banner649

27 Ocak 2022

'Panik adaleti' kimsenin kazançlı çıkmadığı bir yöntem

Hakim ve Savcılar Kurulu (HSK) Başkan Vekili Mehmet Akif Ekinci ile HSK 1. Daire Başkanı Halil Koç'tan önemli mesajlar geldi. Adalet Akademisi tarafından yayımlanan Kürsü Dergisi'nde soruları yanıtlayan Ekinci ile Koç, yargı ve hukuk sistemine duyulan güvene işaret ederek, mesleklerinin konfor ve rahatlık değil, vicdan ve özveri merkezli bir eylem olduğunun altını çizdi.

"HAKİM VE SAVCILARIMIZLA SÜREKLİ İLETİŞİM HALİNDE OLACAĞIZ"

HSK Başkan Vekili Ekinci, HSK'nın yeni dönemine dikkat çekerek, "Devraldığımız emaneti bir ileri safhaya taşıma gayreti içerisindeyiz. Yeni dönemde beklentimiz büyük bir gayretle takım ruhu çerçevesinde çalışarak adaletin her bir vatandaşımıza ulaşmasını sağlamaktır. Bu amaç doğrultusunda öncelikli hedeflerimiz içerisinde hâkim ve savcılarımızın hızlı bir şekilde çalışabilecekleri ve dosyalara nüfuz edebilecekleri bir sistem geliştirmek bulunmaktadır. Bu açıdan hâkim ve savcılarımızla sürekli iletişim halinde olmak ve bizzat saha ile temaslı bir şekilde çalışmak da bizim öncelikli hedeflerimiz arasındadır" dedi.

"YENİ DÖNEMDE KURUMSAL ÇALIŞMALARIN YAPILDIĞI DÖNEM OLACAK"

Kürsü Dergisi'ne konuşan bir diğer isim de HSK 1. Daire Başkanı Halil Koç oldu. Koç da HSK'nın yeni dönemiyle ilgili şu değerlendirmede bulundu:

"Yeni dönem artık bir takım kurumsal çalışmalarımızın yapılacağı dönem olacaktır. Başta hâkim ve cumhuriyet savcılarımızın özel önem verdiği ve artık ihtiyacı karşılamakta yetersiz kalan atama nakil yönetmeliğimiz, coğrafi teminat kurumunu ihtiva edecek şekilde revize edilecektir. Diğer yandan hâkim ve cumhuriyet savcılarımızın çalışmalarını değerlendirmeye tabi tutan terfi sistemimiz, yargı hizmetlerinin etkin ve verimli bir şekilde devam etmesini sağlayacak teftiş ve denetim sistemimiz gözden geçirilerek yenilenecektir. Bu yöndeki çalışmalarımız başlamış olup, dönem dönem teşkilatımızla paylaşılıp onların görüşlerini de alarak bu çalışmaların tamamlanacağı bir dönem olacağını ümit ediyoruz."

"HAKİM VE SAVCILARA SOSYAL MEDYA KULLANIMI TAVSİYESİ"

Koç, hakim ve savcıların sosyal medya konusunda dikkatli davranmaları gerektiğini belirterek, "Tabi ki hâkim ve cumhuriyet savcılarımızın tamamen bunun dışında kalması beklenemez. Tavsiyemiz, bunu çok sınırlı bir şekilde kullanmaları, kullanırken de tarafsızlıklarını zedeleyecek, ideolojik veya siyasi içerikler taşıyan hâkim ve savcılık görevlerini ifa ederken kendilerini zor durumda bırakacak etik olmayan paylaşımlardan uzak durmalarıdır" ifadelerini kullandı.

HSK Başkan Vekili Mehmet Akif Ekinci ile HSK 1. Daire Başkanı Halil Koç'un konuşmalarının tam metni şöyle:

Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Başkan Vekili Mehmet Akif Ekinci:

1967 yılında Cizre’de başlayarak; İstanbul ve Ankara’ya uzanan yaşam öyküsünü anlattı. Adalet Akademisi’nin Kürsü Dergisi’ne konuşan Ekinci; fikir dünyasını şekillenmesinde nelerin etkili olduğunu ve İstanbul sevdasını aktardı. Ekinci; yargı konusunda da önemli mesajlar verdi. Kitle baskısında tecelli ettirilmeye çalışılan adaletin, toplumun heyecanını bastırmaya yönelik bir sakinleştirici olmaktan öteye geçemediğini vurgulayan Ekinci; “Oysaki adil bir karar; olayı tüm yönleriyle değerlendiren, serinkanlı ve usulüne uygun biçimde işletilmiş bir muhakeme faaliyeti sonucunda elde edilebilir. ‘Panik adaleti’ esasen kimsenin kazançlı çıkmadığı bir yöntemdir” dedi. Yargı mensuplarına da seslenen Ekinci; “Mesleğimiz konfor ve rahatlık değil, vicdan ve özveri mesleğidir. Vicdanen rahat olabilmek, isabetli bir karar verebilmek için bazen sayfalarca dilekçe, saatlerce içtihat okumak gerekmektedir” ifadelerini kullandı.

HSK Başkan Vekili Mehmet Akif Ekinci’nin Adalet Akademisi’nin Kürsü Dergisi’ne yayımlanan söyleşisinden öne çıkan mesajlar şöyle:

Sayın Başkan, öncelikle bize kendinizden ve eğitim hayatınızdan bahseder misiniz?

1967 yılında Cizre’de doğdum. Çocukluğum o yıllarda imkânları son derece kısıtlı olan Cizre’de geçti. Dicle Nehri, içinden geçtiği tüm topraklar gibi, ilçemize de bereket ve tanıklık ettiği kadim medeniyetlerin bilgeliğini katardı. Ayrıca çocukların dünyasında eğlencenin ve oyunun da merkezi olurdu. Öte yandan destinasyon olarak şehir, tarih boyunca bilginin merkezi olmuştur. Bu anlamda sibernetik bilimin kurucusu olarak batıda da yakından tanınan İsmail Ebu’l İz’in de burada yaşamış olması, şehrin bilgi dünyasına büyük katkı sağlarken aynı zamanda şehrin çocuklarına da geniş ufuklar sunmaktaydı.

“İSTANBUL RÜYALARIMIN ŞEHRİYDİ”

Cumhuriyet İlkokulu'ndan sonra, okuduğum Cizre Lisesi'nden birincilikle mezun oldum. En büyük hedefim hukuk fakültesinde okumaktı. Bu hedefin, hayatımın dönüm noktası olarak nitelendirdiğim İstanbul’da gerçekleşmiş olması, benim için son derece önemliydi. Zira tarih, kültür, inanç, sanat ve spor birikimi yanında; boğaz, vapurları ve köprüleri ile birçok nadide semt, cadde ve sokağıyla dünya medeniyet şehri olan İstanbul; Beyazıt, Sultanahmet, Gülhane, Eminönü, Tophane, Süleymaniye, Beyoğlu, Beşiktaş, Ortaköy, Emirgan, Sarıyer, Fıstıkağacı, Çengelköy, Kandilli, Kanlıca, Beykoz, Moda, Şaşkınbakkal ve Suadiye gibi eşsiz mekânlarıyla hiç görmeden âşık olup sevdiğim rüyalarımın şehriydi.

“HOCALARIM GURUR VESİLEM OLDU”

Bu şehirde ve dünya çapında hukuk abidelerinin ders verdiği İstanbul Hukuk Fakültesi’nde hukuk eğitimi almak, benim için paha biçilmez bir şanstı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi; zorlayıcı lisans eğitimine rağmen, tarih ve doğanın birlikte raks ettiği, insanı adeta bir rüya âlemine çeken lokasyonu, öğrenci yapısı, rekabetçi ortamı ve köklü geleneği ile bizi sadece mesleğe değil, aynı zamanda hayata da hazırlayan bir okul oldu. Lisans döneminde dünya hukuk literatürüne isimlerini altın harflerle yazdıran; M. Kemal Oğuzman, İlhan Akın, Ayferi Göze, Selahattin Sulhi Tekinay, Aytekin Ataay, Necip Kocayusufpaşaoğlu, Reha Poroy, Orhan Aldıkaçtı, Süheyl Donay, İl Han Özay, Ergin Nami Nomer, Sevim Toluner, ünal Tekinalp, İsmet Sungurbey, Saim Üstündağ, Yavuz Alangoya, Ziya Umur, Vecdi Aral, Şener Akyol, Nami Barlas, Özer Seliçi, Oğuz İmregün, A. Kadir Arpacı ve Ersin Çamoğlu gibi hocalar fakültede ders veriyorlardı. Daha öncede, Recai Galip Okandan, Naci Şensoy, İlhan Postacıoğlu, Bülent Davran, Türkan Rado, Ferit Hakkı Saymen, Hüseyin Nail Kubalı, Ali Fuat Başgil, Hıfzı Timur, Cemil Birsel, Tahir Taner, Ebul’ûlâ Mardin, Rayegan Kender, Charles Crozat ve Andreas Schwarz gibi dünya çapında tanınan hocaların ders verdiği bir fakültede okumak benim için son derece onur ve gurur vesilesi oldu.

“İSTANBUL HAKİM ADAYI OLARAK MESLEĞE BAŞLADIM”

İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Sultanahmet semtinde bulunan İstanbul Adliyesi’nde, İstanbul hâkim adayı olarak mesleğe başladım. Sırasıyla Mardin, Meriç, Silivri ve İstanbul’da Cumhuriyet Savcısı olarak, 2014 yılından itibaren de İstanbul Cumhuriyet Başsavcı vekili olarak görev yaptım. 2017 yılında Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın tensipleriyle Hâkimler ve Savcılar Kurulu üyeliğine seçildim. 4 yıl süreyle HSK 1. Daire üyesi olarak görev yaptıktan sonra Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından 27 Mayıs 2021 itibariyle ikinci kez Hâkimler ve Savcılar Kurulu üyeliğine seçildim. Halen HSK Başkanvekilliği ve 2. Daire Başkanlığı görevlerini ifa etmekteyim. Evli ve bir çocuk babasıyım.

HSK Başkanvekilliğine kadar uzanan süreçte eğitim hayatınız ve fikir dünyanız nasıl şekillendi? Kimlerden etkilendiniz? Kimleri örnek aldınız?

“BİLGİ, AİLEM TARAFINDAN BAŞ TACI EDİLMİŞTİ”

Malumunuz eğitim ve kişilik oluşumunun ilk adımı ailede atılmaktadır. İsmimi istiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy’a ithafen seçen ailem, bana küçük yaşlardan itibaren bilginin en üst erdem ve zorunluluk olarak görüldüğü, peşine düşülmesi gereken en önemli değer olduğunun tereddütsüz kabul edildiği bir ortam sundular. Baba tarafından büyük dedem Osmanlı Devleti’nin üst rütbeli askerlerinden idi. Anne tarafından büyük dedelerim ise, geniş bir ilmi birikime sahip insanlardandı. Onlardan biri olan Mahmut Bilge’nin 1959 yılında doğunun ücra bir köşesinde yazmaya başladığı “Ay Risalesi” isimli eseri, insanoğlunun aya ayak basmasından 10 yıl önce, bunun inanç esaslarımız ve pozitif bilimlerin verileri ışığında mümkün olduğunu söylemesi itibariyle çok değerli bir örnektir. O dönem kendisine yöneltilen eleştirilere rağmen fikrini kararlılıkla savunması; evrene, dünyaya, insana dair bakış açısının zenginliğini, her türlü ilmi bilgiye yönelik perspektifinin genişliğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla ailemiz; okumaya, çalışmaya çok değer veren, bilgi ve emeğin baş tacı edildiği bir aileydi diyebilirim.

“ÇOÇUKLUKTA ZİHNİM KAYIT CİHAZI GİBİYDİ”

O yıllarda bilgi edinme kaynağı kısıtlı olsa da, hemen her eve girmiş olan radyo ve TRT’nin hayatımız üzerinde büyük bir etkisi vardı. Çocukluk yıllarımızda zihnimizin adeta bir kayıt cihazı gibi çalışıyor olması kültür, sanat ve spor alanında duyduğum her şeyi hafızama yerleştirmeme yardımcı oluyordu. Sobalı evlerde, dantel örtülerle üzeri örtülen, dünyayı evimize getiren, açılış ve kapanış jenerik müziği Ralph Vaughan Williams'in Fantasia on Greensleeves eseri olan, “Bir Roman Bir Hikaye”, “Arkası Yarın”, “Yurttan Sesler”, “Beraber ve Solo Şarkılar” ve spor programlarındaki “Şimdi mikrofonlarımız Kadıköy Rüştü Saraçoğlu Stadı'nda” türü anonslarla hatırlanan, nostaljik sandıklarımızda nadide olarak sakladığımız anıların başköşesinde duran, kalbimize özlem düşürüp iç geçirten, prestij göstergesi sayılan, “radyo söyledi” mottosunu bayraklaştıran, dinlenilmesinin kültür olduğu radyonun yaşama bakış perspektifime katkısı çok büyüktür.

“RADYO DÜNYAYA AÇILAN PENCEREMDİ”

Özellikle sonbahar ve kış mevsimlerinde, aile bireyleri sofrada iken yayınlanan “akşam ajansı” büyük bir dikkatle dinlenirdi. Hoyrat akşamüstlerinde günün renkleri solup, akşam bütün hüznü ile çökerken, melodi ve nağmelerin birbirine karıştığı radyodan şef Nevzad Atlığ ve Kutlu Payaslı yönetimindeki fasıl programlarını, Hikmet Şimşek ve Gürer Aykal yönetimindeki CSO konserlerini dinlemek tarifi imkânsız bir mutluluk vesilesiydi. Üniversitede okurken tatil aralarında uçsuz bucaksız Anadolu’nun cennet gibi çeşitli yörelerine otobüsle seyahat ederken Neşet Ertaş, Muzaffer Sarısözen, Nurettin Dadaloğlu, Necla Erol, Gülşen Kutlu, Havva Karakaş, Nezahat Bayram gibi Türk Halk Müziği’nin nadide isimlerinin enfes ezgileri radyo vasıtasıyla uzun yolculukları keyifli ve mest edici zaman dilimlerine dönüştürüyordu. Kültürden, sanata, spordan, siyaset ve musikiye kadar hayatla bağlantıyı sağlayan radyo, dünyaya açılan penceremdi.

Washington Post, Wall Street Journal, The Guardian, Newyork Times, Herald Tribune, Times, Observer, Financal Times, Daily Telegraph, The Sun, Die Welt, Bild, Frankfurter Allgemeine Zeitung, Le Parisien, Le Monde, Le Figaro, Independet, Libération, La Gazzetta dello Sport, Fortune, Forbes, The Economist, Stern, Der Spiegel, Focus gibi dünya basınının gazete ve dergilerden oluşan yazılı basın yayın, organlarını, Associated Press, Reuters, Agence France-Presse (AFP), BBC, Deutsche Welle ve Amerika’nın Sesi gibi haber ağları ile ajans isimlerini radyo vasıtasıyla duyup öğrendim.

“DÜNYA SİYASETİNE YÖN VEREN İSİMLERİ RADYODAN ÖĞRENDİM”

Yüreklerimize ve belleklerimize musikinin ebedi zevkini tattıran, Makamların bir nakış gibi işlendiği, melodik yapı zenginliğine sahip musiki ziyafetlerine radyo programları ile eriştim. Itrî’deki Bach tadını, başka bir deyimle Itri ile Bach’ın, Dede Efendi ile Mozart’ın, Şevki Bey ile Schubert’in ahengini, Tanbûrî Mustafa Çavuş ile Vivaldi benzerliğini bu vesile ile keşfettim. Hacı Arif Bey, Dellâlzâde İsmâil Efendi, Zekai Dede, Tanburi Ali Efendi, Tanburi Cemil Bey, Tanburi İsak Efendi, Hacı Faik Bey, Ulvi Cemal Erkin, Cemal Reşit Rey, Ahmet Adnan Saygun, İdil Biret, Güher-Süher Pekinel, Beethoven, Brahms, Chopin, Tchaikovsky, Straus ve Ravel gibi Batı ve Doğu müziğinin önde gelen dehalarını radyo hazzıyla dinleme fırsatım oldu. Elbette ki radyo sadece sanat ve spor alanları ile değil başka yönleriyle de hayata bakış açımı zenginleştirdi. 80’li ve 90’lı yılların dünya siyasetine yön veren; Gerald Ford, Jimmy Carter, Ronald Reagan, Henry Kissinger, Alexander Haig, Margaret Thatcher, John Major, Willy Brandt, Helmut Schmidt, Helmut Kohl, Hans-Dietrich Genscher, Erich Honecker, Valéry Giscard d'Estaing, François Mitterrand, Jacques Chirac, Aldo Moro, Giulio Andreotti, Francesco Cossiga, Bettino Craxi, Kurt Waldheim, Pérez de Cuéllar, Kofi Annan, Leonid Brejnev, Andropov, Mihail Gorbaçov, Çernenko, Olof Palme, Jaruzelski, Lech Walesa gibi liderlerin isimlerini de ilk defa radyodan duymuştum.

“TİYATRO ANONSLARI HALEN KULAKLARIMDA YANKILANIR”

Radyonun bayraklaşan efsanevi repliklerine de değinmeden geçemeyeceğim. Her sabah kahvaltıya otururken kulaklarımda hala yankılanan, “Bugün 24 Aralık 1984 Demirbank iyi günler diler”, “Köşke yakın kaynaklar”, “yarı resmî el ahram gazetesi” gibi haber mottoları ile kendine özgü bir üslupla anons edilen “Ankara Dr. Sami ulus çocuk hastanesinde yatan bir hasta için acil kan aranmaktadır, kan verecek vatandaşların Dr. Sami ulus çocuk hastanesine başvurmaları rica olunur.” Şeklindeki ünlü kan arama anonsu hala kulaklarımda çınlamaktadır. Gece 23.00 haberlerinden sonra denizcilere yönelik yapılan “Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Seyir, Hidrografi ve Oşinografi Dairesi Başkanlığından bildirilmiştir. Denizcilere duyurulur” anonsu veya Efekt; Korkmaz Çakar, Metin Macun, yönetmen; Çetin Köroğlu, Semih Sergen, Asuman Koral anlatan; Kerim Avşar, birinci erkek Sönmez Atasoy, birinci kadın Macide Tanır, ikinci kadın Tomris Oğuzalp, ikinci erkek Haluk Kurdoğlu, birinci ses Zihni Küçümen, ikinci ses Beyhan Saran, yaşlı adam Çetin Tekindor, hizmetçi Mediha Köroğlu, Doktor; Cevdet Arıcılar, Tolga Aşkıner, Ertan Savaşçı şeklindeki hayallerde can bulan oyunlarla yayınlanan radyo tiyatrosu anonsu da halen kulaklarımda yankılanan hoş radyo nostaljilerindendi.Yurttan Sesler Korosu’nun enfes icracıları, Türk halk müziğinin en güzel örnekleriyle memleketin her köşesinin tınılarını kulağıma doldurdular. Necra Erol, Ülkü Başgül, Nezahat Bayram, Yıldız Ayhan, Muazzez Türüng, Aliye Akkılıç, Neriman Altındağ Tüfekçi, Nurettin Dadaloğlu, Muzaffer Akgün, Hale Gür, Havva Karakaş, Mükerrem Kemertaş, Muzaffer Sarısözen, Nida Tüfekçi, Ahmet Yamacı, Neşet Ertaş, Ali Ekber Çiçek, Yücel Paşmakçı, Muharrem Ertaş, Arif Şentürk, Ümit Tokcan ve Aysun Gültekin gibi Türk halk müziği sanatçılarının seslendirdikleri türküler halen kulağımda çınlamaktadır.

“GÜFTE VE BESTELER RUHUMA DİNGİNLİK KATARDI”

Bunun yanında yine TRT yıllarında “Beraber ve Solo Şarkılar” programıyla da Türk sanat müziğini dinlemekten hoşlanırdım. Burada da Müzeyyen Senar, Behiye Aksoy, Nesrin Sipahi, Gönül Yazar, İnci Çayırlı, Seçil Heper, Muazzez Abacı, Müşerref Akay, Nalan Altınörs, Mustafa Sağyaşar, Yıldırım Gürses, Ziya Taşkent, Taner Şener, Zekai Tunca, Ahmet Özhan, Necdet Tokatlıoğlu ve Yaşar Özel gibi sanatçılarımızın o enfes sesleri, Şekip Ayhan Özışık, Arif Sami Toker, Bekir Sıtkı Sezgin, Osman Nihat Akın, Yesari Asım Arsoy, Kemani Tatsoy Efendi, Ferit Sıdal, Sadettin Kaynak, Muzaffer İlkar, Kadri Şençalar, Şükrü Tunar ve Selahattin Pınar’ın güfte ve besteleri ruhuma dinginlik katardı. Öte yandan hafif müzik veya aranjman olarak Berkant, Cem Karaca, Barış Manço, İlhan İrem, Özdemir Erdoğan, Ali Kocatepe, Aydın Tansel, Esmeray, Coşkun Demir, Mithat Körler, İskender Doğan, Kayahan, Rana Alagöz, Sevda Karaca ve Nuh Yoldaş gibi isimleri dinlemekten hoşlanırdım. Bu alanda halen MFÖ, Nilüfer, Nükhet Duru, Ferda Anıl Yarkın ve Funda Arar gibi sanatçıları beğenerek dinlerim. Öte yandan o yıllarda Ahmet Hatipoğlu’nun TRT’de Ramazan ayında icra ettiği Türk tasavvuf musikisi konserleri de yine dönemin vazgeçilmezlerindendi.

“SIKI BİR FENERBAHÇE TARAFTARIYIM”

Ayrıca çocukluk yıllarımdan beri futbol benim için her zaman büyük bir öneme sahip olmuştur. Çocukken oynamaya da pek meraklı idim. Sonradan bu ilgim izleyicilik ve taraftarlık düzeyinde devam etti. Bu arada sadece Türk takımları ve futbolcuları değil, ayrıca dünya futbolunu da zevkle ve merakla takip ettim. Bu çerçevede Brezilyalı Sokrates, Sergio ve Beyaz Pele diye nitelenen Zico; Arjantinli Kempes, Passarella, Tarantini; Hollandalı Cruyff; Fransalı Platini; İngiliz Keegan; İtalyan Rossi, Tardelli, Bergomi, Altobelli; Alman Beckenbauer, Rummenigge, Breitner, Müller, Schuster, Fischer, Matthaus, Klinssmann, Hrubesch, Zimmermannn ve Maier; Polonyalı Boniek ve Lato gibi dünya futbolunun yıldız isimlerini büyük bir mutlulukla izledim.

Türk futbolunda favori de o yılların efsanevi gol kralı Fenerbahçeli Cemil Turan’dı. Ayrıca Fenerbahçe’de top koşturan Engin Verel, Antiç, Alpaslan Eratlı, Rıdvan Dilmen ve Selçuk Yula zevkle izlediğim futbolculardı. Öte yandan Galatasaraylı Fatih Terim, Tarık Hodziç, Prekazi, Cüneyt Tanman ve Metin Yıldız; Beşiktaşlı Sanlı Sarıalioğlu, Vedat Okyar, Dorde Miliç, Niko, Paunovic, Bora, Rıza Çalımbay, Fikret Demirer ve Özer Umdu; Trabzonsporlu Ali Kemal Denizci, Necmi Perekli, Cemil Usta, Necdet Ergün ve Serdar Bali ile Bursasporlu Sedat 3, Altaylı Büyük Mustafa, Stuttgart’lı İlyas Tüfekçi, Standart Liege’li Erhan Önal futbol dünyamı renklendiren isimlerdi.

Uluslararası müsabakalarda daima Türk takımlarımızı gönülden desteklesem de, sıkı bir Fenerbahçe taraftarı olduğumu belirtmek isterim. Yine radyodan takip ettiğim ve ünlü hakemler; Doğan Babacan, Ertuğrul Dilek, Hilmi Ok, İhsan Türe, Sadık Deda, Talat Tokat, Özcan Oal, Oğuz Sarvan ve Bülent Yavuz’un yönettiği maçları anlatan Doğan Yıldız, İlker Yasin, Orhan Ayan, Ümit Aktan, Tansu Polatkan, Murat Ünlü, Akın Göksu, Necati Karakaya, Barbaros Talı, Ercan Taner, Michael Johnson, Ben Johnson, Carl Lewis, Mehmet Terzi, Veli Ballı ile Mehmet Yurdadön’lü atletizm maçlarını anlatan Kenan Onuk, Salih Bora, Fevzi Şeker, Reşit Karabacak, Necmi Gençalp ve Ahmet Ak’lı unutulmaz güreş karşılaşmalarını sunan “güreşin sesi” Mustafa Yener gibi spor spikerlerimizin muazzam anlatımları, futbolun heyecanına eklenince radyodan gelen ses üzerimizde adeta bir büyü etkisi yapıyordu.

Ayrıca yerli ve yabancı (örneğin Albert Schweitzer basketbol turnuvası gibi) basketbol maçlarını kendine özgü muhteşem ses tınısıyla sunan Ertan Yüce, 26 yaşına kadar 5 Fransa Açık, 6 Wimbledon, 11 grand slam şampiyonluğu kazanan tenis tarihinin en büyük efsanelerinden biri, Bjorn Borg’lu tenis maçlarını anlatan Fahri İkiler de bizleri radyo dinlemeye, TV izlemeye çeken isimlerdi. Keza radyo ve TV spikerlerinden, mesleklerini bir sanat gibi ciddiyetle icra edip ajans ve programları sunan; Mesut Mercan, Tuna Huş, Sevim Canbaz, Aytaç Kardüz, Şebnem Savaşçı, Can Akbel, Elçin Temel, Mehpare Çelik, Orhan Ertanhan, Şadiye Onuk, Bilgi Gökçeer, Erkan Oyal ve Şengül Kılıç ile belgesel programlarını seslendiren Sacid Onan, Nur Subaşı ve Derya Kaya’nın sesleri mükemmel diksiyonları ile kulaklarımıza hitap ederlerdi.

“ÇAMURLU GAZETELERİ SOBADA KURUTUP OKURDUM”

İlkokul yıllarından itibaren okuma, ülkeme ve dünya meselelerini takip etme konusunda da hep yüksek bir motivasyonum oldu. Öyle ki o yıllarda günlük gazetenin gelmediği Cizre’de çamur içinde ıslanmış gazete parçalarını dahi alır, sobanın yanında kuruttuktan sonra büyük bir ilgiyle okurdum. Sonraki yıllarda da iyi bir gazete okuyucusu olmaya devam ettim. Hasan Pulur’un biyografik bilgilere ve hoş anekdotlara dayalı “Olaylar ve İnsanlar” isimli köşesi büyük bir ilgi ve merakla okuduğum yazılardandı. Yine Haldun Taner’in “Devekuşuna Mektuplar” başlığı altında yayımlanan yazıları, “Şeyh-ül Muharririn” olarak anılan Burhan Felek’in köşesinde yazdığı yazılar, “Bab-ı âli’nin dışişleri bakanı” ünvanına haiz Ergün Balcı ve “Raif amcaya anlatır gibi anlatma” üslubuyla dış politika yazıları yazan, Türk basınına dış politika konusunda köşe yazısı yazma geleneğini getiren Sami Kohen, dış politika yazıları yazan Hasan Köni, Hüseyin Bağcı ile Abdulkadir Yücelman, İslam Çupi, Necmi Tanyolaç, Namık Sevik, Halit Kıvanç, Doğan Koloğlu, Togay Bayatlı, Nezih Alkış, Rıdvan Yelekçi, Güven Taner, Halit Deringör ve Atilla Gökçe’nin spor yazılarını da bütük bir keyifle okurdum. Öte yandan Bedri Koraman, Nehar Tüblek, Altan Erbulak, Salih Memecan ve Semih Balcıoğlu’nun karikatürlerini de zevkle takip ederdim.

“FİKİRLERİN OLMUŞU OKUMANIN KEYFİNE VARMAKLA İLİŞKİLİDİR”

Malumunuz fikirlerin oluşması kolay olmamakla beraber okumanın keyfine varmakla da ilişkilidir. Kitap okuma alışkanlığını henüz çocukluk yaşlarımda edinmiş olmam üniversite yıllarımda okumamı kolaylaştırmıştı. Düşüncenin bir bütün olduğu gerçeğinden hareketle tarihten edebiyata, sanattan spora, felsefeden düşünce tarihine değin geniş bir yelpazede okumalarımı gerçekleştirmeye özen gösteririm. Edebiyatın bir hukukçu için en az hukuk alanı kadar önemli olduğunu daha öğrencilik yıllarımın başlarında fark etmiştim. Şiirden romana, öyküden denemeye kadar hem yerli hem de yabancı edebi eserlere erişme imkânı buldum.

Bir dünya şehri olan ve edebiyatın zengin tonları ile bezenmiş İstanbul bu konuda gerçekten büyük bir şanstı benim için. Örneğin İstanbul’un büyük şairlerinden Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirlerinde tasvirini yaptığı mekânlarda, o şiirleri okuma şansı bulmam bana tarifsiz bir mutluluk vermişti. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserleri geneli itibariyle insana belli bir okuma zevki ve fikir tahayyülü kazandırırken onun en önemli eserlerinden olan “Huzur” romanı sizi İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna getirip götürebiliyordu. Ahmet Yesevi, Ömer Hayyam, Yenişehirli Avni Bey, Leskofçalı Galip, Cahit Sıtkı Tarancı, Ömer Bedrettin Uşaklı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ahmet Muhip Dıranas, Ziya Osman Saba, Cemal Süreyya, Özdemir Asaf, Ahmet Haşim, İsmet Özel, Cengiz Aytmatov ve Cengiz Dağcı gibi Türk edebiyatının hem klasik hem de modern dönem usta kalemlerinden istifade ettim. Montaigne’nin denemelerini başucu kitabı olarak uzun bir müddet okudum. Tolstoy, Dostoyevski, Goethe, Shakespeare, Franz Kafka, Hemingway, Puşkin ve Stefan Zweig gibi dünya edebiyatı açısından son derece önemli olan şahsiyetler benim edebi okumalarımın merkezinde yer almıştır. Elbette ki bu edebi eserler salt bir edebi kaygının ötesinde derin bir düşünce faaliyetini ortaya koymaktadır.

“SOSYOLOJİ VE PSİKOLOJİ BENİ SÜREKLİ BESLEYEN İKİ ALAN OLDU”

Modern dönem düşüncesinin şekillenmesinde ciddi etkileri olan ve Batı düşüncesinin hamurunu yoğuran Descartes, Pascal, Spinoza, Kant, Hegel, Schopenhauser, Heidegger ve Kierkegaard gibi düşünürlerin yanında, Fârâbi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşt, Tusi, Kınalızade, Nurettin Topçu, Hilmi Ziya Ülken ve son dönemin büyük düşünürlerinden Teoman Duralı’nın düşüncelerini her zaman zihin açıcı ve ilham verici bulmuşumdur. Sosyoloji ve Psikoloji alanları da beni sürekli besleyen iki alan olmuştur. Sosyoloji alanında İbn-i Haldun, Max Weber, Michel Foucault, Zygmunt Bauman, Pierre Bourdieu, Jürgen Habermas, Anthony Giddens, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Baykan Sezer, İbrahim Yasa, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Cahit Tanyol, Şerif Mardin, Nilüfer Göle, Nur Vergin, Nilüfer Narlı ve Necdet Subaşı’ndan beslenmeyi ihmal etmedim.

Psikoloji alanının hukukçu açısından oldukça önemli bir bilgi sahasına tekabül ediyor olmasından ötürü bu alana ayrıca ilgi duyduğumu ifade etmek isterim. İnsanı ve insan davranışını anlamak zor ama bir o kadar da mecbur olduğumuz bir durum. Zira bir hâkim veyahut bir savcı işini yaparken mağdur ya da sanığın psikolojik durumunu ve vakıayı anlama ve çözme durumlarında bilimsel bilgi türü üzerinden psikolojik okumayı gerçekleştirmek zorundadır. Ben de bu gerçekten hareketle William James Maslow, Piaget ve bu alanda ülkemizin yetiştirdiği değerli hocalarımız; Engin gençtan, Nevzat Tarhan, Doğan Cüceoğlu, Acar Baltaş, Erol Göka, Kemal Sayar ve A. Kadir Özer’in eserlerine sıklıkla müracaat ederim.

“TARİHİ BİR BÜTÜN OLARAK OKUMAK ÇOK ZEVKLİDİR”

Milletlerin karakteristik özellik ve bütün değerlerini bünyesinde barındıran ve dünü bilip gelecek tasavvurunun zeminini projekte eden tarih bilgisi ve tecrübesi diğer bir ilgi alanımı oluşturmaktadır. Özellikle tarihi bir bütün olarak okumak çok zevklidir. Örneğin aynı tarihlerde dünyanın farklı yerlerinde nelerin yaşandığının izini sürmek tarihi olanı anlamada büyük bir fırsat sunuyor. Hele ki bu okuma bilim tarihi ile kesişiyorsa ortaya muazzam bir durum çıkıyor. Bu çerçevede bilim tarihçileri; Salih Zeki, Aydın Sayılı ve Fuat Sezgin eserleri ile ilgimi çeken isimlerdir. Ahmet Cevdet Paşa, Mehmet Fuat Köprülü, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Ömer Lütfi Barkan, Halil İnalcık, Kemal Karpat, Enver Ziya Karal, Mehmet Genç, Fahir Hadi Armaoğlu, İlber Ortaylı ve Tahsin Görgün gibi tarihçiler de daima ilgi alanımda olmuştur. Öte yandan çağın en önemli bilim alanlarından olan, hepimizin yaşamını derinden etkileyen iktisat da ilgi duyduğum bir saha olup, bu alanda Erdoğan Alkin, Besim Üstünel, Mustafa Özel, Şeref Oğuz ve Immaunel Wallerstein geçmişten beri okuduğum, takip ettiğim iktisat bilim insanlarıdır. Yine bu alanda ekonominin en karmaşık konularını basit, sade ve anlaşılır üslubuyla “Ayşe Teyze” ve “Ali Rıza Bey Amca” tiplemeleri üzerinden Güngör Uras’ın (Ali Rıza Kardüz) yazılarını merak ve ilgiyle takip ederdim. Son dönemlerde daha çok düşünce alanında Teoman Duralı, Alev Alatlı, Wael b. Hallak, İhsan Fazlıoğlu, Ömer Türker ve A. Ayhan Çitil gibi hem doğu hem de batı düşüncesine hâkim düşünürlerin sentezci yorumları oldukça ilgimi çekmektedir. Ayrıca özellikle alanında başarılı olmuş insanların biyografilerini okumak; bu insanların hedef odaklı, azimli, mücadeleci hayatlarının detaylarını öğrenmek her zaman beni derinden etkilemiştir.

“İSTANBUL’U YERYÜZÜ CENNETİ OLARAK TARİF EDEBİLİRİM”

Yurt içi ve yurt dışı seyahat etmeyi severim. Farklı yerleri görmek, farklı kültürlerle tanışmak ufuk kazandırdığı gibi, beni mutlu da etmektedir. Ancak daha önce de belirttiğim gibi İstanbul’un hayatımdaki yeri bambaşkadır. Edmondo De Amicis’in dediği gibi “İstanbul önünde şair ile arkeoloğun, diplomat ile tüccarın, prenses ile gemicinin, kuzeyli ve güneylinin, hepsinin aynı hayranlık duygusuyla haykırdığı evrensel ve son derece büyük bir güzelliktir. Bütün dünya, bu kentin dünyanın en güzel yeri olduğu düşüncesindedir.” Ben de otuz beş yılı aşkındır bu şehirle hemhâlım ve gerçekten de İstanbul’u yeryüzü cenneti olarak tarif edebilirim. Ara Güler’in de kadrajından görsellerle zihinlerimize kazınan İstanbul sokaklarında kalabalıklara karışmak, Beyazıt’ta hukuk fakültesi günlerini yâd etmek, Sultanahmet ve Süleymaniye’nin tarihi atmosferinde anıları tazelemek, Bab-ı âli yokuşunu ve Cağaloğlu sokaklarını adımlayarak tarihin sinmiş kokuları arasından geçip sahaflara uzanmak bana büyük keyif verir. Şairin dediği gibi sade bir semtini sevmenin bile bir ömre değer olduğu, ay ve güneşin ezelden beri kendisine ait olduğu, direklerinde güllerin tomurcuklandığı, paha biçilmez değeri nedeni ile acem mülkünün tamamının feda edilebileceği, cennetin altında mı yoksa üstünde mi diye tarif edildiği, dünyada nice ravnaklı şehirlerarasında efsunlu güzelliği ile insanı adeta büyüleyen, çiçeği altın yaldız, suyu telli pullu olan, güleni şöyle dursun ağlayanı bahtiyar olan, gecesi sümbül kokan İstanbul’a yolu düşen her insan için bu şehrin başka türlü bir cömertliği vardır. Her yapıdan insanı sarıp sarmalar, aradığınız her şeyi bulabileceğiniz bir yaşam alanı sunar; fakat sizden mücadeleci bir hayat tarzı ister. Sonuçta sizi kadim uygarlıkların gölgesi altında kozmopolit, rekabetçi bir ortamda yetiştirip hayata kazandırır.

HSK Başkanvekili olarak zor bir görev ifa ediyor ve yoğun bir şekilde çalışıyorsunuz. Bu göreve gelinceye kadar yargının değişik kademelerinde önemli hizmetlerde bulundunuz. Hem yargı sistemimiz hem de yargı sistemimizin işleyişi konusundaki görüşlerinizi de alabilir miyiz?

Öncelikle hepimiz için gurur kaynağı olan güçlü bir devlet geleneğimizin ve köklü bir yargı teşkilatımızın olduğunu belirtmek isterim. Yargı tarihimize baktığımızda büyük badirelerden geçtiğini ve her zorluğu tecrübeye dönüştürebilen bir kabiliyeti olduğunu görmek mümkündür. Bu yönüyle demokratikleşme süreçlerini başarıyla gerçekleştirmeye çalışan, insan haklarını önceleyen, adaletin tesisini insanlık onuru üzerine bina eden ve halkın değerleri ile barışık bir yargı sistemi inşa etmek gayreti içindeyiz. Yargı sistemimizin vesayetlerden bağımsız, hukuk ahlakı içerisinde ilerliyor olması hepimizin adına ümit vericidir. Muasır medeniyetler seviyesine erişmenin hatta bunun da üstüne çıkmanın en önemli yollarından birisi şüphesiz ki yargı sistemimizin güçlü olmasıdır. Yargımızın bu yönde tavır aldığını görmek son derece sevindirici ve kıymetli bir çabadır. HSK’nın buradaki rolü son derece önemlidir. Bu amaç doğrultusunda HSK Başkanvekilliği görevinin de ne kadar hassas olduğunu ve kurul olarak bunun farkında ve bilincinde olduğumuzu ifade etmek isterim. Biz de bu tarihi görevin şuurunda olarak yargı sistemimizin evrensel hukuk çerçevesinde adil, şeffaf, hesap verilebilirlik ve etkinlik hedeflerine erişmesi noktasında gereken hassasiyeti göstermek gayreti içerisindeyiz.

“HEDEFİMİZ TOPLUMA HUZUR KAZANDIRAN BİR YARGI SİSTEMİ”

Kurulumuz ve diğer tüm mesai arkadaşlarımızla beraber bu anlamda büyük bir özveri ile çalışıyor ve aynı zamanda meslektaşlarımız ile temas kuruyoruz. Yargının gençleşmesi, yargı sistemimizin geleceği açısından birtakım eksikliklere rağmen son derece önemlidir. Yeni, genç meslektaşlarımızın ve yargının diğer tüm bileşenlerinin hayatla iç içe ve tekno çağın gereksinimleri çerçevesinde çalıştıkları sürece yargımıza ciddi katkılar sunacağından hiç şüphem yoktur. Fakat doğal olarak hiçbir yapı eksiksiz değildir. Daha önceden yargının değişik kademelerinde uzun yıllar görev yapmış olmak; teşkilatı tanımak, yargı sistemimizin zayıf ve güçlü yönlerini bilmek ve meslektaşlarla geniş bir empati sahasına sahip olmak bakımından bir avantajdır. Ancak sonuçta yargı, hepimizin yargısıdır ve daha iyisini ortaya koyabilmek adına hep birlikte düşünmek ve eyleme geçmek gerekir. Yargının işleyişinde anlamlı bir resim ortaya koyabilmemiz için birbirini tamamlayan puzzle parçaları gibi olmamız gerektiğini unutmayalım. Yani sistemin bir noktasında oluşabilecek aksama, ortaya çıkan son ürününün kalitesini de mutlaka etkilemektedir. Hâkim ve savcıların yanında; avukatlar, kalem personeli, kolluk personeli, bilirkişiler ve tanıklar olarak hepimiz birbirimize eklemlenmiş görevler ifa ediyoruz. Sonuçta hedefimiz aynı; hızlı işleyen, adil sonuçlar üreten, toplum hayatına huzur kazandıran bir yargı sistemi…

“PANİK ADALETİNDEN KİMSE KAZANÇLI ÇIKMAZ”

Yargı sisteminin işleyişine duyulan güven ortadan kalkar ve insanların gözünde suç işlemek veya sözleşmeye dayalı yükümlülükleri yerine getirmekten kaçınmak, göze alınabilir bir risk olarak değerlendirilmeye başlarsa, toplumsal huzurun sürdürülmesi olanaksız hale gelir. Dolayısıyla norm dışı davranışların gecikmeksizin bir yaptırımla karşılaşacağı hususundaki toplumsal mutabakatın korunması gerekir. Üzülerek itiraf etmek gerekir ki; özellikle günümüzdeki kitle baskısında tecelli ettirilmeye çalışılan adalet, toplumun heyecanını bastırmaya yönelik bir sakinleştirici olmaktan öteye geçemiyor. Oysaki adil bir karar; olayı tüm yönleriyle değerlendiren, serinkanlı ve usulüne uygun biçimde işletilmiş bir muhakeme faaliyeti sonucunda elde edilebilir. “Panik adaleti” esasen kimsenin kazançlı çıkmadığı bir yöntemdir. En büyük zararı da bizatihi yargının kendisine olmaktadır. Kaldı ki; olay bazlı çözümlere değil, sistemik güvene ihtiyaç bulunmaktadır. Yani vatandaşımız; gündemde yer işgal etmeyen olaylara ait dosyaların da emin ellerde olduğuna güven duymalıdır. Bu inancı korumak en önemli vazifemizdir.

“REFLEKSLERİMİZİ KUVVETLENDİRMELİYİZ”

Şuna da dikkat çekmek isterim; gündemi daha çok ceza soruşturmaları ve kovuşturmaları meşgul etse de hukuk mahkemelerinde yapılan yargılamaların da toplum yaşamı üzerindeki etkisi çok büyüktür. Bir kişi ömrü boyunca herhangi bir sıfatla cezai süreçlerin içinde yer almamış olabilir, ama kira akdi yapmamış, küçük ya da büyük bir taşınır/taşınmaz mal alıp satmamış ya da iş akdi kurmamış insan sayısı azdır. Keza ticari hayat söz konusu olduğunda konu daha da önem kazanmaktadır. Günümüz ekonomik sistemlerinin özellikle yabancı yatırımları çekmek bakımından en önemli kozu güvenilir, seri şekilde işleyen bir yargı mekanizmasına sahip olmalarıdır. Elbette yargıya geleneksel bir yaklaşımla bakınca öne çıkarılan sorunlar da yerleşik meseleler oluyor. Ancak gelecekte bizi bekleyen yeni problemlere yönelik öngörüler, mevcut sorunlarımızın ivedilikle aşılmasını ve yenilerini göğüslemeye hazırlanmamızı gerekli kılıyor. Örneğin bilişim sistemleri kullanılmak suretiyle işlenen suçlar her yıl hızla artıyorsa, hukuk uygulayıcısı bilişim suçlarını sevimsiz, anlaşılması zor bir dosya türü olarak gören yaklaşımını acilen değiştirmelidir. Günümüzde elektronik ödeme araçlarını kullanan, sanal alışveriş yapan, mobil bankacılık hizmetlerinden yararlanan herkesi mağdur etme potansiyeli bulunan bu tip suçlar karşısında reflekslerimizi kuvvetlendirmek şarttır.

HSK’ da yeni bir dönem başladı. Yeni dönemdeki beklentileriniz ve öncelikli hedefleriniz nelerdir?

Öncelikle Türk yargı teşkilatına samimi gayretleri ile katkı sunan önceki başkanlarımıza ayrı ayrı teşekkür etmek isterim. Devraldığımız emaneti bir ileri safhaya taşıma gayreti içerisindeyiz. Yeni dönemde beklentimiz büyük bir gayretle takım ruhu çerçevesinde çalışarak adaletin her bir vatandaşımıza ulaşmasını sağlamaktır. Bu amaç doğrultusunda öncelikli hedeflerimiz içerisinde hâkim ve savcılarımızın hızlı bir şekilde çalışabilecekleri ve dosyalara nüfuz edebilecekleri bir sistem geliştirmek bulunmaktadır. Bu açıdan hâkim ve savcılarımızla sürekli iletişim halinde olmak ve bizzat saha ile temaslı bir şekilde çalışmak da bizim öncelikli hedeflerimiz arasındadır.

“HASTALIKLARIMIZ BELKİ BULAŞICI AMA KALITSAL DEĞİLDİR”

Hâkimler ve Savcılar Kurulu; adalet dağıtmak gibi önemli bir görev ifa eden hâkim ve savcıların özlük işlerini yerine getirmek, tayin, terfi, teftiş süreçlerini yönetmek, disiplin soruşturmalarını karara bağlamak gibi son derece hassas ve önemli bir görev ifa etmek üzere kurulmuş anayasal bir kurumdur. Hâkimlik ve savcılık manevi tatmin odaklı mesleklerdir. Gözlemlediğim ve meslek hayatımda bizzat tecrübe ettiğim kadarıyla; soyut, genel, objektif ve öngörülebilir bir tayin ve terfi sistemi olması, meslektaşlarımızın yüksek bir motivasyonla çalışmasının ve verimli olabilmesinin en önemli parametresi durumundadır. Yani yargı mensuplarının da sistem içi güven duygusuna ihtiyaçları var. Örneğin terfi konusunda sayısal veriler önem taşımakla birlikte bazı uygulamalar, emeklerin karşılıksız kaldığı ya da tam tersine sayısal kriterleri yerine getirenlerin konforlu terfiler yapabildiği düşüncelerine yol açabiliyor. Yine atama ve nakil esaslarının; coğrafi özellikler, zaman içerisinde yaşanan nüfus artışı, ekonomik büyüme ve gelişmişlik, iş yoğunluğu gibi değişkenler dikkate alınarak yargı teşkilatının en verimli şekilde çalışmasını sağlamak üzere yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Bu sorunların, hep birlikte düşünülerek giderilmesi gerektiği açık. Sistem kötü niyete, duyarsızlığa, suiistimale karşı savunmasız değil. Böyle bir acziyet algısına müsaade etmek hem vatandaşımıza hem gayretle çalışan meslektaşlarımıza haksızlık olur, ayrıca iş ve çalışma huzurunu da bozar. Bilindiği gibi 15 Temmuz FETÖ hain darbe girişimi üzerine HSK ve tüm yargı teşkilatı hem hızlıca kendi içindeki ayıklamayı yapmış, hem de azalan sayı ve yaşanan travmaya rağmen ülke çapında başlatılan soruşturmalarda fedakârca çalışmıştır. Ancak her kurumsal yapı, mensuplarının sayısı belirli bir noktayı geçtiğinde amaçtan sapan örnekler ihtiva etme riskiyle karşı karşıya gelir. Buna karşın adalet duygusu o kadar hassastır ki, binlerce meslektaşımızın büyük bir gayretle rutin bir şekilde yürüttüğü yargısal faaliyet, bazı kötü örnekler yüzünden derin bir tahribata maruz kalmakta, lekelenmektedir. Dolayısıyla otokontrol mekanizması zayıfladığında ya da devreden çıktığında yapılacak müdahaleler son derece hayatidir. Zira hastalıklarımız belki bulaşıcı ama kalıtsal değildir. Yani kötü örnekleri zamanında tecrit etmeyi başarırsak geride kalan sistem kolayca toparlanabilir. Sistemin sorunlu bireyleri ayıklanmakta gerekli refleksleri gösterememesi adalet dağıtamamasından daha büyük bir sorundur.

“MESLEĞİMİZ KONFOR VE RAHATLIK DEĞİL, VİCDAN VE ÖZVERİ MESLEĞİDİR”

Adalet teşkilatı ve yargı camiası için de yeni bir adli yıl ve yeni bir çalışma dönemi başladı. Yeni adli yılda hâkim ve savcılara nasıl bir mesaj vermek istersiniz? Onlara ne gibi tavsiyeleriniz olabilir?

Öncelikle tüm meslektaşlarımız için verimli, başarılı ve sağlıklı bir adli yıl olmasını dilerim. Son yıllarda yargı teşkilatının merkezinde yer aldığı tartışmalar, çok sayıda sessiz kahramanın başarısını gölgelememeli. Zor zamanlarda, zor görevler meslek vakarına uygun şekilde sessiz sedasız icra edildi. Yakinen biliyoruz ki, mesleğimizin vitrinden görünen kısmı dışında, arka planında kalan yoğun bir çalışma temposu var. Fakat şunu unutmayalım; hâkimlik, savcılık mesleğine kaç yaşında, hangi yıl girmiş olursak olalım, cinsiyetimiz, kıdemimiz ne olursa olsun yargı faaliyeti icra ederken bizden beklenen aynıdır. Mesleğimiz konfor ve rahatlık değil, vicdan ve özveri mesleğidir. Memleketin her yerinde yoğun bir iş icra edeceğimizi bilerek mesleğe girdik. Vicdanen rahat olabilmek, isabetli bir karar verebilmek için bazen sayfalarca dilekçe, saatlerce içtihat okumak gerekmektedir. Diğer taraftan da mesaimizin büyük bir bölümünde bize eşlik eden kalem personelimiz, avukatlarımız, vatandaşlar ve meslektaşlarımızla olan insan ilişkilerini dengeli, etik ilkelere uygun ve medeni bir insana yakışır şekilde sürdürmek zorundayız. Daha önce de belirttiğimiz gibi yargı teşkilatımız son yıllarda oldukça gençleşmiştir. Tecrübe aktarımı her meslekte insandan insana doğrudan temasla, gözlemle olur. Dolayısıyla kıdemli meslektaşlarımızın gençler için iyi bir rol model olmaları ve destekleyici tavır göstermeleri, onların mesleğe adaptasyonlarını hızlandırmak adına önemli bir katkı sağlayacaktır.

Diğer taraftan gençlerinde bize kazandırdığı avantajlar var. Genç yaşlarda yapılan kariyer planlamaları belirli bir mesleğe daha kuvvetli aidiyet duyguları oluşturmak ve sağlam kişilik yapıları inşa etmek açısından faydalıdır. Tanıştığım bazı genç meslektaşlarda gördüğüm azim ve çalışkanlık, çok yönlü düşünme yeteneği, mevcut tüm sorunlarımıza rağmen gelecekten umutlu olmamızı sağlıyor.

“HAKLI OLDUĞUNUZ SÜRECE HSK SİZİNLE”

Son olarak hâkim ve savcılarımıza başarı dilekleri ile birkaç noktayı bu camianın bir ferdi olarak paylaşmak isterim; dün olduğu gibi bugün de, haklı olduğumuz sürece HSK’nın daima sizinle olduğunuzu lütfen unutmayınız. Her türlü sorun ve sıkıntılarınızda teminatınız HSK’dır. Bizlerin merkez teşkilatı olarak mesai kavramının ötesinde çokça çalıştığımızı belirtmek istiyorum. Adliyelerimizde de takım ruhu ile çalışmaların yürütülmesi, bizler için büyük bir mutluluk kaynağı olacağı gibi, bu enerjinin işlerinize de olumlu yansıyacağı şüphesizdir. Özellikle yeni atanmış olan genç meslektaşlarımızın kendilerini hem hukuk, hem de diğer alanlarda geliştirmelerini hararetle tavsiye ederken bu anlamda kurum olarak her türlü desteği vereceğimizi de iletmek isterim. Özellikle okuma noktasına büyük hassasiyet göstermelerini istirham ediyorum. Çalışmanın ve gayretin tembelliğe, özverinin boş vermişliğe, dikkatin dağınıklığa, birliğin ve beraberliğin ayrılık ve çatışmalara galip geleceği bir adli yıl geçirmemiz temennisiyle şimdiden her bir meslektaşıma göstereceği mesleki hassasiyet ve ahlaki duruşu için teşekkür ederim.

Hakimler ve Savcılar Kurulu 1. Daire Başkanı Halil Koç

Kürsü Dergisi'nde soruları yanıtlayan HSK 1. Daire Başkanı Halil Koç, Adalet dağıtma görevinin, en kutsal görev olduğunu belirtti ve yargı kararlarına dönük eleştirilere değindi. “Elbette yargı kararları da eleştirilebilir” diyen Koç, “Ancak bu eleştiriler yapılırken bütün sistemi zedeleyecek tutumlardan kaçınılmalıdır” dedi. Koç’un yargı mensuplarına sosyal medya kullanımı konusunda uyarıları da vardı.

HSK 1. Daire Başkanı Halil Koç’un Adalet Akademisi’nin Kürsü Dergisi’nde yayımlanan söyleşisinde öne çıkan mesajlar ise şu şekilde:

SIKINTILI SÜREÇLER

HSK’da görev yaptığımız dönem itibari ile özellikle yargı camiası olarak çok sıkıntılı bir süreç yaşadık. Yargının içinde örgütlenmiş ve daha sonra da terör örgütü olarak ortaya çıkan yapının farklı bir amaçla MİT Müsteşarını ifadeye çağırması ile başlayan ve 17-25 Aralık sürecinde yaşananlarla belirginleşen bir dönem, 2014 HSYK üyelik seçimleri süreci, 15 Temmuz hain darbe girişimi ve sonrasında yaşanan süreç. Tabi bu süreçlerin hepsi yargı camiasını yakından ilgilendiren bizzat içinde olduğumuz süreçler, bunlar bizim yoğun bir çalışma içerisinde olmamızı gerektirdi. Devletin toplumdaki düzeni sağlamak için koyduğu kurallara hukuk diyoruz. Bunlar aynı zamanda devletin yaptırım gücünü belirleyen kurallardır. Hukukun amacı adaletli bir devlet ile huzur ve güven içinde yaşayan bir toplum inşa etmek Adalet ise; benzer durumlarda olanlara eşit davranarak herkese hak ettiğini vermektir. Hukuk kurallarını uygulayarak adaleti tesis etmek görevi de hâkim ve Cumhuriyet savcılarına aittir. Dolayısı ile bizlere düşen devletimizin koyduğu mevcut kuralları objektif bir şekilde uygulamak sureti ile adaleti sağlamaktır.

TÜRK YARGI SİSTEMİ

Bir takım vesilelerle farklı ülkelere gidiyoruz ve yargı sistemlerini inceliyoruz. Her devletin, her toplumun kendine ait özellikleri olması hasebiyle tek bir ideal sistemin olduğu düşünülemez. Önemli olan konulan kuralların ve sistemin iyi bir şekilde işletilmesidir. Bu açıdan baktığımızda ülkemizin yargı sisteminin kurgusunun iyi bir kurgu olduğunu, kendi içerisinde kendisini denetleyen, vatandaşın adalete erişimini etkili bir şekilde sağlayan mekanizmaları bulunan bir sistem olduğunu müşahede ediyoruz. Yaşam dinamik bir süreçtir. Bu sürecin gerektirdiği değişim ve dönüşümün hukuk tarafından karşılanması esastır.

"YARGI KARARLARI ELBETTE ELEŞTİRİLEBİLİR"

Bazen bu hukuk/hayat etkileşiminin beklenilen hızda olmasının önünde bir takım engellerle karşılaşabiliriz. Bu sorun hukuk hayatına ilişkin çok temel ve esaslı bir sorun olsa da şu anda karşımıza çıkan daha büyük ve güncel sorun ise, sistem kaynaklı olmayan bazı öznel veya hatalı uygulamalar nedeniyle adaletin sağlanamadığı algısıdır. Buradan da aslında yargı sistemine ve camiamıza haksızlık yapıldığı kanaatindeyim. Çünkü bazı kademelerde yapılan hataların kendi iç mekanizmalarında düzeltilme imkânı var iken, kötü niyetli düşüncelerle bütün sistemi mahkum etme yolu seçilmektedir. Bu da aslında devlet sistemimiz içindeki üç erkten biri olan yargı erkini yıpratmakta, devlet işleyişine zarar vermektedir. Elbette yargı kararları da eleştirilebilir. Ancak bu eleştiriler yapılırken bütün sistemi zedeleyecek tutumlardan kaçınılmalıdır. Hukuk sistemimizin etkili ve adil çalışmasına rağmen aşılamayan bir takım sorunların çözümünde yasal veya anayasal düzenlemelerin yapılması gerekirse bu hususun devletimizin sorumluluğunda olduğu şüpheden varestedir. Buradan şunu da anlıyoruz hâkim ve Cumhuriyet savcılarımızın önemli bir görevi de hukuk sistemindeki eksiklikleri ortaya çıkarmak ve yetkililerin bunların giderilmesinde önlem almalarını sağlamaktır.

HSK’DA YENİ DÖNEM

Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yeni dönemi 7 Haziran 2021 tarihi itibari ile başladı. Biraz önce de bahsettiğim gibi, yargı camiamız uzun bir dönem yaşadığımız süreçlerden dolayı önemli bir travma yaşadı. Özellikle 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra bu darbe girişiminde bulunan FETÖ terör örgütü ile üyeliği, irtibatı ve iltisakı bulunanların meslekle ilişkilerinin kesilerek bir arınma süreci yaşanmış, sonra mesleğe yeni hâkim ve Cumhuriyet savcılarının katılması suretiyle adalet hizmetinin kesintiye uğramaksızın devam ettirilmesini sağlamak HSK’nın öncelikli görevi olmuştur. Yeni dönem artık bir takım kurumsal çalışmalarımızın yapılacağı dönem olacaktır. Başta hâkim ve Cumhuriyet savcılarımızın özel önem verdiği ve artık ihtiyacı karşılamakta yetersiz kalan atama nakil yönetmeliğimiz, coğrafi teminat kurumunu ihtiva edecek şekilde revize edilecektir. Diğer yandan hâkim ve Cumhuriyet savcılarımızın çalışmalarını değerlendirmeye tabi tutan terfi sistemimiz, yargı hizmetlerinin etkin ve verimli bir şekilde devam etmesini sağlayacak teftiş ve denetim sistemimiz gözden geçirilerek yenilenecektir. Bu yöndeki çalışmalarımız başlamış olup, dönem dönem teşkilatımızla paylaşılıp onların görüşlerini de alarak bu çalışmaların tamamlanacağı bir dönem olacağını ümit ediyoruz.

EN KUTSAL GÖREV

Adalet dağıtma görevi, en kutsal görevdir. Bu itibarla çok önemli bir görev ifa ediyoruz. Meslektaşlarımızın öncelikle bunun farkında ve bilincinde olmaları gerekir. Toplumun adalet ihtiyacını en iyi şekilde karşıladığımız zaman hem toplumdaki saygınlığımız, hem de adalete olan güven de o derece artacaktır. Bunun için öncelikle hâkim ve Cumhuriyet savcılarımızın tarafsız olmaya, aynı zamanda tarafsız görünmeye özen göstermeleri gerekir. Bunun için de sadece işlerine odaklanmış, sorumluluk bilinci yüksek, yetenekli, liyakatli, yetkin bir hâkim ve Cumhuriyet savcısı profili görünümü vermelidirler.

SOSYAL MEDYA UYARISI

Bu vesile ile hâkim ve Cumhuriyet savcılarımızın sosyal medya kullanımları ile ilgili bir iki cümle söylemek isterim. Sosyal medya günümüzün bir gerçeği olarak karşımıza çıkmaktadır. Tabi ki hâkim ve Cumhuriyet savcılarımızın tamamen bunun dışında kalması beklenemez. Tavsiyemiz, bunu çok sınırlı bir şekilde kullanmaları, kullanırken de tarafsızlıklarını zedeleyecek, ideolojik veya siyasi içerikler taşıyan hâkim ve savcılık görevlerini ifa ederken kendilerini zor durumda bırakacak etik olmayan paylaşımlardan uzak durmalarıdır.

banner626
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Avukat 4 ay önce

Demek o yüzden davalar 10 yıl sürüyor