banner541

Olay zamanında Anayasa Mahkemesi hâkimi olan başvurucu, 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişimini takiben, 16 Temmuz 2016’da 3000 hâkim ve savcı ile birlikte gözaltına alınmıştır; 20 Temmuz 2016 tarihinde ise silahlı terör örgütüne üye olma şüphesi ile tutuklanmasına karar vermiştir.

Başvurucu, (i) tutuklanmadan önce hakimlik görevinden kaynaklanan dokunulmazlığının AYM tarafından kaldırılması gerekmesine rağmen kaldırılmadığı ve (ii) tutuklama kararının verilme anında kendisi hakkında hiçbir delil olmadığını belirterek verilen kararın hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Anayasa Mahkemesi ise başvurucunun ilk şikayetini Yargıtay’ın silahlı suç örgütü üyeliğinden şüphelenilen hakimlerin suçüstü (in flagrante delicto) yakalanmış gibi muamele görmesi gerektiği, yani tutuklamaya dokunulmazlığın kaldırılmasına gerek olmaksızın olağan prosedür takip edilerek karar verilebileceği içtihadına atıf yaparak; ikinci şikayetini ise tutuklandıktan sonra başvurucu hakkında suçlayıcı deliller elde edildiğini söyleyerek reddetmiştir.

“Yargıtay’ın istikrar bulan ve süregelen kararlarında açıklandığı üzere; mütemadi suçlardan olan silahlı terör örgütüne üye olma suçunda, daha önce örgütün kendisini feshetmesi, kişinin örgütten ayrılması gibi bazı özel durumlar hariç olmak üzere kural olarak temadinin yakalanmayla kesileceği, dolayısıyla suçun işlendiği yer ve zaman diliminin buna göre belirlenmesi gerektiği, bu nedenle silahlı terör örgütüne üye olma suçundan şüpheli konumunda bulunan hakim ve Cumhuriyet savcıları yakalandıkları anda ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü halinin mevcut olduğu ve 2802 s. Kanunun 94 üncü maddesi gereğince soruşturmanın genel hükümlere göre yapılacağı anlaşılmakta olup sanıklar ve müdafilerinin aksi yöndeki itirazlarına itibar edilmemiştir.” (Yargıtay Ceza Genel Kurulu E. 2017/16-956 K. 2017/370 T. 26.09.2017)

AİHM, Yargıtay’ın in flagrante delicto kavramına yeni yaklaşımı uyarınca, suç örgütü üyesi olma şüphesinin herhangi başka bir unsur gerekmeksizin suçüstü hali teşkil edeceği anlamına geldiğini; ulusal mahkemelerin içtihatları ile kanun hükümlerine istisna getirmelerinin ise hukuki güvenlik ilkesine zarar vereceğini belirtmiştir. AİHM, in flagrante delicto kavramının çok geniş yorumlanmasının, yargıya, yürütmenin müdahalelerinden korunabilmeleri amacıyla sağlanan usuli teminatları etkisiz hale getireceğini söylemiştir.

Sonuç olarak AİHM, olaydaki uygulamanın makul olmadığını, dolayısıyla başvurucunun tutukluluğunun kanunda öngörülen prosedüre aykırı olduğunu ifade etmiştir. OHAL kapsamında yaptığı değerlendirmelerde ise AİHM, tutukluluk kararının durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde olmadığına ve AİHS m. 5§1’i ihlal ettiğine karar vermiştir.

Ek olarak AİHM, organize suçla mücadelenin, “makullük” kavramının AİHS m. 5§1(c)’de korunan değerin özüne zarar verecek kadar genişletilmesini haklı kılmayacağını belirtmiştir. Mahkeme, başvurucunun tutuklanmasından sonra kendisi aleyhinde deliller elde edilmiş olsa dahi tutuklama anında başvurucunun yasadışı örgüt üyesi olduğu şüphesini destekler hiçbir bilginin tutuklama kararında yer almamasının, dolayısıyla başvurucunun tutukluluğuna dayanak gösterilen şüphenin makullüğünü gösterir kanıtın yokluğunun m. 5§1(c)’nin ihlali olduğuna karar vermiştir. OHAL’in etkisini de dikkate alan AİHM, söz konusu müdahalenin durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde olmadığına karar vermiştir.

Olağanüstü hallerde devletin bazı yükümlülüklerini askıya alması, durumun gereklerine cevap verilebilmesi için İnsan Hakları Hukukunun öngörmüş olduğu bir düzenlemedir. Ancak, bu yükümlülüklerin askıya alınması hakların içeriğinin değişikliği ile ilgi olup hakların tamamen yokluğu anlamına gelmemektedir. OHAL uygulaması sırasında dahi hakların özüne dokunulmamalıdır. Nitekim AİHS m. 15’te devletin “durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla” AİHS’te öngörülen yükümlülüklere aykırı tedbirler alabileceği düzenlenmiştir. AİHM bu kararında OHAL’de devletin tüm yükümlülüklerinin kalkmadığını ve bireylerin haklarına müdahale edilebilmesi için hukuk tarafından belirlenen şartlara uyulması gerektiğini vurgulamıştır.

Sonuç olarak ifade etmeliyim ki bir devletin en önemli görevlerinden biri kamu düzenini, güvenliğini, sosyal ve ekonomik istikrarı sağlamaktır. Bunun en önemli yönlerinden biri de terörle mücadele etmektir. Ülkemiz de yıllardan beri, coğrafi konumu ve sosyal yapısının gereği terörle üst düzeyde mücadele vermektedir. Ancak bunu yaparken hukukun üstünlüğü ilkesini ve hukuk kurallarını göz ardı etmemelidir. Zira hukuk devleti olmanın en önemli şartlarından biri olağan üstü şartlarda da dahi hukukun üstünlüğünü gözeterek kamu güvenliğini sağlamaktır. Aksi takdirde geçmişte örneklerini defalarca gördüğümüz üzere haklı bir mücadele dahi haksız duruma düşmek ve insan hakkı ihlali yapan ülke konumuna düşmek kaçınılmaz bir durumdur. Dolayısıyla bu ve benzeri kararlardan ders alınmalı ve bundan sonraki eylemler ve işlemler bu kararlar doğrultusunda gerçekleştirilmelidir.

(Bu köşe yazısı, sayın Doç. Dr. Murat Volkan DÜLGER tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
sedat 1 ay önce

Sayın hocam Hukuk adına ümidimi tazelediniz.Emeğinize, yüreğinize sağlık. Sağolun varolun.