Usuli kazanılmış hak, eski tabiri ile müktesep hak derdest (yargılaması devam eden) bir davada yargılamanın taraflarından birisinin ya da mahkemenin yapmış olduğu usul işlemi ile taraflardan biri lehine oluşmuş ve de kendisine uygulanması zorunlu olan hukuk muhakemeleri kanununda düzenlenmeyen tamamen yargı içtihatları ile ortaya çıkmış doktrin tarafından da kabul görmüş, derece ve yüksek mahkemeleri tarafından da resen gözetmesi gereken, kamu düzeni ile yakından ilgili olan hak olarak tanımlanmaktadır. Usuli kazanılmış hakkın tanımında da ifade ettiğimiz üzere, bu kurum temeli esas itibariyle İBGK, 04.02.1959, E. 1957/13, K. 1959/5 ve İçtihatları Birleştirme BGK, 09.05.1960, E. 1960/21, K. 1960/9 sayılı kararlar ile atılmıştır. Usuli kazanılmış hak kurumunun ortaya çıkmasını sağlayan daha doğru bir ifade ile Türk usul hukukuna girmesini sağlayan içtihadı birleştirme kararlarında daha çok Yargıtay’ın temyiz incelemesi yaparken yalnız temyiz kanun yoluna başvuru yapan tarafın aleyhine olacak şekilde ilk derece mahkemesi kararının bozulmaması gerektiği yönünde uygulanmıştır. Ancak daha sonra bunun kapsamı genişletilmiştir. Örneğin, mahkemenin nihai kararları dışında hâkimin yargılamadan el çekmesini gerektirmeyen bilakis yargılamanın ilerlemesini sağlayan ara kararlarında dahi usuli müktesep hakkın uygulanması gerektiğini içtihat altına almıştır[1]. Usuli kazanılmış hak kurumunun ortaya çıkmasında temel neden kamu düzeninin sağlanması, yargıya olan güvenin tesis edilmesi daha geniş bir ifade ile bireylerin yargılamada ki hukuk güvenliğini sağlaması, hukuk devleti ilkesini pekiştirilmesi, sağlamlaştırılması, hukuka ve hakkaniyete uygun mahkeme kararlarının ortaya çıkması gibi sebepler gösterilebilir.

Usuli kazanılmış hak yargısal makamlar ve bilimsel görüşler tarafından temel kural olarak görülse de bu kuralında bir takım ayrıksı durumları veya uygulanmadığı durumlarda vardır. Bu kuralın istisnaları genel olarak şunlardır;

1-) Mahkemelerin Görevi; Mahkemelerin görevi kanun ile düzenlenir ve görev hususuna dair kurallar kamu düzenindendir (HMK m. 1). Mahkemeler, açılan her dava da davanın her aşamasında kendilerinin görevli olup olmadığını kendiliğinden taraflar ileri süremese bile gözetmesi gerekir (HMK m. 115/1). Çünkü görev hususu bir dava şartıdır (HMK m.114/1-c). Mahkemelerin görevi kamu düzeni ile ve de dava şartı olduğu için gerek yerel mahkeme gerekse kanun yolu başvurusunun incelemesini yapan Bölge Adliye Mahkemeleri veya Yargıtay da yerel mahkeme gibi resen gözetip karar vermesi gerekmektedir. Bu itibarla mahkemelerin görevi hususunda usuli müktesep hak uygulanmaz. Daha açıklayıcı bir ifade ile, yargılamanın taraflarından sadece birisinin kanun yolu başvurusu üzerine ilk derece mahkemesinin kararını istinafen inceleyen yetkili ve görevli Bölge Adliye Mahkemesi veya temyizen inceleme yapan Yargıtay ilgili hukuk dairesi sırf yargılamanın taraflarından birisinin başvurusu üzerine kanun yolu incelemesi yapıldı diye kanun yolu başvurusunda bulunan tarafın aleyhine olacak şekilde görevli olmayan ilk derece mahkemesinin vermiş olduğu kararı görev yönünden kaldırılmasına/bozulmasına karar vermemezlik yapmaması gerekmektedir. Yargılamanın taraflarından sadece birisi bile kanun yoluna başvurmuş olsa bile Bölge Adliye Mahkemesi veya Yargıtay kanun yolu incelemesinde kararı incelemeye konu olan ilk derece mahkemesinin görevsiz olduğunu görürse ilk derece mahkemesinin kararını bozacak veya kaldıracaktır. Aynı şekilde yargıtayın veya bölge adliye mahkemesinin ilk derece mahkemesinin kararı görev hususunda dışında bozar veya kaldırırsa bu durumda bozma/kaldırma kararına uyan ilk derece mahkemesi aleyhe hüküm verme yasağında kapsamında kaldı diye kendisinin görevsiz olduğunu bildiği halde görevsizlik kararı vermemezlikten kaçınamaz. Bu durumda da ilk derece mahkemesi görevsiz olduğunu düşünüyorsa gerekçeli bir şekilde görevsizlik kararı vermesi gerekecektir. Ve yine yargıtayın veya bölge adliye mahkemesinin görev hususu dışında bozma/kaldırma kararı verip ilk derece mahkemesinde bu kararı uyup yaptığı yargılama sonucunda verdiği karar aleyhine tarafların temyiz kanun yoluna başvurusu halinde temyiz incelemesini yapan Yargıtay görev hususunun bozma veya kaldırma kararı dışında kaldığı için onanmış sayarak görev hususunu hakkında gerektiği halde bozma kararı vermekten kaçınamaz. Sonuç olarak mahkemelerin görevi hususunda usuli kazanılmış hak uygulanmaz. Nitekim bu konuda birden fazla yüksek mahkeme kararı vardır[2].

2-) Bozma Kararı Verilmesinden Sonra Yeni Bir İçtihadı Birleştirme Kararının Ortaya Çıkması; “Bozma kararı verilmesinden sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararının ortaya çıkması halinde usulî kazanılmış hakkın uygulanmayacağı Yargıtay Büyük Genel Kurul, 09.05.1960, E. 1960/21, K. 1960/9 sayılı19 kararı ile içtihat edilmiştir”[3]. Yargıtay Büyük Genel Kurulu kararı dikkate alındığında ilk derece mahkemesi kararı aleyhine yargılamanın taraflarından birisinin başvurusu üzerine veya her iki tarafın başvurusu üzerine kanun yolu incelemesini yapan bölge adliye mahkemesi veya yargıtay inceleme sonucunda bozma/kaldırma kararı verdiği takdirde bozma dışında kalan hususlar onanmış sayılır. Ve bunun ile birlikte ilk derece mahkemesi tarafından bozma kararına uyulmuş olması halinde yargılamanın taraflarından birisi için usuli kazanılmış hak teşkil edecektir. Ancak bu yargıtayın bozma kararından sonra taraflardan birisinin lehine olan bu durum aleyhine olacak şekilde yeni bir içtihadı birleştirme kararı çıkması halinde içtihadı birleştirme kararını kanunlar gibi bağlayıcı olma özelliği sebebiyle usuli kazanılmış hak uygulanmayacak bozma/kaldırma kararı sonrasında yeniden yargılama yapan ilk derece mahkemesi taraflardan birisi için oluşmuş lehe durum gözetilmeksizin karar verebilecektir. Aynı şekilde bozma sonrası bozmaya uyarak yargılama yapan ilk derece mahkemesinin yargıtay tarafından yapmış olduğu temyiz incelemesinde de usuli kazanılmış hak gözetilmeksizin karar verebilecektir.

3-) Anayasa Mahkemesi İptal Kararı; “Anayasa m. 153 hükmü gereğince Anayasa Mahkemesi’ nin vermiş olduğu kararlar yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlamaktadır ve bu kararlar kesindir. Bu nedenle bozma kararına uyma neticesinde usulî kazanılmış hak meydana gelmişse ve uygulanması gereken kanun hükmü Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişse; bu durumda usulî kazanılmış hakka değil, iptal kararına uygun olarak karar verilmesi gerekmektedir. Anayasa mahkemesinin usulî kazanılmış hak ile ilgili olarak bir karar vermesi de usulî kazanılmış hakkın istisnasını teşkil etmektedir.[4]

4-) Maddi Hataya Dayalı Bozma Kararı; Kanun yolu incelemesi sonucunda yargıtay veya bölge adliye mahkemesi tarafından verilen bozma/kaldırma kararı hukuksal değerlendirmeye ilişkin olmayan, tamamen maddi olay veya olgulara dayalı, açık ve belirgin nitelikte olan, uygulanması halinde kamu düzenini ihlal eden, yargılamanın akıbeti hakkında doğrudan doğruya etki eden maddi hataya dayanılmış olması halinde taraflardan birisi için usuli kazanılmış hak bahşetmeyecektir. Bu durumda maddi hataya dayalı verilen bozma kararı soncunda bozmaya uygun yargılama yapan ilk derece mahkemesi veya bozma sonrasında ilk derece mahkemesini kararının 2. Kez temyizen inceleyen yargıtay usuli kazanılmış hak gözetmeksizin taraflardan birinin lehine olan durum hakkında aleyhe karar verebilecektir. Ancak tekrar vurgulamak gerekirse bozma kararının tamamen maddi hataya dayalı olması gerekmektedir.

5-) Kamu Düzenine Aykırılık; Son olarak kamu düzenine aykırılık usuli kazanılmış hakkın istisnasını oluşturmaktadır. Ancak doktrinde kamu düzeni kavramı muğlak olduğu, kapsamının geniş olduğu, sınırlarının kesin ve belirgin olarak belli olmadığı için haklı olarak eleştirilmektedir. Hangi durumların kamu düzenine girdiği hususu hem kanunlarda açık bir şekilde veya kapalı bir şekilde belirtilmiştir. Örneğin, mahkemelerin görevi hakkında ki kurallar kamu düzeninden olduğu açık bir şekilde HMK da belirtilmiştir. Ve yine dava şartları, süreler, kanun yolları, gibi kurumlar kamu düzenindendir. Aynı şekilde resen araştırma veya resen harekete geçme ilkesinin uygulandığı davaların çok büyük bir çoğunluğu kamu düzeni ile doğrudan ilintilidir. Bunların dışında emsal yüksek yargı kararlarında da hangi hususların kamu düzeninden olduğu belirtilmektedir. Bizce kamu düzenine aykırılık durumu yasaya, yargı içtihatlarına, kamu düzeninin ihlaline sebep olan olay veya olguların çok ciddi bir zarar ortaya çıkarıp çıkarmadığı, tarafların durumuna ve en önemlisidir ki somut olayın koşullarına göre değerlendirip ona göre sonuca gidilmelidir. Bizim yazımızın konusunu oluşturan sorunun cevabı da aslında kamu düzeni ve maddi hata ile ilgili doğrudan ilintilidir.

Usuli kazanılmış hak ve istinasları ile ilgili açıklamalarda bulunduktan sonra şimdi yazımızın başlığını oluşturan sorunun cevabı hakkında değerlendirmelerde bulunacağız.

İlk derece mahkemelerinin uygulamada bazen maddi hata yaparak veya bilerek, temel kanun olan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ve sair kanunlarda yer alan düzenlemelerde kesin nitelikte verilmesi gereken nihai kararları kanun yolu açık yani istinaf yolu açık olmak üzere vermektedir. Sair tüm kanunlarda yer alan düzenlemeler saklı kalmak kaydı ile 6100 sayılı yasanın 341 maddesinde hangi kararlar aleyhine istinaf kanun yoluna başvurulabilir veya hangi kararları aleyhine başvurulamayacağı (kesin olduğu) hususu şu şekilde düzenlenmiştir; 1) (Değişik:22/7/2020-7251/34 md.) derece mahkemelerinin aşağıdaki kararlarına karşı istinaf yoluna başvurulabilir: a) Nihai kararlar. b) İhtiyati tedbir ve ihtiyati haciz taleplerinin reddi kararları, karşı tarafın yüzüne karşı verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararları, karşı tarafın yokluğunda verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararlarına karşı yapılan itiraz üzerine verilen kararlar. (2) Miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir. (Ek cümle: 24/11/2016-6763/41 md.) Ancak manevi tazminat davalarında verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın istinaf yoluna başvurulabilir. (3) Alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda üç bin Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir. (4) Alacağın tamamının dava edilmiş olması durumunda, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü üç bin Türk Lirasını geçmeyen taraf, istinaf yoluna başvuramaz. (5) derece mahkemelerinin diğer kanunlarda temyiz edilebileceği veya haklarında Yargıtaya başvurulabileceği belirtilmiş olup da bölge adliye mahkemelerinin görev alanına giren dava ve işlere ilişkin nihai kararlarına karşı, bölge adliye mahkemelerine başvurulabilir. Aynı şekilde ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan veya ilk derece mahkemesinin kararlarını maddi ve hukuki yönden denetlenmesi adına istinaf incelemesi yapan Bölge Adliye Mahkemeleri yine temel kanun olan 6100 HMK ya veya sair kanunlarda kesin nitelikte verilmesi gereken nihai kararları temyiz kanun yolu açık olmak üzere vermektedir. Sair tüm kanunlarda yer alan düzenlemeler saklı kalmak kaydı ile 6100 sayılı yasanın 361 ve 362. Maddesinde hangi kararlar aleyhine temyiz kanun yoluna başvurulabilir veya hangi kararları aleyhine başvurulamayacağı (kesin olduğu) hususu şu şekilde düzenlenmiştir; Temyiz edilebilen kararlar, MADDE 361 (1) Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinden verilen temyizi kabil nihai kararlar ile hakem kararlarının iptali talebi üzerine verilen kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde temyiz yoluna başvurulabilir. (2) Davada haklı çıkmış olan taraf da hukuki yararı bulunmak şartıyla temyiz yoluna başvurabilir.

Temyiz edilemeyen kararlar MADDE 362- (1) Bölge adliye mahkemelerinin aşağıdaki kararları hakkında temyiz yoluna başvurulamaz: a) Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dâhil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar. b) Kira ilişkisinden doğan ve miktar veya değeri itibarıyla temyiz edilebilen alacak davaları ile kira ilişkisinden doğan diğer davalardan üç aylık kira tutarı temyiz sınırının üzerinde olanlar hariç olmak üzere 4’üncü maddede gösterilen davalar ile (23/6/1965 tarihli ve 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunundan doğup taşınmazın aynına ilişkin olan davalar hariç) özel kanunlarda sulh hukuk mahkemesinin görevine girdiği belirtilen davalarla ilgili kararlar. c) (Değişik:22/7/2020-7251/39 Md.) Yargı çevresi içinde bulunan ilk derece mahkemelerinin görev ve yetkisi hakkında verilen kararlar ile yargı yeri belirlenmesine ilişkin kararlar. ç) Çekişmesiz yargı işlerinde verilen kararlar. d) Soy bağına ilişkin sonuçlar doğuran davalar hariç olmak üzere, nüfus kayıtlarının düzeltilmesine ilişkin davalarla ilgili kararlar. e) Yargı çevresi içindeki ilk derece mahkemeleri hâkimlerinin davayı görmeye hukuki veya fiilî engellerinin çıkması hâlinde, davanın o yargı çevresi içindeki başka bir mahkemeye nakline ilişkin kararlar. f) Geçici hukuki korumalar hakkında verilen kararlar. g) (Ek:22/7/2020-7251/39 md.) 353’üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında verilen kararlar. (2) Birinci fıkranın (a) bendindeki kararlarda alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda, kırk bin Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir. Alacağın tamamının dava edilmiş olması hâlinde, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü kırk bin Türk Lirasını geçmeyen tarafın temyiz hakkı yoktur. Ancak, karşı taraf temyiz yoluna başvurduğu takdirde, diğer taraf da düzenleyeceği cevap dilekçesiyle kararı temyiz edebilir.

Acaba ilk derece mahkemeleri veya bölge adliye mahkemeleri HMK ya da sair kanunlardaki düzenlemelere göre kesin nitelikte verilmesi gereken kararları kanun yolu açık olarak vermesi halinde bu durum yargılamanın taraflarından birisi için veya her ikisi için usuli kazanılmış hak bahşeder mi? Bu itibarla yargılamanın taraflarına yasaya göre kesin olması gereken karara karşı kanun yolu başvuru hakkı kazanır mı? Öncelikle bu soruların cevabı hakkında kanun herhangi bir açık düzenleme yer almamaktadır. Bizce ilk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesi yasaya göre kesin nitelikte vermesi gereken kararının yasa yolu açık olmak suretiyle verilmiş olması yargılamanın taraflarından biri veya her ikisi için usuli müktesep hak bahşetmez. Şöyle ki; Kanun yollarına hangi durumlarda başvurulabileceği veya hangi durumlarda başvurulamayacağı hususu temelde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun 341, 361 ve 362. Maddelerinde ve sair kanunlarda yer almaktadır. Hangi kararlar hakkında Kanun yollarına başvuru yapılabileceğini veya yapılamayacağını gösteren bu kurallar kamu düzenindendir. Bu kurallar emredici nitelikte olup; taraflarca aksi sözleşme veya düzenleme yapılamaz. Aynı şekilde hâkimde bu kuralları resen gözetecek ve bu kurallara göre karar verecektir. Anayasamızın 142. Maddesinde Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenleneceğini açık bir şekilde düzenlemiş ve emredici nitelikte bir kurala yer vermiştir. Kanun yollarının da yargılama usulünün bir parçası olduğu izahtan varestedir. Az yukarıda da detaylı bir şekilde belirttiğimiz üzere, usuli kazanılmış hakkın istisnalarından kamu düzeni ile ilgili açıklamalarda bulunduk. Defaten ifade ettiğimiz üzere, Yargılama kuralları, bu kapsamda kanun yollarına başvurulabilecek karar veya başvurulmayacak kararları düzenleyen yasa maddeleri kamu düzeni ile yakından ilgilidir. Mahkemeler (mahalli mahkemeler veya bölge adliye mahkemeleri) bazen maddi hataya dayalı olarak bazen de yasaya aykırı olacak şekilde bilerek yasaya göre kesin nitelikte verilmesi gereken kararları kanun yolu açık olmak üzere vermesi halinde bu durum yasaya, yargılama usulüne ve bu itibarla kamu düzenine aykırılık teşkil edecektir. Kamu düzenine aykırılık yargılamanın taraflarına herhangi bir şekilde usuli kazanılmış hak bahşetmez. Aksine durum yargılama usulünün hiç uygulanmaması, bireylerin yargıya olan güvenin zedelenmesi, tarafların mahkemelerden talep etmiş olduğu hukuki korumanın gecikmesi, bireylerin haklarını bizzat edinme yoluna girişmesi, mahkeme kararlarının geç uygulanmaması, taraflar arasındaki eşitlik ilkesi ve silahların eşitliliği ilkesinin ihlali, bireylerin keyfi ve kötü niyetli kanun yolu başvurusu, kamu düzenin ciddi bir biçimde bozulması gibi sonuçları doğuracaktır. Sonuç olarak, ilk derece mahkemeleri veya bölge adliye mahkemeleri tarafından yasaya göre kesin nitelikte vermesi gereken kararı kanun yolu açık olmak suretiyle vermesi halinde bu durum taraflardan biri veya her iki için kamu düzenine aykırılık sebebiyle usuli müktesep hak bahşetmeyecek olup; taraflar kanun yoluna başvuru yapamayacaktır. Bu hususta taraflara kanun yoluna başvuru hakkı kazandırmayacaktır. Eğer taraflardan biri veya her ikisi mahkemelerin kararlarında kanun yolu açık olarak gözüken ama gerçekte kesin nitelikte olması gereken kararları aleyhine sırf kararda kanun yolu açık olduğu için kanun yolu başvurusu yapılması halinde; 1-) ilk derece mahkemeleri kararları aleyhine istinaf kanun yoluna başvuru yapılması halinde ilk derece mahkemesi HMK m. 346 uyarınca istinaf kanun yoluna başvuran tarafın istinaf dilekçesinin reddine karar vermesi gerekir. İlk derece mahkemeleri istinaf dilekçesinin reddi kararı vermemesi halinde bu defa bölge adliye mahkemesi HMK m. 352 uyarınca istinaf başvurusunda bulunan tarafın istinaf dilekçesinin reddine karar vermesi gerekecektir. 2-) bölge adliye mahkemeleri kararları aleyhine temyiz kanun yoluna başvuru yapılması halinde bölge adliye mahkemesi kanun yolarına dair kuralların kıyas yoluyla uygulamak suretiyle temyiz dilekçesinin reddine karar vermesi gerekir. Eğer bölge adliye mahkemesi temyiz dilekçesinin reddine karar vermediği takdirde yargıtay yine istinaf kanun yoluna özgü kuralların kıyas yoluyla uygulamak suretiyle temyiz başvurusunda bulunan tarafın temyiz dilekçesinin reddine karar vermesi gerekecektir. Hiç kuşkusuz ki gerek ilk derece mahkemesi gerek bölge adliye mahkemesi gerekse yargıtay yukarıda ki kararları (istinaf/temyiz dilekçesinin reddine karar) verirken tarafların usuli kazanılmış hak kurumunu dikkate almayacaktır.

-------------------

[1]Emsal olarak bknz; Hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu, gereği konuşulup düşünüldü: Kural olarak mahkeme verdiği ara kararından yargılama sonuçlanmadan önce dönebilir. Ancak bir ara kararıyla taraflardan biri yararına usuli kazanılmış hak doğmuşsa mahkemenin artık bu ara kararından dönmesine yasal olanak yoktur. Somut olayda, mahkemece davacı vekilinin mazeretinin kabul edilerek yeni duruşma gününün belirlenmiş olmasıyla usuli kazanılmış hak doğmuştur. Mahkemece bu ara kararı doğrultusunda işlem yapılması, yani davanın ikinci kez mazeret bildirilen 08.07.2004 tarihinden başlayarak işlemden kaldırılması yerine belirlenen duruşmada ara kararından sarfınazar edilerek yazılı şekilde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın temyiz eden davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, 15.02.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi. Y 15. HD, 15.02.2005, 2004-7396/736(YargıD, 2005/Ekim, s.158,

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalılar vekillerince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:1- Mahkemece toplanıp değerlendirilen delillere, oluşa ve dosya içeriğine uygun olarak düzenlenen uzman bilirkişi raporunda belirtilen kusur oranının ve tazminata ilişkin hesaplamanın hükme esas alınmasında bir usulsüzlük bulunmamasına göre, davalı ... Birlik Otobüs İşletmesi ve H.Ç. vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.2- Dava kısmen reddedildiğine göre, kendisini vekille temsil ettiren davalı otobüs işletmesi ve H.Ç. yararına Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümlerine göre reddedilen miktar üzerinden vekalet ücreti takdir edilmemiş olması doğru görülmemiştir.3- Davalı, ... Finansal Kiralama A.Ş. vekili davaya verdiği cevapla husumet itirazında bulunmuş ve mahkemece 16.04.1993 günlü oturumda Finansal Kiralama AŞ’ye husumet yöneltilemeyeceğini ve davanın adı geçen Şirket yönünden reddine karar oluşturulmuş, ara kararı davalı vekiline de tebliğ edilmiş ve bu nedenle de şirket vekili davanın yargılamasına katılmamıştır. Böylece davalı şirket yararına kazanılmış hak doğmuştur. Bu halde mahkeme, ara kararından dönemeyeceği gibi, nihai kararla da aleyhe hüküm oluşturamaz. Diğer taraftan, trafik kazasına karışan ... plakalı otobüs, Finansal Kiralama A.Ş.`nin mülkiyetinde ise de, 3226 Sayılı Yasa uyarınca üçüncü kişiye 4 yıl süreli kiralanmış ve zilyetliği devredilmiş olup, olay tarihi itibariyle otobüs kiracının elinde iken kazaya karışmıştır. Otobüsün mülkiyeti kiralayanda olmakla beraber, yararlanma ve kullanma hakkı Anılan Yasanın 13. maddesi hükmünce kiracıya aittir. Noterlikçe düzenlenmiş 7.12.1990 tarihli sözleşmenin 23. maddesi uyarınca da üçüncü kişilere verilecek zarardan kiracı sorumlu tutulmuştur. Sözleşme ve yasanın diğer emredici hükümleri de göz önünde tutulduğunda kiralama konusu malın kullanımı ve getireceği yarar ve zararlar kiracıya devredilmiş bulunmaktadır.

2918 sayılı Yasanın 3. maddesi ile " ... Aracın uzun süreli kiralama, ariyet veya rehni gibi hallerde kiracı" işleten sayılacağı ve aynı Yasanın 85. maddesi ile de işletenin ağırlaştırılmış sorumluluk kurallarına göre zarardan yükümlü olacağı belirtilmiştir. Somut olayda, davalı şirketin zarar verici olaya karışan aracı, olaydan önce ve uzun süreli olarak ve sui generis bir kullanımın devri niteliğinde olan sözleşme ile Finansal Kiralama Kanunu Hükümleri `ne göre üçüncü kişilere kiraladığı ve işleten sıfatı bulunmadığı dosyadaki delil ve belgelerden de açıkça anlaşıldığından, davanın bu medenlerle de Finansal Kiralama A.Ş. yönünden reddi gerekirken, aksine düşüncelerle zarardan sorumlu tutulması usul ve yasaya aykırı bulunmuştur. SONUÇ: Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle davalı otobüs işletmesi ve H.Ç.`nin sair temyiz itirazlarının reddine, hükmün ikinci benden açıklanan nedenle adı geçen davalılar yararına ve üçüncü bentte açıklanan nedenlerle de davalı ... Finansal Kiralama A.Ş. yararına BOZULMASINA, 19.12.1995 gününde oybirliğiyle karar verildi 19. HD, 19.12.1995, 4812/11385(İBD 2000/10-11-12, s. 1208-1209)

[2] Emsal olarak bknz; Y.4.HD., 28.05.1957, 360/3636, Yargıtay Büyük Genel Kurul, 04.02.1959, E. 1957/13, K. 1959/5 sayılı kararı

[3] Eroğlu, O., (2018) USULÎ KAZANILMIŞ HAKKIN SINIRLARININ BELİRLENMESİNDE YAŞANAN SORUNLAR ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME, Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, CİLT 5 SAYI 6 s. 173

[4] Eroğlu, O., (2018) USULÎ KAZANILMIŞ HAKKIN SINIRLARININ BELİRLENMESİNDE YAŞANAN SORUNLAR ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME, Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, CİLT 5 SAYI 6 s. 174