Savcı Sacit Kayasu, Türkiye'ye kırgın gitti

HABERLER PAZAR

Onun için devlet töreni düzenlemediler; barolar, hukukçular birliği, cesareti ve hukukun üstünlüğü için verdiği mücadelesinin hatırına da olsa gelmedi. Sivil toplum örgütleri de ilgi göstermedi; en azından, darbecilerin bir sağdan bir soldan idam ettiklerinin hakkını aradığı için veda etmeye gelebilirlerdi, gelmediler. Mahpuslarda yıllarca işkence çekenler de gelmedi. Küçük bir kalabalık, sade bir cenaze töreniyle son yolculuğuna uğurlandı.

Emekli savcı mütevazı bir şekilde uğurlanıyordu ama Türkiye Cumhuriyeti tarihinin önemli aktörlerinden biri olarak tarihteki yerini aldı. Başarıya ulaşmış bir darbenin soruşturulması ve darbecilerin yargılanması için sıkı sıkıya kapalı olan kapıyı açtı. Herkesin kurusıkı eleştirdiği 12 Eylül darbesi hakkında ilk somut adımı atan o oldu. Türkiye’nin kaderini etkiledi.

İlk görev yeri Çamlıhemşin’den. Gül Hanım, anaokulu öğretmeni.

HUKUK’UN KULAĞINA KAR SUYU KAÇIRDI

Sacit Kayasu, Adana cumhuriyet savcısıyken, 2000 yılının mart ayında Kenan Evren hakkında ‘Darbe yaparak anayasal düzeni bozduğu’ gerekçesiyle bir iddianame yazdı. İddianamesi işleme konulmadı. Başsavcılık yok hükmünde saydı. Hemen odasının kilidini değiştirdiler. Zorla, kabaca görevden uzaklaştırıldı. Hakkında görevi kötüye kullanmaktan dava açıldı. Mahkûm oldu. Bir albay damadı olan Kayasu’ya ‘Silahlı Kuvvetler’e hakaret ettiği için de dava açıldı, ceza aldı. Açığa alındığı için maaşının üçte biri kesildi. Genelkurmay Başkanlığı’nın şikâyeti üzerine HSYK meslekten men etme cezası verecekti ki, Kayasu önce davrandı ve emeklilik hakkını istedi. Çok ilginçtir, bu kadar önemli bir iddianameye dair ana akım medyada da haber çıkmadı. Fehmi Koru’ya, Fikret Bila’ya belgeler gönderdi, Taha Akyol’u bizzat aradı ama nafile. Kayasu, ‘Onuncu Köyün Savcısı’ kitabında kimseler duymasın, zamanaşımına girsin diye sukuta mahkûm edildiğini yazacaktı. Hukukçular da sustu. Kayasu, sessizliğe ve yalnızlığa mahkûm edildi. Ama hukukun kulağına kar suyunu kaçırmıştı bir kere. Aradan 10 yıl geçtikten sonra onun sayesinde Kenan Evren yargılandı ve ceza aldı. Bunun olabilmesi için Kayasu ağır bedeller ödedi. İşinden ve sağlığından oldu.  

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken. Kayasu, 12 yıl avukatlık yaptıktan sonra savcı oldu.

MESLEĞE DÖNECEĞİNİ HEP ÜMİT EDERDİ

Kayasu, bütün kapılar suratına kapatılsa, hukuk onun için işletilmese de mücadelesine son vermedi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitti. Davayı kazandı. İstanbul Barosu, avukatlık başvurusunu kabul etmek zorunda kaldı. Ofis açtı. Hukuk fakültesini üçüncülükle bitiren, uluslararası bir şirkette çalışan kızına yanına gelmesini teklif etti. Meslekten ihracı da kaldırıldı ama bir türlü mesleğe iadesi yapılmadı. Gonca Tekeli, babasının savcılığa da döneceğini hep umut ettiğini anlatıyor. Hayali, döndüğü gün istifa etmekmiş. Bunların hepsi Kayasu’nun gözünden olup biten. Ya ailesi?..


12 Eylül davasının simgesiydi  

12 Eylül davası sürecinde Kayasu’nun yanında olan siyasetçi Ufuk Uras, rahmetli savcının Berfo Ana gibi davanın simgesi olduğunu söylüyor. Mağdur aileleri müdahil olmalarına Kayasu ikna etmiş. Kayasu’nun ‘Sanık Evren, ayağa kalk…” ifadesinin Evren’de nasıl bir deprem oluşturacağını çok iyi bildiğini söyleyen Uras, “Evren’in ‘Keşke ölseydim de bugünlere tanık olmasaydım.’ cümlesinin anlamının ve ağırlığının en iyi Kayasu farkındaydı.” diyor. Muhtemelen farkında olduğu başka bir şey ise hukuk için görevinden olma pahasına cesaret gösteren savcılara ilham verdiğiydi.


Partiler de destek olmadı

Savcı Sacit Kayasu’nun, 2002 seçimleri öncesinde Tayyip Erdoğan ile özel olarak görüştüğü medyaya yansımıştı. Milletvekilliği beklentisi olduğu ve partinin kendisini oyaladığı yazılmıştı. Kızı Gonca Tekeli, babasının o dönem bütün partilere gittiğini, MHP ve CHP ile de görüştüğünü ama hiçbirinden olumlu cevap alamadığını söylüyor. Amacı Meclis’e girip avukat ve savcı olarak yapamadığını milletvekili olarak yapmakmış.


O iddianameyi, darbeciler zamanaşımından kurtulamasın diye yazdı

2000 yılının mart ayında, Gonca Tekeli hukuk fakültesi öğrencisiyken, babası, tüm aileyi toplar ve bir konuşma yapar. Gonca Tekeli anlatıyor: “20 yıllık saltanatın dolmasına çeyrek kala, bir gün bizi karşısına aldı ve artık vicdanının daha fazla ‘zamanaşımına’ uğramaya tahammül edemeyeceğini, 20 yıldır beklediğini, kimseden böyle bir işe kalkışmak için ses çıkmadığını, kendisi yapmazsa başka hiçbir savcının bunu yapmayacağını, bir daha asla darbeciler hakkında işlem yapılamayacağını söyledi.” Kayasu’nun aldığı bu karar sadece onun mesleki ve sosyal hayatını değil, çocuklarının hayatını da etkiler.

Babasının vefatından üç gün sonra görüştüğümüz Gonca Tekeli, gözleri dolarak çok mutlu bir çocukluk geçirdiklerini söylüyor. “Annemle babamın mutlu bir evlilikleri vardı. Biz çocuklarına da bunu çok iyi yansıttı.”


DARBECİLER CEZA ALDIĞINDA MUTLULUKTAN AĞLADI

Gonca Tekeli, “Babam kırgın gitti.” diyor. “12 Eylül darbesini yapanlara dava açıldığında ve sonuçlandığında babanız ne hissetti?” diye soruyoruz. Cevabı şöyle oluyor: “Çok sevindi. Hatta ceza aldıklarında çok mutlu olduk. Ofisteydik, televizyonun sesini açtık, birbirimize sarıldık, orada mutluluktan ağladı. Ama inanır mısınız, babamı hiç kimse aramadı. O gün Balyoz davasıyla ilgili bir karar daha açıklanmıştı. Tabii herkes oraya yoğunlaştı. Geçtiğimiz haziran ayıydı ve babam hastaydı…” Gözleri doluyor Gonca Hanım’ın. Babası ve aynı zamanda meslektaşı için hiçbir şey yapamadığını söylüyor. Ağlıyor. Hem çok üzgün olduğunu hem de babası kırgın gittiği için öfkeli olduğunu anlatıyor.  

 

Torunu Ege ile.

VALİ YAZICIOĞLU İLE ARKADAŞLARDI

Sacit Kayasu, kitaplarından birinde sistemin memura ‘konuşma, karışma, çalışma’ prensibini dayattığını yazıyor. Bunu konuşuyoruz. “Babam, benim kahramanımdı.” diyen Tekeli, Kayasu’nun dürüst ve hukukun üstünlüğüne riayet eden biri olduğunu anlatıyor. Nedense konuşurken mevzu Vali Recep Yazıcıoğlu’na geliyor. Tekeli, “Babamın arkadaşıydı. Yazık oluyor onlara. Sanıyorum ki öyle insanlar bir daha hayata gelemez. Biz öyle bir nesil değiliz. Onların yaptıklarını asla yapamayız. O yürek bizde yok. Biz o cesarete sahip değiliz. Bu nesil bitti artık, kalmadı.” diyor. Sıra dışı memurlardı onlar ve sistemin bozuk çarklarına çomak sokup gittiler. Düzeltmek sonraki nesle kaldı.

ALBAY DEDEM, ONU ÇOK SEVERDİ

Sacit Kayasu’nun kayınpederi bir albay. Ailede pek çok asker var. Peki, onların tepkisi ne olmuştu bu yaşananlara. Gonca Tekeli, “Bir insanın asker olması darbeyi olumladığı anlamına gelmiyor. Onlar da darbeye karşı. Pek çok insan gibi bunların yanlış olduğunu, o anki konjonktürün gerektirdiğini askerler de kabul ediyor zaten. Ayrıca babam, dedemin en sevdiği insanlardan biriydi.” diyor.

Bir ay önce savcı beyin doğum günü için tüm aile kutlama yemeği yiyor. Gonca Tekeli (sağdan ikinci) ve oğlu Ege.

Savcısını Yiyen Yargı!

İlk 12 Eylül iddianamesini hazırlayan cumhuriyet savcısı Sacit Kayasu’nun son kitabı “Savcısını Yiyen Yargı” için Gonca Tekeli’nin babasına sürpriz olarak yazdığı takdim yazısı. Kayasu’nun bu yazıdan haberi yoktu…

Gonca Tekeli   

Bundan tam 14 yıl önce, birisi, hiç kimsenin tanımadığı birisi, kimsenin beklemediği bir zamanda, bir fidan dikti. Hemencecik filizleneceğini zannederek, darbelerle yoğrulmuş bir ülkenin insanları bu fidandan hemen can bulacak diye ümid ederek... Ancak o fidan beklediği güneşini 14 yıl önce bulamadı kara bulutların arasından. Büyümesi, acılarla beslenmesi gerekecekti çünkü, amacı buydu, yolu buydu. Bundan önce nice fidanlar nice acılarla büyümüştü zira. Bu fidanın da vardı elbet bir beklentisi, o kadar kolay olabilir miydi? Asla...

Ve o fidan bekledi, onu ekeni kendine çekti, acısına kattı sahibini ve bekledi... zamanı geldiğinde açacaktı elbet yediverenleri ama, ne zamanı ne de onu yeşertecek zemin istediği kıvama gelmemişti henüz!  

Nedeni, niçini, zemini, zamanının hikmeti bilinmez, o fidanın meyvesi tam olarak 18 Haziran 2014’te güneşe doğru yüzünü çeviriverdi...  

Tarihi 12 Eylül davasında, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya 18 Haziran 2014 tarihinde darbe suçundan dolayı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Evet, haber değeri olarak manşetlerde bu bilgi herkes ile paylaşıldı, ama, sanki yıllardır beklenen, uğruna binlerce insanın ömrünü adadığı, savaşına dernekler, platformlar, STKlar oluşturulmuş niceleri sanki bu haberi duymadı? Zira ülkemde bir bayram havası ya olmadı ya da oluşturulmadı...  

Ama bir kişi uzaktan, sessizce, yüreğinde mutlu, belki birazcık gururlu, ama yorgun yorgun diktiği fidana şöyle bir baktı ve ona minnetini sundu. Onu aldı, kokladı ve yeni fidanlara tohum olsun diye usulca köşesine sakladı.  

Evet, Türkiye Cumhuriyeti’nde bir ilk olarak adını tarihin sayfalarına yazdıran bu hukuk savaşı, aslında hukuken olması gerektiği şekilde sonuçlandı. Sonuçlandı sonuçlanmasına ama hepimizin filmin başlangıcında kaçırdığı bir sahne vardı, düğmeye basan elin sahibi! Evet bir dava açılmıştı birileri cezalar almıştı ama, sanki bu iş başka türlü başlamıştı, da biz onu her nasılsa hatırlayamadık...

İşte filmin en başında yer alması gereken isim filmin galasını şuan en arka koltuktan seyrediyor.

Sanılmasın ki tüm bu çaba, yazılanlar, çizilenler, süreçler başrolde oynamak için. Asla! Ya da bu  kitap tekrar gündeme gelme çabası, hayır... Aslında bu kitap üçlemenin bir parçası olarak kendinden önce gelen diğer 2 kitap gibi peşi sıra basılmasına niyetlenilmiş şekilde çok daha önce hazırlanmış, ama kırılan umutlar nedeniyle bir köşeye atılmış ve bizim yoğun ısrar ve baskılarımız sonucu sadece üçlemenin tamamlandığını görebilmemiz için tekrar gündeme getirilmiştir. Yoksa yazarının tekrar kitabın basılması hele ki böyle bir dönemde tekrar ortaya çıkarılması gibi bir niyeti yoktur, peşinen belirtmek isterim...

Ben bir insanın ideali uğruna herşeyini nasıl feda edebileceğini, tüm yaşanan zorlukları görmüş biri olarak asla anlamadım ve anlamıyorum da! Bu gerçekten çok ciddi bir karar ve bir o kadar da büyük cesaret gerektiren bir tercih. Herkesin 80 kuşağı olarak bizlere yakıştırmış olduğu üzere, klişeleşmiş olacak ama, bu cesaret bizde olmamakla birlikte bir öngörüm tabi ki de var, zaten babamın tüm bu süreç boyunca ailemiz olarak yanında kalmaya çalışmamızın sebebi bu yüzdendir. Ama biz sadece yanında kalmaya çalıştık, neticede onu hiçbir zaman hiçbirimiz, tüm ülkem de dahil olmak üzere, anlayamadık. O da zaten bunları anlayalım diye yapmadı.    

Bu kitabı okusak da belki yine anlayamayacağız, çünkü aslında o ve yaptıkları hiçbir zaman tam olarak dinlenmedi, dinlense de anlanmadı ve destek bulamadı. Bu sadece Sacit Kayasu’ya has bir durum değil tabi. Çünkü ülkemizde herkes konuşuyor, yazıyor ama hiç kimse yürekten dinlenmiyor. Ya da bir gün, bir hafta, bir ay sesi duyulan bir insanın sesi bir daha ancak hatırlanıyor. Hele ki siz yirmi yılda bir yapılabilecek bir işe kalkışmışsanız, sonra da sizi alıp bir köşeye koymuşlar ve siz ordan hala sessiz sessiz birşeyleri değiştirmeye bir savaş vermeye çalışıyorsanız. Hem de bunu, aslında her ne kadar bir savcı dahi olsanız, gerçekten sıradan bir birey olarak, herhangi bir kitle ya da grubu arkasına almaksızın yapmaya çalışmışsanız.

İşte sevgili Sacit Kayasu kendisini tam 14 yıldır anlatmaya çalışıyor, ne yaptı, neden yaptı, kimin için yaptı. Onu bir darbeci hakkında iddianame düzenlemeye sevk eden gerçek sebepler nelerdi, bunu yaparken kimlerden güç aldı, kimin amacına hizmet etmek için yaptı???

Onun hayatında özellikle ülkemizin içinde bulunduğu son dönemlerde tartışılan yargısal pek çok acı gerçekten uzak, Sacit Kayasu’nun dünyasına has bir “ideal hukuk” anlayışı göreceksiniz. Evet, o aslında tam anlamıyla bir ÜTOPYA adamıdır.

Olmayan bir dünyanın içinde olmayan bir iddianame hazırladı ve kendi olmayan gerçekliğinde yanlız bir savaş verdi, sadece ve sadece ülkesi için. Halen kendisi ile aynı mesleği paylaşıyor olmamıza rağmen onun hukuka olan aşkının, bakış açısının, cesaretinin ve idealinin yakınından dahi geçebilmiş değilim. Bu yüzden de belki de asla ona olması gerektiği kadar destek de olamadım, bilemiyorum.

Ama umarım şu yazdıklarımla bir nebze de olsa onun nasıl bir insan olduğuna, bu işin kökenine ilişkin bilgi verebilirim.

Herkesin özellikle merak ettiği birşey var, ne oldu da bu adam, nerden çıktığı geldiği belli değilken bu işlere kalkıştı, kimin adamı bu???

Açıkçası ben yaklaşık 35 yıllık hayatım boyunca babamın birisinin adamı olduğunu görmedim, duymadım, bilene de şahit olmadım. Evet kendisinin bir insan olarak görüşleri vardır, ki hepimizin vardır diye düşünüyorum yani bu sadece kendisine has bir özellik değil, ama yine bu görüşleri yine öylesine ütopiktir ki, hiçbir belirli kalıp görüş içerisinde yer almaya namzet değildir.

Bu iddianame fikrine nereden kapıldı, inanın yapmaya karar verene kadar aklından geçenlerden en ufak bir fikrim bile yoktu. Şu 20 yıllık saltanatın dolmasına çeyrek kala, birgün bizi karşısına aldı ve artık vicdanının daha fazla “Zamanaşımına” uğramaya tahammül edemeyeceğini, 20 yıldır beklediğini, kimseden böyle bir işe kalkışmak için ses çıkmadığını, kendisi yapmazsa başka hiçbir savcının bunu yapmayacağını, bir daha asla darbeciler hakkında işlem yapılamayacağını söyledi.

İlk başta duyduğunuzda pek de akıl karı gibi gelmiyor değil mi. Yani işte bir anda, ki tabiki o içinde kopan fırtınalar bir anlık olmasa da, kimse yapmıyor ve yapmayacak diye, bir işe kalkışmak. İmkansıza yelken açmak, kendim için bile inanması çok güç, ama onun için işte bu kadar basitti olayın özü. O bir savcı idi, ve görevini yapacaktı, bu kadar basit...

Yani aslında anlayacağınız şu malum iddianameyi hazırlarken arkasnda hiç kimse yoktu, ona imzayı attıran. Öyle uzaklardan biryerlerden gelen direktiflerle ya da emir komuta zinciri ile hareket etmedi. Onun sadece bir hayali vardı, belki gençlik yıllarından kalma, belki yitip giden dostlarına vefa ama nihayetinde sadece darbelere karşıt bir duruşu vardı.

O imzayı attıktan sonra artık bir daha asla geri dönüşü olmayacak bir yola adım atmıştı ve bunu yaparken de aslında arkasında kimsenin bilmediği çok büyük bir güç vardı: HUKUKA OLAN İNANCI!

Hoş daha o iddianameyi düzenledikten sonra hukuk çarkı kendisi için terse işlemeye başlamıştı ama o hala yıllar sonra dahi hukuk denen vasıtanın aslında kendisi için hiçbir şart ve koşulda adil bir şekilde işlememesine rağmen, yaptığı tüm açıklamalarında hala “öyle şey olur mu efendim, bu ülkede hukuk denen birşey var” diyecek kadar gözü kör derecede hukuka aşık bir adam.

Oysa “iddianame düzenlendi ise dava nerde, dava yoksa iddianame nerde, iddianame yoksa iddianame tanzim etmekten dolayı görevi kötüye kullanma ve meslekten ihraç nerde” tekerlemesi kendisinin uzunca yıllar ağzından eksik olmayan bir tümce olarak aile litaretürümüze de yansımıştı ama o yine de biricik aşkına toz kondurmak istemiyordu.

Aslında bunu kimse bilmez ama, o iddianamesini çok büyük bir gruba hizmet olsun diye tanzim etti, hem de bu grup öyle bir gruptu ki, ne olursa olsun onu yaptığı bu cesur davranışta asla yarı yolsa bırakmayacak, açığa da alınsa, meslekten ihraç da edilse ona maddi manevi desteğini asla eksik etmeyecekti, işte bu devasa grup onun “ÜLKESİ” idi.

Ama O uğruna herşeyi feda ettiği ülkesine derdini anlatma çabasından vazgeçmedi. Aslında pek çok kişi destek oldu ona, ama birileri anladı, birileri anlamadı, kimisi sadece taktir ettiği için destekledi, kimileri eleştirdi, kimi yobaz, kimi menfaatçi dedi, herkes bir yerinden çekiştirdi. Ama o pes etmedi. Mesleğini yapamadı, avukatlık yapamadı, öyle saf ve temizdi ki, onun adını bile kötüye kullanmak isteyenler oldu, bir gazetede danışmanlık verdiler, arkasından adını kullanıp zorla gazete abonelikleri yapıldığını ancak hakkında dava açılınca öğrendi, hayatının en acı ifadesini o sebepten kendi meslektaşlarına karşı verdi. Sonra birileri ona gel bizde yazı yaz dedi, o da kabul etti, ilk yasızını hazırladı gönderdi, bi daha kimseden ses soluk çıkmadı.

Bu süreçte iki kulak, bir akciğer, ufak çaplı bir servet, aile dostaları, itibar ve de aslında içten içe inancını kaybetti, ama yine de hala o günü tekrar yaşasam, aynı şeyi yapardım dedi. Belki gerçekten yapardı ya da o gün yaşananları bugün yaşasaydık aslında şuan Sacit Kayasu bir “hit” olmuştu. Bu konjonktürde onun konumunda olan herkes mesleğine iade edilirken o hala beklemiyor, hala bir savaş vermiyor olurdu.   

Hiçkimse bu yüzyılda, gönlünü hukuka vermiş, arkasına hiçkimsenin desteğini almamış, sıradan bir aile adamının böylesine bir işe kalkışacağına inanmıyor, inanamıyor. Arkasında bir gizli güç, bir menfaat, bir sebeplenme ya da delilik arıyor.

Oysa  o sadece tek başına bir duyarlı savcı, tüm gerçek bu!

Bu noktada, aslında günümüzde tüm yaşananlara şöyle bir bakıyorum da, iyki yaşananların hiçbiri şimdi olmamış, iyki asıl şuandaki kirliliğin, menfaatçiliğin, kutuplaşmanın arasında vermemiş savaşını diyorum. Yoksa gerçek ile yalan, doğru ile yanlış arasındaki ince çizgide hiçbir şekilde bu temiz mücadelenin kirlenmeden kalabilmesi mümkün olmazdı. En azından O gururla yaptıklarının arkasında kalabiliyor hala, kimseye taraf olmadan, sadece hakkı savunarak...

İşte Onu gerçekten anlayabilmek için aslında ne gerekiyor biliyor musunuz, tanımak. Çünkü gerçekten anlatılanlar, yaşananlar öylesine bizlere uzak, o öylesine bugünün adamı değil ki, anlatılanlara bir mana yükleyemiyorsunuz.

Oysa o sanki şöyle bize eskilerden miras kalmış, baş köşede duran değerli bir antika gibi, ona bakıp asıl değerini vermemizi bekliyor. Umarım çok geç olmadan, aslında ona desteğini eksik etmeyen herkesin çoktan gönlündeki yerini, değerini kazandığı gibi, aslında hayatını harcadığı ülkesi nezdinde de hakettiği yeri alır.

Hani masal kahramanları vardır ya hep bize kendimizi ne zaman başımız sıkışsa biryerlerden çıkıp geleceğine inandığımız, işte siz daima bizim için her zaman birilerinin çıkıp iyi birşeyler yapacağına inanın, 20 yılda bir de olsa...

Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.