banner590

02 Mayıs 2019

HAGB Halinde, Avukatlık Vekâlet Ücretine Hükmolunur Mu?
banner580

Esas Sayısı: 2013/9

Karar Sayısı: 2013/121

Karar Günü: 31.10.2013

R.G. Tarih-Sayı:13.05.2014-28999

İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN : Çankırı 1. Asliye Ceza Mahkemesi

İTİRAZLARIN KONUSU : 1- 23.3.2005 günlü, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 6.12.2006 günlü, 5560 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun'un 30. maddesiyle değiştirilen 13. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan "Adalet Bakanlığı" ibaresi ile ikinci cümlesinin,

2- 4.12.2004 günlü, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun;

a- 231. maddesinin başlığında yer alan ".ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması" ibaresinin,

b- 231. maddesine, 5560 sayılı Kanun'un 23. maddesiyle eklenen (5) numaralı fıkranın, bu maddeye bağlı olarak (6), (7), (8), (9), (10), (11), (12), (13) ve (14) numaralı fıkraların,

c- 5560 sayılı Kanun'un 25. maddesiyle değiştirilen 254. maddesinin (2) numaralı fıkrasının ikinci ve dördüncü cümlelerinin,

ç- 150. maddesinin (2) numaralı, 234. maddesinin (2) numaralı ve 236. maddesinin (3) numaralı fıkraları yönünden 324. maddesinin (1) numaralı fıkrasının,

d- 325. maddesinin 5560 sayılı Kanun'un 27. maddesiyle değiştirilen (2) numaralı fıkrasında yer alan "Hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve." ibaresinin,

Anayasa'nın 2., 5., 10., 13., 36., 38., 138. ve 141. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi istemidir.

I- OLAY

Sanıklar hakkında kasten yaralama, hakaret ve kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçlarından açılan kamu davasında, itiraz konusu kuralların Anayasa'ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptalleri için başvurmuştur.

II- İTİRAZIN GEREKÇESİ

Başvuru kararının gerekçe bölümü şöyledir:

"Anayasa Mahkemesinin 2007/14 Esas sayılı kararında, 5320 sayılı Yasa'nın 13 ncü maddesinin Anayasa'nın 36 ncı maddesi ile bağlantısı kurulamayarak, itiraz başvurusunun reddine karar verildiğinden, bu düzenleme hakkında mahkememizce farklı gerekçeler ve nedenler ve Anayasa'nın farklı maddeleri de dayanak alınarak bu başvuru yapılmıştır. Anayasa Mahkemesi'nin önceki kararında, mahkememizin itiraz nedenleri, dayanakları ve gerekçelerinin tamamı irdelenip tartışılmadığından, bu nedenle olayda Anayasa'nın 152/son maddesinin uygulanması yoluna gidilemeyeceğinden, mahkememizce bu itiraz başvurusu yapılmıştır.

İkinci başvuru nedeni hakkında önceden verilmiş bir Anayasa Mahkemesi kararı söz konusu olmayıp, üç ve dört numaralı bentlerde başvurulan konularda da, Anayasa Mahkemesi'nin önceki kararları yönünden aynı durum söz konusu olduğundan, bu başvurunun yapılması yoluna gidilmiştir.

B- OLAY

Katılan mağdur .., olay tarihinde 18 yaşını doldurmadığı için, vekili yoksa isteği olmasa bile CMY 234/(2) ve 239/(2). maddeleri uyarınca bir vekil bulundurması zorunlu olduğundan, yasanın bu emredici kuralı uyarınca mahkemenin isteği üzerine baro tarafından, Av. ... vekil olarak görevlendirilmiştir. Ayrıca CMY 236/(3). maddesi uyarınca ifadesi alınırken, zorunlu olarak aynı zamanda ücret takdirini gündeme de getiren bilirkişilik hükümleri çerçevesinde psikolog da hazır bulundurulmuştur.

Yine sanıklar ., .. ve .. vekili Avukat ...'ın, her üç sanığın da vekilliğinden çekildiğini yazılı olarak bildirmesi üzerine, bu durum sanıklara tebliğ edilmiş, sanıklar artık yeni bir avukat tutacak maddi güçlerinin kalmadığını, baro tarafından ücretsiz avukat görevlendirilmesini talep etmişler, haklı görülen talep karşısında İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin (İHAS) 6/3-c maddesi de gözetilerek, ayrıca sanık ...'te yine olay tarihinde 18 yaşını doldurmadığı için, müdafii olmasa bile CMY 150/(2). maddesi uyarınca bir müdafi bulundurması zorunlu olduğundan, yasanın bu emredici kuralı uyarınca mahkemenin isteği üzerine baro tarafından, aralarında çıkar çatışması bulunmadığından Av. ... sanıklara müdafii olarak görevlendirilmiştir.

Sanıklara atılı yaralama, kişi özgürlüğünden yoksun bırakma ve hakaret suçlaması, CMY 231. maddesinde düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kapsamı içinde kalan niteliktedir.

Sanıklar hakkında olası bir mahkûmiyet kararı verildiğinde, İHAS'ın 6/3-c maddesi uyarınca, ücretsiz yararlanmaları gereken müdafi ücretleri, 5320 sayılı Yasa'nın 13/1 maddesi uyarınca, yargılama giderlerine eklenip sanıklardan tahsili yoluna gidilmesi söz konusudur.

Sanıklar, vekillerinin çekilmesi üzerine, artık yeni bir vekil tutacak güçte olmadıklarını belirtip ücretsiz avukat talebinde bulundukları ve bu talepte yerinde görüldüğü için, baro tarafından söz konusu görevlendirmeler yapılmış iken, mahkûmiyet kararı durumunda İHAS'ın 6/3-c maddesine aykırı biçimde 5320 sayılı Yasa'nın 13 ncü maddesi gündeme gelmektedir. Ayrıca doğal olarak, tüm yargılama giderleri hazine tarafından karşılanırken, bu giderlerin de hazine değil, Adalet Bakanlığı bütçesinden sarfedilmesinin öngörülmesi ve bu konuda devlet hazinesinin Adalet bakanlığına kaynak aktararak Bakanlık bütçesinin sarfının zorunlu tutulması, savunma ve de mahkemelerin bütçe yönünden bağımsızlığına da açıkça aykırılık yaratmıştır.

Yine sanıklar hakkında olası bir mahkûmiyet kararı verildiğinde, zorunlu olarak atanan katılan mağdur vekili ücreti de sanıklara yüklenecektir.

Aynı şekilde CMY 324/(5) nci maddesinde düzenlenen hüküm kapsamına alınmayarak, katılan mağdur için CMY 236/(3) maddesi uyarınca zorunlu olarak yapılan tercüman gideri kapsamındaki uzman giderleri de olası bir mahkûmiyet kararı halinde sanıklara yüklenecektir.

Bu durumlar, bir mahkûmiyet kararı sonucunu doğurmayan, hükmün açıklanmasının geri bırakılması durumu söz konusu olduğunda dahi CMY 325/(2) maddesi uyarınca gündeme gelecektir. Oysa hükmün açıklanmasının geri bırakılması, CMY 223 ncü maddede bir hüküm olarak bile sayılmamış, bu madde uyarınca hüküm ya aykırı davranış karşısında geri alınıp açıklanan hüküm, ya da aykırı olmayan davranış karşısında düşme kararı olarak gösterilmiştir. Hükmen sabit oluncaya kadar kimsenin suçlu sayılamayacağı evrensel ve anayasal kuralı karşısında, yargılama giderlerinin de, mahkûmiyetin bir sonucu olması gözetildiğinde, CMY 324 ve 325 nci maddeler de bu anlayışla düzenlenmesine rağmen, Anayasal ilkeler sadece hükmün açıklanmasının geri bırakılması yönünden gözetilmemiştir.

Yine dava sonucunda sanıklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması da söz konusu olabilecektir ki, anılan kurum da Anayasal ilkelere aykırı biçimde düzenlenmiştir

C- AÇIKLAMALAR

CMY 223. maddesinde, dava sona erdiğinde hüküm verileceği, hükümle de ne tür kararlar verilebileceği açıkça gösterilmiştir. Mahkûmiyet kararı, bu kararlardan bir tanesidir. 5560 sayılı Yasa ile değiştirilen CMY 231. maddesinde öngörülen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, mahkûmiyet kararı verilebilecek durumda, bu karar verilmeyerek, bu karar öncesinde gündeme gelen bir karardır.

CMY 231/(5). maddesinin son cümlesinde ifade edildiği üzere (mahkûmiyet öncesinde mahkûmiyete yönelik) kurulan ve CMY 231/(12). maddesi uyarınca itiraz edilebilir nitelikteki bu hükmün açıklanması geri bırakılması kararı ile aslında hüküm açıkça ortaya konulmakta yani gerçekte açıklanmakta, ancak bu hüküm CMY 231/(10)-(11). maddesinden de anlaşıldığı gibi nihai hüküm niteliği de taşımamakta, CMY 231/(11). maddesinde ifade edilen ve ortaya çıkacak nihai mahkûmiyet hükmü ise, bu hükümle özde örtüşmektedir.

CMY 231/(5)-(14). maddesinde düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılması durumunda kurulan (mahkûmiyete yönelik) hükmün, sanık hakkında bir hukuki sonuç doğurmadığı CMY 231/(5). maddesinde açıkça ifade edilmiştir. CMY 231. maddesindeki düzenlemelere göre hükmün açıklanması geri bırakıldığında, aslında hüküm açıklanmış olmakta, gerçekte açıklanması geri bırakılan ise hükmün kendisi değil, geri bırakılan sadece hükmün doğacak hukuki sonuçları olmaktadır.

CMY 325/(1). maddesinde, ceza veya güvenlik tedbirlerine mahkûmiyet halinde, bütün yargılama giderlerinin sanığa yükletileceği ifade edilmiştir. CMY 325/(2). maddesinde ise erteleme ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması durumunda da ilk fıkra hükmünün uygulanacağı ifade edilmiştir.

Erteleme kararı, yine ceza veya güvenlik tedbirlerine mahkûmiyet kararları, sonuç itibarıyla mahkûmiyet kararlarıdır. Bir taraftan açıklanmadığı ifade edilmesine rağmen açıklanan ve de nihai hüküm niteliği taşımayan, öte taraftan da hukuki sonuçları geri bırakılan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıyla, CMY 231/(10). maddesindeki düşme halini de beklemeden ve gözetmeden, adeta mahkûm olmuş gibi sanığa yargılama giderlerinin yüklenmesi demek, doğmayan hukuki sonuçlarına, hukuki sonuçlarının da ancak CMY 231/(11). maddesindeki koşullar durumunda doğacak ve açıklanacak olmasına rağmen, sanık; hukuki sonuçları ortaya çıkmış gibi, yani mahkûm olmuş gibi CMY 325/(2). maddesi gereğince yargılama giderlerine muhatap edilmektedir.

Hükmün açıklanması geri bırakılması durumunda, beş yılık deneme süresi içinde öngörülen koşulların ihlal edilmesi halinde, davayı sonuçlandırmak için CMY 231/(11). maddesi uyarınca kurulacak (mahkûmiyete ilişkin) yeni hükümle, sanığa kuşkusuz yargılama giderleri hükmedilecektir. Kaldı ki, öngörülen beş yıllık deneme süresi içinde, koşulları ihlal etmeyen sanık hakkında CMY 231/(10). maddesi uyarınca, bu hüküm ele alınarak dava sonuçlandırılıp, nihai olarak düşme kararı verilecektir. Düşme kararı verilmesi durumunda, CMY hükümlerine göre sanığa yargılama giderleri hükmedilmemektedir. Bu durum ceza yargılaması sistematiğinde tüm düşme kararları için geçerlidir.

İlerde hakkında düşme kararı verilebilecek sanık hakkında, deneme süresinin sonu beklenmeden adeta mahkûm gibi yargılama gideri hükmedilmesi, deneme süresi söz konusu olmadan genel maddelere dayalı düşme kararı verilenler ile deneme süresi sonunda CMY 231 nci maddeden hareketle düşme kararı verilenler arasında farklılık yaratmaktadır.

Yine hükmün hukuki sonuçları doğmayan sanık hakkında deneme süresi sonunda düşme kararı verildiğinde yargılama giderlerine hükmedilmeyecek, oysa daha önceki aşamada hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıyla yargılama giderlerine hükmedilecek olup, bu durum Anayasa'nın 10/son maddesinde düzenlenen eşitlik ilkesine açıkça aykırıdır. Bilahare sanık, kendisinden tahsil edilen bu yargılama giderlerini geri almak gibi bir sürece sokulmaktadır ki, bu da çağdaş ceza yargılaması yönünden hukuk devleti kurallarıyla da bağdaşmamaktadır.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, davayı esastan sonuçlandıran bir karar değildir. Bu kararın verildiği hallerde davayı esastan sonuçlandıran karar, deneme süresi sonunda CMY 231/(10)-(11). maddesi uyarınca verilecek kararlardır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, aslında mahkûmiyet hükmü kurulmadan verilebilecek bir durma kararı ile söz konusu olabilecek iken, hüküm yazılıp açıklanarak, ancak açıklanmasının geri bırakılması denilmesine rağmen, (yargılama giderleri dışındaki) hukuki sonuçları geri bırakılarak, hukuki sonuçları doğmayan nihai hüküm öncesi böyle bir kararla, sonuçta sanık mahkûm gibi peşinen suçlu gösterilmektedir. Oysa Anayasa'nın 38/4. maddesi uyarınca hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz denilmektedir. Bir kimsenin, suçluluğu hakkında kesin bir algı yaratılması da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Verilen kararın, mahkûmiyet kararlarının işlendiği adli sicil kaydı yerine yargı organları dışında erişime kapalı başka bir yere işlenmesi de bu durumu değiştirememektedir. Kişi mahkûm olmamasına rağmen, sonuçta mahkûm olmadığını gösteren bir karar ibraz edememektedir.

Hakkında CMY 235/(11). maddesi uyarınca "nihai" mahkûmiyet kararı kurulmayan sanık hakkında, nihai mahkûmiyet kararından önce (açıklandığının geri bırakıldığı belirtilmesine rağmen) açıklanarak CMY 235/(5). maddesi çerçevesinde karar verilmesi, Anayasa'nın 38/4. maddesine açıkça aykırıdır. CMY 235/(11). maddesi uygulanmadan yani nihai mahkûmiyet kararı verilmeden önce yargılama giderlerine hükmedilmesi de, suçlu görülmek anlamını ayrıca taşıdığından, bu durum da ayrıca yine Anayasa'nın 38/4. maddesine aykırıdır.

Hakkında CMY 235/(10) ve (11). maddesi uyarınca nihai hüküm kurulmadan önce, mahkûmiyet halindeki olası hükmün içeriğinin açıklanması, belirtilen şekilde, nihai hüküm öncesi (hakkında düşme kararı da verilebilecek) kişiyi suçlu göstermek anlamını taşıdığından, Anayasa'nın 38/4. maddesine aykırılık söz konusudur. Anılan karar, adli sicil dışında ayrı bir yere kaydedildiği ve bu karara sadece yargı organlarının erişiminin söz konusu olduğu düzenlense bile, söz konusu karar itiraza tabi bir karardır. Dolayısıyla itiraz hakkı olan herkese tebliğ edilmesi gereken bu karar, davada katılan sıfatı olan kişinin de eline geçmektedir. Cumhuriyet savcısına da tebliğ edilmektedir. İtiraz için gönderilen bu kararların içeriğinin açıklanmasını yasaklayan bir hüküm söz konusu değildir, olamaz da. Bu nedenle anılan kararlar, tazminat gibi hukuk davalarında da kanıt olarak kullanılabilmektedir.

Dolayısıyla, nihai hüküm öncesinde, sanığı suçlu gösterme hali ve bu boyutlarıyla mahkûmiyet kararı gibi sonuç doğurma hali, hatta daha sonra düşme kararı koşulları ortaya çıksa bile, verilecek düşme kararının bu durumu tüm etkileriyle ortadan kaldırmaması karşısında, bu durumda temyiz yasa yolu da elinden alınan sanığın, bu şekilde hak arama özgürlüğü yönünden hukuki güvenliği de ihlal edilmektedir. Çünkü bu kararlar tazminat gibi hukuk davalarında kanıt olarak kullanılabilmektedir. Düşme kararları temyiz yolu açık olan kararlardan ise de, düşme kararı halinde sanık temyiz yolunu her boyutuyla tartışmasız biçimde etkin olarak kullanamamaktadır. Ayrıca hükmü temyiz edebilmesi durumu ise tam beş yıl sonra CMY 231/ (10). maddesi çerçevesinde verilecek kararla ortaya çıkmaktadır ki, bu süre de zaten hukuk davası sonuçlanmakta ve hatta temyiz denetiminden dahi geçmektedir.

Yine hükmün açıklanması geri bırakılması kararı verildiğinde, bu karara itiraz edilebilse de, kararı temyiz yoluna taşımanın yolu, yeni bir suç işlemek ya da yükümlülüklere aykırı hareket etmek, bu şekilde de mevcut davada yeni bir mahkûmiyet kararı ortaya çıkmasını sağlamak olarak öngörülmüştür. Ancak kişi bu durumda, işlediği yeni suç için ayrıca yeni bir soruşturma ve kovuşturma baskısı altına girmektedir. Mevcut davadaki yeni hükmü temyiz yoluna taşımak ise beş yıllık bir süreç alabilmektedir. Hükmü temyiz yoluna taşıyabilmenin aracı veya yöntemi yeni bir suç işlemek olmamalıdır.

Her ne kadar, öncesinde itiraz, sonrasında ise temyiz gibi iki yasa yolunun benimsendiği söylenebilirse de, mevcut davada kurulacak ilk hükümdeki ceza miktarı itibarıyla gerçekte temyiz denetimine açık olması gereken bir hüküm için, böyle bir tablonun ortaya çıkması kabul edilebilir değildir. Bu yönüyle de söz konusu kurum, Anayasa'nın insan haklarına saygı ve hukuk devletine ilişkin 2., hak arama özgürlüğüne ilişkin 36. maddesine de aykırılık oluşturmaktadır.

CMY 231/(5). maddesinde düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıyla, yargılama giderleri boyutu dışında hükmün hukuki sonuçlarının açıklanması geri bırakıldığından, bu karar adeta koşullu bir durma kararı niteliğindedir. Ancak bu kurumun uygulanırlığı, belirli bir miktarın altında cezaya hükmedilme koşuluna bağlandığından, kararın bu ceza miktarı yönünden denetlenebilir olması açısından, hükmün içeriği ortaya konulmaktadır ki, bu durumda da yukarıda belirtilen Anayasa kurallarına aykırılık ortaya çıkmaktadır. Bu da düzenlemenin, çelişki, tutarsızlık içerdiğini göstermektedir. Böyle bir düzenleme, hukuk devletinde temel hak ve özgürlüklerden etkin olarak yararlanma konusunda, düzenlemelerin anlaşılabilir, bilinebilir, belirli olması ölçütlerini de açıkça ihlal etmektedir.

Çağdaş ceza hukuku, cezalandırmadan çok iyileştirici önlemlerin uygulanması anlayışına dayanmaktadır. Anılan kurum da bu amaçla getirilmiş ise de, düzenlemenin içeriği, anayasal boyutta bir çok aykırılık yaratmıştır. Hukuk sistemimizde, benzeri kurumlar söz konusudur. Erteleme kurumu en yakın benzeri bir kurumdur. Ancak erteleme kararı, bir mahkumiyet kararıdır, nihai bir karardır, mahkûmiyet kararının sonuçlarını da doğuran bir karardır. TCY 51. maddesinde düzenlenen erteleme halinde, kararın kesinleşmesi sonrasında öngörülen deneme süresi içinde koşullara aykırı hareket edilmediği takdirde, hüküm infaz edilmiş sayılmaktadır.

CMY 223/(1). maddesinde yazılı mahkûmiyet kararı dışındaki diğer hallerde o kararların verilecek olması, mahkûmiyet kararı verilebilecek durumda ise, bu mahkûmiyet kararı öncesinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması yoluna gidilebilecek olması karşısında, verilecek kararın da denetlenebilir olması yönü de gözetilerek, bu yönden bu kararın içeriğinin ortaya konulmasının amaçlandığı düşünüldüğünde, anayasal boyutta aykırılık ortaya çıkmaması için, örneğin hükmü açıklayıp TCY 51. maddesindeki gibi erteleyerek (koşullarına göre) infaz etmiş sayılma yoluna gidilmediğine de göre; gerçekte hüküm asıl hüküm öncesinde açıklanıp hukuki sonuçlarının "koşullu" ertelenmesi yoluna gidildiğine, koşullara uyulduğunda asıl hükümden vazgeçilmesine, koşullara uyulmadığında ise asıl hükmün açıklanması yoluna gidildiğine göre, söz konusu kurumun anlaşılabilir, bilinebilir, uygulanabilir olmayan içerikte düzenlenmesi, Anayasa'nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilke ve kurallarıyla bağdaşmamaktadır.

Örneğin TCY 66 ve 67. maddelerine göre (onsekiz yaşından büyük olanlar için) en kısa dava zamanaşımı süresinin sekiz yıl ve zamanaşımının kesilmesi halinde bu sürenin oniki yıl olduğu, on beş ile onsekiz yaş grubu arasındakiler için bu sürenin üçte ikisinin esas alındığı hatırlandığında, CMY 231/(8). maddesinde öngörülen deneme süresi içinde zamanaşımının duracağı kabul edilmesi karşısında, böyle bir durumda iyileştirme amacıyla getirilen bu kurum nedeniyle, kişiler onyedi yıl, on beş ile onsekiz yaş grubu arasında olanlar ise onüç yıl boyunca ceza tehdidi ve ceza davası baskısı altında da kalabilecektir ki, bu durum açıkça orantısız bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Burada deneme süresi için "beş yıla kadar" değil "beş yıl" gibi bir sürenin öngörülmesi, davanın sonuçlanma ve CMY 231/(10)-(11). maddeleri çerçevesinde nihai hükmün ortaya çıkmasını olabildiğince uzatmaktadır. Dava, suçun işlendiğinde en hızlı bir biçimde hemen sonuçlansa dahi, böyle bir karar verilmesi durumunda, nihai hüküm en erken beş yıl sonra ortaya çıkabilmektedir. Böyle bir orantısız ve ölçüsüzlük Anayasa'nın 2. maddesindeki hukuk devleti kurallarıyla bağdaşmamaktadır. Ayrıca davaların mümkün olan süratle sonuçlandırılmasına yönelik Anayasa'nın 141/son maddesine de aykırılık oluşturmaktadır.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması yoluna gidildiğinde deneme süresi sonunda davaya bakacak yargıç, CMY 231/(10)-(11). maddeleri çerçevesinde karar vereceği zaman, bu yargıcın önceden görüşünü açıklamış olması durumu da, tarafsızlık yönünden ayrıca tartışmalı durum yaratmaktadır. Oysa yargılamanın yenilenmesi durumunda, önceden karar vermiş olan yargıcın sadece CMY 311/(l)-c maddesi durumunda değil, her durumda yargılamanın yenilenmesi ilişkin davada yer alamayacağı CMY 23/(3). maddesinde açıkça öngörülmüştür. Buradaki amaç, yargıcın daha önce görüşünü açıklamış, tarafsızlığını kaybetmiş olmasıdır. Aynı durumun hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonrasında ele alınacak dava için öngörülmemesi, Anayasa'nın 2. maddesindeki hukuk devleti, 10. maddesindeki eşitlik ve 36. maddesindeki adil yargılanma kurallarına da aykırılık yaratmaktadır. Bu da hükmün açıklanması geri bırakılması kurumunun uygulanabilirliğini, benzeri bir çok kurum var iken, ceza hukuki sistematiği ile uyumlaştırılmadan yasaya konulduğunu, bu durumun da hukuk devleti yönünden ayrıca belirsizlikleri artırdığı için tartışmalar yarattığı açıkça ortadadır.

Hükmün açıklanması geri bırakılması durumunda, hukuki sonuç doğurmamasına rağmen, içeriği ortaya konulduğu için bu nihai olmayan hüküm, sonuçta kişinin suçlu olarak görülmesine neden olmakta, suçsuz bir algı yaratmamakta, masumiyet halini ortadan kaldırmaktadır. Oysa ortaya henüz son, yani nihai bir hüküm çıkmış değildir. Masumiyeti bu süreçte esas olan kişi, nihai mahkumiyet hükmü ortaya çıkmadan mahkûm gibi yargılama gidenlerine de muhatap edilmektedir.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıyla ya da bir mahkûmiyet kararıyla mahkûm edilen yargılama giderleri içinde de, CMY 324/(1). maddesi uyarınca, tarifesine göre hükmedilen avukatlık ücretleri ile "devlet hazinesinden" yapılan her türlü harcamalar ve taraflarca yapılan ödemeler yer almaktadır.

Anayasa'nın 90/son maddesi gözetilerek, Lozan Antlaşmasının 39. ve İHAS 6. maddesi uyarınca Türkçe bilmeyen şüpheli, sanık, mağdur ve tanık için görevlendirilen kişiler için yapılan giderlerin yargılama giderleri kapsamında sayılmayacağı ve "devlet hazinesinden" karşılanacağı CMY 324/(5) maddesinde yerinde olarak belirtilmiştir.

5560 sayılı Yasa ile değişik 5320 sayılı Yasa'nın 13. maddesinde, soruşturma ve kovuşturma makamlarının istemi üzerine baro tarafından görevlendirilen müdafi ve vekile "ayrıca" belirlenecek "tarifeye göre" avukatlık ücreti ödeneceği, bu ücretin "Adalet Bakanlığı" bütçesinde bu amaçla yer alacak "ödenekten" karşılanacağı ve bu ücretin yargılama gideri de sayılacağı ifade edilmiştir.

CMY 324/(1). maddesindeki ve 5320 sayılı Yasa'daki düzenleme karşısında, 5320 sayılı Yasa'nın 13. maddesinden hareketle ödenecek ücretlerinde yargılama giderleri kapsamında değerlendirildiğinde bir duraksama yoktur.

CMY incelendiğinde, yargılama giderleri konusunda esas olan anlayış, bu giderlerin her durumda devlet hazinesinden yapılması, mahkemelerin böylece bütçe olarak bağımsızlıkların sağlanmasıdır. Aynı anlayış 5320 sayılı Yasa'ya taşınmamış, daha doğrusu 5320 sayılı Yasada önceden yer alan düzenleme aynı paralelde iken, yapılan değişiklikle halen yürürlükteki sapma hali ortaya çıkmıştır. Böylece devlet hazinesi yerine, bakanlık bütçesinin kullandırılması, Bakanlığın yaklaşımına göre bu ödeneği istediği yere istediği biçimde aktarması, baroların, mahkemelerin, savunma makamının bütçe yönünden de bağımsızlığını, yürütme karşısında ortadan kaldırmaktadır. Bu durum anılan haklardan bir hukuk devletinde, hukuk devletinin gereği gibi, etkin biçimde yararlanma ortamını bozmaktadır. Yargının bağımsızlığını sağlayan ortam bozulmakla, adil yargılanma yönünden de aykırı durumlar ortaya çıkmakta, bu yolla Anayasa'nın 2, 36 ve 138 nci maddeleri açıkça ihlal edilmektedir. Anayasa'nın 135/5 nci maddesi, bu aykırılığı ortadan kaldıran bir madde değildir, o şekilde de yorumlanamaz.

Kendisini yaşı ya da maddi durumu nedeniyle savunamayacak durumda olduğu için, mahkemenin istemi üzerine Anayasa'nın 36/1. ve İHAS 6/3-c maddesi uyarınca adil yargılamanın sağlanması için "zorunlu olarak" görevlendirilen müdafi ve vekil ücretlerinin, yargılama giderleri kapsamında değerlendirilmesi ve sanığa yükletilecek olması, müdafi ve vekil görevlendirmeyi gerekli kılan düşünce ile bağdaşmamaktadır.

Bu anlayış uyarınca, yargılamaya "zorunlu olarak katılan" müdafi ve vekil ücretlerinin yani savunman ücretlerinin İHAS'ın 6/3-c maddesi gözetilmeksizin sanığa yükletilmesi benimsenmektedir ki, bu durum soruşturma ve kovuşturmada yine (zorunlu olarak) yer alan Cumhuriyet savcısı ve yargıç maaşlarının da orantısal olarak yargılama giderlerine katılmasının ileri sürülmesinden farklı değildir ki, böyle bir durum asla savunulamaz. Mahkemeden içeriye sanık olarak adım atmak, bir yargılama için yapılması gereken bu zorunlu masrafları peşinen sanığa yüklemek sonucunu da doğurmamalıdır. Sanığa yüklenmeyen neredeyse bir elektrik gideri kalmaktadır.Yargılamayı yapmak ve yargılamayı da adil yargılama içerisinde sonuçlandırmakla görevli olan hukuk devleti, kuşkusuz anılan giderlere katlanması gereken; bir devlettir. Bu nedenle bu düzenleme, Anayasa'nın hukuk devletine ilişkin 2., adil yargılanmaya ilişkin 36. ve davaların en az giderle sonuçlandırılmasına ilişkin 141/son maddesine aykırıdır.

Ayrıca söz konusu hallerde müdafi ve vekil görevlendirme hakkının etkin biçimde kullanılabilmesi için, ceza yargılaması için yapılacak bu giderlerin de CMY 324/(5). maddesindeki gibi devlet hazine içinden yapılması yoluna gidilmeyerek, yürütme organı bütçesi içine konulup bu bütçeden harcanabildiği ölçüde söz konusu hakların kullanılabilecek olması hususu da, yukarıda belirtildiği üzere Anayasa'nın 138. maddesindeki mahkemelerin bağımsızlığı ve de savunmanın bağımsızlığı kurallarıyla açıkça çatışmaktadır.

Yargılama için zorunlu olarak görevlendirilecek müdafi ve vekil için kullanılacak bütçenin, (daha önce devlet hazinesinden doğrudan TBB hesaplarına aktarılarak anılan hakkın yürütme vesayeti altında kalmadan etkin kullanımı sağlanırken ve bu da yargılama sürecine yargı bağımsızlığına uygun biçimde yansırken, dolayısıyla CMY 324. maddesi paralelinde düzenlemeye gidilmiş iken) 5560 sayılı Yasa ile yapılan değişiklik sonrasında, bu kaynağın yürütme biriminde (Adalet Bakanlığı'nda) olması, mahkemelerin ve savunma makamının etkin olarak görev yapmasını engelleyici niteliktedir. Burada Lozan Antlaşmasının 39 ncu, CMY' 324 ncü maddesine paralel düzenleme yapılması yoluna gidilmemekle, mahkemeler ve barolar üzerinde bütçe yönünden bağımsızlıkta açıkça ihlal edilmiştir.

Kaldı ki, açıklandığı üzere bu giderler, yargılama giderleri kapsamına da alınmamalı iken aksi yapılmıştır. Mahkemelerin, yargılama yaparken Adalet Bakanlığı bütçesini kullanır duruma sokulmaları, hiçbir biçimde mahkemelerin bağımsızlığı kurallarıyla bağdaşmamaktadır. Bu kural, davanın adil yargılanma içinde yürütülmesi için, anılan kaynağın yürütme birimi tarafından kullandırıldığı ölçüde avukatların katılımını etkileyici boyut taşıdığından, adil yargılanmanın sağlanması yönünden bu davada uygulanacak boyut taşımaktadır.

Yine kaldı ki, uygulama ile benimsenen genel kural uyarınca, sanıklar hakkında beraat kararı verildiğinde, kendilerini vekaletnameli vekil ile temsil ettirmeleri durumunda, sanıklar yararına vekalet ücretine hükmedilmekte, bu ücrette hazine tarafından ödenmektedir. Çünkü yargılama, bir yürütme veya bakanlık faaliyeti değildir. Bu nedenle beraat halinde doğal olarak bu gidere katlanmayan ve bütçesi kullanılmayan Bakanlığın, anılan düzenlemeye konu durumda da ayrıca bütçesinin kullanılmaması gerekmektedir. Hazinenin bu kaynağı Adalet Bakanlığına değil, bağımsız savunma örgütlerine aktarması gerekmektedir.

Mağdur çocukların, yargılamada tanık olarak dinlenmesi gerektiğinde, CMY 236/(3). maddesinde, bu dinlemenin teknik uzmanlar eşliğinde yapılması gerektiği belirtilmiştir ki, bu teknik uzmanlar için bilirkişilik hükümlerinin uygulanması da ayrıca ifade edilmiştir. Bilirkişilik kapsamında söz konusu olan bu işlem uyarınca CMY 72. maddesi uyarınca ücret takdir edilmesi gerektiği, bu ücretin de CMY 324/(1). maddesi uyarınca yargılama giderleri içinde yer aldığı tartışmasızdır.

Oysa Türkçe bilmeyen sanık, tanık, şüpheli, mağdur için yapılan tercüman giderleri ki, bu giderler de adil ve etkin bir yargılama için bilirkişi giderleri kapsamında yapılmaktadır ve CMY 324/(5). maddesi uyarınca devlet hazinesinden ödenerek yargılama giderlerine dahil edilmemektedir Zorunlu olarak görevlendirilen müdafi ve vekil için yapılan giderler de, bu görevlendirmenin gerekliliğine aykırı biçimde, 5320 sayılı Yasa'nın 13. ve CMY 324(1). maddeleri uyarınca yargılama giderleri kapsamında değerlendirilmektedir. Bu hallerde, yani İHAS'ın 6/3-c, CMY 150/(2)., CMY 234/(2), 239/(2). ile 236/(3). maddeleri uyarınca hükmedilecek giderler de CMY 324/(5). madde paralelinde, Anayasa'nın insan haklarına saygı ve hukuk devleti ilkelerini içeren 2., eşitlik ilkesini içeren 10., adil yargılanma ilkesini içen 36., davaların en az giderle sonuçlandırılmasına ilişkin 141/son maddeleri çerçevesinde yargılama giderleri kapsamında değerlendirilmemelidir. Devlet adil yargılamayı, bütçesi olanakları ölçüsünde değil, devlet olmanın gereği olarak her durumda sağlamak ve bu konudaki giderleri de yapmak ve katlanmak durumundadır.

Anayasanın 5. maddesi uyarınca, kişilerin huzur ve mutluluğunu sağlamak, devletin temel amaç ve görevleri arasındadır. Anayasa'nın 13. maddesi uyarınca da temel hak ve özgürlükler konusunda ancak, Anayasa'nın ilgili maddelerindeki nedenlere bağlı olarak ve yasa ile, Anayasa'nın sözüne ve ruhuna bağlı da kalınarak, ölçülülük ilkesine uygun biçimde sınırlama yapılabilir. Kendisini savunamayacak kişi için görevlendirilen avukat ücretinin o kişiye yüklenmesi, nihai hüküm öncesi gerçekte açıklanan ancak hükmün açıklanmasının geri bırakılması adı verilen karar yoluyla suçlu algısı yaratılması, burada yasa yolunun itiraz olarak düzenlenerek sonuçta etkin hukuki denetimin ortadan kaldırılması, mahkûmiyet öncesinde ama bir mahkûm gibi yargılama giderlerinin yüklenmesi, masumiyet kuralının ihlal edilmesi, adil yargılama kurallarına aykırılık yaratılması boyutları da Anayasa'nın anılan maddelerine ayrıca aykırılık durumu ortaya çıkarmaktadır.

Bu açıklamalar karşısında Mahkememizdeki 2011/141 Esas sayılı davada uygulanacak kural niteliğinde bulunan;

5320 sayılı Yasa'nın 13/(1). maddesinin birinci cümlesindeki "Adalet Bakanlığı" ifadesi ile ikinci cümlesinin, yine CMY 150/(2), 234(2) ve 236/(3). maddeleri yönünden CMY 324/(1). maddesinin, yine CMY 325/(2). maddesindeki "Hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve" ifadesinin, yine CMY 231/(5). maddesinin ve bu maddeye bağlı olarakta CMY 231/(6)-(14) hükümlerinin ve madde başlığındaki "ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması" hükümlerinin, ayrıca CMY 254/(2) maddesinin 2-4. cümlesinin, Anayasa'nın 2, 5, 10, 13, 36, 38, 138. maddelerine aykırı olması nedeniyle Anayasa'nın 153. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunulmasına,

Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar da, Anayasa'nın 152/1. ve 152/3. hükümleri çerçevesinde davanın geri bırakılmasına, bu nedenle dosyanın onaylı örneğinin çıkartılarak dizi pusulasına bağlanarak, Anayasa Mahkemesine gönderilmesine karar vermek gerekmiştir."

III- YASA METİNLERİ

A- İtiraz Konusu Yasa Kuralları

1- 5320 sayılı Kanun'un itiraz konusu kuralı da içeren "Müdafi ve vekil ücreti" başlıklı 13. maddesi şöyledir:

"Madde 13- (Değişik: 6/12/2006-5560/30 md.)

(1) Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince soruşturma ve kovuşturma makamlarının istemi üzerine baro tarafından görevlendirilen müdafi ve vekile, avukatlık ücret tarifesinden ayrık olarak, Türkiye Barolar Birliğinin görüşü de alınarak Adalet ve Maliye bakanlıkları tarafından birlikte tespit edilecek ücret, Adalet Bakanlığı bütçesinde bu amaçla yer alan ödenekten ödenir. Bu ücret, yargılama giderlerinden sayılır.

(2) Bu madde uyarınca yapılacak ödeme ve uygulamaya ilişkin usûl ve esaslar Türkiye Barolar Birliğinin görüşü de alınmak suretiyle Adalet Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir."

2- 5271 sayılı Kanun'un itiraz konusu kuralları da içeren 231. 254., 324. ve 325. maddeleri şöyledir:

"Hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması

Madde 231- (1) Duruşma sonunda, 232 nci maddede belirtilen esaslara göre duruşma tutanağına geçirilen hüküm fıkrası okunarak gerekçesi ana çizgileriyle anlatılır.

(2) Hazır bulunan sanığa ayrıca başvurabileceği kanun yolları, mercii ve süresi bildirilir.

(3) Beraat eden sanığa, tazminat isteyebileceği bir hâl varsa bu da bildirilir.

(4) Hüküm fıkrası herkes tarafından ayakta dinlenir.

(5) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder.

(6) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için;

a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması,

b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması,

c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi,

gerekir. (Ek cümle: 22/7/2010 - 6008/7 md.) Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez.

(7) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükümde, mahkûm olunan hapis cezası ertelenemez ve kısa süreli olması halinde seçenek yaptırımlara çevrilemez.

(8) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi halinde sanık, beş yıl süreyle denetim süresine tâbi tutulur. Bu süre içinde bir yıldan fazla olmamak üzere mahkemenin belirleyeceği süreyle, sanığın denetimli serbestlik tedbiri olarak;

a) Bir meslek veya sanat sahibi olmaması halinde, meslek veya sanat sahibi olmasını sağlamak amacıyla bir eğitim programına devam etmesine,

b) Bir meslek veya sanat sahibi olması halinde, bir kamu kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına,

c) Belli yerlere gitmekten yasaklanmasına, belli yerlere devam etmek hususunda yükümlü kılınmasına ya da takdir edilecek başka yükümlülüğü yerine getirmesine,

karar verilebilir. Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur.

(9) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Altıncı fıkranın (c) bendinde belirtilen koşulu derhal yerine getiremediği takdirde; sanık hakkında mağdura veya kamuya verdiği zararı denetim süresince aylık taksitler halinde ödemek suretiyle tamamen gidermesi koşuluyla da hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilir.

(10) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.)Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir.

(11) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar. Ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilir.

(12) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz edilebilir.

(13) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi halinde, bu maddede belirtilen amaç için kullanılabilir.

(14) (Değişik: 23/1/2008 - 5728/562 md.) Bu maddenin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin hükümleri, Anayasanın 174 üncü maddesinde koruma altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlarla ilgili olarak uygulanmaz.

Madde 254- (Değişik: 6/12/2006-5560/25 md.)

(1) Kamu davası açıldıktan sonra kovuşturma konusu suçun uzlaşma kapsamında olduğunun anlaşılması halinde, uzlaştırma işlemleri 253 üncü maddede belirtilen esas ve usûle göre, mahkeme tarafından yapılır.

(2) Uzlaşma gerçekleştiği takdirde, mahkeme, uzlaşma sonucunda sanığın edimini def'aten yerine getirmesi halinde, davanın düşmesine karar verir. Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arzetmesi halinde; sanık hakkında, 231 inci maddedeki şartlar aranmaksızın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilir. Geri bırakma süresince zamanaşımı işlemez. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildikten sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi halinde, mahkeme tarafından, 231 inci maddenin onbirinci fıkrasındaki şartlar aranmaksızın, hüküm açıklanır.

Madde 324- (1) Harçlar ve tarifesine göre ödenmesi gereken avukatlık ücretleri ile soruşturma ve kovuşturma evrelerinde yargılamanın yürütülmesi amacıyla Devlet Hazinesinden yapılan her türlü harcamalar ve taraflarca yapılan ödemeler yargılama giderleridir.

(2) Hüküm ve kararda yargılama giderlerinin kimlere yükletileceği gösterilir.

(3) Giderlerin miktarı ile iki taraftan birinin diğerine ödemesi gereken paranın miktarını mahkeme başkanı veya hâkim belirler.

(4) Devlete ait yargılama giderlerine ilişkin kararlar, Harçlar Kanunu hükümlerine göre; kişisel haklara ilişkin kararlar, 9.6.1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu hükümlerine göre yerine getirilir. (Ek cümle: 2/7/2012-6352/100 md.) Devlete ait yargılama giderlerinin 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 106 ncı maddesindeki terkin edilmesi gereken tutarlardan az olması halinde, bu giderin Devlet Hazinesine yüklenmesine karar verilir.

(5) Türkçe bilmeyen ya da engelli olan şüpheli, sanık, mağdur veya tanık için görevlendirilen tercümanın giderleri, yargılama gideri sayılmaz ve bu giderler Devlet Hazinesince karşılanır.

Madde 325- (1) Cezaya veya güvenlik tedbirine mahkûm edilmesi hâlinde, bütün yargılama giderleri sanığa yüklenir.

(2) (Değişik: 6/12/2006-5560/27 md.) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve cezanın ertelenmesi hallerinde de birinci fıkra hükmü uygulanır.

(3) Yargılamanın değişik evrelerinde yapılan araştırma veya işlemler nedeniyle giderler meydana gelmiş olup da, sonuç sanık lehine ortaya çıkmış ise, bu giderlerin sanığa yüklenmesinin hakkaniyete aykırı olacağı anlaşıldığında mahkeme, bunların kısmen veya tamamen Devlet Hazinesine yüklenmesine karar verir.

(4) Hüküm kesinleşmeden sanık ölürse, mirasçılar giderleri ödemekle yükümlü tutulmazlar."

B- Dayanılan Anayasa Kuralları

Başvuru kararında, Anayasa'nın 2., 5., 10., 13., 36., 38., 138. ve 141. maddelerine dayanılmıştır.

IV- İLK İNCELEME

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL ve Zühtü ARSLAN'ın katılımlarıyla 31.1.2013 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında, öncelikle on yıllık süre ve uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.

Anayasa'nın "Anayasaya Aykırılığın Diğer Mahkemelerde İleri Sürülmesi" başlığını taşıyan 152. maddesinin son fıkrasında, "Anayasa Mahkemesinin işin esasına girerek verdiği red kararının Resmî Gazetede yayımlanmasından sonra on yıl geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı iddiasıyla tekrar başvuruda bulunulamaz." ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un "Başvuruya Engel Durumlar" başlığını taşıyan 41. maddesinin (1) numaralı fıkrasında da "Mahkemenin işin esasına girerek verdiği ret kararının Resmî Gazetede yayımlanmasından itibaren on yıl geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı iddiasıyla itiraz başvurusu yapılamaz." hükümlerine yer verilmiştir.

Kanun'un 231. maddesinin başlığında yer alan ". ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması" ibaresine, anılan maddenin (6), (7), (8), (9), (10), (11), (12) ve (13) numaralı fıkralarına, 254. maddesine ve 5320 sayılı Kanun'un 13. maddesine yönelik olarak daha önce yapılan iptal başvurusu, Anayasa Mahkemesinin 12.3.2009 günlü, E.2007/14, K.2009/48 sayılı kararıyla esastan reddedilmiş ve bu karar 25.6.2009 günlü, 27269 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmıştır.

Kanun'un 231. maddesinin (5) numaralı fıkrasına yönelik daha önce yapılan itiraz başvurusu, Anayasa Mahkemesinin 12.3.2009 günlü, E.2008/106, K.2009/54 sayılı kararıyla esastan reddedilmiş ve bu karar 3.10.2009 günlü, 27365 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmıştır.

Kanun'un 231. maddesinin (6) numaralı fıkrasına 6008 sayılı Kanunla eklenen son cümleye yönelik daha önce yapılan itiraz başvurusu, Anayasa Mahkemesinin 16.2.2012 günlü, E.2011/41, K.2012/25 sayılı kararıyla esastan reddedilmiş ve bu karar 13.10.2012 günlü, 28440 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmıştır.

Kanun'un 325. maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan "Hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve." ibaresinin yönelik daha önce yapılan itiraz başvurusu ise Anayasa Mahkemesinin 3.11.2011 günlü, E.2010/1, K.2011/149 sayılı kararıyla esastan reddedilmiş ve bu karar 25.1.2012 günlü, 28184 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmıştır.

Anayasa Mahkemesince işin esasına girilerek reddedilen, Kanun'un itiraz konusu 231. maddesinin başlığında yer alan ".ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması" ibaresi, anılan maddenin (5) ilâ (13) numaralı fıkraları, 254. maddesi, 325. maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan "Hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve." ibaresi ve 5320 sayılı Kanun'un 13. maddesi hakkında yeni bir başvurunun yapılabilmesi için ilgili kararların yukarda anılan Resmî Gazete'de yayımlandıkları tarihlerden başlayarak geçmesi gereken on yıllık süre henüz dolmamıştır. Dolayısıyla, anılan kurallar yönünden Anayasa'nın 152. maddesinin son fıkrası ve 6216 sayılı Kanun'un 41. maddesinin (1) numaralı fıkrası gereğince itiraz başvurusunun reddi gerekir.

Diğer taraftan, Anayasa'nın 152. ve 6216 sayılı Kanun'un 40. maddesine göre, bir davaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasa'ya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırlarsa o hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak, bu kurallar uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve görevine giren bir dava bulunması ve iptali istenen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekmektedir. Uygulanacak kanun kuralları, davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde ve davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan kurallardır.

Başvuru kararında, Kanun'un 231. maddesinin (14) numaralı fıkrasının da iptali istenilmektedir. (14) numaralı fıkrada, "Bu maddenin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin hükümleri, Anayasanın 174 üncü maddesinde koruma altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlarla ilgili olarak uygulanmaz." denilmektedir. Bakılmakta olan davada, sanıklara isnat olunan suçlar kasten yaralama, hakaret ve kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçlarıdır. Anılan suçlar ise itiraz konusu (14) numaralı fıkrada düzenlenen suçlar kapsamında değildir. Dolayısıyla, 231. maddenin (14) numaralı fıkrasının, bakılmakta olan davada uygulanacak kural niteliği bulunmamaktadır. Bu nedenle, başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddi gerekir.

Açıklanan nedenlerle;

A) 1- 23.3.2005 günlü, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 6.12.2006 günlü, 5560 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun'un 30. maddesiyle değiştirilen 13. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan "Adalet Bakanlığı" ibaresi ile ikinci cümlesine,

2- 4.12.2004 günlü, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun;

a- 231. maddesinin başlığında yer alan ".ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması" ibaresine,

b- 231. maddesine 5560 sayılı Kanun'un 23. maddesiyle eklenen (5) numaralı fıkranın, bu maddeye bağlı olarak da (6), (7), (8), (9), (10), (11), (12) ve (13) numaralı fıkralarına,

c- 5560 sayılı Kanun'un 25. maddesiyle değiştirilen 254. maddesinin (2) numaralı fıkrasının ikinci ve dördüncü cümlelerine,

ç- 325. maddesinin 5560 sayılı Kanun'un 27. maddesiyle değiştirilen (2) numaralı fıkrasında yer alan "Hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve." ibaresine,

ilişkin itiraz başvurusunun, Anayasa'nın 152. maddesinin son fıkrası ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 41. maddesinin (1) numaralı fıkrası gereğince REDDİNE,

B) 5271 sayılı Kanun'un 231. maddesinin (14) numaralı fıkrasının itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu fıkraya ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,

C) 5271 sayılı Kanun'un 324. maddesinin (1) numaralı fıkrasının dosyada eksiklik bulunmadığından ESASININ İNCELENMESİNE,

OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

V- ESASIN İNCELENMESİ

Başvuru kararları ve ekleri, Raportör Mustafa ÇAL tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu yasa kuralı, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

A- Sınırlama Sorunu

Anayasa'nın 152. ve 6216 sayılı Kanun'un 40. maddesine göre, Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla yapılacak başvurular, itiraz yoluna başvuran mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulayacağı yasa kuralı ile sınırlıdır.

Başvuran Mahkeme, Kanun'un 324. maddesinin (1) numaralı fıkrasının, Kanun'un 150. maddesinin (2), 234. maddesinin (2) ve 236. maddesinin (3) numaralı fıkraları yönünden iptalini talep etmiştir. Ceza muhakemesindeki yargılama giderlerinin düzenlendiği itiraz konusu kuralın hem ortak hüküm niteliğinde olması hem de başvuru kararında kuralın anılan fıkralar yönünden Anayasa'ya aykırılık iddialarının ileri sürülmüş olması dikkate alınarak kurala ilişkin esas incelemenin Kanun'un 150. maddesinin (2), 234. maddesinin (2) ve 236. maddesinin (3) numaralı fıkraları yönünden yapılması gerekir.

B- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu

Başvuru kararında, kendisini yaşı ve maddi durumu nedeniyle savunamayacak durumda olduğu için mahkemenin istemi üzerine ve adil yargılanmanın sağlanması için zorunlu olarak görevlendirilen müdafi ve vekillerin ücretlerinin yargılama gideri kapsamında değerlendirilmesinin ve sanığa yükletilecek olmasının, müdafi ve vekil görevlendirmeyi gerekli kılan düşünce ile bağdaşmadığı, yine mağdur çocukların yargılamada tanık olarak dinlenmesi gerektiğinde bu dinlemenin teknik uzmanlar eşliğinde yapılması gerektiği, bu teknik uzmanlar için bilirkişilik hükümleri uygulanarak ücret takdir edileceği ve bunun da yargılama giderleri kapsamında olması nedeniyle sanığa yükletilecek olmasının hukuk devleti, eşitlik ve adil yargılanma ilkeleriyle bağdaşmadığı belirtilerek itiraz konusu kuralın Kanun'un 150. maddesinin (2), 234. maddesinin (2) ve 236. maddesinin (3) numaralı fıkraları yönünden Anayasa'nın 2., 5., 10., 13., 36., 38., 138. ve 141. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Kanun'un "İfade ve sorgunun tarzı" başlıklı 147. maddesinde, şüphelinin veya sanığın müdafi seçme hakkının bulunduğu ve onun hukukî yardımından yararlanabileceği, müdafiinin ifade veya sorgusunda hazır bulunabileceğinin kendisine bildirileceği ve müdafi seçecek durumda olmadığı ve bir müdafi yardımından faydalanmak istediği takdirde, kendisine baro tarafından bir müdafi görevlendirileceği kurala bağlanmıştır. "Müdafiin görevlendirilmesi" başlıklı 150. maddedeki düzenlemeye göre, şüpheli veya sanık, müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse, istemi hâlinde bir müdafi görevlendirilecektir. Maddenin itiraz konusu kuralın incelenmesinde esas alınan (2) numaralı fıkrasına göre müdafii bulunmayan şüpheli veya sanık, çocuk ya da kendisini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz ise istemi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilecektir.

Kanun'un 234. maddesinin (2) numaralı fıkrasıyla mağdurun on sekiz yaşını doldurmadığı, sağır veya dilsiz ya da meramını ifade edemeyecek derecede malûl olması ve bir vekilinin de bulunmaması hâlinde, istemi aranmaksızın kendisine bir vekil görevlendirileceği; 236. maddesinin (3) numaralı fıkrasıyla da mağdur çocukların veya işlenen suçun etkisiyle psikolojisi bozulmuş olan diğer mağdurun tanık olarak dinlenmesi sırasında psikoloji, psikiyatri, tıp veya eğitim alanında uzman bir kişi bulundurulacağı ve bunlar hakkında bilirkişilere ilişkin hükümler uygulanacağı öngörülmüştür.

Kanun'un itiraz konusu 324. maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise harçlar ve tarifesine göre ödenmesi gereken avukatlık ücretleri ile soruşturma ve kovuşturma evrelerinde yargılamanın yürütülmesi amacıyla Devlet Hazinesinden yapılan her türlü harcamalar ve taraflarca yapılan ödemeler yargılama giderleri olarak belirlenmiştir. Devam eden maddelerde verilecek kararların niteliğine göre yargılama giderlerinin nasıl karşılanacağı düzenlenmiştir. Buna göre, müdafi veya vekil yardımı kapsamında görevlendirilen müdafi veya vekile ödenecek ücret ile mağdurların tanık olarak dinlenmesi sırasında hazır bulundurulan uzmanlara ödenecek olan ücret de yargılama giderlerinden sayıldığından, cezaya veya güvenlik ted­birine mahkûm edilmesi hâlinde hükümlüden tahsil edilecektir.

Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve kanunlarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir. Hukuk devletinde kanun koyucu, Anayasa kurallarına bağlı olmak koşuluyla ihtiyaç duyduğu düzenlemeyi yapma yetkisine sahiptir.

Ceza hukukunun, toplumun kültür ve uygarlık düzeyi, sosyal ve ekonomik yaşantısıyla ilgili bulunması nedeniyle suç ve suçlulukla mücadele amacıyla ceza ve ceza muhakemesi alanında sistem tercihinde bulunulması Devletin ceza siyaseti ile ilgilidir. Bu bağlamda ceza hukukuna ilişkin düzenlemeler bakımından kanun koyucu Anayasa'nın temel ilkelerine ve ceza hukukunun ana kurallarına bağlı kalmak koşuluyla, soruşturma ve yargılamaya ilişkin olarak hangi yöntemlerin uygulanacağı, toplumda belli eylemlerin suç sayılıp sayılmaması, suç sayıldıkları takdirde hangi çeşit ve ölçülerdeki ceza yaptırımlarıyla karşılanmaları gerektiği, hangi hal ve hareketlerin ağırlaştırıcı ya da hafifletici öge olarak kabul edileceği gibi konularda takdir yetkisine sahiptir.

Anayasanın 36. maddesinde, herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip bulunduğu belirtilmiştir.

Öte yandan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendinde de, her sanığın " savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer savunmacı tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek" hakkına sahip bulunduğu açıkça belirtilmiştir. Buna göre, Sözleşmede ücretsiz müdafi yardımından yararlanma koşula bağlı tutulduğundan bu hak mutlak bir hak niteliğinde değildir.

5271 sayılı Kanun'a göre, yargılama sürecinde hüküm kesinleşinceye kadar şüpheli veya sanıktan yargılama giderleri istenmemektedir. Hüküm kesinleştikten sonra ise kendisinden yargılama giderleri içerisinde müdafi, vekil ücreti ve mağdurların tanık olarak dinlenmesi sırasında hazır bulundurulan uzmanlara ödenecek olan ücret istenen kimse şüpheli veya sanık değil artık hükümlü sıfatını taşımaktadır. Yukarıda anılan düzenlemeler ile şüpheli veya sanığa adil bir şekilde savunma imkânlarının sağlanması ve silahların eşitliği ilkesi uyarınca mağdur haklarının güvence altına alınması amaçlanmaktadır. Soruşturma ve kovuşturma evrelerinde bu imkânlar sağlandıktan sonra, yardım kapsamında ödenen ücretlerin yargılama gideri olarak hükümlüden tahsilinin öngörülmesinin adil yargılanma hakkına aykırı bir yönü yoktur.

Diğer taraftan, resen araştırma ilkesinin geçerli olduğu ceza yargılamasının asıl amacı maddi gerçeğe ulaşılmasıdır. Bu bağlamda hâkim maddi gerçeğe ulaşmak için gerek resen gerekse tarafların ileri sürdüğü konularda gerekli araştırma ve incelemeyi yapacaktır. İtiraz konusu kuralın esas incelemesine dayanak olan kurallar uyarınca zorunlu olarak müdafi, vekil ve uzman görevlendirilmesi de adil yargılanma ve silahların eşitliği ilkeleri yanında maddi gerçeğe ulaşılmasına da yöneliktir. Başvuru kararında, müdafi, vekil ve uzmanların zorunlu olarak ve sanığın rızasına bakılmaksızın görevlendirildiği dolayısıyla bu kişilere ödenecek olan ücretin yargılama giderleri kapsamında olmaması gerektiği belirtilmişse de ceza yargılamasında yapılan tüm araştırma ve incelemelerin neticesinde ortaya çıkan masraflar yanında müdafi, vekil ve uzmanlara ödenecek olan ücretin de yargılama giderleri olarak cezaya veya güvenlik ted­birine mahkûm edilmesi hâlinde hükümlüden tahsil edilmesi ceza yargılamasının doğal sonucudur. Bu itibarla, adil yargılanma, silahların eşitliği ve maddi gerçeğin ortaya çıkmasına yönelik olarak getirildiği anlaşılan düzenlemeler yönünden kuralın ceza hukukunun temel ilkelerine ve hukuk devleti ilkesine aykırılığından söz edilemez.

Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa'nın 2. ve 36. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

Kuralın Anayasa'nın 5., 10., 13., 38., 138. ve 141. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.

Mehmet ERTEN bu görüşe farklı gerekçeyle katılmıştır.

Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Engin YILDIRIM ve Zühtü ARSLAN Kanun'un 150. maddesinin (2) numaralı fıkrası yönünden bu görüşe katılmamıştır.

VI- SONUÇ

A- 4.12.2004 günlü, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 324. maddesinin (1) numaralı fıkrasının, esasına ilişkin incelemenin, 150. maddesinin (2) numaralı, 234. maddesinin (2) numaralı ve 236. maddesinin (3) numaralı fıkraları yönünden yapılmasına,

B- 5271 sayılı Kanun'un 324. maddesinin (1) numaralı fıkrasının;

1- 234. maddesinin (2) numaralı ve 236. maddesinin (3) numaralı fıkraları yönünden Anayasa'ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

2- 150. maddesinin (2) numaralı fıkrası yönünden Anayasa'ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Engin YILDIRIM ile Zühtü ARSLAN'ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

31.10.2013 gününde karar verildi.


Başkan

Haşim KILIÇ

Başkanvekili

Serruh KALELİ

Başkanvekili

Alparslan ALTAN

Üye

Mehmet ERTEN

Üye

Serdar ÖZGÜLDÜR

Üye

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Üye

Zehra Ayla PERKTAŞ

Üye

Recep KÖMÜRCÜ

Üye

Burhan ÜSTÜN

Üye

Engin YILDIRIM

Üye

Nuri NECİPOĞLU

Üye

Hicabi DURSUN

Üye

Celal Mümtaz AKINCI

Üye

Erdal TERCAN

Üye

Muammer TOPAL

Üye

Zühtü ARSLAN

Üye

M. Emin KUZ

FARKLI GEREKÇE

5271 sayılı Kanun'un 324. maddesinin itiraza konu (1) numaralı fıkrasının zorunlu müdafilik ibaresinin reddine ilişkin karara, Anayasa Mahkemesinin 12.3.2009 günlü, E.2007/14, K.2009/48 sayılı, Karar'ında belirttiğim karşıoy yazımın 4 numaralı bendinde açıkladığım gerekçeyle katılıyorum.


Üye

Mehmet ERTEN

KARŞIOY YAZISI

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 324. maddesinin (1) numaralı fıkrasında "Harçlar ve tarifesine göre ödenmesi gereken avukatlık ücretleri ile soruşturma ve kovuşturma evrelerinde yargılamanın yürütülmesi amacıyla Devlet Hazinesinden yapılan her türlü harcamalar ve taraflarca yapılan ödemeler yargılama giderleridir" denilmektedir.

Kanun'un 150. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

"Müdafii bulunmayan şüpheli veya sanık; çocuk, kendisini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz ise, istemi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir".

Buna göre, Kanun'un 324. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yargılama gideri olarak kabul edilen avukatlık ücretleri ve masraflar, 150. maddenin (2) numaralı fıkrası gereğince istemi aranmaksızın müdafi görevlendirilen şüpheli veya sanıklar yönünden de geçerlidir.

Anayasa'nın 36. maddesinde adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. Bu ilkenin alt açılımlarından olan "silahların eşitliği" ilkesi, çocukların, kendini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz olan kişilerin haklarındaki ithamlara karşı, kendilerini bizzat savunabilecek kişilere oranla dezavantajlı durumda kalmamalarını gerektirir. Normal bir kimseye göre kendini savunması daha güç hatta olanaksız olan kişilere, bu dengesizliği gidermek için müdafi tayin edilmesi gerekir. Yasa koyucunun, "silahların eşitliği" ilkesinin gözetilmesini sağlamak amacıyla, bir müdafiin yardımını zorunlu tuttuğu anlaşılmaktadır.

Adil yargılanma, şüpheli hakkında kovuşturma açılıp açılmadığına veya sanığın beraat edip etmediğine bakılmaksızın, soruşturmanın başlamasından kesin hükme varılmasına kadar yargı sürecinin bütün aşamalarında geçerli olan bir ilkedir. Yargılamanın sonucunda suçu sabit görülen sanığın adil yargılanmayı hak etmediğinden söz edilemez. Kaldı ki adil yargılanma, sanığın eyleminin suç teşkil ettiği sabit görülerek mahkum olsa bile, iddianamede öngörülen suça göre daha hafif bir suçtan mahkumiyetini veya hakkında istenen cezaya ilişkin indirim nedenlerinin doğru uygulanarak, sonuçta daha az bir cezaya mahkum olmasını, yani adaletin tam olarak yerine gelmesini sağlamak için vazgeçilmez bir koşuldur. Bu nedenle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 150. maddesinin (2) numaralı fıkrasında sayılan kişiler, özel durum ve konumları icabı, suçlu bulunup bulunmadıklarına bakılmaksızın Devletçe bir müdafiin yardımından faydalandırılmalıdır. Yargılamanın sonucuna göre bu masrafın geri istenmesi, devletin zaten görevi olan bir konuda, kişiye bedel ödetmesi anlamına gelir.

Devletin, adil yargılanma hakkının gereklerine uymak amacıyla 150. maddenin (2) numaralı fıkrasında sayılan özel durumdaki kişiler için yaptığı ilave masraf, 324. maddenin (1) numaralı fıkrası kapsamında değerlendirilemez. Bu nedenle 324. maddenin (1) numaralı fıkrasının, 150. maddenin (2) numaralı fıkrası yönünden Anayasa'nın 36. maddesine aykırı olduğu düşüncesindeyim.


Üye

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

KARŞIOY GEREKÇESİ

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 324. maddesinin itiraz konusu (1) numaralı fıkrasında "tarifesine göre ödenmesi gereken avukatlık ücretleri" yargılama giderleri arasında sayılmaktadır. Aynı Kanun'un 325. maddesinin (1) numaralı fıkrası uyarınca da sanığın cezaya veya güvenlik tedbirine mahkum edilmesi halinde müdafiye ödenen ücret de yargılama gideri olarak kendisine yüklenmektedir.

5271 sayılı Kanun'un 150. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre "Müdafii bulunmayan şüpheli veya sanık; çocuk, kendisini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz ise, istemi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir." İtiraz konusu kural gereğince bu fıkrada belirtilen kişileri savunmak için görevlendirilen müdafilerin ücretleri de yargılama giderleri arasında görülmekte ve mahkum olmaları halinde kendilerinden alınmaktadır.

Anayasa'nın 36. maddesi, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğunu belirtmektedir. Adil yargılanma hakkının bir unsuru da hiç kuşkusuz imkanı olmayan kişilerin devletçe "ücretsiz" olarak sağlanan avukat yardımından yararlanmalarıdır. Bu kurumun amacı, maddi durumu avukat tutmaya müsait olmayan şüpheli veya sanığın savunma hakkını bir avukat eliyle kullanabilmesine imkan tanımaktır.

İtiraz konusu kuralın yargılamanın sonunda uygulandığı, dolayısıyla yargılama aşaması geçildiği için artık adil yargılanma hakkıyla ilişkisinin kesildiğini söylemek mümkün değildir. Yargılamanın başında veya sonunda tahsil edilmesinden bağımsız olarak, yargılama giderleri adil yargılanma hakkıyla ilgilidir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), tercüman giderlerinin yargılamanın sonunda mahkum edilen kişiye yükletilmesi durumunda, bu haktan yararlanmanın kişinin tercihine bırakılabildiği hallerde tercüman ücretinin daha sonra kişiden alınacak olmasının bu tercihi olumsuz yönde etkileyeceği, bunun da yargılamanın adilliğine gölge düşüreceğini belirtmiştir (Leudicke, Belkacem ve Koç/Almanya, B.No: 6210/73; 6877/75; 7132/75, 28/11/1978, par.42).

AİHM'nin ücretsiz tercüman hakkına ilişkin kaygıları, kimi durumlarda ücretsiz avukat hakkının kullanımı için de geçerlidir. 5271 sayılı Kanun'un 150. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre "Şüpheli veya sanık, müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse, istemi halinde bir müdafi görevlendirilir." Yargılama sonunda mahkum edildiği takdirde bu şekilde görevlendirilecek müdafinin ücretinin kendisinden tahsil edileceğini bilen kişilerin, mali gücü de yeterli olmadığından, müdafi tercihi olumsuz yönde etkilenebilecektir.

AİHM, Sözleşme'nin 6(3)(c) maddesinde öngörülen ücretsiz müdafi hakkının, ücretsiz tercüman hakkından farklı olarak, mutlak olmadığını ve yargılama sonunda bu haktan yararlanan kişiden avukat ücretinin alınmasına engel teşkil etmediğini ifade etmiştir (Croissant/Almanya, B.No: 13611/88, 25/9/1992, par. 38). Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, AİHM genel anlamda yargılama sonunda kişilere yüklenecek yargılama giderlerinin bu kişilerin ödeme gücüyle orantılı olması gerektiğini, aksi takdirde adil yargılanma hakkının ihlal edileceğini sıklıkla vurgulamıştır. Doktrinde de Sözleşme'nin 6(3)(c) hükmünün "adli yardım verildiği sırada sanığın ödeme gücünden yoksun olması halinde, geri alınamaz, ücretsiz bir adli yardımdan yararlanma hakkı tanıdığı yorumu"nun yapılabileceği yönünde görüşler ortaya atılmıştır. (D.J.Harris, M.O'Boyle, E.P.Bates, C.M.Buckley, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, Çev. M.Bingöllü Kılcı, U.Karan, (Avrupa Konseyi, 2013), s.321).

Nitekim Yargıtay, bu görüşe uygun şekilde, ödeme imkanı bulunmayan sanığa tayin edilen müdafi için ödenen ücretin yargılama giderlerine dahil edilmesini bozma nedeni olarak görmüştür. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 7.12.2010 tarihli kararını şöyle gerekçelendirmiştir: "... AİHS'nin temel hakka ilişkin hüküm içeren 6. maddesinin, iç hukukumuzda aynı konuda yasa ve yönetmeliklerle getirilen ve yukarıda işaret edilen düzenlemelere nazaran öncelikle uygulanması gerektiği, o nedenle kendisini yeterince savunamayacağı yasada karine olarak öngörülüp adaletin gerçekleşmesi bakımından savunması için kendisine müdafi görevlendirilen şüpheli veya sanığın, mahkumiyeti halinde diğer yargılama giderlerinden sorumlu tutulması mümkün ise de, hükmün verildiği tarihte müdafi tutmak için gerekli mali olanaklara sahip bulunduğunun saptanamaması halinde, Yönetmelik ve Tarife gereği müdafie ödenen veya ödenecek olan ücretin kendisinden tahsiline olanak bulunmadığı, bu itibarla onsekiz yaşını bitirmeyen sanığın savunması için yasa gereği görevlendirilen müdafie ödenen ücretin kişisel geliri saptanamayan sanıktan tahsil edilemeyeceği gözetilmeden, sanığa yüklenen yargılama giderlerine bu ücretin de dahil edilmesi, Kanuna aykırı olup hükmün bu nedenle BOZULMASINA...oybirliği ile karar verildi" (E.2008/19581, K.2010/12260, K.T: 7.12.2010). Yargıtay 2. Ceza Dairesi de, daha yakın tarihli bir davada, "...zorunlu savunman için ödenen avukatlık ücretinin, dosyadaki bilgilerden mali olanaklardan yoksun olduğu anlaşılan sanığa, yargılama gideri olarak yükletilmesine karar verilmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6/3-c maddesindeki düzenlemeye açıkça aykırı olduğundan" hükmün bozulmasına oybirliğiyle karar vermiştir (E.2009/48524, K.2011/13291, K.T: 16.6.2011).

5271 sayılı Kanun'un 150. maddesinin (2) numaralı fıkrası kapsamında çocuk veya kendisini savunamayacak derecede engelli olan kişilere müdafi tayininde ekonomik durumları dikkate alınmayacaksa da, fıkrada yer alan "müdafii bulunmayan" ibaresinden hareketle, anılan şüpheli veya sanıkların uygulamada müdafi ücretini ödeyemeyecek durumda olan kişiler oldukları söylenebilir. Ayrıca, "ücretsiz avukat" hakkından yararlanacak olan çocuk ve engellilerin Anayasa'nın 10. ve 41. maddeleri gereğince devletin özel tedbirler almak suretiyle korumak zorunda olduğu kesimler içinde bulunduğu değerlendirildiğinde, itiraz konusu kuralın doğurabileceği sakıncalar daha iyi anlaşılacaktır.

Öte yandan, itiraz konusu kuralda ve Kanunun diğer maddelerinde, ödeme gücü olmayanlar için zorunlu müdafi ücreti dahil yargılama sonunda mahkum olan sanığa yükletilen yargılama giderlerini karşılamak üzere adli yardım müessesesi düzenlenmemiştir. Nitekim, bu gerekçeyle Mahkememiz Yargıtay ve istinaf mahkemelerine temyiz için harç ödenmesini öngören kuralları Anayasaya aykırı bularak iptal etmiştir. Anayasa Mahkemesi'ne göre "Ödeme gücü olmayanlara etkili adli yardım sağlayacak bir sistem itiraz konusu kuralla birlikte düzenlenmediği gibi, genel olarak ceza yargılaması alanında da, harçlar dahil, "yargılama giderlerinden muafiyet" sağlayan adli yardım düzenlemesi bulunmamaktadır. Yine hukukumuzda adli yardıma ilişkin tek düzenleme olan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun ilgili hükümlerinin, kuralla getirilen temyiz harcı bakımından uygulanmasını sağlayacak herhangi bir atıf yapılmamıştır. Dolayısıyla kural, ödeme gücü olmayanlar bakımından mahkemeye erişim hakkını engelleyecek niteliktedir" (E. 2011/54, K. 2011/142, 20.10.2011; E. 2011/64, K. 2012/168, 1.11.2012).

Sonuç olarak, yargılama sonunda kişiye yüklenecek olan yargılama giderleri belirlenirken kişilerin ödeme gücünün dikkate alınması, ödeme imkanı olmayanlar için adli yardımın sağlanması gerekir. Ödeme gücü olmayan bir şüpheli veya sanığa yargılama sırasında devlet tarafından sağlanan müdafinin ücretinin yargılama giderleri arasında sayılması ve şartlar değişmediği halde yargılama sonunda bu kişilerden tahsil edilmesi, genel anlamda adil yargılanma hakkıyla, özel olarak da "ücretsiz avukat" hakkıyla bağdaşır nitelikte değildir.

Açıklanan nedenlerle, 5271 sayılı Kanun'un 150. maddesinin (2) numaralı fıkrası yönünden itiraz konusu kuralın Anayasa'nın 36. maddesine aykırı olduğunu düşündüğümden çoğunluğun red yönündeki görüşüne katılmıyorum.

Üye

Zühtü ARSLAN


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.