banner647

21 Mayıs 2021

Yeşil Kriminoloji bağlamında Türkiye'de Çevresel Suçlar üzerine Bir Değerlendirme

Çevresel kriminolojinin ifade ettiği ideal hem uluslararası sözleşmeler hem yerel düzenlemeler yönünden gelecek nesillerin çevre hakkının korunması olarak ifade edilebilir. Yeşil kriminoloji ile çevre suç ve cezalarına yeşil bir perspektif getirilerek, çevre sorunlarını çözümü için devlet politikalarının değiştirilmesi, çevresel adalet ve sosyal adaletin sağlanması amaçlanmaktadır.[1]

Çevreye karşı suçlar mağdur ve fail yönünden oldukça geniş ve karmaşık ilişkiler ortaya çıkarmaktadır. En basit ifadeyle istisnasız her insanın fail olma potansiyeli varken, mağdurun bütün insanlar olduğunu söyleyebiliriz. Bu makalede fail bazında bir ayrıma gidilerek gerçekleştirilen eylemin tek bir insanın ya da kurumsal düzeyde birden çok insanın suçu olması halleri incelenecektir. Bireysel ve kurumsal fail ayrımı tüzel kişilerin ceza kanununca belirlenen sınırlarda fail olamayacağı dikkate alındığında hukuki bir temele dayanmamakta, ancak suçların sonuçları ve yaptırımları bakımından farklılık arz etmesi yönünden anlamlı olmaktadır. Zira kanunen tüzel kişilerin cezai sorumluluk kapsamı dışında bırakılmasının, cezanın caydırıcı etkisinden kurtulma şansını artıracağı görüşü doktrinde ileri sürülmektedir.[2] Ayrıca kanun, tüzel kişiler adına hareket eden kişilerin fail olabileceği ve 181. maddede öngörülen hürriyeti bağlayıcı ceza ile sorumlu olacaklarını, tüzel kişinin de TCK 60. maddesinde öngörülen iznin iptali ve müsadere güvenlik tedbirlerine tabi olacaklarını da belirtmektedir.[3]

Türk Ceza Kanunu çevreye karşı suçlar bölümünde 181. Madde çevreyi kasten kirletme ve 182. Madde çevreyi taksirle kirletme olarak; 184. Maddede ise imar kirliliğine neden olma suçlarını tanımlamıştır. Bu suçlar birer cürüm olarak hürriyeti bağlayıcı cezalar içermektedir.

Münferit ya da bireysel tanımlanabilecek suçlar, genel olarak Kabahatler Kanunu 41. maddesinde düzenlenmiş olmakta ve yere çöp atma, özgülenen yerler dışında hayvan kesme; inşaat artıkları, eski eşyalar, kara ve deniz taşıtlarının kamusal alanda terk edilmesi gibi gündelik hayatın içine işlemiş insan davranışlarını konu almaktadır. Burada müeyyideler yönünden eski TCK’daki cürüm-kabahat ayrımının esaslı bir değişikliğe uğradığı yeni yasa düzeninden de karşılaştırmalı olarak bahsetmek gerekir. Eski kanun kabahatlere ilişkin yaptırımların yargıçlar tarafından belirlenmesini öngörürken yeni düzenleme haksızlıklara idari yaptırımlar uygulanması anlayışını benimsemektedir.[4] Yeni kabahatler kanunu bir idari para cezaları yasası teşkil etmekte, ilgili para cezasını ise kamu yöneticileri uygulamaktadır. Bu kamu yöneticisi kavramı da bir makama özgülenmiş olmayıp örneğin ilgili 41. Maddede belediye sınırları içerisindeki zabıta memurlarını kastetmektedir.

Bir diğer münferit tanımlanabilecek eylem, kentleşme ile birlikte ciddi bir sorun olarak ortaya çıkan ve Kentsel alanlarda, ortak yaşam alanlarına zarar verme şeklinde oluşan vandalizmdir. Vandalizm elbette ilk akla gelen şekliyle mala zarar verme bağlamında okunsa da doğal ve nesnel güzelliklere yönelen yıkıcı etkisi de dikkate değerdir. Çevresel kriminoloji bağlamında en yaygın olarak rastlanılan vandalizm zararlarının başında, ağaç gövdelerine yapılan yazı ve işaretler gelmektedir. Kamuya açık alanlarda vandalizme ilişkin kentlerde en çok zarar gören yerler de mesire alanları ve parklardır. Bu konuda Isparta ve Antalya özelinde mimari açıdan incelenen vandalizm örnekleri mevcuttur.[5]

Hayvanlara karşı şiddet vakaları da esasında insanların çevreyi tahakküm altına alması ve zarar vermesi yönünden çevresel kriminolojiye konu edilebilmektedir. Alanın önemli temsilcilerinden Piers Beirne’nin başını çektiği “türcü olmayan” yaklaşımda hayvan hakları da yeşil kriminoloji çalışmalarının bir varyasyonu sayılmaktadır.[6] Bu noktada yasa dışı vahşi hayvan ticareti, vahşi doğa türlerinin kaçakçılığı, hayvan kaçakçılığı ve nesli tükenmekte olan türlerin uluslararası ticareti gibi kurumsal sayılabilecek suçlar gündeme geldiği gibi kaçak avlanma ve özellikle hayvanların istismarı gibi münferit suçlar da tanımlanmaktadır. Türkiye’de özellikle sahipsiz hayvanlara eziyet, işkence, tecavüz ve hatta canavarca hisle katledilme vakaları gün geçtikçe artmakta, veya enformasyon teknolojileri sayesinde daha çok ortaya çıkarılmaktadır. Sahipli hayvanlarda da özellikle gücünü aşan işlerde çalıştırılma, yetersiz besleme veya aç ve susuz bırakma, damızlık olarak kullanma, satma gibi suçlar yine günümüzün en sıcak tartışmalarından birini oluşturmaktadır. Özetle Türkiye’deki regülasyon sahipli hayvanlara karşı suçları mala zarar verme statüsünde değerlendirmekte ve TCK 151/2 hükmünce korumakta, sahipsiz hayvanları ise 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun hafif idari para cezası temelli müeyyideleriyle korumaya çalışmaktadır. AB uyum yasaları çerçevesinde hazırlanan 5199 sayılı yasa yaptırımlarının caydırıcı değil neredeyse teşvik edici olması sebebiyle güncel tartışmalarda değişmesi gerektiği savunulan kanunlar arasında ilk sırada gelmektedir.

Çevreye karşı suçlar içerisinde kurumsal suçlar, münferit suçlara oranla çok daha ciddi genel çevre tahribatı ortaya koymaktadır. Örneğin münferit suçlarda bir insanın yere çöp atması çevre açısından etkisini binlerce yılda gösterecekken kurumsal suçlarda koskocaman bir göl aylar içerisinde kurutulabilmektedir. Çevresel kriminolojide etkili düzenlemelerin neden daha çok uluslararası sözleşmelerce tesis edildiğini açıklayan Astrid Epiney’e göre, bu durum devletin iç hukuk düzenlemelerinde doğayı koruma ile ekonomik büyüme arasında ikilemde kalması ve takdir hakkını da genellikle kaçınılmaz olarak ekonomiden yana kullanması olarak yorumlanmaktadır.[7] Bu konuda özellikle son yıllarda Türkiye’nin hemen her yerinden doğa katliamına karşı protesto sesleri yükselmekte, çevreci aktivistler ile yerli halk doğal güzelliklerin korunması için birlikte mücadele etmektedir. Doğal çevreye karşı geri dönülemez bir yıkım getiren bu uygulamalar Türkiye’de fabrika açılışı, baraj kuruluşu, maden sahası açımı, liman ve otoyol inşaatı, hidroelektrik ve termik santraller gibi inşaat sektörünün farklı kollarında tezahür etmektedir. Bu kapsamda farklı coğrafyaların farklı amaçlarla yükselen seslerinden İkizdere ve İznik gölü örneklerini inceleyeceğiz.

Henüz gündemde yer bulan İkizdere’de 2020 yılı içinde lojistik liman yapımına dair bir ihale yapılmıştır. İhaleyi kazanan ortaklık projede deniz dolgusu öngörüldüğü için ihtiyaç duyulan bağlantı yolu ve taş ocakları için Kamulaştırma Kanunu 27. Maddeye dayanarak acele kamulaştırma kararı alınmak suretiyle öncelikle civar Cevizlik ve Gürdere köylerinde ve İşkencedere Vadisinde Cevizlik ve Gürdere köylerinde 17 adet parsel için toplam dört büyük hafriyat ve inşaat başlama aşamasındadır.[8] Bölge halkı, arkasına ciddi bir kamuoyu desteği alarak; bu taş ocaklarının bölgede tarım, arıcılık gibi beşeri faaliyetlerin yanında orman ve ekosistemin parçası olan diğer canlılara geri dönülemez bir zarar vereceğini savunmaktadır. Sözkonusu uygulamalarda anılan çevresel endişeleri gidermesi için gerekli olan çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) raporu, ilgili ÇED yönetmeliğinde yirmi beş hektara kadar olan alanlarda muğlak bir ifade barındırmakta; yönetmeliğin 7. Maddesi uyarınca raporun gerekli olduğu belirtilmedikçe ve toplam artırılabilir kapasitesiyle yirmi beş hektar aşılmadıkça ilgili rapor alınmamaktadır. İkizdere projesi için de çalışma yapılacak alan, bir önceki "ÇED gerekli değildir" kararındaki gibi 24.9 hektar olarak belirlenmiş,[9] Rize İdare Mahkemesi’nce 25 hektarın hemen altındaki bir alan için 'ÇED gerekli değildir” kararı alınmıştır. Öte yandan gerçekleştirilen ihale için istisnai bir usul olan pazarlık usulünün kullanılması, bunun Kamu İhale Kanunu’nun 21. Maddesi (b) bendi “Doğal afetler, salgın hastalıklar, can veya mal kaybı tehlikesi gibi ani ve beklenmeyen veya yapım tekniği açısından özellik arz eden veya yapı veya can ve mal güvenliğinin sağlanması açısından ivedilikle yapılması gerekliliği idarece belirlenen hallerde veyahut idare tarafından önceden öngörülemeyen olayların ortaya çıkması üzerine ihalenin ivedi olarak yapılmasının zorunlu olması” hükmüne dayandırılması ayrıca endişe konusudur. Toparlayacak olursak bölge halkı iş makinelerinin çalışmasını defalarca durdururken, 31 milyon 448 bin ton dinamit patlatılarak çıkarılacak 16 milyon tona yakın taşın ve kurulacak tesisin bölgenin ekolojik yapısını yok edeceğini ifade edilmektedir.[10] Bu noktada irdelenmesi gereken sosyal bilimlerin yasallık (legality) ile meşruluk (legitimacy) ayrımıdır.

İkinci örneğimiz geleceğimizin teminatı temiz su kaynaklarından Marmara bölgesinin en büyük gölü olan Bursa’daki İznik Gölü; kendisini besleyen akarsulara baraj yapan Devlet Su İşleri, kontrolsüz tarımsal ilaçlamaya göz yuman Tarım ve Orman Müdürlüğü, göle dolgu yapan belediye ve en önemlisi imar planı değişiklikleriyle iyice imtiyaz kazanarak su kaynaklarını hunharca tüketen uluslararası Cargill fabrikasının kıskacında görülmektedir.[11] Daha önce eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in “DSİ başkanlığım dönemindeki en büyük hatam” diyerek günah çıkarttığı, Devlet Su İşleri’nin Amik Gölü’nü kurutması hadisesini hatırladığımızda İznik Gölü’nün mücadelesinin özellikle toplumsal anlamda ne derece önem arz ettiği fark edilecektir. Geçtiğimiz ay Bursa Barosu’nun yaptığı basın açıklamasına göre özellikle su tüketimi konusunda sicili kabarık olan Cargill Şirketi, DSİ ve diğer ilgili kurumlarla koordineli olarak, İznik Gölü’nün kaynaklarının tüketiminde birinci şüpheli konumdadır.

Gıda, yem ve endüstriyel alanda faaliyet gösteren ve tahıl ticaretinde dünyanın ikinci büyüğü olan Cargill şirketi Türkiye’de yapılandığı 1960’dan beri sık sık çevre düşmanı eylemleriyle gündeme gelmektedir; bu açıdan ürettiği en önemli mahsul olan nişasta bazlı şekerin de sağlığa zararlı olması manidardır. Bir spekülasyonlar silsilesi halinde mısır ithalat kotalarının değiştirilmesi ve pancar yerine mısır ekiminin teşvik edilmesinde pay sahibi olduğu söylenen Cargill, dönemin 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Yasasına muhalefetten, tarım arazisine nişasta fabrikası kurduğu için, STK’larca dava edilerek Danıştay’ca 2006’da bir dönem kapatılmıştır. Bugün İznik Gölü’nün 25-30 cm derinliği azalarak bir sığlık ve adacıklar gölü olmasında daha önce Güney Amerika’daki fabrikalarında da suçu sabit, doğal su kaynaklarını besleyen damarlardan su çekerek doğaya hayati zarar veren bu şirketin sorumlu gösterilmesi şaşırtıcı değildir. Asıl şaşırtıcı olan devletin politik ve ekonomik kazanımlara karşı bu tavizleri bir biçimde vermesi ya da vermek zorunda bırakılmasıdır. İznik Gölü’nü korumak için açılan davalarda alınan müspet sonuçlar ise faaliyeti geçici olarak durdurmanın ötesine geçememektedir; nihayetinde 20 Ekim 2006’da kapatılan fabrika bir ay sonra, 23 Kasım 2006 tarihinde, Cargill şirketine af getiren 5557 Sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununda Değişiklik Yapılması TBMM’de kabul edilerek yeniden açılmıştır.[12]

Sonuç olarak çevresel kriminolojinin perspektifi de dikkate alındığında münferit tanımlanabilecek suçlarda, özellikle hayvanlara karşı suçlar için, cürüm ve kabahat ayrımının ve yaptırımların gözden geçirilmesinde fayda olduğu görülmektedir. Bir organizasyon olarak gerçekleştirildiği için kurumsal olarak adlandırdığımız suçlarda ise, idare ile yargı arasındaki olası fonksiyon çatışmasını minimize etme adına uluslararası sözleşmelerin güçlendirilmesi ve yenilerinin hazırlanmasına öncülük edilmesi ve hatta çevreyi koruma bağlamında devletler üstü bir mevzuat tesisinin idealize edilmesi gerekmektedir.

Stj. Av. Uğuralp DİLEK

--------------------

[1] Bayındır, Tuğba, YEŞİL KRİMİNOLOJİ BAĞLAMINDA ÇEVRE SUÇLARINDA KAMUSAL FARKINDALIK, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi, 2019, VIII.

[2] TURGUT, Nukhet; Çevre Hukuku, Ankara, 2003, s. 633.

[3] Özen, M .Çevreye Karşı İşlenen Suçlar (TCK m. 181, 182) . Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi , 18 (1), 2010, s.25.

[4] Yaşamış Firuz, D. Çevre Ceza Hukuku’nda Son Gelişmeler: Yeni Türk Ceza Kanunu ve Kabahatler Kanunu. TBB Dergisi, (58), s. 142, 2005.

[5] Şahin, C., Busra, O. N. A. Y., & Anıl, E. V. C. İ., Kentsel Açık ve Yeşil Alanlarda Vandalizmin İrdelenmesi: Isparta Örneği. Avrupa Bilim ve Teknoloji Dergisi, (17), 2019, s.199-200

[6] Beirne, P., & South, N. (Eds.), Issues in green criminology. Routledge, 2006, s.41.

[7] Kılıç, S., ULUSLARARASI ÇEVRE HUKUKUNUN GELİŞİMİ ÜZERİNE BİR İNCELEME, 2001, s.135.

[8] Diken, “9 Soruda: İkizdere’de Ne Oluyor?” (erişim tarihi 18.05.2021)

[9] DW, “Taş ocağı yapılmak istenen İkizdere'de gergin bekleyiş” (erişim tarihi: 18.05.2021.)

[10] KRTTv, “İkizdere’deki taş ocağının altından ‘davet’ usulü ihale çıktı” (erişim tarihi 18.05.2021)

[11] “Bursa Barosu ve sivil toplum örgütleri İznik Gölü kenarında tehlikeye dikkat çekti”, Bursa Barosu Bülteni, Aralık 2020, s.10

[12] Günaydın, Gökhan, CARGİLL ‘SEFERBERLİĞİ’ BAŞARISIZLIĞA MAHKUMDUR, Çevre ve Mühendis Dergisi, 2007.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.