banner590

27 Mart 2019

SUÇLULARIN İADESİNDE HUSUSÎLİK İLKESİ
banner580

Başlangıçta, iade edilen kişilerin sonradan siyasi nedenlerle cezalandırılmasına karşı bir güvence olarak tesis edilen bu ilke, günümüzde uluslararası hukukun genel kabul gören ve tüm suçlar için uygulanabilen bir kuralı halinde gelmiştir. İadenin ülkeler arasındaki sözleşmeye istinaden gerçekleşmesi halinde, hususilik ilkesi doğrudan müsnet sözleşmeden kaynaklanmakta ve talep eden devletin bu hususta ayrıca bir güvence vermesine gerek bulunmamaktadır. Buna karşın taraflar arasında bir sözleşmenin bulunmadığı hallerde, talep eden devletin bu konuda ayrıca ve açıkça bir güvence vermesi gerekmekte ve talep edilen devletçe bu güvenceye uygun davranılıp davranılmayacağı da ayrıca denetlenmektedir.

Hususilik ilkesi, mevzuatımızda 6706 sayılı yasanın 10 uncu maddesinin 4 üncü fıkrasında; “İade hâlinde, kişi ancak iade kararına dayanak teşkil eden suçlardan dolayı yargılanabilir veya kişinin mahkûm olduğu ceza  infaz  edilebilir” hükmüyle sarih bir şekilde yer bulmuştur. Ayrıca  iade  hukukuna ilişkin ikili veya çok taraflı sözleşmelerin pek çoğunda da bu ilkeye yer verilmektedir. Bu sözleşmelerin en önemlilerinden olan Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesinin (SİDAS) 14 üncü maddesinin birinci fıkrasında mezkûr ilke: “Teslim edilen şahıs geri verilmesine neden olandan başka, geri vermeden önce işlediği bir fiil nedeniyle kovuşturulamaz, yargılanamaz, bir ceza ya da emniyet tedbirinin infazı amacıyla tutuklanamaz, keza herhangi bir şekilde bireysel özgürlüğüne kısıtlama getirilemez” hükmüyle ifade edilmiştir. Taraf ülkeler açısından bu maddeyi değiştiren SİDAS Ek Dördüncü Protokol’ün 3 üncü maddesinde ise anılan ilkeye “İade edilen bir kişi bir cezanın veya yakalama emrinin yerine getirilmesi amacıyla tutuklanmaz, soruşturulmaz, yargılanmaz, cezalandırılmaz ve gözaltına alınmaz. Bununla birlikte söz konusu kişinin ...iadesine sebep olan suç dışında yakalanmasından önce işlediği herhangi bir suçtan ötürü kişisel özgürlüğü kısıtlanmaz” ifadesiyle yer verilmiştir. Buna göre iade edilen kişinin, teslimden önce talep eden ülkede işlemiş olduğu ve iade kararına konu edilmeyen bir suçtan dolayı soruşturulamayacağı, kovuşturulamayacağı  veya  cezalandırılamayacağı gibi yakalama, gözaltına alma veya tutuklama gibi işlemlerle kişisel özgürlüğü de kısıtlanamaz. Bu kuralın bir yansıması olarak iade edilen kişi, iadeye konu edilmeyen bir suçtan dolayı üçüncü bir ülkeye de teslim edilemez. Kural bu olmakla birlikte uluslararası hukukta hususilik ilkesinin bir dizi istisnası bulunmaktadır. Bunlardan ilki ve en önemlisi iade eden tarafın muvafakatıdır. Başka bir ifadeyle, iade  talebine  konu edilmeyen bir suç nedeniyle soruşturma veya kovuşturma yapılabilmesi ve/veya mahkûmiyet kararının infazı iade eden devletin buna izin vermesine bağlıdır. SİDAS’ta  muvafakat alınması  usûlü, iade usulüne benzediğinden muvafakat alınabilmesi için bir  talepte bulunulması, Sözleşmenin 12. maddesinde belirtilen belgelerin yanı sıra iade edilen kişinin muvafakata konu suça ilişkin bir beyanının da evraka eklenmesi gerekmektedir. Muvafakat talebi soruşturma veya infaz aşamasında yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı, kovuşturma aşamasında ise yetkili ve görevli mahkeme tarafından yapılmalıdır. Muvafakat talebinin, SİDAS uyarınca iade koşullarını taşıması durumunda iade eden devlet muvafakat göstermek zorundadır, ancak suçun yalnızca ceza müddetine  ilişkin şartı  taşımaması  durumunda iade eden devlet rıza gösterip göstermeme hususunda muhayyerdir.

Yine iade edilen kişinin kesin olarak serbest bırakıldığı tarihten (ikili ve çok taraflı sözleşmelerde kararlaştırılan) belirli bir süre içerisinde iade edilen ülkeyi terk etmemesi halinde de önceki eylemlerine yönelik yargılanması ve/veya cezalandırılması mümkündür. Ancak bu istisnanın gerçekleşebilmesi için kişinin iade edildiği ülkeyi terk edebilme hakkına ve imkânına sahip olması gerekir. Bu imkâna (hastalık ve parasızlık gibi nedenlerle) sahip olmadığı süre hesaplamada dikkate alınmalıdır. Bunun yanı sıra, kişinin iade edildiği ülkeyi terk ettikten sonra kendi isteği ile geri dönmesi halinde de hususilik ilkesinin uygulanma olanağı ortadan kalkacaktır.

Ayrıca değinmek gerekir ki hususilik ilkesi, niteliği gereği, teslim  tarihinden sonra  işlenen  suçlar  için uygulanamaz. Benzer şekilde, iade edilen kişinin özgürlüğünün kısıtlanması sonucu doğurmayan ceza (idarî veya adlî para cezası gibi) veya tedbir kararlarının infazı iade kararına esas teşkil etmese bile mümkündür. Dahası, gıyabi yargılama yapmak dahil olmak üzere zamanaşımını kesmek amacıyla, iade edilen devletin kişi iade edilmemiş olsa dahi zaten alabileceği tedbirleri alması ya da iade eden devletten muvafakat alınmasına yönelik (yakalama emri çıkarılması veya şahsın hazır edilerek suça ilişkin beyanının alınması gibi) işlemleri yapması da pekala mümkündür. Bu kapsamda, her ne kadar anılan ilke iade edilen kişi hakkında  başka  suçlardan soruşturma  yapılmasını engellese de, muvafakat talebine esas teşkil etmesi açısından dava öncesi işlemler yapılması ve şahsın özgürlüğü kısıtlanmaksızın delil toplanması hususilik ilkesinin ihlali olarak değerlendirilemez. Aynı şekilde iade edilen hakkında özel hukuka ilişkin bir dava açılması veya disiplin soruşturması yürütülmesi de mümkündür.

İadeye konu eylem bakımından soruşturma veya kovuşturma aşamasında suç vasfının değişmesi ayrıca ele alınması gereken bir sorundur. İfade etmek gerekir ki, iade talebine esas teşkil eden eylem değişmediği sürece, iade talebinde belirtilen eylemin yargılama sırasında hukuki vasfının değişmesi hususilik ilkesini ihlal etmez. Buna karşın, hukuki vasfı değişen (yeni) suçun da iade koşullarını taşıması gerekir. Ayrıca yeni suçun cezasının iadeye konu suçtan daha ağır olması halinde iade eden devletin muvafakatının alınması gerektiği genel kabul görmektedir. Hususilik ilkesi, bağlayıcı olsa da, bu ilkeye aykırı şekilde tesis edilen kararlar geçerli olup, bu kararların ancak yargısal denetim yoluyla kaldırılması mümkündür.

Bayram ERDAŞ
Tetkik Hâkimi

...

THE PRINCIPLE OF SPECIALTY ON EXTRADITION

The principle of specialty is one of the fundamental features of extradition law, referring to that the person extradited shall only be proceeded against and sentenced for the acts forming the basis for extradition. Accordingly, the person extradited shall not be investigated and prosecuted or execution of a sentence shall not be carried out for any offence committed prior to the decision of extradition and not forming the basis for extradition. The principle, established as a safeguard with a view to prevent the later penalisation of the person for political reasons who was initially extradited, has recently become a broadly recognized norm in international law and applicable to all types of offences. Where extradition takes place based on a treaty between states, the rule of specialty emanates directly from such treaty and so, requesting state (the state to which he was surrendered) does not need to provide a  separate  guarantee on this  issue. Notwithstanding  though, in the absence of a treaty between states, requesting state must assure of a separate and explicit guarantee on the principle and requested  state  shall examine whether or not it will act in compliance with the guarantee provided.

The rule of specialty is laid down explicitly in our legislation in the paragraph four of Article 10 of Law No: 6706 stating that “In case of extradition, the person may only be tried for offence forming the basis for decision of extradition or only the sentence imposed on that  person for that offence may be enforced”. Besides, this principle has also been codified in the most of the bilateral or multilateral extradition treaties. The aforementioned principle is set forth in the first paragraph of Article 14 of European Convention on Extradition, one of the most important of these conventions, as follows: “A person who has been extradited shall not be proceeded against, sentenced or detained with a view to the carrying out of a sentence or detention order for any offence committed prior to his surrender other than that for which he was extradited, nor shall he be for any other reason restricted in his personal freedom.” Article 3 of the Fourth Additional Protocol to the European Convention on Extradition replacing the Article 14 of the Convention in respect of the State parties articulates the principle as follows: “A person who has been extradited shall not be arrested, prosecuted, tried, sentenced or detained with  a  view  to  the  carrying  out  of  a  sentence  or  detention order, nor shall he or she be for any other reason restricted in his or her personal freedom for any offence committed prior to his or her surrender other than that for which he or she was extradited...”In this context, the person extradited shall not be investigated,  prosecuted  or  sentenced  for  an  offence committed in the requesting state prior to his surrender and not forming the basis for extradition, and at the same time his/her personal freedom shall not be restricted by carrying out the proceedings such as arrest warrant, taking into custody or detention order. As a reflection of the principle, the person extradited shall not be surrendered to a third state for an offence not forming the basis for extradition.Despite such norms, there are a wide range of exceptions to the principle of specialty in international law. First and foremost exception among these is the consent of the state which surrendered the person. To put it differently, conducting an investigation or prosecution and/or executing the decision of conviction for an offence not forming the basis for extradition relies on obtaining the consent of that state.As  the  procedure of obtaining the consent is analogous to the  procedure of extradition, a request  for consent shall be submitted,  accompanied by the documents mentioned in Article 12 of the Convention and a legal record of any statement made by the extradited person in respect of the offence concerned. The request must be drawn up by competent Public Prosecution Office during the prosecution and the execution phase or by the competent court during the trial phase. Should the request for the consent comes within the field of application of the Convention, the state which surrendered the person is obliged to agree to such extension, and notwithstanding, when the offence concerned does not fulfil only the condition with regard to the amount of punishment which may be awarded, the requested party can exercise discretion as to whether  or  not  to  grant  consent.

In the event that he/she has not left  the  territory of the state to which he was surrendered within a certain time (which specified in bilateral or multilateral extradition treaties) after his final discharge, it is also possible to proceed against or enforce a sentence concerning the previous acts of the person. However, it is applicable only if the person had the right and opportunity to leave the territory. The period of time when he/she has not had such an opportunity (due to illness or lack of money etc.) shall be taken into consideration in the calculation of time limit. In addition, the rule of specialty shall not apply if the person has returned to that territory voluntarily after leaving it.It is worth noting in this regard that the principle, by its nature, shall not apply for an offence committed after the surrender. Similarly, it is also possible to en force  penalties  or injunctions  such as judicial or administrative fines not leading to restrict the personal freedom of the extradited person, even if not being subject of extradition. Moreover, it is not barred the state to which the person was surrendered from taking measures, which would already be taken even if the person had not been extradited, including sentencing by default in order to interrupt any legal effects of the lapse of time or doing whatever is necessary in order to submit a request seeking the consent of the state (such as issuing a new arrest warrant or taking statement by sight of extradited person in respect of the offence concerned. Accordingly, even though the principle precludes conducting an investigation against the person extradited for any offence other than that which formed the basis for decision of extradition, conducting pretrial investigations including initiating or carrying out proceedings and gathering evidence, with the aim of forming a basis for seeking request for consent, while still ruling out to restrict the personal freedom of the person, cannot be considered as a violation  of  the principle. In the same vein, it is also possible to bring a lawsuit  concerning civil law or carry out disciplinary  proceedings against the person extradited.

The  alteration of the description of  the  offence  in  the course of proceedings is a problem that needs to be addressed. Suffice it to say that such alteration is not recognised as a violation of the principle in so far as the act described in the extradition request remains the same. Nevertheless, the offence under its new description is shown by its constituent elements to be an offence for which extradition would be allowed. In addition, it is widely recognized that the consent of the state which surrendered the person is needed where the offence  under  its  new  description requires greater penalty. The  judgements  contradictorily  rendered  to  the principle of specialty, while it is binding, are lawful and these judgements could only be revoked by judicial review.

Bayram ERDAŞ
Rapporteur Judge

*Uluslararası Hukuk Bülteni'nin 16. sayısından alınmıştır.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.