banner590

Ceza muhakemesi hukukunun işlevi, tüm hukuk kurallarında olduğu gibi, öncelikle toplumda düzenin sağlanmasına ve bireylerin ilişkilerinin düzenlenmesine katkıda bulunmaktır. Bu açıdan ceza muhakemesi hukuku, yasaklanan davranışları yapmaktan kaçınmayan veya yapılması gerekenleri yapmayan bireylere yasalarda öngörülen yaptırımların uygulanması işlevini görür. Muhakeme hukuku, cezanın genel önleme fonksiyonunu yerine getirmesine katkıda bulunur. Çünkü soyut cezalar değil, uygulandığı görülen cezalar potansiyel failler bakımından caydırıcı olur. Muhakeme kurallarının iyi işlememesi ve faillerin ele geçirilememesi potansiyel failleri suç işlemek yönünde cesaretlendirir[1]. Hukukun işlevi toplum hayatının en iyi şekilde düzenlenmesidir. İnsanlar, barış içinde, korku duymadan, insan onuruna yakışır bir şekilde yaşamak için bazı hak ve özgürlüklerinden fedakârlık ederek toplum düzeninde yaşarlar[2]. Toplumdaki insanların bir arada yaşamalarının teminatı hukuk devleti olup, devletin ceza hukuku ile hak ve özgürlükleri koruması ve geliştirmesi ceza muhakemesi hukukunun adil yargılanma ilkesi ışığında etkin, hızlı ve sağlıklı olması ile mümkündür.

Evrensel bir ilke olan maddî gerçeğin araştırılması ilkesi, soruşturma ve yargılama organlarının araştırmak zorunda oldukları bir yükümlülüktür. CMK’nın 160. maddesine göre, “Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar. Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür”. Cumhuriyet savcısının işin gerçeğini araştırmak mecburiyetinde olduğu yasada açıkça belirtilerek, bu ilkenin soruşturma aşamasından başlayarak uyulması gereken bir ilke olduğu ortaya konulmuştur. Bir hukuk devletinde, maddî gerçeğin her ne pahasına olursa olsun araştırılması kabul edilmemekte; adil yargılama ve delil yasakları ile bu ilkeye bazı sınırlar getirilmektedir.

Özellikle işkence gibi insan haysiyetinin dokunulmazlığının ihlali ile elde edilen delil muhakemede kullanılamaz[3]. Ceza muhakemesi hukukunun temel ilkelerinin başında insan haklarının korunmasına ilişkin ilkeler gelir ve bu konudaki en temel ilke işkencenin yasak olmasıdır[4]. CMK’nın 148. maddesinde ifade alma ve sorgudaki yasak hükümler şu şekilde düzenlenmiştir; “şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte kötü davranma, işkence, ilâç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma gibi bedensel veya ruhsal müdahaleler yapılamaz. Kanuna aykırı bir yarar vaat edilemez.

Yasak usullerle elde edilen ifadeler rıza ile verilmiş olsa da delil olarak değerlendirilemez. Müdafii hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hâkim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz. Şüphelinin aynı olayla ilgili olarak yeniden ifadesinin alınması ihtiyacı ortaya çıktığında, bu işlem ancak Cumhuriyet savcısı tarafından yapılabilir”.

Ceza yargılamasında, medenî yargılamadan farklı olarak, şeklî gerçekle yetinilmeyip maddi gerçek araştırılır. Ceza yargılamasının amacı hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş delillerle, her türlü şüpheden arınmış bir şekilde maddî gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Maddi gerçeğe ulaşmada hayatın olağan akışına uygun olan akla ve mantığa uygun yöntemlerle hareket edilmesi gerekir. Gerçek, her türlü kuşku ve baskıdan uzak, rasyonel ve somut olayın özelliklerine uygun bir değerlendirilmeden ortaya çıkarılmalıdır. Kolluk görevlilerinin veya müştekinin beyanlarına dayalı kurgular üzerinden hüküm kurulması ceza yargılamasının amacına aykırılık oluşturmaktadır. Ceza hukukunun temel ilkesi olan “şüpheden sanık yararlanır ilkesi” gereğince ceza yargılamasında kuşkunun bulunduğu yerde, mahkûmiyet kararından söz edilemez. Sanık hakkında delil yetersizliğinden beraat kararı verilmesi gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Sanığın anne ve babasına ait Bank Asya nezdindeki ortak hesap hareketlerinin, "suç ve cezaların şahsiliği ilkesi" gereğince müsnet suç yönünden delil ya da örgütsel faaliyet olarak kabul edilemeyeceğinin gözetilmemesi, kanuna aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı CMK'nın 302/2. maddesi uyarınca bozulmasına karar verilmiştir[5].

Ceza muhakemesinin amacı gerçeğin ortaya çıkarılması olunca, ispat konusunda herhangi bir sınırlamaya gidilmemiştir. Bu nedenle, medeni muhakemeden farklı olarak benimsenen en önemli prensip, hâkimin de delil araştırabilmesidir[6]. Maddi gerçeğin araştırılması ilkesinin sonucu olarak, mahkeme, muhakemeye katılanların iddiaları, özellikle de sanığın itirafı ile bağlı değildir. Mahkeme sanığın savunmasının doğruluk derecesini araştırmak zorundadır. Sanığın duruşmaya gelmemesinden veya yalan söylemesinden sanığın suçlu olduğu sonucu çıkarılamaz. Önemli olan maddi gerçeği ortaya çıkararak ceza muhakemesine egemen ilkeler ışığında gerçek faili yargılamaktır. Mahkeme, ileri sürülen iddialarla ve delillerle bağlı değildir, olayın aydınlamadığını belirlerse mahkeme kendiliğinden delil araştırabilir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından onanarak kesinleşen Dairemizin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği 24.04.2017 tarih, 2015/3 esas, 2017/3 karar sayılı kararında Bylock iletişim sisteminin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu suç örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle; örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespiti halinde, kişinin örgütle bağlantısını gösteren delil olduğunun kabul edildiği gözetilerek, Bylock kullanıcısı olduğunu kabul etmeyen sanığın Bylock kullanıcısı olup olmadığının atılı suçun sübutu açısından belirleyici delil niteliğinde olması karşısında; Bylock Tespit ve Değerlendirme tutanağının yetkili birimlerden getirtilip, ifade tutanakları temyiz aşamasında geldiği anlaşılan ve kollukta sanık hakkında beyanda bulunan M…. … ve A….'un gerektiğinde ve mümkün olduğunda usulüne uygun olarak Mahkeme huzurunda dinlenmeleri, aksi halde beyanlarının tespit ve değerlendirme tutanağı ile birlikte CMK 217. maddesi gereğince duruşmada sanık ve müdafiine okunup, tartışılması gerektiğinin gözetilmemesi, BDDK’nın 29.05.2015 tarihli kararı ile temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilen ve 22 Temmuz 2016 tarihli kararı ile de 5411 sayılı Bankacılık Kanununun 107. maddesinin son fıkrası gereğince faaliyet izni kaldırılıncaya kadar yasal bankacılık faaliyetlerine devam eden, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile iltisaklı Asya Katılım Bankası AŞ'de gerçekleştirilen mutad hesap hareketlerinin örgütsel faaliyet ya da örgüte yardım etmek kapsamında değerlendirilemeyeceği gözetilerek, örgüt liderinin talimatı üzerine örgütün amacına hizmet eden ve bankanın yararına yapılan ödeme ve sair işlemlerin, örgüte üye olmak suçu bakımından örgütsel faaliyet, tek başına ise örgüte yardım etmek olarak kabul edilebileceği nazara alındığında; sanığın ilgili yerlerden Bank Asya hesap hareketlerinin getirtilip, gerekirse hesap hareketlerine dair bilirkişi raporu alınıp tüm dosya kapsamının bir bütün halinde değerlendirilmesi suretiyle sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken eksik araştırma ve yetersiz belgelere dayanılarak yazılı şekilde karar verilmesi, yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmektedir”[7].

Ceza muhakemesi, maddi sorunun çözülmesi suretiyle maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını ve ardından da hukuki sorunun çözüme kavuşturulmasını amaçlamaktadır[8]. Maddi sorun, maddi olayların bir araya gelmesiyle oluşur. Maddi olayların bütünün oluş biçimi hakkında yetkili makamın bir sonuca ulaşması, maddi gerçeğe ulaşılması demektir. Geçmişte meydana gelmiş bir olayın, muhakeme sırasında temsilini sağlayan bir takım araçlar olmaksızın çözümü imkânsızdır. Bir suçun işlenip işlenmediği, işlenmiş ise, kim tarafından ne şekilde işlendiğini açıklayan bu araçlara delil; bu araçlarla, fiilin fail tarafından işlendiği veya işlenmediği konusunda yargılama makamının tam bir kanaate ulaşmasını temin faaliyetine de ispat denir[9].

İspat konusu, ceza yargılamasının amacıyla sıkı bağlantı içindedir[10]. Nitekim ispat, maddi olayın oluş biçiminin, bir diğer deyişle maddi sorunun çözülerek gerçeğe ulaşılmasıdır. Sanığın ispat konusu tipik fiili ispatlandığında, kural olarak, mahkûm edilecektir. Buna karşın, fiili işlemediği ispatlandığında da beraat ettirilecektir. Maddi sorun çözülmediği takdirde de sanık hakkında beraat hükmü verilecektir. Çünkü şüpheden sanık yararlanır. Ancak bu durumda ispata ulaşılamamış demektir. İspata ulaşılmıştır denilebilmesi için, maddi sorunun çözülmesi gereklidir. Maddi sorunun çözülebilmesi için ise, maddi sorunu çözmeye yetkili makamın şüphesini yenmiş olması ve olayı aydınlatması şarttır. Yetkili makamın şüphesini yenmesi, sanığın suçlu veya suçsuz olduğu konusunda vicdani kanaat ölçütünün tatmin edilmesine bağlıdır[11].

Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Sanığın suçu işlediğinin şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispatı bakımından sanığın kullandığı iddia ve kabul edilen telefonuna el konularak incelenip incelenmediğinin dosya kapsamından anlaşılamamış olması, sanığın savunmaları ve savunmalarında söz konusu telefonun halen elde olduğunun beyan edilmiş olması karşısında, sanığın kullandığını beyan ettiği telefon numarasına ilişkin bylock tespit ve değerlendirme tutanağının ilgili birimden yeniden istenerek sanığın kullandığı iddia ve kabul edilen telefon makinesinin sanık tarafından kullanılmış olup olmadığına dair dosya içeriğinde yer alan BTK’ya ait evrakın akıbeti araştırılarak, varsa aslının dosyaya getirtilerek söz konusu telefon makinesine ait imei numarasının kopyalanmış olup olmadığının araştırılması; gerekli görülmesi halinde bu hususta bilirkişi raporu alınması; bylock tespit ve değerlendirme tutanağında sanığa ait olduğu kabul edilen ID’yi eklediği tespit edilmiş olan A…, N….H… adlı kişiler hakkında yürütülen bir soruşturma ya da kovuşturmanın bulunup bulunmadığı araştırıldıktan sonra varsa bu kişilerin beyanlarının ve bu kişiler hakkındaki tespit ve değerlendirme tutanaklarının getirtilmesinden ve gerekli görülmesi halinde tanık olarak dinlenilmelerinden sonra tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken, eksik araştırma ve inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması, kanuna aykırı olup bozmayı gerektirmektedir”[12].

Günümüzde ceza yargılamasında vicdani delil sistemi geçerlidir. Vicdani delil sistemi, uzun tarihsel bir gelişim sonucunda varılmış önemli bir aşamadır. Vicdani delil sistemi tabiri, hem her şeyin delil olarak kabul edilmesi serbestliğini, hem de delillerin serbestçe değerlendirilmesi serbestliğini ifade eder. Gerçekten de maddi gerçeği arayan ceza muhakemesinde, belli hususların belli delillerle ispatı zorunlu olmadığı gibi, hâkim, tarafların ileri sürdüğü delillerle de bağlı değildir. Bu nedenle ceza muhakemesinde hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş her şey delil olabilir, yani delil serbestliği geçerlidir. Bununla birlikte hakim kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Hakim, delil olarak ileri sürülen hususların delil olabilme yani ispat değerini vicdani kanaatiyle serbestçe takdir eder. Buna da delillerin serbestçe değerlendirilmesi ilkesi denilir. Bu iki ilke bugün modern ceza muhakemesinde “vicdani delil sistemini” oluşturmaktadır. Nitekim CMK’nın “delilleri takdir yetkisi” başlıklı 217.maddesinde; “hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir. Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir” denilmek suretiyle vicdani delil sisteminin ceza hukuku sistemimiz açısından da geçerli olduğu açıkça kabul edilmiştir[13]. İspata ilişkin değerlendirmeden sonra, mahkeme tarafından, ispatı gerçekleştirilen bu vakaların hukuksal nitelendirilmesinin yapılması gerekmektedir. Hukuksal nitelendirme için delil veya emare kullanılmaz, muhakeme hukuku uygulamak suretiyle bu gerçekleştirilir[14].

Ceza yargılamasında maddi gerçeğe ulaşmak temel amaç olduğundan, maddi olayı ortaya çıkartabilecek olan hukuka uygun her türlü delilden yararlanılabilir(CMK 217/2). Ancak şunu da belirtmelidir ki, delillerin serbestliği ilkesi, onların adil yargılama ilkesine uygun biçimde ikame edilmesi ve değerlendirilmesini gerektirmektedir[15]. Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “ CMK'nın 206. maddesine göre, sanıkların sorguya çekilmesinden sonra delillerin ortaya konularak tartışılması ve gerektiğinde reddi aşamasına geçilir. Maddeye göre delillerin ortaya konulması, tanıkların ve bilirkişilerin dinlenmesi, diğer ispat araçlarının ileri sürülmesi, incelenmesi, irdelenmesi, açıklanması ve tartışılması demektir. Asıl olan bütün delillerin, ispat araçlarının soruşturma ve duruşma hazırlığı evresinde bir araya getirilmesi ve böylece davanın bir duruşmada bitirilmesidir. Ancak, ceza yargılamasının amacının, maddi gerçeğe ulaşmak olması nedeniyle hâkim, taraflarca ikame edilen kanıtlarla bağlı değildir. Mahkemenin kendiliğinden duruşma aşamasında kanıt toplaması olanaklıdır. Hüküm, duruşmada ortaya konulan delillere dayanır. Çünkü bu deliller tartışılmış, taraflar bunlara karşı diyeceklerini bildirmişlerdir. Tartışılmayan bir delil hükme esas alınamaz. Sözlülük ilkesi nedeniyle kural olarak tanığın duruşmada dinlenmesi ve önceki anlatımının okunulmasıyla yetinilmemesi gerekir. Maddenin ikinci fıkrasına göre, ceza yargılamasında kural her şeyin delil olabilmesidir. Ancak, yine de delillerde kimi özellikler aranmaktadır. Bunlar, deliller hukuka uygun olarak elde edilmelidir. Hukuka aykırı elde edilen deliller hükme esas alınamazlar. CMK'nın 217. maddesinde yüklenen suçun ancak hukuka uygun delillerle ispat edilebileceği öngörülmüştür. Delillerin, ispat açısından önemli olması gerekir. İspat açısından bir yararı ya da etkisi yoksa delil olamaz. Ortaya konulması istenen delilin davayı uzatmak maksadıyla bildirilmemesi gerekir. Sadece davayı uzatmak maksadıyla yapılmışsa, isteğin reddi gerekir. Deliller gerçekçi olmalıdır, beş duyu organıyla öğrenilmelidir. Tanık beyanı, bilirkişi raporu dış dünya ile ilgili olmakla delil niteliğindedir. Ancak dış dünya ilgili olmayan hayali şeyler ya da afakî varsayımlar veya çıkarımlar delil olmazlar. Delillerin akılcı olması şarttır. Olayla ilgisi olmayan şeyler delil olamaz. Hâkimlerin kişisel bilgi ve kanaati delil olmaz. Kişisel bilginin delil olabilmesi için hâkim değil tanık olması gerekir. Delili yalnızca Cumhuriyet savcısı ya da hâkimin öğrenmesi yeterli olmayıp tarafların da öğrenip tartışması zorunludur. Mahkemenin ilk ve asli hedefi, gerçeği ortaya çıkartmaktır. Bu nedenle istek üzerine delilleri ikame edilebileceği gibi, mahkemenin kendiliğinden tanık ve bilirkişi çağırması ve başkaca kanıtların getirilmesini istemesi de olanaklıdır. Kural olarak, çağrılan tüm tanıkların ve bilirkişilerin dinlenmeleri ve öteki kanıtların ortaya konulmaları gerekir ise de, dinlenen bir bölüm tanığın anlatımıyla ve bilirkişinin görüşünün alınmasıyla olayın hiçbir, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde çözümlenmesi durumunda, zaman kaybına ve gereksiz uğraşıya yol açılmaması için, geride kalan tanık ve bilirkişiler dinlenilmemelidir. Aksi halde tüm kanıtların ortaya konulması zorunluluğu, yargılamayı uzatmayı amaçlayan kötü niyetlilerin işine yarayacaktır. Bu nedenlerle, kanıtların reddi ve sınırlandırılması durumlarını somutlaştırırsak, aşağıda ortaya konulmak istenen delillerin reddi gereklidir. a-Kanıt gösterilmesine yasal olanak yoksa, b- Durum kanıt gerektirmeyecek biçimde açık ise, c- Kanıtlanması istenilen olayın karara etkisi yoksa ya da daha önce kanıtlanmış bir hususa ilişkin ise, d- Kanıt amaca elverişli değilse, e- Kanıtın elde edilmesi olanaksız ise, f- Kanıt gösterilmesi isteği işi uzatmak amacıyla yapılmış ise, g-İleri sürülen olay gerçek olarak kabul edilecek nitelikte ise, gösterilen kanıtın reddi gerekir. Maddede belirtilen bu hükümlerin, değişik aşamada gösterilen tüm tanık ve bilirkişiler için uygulanması olanaklıdır. Cumhuriyet savcısı, sanık ve varsa katılanın, söz birliği etmeleri durumunda mahkemenin herhangi bir kanıttan vazgeçmesi mümkündür. Ancak bir yargıya ulaşması için gerekli ise, mahkemenin, tarafların vazgeçme isteklerini reddederek, kanıtı incelemesi ya da dinlemesi gerekir. Vazgeçme mahkemeyi bağlamaz. Katılan, kişisel haklarını kanıtlamak için gösterdiği kanıtlardan, Cumhuriyet savcısının ve sanığın uygun beyanlarına gerek olmadan, her zaman tek yanlı olarak vazgeçebilir. Ceza yargılamasının amacı hiçbir duraksamaya yer vermeden maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır”[16].

Hukuk devletinde hukuk güvenliğinin sağlanması şarttır. Bunun için ceza yargılamasının temel amacı, şüpheliyi cezalandırmak değil, şüphe altında olan kişinin iddia edilen eylemi gerçekleştirip gerçekleştirmediğinin evrensel hukuk ilkeleri ışığında araştırılarak maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Maddi gerçek ancak hukuka uygun yöntemlerle elde edilecek delillerle ve savunma hakkının usulüne uygun olarak sağlanarak tarafsız ve bağımsız soruşturma ve yargılama makamlarının hukuksal etkinlikleri ile sağlanabilir. Potansiyel düşman olarak görülen kişilere yönelik kurguya dayalı iddialar üzerine toplumsal taleplere hitap eden güvenlikçi politikalara hizmet eden araştırma, soruşturma ve yargılamalar hukuk güvenliğine aykırı kararlara sebebiyet vermektedir. Soruşturma ve yargılamalarda suçun şahsiliği ilkesi gereğince sorumluluk aile bireylerine yansıtılmamalı, soruşturma ve yargılama sürecinde can ve mal güvenliği, kişilik hakları, ifade özgürlüğü, özel hayatın gizliliği, seyahat özgürlüğü ve kişi özgürlüğü gibi yasalarla teminat altına alınan bireysel ve toplumsal değerlerin korunması gerekir. Yürürlükteki yasaların uygulanabilir olması değil uygulanması şarttır. Hukukun ışığında bireysel özgürlüğün teminat altına alınması toplumsal gelişme için gereklidir. Maddi gerçeğin her türlü kuşkudan arındırılmış bir şekilde ortaya konulması toplumsal vicdanı rahatlatacak ve adalete olan güveni artıracaktır. Ancak maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından uzmanlaşmanın sağlanarak delil toplama tekniklerinin geliştirilmesi, araştırma ve soruşturma makamlarının delil toplama ve soruşturma konularında teknolojik gelişmeler ışığında yasal düzenlemeler ile görev tanımları yapılmak suretiyle etkili ve verimli bir pozisyona sokulması bir gereklilik oluşturmaktadır.

DR.CENGİZ APAYDIN

İSTANBUL ANADOLU CUMHURİYET SAVCISI

---------------------

[1] Centel/Zafer, 5.

[2] Yenisey /Nuhoğlu. 6. Baskı, 69.

[3]Özbek ve diğerler, 76.

[4] Öztürk/Erdem, 161 vd.

[5] Yargıtay 16 .C.D, 15 .01.2019 tarihli, 2018/14959 esas ve 2018/145 sayılı kararı (UYAP isimli Hâkim ve Cumhuriyet savcılarına Yargıtay kararlarına ulaşma imkânı sağlayan siteden alınmıştır).

[6] Ünver/Hakeri, 58.

[7] Yargıtay 16. C.D, 15. 01,2019 tarihli, 2018/14959 esas ve 2018/145 sayılı kararı. (UYAP isimli Hâkim ve Cumhuriyet savcılarına Yargıtay kararlarına ulaşma imkânı sağlayan siteden alınmıştır). Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “ Sanıklardan Ç.. a soruşturma aşamasında yaptırılan teşhis işleminin PVSK’nın Ek 6.maddesindeki düzenlemeye uygun yapılmaması nedeniyle hükme esas alınamayacağının gözetilmemesi, sanığın suç tarihinde olay yerinde olup olmadığının tespiti açısından, varsa tespit edilen telefon numarası üzerinden HTS kayıtlarının getirtilerek diğer sanıkların HTS kayıtları ile karşılaştırılması, gerektiği takdirde suç tarih ve saatinde olay yerinde bulunup bulunmadığının tespiti bakımından bilirkişi raporu alınarak sonucuna göre bir karar vermesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması, bozmayı gerektirmektedir”. Yargıtay 16. C.D, 18.09.2019 tarihli, 2019/1688 esas ve 2019/15457 sayılı kararı. (UYAP isimli Hâkim ve Cumhuriyet savcılarına Yargıtay kararlarına ulaşma imkânı sağlayan siteden alınmıştır).

[8] Yurtcan, 257 vd; Feyzioğlu, Metin, Vicdani Kanaat, 68-69.

[9] Feyzioğlu, Metin. Tanıklık ve Dürüst Muhakeme. Ankara:, 1998, 73.

[10] Yenisey, Feridun. Duruşma ve Kanun Yolları. İstanbul: 1990, 120.

[11] Feyzioğlu, Metin. Vicdani Kanaat. Ankara: 2002, 70-71.

[12] Yargıtay 15. C.D, 24 .09 .2019 tarihli, 2019/3252 esas ve 2019/5524 sayılı kararı. (UYAP isimli Hâkim ve Cumhuriyet savcılarına Yargıtay kararlarına ulaşma imkânı sağlayan siteden alınmıştır).

[13]Ünver, Yener, Ceza Yargılaması Hukukunda İspata İlişkin Bir Yargıtay İBK’nın İncelenmesi, İÜHFM, 1995-1996,S:1-2,193 vd.

[14] Seilir, 110 (akt Ünver/Hakeri, 65).

[15] Gökcan, 435.

[16] Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin, 21.04. 2016 tarihli, 2015/4672 esas ve 2016/2330 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.