banner649

13 Temmuz 2022

1982 BİRLEŞMİŞ MİLLETLER DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİ KAPSAMINDA DENİZ YETKİ ALANLARI

1982 BİRLEŞMİŞ MİLLETLER DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİ KAPSAMINDA DENİZ YETKİ ALANLARI

Öz

Ulus devletlerin yeryüzü üzerinde egemenlik kurma çabaları kara sınırlarını aşarak deniz alanlarına geçmiştir. Bu durum beraberinde birçok sorunu getirmiştir. Bu sorunların çözümü amacıyla uluslararası düzeyde toplantılar yapılmıştır. 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile birçok uluslararası örf ve adet kuralı yazılı hale getirilerek deniz yetki alanları belirlenmiştir. Bu Sözleşme ile iç sular, karasuları, bitişik bölge, münhasır ekonomik bölge, kıta sahanlığı ve açık deniz kavramları tanımlanmıştır. Türkiye bu Sözleşme ’ye taraf olmamıştır. Çalışma kapsamında deniz yetki alanları ve deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında uyulan ilkeler açıklanmıştır. Deniz yetki alanlarında ülkelerin sahip olduğu haklar ve yükümlülükler açıklanmıştır. Ayrıca zararsız geçiş hakkı, ziyaret hakkı, bayrak yasası ve sıcak takip kavramları da açıklanmıştır. Türkiye’nin Karadeniz, Ege Denizi ve Akdeniz’de Sözleşme kapsamında karasuları, bitişik bölge, münhasır ekonomik bölge, kıta sahanlığı ve açık deniz konularında aldığı kararlar belirtilmiştir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi kapsamında Boğazlar’ın uluslararası statüsü açıklanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti ile Libya Hükümeti arasında Doğu Akdeniz konusunda imzalanan antlaşma hakkında bilgi verilmiştir. Son olarak Türkiye ile Yunanistan arasında geçmişten gelen Ege Adaları sorunu üzerinde durulmuştur.

MARITIME JURISDICTIONS UNDER THE UNITED NATIONS CONVENTION ON THE LAW OF THE SEA OF 1982

Abstract

The efforts of nation states to rule over the earth have crossed the land limits and crossed the sea. This has brought many problems. International level meetings were held to address these problems. 1982 United Convention On The Law Sea has written down customary international law, and the maritime jurisdictions have been established. This Agreement defines the concepts of internal waters, territorial waters, contiguous zone, exclusive economic zones, continental shelf and high sea. Turkey has not been a party to this Convention. Within the scope of the study, the principles of confining marine jurisdictions and marine jurisdictions are described. The rights and obligations of the countries in maritime jurisdictions are explained. It also describes the innocent passage, right of visit, flag law and hot pursuit. Turkey's decisions on territorial waters, contiguous zone, exclusive economic zone, continental shelf and high sea are set forth under the Convention in the Black Sea, Aegean Sea and Mediterranean. The international status of the Bosphorus, the Dardanelles and Marmara Sea are explained under the Montreux Convention. Information about the treaty between the Republic of Turkey and the Libyan Government on the Eastern Mediterranean is provided. Finally, Turkey and Greece have focused on the problem of the Aegean Islands from the past.

GİRİŞ

Devlet; ülke, insan topluluğu ve egemenlik unsurlarından meydana gelmektedir. Egemenlik kavramı Jean Bodin’den bu yana çok az değişmiş iken ülkeler kara sınırları ötesinde egemenlik haklarını kullanmak isteyerek sınırları aşmışlardır. (Ertuğrul, 2017, s. 42).

Yeryüzünün toplam yüzölçümünün yaklaşık olarak 2/3’ü denizlerle çevrilidir. Bu deniz alanları devletler tarafından ticari, ekonomik, jeopolitik vb. çeşitli amaçlarla kullanılmaktadır. Öncelikli amaç denizlerden canlı kaynak elde etmekle birlikte teknolojideki gelişmeler ile birlikte mineral (madeni) kaynaklardan yararlanmak da olanaklı hale gelmiştir. Teknolojik imkânların artması ile deniz tabanlarından petrol ve doğalgaz gibi çeşitli madenlerin çıkarılması ile daha da önemli bir hale gelmiştir. (Acer ve Kaya, 2020, s. 195).

Deniz kaynaklarını üç grupta toplayabiliriz. Bunlar; Balıklar, sucul hayvanlar ve deniz bitkilerinin bulunduğu canlı kaynaklar, petrol, doğalgaz, çamur içindeki minerallerin ve metallerin bulunduğu mineral kaynaklar, son olarak da gel-git ve akıntı gibi kuvvetlerden elde edilen enerji kaynaklarıdır. (Cin, 2005, ss.
21-26).

Tüm bu imkanlar doğal olarak devletlerce değerlendirilmeye çalışılmakta ve bunun bir sonucu olarak da devletler arasında siyasi ve askeri çatışmalara neden olmaktadır. Bu çıkar çatışmalarını dengelemek amacıyla bir takım kurallar bütününe ihtiyaç duyulmuştur. Bunun sonucu olarak Uluslararası Deniz Hukuku kavramı ortaya çıkmıştır. Uluslararası Deniz Hukukunu, devletlerin denizlerden, deniz tabanlarından ve deniz tabanlarının altından yararlanmayı düzenleyen uluslararası hukuk kuralları olarak tanımlayabiliriz. (Acer ve Kaya, 2020, s. 196).

1. TARİHÇE VE KODİFİKASYON SÜRECİ

Deniz Hukuku alanındaki düzenlemelerin M.Ö. 3000 yıllarına kadar gittiği düşünülmektedir. Zira Eski Mısır Krallığı’nın kurulduğu bu dönemde deniz hukuku konularında düzenlemelerin yapıldığı düşünülmektedir. Sümerler tarafından ise deniz hukukunun kodifikasyonuna ilişkin belgeler mevcuttur. (Canca, 2012, s. 25).

Modern ulusların 17. yy ile 19.yy’ın sonlarına kadar denizlerde geçerli hukuksal prensibi “denizlerin serbestliği” prensibiydi. Bu prensibin En önemli savunucusu Hugo Grotius’dur. Kendisi aynı zamanda Uluslararası Deniz Hukukun kurucularından sayılmaktadır. Grotius, “Mare Liberum (Serbest Denizler)” adlı eserinde bu prensibi savunmuştur. Bu prensibin ilgili devletler tarafından kabul edilmesinin en önemli nedeni o dönem devletlerin faaliyetlerinin sınırlı olması ve deniz canlı kaynaklarının sınırsız yani tükenmez olduğu inancıydı. (Acer ve Kaya, 2020, s. 197).

İspanya ve Portekiz arasındaki deniz hakimiyeti iddialarını konu alan ve Grotius’un denizlerin serbestliğini savunduğu Mare Liberium adlı eserine karşı olarak da John Selden tarafından kaleme alınan Mare Clausum adlı eserinde ise denizlerin serbestliği ilkesinin karşısında durmuştur. (Canca, 2012, s. 26).

III.Selim döneminde Amerika Birleşik Devletleri, Osmanlı Devleti kontrolündeki Cezayir, Trablusgarp ve Tunus’un yerel yöneticileri ile 1795 yılında denizcilik hususunda imzaladığı dostluk ve işbirliği antlaşması ile gemilerin serbest dolaşımı için harç vermeyi kabul etmiştir. Bu antlaşmalar yabancı literatürde “berberi antlaşmaları” olarak geçmektedir. Antlaşmanın orijinal metni Osmanlı Türkçesi’dir. (Ilgın, Kırval, ve Yalçın, 2018, ss. 133-135). Belirtilen tarihte Akdeniz’in ticari önemini göstermek açısından bu antlaşma delil niteliğinde gösterilebilir.

Deniz alanlarında devletlerin yetkilerini daha somut hale getirmek için atılan ilk adım 1930 La Hey Konferanslarıdır. Milletler Cemiyetinin çalışmaları ile yapılan konferanslarda deniz alanlarının belirlenmesi ve sınırlandırılması hususunda başarı elde edilememiştir. (Acer ve Kaya, 2020, s. 197).

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun çağrısı ile 1958 tarihinde toplanan Cenevre Deniz Hukuku Konferansında bitişik bölge, balıkçılık bölgesi ve kıta sahanlığı gibi alanlara hukuki zemin hazırlanmış oldu. Ancak karasularının genişliği konusu bu konferansta düzenleme alanı bulamamıştır. (Acer ve Kaya, 2020, s. 197).

1973 yılında New York’da toplanan III.Deniz Hukuku Konferansı 1982 yılında Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin kabulü ile sona ermiştir. Sözleşme günümüzde halen yürürlüktedir. 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi, deniz hukuku kurallarını kapsamlı olarak bir araya getirmiştir. Ayrıca Deniz Hukukunun temel belgesi olarak bilinmektedir. Denizlerde ulaşım hakları, deniz yetki alanları, ekonomik yetkiler, karasularının sınırı, deniz yatağındaki kaynakların hukuki statüsü gibi temel konular düzenlenmektedir. (Acer ve Kaya, 2020, s. 199).

Uluslararsı sözleşmelerde çekinceler; devletlerin bazı kısımlarını kendi lehine değiştirme istekleri doğrultusuna başvurdukları bir uygulama olup uluslararası sözleşmelere daha çok taraf devletin katılmasını sağlamak amacıyla da sıkılıkla başvurulmaktadır. Ancak bazı uluslararası sözleşmelerin bütünlüğününü korunması amacıyla çekinceler yasaklanmıştır. 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi de çekince konulması yasaklanan sözleşmelerden bir tanesidir. (Akkutay B. , 2011, ss. 1-2).

Türkiye bu Sözleşme’ye karasularının genişliği hükümlerinden dolayı taraf değildir. Ege Adaları sorunu bu sorunun başlıca kaynağını oluşturmaktadır. (Karaman Engür, 2018, s. 15). Çalışmanın devamında da açıklanacağı üzere Yunanistan deniz yetki alanlarının sınırlandırılması prensiplerinden sayılan hakçalık ilkesini hiçe sayarak Türkiye’yi Ege Denizinde dar bir alana hapsetmeye çalışmaktır.

1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin bir çok hükmü uluslararası örf ve adet hukuku haline gelmiştir. Türkiye’nin Sözleşme’ye taraf olmamasına rağmen ısrarla karşı çıkmadığı ve uluslararası örf ve adet hukuku haline gelmiş hükümleri Türkiye açısından bağlayıcı olacaktır. (Canca, Devletlerin Gemilere Müdahale Yetki ve Yükümlülükleri, 2015, s. 24).

2. DENİZ YETKİ ALANLARI

Deniz yetki alanlarını hukuksal staüleri farklı üç gruba ayırabiliriz. İlk grupta devletin ülkesinin birer parçasını oluşturan alanlardır. Bunlar devletlerin tam egemenliği altındaki deniz alanlarıdır. İkinci grup deniz alanları ise devletin tam egemen olmadığı ancak bazı konulara ilişkin olarak egemen yetkiler kullandığı deniz alanlarıdır. Üçüncü gup deniz alanları ise hiçbir devletin münhasır yetkisi altında olmayan, bütün devletlere açık olan açık denizler ve açık deniz tabanıdır. (Acer ve Kaya, 2020, s. 201). ilkesi olarak evrenselleştirilmiştir.“kara denize hakimdir” Denizler üzerinde egemenlik hakkı öne sürülebilmesinin ön koşulu devletin kıyısının bulunmasıdır. Bu hususu 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde kayıt altına alınmıştır. Uluslararsı Deniz Hukukunda bu husus (Açıkgönül, 2012, s. 16).

2.1. Devletin Egemenliği Altındaki Deniz Alanları

2.1.1. Esas Çizgi (Hat)

Deniz alanlarının dış sınırlarının belirlenmesinde kayda esas alınan çizgi “esas hat (çizgi)” olarak adlandırılır. (Kurun, 2021, s.79). Deniz alanlarının tümü esas çizgi olarak belirtilen kıyı çizgisinden itibaren ölçülmektedir. Kıyı çizgisinin belirlenmesinde ortaya çıkan ilk sorun kıyı ile denizin birleştiği çizginin belirlenmesinde yüksek dalga durumunun mu yoksa alçak dalga durumunun mu esas alınacağıdır. Deniz belli dönemlerde yükselmekte belli dönemlerde ise alçalmaktadır. Bunun ana nedeni medcezir olarak adlandırılan gel-git olaylarıdır. Günümüzde esas alınan ölçüt alçak deniz çizisidir. Bu husus Cenevre Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi’nin 3’üncü, 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin ise 5’inci maddesinde düzenlenmiştir. Bu yönteme “normal esas hat (baseline)” yöntemi denir. (Acer ve Kaya, 2020, ss. 201-202).

2.1.2 İç Sular

Tanım olarak bakıldığında iç sular (internal waters); devletin esas çizgisi ile kara ülkesi arasında kalan deniz alanını ifade eder. Körfezler, limanlar ve düz esas çizgi ile kara ülkesi arasında kalan deniz alanları ülkenin iç sularını oluşturur. Bu kısımlar devletin tam egemenliği altındaki deniz alanlarıdır. Yani iç sular ülkenin bir parçası olarak kabul edilir. Bu yerlerden başka ülke gemilerinin önceden izin almadan geçme hakkı olarak adlandırılarn “zararsız geçiş hakkı” bulunmamaktadır.

Yani kıyı devleti yabancı unsurlara karşı tam olarak yetkilidir. (Acer ve Kaya, 2020, ss. 201-202). Ancak daha önce karasuları rejimine tabi iken daha sonra iç sular rejimine tabi olan alanlar bulunmaktadır. Sözleşme’ye göre bu yerlerde zararsız geçiş hakkı devam etmektedir. (Canca, Devletlerin Gemilere Müdahale Yetki ve Yükümlülükleri, 2015, s. 49).

İç sularda devletlerin tam egemenlik hakkı vardır. Buralarda hukuki veya cezai sorumluluk doğurabilecek gemilere müdahale edilerek el koyma, soruşturma, ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz işlemleri yapılabilecektir. (Baykal, 1998, ss. 158-159/akt. Canca, Devletlerin Gemilere Müdahale Yetki ve Yükümlülükleri, 2015, s. 49).

Körfezlerin durumu da 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde düzenlenmiştir. Buna göre körfezin ağız açıklığı 24 deniz milini[1] aşmamalıdır.

Fazla olması halinde, körfezin içinde iki kıyıyı birleştiren 24 deniz millik hattın içerisinde kalan kısım iç sulardan sayılacaktır. Ancak bu koşulları taşımamasına rağmen uzun zamandan beri kıyı devletinin tam yetkisi altında kabul edilmesi nedeniyle iç sular rejimine tabi olan körfezlere “tarihsel körfezler” denir.

Tunus Körfezi ve Finlandiya Körfezi buna örnek olarak verilebilir. (Canca, Devletlerin Gemilere Müdahale Yetki ve Yükümlülükleri, 2015, s. 49).

İç hukuk düzenlememize baktığımızda esas çizgileri saptama yetkisi 1982 tarih ve 2474 sayılı Karasuları Kanunu ile Bakanlar Kuruluna dolayısı ile Cumhurbaşkanına verilmiştir. Ticaret Gemilerinin Türk limanlarına girmek için önceden izin alma durumu söz konusu değildir. Savaş gemileri hususunda ise 1983 tarihli 18252 sayılı Yabancı Silahlı Kuvvetlere Bağlı Gemilerin Türk İç Sularına Gelişleri ve Bu Sularda Hareket ve Faaliyetlerine İlişkin Yönetmelik düzenlemesi mevcuttur. Bu düzenlemeye göre yabancı savaş gemileri 15 gün önceden, nükleer savaş gemileri ise 1 ay önceden izin almak zorundadırlar. (Acer ve Kaya, 2020, s. 206). Savaş gemisi BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 29’uncu maddesinde tanımlanmıştır. Buna göre; bir devletin silahlı kuvvetlerine ait olan ve kendi tabiyetindeki askeri gemilerin açık dış işaretlerini taşıyan, bir deniz subayının komutasında bulunan ve mürettebatı askeri disiplin kurallarına tabi olan gemilerdir. (Kaya, 2020, s. 316).

* Zararsız Geçiş Hakkı

Bu noktada zararsız geçiş hakkı (innocent passage) açıklaması yapmak uygun olacaktır. Bu hak ile yabancı gemiler bir ülkenin karasularından önceden izin almaksızın geçiş yapma hakkıdır. Ancak yabancı devlet gemilerine iç sularda bu hak tanınmamıştır. Bu hakkın kullanılma koşulu, yabancı gemilerin zararsız olması gerektiğidir. Aksi halde kıyı devletinin söz konusu gemiye engel olma hakkı olacaktır. Yabancı sivil gemiler için getirilen bu hakların askeri gemiler için söz konusu olup olmadığı tartışmalı olmakla birlikte kıyı devletinin özel geçiş düzenlemesi yapabileceği değerlendirilmektedir. Denizaltılarının ise bu bölgelerden geçişlerinde su üstünde bulunma ve bayrak çekme zorunluluğu vardır. (Acer ve Kaya, 2020, s. 208).

2.1.3. Karasuları

Karasuları (terirorial water, terirorial sea); devletin kıyıları etrafından belli bir uzaklığa giden ve ilgili devletin egemenliği altında bulunan deniz alanıdır. Karasularının devletin egemenliği altında olduğu hususu tartışmasız bir prensiptir. 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 3’üncü maddesine göre karasularının genişliği esas hattan itibaren 12 deniz milini geçemeyecektir. Devletler 12 deniz milinden daha dar genişliğe sahip karasuları ilan edebileceklerdir ancak 12 deniz milinden daha geniş karasuları ilan edemeyecekleri yapılageliş kuralları ile de benimsenmiş bulunmaktadır. (Acer ve Kaya, 2020, ss. 206-207). Bilindiği gibi yapılageliş kuralları Uluslararası Hukukun kaynakları arasında uluslararası antlaşmalardan sonra ikinci sırada yer almaktadır. Bir davranışın düzenli olarak yenilenmesi halinde artık bu davranış yapılageliş kuralına dönüşecektir. Ayrıca bu uygulamanın zorunlu hale geldiği hususunda inancın yerleşmiş olması gerekmektedir. (Aybay, 2011, ss. 22-124).

Karasularının hukuksal statülerine bakıldığında ise devletlerin bu deniz alanlarında tam egemenlik haklarının bulunduğu söylenebilir. Ancak yabancı devlet gemilerinin başka devletlerin karasularından zararsız geçiş hakkı vardır. Yabancı gemiler bu hakkı kullanırken kıyı devletinin barış, düzen ve güvenliği ile uluslararası hukuk kurallarına riayet etmelidirler. Kural olarak kıyı devleti karasularından geçen gemileri durduramaz, yolundan çeviremez ve özel hukuk anlamında icrai ve ihtiyati tedbirler uygulayamaz. Bu tedbirleri uygulayabilmesi için bizzat geminin sularından geçişi sırasında veya bu geçiş nedeniyle yükümlülüklere aykırı davranması gerekir. Bu halde kıyı devleti yabancı gemi üzerinde bu tedbirlere başvurabilecektir. (Canca, Devletlerin Gemilere Müdahale Yetki ve Yükümlülükleri, 2015, s. 51).

Ülkemizde 1982 tarihli ve 2474 sayılı Karasuları Kanunu mevcuttur. Kanun ile Türk karasularının genişliği 6 deniz mili olarak belirlenmiştir. Ayrıca Kanun ile Bakanlar Kurulu’na dolayısı ile Cumhurbaşkanı’na belli denizlerde hakkaniyete uygun olarak 6 deniz mili üzerinde karasuyu genişliği ilan etme yetkisi tanınmıştır. Karadeniz ve Akdeniz için 12 deniz mili olarak uygulanan genişlik Ege Denizi’nde 6 deniz mili olarak uygulanmaktadır. (Acer ve Kaya, 2020, s. 209).

Devletlerin büyük çoğunluğu karasularının genişliğini 12 deniz mili olarak belirlemişken, Danimarka, Norveç, Yunanistan ve Türkiye gibi az sayıda ülke karasularını daha dar genişlikte belirlemişlerdir. Buna karşın bazı Latin ve Afrika ülkeleri ise karasularının genişliğini 200 deniz mili olarak tutmaya devam etmektedirler. (Ertuğrul, 2017, s. 50).

2.2. Devletlerin Bazı Egemenlik Yetkileri Kullandıkları Deniz Alanları

2.2.1. Bitişik Bölge

Bitişik bölge (contiguous zone) kavramı 1736 yılında İngiltere’nin “Hovering Act” yasası ile başlamış olup Cenevre Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi ile kesin bir hukuksal statüye bağlanmış olup ayrıca 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 33/1’inci maddesinde tanımı yapılmıştır. Bitişik bölge; kıyı devletinin ülkesinde veya karasularında uyguladığı gümrük yasalarının, mali yasalarının, göç ve sağlıkla ilgili yasalarının ihlal edilmesini önlemek ve karasularında bu yasaları ihlal edenleri cezalandırma yetkisini kullanmak maksadıyla oluşturulmuş deniz alanıdır. (Acer ve Kaya, 2020, s. 213).

Cenevre Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi ve 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre bitişik bölge kıyı devletinin esas çizgisinden itibaren en fazla 24 deniz milidir. Böylelikle 24 deniz mili ilan eden bir devlet 6 deniz mili de karasuları ilan etmiş ise artık bitişik bölge genişliği 18 deniz mili olacaktır. (Acer ve Kaya, 2020, s. 215).

Türkiye karasularını ilan etmesine rağmen gerek Karadeniz’de gereksen Ege Denizi ve Akdeniz’de ilan ettiği bitişik bölge bulunmamaktadır. Aslında ilk kez 906 sayılı Gümrük Kanununun Bazı Maddelerinin Ta’diline Dair Kanun ile 4 deniz mili genişlikte gümrük bitişik bölgesi ilan edilmiştir. Ancak 5383 sayılı Gümrük Kanunu ile Türkiye’nin gümrük sınırı siyasi sınır ile aynı olduğunun kabulü nedeniyle gümrük bitişik bölgesi mevcut değildir. (Canca, Devletlerin Gemilere Müdahale Yetki ve Yükümlülükleri, 2015, ss. 64-65).

2.2.2. Kıta Sahanlığı

Kıta sahanlığı (continental shelf) jeolojik bir kavram olup, kara ülkesinin deniz altındaki doğal uzantısıdır. Kıta sahanlığı kavramı Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Harry S.Truman’ın[2] 1945 yılında yapmış olduğu bir bildiri ile başlamıştır. 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre kıyı ülkesinin deniz yatağının müsait olması halinde 200 deniz mili uzaklığa kadar ilan etmeye gerek olmaksızın kıta sahanlığına sahiptir. Ancak kıyı devletinin doğal uzantısı veya kıta marjı 200 deniz mili öteye geçerse şayet bu uç noktaya kadar uzanacaktır. Ancak her durumda 350 deniz milini aşamayacaktır. Kıta sahanlığı su tabakasını değil, deniz tabanını ve onun altını kapsar. (Acer ve Kaya, 2020, ss. 215-217).

Kıta sahanlığı, karasuları, bitişik bölge ve münhasır ekonomik bölge gibi hayali bir çizgi ile yaratılmamıştır. Burası kıyı devletinin kara ülkesine bağlı ve deniz yatağındaki devamıdır. (Akkutay A. İ., 2018, s. 9).

Kıta sahanlığının hukuksal statüsü Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi ve 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde düzenlenmiştir. Buna göre kıta sahanlığı devletin egemenliği altında olan bir deniz alanı değildir. Devlet bu alan üzerindeki doğal kaynaklar üzerinde münhasır (egemen) yetkilere sahiptir. (Acer ve Kaya, 2020, s. 217). Devletler bu alanlardaki doğal kaynakların araştırılması ve işletilmesi hakkına sahiptirler. Bu hakların ihlali halinde kıyı devleti gemilerin alıkonulması ve tutuklama yetkilerine sahiptir. Kıyı devleti araştırma ve işletme hakkını kullanmasa bile hiç kimse sahildar devletin açık rızası olmaksızın bu faaliyete girişemez.

Ancak bütün devletler kıyı devletinin faaliyetleini engellememek kaydıyla bu alanlardan denizaltı kabloları ve petrol boruları döşeme hakkına sahiptir. (Canca, Devletlerin Gemilere Müdahale Yetki ve Yükümlülükleri, 2015, s. 66).

İlan edilmesine gerek olmaması nedeniyle Türkiye’nin; Karadeniz, Ege Denizi ve Akdeniz’de kıta sahanlıkları mevcuttur. Karadeniz’de Sovyetler Birliği ile kıta sahanlığı sınırı oluşturulmuş iken diğer denizlerimizde başka ülkeler ile düzenleme mevcut değildir. (Acer ve Kaya, 2020, ss.217-218).

2.2.3. Münhasır Ekonomik Bölge

1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre münhasır ekonomik bölge (Exclusive Economic Zone); esas çizgiden itibren 200 deniz mili uzaklığa kadar ilan edilebilen deniz alanıdır. Münhasır ekonomik bölge, karasularının ötesinde ve ona bitişik deniz alanıdır. Hukuksal statüsüne bakıldığında kıyı devletinin egemenliği altında olmayıp bu alandaki deniz tabanında ve bu tabanın altındaki doğal kaynaklar üzerinde kıyı devletine münhsır yetkiler tanımaktadır. Kıyı devleti izin vermediği sürece diğer devletlerce bu alandaki doğal kaynaklar işletilemez ve aranamaz. Sadece deniz tabanı değil, deniz üzerinden elde edilecek rüzgar ve güneş enerjiside münhasır ekonomik bölge ilan eden devletin münhasır yetkisi altındadır.

Diğer devletler ise bu alanda hava ve deniz ulaşımı, enerji nakil boruları döşeme ve bilimsel araştırmalar yapmaya yetkildirler. (Acer ve Kaya, 2020, ss.218-219).

Sözleşme’de düzenlenen münhasır ekonomik bölge rejimi birçok açıdan sui generis olarak tanımlanmaktadır. Kıyı devletince münhasır ekonomik bölge ilan ettiği bölgelerde kanunlara ve kurallara riayeti sağlamak için gemiye çıkılması, gemilerin denetimi, gemiye elkonulması ve dava açılması gibi tedbirlere başvurulabilecektir. (Canca, Devletlerin Gemilere Müdahale Yetki ve Yükümlülükleri, 2015, s. 69).

Kıta sahanlığı kavramı ile münhasır ekonomik bölge kavramı birbirine benzer kavram olmakla birlikte ortak ve farklı yönleri mevcuttur. Kıta sahanlığı kavramı jeopolitik açıdan ortaya çıkmış iken, münhasır ekonomik bölge kavramı ekonomik amaçlarla ortaya çıkmıştır. Kıyı devletinin münhasır ekonomik bölgesinde hak iddia edebilmesi için ilan şartı aranırken kıta sahanlığı için kıyı devletinin hak iddia edebilmesi için böyle bir bölge ilan etmesine gerek yoktur. (Karaman Engür, 2018, ss.59-63).

Türkiye 1986 tarih ve 11264 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Karadeniz’de 200 deniz mili genişliğinde münhasır ekonomk bölge ilan etmş bulunmakta olup, Ege Deniz’i ve Akdeniz’de henüz münhasır ekonomik bölge ilan etmemiştir. (Acer ve Kaya, 2020, s.220). Ancak çalışmanın devamında da açıklanacağı üzere Libya Hükümeti ile “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” antlaşması yapılmıştır.

2.3. Hiçbir Devletin Egemenlik Yetkisi Altında Olmayan Deniz Alanları

2.3.1. Açık Deniz

1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre açık deniz (high sea); bir devletin münhasır ekonomik bölgesine, karasularına veya iç sularına dahil olmayan bütün deniz alanlarıdır. Bu alanlarda artık devletlerin egemenlik hakları yoktur. Dolayısıyla buraların hukuksal statüsü için Sözleşme “serbestlik” ilkesini benimsemiştir. (Acer ve Kaya, 2020, s.222).

Sözleşme’ye göre sahili bulunsun bulunmasın açık denizler bütün devletlere açıktır. Açık denizlerin serbestliği çerçevesinde uluslararası hukuk kurallarına uygun olarak tüm devletler açık deniz üzerinde uçma, deniz altı kabloları ve petrol boruları döşeme, suni adalar tesis etme hakları vardır. (Canca, Devletlerin Gemilere Müdahale Yetki ve Yükümlülükleri, 2015, s. 29).

* Ziyaret Hakkı

niteliğinde bir suçtur. [3]Devletler açık denizlerde bazı suçların varlığı halinde yabancı devlet gemileri üzerinde de müdahale hakkını kullanabilirler. Deniz haydutluğu (korsanlık) yapan gemilere karşı, izinsiz yayın yapan gemilere karşı, köle ticareti yapan gemilere karşı ve uyruksuz (tabiiyetsiz) gemilere karşı ve yabancı bayrak çekmesine rağmen geminin gerçekte savaş gemisiyle aynı tabiiyette olması halinde müdahale hakları mevcuttur. (Acer ve Kaya, 2020, s. 224). Sözleşme’de tanımlanan deniz haydutluğu suçu “jus cogens”(Var Türk, 2019, s. 499). İzinsiz yayın kapsamına uluslararası hukuk kurallarına aykırı olarak yapılan radyo ve TV yayınlar girmekte olup yardım çağrıları bu kapsamda değildir. (Canca, 2012, s. 184).

* Açık Denizde Yaşanan Düzeniz Göçmen Olaylarında Ziyaret Hakkı

1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ile açık denizlerde köle ticareti yapılması halinde her devletin müdahale hakkı olduğu kabul edilmiş ise de göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti suçları bu kapsamda değildir. Bu nedenle taraf devletler kendi bayraklarını taşıyan ve düzensiz göçmen taşıyan gemilere müdahale hakkına sahip olmakla birlikte başka bayraklı gemilere müdahale hakkı bulunduğu hususu tartışmalıdır. Makul şüphe halinde taraf devlet diğer devletin bayrağını taşıyan geminin göçmen kaçakçılığı yaptığından şüphelenmesi halinde bayrak devletine durumu bildirerek açık denizde gemiye çıkmak ve arama yapmak gibi önlemleri ilgili devletten talep edebilecektir. (Ergüven S. , 2020, s. 269).

* Bayrak Yasası

Devletler açıkdenizlerde kendi araç ve kişileri üzerinde egemenlik yetkilerini kullanmaya devam edebileceklerdir. Devletlerin açık denizlerde kendi uyruğundaki gemiler üzerinde egemenlik haklarını kullanmaya devam etmelerine “bayrak yasası (flag law)” denir. Buna göre ilgili gemi taşıdığı bayrağın ülke topraklarına dahildir. (Acer ve Kaya, 2020, s. 224).

* Sıcak Takip (Kesintisiz İzleme Hakkı)

Sıcak takip hakkı ile kıyı devleti kendi deniz alanına yönelik kuralı ihlal eden yabancı bayraklı gemileri takip ederek müdahalede bulunma ve yargılama yetkisine sahip olmaktadır. Bu durum bayrak kuralınını istisnasını oluşturmaktadır. (Ergüven N. S., Uluslararası Hukuk Açısından Sıcak Takip Hakkının Devletlerin İşbirliği Doğrultusunda Kullanılması, 2018, ss. 368-369).

Yabancı bir gemi, kıyı devletinin yetkisindeki bir deniz alanında yasalara aykırı hareket etmesi halinde bu suçtan dolayı takibinde geminin açık denize kaçması durumunda gemi takip etmeye devam edilebilir, durdurulup yakalandığında kovuşturma amacıyla limana getirilebilir. Sıcak takip hakkı şartları şunlardır; (Acer ve Kaya, 2020, ss. 224-225).

- İhlal, iç sular, karsular, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge veya buralarda kurulu tesislerin güvenlik alanlarında olmalıdır.

- Takibe bu sularda başlanmalı ve gemiye “dur” ihtarı verilmelidir.

- Takip aralıksız olmalıdır. Bu takip gemi veya uçaklarla yapılabilecektir.

- Takip başka devletin karasularında sona ermelidir.

- Aşırı güç kullanılmadan ölçülü izleme yapılmalıdır.

Dur emri veren uçak, gemiyi kendisinin tutuklama imkanı olmaması halinde kıyı devletine ait olan ve ilk uçak tarafından haberdar edilen gemi veya uçak gelene kadar izlemeyi kesintisiz sürdürmesi gerekir. İzlenen gemi kendi devletinin veya üçüncü devletin karasularına girince sıcak takip hakkı son bulur. Son olarak belirlenen şartlara aykırı olarak yapılan sıcak takip sonucu meydana gelen zarar ve kayıplardan kıyı devleti sorumlu olacaktır.

Sıcak takip hakkı ancak savaş gemileri ve askeri uçaklar ile açık dış işaretlerle bir kamu hizmetine tahsis edilmiş oldukları ve bu hususta yetkili kılındıkları belli olan diğer gemiler veya uçaklar ile takip yapabileceklerdir.(Canca, Devletlerin Gemilere Müdahale Yetki ve Yükümlülükleri, 2015, s. 79-83).

2.3.2. Uluslararası Deniz Yatağı

Uluslararası deniz yatağı 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin XI. Kısmında “BÖLGE” başlığı altında düzenlenmiştir. (Kaya, 2020, s. 300). Devletlerin kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik alanı dışında kalan deniz alanlarının tabanı uluslararası deniz yatağıdır. Sözleşme bu tabanı “insanlığın ortak mirası (common heritage of manking)” olarak niteler. Bu alanın hukuksal statüsü için şunlar söylenebilecektir; (Acer ve Kaya, 2020, ss. 225-226).

- Bu alanlar hiçbir devletin egemenliği altında değildir.

- Doğal kaynaklar üzerinde başka devletlerin veya kişilerin mülkiyeti yoktur.

- Bu alan tüm insanlığın ortak çıkarına uygun kullanılmalıdır.

- Bu alanlardaki doğal kaynaklardan elde edilen gelir tüm üye devletlere hakça paylaştırılır.

- Bu alanların kullanımı ve doğal kaynaklarının işletilmesi Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesinin yetkisindedir.

Bölgedeki kaynaklar Sözleşme’ye taraf devletlerin kontrolü altında yani bu devletlerin sponsorluğundaki şirketler veya kişilerce araştırılıp işletilebilecektir. Ayrıca bu şirket veya kişilerin bu hususta Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesinin ruhsatına yani iznine ihtiyacı vardır. Sponsorluk koşulundan amaç, şirket veya kişilerin üzerine düşen yükümlülükleri gerçekleştirmemesi halinde sponsor olan taraf devletin sorumluluğuna gidilebilmesidir. (Altınok, 2019, ss. 11-12).

3. DENİZ YETKİ ALANLARININ SINIRLANDIRILMASINDA UYULACAK İLKE VE İHTİLAFLAR

1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ve başka uluslararası sözleşmeler ile kıyı devletlerinin deniz yetki alanları belirlenmiştir. Kıyı devletleri bazı gerekçeler göstererek denizlerden azami yararlanma çabası içine girmeleri neticesinde deniz alanlarının sınırlandırılması sorunları ortaya çıkmıştır. (Demir, 2020, s. 27). Bu hususa örnek vermek gerekirse bir kıyı devletinin ilan edebileceği karasuları genişliği Sözleşme ile en fazla 12 deniz mili olarak belirlenmiş iken bazı ülkelerin bu genişlikte karasuları ilan etmesi halinde kıyıdaş ülke karasularını ihlal etme durumu söz konusu olacaktır. Bu ve bunun gibi ihlallerin önüne geçilmesi maksadıyla ülkelerin yüzölçümü, coğrafi konumu, adalar ve boğazların bulunması, tarihi vb. kriterler dahilinde belli sınırlandırma prensipleri benimsenmiştir.
Genel kabul gören bazı prensipler bu başlık altında ele alınmıştır. (İstikbal, 2020, ss. 136-148).

3.1. Gerekli Saygı (Due Regard) Kuralı

Farklı deniz alanlarında diğer devletlere tanınan hakları, kıyı devletinin hakkının sınırı olması prensibidir. Örnek vermek gerekirse kıyı devletinin karasularındaki hakkı, diğer devletlerin zararsız geçiş hakkı ile sınırlandırılmasıdır.

3.2. Hakçalık (Equity) İlkesi

Hakçalık kavramı Yunanlılar “merhamet”, Eski Çin Yasası “şefkat”, Hindu Felsefesi “doğruluk”, Romalılar “Eşitlik”, İslami Öğreti “İyiye Yormak” olarak kullanmışlardır. İç hukukumuzda ise iyi niyet ve sebepsiz zenginleşme kavramı bu ilke ile ilişkilidir. Ayrıca hakçalık ilkesi uluslararası hukukun genel ilkelerindendir. En yaygın olarak Deniz Hukukunda karşımıza çıkan bu ilke her somut olayda hakça bir çözüm bulunmasına dayanmaktadır.

Hakça sınırlandırma ilkesinde dikkate alınan koşullar; kıyı uzunluğu, kıyının genel biçimi, adalar, ekonomik unsurlar, jeolojij ve jeomorfolojik oluşumlar, güvenlik mülahazaları, devlet uygulamaları, üçüncü devletlerin hak ve menfaatleri, tarihi haklar sayılabilir. (Açıkgönül, 2012, ss. 107-147). Ayrıca Türkiye Ege Denizi’nde Yunanistan ile olan deniz yetki alanlarının bu ilke doğrultusunda çözümlenmesi gerektiğini savunmaktadır.

3.3. Eşit Uzaklık (Equidistance) İlkesi

Deniz yetki alanlarının sınırlandırılması 1982 BM Deniz Hukuk Sözleşmesi ile eşit uzaklık ilkesine dayanır. Her iki kıyı devletinin esas hatlarının en yakın noktalarından eşit uzaklıkta olan orta hattır.

3.4. Coğrafyanın Üstünlüğü (Land Dominates Sea) İlkesi

Hakçalık ilkesinin ete kemiğe büründürülmesi, ölçülebilir hale getirilmesi için coğrafyanın değerlendirilmesini esas alan ilkedir.

3.5. Orantılılık (Proportionality) İlkesi

İlgili devletlerin kıyı şeritlerinin uzunluğu ile devletlerin sahip olacağı deniz yetki alanları arasında orantısallığın bulunmasına dayanan prensiptir.

3.6. Tek Deniz Sınırı (Single Maritime Boundary) İlkesi

Münhasır ekonomik bölge kavramının ortaya çıkışı ile kıyı devletleri deniz yetki alanlarını karasuları ötesinde sınırlandırma işlemi esnasında basitlik, kesinlik ve kolaylık adına hem münhasır ekonomik bölge hem de kıta sahanlığı sınırlarını tek deniz sınırı olarak belirleme isteği sonucu ortaya çıkan ilkedir.

3.7. Kapatmama (Non-Encroachment) ve Kesmeme (Non-Cut Off) İlkesi

Kıta sahanlığı veya münhasır ekonomik bölge belirlenirken kıyı devletinin kıyı hattının deniz tarafındaki projeksiyonunun kapatılmamasıdır. Kapatmama ilkesi daha çok kıta sahanlığında kullanılan bir kavram iken kesmeme ilkesi münhasır ekonomik bölgede kullanılan bir kavramdır.

3.8. Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi

Deniz alanlarının sınırlandırılmasında ortaya çıkan ihtilafların pek çoğu Uluslararası Adalet Divanı tarafından çözüme kavuşturulmuştur. Aynı zamanda 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ile kurulan Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi de bu amaca hizmet etmektedir. (Erdem, 2019, s. 23).

Sözleşme ile kurulan bu Mahkeme’nin “ihtiyati tedbir” kararı verme yetkisi bulunmaktadır. Hatta diğer uluslararası hukuk ihtilaflarına bakan yargı mercilerinde olmayan “olağanüstü ihtiyati tedbir” kararı verme yetkisi de mecuttur. (Sarıbeyoğlu Skalar ve Cecanpınar, 2019, ss. 1265).

Mahkeme’nin vereceği kararlar sadece davanın taraflarını bağlayacaktır. Ancak 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin veya başka bir uluslararası sözleşmenin yorumlanması hususunda vermiş olduğu kararlarda sözleşmeye taraf devletler duruşmalara müdahil olma hakları olacak ve verilen kararlar bu şekilde müdahil olan devletler içinde bağlayıcı olacaktır. Mahkeme bünyesinde ayrıca daimi statüyle kurulan Deniz Yatağı Uyuşmazlıkları Dairesi bulunmaktadır. (Akçapar, 1996, s. 32).

4. TÜRK BOĞAZLARINDAN TİCARET GEMİLERİNİN GEÇİŞLERİNDE DEVLETİN MÜDAHALE YETKİSİ

Ancak Karadeniz’deki askeri güç dengesinin korunması amacıyla bazı sınırlandırmalar getirerek barış zamanı ve Türkiye’nin tarafsız veya muharip olduğu savaş zamanı durumları için farklı yaklaşımlar öngörmüştür. Türk Boğazları’ndan geçiş rejimi hususunda karşımıza iki düzenleme çıkmaktadır. Bunlar 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve 1998 tarihli ve 11860 sayılı Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni Tüzüğü’dür. Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile taraf devletlerin Türk Boğazları’ndan geçiş ve ulaşım serbestisini tanıdıkları hüküm altına alınmıştır.(Canca, Devletlerin Gemilere Müdahale Yetki ve Yükümlülükleri, 2015, s. 59).

4.1. Barış Zamanı

Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nde ticaret gemileri barış zamanında herhangi bir denetime tabi olmaksızın Türk Boğazları’ndan serbestçe geçebilmesi hususu garanti altındadır. Bunun istisnası ise gemilerin sağlık denetimidir. Sözleşme’ye göre barış zamanı ticaret gemileri bayrağı ve yükü ne olursa olsun gece ve gündüz herhangi bir mersime tabi olmaksızın Boğazlar’dan geçebilecektir. Ancak geçişi esnasında yakın bir sağlık istasyonunda durarak temiz sağlık belgesi veya gemide bulaşıcı hastalık olmadığını gösteren sağlık bildirisi göstereceklerdir. (Canca, Devletlerin Gemilere Müdahale Yetki ve Yükümlülükleri, 2015, s. 60).

4.2. Savaş Zamanı

Savaş zamanı Türkiye’nin tarafsız olması halinde ticaret gemileri barış zamanındaki esaslar dahilinde geçiş serbestisinden yararlanmaya devam edeceklerdir.

Türkiye’nin kendisini pek yakın savaş tehlikesi tehdidine maruz görmesi durumunda ticaret gemileri boğazlardan barış zamanı usulünce geçebileceklerdir. Ancak gemiler boğazlara gündüz girmeli ve Türk makamlarınca gösterilen yolu izlemeleri gerekir. Ayrıca ücrete tabi olmaksızın klavuzluk koşulu getirilebileccektir.

Türkiye’nin muharip olduğu savaş zamanında Türkiye’nin savaş durumunda olduğu ülkeye ait ticaret gemileri boğazlardan geçemeyeceklerdir. Tarafsız devletlere ait ticaret gemileri ise Türkiye’nin savaşta olduğu devlete hiçbir biçimde yardım etmemek koşulu ile boğazlardan serbestçe geçebileceklerdir. Aynı şekilde gündüz geçmeleri ve gösterilen yolu izlemeleri esastır. Ayrıca Türkiye Savaş Hukukunun kendisine tanıdığı hakka istinaden gemilerin taşıdıkları yükleri kontrol etme ve harp kaçağı malları zapt ve müsadere hakkı bulunacaktır. (Canca, Devletlerin Gemilere Müdahale Yetki ve Yükümlülükleri, 2015, ss. 61-62).

5. DOĞU AKDENİZ VE EGE ADALARININ SÖZLEŞME KAPSAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ

5.1. Doğu Akdeniz Coğrafyasının Değerlendirilmesi

Dünya üzerindeki kanıtlanmış petrol rezervlerinin %47’si, doğalgaz rezervlerinin ise %43’ü Doğu Akdeniz coğrafyasında bulunmaktadır. BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin deniz yetki alanlarını düzenleyen kurallarına göre Doğu Akdeniz’de hak sahibi ülkeler olarak; Türkiye, Lübnan, İsrail, Suriye, Gazze Şeridi, Mısır, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) sayılabilecektir. Afrodit, Leviathan, Herodot, Nil ve Zohr havzaları doğalgaz açısından zengin havzalardır. (İstikbal, 2020, s. 19-20).

Bu bölgede bulunan ülkelerin durumlarının değerlendirilmesinde fayda vardır. Ülkelerin değerlendirilmesine bakıldığında; (İstikbal, 2020, s. 21-23)

İtalyan Eni şirketince Mısır’ın denizsel alanı içeriside yer alan Zohr bölgesinde 2015 yılında 150 milyar metreküp olarak tahmin edilen doğalgaz rezervi bulunması ile Mısır ithalatçı ülke konumundan ihracatçı ülke konumuna yükselmiştir.

Suriye ise iç karışıklıklar nedeniyle şu aşamada deniz alanlarında aktif rol oynayamamaktadır. İç karışıklık yaşayan bir başka ülke ise Lübnan’dır. Lübnan’ın Doğu Akdeniz’e kıyısı olması ile yaklaşık olarak 3.45 trilyon metreküp doğalgaz rezervi bulunan Leviathan havzasındaki doğalgazın 0,71-2,71 trilyon metreküp kısmı Lübnan deniz yetki sahasında yer almaktadır. Ancak Lübnan iç karışıklık ve teknolojik yerersizlik nedeniyle girişimde bulunamamaktadır. İsrail ise Lübnan ile işbirliğine yanaşmamaktadır.

İsrail bölge fakiri bir ülke konumundayken 2009 yılında Levant havzası Tamar sahasında ve 2010 yılında Levant havzası Leviathan sahasında gerçekleştirdiği doğalgaz keşifleri ile ihracatçı ülke konumuna yükselmiştir.

İsrail, Filistin’i yok sayarak bölgede Yunanistan ve GKRY ile birlikte kareket etmektedir. Rusya Federasyonu’nun Doğu Akdeniz’de kıyısı olmamasına rağmen Suriye üzerindeki siyasi hakimiyeti ile etkisinin olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. Bu husus Suriye açısından da önemlidir. GKRY, 2015 yılında Rusya Federasyonu’na üs teklif ederek yaklaşma göstermiştir. Görüldüğü üzere sınırı olmamasına rağmen Rusya dikkate alınması gereken bir devlettir.

5.2. Libya Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti Arasında İmzalanan Münhasır Ekonomik Bölge Antlaşması

Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile 27 Kasım 2019 tarihinde imzalanan “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırsı” ile Türkiye Cumhuriyeti hukuk temelinde mevcut antlaşmalara itiraz eden ülke izlenimi verilmeye çalışılan konumundan çıkarak uyuşmazlıklarda hukuki zemin oluşturan ülke konumuna geldiğini söyleyebiliriz. Libya, Malta ve Tunus ile olan kıta sahanlıkları sorunlarını Uluslararası Adalet Divanı kararları ile çözüme kavuşturmuştur. Libya’nın mahkeme kararı olmaksızın deniz yetki alanı antlaşması yaptığı tek devlet Türkiye’dir. (İstikbal, 2020, ss. 237-238).

Muhtıra ile Akdeniz’de kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik sınırları belirlenmiş ayrıca uyuşmazlık halinde çözüm yolları gösterilmiştir. Uyuşmazlık halinde öncelikle diplomatik kanallar ile çözümleneceği vurgulanmıştır.

Sözleşme iki devlet tarafından onaylanarak bağlayıcılık kazanmıştır. (İstikbal, 2020, s. 239-240). Ancak şu hususu belirtmekte fayda vardır; Türkiye Cumhuriyetinin Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yaptığı “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırsı” ile Akdeniz’de bir münhasır ekonomik bölge ilan etmemiştir. Sadece iki ülke arasında Akdeniz’de kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik sınırları belirlenmiştir.

5.3. Adaların Hukuki Statülerinin Değerlendirilmesi

1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre med zamanı su üzerinde olan, etrafı sularla çevrili ve doğal olarak oluşmuş kara parçası ada olarak tarif edilmiştir. Adaların; karasuları, münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlıkları diğer kara parçalarına uygulanan sözleşme hükümlerine göre belirlenir. Ancak bunun istisnası mevcuttur. İnsan ikameti olmayan veya kendi ekonomik hayatını sürdürmesine olanak bulunmayan kayalıkların münhasır ekonomik bölge veya kıta sahanlıkları olamayacağı belirtilmiştir. (Ademuni-Odeke, 2018, s. 212).

Deniz alanlarının sınırlandırılmasında adaların etkisi büyüktür. Deniz alanlarının sınırlandırılmasında coğrafi konumları baz alındığında adalar dört farklı şekilde sınıflandırılır. Bunlardan ilki; diğer devletlere nazaran kendi devletine daha yakın olan “doğru taraftaki adalar” olarak isimlendirilir. İkinci grupta yer alan adalar; diğer devlete kendi anakara devletinden daha yakın konumda yer alan “ters taraftaki adalar” olarak isimlendirilir. Üçüncü grupta yer alan adalar; iki devlet anakarası arasındaki orta hat üzerinde bulunan adalardır. Son grupta yer alan adalar ise denizaşırı adalardır. (Ergüven N. S., Akdeniz ve Karadeniz Genelinde Deniz alanlarının Sınırlandırılmasında Adaların Etkisine Yönelik Uluslararası Yargı Kararlarının Değerlendirilmesi, 2019, ss. 69-70).

Adalar üzerinde çekişmeli hak ihtilafları devam etmektedir. Bunlardan öne çıkanları; Güney Çin Denizi, Türkiye ve Yunanistan arasında sorun oluşturan Ege Denizi ile Arktik ve Falkland Adaları’dır. (Ademuni-Odeke, 2018, s. 207).

5.4. Ege Denizi ve Akdeniz Adaları Üzerinde Türk ve Yunan Tezi

Türkiye’nin tezine göre; Türkiye ile Yunanistan ana karaları sahilleri arasında eşit uzaklık ilkesine göre bir orta hat belirlenmesi, bu orta hatların karşı tarafında kalan adaların karasuları dışındaki deniz yetki alanları bakımından göz ardı edilmesi veya çok az hak verilmesi şeklindedir. Deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında ise hakçalık ilkesininin benimsenmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Türkiye ayrıca Uluslararası Adalet Divanı’nın deniz yetki alanlarının belirlenmesi hususunda verdiği birçok kararının da bu doğrultuda olduğunu vurgulamaktadır. (İstikbal, 2020, s. 159).

Yunanistan ise Ege ve Akdeniz’de yer alan ada ve kayalıkların münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlıklarının olması gerektiğini savunmaktadır. Yunanistan sorunun eşit uzaklık ilkesi ile çözümlenebileceğini savunmaktadır. (İstikbal, 2020, ss. 160-161).

Yunanistan 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin kendisine tanıdığı maksimum deniz sınırlarını Ege Denizi’nde bulunan adalar üzerinde kullanmak istemektedir. Bu şekilde Ege Denizi’nde geniş bir kıyı hattına sahip olan Türkiye’yi dar bir alana hapsetme amacı gütmektedir. Yunanistan öncelikle Türkiye ile olan Ege Denizinde karasuları ve kıta sahanlığı sorununu Uluslararaası Adalet Divanına taşımıştır. Ancak Türkiye Mahkeme’nin yargı yetkisini tanımaması nedeniyle Mahkeme’ce yetkisizlik kararı verilmiştir. (Erçakıca, 2021, s. 307).

SONUÇ

Kıyı devletlerinin deniz alanlarından sınırsız bir şekilde yararlanma istekleri geçmişten günümüze uzanan bir durumdur. Bu deniz alanlarının sınırlandırılması amacıyla somut şekilde atılan adımlar 1930 La Hey Konferansları ile başlayıp 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile somut hale getirilmiştir. Sözleşme ile kıyı devletlerinin deniz yetki alanları belirlenerek birçok deniz hukukunu ilgilendiren uluslararası örf ve adet hukuku yazılı hale getirilmiştir.

Sözleşme ile deniz yetki alanlarının hukuksal statüleri; devletlerin tam egemenliği altındaki deniz alanları olan iç sular ve karasuları, devletin tam egemen olmadığı ancak bazı konulara ilişkin olarak egemen yetkiler kullandığı deniz alanları olan bitişik bölge, münhasır ekonomik bölge ile kıta sahanlığı ve hiçbir devletin münhasır yetkisi altında olmayan bütün devletlere açık olan deniz alanları olan açık denizler ve uluslararası deniz yatağıdır.

Türkiye 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne Ege Denizi’nde yaşanan karasuları sorunları nedeniyle taraf olmamıştır. Ancak Sözleşme’nin birçok hükmü yapılageliş kuralı niteliğine bürünmesinden dolayı artık bu hükümler Türkiye içinde bağlayıcı hale gelmiştir.

Türkiye, Karadeniz ve Akdeniz’de 12 deniz mili olarak ilan ettiği karasularını Ege Denizi’nde 6 deniz mili olarak ilan etmiştir. Ayrıca Karadeniz’de 200 deniz mili olarak münhasır ekonomik bölge ilan etmesine rağmen Akdeniz ve Ege Denizi’nde henüz ilan etmemiştir.

Buna rağmen Türkiye, Libya Hükümeti ile “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” antlaşması yaparak doğalgaz rezervi olarak son derece zengin havzalara sahip Doğu Akdeniz coğrafyasında etkinliğini ortaya koymuştur. Ancak söz konusu Antlaşma münhasır ekonomik bölge ilan edilmesi anlamına gelmemektedir.

Ege Denizinde yer alan ve Türkiye kıyı hattına yakın mesafede bulunan Yunan Adaları nedeniyle Yunanistan ile karasuları sorunu yaşanmaya devam etmektedir. Yunanistan, Türkiye’nin deniz yetki alanlarının hakça sınırlandırılması ilkesi teklifine sıcak bakmayarak Türkiye’yi dar bir alana hapsetme amacı gütmeye devam etmektedir.

Stj. Av. Recep DURSUNOĞLULARI

KAYNAKÇA

Acer, Y., & Kaya, İ. (2020). Uluslararası Hukuk Temel Ders Kitabı (11.Basım b.). Ankara: Seçkin.

Açıkgönül, Y. E. (2012). Deniz Yetki Alanlarının Hakça İlkeler Çerçevesinde Sınırlandırılması. İstanbul: Legal.

Ademuni-Odeke. (2018). BMDHS Kapsamında Adaların Hukuki Rejimi: Yeni Gelişmeler ve Zorluklar. Ankara Üniversitesi Deniz Hukuku Araştırma Merkezi Deniz Hukuku Dergisi, 1(2), 207-240.

Akçapar, B. (1996). Birleşmiş Milletler Deniz Hukuk Sözleşmesi'nde Deniz Hukuku Uluslararası Mahkemesi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 51(01), 20-42.

Akkutay, A. İ. (2018). 200 Deniz Milinin Ötesindeki Kıta Sahanlığı. Ankara: Adalet.

Akkutay, B. (2011). 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi Çerçevesinde Çekinceler ve İhtiyari İstisnalar. Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni, 31(1), 1-27.

Altınok, M. (2019). Deniz Yatağı Uyuşmazlıkları Dairesi'nin Danışma Görüşü Işığında Uluslararası Derin Deniz Yatağı Madenciliğinde Sponsor Devletlerin Yükümlülükleri ve Sorumlulukları. Selçuk Üniversitesi Adalet Meslek Yüksek Okulu dergisi, 2(2), 9-32.

Aybay, R. (2011). Kamusal Uluslararası Hukuk. Ankara: Seçkin.

Baykal, F. (1998). Deniz Hukuku Çalışmaları. İstanbul: Alfa.

Canca, H. (2012). Denizde İşlenen Suçlar. Ankara: Seçkin.

Canca, H. (2015). Devletlerin Gemilere Müdahale Yetki ve Yükümlülükleri. Ankara: Seçkin.

Cin, T. (2005). Devletlerarası Hukukta Balıkçılık. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 21-26.

Demir, İ. (2020). Türk Deniz Yetki Alanlarının Belirlenmesinin Hukuki Dayanakları Üzerine Bazı Düşünceler. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Adalet Dergisi, 0(65), 27-50.

Erçakıca, M. (2021). Doğu Akdeniz'de Yaşanan Güncel Gelişmelerin Kıbrıs Sorunu ve Uluslararası Deniz Hukuku Çerçevesinde Değerlendirilmesi. Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 16(1), 301-334.

Erdem, M. (2019). Adaların Deniz Alanlarının Sınırlandırılmasındaki Rolü: Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi Pratiği. Ankara Üniversitesi Deniz Hukuku Araştırma Merkezi Deniz Hukuku Dergisi, 2(1), 21-44.

Ergüven, N. S. (2018). Uluslararası Hukuk Açısından Sıcak Takip Hakkının Devletlerin İşbirliği Doğrultusunda Kullanılması. Ankara Üniversitesi Deniz Hukuku Araştırma Merkezi Deniz Hukuku Dergisi, 1(2), 367-394.

Ergüven, N. S. (2019). Akdeniz ve Karadeniz Genelinde Deniz alanlarının Sınırlandırılmasında Adaların Etkisine Yönelik Uluslararası Yargı Kararlarının Değerlendirilmesi. Ankara Üniversitesi Deniz Hukuku Araştırma Merkezi Deniz Hukuku Dergisi, 2(1), 69-90.

Ergüven, S. (2020). Devletlerin ve Hükümet Dışı Örgütlerin Deniz Yoluyla Düzensiz Göç ile İlgili Faaliyetlerinin Deniz Hukuku Açısından Değerlendirilmesi. Ankara Üniversitesi Deniz Hukuku Araştırma Merkezi Deniz Hukuku Dergisi, 3(1), 261-286.

Ertuğrul, Ü. E. (2017). Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine Göre Kıyı Devletlerinin egemen Hakları. Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 21(1), 41-81.

Ilgın, S., Kırval, L., & Yalçın, T. (2018). Amerika Birleşik Devletleri ile Osmanlı Devleti Arasında 1795 yılında İmzalanan Denizcilikle İlgili Dostluk ve İşbirliği Antlaşması. Ankara Üniversitesi Deniz Hukuku Araştırma Merkezi Deniz Hukuku Dergisi, 1(1), 133-149.

İstikbal, C. (2020). Enerji Kaynakları ve Deniz Yetkileri Bakımından DOĞU AKDENİZ SORUNU. Ankara: Seçkin.

Karaman Engür, S. N. (2018). Türkiye'nin Münhasır Ekonomik Bölgesindeki Balıkçılık Hakları. Ankara: Adalet.

Kaya, İ. (2020). Uluslararası Hukukta Temel Belgeler. Ankara: Seçkin.

Kurun, M. (2021). Uluslararası Hukukta Yapay Adalar ve Tesisler. Ankara: Gazi Kitabevi.

Sarıbeyoğlu Skalar, M., & Cecanpınar, H. (2019). Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesinin İhtiyati Tedbir Yetkisi. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, 25(2), 1264-1287.

Var Türk, K. (2019). Deniz Haydutluğu ve Siber Güvenlik: İnsansız Gemiler. Ankara Üniversitesi Deniz Hukuku Araştırma Merkezi Deniz Hukuku Dergisi, 2(2), 495-542.

--------------------

[1] 1 deniz mili=1.852 metre. https://www.convertworld.com/tr/uzunluk/deniz-mili.html (Erişim Tarihi:03.08.2021). 1 deniz mili=1.852 metre.

[2] Harry S Truman (8 Mayıs 1884 – 26 Aralık 1972), Amerika Birleşik Devletleri'nin 33. başkanıdır. Göreve 1945 yılında o zamanki başkan olan Franklin D. Roosevelt'in görev başında ölmesi sonucu başkan yardımcısı iken gelmiştir. Başkanlığa geldiğinde II. Dünya Savaşı'nın son ayları yaşanıyordu. https://tr.wikipedia.org/wiki/Harry_S._Truman (Erişim Tarihi: 03.08.2021). Bu bildiri ile Amerika Birleşik Devletleri Kıta sahanlığı dahilinde bulunan deniz altındaki ve üstündeki tüm kaynakların ABD’ ye ait olduğunu ilan etmiştir

[3] Jus Cogens (üstün buyruk) uluslararası hukukun temelini oluşturan kurallar bütünüdür. Bu kurallar bir kişi veya kurum tarafından empoze edilmemiş aksine tüm halklar tarafından benimsenmiştir. Bunlara köle ticareti yasağı, soykırım yasağı örnek olarak verilebilir.

Anahtar Kelimeler: Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması, Deniz Yetki Alanları, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, Karasuları, Kıta Sahanlığı, Münhasır Ekonomik Bölge, Açık Deniz

Keywords: Maritime Delimitation, Maritime Jurisdictions, United Convention On The Law Sea, Territorial Sea, Continental Shelf, Exclusive Economic Zone, High Sea

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.