banner590

Anayasa Mahkemesi; 28.01.2021 tarihli ve 2018/12600 başvuru numaralı “Salih Savran Bireysel Başvurusu” doğrultusunda başvurucunun esasa ilişkin iddialarının, verilen kararda hukuki değerlendirilmesinin yapılmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ve buna bağlı olarak adil/dürüst yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

Bu yazımızda bireysel başvuruya sebep olan süreç özetlenerek, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuruya yönelik değerlendirmeleri tartışılacaktır.

1- Bireysel Başvuruya Giden Süreç

Başvurucu; Eskişehir ili Mihalıççık ilçesinde bulunan bir maden arama sahası için tarafına ruhsat verilmesi amacıyla, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden İşleri Genel Müdürlüğü’nden (Genel Müdürlük) talepte bulunmuştur. Bu talep kabul edilmiş olup, Genel Müdürlüğün 25.08.2016 tarihli yazısı ile başvurucunun işletme ruhsat bedelini ödediğine ve vadesi geçmiş borcunun bulunmadığına dair mali belgeleri üç ay içerisinde sunması gerektiği, aksi takdirde hakkında idari para cezası uygulanacağı belirtilmiştir.

Genel Müdürlüğün ilgili yazısı, başvurucunun “Ceyhun Atuf Kansu Caddesi… Çankaya/Ankara” adresine tebliğe çıkarılmış ve tebligat evrakında bu adresin Merkezi Nüfus İdare Sistemi (MERNİS) kayıtlarından elde edildiği belirtilmiştir.

Ardından Genel Müdürlüğün 04.09.2017 tarihli işlemi ile başvurucu hakkında 21.116 TL idari para cezası uygulanmış olup, idari para cezasına ilişkin evrak kendisine “Göktürk Merkez Mahallesi… Eyüp/İstanbul” adresinde tebliğ edilmiştir. İdari para cezasına gerekçe olarak; “7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 21. maddesinin 2. fıkrasına göre 08.09.2016 tarihinde başvurucuya tebligat yapıldığı ancak kendisinin üç aydan fazla süre geçmesine rağmen gerekli belgeleri sunmadığı” gösterilmiştir.

Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden elde edilen belgeler doğrultusunda; başvurucunun “Göktürk Merkez Mahallesi… Eyüp/İstanbul” adresinin MERNİS kayıtlarında görülen beyan ve tescil tarihinin 02.03.2016 olduğundan bu beyan ve tescilin üzerinden altı ay geçmesine rağmen, Genel Müdürlüğün belge sunma gerekliliği ile ilgili yazısının, başvurucunun kayıtlı adresine tebliğ edilmediği anlaşılmıştır.

Bunun üzerine başvurucu; 08.09.2016 tarihinde “Ceyhun Atuf Kansu Caddesi… Çankaya/Ankara” adresine yapılan tebligatın usule uygun olmadığını, bu nedenle tebligattan haberdar olamadığını ileri sürerek, hatalı tebligattan kaynaklanan idari para cezasının kaldırılması için 27.11.2017 tarihinde Ankara Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’ne itirazda bulunmuştur.

Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliği’nin yetkisizlik kararı vermesi üzerine dosya Mihalıççık Sulh Ceza Hakimliği’ne gönderilerek, idari para cezasına dayanak olan belgelerin Genel Müdürlükten istenilmesine karar verilmiştir.

Genel Müdürlüğün cevap yazısında; “itiraz konusu idari para cezasının ilgili mevzuat çerçevesinde gerekli incelemeler yapıldıktan sonra uygulandığı” ifade edilerek, başvurucunun cezaya ilişkin itirazının reddi talep edilmiş ve başvurucunun hatalı tebligat iddiasına ilişkin hiçbir açıklamada bulunmamıştır.

19.03.2018 tarihinde Sulh Ceza Hakimliği; “işletme ruhsatının düzenlenebilmesi için mali eksikliklerin tamamlanmasına yönelik yapılan bildirimden itibaren üç ay içinde eksikliklerin itiraz eden tarafından tamamlanmadığı, idari para cezasına itiraz edene yapılan tebligatların usulüne uygun yapıldığı, bu bağlamda idari para cezasının hukuka uygun olduğu” gerekçesiyle başvurucunun itirazını reddetmiştir.

Başvurucu dilekçesinde; idari para cezasına konu tebligatın MERNİS’e kayıtlı olmayan bir adrese yapıldığını, buna rağmen tebligat evrakında adresin MERNİS’ten alındığının belirtildiğini, MERNİS kayıtları kontrol edilmeksizin yapılan tebligatın usule uygun olmadığından bu tebligata dayalı olarak idari para cezasına maruz kalmasının hukuka aykırı olduğunu, Hakimlik kararında konuya ilişkin iddialarının değerlendirilmediğini ve MERNİS kayıtlarına bakılması halinde maddi gerçeğin ortaya çıkacağını belirterek, 19.03.2018 tarihli karara itiraz etmiştir.

Bunun üzerine Eskişehir 1. Sulh Ceza Hakimliği; “Mihalıççık Sulh Ceza Hakimliği’nin 19.03.2018 tarihli kararının usul ve yasaya uygun olduğundan, kararda isabetsizlik görülmediği” gerekçesiyle başvurucunun itirazını reddetmiştir.

Nihai karar başvurucuya 13.04.2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 14.05.2018 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuştur.

2- İlgili Hukuk Kuralları

Somut olayda dikkate alınması gereken hukuk kuralları, 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nda düzenlenmiştir.

Kanunun “Bilinen adreste tebligat” başlıklı 10. maddesine göre; “Tebligat, tebliğ yapılacak şahsa bilinen en son adresinde yapılır.

Bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması halinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi, bilinen en son adresi olarak kabul edilir ve tebligat buraya yapılır.

Şu kadar ki; kendisine tebliğ yapılacak şahsın müracaatı veya kabulü şartı ile her yerde tebligat yapılması caizdir”.

Kanunun “Tebliğ imkansızlığı ve tebellüğden imtina” başlıklı 21. maddesinin 2. fıkrasına göre; “Gösterilen adres muhatabın adres kayıt sistemindeki adresi olup, muhatap o adreste hiç oturmamış veya o adresten sürekli olarak ayrılmış olsa dahi, tebliğ memuru tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine veyahut zabıta amir veya memurlarına imza karşılığında teslim eder ve tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştırır. İhbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih, tebliğ tarihi sayılır”.

3- Anayasa Mahkemesi’nin Değerlendirmesiİdari yaptırım kararına ilişkin itirazları gerekçe gösterilmeksizin reddedilen başvurucu, adil/dürüst yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve Anayasa Mahkemesi (AYM), başvuruyu adil/dürüst yargılanma hakkı ve gerekçeli karar hakkı kapsamında değerlendirmiştir.

Anayasanın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrasına göre; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir”.

Anayasanın “Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması” başlıklı 141. maddesinin üçüncü fıkrasına göre ise; Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır”.

AYM; Anayasa m.36/1 ve m.141/3 maddelerinde öngörülen hükümler doğrultusunda başvurucunun iddialarının açıkça dayanaktan yoksun olmadığına ve gerekçeli karar hakkının ihlaline ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.

Esas yönünden değerlendirmede; ilk olarak AYM, Anayasanın 36. maddesinde herkesin adil/dürüst yargılanma hakkına sahip olduğuna dair bir güvence başlangıçta öngörülmekle birlikte, 2001 yılında maddeye “savunma” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile adil yargılanma” ibaresinin eklendiği, bu yolla gerekçeli karar hakkının da güvence altına alındığını, bu hakkın adil/dürüst yargılanma hakkı kapsamında görüldüğünü, “adil yargılanma” ibaresinin maddeye eklenmesinin maksadının, Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan adil/dürüst yargılanma hakkının madde metninde yer alması olup, Anayasa ile güvence altına alınması olduğunu vurgulamıştır. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (İHAS) 6. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, gerekçeli karar hakkını da kapsadığı, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin (İHAM) birçok kararında yer verilen bir husustur. Bu nedenle, Anayasanın 36. maddesinde düzenlenen adil/dürüst yargılama hakkı kapsamında gerekçeli karar hakkının da güvence altına alındığı kabul edilmektedir. Nitekim AYM; Anayasanın 141. maddesi ile mahkemelere kararlarını gerekçeli yazma yükümlülüğü getirildiğinden, gerekçeli karar hakkı bakımından Anayasanın 36. ve 141. maddelerini birlikte değerlendirmektedir[1].

Mahkemelerin gerekçeli karar hakkına ilişkin yükümlülüğü; yargılamada ileri sürülen her iddia ve savunmanın, ayrıntılı şekilde yanıtlanmasını gerekli kılmamakla birlikte, karar gerekçesinden davanın esas sorunlarına ilişkin değerlendirme yapıldığı anlaşılabilmelidir. Kanun yolu mercii; yargılamayı yapan mahkeme ile aynı kanaate ulaştığı takdirde, aynı gerekçeyi kullanması veya o karara atıf yapması da mümkündür. Bu durumda da karar gerekçelendirilmiş kabul edilmektedir[2].

Sencer Başat ve diğerleri başvurusunda, AYM gerekçeli karar hakkının zorunlu unsurlarını açıklamıştır. Yüksek Mahkemeye göre; taraflar, hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini hükmün gerekçesinden anlayabilmeli ve mahkeme, hüküm kurarken dikkate aldığı hususları kararda açıkça göstermelidir. Hüküm ifadelerin özenle seçildiği, kuşkuya yer vermeyecek açıklıkta bir gerekçe bölümü içermeli ve gerekçeyle uyumlu hukuk kuralları belirtilmelidir[3].

Somut olayda; başvurucu, aleyhine düzenlenen idari yaptırıma itiraz etmiş ve bu itirazı kapsamında ilgili idari yaptırımın hatalı tebligattan kaynaklandığını, MERNİS kayıtları araştırılmış olsa idi, tebligatın doğru adrese yapılmış olacağını iddia etmiştir. Ancak itirazı değerlendiren hakimlik, hatalı tebligata ilişkin iddiayı değerlendirmeksizin itirazı reddetmiştir. İtirazın reddi kararında, tebligatların usule uygun olduğunun belirtilmesiyle yetinilmiş ve başkaca gerekçeye yer verilmemiştir.

Başvurucu MERNİS kayıtlarının tetkik edilmesi gerektiğini yargılamanın her aşamasında ileri sürmüş, tebligatın çıkarıldığı tarihte MERNİS’e kayıtlı olan adresin, tebligatın yapıldığı adresten farklı bir adres olduğunu belirtmiştir. Nitekim başvurucunun “Göktürk Merkez Mahallesi… Eyüp/İstanbul” adresini bildirdiği ve aynı gün tescilin gerçekleştiği tarih 02.03.2016 olduğundan bu yöndeki beyanları kararın sonucunu değiştirecek nitelikte olmasına rağmen, hakimliğin gerekçeli kararında bu iddiasına ayrı ve açık bir cevap verilmemiştir.

Başvurucunun itirazına temel teşkil eden, yargılama sonucuna etki edebilecek iddiası hakkında değerlendirme yapılmayarak, bunun yanıtsız bırakıldığı gerekçesiyle verilen kararda yeterli gerekçenin bulunmadığı kabul edilmelidir. Kanun yolu mercii de bu iddiaya dair bir değerlendirme yapmayıp, başvurucunun itirazının reddine karar vermiştir. Bu nedenle, yargılama süreci bir bütün olarak değerlendirildiğinde başvurucunun gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

Açıklanan gerekçelerle AYM, başvurucunun Anayasanın 36. maddesi ile güvence altına alınan adil/dürüst yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

4- Değerlendirme

Anayasanın 36. maddesi ve İHAS m.6’da düzenlenen adil/dürüst yargılanma hakkı bünyesinde; silahların eşitliği, mahkemeye erişim, duruşmada hazır bulunma gibi birçok hakkı barındırmaktadır. Gerekçeli karar hakkı da, adil/dürüst yargılanma hakkının bir uzantısıdır.

Gerekçeli karar hakkı, tarafların ileri sürdükleri iddiaların yargılama makamı tarafından değerlendirilip değerlendirilmediğinden emin olabilmeleri ve hangi hususlarda haklı veya haksız bulunduklarını anlayabilmeleri bakımından önemlidir. Böylelikle hakkında hüküm kurulan kişi, yargılamanın yalnızca objesi olmak yerine mahkeme tarafından muhatap alınan etkin birer süje[4] olabilmektedir. Gerekçeli karar hakkı; dosyaya sunulan, iddiaya veya savunmaya konu edilen itirazın, talebin veya delilin değerlendirilip değerlendirilmediğini, dikkate alınıp alınmadığını, red veya kabul edilmesinin sebebini somut olarak gösteren, bu yolla davanın tarafının anlama, iddia ve savunma hakkını destekleyen, hak arama hürriyeti yoluyla kanun yolunu etkin kullanabilmesini mümkün kılan, adaletin yerine gelip gelmediğini gösteren bir güvencedir.

Mahkemelerin keyfi olarak karar vermemesi, kararlarda hukuka ve mantığa uygun gerekçelerin ortaya koyulması, “hukuk devleti” ilkesinin de bir gereğidir. Kararların gerekçeli olması tarafların kanun yoluna başvurabilmeleri açısından bireysel anlamda menfaat sağladığı gibi, mahkemelere duyulan güvenin korunması ve yargı organlarının meşruiyetinin sarsılmaması bakımından da demokratik bir toplumun gereklerine hizmet etmektedir.

Bir mahkeme kararının gerekçeli olduğunun kabul edilebilmesi için; dosyada görülen olguların sıralanması veya uyuşmazlıkla ilgili kanun maddelerinin gösterilmesi yeterli değildir. Mahkeme; yargılamanın sonucuna etki edebilecek her iddia ve savunmayı değerlendirmeli, ilgili kanun maddelerinin bunlarla ilişkisini de anlaşılır biçimde göstermelidir.

Yazımıza konu olan somut olayda; başvurucu bir idari yaptırıma tabi tutulmuş ve bu yaptırım karşısında yargılama makamlarına gerekli itirazlarda bulunmuştur. Başvurucu yargılamanın her aşamasında aleyhine uygulanan idari yaptırıma dayanak gösterilen tebligatın usulüne uygun yapılmadığını, tebligatın çıkarıldığı tarihte MERNİS kayıtları kontrol edilmediğinden sistem üzerinde kayıtlı olmayan bir adrese tebligat yapıldığını ve bu nedenle belge sunma yükümlülüğüne uymadığı takdirde idari yaptırımla karşılaşacağından haberdar olamadığını ileri sürmüştür.

İdari para cezası yaptırımına dayanak gösterilen tebligatın usule uygun olmadığının anlaşılması halinde, bu tebligata dayanan yaptırım da hukuka uygun hale gelecektir. Ancak başvurucunun iddiasına göre; yargılamanın sonucunu tamamen aksi yönde değiştirebilecek bir iddia olmasına rağmen, hem ilk itirazı değerlendiren makam ve hem de kanun yolu mercii tarafından bu iddia dikkate alınmamış ve verilen kararlarda bu iddia ile ilgili herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır. Yalnızca tebligatın usule uygun olduğunun ve idari para cezasına hükmedilmesinin isabetsiz olmadığının belirtilmesi ile yetinildiği, yargılama makamlarının ilgili idari yaptırımı niçin hukuka uygun bulduklarının somutlaştırılmadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla başvurucunun; yargılama sonucunda hangi nedenlerle haksız bulunduğunu anlaması mümkün olmadığı gibi, yargı organları tarafından muhatap alınmadığı yönünde bir görüntü sergilenmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin, gerekçeli karar hakkının ve buna bağlı olarak adil/dürüst yargılanma hakkının ihlal edildiğine dair kararına katıldığımızı ifade etmek isteriz. Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı başta olmak üzere temel hak ve hürriyetleri ilgilendiren, hakkı ihlal edildiğinden bahisle yargı mercilerine başvuranların taleplerinin reddine veya kabulüne dair kararlarının, kanun yolu yargılamalarında verilen kararlar da dahil olmak üzere, hukuki ve fiili sebeplere yer veren, kişi ve olay bakımından bireyselleştirmeyi yapmış kararlar olması gerekir.

Prof. Dr. Ersan Şen

Stj. Av. Selvacan Akpınar

(Bu köşe yazısı, sayın Prof. Dr. Ersan ŞEN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)

---------------------

[1] Abdullah Topçu, Başvuru Numarası: 2014/8868, 19.04.2017, §75,76.

[2] Yasemin Ekşi, Başvuru Numarası: 2013/5486, 04.12.2013, §56,57.

[3] Sencer Başat ve diğerleri, Başvuru Numarası: 2013/7800, 18.06.2014, §38.

[4] Mehmet Öncü, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Tutuklama (II) ‘Gerekçeli Karar Hakkı’”, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.10, S.131-132, Temmuz-Ağustos 2015, s.83-144.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.