banner567

05 Temmuz 2020

İSTANBUL SÖZLEŞMESİNİN KADIN HAKLARI KONUSUNDAKİ ÖNEMİ

Sözleşmenin önemi; özel olarak kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet ve ev içi şiddeti hedef alan ilk Avrupa sözleşmesi niteliğini taşıması ve hukuki bağlayıcılığa sahip ilk uluslararası belge olmasıdır. Türkiye, imzaya açıldığı 11.05.2011 tarihinde Sözleşmeyi imzalamış ve hiçbir ihtiraz-ı kayıt (çekince) koymadan taraf olmuştur. Sözleşmenin onaylanmasına dair karar Resmi Gazete’de 08.03.2012 tarihinde yayımlanmıştır. Ülkemizin İstanbul Sözleşmesi’ne bu şekilde taraf olması Türkiye’nin kadına, kadın haklarına ve çocuk haklarına bakış açısı yönünden oldukça önemli bir merhaledir. Bugün bazı kesimlerce İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme yönünde bazı tartışmalar yapılmaktadır. Bu tartışmalara girmeksizin İstanbul Sözleşmesi’nin getirdikleri, kadın hakları açısından sözleşmenin yaptığı katkılar ve sözleşme kapsamında Türkiye’de yapılan yasal düzenlemelerin kadınlar açısından toplumdaki can güvenliği, yaşam hakkı, sosyal ve ekonomik durum bakımından katkılarının açık bir şekilde ortaya konulması gerektiğine inanıyoruz. Sözleşmeye bu yönleriyle bakıldığında, bu belgenin kadınlar açısından getirdiği kazanımlar daha açık bir şekilde anlaşılacaktır.

Türkiye bu sözleşmeyle paralel olarak 6284 sayılı Ailenin Korunması Ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’u hazırlamıştır. 6284 sayılı Kanun da 20.03.2012 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak 01.08.2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Temelde 81 maddeden oluşan İstanbul Sözleşmesi’nde toplumun dezavantajlı grubunu oluşturan kadının şiddete karşı korunmasının sağlanması ve kadına karşı şiddet konusunda toplumsal bilincin ve duyarlılığın arttırılması hedeflenmektedir. Bu yasanın toplumsal hayattaki önemini ve kadınlara sağladığı hakların, kadınların adalete-hukuka erişimi bakımından sağladığı kolaylıkların, kadınların kendilerini ifade etme ve güvende hissetme duygusu açısından ne kadar önemli olduğunu pandemi sürecinde bir kere daha idrak ettik.

Yasanın varlığına rağmen 2019 yılında Türkiye’de kayıtlara geçmiş olan kadın cinayeti bilançosu 500 civarındadır. Bu yasadan istifade eden kadınların birçoğunun da kendisine karşı koruma kararı alınan kişiler tarafından en iyi ihtimalde darp ediliyor, en kötü ihtimalde ise öldürülüyor olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla yazılı olarak Sözleşme ve yasanın varlığına rağmen uygulamada kadınların yaygın olarak eziyet görmesi, öldürülmesi söz konusu olurken, İstanbul Sözleşmesinden geri dönülmesi ve bu sözleşmeye bağlı olarak çıkarılan bu yasaların tek başına var olması, ülkemizde kadınlar açısından bir felakete yol açabilir. İstanbul Sözleşmesi’nin ülkemiz açısından önemini tüm bunları birlikte değerlendirerek irdelemek gerekir.

SÖZLEŞME İLE GETİRİLEN ÖNEMLİ DÜZENLEMELER

İstanbul Sözleşmesi'nin en önemli özelliği ailevi bağ olup olmadığına bakılmaksızın ev içi şiddetin ve kadınlara yönelik her türlü şiddetin önlenmesi konusunda mücadeleye ilişkin standartlar öngören Avrupa ülkelerini hukuken bağlayan ilk belge olmasıdır. Temelde 81 maddeden oluşan İstanbul Sözleşmesi’nde toplumun dezavantajlı grubunu oluşturan kadının şiddete karşı korunmasının sağlanması ve kadına karşı şiddet konusunda toplumsal bilincin ve duyarlılığın arttırılması hedeflenmektedir.

İstanbul Sözleşmesi’nin içeriği ve amacı Sözleşmenin 1. maddesinde açık bir şekilde anlatılmıştır. Buna göre 1. Maddede;“kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak; kadına yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınları güçlendirme yolu da dâhil olmak üzere kadınlarla erkekler arasında maddi (fiili) eşitliği sağlamak; ev içi şiddetin tüm mağdurlarının ve kadına yönelik şiddet mağdurlarının korunması ve bunlara yardım edilmesi için kapsamlı çerçeve, politika ve önlemler geliştirmek; kadına yönelik şiddeti ve ev içi şiddeti ortadan kaldırma amacıyla uluslararası işbirliğini yaygınlaştırmak; kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin ortadan kaldırılması için bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesi maksadıyla kuruluşların ve kolluk kuvvetleri birimlerinin birbiriyle etkili bir biçimde işbirliği yapmalarına destek ve yardım sağlamak” hedeflerine yer verilmiştir. Böylece kadına karşı şiddetin önlenmesinde, kadın erkek eşitliğinin gerçek manada sağlanmasının önemi ortaya konulmuştur.

İstanbul Sözleşmesi, önsözünde Sözleşme’nin hangi amaçla ortaya çıktığı ve hedefinin ne olduğu konusunda taraf devletlere bir tanımlama yapmıştır. Sözleşmenin önsözünde hedef olarak  “kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetten arındırılmış bir toplum yaratmak” olduğu belirtilmiştir. Sözleşmede şiddetten arınmış bir Avrupa hedefine ulaşılabilmesi için kadına karşı şiddetin önlenmesinin tek başına yeterli olmadığı dikkate alınarak LGBTİ bireylerinin hakları için de taraf devletlere hukuki olarak birtakım yükümlülükler getirilmiştir.

İstanbul Sözleşmesi’nin kadınlarla birlikte LGBTİ bireylerinin de korunması gerektiğini ifade etmesi, cinsel yönelimin ve cinsiyete dayalı ayrımcılığın birlikte ele alınmış olması sözleşmeyi toplumumuzda bir kesim tarafından eleştirir hale getirmiştir. Bu eleştiriyi yapanların dayandığı örf adet, gelenek, inanç gibi gerekçeler evrensel insan hakları değerleri ile paralellik arz etmeyen, kişilere ve döneme göre değişkenlik gösteren gerekçelerdir. Dayanak yaptıkları bu gerekçeler ile karşı çıkışlarını ve itirazlarının evrensel değerlerle örtüşmediği açıktır ve bu nedenle de kabul edilebilir itirazlar değildir. İnsani değerli kılan cinsel yönelimleri değil, insan olarak özvarlığıdır.

İstanbul Sözleşmesi her türlü şiddet mağduru kadını, aile veya ev içi şiddet mağduru olan tüm bireyleri kapsamaktadır. Sözleşmenin getirdiği düzenlemeler kapsamında

1. Korunması gereken kadınlar

2. LGBTİ bireyleri bakımından

incelenmesi gerekir.

I.KADINLAR BAKIMINDAN

Sözleşmenin 3. maddesinde sözleşme kapsamındaki tanımlamalar yapılmıştır. Buna göre maddenin (f) bendi uyarınca “kadın” kavramı, yaşı kaç olursa olsun tüm kadınları kapsamaktadır.  Yani 18 yaş altı kız çocukları da sözleşme kapsamında korunmaktadır.

Ülkemizde şiddetin en yaygın biçimlerinden birinin, kadına ve çocuğa karşı şiddet olduğu aşikârdır. Aynı zamanda şiddet hem bir insan hakkı ihlali, hem de kadın ve çocuğun yaşamını tehdit eden ve sosyal hayata girmesini, normalleşmesini engelleyen bir sorundur. Sözleşmenin 3. maddesinin (f) bendi bu kapsamda yerinde bir düzenlemedir. Örneğin aile içinde savunmasız bir annenin fiziksel veya psikolojik olarak şiddete maruz kaldığı bir durumda, aynı evde yaşayan kız çocuğunun da bu kötülüğe maruz kalma olasılığı çok yüksektir. Çocuklarımızın kişisel gelişim ve öz varlıklarının bilincinde, birey olmanın idrakinde yetişmeleri çok önemlidir, aksi bir düşünce ve uygulama söz konusu olduğunda kız çocukları korku, çaresizlik gibi duygularla büyüyecekleri için kendilerinin hiçbir zaman hukuksal zeminde korunmayacakları algısıyla hareket edecek ve sindirileceklerdir.

İstanbul Sözleşmesi’nin 4. maddesinde, taraf devletlerin, özellikle kadınların gerek kamu gerekse özel alanda şiddete maruz kalmaksızın yaşama hakkını yaygınlaştırmak ve korumak için gerekli olan yasal ve diğer tedbirleri alacakları düzenlenmiştir. Bu madde kapsamında Sözleşmenin sadece ev içi şiddeti değil; işyeri, okul gibi şiddetin gerçekleşebileceği tüm alanlarda farklı tezahür biçimlerini kapsayacak tarzda kadına şiddeti yasakladığı görülmektedir.

Sözleşmede kadının şiddet görebileceği her yerde korunması yönünde önlemlerin alınması bir yükümlülük olarak düzenlenmiş olup, en önemlisi de kadınların şiddet görebildiği ve kamunun önlem alması gerektiği yerlerde, alan sınırlaması olmaksızın, geniş bir yelpazede mesele tanımlanmış olmaktadır.

II. LGBTİ BİREYLER BAKIMINDAN

Sözleşme LGBTİ bireyleri de koruma altına almıştır. LGBTİ bireyler açısından Sözleşme’nin getirdiği bu güvence sözleşmeye eleştiri getiren kesim açısından temel bir argüman olarak kullanılmaktadır. Zira bu kesime göre LGBTİ bireyler hastalıklı, toplumun genel dinamikleri ile oynayan ve toplumu bozan kişiler olarak kabul edilmekte ve bu bireylerin korunmaya değer olmadığı ve muhakkak mücadele edilmesi gereken kimseler olduğu fikri savunulmaktadır.

Sözleşmenin 4. maddesinin 3. Fıkrası İşbu sözleşme hükümlerinin cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, bir ulusal azınlıkla bağ, mülkiyet, doğum, cinsel tercih, cinsel kimlik, yaş, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen ya da mülteci olma durumu veya başka statüler temelinde herhangi bir ayrımcılık olmaksızın taraflarca uygulanması güvence altına alınmıştır.” şeklindedir. Sözleşme kapsamında toplumsal olarak iki tür cinsiyetten bahsedilmekte ve bireyin insan olarak özvarlığı, insan onuru ve haysiyetinin dokunulmazlığı prensibi temel alınarak, her türlü farklılık bir ayırımcılık sebebi sayılmaksızın korunmaktadır. Dolayısıyla fıkra bağlamında Sözleşme kapsamı daha da genişletilmiş olup, LGBTİ bireyler de sözleşmenin koruması altındadır.

Cinsel tercihler de Anayasamızın 2. maddesinde düzenlenen demokratik devlet, insan haklarına saygılı devlet, laik devlet ve hukuk devleti ilkeleri kapsamında dolaylı da olsa koruma altındadır. İstanbul Sözleşmesi de söz konusu fıkra ile yine doğrudan olmasa da dolaylı olarak LGBTİ bireyleri de içine alarak, cinsel tercih konusunda hiçbir ayrımcılık yapılmadan herkesin kanun önünde eşit sayılması gerektiği hususunu düzenlemiştir. Anayasamızın “Kanun Önünde Eşitlik” başlıklı 10. maddesinde “cinsiyet” belirtilmiş, ancak “cinsel tercih” sayılmamıştır. Dolayısıyla Sözleşmedeki düzenleme Anayasamızdaki eksikliği tamamlamıştır.

Netice olarak; İstanbul Sözleşmesi LGBTİ bireylerin de korunması, haklarının ihlal edilmemesi, diğer bir tanımla herhangi bir bireyden farklı olarak algılanmaması, herkesin eşit şekilde haklara sahip olduğu gerekçesi ile her yönüyle haklarının güvence altına alınmasını düzenlemiştir.

KADIN HAKKI DEĞİL, İNSAN HAKKI

İstanbul Sözleşmesi yürürlüğe girdiğinde, hemen sonrasında Türkiye Sözleşmenin getirdiği koruma kapsamında yasal bir düzenleme yapmış ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun yürürlüğe girmiştir. Bu düzenleme ile şiddet mağduru ya da şiddet tehdidi altında bulunan kadının korunması için alınması gereken tedbirlerin neler olduğu ve kadını korumak adına hızlı ve etkin bir başvuru yolu, bununla birlikte başvuru yolunda kadının beyanının esas alınarak hemen karar verilmesinin yolu açılmıştır.

İstanbul Sözleşmesi’nin kadın haklarının koruma altına alınması ve kadına karşı şiddetin önlenmesi kapsamında büyük ve hayati bedeller ödenerek elde edilmiş ciddi bir kazanım olduğu unutulmamalıdır. Kadınlarımızın birçoğu en korundukları yer diye düşünülen evlerinin içinde şiddete maruz kalmakta, kendilerinin şiddet sonrasında evden çıkmaları konusunda hürriyetleri dahi engellenmektedir. Dolayısıyla kapalı kapılar ardında uygulanan şiddeti kadınların ispatlaması güçtür. Kaldı ki şiddet mağduru kadınların beyanlarına itibar edilmediğinde, şiddetin belge bazında ispatı yapılana kadar birçok kadınımızın yaşam hakkının ihlal edildiği acı bir gerçektir.

İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesini savunan kişilerin dayandığı Sözleşmenin örf adetlerimize, geleneklerimize, kültürümüze aykırı olduğu düşüncesi tamamen hukukilikten uzak ve sübjektif gerekçelerdir. Sözleşmenin 12. Maddesinin 5. Fıkrası “ Taraflar kültür, töre, din, gelenek veya sözde “namus” gibi kavramların bu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir.” şeklindedir. Bu düzenleme ile amaçlanan kadına şiddetin “sözde namus”, “örf ve adet” gibi savunmalara dayandırılmasının önüne geçmektir. Bu düzenleme dikkate alınmasa dahi kadına şiddetin, diğer bir ifade ile kadının yaşam hakkının ihlal edilmesinin sözde namus, din, gelenek, kültür gibi gerekçelerle savunulması söz konusu olmamalıdır. Bilinmelidir ki, namus kadına ait bir kavram değildir ve her türlü haksızlık şiddetle değil, hukukla çözüme ulaştırılmalıdır.

Bunların yanında Sözleşme kadına karşı “şiddet" olarak her türlü fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddeti, şiddet tehdidini ve ayrımcılığı içermekte olup, şiddet kavramını kanunlarımızdan daha geniş kapsamlı olarak kabul etmektedir. Sözleşmenin feshedilmesini savunanlar ise yalnızca fiziksel şiddetin kabul edilmesi gerektiği, psikolojik veya ekonomik şiddetin aile yaşantısında olabileceği yanılgısındadırlar. Bireylerde psikolojik şiddet fiziksel şiddetten daha kalıcı yaralar bırakmaktadır. Ayrıca şiddetin psikolojik olarak başlayarak fiziksel şiddete dönebileceğinin an meselesi olduğu da unutulmamalıdır. Bu kapsamda Sözleşmenin yalnızca bedenen - fiziksel şiddet ile sınırlı kalmayarak şiddetin kapsamına ekonomik, psikolojik şiddeti de alması son derece yerindedir.

Sözleşmenin getirdiği temel ilkelerden biri de devletlere şiddeti önleme yükümlülüğü getirmiş olmasıdır. Gerçekten Sözleşmenin 12. maddesinde taraf devletler bireyler arasında ayrımcılıkları önleme hususunda yükümlü kılınmış; töre, namus, din, gelenek gibi sebeplerin şiddet gerekçesi olarak kullanılmaması yönünde gerekli tedbirlerin alınması gerektiği ifade edilmiştir. Sözleşmeye taraf devletlerin şiddet sonrası yükümlülükleri kapsamında alması gereken önlemlerden biri şiddet eylemlerine ilişkin etkili bir soruşturma sisteminin kurulmasıdır. Soruşturmanın etkin olması fiilin aydınlatılmasına yönelik gerekli her türlü hukuki tedbirin alınması ile mümkündür. Buna göre; kadına karşı şiddetin önlenmesi;

a) Uygulanan şiddet bakımından şiddet uygulayanların etkin soruşturma yapılarak cezalandırılması,

b) Devletlerin kadına şiddet, bireylerin eşitliği, cinsel tercihler nedeniyle bireylerin ayrımcılığa uğramaması gerektiği konusunda halkı ve toplumu bilinçlendirmesi,

İle mümkündür.

Tüm dünya kapsamında şiddetin en yaygın biçimi olan kadına karşı şiddet ise hem bir insan hakkı ihlali hem de kadının yaşamını tehdit eden bir sorundur. Aile içi şiddet de dâhil olmak üzere kadına yönelik şiddet hala insan haklarının cinsiyete dayalı ihlallerinin en ciddi şekillerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Işıklar söndüğünde kaç kadının şiddete uğradığı tam olarak bilinememektedir. Çünkü ev içi şiddet aile mahremiyeti olarak düşünüldüğünden ya da korku, çaresizlik gibi duygular veya engellenemeyeceği düşüncesi nedeniyle çoğu zaman gizlenmektedir. Bu kapsamda kadına karşı şiddet hem çok yaygın hem de önlenmesi zor bir sorun olup, bu kapsamda yaşanan her bir gelişme acı kayıpların kazanımıdır. Türkiye Sözleşmeyi çekince koymadan imzalayan ilk ülke olma konusunda gösterdiği kararlılığı Sözleşmeyi uygulama ve Sözleşmeye taraf olmaktan kaynaklanan kadınlarımızın kazanımını muhafaza etme konusunda da göstermelidir.

Kadın erkek eşitliği kapsamında düzenleme içermesinin yanında kadınların insan olmaktan kaynaklanan ve en temel hakkı olan yaşam hakkını da koruyan İstanbul Sözleşmesi’nin kapsam ve amaçları ile uyumlu olmayan din, örf âdete uygun olmama gibi gerekçelerle feshedilmesi mümkün değildir. Sözleşmenin amacının kültür, örf adet, muhafazakâr ve dini değerlerin yaygınlaştırılması olmadığı, kadınların insan haklarından eşit bir biçimde yararlanabilmesi ve güçlenerek bağımsız bir hayata kavuşması olduğu unutulmamalıdır. Kadın haklarının korunması aynı zamanda insan haklarının da korunması demektir. Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesi ülkemiz açısından ciddi bir kazanımdır.

Ülkemiz bu kazanımdan vazgeçerse bu durum bizi insan hakları bakımından bir adım daha geriye götürecektir. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme meselesinin tartışılır hale gelmesinin hiçbir evrensel ve hukuki bir dayanağı yoktur. Çünkü esas olarak bu sözleşme ile sağlanan kadın hakkından ziyade yaşam hakkıdır. İnsan haysiyet ve onurunun korunması, bireyin maddi ve manevi varlığının dokunulmazlığıdır. Sözleşmenin feshedilmesinin istenmesi kadınların zorlu bir mücadele ile elde etmiş olduğu kazanımların hepsinin geri iadesi demektir. Çağdaş modern bir toplum hedefinden sapmamak adına İstanbul Sözleşmesi korunmalı ve Sözleşme’nin yükümlülükleri daha titizlikle yerine getirilmelidir.

Av. Cesim Parlak

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.