Önlük değiştirilir gibi kanun değiştirilmez
İktadarların, çıkarlarına göre kanun değişikliği yapamayacağını kaydeden Türmen, "Hukuk rafta duracak, işinize geldiği zaman raftan indirilecek kullanılacak; işinize gelmediği zaman rafa koyacaksınız. Bu, hukuk devleti değildir" dedi.

CHP İzmir Milletvekili Rıza Türmen, Türkiye’nin uluslararası hukuk alanında önde gelen isimlerinden. 1998-2008 yılları arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) yargıçlık yaptı. TBMM Anayasa Komisyonu ve 4 bakanla ilgili kurulan soruşturma komisyonu üyesi. Ceza Muhakemeleri Kanunu’nda (CMK)  öngörülen düzenlemeleri, güvenlik paketini konuştuk.

CMK’da değişiklikler içeren kanun teklifini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ortada birtakım ilkesel sorunlar var. Kanun çıkarmak, hele ceza kanunlarını değiştirmek ciddi ve önemli bir iştir. İkide bir önlük değiştirir gibi kanun değiştirmek olmaz. İktidarlar keyfi istediği, çıkarları gerektirdiği zaman Ceza Kanunu’nda, CMK’da değişiklik yaparsa hukuk devleti olmaktan çıkılır. Her olaya tepki olarak kanunda değişiklik yapılmaz. Bugün bu olay oldu, yarın başka bir olay olacak, her olayda Ceza Kanunu’nun ve CMK’nın değiştirilmesi, yasaların güvenilirliği, yasaların istikrarı bakımından çok büyük tehlikeler doğurur. Bu kadar sık yapılan değişiklikler hukuk güvenirliği bakımından ve hukuk devletinde yasaların sahip olması gereken, öngörülebilirlik bakımından çok sakıncalı.

ZORBA BİR İKTİDAR ANLAYIŞI

“Somut delillere dayalı kuvvetli  şüphe” yerine “makul şüphe”nin getirilmesi tartışma yarattı.

“Somut delillere dayalı kuvvetli şüphe” yerine “makul şüphe” öngörülüyor. CMK’da zaten bu böyleydi, makul şüphe aranıyordu. Suç delillerinin bulunacağına dair bir makul şüphe varsa, o zaman yargıç arama izni verebiliyordu. Şubat ayında bunu  değiştirdiler, “delillere dayanan kuvvetli şüphe”yi getirdiler. O sırada 17-25 Aralık soruşturmaları devam ediyordu, o soruşturma kapsamında olabilecek kendilerine yakın kişilerin evlerinin aranmasından korktukları için bunu güçleştirmişlerdi. Derken soruşturmalar kapandı, bu endişe ortadan kalktı. Şimdi onlar, kendilerini protesto edenleri, muhaliflerin evlerini filan aramak istiyor, onun için tekrar eski kritere dönüp, makul şüpheyi getirdiler. İktidarın çıkarlarına hangisi uygunsa buna göre değişiklik yapılıyor. Hukuk, rafta duracak, işinize geldiği zaman raftan indirilecek, kullanılacak, işinize gelmediği zaman tekrar rafa koyacaksınız. Bu, hukuk devleti değildir. Bu keyfi, zorba bir iktidar anlayışıdır.

GÜVENCE KRİTERLERİ OLMALI

Makul şüphe ile somut delile dayalı kuvvetli şüphe arasında ne fark var?

Aslında makul şüphe ile somut delile dayalı kuvvetli şüphe arasında sanıldığı kadar büyük bir fark  yok. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları bu konuda çok açıktır, “makul şüphe” dediğiniz zaman, delil düzeyine erişmemiş olsa da o aramada üçüncü gözlemciyi delillerin bulunulacağına dair ikna edici vakaların, olguların olması lazım. “Makul şüphe”de olguların bulunması  hâkimin takdir yetkisini sınırlandırır. Savcı, hâkime gidip “Adamın yüzünü, bakışını beğenmiyorum. Bu adam şüpheli, evini aramak istiyorum” diyemez. Hâkimin karar vermesi için savcının hâkime neden şüphelendiğini gösteren bazı  somut olgular getirmesi lazım. Arama yapmak için delillere dayandırmak zaten aslında bir garabetti.

Evrensel hukuk kuralları, AİHM içtihatlarına bakıldığında düzenlemenin nasıl olması gerekiyor?

Doğrusu, “makul şüphe” olması. Yeter ki uygulanması Avrupa standartlarına uygun olsun. Hâkimin verdiği arama kararı çok açık olmalı. Yani, kimin evinin, ne kadar süre ile hangi suç için aranacağı, o arama sonucunda ne gibi delillere, belgelere, eşyalara el konulabileceğinin açıkça yazılması lazım. Burada çünkü insanın özel yaşamı ihlal ediliyor. Özel yaşam ihlalinin çok ciddi nedenlere dayanması lazım. Hâkim kararında güvenceler olması lazım. Önemli olan budur.

TÜRKİYE ULUSLARARASI STANDARTLARDAN UZAKLAŞIYOR

Başbakan bütün düzenlemelerin AB Uyum Komisyonu’nda görüşüleceğini söyledi.


AİHM, 60 yıldır karar veriyor. Avrupa’da ortak bir hukuk alanı oluşturdu. Türkiye de bu hukuk alanının bir parçası. Görülüyor ki Türkiye’nin bu ortak hukuk alanına uyum sağlaması giderek zorlaşıyor. Türkiye otoriterleştikçe uluslararası standartlardan uzaklaşıyor. Uluslararası standartlardan uzaklaştıkça kendi içine kapanıyor. Dış dünyayı görmezlikten gelmeye çalışıyor.

Maske takanlara müdahale, gözaltı süreleri, molotofkokteyli ile ilgili düzenlemeler uluslararası standartlara aykırı mı?

Yüz kapatma şiddetin bir unsuru değil. Bir insanın yüzünü kapatması, onun şiddete başvuracağı anlamına gelmez. Polis tamamen keyfi karar verecek, bu kabul edilemez. Türkiye aslında her demokrasi paketi ile ileriye değil daha geriye gitti.

MAKUL ŞÜPHELİNİN KRİTERİ VAR

Bu güvenceler ve açıklık şartının kanunda ifade edilmesi mi gerekiyor, uygulamada mı öyle olması lazım?


Tabii ki kanunda yer alması gerekiyor. Hâkimin de “makul şüphe”nin kendisine sınırsız bir takdir hakkı vermediğini bilmesi gerekir. Makul şüphenin kriterleri vardır ve o kriterleri de hâkimin bilmesi lazım. Bizim kanunlarda bu kriterler yazmıyor ama içinde bulunduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) bu kriterler geçerli.

İHLALLERDE 1990'LI YILLARA DÖNÜŞ VAR

AİHM’ye giden dava sayısının oldukça azaldığı belirtiliyor.


Dava sayısı tabii ki azaldı çünkü Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı tanındı. Dava süresinin uzunluğu ile ilgili bir de komisyon kuruldu. O sebeple dava sayısı azaldı gibi gözüküyor ama ihlallerde bir azalma yok, tersine ihlallerde bir çoğalma var. Türkiye’de 1990’lı yıllarda çok büyük kitlesel ihlaller olurdu, bireysel değil kitlesel ihlaller olurdu. Daha sonra, 2000’li yıllara doğru kararlara daha çok bireysel ihlaller egemen oldu. Şimdi tekrar eskiye döndük, kitlesel ihlaller var. Yani yüzlerce kişinin birden insan hakkı ihlal ediliyor. Toplantı,  gösteri yürüyüşlerinde polis saldırıp, binlerce kişiyi dövüyor, biber gazı sıkıyor. Kitlesel ihlal. Bu kitlesel insan hakları ihlalleri Türkiye için çok endişe verici. Şimdi eskiden olduğu gibi bir polis şiddeti var, polis devletine doğru bir gidiş var. Türkiye’deki en büyük problemlerden bir diğeri de polisin hâlâ büyük bir dokunulmazlığının olması.

GİZLİ SORUŞTURMACI SUÇA TEŞVİK EDEBİLİR

Adil yargılamalar bakımından gizli soruşturmacılar büyük problemdir. Tuzakların kurulması söz konusu olabilir.

Şüphelinin mal varlığına el konulması ile ilgili olarak eski düzenlemedeki katalog suçlar genişletiliyor.

Haydut bir devlet mi burası? Kanunda mevcut olan düzenlemeyi genişletiyor. CMK’nın 128. Maddesi’nde, mal varlığına el konulmasına dair düzenlemelerde suç ile mal arasında bir ilişki aranıyor. Yani, malın bir suçtan elde edilmesi gerekir ki o mal varlığına el konulabilsin. Böyle bir ilinti olduğu için mal varlığına el konulabiliyor. Mesela, anayasal düzeni yıkma suçu ile mal varlığı arasında bir ilinti yok. Anayasal düzeni değiştirme suçu işlenirken aynı zamanda sahip olunmaması gereken bir mal mülkiyete geçirilmiyor. İlinti bağı koparılıyor, suç kataloğu genişletilirken, maddenin mantığına, ruhuna aykırı bir düzenleme yapılıyor.

TUZAK UYARISI

Gizli soruşturmacı görevlendirilmesi ile ilgili katalog suçlar da genişletiliyor.

Devletin güvenliğine, anayasal düzene karşı suçlarla ilgili gizli soruşturmacı görevlendirilmesi öngörülüyor. Adil yargılamalar bakımından gizli soruşturmacılar büyük problemdir. Tuzakların kurulması söz konusu olabilir. Gizli soruşturmacı , bir suç işlemeyecek kişiyi suç işlemeye teşvik edebilir. Kişiyi işlemeyeceği bir suça yönlendirip, ondan sonra “bak yakaladım” deyip, kişinin apar topar içeri atılması hukuka uygun bir davranış değildir. Gizli soruşturmacı hâkim güvencesinde olması lazım. Burada hâkim güvencesi yok.

TEDBİR ALINMALI

Başbakan’ın açıkladığı iç güvenlik reformunda öngörülen düzenlemeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Toplantı ve gösteri yürüyüşleri bakımından Türkiye’nin başı çok derttedir. AİHM kararlarına bakıldığında görülecektir, Türkiye aleyhine çok fazla ihlal kararı çıkmıştır. O kadar ki, Avrupa Konseyi’nin Bakanlar Komitesi bir karar kabul etmiştir. “AİHM kararlarına rağmen Türkiye’de toplantı, gösteri yürüyüşleri hakları ihlal edilmektedir. Sistematik, yaygın bir ihlal vardır. Bunu önleyecek tedbirlerin alınması gerekir. Polis, orantısız güç kullanmaktadır. Bu ihlal gerekçelerini ortadan kaldıracak yasal düzenlemeler yapılmalı, polisin orantısız şiddete başvurması önlenmelidir”  diyor. Türkiye’de Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, AİHM  kararları ile çelişmektedir.

HAK İHLALİ OLUR

Hangi maddeleri çelişiyor?

AİHM kararlarında, toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkına getirilecek tek sınır, gösterinin barışçı olup olmadığıdır. Eğer, barışçı bir gösteri varsa, formaliteler yerine getirilmediği, örneğin bildirim yapılmadığı gerekçesiyle, bu toplantı ve gösteri yürüyüşlerine müdahale edilemez. Türkiye’de böyle değil. Müdahale edilirse, toplantı, gösteri, yürüyüş hakkı ihlal edilmiş olur.

AİHM KARARINA RAĞMEN DEĞİŞİKLİK YOK

Türkiye’de gösterilere izinsiz olduğu için müdahale eden polis mi kanuna aykırı davranmış oluyor yani?


Türkiye’de 5 kişi şurada toplansa, hemen polis üzerlerine yürüyor, “kanunsuz gösteri yapıyorsunuz” diyor. Niçin kanunsuz? Kimse sormuyor. Kanunlarda izin alma zorunluluğu yok ama sanki izin zorunluluğu, şartı varmış gibi uygulanıyor. “Yolu kapatıyorsunuz” diyorlar, tabii ki yol kapanacak.  

Bu yüzden kalabalığın üzerine yürüyüp, göz yaşartıcı gaz sıkmaya, copla dövmeye başlanılırsa hem toplantı, gösteri yürüyüşlerinin ihlali oluyor hem de kötü muameleye giriyor. AİHM’nin bütün ihlal kararlarına, Bakanlar Komitesi’nin kararına rağmen hâlâ bu kanunda hiçbir değişiklik yapmıyor. Önce bu değişikliklerin yapılması lazım.

Seda ŞİMŞEK- BUGÜN GAZETESİ
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Uğur 3 yıl önce

memleket bukalemuna döndü...