Türkiye’de avukatlık mesleğinin ciddi bir itibar sorunu yaşadığı malum. Yalnızca bürokrasinin değil yargı mensuplarının dahi avukatlara mesafeli durduğunu, avukatlara fazla yüz verilmemesi gereken meslek mensupları olarak baktıklarını biliyoruz. Şüphesiz bunda mevzuatında büyük payı var. Mevzuat açısından avukatların hakimlerle doğrudan görüşme veya müzakere etme imkanları yok. Bu ancak duruşmada mümkün. Bu da ancak duruşmayı yönetmekle ve taraflara söz vermekle yetkili olan hakimin elinde olan bir husus. Uygulamada hakimlerin avukatların fazla konuşmasına müsaade etmediklerini hepimiz biliyoruz.

Bu durumda yargılamaların taraflar tarafından getirilen delillerin ve verilen dilekçelerin hakim tarafından okunduğu ve anlaşıldığı varsayımı üzerine yürüdüğünü söyleyebiliriz. Peki hakimin sunulan iddiaları ve savunmaları doğru anlayıp anlamadığından nasıl emin olabiliriz. Savunma için çok önemli bir dilekçenin hakim tarafından okunup okunmadığını nasıl anlayabiliriz. Bu hususta hakime soru sorma şansımız yoktur. Hakim dilekçeyi duruşmada okumamakta, okundu diye zapta geçirmekle yetinmektedir. Duruşmanın uzun sürmesi hakim için bir azaba dönüşmektedir.

Hakimin taraflara yol gösterme yasağını ihlal etmeden taraflardan açıklama yapmasını talep etmesi mümkündür. Ancak bu dahi hakimin hukuki uyuşmazlıkların özüne vakıf olabilmesiyle gerçekleşebilecektir. Çoğumuz biliyoruz ki bu ciddi bir tecrübe ve hukuk yeteneğiyle mümkün. Kimsenin benim davama bu hakim baksın deme şansı da yok.

Hakimin uyuşmazlığı nasıl algıladığını ancak davanın sonunda verilen gerekçeli karardan anlayabiliyoruz ve bazen hakimin söylediklerimizin hiçbirisini anlayamadığını ve karar gerekçesinde bunu izah edemediğini de görüyoruz. Bu durumda işimiz Yargıtay’a kalıyor. Orada da dosyanın nasıl incelendiği hususunda hiçbir bilgimiz yok. Yine müzakerelerin dışındayız. İlahi Adalet’e sığınıyoruz. Belki de hesabımız mahşere kalıyor.

Avukatlar kesinlikle kusursuz değildir. Türkiye’de avukatlık mükemmelliğe doğru da ilerlememektedir. Mesleki bilgi anlamında da avukatların çok iyi seviyelerde olduğu da söylenemez.

Ancak unutulmamalıdır ki Türkiye’de avukatların nitelik sorunlarının daha da ağırını hakim ve savcılarda da görmek mümkündür. Hakim ve savcıların hataları Yüksek Mahkemede de telafi edilmezse bunun adı adaletsizliktir.

Merhum Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın hain bir saldırı sonucunda şehit edilmesinden sonra okların avukatlara yöneltildiği bir ülkede avukatlık yapıyoruz. Üstelik merhum savcının şehit edilmesi nedeniyle Türkiye’nin dört bir yanında en azından Cumhuriyet Savcısına son vazifesini yapmanın burukluğunu yaşayan avukatlar varken.

Avukatların adliyeye silah sokmaları kanunen yasak olmasına rağmen bu yasağı uygulayamayan, bu hususta yeterli düzenleme ve alt yapı etkinliği sağlayamayan idare, sorumluluk savmak istercesine avukatları hedef gösterebilmektedir. Üstelik silahın adliyeye nasıl sokulduğu dahi tam olarak tespit edilememişken.

Okların hemen avukatlara yöneltilmesi Türkiye’de avukatlık mesleğinin dışlanmasını arzulayan ve hukukla sorunlu olan bir zihniyetin dışavurumudur. Bu yeni bir olgu da değildir. Yıllarca böyle olmuştur. Otoriter rejimler hak ve hürriyetlerin savunucusu olan avukatları “Kral çıplak” dediği müddetçe sevmemiştir. Basit bir yargılamada hakimin adli hatasını yüzüne vuran bir avukata karşı da aynı tavrın bir benzeri gösterilir. En azından avukat hakimin kara listesine alınmış demektir.

Türkiye’ye otoriterlik değil sağlam ve güçlü bir hukuk devleti elbisesi daha çok yakışmaktadır. Hukukun güçlenmesi siyasi referanslarla güçlendirilmiş hakimlerle veya kadrolu yargı mensuplarıyla sağlanamayacaktır. Hukuk ancak vicdanına ve hukuka saygısını yitirmemiş hukukçularla güçlenebilecektir.

Darbe dönemlerinde askeri rejimlere selam duran hukukçular itibarlı şekilde anılmamaktadır. Her türlü zorluğa göğüs gererek adaletin tecellisine katkı sağlayabilen hukukçular ise taraflı tarafsız herkesin saygısını kazanmıştır.

Avukatlar vatandaşların temsilcileridir. Avukatların özlük haklarını ve mesleki itibarlarını elinden almak uzun vadede vatandaşların hak ve hürriyetlerinin zedelenmesine neden olacaktır.

Sorun avukatın prestij sorunu değil, bağımsız savunmanın ve hak arayabilme nimetinin devam ettirilmesi sorunudur.

Hak hukukun özü ve ilk kelimesidir. Bu uğurda mücadele eden ve Türkiye’nin yerleşik birçok sorunuyla da mücadele etmek zorunda kalan avukatlar en azından standart saygı kurallarını hak etmektedir. Bu hususta evrensel ilkelerden geriye dönüş Türkiye için çok ciddi bir yanlış olacaktır.

(Merhum Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’a Allah’tan Rahmet diliyorum. Osmaniye Adliyesinde görev yaparken çalışkanlığı ve avukatlara karşı kibar tutumuyla takdir toplamış tertemiz bir insandı. Onu yakından tanıyan tüm avukatlar bu feci olaydan büyük üzüntü duydular ve ardından dualar okudular. Ruhu şad olsun.)


(Bu köşe yazısı, sayın Av. Feyzullah CİHANGİR tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.