Avukatlık hayatımız boyunca çoğumuzun tutuklu müvekkili olmuştur. Üstelik tutuklu dosyalar tutuksuz yargılamalara göre her zaman daha çok emek gerektirir ve ayrıca da tutuklu müvekkilin ailesi de sizden özel ilgi bekler. Bu yazımızda uygulamada çok fazla kullanılan tutuklama tedbirinde gerekçe gösterme sorununa değinmek istiyorum. Konuyu hem teorik hem de uygulama açısından kısa ve öz olarak anlatmaya çalışacağım.

Teorik olarak başlayacak olursak Ceza Muhakemesi Kanunu m. 34 “Hâkim ve mahkemelerin her türlü kararı, karşı oy dahil, gerekçeli olarak yazılır. Gerekçenin yazımında 230 uncu madde göz önünde bulundurulur. Kararların örneklerinde karşı oylar da gösterilir.” şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemeden de açıkça görüleceği üzere her tür karar denmek suretiyle verilecek olan kararlar arasında ayrım yapılmaksızın gerekçeli olarak yazılması hususu benimsenmiştir.

Kanunun düzenlenişi çok açık olmakla birlikte bu hususun uygulamada çok fazla tartışmaya yol açtığı hususu da gözlerden kaçmamaktadır. Öncelikle uygulamada bu hususta genel geçer olarak yazılan gerekçe, “kişinin kaçma şüphesinin bulunması, cezanın alt ve üst sınırı, suçun katalog suçlardan olması gibi” soyut gerekçelerdir. Bu konuda gerekçenin nasıl olması gerektiği hususunu çok ayrıntılı olmasa da açıklamaya çalışacağım.

Öncelikle
kaçma şüphesinden söz edilebilmesi için sanığın kendisini kasıtlı olarak yapılan muhakemeden ayrı tutması, bir başka ifade ile muhakeme evresinde kendisini kasıtlı olarak hazır bulundurmaması anlaşılmaktadır.[1] Bu araştırma yapılırken ise sanığın ailevi durumu, sosyal yaşamı, geçmiş yaşamı, yurt içi ve yurtdışı bağlantıları gibi hususlar titizlikle araştırılmalıdır. Nitekim doktrinde kişinin sabit bir yerleşim yerinin bulunması veya sabit bir iş yerinin olması kaçma şüphesi bulunmadığının bir göstergesi olarak benimsenmiştir.[2] Yine buna ek olarak sanığın yargılamada işlediğini iddia edilen suçun tek başına kaçma şüphesini gösterdiği söylenemez. Nitekim AİHM Yağcı ve Sargın vs Türkiye kararında "Sanığın kaçma tehlikesinin yalnızca söz konusu suçun önemli olmasına dayandırılarak açıklanamayacağına hükmetmiştir.[3] Bir başka AİHM kararında ise bu husus "Sanığın mahkum olması durumunda alabileceği cezanın ağırlığına dayanılarak kaçma tehlikesinin varlığı kabul edilemez. Sanığın karakteri, ahlaki durumu, evi, mesleği, aile bağları gibi nedenlere de dayanılmalıdır ve ayrıca tutukluluk süresi uzadıkça kaçma tehlikesi de azalır." şeklinde belirtilmiştir.

Gerekçe hususunun önemi AİHM kararlarında da açıkça görülmektedir ki Boicenco vs Moldova kararında tutukluluğun devamına ilişkin olarak verilen kararda kişinin kaçma şüphesinin ya da yeniden suç işleyeceği şüphelerinin somut gerekçelerle desteklenmeden yalnızca genel hatlarıyla belirtilmesini AİHS m.5/3 ihlali saymıştır.[5] Yine AİHM Mamedova vs Rusya kararında benzer bir hususta tutukluluk ve devamına ilişkin verilen kararlarda olayın kişiselleştirilip somut olarak açıklanmamasını, genel ve kalıplaşmış ifadelerle tutuklama ve devamına ilişkin verilen kararların AİHS'ne aykırı bulmuştur.[6]

Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi vermiş olduğu yeni tarihli bir kararında "Tutukluluğun devamına ilişkin olarak verilen kararların gerekçelerinin yetersiz olması nedeniyle Anayasa'nın 19. maddesinin 7. fıkrasının ihlal edildiğini" belirtmiştir.[7]

Yukarıda da belirttiğimiz üzere uygulamada birkaç cümlelik ve her kararda aynı olan tutuklama gerekçeleri ne yazık ki yetersizdir. Buna gerekçe olarak ise iş yükü gösteriliyor ise de iş yükünün fazla olması gerekçe yazılması hususuna bir kısıtlama teşkil etmemektedir.

Bu konuda AİHM, Anayasa Mahkemesi ve ilgili mevzuat açık olmakla birlikte uygulamada bu sorunun aşılması gerekmektedir. Gerek AİHM, gerekse AYM gerekçesiz karar yazılması durumunu AİHS ve Anayasa’ya aykırı bulmuştur.

Bu hususlar açıklandıktan sonra hakimler ya da mahkemeler dayandıkları gerekçeleri mutlak anlamda somutlaştırmalılardır. Genel, soyut ve birbirini tekrarlayan gerekçeler ne yazık ki yetersizdir. Umarım az da olsa faydam olmuştur. Saygılarımla.       
                                                                
(Bu köşe yazısı, sayın Av. Murat YILMAZ tarafından 
www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)

-------------
[1] ÖZTÜRK / Bahri, KAZANCI / Behiye Eker, GÜLEÇ / Sesim Soyer, Ceza Muhakemesi Hukukunda Koruma Tedbirleri, Eylül, 2013, s.53
[2] ÖZTÜRK / Bahri, KAZANCI / Behiye Eker, GÜLEÇ / Sesim Soyer, a.g.e, s.54
[3] Yağcı / Sargın vs Türkiye, Başvuru No: 6/1994/453/533-534, T:08.06.1995
[4] Neumeister vs Avusturya, 27.06.1968
[5] Boicenco vs Moldova, Başvuru No: 41088/ 05, 11 Temmuz 2006 tarihli karar
[6] Mamedova vs Rusya, Başvuru No: 7064/05, 1 Haziran 2006 tarihli karar
[7] Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Karar, Başvuru Numarası: 2012/1158, Karar Tarihi: 21/11/2013

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.