HÜLYA OKUR- HABERX

“Herkese ders vermeye salâhiyetli âlimler vardır, herkese aynı açıdan görünen resimler vardır, herkes için tek bir görüşün hakim olduğu günler vardır, herkesten hep bir ağızdan çıkan sözler vardır, herkesin kendine özgü bir hikayesi vardır, herkesin aradığı bir cevap vardır, herkesin bir derdi vardır…Ve aynı zamanda herkesin hep birlikte aynı düşüneceği bir isimdir kendisi. Onu faziletli, insancıl ve birleştirici olarak tanımayan yok gibidir.  Milleti, memleketi ve mukaddesatı içinde kendisini mukaddes kılan, ayıp ve kusurlardan uzak tutan şeyi bilmek isterseniz, herkesin  bildiğinden siz de şaşmayın… İşte pek aydın insan… Aydın Ayaydın… Sizlerle…”

“İNSAN,  MARDİNLİ DE OLSA EN ÜST NOKTAYA GELEBİLİR”

Mardinli, 6 kız 6 erkek kardeşten oluşan Ayaydın ailesinin büyük ağabeyisiniz. Sadece bu kadar kardeş arasından sıyrılmakla kalmayıp, ülkesinin adam olacak çocukları arasına karışmayı başaran bu çocuğun farklılığı ne zaman ortaya çıktı?

Lise’yi Mardin’de bitirinceye kadar çevremizde herkesin ailelerinin bu kalabalıkta olduğunu gördüğüm için onu normal olarak kabul ettim. Ama günün birinde Mardin’de doğup, Mardin’de büyüyen bir insanın, günün birinde Türkiye’de en iyi üniversitelerinin birinde Profesör olabileceğini, daha sonraki yıllar bürokrasinin en üst kademelerinde göre alabileceğini küçükken hiç aklıma gelmedi, okuldayken de sınıfta hep liderdim, arkadaşlarım, çevremdekiler insanlar, hocalarım…günün birinde benim iyi yerlerde bulunacağım konusunda yorumları olurdu. Bu kadar kısa süre içinde bürokrasinin en tepe noktalarında görev alabileceğimi, siyasette başarılı olabileceğime ben bile inanmıyordum, demek ki insanlar azmettikten sonra her yere  gelebiliyor, Bu insan Mardinli de olsa Türkiye Cumhuriyetinde en üst noktaya gelebiliyor, Trabzonlu vs…olsa gelebiliyor. Siyasette iki dönemdir parlamentodayım. Son derece de mutluyum, inşallah benden sonra da yine doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinde, Mardin gibi ihmal edilmiş bölgelerde yetişen çocuklar da bizim gibi hatta bizi de aşar çok daha üst noktalara gelebilir.

“ÜST MAKAMLARDA HEDEFİM YOKTUR.” 

En üst noktalara geldim, dediniz de, Rauf Tamer:” Ayaydın’ı dinledim; hem sakin, hem bilgili, hem de birleştirici...” demişti. Bu özellikler sizi mensubu olduğunuz partilerin Genel Başkanlık statüsüne neden getiremedi? Hiç bunu sorguladınız mı? Hatta Başbakan olmaya aday hissettiniz mi kendinizi?

Yo ben hiçbir zaman kafamdan böyle bir şey geçirmedim, hiçbir zaman böyle bir hedefim olmadı, olacağını da düşünmüyorum. Ben aslında siyaset defterimi kapatmıştım, sizin gibi basında son derece zevkle yazılar yazıyordum, çok da mutluydum. Bundan önceki 2007 seçimlerinde de bana, siyasete girme yönünde iki partiden teklif gelmişti, ben düşünmediğimi söyleyip, siyasete katılmamıştır. Bu dönem de son güne kadar asla düşünmüyordum ama son gün, Kılıçdaroğlu ile bir görüşmemiz oldu, o görüşmede Kılıçdaroğlu ile birlikte siyaset yapmanın gerekli olduğunu gördüm ve siyasete girdim. Hiçbir zaman ileriye yönelik daha üst makamlarda hedefim yoktur. Ben daha sakin yaşamayı, çalışmayı, daha çok tercih ederim. 


“ESKİ HÜKÜMETLERE GÖRE CHP’NİN OYLARI BÜYÜK BAŞARIDIR”

CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, son derece başarılı ve ben CHP’nin önümüzdeki dönemde  Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte daha iyi noktalara gelebileceğine inanıyorum. Kemal Bey, gerçekten birleştiricidir. Elbette, bütün siyasi partilerde, herkesin aynı düşüncede olması beklenemez. Ama bu farklı düşünceleri tek çatı altında toplayabileceğine inanıyorum. Kemal Bey, bu seçimde başarısızmış gibi göstermeye çalışanlar oldu, ben bu görüşe kesinlikle katılmıyorum. CHP’nin %20’lerdeki oyunu, %26’lara çıkardı, bu bir başarıdır, ancak AK Parti %50 dolayında oy aldığı ve oy ile mukayese edildiği için başarısız gibi gösteriliyor. Oysa AK Partiden önceki dönemlerde hatta AK Partinin ilk iktidar dönemi de dahil, %27-28 oranında oy alanlar tek başına iktidar oluyordu. Kemal Bey, bugün almış oylar, tek başına iktidara getirecek oyladır, eski hükümetlerle bunu mukayese ettiğimizde. Buradaki talihsizlik, aynı dönemde merkez sağda yer alan; Saadet Partisi lideri Erbakan’ın ölümü, Numan Kurtulmuş’un Erbakan ölmeden önce Saadet Partisinden ayrılıp, o partinin ikiye bölünmesi, ANAP ve DYP’nin yok olması, bütün bu sağ seçmeni oraya kaydırmıştır. Türkiye’deki gelenek, iktidardan yana olmaktır, muhalefeti kimse sevmediği için merkez sağların oyları AK Partiye gitti. Eğer Saadet Partisi bölünmemiş olsaydı ve rahmetli Erbakan ölmemiş olsaydı, ANAP ve DYP var olsaydı, AK Partinin alacağı oylar %30’u geçmezdi, o zaman CHP’nin alacağı %26 başarı gibi gösterilecekti. Bir de MHP’nin parlamentoda olmasını arzu eden kesimler vardı, ben de bunlara katılıyordum. Çünkü o partinin de mecliste olması gerekirdi. İnsanlar MHP baraj altında kalır diye CHP’ye oy verecek bir çok kesim de ellerindeki 4 oyun 1’ini MHP’ye verdi. Aslında hiçbir zaman MHP’ye oy vermeyecek insanlar, sırf barajı aşsın, TBMM’de gurup olsun, AK Parti karşısında tek bir muhalefet olmasın diye hareket ettiler, yoksa CHP’nin oyları arazide de gördüğüm kadarıyla %30 ve onun üzeri gibiydi. 

“BAYKAL’IN ŞANSSIZLIKLARI VARDI”

Kılıçdaroğlu’ndan söz ettiniz de…. Baykal’a haksızlık ettiğinizi belirttiğiniz yazılarınız oldu. “Bence Baykal’ın tek eksikliği biraz şanssız olması.” da dediniz. Kılıçdaroğlu için henüz bir yapıcı ya da yıkıcı yorumunuza rastlamadık, neden? Bu onun rüştünü daha ispatlamadığını mı gösteriyor yoksa biraz zaman mı veriyorsunuz kendisine?

Deniz Baykal, CHP’de çok önemli hizmetler yapmış ve çok iyi bir devlet adamı. Ben Deniz Baykal’a komplo kurularak ona çok büyük haksızlık yapıldığına inanıyorum. Deniz Baykal’ın hem CHP’ye, hem de ülkeye en iyi hizmeti verecek olduğu bir dönemde böyle bir talihsiz olayla karşılaşmış olması Baykal için en büyük talihsizliktir. Baykal gerçekten çok iyi konuşuyor. Bazıları Baykal’ın iyi muhalefet etmediğine inanır ama bence çok  iyi muhalefet ediyor. Baykal her konuyu gündeme getiriyor ama yeterince medyada buna yeterince yer verilmiyor. Yer verilse de bir şanssızlığı olduğunu(Yani insanların Baykal olmasaydı, CHP’ye verirdim diyenlerin sayısının fazla olduğunu görmüştüm) yazıyordum. Bugün de aynı şeyi söylüyorum, ülkeye yararlı, bilgili, birikimli bir insan ve bir talihsizlik peşin bırakmadı ve başına o beklenmeyen komplo geldi. Kimin tarafından kurulduysa kurulmuş ama gerçekten o bir komplodur. Sayın Baykal’ın hak etmediği bir noktaya götürdü. 

“KURULTAYDAN SONRA KILIÇDAROĞLU’NUN HİÇ BİR MAZERETİ KALMAZ”

Kılıçdaroğlu için ise, hiç CHP’nin Genel Başkanlığının hedefleri olduğunu düşünmüyorum ben. Tesadüfler bu noktaya getirdi, yani onun bilerek, hazırlayarak, ben CHP’ye Genel Başkan olacağım, diye o tarihten itibaren bunun alt yapısını oluşturan bir insan değildir. Bugün Kılıçdaroğlu’na yönelik eleştirilerin büyük bir bölümü, Kılıçdaroğlu için bir haksızlıktır çünkü Kılıçdaroğlu’nun, henüz kendisinin tam olarak kurduğu bir kadro yok. Kendi kadrosu parlamentoya yansıdı, parlamento da kapalı olduğu için tam milletvekili seçildi, yemini edildi, meclis tatile girdi, dolayısıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun başında bulunduğu CHP, muhalefet görevini TBMM’de yerine getirmediği için sanki CHP, hiçbir iş yapmıyor gibi gözüküyor. CHP’nin kadrolarında ekonomiden anlayan bir çok arkadaşım var, dış işlerden, uluslar arası ilişkilerden vs her konuda hazır bir ekibi var ve meclis açılır açılmaz çok iyi bir muhalefet yapılacak ve CHP’nin sesini, çok iyi bir şekilde, meclise yansıtacaktır. Şu anda parti yönetiminin listesi, her ne kadar  kendisinin verdiği bir liste ise de, o günkü koşullarda, bir takım dengeleri gözeterek hazırlamış olduğu bir parti meclisi listesi olduğu için, kendisinin bizzat altına damgasını vurduğu bir parti meclisi listesi değildir. Bu bakımdan Kılıçdaroğlu’nun %100 hakim olduğu bir parti meclisi listesi yok. Bundan sonra ilçe meclisi, il meclisi kongreleri yapıldıktan sonra ve arkasından kurultay yapılınca bu sefer Kemal Kılıçdaroğlu ve onun arzu ettiği ekibi CHP’nin delegeleri orada onaylayacaktır. Ondan sonra da Kemal Kılıçdaroğlu’nun hiçbir mazereti kalmaz, hem parti meclisinde hem gurupta Kılıçdaroğlu’nun bizzat kendisinin hazırladığı liste olacaktır, o zaman daha iyi bir ekiple ve daha tek sesli bir ekiple yola devam edip, başarılı olacağına inanıyorum. 

“BANA; ANAP’TA SOLCU, CHP’DE SAĞCI GÖZÜYLE BAKILIYOR”

Siz Parti Meclisi listesinde tartışmalı isimlerden biriydiniz. Sizin için “Rekabet Kurulu'nda görev yaptığı sırada kuruma sağcıları doldurdu" şeklinde itirazlar gelmişti. Merkez sağdan, sosyal demokratlık tarafına geçtiğiniz söylenebilir mi? yoksa siz yine olduğunuz yerdesiniz de CHP mi konum değişikliği yaptı?

Ben olduğum yerdeyim. Ama ben ANAP’ta görev yaptığım dönemde, o tarafın sola kayan isimlerden biriydim. ANAP’ta dört eğilim vardı, bunlardan biri, sola, sosyal demokrat çizgiye yakın olan isimler vardı, o tarihte de ANAP’ın solcu gözüken kanadıyla bana bakılıyordu. ANAP’ta solcu gözüyle bakılan Aydın Ayaydın, bugün CHP’de sağcı gözüyle bakılıyor. Bunu ben normal karşılıyorum. Ama artık Türkiye’de sağcı ve solcu ayrımı yoktur. CHP’nin ilkelerini, tüzüğünü, programını beğenmiş, CHP’nin bu prensiplerini benimseyip, üye olarak bir kişi olarak ben, CHP’de son derece mutluyum. CHP’de arzu ettiğim uygulamaları yapacağıma inanıyorum. CHP, sosyal demokrat bir partidir ama sadece solculardan oy alan bir parti değil, aynı zamanda merkezdeki insanlar da CHP’nin sosyal demokrat kökenine ters gelmeyecek, onun ilkelerine ters gelmeyecek ama kendine yakın gördüğü bir çok insanların olduğunu biliyorum ve bugün artık Türkiye’de CHP, sadece soldan oy alan bir parti değil; merkezden hatta merkez sağdan da oy alabilecek bir CHP yapısı vardır. CHP’nin bu noktaya gelmesi, sosyal demokrat kimliğinden bir şey kaybettirmiyor, tam tersi sosyal demokrat kimliğini daha pekiştiriyor, yanına daha güçlü bir ekip alarak yoluna devam edeceğine inanıyorum. Kılıçdaroğlu ile birlikte CHP’nin oy oranının daha çok arttıracağına ve hedefinin iktidar olabileceğine inanıyorum çünkü merkezde artık CHP’ne bakışın da son derece olumlu olduğunu görüyoruz.

“İSTANBUL 2.BÖLGEDEN ADAY GÖSTERİLMEM, BENİM İÇİN ONURDUR”

Sizin ANAP’a katkınızın şu yönde olduğu düşünülürdü, CHP’ye de aynı boyutta bir katkınız var mı? 3 Kasım seçimlerinde ANAP’ın Diyarbakır adaylığınız, Mesut Yılmaz’ın, “Avrupa Birliği'nin (AB) yolu Diyarbakır'dan geçer’ sözüne, ancak sizin gibi ekonomiyi, bürokrasiyi bilen, Plan ve Bütçe Komisyonu'nda görev yapmış birinin katkı sağlayabileceğinin düşünülmesindendi. Bu düşünceler CHP’ye de taşınmış olabilir mi?

Ben ANAP’ta birinci dönem, İstanbul milletvekilliği yaptım. İkinci dönem de partim tarafından Diyarbakır’dan aday gösterildim. Ben Mardin kökenli olduğum için, o bölgede geniş bir tabaka tarafından tanınıyorum. O bölgeden gelip İstanbul’da yaşayan, 10 binlerce Güneydoğulu insana da hitap eden bir insanım. Ama her şeyi bir tarafa bırakın ben bu tür ayrımların yapılmasını da hiçbir zaman benimsemem. TC. kimliği taşıyan herkes, TC’nin her yerinde siyaset yapabilmelidir. Benim partim CHP, beni uygun görmüş, İstanbul’dan beni aday yapmış, İstanbul 2.bölgeden Genel Başkanın aday olduğu bölgeden gösterilmiş olmam, benim için büyük bir onurdur, şereftir. Ama o bölgeden seçilmiş olmam, Türkiye’deki öbür bölgeleri ihmal edeceğim anlamına gelmez. Türkiye’nin her tarafındaki insanların sorunlarının çözümü konusunda partimle birlikte sorumluluğumuz vardır. Doğu ve güneydoğu her zaman ihmal edilmiş bölgelerdir, inşallah CHP iktidarı ile birlikte bölgesel kalkınmışlıktan, bölgeler arasındaki farklılık bu kadar olmayacaktır. O bölgede yaşayan insanların da; eğitim, sağlık, ekonomi  anlamında daha güçlü bir yapıya kavuşur. Biz bütün Türkiye’yi kucaklayan bir yapıya sahibiz. 

“ADAYLIĞIMDA, KEMAL KILIÇDAROĞLU DIŞINDA HİÇ KİMSENİN ETKİSİ OLMAMIŞTIR”

Yılmaz Özdil öyle düşünmüyor sanki…Köşesinde, “Yeni CHP’li Aydın Ayaydın’ın eski ANAP’lı olduğuna bakmayın, Beykoz Konakları adayıdır.” diye yazmış. 

“Beykoz Konakları adayı” derken sanırım Hüsamettin Özkan’ı kastediyorlar.” Hüsamettin Özkan orada oturuyor,    Hüsamettin Özkan, sevdiğim, saydığım bir siyasetçidir, aynı dönemde parlamentoda görev yaptık, kendisi DSP’nin Genel Başkan Yardımcısı idi ben de o dönem, ANAP’tan milletvekili idim. Son derece temiz, namuslu, temiz bir insandır. Ama benim oradaki tanışıklığım dışında Hüsamettin Özkan ile çok da fazla bir yakınlığım söz konusu değildir. Benim adaylığımda, Kemal Kılıçdaroğlu dışında hiç kimsenin etkisi olmamıştır. Aydın Ayaydın bir markadır, Aydın Ayaydın’ın başkaları tarafından referans gösterilmesine hiç ihtiyacı yoktur. Aydın Ayaydın, bugün CHP’de milletvekili ise, tırnağı ile kaşıyarak, kendi markası ile bu noktaya gelmiştir. Bana ne Beykoz Konakları, ne de başka yalılardan tavsiye söz konusu değildir. 

“SİYASETE GİRMESEYDİM İŞ ALEMİNDE ÇOK İYİ BİR NOKTADA OLURDUM”

O kadar ki kendi markasını oluşturdu, aile bireylerinin birlikte hareket ettiği İpekyol’da çalışmayan tek kardeş oldu, manevi destek vermekle yetindi. Hep kendisini o bütünden uzak tuttu, galiba?

Aslında ben siyaseti ve bürokrasiyi sevdiğim için iş dünyasından uzak kaldım. Ben eğer siyasete ve bürokrasiye girmemiş olsaydım, bugün iş aleminde çok iyi bir noktada olurdum. Ben 1975-76 yıllarında İstanbul Sanayi Odasına kayıtlı bir sanayici idim. Beyoğlu’nda tekstil işi yapardım ben. Bugün kardeşlerimin yapmış olduğu İpek yol gibi, üreticiydim, sanayiciydim, Türkiye’nin 67 vilayetine mal veren bir sanayiciydim, tamamen profesör olmak için ticareti bir tarafa bıraktım ve geldim önce profesör oldum ve sonra siyasete girdim. Ben tercihimi bu yönde kullandım. Benim kardeşlerim de tam tersi, siyasetten değil ticaretten yana kullandılar. Onlar da bugün birbirinden başarılı işler yapıyorlardır, ben de hepsiyle bugün geldikleri noktadan dolayı gurur duyuyorum.

“EKONOMİ BAKANI OLMAK GİBİ BİR UKDEM OLMADI”

21. Dönem milletvekili olurken ekonomi ile bakanlık beklentisi içindeydiniz. Gönlünüzdeki aslanın da ‘Özelleştirme’ olduğu konuşuluyordu, doğru mu?

Yok. Benim içimde hiçbir ukde yoktur. Ben o kadar çok koltuklara oturdum ki, ama tabi ki bakanlık, milletvekili olan herkesin gönlünde yatan bir makamdır ama bu size bağlı bir şey değildir, partinin Genel Başkanının takdiridir. Partide görev alan arkadaşların hemen hemen hepsi, sizinle eş değer görevdedir. Ama herkesi bakan yapacak diye bir kural yoktur o sayısı sınırlı olduğu için, Genel Başkanlığın da en zor tarafı odur. Ben bu ülkede üç bankanın genel müdürlüğünü yaptım; Vakıf Bank Genel Müdürlüğü, Şeker Bank Genel Müdürlüğü, Emlak Bank Genel Müdürlüğü…Türkiye’nin ilk seçimle gelen Bankalar Birliği Başkanıyım, Türkiye’nin ilk  Rekabet Kurulu Kurucu Başkanıyım. Bunun dışında bir sürü Bankalarda, sigorta şirketlerinde yönetiminde bulundum, üniversitelerde ekonomi dersleri verdim, profesör oldum. Yani ben hemen hemen her şeyi geçirmiş bir insanım, içimde hiçbir ukde kalmamıştır, 21.dönemdeki benim özgeçmişimde bu görevler olduğu için basında, kamuoyunun bir beklentisi idi. Benim bakan olacağım diye bir beklentim söz konusu değildi. Ha olsaydı, -Ben istemiyorum, demezdim elbette.  O tamamen medyanın bir yakıştırmasıydı. 

“EŞİM BU DÖNEM SİYASET YAPMAMI İSTEMEDİ”

Peki yakıştığınız birine geçelim…Kızınız Pınar ile Kültür eski Bakanı İstemihan Talay'ın oğlu Murat Talay’ın düğünü, basın tarafından, ‘Politik Düğün’ olarak takdim edilirken, oğlunuz Gökhan’ın Gizem Metin ile düğünü, “Antep Usulü Düğün’ olarak adlandırıldı. Ben asıl Adalet Hanım ile olan aynı yastıkta kocayış hikayenizi bilmek istiyorum…

Eşimle 1974 yılında evlendik, üniversite 3.sınıftayken evlendik. Son derece mutluyum. Bir daha dünyaya gelsem, karımla evleneceğim. Son derece bana destek oluyor, her konuda bana destek oluyor, bazı konularda beni uyardığı oluyor, mesela bu dönem siyasete girmemi istemedi. Ama dedi ki, sen arzu ediyorsan, ben buna da katlanırım. Bir de eşim, çok dikkat eder. Ben bürokraside, siyasette görev yaptım…bana bir laf gelecek diye, attığı her adımda bana bir laf gelir mi diye ölçülü hareket eder. Benim çocuklarım da aynı şekilde. Hiçbir zaman benim çocuklarımı bir yerde göremezsiniz, evden işe işten eve giderler, eşimle birlikte çok uyumluyuz, inşallah bu mutluluk herkese nasip olur. 

Bu dönem meclisinde, geçmişte ekonomist olarak adından çok söz ettiren biri olarak bulunmanızın ne gibi bir avantajını yaşadınız?Ya da bu avantajın herkes farkında mı?

Benim partim ve Genel Başkanım, gurubum, bu dönem, parlamentoda bütün yasaların çıktığı, çok etkin olan komisyonların başında, Plan Bütçe Komisyonu geliyor, benim partim de Plan Bütçe Komisyonu’nda görevlendirdi. Ben de CHP’in bir milletvekili olarak bu komisyonda ülkenin sorunları konusunda çok iyi çalışıp, partimi de çok iyi temsil edeceğime inanıyorum.

“BÜROKRASİDE GÖREV ALMANIN MUKAFATI, YARGILANMAKTIR”

3 Kasım seçimlerinde yeniden seçilemediği için yargılanan 88 milletvekili arasındaydınız. Şimdi seçilmiş ama tutuklu bulunan vekillerin halinden en iyi siz mi anlarsınız?

Bürokraside çalışıp, yargılanmayan insan yoktur. Yani siz bürokraside görev alırsanız, bunun mukafatı olarak mutlaka yargılanırsınız. Çünkü hiçbir iş yapmazsanız bu ülkede kimse size hesap sormaz ama iş yaptığınız zaman bunun hesabını vermeyi kabul ediyorsunuz. Ben yaptığım işlerin doğru olduğuna inandığım için hiçbir zaman bundan gocunmadım, geçmişte yaptığım işlerin hepsinin doğru olduğunu düşünüyorum, bugün de göreve gelsem, aynı işleri bir daha yapar, altına imza atarım. Çünkü yaptığım işler tamamen iyi niyetle ve ülkenin yararınadır. Milletvekili olduktan sonra, bürokrasiden ötürü, hakkınızda müfettiş raporları Cumhuriyet Savcılarına intikal ediyor, yargılama yapılamıyor, yapılsa büyük olasılıkla  o günkü iddialarla ilgili dava açılmaz takipsizlik kararı verilirdi fakat dava açılmadığı için dokunulmazlıklar nedeniyle, milletvekilliğinizin süresi dolduğunda işlemi devreye sokuyorlar. Ben de gittim yargıya hesabımı verdim, büyük bir çoğunluğu takipsizlikle sonuçlandı, bir tanesi yargıya intikal etti, ondan da yargılandım, beraat ettim. Benim hakkımda şu anda ne ceza davalarından açılmış bir dava var, ne de yürüyen bir dava var. 

“HABERAL VE BALBAY, SUÇSUZLAR”

Ben inanıyorum ki, CHP’den seçilip de, yemin edemeyen; gerek Haberal, gerek ise Balbay suçsuzlar. Yargılama aşamasındalar ama ben inanıyorum ki yargılama sonucunda bu iki arkadaşımızın da hiçbir suç işlemedikleri ortaya çıkar ve bağımsız yargı tarafından aklanırlar. Bu arkadaşlar Türkiye’de tanınan insanlardır, birisi çok önemli bir bilim adamı, birisi de çok önemli bir gazetecidir. Bu ülkede kim suç işliyorsa cezasını çekmeli ve çekecektir. Bu arkadaşlarımız zaten suç işlemişlerse, onlar da çekecektir ama ben suç işlediklerine inanmıyorum, milletvekili seçilmiş olmalarından dolayı bir an önce yasama faaliyetleri için TBMM’de olmalarının gerekli olduğuna inanıyorum ve ben inanıyorum ki bu arkadaşlarımız, kısa bir süre içerisinde halkın vermiş olduğu vekillik görevini TBMM’de yasama faaliyetlerine katılarak yerine getireceklerine inanıyorum.

“SUSURLUKTA ADIM GEÇİYOR DİYE KENDİ ADIMA SORUŞTURMA TALEP ETTİM” 

Açılan davalardan söz ettiniz de…. “Hakkımda 100 dava da açsalar, hepsinden aklanarak çıkarım. Emlakbank'ta hiç yanlış iş yapmadım’’ demiştiniz. Size devlet tarafından da dava açılmıştı. “Gümrük kapıları yol geçen hanı” dediğiniz için Kürşat Tüzmen’in size açtığı dava…Bunların dışında Susurluk ile ilgili isnatlar vardı. Bunlardan hangisi gerçek ve inciticiydi?

Benimle ilgili susurluk konusunda sadece bir iddia vardı. Sadece adım geçiyordu. O tamamen siyaseten adımın bulaştırılmasından ibaretti, o tarihte. Adım geçtiği gün, aynı gün gittim, devlet güvenlik mahkemesine başvurdum, dedim ki:”Bu raporun bir yerinde adım geçiyor, benim hakkımda soruşturma açılmasını talep ederim” diye kendim gidip, DGM’ye başvurmuştum. Ve benim başvurum sonucunda, 3 aylık bir soruşturma geçirildi ve o soruşturmada benim, susurlukla uzaktan yakından bir ilgimin olmadığına karar verildi. Ve ben her zaman dediğim gibi aklanarak çıktım. 

“KEMAL DERVİŞ’İN KANUN TASARILARINA İTİRAZ ETTİM”

Sizi birileri ile karşı karşıya getiren bazı durumlar oldu. Mesela Plan ve Bütçe Komisyonu toplantısında önergeyi kimin hazırladığı konusunda yaşanan tartışmayı protesto edip, salonu terk etmiştiniz. Bir dönem de Emlak Vergisi'nde ‘tasarı çalma’ tartışması yaşanmıştı bir MHP milletvekili ile aranızda. Bunlar niye sizin başınıza geliyor?

Plan Bütçe Komisyonununda ben, son derece ciddi çalışan bir üyeydim. Ertesi günün gündeminde ne varsa gece oturur, çok ciddi araştırma yapar, hazırlanıp, giderdim. O zaman hükümette yer alan bir partinin üyesi idim. Normal olarak hükümete destek vermem gerekiyordu, hükümetin getirdiği tasarı ile ilgili konuşmam gerekiyordu, onu desteklemem gerekiyordu ama bazen öyle tasarılar geldi ki,  yanlıştı. Özellikle Kemal Derviş döneminde tamamen IMF’in talimatları doğrultusunda hazırlanan kanun tasarıları vardı. Ben de onların Türkiye’nin aleyhinde olduğunu gördüğüm için itiraz ederdim. Bazı kanunlara, muhalefet ile birlikte muhalefet şerhini de koyardım. Hatta bir süre Plan Bütçe Komisyonundan alındım. O dönem Derviş’in talebi ile, “Ayaaydın, bizim getirdiğimiz kanunlara  karşı çıkıyor” diye dönemin üç liderine şikayet edildim ve 6-7 ay ben komisyondan alındım. Fakat 7 ay sonra, benim partim orada eksikliğimi hissetti. ANAP’nin yeterince temsil edilmediği görüldü ve tekrar beni, Plan Bütçe Komisyonuna götürdüler ve bu çalışmamı devam ettirdim. Ama bazı arkadaşlarımız hiç çalışmazlardı, Plan Bütçe Komisyonuna gelip, “Bugün gündemde ne var?” derlerdi. Sonra belirli kesim tarafından ellerine tutuşturulan bir önergeyi, Başkan’a verirlerdi, buraya şu maddeyi ekleyelim, diye. Bazı kesimlerin arzuları doğrultusunda kanunlara madde koymak isteyen arkadaşlarımız oldu, ben de bunlara karşı hep dik durdum, haykırdım. 

 “EMLAK BANKASI’NIN TEK KÂR EDEN DÖNEMİ, BENİM DÖNEMİMDİR”

Muhalefet şerhi dediniz de… ANAP’a seçilmeniz söz konusuyken de, adaylığınıza, muhalefet şerhini koymak isteyenler olmuştu. Sizin döneminizde bankanızın kárının, harcama ödeneğinden daha az olduğu iddia edilmişti…

Emlak Bankası’nın tek kâr eden dönemi, benim dönemimdir. Ben Emlak Bank’ı zarar ile aldım, kâr ile devrettim. Benim dönemimde Emlak Bank, tarihinin en iyi dönemini yaşamıştır. Benim ANAP’ta adaylığımı eleştirenler de hep, ANAP’ın radikal, sağ kanadındaki isimlerdi. Onlar da beni solcu gördükleri için bana karşı olmuşlardı. Bugünde, CHP’den bazı kesimler, beni sağcı olarak görüyorlar. Onun için ben bunları normal karşılıyorum, herkes herkesi sevecek diye bir kural yoktur. 

“ŞİMDİ REKABET KURULUNDA HÜKÜMET NE DERSE ÖYLE KARAR ÇIKIYOR”

Rekabet Kurumu adına da çok önemli işler yaptınız. Tekel’in rekabet halinde bulunduğu diğer firmaları denetlenmesi talebiniz eleştiriliyordu. Daha sonra sizin de Türk Telekom’un satışı konusunda Rekabet Kurulunun sözlerinin dikkate alınması uyarınız olmuştu. Size göre bu kurumu bu kadar elzem kılan neydi? Haksız rekabetin önüne geçebildiniz mi?

Rekabet Kurulu, Türkiye’nin bir ihtiyacıydı ve bu kurumun olması gerekiyordu, zaten Rekabet kanunu çıkmıştı, ama 3 yıl boyunca Rekabet kurulunun ön gördüğü Rekabet Kurulu üyeleri atanmadığı için faaliyete geçmemişti. Bu kurul, Türkiye için şarttı. Türkiye’de rekabetin ihlal edildiği o kadar çok sektör var ki, bunları organize edecek bir otoriteye ihtiyaç vardı. Biz 10 üye arkadaşla Rekabet Kurulunu kurduk, tamamen tarafsız bir gözle kurduk, ben ve benimle birlikte göreve başlayan 10 üyenin hiçbirinin aklında hükümetle uyumlu veya buna şirin gözükmek gibi bir düşüncemiz olmadı. Biz Türkiye’de mal ve hizmet piyasasında, rekabetin ihlallerini önlemek konusunda ciddi çalışmalar yaptık ve en saygın kurumlar arasında adını geçirdik, bugün ve o tarihte de en tercih edilen kurumlarda görev yapan uzmanlar ve idareciler araya torpil koyarak, kurumlarını terk edip, Rekabet Kurulunda görev yapmak için sıraya girenler olmuştu. Çünkü Rekabet Kurulu, geleceği parlak bir yıldızdı. ÖSYM ile alındı, ikili, üçlü sınavlardan geçen, en iyi üniversitelerin en iyi derecelerle mezun olan arkadaşları tarafsız bir gözle aldık.  Hiçbir zaman hükümetin emriyle iş yapmadık O günkü ANAP, Mesut Yılmaz döneminde, Petrol Ofisi özelleştirmesi yapıldı, Başkan olduğu özelleştirme yüksek kurulunda, Petrol Ofisinin o dönemde Türkiye İş Bankası, Bayındır ve Turgay Ciner ve PÜİS’e satılması kararı açıklandı. Biz Rekabet Kurulu olarak, “Hükümetin almış olduğu bu karar, Rekabet Kuruluna aykırıdır, bu satışın gerçekleşmesi halinde rekabet ihlali olur” diye hükümetin o günkü o kararı sonucu Petrol Ofisinin değerine engel olduk çünkü o günkü koşullarda satılması, rekabete aykırı idi. Dolayısıyla hükümetin emrinde değil tam özerk bir kuruldu ve özerkliğin gereğini yerine getirdi, hiçbir zaman taraf tutmadık, ama bugün kurduğunuz rekabet kurulu o günkü kadar özerk asla çalışmıyor. Hükümet ne derse karar öyle çıkıyor.

“REKABET KURULU, SİYASETLE İÇİÇE BİR KURUM HALİNE GELDİ”

Bu yüzden sanıyorum, Takvim’deki yazılarınız sırasında, sık sık rekabet dersleri veriyordunuz. Bu ders verme ihtiyacı sürüyor sanıyorum?

Tabi. Rekabet Kurulunda bugün gerçekten gerek yönetimde gerekse uzman kadrolarında çok kaliteli insanlar vardır, eğer bu kaliteli insanlara güvenmeyecekseniz, bunların verdikleri kararlara saygı göstermeyecekseniz o kurumu kapatmak daha doğrudur ama bugün son yasa ile daha önce denetimi Sayıştay tarafından olan kurumun denetimi, Bakanlığa verildi, siyasetle iç içe bir kurum haline geldi, sadece o değil bütün özerk kurumlar, siyasetle iç içe kurumlardır.

“BİR MİLLETVEKİLİ KENDİSİNE VERİLEN PAHALI BİR HEDİYEYİ ALMAMALIDIR”

TBMM Başkanlığı’na  “siyasi etik” teklifi hazırladınız. Milletvekillerinin aldıkları, maaşlarını aşan hediyeleri, milletvekilliği ile bağdaşmayan bağlantılarını denetleyen bir siyasi etik kurulu. Bu kurul, dokunulmazlıkların kaldırılamayışına karşı oluşan bir alternatif miydi sizin için?

Yo. Bu farklı bir şey. Dokunulmazlıklarla ilgili değil. TBMM’nde parlamenter olarak görülen bir kişinin veya Bakanlar Kurulu listesinde olan bir kişinin dikkat etmesi gereken kurallar vardır, bir Bakan veya milletvekilinin yapamayacağı işler vardır ama bugün bunları düzenleyen bir yasa yoktur. Yani bugün herkes her işi yapıyor, adam müteahhitlik de yapıyor, sonra devletin ihalesini de alıyor yada başka işleri de yapar. Bir milletvekili  ne yapmalı, yapacağı işler nelerdir, yapamayacağı işler nelerdir, bunların belirlenmesi lazımdır, TBMM bünyesinde bir etik kurulun oluşmalıdır. Milletvekili ve Bakanların kabul edeceği hediyelerin de bir sınırı olmalıdır. Yani hediye edilen bir arabayı almamalıdır. Hediye edilen çok pahalı bir saat almamalıdır. Batılı ülkelerde bunların standartları vardır. Türkiye’de bu standartlara uygun çalışmalı parlamenterler. 

“ORDUNUN İHTİYACINDAN FAZLA ASKERE GİDECEK İNSAN SAYISI VARDIR.”

Bir teklifiniz daha var…. Yığılmaları önlemek amacıyla bir de bedelsiz bedelli teklifi sundunuz meclise. Bu teklif nasıl karşılandı? 

Bu teklif son derece olumlu karşılandı çünkü CHP’nin seçim beyannamesinde vardı. Bize oy verin, diye halkın huzuruna çıktığımızda dedik ki:” CHP, iktidara gelirse, yığılmaları önlemek için 35 yaşına gelmiş ama askerliğini yapmamış insanlar vardır, bu insanlara askerliğinizi yap demeniz mümkün değildir, işi vardır, evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuştur…Bir de Türkiye Cumhuriyeti ordusunun bunlara ihtiyacı yoktur, fazlalık vardır, ordunun ihtiyacından fazla askere gidecek insan sayısı vardır.  Hem bu yığılmaları önlemek için hem de ülkeye ekonomik katkı olur diye, seçim beyannamesinde belirttiği şekilde iki tane kanun teklifi verdim, bir tanesi, 28 yaş ve üstü olanlar, geliri 10 bin lira 20 bin lira arasında ise 7,500 lira verecek, 28 günlük askerlik yapacak. 25 binden yukarı yıllık geliri varsa 15 bin TL verecek. 10 bin TL’nin altında geliri varsa, anayasanın eşitlik ilkesi uyarınca zenginler askerlik yapmayacak diye düşünülmemeli diye onlar da hiçbir bedel ödemeden askerlik yapsınlar, dedik. İkinci teklifimiz, bugün askerlik süresi uzun, profesyonel orduya zaten bir geçiş var, Türk Silahlı Kuvvetlerindeki askerlik sayısı gözden geçirilmelidir. Bugün askerlik çağına gelen gençlerimiz, beni askerliğe alın diye müracaat ettiğinde, ordunun ihtiyaç fazlası olduğu için bekletiyor. Biz de askerlik süresini kısaltalım, 15 ay’ı 9 ay’a indirelim, dedik. 9 aydan sonra da o günkü yönetim, gerek görürse, bu 9 aylık süreyi 6 aya düşürme imkanına sahip olsun diye kanun teklifi verdik.

“ETİLER’DE VİNÇİN TEPESİNDE BAYRAK ASTIM”

Gençler için yaptıklarınız kadar gençlerin sizin için yaptıkları oldukça ilgi çekici. Seçim çalışmalarında Ayaydın gönüllüleri, CHP Ayaydın olta bayrakları ve Ayaydın tişörtleriyle boy gösterdiler. Ayrıca sizin de gece geç saatlerde yağmur altında bir vincin tepesinde bayrak asarken görüldüğünüz söylendi…Bu canla başla mücadele ne içindi?

Ben yaptığım işlerin son derece yararlı olduğuna inanıyorum. Bir insan bir partiden aday oluyorsa sırası ne gerekiyorsa onu yapmalı. Ben evimde oturup, hiç çalışmasaydım, milletvekiliydim, benim sıram, öyle gerekiyordu ama beni o seçilecek sıraya koyan Genel Başkan ve CHP’ne karşı sorumluluğum vardı. CHP’ye aday olan bir insan 24 saat çalışabilmeliydi, ben bu mantıkla yola çıktım. Beni arkadaşlarım, akrabalarım, arkadaşlarım, hemşerilerim ve öğrencilerim benimle birlikte çalıştıklar. Ayaydın Gönüllüleri orada doğdu. Hiçbir menfaat beklemeden yüzlerce insan, benimle birlikte, seçim boyunca, İstanbul 2.bölgede gece-gündüz çalıştık. 500 kişi benimle beraberdik. İyi bir planlama da yaptık. Ben ve benimle birlikte 100 kişi, bir ilçenin ilçe örgütlerini de yanımıza alarak, sokaklarını tarıyorduk, bu kalabalık dikkat çekiyordu, tabi daha etkili sonuç alıyorduk. Benim Ayaydın Gönüllülerinden geriye kalan 400 kişilik ekibim de diğer ilçe faaliyetlerinde görevlendiriliyordu. Eminönü vapur iskelesinin karşısında, Taksim Meydanında, İstiklal Caddesinde ve Beşiktaş’ta…O gece de hiç yüksünmedim, yağmur yağıyordu Etiler’de seçim ofisi açıyordum, vinç getirdim, bayraklar asılacak, bayrağın asıldığı yeri beğenmeyince, vinçin tepesine çıktım, bayrağı arzu ettiğim yere bağladım, gece restoranlarından dönen magazin muhabirlerinin dikkatini çekti, resmimi çektiler.  

“PLANSIZ HİÇBİR İŞ YAPMAM”

Bu amatör görüntüye rağmen sizin profesyonelliğinize kimse laf söyleyemez… Diyarbakır mitinglerinin farkını anlatırken Ahmet Hakan; “AK Parti mitingi tek kelimeyle bir organizasyon şahikasıydı. CHP mitingi ise Aydın Ayaydın’ın profesyonel katkısını ihmal edersek hayli amatördü” demişti.  

Tabi ben siyasette deneyimliyimdir ve gerçekten de ayrıntıya çok önem veririm. Bir toplantıya gireceğim vakit, toplantının en ufak ayrıntılarına kadar planlarım. Plansız hiçbir iş yapmam, bir ilçede seçim çalışmasana katılacaksak, akşamdan oluşturduğum planlama ekibi benim çalışmamın planlarını hazırlar. Benimle beraber kimlerin katılacağını(kaç erkek, kaç bayan) kimler olta bayrağı alacak, kimler broşür dağıtacak, halkla nasıl temasa geçilecek?bunların detayları önceden belirlenir. 

“YEMİN ETMEME KARARINI BENİMSEMEDİM, İÇİME SİNDİREMEDİM”

Yemin Krizinin çözüldüğünü beyan eden açıklamada sizin de imzanız yer alıyordu. Yemini etmeden önceki mi, direniş anında mı, yoksa yemin etme kararı alındığında mı en çok kendinizi bu sürece ait hissettiniz?

Ben, CHP’nin yemin etmeme kararını çok benimsemedim, içime sindiremedim. Belki Genel Başkanımızın ve merkez yürütme kurulu üyelerimizin düşünceleri kamuoyuna yanlış yansıdı, halkın oyları ile CHP bayrağı altında seçilen iki milletvekilimizin hapiste değil, bizimle birlikte yasama faaliyetinin yürütüldüğü TBMM’nde olması gerektiği yolunda iradeyi ortaya koymaya yönelikti ve bu iradeye ben de katılırım, saygı da duyarım. Ama bu irade şu olabilirdi. Bir günlük yemini CHP, haykırmalıydı. “O  arkadaşlarımızın yeri, hapishane değil, bizimle birlikte TBMM’dir” diye. CHP, içeride ve dışarıdaki kamuoyunun dikkatini bu yöne çevirecek bir hareket yapmalıydı. Bu hareket de şu olmalıydı. Bir gün yemin etmeyebilirdi, veya bir hafta boyunca yemin etmeyeceğiz, diyebilirdi, ucu açık olmamalıydı, bence oradaki yanlışlık ucunun açık olmasından kaynaklanıyordu. Yeminden sonra da, tabi uzlaşmacı olmak lazım, hep benim dediğim olsun, diye düşünmemek lazım. AK Parti iktidarında sayısal çoğunluğuna güvenerek, ben ne dersem o olur düşüncesi ne kadar yanlış ise, muhalefetle iş birliği yaparak çıkardığın yasalar daha sağlam olur. Uzlaşmacı olmak lazım. AK eğer ben ne istersem onu çıkarırım, derse, o zaman diğer seçilen MHP, BDP ve diğer milletvekillerine ne gerek var? bu düşünce yanlış, ben uzlaşmadan yanayım.Onun için yemin krizinin de uzlaşma yoluyla çözülmesini arzu edenlerin başında geliyordum. Temasları yaptık ama attığımız adımlar bende gizli kalır. Genel Başkanının bilgisi dahilinde, Başbakan’a çok yakın isimlerle temaslarım oldu, Hamza Çelebi’nin başkanlığında bir komisyon kuruldu ve AK Parti heyetiyle bu görüşmelerimizi sürdürdük ve ortak irade beyanı ortaya çıktı. AK Parti ile CHP’nin uzlaştığı irade beyanında:”Halkın oylarıyla seçilen parlamenterlerin TBMM’deki yasama faaliyetlerine katılmaları ön görülüyordu” TBMM’ye üye olan bu insanlar, kaçmayacağına göre yargılama devam edecek ama yasama faaliyetlerine devam edebilmeleri için bunların tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilmeleri gerektiğine inanıyoruz ve bizim uzlaştığımız metinde bu açıkça tarif ediliyor. Elbette kimse yargıya talimat veremez. Ama yargının yasama faaliyetinin bu konudaki iradesini göz önünde bulundurması lazımdır. Biz CHP olarak hiçbir zaman yargıya talimat verilsin, yargı bunun gereğini yapsın, demiyoruz. Artık, eğer seçilmiş olan milletvekilleri içeride varsa anayasal ve yasal düzenlemeler de dahil olmak üzere bir çalışmanın yapılması AK Partiyle uzlaşma metninde vardı. 

“REFERANDUM SONUCUNDAN İKİ GÖMLEK, İKİ KRAVAT KAZANDIM”

Peki anayasal değişiklik dedik de… Şahin Nalbant ile referandum bahsine girmişsiniz. “Evet oylarının %60’nın altına düşmeyeceğini” söylediği için size karşı 2 gömlek kaybetmiş. Siz Anayasanın hangi şekli için 1000 gömlek kaybetmeye değer diyebilirsiniz?

Şahin Nalbant ile kendisinin verdiği bir iftar yemeğindeydik. Referandumda %60 evet oyu çıkacağını söyledi, gömleğine iddiaya girdik, %60 olmayıp, %58 oy alınca ben kazanmış oldum, her ne kadar benim arzu etmediğim bir sonuç da olsa sonuçta ben kazandım. Fakat kazandığım gömlekleri istemedim. CHP İstanbul Milletvekili olan Mevlüt Aslanoğlu bizim ortak arkadaşımızdır, hemşerisidir, birlikte Malatya’ya gidiyorlar, konu açılıyor, bu konu açılınca da Aydın Bey’in gömleklerini aldın mı, diye soruyor. Ankara’ya geldi, beymen’e götürdü, iki gömlek seçtim ama 1,5 yılın faizi karşılığında iki kravat daha istedim, Mevlüt Bey, Şahin Beyi yanımda aradı, “iki gömleği aldı faiz olarak kravat istiyor” dedi ve gömleklerin yanında iki tane de kravat aldı. 

“YAPILACAK SİVİL ANAYASA İLE YILLARCA ÖVÜNEBİLİRİZ”

Önümüzdeki dönemde halkın hem iktidardan hem muhalefetten beklediği; bir sivil anayasa. Bireysel özgürlükleri, demokratik bir anayasanın hazırlanması. Cemil Çiçek’in bu konuda arzulu olduğunu görüyorum. Anayasa için muhalefetle işbirliği yapma yönünde demeçleri oluyor. Hükümet gerçekten samimi ise, muhalefetle işbirliği yaparak, uzlaşı sonucu hazırlayabileceği sivil bir anayasa oluşursa, bu Türkiye’nin lehinedir. Türkiye’nin yıllarca övüneceği bir anayasa olacaktır.  

Bu anayasanın temeli ne olmalı?

Bu anayasada bir kere halkın iradesi tecelli edilmelidir. İnsanlar bir kitap yazdı diye tutuklanmamalı. İnsanlar sabahın saat 5:00’inde 50 polisle uyandırılıp, alıp götürülmemelidir, bir insan özgürce oyunu kullanabilmeli, özgürce aday olabilmelidir, milyonlarca kişi bir siyasi partiye destek verme eğilimi gösteriyorsa, %10 gibi bir seçim barajı asla olmamalıdır. Bu seçim barajı %5’lere hatta %3’lere çekilebilmelidir ki, herkes TBMM’de temsil edilebilmeli. İnsanların seyahat özgürlüğü olmalı. İnsanların sendikalaşma, toplu sözleşme gibi özgürlükleri olabilmeli, dolayısıyla bireysel özgürlükleri ön planda tutan her adım için CHP, mutlaka olumlu düşünüp, katkı sağlayacaktır.

“LİBERAL EKONOMİK POLİTİKALAR, AK PARTİNİN DEĞİŞTİĞİNİ GÖSTERİYOR”, “İKTİDARA GELEN İNSANLAR IMF’İ DE KABUL EDECEKLERDİR”

2001 krizi sonrasında, “Yabancı sermaye; iktisadi ve ekonomik çalkantıların olmadığı bir ortam arıyor. Liberal devlet ve liberal ekonomi yönetimi görmek istiyor” demiştiniz. AK Parti bu devlet yapısını ortaya koyabiliyor mu?

AK Parti, aslında bunu ortaya koymuyor, bilfiil uyguluyor. Ama AK Partinin söylemleri ile bu uygulamalar birbirine ters. Eskiden AK Partinin en etkin koltuklarında oturan kişilerin, AK Parti milletvekili olmadan önce, seçim kürsüsünde, komisyonlarda söyledikleri bugünkü uygulamalara ters. Demek ki iktidara geldikten sonra gerçek görülüyor ve o gerçeğe göre hareket ediliyor. Bugün iktidara gelen insanlar IMF’i de kabul edeceklerdir, Dünya Bankasını da kabul edeceklerdir, Uluslararası finans piyasalarını da kabul edeceklerdir. Bugün AK Partili olup da başka ad altında milletvekili iken, bugünkü liberal ekonomik uygulamaların karşısında mücadele vermiş insanlardır. Aynı isimleri bugün liberal ekonomik programları uygulamalarında görüyoruz, bundan da mutlu oluyoruz. Demek ki, AK Parti değişti, en azından bu konuda değişti ama değiştiğini de kabul etmiyor. Değiştiğini de ortaya koymak bir başarıdır, dersin ki :” Biz eskiden yanlış düşünüyorduk, doğrusu buymuş, şimdi doğrusunu yapıyoruz” 5 yıl boyunca IMF ile program yürüteceksiniz, IMF’in dediği her şeyi yapacaksınız, sonra IMF ile ilgili yürütülen program bittikten sonra da:” Biz IMF’i istemiyoruz” diyeceksiniz. Sen, 5 yıl IMF ile kucak kucağa yattın. Bunun izah tarzı yok. 

“AK PARTİ, ECEVİT’İN EKONOMİK PROGRAMINI UYGULADI”

Evet ama IMF ile birlikte uygulamaya soktuğu istikrar programını başarılı buluyordunuz. 

Birinci AK Parti iktidarı döneminde, AK Parti hiçbir ekonomik program uygulamadı, Ecevit hükümetinin IMF ile birlikte hazırlamış olduğu, güçlü ekonomiye geçiş programını, aynen, harfi harfine uyguladı ama kararlı bir şekilde uyguladı. AK Parti hükümetinin en büyük başarısı, Ecevit Hükümetinin IMF ile yapmış olduğu anlaşmayı; bire bir, harfiyen ve katı bir şekilde uyguladı, taviz vermedi ve aldığı sonuçlar son derece olumlu oldu. Eğer AK Parti, o gün IMF ile yürüttükleri ekonomik istikrar paketini kararlı bir şekilde yürütmemiş olsaydı, olumlu sonuç alınamazdı. AK Parti hükümetinin almış olduğu meyvelerin tamamı, Ecevit hükümeti döneminde hazırlanmış olan, güçlü ekonomiye geçiş programının sonuçlarıdır. 

“AK PARTİ, EKONOMİDE BİR İLERİ İKİ GERİ GİDİYOR”

Ama hükümeti de kutlamak lazımdır, son derece katı bir şekilde IMF ile hükümet arasında yapılan istikrar programını çok güzel uyguladılar, hiçbir şey katmadılar, sadece onu uyguladılar, onun meyvelerini aldılar. AK Partiyle birlikte de ilk bir iki yıl yürüdü ve ondan sonra istikrar programının sonuna gelindi, sonra yeni bir istikrar programına gerek görmediler IMF ile birlikte. Kendileri şu anda yapıyorlar, yürütüyorlar ama bir ileri iki geri gidip geliyor. Bugün AK Parti iktidarının ekonomik uygulamalarına baktığımızda iyi alınmış sonuçlar da vardır…ben hükümetin yaptığı her iş kötüdür, demek istemiyorum.

“BİZİM YAPTIĞIMIZ İTHALATA DAYALI İHRACAT”

Ama her iş iyi de demek istemiyorsunuz.  AK Parti ile 8 yıllık Makro ekonomik göstergelerinde kötü bulduğunuz şeyler;  işsizlik ve iç ve dış borç stoku. İyi bulduklarınız ise; enflasyon ve ihracat. 

İhracat iyi ama detaylarına bakmak lazım. Ben Türkiye’nin ihracatının artmasından son derece mutlu olurum. İhracatın başındaki Bakan da benim çok yakın arkadaşımdır, Zafer Çağlayan. Başarılı işler yapıyor ama ihracatın %80’i ithalata dayalı ihracat. Yani o ihraç edilen ürünlerin tamamı Türkiye’deki katma değerle yapılan şeyler değildir, Türkiye buna ancak %10’luk bir katkı sağlıyor. Yani o ihracatın %10’u bizim. Geri kalanı, yurt dışından ithal edilen malları, biraz işliyoruz, paketliyoruz, gönderiyoruz, olan bu. Mesela otomotiv sektörü biz birinciyiz…ihracatın lokomotifi…peki otomobilin neyini biz üretiyoruz? Motorunu mu? her şey geliyor, biz de monte edilip gidiyor, buna tam ihracat denir mi? Buna tam ihracat denilebilmesi için, Türkiye’deki otomotiv sektöründe; motorundan, vidasına her şeyin Türkiye’de üretilmiş olması tam ihracattan sayılır. Ama global dünyada hem ihracat hem de ithalat yapacaksınız, makro ekonomik göstergelere baktığımızda hükümetin, başarılı olan yönleri vardır, bunlar da kabul edilir. 

“TÜRK İŞ ADAMLARINI KÜSTÜRDÜLER”

Bir muhalefet parti milletvekili olarak söylüyorum, CHP, elbette hükümetin doğru yaptığı şeyleri kabul etmeli ve söylemeli ama hükümetin dediği gibi her şey de iyi gitmiyor, güllük gülistanlık değildir, onlar da her şeye pembe gözlükle bakıyorlar. Bugün işsizlik %10 dolayındadır, bir de bu kayıtlı işsizliktir, kayıtsız işsizliği de dikkate almak lazımdır. Aslında işsizlik %20 dolayındadır çünkü işinden memnun olmadan rastgele çalışıp, kendime o arada iş bulursam yerimi değiştiririm diye çalışan insanları işi var diye kabul ediyorsunuz, mevsimlik işçiler de vardır ve iş arama umudunu kaybeden insanlar vardır onlar gidip iş bulma kurumuna başvurmuyorlar, onlar iş sahibi gözüküyorlar, dolayısıyla Türkiye’de bir kayıtlı, bir de kayıtsız işsizlik vardır. Siz kayıtsız işsizliği de eklediğinizde %20 dolayında işsiz vardır. Türkiye’de yatırım yok, iş adamları küstü Türkiye’ye, çünkü hırsız gözüyle bakıldı, iş adamlarına ayrımcılık yapıldı, bizim gerçek iş adamlarımız artık Türkiye’den umudunu kestiler çünkü iş yaparken hırsız muamelesi gördüler. Romanya’da, Bulgaristan’da onlara bedava arazi verildi, bizim sanayicilerimizden elektrikten ücret alınmadı, çok daha iyi koşullarda orada iş yapıyorlar ve orada baş üstünde tutuluyorlar ama aynı iş adamları Türkiye’de hırsız damgası yediler. Buradaki elektrik ücretleriyle ucuza mal imal edemiyorsunuz, yurt dışı ile rekabet edemiyorsunuz çünkü pahalıya mal ediliyor. Bir de cari açık, Cumhuriyet tarihinin en çok cari açığını yaşıyoruz. 50,2 milyar dolar cari açık çok büyük bir rakamdır.  Cari açık, sizin paranız yok, cebinizdeki para, yurtdışından gelen, başkalarının parası. Başkalarının parasını, hovardaca, bol bol tüketime harcıyorsunuz, ondan sonra o paranın sahibi, gelip de, size paramı ver dediğinde nereden getirip vereceksiniz? İşte o cari açık. Türkiye’nin cari açığını önleyecek bir takım öneli tedbirler alması lazım. 

“YURT DIŞINDAKİ EKONOMİK KRİZİN YANSIMALARI BİZDE DE OLACAKTIR”

Siz İktisatçılar Kulübünün ‘Türkiye Ekonomisi Nereye Gidiyor’ konulu panelinde, büyüyen cari açığa dikkat çekmiştiniz. Bunda özel sektör yatırımları ve tüketimindeki artış dışında, sermaye hareketlerinin yer değiştirmesi ve yurt dışı baskısının da etkili olduğunu ileri sürüyorsunuz. Mali disiplin ile buna çare bulunamaz mı? Bir de ilk kez CHP’den, iktidar partisine “Mali Kural” için işbirliği önerisi gelmişti. Bu çağrı, mahalli kurallara mı takıldı?

Avrupa Birliğinde, Yunanistan’da başladı, birkaç ülkede krizin ayak sesleri geliyordu.  ABD’de de bir takım makro ekonomik göstergeler kötüye gidiyordu. Türkiye’de de döviz yukarıya doğru tırmandı. Bir kriz mi geliyordu, bu krizin nedeni nedir diye sorduklarında o cevabı vermiştim. Hükümet, bunun iç piyasaya bağlı olmadığını, yurtdışındaki gelişmelere bağlı olduğunu söylüyor. Şu anda gözüken krizde, doğrudur, yurtdışı piyasaların etkisi vardır,  ama bunun tamamını yurtdışındaki gelişmelere bağlamak yanlıştır. Yurt dışında kendini gösteren bir takım ekonomik krizlerin yansımaları bizim ekonomimize de olacaktır. Çünkü Türkiye, yurt dışına ihraç eden bir ülke. Yurtdışında bir daralma olduğu vakit, insanlar senin malını alamıyor, dolayısıyla senin ihracatında bir düşme olacaktır. Dışa dayalı etkileri vardır ama sadece o değil, yurtiçindeki makro ekonomik göstergelere ve  bunun da en başında cari açığa dikkat çekmiştim. Cari açık, bugünkü rakamlara bakarsak, 80 milyar doları aşar, hatta 100 milyar dolara da ulaşabilir, böyle bir cari açığı kapatabilecek neyin var, bunları ortaya koymak lazımdır. Bu güvensizlik yaratıyor ve risk unsurudur. Yurtdışındaki piyasalar bu risk unsurunu da göz ardı etmiyor. Türkiye’ye bir kriz gelecekse, yurtdışı piyasalardan kaynaklanmıyor, özellikle cari açıkla ilgili bazı makro ekonomik göstergelerden kaynaklanıyor. Mesela bizim hep övündüğümüz merkez bankasının stoklarına para yağıyor, denilmişti, 99 milyar dolara ulaşmıştı, bugün 86 milyar dolara düştü, eğer bu 80 milyarın altına bir düşerse, tehlike çanları çalmaya başlar. 

“HÜKÜMET KRİZ ZAMANINDA’TEK SES’ OLMADI”

Hükümete şu soruyu yöneltmişsiniz:”Hükümetin görevi kriz çığırtkanlığı yapmak mıdır, yoksa muhtemel bir krize karşı gerekli önlemleri almak mıdır?” Halkı telaşlandırmadan bunu kendi içlerinde çözüyor olamazlar mı?

Hükümet orada bir acemilik yaptı. Yani hükümet kriz geliyorum dediği anlarda, ‘tek ses’ olmalı. İnsanların kafası karışmamalı. Ekonomiden sorumlu koordinatör Ali Babacan çıktı dedi ki: ”Aman sakın tüketim yapmayın, tüketimi kısın, kriz geliyor” insanları ürküttü ama bunlardan iki gün sonra Zafer Çağlayan, “Kriz miriz yok, istediğiniz kadar tüketin” dedi. Bunu söyleyen de Türkiye’nin Bakanı, diğeri de Bakanı. Hükümetler ciddi olmalı. Açıklamalar birbirini desteklemeli. İnsanların kafası karıştı. Hükümetin tavrının yanlış olduğunu vurgulamaya çalıştım orada. 

“YABANCI KREDİ DEĞERLENDİRME NOTLARI GERÇEKÇİ DEĞİL”

Moody’s’e göre Türkiye’nın kredi notu Ba2 pozitif. S&P’den ise, 2003 başında B pozitif , 2004 ortalarına gelindiğinde B+, 2006 başında da BB pozitif notlar aldık. Sizin puanınız ne olur?

Ben bu yurtdışındaki yabancı kredi değerlendirme kuruluşlarına her ne kadar mali piyasalar onlara göre hareket ediyorsa da, ben onların çok gerçekçi olduğuna inanmıyorum. 2001 krizinde, 2008 krizinde, Amerika’daki o konut kredisi ile başlayan krizde hiç yıkılmaz dediğimiz bankalar, hepsi bu derecelendirme kuruluşlarının çok yüksek verdiği bankalardı, ve o bankalar yerle bir oldu. Bunlar doğru olsaydı, o doğru olmazdı ama bunlar gösterge olarak kabul edilmiştir. Ben olsam Türkiye’nin notunu bir üst sınıfa aktarırdım.

“PALMER RAPORU KONUSUNDA HÜKÜMETİN ACELECİLİĞİ, ACEMİLİK”

Kılıçdaroğlu en son “AKP’nin bağımsız dış politikası yok” demişti. Sizce hükümetin dış politikaları doğru eksenli mi? Erdoğan,  İsrail devletinin tanınmasının bir hata olduğunu, ''Malesef o dönemde CHP iktidardaydı ve İsrail’i tanıdılar'' diyerek açıkladı. Sizce İsrail’i tanımak bu kadar kolay mı?   

AK Parti iktidarı, dış politikada zikzaklar çiziyor. Palmer raporunda açıklandı, Gazze ile ilgili olan bölümün, İsrail’in hakkı olduğunu vurguladı. Ve bizim başta Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız ve hükümet bu rapora çok sert eleştiriler getirdi. Ben onların bu aceleciliğini, acemilik olarak değerlendiriyorum. Bu raporun tümü, Türkiye’nin aleyhine değildir. Çünkü bu raporda iki bölüm vardır. Türk hükümeti,”Bizim 9 vatandaşımız İsrailliler tarafından haksız yere öldürülmüştür,  İsrail bu konuda özür dilemeli ve bunlara tazminat ödemelidir” diyor. O rapordan olan bu birinci bölümü, aynen bizim iddialarımızı yüzde yüz kabul edecek şekilde:”Evet, İsrailliler Türk tarafından 9 kişiyi haksız yere öldürmüştür” diyerek, Türk tezini doğruluyor. İkinci bölüm, bu bölümden farklı. İkinci bölümde diyor ki:”Gazze, Birleşmiş Milletler kararlarına uygun bir şekilde ekonomik ambargo olduğu için, İsrail’in orada bu ambargoyu delmemek konusundaki gösterdikleri tavırda İsrail haklıdır” Biz buna katılalım, demiyoruz ama Birleşmiş Milletlerin kararları o şekilde. Fakat İsrail bu rapor tam açıklanmadan önce New York Times’a bir haber sızdırdı, birinci bölümü hiç dikkate almadan, ikinci bölümü, “Birleşmiş Milletler Palmer raporunda, İsrail haklı çıktı” diye büyük bir haber yaptı, altına bir cümle:”9 kişinin öldürülmesinde Türkiye haklıdır” Sanki raporun tamamı, Türkiye aleyhineymiş gibi bizim Cumhurbaşkanımız, rapora hemen itiraz etti. Bu rapor kabul edilemez, bu rapor yok hükmündedir” dedi, ardından da Başbakan ve hükümet, bu tuzağa düşüp, “Bu raporu kabul etmiyoruz” dedi. 

“AK PARTİ, BU PALMER RAPORUNDA HATALI”

Sen bu raporu kabul etmezsen, o zaman senin iddia ettiğin o tezi doğrulayan raporu, ortadan kaldırmış oluyorsun. Halbuki o rapor tezini doğrulayan bir rapor. Senin:”Raporun birinci bölümü, Türkiye’nin öne sürmüş olduğu bütün iddialarımızı doğrulayan mahiyette bir rapordur ve bizim haklı olduğumuz bir kez daha ortaya çıkmıştır ama raporun ikinci bölümünde siyasi içerik katmıştır, Gazze’yi devre dışı bırakan, İsrail’i haklı çıkartan bu bölümünü bizim kabul etmemiz mümkün değildir” diye bir açıklama yapmanız lazımdı. Bence AK Parti, bu palmer raporunda bir hata yaptı ve hala da bu hatanın farkında değillerdir.


“KÜRT SORUNUNU KÜRTÇE ÜZERİNE YOĞUNLAŞTIRMAK, YANLIŞTIR”

Kürt meselesi konusuna girmek istiyorum çünkü sizin Kürtleri olduğu kadar, diğer ırkları da kucaklayıcı bir tavrınız var, Ateşyan ile görüşmek gibi…Kılıçdaroğlu’na, internet sitesinde Kürtçe yayın yapıp yapmayacağını sormuştunuz, sizce Kürtçeyi serbest hale gelmesi, sorunu kökten çözmeye yetecek mi?

Kılıçdaroğlu, basından arkadaşlara, internet sitesinde, “Kürtçe yayın yapılmasında hiçbir sakınca yoktur” dedi.  Olayı sadece Kürtçe üzerine yoğunlaştırmak, son derece yanlıştır ve olayı sadece Güneydoğu olayı olarak görmek de yanlıştır. Bugün Türkiye’de bir Kürt realitesi vardır, bunu hiç kimse inkar edemez. Doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşayan vatandaşlarımız, Kürt anne ve Kürt babadan doğduğun vakit, ‘Kürt’ oluyorsun. Bu bir realite. Oradaki insanlar 7 yaşına girdikten sonra Kürtçe öğreniyorlar. Yıllardır o bölgede; eğitimde, sağlıkta ve ekonomik anlamda ihmal edildiler. O insanlar adeta bu ülkenin ikinci sınıf evladı halinde görüldüler, her ne kadar bunların içinde kendi kendini yetiştiren, kendi kendinin önünü açan insanlar oldu, belli noktalara geldi ama oradaki insanların büyük bir bölümünün ekonomik imkanları olmadığı için okuyamadılar ve hep orada kaldılar, ezildiler. Bundan 5 yıl öncesine kadar bir insanın “Kürdüm” diyen bir insana öcü gibi bakılıyordu. Yavaş yavaş o kimliğimize bakışımız normalleşti. Bugün Kürt kökenli insanlar sadece doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinde yok, bugün İstanbul’un ve diğer illerin her tarafında Kürt kökenli insanlar var. Bu  realiteyi kabul etmek ve bu işi masaya yatırmak lazımdır, çözüm konusu tartışılmaya açılmalıdır. Kürt meselesi yoktur, diye meseleyi halının altına iterseniz, bu böyle birikir ve bugüne geldiği gibi altından kalkılamaz hale gelir. Türkiye’de Kürt sorunu vardır, bu sorun masaya yatırılmalı ve bu sorun uzlaşma sonucu belli bir noktaya getirilmelidir. 

“PKK İLE GÖRÜŞMELER YAPILMALI”

Peki bu Kürt sorunu yanlış masalara yatırılırsa ne olur?Kılıçdaroğlu, Oslo’da yapılan görüşmelerin PKK ile MİT arasında değil, Başbakanlık ile PKK arasında olduğunu belirtmesi gibi..

Kılıçdaroğlu, orada şunu vurgulamaya çalışıyor. Devletin, PKK ile, Apo ile bir takım görüşmeler yaptığı yolunda haberler çıktığı vakit, Başbakan çıktı dedi ki:”Böyle bir şey yoktur, bunu söyleyen şerefsizdir” Kılıçdaroğlu diyor ki:”Bugün bu ortaya çıktı ki, o gün söylenenler doğruymuş. O zaman niçin halkı aldattınız, niçin bunu söylediniz?” Kılıçdaroğlu bunu söylerken de bir başka noktaya dikkat çekiyor, basın şu anda hükümetin emrinde, basın, özgürce yazamıyor, bundan 10 yıl önceki basın olsaydı, bugün bu konuda kıyamet koparırdı, ama basın, hükümet kızar diye, mümkün olduğu kadar bir takım şeyleri görmemeye geliyor. Kılıçdaroğlu, bugün basının iddia ettiği gibi, MİT ile PKK arasında olan bir görüşmenin değil, Başbakan’ın özel ekibi ve PKK arasında gerçekleşen görüşmeye dikkat çekiyor ve bu aradaki farkı açıklamaya çalışıyor. 

Bu görüşmenin şu ya da bu şekilde gerçekleşmesi bizi çözüme götürür mü?

Kılıçdaroğlu, biz bu terör ortadan kalkacaksa, bu tür görüşmeler kiminle yapılırsa yapılsın, sakıncası yoktur, yapılabilir, demek istiyor. Bütün ülkelerde bu yapılmıştır ve halen de yapılıyor. Ve sadece Erdoğan döneminde değil, Erdoğan’dan önceki hükümetler döneminde de benzer görüşmeler yapılıyor. Ama bir taraftan da diyeceksin ki, “Hayır biz öyle görüşmeler yapmıyoruz” diyeceksin, öte taraftan da senin yaptığın ortaya çıkacak, bu da halkı kandırmak olacak. Terörü ortadan kaldıracaksa bu tür görüşmeler yapılmalı ve sonuç alınacaksa bu görüşmelere devam edilmelidir. Ama Habur’daki o manzara, baktığınız vakit, bu görüşmenin boyutunun yanlışlığını ortaya koyuyor. Yapılacaksa, görüşmeler sağlam zeminde yapılmalı ve bu da halktan gizli olmamalı.

 “KILIÇDAROĞLU, BAYKAL’I BODRUM’DA AĞIRLADIĞIM İÇİN TEŞEKKÜR ETTİ”

Baykal ile Bodrum’da bir dondurma yediniz, olan oldu, bu görüşmeyi, Kılıçdaroğlu kulisi gibi yorumlayanlar oldu…

Bayramdan sonraki günde benimle ilgili bir internet sitesinde gerçek dışı bir haber çıktı. Ben Bodrum’da tatil yapıyorum. Çünkü Ramazan boyunca İstanbul’da ilçelerde yoğun bir çalışma yaptım. Benim sorumlu olduğum, bana oy veren 12 tane ilçe vardır, o ilçelerdeki fakir aileleri tespit edip, kendi bütçemden ramazan erzakı yaptım, CHP logosu olmadan, 2400 aileye bunlar dağıtıldı. Ramazan boyunca en az 4-5 evin kapısını çaldım ve iftar sofralarına katıldım. AKP'nin iftar sofralarına katıldım. Mesela Sultangazi Belediye Başkanı AKP’lidir, iftar çadırına gittim. Yoğun bir ramazan geçirdim, bayram da ailemin yanına Bodrum’a gittim. Bodrum’dayken Deniz Baykal’ın eşi ile birlikte Bodrum’da olduğunu haber aldım. Baykal’ı aradım, “Sayın Baykal benim Bodrum’da olduğumu biliyorsunuz ve bana haber vermeden geliyorsunuz” diye espri yaptım. O da ”Öğrendin benim buraya geldiğini ne yapacaksan yap” dedi. Ben de:”Sizi ve eşinizi bir balık yemeye davet etmek istiyorum” dedim. “Yarın akşam boşum” dedi. Kaldığı otelden 7:00 gibi alıp, “Yalıkavak’tan güneşin batışınızı izler, balık yeriz” dedim. Gittim, kendi arabamla Akvaryum Balıkçısına gittik. Sohbet ettik, ülke sorunları, partiyle ilgili çok yüzeysel konulardan konuştuk. Baykal, Bodrum’un şehir merkezini hiç gezmediğini söyleyince, Olcay Hanım ile kendisini Marinanın orada bir tur atmaya karar verdik. Bodrum Belediye Başkanına da telefon açtım, o da bize katılmaya karar verdi. Bitez dondurmacının oraya gittik. Yürüdüğümüz yolda ne kadar bayan varsa hepsi Baykal ile resim çektirmek istedi be de foto muhabiri gibi resimlerini çektim. 45 dakika kadar orada sohbet ettik. Sonra kalktık, biraz yürüyüş yaptık, kahve dünyasında kahve içtik, sonra ben de bunları aldım, 11:30’ta oteline bıraktım. Günlük gezilerimi anında facebook’a yüklerim. Baykal ile birlikte çekildiğimiz resimleri de yükledim. Duyuran benim, gizli bir şey yapsam niye koyayım ben oraya. İki gün sonra dondurmacıda neler oldu diye bir haber çıktı, Aydın Ayaydın, Baykal ile bir araya geldi, “Kemal bey ile bu iş yürümüyor, 1 yıldır önümüzü göremiyoruz, buna bir çözüm gerekir” diye konuşmuşuz, güya. Böyle bir konuşma hiç olmadı, olsa bile kim söyledi, ben söylemedim, Baykal söylemedi, Olcay Hanım söylemedi, yalan olduğu belli. Bu bir komplo. Kemal bey ile benim aramı sözde bozacaklar. Yazının ertesi günü Genel Merkezde 80.yıl kutlaması var, bir iki gazeteci de vardı. Kemal bey:”Sana çok teşekkür ederim, benim genel başkanımı Bodrum’da ağırlamışsın, eğer Baykal’ın Bodrum’a geldiğini bilseydin ve onu ağırlamasaydın, hem sana kızardım hem de üzülürdüm” dedi. Ardından habertürk’ten bir arkadaş, Baykal’ı arıyor, o da ne benim ne de Aydın Beyin ağzından hiç böyle bir kelime çıkmadı, demiş.

“AZİZ YILDIRIM’IN ŞİKE YAPTIĞINA İHTİMAL VERMİYORUM”

BJK Medya İstişare Heyetindesiniz. Şike olaylarında Beşiktaş’ın sergilediği duruştan memnun musunuz? Aziz Yıldırım, bu işin sonu olabilir mi?                                          

Yargıya intikal ettiği için kimin ne suçu var bilmiyorum. Beşiktaş’ın çok daha iyi bir noktada olması gerektiğine inanıyorum. Beşiktaş kötü sonuçlar aldığında da çok üzülüyorum. Ama bu yılın Beşiktaş için çok çok iyi olacağını ümit ediyorum. Şike yıllardan beri konuşuluyor. Şike iyi bir şey değildir, insanların emeğinin elinden alınmasıdır, bir tarafı kazanıyor ama öbür taraf ta haksız yere kaybediyor, inşallah Aziz Yıldırım da böyle bir şey yapmamıştır. Türkiye’de güzide bir kulübümüzün Başkanıdır, önemli bir iş adamıdır, böyle bir şey yapmış olacağına ihtimal vermiyorum, inşallah yargılama sonucunda böyle bir şey yapmadığı ortaya çıkar ama ben yapanlar da varsa elbette hukuk ne diyorsa onun gereği yapılacaktır. Bu konuda bir boşluk varsa da meclis açıldıktan sonra TBMM’de bu konuyu gündemimize alacağız. Ve bununla ilgili yasal çalışmaları da mutlaka yapacağız.  

“MECLİSE KISA SÜRE İÇİNDE, 4 KANUN TEKLİFİ SUNDUM”

 TBMM Medya Sorunlarını Araştırma Komisyonu Başkanı da olmuştunuz.  Bilmiyorum medya sorunlarını aşılabilecek bir şey miydi sizin için, Vatan’da, Takvim’de, Sabah’ta yazdınız. Veda yazınızda ‘veda’ kelimesini kullanmadan, okurlarınıza,”Hoşçakalın” dediniz. Siyaset gibi güreş minderinden kalkıp, gazetecilik gibi bilek güreşine talim olmak, size hata yapıyorum hissi mi verdi? İnternet sitesinde tek boş görünen yer, “Yol Haritam” kısmıydı. Buradan hala gazeteciliğe dönüş sinyalleri alabilir miyiz?

Yok, o yol haritam, günlük yapacağım işlerle ilgilidir. 1 Ekim itibariyle meclis açıldığında, orası faaliyete geçecek. Tabi şu anda önümüzü tam olarak göremiyorum. Siyasete uzun soluklu devam edecek miyiz, zaman gösterecek ama şu anda CHP’de olmaktan son derece mutluyum. CHP’yi beğenerek, orada milletvekilliği yapıyorum, oradaki arkadaşlarla son derece yakın ilişkiler içindeyim, hiçbirisi ile negatif  ilişkim yok, hepsini seviyorum, ilçe örgütlerini seviyorum, halktan gelen talepleri dikkate alıyorum, meclis tatilde olmasına rağmen…Şu ana kadar 4 tane kanun teklifi verdim. Siz 2 tanesini söylediniz, geri kalanı da ben söyleyeyim. Ayamama deresi, bir yağmur yağdı, insanlarımız orada hayatını kaybetti, o zaman Başbakan ve Topbaş çıktı dedi ki: ”Derelerin intikamı korkunç olacak, biz bu derelerin üzerine yapılan kaçak yapıları kaldıracağız ve buraya yine akarsu haline gtireceğiz” hiçbir adım atılmadı, Kağıthane deresinin üzerine koca koca plazalar yapılmış, hiçbirinin ne imarı vardır, ne ruhsatı. Ayamama ve Kağıthane deresi üzerinde yapılan imara aykırı yapıların sorunlarının çözülmesi, bu binaların ortadan kaldırılması, bu binalara göz yuman yetkililere ceza verilmesi ile ilgili araştırma önergesini verdim. Sultangazi ilçesinde 16 tane taş ocağı vardır, İstanbul’un göbeğinde taş ocaklarını düşünebiliyor musunuz? bu konu ile ilgili iç işleri ve enerji bakanlığına soru önergesi verdim. Yine Sultangazi ilçesinden geçecek olan 3.köprü yolu yaklaşık 30-35 gecekonuyu içine alıyor, orada bu gecekonduların yok olması yerine 200 metrelik bir tünel yapılarak bu sorunun çözülebileceğini düşünür müsünüz diye ulaştırma bakanlığına soru önergesi verdim. Yine Gaziosmanpaşa ve Sultangazi’de yaklaşık 4000 gecekonduya, Turgut Özal döneminde tapu-tahsis belgeleri verildi, 1 aydan bu yana verilen tapuların iptali üzerine İstanbul valiliğinden mektup geliyor, bunun hangi hukuka, hangi vicdana sığdığını hem bakanlara sordum  hem de bu konuyu TBMM gündemine taşıdım. Muhtarlar çok büyük sıkıntı yaşıyor, artık mahallenin bekçisi konumundalar. Eskiden insanlar, hangi mahallede oturuyorlarsa, o muhtara kayıtlıydı, bunu ortadan kaldırdılar, adrese dayalı sistem yaptılar, muhtarlara hiçbir yetki kalmadı, sadece muhtarlar evinize gelen bir posta, evinizde yoksanız, gidip ona teslim edilmesi işine yarıyor. Eskiden nüfus cüzdanı, ikametgah verilirdi, bir gelir elde ederlerdi, şimdi büyük ekonomik sıkıntı içindeler, ya bu muhtarları kaldırın ya da sistemi güçlendirin, bunların da maaşlarına zam yapın. En azından Muhtarların iş takibi için belediye otobüslerinden, hizmetlerinden ücretsiz faydalanmalarını sağlamaları için TBMM gündemine getirdim. Bu kadar kısa süre içinde… 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.