banner648

17 Ocak 2022

TEKERRÜRÜN NE KADARI İNFAZ HUKUKUNA GİRER

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2011/1-452 esas 2012/57 karar 28.02.2012 karar sayılı “... Öte yandan, ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 07.06.2011 gün ve 88-116 sayılı kararında açıklandığı üzere; 5237 sayılı TCY’nin 58. maddesinde düzenlenmiş bulunan ve güvenlik tedbirlerine ilişkin bölümde yer alan tekerrür, infaz hukukundan daha çok maddi ceza hukukuna ilişkin bir kurumdur. Hükümlülüğün yasal sonucu olmaması nedeniyle 5275 sayılı yasanın 98 vd maddeleri uyarınca infaz aşamasında bu konuda karar alınması mümkün değildir. Tekerrür koşullarının bulunup bulunmadığı, hükümlü hakkında kaçıncı kez tekerrür hükümlerinin uygulandığı ve tekerrür nedeniyle hükümlünün cezaevinde kalacağı süreye eklenecek sürenin belirlenmesi için mahkumiyet kararında açıkça hangi hüküm nedeniyle kişinin mükerrir sayıldığının yani hangi mahkumiyetin tekerrüre esas alındığının belirtilmesi zorunludur. Birden fazla tekerrüre esas alınabilecek hükümlülüğün bulunması halinde ise bunlardan en ağırının esas alınması ve tekerrüre esas alınanın hükümde açıkça gösterilmesi gerekmektedir.” şeklindeki kararı gibi  Yargıtay Ceza Genel Kurulunca tekerrürün infaz hukukundan daha çok maddi ceza hukukuna girdiği kabul edilmişken,

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2012/13-1438 esas 2013/53 karar 12/02/2013 tarih sayılı “… Bahsolunan kanuni düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde hükümde tekerrüre esas alınan ilamın gösterilmesine gerek olmadığı, bu durumun infaz aşamasında gözetilebileceği, sanık hakkında birden fazla tekerrüre esas alınabilecek hükümlülüğün bulunması halinde ise bunlardan en ağırının tekerrüre esas alınması gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır. … mahkumiyet hükmünde hangi ilamın tekerrüre esas alındığı kararda gösterilmeden, yalnızca tekerrüre esas sabıkası olduğu belirtilerek 5237 sayılı TCK’nın 58. maddesi uyarınca cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığından” şeklindeki kararına ve yine Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2017/5-38 esas 2020/9 karar 16/01/2020 tarih sayılı kararı içeriğinden anlaşıldığına göre Yargıtay Ceza Genel Kurulunun son uygulamaları ile kararda TCK’nın 58. maddesinin uygulanmasına karar verilmiş olup da tekerrüre esas alınan ilamın gösterilmemesi bozma sebebi olmayıp bu eksikliğin infaz aşamasında tamamlanabileceği, ayrıca tekerrüre esas alınan ilamın kaldırılması ve tekerrüre esas alınabilecek başka ilamın bulunması halinde bu ilamın infaz aşamasında mahkumiyet kararını veren mahkemece 5275 sayılı Kanunun 98. maddesi uyarınca verilecek bir kararla tekerrüre esas alınabileceği belirtilerek tekerrürün infaz hukukuna girdiği kabul edilmiştir.

Tekerrür ile ceza kanunlarının genel ve özel önleme amacı gerçekleştirilerek kişinin suç işleme iradesindeki yoğunluk kırılıp toplumun korunması amaçlanır. (ÖNDER Ayhan, Ceza Hukuku Dersleri, İstanbul: Filiz Kitabevi, 1992, ss. 573-575 teki farklı görüşlerin özeti)

Tekerrürün maddi ceza hukukuna girdiği kabul edilirse, infaz aşamasında tekerrüre esas alınan ilamın değiştirilip onun yerine diğer ilamın tekerrüre esas alınmasına ve benzeri kararların  alınmasına izin verilmeyecek, infaz hukukuna girdiği kabul edilirse infaz aşamasında tekerrüre esas alınan ilamla ilgili yeni kararlar alınabilecektir.

Öncelikle bir şeyin infazından bahsedebilmek için bu hususun daha önce mahkeme kararında bulunması gerekir. CMK’nın 223/5, 6 maddesi ile 4675 sayılı İnfaz Hakimliği Kanununun 4/1 maddesinin 5 ve 6. bentlerine göre infaz edilecek mahkumiyet kararında bulunması gerekenlerin ceza ve/veya güvenlik tedbirleri olması gerekir. TCK 45/1 maddeye göre cezalar hapis ve adli para cezalarıdır. Öyleyse mükerrirlere özgü infaz rejiminin asıl kararda hiçbir karşılığı olmadan doğrudan infaz aşamasında kendi kendine ortaya çıkması mümkün değildir, ancak asıl karardaki karşılığının ise yukarıdaki maddelere göre ceza ya da güvenlik tedbiri olması gerekir.

Bu hususu daha açık olarak belirtebilmek için tasavvuftaki gölge metaforundan (Muhyiddin İbnül Arabi’ye ait) yararlanabiliriz. Bir insanı ve gölgesini düşünürsek; gölge insan değildir, ancak tamamen o insandan ayrı bir şey de değildir. İnsan da gölge değildir, ancak gölgeden tamamen ayrı bir şey de değildir. Asıl olan insan olduğuna göre insan olmadan gölgenin olması mümkün değildir. Bunu karardaki tekerrür hükmü ile infaz aşamasındaki mükerrirlere özgü infaz rejimi ve denetimli serbestlik tedbirine uygularsak; karardaki tekerrür hükmü insan, bunun infaz aşamasına yansıması ise gölgedir. Yani kararda bir şeyin aslı olmadan bu şeyin gölgesinin infaz aşamasında kendiliğinden ortaya çıkması aksi kanunda belirtilmedikçe mümkün değildir. O halde yukarıda belirtildiği gibi infaz aşamasından önce kararda tekerrürün, ceza ya da güvenlik tedbirlerinden birisi olması gerekir.

Tekerrür, güvenlik tedbiri değildir.

ÖNDER Ayhan, Ceza Hukuku Dersleri, İstanbul: Filiz Kitabevi, 1992, ss. 544-545 te “Güvenlik önlemleri işlenmiş olan suç ve bu sebeple failin cezalandırılmasını değil, toplum bakımından gösterdiği tehlike sebebiyle geleceğe yönelik, toplumu ilerideki suçlulardan koruma amacı taşır. Esas bu olunca güvenlik önlemlerinin belirli bir süre ile sınırlandırılabilmesine imkan yoktur; fail toplum bakımından bir tehlike teşkil etmediği anlaşılınca serbest bırakılacaktır. Öyleyse güvenlik önleminde fiil sebebiyle failin kınanması şeklinde bir değer hükmü değil, renksiz bir yaptırım şeklinin mevcut olduğu söylenebilecektir. Güvenlik önlemleri  fiil sebebiyle ve kusurla orantılı olarak uygulanmadıkları için, yerine getiriliş biçimi de ceza müeyyidesi gibi olmayacaktır.” şeklindeki açıklamaya göre;

Tekerrür güvenlik tedbiri olsaydı, sınırsız daha doğrusu hükümlünün toplum açısından tehlikeliliği ortadan kalkana kadar uygulanırdı, ya da tehlikeliliği daha önce sona erdiğinde tekerrürün uygulanmasına son verilmesi gerekirdi; oysa hükümlünün tekerrür nedeniyle koşullu salıverilme için cezaevinde kalması gereken süre baştan bellidir.

Tekerrür güvenlik tedbiri olsaydı, hükümlünün bu sürede illaki cezaevinde değil,  TCK 57. maddedeki akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri gibi ıslahı için başka kurumlarda da kalabilmesi gerekirdi.

Yine güvenlik tedbirlerinin uygulanmasında, kişinin yapısı ve tehlikeliliğine göre farklı uygulamalar yapılabilmekte iken tekerrürde böyle bir şey söz konusu değildir.

Ayrıca tekerrür güvenlik tedbiri olsaydı, TCK’nın 58/3 maddesindeki “Tekerrür halinde, sonraki suça ilişkin kanun maddesinde seçimlik olarak hapis cezası ile adli para cezası öngörülmüşse, hapis cezasına hükmolunur.” şeklinde maddi ceza hukukuna etkili olan bir düzenlemeye yer verilmezdi.

Tekerrür güvenlik tedbiri olsaydı, TCK 58/2 maddede tekerrürün uygulanması için süre engeli olmaz, TCK 58/4-5 maddelerdeki istisnalara da kanunda yer verilmez, kişinin tehlikeliliği nedeniyle doğrudan uygulanırdı.

Tekerrürün güvenlik tedbiri olmadığı bu şekilde belirtildikten sonra, ceza olup olmadığı konusu ortaya çıkmaktadır. Tekerrürün, sanığın karardaki hapis cezasını arttırmaması tekerrürün infaz hukukuna dahil olduğu düşüncesini ortaya çıkarmıştır.

Tekerrür, karardaki hapis cezasının ekidir ve hapis cezasına bağlıdır. Kararda tekerrür olduğunda, sanığın cezaevinde kalma süresinin artması daha baştan karar aşamasında ortaya çıkmakta, sonradan ise bu kararın infaz aşamasına yansıması ile mükerrirlere özgü infaz rejimi uygulanmaktadır. Yani tekerrür, karardaki cezayı bizzat arttırmasa da, cezaevinde kalma  süresi yönünden cezanın daha etkin bir şekilde uygulanıp ceza mahiyetini daha çok ortaya koymaktadır. Tekerrür hapis cezasına bağlı olmayıp güvenlik tedbiri olsaydı, hapis cezası örneğin özel af ile ortadan kaldırıldığında tekerrürün uygulanmasına devam edilmesi gerekirdi; oysa hapis cezası herhangi bir nedenle kaldırıldığında tekerrürün de uygulanması mümkün değildir.

Tekerrürün, hapis cezasının eki ve ona bağlı olarak cezanın özel ve genel önleme amacı ile kefaret etkisini gerçekleştirmesine yani cezanın amaçları doğrultusunda kanuna konulmasına göre ceza olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bu şekilde, kararda belirtilmesi gereken tekerrür hükmünün maddi ceza hukukuna, bu hükmün infaz aşamasına yansıması olan mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra uygulanacak denetimli serbestlik tedbirinin infaz hukukuna girdiği ve ikisi arasındaki sınırın netleştiği anlaşılacaktır.

Tekerrürün maddi ceza hukukuna ait olması gereğince, mahkumiyet hükmünde hangi mahkeme kararına ait cezanın tekerrüre esas alındığının, kaçıncı kez tekerrür hükümlerinin uygulandığının açıkça belirtilmesi gerekecek, bu hususların belirtilmemesi halinde infaz aşamasında bir kararla bu eksiklik giderilemeyecektir; zira kesinleşmiş mahkumiyet hükmünün sonradan değiştirilmesi hukuk güvenliği ilkesine aykırı olacaktır. İddianamede TCK’nın 58. maddesi yazılmamış ise sanığa bu hususta ek savunma hakkı verilecektir. Kararın kesinleşmesinden sonra, tekerrüre esas alınan cezanın ortadan kaldırılması halinde, infaz aşamasında diğer bir ceza tekerrüre esas alınamayıp artık tekerrür hükümleri uygulanamayacaktır, hukuk güvenliği ilkesi bunu gerektirmektedir.

Makalenin doğrudan konusuna girmeyen, ancak infaz hakimliğini ilgilendiren bir konuya da değinmek faydalı olacaktır.

Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımları düzenleyen TCK’nın 50. maddesinin 5. fıkrasında “Uygulamada asıl mahkumiyet, bu madde hükümlerine göre çevrilen adli para cezası veya tedbirdir.”, 6. fıkrasında “Hüküm kesinleştikten sonra Cumhuriyet savcılığınca  yapılan tebligata rağmen otuz gün içinde seçenek tedbirin gereklerinin yerine getirilmesine başlanmaması veya başlanıp da devam edilmemesi halinde, infaz hakimliği kısa süreli hapis cezasının tamamen veya kısmen infazına karar verir ve bu karar derhal infaz edilir. Bu durumda beşinci fıkra hükmü uygulanmaz.” denilmektedir. Yani TCK 50/6 maddeye göre karar verildiğinde 5. fıkra hükmü uygulanmayacağından asıl mahkumiyet yine hapis cezası olacaktır.

İnfaz hakimliği kararları maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmez, karar içeriğinde hata olduğunda bu, kazanılmış hak teşkil etmeden değiştirilebilir. İnfaz hakimliği kararları CMK 223 anlamında hüküm niteliğinde değildir. Bu duruma göre TCK 50/6. madde ile hüküm niteliği taşıyacak bir kararın infaz hakimliğine kurdurulması doğru değildir.

Adli para cezası hariç TCK’nın 50/1. maddesinin diğer alt bentlerindeki tedbirler gerçek anlamda güvenlik tedbiri olmayıp kısa süreli hapis cezasının zararlarını azaltmak için konulduklarından aynı tespit, TCK’nın 50/7 maddesindeki “Hükmedilen seçenek tedbirin hükümlünün elinde olmayan nedenlerle yerine getirilememesi durumunda, infaz hakimliğince tedbir değiştirilir.” hükmü için de geçerlidir.

Yine, benzeri hususlar TCK’nın 51/7 maddesindeki erteli cezanın kısmen veya tamamen ceza infaz kurumunda çektirilmesi için de söylenebilir. Maddede sadece, erteli cezanın tamamen infazına karar verme olsaydı bu konuda infaz hakimliğince karar verilebileceği söylenebilecek idiyse de, erteli cezanın kısmen infazına da karar verme imkanının bulunup takdir hakkı kullanılması söz konusu olduğundan ve bu takdir yetkisi mahkumiyetin verilmesine dair asıl dosyadan tamamen bağımsız olarak kullanılamayacağından erteli cezanın tamamen veya kısmen infazı hususundaki görev kararı veren mahkemeye ait olmalıdır. İnfazı yapma yetkisi C.Başsavcılığına ait olsa da her mahkemenin, kendi vermiş olduğu cezanın eksiksiz ve doğru bir şekilde infaz edilip edilmediğini denetleme görevi vardır ve bu anlamda mahkeme, vermiş olduğu cezanın ne kadarının aynen infazının yapılacağını kendi takdir etmelidir. Tabii hakim ilkesi olay öncesi ve yargılama aşaması ile ilgili olsa da ceza verme düşüncesi ile bağlantılı olarak erteli cezanın ne kadarının infaz edileceğini takdir durumunu da tabii hakim ilkesinin uzantısı olarak kabul etmek gerekir. Zira takdir edilecek husus mahkemenin cezasından infaz edilmesini istediği hapis cezasının miktarı gibi ağır bir durumu teşkil etmektedir. Doktrinde yargılama sonrası için tabii hakim ilkesinin değerlendirilmesi daha önce hiç söz konusu olmamış ise de, bu kanun hükmünden sonra bu konuyla sınırlı olarak tartışılması gündeme gelebilecektir, çünkü yargılama aşamasında verilen bir cezanın infaz edilecek kısmının yeniden takdir edilmesi söz konusudur ve bu takdirin mahkeme olmayan infaz hakimliğince değil, mahkumiyet kararını veren mahkemece yapılması gerekir. Ayrıca bu kanun hükmü ile kişi özgürlüğü ve güvenliği ilkesinin ihlali sonuçları da ortaya çıkacaktır.

Bu nedenlerle TCK’nın 50/6 ve 7. maddeleri ile 51/7 maddesindeki karar verecek merciin mahkumiyet kararını veren mahkeme olarak değiştirilmesi gerekir.

Cumhur Şengül

İstanbul İnfaz Hakimi

banner626
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
av. 4 ay önce

infaz konusunda genel yetki infaz savcılığının mı yoksa infaz hakimliğinin anlamış değiliz. çoğu şeyin adı var uygulaması yok. adliyelerde de tekerrür konusunda bu tarz bir yazı yazacak savcı ve hakim sayısı şu an bir elin parmaklarını geçmez.

Avatar
asd 4 ay önce

Hükümlüyü daha iyi tanıyan ve hükümlünün kişiliğini daha iyi bilen mahkeme derken? Bu mahkeme sanığı nasıl hatırlayacak mesela? 2 yıl önce karar vermiş, verilen karardaki hakim değişmemiş ise o hakim sanığı hatırlayacak ve hatırladığı kadarıyla mı karar verecek?

Misafir Avatar
Cumhur Şengül 4 ay önce @asd

Yapılan yorumla ilgili makalede erteli ceza kısmında güncelleme yapılmıştır.

Beğenmedim! (0)
Avatar
Av Murat Aktaş 4 ay önce

Öncelikle ülkemizde adalet konusunda her şey kusurlu ve hatalı müvekil 2005 yılında 3 ay hüküm alıyor karar 2012 de kesinleşiyor aradan geçen süre 7 yıl kesinleştiği tarih baz alındığından 2013 yılında hakaret suçundan yine hüküm alıyor ve mükerir oluyor şimdi 3 yılın altı suçlarda aradan 3 yıl geçtikten sonra tekerür hükmü uygulanmaz ilkesi aradan geçen 7 yıllı görmezden gelmesi vicdani ve hukuki izahı yok . Neden yok kesinleşmeden masumiyet karinesi ama kesinleştikten sonra suç tarihinden sonra 3 yıl şartı olması hukuki ve vicdanı olmazmı. Malesef ülkemizde adalet yok