banner644

10 Nisan 2022

Kadın Suçluluğu

GİRİŞ 

Şüphesiz cinsiyetlerimize göre tanımlandığımız bir dünyada yaşıyoruz. Kadın veya erkek olmak birçok şey için belirleyici etken. Sebebi ne olursa olsun, dinle, biyolojiyle, sosyolojiyle, ekonomiyle; neyle açıklamaya çalışırsak çalışalım, ‘farklı’ iki cinsin varlığı, bir olgudur. Alfred Adler’e göre dişi olan her şeyin ikincil olduğu efsanesinin ciddi bir sonucu, kavramların tuhaf bir biçimde ikiye bölünmesidir. Erkek, değerli, güçlü ve üstün kavramlarıyla; kadın, boyun eğen, köleleşen ve bağımlı olan kavramlarıyla özdeşleştirilir. Öznel-nesnel, kendi-diğeri, erkek-kadın, kamu-özel, güçlü-zayıf, hakimiyet-tabiyet şeklindeki ikili dil zıtlığı içinde gelişmiş olan ataerkil anlayışa göre, erkek genelde güçlü, rasyonel, mantıklı, makul ve kararlı; kadın ise duygusal, irrasyonel, mantıksız ve güçsüz olarak betimlenir. Yine bu anlayışa göre kadın, erkeğin aynasıdır ve onun arka tarafını yansıtır. Hukuk, gerçekten de geleneksel erkek bakış açısının kabul edilip meşrulaştırıldığı, erkek gücünün kurumsallaştırıldığı bir alandır. Toplum, cinsiyeti kadın ve erkek arasındaki fiziksel ve psikolojik ayırımı kabul ederek kurar. Toplumun geniş ölçüde bir yansıması olarak kabul edilen hukuk ise bu sosyal inşayı kabul eder ve onu hukuk normlarına dönüştürür. Sosyal kimlikler erkek tekelinde biçimlenmiştir; böylelikle kadının statüsünü belirleyen de, bir ‘kadın bakış açısı’ yerine, toplum içerisinde yaygın, yerleşik ve her iki cins tarafından da benimsenen, ‘kadına bakış açısı’ olmaktadır. Bu kabulden hareketle, kadın suçluluğu konusu, kadın deneyimlerini esas alarak ve kadınla erkeğin farklılığını kabul eden bir yaklaşımla incelemeli. Öncelikle kadın suçluluğunun anlamı tespit edilmeye çalışılmıştır. Suç kavramını, suçu inceleyen disiplinlerden yalnızca birinin kabulüne uygun olarak ele almak yerine; daha geniş bir bakışı tercih ederek ilerleyeceğim. İleride de söz edileceği gibi, kadının cezai anlamda suç sayılan eylemi, çoğu zaman, kadına özgü bir sapma görünümü de sunmaktadır. Bu sebeple, ceza hukuku ve sosyolojik anlamlarda ‘suç’ ve ‘sapmayı’ özellikle kadın suçluluğu alanında birbirinden ayırmamak ve birbirinin seçeneği gibi ele almamak daha doğru olabilir. İlerleyen bölümlerde kadın suçluluğunun çeşitli bakış açıları tarafından nasıl değerlendirildiği ele alınmıştır. Kadınlığı biyolojik cinsiyet bağlamında açıklayan görüşler, esas olarak, kadın suçluluğunun nedenlerini tespit etmeye çalışmış olan görüşlerdir. Toplumsal cinsiyet bağlamında yapılmış olan açıklamalar ise, temelde, kadın suçluluğunun sayıca az olmasına veya az görünmesine açıklama getirmiş olan görüşlerdir. Araştırmalarımın devamında ise kadın suçluluğu örnek suçlar esas alınarak değerlendirilmiştir. Burada, tarihsel süreç içinden gelerek, önce kadının kadın olduğu için suçlu sayıldığı eylemlerden söz edilmiş, daha sonra da hem erkek hem kadın tarafından işlenebilen suçların kadınlar tarafından işlendiği durumlarda, kadınlık deneyiminin etkisi ve sonucu ortaya konmaya çalışılmıştır. Kadının işlediği ‘suç’ ve bu suçu işleyen ‘kadın’, ayrı ayrı önem ve özellikler taşımaktadır. Araştırma ödevimde toplum ve hukuk sistemi içinde suç olarak tanımlanan eylemleri gerçekleştiren kadınların bu eylemleri ile içine girdikleri, büründükleri ‘suçluluk’ durumu resmedilmeye çalışılmış; kadınların neden suç işledikleri sorusunun yanıtı aranmamıştır.

Kadın suçluluğunu incelemek için ele aldığımız bazı eylemler, hali hazırda ceza kanunlarında suç olarak düzenlenmemiş olsa da, tarih içinde, belli dönemlerde cezai anlamda suç sayılmış eylemlerdir. Bununla birlikte, ileride ele alınacağı gibi, kadın, bazı durumlarda işlediği suçun cezai yaptırımıyla karşılaşacak olmakla birlikte, suç işleyerek kadınlık rollerine aykırı davrandığı için toplum tarafından da dışlanarak, aşağılanarak adeta ikinci kez cezalandırılmaktadır. Bunun öncesinde de yine kadınlık rollerine aykırı davranışı sebebiyle emniyet ve yargılama sürecinde de kaba muameleye maruz kalabilmektedir. Bu durumda, kadının cezai anlamda suç sayılan eylemi, aynı zamanda sapmanın kadına özgü bir şekli olarak belirmektedir. Günümüz sistemlerinde cezai anlamda suç olarak düzenlenmiyor olsa bile, çok şiddetli bir toplumsal tepkiyle karşılanan, kadına özgü sapma kabul edebileceğimiz eylemler de ileride incelenecektir. Ödevimde kullanacağım bilgilerin ve ele alacağım kavramların her biri, sosyal bilimler ve feminist araştırmalar içinde yeni sayılabilecek alanlardır.

KADIN SUÇLULUĞUNUN ANLAMI

SUÇ:

Suç kavramı, sosyal bilimler içinde birçok disiplin tarafından incelenen ve farklı bakış açılarından farklı tanımları yapılabilen bir kavramdır. Kadın suçluluğundan önce, suç kavramı hakkında genel bilgi vermek, sonra da kadın suçluluğunun neden özel olarak incelenmesi gerektiğini belirtmeye çalışmak istiyorum. Suç kavramı ceza hukukuna ait bir kavram olduğu gerekçesiyle bu disiplinden yola çıkmak daha doğrudur. Suçu tanımlarken ortaya çıkan iki temel ilke, tarihi boyunca, ceza hukukunu etkilemiştir: Bunlardan biçimsel kanunilik ilkesi, işlendiği zamanın kanunu tarafından açıkça suç sayılmayan bir fiili cezalandırma ve kanun tarafından açıkça tespit edilmeyen bir ceza ile cezalandırma yasağını ifade eder. Öze ilişkin kanunilik ilkesi ise, kanunda açıkça suç olarak öngörülmemiş olsalar bile, anti sosyal fiillerin suç sayılmaları ve bu tür fiillere amaca uygun cezaların uygulanması gerektiği anlamına gelir. Suçun anlamı üzerinde ortaya çıkmış olan görüş ayrılıkları, esas olarak suçun özüne ilişkin tartışmalar ve ayrılıklardır. Bir başka deyişle, öze ilişkin kanunilik ilkesindeki ‘öz ’ün anlamına, suçu oluşturan fiilin ‘anti sosyal’ olma özelliğinin nereden kaynaklandığına ilişkin görüş ayrılıklarıdır. Günümüz ceza hukukçuları için biçimsel kanunilik ilkesi esastır. Suç, hukuk düzeninin cezai nitelikteki bir kuralının ihlalidir. Suçun temel özelliği, hukukla çatışması, hukukun karşıtı olmasıdır. Bu çatışma veya aykırılık, ‘hukuka aykırılık’ olarak adlandırılır.  Hukuka aykırılık kavramı, suçun niteliği/özü mü yoksa unsuru mu olduğu tartışmasının halen sürdüğü bir kavramdır. Bununla birlikte, hukuka aykırılığın bir şekli bir de maddi yönü olduğu kabul edilmektedir. Buna göre eylem, bir ceza hukuku kuralını ihlal ediyorsa şekli hukuka aykırılık gerçekleşmiş olur. Maddi hukuka aykırılıkta ise, kanun koyucunun hangi sebeple bir eylemin suç olma niteliğini kabul ettiği veya kanuni tip gerçekleşmiş olsa bile eylemi hukuka uygun kılan özel sebeplerin bulunup bulunmadığı önem kazanmaktadır.

Maddi hukuka aykırılık kavramının, suçun biçimsel tanımı içinde yer bulabilmiş olmasının bir önemli yararı, kanunun belirli bir durumu düzenlememiş olduğu hallerde kendini gösterir. Toplumun hukuk bilinci, bazı eylemlerin cezalandırılmaması şeklinde belirmekte ise, kanunda yazılı olmasa da, bunların hukuka uygunluk sebebi olarak kabul edilebilmesine olanak verir.  En azından hakimin bu yönde takdir hakkı kullanabilmesine olanak sunar.  Bu olanak da, sözü edilen ‘hukuk bilincinin’ yaratıcısı olan toplumun ataerkil yapısı içinde bir parça kadın bakış açısı yer bulabilmişse, bu kadın suçluluğu açısından önem kazanır. Bu bağlamda, kadın suçlulara özgü hukuka uygunluk sebeplerine ilişkin tartışma ve taleplerin bir örneği olan ‘dayak yiyen kadın sendromu’, ileride ele alınacaktır.

SAPMA:

Suç, ceza hukukuna ait bir kavramdır. Sosyoloji alanında ise, toplumda kültürün belirlediği örf, adet, gelenek görenek ve hukuk kurallarına uymayan davranışlar, 'sapmış davranışlar' olarak nitelendirilirler. Toplumsal kuralların bazıları yasalarda karşılıklarını bulurlar ve bu kuralların çiğnenmesi, devletin yaptırımına bağlanır. Sapmayı inceleyenler, toplumda çoğulcu değerler sisteminin mevcut olduğunu, bir davranışın sapmış veya suç olarak nitelendirilebilmesi için, bireyin belli bir şekilde davranması ve farklı değerlere sahip diğer bireyin eylemini sapma olarak nitelendirmesi gerektiğini belirtmektedirler. Suç, temel olarak, Georges Picca’nın tanımıyla da, grupla birey arasında bir çatışmadır. Ona göre, bir eylemin suç olmasını, nesnel özellikleri değil, toplumun ve hukuk sisteminin ona getirdiği yargı belirler.  Suç oluşturan eylem, suç olma niteliğini, içinde gerçekleştiği sosyal durumdan alır. Örneğin cinsel ilişki, bir eylem olarak suç değildir, ama ensest, zina, ırza tecavüz şeklinde gerçekleştirilince suç kapsamında değerlendirilir. Yani suç, tümüyle tanımsaldır. Buradan hareketle, ceza kanunlarında tanımlanmamış eylemlerin cezai anlamda suç olmadığı, yani sapma ve suçun birbiriyle her zaman örtüşmeyebileceği, her sapmış davranışın suç oluşturmadığı sonucuna ulaşabiliriz. Sapma kavramı, suç kavramından daha belirsiz ve daha geniştir. Sosyologlar, emniyet kuvvetleri, psikiyatrlar, sosyal hizmet görevlileri, ahlakçılar, normalliğin sınırları dışında kabul ettikleri her türlü davranışı sapma olarak nitelendirmektedir Fakat bu noktada normalin ne olduğunu sorusu akla gelmektedir. İstatistikler mi yoksa toplumun beklentileri mi normali belirleyecektir? Bununla birlikte toplumun beklentilerinin saptanması ve bu beklentilerin gruptan gruba farklılık göstermesi de bir sorun olabilecektir.

KADIN SUÇLULUĞU:

Görüldüğü gibi sapma da, suç da, ‘tanımlanmış’ eylemleri ifade etmektedir. Bu tanımlar, yasa koyucu veya toplum tarafından yapılmaktadır. Fakat ‘toplum’ diye anılan topluluğun kimlerden oluştuğu, toplumun genel yargıyı yansıttığı kabul edilen değerlerinin de gerçekten ‘genel yargı’ olup olmadığı tartışmalıdır.

Feminist düşünceler, ahlak, değer yargıları, namus gibi kavramların bu noktadan hareketle değerlendirmesini yapmaktadır. Kadın suçluluğu da bu kavramlarla yakından ilişkili olup, suçluluk ve sapma kavramlarının tanımlarını bulduğu sistem içinde tanımlanmıştır.

KADIN SUÇLULUĞUNU AÇIKLAYAN GÖRÜŞLER

Suçluluğu tanımlarken, tanımlamaya çalıştığımız şeyin ne olduğu, kadın suçluluğu bakımından özellikle önemlidir. Eski suçluluk teorileri, insanların, ceza hukuku tarafından cezalandırılan eylemleri niçin gerçekleştirdiklerini açıklamayı denerken; yeni tanımlama girişimleri, belirli insanların niçin suçlu olarak tanımlandıklarına dikkatini yöneltmiştir. Kadın suçluluğu açıklamalarının da, önce, kadınların bu eylemleri gerçekleştirmesine biyolojik ve psikolojik açıklamalar getirme girişimleri şeklinde belirdiği görülecektir. Daha sonra bu eylemlerin neden suç olarak tanımlandığı (veya tanımlanmadığı) tartışmaları gündeme gelmiş, süreç içinde kadın suçluluğunun niceliksel değerlendirmesine gidilmiş ve suçluluğun nedensel incelemesi, yerini, suçun ortaya çıkış biçimleriyle cezalandırma süreçleri üzerindeki çalışmalara bırakmaya başlamıştır. Kadın suçluluğunu açıklamak için, değişik ayrımlardan yararlanılmıştır. Örneğin Heidensohn, geleneksel kriminoloji, modern kriminoloji ve feminist kriminoloji olarak üç başlık altında suçluluğu açıklayan teorileri incelemiştir. Fakat ben araştırmalarımda ‘biyolojik cinsiyet - toplumsal cinsiyet’ ayrımını kullanacağım. Görüleceği gibi, bu görüşler belli bir suç tipi üzerinde odaklaşarak geliştirilmişlerdir, doğal olarak kadın suçluluğunu bir bütün olarak açıklamaya hiçbir görüş yetmemektedir. Bu bağlamda suçlu davranışı açıklamada, sosyal bilimlerin tümünde olduğu gibi tek bir açıklamayı geçerli sayıp diğerlerini görmezden gelmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Uygulama yönünden hangi suçluların biyolojik, hangilerinin çevresel nedenlerle suç işlemiş olarak belirlenebilecekleri bilimsel kesinlikten uzak, bir tür takdir meselesidir. Sosyal bilimlerin bilim tarihi içinde çok genç sayılacağı gerçeği ile birlikte, suçu ve suçluluğu inceleyen kriminoloji biliminin daha da ileri tarihlerde ortaya çıktığı bilinmektedir. Kriminoloji ancak 20. yüzyılın ortalarında teorisini oluşturabilmiştir. Fakat bir bilim dalı olarak şekillendikten sonra dahi, kriminoloji alanında çalışan kişilerin kadın suçluluğunu bir olgu olarak ele alıp incelemediklerini görmekteyiz. Feminist hareketlerin yükselmeye başlamasıyla birlikte her alanda kadınla ilgili özel başlıklar belirmiş, buna paralel olarak 1960’lardan başlayarak kadın suçluluğu konusu bağımsız olarak ele alınmaya başlanmıştır. Kadın suçluluğuyla ilgili çalışan araştırmacıların sosyal konumları, cinsiyetleri, meslekleri de bakış açılarını belirlemektedir. Örneğin evrimin cinsiyet rollerini belirlediğini ileri süren Anthony Layng bir antropolog, aksini savunan Carol Travis sosyal psikologtur. Biyolojinin belirleyici olduğunu savunan James C. Dobson bir doktor, beyin özelliklerinin belirleyici olduğunu ileri süren Yves Christen bir gen bilimcisi, ekonomik koşulları öncelikli sayan Francine D. Blau ekonomist, kültürü öne alan Linda Lindsey ise bir sosyologtur. Bu tespitin, sosyal bilim çalışmalarındaki göreceliliği ifade etmesi bakımından önemli olduğunu düşündürmektedir.

-BİYOLOJİK CİNSİYET BAĞLAMINDA KADIN SUÇLULUĞUNU NEDENSEL OLARAK AÇIKLAYAN GÖRÜŞLER

Bu başlık altında incelenen görüşler, kadınla erkeğin farklılıklarının, dolayısıyla suçluluktaki farklılıklarının da, biyolojik yapılarından kaynaklandığını ileri sürmüştür. Bu bağlamda yapılan çalışmalar, kadınla erkek arasında mevcut olduğu düşünülen bir üstünlük hiyerarşi değerlendirmesini de hep gündemde tutmuş ve ‘kadına bakış açısı’ ile yapılmış olan çalışmalardır. Suçluluk konusunda determinist bir yaklaşımla nedensel açıklamalar yapan pozitivist okulun temsilcilerinin kadın suçluluğu hakkındaki çalışmaları, işlenen suçların biyolojik kadere bağlı olduğu düşünceleri doğrultusunda, kadınların erkeklerden aşağı seviyede insanlar oldukları ön kabulüyle yapılmıştır. Kadının biyolojik olarak erkeklerden daha alt kademede ‘yaratıklar’ olduğu düşüncesi, gelişmek için ‘bilimsel’ çalışmaları beklememiştir. Örneğin Aristoteles’e göre; kadın, erkeğe göre sadece toplumsal olarak daha aşağıda olmakla kalmamaktadır. Embriyoloji hakkında bir çalışma yapan Aristoteles, kadın ‘yaratığının’ biyolojik bakımdan bir eksiklikler varlığı, hatta bir şekli bozulmuş erkek olduğunu, çünkü ancak erkek tohumunun bir ruh meydana getirebileceğini ileri sürmüştür.Yine Antik dönemin vücut ısısı anlayışı, insanlar arası utanç ve onurla ilgili belli inançlar doğurmuştur. Dişil, soğuk, pasif ve zayıftan, eril, sıcak, güçlü ve girişkene uzanan tıbbi sicil, insani değerin aşağıdan yukarıya doğru arttığı bir cetvel oluşturmuştur.  Buna göre erkekler daha değerlidir. Çünkü erkek yaradılışı sıcak ve kurudur. Ona bu yüzden şiddetli tepkiler egemendir. Çok ateşli olduklarından hata işleme eğilimleri artar ve karmaşık hırslarına egemen olamazlar. 9 Bu belirleme, erkeklerin suç işleme miktarlarının Antikçağ’da da daha fazla olduğunu ifade etmek için yapılmıştır ama buna getirilen açıklamanın bile erkeklerin üstünlüğünü kanıtlayacak şekilde yapılması gülünçtür.

-Bir İtalyan psikiyatrist olan CESARE LOMBROSO; doğuştan suçluluk teorisini kadınlara uyguladığında, erkeklerden daha az sayıda doğuştan suçlu kadın bulmuştur. Öncelikle ona göre kadınlar biyolojik tekamül bakımından erkeklerden daha geridedirler. Bu anlamda kadınları ‘büyük çocuklar’ olarak nitelendirmiştir. İkinci olarak kadınlar erkeklerden daha çok sosyal düzenin bozulmamasını gözetme eğilimindedirler. Üçüncü olarak ise kadınlar ev içindeki konumları nedeniyle sosyal hayata daha az dahil olmaktadırlar. 1894 yılında yazdığı ‘Kadın Suçlu’ (The Female Offender) adlı bir çalışması bulunan Lombroso, Guglielmo Ferrero’yla birlikte suçlu davranışın kadınlarda biyolojik özelliklere bağlı olarak meydana çıktığını ileri sürmüştür. Lombroso, kadın suçluların iskelet özelliklerini incelemiş (özellikle çene kemikleri, yüz, beyin ve kafatası) ve kalıtsal özelliklerini araştırmıştır.  Lombroso, kadın suçluların normal kadınlarda olmayan belli ayırt edici özelliklere sahip olduklarını, bu nedenle belli anomaliler sergilediklerini kabul etmektedir.

Örneğin bir fahişenin çenesinin daha aşağıda, burun kemiğinin büyük, kafatası eklemlerinin basitçe birleşmiş, derin sinüslere ve eğik kemiklere sahip olduğunu belirtmiştir. Bir günahkar kadın, genellikle omur yapısında düzensizlikler gözlenen, dar alınlı, çıkık çene kemikli bir görünümdedir. Bununla birlikte, Lombroso, doğuştan suçlu kadınları erkeklere göre ahlaken daha düşük ve daha tehditkar bulmaktadır. Bunu da kadınların kıskanç olduklarında daha merhametsiz ve intikamcı davranış içinde olabileceklerine bağlamıştır. Bu kadınsı karakter özelliği, kadınların zayıflığı, yumuşaklığı, annelikleri ve az gelişmiş zekaları ile dizginlenebilmektedir. Fazla gelişme göstermiş olan kadınlar, erkeklerden daha korku verici olmaktadırlar. Dejenere ve erkeksi olan bu kadınların durumlarını annelik duygularından yoksun bulunmaları açıklamaktadır.

-SİGMUND FREUD ise; 1912 tarihli 'Totem ve Tabu' da (Totem and Taboo) ve 1938 tarihli 'Musa ve Tektanrıcılık' ta (Moses and Monotheism), şunu anlatır: Toplum öncesi hayvan sürülerini andıran bir hayat süren insanlar arasında, gücü temsil eden babaya boyun eğilmektedir. Babanın hakimiyeti, cinsel hakimiyeti de kapsamaktadır. Sürünün bütün dişileri ona aittir. Babanın özellikle cinsel hakimiyetine karşı güç birliği yapan sürünün erkekleri/ kardeşler onu öldürürler, ardından da onun gücüyle özdeşleşebilmek için onu yerler. Ortaya çıkan güç boşluğunda birbirleriyle savaşan erkekler bunun yararsızlığını fark edince bu kavgaya son vermek için kendi aralarında bir sözleşme yaparlar ve sürü içindeki kadınların kendileri için yasaklanmış kadınlar olduğuna karar verirler. Doğal dürtülerini iradeleriyle bastıran erkekler ensest yasağı ve dışevlilik ilkelerini kabul ederler ve ilk toplum kurulmuş olur. Babanın anısını canlı tutmak içinse bunu güçlü bir hayvanla özdeşleştirip totemleşen bu hayvanın rastgele öldürülmesini ve yenmesini yasaklamışlardır. Akal’ın aktardığı bir tespite göre, Freud düşüncesinde bir olumsuzlama olan uygarlık, insanı ya da erkeği, doğal olandan ve dolayısıyla kadından korur.  Toplumun başlangıcını, evrimini ve işleyişini cinsel içgüdülerle açıklamaya çalışan Freud, sosyal koşulları ikinci plana iter. Bu bağlamda kadınlığı da, sosyal koşullarca belirlenmiş bir konumdan çok, kadına özgü içgüdülerce belirlenmiş bir durum olarak görür. Kadının doğal olarak pasif, mazoşist ve narsist olduğunu düşünür. Feminist yazarlar Freud’un teorisini eleştirmişlerdir. Çünkü onun erkeksi bir önyargıyla taraflı davrandığını düşünmüşlerdir. En büyük itirazları da Freud’un erkekleri kadınlara değer biçmek için ölçü olarak kabul etmesi ve bu bağlamda kadınları az gelişmiş küçük erkekler olarak nitelendirmesi olmuştur.

-WİLLİAM İSAAC THOMAS, Lombroso’nun takipçisi olduğunu söylemesi sebebiyle kadın suçluluğunu biyolojik cinsiyet bağlamında değerlendiren teorisyenler arasına giriyor ve bununla birlikte sosyolojik düşünceye doğru gidişin temsilcisi olduğu gerçeğini de göz ardı edemiyoruz. Bir sosyolog olan Thomas, yazdığı iki kitapla kadın suçluluğu araştırmalarına katkı sağlamıştır. 1907’de yayımlanan ‘Cinsiyet ve Toplum’da, antropologları, kadınların tekamül bakımından erkeklerden daha geride oldukları şeklindeki görüşleri ile sonrasında doğuştan ve sonradan gelen özelliklerini ayırmadaki hataları sebebiyle eleştirmiştir. Ona göre cinsiyetler arasındaki bazı farklar, beynin boyutlarından veya başka biyolojik özelliklerden değil, sosyal etkilerden kaynaklanır.

Fakat çağdaşlarını bu şekilde eleştirse de, cinsiyetleri katabolik ve anabolik olarak sınıflandırarak aslında Lombroso’ya paralel bir teori geliştirmiş olmaktadır. Erkekler kataboliktir; yani enerjilerini dışarı çıkarmaya daha fazla ihtiyaç duyarlar. Kadınlarsa daha sakin bir yapı sergilerler. Tıpkı bitkilerin besleyici öğelerini gövdelerinde depo etmeleri gibi kadınlar da enerjilerini saklarlar. Bu da onlara katabolik erkeklerin yıkıcılığına karşılık durağanlık, tahammül gücü ve tutkulu olma özelliklerini verir. Thomas böylelikle katabolizm ve anabolizm arasındaki bu psikolojik farklılığın, cinsiyetler arasındaki sosyal davranış farklılığının göstergesi olduğuna karar vermiştir. Thomas’ın 1923’te yayımlanan ‘Uyumsuz Kızlar’ adlı kitabında yaşam öykülerinden hareketle ulaştığı tespitler, suçlulukta artık biyolojik etkilerin yanında sosyal etkilerin varlığını da kabul etmekte olduğunu göstermektedir. Onun görüşüne göre, her insanın dört temel arzusu vardır: Yeni deneyimler edinme,  güvenlik,  karşılık görme ve kabul edilme.Yeni deneyimler edinme arzusu, insanın heyecan ve macera tutkusundan kaynaklanır. Öfke duygusuyla bağlantılıdır ve cesaret, ataklık olarak açığa çıkar. Değişiklik, tehlike, hareket ve topluma karşı sorumsuzluk duygusunu barındırır. Suç işlemek için de bu arzu tetikleyicidir. Bir meslek sahibi olmayıp avare dolaşan ve yeni deneyimler edinme arzusu baskın kadınlarda da fahişelik, hırsızlık ve şantajcılık  sıklıkla görülmektedir. Güvenlik arzusu, yeni deneyimler edinme arzusunun karşısında yer alır. Toplumun değerlerini benimsemeyi, bilim ve sanata yatkın olmayı getirir. Diğer taraftan korku duygusundan kaynaklandığı için ürkek ve kaçmaya eğilimli bir kişilik yapısı ortaya çıkarır. Güvenlik arzusu, baskın olan kişiler, sakıngan, kuruntulu, tutucu ve malvarlığı edinmeye eğilimlidirler. Karşılık görme arzusu, aşk tutkusu ve takdir edilme isteği şeklinde belirir. Öncelikle bebeğin farkedilme isteği ve annenin ona olan  düşkünlüğü ile bunu  karşılamasıyla doyurulan karşılık görme arzusu, ilerleyen yaşlarda karşı cinsler arasında çok güçlü hale gelir. Bu arzu, Thomas’a göre kadınlarda daha baskındır. Bu arzuyu doyurmak için kadın kendisini, çocuğuna, bir erkeğe, çeşitli erkeklere veya herhangi bir şeye adar. Kabul edilme arzusu ise kişiliğin kabul ettirilmesi için zorbalık etme, güç gösterisinde bulunma şeklinde belirdiğinde suç söz konusu olabilmektedir. Tabi kişinin kendini kabul ettireceği alan toplum olduğu için, insanlar üstünde güç gösterisinde bulunma, onlara duyulan ihtiyaçla çakışabilir. Bununla bağlantılı olarak, insanları asla elde edemeyecek olma korkusu, Freudyenlere göre cinsel temelli bir psikopatik rahatsızlıktır. Thomas’a göre kadınlar uyumsuz olmaya daha yatkındırlar, çünkü kadınlar toplum içinde daha çok acıya tahammül etmek durumundadırlar ve gittikçe bunun farkına varmaktadırlar. Erkeklerin kendileriyle ilgili karar verme sürecinde daha rahat ve bağımsız olduklarını da düşünen Thomas, erkekler tarafından rahat bırakılmalarını sağladığı için evliliğin kızlar açısından yararlı olduğunu belirtmiştir.  Toplumda kızlardan beklenen rolün estetik/ ahlaki bir çizgide olduğunu da itiraf eden Thomas, kızlara bir toplumsal kutsallık atfedildiğini söylemektedir.

-SHELDON VE ELENAOR GLUECK; Thomas’la birlikte sosyolojik çalışmaların yolunu açtıkları söylenebilecek araştırmacılardır. Kadın suçluluğu konusuna yaptıkları en büyük katkı, 1934’te yayımlanan ‘500 Kadın Suçlu’ adlı kitaptır.

Kriminologların Massachusetts’teki 500 suçlu kadın üstünde yaptıkları araştırmaya dayanan bu çalışmada,  kadınların geçmişlerini, geldikleri sosyal çevreleri de araştıran Glueckler, böylece onların fiziksel ve psikolojik özelliklerini de karşılaştırma olanağı bulmuşlardır. Bu kadınların hastalıklı, yasal olmayan cinsel davranışlar sergileyen kişiler oldukları ve suçluluklarının kalıtsal olduğu tespitlerinde bulunmuşlardır. Kadın suçluluğuna sebep olan faktörleri araştıran Glueckler, bunların biyolojik ve ekonomik değişkenler olduğu sonucuna varmışlardır.  Araştırmaları sonucunda suçlu kadınların mensup oldukları ailelerin çoğunluğunun çok kalabalık aileler olduğunu tespit etmişlerdir. Çoğu yoksul olan bu ailelerde gelir düzeyi düşük, ilişkiler sağlıksızdır. Anne babaların öğrenim düzeyi de düşüktür. Ayrıca suçlu kadınların büyük bölümü parçalanmış ailelerden gelmektedir. Böylelikle kadın suçluluğuyla ilgili olarak yapılan biyolojik açıklamaların ardından psikolojik ve sosyolojik veri kullanımı gündeme gelmiştir; fakat verileri değerlendirirken cinsiyetçi bir yaklaşımın etkisi altında oldukları açıktır. Örneğin her suçlu kadının cinsel geçmişini araştırmışlardır. Sadece fahişelikle ilgili değil, bütün suçlarla ilgili olarak bu araştırmayı yapmış olmaları, suçluların ‘kadın’ olmalarıyla ilgilidir. Bununla birlikte bu kadınlar arasında yine büyük oranda akli rahatsızlık olduğunu tespit etmişlerdir. Çalışmalarında yer alan suçluluk eğiliminin kalıtımsal olabileceği seçeneğine karşılık olarak önerdikleri bir çözüm sözetmeye değerdir. Bu öneri, suçlu kadınların çocuk doğurmalarını engellemektir. Bunun için de suçlu kadınların uzun süre gözlem altında tutulmaları gerektiğini savunmuşlardır. Bu görüşleri çok az sayıda taraftar bulmuştur.

-OTTO POLLAK ise: Değişik resmi belgelere göre saptanmış olan suçluluğa oranla, türlü nedenlerle varlığından habersiz kalınmış; ancak gerçekte işlenmiş bulunan suç sayısına saklı suçluluk denmektedir. Bir kısım suçların karanlıkta kalma nedenleri şunlardır: Suçun, mağdurun özel yaşamıyla çok yakından ilgili olması, mağdurun suçun meydana çıkmasını istememesi, polise başvurmanın doğuracağı zaman kaybı ile bunun faydasızlığına olan inanç ve kamuoyunun da aslında kumar ya da fuhuş gibi konularda çok sert tedbirlerden yana olmayışı. Aynı zamanda bir sosyoloji profesörü olan Pollak, konuyu ‘Kadın Suçluluğu’ adlı kitabında, bu bağlamda değerlendirmiştir. Kadınların erkeklere göre daha az fiziki güce sahip olmaları, özellikle kişiye karşı suçları daha az işlemelerine açıklama olarak savunulmuş, ama Pollak bu düşünceye karşı çıkmıştır. Ona göre çağdaş teknolojik gelişim, daha zayıf olan cinsin bilek gücüne ihtiyaç kalmadan daha saldırgan olmalarını sağlayabilmektedir ve eğer kadınlar fabrikalarda erkeklerle aynı işleri yapabilecek kadar güçlü iseler neden şiddet suçları için de aynı güce sahip olamazlar sorusu ona göre cevapsız kalmaktadır. Sonuç olarak, Pollak’a göre suç işlemede belirleyici olan fiziki güç değil, kültürel ve belirlenmiş sosyal rollerdir. Bir ölçüde bu tespit doğru olsa da, Pollak’ı okuyanlar, Hermann Mannheim’ın tespitine göre, kadınların tekamül bakımından vasat bir derecede olduklarını kabul ettiğini anlayacaktır. Kadınlar şiddet suçları i şlerken bile şiddet içermeyen teknikleri tercih etmektedirler. Adam öldürürken zehirlemeyi seçen, veya öldürmeden önce kurbanlarını ilaçla etkisiz hale getiren kadınlardır. Kadınların şiddetten kaçma eğilimini Pollak’ın tekamülde vasatlık olarak değerlendirmesi ise bir çelişkidir.

Lombroso ve Freud’dan etkilenmiş olmasına rağmen onların teorilerini kullanmayan Pollak, öncelikle kadınların suç işlemelerinin temelinde cinsel, erkeklerinkindeyse temel olarak ekonomik güdülerin etkin olduğunu savunmuştur. İkinci olarak, kadınlarla erkeklerin suç işleme oranlarının eşit olabileceğini ama kadınların suçlarının gizli olduğunu ileri sürmüş ve bu ‘maskeli’ suç tipini açıklayan teorisini yaratmıştır. Kadınlar doğuştan hilebaz ve intikamcı bir yapıya sahiptirler ve erkeklerin kendilerine gösterdikleri koruyucu tutumu sömürme eğilimindedirler.  Ev içi hizmetlerde çalışan kadınların bu sosyal konumları sayesinde işledikleri suçların gizli kalabildiğini tespit etmiş olan Pollak, kadınların yapı itibariyle erkeklerden daha ‘kötü’ ve intikam almaya, dolayısıyla suç işlemeye eğilimli olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre kadınlar, toplum içindeki ev içi rollerini, işledikleri suçlar için bir perde olarak kullanmaktadırlar. Pollak’ın görüşlerine yöneltilen eleştirilerden, feminist yazar Carol Smart’a ait olanı dikkate değerdir. Kadınların yanında erkeklerin de işledikleri suçlar içinde büyük bir miktarın gizli kaldığını gözden kaçırmamak gerekmektedir. Örneğin kadına ve çocuğa yönelik şiddet, aile içinde büyük ölçüde gizli kalmaktadır. Bununla birlikte Pollak’ın, biyolojik ve sosyolojik nedenlere dayandırarak ileri sürdüğü,  kadınların hilebaz ve yalancı olduğu yolundaki görüşleri, kadın karakterinin özellikleriyle ilgili  kendi görüşlerinin çelişkili olmasına yol açmaktadır. Bu şekilde de Pollak, cinsiyetçi bir yaklaşım sergilemektedir.

-Çağdaş Biyolojik Açıklamalar 'dan söz etmeninde yerinde olacağını düşündüğüm bir noktada, suçluluğun açıklanmasında salt biyolojik değerlendirmeleri kabul etmeye olanak bulunmamasına rağmen, kadınla erkek arasında biyolojik farklılıklar mevcut olduğunu kabul etmek için basit bir bakışın bile yeteceği, bunun için ne derin tıp bilgilerinin gerekeceği ne de uzun teorik açıklamalara gereksinim duyulacağının açık olduğudur. Kadın ve erkek zihinsel yetenekleri arasındaki farklılık, genel zeka (IQ) düzeyinde bir farklılık biçiminde değil, yeteneklerin deseninde bir farklılık biçiminde ortaya çıkmaktadır. Erkekler, ortalama olarak özel uzamsal yetenekler açısından daha yüksek bir performansa sahiptirler. Buna karşın kadınlar, dilsel yeteneklerde daha başarılıdırlar. Zihinsel yetenek örüntüleri tüm yaşam boyunca ortaya çıkan hormonal değişikliklerin etkisi altında kalmaktadır. Yapılan araştırmaların birinde, kadınların menstüriel siklus (adet döngüsü) boyunca birtakım zihinsel işlevlerdeki performanslarının değiştiği, östrojenin yüksek olduğu dönemlerde göreceli olarak uzamsal beceri performansları azalırken, motor ve dile ait performanslarında artış olduğu izlenmiştir. Kadın ve erkek gelişimiyle ilgili psikiyatri çalışmalarının bulguları da sosyal bilimlerle paralellik göstermektedir.  Klasik psikanalize göre, kadının saldırganlığı mazohizm ve ona eşlik eden edilgenliğe dönüştürülmüştür. Erken çocukluktan başlayarak kızların açık saldırganlık ifadesi sürekli yasaktır. Kadınlarla ilgili toplumsal kabul gören davranışlar çaresizlik tutumlarının içselleştirilmiş şeklidir. Kadın ve erkek cinsiyetlerinin doğumdan önce, anne karnındayken, hormonlar tarafından belirlendiği bilimsel bir gerçektir. Cinsiyeti belirleyen hormonlar, cinsiyet organlarıyla birlikte, beynin cinsiyetini de belirler. Yetenekler ve algılama şekillerinin beyindeki konumlanmaları ve bu yeteneklerin kullanılması için gerekli olan koordinasyon düzeneği kadın ve erkek beyninde farklı şekilde gelişir. Örneğin kadını dilsel ve sosyal ilişkilere, erkekleri de üç boyutlu mekan algılamasıyla matematiğe daha yatkın kılan, beynin daha cenin halindeyken aldığı şekildir. Hormonlar, doğumdan sonra da hayat boyu insanın hayatını etkiler. Östragen beyin hücrelerini aktifleştiren, progesteron ise rahatlatan, duygusal istikrar sağlayan dişilik hormonlarıdır.  Evrim süreci açısından bakıldığında, bunun modern zamanlar için daha geçerli bir sorun olduğu görülmektedir. Çok eski zamanlarda kadının doğurganlığa elverişli hayat periyodları çok daha kısaydı. Ayrıca emzirmekle de uzun zaman geçirdiklerinden hayatlarında toplam 10 yumurtlama periyodları ancak olurdu. Çağımızda ise kadınlar hayatları boyunca 300-400 yumurtlama dönemi yaşamaktadırlar. Bu, yaşamlarında duygularının, algılama ve duyularının bir yükselip bir alçalan hormon seviyeleri tarafından altüst edildiği 400 ay olduğu anlamına gelmektedir. Fransız ceza yasalarına göre bu dönem kişinin yaptıklarından sorumlu tutulamayacağı geçici bir dönem olarak kabul edilir. İngiltere’ de de iki kez mahkemelerde adet döneminin gerginliklerinin mahkeme tarafından cezada indirim nedeni olarak kabul edilmiştir. Yine İngiltere’ de cezaevlerinde yapılan bir araştırma da, cezaevinde bulundukları sırada suç işleyen kadınların suç işleme sırasında adet öncesinde olduklarını ortaya koymuştur. Bu dönemde kadınlar arasında intiharların, saldırganlığın, suç işleme oranının arttığı da tespit edilmiştir. Hormon değişimlerinin sebep olduğu adet öncesi sendromu, tarih boyunca bilinen, ancak modern bilimce açıklaması yapılabilmiş olan bir durumdur. Adet kanamasından her zaman çekinilmiş, özel bir durum olarak kabul edilmiş ve örneğin ilkellerde kadın, dokunulmaz olduğu bu dönemde inzivaya çekilmiştir. İngiltere’ de 1845’te hırsızlıktan bir, 1851’de adam öldürmeden iki kadının, adet öncesi sendrom sebebiyle beraat ettiği kaydedilmiştir. Adet öncesi sendromuna maruz oldukları dönemde davranışlarından sorumlu olmadıkları gerekçesiyle bu kararlar verilmiştir. Ayrıca İngiltere’ de bu tarihlerde yapılan araştırmalarda, suçlu kadınların %84’ünün suç işleme sırasında adet öncesi sendromu periyodunda  olduğu tespit edilmiştir. Zaman içinde yapılan çalışmalar, vücuttaki bazı hormon, vitamin ve mineral eksikliklerinin takviyesiyle bu sendromun hafifletilmesi yollarını aramışlardır. Ancak konumuz bakımından önemli olan,  bu sendromun kadın suçluluğu üzerindeki etkisidir. Adet öncesi sendromunun cezayı azaltıcı sebep olarak yasal düzenleme kapsamına alınması hakkında, durumun suçu özendirici bir hale dönüşeceği konusundaki tereddütlerin varlığı bilinmekle birlikte,  kadınlardaki biyolojik/hormonal dalgalanmaların ruhsal yapıda büyük etkiler doğurduğunu ve bunun suçluluğa etkisi tıbbi olarak tespit edilirse ceza verilirken göz önüne alınması, ama bunun bir kural haline gelmemesi gerektiğini düşünenler bulunmaktadır. Bu doğrultuda, konunun genel olarak cezanın kişiselleştirilmesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği düşünceleri de mevcuttur. Dişilik hormonlarıyla ilgili durum bu iken, testosteron, yani erkek cinsiyet hormonu ise saldırganlık sonucunu doğurmaktadır. Hatta testosteronun neden olduğu bir indirim sebebi de tartışılmaya başlanmıştır.  Hormonlarla ilgili farklılıkların bir üstünlük meselesi olarak ele alınmasının bizi sağlıklı bir sonuca ulaştırmayacağını düşünenlerde mevcuttur. Zira dişi ve erkek beyni arasındaki farklılıklar, beceri ve yeteneklerdeki farklılıklar olup, bunlar zeka düzeyi ile ilgili değildir açıklaması ile bu düşünceyi tastiklemişlerdir.

Bu biyolojik ve psikiyatrik farklılıklar bilimsel verilerdir ve kadınlarla erkeklerin birini diğerinden üstün kılacak tespitler olmadığı açıktır. Kaldı ki toplumsal etmenlerin psikolojik gelişmeyi etkilediği, hatta şekillendirdiği de bilimsel bir gerçektir. Bununla birlikte, kadın- erkek ayrımı gözetmeksizin, suçlularda, patalojik nitelikte olmayan fikri çatışmalar, yetersizlik duygusu ve duygusal anormallikler olduğu da tespit edilmiştir. Son olarak, biyopsikososyal yaklaşıma göre, kadınlar erkekler kadar mesomorfik değildirler. Mesomorfi, hırslı, rekabetçi anlamına gelmektedir ve bu kişilik yapısının kadınlarda daha az olması, onların daha az şiddet suçu işlemelerine sebep olmaktadır. Bu biyopsikolojik kısmın yanında sosyolojik açıklama ise kadın suçluların çocukluklarındaki bozuk aile yapısından erkek suçlulara göre daha fazla etkilenmiş olduklarıdır. Yani çocuk- aile uyumsuzluğunun, kadınların ilerleyen yaşamlarında, onların suç işlemesine sebep olma olasılığı, erkeklerinkinden daha fazladır. Kadın suçluluğunun, yalnızca kadın biyolojisinden gelen zaaflardan kaynaklandığı düşüncesi bilimsellikten uzaktır. Ayrıca suç işlemede cinsiyet belirleyici ise, kadın cinsiyeti karşısında bir de erkek cinsiyetinin var olduğu hatırlanmalı, paralel bir değerlendirme erkek suçluluğu için de yapılabilmeliydi. Kadını ve fiillerini tanımlarken biyolojik cinsiyetin belirleyici olması, erkek cinsiyetinin zaten ‘norm’ olması ve bu yüzden ayrı bir açıklamaya muhtaç olmaması sebebiyle, erkek bakışından, kendi içinde tutarlı görülebilir. Ancak bu tutarlılık,  kadın suçluluğunu biyolojik cinsiyetle açıklayan görüşlere bilimsel bir geçerlilik kazandırmaya yetmemektedir.

-TOPLUMSAL CİNSİYET BAĞLAMINDA KADIN SUÇLULUĞUNU NİCELİKSEL OLARAK AÇIKLAYAN GÖRÜŞLER 

Öncesinde incelediğimiz biyolojik açıklamalar, kadın suçluluğunu incelerken fahişelik gibi salt kadın suçu olarak genel kabul gören suçlar üzerinde yoğunlaşmışlardır. Tarihsel gelişim içinde kadınların diğer ‘erkek’ suçlarında da mevcut olmaları ise, bu duruma bir açıklama getirilmesini gerektirmiştir ve süreç içinde toplumsal cinsiyet kavramının kabul görmesiyle suçluluk açıklamalarında biyolojik değişkenle birlikte sosyal ve ekonomik başka değişkenler de  kullanılmaya başlanmıştır. Biyolojik değişken dışındaki açıklama çalışmaları ise, temel olarak, kadının neden suç işlediğine değil, işlediği suç miktarının değerlendirmesine, bir anlamda neden ‘suç işlemediğine’, bununla birlikte sosyal nedenlerin kadın suçluluğunu erkekten farklı olarak nasıl şekillendirdiğini belirlemeye yönelmiştir. İncelenecek olan teorilerden centilmenlik teorisi, kontrol teorisi ve özgürleşme teorileri, kadın suçluluğunun miktarı, artıp azalması, istatistiklerin kadın suçluluğu miktarının bütününü yansıtıp yansıtmadığı gibi konulara açıklama getirirken; ekonomik ve sınıfsal teorilerle güç-kontrol teorisi, konuyla ilgili olarak belli ölçüde nedensel açıklamalar yapmaktadır.

Bununla birlikte, konunun bütününü bozmamak açısından ve temelde bu teorilerin hepsi toplumsal cinsiyeti esas alıp kadın suçluluğuna niceliksel açıklamalar getirmekte oldukları için tümünü tek başlık altında ele almakta bir sakınca olmadığını, bunun konunun özünü etkilemeyecektir. Toplumsal cinsiyet bağlamında yapılan çalışmalar, ağırlıklı olarak feminist araştırmacıların çalışmalarıdır ve önceki görüşlerin ‘kadına bakış açısı’ ile getirdikleri yaklaşımlar yerine bir ‘kadın bakış açısı’ oluşturmaya başladıkları gözlemlenmiştir.

-Centilmenlik Teorisi; Saklı suç düşüncesinin destekleyicisi olan centilmenlik teorisi, kadın suçluların erkek iştirakçileri tarafından korunup kollandığı ve polisin de kadın suçlulara daha şefkatli davrandığını, onları yakalamak veya tutuklamak konusunda daha az istekli olduklarını ileri sürer. Bu durum da kadın suçluluğunun istatistiklere daha az yansıması sonucunu doğurur. Bu da, kadınların erkeklerden daha az suçlu davranış içinde oldukları düşüncesinin gerçekçi bir yaklaşım olmadığı anlamına gelmektedir. Centilmenlik düşüncesini geliştirmiş olan Mannheim‘ın  çalışmalarında önemli olan, kadınların elde ettikleri yeni toplumsal roller üzerinde durmuş olmasıdır. Endüstri ihtilaliyle birlikte kadınlar, evle ilgili sorumluluklarının artmasının yanında, toplumsal yaşama ev dışında da katılmaya başlamışlar, ekonomik düzen içinde işgücü olarak yer almışlardır. Bu durum kadın suçluluğunu bir ölçüde arttırabilir ama asıl önemli olan, bu durumun kadınların işlediği suçların niteliğini değiştirmesi ve çeşitlendirmesidir. Kadınlar, rüşvet, dolandırıcılık ve casusluk suçlarında daha sık görülmeye başlamıştır. Kadın suçlular, istatistiklere göre sayıca erkeklerden her zaman çok daha az olmuştur. Sayıca yapılan bu karşılaştırma bizi kadın suçluluğunda sağlıklı bir bilgiye ulaştırmayacaktır. Çünkü Mannheim, kadın suçluluğuyla ilgili tespitlerine, tutulan kayıtların erkekler tarafından, yanlı olarak ve objektiflikten uzak bir şekilde oluşturulduğu kabulüyle başlar. Kadın suçluluğu kavramı, erkek kanun yapıcıların, yargıçların, polislerin ve bilim adamlarının ve hatta erkek yazar ve şairlerin tespitleri doğrultusunda şekillenmiştir. Erkekler, ceza yasalarını kendi bakış açılarına göre suç olan eylemler için yapmışlardır. Suç sayılabilecek davranışın kadına özgü şekilleri de varken, erkekler bunları ciddiye almamış, cezaya ‘layık’ bulmamışlardır. Yasa yapıcılar, erkek olarak ve aslında kasıtlı davranmaksızın, tüm ceza hukuku sisteminin gözlerini kadınlar tarafından gerçekleştirilen bazı antisosyal davranışlara kapamıştır.Bununla birlikte, cadılık örneğinin gösterdiği gibi, bu teorinin uygulanabilirliği çok da geçmişe uzanmamaktadır. Bu, yasal, kadını kollar eşitsizliklerin yanında, kovuşturma, yargılama ve mahkumiyet süreçlerinde de aynı durum mevcuttur. Kadınların işledikleri suçların kovuşturulmasında, kadın olmalarından dolayı bazı özel zorluklar bulunmaktadır. Bu aşılsa da, nadiren kayıt altına alınmakta ve kovuşturulmaktadır. Çünkü sadece suç tipi değil, kadınların suç içinde varlık şekli de kadın suçluluğunun kayıtlara daha az geçmesine neden olmaktadır. Kadınlar suç eylemini bizzat gerçekleştiren değil, teşvik eden, azmettiren, yardımcı veya iştirakçi olmaya eğilimlidirler ve bunun takip edilip kayıtlara yansıtılması daha zordur. Bunlarla birlikte, yakalanan ve suçlu bulunan kadına da mahkemelerde erkeklere olduğundan daha müşfik davranılmaktadır. Mannheim bu durumu tespit etmekle birlikte, birçok durumda doğru da bulmaktadır. Diğer yandan, kadınların suç işleyenler içinde azınlık olmaları nedeniyle, ıslah olanakları geliştirilememektedir. Çünkü az sayıları nedeniyle sınıflandırılmaları, onlara özel personel sağlanması ve kurum oluşturulması daha zor olmaktadır. Centilmenlik teorisini kabul etmeyen bir başka görüşe göre, kadın hareketiyle birlikte, ceza hukuk sistemi suç işleyen kadınlara daha az nazik/centilmen davranmaya başlamıştır. James Messerchmidt’in de belirttiği gibi kadınlar, hukuku çiğnemenin yanında, aynı zamanda kadın hareketinden ve geleneksel cinsiyet rolünü çiğnemelerinden dolayı da cezalandırılmaktadırlar. Flowers’a göre de ampirik çalışmalar centilmenlik teorisini desteklememektedir. Kayıtlar bunu ispatlamak için yetersiz olsa da kadınlara daha sert davranıldığına en azından işaret etmektedir. Bununla birlikte, centilmenlik gerçekten mevcut olsaydı bile, bütün kadınlara  aynı yumuşaklıkta davranılması sonucunu doğurmazdı. Centilmenlik, ırkçı ve sınıfçı bir kavramdır; ancak sağlıklı 'beyaz' hanımefendiler için geçerli olabilir.

-Kontrol Teorisi; bu teoriyi savunanlar, kadın suçluluğu konusundaki araştırmalarına, “neden kadınların çok büyük bir çoğunluğu suç işlemiyor” sorusuyla başlar. Çünkü teoriye göre kadınlar, ailede başlayan ve toplumun geneline yayılan bir sosyal kontrolün süjesidirler. Kontrol, uyumluluğu sağlar ve bu yüzden kontrol yokluğu suçlu davranışa meydan verir. Suçu doğrudan uyumlulukla açıklayan bu görüş, diğer teorilerden farklı olarak suçun değil uyumluluğun nedenlerini araştırır. Kontrol teorisi, aileyle, okul veya benzer gruplarla özel ilişkiler içinde bulunmayan, bağlantıları ve hayatta etik ilkeleri de olmayan, geleneksel değerlerle bağları zayıf olan kişilerin suç işlediklerini ileri sürer. Aile içi ilişkilerde çocukla ana baba arasındaki bağ zayıf veya çatışma temelliyse, çocuğun suça eğilimli olması daha büyük bir olasılık haline gelmektedir. Arkadaş grupları ile suçluluk arasındaki ilişki açıkça ortaya konulmamış olsa da, birçok araştırmada suçlu kişilerin daha çok suçlu kişilerle arkadaşlık ettikleri tespit edilmiştir. Heidensohn’a göre kadın, tanımlandığı ev içi alandan, tecavüz ve şiddet korkusu veya sadece hoş karşılanmayacağı gerekçeleriyle çıkamamakta, sadece belirli zamanlarda, belirli mekanlarda ve belirli amaçlarla ‘sokakta’ bulunabilmektedir. Kadın üstünde, erkeğin/ kocanın/ babanın somut olarak şiddet kullanarak kurduğu kontrolün yanında, ataerkil sistemin sistem olarak kadını ‘yaratırken’ oluşturduğu kontrol mekanizması, bundan daha etkin ve yaygındır. Buna göre, güç ve şiddet erkek tekelinde olan kavramlardır. Kadınlar da sistem içinde, bu durumu kabul edip içselleştirerek yetiştikleri için bu kabule aykırı bir davranış geliştirmeyi düşünmemektedirler. Saygıdeğer bir kadın olmanın önemini içselleştirmiş kadın da, suç işlemek,  bu imajını yitirmesine, kendisine ‘kötü kadın’ gözüyle bakılmasına sebep olacağı için suçlu davranış içinde bulunmayı göze alamamaktadır.  Mesela Chesney- Lind’e göre, kızlar, erkeklerle aynı ortamda yaşar, okula gider, çocukluk çağlarını geçirir ama dramatik olarak kızların hayatları cinsiyetlerine göre şekillenir. Örneğin kızlar cinsel sömürüye çok daha fazla maruz kalmaktadırlar. Çocukluklarında bu tür suçların mağduru olan kadınların, bu mağduriyetleriyle ilerideki suç kariyerleri arasında doğru orantı olduğu tespit edilmiştir.

- Güç - Kontrol Teorisi; suçlulukta cinsiyetin etkinliğini, farklı suç türlerindeki rolünü inceleyen araştırmalara ek olarak, aile içi ilişkilerde cinslerin gücü elinde bulundurmaları veya gücün cinsler tarafından kontrolü hususu da incelenmiştir. Teori, aile reisi değişkenini esas almaktadır. Ataerkil aile tipi, eşitlikçi aile tipi ve babasız, annenin aile reisi olduğu aile tipi. Suçluluğu incelenen kişiler de bu aile tipleri içinde yetişmiş olan kız ve erkek çocuklardır. John Hagan’ın formüle ettiği güç-kontrol teorisine göre suçluluk iki değişkene bağlıdır: Sınıf içindeki durum ( güç) ve ailenin fonksiyonu ( kontrol) .Bu iki değişkenin arasındaki ilişki de, aile bireylerinin çalışma alanlarındaki gücü elinde bulundurma durumunun aile içine taşınmasıdır. Aile içinde karı kocanın işyerlerindeki otorite durumları ve bunun ev içine yansıması, çocuklarda oluşacak suçlu davranışı da doğrudan etkileyecektir. Babanın geleneksel role uygun şekilde eve ekmek getiren asıl kişi; annenin de ev içindeki sıradan işlerle meşgul olan kişi olarak kabul edildiği bir ataerkil ailede babanın gücü, diğer aile bireyleri üzerinde fazlasıyla etkin olacaktır. Evdeki erkek çocuk kız çocuğa göre büyük bir özgürlüğe sahip olacak, bu durum da onun, babası tarafından sembolize edilmiş olan geleneksel erkek rolüne hazırlanmasına zemin sağlayacaktır. Kız çocuk ise ev içinde ‘ev kızı’ olarak annesi tarafından yetiştirilecektir. Çocukların ileride risk göze alma, dolayısıyla suç işleme olasılıkları da bu yetişme tarzlarına bağlı olacaktır. Anne ve babanın işyerlerindeki rollerinde çok büyük farklılık bulunmayan eşitlikçi ailelerde ise çocuk yetiştirmedeki sorumluluk da paylaşılacaktır. Ayrıca gücü elinde bulunduramadığı, sağladığı statü ve geliri düşük bir işte çalışıyor olsa da, annenin yalnız başına aile reisi olduğu evlerde de; babanın yokluğunda, annenin çocuklar üzerindeki denetimi ataerkil aile tipindeki kadar baskın olmamakta ve gerçekten, her iki cinsteki çocuk da, risk göze alma konusunda eşit olmaktadır. Bu bağlamda annenin yalnız başına aile reisi olduğu ailelerle eşitlikçi aileler birbirine benzerlik göstermektedir. Güç- kontrol teorisi, cinsiyet ve suçluluk ilişkisinin en fazla eşitlikçi ailelerde olduğunu iddia etmektedir. Bu ailelerde işyerlerindeki pozisyonlarının uzantısı olarak ev içinde de kadın ve erkek arasında denge mevcuttur. Bu durum da erkek ve kız çocuklarının kontrolüne yansır. Anneler babalara göre daha fazla özgürlük sağlama eğiliminde olduklarından, kız çocukları da erkekler kadar hatta onlardan daha fazla özgür olacaklardır. Sonuçta eşitlikçi olmayan/ ataerkil aile tipinde, kız çocukları erkeklerden daha çok kontrol altında tutulduklarından cinsiyet ve suç ilişkisi orantısız olacaktır. Burada cinsiyet kavramıyla kadın cinsiyeti kastedilmekte, eşitlikçi ailelerin kızlarının daha çok suç işlediği sonucuna ulaşılmaktadır.

-Özgürleşme Teorileri; kadın suçluluğu konusu içinde marjinalizasyon, erkeksilik, özgürleşme ve fırsat teorileri isimleriyle anılan görüşler, kadının kamusal alanda varlık göstermesi ile suç işlemesi arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Marjinalizasyon, suç işleyen kadının diğer kadınlar karşısındaki marjinalliği ile; erkeksilik, kadının kamusal alanda erkek rollerine bürünmesi ile; özgürleşme, kadın haklarındaki kullanımın kadını her alanda olduğu gibi suç işleme alanında da özgürleştirmesiyle; fırsat da kadının ekonomik kazanımlarının, iş dünyasında varlık göstermesinin suç işleme fırsatlarını arttırmasıyla kadın suçluluğunu açıklar.

Özgürleşme başlığı altında bu temelde birbirinden pek de ayrılmayan görüşleri bir arada topladım. 1970’li yıllarda özellikle ABD’de doruk noktasına ulaşan kadın özgürlüğü hareketi ve kadın suçlu oranındaki yükselme, konunun toplumsal ve ekonomik değişme kapsamında incelenmesi gerekliliğini ortaya koymuştur. Eğitim ve çalışma olanakları ile çalışma koşullarındaki değişmelerin kadın suçluluğu oranlarını ve suç türlerini değiştireceği görüşü yaygın biçimde benimsenmiştir. Bu teori,  kadınların özgürlük kazanmalarının, suç işleme özgürlüklerini de arttırdığı varsayımına dayanır. Chesney- Lind’e göre kadınlar şiddet suçlarını bir güç gösterisi olarak da kabul etmeye başlamışlardır. Yazarın tespitlerine göre, iş dünyasında ve siyasi hayatta daha güçlü oldukça, kadınlar, şiddet suçlarında da daha fazla varlık göstemeye, sarhoşluk, sokak kavgaları gibi suçlardan daha fazla gözaltına alınmaya başlamışlardır. Geleneksel erkek rollerinde kadınların daha fazla görülmeye başlamasının bir örneği de bu olmaktadır. Talcott Parsons’un 1947’de ileri sürdüğü  düşünceye göre kadın, özgürleşmesi ve daha çok erkek rollerine soyunması sonucunda erkekleşmektedir. Suç, erkeksiliği sembolize eder ve erkeksilik, suçlu davranış için motivasyon sağlar. Alfred Adler’in de tespiti, geleneksel kadın rolünden uzaklaşan her adımın erkeksi olarak görüleceği; erkek rolüne aykırı her davranışın da kadınsı olarak tanımlanacağı yönündedir. Freda Adler ve Rita Simon, kadının özgürleşmesi ve ekonomik olanaklarının artması doğrultusunda, suç işleme sıklığının da arttığını tespit etmişlerdir. Kadınların her alanda eşit haklar elde etmelerinin, onların suç oranları ile erkeklerin suç oranları arasındaki farklılığı ortadan kaldırdığını ortaya koyduğunu iddia eden çalışmalar mevcuttur. Örneğin bir istatistiğe göre Türkiye’ de 1960- 1969 yılları arasında 18 yaşın altındaki erkeklerde soygun oranları %17 artarken aynı yaş grubundaki kadınlarda suç oranı %319 artmıştır. Aynı şekilde mala karşı tüm suçlarda erkek çocuklarda artış %73 iken kızlarda %211’dir. Konuya farklı bir açıdan yaklaşan Tülin İçli ve Aslıhan Öğün, kadının kamusal alanda yer almasının, iş sahibi olmasının ev içindeki sorumluluklarını azaltmadığını; tam tersine eşlerinden yeterli paylaşımı görmeyen ve kendisinden geleneksel roller de beklenmeye devam eden kadının, bu rol çatışması içinde büyük sıkıntıya düştüğünü gözlemlemiştir. Kadınların kapalı konumlarından çıkıp kamusal alana dahil olmalarıyla birlikte, ev içindeki sorumluluklarında ve kendilerinden beklenenlerde bir değişiklik olmaması, onları özgürleştirmekten çok üstlerindeki baskıyı arttırmaktadır. Bu zorlanmayı da suça iten bir faktör olarak düşünebiliriz.

- Ekonomik Teoriler (Yoksulluk, Sınıf, Sosyal Konum); kadın suçluluğunu toplumsal cinsiyet bağlamında değerlendiren diğer görüşlerden farklı olarak, ekonomik teoriler, konuya nedensel bir açıklama getirmekte, kadının suç işlemesini öncelikli olarak yoksulluk ve geçindirmek zorunda bulunduğu çocuklarının/ailelerinin varlığına bağlamaktadır. Kriminoloji çalışmaları, 1980’lerde suçun iradi olarak seçilip seçilmediği tartışmalarıyla geçtikten sonra, 1990’lar, Messerschmidt ile birlikte cinsiyetin ve farklılığın oluşturulması (doing gender- doing difference) akımına sahne olmuştur. Ekonomik kazanç için suç işlemenin seçilmesi durumunun, kadınsılığın oluşturulmasının (doing feminininty) bir yolu olup olmadığı konusu ise tam olarak açıklamaya kavuşturulamamıştır.

Pamela Davies’e göre her halükarda iradi seçim ile cinsiyetin ve farklılığın oluşturulması düşüncelerinin, genelleştirilebilirlik problemiyle birlikte ele alınması gerekmektedir. Cinsiyetin ve farklılığın oluşturulması düşüncesine göre suç, toplumsal cinsiyetin kurulmasının bir aracıdır. 1980’lerde revaçta olan rasyonel seçim konusu, Davies’e göre mağaza hırsızlığı gibi bazı suçlarda daha rahat incelenebilir. Allison Morris her kadının mağazadan alışveriş ettiğini ama bazılarının hırsızlık yaptığını, mağaza hırsızlığının kadının kadınlığını gerçekleştirme yolu olduğu kabul edilecekse mağaza hırsızı erkekleri de homoseksüel saymak gerekeceğini söylemektedir. Kadınlarla ilgili açıklamalarda nedense kadınların da erkekler gibi sadece ‘kötü’ olabilecekleri, paraları olmadığı ve çalışmak istemedikleri için hırsızlık yapabiliyor olacakları akla gelmemektedir. Ekonomik motivasyonun kadın ve erkek için benzer olabileceğini geleneksel kriminoloji gözardı etmektedir. Sosyal yapı içinde kadının ekonomik durumu, kadınların suçtan dolayı kovuşturulma oranını arttırmıştır. Bu da başka faktörlerden daha fazla, kadını suç işlemeye yönlendiren gücün öncelikle ekonomik olduğunu göstermektedir. Dorie Klein’e göre eski teoriler kadının ekonomik ve sosyal gerçeğini gözardı etmiştir. Yoksul üçüncü dünya kadınları, kadının cinsel dürtülerle suç işlediği düşüncesini geçersiz kılmışlar ve yasadışı davranışın sebebinin ekonomi olduğu gerçeğini ortaya koymuşlardır. Biyolojik ve psikolojik temele dayanan geçmiş araştırmalar, cinsiyetçiliği, ırkçılığı ve sosyal sınıfları gözardı etmişlerdir. Bununla birlikte, kadın suçluların birçoğu yoksul, eğitimsiz, ırk olarak azınlığa mensup, çocuk doğurmuş, kendisinin ve başka kişilerin de geçimini sağlamak zorunda olan kadınlardır. İstatistikler cezaevindeki kadınların %50- 80 oranında anne olduklarını göstermektedir. Bu da, kadınlar için suç işlemenin, gerçekten de kendilerinin ve ailelerinin geçimini sağlamanın yolu olduğundan, anlaşılabilir bir hale gelmesi anlamına gelmektedir. Hırsızlık, dolandırıcılık gibi mala karşı suçlar yanında ekonomik faktörler başka suçların da sebebi olabilmektedir. İçli’nin tespitlerine göre Türkiye’de hükümlü kadınların büyük çoğunluğu büyük ekonomik sıkıntılar yaşamaktadırlar, eşleri sık sık işsiz kalmaktadır. Türkiye’de suçlu kadınların büyük çoğunluğu evlidirler ve ev kadını statüsündedirler. Bu kadınlar ev içindeki kararların alınmasında da etkin değildirler. Medeni hal, suçluluk konusunda kadını ve erkeği farklı şekillerde etkilemektedir. Evlilik erkeğe düzenli bir hayat sağlarken, kadınların yaşam kalitesinin düşmesine sebep olmaktadır. En azından Batı uygarlığında evli kadınlar bekar kadınlardan daha çok suç işlemektedirler. Türkiye’de hükümlü kadınlar içinde evlilik yaşının çok düşük olduğu (15-19) tespit edilmiştir. Evlilikler genellikle görücü usulüyle gerçekleştirilmiştir. Türkiye’de suçlu kadınların büyük çoğunluğu okur yazar olmayan veya ilkokul mezunu kadınlardır. Bu kadınların ailelerinin eğitimi de daha yüksek değildir. Kadın suçluluğu konusunda Hindistan’da yapılmış bir çalışmanın bulgularına göre de suçlu kadınların genç, evli, okuma yazması olmayan ve düşük ekonomik koşullarda yaşayan kadınlar olması dikkate değerdir. Ayrıntılı gözlem imkanımız olmasa da, geleneksel rollerin Hindistan sosyal hayatında da çok etkin olduğu bilinen bir durumdur. Kadın suçluluğu konusunda bu ülkede yapılmış olan çalışmalar da cinsiyet rollerinin ve kadının sosyal hayattaki marjinal durumunun kadın suçluluğunu açıklama bakımından ne kadar belirleyici olduğunu göstermektedir.

Bu başlık altında değinilebilecek bir konu, ülkemizde yaşayan zenci nüfusun istatistiklere dahil edilmeyecek kadar az olmasına karşın, Amerika’da kadın suçluluğuyla ilgili araştırmalarda önemli bir belirleyici sayılan ırk farklılığıdır. Araştırmalar, zenci kadınların suç işleme oranlarının zenci erkeklere, beyaz kadınların beyaz erkeklere olduğundan daha yakın olduğunu göstermiştir. Basit bir çıkarımla bundan zenci kadınların beyaz kadınlardan daha fazla suç işledikleri sonucuna ulaşılabilse de, Amerika’da halen mevcut gizli ırk ayrımcılığının suç istatistiklerine zenciler aleyhine yansıması olarak değerlendirilmesi daha doğru olacaktır.  Bu da sosyal ve ekonomik konumun önemini göstermesi açısından bizce önemli bir örnektir. Bununla birlikte, ırk farklılığı, suçluluk konusunda kadınlarda erkeklerden daha az belirleyicidir. Beyaz erkekler, siyah ve Latin kökenli erkeklerden daha fazla iş olanağına, daha iyi gelire, kendi evlerine sahipler.  Bu da siyah ve Latin kökenli erkeklerin sokaklarda daha çok suç işlemelerindeki önemli bir etkendir; fakat kadınlar için ırk ve köken suç işlemede daha az belirleyicidir.

Bad/Mad Ve Madonna/Fahişe İkicilikleri

Kadın suçluluğunun  sistem içinde iki türlü bir ikiciliğe bağlı olarak yerini bulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kadın, erkek bakışından ‘norm’ tarafından yapılan bir değerlendirmeyle her zaman tanımlanmaya çalışılmış, bu da talihsiz bir şekilde tarih içinde kadının madonna/fahişe ikiciliğinden kurtulamamasına, bunun yanında anormal/mad olarak değerlendirilmesine sebep olmuştur. Özellikle adam öldürme, çocuk öldürme gibi kişiye karşı suçlar söz konusu olduğunda erkek bakış açısı, kadını ‘bad’ değil ‘mad’ olarak değerlendirmekte, ‘normal olmayan’, ‘hasta’, ‘tedaviye muhtaç’ olan bu kadına koruyucu kollayıcı ‘centilmen’ bir tutumla yaklaşılmaktadır. Fakat kadın rolüne, toplumun kadından beklediği davranışa aykırı fiiller içeren suçlarda bu kez madonna/ fahişe ikiciliği varlığını göstermekte, bu kez kendisinden beklendiği gibi ‘madonna’ olmayan kadın ‘fahişe’ muamelesi görmekte, dışlanmakta, aşağılanmakta ve centilmenlik bir yana, fazlaca kaba bir muameleye maruz kalmaktadır. Genel kanıya göre ‘iyi’ kadın, iyi ahlaklı, hanım hanımcık olan kadındır. ‘Kötü’ kadın ise genellikle erkeksi davranışlar içinde olan kadındır. Gerçekten, kadın erkekten farklı olarak, suç işlediği zaman onun sadece yasaları değil, toplumsal kuralları ve ahlaki değerleri de çiğnediği düşünülmektedir. Hatta 19. yüzyıl başlarında bu düşünce kurumsallaştırılarak kadının ailede ve toplumda ‘ahlaksal ve cinsel temizlikten’ sorumlu olduğu düşüncesi güçlenerek yerleşmiştir.  Suç işleyen kadın gerçek bir kadın değildir mitini Lady Macbeth kralı öldürdüğünde şöyle dua ederek doğruluyordu: ''Beni cinsiyetimden arındır, ve beni tepeden tırnağa zalimlikle doldur...'' Tüm istatistiklere göre, kadınlar erkeklerden daha az suç işlemektedirler. Onlardan çok daha az ikinci kez suç işlemekte ve onlar kadar ağır suçlar işlememektedirler. Heidensohn’a göre, kadın suçluluğunun erkek suçluluğundan çok farklı olduğuna inanmak için a priori nedenler mevcut değildir. Kadınlar da erkekler gibi her tür suçu işleyebilirler ve işlemektedirler de.

Fakat cinsiyet, suç işleme sıklığında ve işlenilen suçun ağırlığında ve özellikle ‘suçlu’ olmanın toplum içinde yarattığı etki bakımından farklılık yaratmaktadır. Suçluluk damgası, kadın üzerinde daha parlak, daha göze batıcı durmaktadır. Damgalamanın iki yönlü işlevi vardır:

1) Yeteri derecede üstbeni gelişmiş, sosyal statü sahibi bireylerin normdan sapma türünden bir davranışta bulunmalarını önleyen yanı ile (olumsuz geri bildirim/ negative feedback  işlevi), toplumsal düzenin sağlanması ve korunması 

2) Suçlu hakkındaki mahkumiyet sonucu beliren kısıtlılıklar nedeniyle eski hükümlülerin topluma dahil olmasının engellenmesi (olumlu geri bildirim/ positive feedback işlevi)  

 Her iki durum da kadının hayata katılmasını iki kat zorlaştıran bir tablo sunmaktadır. İlk durumda, suç işlememiş kadın, ahlaki yükü omuzlarında daha ağır hissetmekte, ikinci durumda ise suç işlemiş kadın, bu ahlaki yargı sebebiyle topluma eskisi gibi dahil olamamakta, dışlanmaktadır. Kadın hakkında ataerkil sistemin yaratıp kemikleştirdiği bu bakış açısı, çeşitli şekillerde yeniden üretilmektedir. Örneğin medya, kadın suçlunun haberini verirken bunu mükemmel şekilde sağlamaktadır. Genel kanıya göre kadının suç işlemesi beklenmedik bir durumdur. Kadın suçluluğu bu bağlamda toplumsal değerlerin saldırıya uğraması anlamına gelir. Kadının işlediği suçlar medya için her zaman daha fazla ilgi çekici olmuştur. Kadının işlediği suçların haberleri, her zaman cinsiyetleriyle bağlantılı olarak ele alınır ve işlenir. Kitle iletişim araçları, haber ve yorumlar aracılığıyla toplumsal yargıları yeniden üretmektedir. Kitle iletişim araçlarına hakim olan erkek bakış açısı nedeniyle, kadına ilişkin kalıplaşmış yargılar da yeniden üretilmekte, geleneksel kadın imgesi pekiştirilmektedir. Bu da, kadın suçluluğu söz konusu olduğunda, sırtındaki ahlak simgesi olma yükünden dolayı kadının daha fazla mağdur olmasına ve hem bad- mad , hem de madonna – fahişe ikiciliğinin yerinin sağlamlaşmasına yol açmaktadır. Erzurum’da yakalanan, AIDS virüsü taşıdığı ve 1335 erkekle birlikte olduğu anlaşılan bir fahişenin medyada yer alış biçimi de konunun son örneklerinden biridir. Gazeteci Bekir Coşkun, bu konuyu şöyle ele almıştır: “ Kadın, suçluysa, elbette yasalar ne diyorsa yapılmalı. Ama belli ki ‘kadınları a şağılama içgüdüsü’ işbaşındaydı. Fenalıkların, ahlaksızlıkların, günahların sebebi olarak bir zavallı kadını yakalamışlardı ve ayakta tutarak ‘teşhir’ ediyorlardı.‘‘

ÖRNEK SUÇLARDA KADIN SUÇLULUĞU

Feminizm, tüm kadınların kadın olmakla bir ortak deneyim paylaştığını öngörür. Bu paylaşılan şeyler ise biyolojik olgulardan çok, kadınların yaşadığı ortak baskı ve deneyimlerdir. Bu noktada feminizm bir yandan kadınlara eşit haklar ve fırsatlar tanınmasını ve kadınlara karşı ayrımcılığın ortadan kaldırılmasını amaçlarken, diğer yandan kadınların erkeklerden farklı olduğunu ve bu farklılığın göz önünde bulundurulması gerektiğini savunur. Feminizm, hukuka, tarihi, sosyal ve siyasi bir perspektiften bakılmasını önermekte, soyut ve evrensel nitelikteki kurallara dayanılmasını ve güvenilmesini reddetmektdir.

Hukukun feminist perspektifi doğrultusunda kadınların koşulları, kadınların somut deneyimleri üzerine tanımlanmalıdır. Suç diye nitelendirdiğimiz davranış, esas itibariyle ceza hukukuna ait bir kavramdır ve tanımını, gerçekleştiği sosyal durumdan alır. Hukukun da bir sosyal olgu olduğu gerçeğinden hareketle, çalışmamızın konusunu meydana getiren suç kavramının, halihazırda suç olmasa da tarihsel süreç içinde ceza kanunlarında suç olarak tanımlanmış davranışlar olduğunu tekrar belirtmek gerekir. Eylemi suç olarak belirleyen grubun özelliği, bu bağlamda çok önemlidir. Daha önce de değinildiği gibi, tarih boyunca, özellikle kamusal alanda, egemenlik erkeklerde bulunmuş ve hukuk sistemleri, suçlar ve cezalar da erkekler tarafından belirlenmiştir. Bu gerçek göz önünde bulundurulunca, özellikle sadece kadının fail olabileceği suçların ‘suç’ olma niteliklerine ve karşılığında öngörülen cezalara kuşkuyla bakmak gerekeceği açıktır. Suçluluğu ve özelde kadın suçluluğunu genel bir kavram olarak düşünmek, suçun nedensel açıklamasında doğru bir yol sayılamaz. Her suç türü için sosyal ya da kişisel nedenlerin payı ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Dolayısıyla kadın suçluluğunu kavram olarak inceledikten ve kadın suçluluğuna getirilen açıklamalardan sonra, bazı somut suçlarla ilgili değerlendirmeler de çalışmamız açısından işlevsel olacaktır. Anne Worral’ın 13 suçlu kadınla birebir yaptığı görüşmelerin verileri konumuz bakımından kayda değerdir. Bu kadınlardan sadece bir tanesi kendisini gerçekten ‘suçlu’ olarak tanımlamıştır. O  da dükkanlardan hırsızlık yapmayı alışkanlık haline getirmiş biridir. Diğerleri ise yaptıklarının gerçekten suç sayılmaması gerektiğini düşünmektedirler. Çünkü içlerinden geldiği veya istedikleri için değil ekonomik zorunluluklar sebebiyle yapmışlardır. İçlerinden birisi, 6 kişiyle iştirak halinde işledikleri bir suçta sadece araba kullandığını ve bunun kötü birşey/ suç sayılmaması gerektiğini düşünmektedir. Bir tanesi kocasını dolandırmış ve sonra teslim olmuştur. Yaptığının suç olduğunu kabul etmekte ama iki yıl cezayı gerektirmediğini düşünmektedir. Bir diğeri, işlediği suçun sigara, içki veya oyuncak gibi aptalca şeyler için değil çocuklarının karnını doyurmak için olduğunu söylerken, diğeri, çalma hastalığının varlığını ileri sürmektedir.Yazarın bütün görüşmelerden ulaştığı sonuçlar şöyledir: Kadın, suç işlediği zaman erkeklerden farklı olarak sosyal statüsünü kaybetmekte, ona artık saygı duyulmamaktadır. Kadın suç işlediği zaman bu suçluluk duygusu ona kendi özsaygısını da kaybettirmektedir. Bununla birlikte yine Worrall’ın tespitlerine göre kadınların işlediği suçların kadın deneyimleriyle doğrudan bağlantılı açıklamaları vardır. Örneğin çocukları ‘için’, çocukları ‘yüzünden’, çocuklar ‘üzerinde’ suç işleyen kadın sayısı az değildir. Motz’un tespitine göre, kadın suç işlediğinde, bu genellikle erkek egemenliğindeki kamusal alanda değil, kendisine ait özel alanda gerçekleşmekte ve kendisine veya çocuğuna yönelik işlenmektedir. Aynı zamanda, Fransız aristokrasisine mensup kadınlar bambaşka bir suç türünün baş aktörleri olmuşlardır: ‘Entrika’. 16. Louis’nin tahttan düşüşünde ve Fransız İhtilali’nin başlamasında etkisi olduğuna inanılan, sansasyonel ‘kraliçenin gerdanlığı meselesi’nde, bir kadın, kontes La Motte başrolü oynamış; Brinvilliers markizi de 17. yüzyılda geniş zehir çeşitliliği içinde arseniği  önce hastanede hastalar ve sonra ailesinden birçok kişi üzerinde olmak üzere ilk defa kullanarak  bir suç tarihi yaratmıştı.

Bu ‘romantik’ olaylardan başka, sarhoşluk, fahişelik, çocuklara kötü muamele, mağaza hırsızlığı gibi daha az ilgi çekici kadın suçluluğu halleri de bulunmaktaydı.

KADIN SUÇLARI

-Cadılık

Ortaçağ  Avrupası, uzun yıllar sürecek olan bir katliama sahne olmuştur. Yüzlerce kadın, cadı oldukları için,  (cadılık suçu işledikleri için mi demek gerekir; burada, var olduğu kabul edilen bir kimliğin suç olması söz konusudur) çeşitli şekillerde öldürülmüştür. Aslında kadına karşı bir suç dalgası olan cadı avı sürecinin, ‘kadın suçluluğu’ başlığı altında incelenmek zorunda olması üzücüdür. Elizabeth Reis’e göre ortaçağ din adamları, ruhu dişi olarak karakterize ediyorlar ve kadının tatmin edilemez doğasıyla açığa çıktığını düşünüyorlardı. Ruhun bir uzantısı olan beden de bu kadınlıkla karışmıştı tabii. Şeytanın bedene saldırarak ruhu ele geçirmeye çalıştığına inanıyorlardı. Çünkü inanışlarına göre kadın vücudu daha zayıftı, şeytan böylelikle kadının ruhuna daha kolay ulaşabilirdi.  Gözler ve kulaklar ruhun kapılarıydı, buradan sayısız nesne girebilirdi, fakat dişi olan ruh hiç tatmin olmazdı. Bütün cadılar günahkardı ama bütün günahkarlar cadı değildi. Cadı şeytana teslimiyetini açıkça ve pervasızca sergiliyordu. Bedenini şeytanın kullanımına bırakmıştı. Bu açık teslimiyet, çoğu kez kadının munis olmaması, bilgili ve açık fikirli olması ve bunu ifade etmesi şeklinde ortaya çıkıyordu. Avrupa’da 15. yüzyılda başlayan cadı avcılığının, dönemin sosyal ve dinsel yapısıyla ilgili sebepleri de olduğu bilinmektedir. Fakat bizim için asıl dikkat çekici olan, cadı avının konusunun neden kadınlar olduğudur. Tipik cadı, yaşı 41 ile 60 arasında, evli ya da dul, sivri dilli ve bağımsız hareket edebilen bir kadındı. Cadılıkla suçlanan çok az sayıda erkek ise genellikle kadın cadıların oğulları ya da kocalarıydı. Kadınlar, zaten masallarda ve eski kültürlerin öykülerinde açıkça görüldüğü gibi, her zaman büyünün olağanüstü dünyasıyla ilintili kabul edilirlerdi. Eski gelenek ve inançlar, kadının doğurganlığının da onu tehlikeli kıldığı yönündedir. Gizemli ve korku uyandıran kanlı doğum olayının ayrıntılarını bilen ebe kadınların özel güçleri olduğuna inanılırdı. Kilise, ebe kadınların ya da şifa dağıtan bilge kadınların şeytanla işbirliği yaparak bu işleri başarabildiğini ileri sürüyordu. Berktay, cadı çılgınlığının önemli bir boyutunun da, kiliseye bağlı üniversite eğitimi almış erkek doktorların kadın ebe/ şifacıların rekabetinden duydukları tedirginlik olduğunu belirtmektedir. Berktay’ın ilginç bir tespiti de şudur: Cadılıkla itham edilen kadınların %64’ü, bu suçtan mahkum edilenlerin %76’sı ve öldürülenlerin %89’u, erkek varisin bulunmadığı mülk sahibi ailelere mensup kadınlardı. Bu durum mülkiyetin erkek soyu üzerinden geçtiği miras düzeninde bir tehdit oluşturuyordu. Yani cadı avlarında ekonomik bir neden yokmuş gibi görünse de, bu durum tersini düşünmeye yetecek bir veri olmaktadır. İlkel bir topluluk olan Baruyalar’da, düşmanları hedef alan en saygın büyücülük işlevleri erkeklerin tekelindedir.  Kadın büyücü ne kadar güçlü olursa olsun, bir erkek büyücünün düzeyine erişemez.

Kadın büyücüler erkek büyücüler tarafından üretilir ve erkekleştirilir. Bu durumun uzantısını ortaçağdaki cadılık kavramında bulmak sürpriz olmayacaktır. Ortaçağda cadılık ve büyücülük kadınlıkla özdeşleştiği ölçüde ve kadınla özdeşleştiği için cezalandırılmaktadır. Kadınlıkla birleşen büyü gücü erkekler için fazlaca korkutucu görünmüş,  ilkeller de bunun çaresini belli ki büyücüyü kadın kimliğinden soyutlamakta bulmuşlardır.

-Zina

Zina, tarihi gelişim içinde temel olarak evli kadının cinsel sadakatsizliği anlamına gelen bir eylem olmuştur ve bunun suç olması ataerkil ahlakın bir uzantısıdır. Robert Briffault’un tespitine göre çoğu kültürün ilk evrelerinde ataerkil ahlakın izlerine rastlanmamaktadır. Bu halkların çoğunda evli kadınlardan cinsel sadakat beklenmemektedir. İlkellerde kıskançlığı uyandıran korkular cinsel ihanetle değil kadın eşi kaybetmekle ilgilidir. Zina diye adlandırılan şey aslında kız kaçırmadır. Zinanın ciddi bir suç olarak kabul edilmesi, ilk olarak soyluluk ayrıcalıklarının ortaya çıktığı kültürel evrelerde boy göstermiştir. Yine bu suç karşılığında verilen cezalar, cinsel sahipliğe yapılan saldırıya değil, kocanın onurunun aldığı yarayı kapatmaya ve ihanete yöneliktir. Ve bu yaklaşım, kültürün gelişmiş evrelerinde zinanın büyük suç sayılmasının temel nedeni olma durumunu korumuştur. Roma hukuku, evlenen kadına, kocasına sadakat gösterme zorunluluğu getirmişti. Zina suçu işleyen kadın, kocası tarafından boşanır, karısını boşamayan koca ise herhangi bir Roma vatandaşı tarafından takip edebilen bir kamu davası ile (accusatio publica lenocinii) yargılanırdı. Evli bir kadın, kocası dışındaki bir erkekle cinsel ilişki kurarsa zina suçunu işlemiş olurken, bir erkek için bu suçun oluşması kendi medeni durumuna değil, kadının evli olmasına bağlı tutulmuştu. Bunun sonucu olarak da, bir koca, kendisine sadakat göstermeyen karısına her zaman dava açabilirken, kocanın, evlilik aleyhine bir suç işlediği kabul edilmediğinden, kendisine karşı karısı tarafından dava açılamamaktaydı. Zina suçu, yasalarda farklı şekilde düzenlenmiştir. Zinadan dolayı cezalandırmada kadınla erkek arasında fark gözetilmediği veya sadece kadının cezalandırıldığı, taraflar arasındaki ilişkinin devamlılığının belirleyici olduğu veya zina suçundan hiç sözedilmediği yasalar mevcuttur. Türk Ceza Kanunu’nun 440 ve 441. maddeleri de, iptal edilmeden önce kadın ve erkeğin zinasını ayrı ayrı düzenlemekteydi. Bu düzenlemeye göre kadının suçunun oluşması için bir fiil yeterken, erkeğin suçunun gerçekleşmesi, kocanın, karı koca gibi yaşamak amacıyla bir kadınla birlikte olmasını gerektiriyordu.

-Fahişelik

En basit olarak ‘para karşılığında cinsel ilişkiye girmek’ diye tanımlanan fahişeliğin, bu cinsiyetten arındırılmış tanımına rağmen cümlenin gizli öznesinin zihinlerde bir kadın olarak belirdiği bir gerçektir. Çocuğun dünyaya gelmesinde erkeğin rolünün bilinmediği dönemlerde, kadınlar kendi cinselliklerini istedikleri gibi ve istedikleri kişiyle yaşama özgürlüğüne sahiptiler. Fahişelik de bu dönemlerde ahlakla ilişkisi olmayan, bir ticaret biçimi sayılıyordu.

Ataerkil dinsel ve politik kurumların gücü arttıkça, erkeğin eşine ve çocuklarına sahip olduğu ataerkil evlilik biçimi de yerleşmiş ve ‘iyi eşlerle’ ‘fahişelerin’ arasındaki mesafe iyice açılmıştır. Fakat evli kadın cinsel açıdan tek bir erkeğe bağlanma yüküyle kontrol altına alındığı halde, erkekler eski özgürlüklerinden vazgeçmek istemediklerinden fahişelerin eşler karşısındaki tehdit konumları da iyice belirginleşmiştir. Yunan filozofları iyi olan herşeyi erkeğe, kötü olan herşeyi de kadına bağlayan ahlaka dayalı bir cinsiyet ayrımını Batı geleneğine yerleştirmişlerdi. Roma’da ise kadınlar, Atina’dakinin tersine özgürdüler ve Romalıların zevk düşkünlükleri sebebiyle eski Roma’da fahişelik kabul görmüş, utanca neden olmayan bir meslek olmuştu. Eski Ahit ve İbrani geleneğinin fahişelere karşı yürüttüğü dışlama ise ataerkilliğin en büyük zaferini kazanmasına neden olmuş ve fahişeler tarafından simgelenen, erkeklerin denetimi dışındaki cinselliğin ‘kötü’ olduğu kavramı yerleşmiştir. Rahipler, ‘şefkatli fahişe tanrıçanın’ küllerinden, günümüzde bile hala cinsel merakıyla bütün insanlığı felakete sürüklediği öğretilen günahkar ve baştan çıkarıcı Havva’yı yaratmışlardır. Dinin desteklemesiyle iyice güçlenen cinsel ahlak kavramı da fahişeliğin ‘suç’ olmasının temellerini iyice sağlamlaştırmıştır. Hristiyanlığın resmi din olmasından sonra Roma’da da fahişelik horlanmaya başlamıştır. Süreç içinde fahişelik her zaman kötü/ günah/ suç kavramlarıyla özdeş sayılmış ama erkekler için vazgeçilmez olduğu için ortadan kaldırılması hiçbir zaman samimi olarak istenmemiş, bununla birlikte ataerkil sistem tarafından denetlenmesine ve ekonomik olarak kadınların en az yararlanmasını sağlamaya yönelik tedbirler her zaman alınmıştır. Bunun için Atina’da fahişeleri denetlemek için ilk genelevler açılmış, Roma’da da ilk kez fahişelerin kaydı tutulmaya başlanmıştır. Cadılarla da kaderleri kesişen fahişeler, gelişen protestan ahlaktan bekledikleri hoşgörü yerine daha baskıcı bir tutumla karşılaşmışlardır. Artık evlilik, cinsellik için şart koşuluyor, evlilik dışı ilişkiler asla hoşgörülmüyordu. Genelevlerin kapanması ve fahişeliğin yasaklanması, tabii ki fahişeliği ortadan kaldırmaya yetmedi ama yakalanan ‘kadınların’ çok şiddetli cezalandırılmasına neden oldu!! Fahişeler üzerinde yapılan çalışmalar, onlara ait bir profil yaratma çabaları, onları anormal ya da sapkın olarak nitelemek, üzerlerindeki baskıyı haklı göstermeye çalışmaktan başka bir işleve sahip değildir. Heidensohn’a göre, fahişelik fiili iki kişinin işlediği ama sadece kadın partnerin suçlu kabul edilip cezalandırıldığı tek suçtur.Bir çoğu için fahişelik, mağduru olmayan bir suçtur. Hatta bir suç bile sayılmadığı görülmektedir. Kate Millet’le aynı fikri paylaşan Flowers’a göre de fahişelik tümüyle mağdursuz bir suç sayılamayacağı gibi, fahişeler bu fiilin hem faili hem mağdurudur. Bununla birlikte fahişeliği suç olarak nitelendiren erkek bakışının, fahişeliği aynı zamanda gerekli bir sosyal kurum olarak da değerlendirmesi çelişkilidir. 

-Barbara Milman, makalesinde, fahişeliğin bir mağdursuz suç olup olmadığını tespit etmek için birkaç çıkış noktasından hareket etmiştir:

1) Fahişelik başka, daha ciddi bir suçun işlenmesine sebep olabilir;

2) fahişelik ciddi sağlık sorunları yaratabilir;

3) fahişelik, şehirlerde, yerleşim alanlarında düzensizliğe ve huzursuzluğa sebep olabilir;

4) fahişelik, fahişenin kendisinin mağduriyetine sebep olabilir. Yazar, istatistiklerden elde ettiği bulgulardan, fahişelik yapan kadınların bu suçla en çok ilgili olabilecek sokak suçları ve hırsızlık suçlarına karıştıkları veya bu suçlara sebep oldukları sonucuna ulaşılamayacağını tespit etmiştir. Zührevi hastalıkların yayılması konusunda fahişelik temel kaynak olmasa da, yeterli dikkat gösterilmediğinde fahişeliğin etkili olabileceğini kayıtların gösterdiğini; bununla birlikte genel kanı olarak, fahişelerin sokakta çalıştıkları alanlarda yerleşim yerlerinin huzurunun bozulduğu, buraların güvenliksiz bulunduğunun gözlemlendiğini belirtmiştir. Yazarın bütün bunların yanında asıl üzerinde durduğu konu, satıcısı, müşterisi ve polis tarafından fahişenin kendisinin uğratıldığı mağduriyettir. Çoğu kez, kadının fahişe olmasına sebep olan kişi, satıcısı; ona kötü davranan, şiddet uygulayan veya hastalık bulaştıran kişi, müşterisidir ve yine şiddet uygulayan kişi, polistir. Bununla birlikte fahişelerin nakit para taşıdıkları düşünüldüğünden, hırsızlığa uğradıkları çok sık görülmekte, fahişelikle hırsızlık arasında, ancak bu şekilde, yine fahişenin kendisinin mağdur olduğu bir bağ kurulabilmektedir. Son olarak hukuk sistemimizde de fuhuş suç değildir. Suç olarak düzenlenmiş olan eylem fuhşiyata tahriktir ve TCK 435. maddede düzenlenmiştir. TCK 420. maddede de fuhuş maksadıyla kadın oynatmak ve fuhuş maksadıyla oynamak fiilleri düzenlenmiştir. Maddede belirtilen koşullarda ve amaçla oynayan kadın cezalandırılırken erkek cezalandırılmamaktadır!!

-Çocuk Düşürme ( Kürtaj), Çocuk Öldürme (İnfantisite)  

Çocuk düşürme ve çocuk öldürme, temel olarak ahlakla ve ekonomik koşullarla bağlantılı olarak gerçekleştirilen eylemlerdir ve bu suçların gerçekleşmesi kadının bedeniyle doğrudan bağlantılı olduğu için kadının fail olması durumuyla çok sık karşılaşılmaktadır. Kadın, erkeğin sosyal açıdan kendini dışladığı bir alanda çocuk dünyaya getirmek gibi tehlikeli bir ayrıcalığa sahiptir. Hayat verdiği canlının yaşamasına ya da ölmesine karar verebilecek olan odur. Bazı bitkilerin kullanılmasıyla çocuk düşürmenin mümkün olduğunu bildikleri halde, Baruya kadınları, acı verdiği ve sık sık sonuçsuz kaldığı için bu yola başvurmaktansa, istemedikleri çocuklardan doğum sonrasında kurtulmayı seçmişlerdir. Birçok Baruya kadını, çocuklardan en az birini öbür dünyaya böyle gönderdiği için, çocuk ölü doğmuş ya da doğumdan hemen sonra ölmüş olsa bile, doğum ertesinde eve yalnız dönen kadın, çocuğunu, özellikle bir erkek doğurduğu için öldürdüğü kuşkusuyla karşılanır. Yine Avustralya’daki bazı toplumlar, kadınlar çocuklarını sistemli biçimde yok ettikleri için, yıllarca çocuksuz kalmışlardır. Böylece kadın, yaratıcılığıyla korkutucu bir nitelik kazanmıştır ve erkek toplumu onu, aynı zamanda, hem sosyal hayatın sürmesi açısından vazgeçilemeyecek bir müttefik, hem de düzensizlik yaratıcısı bir düşman olarak görmüştür. Anna Motz’a göre kadınlarla erkekler arasında, bu konuda, kadınlar çocuğu kendi vücutlarının bir parçası olarak algıladıkları için, fark bulunmaktadır.

Flowers’a göre çocuk öldürme suçunu değerlendirirken, utanç, doğum kontrolü, gayrımeşru çocuk, para, batıl inanç, delilik ve yamyamlık değişkenlerini göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Kanonik hukukta ise, özellikle annenin gayrı meşru çocuğunu öldürmesi daha sert cezalandırılmaktaydı. Çünkü ilk defa burada, çocuğun öldürülmesinin evlilik dışı ilişkiyle bağlantısı kurulmuş ve bu günahın sonucu olarak değerlendirilmişti. Evlilik kutsal bir kurum kabul edildiğinden, evlilik dışı ilişki çok büyük bir günah, çocuğun öldürülmesi de vaftizden mahrum edilmesi sebebiyle Tanrı’ya karşı bir suç olarak kabul edilmişti. Annenin bu fiili utanç sebebiyle işlemesi hiçbir zaman hafifletici neden olarak değerlendirilmemiş, tam tersine evlilik dışı ilişki, cezayı şiddetlendirici etki yapmıştır. Aydınlanma çağı, çocuk öldürmeye bakışın değişmesini sağlamış ve daha önceleri failin acımasızlığı ve çocuğun korunmasızlığı nedeniyle sert cezalar uygulanırken, günümüze doğru uzanan süreç içinde artık failin kişiliği ön plana çıkmıştır. Amerika’da çocuk düşürme suçunun suç olarak düzenlenişiyle ilgili evreler de dört evreye ayrılmıştır: 1930’lu yıllara kadar olan birinci evrede çocuk düşürme, kadınların evlerinde ve gözlerden uzakta gerçekleştirdikleri bir eylem olarak çok fazla bilinmiyor ve cezalandırılmıyordu.  1930’lardan sonra ise jinekolojinin uzman doktorlar tarafından uygulaması yapılan bir alan olarak yaygınlaşmasıyla birlikte bu eylem de evlerden hastanelere taşınmış oldu. Bu da gerçekleştirilen kürtajların daha aleni olmasını sağlamıştır. Ceza hukuku sistemi bu aşamada durumun ancak farkına varmasına rağmen henüz bir düzenleme yapılmamıştır. 1940’lardaki üçüncü evrede kadınların kürtaj talepleri, bu işin profesyonel ellerce yapılmasına paralel olarak yoğunlaşmış, ama kürtajı cezalandıran yasalar da bu aşamada hazırlanmıştır. Fakat Leslie Reagan’a göre bu yasalar eşitlik gözeten değil, sınıf ve ırk ayrımcılığı yüklü yasalardı. 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde, kürtaj karşıtı yasalar en yıkıcı sonuçlarını doğurmuştur. Feminist hareketlerin geliştiği dördüncü evrede ise kürtaj, cinsel özgürlük bağlamında ele alınarak tekrar suç olmaktan çıkarılma sürecine sokulmuştur. Osmanlı’da, 1858 tarihli Ceza Kanunname- i Humayun’un çıkarılmasından önce çocuk düşürme fiilleri şeriat hükümlerine göre cezalandırılmaktaydı. Buna göre fail, hareketi ile gebe bir kadının çocuğunun düşmesine neden olduğunda, diyet ödemek zorundaydı. Diyetin yanında çalışma cezasına da hükmolunmaktaydı. Bu cezanın, çocuğu düşüren kadın dışındaki fail için düzenlenmiş olması, kadın tarafından gerçekleştirilen eylemin alenileşmemesinden ötürü ceza sisteminin bilgisi dışında kalması ve bu yüzden cezalandırılmıyor olduğunu düşündürtmektedir. Gülhane Hattı Humayunu’nun kaynağı  ise 1810 tarihli Fransız Ceza Kanunu’dur ve ilgili maddelerde çocuğunu düşüren kadına da hapis cezası öngörülmüştür. Türk ceza hukukunda, 1926- 1936 yılları arasındaki dönemde, çocuk düşürme ve düşürtme suçları ‘kişiye karşı suçlar’ başlığı altında bir fasıl olarak TCK’da düzenlenmiş, 1936’da ise düzenlemede köklü bir değişiklik yapılmıştır. Buna göre çocuk düşürme suçlarının düzenlendiği fasıl, ‘ırkın tümlüğü ve sağlığı aleyhine cürümler’ olarak değiştirilmiş, bu şekilde çocuk düşürme suçlarının düzenlenmesi ile korunmak istenen hukuki çıkar konusunda yeni bir anlayış ortaya konulmuş, daha sonra bu başlık tekrar değiştirilmiştir. Daha sonraki dönemde, 1965 yılında çıkarılan ve ileriki yıllarda üzerinde çeşitli değişiklikler yapılan  Nüfus Planlaması Kanunu da, konuyla ilgili özel düzenlemeler içermektedir.

TCK’da çocuk düşürme ve düşürtme cürümleri, 468- 472. maddeler arasında düzenlenmiştir. Buna göre 10 haftadan ileri gebeliklerin tıbbi bir neden yokken sonlandırılması cezalandırılmaktadır. 472. maddenin 2. fıkrası 1983’te iptal edilmeden önce ise, kişi, kendisinin ya da yakın akrabalarının şerefini korumak amacıyla çocuk düşürme fiilini işlediği veya üçüncü kişiler aynı fiili şeref koruma amacıyla gerçekleştirdiklerinde verilecek ceza indirilmekteydi.

-Çocuk Tacizi, Ensest

Çocuğa karşı cinsel saldırı genellikle kendi anneleri tarafından aynı harekete maruz kalmış olan kadınlar tarafından işlenmektedir. Kadın sapkınlığı, bunu genellikle ödip kaynaklı erkek cinselliği ve kastrasyon kompleksiyle açıklayan psikoanalitik yaklaşımlı yazarlar tarafından incelenmiştir. Dolayısıyla bu suça diğer suçlar gibi yalnızca toplumsal değil,ağırlıklı olarak klinik/ tıbbi/ psikiyatrik veya en azından psikolojik açıklamalar getirildiği görülmektedir. Annenin bu tarz sapkınlığı, hamilelik ve anne olma sırasında hissettiği güçsüzlük ve özgüven eksikliğinin dışavurumu olarak da değerlendirilmiştir.

HERKESİN İŞLEYEBİLECEĞİ SUÇLARDA KADININ FAİLLİĞİ  

-Adam Öldürme ve Dayak Yiyen Kadın Sendromu (BWS)

Adam öldürme suçu, diğer bütün suçlarda olduğu gibi çok büyük oranda erkekler tarafından işleniyor olmakla birlikte, kadınların işlediği suçlarda da geniş bir yer tutmaktadır. Erkekler bu suçu işlediklerinde mağdur genellikle aile dışından biri olurken, kadınlar daha çok aile üyelerini/ akrabalarını öldürmektedirler. Bu durum karşısında, dünyada, kadının adam öldürme suçu, öldürdüğü kişinin özelliği ile birlikte değerlendirilmeye başlamıştır. Kocalarını öldüren kadınlar, araştırmacılar tarafından özel olarak çalışma konusu yapılmaktadır. Kıskançlık, psikolojik hastalık, ekonomik kazanç, bir başka erkekle birlikte olmak isteme gibi sebeplerle kadınlar kocalarını öldürebilmektedirler. Bununla birlikte, adam öldürme fiili genellikle meşru müdafaa şeklinde belirmekte veya derin bir umutsuzluk, çaresizlik duygusu içinde gerçekleşmektedir. Flowers’ın çizdiği bir dayak yiyen kadın portresi şöyledir: Bu kadın genellikle aile içi suçu geçmiş yaşamında gözlemlemiştir. Bunu bir sosyal tepki olarak veya sorunların çözüm yolu olarak içselleştirmiştir. Evlilik genellikle bir kaçış yoludur ve kadının kocasını seçme şansı da genellikle olmamıştır. Potansiyel suçlu için de eşi potansiyel kurbandır.  Yıllardır sarhoş, sinirli, hasta veya sadece kızgın olan kocasından şiddet görmektedir. Eğitimi ve geliri yoktur. Çocukları vardır. Başvurduğu toplum kuruluşları ona önerilerden başka bir şey vermez. Dayak yiyen kadın için, kocadan kurtulmanın tek yolu, onu öldürmek olmaktadır.

Kadınlık deneyimlerinin kadın suçluluğu konusunda etkin olabilmesini sağlayacak yeni kavramlardan biri BWS’dir. Bu sendromu tanımlayan kişi Lenore Walker’ dır. Walker’a göre bu sendrom bir hastalık değildir. Çok uzun süre şiddete maruz kaldığı halde eşini terkedemeyen ve sonunda onu öldüren kadına özgü bir sendromdur. Walker, 1970’lerin sonlarına doğru Martin Seligman’ın çalışmalarını geliştirmiş ve çaresizliğinin farkına varan kadının erkeği neden terkedemediği ve onu öldürerek kurtulma yolunu seçtiğini açıklamaya çalışmıştır. Travma sonrası baskı rahatsızlığı (post trumatic stress disorder) kavramıyla da açıklanmaya çalışılan bu klasik BWS’den sonra bu teoriye farklı açılımlar da getirilmektedir.Bu sendromun ceza hukuku alanında kullanılmasının gerekli olmadığı, bir hafifletici sebep ya da cezasızlık sebebi varsa bunun mevcut sebepler kapsamında değerlendirilebileceği ileri sürülmüştür. Ama feminist bakışa göre örneğin meşru müdafaa erkek deneyimlerinden hareketle düzenlenmiştir. TCK 49. maddenin 2. fıkrasındaki düzenlemeyi esas alırsak, “Gerek kendisinin gerek başkasının nefsine veya ırzına vuku bulan haksız bir taarruzu filhal defi zaruretinin bais olduğu mecburiyetle.! işlenen fiilden dolayı faile ceza verilmez.” Buna göre haksız saldırıya ‘aynı anda veya gecikmeksizin’ karşı koymak gerekmektedir. Meydana geleceği önceden bilinen saldırılar bakımından meşru müdafaanın kabul edilebilmesi ise, resmi mercilerden yardım isteme veya kaçma imkanının olmamasına bağlanmıştır. BWS’nin geçerli olması istenen somut olayda ise suç, saldırı anında işlenmemekte, resmi mercilerden yardım isteme veya kaçma imkanının da mevcut olduğunun düşünülmesine uygun bir resim çizilmektedir. Oysa durumu sendrom yapan, zaten resmi mercilere başvurulamaması, veya başvurunun sonuçsuz kalması/ çözüm olmaması, kaçmanın da fiilen mümkün olamamasıdır. Tekrarlamak gerekirse, BWS, tam da kadın deneyimleriyle bağlantılı ve ceza hukuku sisteminde karşılığı bulunmayan bir durumdur.

-Hırsızlık

Hırsızlık, kadın suçluluğu incelemelerinde tipik kadın suçu olarak kabul edilen suçların başında gelmektedir. Bu tespitin tarihsel süreçte oluşumunun incelendiği bir çalışmaya göre, 1870’lerde reyonlu mağazaların tüketicilere sunulmasıyla kadın mağaza hırsızlığında artışlar gözlemlenmiştir. Bu mağazalarda lüks, sahip olma hevesi uyandıran, özellikle çocukların şiddetle isteyebilecekleri renkli ve parlak tüketim malları, temel ihtiyaç reyonlarına ulaşım yolu üzerine özenle yerleştirilmekteydi. Orta sınıfa mensup kadınlar da lüks tüketim mallarına, pahalı kozmetik ve parfümlere sahip olmanın bir sınıf atlama yolu olduğunu düşünüyorlar ve bunları çalıyorlardı. Önce güvenlik görevlileri istihdam etmek zorunda kalan mağazalar, gelişen teknolojiyle, özel dedektörler ve alarm sistemlerine başvurdular; fakat bir engel daha vardı; yakalanan kadınları bir suçlu olarak herkesin içinde polise teslim etmek, mağazanın toplum içindeki imajını zedeleyecekti. Böylelikle mağaza sahipleri birçok kez bazı şeylerin çalınmasına göz yummayı tercih ettiler. Burada yakalanan ‘kadınların’ derdest edilmesinin toplumun gözüne hoş görünmeyecek olması, yine kadınlar hakkında yaygın olan değer yargılarıyla doğrudan ilintilidir.

Bu yüzden, mağaza hırsızlığı yapan kadınların davranışlarına hukuki değil, kleptomani gibi psikolojik açıklamalar getirme eğilimi ortaya çıkmıştır; fakat bu etiketleme, kadınların cezalandırılmamalarını ve toplum tarafından dışlanmamalarını sağladığı için olumlu gibi görünse de, aslında kadınların alt kademede, duygusal, değişken, kararsız ve narin ruh yapısında oldukları imajını aleyhlerine olarak pekiştirmiştir. Tabii değerlendirilen iki yazarın tespitleri, bu kollamacı tutumun, centilmenlik konusu incelenirken daha ayrıntılı değinildiği gibi, beyaz, burjuva kadına yönelik olduğu yönündedir. Bu suçun tipik bir kadın suçu olduğu, araştırmacılarca genel kabul görmektedir. Mary Owen Cameron, kadınlar daha fazla sayıda ‘şey’ çaldıkları için, bunlar erkeklerin çaldıklarından daha düşük değerde olsalar bile, yakalanma olasılıklarının daha yüksek olduğunu söylemektedir. Bu durum da bize göre bu suçun tipik kadın suçu olarak tanımlanmasının bir sebebi olabilir.

-Ekonomik Nitelikli Suçlar ( Sahtecilik, Zimmet, Dolandırıcılık)

Ekonomik nitelikli suçlar, tarihsel olarak hırsızlık gibi tipik kadın suçu sayılmamış, hatta ancak son 50 yılda kadınların bu suçları işlemelerinde gözlemlenen artışüzerine özel olarak incelenmeye başlanmıştır.  Chesney – Lind’in tespitlerine göre kadınların 1985- 1994 yılları arasında işledikleri zimmet suçunda, diğer suçlarda kayda değer bir değişiklik olmamasına rağmen, % 40 oranında bir artış tespit edilmiştir. Bu suçla ilgili olarak kadınların erkeklerden çok daha az miktarlarda parayı zimmetlerine geçirdikleri gözlemlenmiştir. Bunun sebebi kadınların  hem daha düşük pozisyonlarda çalıştırıldıkları için daha az parayı kontrol edebiliyor durumda bulunmaları, hem de kadınların bu suçu işlemelerindeki saikin erkeklerinkinden farklı olması olarak açıklanmıştır. Kadınlar, ailelerinin olanaklarını iyileştirmeyi amaçlayıp, buna yetecek kadar parayı zimmetlerine geçirme eğilimindedirler.  Erkekler ise kendi özel ihtiyaçlarını karşılamak peşindedirler.  Zimmet suçundaki artışın bu bağlamda bir açıklaması da kadınların erkeklerden daha düşük pozisyonlarda çalıştırılmalarından dolayı kontrollerinin ve suçun açığa çıkma olasılığının daha fazla olmasıdır. Steffesmeier ve Allan, bu durumun bir yüzyıl önce ev içi hizmette çalışan kadınların işledikleri hırsızlık suçlarındaki artışla benzerlik gösterdiğini tespit etmişlerdir. Kadın dolandırıcıları gözlemleyen bazı araştırmacılar, dolandırıcılık yapan kadınların bu cesaretlerini ve kıvrak zekalarını neden yasal girişimler için kullanmadıklarını sorgulamışlardır. Aynı soru elbette bütün profesyonel suç tipleri ve toplumsal normlardan sapan her türlü davranış için sorulabilir. Buna getirilen bir açıklama şöyledir: “Dolandırıcı kadınlar, örneğin suçlu anne babaların çocukları olmakla, bir suçlu altkültürün ürünü olabilirler.  Bir başka açıdan ise, dolandırıcılığa yönelik kurgular, aile içindeki yozlaşmış ilişkilerin bir göstergesi olarak bilinçli bir tercih de olabilir…” Son olarak, dolandırıcı kadınların heyecan arayışlarından bu eylemleri gerçekleştirdiği ileri sürülmüştür.

- Örgütsel ve Siyasal Nitelikli Suçlar ( Uyuşturucu, Çete, Terör) 

Araştırmalar, kadın uyuşturucu kullanıcılarının daha çok erkek kullanıcılarla bir şekilde ilişkili olan kadınlar olduğunu göstermektedir. Uyuşturucu kullanan kadınlar, erkeklerden farklı olarak daha çok medikal ilaçlar kullanmayı tercih etmektedirler. Bununla birlikte kadınlar uyuşturucudan kurtulmak için daha çok hastanelere veya ilgili kurumlara başvururken, aşırı dozdan ölümler de kadınlarda daha çok görülmektedir. Kadın kullanıcılar daha çok orta veya üst sınıf ev kadınlarıdır. TC Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 1980 tarihli bir istatistiğine göre, uyuşturucu madde kullandıkları tespit edilen 3413 kişiden 1661’i işsiz ve serseri, 401’i işçi, 489’u esnaf ve seyyar satıcı, 437’si serbest meslek sahibi, 156’sı çiftçi, 50’si memur ve subay, 148’i ev kadını, 38’i öğrenci, 24’ ü er, 10’u ‘bilinmiyor’dur. Bir tespite göre, uyuşturucu madde sebebiyle mahkum olan veya kovuşturulan erkeklere ait rakamlar değişmekte bulunmasına karşın kadınlara ait rakamlar sabit kalmaktadır. Çete suçlarıyla ilgili olarak; kadın çetelerinde, ilk olarak kararları demokratik olarak alma eğilimi göze çarpmaktadır. Nüfuzlu üye sivrilebilir ama bu, hiçbir zaman bilinen anlamda liderlik anlamına gelmemekte, hatta bazı durumlarda birden fazla lider bulunabilmektedir. Çete içinde yer alan kızların cinsiyetlerini çarpıcı olarak sergileyecek şekilde giyindikleri, deri mini etekler, parlak renkli aksesuarlar, bolca takı, değişik güneş gözlükleri, renkli lensler, dikkat çekici saç renklerine bezendikleri de tespit edilmiştir. Erkeklerin erkeklik imajlarını kavgacı ve sert görünerek çizdikleri yapı içinde, kızların da kendi cinsiyetlerini bu şekilde belirgin hale getirmeye çalışmaları dikkat çekicidir. Çete içindeki kızlar için, kendi sınıflarından hemcinsleriyle savaşmak kadınsılığın yeni bir tipini ortaya çıkarmıştır: ‘kötü kız kadınsılığı’ (bad girl feminity).  Kadın siyasi suçlu ve teröristi tanımlamak için yine cinsiyet merkezli bir yöntem seçildiğini görmekteyiz. Kadın teröristin çirkin olması beklendiğinden, özellikle güzel olmamaya ve kadınlık rolüne aykırı hareket etmeye çalışır. Erkeksi ve zalimdir. Kadının bu hareket içindeki rolü cinsel kimliğinden mümkün olduğunca sıyrılmasını gerektirmekte ve giderek kadının hareketi bütünden özgürleşerek patalojik bir hale gelmekte, politik karakterini kaybedip kadınlığa karşı bir hareket görünümüne bürünmektedir. 1960’lardan itibaren kadınların devrimci terörist hareketlerin içinde daha çok yer aldıkları kaydedilmiştir; fakat ilgi çekici bir şekilde bu kadınların feminist hareketler veya kadın hakları konularıyla ilgilenmedikleri de gözlemlenmiştir. Dolayısıyla kadın hareketlerini ve feminizmi kadın devrimci teröristlerle bağdaştırmamak gerekmektedir.

Yani sonuç olarak; kadınlık deneyimleriyle bağlantılı olarak kadın suçluluğunu incelediğimizde, her suçun farklı işleniş sebepleri, farklı işleniş şekilleri olsa da, bunların ortak noktalarının kadınlara özgü, kadın deneyimleriyle bağlantılı nitelikler taşımak olduğunu görmekteyiz. Örneğin kadın suçluluğu içinde büyük bir yer tutan adam öldürme konusunu dayak yiyen kadın olgusuyla birlikte değerlendirme zorunluluğu vardır.  Hırsızlık, zimmet, dolandırıcılık, sahtecilik suçları, kadının kamusal alandaki varoluş biçimiyle yakından ilişkili olup, bu değişkenlerle birlikte değerlendirilmelidir.

Çete suçları ve terör suçları diğer suçlardan daha fazla olarak suçlu davranışın cinsiyet rolüyle belirlendiği suçlardır. Bu belirleme kadınlığı belirginleştirme veya bastırma şeklinde iki türlü ortaya çıkabilmekle birlikte, her iki halde de ‘cinsiyet’, kadının bu suçlar içindeki durumunu belirleyici ağırlıktadır. Bununla birlikte kadının işlediği her suçun kolluk, yargı ve infaz kurumlarınca değerlendirilmesi sırasında cinsiyete bağlı bir tavır sergilendiği görülmektedir. Bu da kadına, ‘mad’ kabul edildiği veya korunması kollanması gerektiği için daha yumuşak davranmak; veya ‘bad’ kabul edildiği veya ahlaken suçlu davranış kendisine yakıştırılamadığı durumlarda daha sert davranmak şeklinde belirebilmektedir. ‘Kadınlık’ durumunun suçluluk bağlamında değerlendirilmesi, sosyolojik ve kriminolojik olarak tabloyu ortaya koymanın ötesinde bir amaca hizmet etmelidir. Bu da kadınların işlediği suçtan dolayı ahlaktan bağımsız bir değerlendirmeye tabi tutulmalarını sağlamaktır. Kadın suçluluğu kavramıyla ilgili olarak, tarihsel gelişim içinde kadının ‘kadın’ olduğu için suçlu bulunduğu konusundaki sürecin sona ermekte olduğu, kadın suçluluğunu normal bir sosyal olgu olarak değerlendirme sürecinin devam ettiği görülmektedir; fakat bu durum, sistem içinde kadının ‘öteki’ olma durumunu değiştirmemiştir. Kadın suçluluğuyla ilgili çalışmalar yapan her araştırmacı, konuya suçluluğun temelde bir erkek alanı, bir erkek deneyimi olduğu, bu yüzden kadınların bu alanda görmezden gelindiği, düzenlemelerin ve uygulamaların kadın suçlular dikkate alınmadan gerçekleştirildiğini ifade ederek başlamaktadır. Tespit ettikleri boşlukları doldurmak için kadın suçluluğunu inceleyen araştırmacılar, konuya yukarıda açıklamaya çalıştığımız şekillerde yaklaşmışlardır. Kriminolojinin yeni gelişmekte olduğu zamanlarda kadın suçluluğuna getirilen açıklamalar biyolojik temelli olmuş; sosyal alanda ve bilimdeki gelişmelere paralel olarak ise bu yaklaşımlar yerini sosyal bilimsel değişkenlerle yapılan açıklamalara bırakmaya başlamıştır. Yukarıdaki açıklamaları bütün olarak değerlendirdiğimizde, özellikle sosyal bilim çalışmalarının sübjektif karakterinden kaynaklanan bir durum olarak düşündüğümüz, her araştırmacının, konuyu, hayata bakış açısına bağlı olarak açıkladığını görmekteyiz. Özellikle belli suç tipleri ele alınarak yapılacak genel bir ‘kadın suçluluğu’ açıklamasının konuyu aydınlatıcı olmayacağı malumdur. Bu sebeple bütün bu yaklaşımların, açıklama getirdikleri suç tipleri için ayrı ayrı değerlendirilmeleri; bunları suçlu kadınları tanımlayıp damgalamak için değil, kadının lehine işlevsel olarak kullanmak için yollar aranması gerekmektedir. Arzu edilen, erkeklere ve kadınlara ‘aynı’ şekilde davranılması değildir; çünkü normlar, erkek bakışından, erkekler için, erkeklerin deneyimleri esas alınarak oluşturulmuştur. Bu durumda ‘aynı’ muamele, aslında hakkaniyetsiz, eşitliğe aykırı bir durum oluşturmaktan başka bir işe yaramayacaktır. İşlevsel olarak, sistemin kadın bakış açısını da gözetecek şekilde düzenlemelere kavuşturulmasının uzun bir süreç gerektireceği gerçeğinden hareketle, mevcut sistemin düzenlemelerinin kadının farklılıklarının ve kadının deneyimlerinin gözetilerek uygulanmasının amaçlanması daha doğru görünmektedir. Somut olarak, adam öldürme ve diğer şiddet suçları için Amerika’da ve Avrupa’da tartışılan ve uygulama alanı bulmaya başlayan BWS ve PMS (premenstruel syndrome)’un kadın suçluluğunun değerlendirilmesinde gözetilmesi önerilebilir.

Adet öncesi sendromu, gebelik, lohusalık ve menopozun kadınların yaşamlarında anlık deneyimler değil, çok uzun bir zamana yayılan ve etkili biyolojik süreçler olduğu gerçeğinden hareketle; ceza verilirken göz önünde bulundurulması, süreç içinde yasal düzenlemeye kavuşturulması gerektiğini düşünmekteyiz. Mala karşı suçlar için de kadının sosyal ve ekonomik durumunun, toplumsal cinsiyet rolünün suçlu davranışa nasıl etki ettiğinin mutlaka değerlendirilmesi; ama bu değerlendirmenin kadına yüklenen ahlaki yükle karıştırılmaması gerekmektedir.

Stj. Av. Esra ERGON

banner626
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.