları yürüttü. 1606’da Ortak Gelenek Hukuku Üst Mahkemesi başyargıcı oldu. Başpiskopos Richard Bancroft, ortak gelenek hukuku mahkemelerinin kilise mahkemeleri üzerindeki denetimine son vermek istiyordu. Başkan Edward Coke ise buna karşı direniyordu. Çatışma, 1606’da Doktor Thomas Bonham, 1607-1608 yıllarında süren Fuller davalarında iyici kızıştı. 1610’da Krallık Kurulu önünde kralın ortak gelenek hukukunu değiştiremeyeceğini, daha önceden suç sayılmayan bir davranışı bir bildirge ile suça dönüştüremeyeceğini (çağcıl yasallık ilkesi) belirtti. Aynı yıl Krallık Kilise Divanı, zina suçları için hapis cezası verilmeyeceğini belirtti. Kral Başkan Coke’u bu mahkemeye atamak istedi. Ama Coke bu öneriyi reddetti. Başpiskopos Richard Bancroft ile olan çatışmasına iskoçya’dan yeni gelen ve hukuköğrenimi gören Kral I. James de katıldı ve çatışmayı karar yetkisini kendisinde toplayarak son vermek istedi. Yargıçların önünde yapılan toplantıda, Başpiskopos Richard Bancroft, yargıçların Kral adana karar verdiklerini, dolayısıyla hukuksal konularda Kralın yetkisinin tam olduğunu ileri sürmesi üzerine Başkan Edward Coke, ortak gelenek hukukunun (Commun Law) üstünlüğünden hareketle kralın herhangi bir davayı mahkemelerden geri çekme yetkisi bulunmadığını ve “kralın kişisel olarak hiçbir dava hakkında karar veremeyeceğini” öne sürer. Kral ise bu kanıda değildir. Krala göre, hukuk doğal akla dayandığına göre, doğal akıl ve mantıkla hukukla ilgili davaları da çözmeye Kral yetkilidir. Kral şöyle der: “Ben ve başkaları da tıpkı yargıçlar gibi akılla donatılmış bulunmaktayız. Karar vermek için de bu yeterlidir.” Bu görüşe karşı çıkan Başkan Coke şöyle der: “Kuşkusuz Tanrı Majestelerini doğa hakkında yetkin bir bilgi ve büyük yeteneklerle donatmıştır. Ancak Majesteleri, İngiltere Krallığının yasalarını bilebilecek durumda değillerdir. Uyruklarının yaşamına, mirasına, mallarına ve servetlerine ilişkin davalar doğal akla göre değil, bilgi ve deneyimlerle elde edilen hukuksal akılla çözülmek gerekir. Hukuk ise insanın okulda bilgi kazanımıyla ulaşılan bir sanat değil, uzun deneyimler, incelemeler sonrası ulaşılabilen bir elde edilen bir meslektir.” Kralın buna karşı tepkisi bugünün tepkisi gibidir: “Bu Krala karşı ihanettir.”  Coke’un buna yanıtı günümüzde sık sık dile getirilen “hukukun üstünlüğü ilkesi”nin ta kendisidir: “Kuşkusuz Majesteleri hiçbir insana bağımlı değildir. Ancak Kral da Tanrı’ya ve yasalara uymak zorundadır.”

Üçüncü örnek Prusya’dan. Bildiğiniz gibi Sayın Başbakan, 18. yüzyılın, Aydınlanma yüzyılının iki büyük önderi vardır. Birisi Büyük (II.) Friedrich, öbürü Çariçe II. Katerina’dır. Bunlar sürekli aydınlanmacılarla, düşünürlerle düşüp kalkmışlardır. II. Friedrich’e değirmencinin yanıtını herkes bilir. 1740’larda Sanssouci Sarayını genişletmek için arazisini zorla alacağını söyleyen Krala değirmenci “Evet alırdınız, eğer Berlin’de yargıçlar olmasaydı” demiştir. Kral, kızacak yerde, değirmencinin yanıtını beğenmiş, Prusya’da adaleti sağladığı için de mutluluk duymuştur. Bu öyküyü Fransız Ozanı François Andrieux (1759-1833) uzun bir şiirinde dile getirmiştir.

Bugünlük de bu kadar, Sayın Başbakan. Yarın tarihimizden de iki örnek vererek sözlerimi noktalamak istiyorum.

Sağlıcakla kalın, Sayın Başbakan.

Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.