Selçuk: Devlet öfkeyle yönetilemez
Zaman’da yazı dizisi olarak yayınlanan son mektup şöyle;

Demokrasilerde yöneten, halktır, halkın istencidir, hiç kimse onun yerine geçerek birinci tekil zamiriyle konuşamaz ve kararlar veremez. Siz cumhurun, demokratik cumhuriyetin başbakanısınız. Dolayısıyla “ben, ben” diyerek bu yargı organının kararlarını “dinlemem” diyemezsiniz. Buna halk karar verir. Ve ben halkım. Sizi seçmem, size böyle bir yetki verdiğim anlamına gelmez.

>> HUKUKSAL SORUNLARI SİYASALLAŞTIRMAYALIM

Evet, Sayın Başbakan, size tarihimizden de iki örnek vermek isterim.

Birincisi, Osmanlı tahtında oturan Yıldırım Bayezid Han (1360-1403) ile ilgilidir. Bayezid, halkın yakınmalarını dinlediği kurulu (Ayak Divanı) toplar. Yaşlı bir kadın, sütünü içtiği halde parasını ödemeyen padişahın hizmetlisini, kadı efendinin padişahın yanında çalıştığı için yanlı davranarak bağışladığını, dolayısıyla hakkını vermeyerek kendisine haksızlık ettiğini söyler, Padişaha. Bunu duyan Yıldırım Bayezid, gürler: “Kul hakkını Mevla bile bağışlamazken, kadılar bu salahiyeti nereden alır? Tiz o kadı bulunup huzurumuza getirile!” Ve başını ellerinin arasına alıp mırıldanır, Sultan: “Eyvah ki, eyvah!, Mülke kıran girmiş de haberimiz yok. Tiz Bostancıbaşı gelsin!” Bostancıbaşı gelince “Bre Bostancıbaşı,  der, adamlarını topla. Bütün şehri ev ev gez. Kadılardan yakınanları belirle ve bana bildir. Bildir ki, bozuk mizaçların kârını itmam edip adaleti tekrar mülkün esası yapalım.” Çünkü yargıçların ve adalet terazinin bozulması, düzenin (mülk) yıkılması demektir. Bostancıbaşı birkaç gün içinde soruşturmasını bitirir Padişahın huzuruna çıkar. Hazırladığı listeyi sunar. Mahkemelerden ve kadılardan yoğun yakınmalar vardır. Padişah, “Biz tükenmişiz!” diyerek adeta inler. Bütün beylere aşağıdaki buyrultuyu yollar: “Kalenizde yahut şehrinizde, yahut keryenizde, şer’i şerife mugayir hareket ittiği, rüşvet ile hükmettiği şüyu bulmuş (duyulmuş) kadıların derdest Beyşehri’ne gönderilmesi fermanımızdır.” Bu kadılara ne yapılacağını soran Veziriazam Çandarlı Ali Paşa’ya da şu buyruğu verir: “Adaletin bozulması mülkün (toplum düzeni) zevaline işarettir. Mülkümüzün zevalini hazırlayan kadıları bir eve doldurup evi ateşe vereceğiz! Ta ki ümmet, bunların şerrinden halas olsun.” Bu korkunç hüküm karşısında Çandarlı ve vezirler kaygı içindedirler. Sonuçta genç Padişahın öfkesini Habeşli diye anılan soytarısı dindirir ve Padişah kararından vazgeçer.

İkincisi, Bursa Ulu Camii’nin şadırvanıyla ilgili öyküsüdür. Şadırvan, bilindiği gibi, bütün camilerdekinin tersine camiin içindedir. Nedeni de şudur: Yapım hazırlığında sahiplerinin oluru alınarak ve paraları ödenerek arsalar kamulaştırılır. Ancak yapılacak camiin tam ortasına rastlayan arsa yaşlı ve kimsesiz bir Hıristiyan kadınındır. Kadın önerileri reddeder; arsasını satmaz. Birkaç yıl sonra kadın ölür, arsa devletin olur. Camiin yapılması için bir engel kalmadığı düşünülmektedir. Ne var ki Bursa Kadısı bu görüşe karşı çıkar. İslam hukukuna göre ölen kadın Hıristiyan olduğundan ve ölmeden önce de olur vermediğinden arsa kullanılamaz ve dolayısıyla arsa üzerinde namaz kılınamaz. Bu görüş üzerine yapılacak tek şey kalmıştır: Arsanın bulunduğu yere şadırvan yapmak.

>> Unutmayın, yemin ettiniz...

KENDİMİZİ KANDIRMAYALIM

Merak etmeyin Sayın Başbakan, ne “Fetret Devri”ni yaşıyoruz, ne de “Kurtuluş Savaşı”nı. Kendimizi kandırmayalım. Brüksel’de “Biz bu iddiaların bağımsız yargının önünde kararla bağlanmasını istemekteyiz. Zira hukuk üstün olursa hukukun üstünlüğüne ve gün ışığında demokratik yönetime ulaşılır” yerine “Hukuk üstün olursa demokrasi değil, yargı devleti olur” yollu sözlerinizin, Aristoteles mantığını ve Friedrich’lerin, Coke’ların adalet ve hukuk anlayışını özümseyen AB hukukçularını çok şaşırttığı kanısındayım. Yalnızca onları değil, Yıldırım Bayezid Han’ın torunları olan bizleri de şaşırtıyor, bütün bu yaşananlar. Sadece şaşırtmıyor, üzüyor da. O zaman Türkiye’mizin neden demokrasi açısından yarı özgür ülkeler arasında yer aldığını, “Dünya Adalet Tasarısı”nın verilerine göre “hukukun üstünlüğü” açısından 97 ülke arasında neden yetmişli sıralardan sonra geldiğini daha iyi anlıyor ve gerçekten çok ama çok üzülüyoruz.

Sayın Başbakan, ilk mektubumda halkın “öfkelenme, hırçınlaşma, acımasız olma…” haklarından söz etmiştim. Bilye çağından henüz uçurtma çağına geçmiş yeni yetme Berkin çocuğumuzun annesi, yaşamının en büyük acısını yaşar ve oğlunu toprağa verirken, ağzından bir söz kaçırdı: “Katil!”. Keşke demeseydi. Sizden o annenin “öfkelenme, hırçınlaşma, acımasız olma…” hakkını kullandığını düşünerek dayanılmaz acısını paylaşmanızı beklerken o çocuk ve anneyi halka şikâyet etmenizi, Şeyh Edebali’yi mezarında ters döndürecek biçimde eli sapanlı, başı poşulu çocuğu terörist ilan edip acılı annesini yuhalatmanızı çok ama çok acımasız buldum. Bu duruşunuzla yaşam ile ölüm arasında 269 gün suçsuz günahsız uyuya eriye 45 kilodan 16 kiloya düşen Berkin’in yalnızca suçsuzluğunu değil, insanca kalabilmemizin en temiz, en saf burçlarını da yıktınız. Ne diyeyim? İçim sızladı, Sayın Başbakan. Ama ayrıştırıcı ve çatışmacı üsluptan vazgeçme niyetinizi duyurmanız beni az da olsa umutlandırdı. Yolda sokakta; Sayın Başbakan, insanlar birbirine kaygıyla soruyor: “Bu gidiş nereye?”  Umarım, bunlar sizi düşündürür. Umarım, öfkeyi, hırçınlığı yüzeysel bir değerlendirmeyle hitabet sanatı diye öğreten hocanız buna izin verir. Çünkü buna sizden önce ülkenin gereksinmesi var.

>> 'Bu bir hukukçu çığlığıdır Ülkem, hukuk ve yargı adına çok utandım'

Yine Şeyh Edebali’ye dönüyor, sizi yatıştırmasını ondan bekliyorum: “Ey Oğul! Güçlü, akıllı ve kelâmlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgârlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir (...) Toplumu yöneten de, diri tutan da irfandır. En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir (…) Ülke, yönetenin oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir (…) Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. (…) Sevgi davanın esasıdır. Bağırarak sevilmez (…) Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın (...) (Allah) sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin.”

Şeyh Edebali çok haklı. Devlet öfkeyle yönetilemez

Daha önce söylediğim gibi açıkça “Devlet, benim” demiyorsunuz ama son konuşmalarınızda yine öfkeye kapılarak halkın önünde “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)” de kim oluyor?” diye meydan okuyor, kükrüyorsunuz, kendinizi yığın psikolojisinin aldatıcı içgüdüsüyle alkışlatıyorsunuz. “Kökleri kazımak”tan söz ediyorsunuz. Hemen söyleyeyim. Bunların hepsi geçersiz çabalar. Türkiye Avrupa Konseyinin kurucularındandır. AİHM, bu Konseyin ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin özgür istenciyle benimsediği, Türk insanının haklarını aradığı bir yargı organıdır. Orada Türk yargıçlar da göreve yaptılar ve yapıyorlar. Sizin anlayacağınız benim, bizim mahkememiz. Bu bir. Mahkemenin verdiği sözünü ettiğiniz karar, eski örnek kararları doğrultusundadır, Türkiye değil, İngiltere olsaydı da aynı kararı verecekti, vermiştir de. Bu nedenlerle kararların ardında arka amaçlar aranması çok saçmadır ve de ancak Tanrı’nın bilebileceği alana girmek demektir. Bu iki. Türkiye, bu Mahkemenin verdiği kararları uygulayacağına ilişkin devlet sözü vermiştir, kişi sözü değil (AİH Sözleşmesi, m. 46). Ciddi olmalıyız. Bu üç. Demokrasilerde yöneten, halktır, halkın istencidir, hiç kimse onun yerine geçerek birinci tekil zamiriyle konuşamaz ve kararlar veremez. Birinci tekil zamirini kullananlar ya Louis’ler, yani krallardır ya da Kanuni’ler, yani sultanlardır. Kısaca despotik yöneticilerdir. Siz cumhurun, demokratik cumhuriyetin başbakanısınız.  Dolayısıyla asla birinci tekil kişi zamiri kullanarak, “ben, ben” diyerek bu yargı organının kararlarını “dinlemem” diyemezsiniz. Buna halk karar verir. Ve ben halkım. Sizi seçmem, size böyle bir yetki verdiğim anlamına gelmez. Bu dört. Tersine halk sizi seçerken bu Mahkemenin kararlarını dinlemeniz, AB’ye girmemiz için oy verdi. Siz bana, halka danışmadan böyle bir kararı kendi başınıza verirseniz, halkın yönetimi demek olan demokrasiyi dışlamış, aslında “devlet, benim” demiş olursunuz. Bu beş. Sizi verilen oylarında içeriğinde beni, halkınızı AB’den uzaklaştırma hakkı da yok, yetkisi de yok, Sayın Başbakan. Bu da altı.

Son sözüm de şu: Siz siz olun, Sayın Başbakan, çevrenizdeki “Sümbül Ağa”lara değil, sizi kandırmayan doğrucu Şeyh Edebali’lere kulak verin. Elbette bulabilirseniz.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına sağlıklar dilerim. Saygılarımla.

>> Selçuk'a göre 'Başbakan'ın beş yanlışı'


Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.