banner590
banner589

GİRİŞ

Uyuşmazlık çözüm yöntemlerini, mahkemelerin işleyişi ile mahkeme ve taraflar arasındaki ilişkileri düzenleyen Medeni Usul Hukukundaki usul işlemlerinin geçerliliği, bu işlemi yapan tarafın, taraf ve dava ehliyetine sahip olmasını gerektirmektedir.

Davada esasa ilişkin uyuşmazlığın incelenebilmesi için dava şartlarının bulunması gerekmektedir (HMK m. 115/II). Taraf ve dava ehliyeti taraflara ilişkin bir dava şartı olarak kabul edilmiştir. Kural olarak dava şartlarının yargılamanın başından sonuna kadar bulunması gerekir (HMK m. 115/I).

Medeni usul hukuku maddi hukuktan ayrı ve bağımsız olarak kabul edilse de taraf ve dava ehliyeti olarak HMK’nın ilgili maddelerinin Medeni Kanuna yaptığı atıflar dikkate alındığında maddi hukukla olan bağı ortaya çıkmaktadır.

Taraf ehliyeti HMK m. 50’de “Medenî haklardan yararlanma ehliyetine sahip olan, davada taraf ehliyetine de sahiptir.” şeklinde tanımlanmış ve medeni haklardan yararlanma ehliyeti denilerek TMK m. 8’de “Her insanın hak ehliyeti vardır. Buna göre bütün insanlar, hukuk düzeninin sınırları içinde, haklara ve borçlara ehil olmada eşittirler.” olarak tanımlanan hak ehliyetinin karşılığı olduğu ortaya konmuştur. Her gerçek kişi yaşadığı sürece taraf ehliyetine sahiptir, buna bağlı olarak da davacı veya davalı olabilir.

Dava ehliyeti HMK m. 51’de “Dava ehliyeti, medenî hakları kullanma ehliyetine göre belirlenir.” şeklinde tanımlanmış ve medeni hakları kullanma ehliyeti denilerek Medeni Kanundaki fiil ehliyetinin karşılığı olduğunu ortaya konmuştur. Dava ehliyetine sahip olabilmek için kanunda öngörülen şartlara sahip olmak gerekmektedir. Kanunların öngördüğü özelliklere haiz olmayanlar için ise yasal temsil öngörülmüştür. Dava ehliyetine sahip olmayan kişi adına davanın yasal temsilci tarafından yürütülmesi sağlanmaktadır. Dolayısıyla yasal temsil hakkı ile zayıf olanlar korunmakta ve işlem güvenliği sağlanmaktadır.

Bu çalışmada taraflara ilişkin dava şartlarından olan dava ve taraf ehliyeti incelenecektir. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde taraf ehliyeti hakkında genel bilgiler, taraf ehliyetinin hak ehliyeti ile ilişkisi, gerçek ve tüzel kişilerde taraf ehliyeti kazanılması sona ermesi konuları incelenmiştir. İkinci bölümde dava ehliyeti hakkında genel bilgiler, dava ehliyetinin fiil ehliyeti ile ilişkisi gerçek ve tüzel kişilerde dava ehliyeti konuları incelenmiştir. Son bölümde ise dava ve taraf ehliyeti karşılaştırılmalı olarak incelenmiştir.

BİRİNCİ BÖLÜM

TARAF EHLİYETİ

1. TARAF EHLİYETİ KAVRAMI HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Taraf ehliyetine ilişkin birçok tanımın yapıldığı görülmektedir. Bu tanımlardan birine göre taraf ehliyeti, hukuka uygun şekilde uyuşmazlığın tarafı olunması usul hukuku kapsamında hukuki sürecin süjesi olma ehliyeti şeklinde tanımlandığı görülmektedir[1]. Hukuk süjeleri bakımından ortaya çıkan uyuşmazlıkların mahkemeye taşınması ile birlikte usul hukuku ilişkine dönüştüğü görülür. Davanın açılması ile birlikte usul hukukuna yönelik ilişkilerin kurulmasına yönelik en belirgin durumlardan birinin tarafların aralarında ya da mahkemeyle birlikte hukuk düzeni uyarınca kendilerine sonuç bağlanmış hukuki işlemlerde bulunması şeklinde ortaya çıkar[2].

Taraflar arasındaki mahkeme ile hukuki işlemlerde bulunması ve aralarında hukuki ilişkinin olduğunu gösterir. Söz konusu bu hukuki işlemlere tarafların usul işlemleri olarak adlandırılır. Usul hukuku ilişkisi kapsamında yapılan bu değerlendirme uyarınca usul hukukuna yönelik ilişkinin unsulardan en önemlisinin taraf olduğu görülmektedir. Bu nedenle taraf ehliyetinin eksikliğine karşın geçerli bir usul ilişkisinden söz edebilmek için taraf ehliyetine sahip olunması gerekir. Taraf ehliyeti eksikliğine karşın geçerli usul ilişkisinin doğması söz konusudur ancak davacının talebinin esasına yönelik bir inceleme gerçekleştirilmez[3].

Taraf ehliyetinin önemine bakıldığında, medeni usul hukukunun amacıyla anlaşılması mümkündür. Medeni usul hukukundaki ilk amacın sübjektif hakların gerçekleşmesini sağladığı görülmektedir. Uyuşmazlığın yargılama sonunda kesin hükümle sona sermesiyle objektif hukukun gerçekleştiği görülür. Kesin hükmün yargılamasında gerçek tarafa ilişkin verilmesinin gerektiği hallerde davanın tarafı olabilme yeteneğine sahip olması gerekir. Taraf ehliyetinin eksikliği halinde verilen kesin hükmün geçerli olmayacağı açıktır. Bu nedenle objektif hukukta gerçekleşmeyeceği görülmektedir. Bu sebeple taraf ehliyetinin önemine bakıldığında kesin hükmün etkinliğinin sağlanması bakımından önemlidir[4].

Medeni usul hukukunun amacına bakıldığında maddi gerçeğe ulaşmak olduğu görülür. Somut olayların uyuşmazlığa ilişkin somut olayda gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespit edilmesi söz konusudur. Somut olayın gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespitinde doğru hükmün verilmesi sağlanır. Taraf ehliyetinin, tarafların taraf olma yetisinin tetkik ve tespitiyle ihtilafın esasına ilişkin inceleme yapılıp yapılmadığı belirlenir. Bu bağlamda taraf ehliyetinin yargılamanın başındaki gözetildiği dava şartı olduğu görülmektedir[5].

2. TARAF EHLİYETİ VE HAK EHLİYETİ İLİŞKİSİ

Taraf ehliyetinin hak ehliyeti ile ilişkilendirildiği hallerde bir davada kimlerin taraf olacağının belirlenmesi, medeni hukukta hak ehliyeti ilkesine bakılarak belirleneceği görülmektedir. Taraf ehliyetinin temelinin usul hukukunda usuli bir kavram olduğu görülmektedir. Diğer bir ifadeyle iki kavram arasındaki farkın tanımlanması şu şekilde gerçekleştirilebilir: Taraf ehliyeti, mevcut bir davada kimlerin taraf olmasının mümkün olduğu değerlendirilirken, hak ehliyeti bakımından bir değerlendirme yapıldığında ise kimlerin hak ve borçların süjesi olacağı ile ilgilendiği görülmektedir[6]. Bununla birlikte hak ehliyetinde TMK ile birlikte getirilen sınırlamalar dâhilinde taraf ehliyeti kapsamında somut haklara yöneldiği ve bu durumun da taraf ehliyetini doğrudan sınırlandırdığını göstermektedir[7].

Taraf ehliyetine ilişkin maddi hukukta yer alan değişimlerin uyum sağlanması bakımından kanunda yer alan koruyucu ve taraf ehliyetine yönelik ilişkinin göz önünde bulundurulması gerekir. Bu bağlamda HMK’nın 50. maddesinde yer verilen düzenleme uyarınca, medeni haklardan yararlanma ehliyetine haiz kimselerin davadaki taraf ehliyetine sahip olduğu görülmektedir. Bu sebeple taraf ehliyetinin maddi hukuk bağlamda usul hukukuna ilişkin bir kavram olduğu görülmektedir[8].

Hak ehliyetinin hak sahibi olan varlık olarak adlandırıldığı görülmektedir. Genel bağlamda hak ve borçların süjesi olma yeteneği şekilde ifade edilmesi mümkündür. Günümüz hukuk sistemlerin kişiler arasında herhangi bir ayrım bulunmaksızın herkesin hak ehliyetine sahip olduğu kabul edilir. Hak ehliyetinin pasif ehliyet olduğu, diğer bir ifadeyle bu ehliyeti kazanmak için şahıs tarafından iradenin beyan edilmesine ihtiyaç duyulmaz. TMK’da hak ehliyetine ilişkin gerçek ve tüzel kişiler olarak ayrı maddelerde düzenlemenin olduğu görülmektedir. Gerçek kişilerin hak ehliyeti bakımından TMK’nın 8. maddesi uyarınca tüzel kişilerin hak ehliyeti bağlamında ise hak ehliyetine ilişkin genel hükümleri içerdiği görülmektedir[9].

TMK madde 8’de yer verilen düzenleme uyarınca iki prensibin bulunduğu görülmektedir. İlk fıkrada yer verilen düzenleme uyarınca her insanın hak ehliyeti olduğu ifade edilmiştir. Bu bağlamda genellik ilkesinden bahsedilerek yalnızca insan olmaktan dolayı hak ehliyetine sahip olunmasının mümkün olduğu görülmektedir. Aynı düzenlemenin ikinci fıkrasına bakıldığında ise tüm insanların hukuk düzeni sınırları kapsamında hak ve borçlara ehil olma bakımından eşit olduğu kabul edilmektedir. Söz konusu eşitliğin eşitlik ilkesi fiiliyle eşitlik olduğu ifade edilir. TMK 28’le birlikte gerçek kişilerdeki kişilik ve hak ehliyetinin tam ve sağ doğum ile kazanıldığı görülmektedir[10].

3. GERÇEK KİŞİLERİN TARAF EHLİYETİNİ KAZANMASI

3.1. Gerçek Kişilerde Taraf Ehliyetinin Doğumu

Gerçek kişilerin doğum ile birlikte hak ve borçların süjesi olma kudretine haiz olduğu görülmektedir. TMK 28 uyarınca kişiliğin tam ve sağ şekilde doğması ile birlikte başlayacağı düzenlenmiştir. Bu maddeyle birlikte kişiliğin başlangıcı bakımından sağ ve tam doğum şartının aranmadığı görülmektedir. Bu madde ile birlikte tüzel kişilerin dikkate alınmadığı görülmektedir[11].

Gerçek kişiler doğumla birlikte hakların ve borçların süjesi olabilme kudretine haiz olurlar. TMK m.28 kişiliğin tam ve sağ olarak doğduğu anda başlayacağını hükme bağlamıştır. Bu madde ile kişiliğin başlangıcı için sağ ve tam doğum şartı aranmıştır. Bu maddede tüzel kişiler dikkate alınmamıştır[12].

3.2. Gerçek Kişilerin Doğumdan Önceki Taraf Ehliyeti

3.2.1. Ceninin Hak ve Taraf Ehliyeti

Yakın bir gelecekte ceninin hak sahibi olmasından dolayı hukuk düzenince ceninin korunduğu görülmektedir. Ceninin kişilik kazanmasıyla birlikte hak ehliyetine sahip olan olmasının eş zamanlı olmadığı görülmektedir. Çünkü ceninin sağ doğması şartı ile birlikte ana rahmine düştüğü anla birlikte hak ehliyetine sahip olmasına karşın kişiliğinin sağ şekilde doğduğunda kazandığı görülmektedir. Diğer bir görüş uyarınca ceninin tam ve sağ şekilde doğması ile birlikte davanın tarafı olduğu görülmektedir. Kanunda açık bir şekilde düzenlenen durumların dışında cenine dava hakkının tanınarak söz konusu bu hakkın temsilci ile kullandırılmasının söz konusu olmadığı görülmektedir[13].

3.2.2. Ana Rahmine Düşmemiş Olanların Hak ve Taraf Ehliyeti

Cenin kavramına ilişkin TMK’da yer alan farklı hükümlerin bulunduğu görülmektedir. Bununla birlikte henüz ana rahmine yerleştirilmeyen embriyonun cenin şeklinde kabul edilmesi, ana rahmine düşmemesi halinde hak ehliyetinin tanınmayacağı görülmektedir. Miras hukuku bağlamından bir değerlendirme yapıldığında mirasın açılması sırasında ceninin ana rahmine düşmemiş bir varlık, mirasbırakan tarafından artmirsasçı şeklinde atanması ya da artvasiyet alacaklısı olması mümkündür[14].

4. GERÇEK KİŞİLERİN TARAF EHLİYETİNİN SONA ERMESİ

Gerçek kişilerin hak ehliyetinin ölüm ile birlikte sona erdiği görülmektedir. Maddi hukuk bağlamında ortaya çıkan bu sonucun usul hukukunda da karşılığının olduğu görülmektedir. Ölen bir kimsenin kendine açılan davanın sürdürülmesi ya da yeni bir davanın tarafı olması söz konusu değildir[15].

4.1. Dava Açılmadan Önce Tarafın Ölmesi

Ölmüş bir kimsenin taraf ehliyeti bulunmamaktadır. Bu nedenle kural olarak ölen bir kimse adına ve ölü kimseye karşı dava açılmış olması ölen kimsenin adına dava açılması ile birlikte mirasçılarına yönlendirilmesi mümkün değildir. Taraf ehliyetinin dava şartı olması ile birlikte davanın ilk aşamasından son aşamasına dek bulunması gerekir. Bu nedenle ölü bir kimsenin davaya taraf olması, davanın dava şartı eksikliği nedeniyle usulden reddedilmesine neden olur[16].

Şekli bakımdan taraf teorisinin yansıması şeklinde bir davadaki tarafın kim olduğunun dava dilekçesinde belirlendiği görülmektedir. Esas olarak davanın açılması ile birlikte davalının bu ehliyet durumunun da araştırılması gerekmektedir. Bu bağlamda davacının, davalının ölü olduğunu bilmediği kimi hallerde hataya dayalı olması mümkündür. Eğer ki dava dilekçesinde taraf olduğunun yer aldığı doğru taraf olmaması halinde dava dilekçesinde doğru tarafın kim olduğunun açıkça anlaşılması halinde tarafın gösterilmesi bakımından hataya düşüldüğü görülmektedir[17].

4.2. Dava Sırasında Tarafın Ölmesi

Taraf ehliyetinin hak ehliyetine göre belirlenmesi nedeniyle davanın devam ettiği sırada taraflardan birinin ölmesi halinde taraf ehliyetinin sona ermesine neden olacaktır. Taraf ehliyeti, dava şartı olduğundan dolayı ölüm sebebiyle taraf ehliyetinin ortadan kalkması ve davanın ölümden sonra görülmeye devam etmesini engeller. Bununla birlikte taraflardan birinin ölmesinden mahkemenin çeşitli şekillerde haberdar olması mümkündür. Söz konusu durumun mahkemeye bildirilmesi mümkün olabileceği gibi mirasçıların tamamının mahkemeye başvurması ile birlikte davanın tarafının miras bırakan kimsenin öldüğünü fakat davaya etme talebini belirtmeleri mümkündür[18].

Mahkemece ölümden haberdar olunması yargılama sırasında öğrenildiğinde duruşmaya devam edilmez. Bu halde yargılamadaki taraflardan birinin ortadan kalktığı görülür. Hüküm alınsa da meydana gelebilecek etki kalmamıştır. Ancak bu halde davaya tarafın külli haleflerinden mirasçılarla devam edilmesi söz konusu olur[19].

4.3. Tarafın, İlk Derece Mahkemesinde Hüküm Verildikten Sonra Ölmesi

Taraflardan birinin hükmün ilk derece mahkemesi tarafından ölmesi ile birlikte dava konusunun mirasçılarını ilgilendirdiği takdirde mirasçıların bu kararı kanun yoluna götürmesi mümkündür. Dava konusu mirasçıları ilgilendirmediği hallerde mirasçıların davayı sürdürmesi söz konusu olmaz ve bu nedenle kararın kanun yoluna taşınması da söz konusu olmaz[20].

Mahkeme kararının bütün mirasçılara tebliğ edilmesinin ardından zorunlu dava arkadaşlığının olduğu hallerde mirasçıların kanun yoluna başvurma konusunda birlikte hareket edip etmeyeceklerine ilişkin farklı görüşler bulunmaktadır. Bir görüş uyarınca davanın açılmasında olduğu şekilde kararın temyiz edilmesinde de mirasçıların tıpkı diğer yargılamalarda olduğu şekilde zorunlu dava arkadaşı olarak hareket etmesi beklenir. Mirasçıların bir davada zorunlu dava arkadaşı şeklinde yargılamaya birlikte katılması ve hükmün bütün dava arkadaşları için verilmesi halinde kararın hukuka aykırı şekilde verildiğini düşünen mirasçıların da yalnızca birlikte temyiz kanun yoluna başvurması mümkündür[21].

İKİNCİ BÖLÜM

DAVA EHLİYETİ

1. DAVA EHLİYETİ KAVRAMI HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Dağıtıcı adalet anlayışı uyarınca yalnızca bir eşitlikten daha çok orantılı bir eşitliğin sunulması halinde yine de tek başına bireylerin sahip olduğu özelliğin ve ayrılığın tamamının dikkat alınması gerekir. Ancak belirtmek gerekir ki her bireye göre kanun çıkarma imkânı olmadığı için katı hukukun yumuşatılması bakımından sınırlı bir hakkaniyet anlayışının olması ve adaletli şekilde kararların verilmesi bakımından gerekliliği söz konusudur[22]. Bu bağlamda bir değerlendirme yapıldığında hukuk kurallarının ekseriyetle genel ve soyut olduğu görülmektedir fakat hakkaniyet kavramının özel ve somuta ilişkin olması nedeniyle temel olarak adalet kavramı ile bağlantısı olduğu görülmektedir. Bu nedenle adil yargılanma ilkesinin unsurları bakımından değerlendirilen hakkaniyete uygun olarak yargılamanın gerçekleştirilmesi ve adaletin sağlanması bakımından önem arz eder[23].

4.1. Paternalizm ve Dava Ehliyetinin İlişkisi

Hukuk düzenleri içinde bir kimsenin diğer kimselere zarar vermesi halinde zarar gören kimsenin korunması gerektiğine yönelik herhangi bir tartışmanın olmadığı görülmektedir. Fakat bir kimsenin kendine zarar vermesi durumunda müdahale edilip edilmemesine yönelik duraksamanın olduğu görülmektedir. Bu kişinin kendisinden korunmasına ilişkin durumların iki şekilde değerlendirilmesi söz konusudur[24].

Gerekli bilgiye sahip olunmaması nedeniyle doğru kararlar almamasından kaynaklanır. Örneğin, dereyi geçmek isterken köprünün yıkılacağından haberi olmayan kişiye söz konusu böyle bir durumda yardım edilmesi halinde müdahalede bulunulması olasıdır. İkinci olarak da bir kimsenin akla uygun davranışlarda bulunmamasından kaynaklanır. Bu durumdaki kimselerin bütün bilgilere sahip olmasına karşın değerlendirme yetisine haiz değildir. Bir kimselere istemeseler dahi toplumun genel düzenini korumak için müdahalede bulunulduğu görülmektedir[25].

Bunun gibi hallerde gerçekleştirilen müdahalelerin paternalizm kavramı ile açıklanır. Bu halde, paternalizm, bir baba gibi davranışta bulunarak kişilerin bu durumdan memnun kalsa da kalmasa da kendilerine zarar vermesini engellemesi, kendi iyiliklerini düşünerek rehberlik etmeyi amaçlar. Bu yaklaşımla birlikte devletin müdahalesi düşüncesi de buradan kaynaklanmaktadır. Ancak burada belirtilmesi gereken durum, müdahalenin sınırlarının çizilmesidir. Bu durum bir had bilme meselesi olup, modern hukuk sistemlerinde bu duruma sınırlandırıcı bir etkisi olduğu görülür[26].

4.2. Dava Ehliyeti ve Adil Yargılanma Hakkı

Hak arama özgürlüğünün temel hak ve özgürlükler bağlamında en çok bilineni olduğu görülmektedir. Özellikle kişilerin haklarını ihlal eden kimselerin hukuki süjeleri karşısında haklarının korunması için savunma imkânının tanınması gerekir. Devletin toplumsal ve hukuki barışın korunması için bir misyonu olduğu görülmektedir. Bununla birlikte Anayasamızda da (AY 36. m.) bu durumun koruma altına alınan ve farklı sözleşmeler ile birlikte (AİHS 6. madde) bu durumun vurgulandığı görülmektedir. Bu nedenle insanlar için hakkın ayrılmaz bir parçası haline gelen hakkın başvurulan makamlara göre farklı şekillerde kullanıldığı görülür. Bunun yanı sıra kişiler bakımından kendiliğinden hak almaya ilişkin istisnai haller dışında bir yol tanınmadığı görülmektedir[27].

Hukuk devleti ilkesi uyarınca devletin hakkın düzenlenmesi bakımından aktif rol oynadığı, hakkın kullanımının garanti altına alınması bakımından pasif rol oynaması ve bireylerin mahkemeye ulaşmasını engelleyecek düzenlemelerden kaçınması gerektiği ifade edilmektedir. AİHM’e göre adil yargılanma hakkının yalnızca mevzuatta tanınması yargılamayı adil kılmaz. Bu nedenle uygulanabilir ve hakların etkin şekilde güvence altına alınması bu bağlamda önemlidir[28].

2. DAVA EHLİYETİNİN FİİL EHLİYETİ İLE İLİŞKİSİ

Medeni usul hukuku bağlamında maddi hukuka ilişkin aykırılığın olması halinde hukuki korumanın ne şekilde olacağını gösteren kurallar bulunmaktadır. Maddi hukukta ise hukuki himayenin sağlanmasında haklılığın ortaya konulması ilkesinin belirlendiği görülmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki medeni usul hukukunda ve maddi hukukun amaçlarıyla kavramlara yükledikleri anlamların değişiklik göstereceği görülmektedir. Bu sebeple maddi hukukta yer alan çözüm ve değerlendirmelerin medeni usul hukuku bağlamında aynen aktarılması bazı hallerde söz konusu olamaz[29].

Dava ehliyeti ve fiil ehliyetine yönelik ilişkilendirmede bulunulduğunda bir davada kimselerin dava ehliyetine sahip olduğu, medeni hukukta HMK 51 uyarınca fiil ehliyetine bakılarak belirlenmektedir. Fakat kimlerin dava ehliyetine sahip olduğunun belirlenmesinde fiil ehliyetiyle dava ehliyetinin tümüyle aynı ifadeler olduğu ya da dava ehliyetinin fiil ehliyetinin bir görünümü olduğu söz konusu olmaz. Dava ehliyetinin kimlerde olduğu ve davada kimlerin geçerli şekilde usuli işlemler yapabileceği ve kimlere karşı usuli işlem yapılmasının mümkün olduğu sorusuna yanıt aranmasıyla birlikte usul hukukuna ilişkin bir kavram olduğu görülmektedir. Fiil ehliyetininse maddi hukuk kavramı olduğundan dolayı bir kimsenin bizzat kendi fiilleri ile lehine hak yaratması, bu hakların sınırlanmasını ya da ortadan kaldırılması ve kendi fiilleriyle borç altına sokabilmesi anlamına gelir[30].

Dava ehliyetinin maddi hukuk kavramı olduğu görülen fiil ehliyeti kavramınca usul hukukunun yansıması olduğu görülmektedir. Söz konusu bu durum kural olarak yalnızca fiil ehliyetinin şartlarının gerçekleşmesi durumunda dava ehliyetinden söz edilmesi mümkündür. Dava ehliyetinin davacı konumunda yer alan kimsenin kendi başına dava açarak geçerli tarafın usul işlemlerini gerçekleştirmek için davasının yürütülmesi yetkisinin tanınması ile birlikte tüm bu işlemleri yapması hususunda vekil tayin etme hakkını da bahşettiği görülür. Dava ehliyetinin davalı konumunda olan kimsenin de kendisine doğrudan savunma ya da savunma için iradi temsilci tayin edilmesini sağlamaktadır[31].

Fiil ehliyeti yeteneği ile birlikte bir kimsenin herhangi şekilde yasal temsilci aracılığına gerek olmaksızın doğrudan kendi iradesiyle ve eylemiyle kendi adına hukuksal sonuçların meydana getirilmesidir. Fiil ehliyetinin iki işlevinden söz edilmesi mümkündür. Fiil ehliyetinin TMK’nın kişiler hukuku kitabında 9-16. maddeleri arasında düzenleme bulduğu görülmektedir. Genel bir ilke şeklinde ortaya konulan TMK’nın 9. maddesinde hem gerçek hem de tüzel kişiler bakımından uygulama bulması mümkün olan bir hüküm olduğu görülmektedir. HMK’nın 51. maddesinde düzenleme bulan maddenin de bu madde ile paralellik taşıdığı görülmektedir. Bu madde uyarınca dava ehliyeti bakımından medeni hakların kullanılmasın ehliyete göre belirlendiği ifade edilmektedir[32].

Kanun koyucu tarafından madde metnindeki medeni hakların kullanılması ehliyeti teriminin kullanıldığı ve madde gerekçesinde de dava ehliyetinin fiil ehliyetinin karşılığı olduğu ifade edilir. Esasen medeni hakların kullanılması ehliyetinin 743 Sayılı Mülga Türk Kanunu Medenisinde yer aldığı görülmektedir[33]. ​​​​​​​

3. GERÇEK KİŞİLERİN DAVA EHLİYETİ

Medeni hukukta fiil ehliyeti bakımından gerçek kişiler açısından kullanılan ayrımın gerçek kişilerce dava ehliyetinin sınırlandırılmasında da geçerli olduğunun kabul edilip edilmeyeceğine ilişkin farklı görüşlerin olduğu görülmektedir. Bu görüşlerden ilkine göre gerçek kişilerin dava ehliyetinin inceleme alanı bulurken fiil ehliyetine uygun bir biçimde ayrım yapılması gerektiği söylenir. Medeni hukukta fiil ehliyeti bakımından yapılan sınıflandırmanın dava ehliyetinin tayini bakımından geçerlilik taşıdığı görülür. Diğer görüş ise medeni hukuk bakımından gerçekleştirilen ayrımın medeni usul hukuku öğretisi uyarınca ayrıma kısmen denk düştüğü görülmektedir. Nitekim medeni hukuktaki sınırlı ehliyetsizin medeni usul açısından sınırlı bir biçimde dava ehliyetine sahip olduğu ve kural olarak sınırlı ehliyetsizin dava ehliyeti olmadığı görülmektedir. Bu nedenle yargılamanın tarafının dava ehliyetine sahiptir veya değildir. Bu halde kısmi bir dava ehliyetinin olduğu söylenemez[34].

Davada ihtiva eden pek çok farklı usul işleminin olduğu görülür. Dava boyunca gerçekleştirilen usul işlemleri açısından tarafların dava ehliyetine sahip olması gerektiği bir gerçektir. Bu bağlamda dava ehliyetinin bir dava şartı olduğu ve yargılamanın her aşamasında gözetilmesi gerektiği görülmektedir. Fiil ehliyeti bakımından ise kişilere yönelik ayrımda ise fiil ehliyetinin varlığından söz edilmesi için gereken şartların tamamına sahip olup olmamaya göre değişiklik gösterir. Ayrıt etme gücüne sahip olan ergin ve kısıtlı olmayan kimselerin tam ehliyetli olduğu kabul edilmektedir[35].

3.1. Tam Ehliyetli Kişilerin Dava Ehliyeti

Ayırt etme gücüne haiz ve kısıtlı olmayan erginin fiil ehliyeti olduğu görülmektedir. Bu kimselerin fiil ehliyeti kapsamınca tüm ehliyetlere sahip olduğu görülmektedir. Tam ehliyetlilerin hukuki işlem ehliyetine sahip olduğu ve haksız fiilden sorumlu olma ehliyetine sahip olduğu görülmektedir. Tam ehliyetlilerin birçok hukuki işlemi doğrudan gerçekleştirmesi mümkün olmakla birlikte tüm haklarını şahsen kullanması da mümkündür. Kendi leh ve aleyhlerine her bakımdan hak ya da borç yaratması mümkündür[36].

Bu kişilerin hukuka aykırı eylemleri nedeniyle verdikleri zararlardan sorumlu oldukları görülmektedir. Ayırt etme gücüne haiz, ergin ve kısıtlanmayan kimselerin her gerçek kişinin tam dava ehliyetine sahip olduğu görülmektedir. Dava ehliyetine sahip olan herkesin doğrudan dava açması ve kendisine açılan davayı doğrudan takip etmesi mümkünken davasının yürütülmesi için vekil tayin etmesi de mümkündür[37].

3.2. Tam Ehliyetsizlerin Dava Ehliyeti​​​​​​​

Türk Hukuku bakımından ayırt etme gücüne haiz olmayan kimselerin mutlak biçimde tam ehliyetsiz olduğu görülmektedir. Bununla birlikte dava ehliyetine sahip olamazlar. Fiil ehliyetinden yoksun olunmasının nedeni yalnızca kanundan doğar. Kişlierin kendi rızaları ile fiil ehliyetinden kısmen ya da tamamen vazgeçmesi mümkün değildir. Hukuki işlemler ile sınırlamaya gidilemeyeceği görülmektedir[38].

Fiil ehliyetinin sınırlandırılmasına yönelik hukuki işlemlerin korunmasına yönelik yapılan düzenlemelerde TMK’nın 23. maddesi uyarınca kesin hükümsüzlük yaptırımına tabi olduğu görülmektedir. Fiil ehliyetinin kişiliğin vazgeçilmez bir unsuru olduğu ve kimsenin fiil ehliyetinden ve bununla birlikte dava ehliyetinden tamamen ya da kısmen vazgeçmesi mümkün değildir. Fiil ehliyetinin sınırlama yasağı bakımından dava ehliyetini kapsadığı görülmektedir[39].

Ayırt etme gücünün olmaması yaş küçüklüğünden ya da akli sakatlığın ileri gelmesinden kaynaklanması halinde önem taşımadığı görülür. Ayırt etme gücünden yoksun olan bir kimsenin ergin olmasının mümkün olmasıyla birlikte küçük ya da kısıtlı olması da mümkündür. Ayırt etme gücü sahipo olmayan bir kimsenin küçük veya kısıtlı olmasıyla birlikte onun adnıa ve hesabına hareket eden bir yasal temsilcisi olduğu görülmektedir[40].

Kısıtlanmayan kimsenin ayırt etme gücüne sahip olmayan bir ergin kimse olması halinde sürekli ayırt etme gücünden yoksun olması halinde kendisine bir yasal temsilcinin atanması gerektiği görülmektedir. Ergin bir kimsenin ayırt etme gücüne sahip olmaması nedeniyle kısıtlanması ylanızca ayırt etme gücünden yoksun olması halinde söz konusu olur. Ayırt etme gücünden sürekli şekilde veya geçici yoksunluğun olması bu bağlamda önemli değildir. Bu husuta önemli olan durum hukuki işlem veya işlemin gerçekleştirildiği sırada kişinin ayırt etme gücüne haiz olup olmadığıdır[41]. ​​​​​​​

3.3. Sınırlı Ehliyetsizlerin Dava Ehliyeti

Sınırlı ehliyetsizlerin ayırt etme gücüne sahip olan küçüklerle ayırt etme gücüne sahip kısıtlı olduğu görülmektedir. Sınırlı ehliyetsizlerde ehliyetsizliğin kural ehliyetinse istisna olduğu görülmektedir. TMK’nın 16. maddesinde yer verilen hüküm uyarınca ayırt etme gücüne haiz küçüklerin ve kısıtlıların yasal temsilcilerinin rızası olmaksızın kendi işlemleri ile borç altına girmesi söz konusu olmadığı ifade edilmektedir. Fakat bu hükmün yalnızca borç altına girmeksizin söz edilen edildiğinden dolayı eleştirilmiştir. Bu hükmün konulmasındaki amacın sınırlı ehliyetsizi korumak olduğu görülmektedir[42].

Söz konusu amaca uygun yapıldığı zaman sınırlı ehliyetsizin yalnızca borçlanma işlemlerinde değil aynı zamanda tasarruf işlemlerinde de yasal temsilcilerinin rızasının alınması gerekir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında da karşılıksız kazanmanın ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakların kullanımında bu rızanın gerekli olmadığı görülmektedir. Ayırt etme gücün haiz küçüklerin ve kısıtlıların haiz fiillerinden sorumlu oldukları görülür. Bununla birlikte vesayet ve velayete ilişkin hükümlerin göz önünde bulundurulması gerekir[43].

Kural olarak sınırlı ehliyetsizlerin hukuk işlemleri tek başına gerçekleştiremeyecekleri ve bu işlemleri gerçekleştirmek için yasal temsilcilerinin rızasına ihtiyaç duyarlar. Fakat kimi hallerde sınırlı ehliyetsizin hukuki işlem yapma yetkisinin sosyal ve ekonomik ihtiyaçları doğrultusunca kanun tarafından genişletildiği görülmektedir. Kanunda öngörülen söz konusu bu durumların sınırlı ehliyetsiz ve hukuki işlem gerçekleştirirken yasal temsilcinin rızasına gerek duymamaktadır. Bu bağlamda kanun koyucunun bu gibi istisnai haller bakımından sınırlı ehliyetsizin ehliyetini genişletmek suretiyle sınırlı ehliyetsizi tam ehliyetli sayarak yasal temsilcinin hukuki işlemi veya icazet edilmesi ile katılması gerektiğinin ortadan kaldırıldığı görülmektedir[44].

3.4. Sınırlı Ehliyetlilerin Dava Ehliyeti​​​​​​​

Ayırt etme gücüne haiz ergin ve kısıtlı olmayan kimselerin kimi işlemleri yapmalarının yasaklandığı görülmektedir. Her ne kadar fiil ehliyeti bakımından gereken tüm şartların taşınması söz konusu olsa da kanun koyucunun bu kimselerin menfaatini korumak için fiil ehliyetini sınırlandırdığı görülmektedir. Bu kimselerin çeşitli menfaatlerinin korunması için fiil ehliyetinin sınırlandırıldığı görülür. Bu kimselerin ehliyet durumunun esas, ehliyetsizliğin ise istisna oluşturduğu görülmektedir[45].

Fakat kanunda sınırlı bir biçimde sayılmış olan durumlarda bu kişilerin kendilerine atanan yasal temsilcilerinin onayını alarak geçerli hukuki işlem yapabileceği görülmektedir. Sınırlı sayıda belirtilen bu işlemlerin dışında tüm işlemlerde sınırlı ehliyetlilerin herhangi bir sınırlamaya tabi olmaksızın yapabileceği görülmektedir. Kendilerine yasal danışman atanan kimselerin sınırlı ehliyetli olarak kabul edildiği görülmektedir[46].

Öğretide evli kimselerin sınırlı ehliyetli olduğuna ilişkin görüşün savunulduğu görülmektedir. Bu görüş uyarınca evli kimselerin sınırlı ehliyetli kabul edilmesine gerekçe gösterilerek evlilik birliğinin korunması hükümlerince TMK’nın 194. maddesinde yer verilen düzenleme uyarınca diğer eşin rızası olmaksızın aile konutu üzerinde hakların sınırlandırılmaması ya da kira sözleşmesinin feshedilmesine ilişkin hükümlerin gösterildiği görülmektedir. Bunun yanı sıra evlilik birliğinin korunması ya da evlilik birliğinden kaynaklanan maddi yükümlülüklerin yerine getirilmesi amacı ile mahkemece belirlenen malvarlığında yapılan tasarruflara ilişkin getirlen sınırlamalar uyarınca diğer eşin yazılı rızasının aranan başlıca durumlar vardır[47].

4. TÜZEL KİŞİLERİN DAVA EHLİYETİ

Tüzel kişilerin fiil ehliyeti, kendi fiileri ile birlikte hak sahibi olma ve borç altına girebilmeyi gösterir. Fiil ehliyetine haiz tüzel kişilerin aynı zamanda dava ehliyetine sahip olduğu görülür. Tüzel kişileirn davada yetkili organları aracılığı ile temsil edildiği görülmektedir. Bu bağlamda yetkili organa ilişkin dış dünyada organlar ile açıklamanın yapıldığı ve temsilin gerçekleştirildiği görülür[48].

Tüzel kişilerin yalnızca organları ile hak edinerek borç altına girmesi söz konusudur. Tüzel kişinin organının tüzel kişinin örügütnde yer verilen tüzel kişinin fonksiyonları kapsamında kanun ya da tüzük uyarınca yerine getirilerek atanan ya da seçilen tüzel kişilerin oluşması ve iradenin dış dünyaya açıklanmasını sağlar. Organın iradesi, tüzel kişinin bağlaması ve bizatihi tüzel kişinin iradesinin sayılması, organın hukuka aykırı şekilde eyleminden tüzel kişinin sorumlu olması, organın tüzel kişinin temsilcisi olması sıfatı ile değil, bununla birlikte bu kimsenin kişiliğin unsuru olduğunu gösterir[49].

Organlar ile harekete geçenlerin tüzel kişinin kendisi olduğu görülmekte ve temsilcinin kendi iradesini açıkladığı görülmektedir. Fakat yapılan işlemle temsil olunanın bağlı olduğu görülmektedir. Temsilcinin yetkisinin, temsil olunanın iradesinden aldığı ve temsil olunanın temsil yetkisinin geri alınması her zaman mümkündür. Organınsa bu yetkisinin kanundan alıdığı ve temsilin bu şekilde gerçekleştidiği görülmektedir[50].

Tüzel kişiyi temsil yetkisine haiz olmayan bir kimsece tüzel kişi adına dava açıldığı hallerde mahkemenin kural olarak dava ehliyeti eksikliği nedeniyle dava açıldığı hallerde usulden ret kararı verir. Fakat yetkili mahkemenin davayı reddetmeksizin adına dava açılan tüzel kişinin yetkili organına söz konusu davaya onay verip vermediğini sorarak süre teyin etmesi gerekir. Eğer ki yetkili organın davaya devam etme iradesinin olmadığı anlaşılırsa davanın usulden reddedilmesi gerekir. Mahkemenin, davanın tüzel kişinin yetkili organınca açılıp açılmadığının mutlaka araştırılması gerekir[51].

Tüzel kişilerin yetkili organın belli olup olmadığına ilişkin dava şartı olduğu görülmektedir. Tüzel kişiye karşı açılan davada tüzel kişiliğin kendisine ya da yetkili organına karşı yöneltildiği hallerde davanın reddedilmeyip tüzel kişiye karşı devam edilmesini sağlamak mümkündür. Bununla birlikte tüzel kişiye karşı açılmış bir davada tüzel kişinin yetkili organınca takip edilmemesi söz konusu olabilir. Bu halde tüzel kişiye karşı açılan davada tüzel kişinin yetkili organınca takip edilmemesi söz konusu olabilir[52].​​​​​​​

5. DAVA ŞARTI OLARAK DAVA EHLİYETİ

Davacı ve davalının yargılamanın sonuçlanacağı süreye kadar devlet tarafından öngörülen ve hüküm altına alınan kurallar ile yargılamaya başvurduğu görülür. Uyuşmazlığın bu kurallara göre ele alındığı görülmektedir. Buradaki her iki tarafın da genel ve zorunlu olan usul hukuku kurallarına uyması gerekir. Bu kuralların amacı esasen yargılamanın hukuka bağlı bir şekilde gerçekleşmesini sağlamaktır[53].

HMK’nın 114. maddesinin ilk fıkrasında yer verilen düzenleme uyarınca dava ehliyetinin dava şartı olarak düzenlendiği görülmektedir. Söz konusu bu ehliyetin davanın dinlenilerek esasına yönelik bir karar verilmesi bakımından aranan önkoşul olduğu görülmektedir. Dava şartlarının aynı zamanda davanın dışında diğer yargılama usulleri bakımından da yargılama şartı niteliği taşıdığı görülmektedir. Dava dilekçesinde davacı ve davalı şeklinde gösterilenler bakımından davanın tarafı olanların taraf ehliyetine sahip olmaları halinde yargılama sürecinin süjeleri şeklinde davaya devam etmesi mümkündür, fakat bu kişilerin söz konusu davada geçerli usuli işlemleri gerçekleştirmelerinin mümkün olması için dava ehliyetine sahip olmaları gerekir. Dava ehliyetinin taraf ehliyetinden farklı bir şekilde pasif değil, aktif ehliyettir[54].

Dava şartlarının kural olarak yargılamanın başlaması bakımından gereken şartlar olmadığı görülmektedir. Davanın, tüm şartların varlığıyla değil, davanın açılmasına engel olunmadığı görülür. Dava şartlarının davanın açılmasına engel olunmaktan ziyade, yargılama sırasında ilk olarak incelenmesi gerekli esasa yönelik karar verilmesine yönelik şartlar olduğu görülmektedir. Davanın açılmasıyla birlikte mahkemenin davayı inceleyerek karar vermesi gerekir[55].

Dava ehliyeti bakımında taraflardan birinin dava açmasına yönelik herhangi bir engel bulunmamaktadır. Davanın, davacının dava açmak için gerçekleştirilen usuli işlemlerin sonucunda açılmış sayılması ve davanın eksikliği nedeniyle davanın usulden reddedilse de davaya yönelik maddi maddi ve usul hukukuna yönelik sonuçların doğduğu görülmektedir. Dava ehliyetinin eksiliğinde de dava ehliyetinin eksik şekilde gerçekleştirilmesi halinde yargılamanın başladığı görülmektedir. Dava ehliyetinin eksikliğinin tespit edilmesi halinde mahkemenin gerekli görüldüğü durumlarda bir kimsenin fiil ehliyetinin tepsit edilmesini bekletici sorun yapması mümkündür[56].

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

DAVA VE TARAF EHLİYETİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

1. DAVA EHLİYETİ- TARAF EHLİYETİ

Davanın açılmasıyla birlikte başlamakta olan usul hukuku ilişkisinin yürütülmesi bakımından dava ehliyetinin bulunması gerekir. Dava ehliyetinin, bir hukuk süjesinin kendisince belirtilen usuli temsilci ile yargılamanın yürütülmesi işlemidir. Bu bağlamda tarafların tüm usuli işlemlerinin kendisi ya da belirlediği bir temsilci ile yerine getirilmesi, usuli işlemlerin yürütülmesi bakımından kanuni bir temsilciye ihtiyaç bulunmamaktadır[57].

Davada esasa yönelik bir kararın verilmesi bakımından dava ehliyeti gereklidir. Esasa yönelik bir kararın verilmesi bakımından hem davacı hem de davalının dava ehliyetine sahip olması gerekmektedir. Dava ehliyetinin usul hukuku süresince bulunması gerekmektedir. Esasen, tarafların yargılamayla ulaşmak istedikleri noktanın esasa yönelik bir karar alabilmesi olduğu görülmektedir. Tarafların bu karara ulaşması için usuli işlemler yapması gerekir. Dava ehliyetinin diğer bir fonksiyonunun ise dava ehliyetinin usuli işlem yapabilmesi şartlarından biri olduğu görülmektedir[58].

Yargılama hukukunun iki taraflı bir sistem üzerinde kurulması, tarafların birbirinden farklı kişiler olmasıyla birlikte yargılamada fazla tarafın bulunmamasını da gerektirmektedir. Bu durumun bir sonucu olarak davanın devam etmesinde aynı tarafın birden fazla kişinin bulunmasına engel olmadığı görülmektedir. Bununla birlikte tarafın harici olarak üçüncü kişilerin yargılamaya katılması, feri müdahale ile mümkün olur. Ancak burada feri müdahilin davada taraf konumunda olmadığı görülmektedir[59].

Taraf ehliyetinin usuli ilişkinin süjesi olma ehliyeti olduğu görülmektedir. Diğer bir anlatımla taraf ehliyetinin yargılamada taraf olarak katılabilme hakkı bulunmaktadır. Mahkemenin sübjektif hakların yerine getirilmesini talep etmesi için dava ehliyetine ilişkin aranan ön koşul olduğu görülmektedir. Şekli taraf kavramının kabul edilmesiyle birlikte dava dilekçesinde davacının davalı olarak gösterilenlerin davada taraf konumu elde ettiği görülmektedir. Fakat bu kimselerin taraf ehliyeti eksikliğinin tamamlanarak usulden reddedilmesi gerekir[60].

Taraf ehliyetinin kapsamının da dava ehliyeti gibi medeni hukuka göre şekillendiği görülmektedir. TMK’nın ilgili hükümlerince kimlerin hak ehliyetine sahip olduğu açık bir şekilde düzenleme bulmaktadır. Bu bağlamda tüm gerçek ve tüzel kişilerin hak ehliyeti olduğu görülmektedir. Gerçek kişilerin sağ ve tam doğmasıyla birlikte hak ehliyetine sahip oldukları görülür. Tüzel kişiler için ise medeni haklardan yararlanma ehliyetine sahip olanların taraf ehliyetine sahip olmaları nedeniyle tüzel kişilere göre davada taraf ehliyetine sahip değillerdir. Tüzel kişiliğin son bulması ile birlikte taraf ehliyetinin sona erdiği görülür. Tüzel kişiliği sona eren tüzel kişinin kanuni halefinin olması haline tüzel kişinin yerine taraf olan kimsenin yargılamada yer alması söz konusudur[61].

Taraf ehliyetinin dava ehliyeti gibi taraflara yönelik dava şartları arasında yer aldığı görülmektedir. Bu nedenle davanın her aşamasında mahkeme tarafından re’sen gözetilmesi mümkün olmakla birlikte davanın her aşamasında bu eksikliğin ileri sürülmesi mümkündür. Taraf ehliyetinin dava ehliyeti gibi dava şartı olması olması nedeniyle taraf ehliyetinin yokluğu durumunda dava şartı eksikliği nedeniyle mahkemenin davayı usulden reddetmesi gerekir. Ancak kimi hallerde usulden red kararının verilmesi usul ekonomisine aykırı sonuçlar doğurması mümkün olduğundan dolayı bu eksikliğin sağlanması bakımından mahkemenin kesin süre vermesi gerekir[62].

SONUÇ

Hukukumuzda dava ehliyetine ilişkin düzenlemenin ilk olarak Hukuk Usulü muhakemeleri Kanununda düzenlendiği görülmektedir. Burada yer verilen davaya ehliyete ilişkin dava ve taraf ehliyetini kapsamakta olan bir kavram olduğu görülmektedir. Genel itibariyle dava ehliyeti, bir kimsenin kendi başına ya da yetkili kıldığı bir temsilciyle yargılamayı yürütme ve bütün usuli işlemleri geçerli bir biçimde yapma veya kabul etme ehliyeti olarak tanımlandığı görülmektedir. Dava ehliyetinin usuli bir kavram olsa da HMK’nın 51. maddesinde dava ehliyetinin medeni hakları kullanma ehliyetine göre belirleneceği ifade edilmektedir. Diğer bir anlatımla kanun koyucu tarafından dava ehliyetine yönelik medeni hukukta atıf yapma yolunu tercih ettiği görülür. Bu nedenle dava ehliyetinin medeni hukukta olan fiil ehliyetinin medeni usul hukukundaki bir görünüm olarak kabul edilmesi gerekir.

Bir kimsenin dava ehliyetine sahip olmadığı, o kimsenin fiil ehliyetine göre belirlenir. Diğer bir anlatımla fiil ehliyetine sahip olan herksin dava ehliyetine de sahip olduğu görülmektedir. Kişilerin fiil ehliyetinin koşullarını göz önünde bulundurarak söz konusu bu koşullardan birkaçı veya tamamının kişiden bulunup bulunamasınca fiil ehliyeti bakımından ayrım yapılmıştır. Bunun yanı sıra TMK 10’da yer verilen ifade uyarınca ayırt etme gücüne sahip ve ergin olup kısıtlı olmayan bir kimsenin fiil ehliyetinin tam olduğu, diğer bir ifadeyle bu kimselerin tam ehliyetli olduğu kabul edilmektedir. Bu kimselerin tam ehliyetli olduğu kabul edilir. Tam ehliyetli kimselerin çekişme bulunması durumunda hakkın yerine getirilmesi bakımından davanın açılması söz konusu olabileceği gibi kendilerine karşı açılan davalarda da işlem yapması mümkündür.

Dava ehliyetinin fiil ehliyetinden belli ölçüde medeni usul hukukunun görünümü şeklinde kabul edildiği hallerde eksikliğin olması durumunda tam ehliyetsizler bakımından ortaya çıkan etkilerin daha farklı olması mümkündür. Medeni hukuk bakımından ayırt etme gücüne sahip olmayan kimselerin gerçekleştirdiği hukui işlemlerin geçerli olmadığının onların aleyhine ileri sürülmesi, hakkın kötüye kullanımı olarak değerlendirilmesi mümkündür.

KAYNAKÇA

AKİPEK, Jale G., Turgut Akıntürk ve Derya Ateş Karaman. Türk Medeni Hukuku Başlangıç Hükümleri Kişiler Hukuku, (11. Baskı), Beta, İstanbul, 2014.

ÇETİN, Yasin, Vergi Uyuşmazlıklarında Ehliyet, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Kültür Üniversitesi, 2013.

DURAL, Mustafa/ÖĞÜZ, Tufan, Türk Özel Hukuku Cilt II Kişiler Hukuku (20. Basım),Filiz, İstanbul 2019.

ERGÜN, Ömer, Medeni Hukuk Tüzel Kişilerinin Ehliyet Durumu, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, 2009.

ERİŞİR, Evrim. Medeni Usul Hukukunda Taraf Ehliyeti (1.Basım), Güncel, İzmir 2007.

KALE, Serdar. Medeni Yargılamada Taraf Ehliyeti (1. Baskı), On iki Levha, İstanbul, 2010.

KONURALP, Haluk, Medeni Usul Hukuku (1.Basım), Anadolu Üniversitesi, Eskişehir 2006.

KURU, Baki/ARSLAN, Ramazan/YILMAZ, Ejder. Hukuk Muhakemeleri Kanunu (40. Baskı), Yetkin, Ankara 2014.

MUSTAFAYEV, Avaz, Gerçek Kişilerin Fiil Ehliyeti, Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, 2013

OĞUZMAN, Kemal/SELİÇİ, Özer/OKTAY, Saibe. Kişiler Hukuku (Gerçek ve Tüzel Kişiler), (18. Baskı), Filiz, İstanbul 2019.

PEKCANITEZ, Hakan/ATALAY, Oğuz/ÖZEKES, Muhammet. Medeni Usul Hukuku, (7. Baskı), Onikilevha, Ankara 2019.

SARISÖZEN, Murat Serhat, Usul Ekonomisi İlkesinin Hukuk Muhakemeleri Kanunu’ndaki Yansımaları, Fatih Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, 2013, s. 63-90.

ŞAHİN, Melahat, Medeni Usul Hukukunda Taraf Teşkili, Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi, 2004

UZUN, Fatih Burak, Gerçek Kişilerin Hak Ehliyeti ve Hak Ehliyetine Uygulanacak Hukukun Tespiti, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 6, Sayı: 2, 2016, 12-47

ÜSTÜNDAĞ, Saim. Medeni Yargılama Hukuku (Yargılama), C. I, II, (7. Baskı), İÜHF, İstanbul 2000.

-------------------

[1] ERGÜN, Ömer, Medeni Hukuk Tüzel Kişilerinin Ehliyet Durumu, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, 2009.

[2] KALE, Serdar. Medeni Yargılamada Taraf Ehliyeti (1. Baskı), On iki Levha, İstanbul, 2010.

[3] ERİŞİR, Evrim. Medeni Usul Hukukunda Taraf Ehliyeti (1.Basım), Güncel, İzmir 2007.

[4] OĞUZMAN, Kemal/SELİÇİ, Özer/OKTAY, Saibe. Kişiler Hukuku (Gerçek ve Tüzel Kişiler), (18. Baskı), Filiz, İstanbul 2019.

[5] PEKCANITEZ, Hakan/ATALAY, Oğuz/ÖZEKES, Muhammet. Medeni Usul Hukuku, (7. Baskı), Onikilevha, Ankara ,2019.

[6] PEKCANITEZ vd., 2019.

[7] PEKCANITEZ vd., 2019.

[8] KURU, Baki/ARSLAN, Ramazan/YILMAZ, Ejder. Hukuk Muhakemeleri Kanunu (40. Baskı), Yetkin, Ankara 2014.

[9] KURU vd., 2014.

[10] MUSTAFAYEV, Avaz, Gerçek Kişilerin Fiil Ehliyeti, Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, 2013.

[11] DURAL, Mustafa/ÖĞÜZ, Tufan, Türk Özel Hukuku Cilt II Kişiler Hukuku (20. Basım), Filiz, İstanbul 2019.

[12] AKİPEK, Jale G., Turgut Akıntürk ve Derya Ateş Karaman. Türk Medeni Hukuku Başlangıç Hükümleri Kişiler Hukuku, (11. Baskı), Beta, İstanbul, 2014.

[13] SARISÖZEN, Murat Serhat, Usul Ekonomisi İlkesinin Hukuk Muhakemeleri Kanunu’ndaki Yansımaları, Fatih Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, 2013, s. 63-90.

[14] ÜSTÜNDAĞ, Saim. Medeni Yargılama Hukuku (Yargılama), C. I, II, (7. Baskı), İÜHF, İstanbul, 2000.

[15] ÜSTÜNDAĞ, 2000.

[16] ŞAHİN, Melahat, Medeni Usul Hukukunda Taraf Teşkili, Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi, 2004.

[17] ŞAHİN, 2004.

[18] KURU vd., 2014.

[19] KURU vd., 2014.

[20] MUSTAFAYEV, 2013.

[21] MUSTAFAYEV, 2013

[22] ÇETİN, Yasin, Vergi Uyuşmazlıklarında Ehliyet, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Kültür Üniversitesi, 2013.

[23] ÇETİN, 2013.

[24] ERİŞİR, Evrim. Medeni Usul Hukukunda Taraf Ehliyeti (1. Basım), Güncel, İzmir 2007.

[25] KONURALP, Haluk, Medeni Usul Hukuku (1.Basım), Anadolu Üniversitesi, Eskişehir, 2006.

[26] KONURALP, 2006.

[27] KALE, 2010.

[28] KONURALP, Haluk, Medeni Usul Hukuku (1. Basım), Anadolu Üniversitesi, Eskişehir, 2006.

[29] KONURALP, 2006.

[30] PEKCANITEZ vd., 2019.

[31] KURU vd., 2014.

[32] KURU vd., 2014.

[33] KONURALP, 2006.

[34] DURAL & ÖĞÜZ, 2019.

[35] ÇETİN, 2013.

[36] ÇETİN, 2013.

[37] PEKCANITEZ vd., 2019.

[38] KALE, 2010.

[39] KALE, 2010.

[40] MUSTAFAYEV, 2013.

[41] ERGÜN, 2009.

[42] ERGÜN, 2009.

[43] AKİPEK vd., 2014.

[44] SARISÖZEN, 2013.

[45] SARISÖZEN, 2013.

[46] PEKCANITEZ vd., 2019.

[47] PEKCANITEZ vd., 2019.

[48] KONURALP, 2006.

[49] KONURALP, 2006.

[50] AKİPEK vd., 2014.

[51] AKİPEK vd., 2014.

[52] ERİŞİR, 2007.

[53] AKİPEK vd., 2014.

[54] PEKCANITEZ vd., 2019.

[55] AKİPEK vd., 2014.

[56] OĞUZMAN vd., 2019.

[57] KONURALP, 2006.

[58] KALE, 2010.

[59] KALE, 2010.

[60] ERGÜN, 2009.

[61] PEKCANITEZ vd., 2019.

[62] PEKCANITEZ vd., 2019.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.