12 Mayıs 2020

AHMET CEVDET PAŞA VE TÜRK HUKUKUNA KATKILARI

GİRİŞ

Ahmet Cevdet Paşa, hem bir tarihçi hem bir eğitimci hem bir hukukçu hem de bir sosyologdur. Paşa işte bu sancıların verdiği dürtüyle kimi zaman sosyolog kimi zaman fakih kimi zaman hukukçu kimliği ile kontrolsüz gerçekleşen ve tarihte eşi görülmemiş bu dönüşümün en uygun ve rahat biçimde anlatılması için çalışmalarda bulunan, dönemin en önemli karakterlerindendir. Yazmış olduğu eserlerle bu alanlara damgasını vurmuştur. Bu nedenle hangi zaviyeden bakılırsa o alanda Paşadan öğrenilecek çok şey vardır. Osmanlı’da her alanda yenilik hareketlerinin başladığı ve buna ilaç gibi muhtaç olduğu dönemde, meseleler çok çeşitli ve fazla olmasına rağmen bu donanıma sahip insan sayısı çok azdır. Bu bağlamda, döneminde karşılaşılan birçok problemin çözümünde akla ilk Ahmet Cevdet Paşa gelmiştir. Azmi sayesinde bütün görevlerden başarıyla çıkmıştır.

Paşa Tanzimat döneminin önemli isimlerinden biridir. Tanzimat, devletin Batı karşısında çöküşünün kabul edildiği ve nedenlerin araştırıldığı, planlı bir şekilde çözümler üretilmeye çalışıldığı ve bugün Türk Modernleşmesinin başlangıcı sayılan bir dönemdir. Avrupa’da yaşanan Sanayi Devrimi, Fransız Devrimi, Aydınlanma Çağı gibi önemli süreçler neticesinde yeni bir düzen kurulmuş ve tüm bunların evrenselleşmesiyle Osmanlı bu değişime ayak uydurması gereklikliliği ile geç de olsa yüz yüze gelmiştir. Her ne kadar kaba bir ayrım olsa da Osmanlı gibi doğu toplumlarının yukarda belirtilen bir tarihi süreçten ve tecrübeden Batılı anlamda yoksun oluşu Ahmet Cevdet Paşa gibi renkli kişiliklerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Bahsi geçen dönüşümden hukuk sahası da nasibini almıştır. Özellikle milliyetçilik fikirlerinin yayılması sonucu sınırların siyasi, kültürel, dini ve hukuki anlamda belirginleşmesi tek tip bir hukuk sistemi geliştirme faaliyetlerinin artmasına sebep olmuştur. Yeni ve milli bir kimliğin oluşum sürecindeki değişim şokunu en aza indirmek ve somut dayanak noktaları oluşturmak amacıyla kanunlaştırma hareketine gidilmiştir.

Avrupa’da başlayan, kanunlaştırma hareketleri ve tek tip bir hukuk sistemi geliştirme gibi faaliyetlerin Osmanlı’ya yansımaları olmuştur. Tam da burada, Ahmet Cevdet Paşa hukuktaki gelişmelerin öncülerindendir. Paşa’nın donanımı yanında aldığı görevi dikkat ve itinalı bir şekilde yapması başarısının sırrıdır. Ayrıca o, ne eskiye ait şeylerin hepten terk edilmesini ne de yeniye ait her şeyin olduğu gibi alınmasını doğru bulmaktadır. Dönemin Felatun Beyle Rakım Efendi’sinde cisimleşen doğu-batı ayrımı, Ahmet Cevdet Paşa’da bütünleştirici bir vaziyette görünmüştür. Dini ve kültürel değerlerin korunması gerektiğini düşünüyor fakat Avrupa’daki gelişmelerden geri kalınmasını da istemiyordu. Buna yönelik kaygısı, milli, geleneksel, kültüre uygun bir kanun yazma girişiminde motivasyonunu oluşturmuştur. Geleneksel denilen yani bu coğrafyanın ruhunu oluşturan fıkhi kavramların modern anlamdaki harflerle yazılmasının sonucu Mecelle ortaya çıkmıştır.

Her ne kadar “mecelle müellifi” olarak ananlar olsa da bir komisyon çalışmasına dayanması nedeniyle Mecelle hariç tutulursa, Ahmet Cevdet Paşa hukuk alanında eser anlamında somut katkı sağlamamıştır. Diğer alanlarda yazdıkları ise başyapıt niteliğindedir. Yeniliklerin birbiri ardına geldiği Tazminat döneminde, pozitif hukuk alanında temellerin atılmasını sağlamıştır. Onu büyük yapan yaşadığı dönem ve döneminin ötesindeki zihniyetidir. Fransız medeni kanunun tercüme edilmesi fikrine karşı çıkarak milli bir kanun oluşturmamız gerektiğini savunmuş, o zor dönemde bunu başarmış olması, günümüzde hala kanun tercüme etmemiz karşısında hukukçularımıza örnek olacaktır. Özetlersek bu çalışmamızda Ahmet Cevdet Paşa’yı inceleme nedenimiz onun bilgi düzeyi, gayreti, dönemine göre ileri fikirleri ile Türk hukuk tarihinde önemli bir yere sahip olmasıdır. Türk hukukunun modernleşme sınavını ve bu anlamda tarihteki kırılmayı anlamanın, Mecelle’den yoksun okumalarla gerçekleşemeyeceğine olan inancımız, bizi Türk hukukunun bir parçasını Ahmet Cevdet Paşa orijininde incelemeye sevk etmiştir.

1.HAYATI VE EĞİTİMİ

Ahmet Cevdet Paşa, 1823 yılında bugün Bulgaristan sınırları içerisinde bulunan Lofça’ da dünyaya gelmiştir. Ataları ise bugün Kırklareli dediğimiz bölgeden göçmüştür. Asıl adı Ahmet olup ona Cevdet ismini aslında mahlas olarak, İstanbul’da eğitim gördüğü sırada şair Süleyman Fehim Efendi vermiştir.[1] Kendisi Vehbi mahlasını kullanırken, o dönemde aynı isimde iki büyük şair olması gerekçesiyle bu mahlası bırakmıştır.

Küçük yaşlarda Arapça eğitimi almıştır. Eğitiminde dedesinin etkisi büyüktür. Lofça’ da bulunan imam ve müftülerden çeşitli dersler aldıktan sonra eğitimine devam etmek için on üç yaşında İstanbul’a gitmiştir. Miralay Nuri Bey ve Müneccimbaşı Osman Sabit Efendi’den cebir ve hendese dersleri almıştır. Sadece medrese dersleri ile yetinmemiş astronomi ve benzeri alanlarda çalışmalar yapmıştır. Onun için, bugünkü anlamda interdisipliner yaklaşıma sahip demek yanlış olmayacaktır. İstanbul’da devam ettiği tekkede, aldığı mesnevi dersleri neticesinde mesnevihanlık icazeti almış yani ders verecek seviyeye gelmiştir. Dönemin ileri gelen hocalarıyla tanışmış, onlardan dersler almıştır. Belli bir seviyeye geldikten sonra bir yandan tahsile devam ederken bir yandan da dersler vermiştir.

İlmi ve edebi cemiyetleri takip ederek dil ve edebiyat bilgisini derinleştirmiştir. Bu sayede şiirle ilgilenmiştir. Arapça ve Farsça bilgisi iyi derecede, Fransızcası ise anlayabilecek ölçüdedir.[2] Cemil Meriç, Ahmet Cevdet Paşa’yı Fransızca bilgisinin yeterli olmadığı gerekçesiyle eleştirmiştir. Çünkü Meriç’e göre Batı’yı doğru okumak için yabancı dil çok önemlidir. Buna rağmen çoğu kez kendisinden takdirle bahsederek onun Batı’ya âşık fakat Doğu’dan kopmayan biri olduğunu söylemiştir.[3] Kendi döneminde, muhalifleri tarafından da eleştirilmiş olsa da o dönemi, çoğu zattan daha iyi okumuştur. Zaten Fransızcanın lüzumunu görünce, kendi çabasıyla ilerleme kaydetmiş fakat devlet görevlerinin ağırlaşması nedeniyle akıcı konuşacak düzeye gelememiştir.

Ahmet Cevdet Paşa incelendiğinde, medreselerin eleştirildiği ve yetersiz olduğunun tartışıldığı bir dönemde buna ne denli zıt bir örnek olduğu görülecektir. Daha önce de ifade edildiği gibi Paşa’nın ilgilendiği ilimler ve bunlardaki bilgi seviyesi adeta hayranlık uyandırmaktadır. Edebiyat, eğitim, tarih, hukuk, siyaset, sosyoloji gibi pek çok ilim üzerinde çeşitli faaliyetleri bulunmaktadır.[4] Bu sayede devletine çok büyük hizmetlerde bulunmuştur. Çeşitli alanlarda verdiği onlarca eser hala araştırma konusudur. Çok yönlü olmasında üstün gayretinin etkisi çoktur. Öyle ki okumalarından geri kalmak istemediğinden, tatilinin büyük kısmını İstanbul’da geçiriyor, Lofça’da kısa süre kalıyordu. Zengin bir aileden geldiği için, Lofça’dan gelen para ile işlerini gördürüyor, kendisi ilim tahsiliyle meşgul olmaya devam ediyordu.[5]

İlmi bilgisinin genişliği eserlerinden anlaşılabilecektir. Keçecizade Fuad Paşa ile beraber yazdığı Kavaid-i Osmaniye, Türkçe yazılmış ilk dil bilgisi kitabıdır. Türkçeye yaptığı katkı bununla sınırlı değildir. Örneğin 1851 yılında yaşanan ekonomik sıkıntı sırasında kriz kelimesine karşılık aranmış, Paşa’nın “buhran” teklifi kabul edilmiştir.[6] 1853 yılında kendine vakanüvislik denilen tarih yazıcılığı görevi verildi. 1774-1826 yılları arasını kayda alarak Tarih-i Cevdet isimli eseri yazdı. 12 ciltlik bu eser rütbe atlamasını sağlamış, bugünden bakıldığında ise Osmanlı’nın en büyük tarihçisi olarak anılır olmuştur. Aynı zamanda bulunduğu döneme ait önemli olayları da Tezakir isimli eserinde toplamıştır. Bu iki eser bize o dönemle ilgili önemli bilgiler sunmaktadır. Peygamberler tarihini anlatan Kısas-ı Enbiya, Miyar-ı Sedad isimli mantık kitabı da diğer önemli eserleridir.[7]

Ele aldığı bir konuya tam anlamıyla hakim olmak istemiştir. Doğru bildiği bir mesele hakkında geri adım atmamış ve pek çok tartışmada haklı çıkmıştır. Bu konuda hocası Vidinli Hoca ile girdiği şiddetli bir münakaşası meşhurdur. Ahmet Cevdet, tartışmada ısrarcı olmuş ve hocası tarafından azarlanmıştır. Fakat daha sonraları bir ders esnasında Vidinli hoca “Hak, Lofçalı’nın imiş” diyerek öğrencisine hakkını teslim etmiştir. [8]

Paşa, kadılıktan Darülmuallimin Müdürlüğüne, Encümeni Daniş üyeliğinden Osmanlı tarihini yazma görevine, Anadolu kazaskerliğinden Halep valiliğine ve çeşitli nazırlıklara kadar devlet kademelerinde pek çok görevi başarı ile yerine getirmiştir. Adliye, Maarif, Evkaf, Ticaret, Dâhiliye Nezareti görevlerinde bulunmuş ve hepsine ayrı ayrı damga vurmuştur. Adliye Nazırlığına tam beş defa atanmış, çeşitli nedenlerle geri alınmıştır. Bunda daha sonra bahsedeceğimiz Mecelle’nin hazırlanması çalışmalarına karşı çıkanlar etkilidir. Özellikle Maarif nezaretinde hazırladığı nizamname ve Adliye Nezaretindeyken Gülhane Hattı Hümayun’dan itibaren hazırlanan kanunları kitap halinde toplaması ile derin izler bırakmıştır.[9] Devlet yönetiminin güçlendirilmesi amacıyla vilayet nizamnamesi çalışmalarında bulunmuştur. Bu nizamname ile yeni vilayetler oluşturulmuş, valilerin seçiminde daha dikkat edilmesine karar verilmiştir.[10]

Paşa, Fransa’da İlimler Akademisi denilen bir yapının bizde de teşekkül edilmesini istiyordu. Bu kurum, yenilikleri takip etmek, ilmi çalışmalar yapmak, kitap tercüme etmek gibi amaçlara sahip olmalıydı. Bu istek 1851 yılında gerçekleşerek, Encümen-i Daniş kurulmuş oldu. Kendisi de buraya üye olarak atandı. Vakanüvislik görevini burada almıştır. [11] Yerli ve yabancı üyelerin bulunduğu bu meclisin kuruluş mazbatasını ve nizamnamesini kendisi yazmıştır. Kurumun temel amacı memleketin kültür seviyesini yükseltmekti.

Ahmet Cevdet’in hayatında Reşit Paşa ile tanışması çok önemli bir noktadır. Reşit Paşa sadarete geldiğinde çeşitli düzenlemeler yapmayı planlamıştır. Bu düzenlemeler sırasında, Şer’i konularla ilgili bilgi edinebilmek için Şeyhülislamlık makamından kendisine yardımcı olması için birisini istemiştir. Ahmet Cevdet tam olarak sadrazamın istediği niteliklere sahipti ve o görevlendirildi.[12] On beş sene süren beraberlikte Ahmet Cevdet, Reşit Paşa’dan pek çok şey öğrenmiştir. Bu sayede büyük şahsiyetlerle tanışmış, siyaseti daha yakından takip etmiş, Fransızca öğrenme lüzumunu, bu değişen çevresiyle hissetmiştir. Reşit Paşa hem kendisinin devlet basamaklarında yükselmesini sağlamış hem de fikirleri ile etkilemiştir. Örneğin bunlardan biri dilde sadeleşme hareketidir. Ahmet Cevdet, Reşit Paşa ile tanıştıktan sonra bu harekete taraftar olmuştur. Hatta Paşa’nın kanunlaştırma faaliyetlerinde kullandığı sade ve anlaşılır üslubu, Reşit Paşa ile yakınlığına bağlanmıştır.[13] Bu tanışma Paşa’nın ders verme ve eser yazma çizgisinde planladığı hayatı, devlet meseleleri ve siyaset yönüne çevirmiştir.[14]Çünkü o Lofça’dan ayrılırken özellikle dedesinin etkisiyle müderris olmayı planlamaktaydı. Fakat yaşadığı dönemde kendisinden başka şeyler bekleniyordu ve o da dönemin dehşetine kayıtsız kalmamıştır.

Bosna ve Kozan’da çıkan karışıklıklar sonucu Ahmet Cevdet Paşa’ya buralarda ıslah ve teşkilat kurmak görevi verildi. Farklı zamanlarda bu göreve atananlar olmuş fakat sadece kendisi başarıya ulaşmıştır. Örneğin Kozan’da asayiş olaylarını hallederek göçebelerin yerleşmelerini sağlamış, askerlik ve vergi alınması meselelerini yoluna koymuştur. Kısa zamanda buralarda teşkilat yapısını kurması ve düzenleyip reformlarda bulunması hukukçu yönüne dalalettir. Çünkü kuralları ve işleyişini belirleyerek sıfırdan bir teşkilat kurmak hukuk işidir. Osmanlı’nın temel ilkesi adalet olmasından dolayı hukuktan uzaklaşılması bu tür sıkıntılar doğuruyordu. Zaten devletin ayakta kalabilmesi ona göre adalete bağlıdır.

Görüşlerinin itibar görmesi, aldığı her görevi hakkı ile yerine getirmesi ve hızla rütbe atlaması nedenleri dolayısıyla kendisini çekemeyen ve her fırsatta muhalefet edenler bulunmaktaydı. Örneğin kendisi içten içe şeyhülislam olmak istese de buna yönelik bir beyanı yoktur. Fakat bir grup her daim bunun karşısında bulunarak engellemeye çalışmıştır.[15] Kendisinin ifade ettiğine göre Sultan Abdülaziz Han’ın bu yönde bir arzusu olmuşsa da Bosna’da mühim bir görevi olduğu gerekçesiyle engellenmiştir. 1866 yılına gelindiğinde ilmiye rütbesi, vezarete çevrilmesiyle bu hayali son bulmuş oldu.[16] Tabiri caiz ise sarığını çıkarıp, fes giydi. Artık Ahmet Cevdet Efendi değil, Ahmet Cevdet Paşa olarak anılacaktı.

Paşa’nın fikirleri itibar gördüğü gibi hizmetleri de takdirle karşılanırdı. Bu sayede genç yaşında mühim görevlere atanmıştır. Bu bağlamda Paşa’nın şu anısını paylaşmak gerekir: Sultan II. Abdülhamid Han yıldönümlerine dikkat eden ince bir insandır. Ahmet Cevdet Paşa’nın, Lofça’dan İstanbul’a gelişinin ellinci yılını da unutmamıştır. Bir araba göndererek onu Yıldız Sarayı’na davet etmiştir. Kendisine devlete yaptığı hizmetlerden, özellikle adliye sahasında yaptığı hizmetlerden bahisle takdirlerini bildirilmiş ve çeşitli hediyeler verilmiştir. Muhaliflerinin yoğun olduğu bir dönemde böyle bir tertip Paşa’yı hayli memnun etmiştir.[17]

Hayatının son dönemlerini Bebek’te bulunan yalısında geçirmiştir. 1895 senesinde geçirdiği bir hastalıktan sonra vefat etmiştir. Mezarı Fatih Sultan Mehmet Han türbesi haziresinde bulunur. Paşa’nın üç çocuğu olmuştur. Oğlu Ali Sedat Bey yazdığı mantık kitaplarıyla tanınmıştır. Kızı Fatma Aliye Hanım, edebiyatımızda ilk kadın romancıdır.[18]

2.HUKUK ALANINDAKİ KATKILARI

A.Genel Olarak

Daha önce de belirttiğimiz gibi Ahmet Cevdet Paşa hukuk alanında eser vermemiştir. Yalnız yaşadığı dönemde hukuk alanındaki gelişmelerin öncüsü olmuştur. Birçok yanlış uygulamayı değiştirmiş, birçok yeniliğe de önayak olmuştur. Paşa Avrupa’dan kanunların tercüme edilerek yürürlüğe girmesine genel olarak karşı çıkmıştır. Örneğin, Ticaret Mahkemeleri ile ilgili çıkan bir tartışmada kanunların milletlerin kültürel özelliklerine göre hazırlanması gerektiğini vurgulamıştır.[19] Çünkü kanunlar çoğu zaman ihtiyaçlara binaen oluşturulur. Bu ihtiyaçlar ise topumdan topluma farklılıklar arz eder. Bu çerçevede, Hristiyanlık etkisindeki Avrupa kanunlarının bizde uygulanması sakıncalar doğuracaktır. Bu noktadan hareketle Paşa hakkında, şekilde Batıcı ancak özde, başta İslam’a, sonrasında kültürüne bağlı demek yanlış olmayacaktır. Çünkü Batı’nın ilerleme kaydettiği ve Osmanlı’nın buna yetişmesi gerektiği yadsınamazdı. Ancak bunu yaparken Paşa’ya göre, İslam’dan ve kültürümüzden bütünüyle kopmak yanlış olacaktı. Zaten daha sonra detaylıca anlatmaya çalışacağımız Mecelle bu anlayışla hazırlanmıştır. Kanun tekniği açısından, din veya ırk ayrımı yapmadan herkese uygulanacak olması açısından, Mecelle Batı’daki kanunlaştırma hareketlerini yakalamış fakat muhteva itibariyle İslam’ı baz almıştır. Bunu başararak belki de, Batı’nın tekniği ile kültürü birbirinden ayrılamaz diyenlerin iddialarını çürütmüş oldu. Şunu da belirtmek gerekir ki, Mecelle şeri hükümler barındırıyorsa da bunların birçoğu modern hukuka uygundur.

O, her şeyden önce devletin çöküşünü engellemek için hukukun tesis edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Ona göre devletin yapısındaki bozulmanın nedeni adalet ve hakkaniyete uyulmamasıdır. Ayrıca toplum yapısının korunması amacıyla, yeni bir ceza kanunu gündeme geldiğinde, suç ve ceza dengesinin kurulması gerekliliğinden bahsetmiştir. Yani kanunlar toplum yapısına uygun olmalı ki bozulmalara neden olmasın.[20]Bunların yanında I. Meşrutiyetin ilanı ve Meclis-i Mebusan’ın kapatılması kararlarında Sultan Abdülhamid’i desteklemiştir. Adliye Nazırı sıfatıyla Mithat Paşa’nın yargılanmasında önemli rol oynamıştır. İslam Hukuku için özel bir tahsil almamış, kendisi yaptığı okumalarla bilgisini artırmıştır.

1875 senesinde Adliye Nazırı olduğu dönemde Ticaret Mahkemeleri, Ticaret Nazırlığı altında bulunmaktaydı. Henüz yeni kurulan bir bakanlık olan Ticaret Nezareti, bu konudaki uyuşmazlıklara da bakmaktaydı. Yabancılarla artan ilişkiler neticesinde, o dönemde dava sayısının artmasıyla beraber, bu mahkemeler daha da ehemmiyetli hale gelmiştir. Ahmet Cevdet Paşa, bugün sahip olduğumuz hukuk anlayışına uymayan bu hususu, ticaret mahkemelerini Adliye Nezaretine bağlayarak değiştirmiş, daha verimli çalışmalarını sağlamıştır. Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu isimli eserinde onun hakkında “dahi hukuk adamı” demiştir. [21]

1880 yılında Adliye Nazırı olduğu sırada mekteb-i hukuk açılmış ve ilk dersi kendisi vermiştir. Bu mektep, günümüzdeki İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin çekirdeği sayılmaktadır. Sultanahmet’te bulunan Adliye Nezareti bahçesinde inşa edilen binada başlayan eğitim ile Avrupa standartları yakalanmaya çalışılmıştır. Ülkemizde daha sonra açılacak diğer hukuk fakültelerine öncülük etmiş ve hukuk alanındaki gelişmelerin takipçisi olmuştur.[22] Paşa, yeterli seviyeye sahip hakimler yetişmesi için bu okula önem vermiştir. Çünkü adliye sahasındaki aksaklıkların en önemli sebeplerinden biri buydu. Paşa’ya göre sadece hakimlikte değil genel olarak atamalarda hakka ve liyakate dikkat edilmemesi bozulmayı getirmiştir. Mekteb-i Hukuk’ta, Usul-i Muhakeme-i Hukukıyye, Belagat-ı Osmaniye, Talim ve Hitabet gibi dersler vermiştir. Belagat ve hitabet gibi derslerin verilmesi günümüzde hukuk eğitiminin niteliğini sorgulayanlara önemli ipuçları verecektir. Ayrıca hakimlere yardımcı olması amacıyla Ceride-i Mehakim adıyla bir dergi yayınlamıştır. Bu dergide mahkeme kararları, kanunların amaçları, hükümlerin uygulanışı, ayrıntılara dair birçok bilgi yer almaktaydı.[23] Bu sayede hüküm yazma konusunda da hakimlere faydalı olacağı kanaatindeydi. Bu amaçlar hedefe ulaşmıştır ki bu dergi günümüzde Adalet adıyla yayınlanmaktadır.[24]

1857 tarihinde kanun yapmakla görevli Meclis-i Aliyi Tanzimat üyeliğine getirilmiştir. Burada çeşitli kanunların yapımı sürecine dahil olmuştur. Ceza Kanunnamesi, Şurayı Devlet Nizamnamesi, Divanı Muhasebat Nizamnamesi, Divanı Ahkamı Adliye Nizamnamesi, Evkaf Nizamnamesi bunlardandır. Daha sonra Meclis-i Aliyi Tanzimat ve Meclis-i Ahkamı Adliye’nin birleştirilmesi gündeme gelmiştir. Paşa, Mithat Paşa’nın da destekleri ile iki meclis kurulmasını teklif etmiş ve kabul ettirmiştir. Bunlardan Şurayı Devlet, kanun yapma faaliyetlerinde bulunacak ve idari yargıda üst organ olacaktır. Divan-ı Ahkamı Adliye ise bir temyiz makamı olup, Yargıtay’ın ilk şeklidir denilebilir.[25] Başkanlığına Ahmet Cevdet’in getirildiği bu temyiz makamının, üyelerinin üçte ikisi Müslüman üçte biri ise azınlıklardan oluşmaktaydı. Ahmet Cevdet, Yargıtay’ın ilk başkanı olarak anılmaktadır.[26]

Ahmet Cevdet Paşa’nın o dönemde yaptığı en büyük hizmetlerden biri de çeşitli alanlardaki nizamnameleri kaleme almaktı. Yeri geldikçe saydığımız bu nizamnamelerin çoğunluğunu kendisi kaleme almış, bir kısmın hazırlayan heyetlerde bulunmuştur. Örneğin Darülmuallimin müdürü olduğu sırada görev alanındaki gerekli nizamnameleri kendisi yazmıştır. Ve bu nizamnamelerin içinde çok önemli düzenlemeler bulunmaktadır. Konumuz itibariyle en önemlisi Divan-ı Ahkam-ı Adliye başkanlığına getirildiğinde hazırladığı nizamnamedir. Bahsi geçen nizamnamede hakimlerin azledilemeyeceği hükmü dikkat çekicidir. Çünkü Osmanlı’da hakimlik teminatı bulunmadığı gibi hakimlerin görev yerleri çeşitli sürelerle değişmekteydi. Bu maddenin kabulü için kendisinin sadareti ikna etmesi gerekmiştir. Bugün için pozitif hukukun temel ilkelerinden sayılan bu konu, o gün için kolay kabul edilmemiştir. İşte Ahmet Cevdet Paşa’yı büyük yapan da budur. O, dönemindeki aydınlardan bile farklı düşünüyordu. Bu madde ile mahkemelerin bağımsız ve tarafsız çalışmalarına katkı sağlamıştır. Hazırladığı kanun ve nizamnameler ve diğer Osmanlı kanunlarını Düstur başlıklı bir kitapta toplamıştır. Bu büyük hizmeti ile özellikle hukukçulara hükümleri bir arada bulabilecekleri adeta bir başucu kitabı armağan etmiştir. Bu açıdan bakıldığında Türk hukuk dilinin oluşmasında çok büyük katkıları olmuştur.

Arazi Kanunu, Tapu Nizamnamesi ve Tapu Senedi Talimnamesi kaleme aldığı düzenlemelerden en önemlileri denebilir. Arazi kanunu tazimat döneminde hazırlanan ilk milli kanunlardan biridir. Aslında bir komisyon çalışmasıdır ve başkanlığını Paşa yürütmektedir. İlk kanun çalışmalarından biri olmasına rağmen teknik, dil, içerik olarak en başarılısıdır. Sistematik biçimi ve sıralı halde maddeleşmesi ile Batı kanunlarına benzemektedir. Giriş ve sonrasındaki üç bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında arazi türleri ve tanımlar yer almaktadır.[27] Arazi kanununda düzenlenen yayla, kışlak, meralar ve kamunun ortak kullanımındaki alanlarla ilgili hükümler günümüzde de hala kullanılmaktadır. Yani arazi hususunda örf ve adetleri de bir araya getirerek bugünkü hükümlere temel oluşturmuştur.[28] Cumhuriyet’in ilanı sonrası yeni medeni kanunla uyuşan hükümleri varlıklarını sürdürmüştür. Paşa’nın yazma kabiliyetinde, henüz öğrencilik yıllarında dahi birçok mesele hakkında risaleler yazmış olması etkilidir.[29] O, öğrendiği bir konu hakkında, çeşitli hadiseler sonucunda, küçük çapta olsa da bir eser kaleme almaya çalışmıştır.

Tezakir, Tarih-i Cevdet ve Maruzat isimli eserleri incelendiğinde pozitif hukuka ait pek çok fikri savunduğu görülür. Bu nedenle Paşa, Tanzimat’ın önemli mütefekkirleri arasında sayılmıştır. O, hakların, hukuk kurallarıyla korunması gerektiği ve bunun devletin görevi olduğunu, sosyal adaletin tesisi ve işin hak edene verilmesi gerektiğini söylemiştir. Hukuk çarkının işleyebilmesi için, bu ilimle uğraşanların önemi ve onlarda olması gereken özelliklerden bahsetmiştir.[30] Belagat-ı Osmaniye isimli eserinin, hukukun daha etkili şekilde savunulabilesi açısından, hukuk mektebinde okutulmasını istemiştir.[31] Şuan fakültelerimizde böyle bir dersin niçin bulunmadığı ayrı bir tartışma konusudur.

Özellikle 18. Yüzyıl sonrasında Avrupa’da hukuk alanında yaşanan gelişmeler Osmanlı’yı da etkilemiştir. Tek tip bir hukuk sisteminin kurulmasına yönelik hareketler, kapitülasyonların da etkisi ile Osmanlı’ya karşı baskı unsuru olarak kullanılmıştır. Bilindiği üzere Osmanlı onlarca milletten, farklı dinlerden insanları barındıran koca bir devlettir. Fakat 18-19. yüzyıllarda gücünü giderek yitirmiştir. Bilhassa Avrupalı devletler, kapitülasyonların da etkisiyle Osmanlı’nın içişlerine karışır hale gelmişlerdi. Ahmet Cevdet Paşa padişaha yazdığı bir mektubunda, örneğin temyiz makamlarında bulunan Hristiyan üye sayısının artırılmasıyla hukuki güvenliğin sağlanmasına vurgu yapmıştır. Yeri gelmişken, onun fikirlerinin sarayda değer gördüğünü söylemek gerekir. Zaten Maruzat isimli eseri Sultan İkinci Abdülhamid’ e 1839-1876 yılları arasında yazdığı bu tip yazılardan oluşur. Yine tekil bir hukuk sistemi oluşturabilmek için Nizamiye mahkemelerin kurulması gerektiği görüşündedir. Çünkü aynı olaya farklı mahkemeler çok farlı kararlar vermekteydi.[32] O gün için böyle bir fikir şeriyye mahkemelerine rakip olarak görüldüğünden, kabulü çok zordu. Bu fikre karşı mukavemetleri önlemek için, Celaleddin Devvani’nin Divanı Def’i Mezalim isimli eserini kaynak göstererek, şeriata aykırı olmadığını ispat etmeye çalışmış ve neticede amacına ulaşmıştır.[33] Bu mahkemelerin getirdiği bir yenilik de davaların heyet halinde görülüyor olmasıdır. Bu heyette gayrimüslim üyeler de bulunmaktaydı.[34]

Avrupa’dan bakıldığında, Osmanlı’da hukukçu olarak, Kanuni Sultan Süleyman’ın çıkardığı kanunlara yardımcı olan Şeyhülislam Ebussuud Efendi ve Tanzimat döneminin önemli ismi Ahmet Cevdet Paşa öne çıkacaktır.[35]Görüldüğü üzere Ahmet Cevdet, Osmanlı’ da pek çok değişimin ve pozitif hukuk temellerinin altında imzası olan bir isimdir.

B.Mecelle

Ahmet Cevdet Paşa denildiğinde akla ilk Mecelle geldiğinden dolayı ayrıca incelenmesi gerekir. Ona şöhretini getiren Hanefi fıkhına dayanan bir kanun kitabı hazırlama fikridir. Mecelle çeşitli konuları toplayan kitap anlamına gelmektedir. Dini kaynaklı olsa da resepsiyon yasası olmaması, kendi hukukçularımızın katkılarıyla hazırlanmış, milli bir kanun olması onu önemli kılan etkendir. Mecelle’nin bir medeni kanun olması nedeniyle bu konu daha da önem kazanır. Çünkü medeni hukuk toplumun yapısı ve birliği ile yakından ilgilidir. Toplumun doğal seyri içerisinde oluşmayan bir şeyin ithal edilmesi hem toplumu hem de devleti bozulmaya uğratacaktır. Mecelle’nin hazırlanmasında büyük emeği geçen Ahmet Cevdet bu şekilde düşünmektedir. [36]

Kanunlaştırma hareketleri bağlamında düşünüldüğünde Osmanlı, Avrupa’dan zaman olarak geri kalmış değildir. Bilindiği gibi Osmanlı’da klasik dönemde örfi hukukta çeşitli kanunnameler hazırlanmıştır. Ancak modern anlamda kanunların hazırlanması Tanzimat döneminde gerçekleşmiştir. Fransa 1804’te, İsviçre 1907’de, Almanya 1900’de medeni kanunlarını hazırlamışlardır. Mecelle ise 1868-1876 yılları arasında hazırlanmıştır. Türkiye’de, Ahmet Cevdet Paşa sayesinde hazırlanan Mecelle dışında başarılı bir tedvin çalışması bulunmamaktadır. Bunun sebebi, Avrupa kanunlarının alınması taraftarlarının çokluğu değil bir Ahmet Cevdet Paşa eksikliğidir.[37]

Özellikle, Mecelle’nin yalnızca Müslümanlara değil tüm tebaa uygulanacak olması değişen bir zihniyetin göstergesi olmaktadır. Öyle ki önceleri gayrimüslimlerin Müslümanlara karşı, yabancıların vatandaşlara karşı tanıklığı kabul edilmiyordu. Bu gibi gerekçelerle Müslüman olmayanlar şeriyye mahkemelerine gitmek istemiyorlardı. O nedenle yapılan reform, Osmanlı için çok ciddidir. Paşanın kendisi ise Mecellenin önemini, Roma’da ki Corpus Juris Civilis ile kıyaslayarak belirtir. Çünkü Roma hukuku, Avrupa’nın temelidir. Mecelle ise dini kaynaklıdır ve ondan üstündür.[38]Paşa’nın Tezkire isimli eserindeki bir yoruma göre bu iki kanun arasındaki fark insanlığın o asırdan bu asra medeniyette kaç adım atmış olduğunu göstermesidir. Ve ne gariptir ki iki kanun da İstanbul’da hazırlanmıştır. Ayrıca Mecelle bütün İslam devletlerinde, İslam Hukuku’nda hazırlanmış ilk medeni kanun olma özelliğine sahiptir. [39] Bugünden bakıldığında eksiklerinin olması gayet doğaldır. Dönemin karışıklığı nedeniyle bir kısım konular gözden kaçmış, bir kısım konulara ise çarpıtılabilir endişesiyle yer verilmemiştir. Zaten Mecelle’yi mühim yapan Osmanlı’nın kendi başına bir kanun meydana getirebilmiş olmasıdır. Batı’yı taklit etmek ile örnek almak arasındaki farkı ortaya koymasıdır. Tanzimat’tan bu yana hayli kanun, çeşitli ülkelerden tercüme edilerek alınmış, birebir uygulanmaya çalışılmış, örf ve âdete uymayan hükümler zamanla düzenlemelere tabi tutularak fazlaca enerji harcanmıştır. Hâlbuki Avrupa’daki kanunların gayesi, içeriği, tekniği vb. örnek alınarak kanun hazırlamak daha farklıdır. Netice itibariyle Mecelle, eksiklerine rağmen Cumhuriyet’in ilanına kadar devleti idare etmiştir. 1925 yılında Mustafa Kemal Atatürk, bir medeni kanun hazırlanması talimatını vermiştir. Maalesef o dönemdeki hukukçular bunu başaramamıştır.[40]

Kanunun gerekçesi incelendiğinde dönemin analizinin ve hukukta yapılması gereken yeniliklerin çok iyi tespit edildiği söylenebilir. Uyuşmazlığın çözümü için gerekli fıkıh normunu, önündeki olaya uygulayacak nitelikte hakim bulunmaması, Müslüman olmayan tebaa ve yabancıların yargılanması için bir mahkeme ihtiyacı, aynı konuda çok farklı kararlar verilmesi, ticari ilişkilerde gerçekleşen değişiklikler bunlardan yalnızca bazılarıdır.[41] Şeri hükümler sayıca çok olmasının yanında anlaşılmasında güçlükler yaşanıyordu. Mecelle bu hükümleri toplu halde ve daha kolay anlaşılır hale getirmiştir. Büyük bir değişim dönemi yaşanması hasebiyle sosyal, iktisadi, hukuki sahalarda değişik meseleler gündeme gelmiş ve bunlara cevap verme ihtiyacı doğmuştur.[42] Ayrıca siyasi sebep olarak Fransa’nın baskıları da önemli bir etkendir. Özellikle büyükelçiler marifetiyle Fransız medeni kanunun tercüme edilerek uygulanması istenmiştir. Bu noktada Mecelle’nin hazırlanmasını siyasi bir başarı olarak da görebiliriz.

Mecelle’nin hazırlanmasının kabulü hiç de kolay olmamıştır. Cevdet Paşa hem kendisi gibi medrese zümresinden hem de diğer kesimlerden şiddetli eleştiriler almıştır. Bir kısım zevat Fransa büyükelçisinin önerisi hatta baskıları sonucu Code Civil’ in tercümesine taraf olmuşlardı. Ali Paşa, Mithat Paşa, Kabuli Paşa bu görüştedirler. Ahmet Cevdet Paşa, Şirvanizade Rüştü Paşa, Fuat Paşa ise milli bir kanun hazırlanmasını istemişlerdir. Tercüme fikrinin güçlenmesinde bir başka etken, aynı amaçla Metn-i Metin adında bir çalışma yapılmış fakat Paşa’nın ifadesiyle heyettekilerin ilmi yetersizliği nedeniyle başarılı olamamıştır.[43] Diğer bir tartışma konusu ise kanunun dini bir temele dayanması sebebi ile Şeyhülislam himayesinde kurulacak bir heyetle hazırlanması gerektiği fikridir. Burada yine Paşa’nın görüşleri baskın çıkmış ve Adliye Nezareti bünyesinde çalışmalar başlatılmıştır. Dönemin yapısı düşünüldüğünde, böyle bir kararın alınmasının ne denli zor olduğu anlaşılacaktır. Mecelle’nin bilim tekniği ve hukuk yöntemi ile hazırlanması ve sade bir dile sahip olması gibi önemli özellikleri işte bu karara bağlıdır.[44] Kanun tekniğinin övgüye layık başarısında Ahmet Cevdet’in emeği çok büyüktür. Engin devlet tecrübesi, geniş ilmi bilgisi ve yalın Türkçesiyle verdiği emekle onun ismi, heyetin önüne geçmiştir. Metnin üslubunun ona ait olması, heyeti tabiri caizse çekip çevirmesi onu bu işin lokomotifi haline getirmiştir.

Mecelle’de Ahmet Cevdet Paşa’nın ne kadar etkisi olduğunu görmek için, Paşa’nın başka bir göreve verilmesi neticesinde, o olmadan hazırlanan Kitab’ül-vedia’ya bakmak yeterlidir. 1870 yılında komisyona başkanlık ettiği görevinden alınarak Bursa Valiliği’ne atanmıştır. Kendisinin yerine ise Gerdankıran Ömer Efendi getirilmiş ve komisyona birkaç üye ilave edilmiştir. Hatta Adliye Nezareti bünyesinde teşkil edilen komisyon, bu fırsattan istifade Şeyhülislam himayesine alınmıştır. Mecelle’ nin bu kitabı dili, kanun tekniği itibariyle diğerlerinden oldukça alt seviyededir. Kitap hazırlandıktan sonra döneminde de şiddetle eleştirilmiş ve netice itibariyle Ahmet Cevdet olmadan, Mecelle olmayacağı anlaşılarak tekrar göreve getirilmiştir. Paşa ilk iş bu kitabı toplatmış, yerine Kitab’ül Emanet hazırlanmıştır.[45] Mecelle’de var olan eksikliklerin nedenlerinden biri, Paşa’nın kendisini sevmeyenler tarafından görevinden defalarca uzaklaştırılmasıdır. Kendisini, medrese kökenli olduğu için Batı tarzı düşünürlerden, komisyonu din adamlarından oluşturmadığı için, medrese kökenli âlimlerden sevmeyeler hayli fazladır. Ancak o, bu görevinden alınmasında Fransa büyükelçisinin rolü olduğunu düşünmektedir. Zaten büyükelçinin, başlanan bu işin neticelenmemesini istediği bilinen tarihi bir gerçektir.[46]

Mecelle heyeti on beş kişiden oluşmaktaydı. Heyet ilk olarak farklı kitaplarda yer alan genel hükümlerden yüz tanesini seçerek sadeleştirmiş ve giriş bölümünü bu şekilde oluşturmuştur. Bunlar uygulama açısından bir önem taşımasa da modern ilkeler olması yönüyle önemlidir. Mecelle’nin en başında yer alan ana prensipler, günümüz hukukunda yaşamını sürdüren hatta atasözleri gibi dilimize yer etmiş esaslardır. “Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir.” , “Şek ile yakın zail olmaz” , “Beraatı zimmet asıldır” bu hususta örnek verilebilir. Kullanılan açıklama ve kavramlar ile de Mecelle bize terimler kazandırmıştır. Toplam on altı kitap ve 1851 maddeden oluşmaktadır. Mecelle’de içerik olarak eksiklikler bulunsa bile, Avrupa’da madde sayısı 7000’e varan, kazuistik kanunlar bulunmaktaydı. Mecelle’yi modern hale getiren, Batı’ya benzeyen kısmı onun maddeler halinde yazılmış olmasıdır.[47] Her kitap hazırlandıktan sonra önce meclis-i vükelaya, ardından da Padişah’a sunularak yayınlanıyordu. Yani kanunun tümden hazırlanması beklenmemiş, kitaplar halinde yayınlanmıştır. Siyasi karışıklıklar ve muhalif sesler dikkate alındığında toplu halde yayınlanmak istense çalışmalar sonuçsuz kalabilirdi. İlk kitap 1869’da, on altıncı ve son kitap ise 1876’da yayınlanmıştır.[48]

İlk kitabın yayınlanmasıyla beraber Mecelle, Suriye, Yemen, Arnavutluk, Bosna, Kıbrıs, Filistin gibi pek çok ülkede uygulanmaya başlamıştır. Daha sonraları Arapça, Bulgarca, Rumca, Ermenice, İngilizce ve Fransızca gibi pek çok dile çevrilmiştir. Tamda burada Mısır’ın o dönemki durumu bize Mecelle’nin neden önemli olduğunu açıklar niteliktedir. Mısır o tarihlerde iç işlerinde bağımsızdı ve bu nedenle Mecelle burada uygulanmamıştır. Muhammed Kadri Paşa isimli bir hukukçu, Ahmet Cevdet Paşa ‘nın yaptığı şekilde Mısır’da bir kanun meydana getirmek istemiştir. Fakat Mısır’da tam tersi düşünenler baskın gelmiş ve Fransız medeni kanununa başvuruluştur. Bulgaristan’ da uygulanmış olan Mecelle daha sonraları Sırbistan ve Karadağ medeni kanunlarının hazırlanmasında etkili olmuştur. Aynı şekilde İsrail kurulduğunda Mecelle hemen yürürlükten kaldırılmamıştır. İsrail, örneğin ayni haklar ile ilgili kanununda Mecelle’ye ait pek çok hükmü korumuştur. [49] Türkiye’de 1926 yılında İsviçre medeni kanunun kabulü ile yürürlükten kalkan Mecelle, Irak’ta 1951, Ürdün’de 1977 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.[50] Bu örnekler bize Mecelle’nin, pozitif hukuka uygun ve iyi bir teknikle hazırlanmış olduğunu göstermektedir.

Bir fikir olarak kabul edilmesinden, hazırlık aşamasına, oradan da nihayete erene kadar Ahmet Cevdet Paşa’nın çok büyük emekleri mevcuttur. Bunun sebebi ise Mecelle’nin gerekliliğine olan inancıdır. Paşa’ya göre bu iş kesinlikle sona ermeliydi. Daha sonraları Mecelle’nin, Arapça ve Rumca gibi çeşitli dillere tercüme edilmesi için girişimlerde bulunmuştur. Ayrıca Paşa, hazırlanan maddeleri kontrol ederek eksiklikleri telafi etmeye çalışmıştır. Örneğin, rehin kitabında bulunması gereken bir hükmün unutulmuş olduğunu fark etmiş, bu hükmü şirket kitabına adeta hissettirmeden, maddenin yeri yadırganmayacak şekilde yerleştirerek zekâsını göstermiştir. Bununla birlikte devrinin önemli hukuk adamları ile sürekli temas halindeydi.[51] Çeşitli görevlere atandığında dahi komisyondaki yakın arkadaşları ile iletişim halinde kalarak çalışmaları takip etmiş, görüşlerini aktarmıştır.

Mecelleye ilişkin birkaç övgüyü de dile getirmek gerekir. Osmanlı’da görev yapmış Fransa diplomatlarından Engelhart Mecelle’nin en eski kaideleri bir araya getirdiğini ve övgüye layık olduğunu söylemiştir. Hukuk profesörü olan Hıfzı Valdet ise hükümler fıkha dayansa da bunların kanun haline getirilmesiyle devletleşip, laikleştiğini söylemiştir.[52] Giorgio Del Vecchio Paşa’yı ilginç hukukçu olarak nitelendirmiştir.[53]

Paşa, Mecelle’nin hazırlanması ile kalmamış onun yanında onu destekleyecek çeşitli kanunların hazırlanması için çalışmalar yapmıştır. Bunlardan biri nizamiye mahkemelerinde izlenecek usul ile ilgili 1879 yılında hazırlanan Usul-i Muhakeme-i Hukukiyye’dir. Mecelle ile uygulanacak hükümler ortaya konmuş, bahsi geçen kanun ile de yargılamanın şekli belirlenmiş oldu.[54]

Ahmet Cevdet, bir hukuk sistemi kurmaya çalışmıştır. Bu yolda Mecelle belki birden fazla basamak aşılmasını sağlamıştır. Kendi ifadesiyle, Avrupa Osmanlı’da hangi kanun uygulanıyor, bilmek isterken verilecek herhangi bir cevap yoktu. Mecelle ile hem yabancı devletlerin baskıları son bulmuş hem de daha şeffaf bir sistem ortaya konmuştur. Mecelle’ de eksik konuların varlığı tartışmasızdır. Cemiyetin kapatılmış olması bunda en büyük etkendir. Kapanma sebebi olarak Sultan Abdülhamid’e gelen bir jurnal olarak söylense de dönemin siyaseten karışıklığı göz ardı edilmemelidir.[55]

Mecelle’ye ehemmiyet kazandıran noktaları özetlemek gerekirse, öncelikle Osmanlı’da aynı dönemde pek çok kanunun Batı’dan iktibas edilmesinin karşısında vücut bulabilmiş olmasıdır. Yani her şeyden önce bunun yapılabilecek olduğunu göstermesidir. Barındırdığı hükümlerin kısa, anlaşılır ve yalın bir üsluba sahip olması sayesinde kolay uygulanabilmiştir. İslam Hukuku açısından benzeri bir çalışma öncesinde olmamıştır. Hükümlere geçmeden önce belirli açıklamalar ve tanımlara yer vermesi gibi özellikleri ile kanun tekniği olarak Türk Hukuku’nda örnek oluşturmuştur. Ve konumuz açısından bakacak olursak bu özelliklerinin her birinin arkasında Ahmet Cevdet Paşa’yı görürüz.[56]

SONUÇ

Altı asırlık Osmanlı dönemi, Klasik dönem ve Tanzimat sonrası dönem olarak ikiye ayrılır. Yani yaklaşık iki asırlık dönemde öylesine önemli olaylar yaşanmıştır ki diğer büyük kısma neredeyse denktir. 18. Yüzyıl ve sonrasında tüm dünyada durum aynı şekildedir. Avrupa’da yaşanan gelişmeler tüm dünyayı derinden etkilemiştir. İşte bu dönemde Avrupa’da hukuk alanında, kanunlaştırma hareketleri, tek tip hukuk sistemi oluşturma gibi gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmelerin Osmanlı’da öncüsü Ahmet Cevdet Paşa olmuştur.

Paşa, yazdığı kanun ve nizamnamelerle hukuk dilinin ve kanun tekniğinin oluşmasını sağlamıştır. Mecelle ile mili bir kanunun yapılabilir olduğunu ispatlamıştır. Hukuki güvenliğin sağlanması adına, özellikle Müslüman olmayan halka yönelik çeşitli iyileştirmelerde bulunmuştur. Ülke genelinde herkese hizmet verecek şekilde Nizamiye Mahkemelerinin kurulmasına katkı sağlamıştır. Pozitif hukuka dair fikirleri ile bulunduğu dönemi etkilemiştir. Ahmet Cevdet Paşa’nın hukuk alanındaki katkılarını anlayabilmek için dönemin koşulları içerisinde düşünmek gerekir. Çünkü, yukarıda da değinildiği gibi, örneğin hakimlik teminatı bugün üzerinde herhangi bir tartışmanın olmadığı temel bir ilkedir. Oysa o gün bu fikre çeşitli nedenlerle karşı çıkılmıştır. Zaten bu gibi ilkelerin şuan doğal karşılanmasının nedeni temelinin iki asır önce atılmış olmasıdır. Dolayısıyla devrini aşan fikirlere sahiptir ve bunları kabul ettirmesi hiç de kolay olmamıştır.

Ahmet Cevdet Paşa hakkında yazılan makale ve kitaplar çok geniş bir yelpaze sunmaktadır. Eğitimci, sosyolog, tarihçi, edebiyatçı, iktisatçı, siyasetçi, hukukçu kişiler onda farklı farklı cevherler keşfetmiştir. Bugün bir hukukçudan, mevzuat bilgisinin ötesinde birden fazla disipline hakim olması istenmektedir. Bu açıdan Ahmet Cevdet Paşa’nın bu çok yönlü kişiliği, hukukçu adaylarına örnek alacaktır.

Bu çalışmada Ahmet Cevdet Paşa ve onun hukukumuza yaptığı katkılar aktarılmak istenmiştir. Dönemi ve onun farklı yönlerini görerek Paşa’yı tanımaya çalıştık. Önce hayatı ve eğitiminden bahsedildi sonrasında ise hukuk alanındaki çalışmaları incelendi. Hususiyetle eğitimi ve hayatı kısmında hukuk donanımını nasıl kazandığına yönelik bir yol izlenmiştir. Literatürde onun hakkında çalışmalar çeşitli olsa da sayıca az olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Özellikle hukukçu yönüyle ilgili çalışmalar, Mecelle etrafında yoğunlaşmaktadır. Zaten kendisi de en çok mecelleye önem vermiş, enerjisini bu iş için harcamış, fedakârlıklarda bulunmuş, bu uğurda nazırlıktan valiliklere sürülmüştür. Paşa hakkında en geniş bilgiyi, kendisinin yazdığı eserlerde bulmak mümkündür. Son olarak böyle büyük bir şahsiyetin daha çok anlatılarak özellikle yeni nesillere örnek olmasını temenni ederiz.

İdris YILMAZ

KAYNAKÇA

Akgündüz, Ahmet, “Ahmet Cevdet Paşa ve Kanunlaştırma Hareketleri”, Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009.

Avcı, Mustafa, Türk Hukuk Tarihi Dersleri, Konya 2015.

Baysun, Cavid, “Cevdet Paşa, Şahsiyetine ve İlim Sahasına Dair”, Türkiyat Mecmuası, Cilt:11, 1954.

Bıçak, Ayhan, “Cevdet Paşa’nın Tarih Bilinci”, Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009.

Birinci, Ali, “Müzakere”, Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009.

Bolay, Süleyman Hayri, “Müzakere”, Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009.

Çadırcı, Musa, “Cevdet Paşa’nın Medreselerle İlgili Görüşleri”, Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009.

Ekinci, Ekrem Buğra, “Tanzimat Devri Osmanlı Mahkemeleri”, Ankara Barosu Dergisi, Cilt:1, 2001.

Gözler, Kemal, Hukuka Giriş, Ekin Basım Yayın, Bursa 2013.

Gümüş, Musa, “Osmanlı Devletinde Kanunlaştırma Hareketleri, İdeolojisi ve Kurumları”, Tarih Okulu Dergisi, Cilt:XIV, 2013.

Hacımüftüğlu, Nasrullah, “Ahmet Cevdet Paşa’nın Belagat-i Osmaniye’si ve Yankıları”, Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009.

Halaçoğlu, Aydın, Yusuf, M.Akif, “Cevdet Paşa”, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, Cilt:7, İstanbul 1993.

İzgöer, Ahmet Zeki, Ahmet Cevdet Paşa, İz Yayıncılık, İstanbul 2014.

Karahasanoğlu, Cihan Osmanoğlu, “Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye’nin Yürürlüğe Girişi ve Türk Hukuk Tarihi Bakımından Önemi”, OTAM, Cilt:29, 2011.

Keskioğlu, Osman, “Ahmet Cevdet Paşa Hayatı Ve Eserleri”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:14, Sayı:1, 1996.

Kılıç, Selda, “1864 Vilayet Nizamnamesinin Tuna Vilayetinde Uygulanması ve Mithat Paşa”, Ankara Üniversitesi Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt:24, Sayı:3, 2005.

Mardin, Ebul’ula, Medeni Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009.

Ortaylı, İlber, “Şark Medreselerinin Son Güneşi; Ahmet Cevdet Paşa”, Milliyet Gazetesi, (26 Mayıs 2013).

Özcan, Azmi, “Sultan Abdülhamid’in ‘Pan-İslam’ Siyasetinde Cevdet Paşa’nın Tesiri”, Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009.

Özşavli, Halil, “Cemil Meriç’in Eserlerinde Ahmet Cevdet Paşa”, The Journal of Academic Social Studies, Cilt:2, 2009.

Şafak, Ali, “Hukukun Temel İlkeleri Açısından Mecelle’ye Bir Bakış”, Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009.

Şimşirgil, Ekinci, Ahmet, Ekrem Buğra, “Ahmet Cevdet Paşa ve Mecelle”, Beylik Yayınları, İstanbul 2015.

Tarihçe, http://hukuk.istanbul.edu.tr/?p=6264 (26 Mart 2016).

Tarihçe, http://www.yargitay.gov.tr/sayfa/tarihce/563, (26 Mart 2016).

Yavuz, Hulusi, “Ceride-i Mehakim”, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, Cilt:7, İstanbul 1993.

--------------------------------

[1] Yusuf Halaçoğlu, M. Akif Aydın, “Cevdet Paşa”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt:7, İstanbul 1993, s.443-450.

[2] Halaçoğlu, Aydın, s. 443-450.

[3] Halil Özşavli, “Cemil Meriç’in Eserlerinde Ahmet Cevdet Paşa” , The Journal of Academic Social Studies, Cilt:2, Sayı:2, 2009,s. 27-32.

[4] Cavid Baysun, “Cevdet Paşa, Şahsiyetine ve İlim Sahasındaki Faaliyetine Dair”, Türkiyat Mecmuası, Cilt:11, 1954, s.213-222.

[5]Şimşirgil, Ekinci, s.9.

[6] Şimşirgil, Ekinci, s.30.

[7] Mardin, s.6-7.

[8] Şimşirgil, Ekinci, s.12.

[9] Ali Birinci, “Müzakere”, Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009, s.58-60.

[10] Selda Kılıç, “1864 Vilayet Nizamnamesinin Tuna Vilayetinde Uygulanması ve Mithat Paşa”, Ankara Üniversitesi Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt:24, Sayı:3, 2005, s.99-102.

[11] Şimşirgil, Ekinci, s.20.

[12] Ahmet Şimşirgil, Ekrem Buğra Ekinci, Ahmet Cevdet Paşa ve Mecelle, Beylik Yayınları, İstanbul 2015, s.26.

[13] Ebul’ula Mardin, Medeni Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009, s. 28-30.

[14] Şimşirgil, Ekinci, s.26.

[15] Baysun, s.217-220.

[16] Mardin, s.56-59.

[17] Şimşirgil, Ekinci, s.28.

[18] Şimşirgil, Ekinci, s.30.

[19] Ayhan Bıçak, “Cevdet Paşa’nın Tarih Bilinci”, Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009, s.48

[20] Şimşirgil, Ekinci, s.259- 264.

[21] Halaçoğlu, Aydın, s. 443-450.

[22]Tarihçe, http://hukuk.istanbul.edu.tr/?p=6264 (26 Mart 2016).

[23] Hulusi Yavuz, “Ceride-i Mehakim”, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, Cilt:7, İstanbul 1993, s.408-409.

[24] Şimşirgil, Ekinci, s.38.

[25] Ahmet Akgündüz, “Ahmet Cevdet Paşa ve Kanunlaştırma Hareketleri”, Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009, s.338-340.

[26] Tarihçe, http://www.yargitay.gov.tr/sayfa/tarihce/563, (26 Mart 2016).

[27] Mustafa Avcı, Türk Hukuk Tarihi Dersleri, Konya 2015, s.561.

[28] Ali Şafak, “ Hukukun Temel İlkeleri Açısından Mecelle’ye Bir Bakış”, Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009, s.276.

[29] Ahmet Zeki İzgöer, Ahmet Cevdet Paşa, İz Yayıncılık, İstanbul 2014, S.22.

[30] Bıçak, s.30-50.

[31] Nasrullah Hacımüftüoğlu, “Ahmet Cevdet Paşa’nın Belagat-ı Osmaniye’si ve Yankıları”, Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlar, Ankara 2009, s.221.

[32] Azmi Özcan, “Sultan Abdülhamid’in ‘Pan-İslam’ Siyasetinde Cevdet Paşa’nın Tesiri”, Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009, s.135-165.

[33] Mardin, s.230.

[34] Ekrem Buğra Ekici, “Tanzimat Devri Osmanlı Mahkemeleri”, Ankara Barosu Dergisi, Cilt:1, 2001, s.66-68.

[35] Şimşirgil, Ekinci, s.5.

[36]Bıçak, s.51-53.

[37] Kemal Gözler, Hukuka Giriş, Ekin Basım Yayın, Bursa 2013, s. 227-234.

[38] Cihan Osmanağoğlu Karahasanoğlu, “Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye’nin Yürürlüğe Girişi ve Türk Hukuk Tarihi Bakımından Önemi”, OTAM,Cilt: 29, 2011, s.93-124.

[39] Halaçoğlu, Aydın, s.443-450.

[40] Süleyman Hayri Bolay, “Müzakere”, Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009, s.102.

[41] Karahasanoğlu, s.93-124.

[42] Avcı, s.563.

[43] Musa Gümüş, “Osmanlı Devletinde Kanunlaştırma Hareketleri, İdeolojisi ve Kurumları”, Tarih Okulu Dergisi, Cilt:XIV, 2013,s.163-200.

[44]Musa Çadırcı, “Cevdet Paşa’nın Medreselerle İlgili Görüşleri”, Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009, s.79.

[45]Karahasanoğlu, s.93-124.

[46] Mardin, s.88.

[47]Şafak, s.264-280.

[48] Şimşirgil, Ekinci, s.50-55.

[49] Şimşirgil, Ekinci, s.58.

[50] Gözler, s.231.

[51] Mardin, s.155-176.

[52] Mardin, s.182-197.

[53] İlber Ortaylı, “Şark Medreselerinin Son Güneşi; Ahmet Cevdet Paşa”, Milliyet Gazetesi, (26 Mayıs 2013).

[54] Şimşirgil, Ekinci, s.27.

[55] Osman Keskioğlu, “Ahmet Cevdet Paşa Hayatı Ve Eserleri”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:14, Sayı:1, 1996.

[56] Şimşirgil, Ekinci, s.65-67.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mutlu 6 ay önce

İdris Yılmaz bey, muazzam yazmışsınız helâl. Hadi merhum Paşazade müstesna bir zat yoka sizde onun torunu falanmısın?