<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 29 Sep 2026 17:34:44 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[SERMAYE PİYASASI KANUNU’NDA ETKİN PİŞMANLIK KURUMU: 2,2 Milyar TL’lik İade Vakası Işığında Hukuki Bir Analiz]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/sermaye-piyasasi-kanununda-etkin-pismanlik-kurumu-22-milyar-tllik-iade-vakasi-isiginda-hukuki-bir-analiz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/sermaye-piyasasi-kanununda-etkin-pismanlik-kurumu-22-milyar-tllik-iade-vakasi-isiginda-hukuki-bir-analiz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sermaye piyasalarında yürütülen bir fon soruşturması kapsamında; eski AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya’nın, Özata Denizcilik hisselerindeki işlemlerden elde ettikleri iddia edilen 2,2 milyar TL'yi Hazine ve Maliye Bakanlığı hesaplarına iade etmesi kamuoyunda...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Sermaye piyasalarında yürütülen bir fon soruşturması kapsamında; eski AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya’nın, Özata Denizcilik hisselerindeki işlemlerden elde ettikleri iddia edilen 2,2 milyar TL'yi Hazine ve Maliye Bakanlığı hesaplarına iade etmesi kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştır. Bu gelişme, sermaye piyasası suçlarında "etkin pişmanlık" müessesesinin uygulanma şartlarını ve hukuki sonuçlarını yeniden tartışmaya açmıştır. Bu çalışmada, söz konusu iade vakası üzerinden Sermaye Piyasası Kanunu’ndaki etkin pişmanlık düzenlemeleri teorik ve pratik boyutlarıyla değerlendirilecektir.</p>&#13;
&#13;
<p>6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun (SPKn) 107/3. maddesi, işlem bazlı piyasa dolandırıcılığı (manipülasyon) suçları için özel bir etkin pişmanlık mekanizması düzenlemiştir. Söz konusu hükme göre, failin etkin pişmanlıktan yararlanması için, elde ettiği veya elde edilmesine sebep olduğu menfaatin iki katı tutarında (ve her halükarda 500.000 Türk Lirasından az olmamak üzere) bir meblağı Hazine’ye ödemesi gerekmektedir.</p>&#13;
&#13;
<p>Bu düzenleme, finansal piyasaların işleyişini korumak ve hukuki süreç tamamlanmadan önce oluşan kamusal/ekonomik zararı hızlıca telafi etmek amacıyla getirilmiştir.</p>&#13;
&#13;
<p><strong>Ödemenin yapıldığı hukuki evre, failin alacağı ceza üzerindeki etkiyi doğrudan belirlemektedir: </strong></p>&#13;
&#13;
<p>· <strong>Soruşturma Başlamadan Önce:</strong> Henüz bir soruşturma açılmadan önce pişmanlık gösterilerek menfaatin iki katı Hazineye ödenirse, fail hakkında <strong>cezaya hükmolunmaz</strong>.</p>&#13;
&#13;
<p>· <strong>Kovuşturma (Dava) Başlamadan Önce:</strong> Soruşturma aşamasında (yani dava açılmadan önce) ödeme gerçekleştirilirse, verilecek ceza <strong>yarı oranında (1/2)</strong> indirilir.</p>&#13;
&#13;
<p>· <strong>Mahkumiyet Kararı Verilmeden Önce:</strong> Mahkeme aşamasında, hüküm kurulmadan önce ödeme yapılması durumunda ise ceza <strong>üçte bir oranında (1/3)</strong> indirilir.</p>&#13;
&#13;
<p>· <strong>Alt Sınır Kriteri:</strong> Elde edilen menfaatin iki katı hesaplandığında bu tutar <strong>500.000 TL'nin altında kalsa dahi</strong>, etkin pişmanlık hükmünden yararlanabilmek için Hazineye en az 500.000 TL yatırılması zorunludur.</p>&#13;
&#13;
<p><strong>Yetmez Ama Evet: 2,2 Milyar Liralık İade Sadece Bir Başlangıç Olmalı</strong></p>&#13;
&#13;
<p>Sermaye piyasalarındaki fon soruşturması kapsamında gündeme gelen eski AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya’nın, Özata Denizcilik hisselerindeki işlemlerden elde ettikleri iddia edilen <strong>2,2 milyar lirayı Hazine ve Maliye Bakanlığı hesaplarına iade etmesi</strong>, kamu kaynaklarının korunması adına olumlu bir adımdır. Ancak bu gelişme, meselenin kapandığı anlamına gelmez. Paranın geri dönmesi elbette önemlidir; fakat hukuki, yapısal ve toplumsal adalet penceresinden bakıldığında bu hamle tek başına <strong>"yetmez."</strong></p>&#13;
&#13;
<p>Asıl odaklanılması gereken nokta, paranın teslim edildiği adres değil; bu devasa kazancın hangi hileli mekanizmalar ve hukuki ihlaller sonucunda elde edildiğidir. Nitekim son dönemde piyasalarda şahit olduğumuz <strong>Pusula Portföy, Tera Portföy ve Bulls Yatırım</strong> gibi kurumların 131 yatırım fonunu kapsayan tasfiye süreçleri, "erken bilgi akışı" gibi rasyonel kavramların arkasına gizlenen <strong>insider trading</strong> (içeriden öğrenenlerin ticareti) suçlarının somut birer yansımasıdır. Finansal okuryazarlığı düşük yüz binlerce küçük yatırımcının birikimlerini adeta birer likidite kaynağı olarak kullanan bu hileli asimetri, özü itibarıyla organize bir hak gaspıdır ve 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 106. maddesi kapsamında net bir suçtur</p>&#13;
&#13;
<p><strong>Etkin Pişmanlık ve Sorumluluk Sınırları</strong></p>&#13;
&#13;
<p>6362 sayılı Kanun’un 107/3. maddesindeki etkin pişmanlık hükümleri ve iade edilen 2,2 milyar liranın hukuki karşılığı titizlikle incelenmelidir. Ancak unutulmamalıdır ki, hiçbir mali ödeme cezai sorumluluğu kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Fonu kötü yöneten, varlıkları manipülatif veya likiditesi düşük hisselerle dolduran Portföy Yönetim Şirketlerinin (PYŞ) ortakları ve yöneticileri, tüzel kişilik perdesinin arkasına sığınamamalı; şahsi mal varlıklarıyla da zarardan müteselsilen ve sınırsız sorumlu tutulmalıdır (Ayrıntılı bilgiler için bkz. <u><strong></strong></u>). Suçluların mal varlıklarına el konulup mağdurlara iade edilmediği sürece gerçek adalet tesis edilemez.</p>&#13;
&#13;
<p><strong>SPK'nın Gözetim Görevi ve "Hizmet Kusuru</strong></p>&#13;
&#13;
<p>Mevcut yasal düzlemde, SerPK m. 115 gereğince Cumhuriyet savcılıklarının re'sen soruşturma açamaması ve sürecin münhasıran SPK'nın yazılı başvurusuna (suç duyurusu tekeline) bağlanmış olması en büyük yapısal açmazlardan biridir (Bkz. Hukuki Haber SPK Sorumluluğu Makalesi). Savcılığın harekete geçemediği her gün küçük yatırımcının zararı büyümektedir. Dolayısıyla, SPK'nın piyasadaki açık manipülasyonları tespit etmekte bariz biçimde geç kalması veya makul sürede suç duyurusunda bulunmaması, idare hukuku kapsamında bir <strong>"hizmet kusuru"</strong> teşkil eder ve doğrudan zarara uğrayan yatırımcılara idari yargıda tam yargı (tazminat) davası açma hakkı doğurur (Ayrıntılı bilgi için bkz. Hukuki Haber SPK Sorumluluğu Makalem)</p>&#13;
&#13;
<p><strong>Yapısal Çözüm Önerisi: "Enflasyon Kalkanı" ve Özel Kanun Taslağı</strong></p>&#13;
&#13;
<p>Yürürlükteki genel tasfiye hükümleri, kriz anında içeriden edindiği gizli bilgilerle fondan erken çıkan imtiyazlı azınlığı korurken, dürüst küçük yatırımcıyı "zarara katlanan ortak" konumuna itmektedir. Bu mağduriyeti gidermek ve piyasa güvenini yeniden tesis etmek için acilen özel bir mevzuat değişikliğine ihtiyaç vardır (Bkz. Hukuki Haber Kanun Taslağı Makalem):</p>&#13;
&#13;
<p>· Küçük yatırımcıların anaparalarını TÜFE oranında güvenceye alacak bir <strong>"Enflasyon Kalkanı"</strong> yasal fona kavuşturulmalıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>&#13;
&#13;
<p>· Takasbank bünyesinde bir <strong>"Küçük Yatırımcıyı Koruma ve Mağduriyet Tazmin Havuzu"</strong> kurulmalıdır.</p>&#13;
&#13;
<p>· Bilgi suistimali ve manipülasyon yoluyla elde edilip Hazineye dönen ya da müsadere edilen tüm haksız kazançlar doğrudan bu havuza aktarılarak dürüst vatandaşların zararlarının karşılanmasında kullanılmalıdır</p>&#13;
&#13;
<p><strong>Sonuç: Gerçek Adalet Parayla Ölçülemez</strong></p>&#13;
&#13;
<p>2,2 milyar liralık tutarın Hazine’ye iade edilmesi kamu kaynakları açısından olumlu bir başlangıçtır; fakat bu durum arka plandaki soru işaretlerini ortadan kaldırmamalı, aksine tüm sorumluların hukuk önünde hesap vermesinin önünü açmalıdır.</p>&#13;
&#13;
<p>Gerçek anlamda adalet, sadece paranın geri dönmesiyle değil; sorumluların cezalandırılması, mağdurlarının zararlarının giderilmesi ve piyasaların hak, mutlak şeffaflık ve tam eşitlik sütunları üzerine yeniden inşa edilmesiyle sağlanabilir.<br></br>&#13;
<img alt="Rauf Karasu" height="480" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/07/rauf-karasu.jpg" width="861"></img></p>&#13;
&#13;
<p><strong>Prof. Dr. Rauf Karasu</strong></p>&#13;
&#13;
<p><strong>Hacettepe Üni. Hukuk Fak. Ticaret Hukuku ABD Başkanı</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/sermaye-piyasasi-kanununda-etkin-pismanlik-kurumu-22-milyar-tllik-iade-vakasi-isiginda-hukuki-bir-analiz</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 17:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/09/sermayeea.jpg" type="image/jpeg" length="43035"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[“BU DOSYA SİYASİ” TÜRK YARGI PRATİĞİNDE ADİ (ADLİ) DAVA, SİYASİ DAVA VE LAWFARE]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/bu-dosya-siyasi-turk-yargi-pratiginde-adi-adli-dava-siyasi-dava-ve-lawfare-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/bu-dosya-siyasi-turk-yargi-pratiginde-adi-adli-dava-siyasi-dava-ve-lawfare-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Giriş

Türk adliye pratiğinde kanunlarda yazmayan, fakat neredeyse herkesin bildiği bir ayrım vardır: “siyasi dosyalar” ve “adi (adli) dosyalar.” Bu ayrımın Ceza Muhakemesi Kanunu’nda bir karşılığı yoktur; mahkemelerin görevi de davanın siyasi veya adi yahut adli olmasına göre belirlenmez. Bir dos...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>

<p>Türk adliye pratiğinde kanunlarda yazmayan, fakat neredeyse herkesin bildiği bir ayrım vardır: “siyasi dosyalar” <strong>ve “adi (adli) dosyalar.” </strong>Bu ayrımın Ceza Muhakemesi Kanunu’nda bir karşılığı yoktur; mahkemelerin görevi de davanın siyasi veya adi yahut adli olmasına göre belirlenmez. Bir dosyanın kapağına “siyasi dava” yazılmaz. Buna rağmen bir avukatın, hâkimin veya savcının <strong>“Bu dosya biraz siyasi”</strong> demesiyle ne kastettiğini meslek mensupları çoğu zaman bilir.</p>

<p>Bu durum, üzerinde durulması gereken bir çelişkiye işaret ediyor. Pozitif hukukta bulunmayan bir ayrım, uygulamanın dilinde nasıl bu kadar yerleşik olabilir? Daha önemlisi, “siyasi dava” dediğimiz şey yalnızca gazetecilerin ve siyasetçilerin kullandığı polemikçi bir etiket midir, yoksa hukuk bilimi bakımından da açıklanabilir bir olgu mudur? Yaklaşık kırk yıla yaklaşan meslek hayatımda, aynı kanun maddelerinin ve aynı usul kurumlarının dosyanın siyasal ağırlığına göre farklı bir atmosfer içinde uygulandığına ilişkin gözlemin yalnız bana ait olmadığını düşünüyorum. Fakat gözlem tek başına hukuki ölçüt değildir; yapılması gereken, bu sezgiyi kavramsal ve denetlenebilir bir zemine taşımaktır.</p>

<p>Tam bu noktada son yıllarda hukuk ve siyaset bilimi literatüründe giderek daha sık kullanılan “lawfare” kavramı önem kazanıyor. Lawfare, siyasi dava kavramıyla aynı şey değildir. Her siyasi dava lawfare olmadığı gibi, siyasi sonuç doğuran her yargılama da hukukun araçsallaştırıldığını göstermez. Buna karşılık hukuk, bir siyasal rakibi etkisizleştirmek, kamusal faaliyeti daraltmak veya siyasi mücadelede avantaj sağlamak için stratejik bir araç hâline getiriliyorsa artık yalnız “siyasi dava”dan değil, hukukun kullanım biçiminden söz etmek gerekir.</p>

<p><strong>Siyasi suç başka, siyasi dava başka</strong></p>

<p>Önce kavramları ayırmak gerekir. “Siyasi suç” ceza hukuku öğretisinin eski ve bilinen tartışmalarındandır. Devletin güvenliğine, anayasal düzene veya siyasal kurumlara yönelen bazı suçların diğer suçlardan farklı değerlendirilip değerlendirilemeyeceği uzun zamandır tartışılmış; bu ayrım özellikle suçluların iadesi ve sığınma hukukunda önem taşımıştır. Buna karşılık yürürlükteki Türk Ceza Kanunu suçları genel olarak “siyasi suçlar” ve “adi (adli) suçlar” şeklinde iki ana kategoriye ayırmaz.</p>

<p>“Siyasi dava” ise suçun hukuki niteliğinden daha geniş bir olguyu anlatır. Bir kişinin anayasal düzene karşı bir suçtan yargılanması davayı kendiliğinden siyasi amaçlı hâle getirmez. Tersinden bakıldığında, görünüşte tamamen olağan bir suç tipi üzerinden yürütülen bir soruşturma da siyasal mücadeleyle yoğun biçimde iç içe geçebilir. Hakaret, ihaleye fesat, görevi kötüye kullanma, örgüt üyeliği, vergi suçu veya başka bir genel ceza normu, içinde bulunduğu bağlama göre siyasal sonuçlar doğurabilir.</p>

<p>Bu nedenle davanın adından veya isnat edilen suç tipinden hareket etmek yeterli değildir. Bir siyasetçinin rüşvet işlediğine ilişkin ciddi deliller varsa onun yargılanması hukuk devletinin ihlali değil, gereğidir. Siyasetçinin hukuk karşısında ayrıcalığı olamaz. Sorun, siyasetçinin yargılanması değil; hukukun, siyasetçiye karşı mücadele etmenin aracı hâline getirilmesidir. Aradaki fark, siyasi dava tartışmasının merkezinde durmalıdır.</p>

<p><strong>Siyasi davanın üç ayrı görünümü</strong></p>

<p>“Siyasi dava” denildiğinde aslında birbirinden farklı üç durumdan söz ediyor olabiliriz. Birinci durumda dava konusu itibarıyla siyasidir. Devletin anayasal düzenine, seçim süreçlerine veya siyasal kurumlara yönelen fiiller bu gruba girebilir. Burada siyasal nitelik, doğrudan suçun konusu veya korunan hukuki değerle ilgilidir.</p>

<p>İkinci durumda davanın tarafları veya toplumsal etkisi siyasal nitelik taşır. Milletvekili, belediye başkanı, parti yöneticisi, gazeteci ya da insan hakları savunucusu hakkında açılan bir dava, kişinin kamusal konumu nedeniyle yoğun siyasi tartışmaya yol açabilir. Ancak sanığın veya şüphelinin siyasi kimliği, davayı kendiliğinden “siyasi amaçlı” yapmaz. Bir belediye başkanının trafik kazası nedeniyle yargılanması, yalnızca belediye başkanı olduğu için siyasi dava sayılamaz.</p>

<p>Üçüncü ve asıl tartışmalı durumda ise hukuk mekanizmasının kullanım amacı gündeme gelir. Soruşturma veya dava görünüşte olağan hukuk kurumları içinde yürütülmektedir; fakat bu kurumların seçimi, zamanlaması veya yoğunluğu siyasi mücadelede sonuç elde etmeye yönelmiştir. İşte lawfare kavramı, tam olarak bu üçüncü alanda açıklayıcı hâle gelir.</p>

<p><strong>Lawfare: hukukun bulunmaması değil, hukukun silahlandırılması</strong></p>

<p>“Lawfare”, “law” ve “warfare” kelimelerinin birleşmesinden oluşuyor. Kavram çağdaş literatürde özellikle Charles Dunlap’ın çalışmalarıyla yaygınlaştı. İlk kullanımlarında daha çok silahlı çatışma ve uluslararası ilişkiler bağlamında ele alınan kavram, zaman içerisinde hukuk kurallarının ve hukuki süreçlerin siyasi, askerî veya stratejik hedeflere ulaşmak amacıyla kullanılmasını ifade eden daha geniş bir anlama kavuştu.</p>

<p>Lawfare’ın önemli tarafı, mutlaka çıplak bir kanunsuzluk biçiminde ortaya çıkmamasıdır. Hatta kavramı zor ve tehlikeli hâle getiren tam da budur. Kanunda suç vardır; savcının soruşturma yetkisi vardır; mahkeme görevlidir; tutuklama, el koyma, arama veya görevden uzaklaştırma gibi tedbirlerin hukuki dayanakları bulunmaktadır. Bütün parçalar ayrı ayrı bakıldığında hukuk sisteminin içindedir. Fakat bu parçalar bir araya getirildiğinde, hukukun kendi meşru amacı dışında başka bir stratejik hedefe hizmet ettiği ileri sürülebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu nedenle lawfare’ı yalnız “hukuka aykırı dava” diye çevirmek eksik kalır. Her yanlış karar, her zayıf iddianame veya her hukuka aykırı tutuklama lawfare değildir. Lawfare, tek tek hukuka aykırılıkların ötesinde, hukuk düzeninin veya hukuk kurumlarının belirli bir kişiye yahut gruba karşı stratejik araç olarak kullanılmasını ifade eder. Mesele hukuk dışına çıkılması değil, bazen tam tersine hukuki biçimlerin korunarak hukukun amacının değiştirilmesidir. Bu yüzden bana göre kavramı Türkçede en iyi karşılayan ifade “hukukun silahlandırılması”dır.</p>

<p><strong>Her siyasi dava lawfare değildir</strong></p>

<p>Kavramın çekiciliği, aynı zamanda en büyük tehlikesidir. Siyasi aktörler, kendileri hakkında yürütülen hemen her soruşturmayı “siyasi operasyon” olarak nitelendirmeye eğilimli olabilirler. Eğer muhalif bir siyasetçi hakkında açılan her dava lawfare sayılırsa, kavram çok kısa sürede semantik erozyona uğrar ve açıklayıcı değerini kaybeder; daha da önemlisi, siyasetçilerin gerçek suçlardan dolayı hukuki sorumluluklarının sorgulanması güçleşir.</p>

<p>Demokratik hukuk devletinde siyasetçiler hukuka tabi olmalıdır. Bir kamu görevlisinin rüşvet aldığına, kamu kaynağını kötüye kullandığına veya başka bir suç işlediğine ilişkin somut deliller mevcutsa, soruşturmanın siyasi sonuç doğuracak olması yargılamayı gayrimeşru hâle getirmez. Hukukun siyasete dokunmaması değil, siyasete de aynı ölçülerle uygulanması gerekir.</p>

<p>Bu yüzden lawfare tartışmasının doğru sorusu “Yargılanan kişi muhalif mi?” değildir. Doğru soru şudur: Aynı eylem, aynı delil ve aynı hukuki durum, siyasi kimliği bulunmayan bir kişi bakımından da aynı zamanda, aynı yoğunlukta ve aynı tedbirlerle karşılanır mıydı? Bu soru tek başına kesin cevap vermez; fakat siyasi kanaatten hukukî analize geçmek için güçlü bir başlangıç noktasıdır.</p>

<p><strong>Siyasi dava bağlamı, lawfare işlevi anlatır</strong></p>

<p>Siyasi dava ile lawfare arasındaki ilişkiyi belki en kısa biçimde şöyle kurabiliriz: Siyasi dava, davanın içinde bulunduğu bağlamı; lawfare ise hukukun gördüğü işlevi anlatır. Bir dava çok yoğun siyasi sonuçlar doğurabilir, toplum ikiye bölünebilir ve yargılanan kişi önemli bir siyasi aktör olabilir. Buna rağmen hukuk olağan ölçüler içinde işliyorsa lawfare’dan söz etmek için yeterli neden bulunmayabilir.</p>

<p>Lawfare iddiasında ise bir adım daha ileri gidilir. Burada sav, hukukun yalnızca siyasi bir olayla ilgilenmediği, bizzat siyasi sonuç üretmek üzere kullanıldığıdır. Siyasi dava “Bu dosya siyasetle ilişkilidir” derken, lawfare “Hukuk burada siyasi mücadelede araç olarak kullanılmaktadır” iddiasını taşır. Bu bakımdan siyasi dava bir nitelendirme, lawfare ise bir kullanım biçimidir.</p>

<p><strong>Adi (adli) davada hukuk olayı, lawfare’da kişi mi takip eder?</strong></p>

<p>Önceki yazımda lawfare şüphesi bulunan bir soruşturmada “Önce suç mu bulundu, önce sanık mı?” sorusunun önemine değinmiştim. Bu soru, yalnız savunma tekniği bakımından değil, siyasi dava ile lawfare arasındaki farkı anlamak bakımından da açıklayıcıdır. Olağan ceza soruşturmasında bir olay ortaya çıkar, olay suç şüphesi doğurur, deliller toplanır ve bu deliller belirli kişilere ulaşır. Süreç esas olarak olaydan kişiye doğru ilerler.</p>

<p>Araçsallaştırılmış bir soruşturmada ise bunun tersine dönmesi mümkündür. Önce kişi siyasi veya kamusal bir hedef hâline gelir; ardından geçmişi, ilişkileri, banka hareketleri, telefon görüşmeleri, toplantıları ve sosyal çevresi taranarak bunların içinden bir suç anlatısı kurulmaya başlanır. Elbette geniş kapsamlı soruşturmalarda kişiye yönelik inceleme tek başına hukuka aykırı değildir. Burada belirleyici olan, suç şüphesinin somut olaydan mı doğduğu, yoksa kişinin hayatından suç üretmeye elverişli parçaların mı arandığıdır.</p>

<p>Bu ayrımı biraz daha keskinleştirerek şöyle ifade etmek mümkün: Olağan ceza yargısında hukuk olayı takip eder; lawfare şüphesinin bulunduğu durumda ise hukukun kişiyi takip edip etmediğini sormak gerekir. Bu, her dosyada kolayca verilecek bir hüküm değildir. Fakat soruşturmanın başlangıç noktası, zamanlaması, seçilen suç tipleri ve kullanılan tedbirler birlikte incelendiğinde anlamlı hâle gelebilir.</p>

<p><strong>Süreç ne zaman cezaya dönüşür?</strong></p>

<p>Ceza hukukunun klasik mantığında ceza, yargılama sonunda ortaya çıkar. Soruşturma ve kovuşturma suçun işlenip işlenmediğini belirlemek için yürütülen süreçtir; yaptırım ise mahkûmiyet kararını takip eder. Lawfare tartışmasının en çarpıcı yönlerinden biri, bu sıralamanın fiilen değişebilmesidir. Bazı dosyalarda süreç, hükümden bağımsız biçimde ağır sonuçlar üretmeye başlayabilir.</p>

<p>Uzun tutukluluk, sürekli adli kontrol, seyahat yasağı, malvarlığı üzerindeki tedbirler, görevden uzaklaştırma, art arda açılan soruşturmalar veya kişinin yıllarca ağır suç isnadı altında bırakılması, beraat kararı verilse dahi geri döndürülemeyecek sonuçlar yaratabilir. Bir seçim geçmiş, siyasi kariyer sona ermiş, ekonomik faaliyet çökmüş veya kamusal itibar ağır biçimde zarar görmüş olabilir. Böyle bir durumda yıllar sonra gelen beraat hukuk bakımından değerli olmakla birlikte geçmiş zamanı geri getiremez.</p>

<p>Bu nedenle lawfare’ın gücü bazen mahkûmiyet kararında değil, sürecin kendisinde ortaya çıkar. Hukuk, nihai yaptırıma ulaşmadan da fiilî sonuç üretebilir. Koruma tedbiri hukuken ceza değildir; fakat tedbirin uygulanma biçimi ve süresi, siyasi veya kamusal hayat bakımından cezadan daha erken ve daha etkili sonuç doğurabilir. Sorulması gereken, bu sonuçların tedbirin meşru muhakeme işlevinin kaçınılmaz yan etkisi mi olduğu, yoksa tedbirin sürdürülmesinde bu sonuçların mı belirleyici hâle geldiğidir.</p>

<p><strong>AİHS’nin 18. maddesi: amaç denetiminin hukuki zemini</strong></p>

<p>Lawfare kavramı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde geçmez. Buna rağmen Sözleşme’nin 18. maddesi, bu tartışmanın hukuk içindeki en güçlü karşılıklarından birini sunar. Madde, Sözleşme’de öngörülen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaların, öngörüldükleri amaçlar dışında uygulanamayacağını kabul eder. Bu düzenleme, devletin yalnız “yetkim vardı” demesini yeterli görmez; yetkinin hangi amaçla kullanıldığını da hukuki denetime açar.</p>

<p>AİHM Büyük Dairesinin Merabishvili/Gürcistan kararında geliştirdiği yaklaşım burada önemlidir. Bir tedbir görünürde Sözleşme’nin kabul ettiği meşru bir amaca hizmet ederken, aynı zamanda başka bir amaç da taşıyabilir. Böyle hâllerde soru, karar veren kişilerin zihnini okumak değil, olayın bütününe bakıldığında hangi amacın baskın hâle geldiğini belirlemektir. Zamanlama, siyasi bağlam, kullanılan tedbirlerin ağırlığı, benzer olaylardaki uygulama ve sürecin bütünü bu değerlendirmede önem kazanır.</p>

<p>Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 2) kararı, siyasi bağlam ile özgürlükten yoksun bırakmanın amacı arasındaki ilişkinin AİHS m.18 çerçevesinde nasıl incelenebileceğini gösteren başlıca kararlardan biridir. AİHM burada her siyasi soruşturmanın gayrimeşru olduğu sonucuna varmamış; aksine sınırlamanın arkasındaki baskın amacın somut olayların bütünü içinde ortaya konulması gerektiğini vurgulamıştır.</p>

<p>25 Ağustos 2026 tarihli Kavala/Türkiye (No. 2) Büyük Daire kararı ise tartışmayı daha da ileri taşımıştır. Mahkeme, başvurucunun kovuşturulması, devam eden tutukluluğu ve mahkûmiyetinin ağırlıklı olarak Sözleşme’de öngörülmeyen başka bir amaçla, yani Gezi Parkı olaylarındaki rolü ve insan hakları savunuculuğu nedeniyle cezalandırma ve susturma amacıyla yürütüldüğü sonucuna ulaşmıştır. Karar, lawfare sözcüğünü kullanmasa da, hukuki yetkinin başka bir amaca yöneltilmesinin artık yalnız hukuk sosyolojisinin değil, doğrudan insan hakları hukukunun konusu olabileceğini gösterir.</p>

<p><strong>Siyasi saik nasıl hukuki iddiaya dönüşür?</strong></p>

<p>Siyasi dava tartışmasının en zayıf noktası çoğu zaman “niyet okuma” tehlikesidir. Savcı veya hâkimin kişisel düşüncesini tahmin etmek, hukukî bir savunma yöntemi değildir. Siyasi iktidarın bir kişiden hoşlanmaması da tek başına o kişi hakkında açılan her davanın lawfare olduğunu kanıtlamaz. Hukuki tartışmanın nesnelleşebilmesi için, saikin doğrudan zihinsel dünyadan değil, gözlemlenebilir olgulardan çıkarılması gerekir.</p>

<p>Bunun için seçicilik, zamanlama ve orantısızlık önemli göstergeler olabilir. Benzer durumda bulunan kişiler bakımından aynı hukuk kuralının farklı uygulanması; yıllardır bilinen bir olayın tam kritik bir siyasi dönemeçte soruşturma konusu yapılması; hafif tedbirlerle ulaşılabilecek amaçlar varken en ağır tedbirlerin ısrarla tercih edilmesi; lehe gelişmelerin hemen ardından yeni suçlamaların veya yeni hukuki nitelendirmelerin ortaya çıkması gibi olgular tek tek kesin kanıt değildir. Fakat birlikte ve sistematik şekilde aynı sonuca yöneliyorlarsa artık açıklanması gereken bir örüntü doğar.</p>

<p>Bu noktada “adi dava testi” diyebileceğimiz basit ama yararlı bir soru öneriyorum: Aynı olay, aynı delil ve aynı usulî durum siyasi kimliği olmayan bir şüpheli bakımından önümüze gelseydi aynı soruşturma açılır, aynı suç vasfı uygulanır, aynı koruma tedbiri seçilir ve süreç aynı yoğunlukta yürütülür müydü? Cevabın somut ve karşılaştırılabilir örneklerde sürekli biçimde olumsuzlaşması, siyasi saik iddiasını salt kanaatten çıkarıp hukukî tartışmanın parçası hâline getirebilir.</p>

<p><strong>“Bu dosya siyasi” cümlesinin anlattığı şey</strong></p>

<p>Adliye koridorlarında sık duyulan “Bu dosya siyasi” cümlesi, aslında çoğu zaman mevzuata ilişkin değil, yargılama ortamına ilişkin bir tespittir. Uygulayıcı, dosyanın etrafında medya, kamuoyu, siyasi iktidar, muhalefet, bürokrasi ve kariyer kaygıları gibi hukuk dışı unsurların yoğunlaştığını anlatmaktadır. Dosyanın maddi hukuk bakımından niteliği değişmemiştir; değişen, dosyanın etrafındaki basınçtır.</p>

<p>Hukuk devleti bakımından asıl mesele bu dış dünyanın mahkeme salonunun kapısında kalıp kalmadığıdır. Delilin değeri, siyasi dosyada başka; adi dosyada başka olamaz. Kuvvetli suç şüphesi, ölçülülük veya tutuklama nedenleri dosyanın siyasi ağırlığına göre değiştirilemez. Kanunun yorum ilkeleri de sanığın iktidara veya muhalefete yakınlığına göre farklılaşamaz. Hukuk, siyasal alanın dışında değildir; fakat siyasi mücadelenin tarafı hâline geldiği anda bağımsız hakem olma niteliğini kaybeder.</p>

<p><strong>Hukukun üstünlüğü iki uçtan da korunmalıdır</strong></p>

<p>Lawfare kavramı yalnız iktidarın hukuk aracılığıyla muhalefete müdahalesini eleştirmek için kullanılan bir slogan hâline gelirse kendi içinde başka bir sorun üretir. Hukukun siyasal aktörlere hiç dokunamaması da hukuk devleti değildir. Yolsuzluk, kamu kaynaklarının kötüye kullanılması, şiddet veya başka suçlar söz konusu olduğunda “siyasi dava” etiketi gerçek bir soruşturmanın önüne kalkan olarak konulmamalıdır.</p>

<p>Bu nedenle iki uçtan da uzak durmak gerekir. Bir uçta, “Yargı kararıdır; dolayısıyla siyasetten tamamen bağımsızdır” biçimindeki aşırı biçimcilik bulunur. Diğer uçta ise “Siyasi bir kişi hakkında açılmışsa dava zaten siyasidir” kolaycılığı vardır. Birinci yaklaşım hukukun araçsallaştırılmasını görünmez kılabilir; ikinci yaklaşım ise hukukun siyaset üzerindeki meşru denetimini etkisizleştirir. Sağlıklı yaklaşım, dosyanın tarafının kim olduğuna değil, hukuki mekanizmanın nasıl ve hangi amaçla kullanıldığına bakmaktır.</p>

<p><strong>Sonuç: hukuk hakem mi, oyuncu mu?</strong></p>

<p>Türk hukukunda “siyasi dava” adı altında resmî bir dava kategorisi yoktur. Olmaması da gerekir. Yargılama kuralları sanığın veya davanın siyasal niteliğine göre değişemez. Bununla birlikte siyasi davaların sosyolojik bir gerçeklik olduğunu inkâr etmek de hayatın ve adliye pratiğinin dışına düşmek olur. Pozitif hukukta adı bulunmayan bu olgu, hukuk sosyolojisi bakımından incelenebilir; hukuki yetkinin amaç dışı kullanımı söz konusu olduğunda ise mesele hukuk devleti ve insan hakları hukukunun doğrudan konusu hâline gelir.</p>

<p>Lawfare kavramı tam bu geçiş noktasını anlamamıza yardımcı olur. Siyasi davanın hukuken sorunlu olan yanı siyasi bir kişinin yargılanması değildir. Sorun, hukuk mekanizmasının siyasi mücadeleyi yürütmenin aracına dönüşmesidir. Bu nedenle her siyasi dava lawfare değildir; fakat hukuk, siyasal rakibi etkisizleştirmek veya kamusal alanı daraltmak için stratejik biçimde kullanılıyorsa artık yalnız siyasi bağlamdan değil, hukukun silahlandırılmasından söz etmek gerekir.</p>

<p>Hukuk devletinin en temel vaadi, iktidar mücadelesinin şiddetten ve keyfîlikten kurallara taşınmasıdır. Mahkeme, çatışmanın tarafı değil hakemi olduğu sürece bu vaat anlam taşır. Fakat mahkeme salonu siyasal mücadelenin başka araçlarla devam ettiği bir alana dönüşür; soruşturma, iddianame veya koruma tedbiri siyasi sonuç üretmenin yöntemlerinden biri hâline gelirse hukuk artık hakem olmaktan çıkar. Oyunculardan biri hâline gelir.</p>

<p>O noktada kaybeden yalnızca hakkında dava açılan kişi değildir. Seçim rekabeti, ifade özgürlüğü, yargıya güven ve nihayet hukukun kendisi zarar görür. Bu nedenle “siyasi dava var mıdır?” sorusuna verilecek en isabetli cevap belki de şudur: Kanunlarda böyle bir dava türü yoktur; fakat hukukun siyasallaştırılması ve hukuk yoluyla siyasal sonuç üretilmesi, hem bilimsel olarak incelenebilir hem de belirli koşullarda hukuken denetlenebilir bir gerçektir. Esas mesele, dosyanın siyasi olup olmadığı değil, hukuk mekanizmasının o dosyada hâlâ hakem olarak kalıp kalmadığıdır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" rel="noopener" target="_blank" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fahrettin-kayhan.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" rel="noopener" target="_blank" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Kısa Kaynakça ve Kararlar</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">• Charles J. Dunlap Jr., lawfare kavramını özellikle hukukun stratejik amaçla kullanılması bağlamında geliştiren başlıca yazarlardandır.</span></p>

<p><span style="color:#999999">• AİHM, Merabishvili/Gürcistan [BD], Başvuru No. 72508/13, 28.11.2017.</span></p>

<p><span style="color:#999999">• AİHM, Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 2) [BD], Başvuru No. 14305/17, 22.12.2020.</span></p>

<p><span style="color:#999999">• AİHM, Kavala/Türkiye (No. 2) [BD], Başvuru No. 2170/24, 25.08.2026.</span></p>

<p><span style="color:#999999">• Fahrettin Kayhan, </span><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/lawfare-davalarinda-savunma" rel="dofollow"><span style="color:#999999">“Lawfare Davalarında Savunma - Amaç Denetimi, Örüntü İspatı ve İki Dosya Yöntemi”</span></a></strong><span style="color:#999999">, </span><a href="https://www.hukukihaber.net" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Hukuki Haber</span></a><span style="color:#999999">, 29.09.2026.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/bu-dosya-siyasi-turk-yargi-pratiginde-adi-adli-dava-siyasi-dava-ve-lawfare-1</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 15:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/12/terazi/terafkdfaf.jpg" type="image/jpeg" length="58950"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[MİLLETVEKİLİ DOKUNULMAZLIĞININ KAPSAMI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/milletvekili-dokunulmazliginin-kapsami-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/milletvekili-dokunulmazliginin-kapsami-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[I. Giriş

Dokunulmazlık denildiğinde akla ilk; temsili demokraside milletin temsilcisinin, yani yasama veya milletvekilinin dokunulmazlığı gelir[1].

Dokunulmazlık, hukuki ve cezai sorumluluktan muaf olmaktır. Bu muafiyet veya yargı bağışıklığı, “hukuk devleti” ilkesini rencide edecek şekilde bi...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>I. Giriş</strong></p>

<p>Dokunulmazlık denildiğinde akla ilk; temsili demokraside milletin temsilcisinin, yani yasama veya milletvekilinin dokunulmazlığı gelir<a href="https://www.hukukihaber.net/dokunulmaz" rel="dofollow">[1].</a></p>

<p>Dokunulmazlık, hukuki ve cezai sorumluluktan muaf olmaktır. Bu muafiyet veya yargı bağışıklığı, “hukuk devleti” ilkesini rencide edecek şekilde bir ayrıcalığın veya suç işleme özgürlüğünün milletvekiline tanınması olarak anlaşılmamalıdır. Prensip olarak, hukuk devletinde herkes hukukilik denetimine açık olmalı, hukuka aykırı veya konusu suç teşkil eden eylemlerinden dolayı hesap vermelidir.</p>

<p>Ancak bu prensibe, halkı temsil eden kişinin iradesinin kısıtlanmaması, baskı altına alınmaması, temsilcilik görevini özgürce yapabilmesi, konuşabilmesi, davranabilmesi ve oy kullanabilmesi amacıyla istisna getirilmiştir. <strong>Milletvekili dokunulmazlığına yöneltilen birçok eleştiriye rağmen, özellikle muhalif parlamenterlerin korunabilmesi için yasama dokunulmazlığının korunması gerektiğine inanmaktayız.</strong></p>

<p>Milletvekillerinin işledikleri suçlardan dolayı korunmamaları gerektiği, asil gibi vekilin de hukukilik denetimine açık olmasında isabet olduğu türünde gerekçeler, parlamenterlerin parlamentoya giderek veya ülkenin her yanında halkı temsil edebilme özgürlüklerinin önüne geçilmesi amacıyla yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya aşırı kısıtlanmasına dayanak teşkil edemez.</p>

<p><strong>II. Mutlak Kürsü Dokunulmazlığı ve Geçici Dokunulmazlık Ayırımı</strong></p>

<p>1982 Anayasası’nın “Yasama dokunulmazlığı” başlıklı 83. maddesinde, <strong><i>kürsü dokunulmazlığı adı ile bilinen mutlak dokunulmazlığın</i></strong> 1. fıkrada ve <strong><i>muvakkat dokunulmazlık adı ile bilinen geçici dokunulmazlığın</i> </strong>ise 2. ve devamı fıkralarda düzenlendiği bilinmektedir. <strong>Bu hususları düzenleyen Anayasa m.83/1-2’ye göre; </strong><i>“Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.</i></p>

<p><i>Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır”.</i></p>

<p><strong>Bizde <i>kürsü dokunulmazlığı </i>mutlak ve sınırsızdır. </strong>Milletvekilleri, Meclis çalışmaları ile ilgili oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden sorumlu tutulamazlar. Hatta Meclis Genel Kurlu aksini kararlaştırmadıkça milletvekili, bu düşüncelerin Meclis dışında tekrarlanması ve açığa vurulmasından dolayı da sorumlu tutulamaz. Bu sorumsuzluğun olabilmesi için, Mecliste söylenen dışarıda tekrarlanmalı veya açığa vurulmalıdır. Meclis çalışmalarında kullanılan oy ve açıklamalar ile Mecliste ileri sürülen düşüncelerin, o oturumun Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisçe başka bir karar alınmadıkça, buralarda yapılan açıklamaların kelimesi kelimesine dışarıda tekrarlanması ve açığa vurulması, açıklamayı yapan milletvekilinin veya diğer bir milletvekilinin sorumluluğuna yol açmayacaktır. <strong>Elbette bu dokunulmazlık; yalnızca milletvekilleri ve bu sıfatı taşımayan bakanlar için geçerli olup, milletvekilinin açıklamalarının haberleştirilmesi dışında bir başkası tarafından söylenmesi, o kişiyi sorumlu kılar.</strong></p>

<p>Meclis çalışmalarında veya Mecliste söylenmeyen, yani dışarıda yapılan açıklamalardan dolayı milletvekilinin sorumluluğu devam eder. Bu noktada, kalıcı yasama (kürsü) dokunulmazlığı değil, geçici yasama dokunulmazlığı gündeme gelir.</p>

<p><strong>Kürsü dokunulmazlığı o derece sınırsızdır ki, Meclis çatısı altında olsun veya olmasın Meclis çalışmaları ile ilgili her türlü sözü, düşünce açıklamasını ve oyu kapsar. </strong>Kimisi, kürsü dokunulmazlığının da sınırsız olmadığını ileri sürer. Bu düşünce ancak iki nedenle doğru kabul edilebilir. Birincisi milletvekilinin açıklaması, Mecliste ileri sürülmeli veya Meclis çalışmaları ile ilgili olmalıdır. İkincisi ise, milletvekili tarafından bu düşüncenin dışarıda tekrarlanmasına veya açığa vurulmasına Meclis Genel Kurulu tarafından engel getirilmemelidir. Bu iki hal dışında kürsü dokunulmazlığı sınırsız olup, milletvekili sıfatının son bulması halinde de hukuki ve cezai sorumsuzluk devam eder.</p>

<p>Tüm bunların yanında <strong><i>geçici dokunulmazlık </i></strong>ise; seçimden önce veya sonra suç işlediği iddia edilen milletvekiline, iki istisna hariç, dokunulmazlığı usule uygun kaldırılmadıkça milletvekilliği süresince güvence tanır. Anayasa m.83/2’de belirtildiği üzere, Geçici dokunulmazlık sürelidir, kısıtlıdır. Dokunulmazlığın amacı; milletvekillerine suçtan kurtulma veya suç işleme imkanı tanımak olmayıp, halkı temsil görevlerini kısıtlama olmadan ve baskı görmeden yapabilmelerini sağlamaktır.</p>

<p><strong>Geçici dokunulmazlığı düzenleyen Anayasa m.83/2’de yer alan; </strong><i>“Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.” </i>ifadesi gereğince, burada gösterilen şartlar sağlandığında milletvekili hakkında soruşturmaya başlanılması için Meclis kararına ihtiyaç bulunmayacak re’sen soruşturma başlatılabilecektir.</p>

<p>Anayasa m.83/2 hükmü okunduğunda; <i>ağır cezayı gerektiren suçüstü halinin </i>sadece seçimden sonra gerçekleşen suçüstü hallerini mi kapsadığı, yoksa <i>seçimden önce ve seçimden sonra </i>gerçekleşmiş olan suçüstü hallerini kapsayıp kapsamadığı konusunda tereddüt oluşabilmektedir<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a>.</p>

<p>Anayasa m.83/2’nin ilk cümlesinde; <i>seçimden önce veya</i> <i>sonra </i>denilerek, suç işlediği ileri sürülen milletvekili için yasama dokunulmazlığının sınırının çizildiği görülmektedir. Anayasa m.83/2’nin ilk cümlesinin devamında; ilk fıkrada tanımlanan kürsü dokunulmazlığı dışında kalan ve <i>geçici dokunulmazlık</i> olarak da bilinen yasama dokunulmazlığının sınırı çizilmiş olup, hüküm <i>seçimden önce veya sonra</i> ibaresi ile başladığından, Ceza Muhakemesi Kanunu m.2/1-j’ye ve m.90/1’e göre belirlenecek suçüstü halinin ağır cezalık olanlarının her iki dönemi kapsadığı sonucuna varılmalıdır, yani yasama dokunulmazlığının istisnalarından birisi olan ağır cezalık suçüstü hali sadece milletvekili olarak seçilmekten sonrayı değil, öncesini de içine alır.</p>

<p><strong>Anayasa m.83/2’nin ikinci cümlesinin devamında; </strong><i>“…seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır.” </i>ifadesine yer verilerek, kişinin milletvekili sıfatını alması öncesinde soruşturmasına başlanmış olan ve Anayasa m.14’ün kapsamına giren durumların yasama dokunulmazlığının bir diğer istisnası sayılacağı ifade edilmiştir. <strong>Anayasa m.14’de ifade edilen; </strong><i>“Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler” </i>ile ilgili durumlarda, soruşturmaya<i> </i>seçimden önce başlanması gerektiği konusunda tereddüt bulunmamaktadır. Burada suçun ağır cezalık olup olmaması önemli değildir, ancak milletvekili seçildikten sonra başlayan soruşturma yasama dokunulmazlığının istisnası kapsamında sayılmaz.</p>

<p>Burada sayılan istisnalardan birisinin gerçekleşmesi halinde, durumun yazı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na bildirilmesi yeterlidir ve ayrıca TBMM tarafından yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına gerek bulunmamaktadır.</p>

<p>Anayasa m.83/2’de belirtilen <i>soruşturmanın seçimden önce başlaması koşulu</i> yalnızca ortada bir soruşturmanın bulunmasını değil, seçimden önce derdest olan soruşturmanın aynı zamanda milletvekili hakkında açılmasını da kapsamaktadır. Bir başka ifadeyle; sadece soruşturma dosyasının seçimden önce açılması yeterli olmayıp, bu soruşturmanın milletvekili hakkında da yapılması gerekmektedir.</p>

<p>Geçici dokunulmazlığın Anayasa m.83/2’nin ikinci cümlesinde düzenlenen istisnası bakımından ikinci mesele, Anayasa m.14'ün kapsamının ne olduğudur. Anayasa Mahkemesi’nin, Anayasa m.14 hükmünü incelediği kararlarında görüş ayrılıkları bulunmaktadır.</p>

<p><strong>Anayasa Mahkemesi kararlarının çoğunluk görüşüne göre;</strong> yasama dokunulmazlığı dışında bırakılan suçların, yargı organlarının kararlarıyla belirlenmesi halinde belirlilik ve öngörülebilirlik sağlanmayacaktır. Bu sebeple; Anayasa m.14 kapsamına hangi suçların girdiği belirli olmadığından, ilgili hüküm Anayasa m.13’de aranan “kanunilik” ilkesini karşılamayacaktır. Kanunilik şartı sağlanmadan bir kısıtlamaya gidildiğinde, Anayasa m.67’de güvence altına alınan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakları ihlal edilecektir<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a>.</p>

<p>Anayasa m.13’de yer alan “kanunilik” ilkesine uygun bir sınırlama getirilebilmesi için kamu gücünü kullanan organların keyfiliğini engelleyebilecek ve kişilerin hukuku bilmelerine yardımcı olacak, “öngörülebilirlik” ve “belirlilik” ölçütlerini karşılayan yasal düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Anayasa m.83/2’de yasama dokunulmazlığının dışında bırakılan haller olarak gösterilen Anayasa m.14’de sayılan durumlar, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması için aranan “kanunilik” ilkesini karşılamadığından, AYM önüne gelen başvurularda ihlal kararı vermektedir.</p>

<p><strong>Atıf yaptığımız ve çoğunluk görüşüne yer verdiğimiz Anayasa Mahkemesi’nin kararlarında yer alan karşı oy görüşüne göre;</strong> AYM, somut ve soyut norm denetiminde dahi Anayasa hükümlerini denetleyememektedir. Çünkü AYM’nin yetkisi; kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya uygun olup olmadığını denetlemektir. <strong>AYM’nin, yetkisini aşarak Anayasa hükmünün “Anayasaya uygunluğunu” denetlemesi mümkün değildir. Kaldı ki, Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru yoluyla önüne gelen dosyada bir kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı denetimini de yapmamalı, bu konuda bir sıkıntı görmekte ise bu durumu eleştiri konusu yapıp bırakmalıdır.</strong></p>

<p><strong>Kanaatimizce; Anayasa m.14 hükmünün;</strong> Türk Ceza Kanunu'ndaki karşılığının, Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğünü bozmak suçunu düzenleyen 302, düşman ile işbirliği yapmak suçunu düzenleyen 303, devlete karşı savaşa tahrik suçunu düzenleyen 304, temel milli yararlara karşı hareket suçunu düzenleyen 305, yabancı devlet aleyhine asker toplamak suçunu düzenleyen 306, Anayasayı ihlal suçunu düzenleyen 309 ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı isyan suçunu düzenleyen 313. madde olduğu konusunda tartışma bulunmamaktadır.</p>

<p>Gerek Anayasa m.14 ve gerekse Anayasa m.83/2'nin, somut olarak sınırlama kapsamına giren suçların neler olduğunu göstermediği dikkate alındığında, bu soyut hükümlerin hangi suçları kapsadığı açıkça belirtilmediğinden, daraltılan 14. maddenin, Türk Ceza Kanunu m.311 ve 312'yi kapsayıp kapsamayacağını tartışmak gerekir.</p>

<p><strong>Soyut bir hüküm olan Anayasa m.14'ün mevcut hali, maalesef herhangi bir suçu yasama dokunulmazlığı kapsamına sokmaya hala elverişlidir. Burada ya 14. madde kaldırılmalı ya da maddenin, hangi somut suçları kapsamına aldığı açıkça gösterilmelidir.</strong> Maddenin yürürlükten kaldırılması görüşü, özgürlükçü anlayışı; suçların somutlaştırılarak maddenin yürürlüğüne devam edilmesi ise, temkinli özgürlüğü, yani “Özgürlük olmalı, ancak demokratik toplumda duyulan zorunluluklar ile başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması amacıyla somut sınırlamalara tabi tutulmalıdır.” anlayışını temsil eder. “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı 13. madde var iken, 14. maddeye hala neden ihtiyaç duyulduğu da, cevabı aranacak ayrı bir sorudur<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>.</p>

<p><strong>Kürsü dokunulmazlığı ile geçici dokunulmazlık arasında ince bir çizgiye işaret etmek gerekirse;</strong></p>

<p>Yasama dokunulmazlığı milletvekilliği süresince devam eder, bu sürede yararlanılan kürsü dokunulmazlığı “mutlak” olduğu için milletvekilliği bittikten sonra da sürer, fakat muvakkat, yani geçici dokunulmazlık milletvekilliği bittikten sonra devam etmez, hatta milletvekilliği süresinde geçici dokunulmazlığın kaldırılması da mümkündür.</p>

<p><strong>III. Milletvekilinin Sosyal Medya Paylaşımlarının Kürsü Dokunulmazlığı Kapsamında Değerlendirilmesi</strong></p>

<p>Milletvekillerinin kullandıkları ve görüşlerini açıkladıkları paylaşımlarda bulundukları sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirilebilir mi veya Mecliste ileri sürdükleri düşünceleri dışarıda tekrarladıklarında, bu düşünceleri paylaşan alanlara kısıtlama getirilebilir mi? Anayasa m.83/1’de düzenlenen ve yukarıda açıkladığımız üzere milletvekilinin mutlak olan kürsü dokunulmazlığının, sosyal medya üzerinde halka açıkladıkları görüşlerini kapsayıp kapsamayacağına açıklama getirmek gerekmektedir.</p>

<p><strong>Bir önceki başlık altında izah ettiğimiz hususlar ışığında özetle; </strong>Anayasa m.83’de düzenlenen yasama dokunulmazlığı; hem kürsü, yani mutlak ve hem de muvakkat, yani geçici dokunulmazlıkları kapsar. Milletvekilleri için kürsü dokunulmazlığı Anayasa m.83/1’de güvence altına alınmış olup, milletvekillerinin Meclis çalışmalarındaki oy ve sözleriyle mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden dolayı, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclis tarafından başka bir karar alınmadıkça, bunları Meclis dışında tekrarlamak veya açıklamaktan sorumlu tutulamazlar. <strong>Milletvekilinin kürsü dokunulmazlığı; dışarıda herhangi bir yerde, televizyonda, radyoda, basında, sosyal ortamlarda ve “sosyal medya” olarak bilinen internet üzerinde yapılan açıklamalar ile paylaşımları da kapsar. Bu nedenle; milletvekilinin Meclis çalışmalarında kullandığı oy ve sözler ile düşünce açıklamalarını ve buna bağlı davranışlarını sosyal medya üzerinden paylaşması engellenemez ve sosyal medya hesaplarına erişim engeli de getirilemez.</strong></p>

<p>Bir mutlak dokunulmazlık türü olan ve kapsamlı sorumsuzluk öngören kürsü dokunulmazlığı; halkı temsil eden milletvekilinin bir kamu görevi olan milletvekilliği görevini ifa ederken ortaya koyduğu düşünceler ile bunları paylaştığı alanları kapsayacak şekilde geniş ele alınmalıdır. Kürsü dokunulmazlığı, yalnızca yapılan açıklamaları değil, bunların paylaşıldığı alanların kısıtlanmamasını da içine alacağından, milletvekillerinin kürsü dokunulmazlığına giren açıklamaları ve paylaşımları nedeniyle sosyal medya hesaplarına ve yine bu düşüncelerin haber niteliğinde paylaşıldığı yerlere kısıtlama getirilemez.</p>

<p><strong>Anayasa m.83/2’de geçici dokunulmazlık ise; </strong>ağır cezalık suçüstü hali ile Anayasa m.14 kapsamına giren sebepler hariç, milletvekilinin milletvekilliği süresince veya dokunulmazlığı kaldırılmadan işlediği suçlardan dolayı tutulamayacağını, sorguya çekilemeyeceğini, tutuklanamayacağını ve yargılanamayacağını öngördüğünden, bu dokunulmazlık türünün sirayeti gereğince de milletvekillerinin açıklamalarından ve paylaşımlarından dolayı sosyal medya hesaplarına kısıtlama veya engel getirilemez.</p>

<p>Şayet milletvekilinin sosyal medya hesaplarından yaptığı paylaşımlarındaki açıklamaları, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözleri ile Mecliste ileri sürdüğü düşüncelerden ibaret ve bunlarla sınırlıysa mutlak kürsü dokunulmazlığı kapsamında görülmeli ve milletvekili bunlardan dolayı hiçbir şekilde sorumlu tutulmamalı; bunun yanında milletvekilinin sosyal medya üzerinden paylaşım yoluyla yaptığı açıklamalarının, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerden veya Mecliste ileri sürdüğü düşüncelerden farklı, onların kapsamını aşan biçimde paylaşıldığı tespiti durumunda ise, bu husus Anayasa m.83/2’de yer alan geçici dokunulmazlık kapsamında görülmeli ve o hüküm uyarınca uygulama yapılmalıdır. Dolayısıyla; hiçbir gerekçe halihazırda milletvekili sıfatını haiz olan kişinin halka düşüncelerini ulaştırmak amacıyla kullandığı sosyal medya hesabına erişimin doğrudan engelleme getirilmesi için haklı gerekçe olmayacağı gibi, ihtimaller dahilinde bir önceki cümlede izah ettiğimiz şekilde uygulama yapılmasının isabetli olacağını düşünmekteyiz.</p>

<p><strong>Ayrıca, </strong>milletvekilinin mutlak olan kürsü dokunulmazlığı bakımından son bir hususu da açıklık getirmek isteriz. Yukarıda izah ettiğimiz üzere; milletvekilinin Anayasa m.83/1 kapsamında Meclis çalışmalarında yaptığı açıklamalarını tekrar maksadıyla sosyal medya üzerinden paylaşarak halka aktarmasının kürsü dokunulmazlığı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Burada paylaşımı yapan ve Mecliste ileri sürdüğü fikirleri tekrarla halka sosyal medya üzerinden aktaran milletvekilinin bizzat kendisi olduğundan, buna <strong><i>yasama/milletvekili dokunulmazlığının doğrudan etkisi </i></strong>veya <strong><i>doğrudan kapsamı </i></strong>denilebilir. Ayrıca milletvekilinin; kürsü dokunulmazlığına giren ifadelerini sosyal medya hesabından da paylaşabileceğinin, buna engel getirilmesinin Anayasa m.83/1 uyarınca hukuka aykırı olacağının ve bunlardan dolayı milletvekilinin hiçbir şekilde sorumluluğuna gidilemeyeceğinin açık ve bunun <strong><i>yasama/milletvekili dokunulmazlığının doğrudan etkisi </i></strong>olarak değerlendirilecek olması yanında, milletvekilinin Meclis çalışmaları kapsamında yaptığı ve mutlak kürsü dokunulmazlığı kapsamında yer alan açıklamalarının tekrar mahiyetinde bizzat kendisi tarafından olmasa da haber sitelerinde veya yayınlarında yayımlanabileceği, burada da yapılan tekrar yayınların milletvekilinin mutlak kürsü dokunulmazlığı kapsamında görülmesi gerektiği, bunun da <strong><i>yasama/milletvekili dokunulmazlığının dolaylı etkisi </i></strong>veya <strong><i>dolaylı kapsamı </i></strong>çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği dikkate alınmalıdır.</p>

<p>Yasama dokunulmazlığı milletvekili olan kişinin şahsına bağlı olup başkasını kapsamaz. Bununla birlikte, milletvekilinin kürsü dokunulmazlığı kapsamına giren açıklamalarını yorum katmadan ve olduğu gibi kamuoyuna aktaran, basında veya sosyal medyada paylaşan kişinin de haber alma verme hakkı kapsamında bu paylaşımdan sorumlu tutulmaması gerekir. Böylece; milletvekilinin kürsü dokunulmazlığına giren açıklamalarından dolayı dokunulmazlığı ve bunların dışarıda tekrarlanmasının engellenemeyeceği tartışmasız olmakla birlikte, bunları haber niteliğinde dışarıda paylaşanların da bu dokunulmazlığın dolaylı etkisinden yararlanacakları, bu tür birebir paylaşımların paylaşan açısından hukuki sakınca oluşturmayacağı sonucuna varılmalıdır.</p>

<p><strong>IV. Piyasa Dolandırıcılığı Suçu Kapsamında Milletvekili Dokunulmazlığı</strong></p>

<p><strong>6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun “Piyasa dolandırıcılığı” başlıklı 107. maddesinde;</strong> <i>(1) Sermaye piyasası araçlarının fiyatlarına, fiyat değişimlerine, arz ve taleplerine ilişkin olarak yanlış veya yanıltıcı izlenim uyandırmak amacıyla alım veya satım yapanlar, emir verenler, emir iptal edenler, emir değiştirenler veya hesap hareketleri gerçekleştirenler üç yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin günden on bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılırlar. Ancak, bu suçtan dolayı verilecek olan adli para cezasının miktarı, suçun işlenmesi ile elde edilen menfaatten az olamaz.</i></p>

<p><i>(2) Sermaye piyasası araçlarının fiyatlarını, değerlerini veya yatırımcıların kararlarını etkilemek amacıyla yalan, yanlış veya yanıltıcı bilgi veren, söylenti çıkaran, haber veren, yorum yapan veya rapor hazırlayan ya da bunları yayan ve bu suretle menfaat sağlayanlar üç yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılırlar.</i></p>

<p><i>(3) Birinci fıkrada tanımlanan suçu işleyen kişi pişmanlık göstererek, beş yüz bin Türk Lirasından az olmamak üzere, elde ettiği veya elde edilmesine sebep olduğu menfaatin iki katı miktarı kadar parayı, Hazineye;</i></p>

<p><i>a) Henüz soruşturma başlamadan önce ödediği takdirde, hakkında cezaya hükmolunmaz.</i></p>

<p><i>b) Soruşturma evresinde ödediği takdirde, verilecek ceza yarısı oranında indirilir.</i></p>

<p><i>c) Kovuşturma evresinde hüküm verilinceye kadar ödediği takdirde, verilecek ceza üçte biri oranında indirilir.” </i>şeklinde üç fıkra halinde piyasa dolandırıcılığı suçu düzenlenmiştir. Düzenlemeye göre; 1. ve 2. fıkralarda iki ayrı suç tipi tanımlanmış olup, 3. fıkrada ise 1. fıkrada tanımlanan suçun üç başlıkta etkin pişmanlık haline yer verilmiştir.</p>

<p><strong>İlk olarak belirtmeliyiz ki; </strong>bir milletvekili hakkında bu suçu işlediğinden bahisle bir iddianın ortaya atılması durumunda, yukarıda açıkladığımız üzere, Anayasa m.83/1 kapsamında mutlak olan kürsü dokunulmazlığına giren bir sebebin varlığından bahsedilemeyeceğinden, konunun Anayasa 83/2 kapsamında geçici dokunulmazlık ile ilgili olarak değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p>Anayasa m.83/2’de yer alan geçici dokunulmazlık; ismi üzerinde geçici olduğu gibi, aynı zamanda istisna durumu hariç, dokunulmazlığı Meclis kararıyla kaldırılmadıkça milletvekilinin tutulamayacağını, sorguya çekilemeyeceği, tutuklanamayacağını ve yargılanamayacağını, yani bir ceza soruşturmasına muhatap olmayacağını da güvence altında alır. Dolayısıyla; m.83/2’nin ikinci cümlesinde düzenlenen istisnai durum ayrık olmak üzere, her durumda milletvekili hakkında soruşturma başlatılabilmesi, ancak Meclisin bu yönde bir karar almasının sonucunda hukuken mümkün olabilecektir. <strong>Burada izah edilmesi gereken, piyasa dolandırıcılığı suçunun milletvekilli geçici dokunulmazlığının istisnasını teşkil eden Anayasa m.83/2’nin ikinci cümlesi kapsamına girip girmediğidir.</strong></p>

<p>Anayasada düzenlenen geçici dokunulmazlığın istisnaları; ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ile seçimden önce suçun soruşturulmasına başlanmış olması ve Anayasa m.14 kapsamına giren bir hal taşımasından ibarettir. Sermaye Piyasası Kanunu m.107’de düzenlenen suçun, hem ağır cezalık bir suç olmadığını ve hem de Anayasa m.14 kapsamına girmediğini söylemek gerekir. Milletvekili hakkında piyasa dolandırıcılığı suçu ile ilgili soruşturma açılabilmesi için, mutlaka Meclisin karar alması suretiyle dokunulmazlığını kaldırmasının şart olduğunu, ancak bunun üzerine ceza soruşturmasının başlatılabileceğini ifade etmek gerekir. Milletvekilliği dokunulmazlığın Meclis kararı ile kaldırılmasının yanında, milletvekilliğinin düşmesi halinin veya milletvekilliğinin süre dolmasıyla birlikte sona ermesi durumlarında da soruşturma yürütülebilecektir.</p>

<p><strong>Burada esas izah edilmesi gereken ise;</strong> her ne kadar milletvekili hakkında piyasa dolandırıcılığı suçundan dolayı Meclis kararı ile dokunulmazlığı kaldırılmadıkça soruşturma başlatılmasının mümkün olmayacağı açık olsa da, bunun yanında milletvekilinin böyle bir durumda Sermaye Piyasası Kanunu m.107/3’de yer alan, <i>“(3) Birinci fıkrada tanımlanan suçu işleyen kişi pişmanlık göstererek, beş yüz bin Türk Lirasından az olmamak üzere, elde ettiği veya elde edilmesine sebep olduğu menfaatin iki katı miktarı kadar parayı, Hazineye;</i></p>

<p><i>a) Henüz soruşturma başlamadan önce ödediği takdirde, hakkında cezaya hükmolunmaz.</i></p>

<p><i>b) Soruşturma evresinde ödediği takdirde, verilecek ceza yarısı oranında indirilir.</i></p>

<p><i>c) Kovuşturma evresinde hüküm verilinceye kadar ödediği takdirde, verilecek ceza üçte biri oranında indirilir.” </i>şeklindeki etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmasının mümkün olup olmadığıdır.</p>

<p><strong>Kanaatimizce; </strong>Sermaye Piyasası Kanunu m.107/3-b,c’de bulunan ve piyasa dolandırıcılığı suçu için öngörülen etkin pişmanlık hallerinden faydalanabilmek için soruşturma evresinin veya kovuşturma evresinin başlamış ve devam ediyor olması şart olduğundan, milletvekilinin Meclis kararı ile dokunulmazlığı kaldırılmadığı takdirde sıfatı devam ederken bunlardan faydalanması mümkün değildir. Ancak; gerek Anayasada ve gerekse ceza kanunları ile Sermaye Piyasası Kanunu’nun ilgili hükümlerinde herhangi bir aksi düzenlemenin bulunmadığı da gözetilerek, SPK m.107/3-a’da açıkça <i>“Henüz soruşturma başlamadan önce …” </i>denildiğinden, milletvekili kendisi hakkında böyle bir iddia ortaya atıldığında, fakat dokunulmazlığı kaldırılmadığı için milletvekili sıfatını haiz olmaya devam ederken kendisi hakkında soruşturma da başlatılamamasına rağmen bu hükümden faydalanmak suretiyle etkin pişmanlıkta bulunabilir. Bu durum; milletvekili hakkında dokunulmazlığın kaldırılması kararı verilmesi, milletvekilliğinin herhangi bir sebeple düşmesi veya sürenin dolması ile milletvekilliğinin son bulması ile milletvekili hakkında soruşturma başlatılması engellemez. Ancak soruşturmanın başlatılması sonrası Cumhuriyet savcısı, milletvekilinin soruşturma öncesinde SPK m.107/3-a’da belirtilen etkin pişmanlıktan faydalandığını tespit ettiğinde, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 171. maddesinin 1. fıkrasında yer alan, <i>“(1) Cezayı kaldıran şahsi sebep olarak etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasını gerektiren koşulların ya da şahsi cezasızlık sebebinin varlığı halinde, Cumhuriyet savcısı kovuşturmaya yer olmadığı kararı verebilir.” </i>hükmü<i> </i>gereğince, eski milletvekili olan şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar vermesi gerekir.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Av. Cem Serdar</strong></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow" target="_blank"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow " target="_blank"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p><span style="color:#999999">-------------------</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/dokunulmaz" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Ersan Şen, </span><a href="https://www.hukukihaber.net/dokunulmaz" rel="dofollow"><span style="color:#999999">“Dokunulmaz”</span></a><span style="color:#999999">, </span><a href="https://www.hukukihaber.net/dokunulmaz" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://www.hukukihaber.net/dokunulmaz</span></a><span style="color:#999999">, (Erişim tarihi: 28.09.2026)</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999"> Ayrıntılı bilgi için bkz. Ersan Şen, “Yasama Dokunulmazlığı Hakkında Bazı Sorunlar”, </span><a href="https://sen.av.tr/tr/makale/yasama-dokunulmazligi-hakkinda-bazi-sorunlar" rel="nofollow"><span style="color:#999999">https://sen.av.tr/tr/makale/yasama-dokunulmazligi-hakkinda-bazi-sorunlar</span></a><span style="color:#999999">, (Erişim tarihi: 28.09.2026)</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">[3]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-201910634-basvuru-numarali-omer-faruk-gergerlioglu-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">AYM Genel Kurulu, Başvuru No: 2019/10634</span></a><span style="color:#999999">, 01.07.2021 T; </span><a href="https://www.hukukihaber.net/anayasanin-14-maddesindeki-durumlara-istinaden-milletvekili-tutuklulugunun-kanuni-dayanaktan-yoksun-olmasi-454892" rel="dofollow"><span style="color:#999999">AYM Genel Kurulu, Başvuru No: 2018/26689,</span></a><span style="color:#999999"> 07.04.2022.</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">[4]</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. Ersan Şen, “Anayasa m.14 Işığında Milletvekili Dokunulmazlığı”, https://www.haber7.com/yazarlar/prof-dr-ersan-sen/944211-anayasa-m14-isiginda-milletvekili-dokunulmazligi, (Erişim tarihi: 28.09.2026)</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/milletvekili-dokunulmazliginin-kapsami-1</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 15:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/09/yazar/ersan-sen-yazdi1-terazi-koltu.jpg" type="image/jpeg" length="11580"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[TÜRK İŞ HUKUKUNDA KIDEM TAZMİNATINA HAK KAZANMA ŞARTLARI: HUKUKİ DÜZENLEMELER VE YARGITAY UYGULAMASI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/turk-is-hukukunda-kidem-tazminatina-hak-kazanma-sartlari-hukuki-duzenlemeler-ve-yargitay-uygulamasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/turk-is-hukukunda-kidem-tazminatina-hak-kazanma-sartlari-hukuki-duzenlemeler-ve-yargitay-uygulamasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Öz
                                

Kıdem tazminatı, iş ilişkisinin sona ermesinin işçi bakımından doğurduğu en önemli mali sonuçlardan biridir. Türk iş hukukunda kıdem tazminatının temel hukuki dayanağı, 4857 sayılı İş Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte yürürlükte bırakılan 1475 sayılı İş...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Öz</strong></p>

<p>Kıdem tazminatı, iş ilişkisinin sona ermesinin işçi bakımından doğurduğu en önemli mali sonuçlardan biridir. Türk iş hukukunda kıdem tazminatının temel hukuki dayanağı, 4857 sayılı İş Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte yürürlükte bırakılan 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14. maddesidir. Bu nedenle kıdem tazminatının koşullarının belirlenmesinde 1475 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile 4857 sayılı İş Kanunu’nun özellikle 24, 25 ve 26. maddelerinin birlikte değerlendirilmesi ve ele alınması gerekmektedir.</p>

<p>Okumakta olduğunuz yazıda kıdem tazminatına hak kazanmanın temel koşulları; iş sözleşmesinin niteliği, en az bir yıllık çalışma süresi, iş sözleşmesinin sona erme biçimi ve sona erme nedeninin hukuki niteliği çerçevesinde incelenecektir. Bunun yanında işçinin haklı nedenle feshi, işveren tarafından gerçekleştirilen fesih, emeklilik, askerlik, evlilik ve ölüm gibi kıdem tazminatına hak kazandıran özel sona erme halleri ele alınmaktadır. Çalışmada ayrıca Yargıtay uygulamasında fesih iradesinin belirlenmesi, haklı fesih nedenlerinin ispatı ve hak düşürücü süreler bakımından ortaya çıkan temel ilkeler değerlendirilmektedir.</p>

<p><strong>1. Giriş</strong></p>

<p>Kıdem tazminatı, işçinin işverene bağlı olarak geçirdiği çalışma süresinin karşılığı niteliğinde ortaya çıkan ve iş sözleşmesinin kanunda öngörülen nedenlerden biriyle sona ermesi halinde gündeme gelen bir işçilik alacağıdır.</p>

<p>Türk iş hukukunda kıdem tazminatının hukuki rejimi, 4857 sayılı İş Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle kendine özgü bir görünüm kazanmıştır. 4857 sayılı Kanun, önceki İş Kanunu’nun büyük bölümünü yürürlükten kaldırmış olmakla birlikte kıdem tazminatını düzenleyen 1475 sayılı Kanun’un 14. maddesini yürürlükte bırakmıştır. Böylece günümüzde kıdem tazminatının temel hukuki dayanağını 1475 sayılı Kanun’un 14. maddesi oluşturmaktadır.</p>

<p>Kıdem tazminatının doğumu yalnızca işçinin belirli bir süre çalışmış olmasına bağlı değildir. Çalışma süresinin yanında iş sözleşmesinin hangi nedenle ve hangi tarafın iradesiyle sona erdiği de belirleyicidir. Nitekim Yargıtay uygulamasında, iş sözleşmesini kendi isteğiyle sona erdiren işçinin kural olarak kıdem tazminatına hak kazanamayacağı; ancak kanunda öngörülen özel hallerin veya haklı fesih nedenlerinin bulunması halinde kıdem tazminatının gündeme gelebileceği kabul edilmektedir.</p>

<p>Bu nedenle kıdem tazminatı hakkının incelenmesi, yalnızca “kaç yıl çalışıldığı” sorusuyla sınırlı tutulamayacak; fesih iradesinin kaynağı, fesih nedeni ve somut olayın hukuki niteliği birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>2. Kıdem Tazminatının Hukuki Dayanağı</strong></p>

<p>Kıdem tazminatının temel düzenlemesi 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14. maddesinde yer almaktadır.</p>

<p>Söz konusu hükümde kıdem tazminatına hak kazandıran sona erme halleri sınırlı olarak düzenlenmiştir. Buna göre iş sözleşmesinin;</p>

<p>* işveren tarafından belirli nedenler dışında sona erdirilmesi,</p>

<p>* işçi tarafından kanunda öngörülen haklı nedenlere dayanılarak feshedilmesi,</p>

<p>* muvazzaf askerlik hizmeti nedeniyle sona erdirilmesi,</p>

<p>* emeklilik veya yaşlılık aylığı yahut toptan ödeme amacıyla sona erdirilmesi,</p>

<p>* belirli emeklilik koşullarının yerine getirilmesi nedeniyle işçi tarafından sona erdirilmesi,</p>

<p>* kadın işçinin evlilik tarihinden itibaren bir yıl içerisinde kendi isteğiyle sona erdirmesi,</p>

<p>* işçinin ölümü</p>

<p>gibi hallerde gerekli diğer koşulların bulunması halinde kıdem tazminatı hakkı doğabilmektedir.</p>

<p>Bu düzenleme, kıdem tazminatının her iş sözleşmesinin sona ermesinde otomatik olarak doğan bir alacak olmadığını, her durumda kıdem tazminatına hak kazanılamayacağını açıkça göstermektedir.</p>

<p><strong>3. Kıdem Tazminatına Hak Kazanmanın Temel Koşulları</strong></p>

<p><strong>3.1. İş Kanunu Kapsamında İşçi Olmak</strong></p>

<p>Öncelikle kişinin iş sözleşmesine dayalı olarak çalışan işçi niteliğinde olması gerekir.</p>

<p>İş sözleşmesinin unsurları; iş görme, ücret ve bağımlılık ilişkisi etrafında şekillenir. Bu nedenle somut ilişkinin hukuki niteliği belirlenirken taraflar arasındaki sözleşmenin başlığı değil, fiili çalışma ilişkisinin özellikleri önem taşır. Kıdem tazminatı bakımından da taraflar arasındaki ilişkinin gerçek niteliğinin belirlenmesi önem arz etmektedir.</p>

<p><strong>3.2. Aynı İşverene Bağlı En Az Bir Yıllık Çalışma</strong></p>

<p>Kıdem tazminatının doğumunda temel koşullardan biri, işçinin aynı işverene bağlı olarak en az bir yıl çalışmış olmasıdır. Bir yıllık çalışma süresinin hesabında işçinin aynı işverenin farklı işyerlerinde geçirdiği çalışma dönemlerinin, kanuni koşullar çerçevesinde birlikte değerlendirilmesi mümkündür. Bir yıllık süre dolmadan iş sözleşmesinin kıdem tazminatına hak kazandıran bir nedenle sona ermesi halinde, kural olarak kıdem tazminatı hakkı doğmaz. Bununla birlikte çalışma süresinin hesabında işçinin aynı işverene bağlı farklı dönemlerdeki çalışmalarının ve işyerinin devri gibi durumların ayrıca değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p><strong>4. İşveren Tarafından Gerçekleştirilen Fesih</strong></p>

<p>İş sözleşmesinin işveren tarafından sona erdirilmesi, kıdem tazminatı bakımından en sık karşılaşılan sona erme biçimlerinden biridir. 1475 sayılı Kanun’un 14. maddesine göre işveren tarafından gerçekleştirilen fesihte, işverenin fesih nedeninin hukuki niteliği önem taşımaktadır. Özellikle 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II maddesinde düzenlenen ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırılık halleri nedeniyle yapılan fesihler bakımından kıdem tazminatı hakkının doğmadığı kabul edilmektedir. Dolayısıyla işverenin fesih bildiriminde gösterdiği neden ile somut olayda gerçekleşen olayların birbirinden ayrılması ve fesih nedeninin gerçekten kanuni şartları taşıyıp taşımadığının incelenmesi gerekir.</p>

<p><strong>5. İşçinin Haklı Nedenle Feshi</strong></p>

<p>Kıdem tazminatı bakımından önemli bir diğer durum, işçinin iş sözleşmesini haklı nedenle sona erdirmesidir. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 24. maddesi uyarınca işçi; sağlık sebepleri, ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve zorlayıcı nedenler gibi kanunda düzenlenen durumlarda iş sözleşmesini bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir. Özellikle ücretin kanun hükümlerine veya iş sözleşmesine uygun şekilde hesaplanmaması ya da ödenmemesi, çalışma şartlarının uygulanmaması, iş tanımı dışında işte çalıştırılma ve kanunda belirtilen diğer durumlar somut olayın özelliklerine göre haklı fesih sebebi oluşturabilir. İşçinin haklı nedenle fesih hakkını kullanabilmesi bakımından yalnızca olayın gerçekleşmiş olması yeterli değildir. Fesih nedeninin kanuni şartları taşıması ve işçinin fesih iradesinin somut olayla bağlantılı olması gerekir. Bu nedenle “istifa” olarak adlandırılan her işten ayrılma aynı hukuki sonucu doğurmaz. İşçi tarafından gerçekleştirilen sona ermenin haklı fesih niteliğinde olup olmadığı, somut olayın şartlarına göre belirlenmelidir.</p>

<p><strong>6. Ücretin Ödenmemesi Nedeniyle Fesih</strong></p>

<p>İşçinin ücretinin kanun hükümlerine veya iş sözleşmesi şartlarına uygun biçimde hesaplanmaması ya da ödenmemesi, 4857 sayılı Kanun’un 24. maddesi kapsamında değerlendirilebilecek önemli fesih nedenlerinden biridir. Bu noktada ücretin yalnızca temel ücret olarak değerlendirilmesi her durumda yeterli değildir. Fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil çalışmaları ile diğer işçilik alacaklarına ilişkin somut durumların da ayrıca incelenmesi gerekebilir. Yargıtay uygulamasında ücretin ödenmemesine ilişkin haklı fesih nedenlerinin devam eden nitelikte olabileceği ve bazı durumlarda fesih hakkının ödeme gerçekleşinceye kadar kullanılabileceği kabul edilmiştir.</p>

<p><strong>7. Askerlik Nedeniyle İşten Ayrılma</strong></p>

<p>Muvazzaf askerlik hizmeti nedeniyle iş sözleşmesinin sona erdirilmesi, gerekli koşulların bulunması halinde kıdem tazminatına hak kazandıran özel sona erme hallerinden biridir. Bu durumda işçinin işten ayrılma iradesinin askerlik hizmetiyle bağlantısının bulunması yeterlidir.</p>

<p><strong>8. Emeklilik ve Yaş Dışındaki Emeklilik Koşullarının Tamamlanması</strong></p>

<p>Emeklilik nedeniyle iş sözleşmesinin sona ermesi de kıdem tazminatı bakımından özel olarak düzenlenmiştir. Bunun yanında yaş koşulu dışında emeklilik bakımından gerekli sigortalılık süresi ve prim gün sayısı gibi şartların tamamlanması nedeniyle işçinin kendi isteğiyle işten ayrılması da kanunda özel olarak düzenlenmiştir. Bu nedenle işçinin yalnızca uzun süre çalışmış olması, tek başına kıdem tazminatına hak kazanması sonucunu doğurmaz. Sosyal güvenlik mevzuatındaki sigortalılık ve prim koşullarının da ayrıca incelenmesi gerekir. Emeklilik için yaş dışındaki diğer şartları sağlaması nedeniyle işten ayrılma durumu, 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14. maddesinin 5. fıkrasında düzenlenmiştir. Bu hükme göre, işçi emeklilik için gerekli prim ödeme gün sayısını ve/veya sigortalılık süresini tamamlamış ancak yaş şartını henüz sağlamamışsa, kendi isteğiyle iş sözleşmesini feshederek kıdem tazminatına hak kazanabilmektedir.</p>

<p><strong>Yaş dışında emekliliğe bağlı kıdem tazminatı alma şartları</strong></p>

<p>Emeklilik şartları kişilerin ilk sigortalılık başlangıcına göre belirlenmektedir. Dolayısıyla, işçilerin sigortalılık başlangıç tarihleri, emeklilik/yaş dışındaki şartlarla kıdem tazminatı yazısı alabilmek için gerekli olan prim ödeme gün sayısı ve/veya sigortalılık süresi şartlarını belirlemektedir.</p>

<p>Buna göre:</p>

<p>1-08.09.1999 tarihinden önce sigortalı olanlar</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu tarihten önce sigortalı olan işçiler, 15 yıl sigortalılık süresi ve 3600 prim gününü tamamladıklarında, yaş şartını beklemeksizin kıdem tazminatı almaya hak kazanmaktadırlar.</p>

<p>2-08.09.1999- 30.04.2008 tarihleri arasında sigortalı olanlar</p>

<p>Bu dönemde sigortalı olan işçiler için iki seçenek bulunmaktadır.</p>

<p>7000 prim gününü tamamlamak veya 25 yıl sigortalılık süresi ve 4500 prim gününü tamamlamak.</p>

<p>Bu şartlardan birini sağlayan işçiler, yaş şartını beklemeksizin kıdem tazminatı almaya hak kazanmaktadırlar.</p>

<p>3-01.05.2008 ve sonrasında sigortalı olanlar</p>

<p>Bu dönemde sigortalı olan işçiler için iki seçenek bulunmaktadır.</p>

<p>7200 prim gününü tamamlamak veya Sigortalılık başlangıçlarına göre kademeli olarak aşağıda belirtilmiş olan prim gününü tamamlamak.</p>

<p><strong>9. Evlilik Nedeniyle İş Sözleşmesinin Sona Erdirilmesi</strong></p>

<p>Kadın işçinin evlenmesi, kanunda kıdem tazminatına ilişkin özel sona erme nedenlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Kadın işçinin evlilik tarihinden itibaren bir yıl içerisinde kendi isteğiyle iş sözleşmesini sona erdirmesi halinde, gerekli diğer koşulların bulunması şartıyla kıdem tazminatı hakkı doğabilir. Bu düzenlemenin uygulanabilmesi için iş sözleşmesinin sona erme iradesinin evlilik olgusuna dayanması önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>10. İşçinin Ölümü</strong></p>

<p>İşçinin ölümü halinde, kanunda öngörülen koşulların bulunması durumunda kıdem tazminatı hakkı doğar. Bu durumda kıdem tazminatı işçinin yasal mirasçıları bakımından talep konusu olabilmektedir.</p>

<p><strong>11. Haklı Fesihte Süre Sorunu</strong></p>

<p>Haklı nedenle fesih bakımından 4857 sayılı İş Kanunu’nun 26. maddesi önem taşımaktadır. Ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırılık hallerine dayanan haklı fesihlerde, fesih hakkının olayın öğrenilmesinden itibaren altı iş günü içerisinde ve her hâlde fiilin gerçekleşmesinden itibaren bir yıl içerisinde kullanılması gerekir. Yargıtay uygulamasında bu sürelerin hak düşürücü nitelikte olduğu ve koşulların gerçekleşmesi halinde fesih hakkının süresinde kullanılmasının önem taşıdığı kabul edilmektedir. Bununla birlikte ücretin ödenmemesi gibi devam eden nitelikteki bazı ihlaller bakımından süre hesabı somut olayın özelliklerine göre farklılık gösterebilir.</p>

<p><strong>12. Fesih İradesinin Belirlenmesi</strong></p>

<p>Kıdem tazminatı uyuşmazlıklarının önemli bir bölümü, iş sözleşmesinin hangi tarafça ve hangi nedenle sona erdirildiği noktasında ortaya çıkmaktadır. Yargıtay, fesih bildiriminin karşı tarafa yöneltilmesi gereken tek taraflı bir irade açıklaması olduğunu ve sözleşmeyi sona erdirme iradesinin açık biçimde ortaya konulması gerektiğini kabul etmektedir. Bu nedenle işçinin “istifa dilekçesi” vermiş olması her olayda tek başına uyuşmazlığı sona erdirmeyebilir. Dilekçenin düzenlenme koşulları, işçinin gerçek iradesi, işverenin davranışları, fesih öncesindeki olaylar, tanık anlatımları ve diğer deliller birlikte değerlendirilmelidir. Yargıtay uygulamasında, iş sözleşmesini işçinin sona erdirdiğinin tespit edilmesi halinde, fesih haklı nedene dayansa dahi kural olarak ihbar tazminatı talep edilemeyeceği; kıdem tazminatı bakımından ise fesih nedeninin ayrıca değerlendirilmesi gerektiği görülmektedir.</p>

<p><strong>13. Kıdem Tazminatının Hesaplanması</strong></p>

<p>Kıdem tazminatı, kural olarak işçinin hizmet süresinin her tam yılı için 30 günlük ücret üzerinden hesaplanmaktadır. Bir yıldan artan süreler de aynı oran üzerinden hesaplamaya dahil edilir. Kıdem tazminatına esas ücretin belirlenmesinde yalnızca çıplak ücret değil, kanuni koşulları taşıyan düzenli para veya para ile ölçülebilen menfaatlerin de dikkate alınması söz konusu olabilir. Bunun yanında kıdem tazminatında kanunen belirlenen bir tavan bulunmaktadır. Bu nedenle yüksek ücretle çalışan işçiler bakımından hesaplama yapılırken ilgili dönemde geçerli kıdem tazminatı tavanının ayrıca dikkate alınması gerekir.</p>

<p><strong>14. İspat Sorunu</strong></p>

<p>Kıdem tazminatı uyuşmazlıklarında ispat meselesi büyük önem taşımaktadır. Özellikle işçi tarafından gerçekleştirilen fesihlerde; ücret bordroları, banka kayıtları, SGK kayıtları, iş sözleşmesi, fesih bildirimi, ihtarnameler, yazışmalar, tanık anlatımları, puantaj kayıtları, fazla çalışma kayıtları gibi deliller uyuşmazlığın çözümünde önem taşıyabilir.</p>

<p>İşçinin haklı nedenle fesih iddiasında bulunması halinde, feshe dayanak oluşturan olayların somutlaştırılması ve hukuki neden ile maddi olay arasındaki ilişkinin ortaya konulması gerekir.</p>

<p><strong>15. Kıdem Tazminatı Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk</strong></p>

<p>İş sözleşmesinin sona ermesinden kaynaklanan işçilik alacaklarına ilişkin uyuşmazlıklarda, dava açılmadan önce arabuluculuk sürecinin işletilmesi dava şartı niteliğindedir. Bu nedenle kıdem tazminatı alacağının dava konusu edilmesinden önce zorunlu arabuluculuk sürecinin tamamlanması gerekir.</p>

<p><strong>16. Değerlendirme ve Sonuç</strong></p>

<p>Kıdem tazminatı, Türk iş hukukunda iş sözleşmesinin sona ermesine bağlanan ve kanuni koşulların gerçekleşmesiyle doğan önemli bir işçilik alacağıdır. Kıdem tazminatına hak kazanma bakımından temel olarak üç unsurun birlikte değerlendirilmesi gerekir: işçinin kanun kapsamında bulunması, en az bir yıllık çalışma süresinin gerçekleşmesi ve iş sözleşmesinin kıdem tazminatına hak kazandıran bir nedenle sona ermesi. Özellikle işçi tarafından gerçekleştirilen fesihlerde, “istifa” kavramı ile “haklı nedenle fesih” kavramlarının birbirinden ayrılması büyük önem taşımaktadır. İşçinin kendi isteğiyle işten ayrılması kural olarak kıdem tazminatı hakkı doğurmamakla birlikte, 1475 sayılı Kanun’un 14. maddesinde düzenlenen özel haller ile 4857 sayılı Kanun’un 24. maddesinde düzenlenen haklı fesih nedenlerinin bulunması halinde farklı bir hukuki sonuç ortaya çıkabilmektedir.</p>

<p>Sonuç olarak kıdem tazminatı hakkının belirlenmesinde yalnızca çalışma süresinin esas alınması yeterli değildir. İş sözleşmesinin sona erme biçimi, fesih iradesinin kime ait olduğu, fesih nedeni, haklı fesih şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediği, fesih tarihleri, deliller ve ilgili sosyal güvenlik koşulları birlikte değerlendirilmelidir. Bu yönüyle kıdem tazminatı uyuşmazlıkları, salt hesaplama uyuşmazlığı olmaktan ziyade öncelikle iş sözleşmesinin sona erme nedeninin ve hukuki niteliğinin tespit edilmesini gerektiren uyuşmazlıklardır.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/09/yasir-dikmen-1.jpg" /></p>

<p><strong>Av. Yasir DİKMEN</strong></p>

<p><span style="color:#999999">---------</span></p>

<p><span style="color:#999999">1. 1475 sayılı İş Kanunu, m. 14.<br />
2. 4857 sayılı İş Kanunu, m. 17, 19, 20, 24, 25 ve 26.<br />
3. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, İş Kanunu Hakkında Sıkça Sorulan Sorular.<br />
4. Yargıtay kararları ve UYAP İçtihat Programı.<br />
5. Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, E. 2016/23607, K. 2019/21143, T. 14.11.2019.<br />
6. Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, E. 2014/18473, K. 2015/12660, T. 22.06.2015.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/turk-is-hukukunda-kidem-tazminatina-hak-kazanma-sartlari-hukuki-duzenlemeler-ve-yargitay-uygulamasi</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 13:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/terazi/tokmak-kitaplks.jpg" type="image/jpeg" length="40806"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İHBAR TAZMİNATI - ALT İŞVERENLİK İLİŞKİSİ - ASIL İŞVERENİN SORUMLULUĞU]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ihbar-tazminati-alt-isverenlik-iliskisi-asil-isverenin-sorumlulugu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ihbar-tazminati-alt-isverenlik-iliskisi-asil-isverenin-sorumlulugu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Son Çalışılan Şirketin İdarenin Alt İşvereni Olduğunun İspatlanamaması Davalı Bakanlığın Bu Döneme İlişkin İhbar Tazminatından Sorumlu Tutulamayacağı -  Hizmet Alımı Yapılan Şirketler ile SGK Kayıtlarının Örtüşmesi Ancak Son Çalışılan Şirketten İdarenin Hizmet Almadığının Resmi Yazıyla Bildirilmesi Karşısında Alt İşverenlik İlişkisinin Kanıtlanamadığı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.<br />
YARGITAY<br />
9. HUKUK DAİRESİ<br />
E. 2026/130<br />
K. 2026/977<br />
T. 5.2.2026</strong></p>

<p><strong>İHBAR TAZMİNATI </strong>( Son Çalışılan Şirketin İdarenin Alt İşvereni Olduğunun İspatlanamaması Davalı Bakanlığın Bu Döneme İlişkin İhbar Tazminatından Sorumlu Tutulamayacağı )</p>

<p><strong>ALT İŞVERENLİK İLİŞKİSİ</strong> ( Hizmet Alımı Yapılan Şirketler ile SGK Kayıtlarının Örtüşmesi Ancak Son Çalışılan Şirketten İdarenin Hizmet Almadığının Resmi Yazıyla Bildirilmesi Karşısında Alt İşverenlik İlişkisinin Kanıtlanamadığı )</p>

<p><strong>ASIL İŞVERENİN SORUMLULUĞU</strong> ( Asıl İşverenin Sadece Kendi Alt İşverenleri Nezdindeki Çalışmalardan Doğan İşçilik Alacaklarından Sorumlu Olduğu Sonradan Çalışılan ve Alt İşverenliği İspatlanamayan Şirket Döneminden Sorumlu Tutulamayacağı )</p>

<p>4857/m.25</p>

<p><strong>ÖZET:</strong> Dava, alt işveren işçisi olarak kamu hastanesinde çalışan davacının kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve yıllık ücretli izin alacaklarının tahsili istemine ilişkindir.</p>

<p>Dosyadaki ihale sözleşmeleri ile SGK kayıtlarının birlikte değerlendirilmesi sonucunda davacının 01.02.2005-30.03.2023 tarihleri arasında davalı Bakanlığın hizmet alımı yaptığı alt işverenler nezdinde çalıştığı anlaşılmış olup, bu döneme ilişkin hizmet süresinin kabulünde isabetsizlik bulunmadığı değerlendirilmiştir.</p>

<p>Buna karşılık davacının 01.04.2023-25.04.2023 tarihleri arasında çalıştığı son şirketin, davalı Bakanlığın ihale yoluyla hizmet aldığı alt işverenlerden biri olduğuna ilişkin dosyada herhangi bir delil bulunmadığı, ayrıca Devlet Hastanesi Başhekimliğinin yazısıyla bu şirketten hizmet alınmadığının bildirildiği anlaşılmıştır. Bu nedenle davacının son çalıştığı şirketin davalı Bakanlığın alt işvereni olmadığı kabul edilerek, bu döneme ilişkin ihbar tazminatından davalı Bakanlığın sorumlu tutulması hukuka aykırı bulunmuştur. Bu sebeple ihbar tazminatına ilişkin hükmün bozulmasına karar verilmiştir.</p>

<p><strong>DAVA : </strong>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı ... (Bakanlık) vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>KARAR : I. DAVA</strong></p>

<p>Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı ... Bakanlığına bağlı ... Devlet Hastanesinde son olarak Batı ... Sanayi ve Ticaret Limited Şirketinde ( ... Yemek Şirketi) olmak üzere ihale yoluyla hizmet alımı yapılan alt işverenler nezdinde 01.02.2005-30.03.2023 tarihleri arasında servis ve temizlik personeli olarak çalıştığını, iş sözleşmesini emeklilik nedeniyle sona erdirdiğini, davacının emeklilik sonrası 01.04.2023 tarihinden itibaren aynı iş ve işyerinde çalışmaya devam ettiğini, bu sırada yüklenici firmanın ... Yemek ve İkram Limited Şirketi (... Yemek Şirketi) olarak değişmiş olduğunu, müvekkilinin ... Yemek Şirketinde çalışmasını sürdürürken bu kez kıdem tazminatının ödenmesini istediği için işten çıkartıldığını, davacıya fesih tarihinde bordro çıplak ücretine ilaveten nakdi yol ve yemek yardımı ile ayrıca ayni olarak yemek yardımı yapıldığını, davacının 01.02.2005-30.03.2023 tarihleri arasıçalışma dönemi için kıdem tazminatına hak kazandığını, 01.04.2023-25.04.2023 tarihleri arası çalışma dönemi için ise ihbar tazminatına hak kazandığını, davacıya yıllık izinlerinin tam olarak kullandırılmadığını iddia ederek kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve yıllık ücretli izin alacağının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong></p>

<p>Davalı Bakanlık vekili cevap dilekçesinde; davalı Bakanlık ile davacının çalıştığı firmalar arasında personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alım sözleşmesi olmadığını, bu nedenle davacının işçilik alacaklarından davalı Bakanlığın asıl işveren sıfatıyla sorumlu tutulamayacağını, davacının kıdem tazminatı ve işçilik haklarından ... alacaklarından yüklenici firmaların sorumlu olduğunu, bunun yanı sıra talep edilen faiz oranlarının da fahiş bulunduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesi'nin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; dosyaya gelen Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) hizmet döküm kayıtları incelendiğinde davacının 01.02.2005-30.03.2023 tarihleri arasında ... Devlet Hastanesinde davalı ... Bakanlığından ihale ile iş alan alt işverenler nezdinde 18... ay 29 gün hizmetinin bulunduğu, Kuruma verilen 30.03.2023 tarihli bildirgede işten ayrılış sebebinin Kod (08) (emeklilik) olarak gösterildiği, 01.04.2023-25.04.2023 tarihleri arasında da ... Devlet Hastanesinde çalıştığı 25.04.2023 tarihli işten çıkış bildirgesinde fesih nedeninin deneme süreli iş sözleşmesinin işverence feshi Kod (...) olarak bildirildiği, davacının 01.02.2005-30.03.2023 tarihleri arası hizmeti yönünden kıdem tazminatı talebinde bulunduğu emekliliğe bağlı fesih nedenine göre kıdem tazminatına hak kazandığı, 01.04.2023-25.04.2023 tarihleri arası hizmet dönemi için ise ihbar tazminatı talebinde bulunduğu, feshin ihbar tazminatını hak etmeyecek şekilde gerçekleştiğinin veya ihbar öneli verildiğinin ispat olunmadığı gibi iş sözleşmesinin deneme süreli olduğuna dair delil de bulunmadığı görülmekle davacının bu dönem için ihbar tazminatına da hak kazandığı, davacının 18 tam yıllık hizmet süresine göre 354 gün yıllık ücretli izin hakkı olduğu, dosyada mevcut kayıtlara göre kullanılmayan 217 günlük izin hakkı olduğu anlaşılmakta ise de davacı asılın 200 gün yıllık izin hakkı olduğu yönünde beyanının bulunduğu, yapılan işe, ihale ve sözleşme belgelerine göre davalı Bakanlığın davacının alacaklarından asıl işveren sıfatıyla sorumlu bulunduğu gerekçesiyle ve yıllık ücretli izin alacağının ıslah edilmediği gözetilerek taleple bağlı kalınmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesi'nin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesi'nin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; Mahkemece verilen kararın 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 297. maddesine uygun olduğu, 4857 Sayılı İş Kanunu'nun 2. maddesi gereğince davalının hüküm altına alınan alacaklardan asıl işveren sıfatıyla sorumlu bulunduğu, genel ispat kuralları, iş sözleşmesinin fesih tarihi, arabuluculuk son tutanak tarihi ile dava ve ıslah tarihleri itibarıyla dava konusu alacakların zamanaşımına uğramadığı, hükmolunan faiz başlangıç tarihleri ve türlerinde hata görülmediği, kararın dayandığı deliller, kanuni gerektirici sebepler, İlk Derece Mahkemesince delillerin toplanmasında ve değerlendirilmesinde isabetsizlik bulunmadığı gerekçesiyle istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong></p>

<p>A. Temyiz Sebepleri</p>

<p>Davalı vekili temyiz dilekçesinde;</p>

<p>1. Dava konusu alacakların zamanaşımına uğradığını,</p>

<p>2. Davacının çalışmış olduğu yüklenici Şirketler ile yapılan hizmet alım sözleşmeleri ve bu sözleşmelerin eki Teknik ve İdari Şartnamelere göre yüklenicinin belirtilen sayıda işçi ile hizmet sunmayı taahhüt ettiğini, bu taahhüdünü yerine getirirken yürürlükte bulunan mevzuatlara göre işçi alma, çıkarma, işçilerin iş hukukundan ... haklarının ödenmesinde yüklenici Şirketin sorumlu olduğunu, İdarenin bu konuda hiçbir sorumluluk taşımadığını,</p>

<p>3. Davacının İdarenin bünyesinde gerçekleşmeyen çalışmalarının da hizmet süresine dâhil edilmiş olduğunu,</p>

<p>4. Kararın usul ve kanuna aykırı olduğunu, bilirkişi raporunun yeterli ve gerekli incelemeler yapılmaksızın, cevap dilekçesinde yer alan hususlara değinilmeksizin hazırlandığını, yanlış ve yüksek hesaplamalar yapıldığını, bilirkişi raporuna ve ıslah dilekçesine yapılan itirazların dikkate alınmadığını hükme dayanak alınamayacağını, mahkemece eksik inceleme ile karar verildiğini,</p>

<p>5. Davacının yıllık izin belgeleri çalıştığı Şirketlerden temin edilmeden yıllık ücretli izin alacağına hükmedildiğini,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>6. Faiz oranları ve faiz başlangıç tarihleri bakımından da hatalı karar verildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe</p>

<p>Uyuşmazlık, davacının hizmet süresi, hüküm altına alınan alacakların ispat ve hesaplanması ile davalı Bakanlığın sorumluluğu, zamanaşımı ve hükmedilen faiz hususlarındadır.</p>

<p>1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davalı vekilinin aşağıdaki paragrafın kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.</p>

<p>2. Davacı 30.03.2023 tarihinde emeklilik nedeniyle iş sözleşmesini sona erdirdikten sonra 01.04.2023-25.04.2023 tarihleri arasında da davalı Bakanlık nezdinde çalıştığını, son olarak ihaleyi alan ... Yemek Şirketinde çalışması sürerken kıdem tazminatının ödenmesini istediği için işten çıkartıldığını ileri sürerek bu dönem bakımından ihbar tazminatına hükmedilmesini istemiştir.</p>

<p>Dosyaya CD içerisinde davacının çalıştırıldığı malzeme ve işçilik dâhil yemek pişirme kahvaltı hazırlama ve dağıtım işi hizmeti alımlarına ilişkin 2007-2025 yılları arası sözleşmeler gönderilmiş olup hizmet alımı yapılan söz konusu Şirketlerin; ... İnşaat,... İnşaat, Yemekçim Tabldot, ... Hizmetler, ... Kaynakları, ..., ..., ... ... Gıda Şirketleri olduğu görülmekle davacının SGK hizmet cetveli ve işe giriş bildirgelerinde işvereni olarak görünen Şirketler ile örtüşmektedir. Davacının 2014/1-2. aylar çalıştığı anlaşılan ... Grup firmasına ait sözleşmeye CD içinde rastlanmamış ise de bu döneme ilişkin işe giriş bildirgelerinde, işyerinin ... Devlet Hastanesi olarak görülmesi sebebiyle 01.02.2005-30.03.2023 tarihleri arasındaki dönem bakımından kabul edilen hizmet süresinde isabetsizlik bulunmamaktadır.</p>

<p>Ne var ki davacının 01.04.2023-25.04.2023 tarihleri arasında çalışmış olduğu ... Yemek Şirketinin davalı Bakanlığın ihale yoluyla hizmet alımı yaptığı alt işveren şirketlerden olduğuna dair dosyada herhangi bir delil bulunmadığı gibi ... Devlet Hastanesi Başhekimliği tarafından dosyaya gönderilen 07.06.2023 tarihli yazıda "... Yemek Şirketi" unvanlı bir Şirketten hizmet alınmadığı bildirilmiştir. Kaldı ki davacının 30.03.2023 tarihinde emeklilik sebebiyle çıkışı yapıldıktan sonra ertesi gün yeniden ... Şirketinde işe girişinin yapıldığı ancak 18.04.2023 tarihinde bu Şirketten Kod (48) "4857 Sayılı Kanun Madde 25-II-g İşçinin işverenden izin almaksızın veya haklı bir sebebe dayanmaksızın ardı ardına iki işgünü veya bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil gününden sonraki iş günü, yahut bir ayda üç işgünü işine devam etmemesi" sebebi ile çıkışının yapıldığı ve 19.04.2023 tarihinde ... Yemek Şirketine girişinin yapıldığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>Hükme esas alınan raporda 01.04.2023-25.04.2023 tarihleri aralığında da davacının davalı Bakanlık nezdinde çalıştığı kabulüyle ve 25.04.2023 tarihinde deneme süreli iş sözleşmesinin feshi Kod (01) ile çıkışının yapıldığı gerekçesiyle bu dönem için ihbar tazminatı hesaplaması yapılmış ise de yukarıda yapılan açıklamalara göre ve ... Devlet Hastanesi Başhekimliği tarafından ... Yemek unvanlı bir Şirketten hizmet alınmadığının açıkça belirtilmiş olduğu da dikkate alındığında, davacının son çalıştığı Şirketin davalı ... Bakanlığının alt işvereni olmadığı anlaşılmakla davalı aleyhine ihbar tazminatına hükmolunması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.</p>

<p><strong>SONUÇ :</strong> Açıklanan sebeplerle;</p>

<p>1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,</p>

<p>2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,</p>

<p>Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 05.02.2026 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.</p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">kazanci.com</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ihbar-tazminati-alt-isverenlik-iliskisi-asil-isverenin-sorumlulugu-1</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 13:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/yargi/yargitayysf74.jpg" type="image/jpeg" length="61319"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[LAWFARE DAVALARINDA SAVUNMA]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/lawfare-davalarinda-savunma-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/lawfare-davalarinda-savunma-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Lawfare meselesini daha önce, yargılamanın kendisinin fiilî bir cezaya dönüşmesi ve Hibrit Kopuş Savunmasının böyle bir yargılama karşısındaki işlevi bakımından ele almıştım. O yazıda üzerinde durduğum asıl mesele, ceza muhakemesinin görünürdeki işlevinden uzaklaşarak kişiyi etkisizleştiren bir meka...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Lawfare meselesini daha önce, yargılamanın kendisinin fiilî bir cezaya dönüşmesi ve Hibrit Kopuş Savunmasının böyle bir yargılama karşısındaki işlevi bakımından ele almıştım. O yazıda üzerinde durduğum asıl mesele, ceza muhakemesinin görünürdeki işlevinden uzaklaşarak kişiyi etkisizleştiren bir mekanizmaya dönüşmesi ihtimali ve savunmanın bu durumda nasıl bir tutum alabileceğiydi. Bu yazıda aynı tartışmayı yeniden kurmak yerine, daha dar fakat uygulama bakımından belki de daha güç bir sorunun peşinden gitmek istiyorum: Bir müdafi, önündeki soruşturma veya kovuşturmanın gerçekten lawfare niteliği taşıdığını nasıl anlayacak ve daha önemlisi, bunu hukukî bir iddia hâline nasıl getirecektir?</p>

<p>“Bu dava siyasidir” demek kolaydır. Ceza avukatlığı bakımından güç olan, bu kanaati dosyanın içinden çıkarılabilir, denetlenebilir ve başkası tarafından da tartışılabilir bir teze dönüştürmektir. Çünkü lawfare iddiası yalnızca bir kararın yanlış olduğunu, bir işlemin hukuka aykırı bulunduğunu veya sanığın siyasi kimliğe sahip olduğunu söylemekten daha fazlasını gerektirir. Burada tartışılan şey, ceza muhakemesi yetkisinin görünürdeki hukuki amacından uzaklaşıp uzaklaşmadığıdır.</p>

<p><strong>Her hukuka aykırılık lawfare değildir</strong></p>

<p>Bir ceza soruşturmasındaki hukuka aykırılığı göstermek çoğu zaman daha alışıldık bir hukuk faaliyetidir. Aramanın koşulları oluşmamıştır, tutuklama gerekçesi soyuttur, delil hukuka aykırı elde edilmiştir, savunmanın tanığı dinlenmemiş veya mahkeme önemli bir itiraza cevap vermemiştir. Bunların her birinin mevzuatta ve içtihatta karşılığını bulmak mümkündür.</p>

<p>Lawfare iddiasında ise başka bir katman daha vardır. Sadece “Bu işlem hukuka uygun mudur?” diye sormayız; yetkinin hangi amaç doğrultusunda kullanıldığını da tartışmaya açarız. İşin güçlüğü de burada başlar. Hiçbir soruşturma makamının dosyaya “Bu kişiyi siyaseten etkisizleştirmek için soruşturuyorum” şeklinde bir not düşmesi beklenemez. Eğer amaç dışı bir kullanım gerçekten mevcutsa bunun da hukuk dili içerisinde, soruşturma ve mahkeme kararlarının olağan biçimleri korunarak gerçekleşmesi daha muhtemeldir.</p>

<p>Bu nedenle lawfare savunmasının niyet okumaya dönüşmemesi gerekir. Müdafiin işi savcının veya hâkimin zihninden geçenleri tahmin etmek değildir. Böyle bir yöntem savunmayı hukuk alanından hızla çıkarır ve ispatı mümkün olmayan siyasi kanaatlere bağımlı hâle getirir. Buna karşılık birbirinden bağımsızmış gibi görünen işlemlerin zaman içinde nasıl bir araya geldiğini, hangi sonuçları doğurduğunu ve bunların aynı yönde sistematik biçimde birikip birikmediğini göstermek mümkündür.</p>

<p>Lawfare literatüründeki ihtiyat da burada anlam kazanıyor. Her hukuk ihlali hukukun stratejik biçimde kötüye kullanılması değildir. Yanlış karar ağır sonuç doğurabilir; fakat ağır sonuç, o kararın başka bir amaç için verildiğini tek başına kanıtlamaz. Buna karşılık başlangıçta küçük görünen bazı usul tercihleri, belirli bir kişiyi etkisizleştiren daha büyük bir bütünün parçalarına dönüşebilir. Bu yüzden kavramı genişletmek değil, dar ve dikkatli kullanmak gerekir. Lawfare her kötü davanın adı hâline geldiği anda açıklayıcı gücünü de kaybeder.</p>

<p><strong>İki dosya</strong></p>

<p>Lawfare şüphesinin bulunduğu bir ceza yargılamasında müdafiin önünde aslında iki ayrı dosya bulunduğunu düşünüyorum. Birincisi mahkemenin önündeki bildiğimiz ceza dosyasıdır. İddianame, tanık anlatımları, HTS kayıtları, banka hareketleri, bilirkişi raporları, dijital materyaller, arama ve el koyma tutanakları, ara kararlar ve diğer deliller bu dosyanın içindedir. Burada klasik soru değişmez: Sanık isnat edilen suçu işlemiş midir?</p>

<p>Savunmanın bu dosyayı ihmal etmesi mümkün değildir. Suçun maddi ve manevi unsurları, delilin hukuka uygunluğu ve güvenilirliği, sanıkla fiil arasındaki bağ, tanık anlatımlarındaki çelişkiler ve alternatif açıklamalar bütün ciddiyetiyle tartışılmalıdır. Hatta lawfare şüphesinin bulunduğu davalarda klasik savunmanın daha da titiz yapılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hukukun araçsallaştırıldığı ileri sürülüyorsa, buna verilecek ilk cevap yine hukukun kendi ölçülerinin eksiksiz uygulanmasını istemektir.</p>

<p>Bununla birlikte yalnız bu dosyayı okumak yetmez. Müdafiin aynı zamanda yargılamanın nasıl oluştuğunu gösteren ikinci bir dosya tutması gerekir. Soruşturma hangi tarihte başlamıştır, o tarihten hemen önce ne olmuştur, yıllardır bilinen bir olay neden belirli bir anda suç şüphesine dönüşmüştür, ilk delil nedir, daha sonraki soruşturmalar hangi gelişmeler üzerine açılmıştır, tutuklama hangi aşamada devreye girmiştir, tahliye ihtimali doğduğunda yeni bir soruşturma veya başka bir suç isnadı ortaya çıkmış mıdır? Aynı olay hakkında başlangıçta kullanılan gerekçeler ile sonraki gerekçeler arasında nasıl bir değişiklik vardır?</p>

<p>Birinci dosya suçlamayı gösterir; ikinci dosya ise suçlamanın nasıl kurulduğunu. Lawfare iddiası bakımından bu ikisini birlikte okumak gerekir. Yalnız ikinci dosyaya bakmak savunmayı siyasallaştırır, yalnız birinci dosyaya bakmak ise yargılamanın bütününü gözden kaçırabilir.</p>

<p><strong>Kronoloji neden önemlidir?</strong></p>

<p>Ceza avukatı doğal olarak delile bakar. Fakat bazı dosyalarda delilin kendisinden önce, onun ne zaman ortaya çıktığı ve ne zaman hukuki anlam kazandığı önem taşıyabilir. Uzun süredir bilinen bir olayın belirli bir siyasi gelişmenin ardından soruşturma konusu yapılması, daha önce suç şüphesi doğurmayan bir bilginin kişinin adaylığı, görevi veya kamuoyu önündeki konumu değiştikten sonra farklı yorumlanmaya başlanması tek başına elbette lawfare kanıtı değildir. Bunun pek çok makul açıklaması bulunabilir.</p>

<p>Aynı ihtiyat, tahliye ihtimali doğduğunda başka bir soruşturmanın açılması veya mevcut suç vasfının tartışmalı hâle gelmesinden sonra yeni bir hukuki nitelendirmenin gündeme gelmesi bakımından da geçerlidir. Yeni delil gerçekten o tarihte elde edilmiş olabilir, yeni bir ihbar bulunabilir veya soruşturmanın doğal seyri böyle gelişmiş olabilir. Savunma bu ihtimalleri baştan dışlamamalıdır. Fakat benzer gelişmeler tekrarlanıyorsa, her defasında sanığın hukukî durumunu ağırlaştıran yeni bir işlemin tam kritik eşikte ortaya çıkması artık ayrıca incelenmeyi hak eder.</p>

<p>Kronolojinin değeri tam burada ortaya çıkar. Ayrı ayrı bakıldığında normal görünen işlemler tarih sırasına yerleştirildiğinde farklı bir ilişki gösterebilir. Bu yüzden lawfare savunmasında tarihler sadece dosyanın düzeni için tutulmaz; olaylar arasındaki bağlantının anlaşılması bakımından da önemlidir. Bazen bir kararın içeriğinden çok, hangi olaydan hemen önce veya sonra verildiği açıklayıcı olabilir.</p>

<p><strong>Yapılan kadar yapılmayan da önemlidir</strong></p>

<p>Lawfare iddiasında seçicilik ayrıca incelenmesi gereken bir alandır. Ceza muhakemesinde çoğunlukla yapılan işlemleri tartışırız; oysa bazı dosyalarda yapılmayan işlemler de aynı ölçüde anlamlı olabilir. Benzer durumda bulunan başka kişiler hakkında soruşturma açılmış mıdır? Aynı davranışı gerçekleştirenler bakımından aynı suç vasfı uygulanmış mıdır? Benzer ekonomik ilişkiler, toplantılar, telefon trafiği veya para hareketleri başka dosyalarda nasıl değerlendirilmiştir?</p>

<p>Bu karşılaştırma kolaycılığa kaçmadan yapılmalıdır. “Başkaları hakkında soruşturma açılmadı” demek hukukî bir argüman için yeterli değildir. Karşılaştırılan kişilerin ve olayların gerçekten benzer olduğunun gösterilmesi gerekir. Fiiller, delil durumu, zaman ve kişilerin hukuki konumları farklıysa karşılaştırma anlamsızlaşır. Fakat gerçekten karşılaştırılabilir olaylarda benzer fiillerden yalnız bir kısmı soruşturma konusu yapılıyor, aynı nitelikteki delile kişiye göre farklı anlam yükleniyorsa savunmanın bunun nedenini sorması doğaldır.</p>

<p>Seçicilik yalnız kişiler arasında değil, hukuki değerlendirme biçimleri arasında da ortaya çıkabilir. Bir dosyada “olağan ticari ilişki” sayılan olgunun başka bir dosyada örgütsel bağın göstergesi kabul edilmesi veya benzer telefon trafiğinin bir yerde hayatın olağan akışı içinde görülürken başka yerde kuvvetli suç şüphesinin temel unsuru hâline getirilmesi, farklılığın hukukî sebebinin açıklanmasını gerektirir. Lawfare her zaman hukukun uygulanmamasında ortaya çıkmaz; bazen sorun hukukun kime, ne zaman ve hangi yoğunlukta uygulandığındadır.</p>

<p><strong>Önce suç mu bulundu, önce sanık mı?</strong></p>

<p>Bir ceza soruşturmasının karakterini anlamak için en açıklayıcı sorulardan birinin bu olduğunu düşünüyorum. Olağan soruşturma mantığında önce bir olay vardır. Olay suç şüphesi doğurur, deliller toplanır ve deliller belirli kişilere ulaşır. Süreç kabaca suçtan sanığa doğru ilerler. Araçsallaştırılmış bir soruşturmada ise bunun tersi mümkündür. Önce kişi hedefe yerleşir; ardından onun geçmişi, ilişkileri, banka hareketleri, telefon görüşmeleri, toplantıları ve sosyal çevresi taranarak bunların içinden bir suç anlatısı kurulmaya başlanır. Bir insanın yıllara yayılan hayatında binlerce telefon görüşmesi, yüzlerce toplantı, seyahatler, mesleki ilişkiler ve para hareketleri bulunduğunu düşünürsek, yeterince büyük bir veri yığını içinden kuşkulu gösterilebilecek parçalar çıkarmanın ne kadar kolay olduğunu da görürüz.</p>

<p>Burada müdafiin her telefon görüşmesini, her tanışıklığı ve her toplantıyı açıklamaya çalışması bazen savunmayı iddianamenin kurduğu çerçeveye hapseder. Asıl tartışılması gereken, bu ilişkinin suçla nasıl bağlandığıdır. Telefon görüşmesinden hangi sonuç çıkarılmaktadır? Bu sonuç isnat edilen suçun hangi unsuruna ilişkindir? Ara basamaklarda somut delil var mıdır, yoksa bir varsayım bir diğerinin dayanağı hâline mi gelmiştir?</p>

<p>Dosyanın hacmi ile delilin kuvveti aynı şey değildir. Binlerce sayfanın bulunması, binlerce sayfalık suç delili bulunduğu anlamına gelmez. Savunmanın bazen bütün o hacmi sadeleştirerek “Hangi somut delil suçun hangi unsurunu ispatlıyor?” sorusuna dönebilmesi gerekir.</p>

<p><strong>Koruma tedbirinin yalnız adına bakmamak</strong></p>

<p>Lawfare tartışmasında tutuklamanın özel bir yeri vardır. Hukuken tutuklama ceza değildir; ceza muhakemesinin sağlıklı yürütülmesini güvence altına almak üzere öngörülmüş istisnai bir koruma tedbiridir. Bununla birlikte uygulamadaki sonuçları bazen hükümden çok daha erken ortaya çıkar. Bir siyasetçi görevini yapamaz, bir iş insanının şirket düzeni bozulabilir, bir gazeteci yayın faaliyetinden uzaklaşabilir veya bir sivil toplum temsilcisinin kamusal etkisi ortadan kaldırılabilir. Bunların varlığı tutuklamayı kendiliğinden lawfare hâline getirmez. Tutuklamanın doğasında zaten ağır bir özgürlük sınırlaması vardır. Asıl soru, tedbirin muhakeme bakımından meşru işlevi zayıfladığı veya ortadan kalktığı hâlde başka sonuçları nedeniyle sürdürülüp sürdürülmediğidir.</p>

<p>Deliller büyük ölçüde toplanmışsa karartma tehlikesi hangi somut olguya dayanıyor? Sanığın kaçacağına ilişkin kişisel veri nedir? Adli kontrol tedbirlerinin yetersizliği neden açıklanamıyor? Dosyanın delil yapısı aylar içinde önemli ölçüde değiştiği hâlde tutuklama kararlarının gerekçesi neden aynı kalıyor? Bunlar yalnız tek bir karar üzerinden değil, kararların zaman içerisindeki seyri üzerinden incelenmelidir.</p>

<p>On beş aylık tutuklamada önümüzde on beş farklı karar bulunabilir. Fakat lawfare iddiası bakımından bazen on beş kararın ayrı ayrı ne söylediğinden çok, yan yana konulduğunda ne söylemediği önem taşır. Dosya değişmiş, gerekçe değişmemişse bu durum savunma tarafından görünür hâle getirilmelidir.</p>

<p><strong>AİHS’nin 18. maddesi ve amaç meselesi</strong></p>

<p>Lawfare kavramı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer almıyor. Buna rağmen Sözleşme’nin 18. maddesinin geliştirdiği amaç denetimi, bu tür davalarda nasıl düşünmemiz gerektiği konusunda önemli bir çerçeve sunuyor. Maddenin özü, Sözleşme kapsamında haklara getirilen sınırlamaların öngörüldükleri amaçların dışında kullanılamamasıdır.</p>

<p>AİHM Büyük Dairesinin Merabishvili/Gürcistan kararında geliştirdiği yaklaşım bu bakımdan özellikle önemlidir. Bir tedbir görünürde meşru bir amaç taşıyabilir ve aynı zamanda başka bir amaca da hizmet edebilir. Böyle bir durumda mesele, yetkililerin psikolojik dünyasını çözmek değil, somut olayın bütünü içerisinde hangi amacın baskın hâle geldiğini belirlemektir.</p>

<p>Bu yöntem lawfare savunması bakımından çok değerlidir. Çünkü “Savcı aslında ne düşünüyordu?” veya “Hâkim gerçekte ne amaçladı?” gibi ispatlanması neredeyse imkânsız sorular yerine, nesnel olayların toplamına bakmamızı sağlar. Soruşturmanın zamanlaması, siyasi bağlam, kullanılan tedbirler, kararların değişen delil durumuna rağmen sabit kalan gerekçeleri, savunma taleplerine yaklaşım ve olayların birbirini takip etme biçimi birlikte değerlendirildiğinde bir amaç tartışması yapılabilir.</p>

<p>Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 2) kararı, siyasi bağlam ile özgürlükten yoksun bırakmanın amacı arasındaki ilişkinin bu yöntemle nasıl değerlendirilebileceğini gösteren önemli örneklerdendir. Kavala/Türkiye (No. 2) kararı da amaç denetimini yalnızca soyut bir tartışma olmaktan çıkarıp ceza sürecinin bütünüyle ilişkilendiren yeni bir aşamayı temsil ediyor. Buradan her siyasi davanın lawfare olduğu sonucu çıkmaz. Tam tersine bu içtihatların öğrettiği şey, böyle ağır bir iddianın siyasi kanaatle değil olayların birbirine bağlanmasıyla kurulabileceğidir.</p>

<p><strong>Örüntü nasıl gösterilir?</strong></p>

<p>Lawfare iddiasının merkezinde bana göre örüntü ispatı bulunmalıdır. Tek bir olayın olağan dışı olduğunu göstermek başka, birçok olayın aynı yönde sistematik biçimde biriktiğini göstermek başkadır. Savunma burada işlemlerin birbirleriyle ilişkisini kurmak zorundadır.</p>

<p>Soruşturmanın belirli bir siyasi gelişmenin hemen ardından başladığını düşünelim. Daha önce bilinen ilişkiler yeni bir anlam kazanmış olsun. Sanık tutuklanmış, lehe delil taleplerinin önemli bir kısmı reddedilmiş, dosyanın içeriği değiştiği hâlde tutuklama gerekçeleri tekrarlanmış ve tahliye ihtimali doğduğu bir aşamada başka bir soruşturma açılmış olsun. Bunların her biri için ayrı ayrı makul açıklamalar getirilebilir. Soruşturma gerçekten o tarihte tamamlanmış olabilir, mahkeme delili farklı değerlendirmiş olabilir veya yeni soruşturma yeni bir ihbar üzerine başlamış olabilir.</p>

<p>Savunma bu ihtimalleri göz ardı ederek değil, bunları sınayarak ilerlemelidir. Çünkü lawfare iddiasını güçlü kılan şey, alternatif açıklamalara hiç yer vermemek değil, bu açıklamaların somut olay karşısında neden yetersiz kaldığını gösterebilmektir. Olaylar aynı yönde birikiyor, her hukuki dönemeçte kişi aleyhine benzer sonuç ortaya çıkıyor ve bunun olağan ceza muhakemesi içinde makul bir açıklaması giderek güçleşiyorsa artık örüntüden söz etmek mümkündür.</p>

<p>Bu yöntemde savunmanın söylemesi gereken “Bana inanın, bu dava siyasidir” değildir. Dosyanın ilgili bölümlerini yan yana koyup mahkemeye “Bunlara birlikte bakınız” diyebilmektir.</p>

<p><strong>Kararlar yalnız tek tek okunmamalı</strong></p>

<p>Aynı nedenle lawfare şüphesi bulunan dosyalarda kararların karşılaştırmalı okunması gerekir. İlk tutuklama kararındaki gerekçe ile altı ay sonraki gerekçe arasında ne değişmiştir? Dosyaya yeni delil girmiş midir? Savunmanın sunduğu karşı deliller değerlendirilmiş midir? Mahkeme yeni duruma cevap vermiş midir, yoksa önceki kararın dili küçük değişikliklerle tekrar mı edilmiştir?</p>

<p>Aynı yöntem ara kararlar için de kullanılabilir. Savunmanın tanık, bilirkişi, keşif veya belge talepleri hangi gerekçelerle reddedilmiş, iddia makamının benzer nitelikteki talepleri nasıl karşılanmıştır? Bir tek ret kararı fazla şey söylemeyebilir; fakat iki yıllık yargılamada savunmanın hemen bütün delil talepleri soyut gerekçelerle reddedilirken iddia makamının taleplerine farklı yaklaşılmışsa bu artık yargılamanın bütünü bakımından da incelenmelidir.</p>

<p>Ceza dosyasını sadece yukarıdan aşağıya, belge belge okumaya alışığız. Lawfare iddiasında bazen yatay okuma daha açıklayıcıdır. Benzer kararları yan yana koymak, aynı gerekçenin farklı aşamalardaki kullanımını karşılaştırmak ve zaman içerisinde ortaya çıkan değişiklikleri görmek, tek bir kararın ayrıntılı incelenmesinden daha fazla şey söyleyebilir.</p>

<p><strong>Savunmanın kendi arşivi</strong></p>

<p>İkinci dosya yöntemi, savunmanın yalnız UYAP’taki dosyaya güvenmemesini de gerektirir. Önemli soruşturma ve kovuşturma tarihleri, tutuklama ve tahliye kararları, savunmanın delil talepleri, bunlara verilen cevaplar, yeni soruşturmaların başlangıç tarihleri ve dosyanın yönünü değiştiren gelişmeler ayrıca kaydedilmelidir.</p>

<p>Bunun için son derece karmaşık bir sistem kurmaya gerek yoktur. Düzenli bir kronoloji, karar karşılaştırma tablosu ve önemli usul olaylarına ilişkin kısa notlar çoğu zaman yeterlidir. Özellikle aynı olayın savcılık veya mahkeme tarafından farklı tarihlerde nasıl nitelendirildiğinin kaydedilmesi yararlı olabilir. Başlangıçta tali sayılan bir olgu daha sonra suçlamanın merkezine yerleşmişse veya soruşturmanın ilk teorisi zaman içinde değişmişse bu değişimin neye dayandığı görülmelidir.</p>

<p>Dunlap’ın askerî bağlamda kullandığı “operational verification” düşüncesi burada ilginç bir benzerlik sunuyor. Olayların meydana geldikleri sırada kayda alınması ve daha sonra sürecin doğru biçimde yeniden kurulabilmesine imkân sağlayacak verilerin korunması gerektiğini vurguluyor. Ceza savunmasına taşındığında bunun karşılığı oldukça basittir: Savunma hafızaya güvenmemelidir. Bir yıl sonra “O duruşmada böyle olmuştu” demek ile o gün zapta geçirilmiş itirazı, mahkeme kararını ve tarihlendirilmiş savunma notunu göstermek aynı şey değildir. Özellikle uzun süren dosyalarda insan hafızası olayları birbirine karıştırır, bazı ayrıntılar önemini sonradan kazanır. Bu nedenle müdafi, yalnız sanığın savunmasını değil, yargılamanın seyrini de belgelemelidir.</p>

<p><strong>Tutanağın önemi</strong></p>

<p>Bu ikinci dosyanın merkezinde yine duruşma tutanağı bulunur. Bir soru sorulamaması, tanığın dinlenmemesi, savunmanın önemli açıklamasının tutanağa geçmemesi veya bir delil talebinin gerekçesiz reddedilmesi o gün için küçük bir usul tartışması gibi görünebilir. Fakat aynı nitelikte olayların tekrarlandığı uzun bir yargılamada bunların toplamı başka bir anlam kazanabilir. Bu nedenle savunmanın gerektiğinde “Bu hususun duruşma tutanağına geçirilmesini talep ediyoruz” demekten çekinmemesi gerekir. Ancak burada da ölçüyü kaybetmemek önemlidir. Her tartışmayı tutanağa geçirme ısrarı yargılamayı kilitleyebilir ve gerçekten önemli olan olayların ağırlığını azaltabilir. Zapta geçirilmesi gereken hususlar, daha sonra adil yargılanma, savunma hakkı veya amaç denetimi bakımından anlam taşıyabilecek nitelikte olmalıdır.</p>

<p>Tutanak yalnız o günün kaydı değildir. İstinaf, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve gerektiğinde AİHM yıllar sonra dosyaya baktığında duruşmanın ne şekilde yürütüldğini büyük ölçüde o kayıtlardan öğrenecektir. Müdafi bu nedenle sadece bugünkü mahkemeye değil, dosyanın gelecekteki okuyucularına da savunma yaptığını unutmamalıdır.</p>

<p><strong>Hibrit Kopuş Savunmasının buradaki yeri</strong></p>

<p>Hibrit Kopuş Savunmasını daha önce ayrıntılı biçimde ele aldığım için burada yeniden tanımlamak veya müdahalenin derecelerini baştan anlatmak istemiyorum. Bu yazı bakımından önemli olan, yöntemin lawfare iddiasını siyasi protestoya dönüştürmeden yargılamanın kendi içinden görünür kılabilmesidir.</p>

<p>Müdafi olağan hukuk araçlarını kullanmayı sürdürür. Delil ister, soru sorar, bilirkişiye itiraz eder, tahliye talebinde bulunur, tutanak konusunda ısrar eder ve kanun yollarına başvurur. Başlangıçta karşılaştığı her hatayı lawfare olarak adlandırmaz. Fakat sorunlar münferit olmaktan çıkıp aynı yönde tekrarlanmaya başladığında yalnız tek tek işlemleri değil, bunların yargılamanın bütünü bakımından ortaya çıkardığı tabloyu da tartışmaya açar.</p>

<p>Bu bakımdan Hibrit Kopuş, lawfare’ın varlığını peşinen kabul eden bir yöntem değildir. Önce olağan hukukun işlemesini talep eder ve gerçekten işleyip işlemediğini sınar. Olağan hukuk araçları sanığın durumundan bağımsız biçimde kendi işlevlerini yerine getiriyorsa özel bir “kopuş” ihtiyacı da doğmaz. Fakat aynı araçlar sistematik biçimde işlevsizleşiyor, savunma talepleri sürekli aynı yönde karşılıksız kalıyor ve ortaya çıkan tablo artık tekil hatalarla açıklanamıyorsa savunma yöntemin kendisini de tartışmaya açabilir. Hibrit Kopuşun lawfare bakımından değeri sertliğinde değil, tam da bu teşhis yeteneğinde aranmalıdır.</p>

<p><strong>Lawfare savunması davayı siyasallaştırmak değildir</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Buradaki en önemli yanlış anlamalardan biri de lawfare iddiasının ceza davasını siyasi tartışmaya çevirmek anlamına geldiği düşüncesidir. Bana göre bunun tam tersi doğrudur. İyi kurulmuş bir lawfare savunması, araçsallaştırıldığı ileri sürülen yargılamayı yeniden hukuk zeminine çekme çabasıdır.</p>

<p>Savunma, “Müvekkilim siyasetçi olduğu için yargılanamaz” demez; isnadın hangi somut delile dayandığını sorar. “Bu dava siyasidir, dolayısıyla tutuklama yapılamaz” demek yerine kuvvetli suç şüphesinin hangi olgudan çıkarıldığını, kaçma veya delilleri karartma tehlikesinin nasıl somutlaştırıldığını ve adli kontrolün neden yetersiz sayıldığını tartışır. Siyasi iktidarın niyetine ilişkin iddialarla yetinmek yerine soruşturmanın başlangıç tarihini, seçiciliği, koruma tedbirlerinin seyrini ve kararlar arasındaki ilişkiyi ortaya koyar. Bu yaklaşımın özünde aslında son derece mütevazı bir talep vardır: Sanığa ayrıcalık tanınması değil, olağan ceza muhakemesi standartlarının uygulanması. Lawfare iddiasının hukukileşmesi de ancak burada mümkündür. “Bize özel davranmayın; herkese uygulanan hukuku uygulayın” denilebildiği ölçüde savunma siyasi sloganın dışına çıkar.</p>

<p><strong>Lawfare kavramının kendisi de araçsallaştırılabilir</strong></p>

<p>Kavramın yaygınlaşmasının beraberinde getirdiği bir başka tehlikeyi de gözden kaçırmamak gerekiyor. Lawfare sözcüğü, hukukun araçsallaştırılmasını eleştirmek için ortaya çıkmış olsa bile zaman içinde kendisi bir araç hâline gelebilir. Devlet hakkında dava açan, insan hakları ihlalini mahkemeye taşıyan, uluslararası yargı yollarına başvuran veya siyasi sonuçları olabilecek meşru bir hukuki girişimde bulunan herkes kolayca “lawfare yapan” kişi olarak damgalanabilir.</p>

<p>Dunlap da bu konuda açık bir ihtiyat gösteriyor. Hukuki süreçleri meşru biçimde kullanan kişileri sırf mahkemeye başvurdukları için düşman gibi göstermenin hukukî ve ahlaki olarak yanlış olduğunu belirtmektedir. Bu uyarının iç hukuk bakımından da geçerli olduğunu düşünüyorum. Bir davanın siyasi sonuç doğurması, o davayı kendiliğinden lawfare yapmaz; nasıl ki sanığın siyasi kimliği onun hakkındaki soruşturmayı peşinen gayrimeşru hâle getirmiyorsa.</p>

<p>Bu yüzden yine başlangıçtaki soruya dönmek gerekir: Hukuki kurum kendi meşru amacı doğrultusunda mı kullanılmaktadır, yoksa görünürdeki hukuki amaç başka bir hedefe ulaşmanın aracına mı dönüşmüştür? Lawfare kavramı ancak bu disiplinle kullanılırsa hukukî ve analitik bir değer taşır.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Lawfare hakkında konuşmak kolay, onu dosyada göstermek zordur. Bunun böyle olması belki de doğrudur; çünkü devletin ceza muhakemesi yetkilerini amaç dışı kullandığını ileri sürmek hafif bir iddia değildir. Savunmanın böyle bir iddiayı ortaya koyarken büyük siyasi cümlelerden değil, küçük ve doğrulanabilir olgulardan başlaması gerekir.</p>

<p>Tarihleri yan yana koymak, kararları karşılaştırmak, benzer kişilere ve olaylara nasıl davranıldığını incelemek, delilin isnat edilen suçun hangi unsuruyla gerçekten bağlantılı olduğunu araştırmak, tutuklamanın muhakeme açısından hâlâ hangi işlevi yerine getirdiğini sorgulamak ve savunma taleplerine verilen cevapları kaydetmek bu nedenle önemlidir. Bunların hiçbiri tek başına lawfare’ı kanıtlamaz. Fakat olaylar aynı yönde birikiyor ve olağan ceza muhakemesi içinde açıklanması giderek güçleşen bir bütün meydana getiriyorsa savunma artık bu bütünün adını tartışabilir.</p>

<p>Lawfare şüphesinin bulunduğu bir dosyada müdafiin önünde bu nedenle iki dosya vardır. Birinde sanığın isnat edilen suçu işleyip işlemediği araştırılır; diğerinde ise ceza muhakemesinin neden ve nasıl bu biçimde yürütüldüğü. Bu iki dosyadan yalnız biriyle ilgilenen savunma eksik kalır. Sadece ikinci dosyaya bakıldığında hukuk yerini siyasete bırakabilir; yalnız ilkine bakıldığında ise yargılamanın bütününe yayılan amaç ve yöntem sorunu görünmez hâle gelebilir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunmasının burada sağladığı imkân, ikinci soruyu sorarken birinci soruyu unutmamaktır. Savunma ne hukuk tekniğini siyasi söyleme feda eder ne de olağan dışı olanı, “normal bir dava” görüntüsünü korumak uğruna görmezden gelir. Önce hukukun işlemesini ister, sonra gerçekten işleyip işlemediğini kaydeder ve ancak somut olayların ortaya çıkardığı tablo buna izin veriyorsa daha ileri bir amaç tartışmasına geçer.</p>

<p>Bu bakımdan lawfare savunmasının en önemli meselesi karşısındaki yargılamaya erkenden bir isim koymak değildir. Önce dosyanın konuşmasına izin vermektir. Zamanlama, seçicilik, delilin kuruluş biçimi, koruma tedbirlerinin seyri, savunma hakkına yaklaşım ve kararların birbirleriyle ilişkisi aynı noktaya yöneliyorsa, lawfare iddiası siyasi bir kanaat olmaktan çıkıp hukuken tartışılabilir bir teze dönüşebilir.</p>

<p>Müdafiin asıl hüneri de burada ortaya çıkar: niyet okumadan amacı gösterebilmek, tekil hatalar içinde kaybolmadan örüntüyü kurabilmek ve olağan dışı olanın, olağan bir ceza yargılamasının dili içinde görünmez hâle gelmesine izin vermemek. Bu anlamda lawfare savunması davayı siyasallaştırmak değil; araçsallaştırıldığı ileri sürülen yargılamayı yeniden hukukileştirmektir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" rel="noopener" target="_blank" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fahrettin-kayhan.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" rel="noopener" target="_blank" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Kaynakça</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">Arslan, Beyzanur, “Hukuk Savaşımının Kavramsal Çerçevesi ve Uygulamaları Üzerine Bir İnceleme”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, 2023.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Kayhan, Fahrettin, “</span><a href="https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-lawfare-bir-fiili-ceza-turu-olarak-yargilama" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Hibrit Kopuş Savunması Perspektifinden Lawfare: Bir Fiili Ceza Türü Olarak Yargılama</span></a><span style="color:#999999">”, </span><a href="https://www.hukukihaber.net" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Hukuki Haber</span></a><span style="color:#999999">, 25.04.2026.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Pehlivan, Mehmet, Yargı Silahı (Lawfare) – Hukukun Siyasal Muhalefetin Yok Edilmesine Yönelik Silah Olarak Kullanımı, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2026.</span></p>

<p><span style="color:#999999">AİHM, Merabishvili/Gürcistan [BD], B. No: 72508/13, 28.11.2017.</span></p>

<p><span style="color:#999999">AİHM, Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 2) [BD], B. No: 14305/17, 22.12.2020.</span></p>

<p><span style="color:#999999">AİHM, Kavala/Türkiye (No. 2) [BD], B. No: 2170/24, 25.08.2026.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/lawfare-davalarinda-savunma-1</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 10:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/09/terazi/themias.jpg" type="image/jpeg" length="94603"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 1. Ceza Dairesi'nin 2025/7342 E., 2026/4000 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-1-ceza-dairesinin-20257342-e-20264000-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-1-ceza-dairesinin-20257342-e-20264000-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 1. Ceza Dairesi'nin 15.05.2026 tarihli, 2025/7342 E., 2026/4000 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>1. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2025/7342 E., 2026/4000 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ:Ağır Ceza Mahkemesi<br />
SAYISI: 2024/1778 değişik iş<br />
İNCELEME KONUSU KARAR: İtirazın reddine<br />
KANUN YARARINA BOZMA<br />
YOLUNA BAŞVURAN : Adalet Bakanlığının istemi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : İlgili kararın kanun yararına bozulması</p>

<p>Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama suçundan Kocaeli 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 14.06.2023 tarihli ve 2022/310 Esas, 2023/201 Karar sayılı kararı ile 12... ay hapis cezasına mahkûm edilen ...'ın, iş bu cezasının ... Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda infazı sırasında, hükümlünün 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 10/6. maddesi uyarınca açık ceza infaz kurumuna ayrılmaya yönelik talebinin, cezasının 31.07.2023 tarihinden sonra 30.04.2024 tarihinde kesinleşmesi nedeniyle reddine dair .... İnfaz Hâkimliğinin 15.08.2024 tarihli ve 2024/3822 Esas, 2024/3890 Karar sayılı kararına karşı yapılan itirazın kabulü ile 15.08.2024 tarihli kararın kaldırılmasına ve hükümlünün talebinin ceza infaz kurumu tarafından değerlendirilmesine ilişkin .... İnfaz Hâkimliğinin 16.08.2024 tarihli ve 2024/3822 Esas, 2024/3890 Karar sayılı ek kararına karşı Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan itirazın kabulü ile .... İnfaz Hâkimliğinin 16.08.2024 tarihli kararının kaldırılmasına ve anılan hâkimliğin 15.08.2024 tarihli ve 2024/3822 Esas, 2024/3890 Karar sayılı kararına yönelik itirazın reddine dair mercii Kocaeli 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 06.09.2024 tarihli ve 2024/1778 değişik iş sayılı kararı ile ilgili olarak;</p>

<p>Adalet Bakanlığının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309 uncu maddesinin birinci fıkrası uyarınca, 01.10.2025 tarihli ve 94660652-105-41-1264-2025-Kyb sayılı evrakı ile kanun yararına bozma istemine istinaden düzenlenen, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 16.10.2025 tarihli ve 2025/118151 sayılı Tebliğnamesi ile dava dosyası Daireye gönderilmekle, gereği düşünüldü;</p>

<p><strong>I. İSTEM</strong><br />
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 16.10.2025 tarihli ve 2025/118151 sayılı kanun yararına bozma isteminin;<br />
"Dosya kapsamına göre, hükümlü hakkında uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama suçundan Kocaeli 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 14.06.2023 tarihli ve 2022/310 Esas, 2023/201 Karar sayılı kararı ile hükmolunan 12... ay hapis cezasının istinaf ve temyiz incelemeleri sonunda 30.04.2024 tarihinde kesinleştiği, anılan kararın kesinleşmesine kadar hükümlünün hükmen tutuklu kaldığı, kararın kesinleşmesiyle birlikte Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 30.05.2024 tarihli ve 2024/1-2710 sayılı müddetname uyarınca cezanın infazına başlanıldığı; anılan müddetnameye göre hükümlünün cezaevine giriş tarihinin 22.06.2022, koşullu salıverilme tarihinin 01.11.2031, hak ederek tahliye tarihinin ise 15.12.2034 olduğu, hükümlünün, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 10/6. maddesi uyarınca açık ceza infaz kurumuna gönderilmesi talebinin, cezasının 31.07.2023 tarihinden sonra kesinleştiği gerekçesiyle reddine karar verildiği anlaşılmakla,</p>

<p>15.07.2023 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7456 sayılı 06.02.2023 Tarihinde Meydana Gelen Depremlerin Yol Açtığı Ekonomik Kayıpların Telafisi İçin Ek Motorlu Taşıtlar Vergisi İhdası İle Bazı Kanunlarda ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un 15. maddesiyle 5275 sayılı Kanun'a eklenen geçici 10/6. maddesinde yer alan, ''Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlar hariç olmak üzere, 31/7/2023 tarihi itibarıyla kapalı ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlülerden, toplam hapis cezası on yıldan az ise bir ayını, on yıl ve daha fazla ise üç ayını bu kurumlarda geçirip ilgili mevzuat uyarınca açık ceza infaz kurumlarına ayrılmasına üç yıl veya daha az süre kalanlar, bu şartların oluştuğu tarih itibarıyla açık ceza infaz kurumlarına ayrılabilir. Bu hükümlüler ile 31/7/2023 tarihinde geçici 9 uncu maddenin altıncı fıkrası kapsamında açık ceza infaz kurumunda bulunan hükümlüler, talepleri hâlinde en az üç ay açık ceza infaz kurumunda kalmış olmak şartıyla ilgili mevzuat uyarınca cezaların denetimli serbestlik tedbiri altında infazı uygulamasından üç yıl erken yararlandırılır" şeklindeki düzenleme nazara alındığında,</p>

<p>Her ne kadar hükümlünün infaza konu cezası 31.07.2023 tarihinden sonra kesinleşmiş ise de, karar kesinleşmeden önce aynı cezaya ilişkin soruşturma ve kovuşturma esnasında hükümlünün 22.06.2022 tarihinden itibaren kesintisiz olarak tutuklu kaldığı, hükmün kesinleşmesiyle birlikte cezasının infazına bu kez hükümlü olarak yine kapalı ceza infaz kurumunda devam edildiği, bu durumda ise ceza infaz kurumuna giriş tarihinin 30.04.2024 değil de, 22.06.2022 tarihi olarak kabul edilmesi gerektiği cihetle, hükümlünün talebinin kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir."<br />
Şeklindeki gerekçeye dayandığı anlaşılmıştır.</p>

<p><strong>II. GEREKÇE</strong><br />
1. Karar tarihinden sonra 24.12.2025 tarihinde kabul edilen 25.12.2025 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7571 sayılı Kanun'un 27 nci maddesi ile 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un geçici 10 uncu maddesinin altıncı fıkrasında değişiklik yapılmış ise de, kanun yararına bozma, kesinleşen hükümde verildiği zaman yürürlükte bulunan usul ve maddi hukuka ilişkin hukuka aykırılıkların giderilmesi ile sınırlı olduğundan, inceleme karar tarihindeki mevzuat hükümlerine göre yapılmıştır..</p>

<p>2. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309 uncu maddesinin, (1), (2) ve (3) üncü fıkraları;</p>

<p>(1) Hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirir.</p>

<p>(2) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bu nedenleri aynen yazarak karar veya hükmün bozulması istemini içeren yazısını Yargıtayın ilgili ceza dairesine verir.</p>

<p>(3) Yargıtayın ceza dairesi ileri sürülen nedenleri yerinde görürse, karar veya hükmü kanun yararına bozar.</p>

<p>3. 7571 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik öncesi 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un geçici 10 uncu maddesinin (6) ncı fıkrası;<br />
Geçici Madde 10- (Ek: 14/7/2023-7456/15 md.)</p>

<p>(6) Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlar hariç olmak üzere, 31/7/2023 tarihi itibarıyla kapalı ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlülerden, toplam hapis cezası on yıldan az ise bir ayını, on yıl ve daha fazla ise üç ayını bu kurumlarda geçirip ilgili mevzuat uyarınca açık ceza infaz kurumlarına ayrılmasına üç yıl veya daha az süre kalanlar, bu şartların oluştuğu tarih itibarıyla açık ceza infaz kurumlarına ayrılabilir. Bu hükümlüler ile 31/7/2023 tarihinde geçici 9 uncu maddenin altıncı fıkrası kapsamında açık ceza infaz kurumunda bulunan hükümlüler, talepleri hâlinde en az üç ay açık ceza infaz kurumunda kalmış olmak şartıyla ilgili mevzuat uyarınca cezaların denetimli serbestlik tedbiri altında infazı uygulamasından üç yıl erken yararlandırılır.<br />
Şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p>4. Hükümlü hakkında uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama suçundan 12... ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin mahkumiyet hükmünün 30.04.2024 tarihinde kesinleştiği anlaşılmakla, hükümlünün geçici bir düzenleme olan ve 31.07.2023 tarihi itibariyle haklarında verilen mahkumiyet hükümleri kesinleşen ve infazına başlanılan hükümlülerin, Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan Açık Ceza İnfaz Kurumuna, Açık Ceza İnfaz Kurumundan Denetimli Serbestliğe ayrılmaları ile ilgili bir kısım şartları içeren 5275 sayılı Kanun'un geçici 10. maddesinin ikinci ve altıncı fıkralarından yararlanmasının mümkün olmadığı anlaşılmakla, hükümlünün Açık Ceza İnfaz Kurumuna ayrılma şartları gerçekleşmediğinden itiraz merciince verilen kararda usul ve yasaya aykırılık görülmediğinden, haklı sebebe dayanmayan ve yerinde görülmeyen kanun yararına bozma isteminin reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. KARAR</strong><br />
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemi doğrultusunda düzenlediği tebliğnamedeki düşünce yerinde görülmediğinden 5271 sayılı Kanun’un 309 uncu maddesindeki koşulları taşımayan KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNİN oy birliğiyle REDDİNE,<br />
Dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,<br />
15.05.2026 tarihinde karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-1-ceza-dairesinin-20257342-e-20264000-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 10:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/yargi/yargitay-12aa4.jpg" type="image/jpeg" length="44616"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYNI KOĞUŞ, FARKLI TARİH: "KOVİD BENZERİ" YENİ İNFAZ DÜZENLEMESİNDEN ÖNCE ANAYASA MAHKEMESİ'NDEKİ KARŞI OYU VE YARGITAY'IN KAPATTIĞI DOSYAYI OKUMAK]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ayni-kogus-farkli-tarih-kovid-benzeri-yeni-infaz-duzenlemesinden-once-anayasa-mahkemesindeki-karsi-oyu-ve-yargitayin-kapattigi-dosyayi-okumak-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ayni-kogus-farkli-tarih-kovid-benzeri-yeni-infaz-duzenlemesinden-once-anayasa-mahkemesindeki-karsi-oyu-ve-yargitayin-kapattigi-dosyayi-okumak-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[I. Bir Müddetnamedeki Üç Tarih

Kocaeli'de bir hükümlünün müddetnamesinde üç tarih var. Cezaevine giriş 22.06.2022, koşullu salıverilme 01.11.2031, hak ederek tahliye 15.12.2034. Kâğıt üzerinde görünmeyen dördüncü tarih ise ne yazık ki diğerlerinden daha belirleyici çıktı: hükmün kesinleştiği 30.0...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>I. Bir Müddetnamedeki Üç Tarih</strong></p>

<p>Kocaeli'de bir hükümlünün müddetnamesinde üç tarih var. Cezaevine giriş 22.06.2022, koşullu salıverilme 01.11.2031, hak ederek tahliye 15.12.2034. Kâğıt üzerinde görünmeyen dördüncü tarih ise ne yazık ki diğerlerinden daha belirleyici çıktı: hükmün kesinleştiği 30.04.2024.</p>

<p>Bu kişi uyuşturucu ticareti suçundan Kocaeli 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 14.06.2023 tarihli kararıyla mahkûm edildi. Karar istinaf ve temyizden geçene kadar tutuklu kaldı; 2022 yazından itibaren kesintisiz olarak kapalı kurumdaydı. 2024'te açık ceza infaz kurumuna ayrılmak için başvurduğunda talebi tek bir gerekçeyle reddedildi: cezası 31.07.2023'ten sonra kesinleşmişti.</p>

<p>Eylül 2026'da basına yansıyan haberlere göre yeni bir infaz düzenlemesi hazırlanıyor. Etki analizlerinin Ekim'de Adalet Komisyonu üyeleriyle konuşulması, metnin yılbaşından sonra Meclis'e gelmesi bekleniyor. Kaynaklar düzenlemeyi "Kovid benzeri" olarak tarif ediyor ve af niteliği taşımayacağını vurguluyor. Oranlar için de "istisnai suç tipleri hariç 1/2" ifadesi kullanılıyor. Metin henüz ortada yok. Ama "Kovid benzeri" bir düzenlemenin nerede tökezleyebileceğini, yukarıdaki dosya ve onu çevreleyen Anayasa Mahkemesi kararı oldukça net gösteriyor.</p>

<p><strong>II. "Kovid Benzeri" Ne Demek?</strong></p>

<p>İfadeyi doğru okumak için 2020'ye dönmek gerekir. 14.04.2020 tarihli ve 7242 sayılı Kanun, iki farklı türde değişiklik yaptı.</p>

<p>Birincisi kalıcıydı. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un (CGTİK) 107. maddesinin ikinci fıkrasında süreli hapis cezaları için koşullu salıverilme oranı üçte ikiden yarıya indirildi. Kasten öldürme, cinsel suçların bir kısmı, işkence, özel hayata karşı suçlar gibi sayılan suçlar için üçte iki oranı korundu. Yani haberlerde anılan "1/2" bugün de genel kuraldır. Değişecek olan, oranın kendisinden çok istisna listesinin genişliği olacaktır.</p>

<p>İkincisi geçiciydi ve asıl "Kovid" etkisini bu yarattı. Geçici 6. madde, 30.03.2020 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından denetimli serbestlikte bir yıllık süreyi üç yıl olarak uyguladı. Geçici 9. maddenin beşinci fıkrası ise açık cezaevindeki ve denetimli serbestlikteki hükümlüleri salgın nedeniyle "izinli" saydı. Bu izin, 7407 sayılı Kanun'la on dokuz kez uzatılabilir hâle getirildi ve fiilen 2023 yazına kadar sürdü.</p>

<p>Burada dikkat edilmesi gereken ayrıntı, 2020 düzenlemesinin ölçüt olarak suç tarihini almasıdır. "30.03.2020 tarihine kadar işlenen suçlar" ifadesi kişinin kontrolünde olan tek tarihe, fiili işlediği güne bakar.</p>

<p><strong>III. 2023'te Ölçüt Değişti</strong></p>

<p>Kovid izninin sona ermesiyle birlikte 7456 sayılı Kanun, CGTİK'e geçici 10. maddeyi ekledi. Maddenin altıncı fıkrası, belirli suçlar hariç olmak üzere "31/7/2023 tarihi itibarıyla kapalı ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlülerden" şartları taşıyanların açık cezaevine daha erken ayrılabilmesini ve denetimli serbestlikten üç yıl erken yararlanmasını öngördü.</p>

<p>Ölçüt artık suç tarihi değil, belirli bir günde "hükümlü" sıfatıyla kapalı kurumda bulunmaktı. Kocaeli'deki hükümlü 31.07.2023'te o kurumdaydı. Ama hükmü henüz kesinleşmediği için hukuken "hükümlü" değil, tutukluydu.</p>

<p><strong>IV. Anayasa Mahkemesi: Çoğunluk ve Üç Karşı Oy</strong></p>

<p>Bu ölçüt kısa sürede Anayasa Mahkemesi önüne geldi. Sinop İnfaz Hâkimliği, suç tarihi yerine hükümlü olma tarihinin esas alınmasının adil olmayan sonuçlar doğuracağını ileri sürerek itiraz yoluna başvurdu.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2023148-esas-202470-karar-sayili-karari" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesi, 07.03.2024 tarihli ve E.2023/148, K.2024/70 sayılı kararı</a>yla itirazı oy çokluğuyla reddetti. Çoğunluğa göre kural açık ve belirliydi, kamu yararı amacı taşıyordu. İnfaz rejimine ilişkin tercihler de kanun koyucunun takdir alanındaydı. Mahkeme bu takdirin sınırını kendi yerleşik içtihadına dayanarak şöyle çizdi: "Kanun koyucunun bu konudaki tercih ve takdirinin yerindeliğinin incelenmesi, anayasal denetimin kapsamı dışında kalmaktadır."</p>

<p>Engin Yıldırım, Selahaddin Menteş ve Basri Bağcı karşı oy kullandı. Karşı oyun kurduğu örnek, Kocaeli dosyasının neredeyse birebir tarifidir. Aynı suç nedeniyle tutuklanan iki sanıktan birinin hükmü erken kesinleşir ve bu kişi belirlenen tarihte hükümlü sıfatını kazanır. Diğerinin kararı ise savcının temyizi yüzünden o tarihten sonra kesinleşir. İkisi de aynı gün cezaevindedir, ama yalnız biri düzenlemeden yararlanır. Karşı oy bu sonucu şu cümleyle özetliyor: belirli bir tarihte hükümlü olma kriteri "objektif verilere dayanmamakta, anılan tarihte bu iki şartın gerçekleşmesi yaşanan süreçlerin etkisiyle bir nevi tesadüflere kalmaktadır."</p>

<p>Karşı oy, bu tesadüfün kaynağına da işaret ediyor. İnfaz indirimlerinde gelenek, 4616 sayılı Kanun'da da 7242 sayılı Kanun'da da olduğu gibi, belirli bir tarihten önce işlenen suçları esas almaktır. 2023 düzenlemesi bu gelenekten ayrılmıştı.</p>

<p>Kanaatimizce çoğunluğun takdir yetkisine yaptığı vurgu doğru bir başlangıç noktasıdır. Ancak takdir yetkisi, aynı durumdaki iki kişiyi, kendi iradeleri dışındaki bir olguya (temyiz incelemesinin süresine) göre ayırmayı da kapsıyor mu? Soru buradadır. Kesinleşme tarihi hükümlünün değil, savcılığın, istinaf dairesinin ve Yargıtay'ın iş yükünün sonucudur. Bu tarihe hak bağlamak, bir anlamda kişinin haklarını mahkemelerin takvimine bağlamak demektir.</p>

<p><strong>V. Kanun Koyucu Karşı Oyu Benimsedi</strong></p>

<p>Anayasa Mahkemesinin reddettiği yaklaşımı, yaklaşık iki yıl sonra kanun koyucu benimsedi. 24.12.2025 tarihinde kabul edilip 25.12.2025'te Resmî Gazete'de yayımlanan <a href="http://hukukihaber.net/turk-ceza-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-ve-631-sayili-kanun-hukmunde-kararnamede-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow">7571 sayılı Kanun</a>'un 27. maddesi, geçici 10. maddenin altıncı fıkrasını değiştirdi. "31/7/2023 tarihi itibarıyla" ibaresi, "31/7/2023 tarihi ve öncesinde işlenmiş suçlar nedeniyle" şeklini aldı.</p>

<p>Kanun koyucu aynı değişiklikle istisna listesini de genişletti. TCK m.82'nin birinci fıkrasının (d), (e) ve (f) bentlerindeki nitelikli kasten öldürme hâlleri, deprem nedeniyle yapıların yıkılması, çökmesi ya da hasar alması sonucu meydana gelen öldürme suçları ve bazı cinsel suçlar kapsam dışına alındı. Tarih ölçütü adaletli hâle gelirken, yararlanacak kişi çemberi de başka bir yerden daraldı.</p>

<p><strong>VI. Yargıtay: Kapı Açıldı, Ama Bu Dosyaya Değil</strong></p>

<p>Kocaeli'deki hükümlünün talebi 15.08.2024'te infaz hâkimliğince reddedilmişti. Hâkimlik ertesi gün verdiği ek kararla talebin değerlendirilmesinin önünü açsa da, Cumhuriyet başsavcılığının itirazı üzerine Kocaeli 1. Ağır Ceza Mahkemesi 06.09.2024'te ret kararını yeniden geçerli kıldı. Adalet Bakanlığı, 2025 Ekim'inde kanun yararına bozma yoluna gitti. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının tebliğnamesi, hükümlünün 22.06.2022'den beri kesintisiz tutuklu olduğunu ve kurum giriş tarihinin kesinleşme tarihi değil bu tarih olarak kabul edilmesi gerektiğini savunuyordu.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-1-ceza-dairesinin-20257342-e-20264000-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 15.05.2026 tarihli ve E.2025/7342, K.2026/4000 sayılı kararı</a>yla istemi oy birliğiyle reddetti. Daire, 7571 sayılı Kanun'la yapılan değişikliğin farkındaydı; ama bunu inceleme dışında bıraktı. Gerekçesi şuydu: "kanun yararına bozma, kesinleşen hükümde verildiği zaman yürürlükte bulunan usul ve maddi hukuka ilişkin hukuka aykırılıkların giderilmesi ile sınırlı olduğundan, inceleme karar tarihindeki mevzuat hükümlerine göre yapılmıştır."</p>

<p>Eski metin karşısında Dairenin vardığı sonuç tutarlıdır. Kanun "hükümlü" demişti, kişi o tarihte hükümlü değildi. Kanun yararına bozmanın dar çerçevesi de sonradan gelen bir değişikliğin geçmiş bir karara taşınmasına izin vermez.</p>

<p>Ne var ki hikâye burada bitmek zorunda değil. TCK m.7/3'e göre koşullu salıverilme, erteleme ve tekerrür dışındaki infaz rejimi hükümleri derhal uygulanır. Hükümlünün suçu 31.07.2023'ten önce işlenmiştir. Uyuşturucu ticareti de yeni metnin istisna listesinde yer almamaktadır; karar metninde suçun örgüt faaliyeti kapsamında işlendiğine dair bir bilgi de bulunmamaktadır. Kanaatimizce hükümlü, diğer şartları taşıması hâlinde, değişen metin karşısında yeniden başvurabilecek konumdadır. Kanun yararına bozmanın reddi bu yeni başvurunun önünde bir engel oluşturmaz, çünkü o karar yalnızca eski metne göre verilmiş bir kararın hukuka uygunluğunu denetlemiştir. Aynı konumdaki pek çok hükümlü için de durum aynıdır: 2024 ve 2025'te "kesinleşme tarihi" gerekçesiyle reddedilen talepler, 25.12.2025'ten sonra yeniden değerlendirilmeye açıktır.</p>

<p><strong>VII. Yeni Düzenleme İçin Çıkarılacak Dersler</strong></p>

<p><strong>Tarih ölçütü suç tarihine bağlanmalı.</strong> "Kovid benzeri" bir düzenleme büyük ihtimalle yine geçici bir madde ile ve bir tarih kesimiyle gelecek. Bu kesimin hükümlü sıfatına ya da belirli bir günde kurumda bulunmaya bağlanması, 2023'teki eşitsizliği yeniden üretir. Suç tarihinin esas alınması hem 2020'deki uygulamayla hem de 2025'te yapılan düzeltmeyle uyumlu olacaktır.</p>

<p><strong>"1/2" başlığı yanıltıcı olabilir.</strong> Genel oran zaten yarıdır. Asıl belirleyici olan, CGTİK m.107'nin ikinci ve dördüncü fıkralarındaki üçte iki listesinin ve mükerrirlere özgü infaz rejiminin (m.108) nasıl şekilleneceğidir. Bu listelerde yapılacak bir daraltma koşullu salıverilme oranını doğrudan değiştirir. TCK m.7/3 koşullu salıverilmeyi "derhal uygulanır" kuralının dışında tuttuğundan, böyle bir değişiklik lehe kanun ilkesine göre değerlendirilecektir. Denetimli serbestlik sürelerine ilişkin geçici hükümler ise infaz rejimine ilişkin olup derhal uygulanır. Bu ayrım, kimin ne zamandan itibaren yararlanacağını belirleyen asıl teknik sorudur.</p>

<p><strong>Af değil, ama sonucu afa yakın.</strong> Anayasa'nın 87. maddesi genel ve özel affı TBMM üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuna bağlar. İnfaz düzenlemeleri bu nisaba tabi değildir. Kovid dönemindeki uygulama da cezaevlerinden çıkışın affa gerek kalmadan infaz hukukunun araçlarıyla sağlanabildiğini göstermiştir. Bu esneklik, düzenlemenin kapsamı ve istisnaları konusunda kanun koyucuya geniş bir alan bırakıyor. Anayasa Mahkemesi de 2024 kararında kanun koyucunun bu alandaki takdirini geniş yorumlamıştır.</p>

<p><strong>Denetimli serbestlik kapasitesi.</strong> 2020'den bu yana ceza infaz kurumlarından erken çıkışın ana aracı denetimli serbestlik oldu. Yeni bir erken çıkış dalgası, denetimli serbestlik müdürlüklerinin yükünü doğrudan artıracaktır. Etki analizlerinde bu kapasitenin de hesaba katılması gerekir.</p>

<p><strong>VIII. Hükümlüler ve Yakınları İçin Pratik Notlar</strong></p>

<p><strong>Müddetnamedeki tarihleri kontrol edin.</strong> Suç tarihi, cezaevine giriş tarihi ve kesinleşme tarihi ayrı ayrı önemlidir. Yeni düzenlemede hangi tarihin ölçüt alınacağı netleşince, kişinin kapsama girip girmediği bu üç tarihten anlaşılacaktır.</p>

<p><strong>Reddedilen eski talepler yeniden gözden geçirilmeli.</strong> Geçici 10. madde kapsamında 2024 veya 2025'te "31.07.2023 itibarıyla hükümlü değildi" gerekçesiyle reddedilmiş başvurular, 7571 sayılı Kanun'un getirdiği metin karşısında yeniden ele alınabilir. İlk adım, ceza infaz kurumu idaresine yeni bir talep sunmaktır.</p>

<p><strong>İstisna listesine dikkat.</strong> <a href="http://hukukihaber.net/turk-ceza-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-ve-631-sayili-kanun-hukmunde-kararnamede-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow">7571 sayılı Kanun</a>'la istisnalar genişledi. Hükümlünün mahkûmiyetine esas suçun tam maddesi (fıkrası ve bendiyle birlikte) kontrol edilmeden, yeni düzenlemeden yararlanacağı ya da yararlanamayacağı sonucuna varılmamalıdır.</p>

<p><strong>IX. Sonuç</strong></p>

<p>Kocaeli'deki hükümlü, 2023 düzenlemesinin kesme tarihinde cezaevindeydi. Ama hukukun o gün kendisine taktığı etiket yanlıştı. Anayasa Mahkemesi bu durumu kanun koyucunun takdiri içinde gördü. Üç üye bunun bir tesadüfe hak bağlamak olduğunu yazdı. Kanun koyucu sonunda üç üyeyi haklı çıkardı. Yargıtay ise, kendi yetki sınırları içinde kalarak, bu düzeltmeyi geçmiş bir karara taşımadı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu dört halkalı zincir, yeni infaz düzenlemesi için basit bir ders içeriyor: hangi tarih esas alınacaksa, o tarih kişinin kendi fiiline bağlı olmalıdır. Mahkemelerin takvimine bağlanan bir hak, aynı koğuştaki iki kişiye farklı sonuç vermeye mahkûmdur.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mete-celik" rel="noopener" target="_blank" title="Av. Mete ÇELİK"><img alt="Av. Mete ÇELİK" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/07/mete-celik.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mete-celik" rel="noopener" target="_blank" title="Av. Mete ÇELİK">Av. Mete ÇELİK</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Yararlanılan Kaynaklar</strong></span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2023148-esas-202470-karar-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">1. Anayasa Mahkemesi, E.2023/148, K.2024/70, T.07.03.2024 (RG 19.04.2024, S.32522)</span></a><span style="color:#999999">, karşı oylarıyla birlikte.</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-1-ceza-dairesinin-20257342-e-20264000-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">2. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, E.2025/7342, K.2026/4000, T.15.05.2026.</span></a></p>

<p><span style="color:#999999">3. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, m.105/A, m.107, m.108, geçici m.6, geçici m.9, geçici m.10.</span></p>

<p><span style="color:#999999">4. 7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (14.04.2020).</span></p>

<p><span style="color:#999999">5. 7456 sayılı Kanun, m.15 (14.07.2023).</span></p>

<p><a href="http://hukukihaber.net/turk-ceza-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-ve-631-sayili-kanun-hukmunde-kararnamede-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow"><span style="color:#999999">6. 7571 sayılı Kanun, m.27 (24.12.2025; RG 25.12.2025).</span></a></p>

<p><span style="color:#999999">7. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, m.7.</span></p>

<p><span style="color:#999999">8. 1982 Anayasası, m.87.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ayni-kogus-farkli-tarih-kovid-benzeri-yeni-infaz-duzenlemesinden-once-anayasa-mahkemesindeki-karsi-oyu-ve-yargitayin-kapattigi-dosyayi-okumak-1</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 10:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/09/hapishane-cezaev.jpg" type="image/jpeg" length="58893"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2022/90210 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202290210-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202290210-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 8/4/2026 tarihli ve 2022/90210 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>İKİNCİ</strong> <strong>BÖLÜM</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>GÜLŞAH</strong> <strong>KALE</strong><strong> BAŞVURUSU </strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>(Başvuru Numarası: 2022/90210)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Karar Tarihi: 8/4/2026</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 29/9/2026 - 33385</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>İKİNCİ</strong> <strong>BÖLÜM</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR </strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <colgroup>
  <col width="15%" />
  <col width="5%" />
  <col width="80%" />
 </colgroup>
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Engin YILDIRIM</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>

   <p>Kenan YAŞAR</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Volkan SEVTEKİN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Gülşah KALE</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Av. Aybike ÖZER TUNÇAY</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p><strong>I. BAŞVURUNUN KONUSU </strong></p>

<p>1. Başvuru, işe iade davasında altı aylık kıdem koşulu sağlanmasına rağmen kararın sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı iddiaların karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p><strong>II. BAŞVURU SÜRECİ </strong></p>

<p>2. Başvuru 7/10/2022 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.</p>

<p>3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir.</p>

<p><strong>III. OLAY VE OLGULAR </strong></p>

<p>4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi aracılığıyla erişilen belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir:</p>

<p>5. Başvurucu; davalı banka aleyhine 15/10/2021 tarihinde İstanbul 11. İş Mahkemesinde (Mahkeme) feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesi, işe başlatılmaması hâlinde ödenmesi gereken tazminat ile boşta geçen süre, ücret ve diğer haklarının belirlenmesi istemiyle dava açmıştır.</p>

<p>6. Dava dilekçesinde başvurucu 15/3/2021 tarihinde yatırım uzmanı olarak işe başladığını, 12 yıllık iş geçmişinin başarılarla dolu olduğunu, davalı bankanın fesih ihbarnamesinin tarihi 13/9/2021 olsa da raporlu olduğu dönemde 18/9/2021 tarihinde fesih bildiriminin kendisine tebliğ edildiğinden bu tarihte işten çıkarıldığını, bu sebeple iş güvencesi hükümlerinden yararlandığını (altı aylık kıdem koşulunu sağladığını) belirtmiştir. Birlikte yaşadığı kız kardeşi ve babasının COVID-19 salgın hastalığına yakalanması üzerine kendisine de -hastalıktan kaynaklı temaslı olması sebebiyle- 5/9/2021 tarihinden 18/9/2021 tarihine kadar rapor verildiğini vurgulamıştır. Ayrıca başvurucu; bir taraftan çalıştığı şubenin hacmi en yüksek müşterilerine sahip çalışanı olduğu söylenerek takdir edilirken diğer taraftan performans bahane edilerek -davalı bankanın objektif, gerçekçi ve makul performans kriterleri bulunmamasına rağmen- işten çıkarılmasının haksız ve hukuka aykırı olduğunu, performans düşüklüğünün söz konusu olmadığını ifade etmiştir. Son olarak fesih bildiriminin 18/9/2021 tarihinde kendisine tebliğ edildiğini ancak bir an için fesih bildiriminin 13/9/2021 tarihinde tebliğ edildiği düşünülse dahi sunduğu emsal Yargıtay kararı uyarınca sözlü ya da yazılı bir uyarıda bulunulmadan, savunması dahi alınmadan iş akdinin altı aylık kıdem koşulunun dolmasına iki gün kala feshedilmesinin geçerli nedene dayanmadığı gibi iş güvencesinden yararlanmaması amacıyla dürüstlük kuralına aykırı hareket edildiğini gösteren kötü niyetli olduğunun kabul edildiğini dile getirmiştir.</p>

<p>7. Davalı banka ise cevap dilekçesinde başvurucunun 15/3/2021 tarihinde işe girdiğini ve iş akdinin performans düşüklüğü nedeniyle 13/9/2021 tarihinde geçerli nedenle sona erdirildiğini, iş akdinin sonlandığı tarihin 13/9/2021 olmasından dolayı işe iadenin esaslı şartlarından biri olan altı aylık kıdem koşulunun gerçekleşmediğini belirterek davanın reddini savunmuştur.</p>

<p>8. Mahkeme 17/2/2022 tarihli kararıyla feshin geçersizliğinin tespiti ile başvurucunun işe iadesine, işverence işe başlatılmaması hâlinde ödenmesi gereken tazminat miktarının başvurucunun çalıştığı süre ve fesih sebebi de dikkate alınarak 43.666,04 TL net ücreti (dört aylık) olarak belirlenmesine, süresi içinde başvurması hâlinde kararın kesinleşmesine kadar en çok boşta geçen (dört aylık) ücret ve diğer haklardan oluşan net 34.369,08 TL'nin davalıdan alınarak başvurucuya ödenmesi gerektiğinin tespitine karar vermiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:</p>

<p><i>"Davacının davalı işyerinde belirsiz süreli iş sözleşmesi ile çalıştığı, işyerinde 30 dan fazla işçi çalıştığı, davacının işveren vekili konumunda olmadığı konusunda ihtilaf yoktur. Ancak iş güvencesi hükümlerinden yararlanması için davacının kıdeminin altı aydan fazla olması gerektiği halde 15/03/2021 tarihinde işe başlayan davacının iş akdinin davalı tarafından 13/09/2021 tarihinde yani diğer bir deyişle kıdeminin 6 ay olmasına 2 gün kala feshedildiğinin görüldüğü, yine dosyada mübrez belgelere göre davacının bu tarihte sağlık raporlu olduğunun anlaşıldığı, davacıya fesih ihbarnamesinin de 18/09/2021 tarihinde tebliğ edildiği, bu haliyle iş akdinin davalı tarafından kıdem şartının dolmasına 2 gün kala ve sağlık raporlu iken ve performansa dayalı fesih iddiasına rağmen savunması dahi alınmaksızın feshedilmesinin davacının iş güvencesi hükümlerinden yararlandırılmasının engellenmesi niyetiyle yapıldığı ve dürüstlük kuralına aykırı olduğu kanaatine varılmakla davacının iş güvencesi hükümlerinden yararlandırılması gerektiği (Yargıtay 9. HD 2012/35856 Esas - 2013/10606 Karar sayılı ve 01/04/2013 tarihli kararı), bu haliyle iş güvencesi kapsamında bulunduğu anlaşılan davacının arabuluculuğa süresi içinde başvurduğu ile davayı yasal süresi içerisinde açtığı anlaşıldığından davanın esasına girilmesine engel yoktur. </i></p>

<p><i>İş sözleşmesinin, işverence geçerli olarak feshedilip feshedilmediği noktasında taraflar arasında uyuşmazlık söz konusudur. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 20/2. maddesine göre, feshin geçerli bir sebebe dayandığını ispat yükümlülüğü işverene aittir. </i></p>

<p><i>Dava konusu fesih bildirimi incelendiğinde; davacının iş akdinin genel itibariyle performans yetersizliği gerekçesiyle davalı tarafından feshedildiği anlaşılmıştır. </i></p>

<p><i>Mahkememizce yapılan yargılama sonunda; taraf beyanları, bilirkişi raporu, toplanan deliller ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; </i></p>

<p><i>Feshin davalı tarafça yapıldığı konusunda uyuşmazlık bulunmadığı, uyuşmazlığın feshin geçerli nedenle yapılıp yapılmadığı ve biçimsel koşullara uyulup uyulmadığı konusunda toplandığı anlaşılmaktadır. </i></p>

<p><i>Davalının iş sözleşmesinin 4857 sayılı İş Kanunu'nun 18. maddesi uyarınca geçerli nedenle feshedildiğini iddia ettiği, bu gerekçenin geçerli fesih nedeni olarak kabul edilip edilemeyeceği hususundan evvel geçerli nedenle feshin şekli şartlarının sağlanıp sağlanmadığına bakmanın usul ekonomisi yönünden de yerinde olacağı, hakkındaki iddialara karşı savunması alınmadan bir işçinin sözleşmesinin o işçinin davranışı ile ilgili nedenle feshedilemeyeceği, her ne kadar davacıya gönderilen fesih ihbarında fesih gerekçesi açık bir şekilde yazılmış ise de davacı işçinin davranışı/verimi ile ilgili geçerli nedenle yapıldığı iddia edilen fesihte davacının savunmasının alındığına yönelik ispat yükü kendisine düşen davalı işverenlik tarafından hiçbir bilgi/belge/delil ve hatta iddia bulunmadığı, bu nedenle fesih öncesinde davacının savunmasının alınmadığı, alındıysa bile verilen kesin sürelere rağmen sunulmadığı anlaşıldığından şekil şartlarına uygun yapılmayan feshin geçersiz olduğunun tespiti ile davacının işe iadesine karar vermek gerekmiştir. </i></p>

<p><i>Kaldı ki feshin şekil bakımından geçersiz olması yanında ayrıca ispat yükü üzerinde olmasına rağmen davalı tarafça işyerinde var ise belirlenmiş performans kriterlerine yönelik veya bunların davacıya tebliğine yönelik ve yine objektif hazırlanıp hazırlanmadığı ile tutarlı uygulanıp uygulanmadığına yönelik hiçbir delil sunulmadığı gibi davacının performans düşüklüğüne ilişkin herhangi bir değerlendirme veya öncesinde uyarıldığına dair herhangi bir tutanak, uyarı/savunma yazısı sunulmadığı, yine performans düşüklüğü iddiasına karşın davacının kendisini eksik olduğu hususlarda geliştirmesini sağlayacak özel bir eğitim-gelişim planı hazırlandığına ve bunun sonucunda da yeni bir değerlendirmeye tabii tutulduğuna yönelik herhangi bir iddia dahi bulunmadığı, bu haliyle davacının performans düşüklüğünün de ispatlanamadığı kanaatiyle feshin geçersiz olduğunun anlaşıldığı, </i></p>

<p><i>…" </i></p>

<p>9. Anılan karara karşı davalı banka istinaf kanun yoluna başvurmuştur. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 31. Hukuk Dairesi (İstinaf Dairesi) 24/6/2022 tarihli kararla davalı bankanın istinaf başvurusunun kabulüne, Mahkeme kararının kaldırılmasına ve davanın reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"… </i></p>

<p><i>Taraflar arasında davalı işyerinde davacının 6 ay kıdem koşulu nedeni ile iş güvencesi hükümlerinden yararlanıp yararlanmayacağı tartışma konusudur. </i></p>

<p><i>4857 sayılı İş Kanunu'nun 18. maddesi uyarınca işçinin iş güvencesi hükümlerinden yararlanabilmesi için fesih bildiriminin yapıldığı tarihte aynı işverene ait işyeri veya işyerlerinde fasılalı da olsa iş ilişkisine dayalı kıdeminin en az altı ay olması gerekir. İşçinin 6 aylık kıdem hesabına deneme ve askıda kalan süreler de dahil edilir. Başka bir anlatımla bu hesapta fiili çalışma süreleri mutlak olarak aranmaz. Aynı Kanunun 66’ncı maddesinde belirtilen çalışma süresinden sayılan haller altı aylık kıdemin sayılmasında dikkate alınacaktır. İşçinin feshe karşı koruyan hükümlerden yararlanabilmesi için, altı aylık kıdem süresini aynı işveren nezdinde iş sözleşmesine dayanan iş ilişkisi içersinde geçirmiş olması zorunludur. </i></p>

<p><i>Altı aylık süre zarfında iş sözleşmesinin feshinde 18. maddede düzenlenen geçerli sebepler aranmaz. Süreli fesih yoluyla iş sözleşmesinin feshi mümkündür. Ancak,</i><i> işçinin iş güvencesi hükümlerinden yararlanmasını engellemek amacıyla, işverenin iş sözleşmesini altı aylık sürenin bitimine birkaç gün kala feshetmesi, dürüstlük kuralına aykırılıktan dolayı geçersiz kılınabilir. </i></p>

<p><i>Bireysel veya toplu iş sözleşmesi ile altı aylık sürenin kısaltılması ya da tamamen kaldırılması mümkündür. Çünkü bu hüküm nisbi emredicidir. Söz konusu sürenin, işverenin bildirim süresine ait ücreti peşin vermek suretiyle iş sözleşmesini feshetmes</i><i>i durumunda 17. maddedeki ihbar süreleri ile doldurulması mümkün değildir. </i></p>

<p><i>Kanunda kıdemin esas alındığı haklarda, kıdem tazminatı ve yıllık ücretli izinlerde kıdem başlangıcı için, iş sözleşmesinin yapıldığı tarih değil; işçinin eylemli olarak işe başladığı tarih gözönünde tutulduğu için iş güvencesine ilişkin kıdemin başlangıcında da işe başlama tarihinin dikkate alınması uygun olacaktır. İşverenin işi kabulde temerrüde düşmesi veya işçinin hastalanması, kıdem süresinin başlangıcını engellemez, kıdem işlemeye başlar. Ancak, işçi, kusuruyla işe geç başlarsa, fiilen işe başladığı tarih, altı aylık sürenin başlangıcı olarak kabul edilmelidir. </i></p>

<p><i>Kanun altı aylık kıdemi olan işçilerin iş güvencesinden yararlanacaklarını öngördüğüne göre, bu sürenin fesih bildiriminin işçiye ulaştığı tarihte doldurulmuş olması şarttır. Sürenin bildirim önelleri sonunda dolacak olması, güvenceden yararlanabilmek için yeterli değildir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin uygulaması bu yöndedir. (05.05.2008 gün ve 2007/33471 Esas, 2008/11128 Karar sayılı ilamı). </i></p>

<p><i>Bu sürenin tamamı iş sözleşmesine dayalı olarak geçirilmiş olmalıdır. Bu açıdan, Kanun’daki aylık kıdem şartını, ‘altı aylık işçilik kıdemi’ şekilde anlamak gerekir. Bu nedenle işçinin iş ilişkisinden önce işverenle vekalet, ortaklık ilişkilerindeki süreler bu sürenin hesabında dikkate alınmamalıdır. </i></p>

<p><i>Geçici iş ilişkisiyle (ödünç iş ilişkisiyle) çalışan işçinin altı aylık kıdemi, 4857 sayılı İş Kanununun 7’ni maddesinden hareketle, işçinin başka işverende (ödünç alan) geçen süresi, işverende (ödünç veren) geçirilmiş gibi sayılır. Söz konusu işçinin daha sonra ödünç alan işverenin işyerinde yeni bir iş ilişkisi kapsamında istihdam edilmesi hâlinde, onun nezdinde ödünç iç ilişkisi kapsamında geçirilmiş süreler, yeni iş ilişkisindeki altı aylık kıdem süresinin hesabında dikkate alınmaz. </i></p>

<p><i>Çıraklık ilişkisi, İş Kanunu’nun 4. maddesindeki istisnalar arasında sayıldığından, altı aylık kıdem süresinin hesabında dikkate alınmaz. Buna karşılık stajyer olarak geçirilen süre, stajyerliğin İş Kanunu’nun 2. maddesinin 1. fıkrasında anlamında iş ilişkisi kapsamında gerçekleştirilmiş olması hâlinde sürenin hesabında dikkate alınacaktır. </i></p>

<p><i>4857 sayılı Kanun’da bu şekilde bir şart getirilmediğinden aynı işverenin bir veya değişik işyerlerinde iş ilişkisi hukuken kesintiye uğramış olsa dahi, işçinin o işverene bağlı işyerlerinde geçen hizmet süreleri birleştirilmelidir. Değişik işyerlerinde geçirilen sürelerin toplanması, işverenin aynı olması koşuluna bağlıdır. Altı aylık kıdemin hesabında, otuz işçi ölçütü ile ilgili düzenlemeden farklı olarak açıkça bir düzenleme yer almadığından daha önce çalışılan işyerlerinin aynı işkolunda bulunması şart değildir. </i></p>

<p><i>İş Kanunu’nun 6. maddesinin 2. fıkrası uyarınca işyerinin devrinde devralan işveren, hizmet süresi ile ilgili haklarda işçinin devreden işveren yanında çalışmaya başladığı tarihe göre işlem yapmak zorunda olduğundan, devirle işverenin değişmesi altı aylık kıdem süresini etkilemeyecektir. Bu bağlamda, bir işyerinin, işvereni tarafından, bir şirkete sermaye olarak konulması halinde de, İş Kanunu’nun 6. maddesi anlamında işyerinin devri olarak kabul edilmeli kıdem süreleri birlikte hesaplanmalıdır. </i></p>

<p><i>Altı aylık kıdem şartı öngören düzenleme, İş Kanunu’nun 21. maddesinin son fıkrası uyarınca sözleşme ile aksi kararlaştırılamayacak hükümler arasında sayılmadığından, bu süreyi kısaltan veya tamamen ortadan kaldıran sözleşme hükümlerini geçerli kabul etmek gerekir. Sendika işyeri temsilcileri için 6 aylık kıdem koşulu aranmamalıdır. (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 21.07.2008 gün ve 2008/25552 Esas, 2008/20932 Karar sayılı ilamı). </i></p>

<p><i>Somut uyuşmazlıkta; davacı işçinin davalı işyerinde 15/03/2021 tarihinde çalışmaya başladığı, iş sözleşmesinin 13/09/2021 tarihinde fesh edildiği ve davacının iş yerindeki kıdeminin 5 ay 28 gün olduğu hususlarında taraflar arasında ihtilaf yoktur. İşçinin iş güvencesi hükümlerinden faydalanabilmesi için 6 aylık kıdem süresini doldurması gerekir. </i><i>Yasadaki bu hüküm emredici nitelikte olup</i><i> işverenin iş sözleşmesini kötü niyetli olarak feshetmesi bu durumu değiştirmez. İş güvencesi hükümlerinden yararlanamayan işçinin şartları oluştuğunda kötü niyet tazminatı talebinde bulunma hakkı olup işverenin iş sözleşmesini kötü niyetli olarak feshedip etmediği ancak ileride açılacak bu kötü niyet tazminatı davasında önem taşıyacaktır. Davacının 6 aylık kıdem süresini doldurmadığı ve iş güvencesi hükümlerinden faydalanamayacağı sabit olduğundan mahkemece davanın reddi yerine yerinde olmayan gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi hatalıdır. …" </i></p>

<p>10. Nihai karar başvurucu tarafından 12/9/2022 tarihinde öğrenilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İLGİLİ HUKUK</strong></p>

<p><strong>A. İlgili Mevzuat</strong></p>

<p>11. 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu'nun<i> "Feshin geçerli sebebe dayandırılması"</i> başlıklı 18. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>''Otuz veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesini fesheden işveren, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorundadır. (Ek cümle: 10/9/2014-6552/2 md.) Yer altı işlerinde çalışan işçilerde kıdem şartı aranmaz. </i></p>

<p><i>Altı aylık kıdem hesabında bu Kanunun 66 ncı maddesindeki süreler dikkate alınır." </i></p>

<p>12. 4857 sayılı Kanun'un<i> "Çalışma süresinden sayılan haller"</i> başlıklı 66. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"Aşağıdaki süreler işçinin günlük çalışma sürelerinden sayılır: </i></p>

<p><i>a) Madenlerde, taşocaklarında yahut her ne şekilde olursa olsun yeraltında veya su altında çalışılacak işlerde işçilerin kuyulara, dehlizlere veya asıl çalışma yerlerine inmeleri veya girmeleri ve bu yerlerden çıkmaları için gereken süreler. </i></p>

<p><i>b) İşçilerin işveren tarafından işyerlerinden başka bir yerde çalıştırılmak üzere gönderilmeleri halinde yolda geçen süreler. </i></p>

<p><i>c) İşçinin işinde ve her an iş görmeye hazır bir halde bulunmakla beraber çalıştırılmaksızın ve çıkacak işi bekleyerek boş geçirdiği süreler. </i></p>

<p><i>d) İşçinin işveren tarafından başka bir yere gönderilmesi veya işveren evinde veya bürosunda yahut işverenle ilgili herhangi bir yerde meşgul edilmesi suretiyle asıl işini yapmaksızın geçirdiği süreler. </i></p>

<p><i>e) Çocuk emziren kadın işçilerin çocuklarına süt vermeleri için belirtilecek süreler. </i></p>

<p><i>f) Demiryolları, karayolları ve köprülerin yapılması, korunması ya da onarım ve tadili gibi, işçilerin yerleşim yerlerinden uzak bir mesafede bulunan işyerlerine hep birlikte getirilip götürülmeleri gereken her türlü işlerde bunların toplu ve düzenli bir şekilde götürülüp getirilmeleri esnasında geçen süreler. </i></p>

<p><i>İşin niteliğinden doğmayıp da işveren tarafından sırf sosyal yardım amacıyla işyerine götürülüp getirilme esnasında araçlarda geçen süre çalışma süresinden sayılmaz." </i></p>

<p><strong>B. Yargıtay Kararları </strong></p>

<p>13. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 1/4/2013 tarihli ve E.2012/35856, K.2013/10606 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"… </i></p>

<p><i>C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: </i></p>

<p><i>Mahkemece yapılan yargılama sonunda, 818 sayılı Borçlar Kanununun 154. maddesine göre; 'şartın tahakkukuna iki taraftan biri hüsnüniyet kaidelerine muhalif bir hareketle mani olursa, o şart tahakkuk etmiş addolunur' hükmünü içermekte olup, aynı şekilde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu da 175. maddesinin de aynı kuralı tekrarladığı, davacının 6 aydan 1 gün eksik çalıştığı kabul edilse bile sürenin geçmesine davalı taraf mani olduğundan 6 aylık sürenin geçmiş varsayılacağı, 4857 sayılı kanunun 18. maddesine göre 30 işçi ve 6 aylık kıdem süresinin gerçekleştiği, davacının iş sözleşmesinin davranışlarından kaynaklanan nedenle feshedilmesine rağmen 4857 sayılı İş Kanunu’nun 19. maddesi uyarınca savunmasının alınmadığı, feshin geçerli nedene dayanmadığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. </i></p>

<p><i>D) Temyiz: </i></p>

<p><i>Karar davalı vekili tarafından cevap nedenleri ile temyiz edilmiştir. </i></p>

<p><i>E) Gerekçe: </i></p>

<p><i>İş Hukukunda istisnai ve sınırlayıcı hükümlerin dar yorumlanması gerekir. 4857 sayılı İş Kanunu iş güvencesi hükümlerine yer vermiş ve genel olarak, 4857 sayılı İş Kanunu ve 5953 sayılı Basın İş Kanunu kapsamında belirsiz süreli iş sözleşmesi ile çalışan işçinin iş sözleşmesinin geçerli neden olmadan feshedilemeyeceğini düzenlerken, aynı düzenlemelerde sınırlamalara yer vermiş ve işyerinden otuzdan az işçi çalışıyor, işçinin işyerinde altı aydan az kıdemi var, işçi belirli süreli iş sözleşmesi ile çalışıyor veya işçi işveren vekili veya yardımcısı konumunda çalışıyor ise iş güvencesi hükümlerinden yararlanamayacağı belirtilmiştir. Bu sınırlayıcı hükümlerin dar yorumlanması gerekir. İşçinin 6 aylık kıdeme sahip olması da sınırlandıran hükümlerden biridir. </i></p>

<p><i>Diğer taraftan, Türk Medeni Kanununun 2. maddesi uyarınca ‘herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.' Objektif iyiniyet olarak da tanımlanan ve dürüstlük kuralını düzenleyen madde, bütün hakların kullanılmasında dürüstlük kuralı çerçevesinde hareket edileceğini ve bir kimsenin başkasını zararlandırmak ya da güç duruma sokmak amacıyla haklarını kötüye kullanılmasını yasanın korumayacağını belirtmiştir. </i></p>

<p><i>İşçinin iş sözleşmesinin altı aylık kıdem koşulunu doldurmasına yakın bir süre kaldığında feshedilmesi halinde, iş güvencesi hükümlerinden yararlanıp yararlanmayacağı tartışmalı bir sorundur. Dairemiz son yıllarda yukarda belirtilen sınırlandıran hükümlerin dar yorumlanması, hakkın kullanılırken dürüstlük kuralına uyulması ve işçi lehine yorum ilkelerinden hareket ederek, somut olayın özelliğine göre 6 aylık kıdem koşulunun gerçekleşip gerçekleşmediğini değerlendirmektedir. </i></p>

<p><i>Somut uyuşmazlıkta 26.01.2011 tarihinde işe başlayan davacının iş sözleşmesi 25.07.2011 tarihinde, ay olarak süreye vurulduğunda 5 ay 29 gün sonra davranışlarından kaynaklanan nedenle, ancak savunması alınmadan 4857 sayılı İş Kanunu’nun 17. maddesi uyarınca feshedilmiştir. Öncelikle davacının iş sözleşmesi davranışlarından kaynaklanan nedenle feshedilip, savunması alınmadığından geçerli nedene dayanmadığı gibi altı aylık kıdem koşuluna bir gün kala iş sözleşmesinin bu şekilde feshi dürüstlük kuralına aykırıdır. Davalının davacının iş güvencesi hükümlerinden yararlanmaması amacı ile hareket ettiği açıktır. Diğer taraftan davacının başlangıç olan 26.01.2011 tarihi ile fesih bildirimi yapılan 25.07.2011 tarihinde çalıştığından, altı aylık kıdeme sahip olduğu kabul edilmelidir. Sonuç itibarı ile mahkemece davacının iş güvencesi hükümlerinden faydalandırılması ve feshin geçersizliğine karar verilmesi isabetlidir. </i></p>

<p><i>F) Sonuç: </i></p>

<p><i>Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı ilave gerekçeler ile ONANMASINA, ... 01.04.2013 gününde oyçokluğu ile karar verildi." </i></p>

<p>14. Karara muhalif olan üyelerin karşıoy gerekçesi şöyledir:</p>

<p><i>"4857 sayılı İş Kanunu’nun 18. maddesinde düzenlenen ve işçinin iş güvencesi hükümlerinden yararlanabilmesi için işyerinde aralıklarla dahi olsa altı aylık çalışma koşulu dava şartı niteliğinde olup nisbi emredici düzenlemede öngörülen bu süre bireysel veya toplu iş sözleşmesi ile işçi lehine kısaltılabileceği gibi tamamen de kaldırılabilir. </i></p>

<p><i>Somut olayda; davacı işçinin davalıya ait işyerinde 26.01.2011 tarihinde çalışmaya başladığı, iş sözleşmesinin işverence 25.07.2011 tarihli bildirimle sona erdiği anlaşılmakta olup, Sayın çoğunluk tarafından verilen onama kararında işçinin işyerinde 25.07.2011 tarihinde de çalışmış olmasına göre altı aylık kıdeme sahip olduğunun kabulü gerektiği yolundaki görüşe katılma imkânı bulunmamaktadır. Zira gerek 1086 sayılı HMUK.nın 161. md ve gerekse 6100 sayılı HMK.nın 91/2 md.ne göre ay olarak tayin olunan süre başladığı güne karşılık gelen günün tatil saatine kadar geçen zamandır. Davacı işyerinde 26.01.2011 tarihinde çalışmaya başladığına göre altı aylık kıdem 26.07.2011 tarihinde tamamlanacaktır. Davacı, davalı işyerinde altı aydan kısa süre çalıştığından iş güvencesi hükümlerinden yararlanma imkânı bulunmamaktadır. </i></p>

<p><i>Sayın çoğunluk tarafından 5 ay 29 gün kıdemi bulunan davacının iş sözleşmesinin işverence sona erdirilmesinin dürüstlük kuralına aykırı olduğu, davalı işverenin davacının iş güvencesi hükümlerinden yararlanmaması amacı ile hareket ettiği, hakkın dürüstlük kuralına uyularak kullanılmasının zorunlu olduğu ve aksine davranışın hukuk düzeni tarafından korunamayacağı yolundaki ilave gerekçeyle yerel mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmiş ise de; yasada öngörülen sürenin gerçekleşmesine bir gün kala gerçekleşen fesihte dürüstlük kuralına aykırı davranış nedeniyle sürenin dolduğu varsayımının, hangi sürelerin bu tür davranışlarda dikkate alınması gerekeceği sorununu ortaya çıkarması kaçınılmazdır. Örneğin; benzeri durumlarda dürüstlük kuralına aykırı olarak 5 ay 25 gün sonunda işten çıkarılan bir işçinin iş güvencesi hükümlerinden yararlanacağı ya da 11 ay 29 gün çalışan bir işçinin iş sözleşmesinin aynı saikle sona erdiği halde de bir yıllık çalışma süresine bağlı kıdem tazminatı ve yıllık izin ücretine hak kazanacağı sonucuna götürecektir. Sürenin dolmasına 1 gün kala işten çıkarılan bir işçiyle örneğin 3 gün kala sözleşmesi feshedilen işçi bakımından ayrımın sınırları muğlaktır ve her durumda, daha önce kabul edilen süreden 1 gün daha az çalışmış işçiler yönünden aksine karar vermek izaha muhtaç kalacaktır. Yasadaki süre, başkaca bir akdî hüküm bulunmadıkça, asgarîdir ve kanun 5 ay 29 (yahut 28) gün değil; 6 aylık kıdemli işçileri kapsama almaktadır. </i></p>

<p><i>Bozucu yenilik doğuran fesih hakkı, iş güvencesi kapsamı dışındaki işçiler yönünden, feshin haksız/usûlsüz nitelik taşıyıp taşımadığına yahut kötüniyetli olup olmamasına bakılmaksızın yürürlükteki iş ilişkisini sona erdirme yönündeki sonucunu doğurmaktadır. Sayılan nitelemeler tazminat alacakları bakımından belirleyici olup, akdin ortadan kalktığına dair maddî ve hukukî sonucu değiştirmemektedir. </i></p>

<p><i>2 yıl süreli bir iş sözleşmesi örneğin işverence 1 yıl, 11 ay, 29. günde sürenin hitamına 1 gün kala haksız feshedildiğinde, nasıl akdin sürenin bitimi nedeniyle sona erdiği sonucuna ulaşılamaz ve işçinin kıdem tazminatı talebi reddedilemez, değerlendirmenin sürenin sona ermesinden önce akdin işverence feshine göre yapılması gerekir ise burada da aynı durum geçerlidir. </i></p>

<p><i>Ayrıca Medeni Kanun’un 2. maddesinin özel bir görünümü olan Türk Borçlar Kanunu’nun 175. maddesine (eski Borçlar Kanunu’nun 154. md.) göre bir şartın gerçekleşmesine iki taraftan biri doğruluk ve dürüstlük kurallarına aykırı davranışla engel olursa o şartın gerçekleşmiş sayılacağı öngörülmüş ise de yasada şart kavramını içeren düzenlemeler bütün olarak değerlendirildiğinde ‘şartın’ kanun hükmünden değil, işlemi yapan tarafların irade beyanlarından kaynaklanması gerektiği açıktır. BK’da bu bağlamda düzenlenen müessese, sözleşmenin tarafların iradesiyle şarta bağlı akdedilmesi hali olup, bir kanun hükmünden doğan hukukî şart (condicio juris) değildir ve bu kavram esasen gerçek anlamda şart da değildir (Eren, F., Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, İstanbul 2006, s. 1115-1119). Eldeki uyuşmazlıkta altı aylık kıdem koşulunun dayanağı hukuksal işlem olmayıp İş Kanunu’nun 18. maddesi olduğundan ve bizatihi yasanın uygulama alanının sınırlarını çizdiğinden kıyasen dahi uygulama olanağı bulunmadığı gibi fesih hakkının kötüye kullanılması halinde aynı yasanın 17. maddesinde getirilmiş bulunan kötüniyet tazminatı hükmü dikkate alındığında özel yasada düzenleme bulunan halde genel hükümlere dayanılmasının mümkün olmadığı değerlendirilmektedir. Tüm bu sebeplerle yerel mahkeme kararının bozulması gerektiği görüşü ile onama yönünde oluşan çoğunluk kararına katılamıyoruz. 01.04.2013" </i></p>

<p>15. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 10/2/2014 tarihli ve E.2014/2875, K.2014/3801 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"… </i></p>

<p><i>Kanun altı aylık kıdemi olan işçilerin iş güvencesinden yararlanacaklarını öngördüğüne göre, bu sürenin fesih bildiriminin işçiye ulaştığı tarihte doldurulmuş olması şarttır. Sürenin bildirim önelleri sonunda dolacak olması, güvenceden yararlanabilmek için yeterli değildir. Dairemizin uygulaması bu yöndedir. (05.05.2008 gün ve 2007/33471 Esas, 2008/11128 Karar sayılı ilamımız). </i></p>

<p><i>Dosya içeriğine göre davacının fesih bildirimi yapıldığı tarih ile bu tarihe göre altı aylık kıdeme tabi olup olmadığı ve dolayısı ile iş güvencesi hükümlerinden yararlanıp yararlanmayacağı tartışma konusudur. </i></p>

<p><i>Davacı vekili, 21.03.2011 tarihinde işe giren davacının rapor bitimi olan 26.09.2011 tarihinde işe alınmayarak iş sözleşmesinin bu tarihte feshedildiğini ve davacının altı aylık kıdeme sahip olduğunu, davalı ise davacının iş sözleşmesinin 14.09.2011 tarihinde feshedildiğini ve bu tarihte yapılan fesih bildirimini tebliğden imtina ettiğini savunmuştur. Mahkemece bu durum açıklığa kavuşturulmadan, ancak davacının 21.03.2011-14.09.2011 arası işyerinde çalıştığı ve iş sözleşmesinin geçerli nedene dayanmadığı kabul edilerek feshin geçersizliğine karar verilmiştir. Aslında bu kabule göre davacının işyerinde altı aylık kıdeme sahip olmadığı açıktır. Ancak davacı bu tarihte fesih bildirimi tebliğ edilmediğini, hastalığı nedeni ile rapor aldığını ve rapor bitimi 26.09.2011 tarihinde işe alınmayarak iş sözleşmesinin bu tarihte sona erdirildiğini iddia etmiş ve bu iddiası ile ilgili sağlık raporunu ibraz etmiştir. Davalı ise dosyaya davacının iş sözleşmesinin feshedildiğine dair bildirimi 14.09.2011 tarihinde tebliğden imtina ettiğine dair tutanak ibraz etmiştir. Kayıtlara göre 14.09.2011 tarihinde saat 09.03 te işe giren davacı saat 11.40 gibi işten ayrılmıştır. Fesih bildirim tutanağında ise davacının saat 11.00 de yapılan fesih bildirimini tebliğden imtina ettiği belirtilmiştir. Tebliğden imtina tutanağının düzenleyen kişiler tanık olarak dinlenmemiştir. Konunun aydınlığa kavuşması için tebliğden imtina tutanağını düzenleyenler tanık olarak dinlenmeli, fesih bildirim tarihi ve fesih tarihi açıklığa kavuşturulmalı ve fesih bildirimi tarihinin 14.09.2013 tarih olduğunun saptanması halinde davacının altı aylık kıdem koşulu gerçekleşmediğinden ve iş güvencesi hükümlerinden yararlanmayacağından davanın reddine, aksi halde ise önceki karar gibi hüküm kurulmalıdır. Eksik inceleme ile karar verilmesi hatalıdır." </i></p>

<p>16. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 17/12/2015 tarihli ve E.2015/33800, K.2015/35824 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"… </i></p>

<p><i>Kanun altı aylık kıdemi olan işçilerin iş güvencesinden yararlanacaklarını öngördüğüne göre, bu sürenin fesih bildiriminin işçiye ulaştığı tarihte doldurulmuş olması şarttır. Sürenin bildirim önelleri sonunda dolacak olması, güvenceden yararlanabilmek için yeterli değildir. Dairemizin uygulaması bu yöndedir. (05.05.2008 gün ve 2007/33471Esas, 2008/11128 Karar sayılı ilamımız). </i></p>

<p><i>Diğer taraftan altı aylık kıdemin hesaplanmasında çalışılan gün ile fesih bildiriminin yapıldığı tarihte çalışılan (veya çalışılmış sayılan) günün dikkate alınması gerekir. Kısaca çalışılmış sayılma, hizmet süresi maddi hukuka ilişkin olduğundan, usule ilişkin süre hesaplanması kurallarının burada uygulanmaması gerekir. İşçinin fiilen çalıştığı ilk gün ile son gün süre hesabında nazara alınmalıdır. </i></p>

<p><i>Dosya içeriğine göre davacının işe giriş tarihi 26/06/2013 tarihidir. İşten çıkış tarihinin ise işten ayrılış bildirgesine göre 25/12/2013 tarihidir. İşe giriş tarihi ve çıkış tarihi fiilen çalışılan süre olduğuna göre davacının altı aylık kıdem koşulu gerçekleşmektedir. Kaldı ki davacının fesih tarihinde raporlu olup rapor 27.12.2013 tarihinde sona ermektedir. Fesih rapor bitiminde sonuç doğuracak olup rapor bitiş tarihi olan 27/12/2013 tarihinde davacının 6 aylık kıdemini tartışmaya gerek de bulunmamaktadır. Davacı iş güvencesi hükümlerinden yararlanmaktadır. Somut uyuşmazlıkta işveren yazılı bir fesih bildiriminde bulunmamıştır. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 19. maddesi uyarınca feshin yazılı yapılmaması feshi geçersiz kılar. Mahkemece davanın kabulü yerine yanılgılı değerlendirme ile davanın reddine karar verilmesi hatalıdır. …" </i></p>

<p>17. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 11/5/2016 tarihli ve E.2015/31179, K.2016/11764 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Somut uyuşmazlıkta, davacı işçinin işyerinde 04.08.2014 tarihinde iş sözleşmesi ile çalışmaya başladığı, işveren tarafından iş sözleşmesinin 02.02.2015 tarihli noter ihtarnamesi ile feshedildiği, ihtarnamenin davacıya 05.02.2015 tarihinde tebliğ edildiği, bu tarihe göre davacı işçinin davalı işveren nezdinde hizmetinin altı ay olduğu, fesih ihtarnamesinde her ne kadar davacının 22.01.2015 tarihinden itibaren işe gelmeyerek devamsızlık yapması nedeni ile iş akdinin 27.01.2015 tarihinde haklı nedenle feshedildiği ihtar edilmiş ise de, dosyada yer alan telefon mesaj kayıtları ve sağlık raporlarından davacının devamsızlığa konu günlerde sağlık mazereti nedeni ile işe gelemediği, devamsızlığının geçerli nedene dayandığı anlaşıldığından, davalı işverenin haklı neden olmadan davacının iş akdini feshettiği, bu nedenle mahkemece davacının fesih bildirimini tebliğ ettiği tarihte 6 aylık kıdeme sahip olması ve devamsızlığının sağlık mazeretine dayanması nedeni ile davalı işveren feshinin geçersiz olduğunu kabul ederek davanın kabulü yerine reddine karar vermesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir." </i></p>

<p>18. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 14/2/2018 tarihli ve E.2017/20305, K.2018/2781 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"… </i></p>

<p><i>E) Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti: </i></p>

<p><i>İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 28. Hukuk Dairesi’nce; davacı işçinin davalı işyerinde 28.12.2015 tarihinde çalışmaya başladığı ve iş sözleşmesinin 27.06.2016 tarihinde fesh edildiği, 5 ay 29 gün süreyle çalıştığının ihtilafsız olduğu, işçinin iş güvencesi hükümlerinden faydalanabilmesi için 6 aylık kıdem süresini doldurması gerektiği, yasadaki bu hükmün emredici nitelikte olduğu, işverenin iyi niyetli veya kötü niyetli olmasının durumu değiştirmeyeceği, yasadaki 6 aylık koşulun esnetilmesinin de mümkün olmadığı, kaldı ki işçinin iş güvencesi olmasa bile şartları oluştuğunda kötü niyet tazminatı talebinde de bulunabileceği, davacının 6 aylık kıdem süresini doldurmadığı ve iş güvencesi hükümlerinden faydalanamayacağı gerekçesi ile davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesinin kararının kaldırılmasına ve davacının davasının reddine karar verilmiştir. </i></p>

<p><i>F) Temyiz: </i></p>

<p><i>Bölge adliye mahkemesi kararını davacı temyiz etmiştir. </i></p>

<p><i>G) Gerekçe: </i></p>

<p><i>Somut uyuşmazlıkta, davalı işyerinde davacının 6 ay kıdem koşulu nedeni ile iş güvencesi hükümlerinden yararlanıp yararlanmayacağı tartışma konusudur. </i></p>

<p><i>İş Hukukunda istisnai ve sınırlayıcı hükümlerin dar yorumlanması gerekir. 4857 sayılı İş Kanunu iş güvencesi hükümlerine yer vermiş ve genel olarak, 4857 sayılı İş Kanunu ve 5953 sayılı Basın İş Kanunu kapsamında belirsiz süreli iş sözleşmesi ile çalışan işçinin iş sözleşmesinin geçerli neden olmadan feshedilemeyeceğini düzenlerken, aynı düzenlemelerde sınırlamalara yer vermiş ve işyerinden otuzdan az işçi çalışıyor, işçinin işyerinde altı aydan az kıdemi var, işçi belirli süreli iş sözleşmesi ile çalışıyor veya işçi işveren vekili veya yardımcısı konumunda çalışıyor ise iş güvencesi hükümlerinden yararlanamayacağı belirtilmiştir. Bu sınırlayıcı hükümlerin dar yorumlanması gerekir. İşçinin 6 aylık kıdeme sahip olması da sınırlandıran hükümlerden biridir. </i></p>

<p><i>Altı aylık kıdem koşulu, nisbi emredici bir kural olup işçi lehine bu süre azaltılabileceği gibi kaldırılabilir. Diğer taraftan iş hukukunda istisna getiren, sınırlayan hükümlerin dar yorumlanması gerekir. Asıl olan iş güvencesi hükümlerinden yararlanmak olduğuna göre kapsamı daraltan koşullar dar yorumlanmalıdır. Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesinin 'altı aylık koşulun mutlak emredici olduğu, yasadaki 6 aylık koşulun esnetilmesinin de mümkün olmadığı' gerekçesi isabetli değildir. </i></p>

<p><i>Belirtmek gerekir ki Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesi uyarınca ‘herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.’ Objektif iyiniyet olarak da tanımlanan ve dürüstlük kuralını düzenleyen madde, bütün hakların kullanılmasında dürüstlük kuralı çerçevesinde hareket edileceğini ve bir kimsenin başkasını zararlandırmak ya da güç duruma sokmak amacıyla haklarını kötüye kullanılmasını yasanın korumayacağını belirtmiştir. Keza 6100 sayılı HMK.’un 28/1 maddesine göre ‘Taraflar, dürüstlük kuralına uygun davranmak zorundadırlar’. Tarafların iyiniyeti veya kötüniyeti (YİBK. 14.2.1951 gün ve 17/1), taraflarca ileri sürülmese dahi dosyadan anlaşıldığı takdirde hakim resen dikkate alacaktır (YHGK. 21.10.1983 gün ve 1981/1-30 E, 1983/1000 K). </i></p>

<p><i>İşçinin iş güvencesi hükümlerinden yararlanma koşullarından kıdemin tamamlanmasına az kala bir süre içinde iş sözleşmesinin feshedilmesi halinde yararlanıp yararlanmayacağı konusu gerek teoride ve gerekse uygulamada tartışmalıdır. </i></p>

<p><i>Bir görüşe göre işçi bu durumda iş güvencesi hükümlerinden yararlanmaz ise de, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 17/son maddesi uyarınca kötüniyet tazminatı talep edebilir (Mollamahmutoğlu, 571. Alpagut, 209). İkinci bir görüşe göre ise, şartın gerçekleşmesine iki taraftan biri iyi niyet kurallarına aykırı bir davranışla engel olursa, o şartın gerçekleşmiş sayılacağını öngören 6098 sayılı Borçlar Kanunu'nun 175. maddesi hükmü bu olaya kıyasen uygulanabilir (Soyer, P, 37. Alp,M. 12. Akyiğit 233). Son bir görüşe göre ise, bu gibi durumlarda iş sözleşmesinin feshinin dürüstlük kurallarına aykırılık nedeniyle geçersizliği ileri sürülebilecektir (Kılıçoğlu/Şenocak, s:167. Çelik,216. Eyrenci-Taşkent-Ulucan, 166. Güzel, 33-34. Süzek, S. 11. Bası. s: 587). Medeni Kanun’un 2/2 maddesi uyarınca hakkın kötüye kullanılmasının genel yaptırımı, herhangi bir hakkın dürüstlük kurallarına aykırı olarak kullanılmasının hukuk düzeni ve yargı tarafından korunmamasıdır. </i></p>

<p><i>İşçinin iş sözleşmesinin altı aydan kısa bir süre önce feshedilmesi halinde bu teorik tartışmalara girilebilir ve bir görüş benimsenebilir. Ancak işçinin atı aylık çalışması var ise bu tartışmaya gerek bulunmamaktadır. </i></p>

<p><i>Diğer taraftan altı aylık kıdemin hesaplanmasında çalışılan gün ile fesih bildiriminin yapıldığı tarihte çalışılan (veya çalışılmış sayılan) günün dikkate alınması gerekir. Kısaca çalışılmış sayılma, hizmet süresi maddi hukuka ilişkin olduğundan, usule ilişkin süre hesaplanması kurallarının burada uygulanmaması gerekir. İşçinin fiilen çalıştığı ilk gün ile son gün süre hesabında nazara alınmalıdır. </i></p>

<p><i>Dosya içeriğine ve özellikle hizmet döküm cetveli, iş sözleşmesi, işe giriş bildirgesi ile davacının davalı işyerinde 28.12.2015 tarihinde işe başladığı ve 27.06.2016 tarihinde çıkışının verildiği anlaşılmaktadır. İlk işe giriş günü ve son çıkış tarihi dikkate alındığında, fiili çalışma süresi dikkate alındığında davacının tam olarak davalı işyerinde 6 ay çalıştığı sabittir. Bu nedenle 6 ay kıdem koşulunu tamamlayan davacının iş güvencesi hükümlerinden yararlanması gerekmektedir. Davalı işveren ispat yükü kendisinde olmasına rağmen, feshin geçerli nedene dayandığını ispat edememiştir. Feshin geçerli nedene dayanmadığı yönündeki ilk derece mahkemesi gerekçesi bu nedenle yerindedir. Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesinin kararı açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. </i></p>

<p><i>Dairemizce 6100 sayılı HMK.’un 373 ve 4857 sayılı İş Kanunu’nun 20/3. maddesi uyarınca aşağıdaki gibi karar vermek gerekmiştir…" </i></p>

<p>19. (Kapatılan) Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 10/4/2018 tarihli ve E.2018/76, K.2018/8482 sayılı kararının ilgili kısmı şu şekildedir:</p>

<p><i>"… </i></p>

<p><i>Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti: </i></p>

<p><i>Bölge Adliye Mahkemesince; İşe giriş tarihinin ve çıkış tarihinin fiilen çalışılan süre olduğunu, davacının 6 aylık kıdem koşulu gerçekleştiğinden iş güvencesi hükümlerinden yararlanacağını, davacıya tebliğ edilen fesih bildiriminde fesih sebebinin açık ve kesin olarak belirtilmediği ve savunması alınmadığı gerekçesi ile feshin geçerli olmadığına ve davacının işe iadesine karar verilmiştir. </i></p>

<p><i>Temyiz başvurusu: </i></p>

<p><i>Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir. </i></p>

<p><i>Gerekçe: </i></p>

<p><i>4857 sayılı İş Kanunu’nun 18/1 maddesi uyarınca, otuz veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesini fesheden işveren, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorundadır. Yer altı işlerinde çalışan işçilerde kıdem şartı aranmaz. İşçinin, iş güvencesi hükümlerinden faydalanabilmesi için en az altı aylık kıdemi olmalıdır. </i></p>

<p><i>Davacı 04.09.2016 tarihinde işe başlamış olup 03.03.2017 tarihinde iş akdi feshedilmiştir. SGK hizmet döküm cetvelinde mart ayında herhangi bir çalışma gösterilmemiştir. 4857 sayılı yasanın 18/1 maddesinde altı aylık kıdemi olan işçinin iş güvencesi hükümlerinden faydalanabileceği belirtilmiştir. HMK 92/2 maddesine göre süre; ay olarak belirlenmiş ise başladığı güne son ay içindeki karşılık gelen günün tatil saatinde biter. Dolayısıyla davacı 04.09.2016 tarihinde işe başladığından altı aylık kıdemi 04.03.2017 tarihinde dolar. Davacının çalışma süresi 5 ay 29 gün olduğu anlaşıldığından davanın reddine karar verilmesi gerekirken işe iade kararı verilmesi hatalı olup, Bölge Adliye Mahkemesi kararının bu nedenle bozulup ortadan kaldırılmasına karar verilmiştir."</i></p>

<p><strong>V. İNCELEME VE GEREKÇE </strong></p>

<p>20. Anayasa Mahkemesinin 8/4/2026 tarihinde yaptığı toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A. Başvurucunun İddiaları </strong></p>

<p>21. Başvurucu; COVID-19 hastalığından kaynaklanan sebeple 5/9/2021 tarihinden 18/9/2021 tarihine kadar raporlu olduğunu, 13/9/2021 tarihli fesih ihbarnamesinin raporlu olduğu dönemde 18/9/2021 tarihinde kendisine tebliğ edildiğini, fesih bildiriminin tebliğ tarihi itibarıyla altı aylık kıdem koşulunun gerçekleştiğini belirtmiştir. Anayasa'nın 50. maddesine göre dinlenmenin çalışanların hakkı olduğunu ifade eden başvurucu, raporlu olduğu bu dönemde savunması dahi alınmadan dürüstlük kuralına aykırı şekilde işten çıkarılması suretiyle çalışma hakkının kısıtlandığını dile getirmiştir. Ayrıca Yargıtay emsal kararlarında altı aylık kıdem koşulunun nispi emredici bir hüküm olduğunun ifade edildiğini vurgulamıştır. Başvurucu; Mahkemece somut olay değerlendirilmek suretiyle haklı olarak işe iade kararı verildiğini, İstinaf Dairesinin ise Yargıtay emsal kararlarına aykırı şekilde davanın esasına ilişkin hususlar karşılanmadan ve sağlık raporu gözetilmeden altı aylık kıdem koşulunu mutlak emredici hüküm olarak değerlendirmek suretiyle karar vermesi nedeniyle çalışma hakkı ile etkili başvuru hakkı ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>B. Değerlendirme</strong></p>

<p>22. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:</p>

<p><i>"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir." </i></p>

<p>23. Başvurucunun anılan ihlal iddialarının adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkı çerçevesinde incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.</p>

<p><strong>1. Kabul Edilebilirlik Yönünden </strong></p>

<p>24. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>2. Esas Yönünden </strong></p>

<p><strong>a. Genel İlkeler</strong></p>

<p>25. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiş ancak gerekçeli karar hakkından açıkça söz edilmemiştir. Bununla birlikte Anayasa'nın 141. maddesinin üçüncü fıkrasında<i> "Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır."</i> denilerek kararlarını gerekçeli olarak yazma yükümlülüğü mahkemelere yüklenmiştir. Anayasa'nın 36. maddesi, 141. maddesinin üçüncü fıkrası ışığında yorumlandığında adil yargılanma hakkının gerekçeli karar hakkını da güvence altına aldığı anlaşılmaktadır. Öte yandan adil yargılanma hakkı, doğası gereği gerekçeli karar hakkını da içermektedir. Bu sebeple gerekçeli karar hakkı, Anayasa'nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının temel güvencelerinden biridir (<i>Hilmi Kocabey ve diğerleri</i> [1. B.], B. No: 2018/27686, 17/11/2021, § 77).</p>

<p>26. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkı, kişilerin hakkaniyete uygun şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve buna uygunluk yönünden yargılamanın denetlenmesini amaçlamaktadır. Mahkeme kararlarının davanın temel maddi ve hukuki sorunları ile taraflarca ileri sürülen ve davanın sonucunu etkileyen iddia ve itirazlar hakkında delillerle bağ kurulmak suretiyle yeterli gerekçe içermesi zorunludur. Uyuşmazlığın hukuki ve maddi sorunlarıyla ilgisiz değerlendirmelere kararda yer verilmesi de gerekçeli karar hakkıyla bağdaşmamaktadır. Karar gerekçesinin belirtilen unsurları taşıması, yargılamanın adil yargılanma hakkı güvencelerine uygun şekilde yürütülüp yürütülmediğinin taraflarca öğrenilmesini sağladığı gibi ayrıca demokratik bir toplumda kendi adlarına verilen yargı kararlarının sebeplerini toplumun öğrenmesi için de gereklidir (bazı eklemeler ve farklılıklarla birlikte bkz.<i> Sencer Başat ve diğerleri</i> [GK], B. No: 2013/7800, 18/6/2014, §§ 31, 34).</p>

<p>27. Mahkemelerin anılan yükümlülüğü, yargılamada ileri sürülen her türlü iddia ve savunmaya karar gerekçesinde ayrıntılı yanıt vermesi gerektiği şeklinde anlaşılamaz ancak mahkemeler, kendilerine sunulan tüm iddialara yanıt vermek zorunda değilse de (<i>Yasemin Ekşi</i> [1. B.], B. No: 2013/5486, 4/12/2013, § 56) davanın esas sorunlarını inceledikleri gerekçeli karardan anlaşılmalıdır. Bir kararda tam olarak hangi unsurların bulunması gerektiği davanın niteliğine ve şartlarına bağlıdır. Muhakeme sırasında açık ve somut bir biçimde öne sürülen iddia ve savunmaların davanın sonucuna etkili, başka bir deyişle davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte olması hâlinde davayla doğrudan ilgili olan bu hususlara mahkemeler, makul bir gerekçe ile yanıt vermelidir (<i>Sencer Başat ve diğerleri</i>, § 35). Aksi bir tutumla mahkemenin davanın sonucuna etkili olduğunu kabul ettiği bir husus hakkında ilgili ve yeterli bir yanıt vermemesi veya yanıt vermeyi gerektiren usul veya esasa dair iddiaları cevapsız bırakması hak ihlaline neden olabilecektir (<i>Sencer Başat ve diğerleri</i>, § 39).</p>

<p>28. Diğer taraftan kanun yolu incelemesi yapan mercinin yargılamayı yapan mahkemeyle aynı sonuca ulaşması ve bunu aynı gerekçeyi kullanarak veya aynı atıfla kararına yansıtması kararın gerekçelendirilmiş olması bakımından yeterli görülebilir. Bununla birlikte ilk derece mahkemesince karşılanmayan veya ancak ilk defa kanun yolu merciinde ileri sürülebilecek nitelikteki esaslı iddia ve itirazların kanun yolu merciince de değerlendirilmemesi gerekçeli karar hakkının ihlaline yol açabilir (bazı eklemeler ve farklılıklarla birlikte bkz.<i> Mehmet Yavuz</i> [1. B.], B. No: 2013/2995, 20/2/2014, § 51).</p>

<p><strong>b. İlkelerin Olaya Uygulanması</strong></p>

<p>29. Somut uyuşmazlığa konu altı aylık kıdem koşulunun gerçekleşmesine yakın bir süre kaldığında iş akdinin feshedilmesi hâlinde işçinin iş güvencesi hükümlerinden yararlanıp yararlanmayacağının tartışmalı bir sorun olduğu Yargıtay dairesince ifade edilmiştir (bkz. §§ 13, 14). Bu kapsamda 4857 sayılı Kanun'un 18. maddesinde belirtilen altı aylık kıdem hesabında Yargıtayın bazı kararlarında çalışılan gün ile fesih bildiriminin yapıldığı tarihte çalışılan (veya çalışılmış sayılan) günün dikkate alınması gerektiği kabul edilmiştir. Bir başka ifadeyle işe giriş ve çıkış tarihleri fiilen çalışılan süre kabul edilerek altı aylık kıdem hesabı yapılmıştır (bkz. §§ 13, 16, 18). Yargıtayın bazı kararlarında ise 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 92. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre süre, ay olarak belirtilmiş ise başladığı güne son ay içinde karşılık gelen günün tatil saatinde biteceği hükmü uyarınca altı aylık kıdem hesabı yapılmıştır (bkz. § 19). Uyuşmazlıkta, Mahkeme ve İstinaf Dairesi kararlarından anlaşıldığı üzere altı aylık kıdem hesabına ilişkin olarak tartışma konusu olan böyle bir sorun bulunmamaktadır.</p>

<p>30. Başvurucu; raporlu olduğu dönemde ve fesih bildiriminin kendisine tebliğ edildiği tarihte işten çıkarıldığını, bu sebeple altı aylık kıdem koşulunu sağladığından iş güvencesi hükümlerinden yararlandığını ve iş akdinin geçerli nedene dayanmadan feshedildiğini belirterek işe iade davası açmıştır (bkz. §§ 5, 6).</p>

<p>31. Yargılama sonucunda Mahkeme 15/3/2021 tarihinde işe başlayan başvurucunun iş akdinin 13/9/2021 tarihinde, kıdeminin altı ay olmasına iki gün kala feshedildiğini ancak bu tarihte sağlık mazereti nedeniyle raporlu olduğu ve fesih ihbarnamesinin de 18/9/2021 tarihinde başvurucuya tebliğ edildiğini tespit etmiştir. Mahkeme bu tespitlere göre başvurucunun iş güvencesi hükümlerinden yararlandırılması gerektiğini değerlendirmiştir. Bir başka ifadeyle 4857 sayılı Kanun'un 18. maddesinde öngörülen altı aylık kıdem koşulunu -sağlık raporu ve fesih bildiriminin başvurucuya ulaştığı tarihi dikkate alarak- başvurucunun sağladığı kabul edilmiştir. Mahkemece feshin geçerli nedenle yapılıp yapılmadığı hususundaki değerlendirmede ise fesih öncesinde başvurucunun savunması alınmadığından şekil ve şartlarına uygun yapılmayan feshin geçersiz olduğunun tespiti ile işe iadesine karar verilmiştir. Ayrıca feshin şekil bakımından geçersiz olması yanında ispat yükü davalı tarafta olmasına rağmen başvurucunun performans düşüklüğünün de ispatlanamadığı sonucuna ulaşılmıştır (bkz. § 8).</p>

<p>32. İstinaf Dairesi ise başvurucunun işyerindeki kıdeminin 5 ay 28 gün olduğu hususunda taraflar arasında ihtilaf bulunmadığı tespitini yaparak iş güvencesi hükümlerinden faydalanabilmesi için altı aylık kıdem süresini doldurması gerektiğini belirtmek suretiyle bu husustaki ilgili kuralın da emredici nitelikte olduğunu vurgulamıştır. Hatta davalı bankanın iş sözleşmesini kötü niyetli olarak feshetmesinin dahi bu durumu değiştirmeyeceğini ifade etmiştir. Bu kapsamda iş güvencesi hükümlerinden yararlanamayan başvurucunun sadece şartları oluştuğunda kötü niyet tazminatı talebinde bulunma hakkının olabileceğini belirten İstinaf Dairesi, davalı işverenin iş sözleşmesini kötü niyetli olarak feshedip etmediğinin ancak ileride açılacak kötü niyet tazminatı davasında değerlendirilebileceğini belirtmiştir. Bu gerekçelerle başvurucunun altı aylık kıdem süresini doldurmadığı, iş güvencesi hükümlerinden faydalanamayacağı sonucuna vararak Mahkeme kararının kaldırılmasına ve davanın reddine kesin olarak karar vermiştir (bkz. § 9).</p>

<p>33. Mahkeme, başvurucunun iddiaları ile 4857 sayılı Kanun'un 18. maddesi kapsamında altı aylık kıdem koşulunun sağlık raporu ve fesih bildiriminin başvurucuya ulaştığı tarihi esas alarak gerçekleştiğini kabul etmiştir. İstinaf Dairesi ise altı aylık kıdem koşulu yönünden taraflar arasında ihtilaf bulunmadığı tespitini yaparak ilgili hükmün emredici nitelikte olduğundan bahisle başvurucunun altı aylık kıdem süresini doldurmadığı görüşündedir.</p>

<p>34. Ne var ki İstinaf Dairesinin kararının gerekçesinde bir yandan “<i>İşçinin iş güvencesi hükümlerinden yararlanmasını engellemek amacıyla, işverenin iş sözleşmesini altı aylık sürenin bitimine birkaç gün kala feshetmesi, dürüstlük kuralına aykırılıktan dolayı geçersiz kılınabilir.</i>” ayrıca “<i>Bireysel veya toplu iş sözleşmesi ile altı aylık sürenin kısaltılması ya da tamamen kaldırılması mümkündür. Çünkü bu hüküm nispi emredicidir.</i>” denirken (bkz. § 9) diğer yandan da bu açıklamaların ve Yargıtay içtihadının (bkz. § 18) aksine ilgili kanun hükmünün emredici nitelikte olduğu vurgulanmıştır. Başka bir ifadeyle Mahkemenin davanın sonucuna etkili olduğu anlaşılan altı aylık kıdem koşulunun başvurucunun sağlık raporu ve fesih bildiriminin başvurucuya ulaştığı tarihi esas alarak gerçekleştiğine dair kabulünün aksine İstinaf Dairesince ilgili ve yeterli bir gerekçe gösterilmemiştir.</p>

<p>35. Öte yandan İstinaf Dairesinin kararının gerekçesinde (bkz. § 9) ve Yargıtay içtihatlarında (bkz. §§ 15, 16, 17) “<i>Kanun altı aylık kıdemi olan işçilerin iş güvencesinden yararlanacaklarını öngördüğüne göre, bu sürenin fesih bildiriminin işçiye ulaştığı tarihte doldurulmuş olması şarttır.</i>” şeklinde vurgulanan ve fesih bildiriminin başvurucuya tebliğ edildiği tarihe göre altı aylık kıdem koşulunun gerçekleştiğine dair Mahkemenin kabulünün aksine İstinaf Dairesince makul bir gerekçe ile yanıt da verilmemiştir.</p>

<p>36. Üstelik Mahkeme, davanın sonucuna etkili olduğunu kabul ettiği -davalı işverence başvurucunun devamsızlığının geçerli nedene dayanmadığı hususunda itiraza da konu olmamış- sağlık raporuna göre fesih bildiriminin başvurucuya ulaştığı tarihi de esas alarak kararını vermiştir. İstinaf Dairesi ise devamsızlığının geçerli nedene dayandığı durumlarda fesih ihbarnamesinin rapor bitiminde sonuç doğuracağına, bir başka deyişle altı aylık kıdem koşulunun gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespitinde sağlık raporunu dikkate alan Mahkemenin karar gerekçesi (bkz. § 8) ile Yargıtay içtihatlarının (bkz. §§ 15, 16, 17) aksine bir gerekçe oluşturmamıştır. Dolayısıyla başvurucunun davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikteki iddialarının gerekçede karşılanmadığı sonucuna varılmıştır.</p>

<p>37. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VI. GİDERİM</strong></p>

<p>38. Başvurucu, ihlalin tespiti talebinde bulunmuştur.</p>

<p>39. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz.<i> Mehmet Doğan</i> [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; <i>Aligül Alkaya ve diğerleri (2)</i> [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; <i>Kadri Enis Berberoğlu (3)</i> [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).</p>

<p>40. Öte yandan hak ihlali kararından Anayasa Mahkemesinin davanın neticesiyle ilgili bir tutum sergilediği sonucu çıkarılmamalıdır. Anayasa Mahkemesince verilen hak ihlali kararı uyuşmazlığın sonuçlarından bağımsız olup davanın kabulüne ya da reddine karar verilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Kural olarak yargılamanın her aşamasında olduğu gibi ihlalin sonuçlarını gidermek üzere yeniden yapılacak yargılama sonunda da delillerin dava ile ilişkisini kurma ve bunları değerlendirip sonuç çıkarma yetkisi ilgili mahkemelere aittir.</p>

<p><strong>VII. HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>B. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>C. Kararın bir örneğinin gerekçeli karar hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 31. Hukuk Dairesine (E.2022/1827, K.2022/979) iletilmek üzere İstanbul 11. İş Mahkemesine (E.2021/859, K.2022/74) GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>D. 664,10 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.664,10 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>E. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 8/4/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202290210-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 09:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/04/yargi/ayms4f.jpg" type="image/jpeg" length="16730"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2022/104137 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2022104137-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2022104137-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 8/4/2026 tarihli ve 2022/104137 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>İKİNCİ</strong> <strong>BÖLÜM</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>AYDIN</strong> <strong>TOKSÖZ</strong><strong> BAŞVURUSU </strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>(Başvuru Numarası: 2022/104137)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Karar Tarihi: 8/4/2026</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 29/9/2026 - 33385</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>İKİNCİ</strong> <strong>BÖLÜM</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <colgroup>
  <col width="15%" />
  <col width="5%" />
  <col width="80%" />
 </colgroup>
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Engin YILDIRIM</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>

   <p>Kenan YAŞAR</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Yunus Emre BAĞLAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Aydın TOKSÖZ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Av. Ünsal ŞAHİN</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p><strong>I. BAŞVURUNUN ÖZETİ </strong></p>

<p>1. Başvuru, karar sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı iddiaların karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuruda ayrıca adil yargılanma hakkının farklı güvencelerinin ihlal edildiği iddiası da bulunmaktadır.</p>

<p>2. Hatay Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) gerçekleşen trafik kazasına ilişkin olarak başvurucu hakkında taksirle birden fazla kişinin yaralanmasına neden olma suçundan soruşturma başlatmıştır.</p>

<p>3. Başsavcılık, başvurucunun taksirle birden fazla kişinin yaralanmasına neden olma suçundan cezalandırılması talebiyle 3/3/2014 tarihli iddianame düzenlemiş; iddianamede müşteki M.A.nın kullandığı motosiklete plakası tespit edilemeyen bir aracın çarparak kaçtığını, motosiklet sürücüsü M.A. ile motosiklette yolcu olarak bulunan O.A.nın motosikletten düşerek yaralandıklarını, plaka tanıma sisteminden kaza saatinde olay yerinden geçen araçların kayıtlarının incelenmesi neticesinde kaza saatine yakın bir zamanda olay yerinden bir otomobil şirketinin servisine ait deneme aracının geçtiğinin tespit edildiğini, servisin yetkilisi olan şüphelinin (başvurucu) aracı Suriye uyruklu başka bir kişiye teslim ettiğini, kazayı kendisinin yapmadığını beyan ettiğini, yapılan tespitlerde servis aracında hasar olduğunun belirlendiği hususları gözönünde bulundurulduğunda başvurucunun üzerine atılı suçu işlediğini ileri sürmüştür.</p>

<p>4. İddianamenin kabulüyle açılan dava Hatay 4. Asliye Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) görülmeye başlanmıştır. Mahkeme 11/3/2014 tarihinde duruşma hazırlığı işlemlerini yapmıştır. Tensip tutanağında diğer işlemlerin yanı sıra müştekiler M.A. ve O.A.nın, tanık S.E.nin ve başvurucunun dinlenmesi için gerekli usul işlemlerinin yapılmasına karar verilmiştir.</p>

<p>5. Birinci celsede beyanı alınan müştekiler; arkadan gelen bir aracın üzerinde bulundukları motosiklete çarpmasının akabinde durmadan yoluna devam ettiğini, motosiklete çarpan aracı görmediklerini, aracın rengini ve plakasını alamadıklarını, tanık S.E. ise Mahkeme huzurunda alınan ifadesinde beyaz renkli bir aracın motosiklete çarparak, durmadan yoluna devam ettiğini, çarpan aracın plakasını alamadığını ifade etmiştir. Mahkeme, başvurucu hakkında zorla getirme emri düzenlenmesine karar vermiştir.</p>

<p>6. İkinci celsede başvurucunun savunması alınmıştır. Başvurucu; savunmasında olay günü şirkete ait aracı Suriye uyruklu bir müşterisinin kullandığını, suçsuz olduğunu ileri sürmüştür. Mahkeme olay yerinde keşif yapılmasına karar vermiştir.</p>

<p>7. Üçüncü celsede olay yerinde yapılan keşif neticesinde düzenlenen bilirkişi raporu dosya kapsamına sunulmuştur. Mahkeme, kazanın meydana gelmesinde tarafların kusur durumunun tespiti için dosyanın Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığına gönderilmesine karar vermiştir.</p>

<p>8. Dördüncü celsede Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığının raporu dosya kapsamına sunulmuştur. Başvurucu müdafii, aracı başvurucunun kullandığının sabit olmadığını, herhangi bir tanık ya da bir müşteki beyanında bu hususun dile getirilmediğini, başvurucunun aracın maliki olmadığını, aracın malikinin şirket olduğunu, başvurucunun şirketin hissedarı olduğunu ileri sürmüştür. Katılan O.A. ise olayda mağdur olduğunu, motosiklete kimin çarptığını görmediğini belirtmiştir. İddia makamı esas hakkındaki mütalaasında başvurucunun cezalandırılmasını talep etmiş; Mahkeme, başvurucunun taksirle birden fazla kişinin yaralanmasına neden olma suçundan 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, sürücü belgesinin 1 yıl süreyle geri alınmasına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"… Yapılan açık yargılama sonucunda, iddianame, sanık savunması, mağdur beyanları, yapılan keşif, alınan bilirkişi raporları ve dosya kapsamında toplanan diğer tüm deliller birlikte değerlendirilip ele alındığında, sanığın </i>[başvurucu]<i> olay tarihinde aracını Karayolları Trafik Kanunu'nun hükümleri kapsamında dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı olarak kullanmak sureti ile suça konu kazaya ve mağdurların yaralanmasına sebebiyet verdiği, dolayısı ile üzerine atılı "taksirle birden fazla kişinin yaralanmasına sebebiyet verme" suçunu işlediği mahkememizce sabit görülmüş, sanığın cezalandırılması yoluna gidilmiştir. Bu bağlamda sanık ve müdafinin savunmalarına, alınan bilirkişi ve Adli Tıp Raporları karşısında itibar edilmemiştir. </i></p>

<p><i>Açıklanan gerekçe ile sanığın cezalandırılmasına dair hüküm kurulurken, ceza adaletinin ve hakkaniyetin tesisi açısından suçun işleniş şekli ve özellikle mağdur sayısı dikkate alınarak sanığın eylemi için kanunda öngörülen cezanın alt sınırından uzaklaşılmış ve TCK'nın 53/6. maddesi gereğince takdiren bir yıl süreyle sanığın sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilmiştir. Bununla birlikte sanığın sabıkasız geçmişi, yeniden suç işlemeyeceği yönünde mahkememizce oluşan olumlu kanaat ve yargılama sürecindeki tutum ve davranışlar dikkate alınarak sanık hakkındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir…"</i></p>

<p>9. Başvurucu müdafii, Mahkemenin başvurucu hakkında verdiği hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz etmiş; itiraz dilekçesinde başvurucunun kazaya karışmadığını, kazayı başvurucunun yaptığını gösterir delil olmadığını, başvurucunun kazaya karışan aracın maliki olmadığını ileri sürmüştür. Hatay 1. Ağır Ceza Mahkemesi 14/10/2014 tarihinde itirazın reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:</p>

<p><i>"… Hatay 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 15/09/2014 tarih, 2014/158-481 E/K sayılı kararı, kararda belirtilen gerekçeler doğrultusunda, mevcut durum usul ve yasaya uygun olduğundan bu karara vaki sanık müdafiilerinin İTİRAZLARININ REDDİNE…" </i></p>

<p>10. Başvurucunun denetim süresi içinde suç işlediğinin ihbar edilmesi üzerine dava yeniden Mahkemede görülmeye başlanmıştır. Mahkeme 1/6/2020 tarihinde duruşma hazırlığı işlemleri yapmış, tensip tutanağında katılanlar ve başvurucunun dinlenmesi için gerekli usul işlemlerinin yapılmasına karar vermiştir.</p>

<p>11. Birinci celsede başvurucunun müdafiinin mazeretinin kabulüne ve dosyanın uzlaştırma bürosuna gönderilmesine karar verilmiştir.</p>

<p>12. İkinci celsede iddia makamı esas hakkındaki mütalaasını sunmuştur. Mahkeme, başvurucu hakkında açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanmasına, başvurucunun taksirle birden fazla kişinin yaralanmasına neden olma suçundan 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve sürücü belgesinin 1 yıl süreyle geri alınmasına karar vermiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"… Yapılan açık yargılama sonucunda, iddianame, sanık savunması, mağdur beyanları, yapılan keşif, alınan bilirkişi raporları ve dosya kapsamında toplanan diğer tüm deliller birlikte değerlendirilip ele alındığında, sanığın </i>[başvurucu] <i>olay tarihinde aracını Karayolları Trafik Kanunu'nun hükümleri kapsamında dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı olarak kullanmak sureti ile suça konu kazaya ve mağdurların yaralanmasına sebebiyet verdiği, dolayısı ile üzerine atılı 'taksirle birden fazla kişinin yaralanmasına sebebiyet verme' suçunu işlediği mahkememizce sabit görülmüş, sanığın cezalandırılması yoluna gidilmiştir. Bu bağlamda sanık ve müdafinin savunmalarına, alınan bilirkişi ve Adli Tıp Raporları karşısında itibar edilmemiştir. </i></p>

<p><i>Açıklanan gerekçe ile sanığın cezalandırılmasına dair hüküm kurulurken, ceza adaletinin ve hakkaniyetin tesisi açısından suçun işleniş şekli ve özellikle mağdur sayısı dikkate alınarak sanığın eylemi için kanunda öngörülen cezanın alt sınırından uzaklaşılmış ve TCK'nın 53/6. maddesi gereğince takdiren bir yıl süreyle sanığın sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilmiştir. Bu şekilde üzerine atılı suçu işlediği sabit görülmüş ve daha önce açıklanması geri bırakılan hüküm açıklanarak aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur…"</i></p>

<p>13. Başvurucu müdafii, karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuş; başvuru dilekçesinde başvurucunun kazaya karışan aracın maliki olmadığını, kazayı başvurucunun yaptığına dair delil bulunmadığını, başvurucunun beraatine karar verilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Adana Bölge Adliye Mahkemesi 14. Ceza Dairesi (İstinaf Mahkemesi) 4/10/2022 tarihinde istinaf başvurusunun esastan reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:</p>

<p><i>"… İlk derece mahkemesinin kararında usule ve esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığı, delillerde ve işlemlerde herhangi bir eksiklik olmadığı, ispat bakımından değerlendirmenin yerinde olduğu, eylemin doğru olarak nitelendirildiği ve kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, cezanın kanuni bağlamda uygulandığı anlaşılmakla; istinaf başvurusunda bulunan sanık müdafinin istinaf itirazları yerinde görülmediğinden…" </i></p>

<p>14. Başvurucu, nihai kararı 5/11/2022 tarihinde öğrendikten sonra 28/11/2022 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.</p>

<p>15. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II. DEĞERLENDİRME</strong></p>

<p>16. Başvurucu, karar sonucunu etkileyecek esaslı iddialara gerekçede yer verilmemesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>17. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde, yapılacak incelemede Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri ile somut olayın kendine özgü koşullarının dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.</p>

<p>18. Başvurucunun iddiaları adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkı yönünden incelenmiştir.</p>

<p>19. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p>20. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkı, kişilerin hakkaniyete uygun şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve buna uygunluk yönünden yargılamanın denetlenmesini amaçlamaktadır. Mahkeme kararlarının davanın temel maddi ve hukuki sorunları ile taraflarca ileri sürülen ve davanın sonucunu etkileyen iddia ve itirazlar hakkında delillerle bağ kurulmak suretiyle yeterli gerekçe içermesi zorunludur. Uyuşmazlığın hukuki ve maddi sorunlarıyla ilgisiz değerlendirmelere kararda yer verilmesi de gerekçeli karar hakkıyla bağdaşmamaktadır. Karar gerekçesinin belirtilen unsurları taşıması, yargılamanın adil yargılanma hakkı güvencelerine uygun şekilde yürütülüp yürütülmediğinin taraflarca öğrenilmesini sağladığı gibi ayrıca demokratik bir toplumda kendi adlarına verilen yargı kararlarının sebeplerini toplumun öğrenmesi için de gereklidir (bazı eklemeler ve farklılıklarla birlikte bkz.<i> Sencer Başat ve diğerleri</i> [GK], B. No: 2013/7800, 18/6/2014, §§ 31, 34).</p>

<p>21. Diğer taraftan kanun yolu incelemesi yapan mercinin yargılamayı yapan mahkemeyle aynı sonuca ulaşması ve bunu aynı gerekçeyi kullanarak veya aynı atıfla kararına yansıtması, kararın gerekçelendirilmiş olması bakımından yeterli görülebilir. Bununla birlikte ilk derece mahkemesince karşılanmayan veya ancak ilk defa kanun yolu merciinde ileri sürülebilecek nitelikteki esaslı iddia ve itirazların kanun yolu merciince de değerlendirilmemesi gerekçeli karar hakkının ihlaline yol açabilir (bazı eklemeler ve farklılıklarla birlikte bkz.<i> Mehmet Yavuz</i> [1. B.], B. No: 2013/2995, 20/2/2014, § 51).</p>

<p>22. Somut olayda başvurucunun aracı dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı olarak kullanmak suretiyle suça konu kazaya ve mağdurların yaralanmasına sebebiyet verdiği gerekçesiyle taksirle birden fazla kişinin yaralanmasına neden olma suçundan cezalandırılmasına karar verilmiştir (bkz. § 12). Başvurucu ise kazaya karışan aracın maliki olmadığını, kazayı kendisinin yaptığına dair delil bulunmadığını ileri sürmüştür (bkz. § 13).</p>

<p>23. Başvurucunun aşamalardaki itirazlarına göre ayrı ve açık yanıt verilmesini beklediği olgu, kazaya karışan aracı olay günü kendisinin kullanmadığıdır.</p>

<p>24. Trafik kazasına ilişkin olarak taksirle birden fazla kişinin yaralanmasına neden olma suçundan yürütülen yargılamada kazaya karışan aracın sürücüsünün kim olduğu hususu esası etkileyebilecek önemli nitelikte bir unsur olarak kabul edilmelidir. Başvurucu, aşamalarda kazaya karışan aracı olay günü Suriye uyruklu birine verdiğini, aracın şirkete ait olduğunu, aracın malikinin kendisi olmadığını, aracı olay günü kullanmadığını ileri sürmüştür. Yargılama dosyası kapsamındaki katılanlar ve tanığın olay günü kazaya karışan aracı başvurucunun kullandığına yönelik bir beyanı veya teşhisi bulunmadığı gözönüne alındığında başvurucunun bu yöndeki itirazlarının uyuşmazlığın sonucuna etkili olduğunun kabulü gerekir.</p>

<p>25. Mahkeme, aracı başvurucunun kullandığı kabulüyle cezalandırılması yoluna gitmiştir. Buna karşılık Mahkeme, gerekçeli kararında kazaya karışan aracı başvurucunun kullandığına ilişkin kabulü hangi delile dayandırdığını ayrı ve açık şekilde ele almamıştır.</p>

<p>26. Başvurucu, iddiasını destekleyebilecek mahiyette itirazlar sunmasına rağmen Mahkeme, bu durumu gerekçeli kararda ayrı ve açık olarak tartışmamış; başvurucunun iddialarına cevap vermemiştir. Netice itibarıyla yargılamaya bir bütün olarak bakıldığında -somut olayın özel koşullarında- Mahkemenin ve İstinaf Mahkemesinin davanın sonucuna etkili hususlar hakkında yeterli bir yanıt vermediği anlaşılmıştır. Bu itibarla kararda yeterli gerekçenin bulunmadığı sonucuna varılmıştır.</p>

<p>27. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p>28. Başvuruda gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar verildiğinden kararda varılan sonuca ve uygun görülen giderime göre başvurucunun adil yargılanma hakkına ilişkin diğer şikâyetleri hakkında kabul edilebilirlik ve esas yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek olmadığına karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>III. GİDERİM </strong></p>

<p>29. Başvurucu, ihlalin tespiti ile yeniden yargılama yapılması talebinde bulunmuştur.</p>

<p>30. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz.<i> Mehmet Doğan</i> [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; <i>Aligül Alkaya ve diğerleri (2)</i> [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; <i>Kadri Enis Berberoğlu (3)</i> [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).</p>

<p>31. Öte yandan hak ihlali kararından Anayasa Mahkemesinin davanın neticesiyle ilgili bir tutum sergilediği sonucu çıkarılmamalıdır. Anayasa Mahkemesince verilen hak ihlali kararı uyuşmazlığın sonuçlarından bağımsız olup beraate veya mahkûmiyete karar verilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Kural olarak yargılamanın her aşamasında olduğu gibi ihlalin sonuçlarını gidermek üzere yeniden yapılacak yargılama sonunda da delillerin dava ile ilişkisini kurma ve bunları değerlendirip sonuç çıkarma yetkisi ilgili mahkemelere aittir.</p>

<p><strong>IV. HÜKÜM </strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>B. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>C. Diğer ihlal iddialarının İNCELENMESİNE GEREK OLMADIĞINA,</p>

<p>D. Kararın bir örneğinin gerekçeli karar hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Hatay 4. Asliye Ceza Mahkemesine (E.2020/241, K.2021/184) GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>E. 664,10 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.664,10 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 8/4/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2022104137-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 09:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/aymmsa.jpg" type="image/jpeg" length="22688"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2022/44330 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202244330-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202244330-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 9/4/2026 tarihli ve 2022/44330 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>BİRİNCİ</strong> <strong>BÖLÜM</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>REFİK</strong> <strong>BAYHAN</strong><strong> BAŞVURUSU </strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>(Başvuru Numarası: 2022/44330)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Karar Tarihi: 9/4/2026</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 29/9/2026 - 33385</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>BİRİNCİ</strong> <strong>BÖLÜM</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <colgroup>
  <col width="15%" />
  <col width="5%" />
  <col width="80%" />
 </colgroup>
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>

   <p>Muhterem İNCE</p>

   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Eren Can BENAKAY</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Refik BAYHAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Av. Çiğdem ALTUNTAŞ BAYHAN</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p><strong>I. BAŞVURUNUN KONUSU </strong></p>

<p>1. Başvuru, özel bir şirketin kurucu temsilcisi olan ortağın özel eğitim kurumu açma başvurusunun reddine dair işleme karşı açtığı davada sonuca etkili iddianın kararda karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p><strong>II. BAŞVURU SÜRECİ</strong></p>

<p>2. Başvuru 8/4/2022 tarihinde yapılmıştır.</p>

<p>3. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.</p>

<p>4. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.</p>

<p><strong>III. OLAY VE OLGULAR </strong></p>

<p>5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:</p>

<p>6. Mersin'de faaliyet gösteren özel bir şirketin kuruculuğunda ve başvurucunun kurucu temsilciliğinde 9/3/2020 tarihinde özel bir kurs için kurum açma başvurusunda bulunulmuştur. 16/3/2020 tarihinde talep reddedilmiş; gerekçede, şirketin kurucu temsilcisi olan başvurucunun adli sicil kaydına göre 8/2/2007 tarihli ve 5580 sayılı Özel Eğitim Kurumları Kanunu'nun 4. maddesinde belirtilen şartları taşımadığı belirtilmiştir. Başvurucu, anılan işlemin iptali istemiyle 15/6/2020 tarihinde dava açmış; dilekçesinde şirketin kurucu temsilcisi sıfatıyla kursun açılması için başvurduğunu belirtmiştir.</p>

<p>7. Mersin 2. İdare Mahkemesi (Mahkeme) 21/10/2020 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"</i><i>Olayda</i><i>, davacının dava dosyasında mevcut 12.02.2020 tarih ve 10014 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde kuruluş tescili ilan edilen</i><i> limited şirketinin kurucu ortağı olduğu, söz konusu şirketin kuruculuğunda, kurucu temsilcisi olarak özel kurs ile ilgili kurum açma başvurusunda bulunduğu ancak davacının Mülga 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanuna muhalefetten yargılandığı ve ceza aldığı,</i> <i>5580</i> <i>sayılı</i> <i>Özel</i> <i>Öğretim</i> <i>Kurumları</i> <i>Kanunu'nun</i> <i>4.</i> <i>maddesinde</i> <i>özel</i> <i>öğretim</i> <i>kurumlarının</i> <i>gerçek</i> <i>kişi</i> <i>kurucularında,</i> <i>tüzel</i> <i>kişi</i> <i>kurucularının</i> <i>yönetim</i> <i>organlarında,</i> <i>kurucu</i> <i>temsilcilerinde</i> <i>ve</i> <i>personelinde</i> <i>affa</i> <i>uğramış</i> <i>olsa</i> <i>bile</i> <i>kaçakçılık</i> <i>suçlarından</i> <i>ceza</i> <i>almamış</i> <i>olması</i> <i>şartı</i> <i>arandığı</i><i>ndan </i> <i>davacının</i> <i>bu</i> <i>şartı</i> <i>sağlamadığı</i><i> açık olup, davacının kurucu temsilciliğinde açılmak istenen kurum açma başvurusunun reddine ilişkin </i><i>dava konusu işlemlerde hukuka ve mevzuata aykırılık bulunmadığı sonuç ve kanaatine varılmıştır."</i></p>

<p>8. Başvurucu, karara karşı 16/11/2020 tarihinde istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Adana Bölge İdare Mahkemesi 1. İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) 1/12/2021 tarihinde istinaf kanun yolu başvurusunu reddetmiştir. Karar, temyiz yolu açık olarak verilmiştir. Başvurucu 12/1/2022 tarihinde temyiz kanun yoluna başvurmuştur. Danıştay Sekizinci Dairesi 2/2/2022 tarihinde temyiz istemini incelemeksizin reddetmiş; gerekçede, temyize konu Bölge İdare Mahkemesi kararının 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 46. maddesine göre temyiz yolu açık olmayan <i>kesin</i> kararlardan olduğunu belirtmiştir.</p>

<p>9. Başvurucu vekili, Danıştayın nihai kararını Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden 8/4/2022 tarihinde öğrenmiş; başvurucu ise aynı tarihte bireysel başvuruda bulunmuştur.</p>

<p>10. Silifke Asliye Ceza Mahkemesi 30/5/2000 tarihinde başvurucunun 7/1/1932 tarihli ve 1918 sayılı mülga Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun'a muhalefet suçundan 64.436.674 TL gümrük ağır para cezasından çevrilerek 2 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Karar 31/10/2000 tarihinde kesinleşmiştir. Silifke 1. Asliye Ceza Mahkemesi 18/1/2021 tarihinde başvurucunun memnu haklarının iadesine karar vermiştir.</p>

<p><strong>IV. İLGİLİ HUKUK </strong></p>

<p><strong>A. Ulusal Hukuk </strong></p>

<p><strong>1. Mevzuat Hükümleri</strong></p>

<p>11. 5580 sayılı Kanun'un 3. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Bir kurumda öğretime başlayabilmek için kurum açma izni alınması zorunludur. İzin başvuruları ilgili millî eğitim müdürlüğüne yapılır. Valilikçe yapılan inceleme sonucunda açılması uygun görülen okullar dışındaki kurumlara kurum açma izni verilir. Valilikçe açılması uygun görülen okullara ilişkin başvurular ise kurum açma izni verilmek üzere Bakanlığa gönderilir. </i></p>

<p><i>Kurum açma izni talebinin valilikçe reddedilmesi hâlinde, kurucu veya kurucu temsilcisi tarafından taleplerinin reddine ilişkin işlemin tebliğinden itibaren onbeş iş günü içinde Bakanlığa itirazda bulunulabilir. İtiraz, Bakanlıkça onbeş iş günü içinde karara bağlanır. </i></p>

<p><i>Kurum açma izni alınmadıkça, kuruma öğrenci kaydı yapılamaz.</i></p>

<p><i>..." </i></p>

<p>12. 5580 sayılı Kanun'un 4. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:</p>

<p><i>"Özel öğretim kurumlarının gerçek kişi kurucularında, tüzel kişi kurucularının yönetim organlarında, kurucu temsilcilerinde ve personelinde; 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezası ya da affa uğramış olsa bile Devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlar, Devletin güvenliğine karşı suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, millî savunmaya karşı suçlar, Devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk, zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama, kaçakçılık suçları, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar ve 11/10/2006 tarihli ve 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun kapsamında işlenen suçlardan ceza almamış olması veya haklarında bu suçlardan dolayı kovuşturma bulunmaması, terör örgütlerine ya da Millî Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti ya da iltisakı yahut bunlarla irtibatı olmaması şartı aranır. </i></p>

<p><i>..." </i></p>

<p>13. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun<i> "Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma" </i>başlıklı 53. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak; </i></p>

<p><i>a) Sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya Devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tabi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten, </i></p>

<p><i>... </i></p>

<p><i>d) Vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasi parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan, </i></p>

<p><i>e) Bir kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tabi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etmekten, </i></p>

<p><i>yoksun bırakılır. </i></p>

<p><i>(2) Kişi, işlemiş bulunduğu suç dolayısıyla mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları kullanamaz. </i></p>

<p><i>... </i></p>

<p><i>(5) Birinci fıkrada sayılan hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla hapis cezasına mahkûmiyet halinde, ayrıca, cezanın infazından sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Bu hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla sadece adlî para cezasına mahkûmiyet halinde, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Hükmün kesinleşmesiyle icraya konan yasaklama ile ilgili süre, adlî para cezasının tamamen infazından itibaren işlemeye başlar. </i></p>

<p><i>(6) Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet halinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere, bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebilir. Yasaklama ve geri alma hükmün kesinleşmesiyle yürürlüğe girer ve süre, cezanın tümüyle infazından itibaren işlemeye başlar.</i><i>"</i></p>

<p>14. 25/5/2005 tarihli ve 5352 sayılı Adli Sicil Kanunu'nun<i> "Yasaklanmış hakların geri verilmesi"</i> başlıklı 13/A maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"(1) 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu dışındaki kanunların belli bir suçtan dolayı veya belli bir cezaya mahkûmiyete bağladığı hak yoksunluklarının giderilebilmesi için, yasaklanmış hakların geri verilmesi yoluna gidilebilir. Bunun için; Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinin beşinci ve altıncı fıkraları saklı kalmak kaydıyla, </i></p>

<p><i>a) Mahkûm olunan cezanın infazının tamamlandığı tarihten itibaren üç yıllık bir sürenin geçmiş olması, </i></p>

<p><i>b) Kişinin bu süre zarfında yeni bir suç işlememiş olması ve hayatını iyi halli olarak sürdürdüğü hususunda mahkemede bir kanaat oluşması, </i></p>

<p><i>gerekir. </i></p>

<p><i>(2) Mahkûm olunan cezanın infazına genel af veya etkin pişmanlık dışında başka bir hukukî nedenle son verilmiş olması halinde, yasaklanmış hakların geri verilmesi yoluna gidilebilmesi için, hükmün kesinleştiği tarihten itibaren beş yıl geçmesi gerekir. Ancak, bu süre kişinin mahkûm olduğu hapis cezasına üç yıl eklenmek suretiyle bulunacak süreden az olamaz. </i></p>

<p><i>(3) Yasaklanmış hakların geri verilmesi için, hükümlünün veya vekilinin talebi üzerine, hükmü veren mahkemenin veya hükümlünün ikametgâhının bulunduğu yerdeki aynı derecedeki mahkemenin karar vermesi gerekir..."</i></p>

<p><strong>2. Anayasa Mahkemesi Kararı</strong></p>

<p>15. Anayasa Mahkemesinin 10/9/2025 tarihli ve E.2024/125, K.2025/178 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"29. Kuralda affa uğramış olsa bile devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlardan mahkûm olanların turist rehberliği mesleğine kabul edilmeyeceği düzenlenmek suretiyle süresiz bir hak yoksunluğu öngörülmektedir. Öncelikle süresiz hak yoksunluğuna karşı yasaklanmış hakların geri verilmesi kurumunun, devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlardan mahkûm olanların turist rehberliği mesleğini icra etmelerine imkân sağlayıp sağlamadığının değerlendirilmesi gerekir. </i></p>

<p><i>30. Kural uyarınca devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlardan mahkûm olanların turist rehberliği mesleğini icra edememelerine ilişkin olarak belli bir süre öngörülmemiş olsa da yasaklanmış hakların geri verilmesi kararıyla bu mesleğe kabul edilmelerinin mümkün olduğu anlaşılmaktadır. Bu kapsamda yasaklanmış hakların geri verilebilmesi için öngörülen mahkûm olunan cezanın infazının tamamlandığı tarihten itibaren üç yıllık bir sürenin geçmiş olması, kişinin infazın tamamlanmasından itibaren üç yıllık süre içerisinde yeni bir suç işlememesi ve hayatını iyi hâlli olarak sürdürdüğü hususunda mahkemede bir kanaatin oluşması, mahkûm olunan cezanın infazına genel af veya etkin pişmanlık dışında başka bir hukuki nedenle son verilmiş olması hâlinde, yasaklanmış hakların geri verilmesi yoluna gidilebilmesi için, hükmün kesinleştiği tarihten itibaren beş yıl geçmesi şartlarının orantılılık incelemesinde değerlendirilmesi gerekir. </i></p>

<p><i>31. Bu bağlamda cezanın infazının tamamlanmasından itibaren geçmesi gereken üç yıllık sürenin veya infazına genel af veya etkin pişmanlık dışında başka bir hukuki nedenle son verilmiş olması durumunda hükmün kesinleştiği tarihten itibaren geçmesi gereken beş yıllık sürenin geçmiş olması şartıyla turist rehberliği mesleğine kabulün mümkün olduğu, söz konusu sürelerin ise makul ve orantılı olduğu anlaşılmaktadır. </i></p>

<p><i>32. Ayrıca yasaklanmış hakların geri verilmesi için belirtilen süreler içinde yeni bir suç işlememe ve hayatın iyi hâlli olarak sürdürüldüğü hususunda mahkemece kanaatin oluşması şartı arandığından bu konuda hâkimin takdir yetkisi bulunmaktadır. Bununla beraber iyi hâlin belirlenmesinde belirtilen süreler içinde yeni bir suçun işlenmemesinin etkili olduğu gözetildiğinde söz konusu yetkinin sınırsız olmadığı ve ayrıca yargısal denetime tabi olduğu anlaşılmaktadır. </i></p>

<p><i>33. Bu itibarla kuralla devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlardan mahkûm olanların turist rehberliği mesleğine kabul edilmeleri bakımından bir hak yoksunluğu getirilmekte ise de yasaklanmış hakların geri verilmesiyle birlikte bu hak yoksunluğunun süresiz olmadığı, bu sürenin diğer koşulların yanında sınırlandırıldığı ve turist rehberliği mesleğine kabul için devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlardan mahkûm olanlara aşırı bir külfet yüklemediği anlaşılmaktadır (bazı farklılıklarla birlikte benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. AYM, E.2023/80, K.2024/142, 23/7/2024, § 35; E.2024/96, K.2024/143, 23/7/2024, § 36). </i></p>

<p><i>34. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 13., 48. ve 49. maddelerine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir."</i></p>

<p><strong>B. Uluslararası Hukuk</strong></p>

<p>16. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Herkes davasının medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar</i>[ın]<i> ... esası konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme tarafından ... görülmesini isteme hakkına sahiptir..."</i></p>

<p>17. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) adil yargılanma hakkının demokratik toplumda önemli bir yere sahip olduğunu vurgulamaktadır (<i>Airey/İrlanda</i>, B. No: 6289/73, 9/10/1979, § 24). AİHM'e göre hukuk devletinin temel ilkelerinden biri olan hukuki belirlilik Sözleşme'nin bütün maddelerinde mündemiçtir (<i>Iordan Iordanov/Bulgaristan</i>, B. No: 23530/02, 2/7/2009, § 47). Adil yargılanma hakkı hukukun kabul edilmiş evrensel ilkelerine uygun olarak yorumlanmalıdır. Bu bağlamda hakkın tesliminden kaçınma (<i>denial of justice</i>) yasağı bu ilkelerin başında gelmektedir (<i>Golder/Birleşik Krallık</i>, B. No: 4451/70, 21/2/1975, § 35).</p>

<p>18. AİHM iç hukukun yorumlanmasında öncelikli görevin ulusal otoritelere ait olduğunu vurgulamaktadır. AİHM’in görevi ulusal hukuk mercilerinin yorumlarının etkilerinin Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını tespit etmekle sınırlıdır (<i>Waite ve Kennedy/Almanya</i>, B. No: 26083/94, 18/2/1999, § 54). AİHM kural olarak kendisinin ulusal mahkemelerin yerine geçerek değerlendirme yapma görevinin bulunmadığını, ulusal hukukun yorumlanmasına ilişkin sorunları çözmenin öncelikli olarak ulusal otoritelerin -özellikle ulusal mahkemelerin- yetkisinde olduğunu ifade etmektedir. AİHM bu sebeple ulusal mahkemelerin iç hukukun yorumuna ilişkin tartışmalarına karışmayacağını belirtmektedir. Ancak AİHM keyfîliğin bulunduğu, diğer bir ifadeyle ulusal mahkemelerin iç hukuku açıkça hatalı veya keyfî ya da adaleti hiçe sayacak şekilde uyguladıklarını gözlemlediği hâllerde bunu sorgulayabileceğine işaret etmektedir (<i>Anđelkovıć/Sırbistan</i>, B. No: 1401/08, 9/4/2013, § 24).</p>

<p><strong>V. İNCELEME VE GEREKÇE </strong></p>

<p>19. Anayasa Mahkemesinin 9/4/2026 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü </strong></p>

<p>20. Başvurucu 5580 sayılı Kanun'da belirtilen şartları taşımasına rağmen mahkemelerce mevzuatın hatalı uygulandığını, kendisinin kurucu ortak olması nedeniyle kanunda belirtilen şartların kendisi için geçerli olmadığını ifade etmiştir. Memnu hakların iadesine karar verilmesine karşın herhangi bir şekilde bu durumun değerlendirilmediğini belirtmiştir. Kendisinin yalnızca kurucu ortak olduğunu, başka bir ünvanı bulunmadığını, buna rağmen haksız ve hukuka aykırı olarak davasının reddedildiğini iddia ederek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>21. Bakanlık görüşünde, başvurucunun temel hak ve hürriyetlerinin ihlal edilip edilmediği konusunda yapılacak incelemede Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri ile somut olayın kendine özgü koşullarının da dikkate alınması gerektiği bildirilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.</p>

<p><strong>B</strong><strong>. Değerlendirme </strong></p>

<p>22. Anayasa'nın "<i>Hak arama hürriyeti</i>" başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:</p>

<p><i>"</i><i>Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir." </i></p>

<p>23. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucunun iddiaları gerekçeli karar hakkı kapsamında değerlendirilmiştir.</p>

<p><strong>a. Kabul Edilebilirlik Yönünden </strong></p>

<p>24. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>b. Esas Yönünden </strong></p>

<p><strong>i. Genel İlkeler </strong></p>

<p>25. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiş ancak gerekçeli karar hakkından açıkça söz edilmemiştir. Bununla birlikte Anayasa'nın 36. maddesine "<i>...ile adil yargılanma</i>" ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınan adil yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Nitekim Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının kapsamına gerekçeli karar hakkının da dâhil olduğu AİHM'in birçok kararında vurgulanmıştır. Dolayısıyla Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının gerekçeli karar hakkı güvencesini de kapsadığının kabul edilmesi gerekir (<i>Abdullah Topçu</i> [1. B.]<i>,</i> B. No: 2014/8868, 19/4/2017, § 75).</p>

<p>26. Anayasa'nın 141. maddesinin üçüncü fıkrasında da “<i>Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.”</i> denilerek mahkemelere kararlarını gerekçeli yazma yükümlülüğü yüklenmiştir. Anayasa’nın bütünlüğü ilkesi gereği anılan Anayasa kuralı da gerekçeli karar hakkının değerlendirilmesinde gözönünde bulundurulmalıdır (<i>Abdullah Topçu,</i> § 76).</p>

<p>27. Gerekçeli karar hakkı, kişilerin adil bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve denetlemeyi amaçlamaktadır. Bu hak, tarafların muhakeme sırasında ileri sürdükleri iddialarının kurallara uygun biçimde incelenip incelenmediğini bilmeleri ve demokratik bir toplumda kendi adlarına verilen yargı kararlarının sebeplerini toplumun öğrenmesinin sağlanması için de gereklidir (<i>Sencer Başat ve diğerleri</i> [GK], B. No: 2013/7800, 18/6/2014, §§ 31, 34).</p>

<p>28. Mahkemelerin anılan yükümlülüğü, yargılamada ileri sürülen her türlü iddia ve savunmaya karar gerekçesinde ayrıntılı şekilde yanıt verilmesi gerektiği şeklinde anlaşılamaz. Ancak mahkemeler, kendilerine sunulan tüm iddialara yanıt vermek zorunda değilse de (<i>Yasemin Ekşi </i>[1. B.], B. No: 2013/5486, 4/12/2013, § 56) davanın esas sorunlarının incelenmiş olduğu gerekçeli karardan anlaşılmalıdır.</p>

<p>29. Bir kararda tam olarak hangi unsurların bulunması gerektiği davanın niteliğine ve koşullarına bağlıdır. Muhakeme sırasında açık ve somut biçimde öne sürülen iddia ve savunmaların davanın sonucuna etkili, başka bir deyişle davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte olması hâlinde davayla doğrudan ilgili olan bu hususlara mahkemelerce makul bir gerekçe ile yanıt verilmesi gerekir (<i>Sencer Başat ve diğerleri,</i> §§ 35, 39).</p>

<p>30. Bir davada tarafların hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri için usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün içerik ve kapsamı ile bu hükme varılırken mahkemenin neleri dikkate aldığı ya da almadığını gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş, kuşkuya yer vermeyecek açıklıkta olan bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması <i>gerekçeli karar hakkı</i> yönünden zorunludur (<i>Sencer Başat ve diğerleri,</i> § 38).</p>

<p>31. Öte yandan bireysel başvuru yolunun ikincillik niteliği gereği ilgili mevzuatı yorumlamak mahkemelerin görevi olup Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruda incelediği husus, mahkemelerin gerekçelerine esas yorumun Anayasa'da güvence altına alınan temel hak ve özgürlükleri ihlal edip etmediğidir (<i>Şeyma</i> <i>Kayaoğlu </i> [2. B.]<i>,</i> B. No: <a href="https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/pages/search/Tumu?id=a2JiOjUxNjQ1MjE3LWY2NGQtNmQxMS1lZDU0LTRiNzIyNjc0OTMwNA&amp;type=BireyselBasvuru" rel="nofollow" target="_blank">2014/5491</a>, 5/7/2017, § 53).</p>

<p><strong>ii. İlkelerin Olaya Uygulanması</strong></p>

<p>32. Somut olayda başvurucu, şirketin kurucu temsilcisi sıfatıyla özel bir kurs açma başvurusunda bulunmuş; talebinin reddedilmesi üzerine dava açmıştır. İdare Mahkemesi davayı reddederken başvurucunun kaçakçılık suçundan ceza almış olması nedeniyle 5580 sayılı Kanun'un 4. maddesinde belirtilen şartı taşımadığı sonucuna varmıştır. Karar istinaf aşamasından geçerek kesinleşmiştir.</p>

<p>33. 5580 sayılı Kanun'un 4. maddesine göre, bir özel eğitim kurumunun kurucusu ya da kurucu temsilcisi olmak isteyen gerçek kişi belli başlı suçlardan ceza almamış olmalı veya hakkında bu suçlardan dolayı kovuşturma bulunmamalıdır. Madde metninde belirtilen suçlar arasında kaçakçılık suçu da sayılmıştır. Kanun koyucu affa uğrasa bile bu suçtan ceza alınmasını engel olarak kabul etmiştir (bkz. § 12).</p>

<p>34. Uyuşmazlıkta çözüme kavuşturulması gereken temel mesele, başvurucunun 5580 sayılı Kanun'un 4. maddesinde belirtilen şartları taşıyıp taşımadığıdır. İdare Mahkemesi başvurucunun 30/5/2000 tarihinde 1918 sayılı Kanun'a muhalefet etme suçundan netice itibarıyla 2 gün hapis cezası ile cezalandırılmasını dayanak alarak bu şartı sağlayamadığını kabul etmiştir.</p>

<p>35. Uyuşmazlıkta uygulanacak hukuk kurallarının yorumlanmasında öncelikli yetkinin yargılamada görev alan mahkemelere ait olduğunun altı çizilmelidir. Anayasa Mahkemesinin kendi yorumunu mahkemelerin yerine kaim etmesi söz konusu olamaz. Bununla birlikte mahkeme yorumlarının etkilerinin adil yargılanma hakkıyla çelişip çelişmediğini incelemek Anayasa Mahkemesinin görevindedir. Bu bakımdan bireysel başvuru kapsamında yapılacak değerlendirmede mahkemelerce yapılan değerlendirmeler veri olarak kabul edilecektir.</p>

<p>36. Anayasa Mahkemesi norm denetiminde yaptığı incelemede turist rehberlerinin mesleğe kabulü için aranan şartlardan biri olan, devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlardan -kaçakçılık suçu da şartlar arasında sayılmıştır- bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına mahkûm olmama şartında geçen “<i>…Devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlar,…</i>” ibaresini incelemiştir. Kararda, madde metninde yer alan düzenlemede yasaklanmış hakların geri verilmesi kararıyla mesleğe kabulü engelleyen herhangi bir değerlendirme olmadığı belirtilmiştir. Başka bir deyişle devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlardan mahkûm olanların turist rehberliği mesleğine kabul edilmeleri bakımından bir hak yoksunluğu öngörülse de yasaklanmış hakların geri verilmesiyle birlikte bu hak yoksunluğunun süresiz olarak olmadığı ifade edilmiştir. Diğer koşulların yerine getirilmesi kaydı ile hak yoksunluğunun giderilme şansı bulunması nedeniyle devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlardan mahkûm olanlara aşırı bir külfet yüklemediği değerlendirilmiş ve iptal talebi reddedilmiştir (bkz. § 15).</p>

<p>37. Benzer şekilde başvuruya konu olayda da kaçakçılık suçundan ceza almama özel eğitim kurumunun kurucusu ya da kurucu temsilcisi olma şartları arasında sayılmıştır. Madde metni incelendiğinde yasaklanmış hakların geri verilmesi hâlinde kurucu ya da kurucu temsilci olmayı engelleyen herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır yani cezanın infazının tamamlanmasından itibaren geçmesi gereken üç yıllık sürenin veya infazına genel af veya etkin pişmanlık dışında başka bir hukuki nedenle son verilmiş olması durumunda hükmün kesinleştiği tarihten itibaren beş yıllık sürenin geçmiş olması şartıyla kurucu temsilci olmak mümkündür.</p>

<p>38. Somut olayda başvurucunun 18/1/2021 tarihinde memnu haklarının iadesine karar verilmiştir. Bu durumda başvurucunun kurucu temsilci olmasının değerlendirilmesi yönünden 5580 sayılı Kanun'un 4. maddesine göre herhangi bir engel bulunmamaktadır. Ancak Bölge İdare Mahkemesi, başvurucunun memnu haklarının iade edilmiş olmasını herhangi bir şekilde değerlendirmemiştir. Memnu hakların iade edilmiş olması karşısında, yapılan başvurunun nasıl değerlendirilmesi gerektiği, kabul edilmeme hâlinde neden kabul edilmediği kararda açıklanmamıştır.</p>

<p>39. Kural olarak mahkeme kararlarında esasa ilişkin hususlarda yeterli gerekçe bulunması hâlinde kanun yolu merciince bu karara atıfla değerlendirme yapılması makul görülebilir. Mahkeme kararlarında gerekçe bulunmadığı hâllerde ise kişilerin ileri sürdüğü esaslı itirazların kanun yolu mercii tarafından gerekçeli bir şekilde karşılanması gerekir. Somut olayda mahkeme kararının yukarıda belirtilen bağlamda bir gerekçe içermediği, Bölge İdare Mahkemesi tarafından ise bu karara atıf yapılarak herhangi bir değerlendirme yapılmadığı anlaşılmıştır (<i>Diren Taş</i> [1. B.], B. No: 2019/38230, 24/1/2024, § 36).</p>

<p>40. Sonuç olarak başvurucunun memnu haklarının iade edilmiş olmasının kurum açma başvurusunun reddedilmesini neden ve nasıl haklılaştırdığı hususunun yargılama mercilerinin gerekçelerinde yer almadığı görülmüştür. Yargılama mercileri başvurucunun memnu haklarının iadesine karar verilmesini değerlendirmediğinden başvurucunun kurum açma başvurusunun haksız olarak reddedildiğine ilişkin iddiaları yeterli şekilde açıklığa kavuşturulmamıştır. Bu itibarla yargılama süreci bir bütün olarak değerlendirildiğinde başvurucunun gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.</p>

<p>41. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p>42. Başvurucunun suçta ve cezada kanunilik ilkesi ile eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürdüğü görülmüş ise de gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar verildiğinden diğer ihlal iddiaları hakkında kabul edilebilirlik ve esas yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasının gerek olmadığı değerlendirilmiştir.</p>

<p><strong>VI. GİDERİM </strong></p>

<p>43. Başvurucu; ihlalin tespiti, yeniden yargılama yapılması ile 100.000 TL manevi ve 100.000 TL maddi tazminat talebinde bulunmuştur.</p>

<p>44. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (<i>Mehmet Doğan</i> [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; <i>Aligül Alkaya ve diğerleri (2) </i> [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; <i>Kadri Enis Berberoğlu (3) </i>[GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).</p>

<p>45. Öte yandan hak ihlali kararından Anayasa Mahkemesinin davanın neticesiyle ilgili bir tutum sergilediği sonucu çıkarılmamalıdır. Anayasa Mahkemesince verilen hak ihlali kararı uyuşmazlığın sonuçlarından bağımsız olup davanın kabulüne, reddine ya da beraate veya mahkûmiyete karar verilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Kural olarak yargılamanın her aşamasında olduğu gibi ihlalin sonuçlarını gidermek üzere yeniden yapılacak yargılama sonunda da delillerin dava ile ilişkisini kurma ve bunları değerlendirip sonuç çıkarma yetkisi ilgili mahkemelere aittir.</p>

<p>46. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasının yeterli giderim sağlayacağı anlaşıldığından tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VII. HÜKÜM </strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>B. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>C. Diğer ihlal iddialarının İNCELENMESİNE GEREK OLMADIĞINA,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ç. Kararın bir örneğinin gerekçeli karar hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Mersin 2. İdare Mahkemesine (E.2020/539, K.2020/934) GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>D. Başvurucunun tazminat taleplerinin REDDİNE,</p>

<p>E. 664,10 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.664,10 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 9/4/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202244330-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 09:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/aymaasasf.jpg" type="image/jpeg" length="34665"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2021/28857 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202128857-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202128857-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 2/9/2026 tarihli ve 2021/28857 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>BİRİNCİ</strong> <strong>BÖLÜM</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>SADİ</strong> <strong>AYHAN</strong> <strong>EFE</strong><strong> BAŞVURUSU </strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>(Başvuru Numarası: 2021/28857)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Karar Tarihi: 2/9/2026</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>BİRİNCİ</strong> <strong>BÖLÜM</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <colgroup>
  <col width="15%" />
  <col width="5%" />
  <col width="80%" />
 </colgroup>
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Recai AKYEL</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>

   <p>Muhterem İNCE</p>

   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Soner GÖÇER</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Sadi Ayhan EFE</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Av. Meltem SARANER</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p><strong>I. BAŞVURUNUN KONUSU </strong></p>

<p>1. Başvuru; bir yol çalışmasında patlayıcı madde kullanılması nedeniyle yaralanma meydana gelmesi ve olaya ilişkin açılan davanın yargı yolu, husumet ve zamanaşımı gerekçeleri ile kısmen reddi nedeniyle mahkemeye erişim ve yaşam hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>

<p><strong>II. BAŞVURU SÜRECİ </strong></p>

<p>2. Başvuru 15/4/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.</p>

<p>3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir.</p>

<p><strong>III. OLAY VE OLGULAR </strong></p>

<p>4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir:</p>

<p>5. Olay tarihinde Çatalpınar İlçe Jandarma Komutanlığında astsubay olarak görev yapmakta olan başvurucu, Çatalpınar Belediye Başkanlığınca yürütülen yol çalışmasında kaya kütlelerini kırmak maksadıyla kontrollü patlatma yapılacak olan alanda güvenliği sağlamak üzere, üç kişilik bir jandarma devriye ekibi içinde görevlendirilmiştir. Başvurucu, 21/3/2007 günü yapılan çalışma sırasında patlama nedeniyle yaralanmıştır.</p>

<p><strong>A. Olaya İlişkin Yürütülen Ceza Soruşturması ve Kovuşturma Süreci</strong></p>

<p>6. Fatsa Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) olaya ilişkin olarak resen soruşturma işlemlerine başlamıştır.</p>

<p>7. Alınan adli rapor ile başvurucunun vücudunda yaşam fonksiyonlarını dördüncü derecede etkileyecek nitelikte kırık meydana geldiği, yaralanmasının organlarından birinin işlevini yitirmesine ve hayati tehlike geçirmesine sebep olduğu bildirilmiştir. Gülhane Askerî Tıp Akademisince düzenlenen raporda ise başvurucunun yaralanmasının organlarından birinin işlevini yitirmesine veya sürekli zayıflamasına sebep olacak mahiyette olup olmadığının ancak olay tarihinden 18 ay geçmesi sonrası değerlendirilebileceği mütalaa edilmiştir.</p>

<p>8. Yürütülen soruşturmada patlamanın sona erdiği düşüncesi ile bulunduğu yerden çıkan başvurucunun o sırada meydana gelen son patlamada bir taş kütlesinin kafasına isabet etmesi sonucu yaralandığı anlaşılmıştır.</p>

<p>9. Olay yeri inceleme raporuna göre çalışma için 12 delik açılmış ve içlerine patlayıcı olarak sodyum klorat ve şeker karışımı yerleştirilmiş; patlama işlemi başlatıldıktan sonra ilk 10 delikteki patlayıcı ile 12. delikteki patlayıcı sorunsuz şekilde infilak etmiş ancak 11. delikte patlama meydana gelmemiştir. Bu delik içindeki patlayıcı karışımına olay yeri inceleme ekibince el konulmuştur.</p>

<p>10. Patlatma işleminde ateşleyici olarak görev alan H.K. şüpheli sıfatıyla alınan ifadesinde ateşleyici belgesi olduğunu, olay günü belediye işçisi Y.Ç.nin kompresör ile 1,5 metrelik 12 delik açtığını, kendisinin ise göz kararı patlayıcı toz ile şekeri karıştırarak kablo döşediği deliklere yerleştirdiğini, hazırlıklar sonrası patlatma işlemine geçtiğini, her bir deliği akü vasıtasıyla tek tek patlatmaya başladığını, her patlama arasında 2 dakika olduğunu, açılan 12 delikten 11'inin patladığını, 11. patlama sonrası bağırış duyması ve başvurucunun yaralandığını görmesi üzerine son patlamayı gerçekleştirmeden olay yerinden ayrılarak hastaneye gittiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>11. H.K.nın beyanlarında adı geçen Y.Ç. şüpheli sıfatıyla alınan ifadesinde H.K.nın beyanlarını teyit etmekle birlikte patlama işlemi başladıktan sonra 11. deliğe kadar patlamaların sorunsuz olduğunu ancak 11. delikteki malzemenin muhtemelen nem alması nedeniyle infilak etmediğini, bu nedenle 12. son deliğin patlatıldığını, hemen akabinde başvurucunun patlamada yaralandığının söylendiğini beyan etmiştir.</p>

<p>12. Tanık C.A. eve giderken olay yerine geldiğinde başvurucu ile karşılaştığını, ona ve diğer jandarma personeline vatandaşları uzaklaştırma konusunda yardımcı olduğunu, sonrasında hep birlikte güvenli bir uzaklığa çekildiklerini, patlama öncesi yukarıdan hazır olunduğu şeklinde bağırıldığını, kolluk kuvvetlerinin de aynı şekilde yanıt verdiğini, telsiz benzeri bir alet kullanılmadığını söylemiştir. Tanık, patlama işleminin başlaması sonrası ikişer dakika ara ile 10 patlama gerçekleştiğini, son patlamanın üzerinden beş altı dakika geçmesinin akabinde başvurucunun kendisine<i> "Patlama bitti diye bağırıldığını duydum." </i>dediğini, siper aldıkları yerden çıkıp yürümeye başladıklarını, 8-10 metre gitmelerinin ardından bir patlama daha yaşandığını ve başvurucunun yaralandığını ifade etmiştir.</p>

<p>13. Olay günü başvurucunun komutası altında olay yerinde güvenlik sağlamakla görevli olan tanık M.A. 12 patlama olacağının söylendiğini, tahminen 10. patlamanın ardından yukarıdakilerin kendi aralarında "<i>Patlama bitti.</i>" şeklinde yüksek sesle konuştuklarını duymaları üzerine patlamaların sona erdiğini düşünerek olay yerine doğru bir iki adım yaklaşmaları sırasında bir patlama daha yaşandığını ve başvurucunun yaralandığını söylemiştir.</p>

<p>14. Başvurucunun komutası altında olay yerinde güvenlik sağlamakla görevli olan jandarma personeli A.B. ise 11 patlama yaşandıktan sonra yukarıdakilerin zabıta C.K.ya patlamanın bittiğini söylediklerini, patlamanın yapıldığı yukarıdaki tepede o sırada dört kişi olduğunu, bunların ateşleyici H.K., belediye çalışanı Y.Ç. mahalle muhtarı ve kepçe operatörü olduğunu ancak kimin bağırdığını bilmediğini, zabıta C.K.nın da başvurucuya seslenerek patlamanın bittiğini söylediğini, bunun üzerine geri dönmek için bir iki adım atmalarının akabinde bir patlama daha yaşandığını ve başvurucunun yaralandığını söylemiştir.</p>

<p>15. Zabıta olarak görev yapan C.K. jandarma personeli A.B.nin beyanlarını teyit ederek tahminen 10 kadar patlama olmasının ardından yukarıdan birilerinin <i>"Patlama bitti."</i> şeklinde bağırdığını, kendisinin de bunu teyit etmek için yukarıya seslendiğini, yukarıdakilerin <i>"Tamam."</i> şeklinde yanıt verdiğini söylemiştir.</p>

<p>16. Tanık olarak dinlenen Mahalle Muhtarı M.İ. işlem sırasında kendisinin ateşleyici H.K. ile ona yardım eden belediye çalışanı Y.Ç. ile birlikte üst kısımda olduğunu, patlama işleminin başlaması sonrası ilk 10 patlamanın sorunsuz şekilde meydana geldiğini, 11. deliğe sıra geldiğinde ise patlamayı gerçekleştiren ateşleyicinin "<i>Lanet olsun, patlamadı!</i>" diye bağırdığını duyduğunu, ateşleyicinin 12. deliğe yöneldiğini fakat bu arada dört beş dakika geçtiğini ve 12. patlamayı gerçekleştirdiğini, hemen ardından komutan yaralandı şeklinde bağırışmalar duyması üzerine aşağıya koştuklarını söylemiştir. Tanık, kendisinin veya yanındakilerin 10. patlama sonrası <i>"Patlama bitti."</i> şeklinde bağırmadığını, bağıran olmuşsa da duymadığını ifade etmiştir.</p>

<p>17. Tanık olarak dinlenen kepçe operatörü E.K. işlem öncesi H.K.nın üç kez bağırarak patlatmaya başlayacağını duyurduğunu, 12 deliğin tek tek patlamaya başlandığını, 11 patlama sonrası bir bağırış duyması üzerine saklandığı yerden çıktığında başvurucunun yaralandığını gördüğünü ifade etmiştir.</p>

<p>18. Başvurucu; müşteki sıfatıyla alınan beyanında uzun süredir tedavi gördüğünü, olay öncesi ve sonrasını hatırlayamadığını, olayın ne şekilde meydana geldiğini bilmediğini ifade etmiştir.</p>

<p>19. Soruşturma sırasında kusur durumuna ilişkin olarak alınan bilirkişi raporunda emniyetli bir patlama için manyeto kullanılması gerektiği oysa inceleme konusu olayda patlamanın elektrikli sistem ile ve bunun için de akü kullanılarak gerçekleştirildiği, ayrıca işlem sırasında koordinasyon sorunları yaşandığı bildirilmiştir. Raporda patlatma işleminde ateşleyici olarak görev alan şüpheli H.K.nın ateşlemede akü kullanması ve patlatma sırasında iyi bir koordinasyon sağlamaması nedeniyle, şüpheli belediye işçisi Y.Ç.nin güvenli bir patlatma yapılabilmesi için gerekli koordinasyonu sağlamaması nedeniyle, Belediye Başkanı M.E.nin de patlama için manyeto kullanılmasını sağlamadığı için kusurlu oldukları mütalaa edilmiştir.</p>

<p>20. Olay tarihinde Çatalpınar belediye başkanı olan şüpheli M.E. hakkında İçişleri Bakanlığınca olaya ilişkin başlatılan ön inceleme sonucu hazırlanan raporda 29/9/1987 tarihli ve 19589 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Tekel Dışı Bırakılan Patlayıcı Maddelerle Av Malzemesi ve Benzerlerinin Üretimi İthali Taşınması Saklanması Depolanması Satışı Kullanılması Yok Edilmesi Denetlenmesi Usül Esaslarına İlişkin Tüzük'ün ilgili hükümleri gereğince Belediyece İl Valiliğinden alınması gereken patlayıcı madde satın alma ve kullanma izin belgesi alınmadan söz konusu patlamanın gerçekleştirilmesi nedeniyle bahsi geçen tüzüğe aykırı davranan belediye başkanı hakkında soruşturma izni verilmesi gerektiği mütalaa edilmiş, İçişleri Bakanlığınca ön inceleme raporu dikkate alınarak Belediye Başkanı M.E. hakkında soruşturma izni verilmiştir. Ancak ilgilinin itirazı üzerine Danıştay Birinci Dairesi 16/1/2008 tarihinde soruşturma izni verilmesine ilişkin kararın kaldırılmasına karar vermiştir. Daire kararında patlamanın yapılacağının Kaymakamlığa bildirildiği, böylece patlamadan haberdar olan Kaymakamlığın Belediyenin patlayıcı maddesi satın alma ve kullanma izin belgesi olup olmadığını araştırarak, izni yoksa gerekli izni valilikten alması gerektiği konusunda yetkilileri uyarması gerekirken patlamanın yapılacağı yere güvenlik güçlerini göndererek patlamaya bir anlamda izin verdiği gerekçelerine dayanılmıştır.</p>

<p>21. Yürütülen soruşturma neticesinde Başsavcılık, Çatalpınar belediye başkanı olan şüpheli M.E. hakkında soruşturma izni verilmesine ilişkin kararın Danıştay Birinci Dairesince kaldırılması nedeniyle 18/3/2009 tarihinde ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiş; olay sırasında patlayıcı ekibi olarak görev yapan şüpheliler H.K. ve Y.Ç. hakkında ise 1/4/2009 tarihli iddianame ile taksirle yaralama suçundan kamu davası açmıştır. İddianamede olay günü 12 ayrı noktada gerçekleşen patlamada patlamayı gerçekleştiren ekip ile başvurucunun da aralarında olduğu, güvenliği sağlayan jandarma ekibi arasında telsiz vb. bir araç kullanılmaması nedeniyle haberleşmenin gerektiği gibi sağlanamadığı, patlamanın sona erdiğini düşünerek bulunduğu yerden çıkan başvurucunun o sırada meydana gelen son patlamada bir taş kütlesinin kafasına isabet etmesi sonucu yaralandığı, patlayıcı ekibi olarak görev yapan şüpheliler H.K. ve Y.Ç.nin ateşlemede akü kullanması ve patlatma sırasında koordinasyonu iyi sağlayamaması nedeniyle kusurlu oldukları ifade edilmiştir.</p>

<p>22. Fatsa Sulh Ceza Mahkemesince (Ceza Mahkemesi) yürütülen kovuşturma sırasında mahallinde iş güvenliği uzmanı ve olay yeri inceleme uzmanı bilirkişi eşliğinde keşif yapılmış; keşif sonunda düzenlenen bilirkişi raporlarında patlamaların dinamit veya benzeri bir malzeme ile yapılması gerekirken olayda kimyasalların göz kararı karıştırılması ile hazırlanan ve homojen olmayan bir malzemenin kullanıldığı, ateşlemenin sabit zaman aralıkları ve sisteme bağlı elektrikli fünye ve benzeri bir alet ile yapılması gerekirken ince elektrik telleri kullanılarak ve ısıtma yöntemi ile yapıldığı ifade edilmiştir. Raporlarda olayın yaşanmasında sanık H.K.nın patlayıcı miktarını doğru ayarlayamaması, ateşlemede manyeto kullanmaması, olay yerindekileri gereğince uyarmaması nedeniyle, sanık Y.Ç.nin güvenli bir patlatma yapılabilmesi için gerekli iletişimi sağlayamaması nedeniyle, hakkında ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilen Çatalpınar Belediye Başkanı M.E.nin ise yapılan işlerle ilgili planlama yapmaması, patlatma sahasındaki kişileri kendi inisiyatifine bırakması nedeniyle kusurlu oldukları mütalaa edilmiştir.</p>

<p>23. Yargılama sırasında Mersin Adli Tıp Şube Müdürlüğünden alınan raporda başvurucunun yaralanmasının organlarından birisinin işlevinin sürekli zayıflamasına sebep olacak mahiyette olduğu ancak çehrede sabit eser oluşturmadığı belirtilmiştir.</p>

<p>24. Yargılama sonunda Ceza Mahkemesi 17/5/2010 tarihli kararla sanıklar H.K. ve Y.Ç.nin taksirle yaralama suçundan neticeten 3 ay 22 gün hapis cezası ile cezalandırılmalarına, verilen hapis cezalarının ertelenmesine, hapis cezası ertelenen sanıkların 1 yıl süreyle denetim altına alınmalarına hükmetmiş; kararda patlatma işleminde ateşleyici olarak görev yapan sanık H.K.nın belediye çalışanı sanık Y.Ç. ile birlikte 12 lağım deliği hazırladığı ve içine patlayıcı madde doldurduğu, akü vasıtası ile patlama yapılırken 11. lağımın patlamadığı, 12. lağım ateşlendiği sırada kim olduğu tespit edilemeyen bir kişinin "<i>Patlama bitti.</i>" diye bağırması üzerine patlama yerinden 500 metre kadar uzakta bekleyen başvurucunun da aralarında olduğu jandarma personelinin 70-80 metre kadar yürüyerek yaklaştığı, bu sırada daha önce patlamayan 11. lağımda patlama meydana geldiği ve fırlayan bir taşın başvurucunun kafasına isabet ederek yaralanmasına sebep olduğu, oluş ile soruşturma ve kovuşturma sırasında alınan bilirkişi raporları dikkate alındığında meydana gelen yaralanmada sanıkların kusurlu olduklarını kabul etmiştir.</p>

<p>25. Başvurucu ve sanıklar karara karşı temyiz kanun yoluna başvurmuştur. Yargıtay 12. Ceza Dairesi 13/03/2013 tarihli ilamı ile temyiz itirazlarının reddiyle hükmün onanmasına karar vermiştir.</p>

<p><strong>B. Başvurucunun Açtığı Tazminat ve Tam Yargı Davası Süreçleri</strong></p>

<p>26. Başvurucu 8/9/2008 tarihinde, Çatalpınar Belediye Başkanlığı, Belediye Başkanı M.E. ve patlatma işleminde ateşleyici olarak görev alan H.K.ya karşı maddi ve manevi zararlarının tazmini talebi ile Fatsa 2. Asliye Hukuk Mahkemesi (Hukuk Mahkemesi) nezdinde dava açmıştır. Dava dilekçesinde, 1.000 TL maddi ve 150.000 TL manevi tazminatın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili talep edilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>27. Yargılama sırasında iş güvenliği uzmanı iki inşaat ve bir maden mühendisi bilirkişiden oluşan heyetten alınan 10/7/2014 tarihli bilirkişi raporunda;</p>

<p>i. Ateşleyici H.K.nın dinamit veya benzeri bir malzeme kullanmak yerine kimyasalların göz kararı karıştırılması ile hazırlanan ve homojen olmayan bir malzeme kullanması, ateşlemeyi sabit zaman aralıkları ve sisteme bağlı elektrikli fünye ve benzeri bir alet ile yapması gerekirken ince elektrik telleri kullanarak ve ısıtma yöntemi ile yapması, güvenli bir iletişim ve çalışma ortamı kurmaması, delikler arasında ateşleme zamanından kaynaklanan farklar ve iletişim eksikliği nedeniyle kişilerin güvenli alanları terk etmesine sebep olması dolayısıyla %65 oranında kusurlu olduğu,</p>

<p>ii. Belediye Başkanı M.E.nin güvenli bir ateşleme aracı olan manyeto kullanılmasını takip etmemesi, ilgili tüzük gereğince patlayıcı madde satın alma ve kullanma izin belgesi alınmadan söz konusu patlamanın gerçekleştirilmesine izin vermesi ve inisiyatifi tamamen patlama sahasındaki kişilere bırakması nedeniyle %12,5 oranında kusurlu olduğu,</p>

<p>iii. Belediye çalışanı Y.Ç.nin koordinasyon sağlamakta zafiyet göstermesi nedeniyle %12,5 oranında kusurlu olduğu,</p>

<p>iv. Başvurucunun ise mesleği gereği aldığı eğitim ile olay yerindeki görevi gözönüne alındığında kendi güvenliğini sağlama hususunda gerekli özen ve itinayı göstermemesi nedeniyle %10 oranında kusurlu olduğu mütalaa edilmiştir.</p>

<p>28. Hukuk Mahkemesi, iş güvenliği uzmanı, iki maden mühendisi, bir inşaat mühendisi ve bir hukukçu bilirkişiden oluşan heyetten de kusur durumuna ilişkin rapor almıştır. 28/1/2015 tarihli bilirkişi raporunda Belediyenin patlayıcı ruhsatı için Valiliğe başvurmadığı, yargılama konusu olayda patlamayı sağlamak için potasyum klorat ya da sodyum klorat ile toz şekerin karıştırılmasıyla elde edilen karışımın kullanıldığı, öncelikle ateşleyici H.K.nın ateşleyici yeterlik belgesi bulunmakla birlikte patlayıcı madde imal ruhsatı olmadığı, kaldı ki olayda kullanılan karışımın meri mevzuata göre ruhsatlandırılabilmesinin dahi mümkün olmadığı, kullanılan karışımın stabil olmadığı, başvurucunun ise ekipler arasındaki haberleşmeyi sağlayacak telsiz ve benzeri bir alet kullanmadığı gibi çelik başlık, miğfer benzeri koruyucu bir ekipman da kullanmadığı tespit edilmiştir. Buna göre olayda Belediye Başkanlığı %70 oranında, Belediye Başkanı M.E.%10 oranında, ateşleyici H.K. %10 oranında, başvurucu ise %10 oranında kusurludur. Her ne kadar belediye çalışanı Y.Ç. yapılan ceza yargılaması sonrasında ceza almış ise de adı geçenin yalnızca patlayıcıların yerleştirileceği delikleri açtığı, ateşleme işinin nasıl yapılacağına müdahil olmadığı gözetildiğinde yaşanan kazada kusuru olmadığı mütalaa edilmiştir.</p>

<p>29. Adli Tıp Kurumu 3. İhtsas Dairesi tarafından ibraz edilen 17/2/2014 havale tarihli raporda meydana gelen kaza sonrasında başvurucunun %26,2 oranında meslekte kazanma gücünden yoksun kaldığı, iyileşme süresinin ise kaza tarihi olan 21/3/2007'den itibaren 12 aya kadar uzayabileceği bildirilmiştir.</p>

<p>30. Devam eden süreçte dosyanın hesap bilirkişisine gönderilerek başvurucunun meslekte kazanma iş gücü kaybının hesap edilmesi istenmiştir. Aktüerya hesap bilirkişisince tanzim edilen 9/11/2015 tarihli bilirkişi raporunda başvurucunun (geçici iş göremezlik, işlemiş dönem, işleyecek dönem ve pasif dönem yönünden) uğradığı maddi zararın toplam 310.786,65 TL olduğu bildirilmiştir. Davalıların rapora itirazı üzerine tanzim edilen 20/1/2016 tarihli ek bilirkişi raporunda ise başvurucunun zararı (13.921,44 TL geçici iş görmezlik dönemi+56.562,39 TL işlemiş dönem+215.700 TL işleyecek dönem+21.680,36 TL pasif dönem olmak üzere) toplam 307.864,19 TL olarak hesaplanmıştır.</p>

<p>31. Başvurucu 27/1/2016 havale tarihli dilekçesi ile davasını maddi tazminat talebi yönünden ıslah etmiş; bilirkişi raporu yönünde talebini 306.864,19 TL artırarak toplam 307.864,19 TL'nin davalılardan müteselsilen tahsilini talep etmiştir. Davalılar ıslah dilekçesine karşı sundukları beyan dilekçesinde alacağın zamanaşımına uğradığını ileri sürmüştür.</p>

<p>32. Hukuk Mahkemesi icra ettiği 31 duruşmanın akabinde 31/3/2016 günü kısa kararını açıklamıştır. Buna göre başvurucunun maddi ve manevi tazminat taleplerinin kısmen kabulü ile 293.942,75 TL maddi tazminat ile 15.000 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 21/3/2007 tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, bu kalemler yönünden fazlaya ilişkin talep ile tedavi giderine ilişkin talebin reddine karar vermiştir. 20/4/2016 tarihinde açıklanan gerekçeli kararda şu tespitlere yer verilmiştir:</p>

<p>i. Yargılama sırasında kusur durumuna dair alınan bilirkişi raporları gözönünde bulundurulduğunda başvurucunun yaralanmasında davalı Belediye Başkanlığı %70, davalı Belediye Başkanı M.E. %10, davalı ateşleyici H.K. %10 ve başvurucu %10 oranında kusurludur.</p>

<p>ii. Adli Tıp Kurumu raporu dikkate alındığında yaşanan kaza sonrasında başvurucunun %26,2 oranında meslekte kazanma gücünden yoksun kaldığı, iyileşme süresinin kaza tarihi olan 21/3/2007'den itibaren 12 aya kadar uzayabileceği anlaşılmıştır.</p>

<p>iii. Aktüerya hesap bilirkişisince tanzim edilen asıl ve ek raporlarda başvurucunun maddi zararı 307.864,19 TL olarak hesaplanmış olup zarar kalemleri arasında geçici iş göremezlik zararı da dikkate alınmıştır. Oysa başvurucu açtığı davada geçici iş göremezlik yönünden bir talep dile getirmemiştir. Bu sebeple maddi tazminat talebinin kısmen kabulü ile 293.942,75 TL maddi tazminata hükmedilmesi gerekir.</p>

<p>iv. Her ne kadar davalılar ıslaha karşı zamanaşımı definde bulunmuşlarsa da haksız fiilden zarar görenin açacağı dava, zararı ve faili öğrendiği tarihten itibaren bir ve her hâlde haksız fiil tarihinden itibaren on yıllık zamanaşımı süresine tabidir. Ayrıca dava cezayı gerektiren bir eylemden doğmuş ve ceza kanununda bu eylem için daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörmüş ise bu süre geçerli olacaktır. Dava konusu olayda haksız fiil 21/3/2007 günü gerçekleşmiş, dava ise 8/9/2008 günü açılmıştır. Davanın açıldığı tarih itibarıyla Ceza Kanunu'nda taksirle yaralama eylemi için düzenlenen zamanaşımı süresi dolmamıştır. Ayrıca haksız fiilden zarar görenin dava açması için öngörülen zamanaşımı süresi zararın ve failin öğrenildiği tarih itibarıyla işlemeye başlar. Her ne kadar maluliyet oranı Adli Tıp Kurumu raporunun tebliği ile öğrenilmiş sayılabilir ise de zararın kapsamı zarar hesabının özel uzmanlık gerektirmesi nedeniyle ancak aktüerya alanında uzman bilirkişi aracılığı ile yapılan hesap neticesinde öğrenilmiş kabul edilmelidir. Buna göre somut yargılamada aktüerya bilirkişisinin hesap raporunun dava dosyasına 20/1/2016 tarihinde ibraz edildiği ve başvurucu vekilinin 27/1/2016 tarihinde talebini ıslah ettiği gözetildiğinde dava ve ıslah ile artırılan miktar zamanaşımına uğramamıştır.</p>

<p>v. Dava konusu olayda fiilin meydana geliş şekli, tarafların kusur oranları, sonraki gelişmeler, başvurucunun yaralanma şekli ve maluliyet durumu ile tarafların sosyal durumu da gözetilerek 15.000 TL manevi tazminata hükmedilmiştir.</p>

<p>33. Taraflar, karara karşı temyiz kanun yoluna başvurmuştur. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi (Yargıtay) 4/5/2017 tarihli ilamıyla kararın bozulmasına karar vermiştir. Davalıların temyiz istekleri;</p>

<p>i. Davalı Çatalpınar Belediye Başkanlığı yönünden kamu tüzel kişisi olan belediyelerin işlem ve eylemlerinin kural olarak kamusal nitelik taşıdığı, dava konusu olayda alınan encümen kararı doğrultusunda davalı Belediye Başkanlığınca yapılan yol çalışması sırasında zarara uğranıldığı savunulduğuna göre istemin idare hukuku kuralları çerçevesinde ve idari yargı yerinde değerlendirilmesi gerektiği, bu nedenle adı geçen kurum yönünden yargı yolu bakımından davanın usulden reddine karar verilmesi gerektiği,</p>

<p>ii. Davalı Belediye Başkanı M.E. yönünden kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğan tazminat davalarının kendilerine rücu edilmek kaydıyla idare aleyhine açılabileceği, bu nedenle adı geçen davalı yönünden davanın husumet nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiği,</p>

<p>iii. Davalı ateşçi H.K. yönünden başvurucunun bedensel zarara uğramasına yol açan eyleminin suç teşkil etmesi nedeniyle uzamış ceza zamanaşımının uygulanması gerektiği, dava konusu eylem bakımından uygulanması gereken zamanaşımı süresinin 8 yıl olduğu, diğer yandan gelişen zararın olması durumunda bu gelişmenin son bulduğu tarihte başvurucunun zararını öğrenmiş sayılacağı, bu tarihin ise sürekli iş gücü kaybı oranının belirlendiği raporun tarihi olduğu, somut olayın 21/3/2007 tarihinde meydana geldiği, 27/1/2016 ıslah tarihi itibarıyla 8 yıllık (uzamış) ceza zamanaşımı süresinin dolduğu, başvurucunun sürekli iş gücü kaybına ilişkin raporu 21/2/2014 günü tebliğ aldığı gözetildiğinde bu tarihten itibaren öngörülen haksız eylem zamanaşımı süresi olan bir yılın da dolmasından sonra ıslah dilekçesi verdiği, açıklanan nedenlerle ıslahla istenen miktarın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiği gerekçeleri ile kabul edilmiştir. Başvurucunun temyiz talebi ise yalnızca başvurucunun yaralanma derecesi, olayın gelişim biçimi ve tarafların ekonomik ve sosyal durumları dikkate alındığında başvurucu lehine hükmedilen manevi tazminat miktarının az olduğu gerekçesi ile kabul edilmiştir.</p>

<p>34. Başvurucu, karara karşı karar düzeltme yoluna başvurmuş ancak talebi Yargıtayın 16/5/2018 tarihli ilamıyla reddedilmiştir.</p>

<p>35. Bozma sonrası yapılan yargılama neticesinde Hukuk Mahkemesince, 22/11/2018 tarihinde; davalı Çatalpınar Belediye Başkanlığı aleyhine açılan davanın yargı yolu bakımından usulden reddine, davalı belediye başkanı M.E. aleyhine açılan davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine, davalı ateşçi H.K. aleyhine açılan davanın kısmen kabulü ile 1.000 TL maddi tazminat ile 30.000 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 21/3/2007 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte adı geçen davalıdan tahsiline, ıslahla istenen miktarın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Mahkeme, Yargıtay bozma ilamındaki gerekçeleri esas almıştır.</p>

<p>36. Taraflar, karara karşı temyiz kanun yoluna başvurmuştur. Yargıtay 24/6/2020 tarihli ilamı ile temyiz taleplerinin reddi ile kararın onanmasına karar vermiştir.</p>

<p>37. Başvurucu, karara karşı karar düzeltme yoluna başvurmuş ancak talebi Yargıtayın 4/3/2021 tarihli ilamıyla reddedilmiştir.</p>

<p>38. Başvurucu, Yargıtay ilamını öğrenmesinin akabinde bireysel başvuruda bulunmuştur.</p>

<p>39. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapılan inceleme neticesinde başvurucunun adli yargı yerlerinin Çatalpınar Belediye Başkanlığı yönünden davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiği şeklindeki kararlarına uygun olarak 26/8/2020 tarihinde adı geçen Belediye aleyhine Ordu İdare Mahkemesi (İdare Mahkemesi) nezdinde maddi tazminat istemiyle tam yargı davası açtığı anlaşılmıştır.</p>

<p>40. İdare Mahkemesi Jandarma Genel Komutanlığının da davalı Belediye yanında hasım mevkiine alınmasına karar vermek suretiyle yürüttüğü yargılama neticesinde üretimi ve kullanımı mevzuatta sıkı kurallara bağlanmasına rağmen dava konusu olayda kullanılan patlayıcı maddenin sadece ateşleyici belgesi bulunan belediye çalışanı tarafından, sodyum klorat ve toz şekeri göz kararı karıştırarak elde edildiği, dolayısıyla bu karışımın homojenliğinin sağlanamayıp her delikte farklı şiddette patlamaya ve ateşleme zamanının farklı olmasına sebep olduğu, ayrıca emniyetli bir patlama için elektrikli ateşlemelerin manyeto ile yapılması gerekirken ateşlemede manyeto yerine akü kullanıldığı, patlama sırasında patlayıcı işinde görevli belediye çalışanları ile çevre güvenliğini sağlamakla görevlendirilen jandarma personeli arasında telefon, telsiz gibi haberleşme aracı ile iletişim kurulmadığı, iletişimin sadece sesli uyarı ile sağlandığı, dahası iş güvenliğinin sağlanması amacıyla baret, koruyucu gözlük ve kulaklık kullanılmadığı gibi koruyucu giysiler giyilmediği, olayda hem ekipman hem de personel donanımı yönünden eksiklikler olduğu, tüm bu hususlar bir arada değerlendirildiğinde olayda davalı Çatalpınar Belediye Başkanlığının %80, davalı Jandarma Genel Komutanlığının %10 ve başvurucunun ise %10 oranında kusuru bulunduğu sonucuna ulaşmıştır. İdare Mahkemesi 17/9/2025 tarihli kararıyla davanın kabulüne, 2.818.001,80 TL maddi tazminatın adli yargı yerinde davanın açıldığı 8/9/2008 tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davalı idarelerin kusurları oranında tahsiline karar vermiştir.</p>

<p>41. Davalı Belediye karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuş olup dosya bireysel başvurunun incelendiği tarihi itibarıyla derdesttir.</p>

<p><strong>IV. İNCELEME VE GEREKÇE </strong></p>

<p>42. Anayasa Mahkemesinin 2/9/2026 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A. Mahkemeye Erişim Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia</strong></p>

<p><strong>1. Başvurucunun İddiaları</strong></p>

<p>43. Başvurucu, olaya ilişkin adli yargıda Belediye, Belediye Başkanı ve patlamayı gerçekleştiren ateşçi aleyhine tazminat davası açtığını, yargılama neticesinde davanın haksız bir şekilde, Belediye ve Belediye Başkanı yönünden yargı yolu ve husumet noktasında usulden, ateşçi yönünden ise zamanaşımı gerekçesiyle kısmen reddedildiğini ileri sürmüş; bu suretle adil yargılanma ve mahkemeye erişim hakları ile hukuk güvenlik ilkesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvurucu, ihlal iddialarını şu gerekçelere dayandırmıştır:</p>

<p>i. Davanın ilgili kamu kurumu ve kurum idarecisinin eylemlerinin idari eylem niteliğinde olmaması, haksız fiil mahiyetinde olması nedeniyle adli yargı yerinde açıldığını öne sürmüştür. Başvurucuya göre kusur o kadar ağırdır ki eylemlerin idari niteliği ortadan kalmıştır. Belediyenin patlatma işlemi yapma ruhsatı yoktur. Patlamayı yaptırdığı kişi patlayıcı madde imal belgesine sahip değildir. Patlamada kullanılan karışım, tesisat ve patlatma sahası mevzuata uygun seçilmemiştir. Patlatma sahasında lüzumlu teçhizat bulundurulmamış, gerekli güvenlik önlemleri alınmamıştır. Tüm bunlar haksız fiil mahiyetinde eylemler olup eylemlerin idariliği ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla Belediye ve Belediye Başkanı aleyhine adli yargıda tazminat davası açılması mümkün olup adı geçenler yönünden yargı yolu ve husumet gerekçeleriyle davanın usulden reddi haksızdır.</p>

<p>ii. Üçüncü davalı olan ateşçi H.K. yönünden ise davanın ıslah edilen miktar bakımından kısmen reddedilmesi de haksızdır. Dava konusu eylem aynı zamanda suç mahiyetinde olması nedeniyle dava zamanaşımı 1 yıl değil 8 yıldır. Dahası zamanaşımının başlangıcı zararı tam olarak öğrendiği tarih olan aktüerya bilirkişisinin raporunun tebliği tarihi olup ıslah talebini zamanaşımı süresi içinde dile getirmiştir. Böyle olmasına rağmen Yargıtay ve onu takip eden Hukuk Mahkemesi 1 yıllık zamanaşımının Adli Tıp Kurumunun iş gücü kaybı oranını %26,2 olarak tespit ettiği raporun öğrenilmesi tarihinden itibaren başladığını kabul etmiştir. Oysa bu raporda tespit edilen iş gücü kaybı üzerinden parasal bir hesap yaparak zararının öğrenilmesi oldukça teknik bir iş olup bu rapor üzerine zararını öğrendiği kabul edilemez.</p>

<p><strong>2. Değerlendirme</strong></p>

<p>44. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucunun bu başlık altında dile getirdiği yakınmalar, açılan tazminat davasının davalılar Belediye ve Belediye Başkanı yönünden yargı yolu ve husumet noktasında usulden, davalı ateşçi yönünden ise zamanaşımı gerekçesiyle kısmen reddedilmesine ilişkindir. Yakınmaların bir bütün hâlinde mahkemeye erişim hakkı kapsamında incelenmesi gerekir. Hakkındaki davalar yargı yolu ve husumet noktasında usulden reddedilen davalılar ile hakkındaki dava zamanaşımı gerekçesiyle kısmen reddedilen davalı yönünden inceleme ayrı yapılmalıdır.</p>

<p><strong>a.</strong> <strong>Tazminat Davasının </strong><strong>Yargı Yolunun Caiz Olmaması ve Husumet Yokluğu Nedeniyle Reddedilen Kısmı Yönünden </strong></p>

<p>45. Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir (<i>Özkan Şen</i> [2. B.], B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52). Hukuki konularda mahkemelerde dava açma hakkı anlamına gelen mahkemeye erişim hakkı <i>mahkemeye gitme hakkını</i> da kapsamaktadır (<i>Hüseyin Sezen</i> [2. B.], B. No: 2013/1793, 18/9/2014, § 47).</p>

<p>46. Mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığın belli bir yargı merci tarafından çözümlenmesini isteme hakkını güvenceye bağlamamaktadır. İlgili uyuşmazlığın hangi yargı yeri tarafından çözümleneceğini belirlemek Anayasa ve <i>adaletin iyi yönetimi</i> ilkesi gözetilerek kanun koyucunun takdirindedir. Bu itibarla görevli ve yetkili olduğu düşünülerek açılan bir davaya bakan yargı merciinin başka bir yargı organının görevli olduğuna işaret ederek davaya bakmayı reddetmesi -işaret ettiği yolun açık ve erişilebilir olması kaydıyla- mahkemeye erişim hakkına müdahale teşkil etmez <i>(</i><i>Ali</i> <i>Galip</i> <i>Baltaoğlu</i> [1. B.], B. No: 2014/5676, 8/3/2018, § 33).</p>

<p>47. Başvuru konusu olayda açılan tazminat davası adli yargı yerlerince davalı Belediye Başkanlığı yönünden yargı yolunun caiz olmaması nedeniyle, davalı Belediye Başkanı M.E. yönünden ise husumet yokluğu nedeniyle reddedilmiştir. Adli yargı yerleri, dava konusu olayda alınan encümen kararı doğrultusunda davalı Belediye Başkanlığınca yapılan yol çalışması sırasında zarara uğranıldığı savunulduğuna göre istemin idari yargı yerinde değerlendirilmesi gerektiği, ayrıca kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının kamu görevlileri aleyhine değil ancak kamu idaresi aleyhine açılabileceği gerekçelerine dayanmıştır.</p>

<p>48. Bu durumda başvurucunun dava konusu uyuşmazlığı idari yargı önüne taşıma imkânı olup olmadığı incelenmelidir.</p>

<p>49. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 9. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre çözümlenmesi Danıştayın, idare ve vergi mahkemelerinin görevlerine girdiği hâlde adli yargı yerlerine açılan davaların görev noktasından reddi durumunda bu husustaki kararların kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz gün içinde görevli mahkemede dava açılabilir. Görevsiz yargı merciine başvurma tarihi, Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine başvurma tarihi olarak kabul edilir. Ayrıca 2577 sayılı Kanun'un 13. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her hâlde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi hâlinde bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında otuz gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren dava süresi içinde dava açılabilir. Danıştay, kamu görevlilerinin kamu hizmetini yürütürken üçüncü kişilere verdikleri zararlar nedeniyle kamu görevlileri aleyhine adli yargıda açılan tazminat davalarında adli yargı mercilerince davalının hasım sıfatı bulunmadığı gerekçesiyle verilen ret kararlarında eylemin idariliğinin adli yargı mercilerince husumet yokluğu nedeniyle verilen ret kararının kesinleşmesiyle birlikte ortaya çıktığını, bu durumlarda husumet yokluğu nedeniyle verilen ret kararlarının kesinleşmesinden itibaren bir yıl içinde 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca tam yargı davası açılabileceğini kabul etmiştir (<i>Ali</i> <i>Galip</i> <i>Baltaoğlu</i><i>,</i> §§ 22-25).</p>

<p>50. Nitekim başvuru konusu olayda adli yargı yerlerince verilen kararın kesinleşmesi akabinde İdare Mahkemesinde Belediye Başkanlığı aleyhine tam yargı davası açılmış ve dava başvurucu lehine sonuçlanmıştır. Bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla dava istinaf aşamasında derdesttir. İdari yargı yerlerince verilecek kararın kesinleşmesinin akabinde yeni bir bireysel başvuruya konu edilebileceği izahtan varestedir.</p>

<p>51. 2577 sayılı Kanun'un 9. maddesine göre adli yargı yerlerine açılan davaların görev noktasından reddi hâlinde görevli idari yargı yerinde dava açılabileceği, yine Danıştay içtihatlarına göre adli yargı mercilerince husumet yokluğu nedeniyle verilen ret kararlarının kesinleşmesinden itibaren 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca idari yargıda dava açılmasının mümkün olduğu, nitekim başvurucunun Belediye Başkanlığı aleyhine tam yargı davası açtığı gözetildiğinde somut başvuruda açılan tazminat davasının yargı yolunun caiz olmaması ve husumet yokluğu nedeniyle reddedilmesi bakımından mahkemeye erişim hakkına yönelik bir ihlalin bulunmadığının açık olduğu sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>52. Açıklanan gerekçelerle tazminat davasının yargı yolunun caiz olmaması ve husumet yokluğu nedeniyle reddedilmesi yönünden Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasının diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin <i>açıkça dayanaktan yoksun olması</i> nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>b.</strong> <strong>Tazminat Davasının Islaha Konu Edilen Kısmının </strong><strong>Zamanaşımı Gerekçesiyle Reddedilmesi Yönünden </strong></p>

<p>53. Başvuru konusu olayda açılan tazminat davası adli yargı yerlerince davalı ateşçi H.K. yönünden kısmen kabul edilmiş, ıslahla istenen miktarın ise zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Başvurucu; dava konusu eylemin aynı zamanda suç mahiyetinde olması nedeniyle dava zamanaşımının 8 yıl olduğunu, dahası zamanaşımının başlangıcının zararı tam olarak öğrendiği tarih olan aktüerya bilirkişisinin raporunun tebliği tarihi olduğunu ileri sürmüştür.</p>

<p>54. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan, bu başlık altında dile getirilen mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p>55. Anayasa Mahkemesi <i>Çetin Akboğa</i> ([GK], B. No: 2019/430, 23/3/2023) kararında, başvurucunun açtığı davada ıslah edilen alacağın zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle reddine karar verilmesi suretiyle mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin kanuni dayanağının olduğu tespitini yapmıştır (<i>Çetin Akboğa</i>, § 53). Somut olayda da 2/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu'nun dava tarihi itibarıyla yürürlükte olan 60. maddesi hükmüne göre verilen zamanaşımından ret kararının kanuni dayanağının olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bunun yanında dava açılmasının veya ıslah talebinin süre şartına bağlanmasının meşru bir amacı olduğu da belirtilmiştir (<i>Çetin Akboğa</i>, § 54). Ölçülülük yönünden yapılan değerlendirmede ise zamanaşımı süresinin bu şekilde uygulanmasının başvurucuyu tazminatın tamamını talep edebilme imkânından mahrum bıraktığına dikkat çekilmiştir. Davaya konu söz konusu zararın tespit edilmesinin teknik değerlendirmeler içerdiği, dolayısıyla belli bir uzmanlık gerektirdiğine işaret eden Anayasa Mahkemesi bu nedenle başvurucunun zararının boyutunun belirlenebilmesi için bilirkişi raporu hazırlanmasına karar verildiğini vurgulamıştır. Dolayısıyla davanın niteliği ve meselenin karmaşıklığı gözönüne alındığında bilirkişiler tarafından yapılan değerlendirmeler ile açığa çıkarılan zararının tamamını yargılamanın başlangıcında bilmesinin başvurucudan beklenemeyeceğini belirtmiş, sonuç olarak mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu kanaatine varmıştır (<i>Çetin Akboğa</i>, §§ 38-69).</p>

<p>56. Başvuru konusu olayda başvurucu, meslekte kazanma gücü kaybı oranı ile zarar miktarını bilirkişi raporu ile öğrenmiştir. Somut başvuruda 21/3/2007 günü yaşanan olaya ilişkin tazminat davası 8/9/2008 günü açılmıştır. Yargılama sırasında alınan 17/2/2014 tarihli maluliyet raporu başvurucu vekiline 21/2/2014 günü, maluliyet raporu esas alınarak aktüerya bilirkişi tarafından hazırlanan zarar miktarına ilişkin 20/1/2016 tarihli rapor ise 21/1/2016 günü tebliğ edilmiştir. Başvurucu vekili bunun üzerine 27/1/2016 günü ıslah dilekçesini Mahkemeye sunmuştur. Meslekte kazanma gücü kaybına dair raporun dava tarihinden yaklaşık 5,5 yıl sonra, zarar miktarının tespitine ilişkin raporun ise yaklaşık 7,5 yıl sonra düzenlendiği görülmüştür. Adli yargı yerlerince 27/1/2016 ıslah tarihi itibarıyla 21/3/2007 tarihinde meydana gelen olaya ilişkin 8 yıllık uzamış ceza zamanaşımı süresinin dolduğu, ayrıca maluliyet raporunun tebliği tarihi olan 21/2/2014'ün zararın öğrenildiği tarih olarak kabul edilerek bir yıllık haksız eylem zamanaşımı süresinin de dolmasından sonra 27/1/2016 günü ıslah dilekçesi verildiği kabul edilmiştir. Başvuru konusu davaya özgü şartlar dikkate alındığında zamanaşımı süresinin bu şekilde uygulanması başvurucuyu tazminatın tamamını talep edebilme imkânından mahrum bırakmıştır.</p>

<p>57. Söz konusu uyuşmazlıkta başvurucunun dava tarihi itibarıyla davaya konu tazminat miktarını tespit edebilmesinin mümkün olmadığı, tazminat tutarının ancak bilirkişi raporuyla belirlenebildiği, bu raporun ise 8 yıllık uzamış ceza zamanaşımı süresinin geçmesine yol açacak şekilde olay tarihinden yaklaşık 9 yıl sonra alınabildiği gözetilmelidir. Üstelik başvurucunun bu sürenin uzamasına yönelik bir kusuru da gözlenmemiştir. Başvurucunun zamanaşımı süresi dolmadan önce talep edeceği tazminat tutarını gerekirse uzman görüşü de alarak yaklaşık olarak belirleyebileceği şeklindeki bir yorum ise davanın sonunda aleyhe hükmedilebilecek yargılama giderleri de dikkate alındığında adaletin iyi yönetimi ilkesiyle bağdaşmayacağı gibi böylesine bir kabul, Anayasa'nın 141. maddesinin son fıkrasında öngörülen <i>"Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir."</i> şeklindeki hükümle de bağdaşmamaktadır. Neticede adli yargı yerlerinin zamanaşımı süresinin başlangıcı yönünden zararın öğrenilmesi kavramını dar yorumlamak suretiyle başvurucunun zararının miktarını dava açtığı tarihte bilebilmesinin mümkün olmadığı hususunu dikkate almaması başvurucunun bilirkişi raporuyla belirlenen tazminat tutarının tamamını talep edebilme imkânını ortadan kaldırmıştır (benzer yönde bkz. <i>Çetin Akboğa</i>, § 73).</p>

<p>58. Somut başvuruda <i>Çetin Akboğa </i>kararındaki ilkelerden ayrılmayı gerektiren bir neden bulunmamaktadır. Başvurucunun açtığı davada ıslah ile artırdığı tazminat talebinin zamanaşımı gerekçesiyle reddedilmesine ilişkin yorumun başvurucuya şahsi olarak aşırı bir külfet yüklediği, başvurucunun katlanmak zorunda kaldığı külfet ile hedeflenen meşru amaç karşılaştırıldığında külfetin orantısız olduğu, dolayısıyla müdahalenin ölçülü olmadığı sonucuna ulaşılmıştır (benzer yönde bkz. <i>Ahmet</i> <i>Kartalkuş</i> [2. B.], B. No: 2019/39635, 19/3/2024, § 23).</p>

<p>59. Açıklanan gerekçelerle tazminat davasının ıslaha konu edilen kısmının zamanaşımı gerekçesiyle reddedilmesi yönünden Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>B. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia</strong></p>

<p>60. Başvurucu; yargılamanın uzun sürdüğünü, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.</p>

<p>61. 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Tazminat Komisyonunun Görevleri ile Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Kanun’da değişiklik yapan 2/3/2024 tarihli ve 7499 sayılı Kanun uyarınca üç ay içinde yapılacak müracaat üzerine makul süre şikâyetlerinin Tazminat Komisyonu tarafından inceleneceği düzenlenmiştir. Nitekim Anayasa Mahkemesi <i>Ahmet Kartalkuş </i>kararında ilk bakışta ulaşılabilir olan ve ihlal iddialarıyla ilgili başarı şansı sunma ve yeterli giderim sağlama kapasitesi olduğu görülen Tazminat Komisyonuna başvuru yolu tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun <i>ikincil niteliği</i> ile bağdaşmayacağı sonucuna ulaşmıştır. Somut başvuruda, anılan kararda açıklanan ilkelerden ve ulaşılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmamaktadır.</p>

<p>62. Açıklanan gerekçelerle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasının diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin <i>başvuru yollarının tüketilmemesi </i>nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>C. Yaşam Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia</strong></p>

<p><strong>1. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü</strong></p>

<p>63. Başvurucu; Belediye Başkanlığının yürüttüğü yol yapım çalışması sırasında mevzuata aykırı bir şekilde, ruhsat bulunmamasına rağmen ve gerekli güvenlik önlemleri alınmadan patlatma işlemi gerçekleştirildiğini, jandarma sıfatıyla ateşleme sahasının güvenliğini sağlamakla görevlendirildiğini, patlama esnasında fırlayan bir taşın başına isabet etmesi üzerine ağır şekilde yaralandığını ileri sürmüştür. Başvurucuya göre hem yürütülen ceza soruşturmasında hem yapılan tazminat yargılamasında alınan raporlardan teçhizatı ve düzeneği hazırlayıp patlamayı gerçekleştiren ateşçi H.K.nın, ona yardım eden belediye çalışanı Y.Ç.nin, ayrıca ruhsat almaksızın patlatma işlemi yaptırıp dahası patlama sahasındaki personeli kendi inisiyatifine bırakan Belediye Başkanı'nın kusurlu olduğu anlaşılmıştır. Nitekim H.K. ve Y.Ç. yapılan ceza yargılaması neticesinde mahkûm edilmiş, Belediye Başkanı hakkında ise verilen soruşturma izni haksız şekilde kaldırılmıştır. Böyle olmasına rağmen açılan tazminat davası kısmen reddedilmiştir. Başvurucu, bu süreç dolayısıyla maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.</p>

<p><strong>2. Değerlendirme</strong></p>

<p><strong>a. Uygulanabilirlik ve Vasıflandırma Yönünden</strong></p>

<p>64. Ölümün gerçekleşmediği bazı hâllerde de başvuru; kişiye karşı kullanılan gücün derecesi ile türü, güç kullanımının ardında yatan niyet ve amaç ile maruz kalınan eylemin mağdurun fiziki bütünlüğü üzerindeki sonuçları gibi hususlar birlikte değerlendirilerek yaşam hakkı kapsamında incelenebilir (<i>Mehmet Karadağ </i>[2. B.], B. No: 2013/2030, 26/6/2014, § 20; <i>Mustafa Çelik ve Siyahmet Şeran </i>[2. B.], B. No: 2014/7227, 12/1/2017, § 69; <i>Yasin Ağca </i>[1. B.], B. No: 2014/13163, 11/5/2017, § 110). Başvuru konusu olay örgüsü, yaralanmanın patlayıcı madde sebebiyle meydana gelmesi, başvurucunun yaralanmasının organlarından birisinin işlevini yitirmesine ve hayati tehlike geçirmesine sebep olması birlikte dikkate alındığında başvurucunun iddialarının yaşam hakkı kapsamında incelenmesi gerekli ve yeterlidir.</p>

<p>65. Başvurucunun bireysel başvuru konusu yaptığı ve adli yargı yolunda görülen tazminat davasında üç davalı bulunduğu, iki davalı bakımından işin esasına girilmeden usulden ret kararı verildiği gözetilerek incelemenin davalılar bakımından ayrı ayrı yapılması gerektiğine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>b. Davalılar Çatalpınar Belediye Başkanlığı ve Belediye Başkanı M.E. Bakımından Yaşam Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia</strong></p>

<p>66. Adli yargı kolunda açılan tazminat davası, davalı Belediye Başkanlığı yönünden davanın idari yargı yolunda görülmesi gerektiği gerekçesiyle usulden reddedilmiş; davalı Belediye Başkanı yönünden ise kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğan tazminat davalarının kendilerine rücu edilmek kaydıyla ancak idare aleyhine açılabileceği gerekçesiyle husumet yokluğundan reddedilmiştir.</p>

<p>67. Başvurucunun bahsi geçen karar doğrultusunda idari yargı kolunda adı geçen Belediye aleyhine maddi tazminat istemi ile tam yargı davası açtığı, İdare Mahkemesince Jandarma Genel Komutanlığının da davalı Belediye yanında hasım mevkiine alınması suretiyle görülen dava neticesinde davanın kabulüne karar verildiği, yargılamanın istinaf kanun yolu incelemesi safhasında olduğu anlaşılmıştır.</p>

<p>68. Adı geçen Belediye Başkanlığı ve Belediye Başkanı yönünden bireysel başvuru öncesi tüketilmesi gereken olağan kanun yolları tüketilmeden bireysel başvuruda bulunulmuştur. Bireysel başvurunun ikincil niteliği gereği, temel hak ve hürriyetlerle ilgili hukuk sisteminin sahip olduğu koruma mekanizmalarının öncelikle işletilmesi, olağan kanun yollarının tüketilmesi şarttır (daha ayrıntılı izahat için bkz. <i>T.A.</i> [GK], B. No: 2017/32972, 29/9/2021;<i> Necla Kara ve diğerleri </i>[1. B.], B. No: 2018/5075, 15/3/2022).</p>

<p>69. Açıklanan gerekçelerle Çatalpınar Belediye Başkanlığı ve Belediye Başkanı M.E. yönünden yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasının <i>başvuru yollarının tüketilmemesi</i> nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.</p>

<p><strong>c. Davalı H.K. Bakımından Yaşam Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia </strong></p>

<p>70. Adli yargı kolunda açılan tazminat davası, davalı ateşçi H.K. yönünden kısmen kabul edilmiş ve 1.000 TL maddi tazminat ile 30.000 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 21/3/2007 tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte adı geçen davalıdan tahsiline, ıslahla istenen miktarın ise zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir.</p>

<p>71. Adı geçen davalı yönünden verilen kararın başvurucunun mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği sonucuna ulaşıldığı ve ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılması gerekeceği gözetilerek H.K. yönünden yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasının bu aşamada <i>incelenmesine gerek olmadığına</i> karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. GİDERİM </strong></p>

<p>72. Başvurucu; ihlalin tespiti ve yeniden yargılama yapılması ile 700.000 TL maddi, 350.000 TL manevi tazminata hükmedilmesi talebinde bulunmuştur.</p>

<p>73. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. <i>Mehmet Doğan</i> [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; <i>Aligül Alkaya ve diğerleri (2)</i> [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; <i>Kadri Enis Berberoğlu (3)</i> [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).</p>

<p>74. Öte yandan ihlalin niteliğine göre yeniden yargılama yapılmasının yeterli giderim sağlayacağı anlaşıldığından başvurucunun tazminat talepleri kabul edilmemiştir.</p>

<p><strong>VI. HÜKÜM </strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. 1. Adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın tazminat davasının yargı yolunun caiz olmaması ve husumet yokluğu nedeniyle reddedilmesi yönünden<i> açıkça dayanaktan yoksun olması</i> nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,</p>

<p>2. Adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın tazminat davasının ıslaha konu edilen kısmının zamanaşımı gerekçesiyle reddedilmesi yönünden KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>3. Adil yargılanma hakkı kapsamında makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın <i>başvuru yollarının tüketilmemesi </i>nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,</p>

<p>4. Yaşam hakkının Çatalpınar Belediye Başkanlığı ve Belediye Başkanı M.E. yönünden ihlal edildiğine ilişkin iddianın <i>başvuru yollarının tüketilmemesi</i> nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,</p>

<p>B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının tazminat davasının ıslaha konu edilen kısmının zamanaşımı gerekçesiyle reddedilmesi yönünden İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>C. Yaşam hakkının H.K. yönünden ihlal edildiğine ilişkin iddianın İNCELENMESİNE GEREK OLMADIĞINA,</p>

<p>Ç. Kararın bir örneğinin adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Fatsa 2. Asliye Hukuk Mahkemesine (E.2018/246, K.2018/452) GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>D. Başvurucunun tazminat taleplerinin REDDİNE,</p>

<p>E. 487,60 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.487,60 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 2/9/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202128857-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 08:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/aymf.jpg" type="image/jpeg" length="98921"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ceza Genel Kurulu'nun 2020/477 E., 2021/429 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2020477-e-2021429-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2020477-e-2021429-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 28.09.2021 tarihli, 2020/477 E., 2021/429 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Ceza Genel Kurulu </strong></p>

<p><strong>2020/477 E., 2021/429 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p><br />
Kararı veren<br />
Yargıtay Dairesi : 7. Ceza Dairesi<br />
Mahkemesi :Ağır Ceza<br />
Sayısı : 9-265</p>

<p>Bankacılık zimmeti suçundan sanık ...’nin 5411 sayılı Kanun'un 160/2-son, TCK'nın 43, 62, 52/2-4 ve 53. maddeleri uyarınca 15 yıl hapis ve 223.050.00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye hak yoksunluğuna, mahsuba ve suç nedeniyle bankanın uğradığı zararın 5411 sayılı Kanun'un 160/1. maddesi uyarınca sanıktan tazminine ilişkin ... 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 02.10.2015 tarihli ve 9-265 sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 01.07.2020 tarih ve 10495-10786 sayı ile;</p>

<p>''...Sanık müdafiinin sanık hakkında 5411 sayılı Yasa uyarınca verilen mahkûmiyet hükmüne yönelik temyiz talebinin incelenmesinde;<br />
Sanık müdafii süre tutum dilekçesiyle temyiz talebinde bulunduğu halde duruşma talep etmemiş olup, gerekçeli temyiz dilekçesinde duruşma talep etmiş ise de süresi içerisinde duruşma talebinde bulunulmadığı anlaşılmakla sanık müdafiinin duruşmalı inceleme isteğinin 1412 sayılı CMUK’nun 318. maddesi uyarınca reddi ile yapılan incelemede;</p>

<p>1. Sanık hakkında 5411 sayılı Kanunun 160/2. maddesi uyarınca hükmedilen 12 yıl hapis cezasında TCK'nun 43. maddesi gereğince 1/4 oranında artırım yapılırken 15 yıl hapis cezası yerine 18 yıl hapis cezasına hükmedilmesinden sonra, TCK’nun 62/1. maddesi gereğince indirim yapılması ile sonuç cezasının 12 yıl 6 ay hapis cezası yerine 15 yıl hapis cezası olarak fazla ceza tayini,</p>

<p>2. Banka zarar miktarının açıkça yazılması suretiyle zararın ödettirilmesine karar verilmesi gerekirken, denetime olanak vermeyecek şekilde banka zararının ödettirilmesine hükmolunması,</p>

<p>3. Oluşan banka zararı üzerinden hesaplanacak şekilde nispi harca hükmedilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,</p>

<p>4. 24.11.2015 tarihli 29542 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Anayasa Mahkemesi'nin 08.10.2015 tarihli ve 2014/140 esas, 2015/85 sayılı iptal kararı ile 5237 sayılı TCK'nun 53.maddesinin bazı bölümlerinin iptal edilmesi nedeniyle, anılan maddenin yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,<br />
Yasaya aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden ve bu hususlar yeniden yargılamayı gerektirmediğinden, 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'nun 322. maddesi uyarınca,</p>

<p>1. Hükmün 2 numaralı bendinden '18 yıl' ibaresinin çıkartılarak yerine '15 yıl' ibaresinin eklenmesi, hükmün 3 ve 4 numaralı bentlerinden '15 yıl' ibarelerinin çıkartılarak yerlerine ayrı ayrı '12 yıl 6 ay' ibarelerinin eklenmesi,</p>

<p>2. Banka zararının ödettirilmesine karar verilen 5 numaralı bentte 'banka zararının' ibaresinden önce gelmek üzere '74.350,00 TL' ibaresinin eklenmesi,</p>

<p>3. Hükme '74.350,00 TL üzerinden binde 68,31 oranında hesaplanan 5.078 TL nispi karar harcının sanıktan tahsili ile hazineye irat kaydı' ibaresinin eklenmesi,</p>

<p>4. Hükümden TCK'nun 53/1.maddesinin uygulanmasına ilişkin 9 numaralı bendin çıkartılması, yerine '24/11/2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Anayasa Mahkemesi'nin 08/10/2015 tarih ve 2014/140 E., 2015/85 K. sayılı kararındaki iptal edilen hususlar gözetilerek, 5237 sayılı TCK’nun 53/1-2-3 madde fıkralarının tatbikine,' ifadesinin eklenmesi ve diğer kısımlarının aynen bırakılmasına karar verilmesi suretiyle hükmün düzeltilerek onanmasına,'' karar verilmiştir.</p>

<p>Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da 11.11.2020 tarih ve 89791 sayı ile;<br />
''Yargılamaya konu eylem Yapı Kredi Bankası ... Merkez şubesinde mevcut suçtan zarar gören ...'ün EURO hesabından 28/04/2010 tarihinde 22.790 EURO ve 07/10/2010 tarihinde 15.000 EURO'nun ... (sahte kimlikli) kişinin hesabına geçirilmek suretiyle ve daha sonra sahte kimlikli ...'ya fiilen ödenmek suretiyle Bankacılık zimmeti suçunun işlenip işlenmediği ve işlenen suçun sanık ... tarafından işlenip işlenmediğine dairdir.</p>

<p>Öncelikle yargılamaya konu eylemlerin bankanın bilgi işlem kayıtlarına dayalı olarak ne şekilde vücut bulduğuna ve işlemi yapanlara kronolojik sırada bakmak gerekmektedir. Buna göre; ...'ün 28/04/2010 tarihinde saat 16.59'da şubenin İş Akış Sistemine (İAS) taranarak giren talimat yazısında '.. Nolu EUR hesabımdaki vadeli mevduatın bozularak 22790 euronun ... nolu ... eur hesabına aktarılmasını arz ederim. Saygılarımla,... ...-İmza' yer almaktadır. Bu yazıyı kimin tarayarak sisteme girdiği belirlenememiştir. Bu yazıyı İAS'de ekranında gören sanık ... 29/04/2010 gün saat 09.43'de hesaptaki vadeli dövizin vade bozum işlemini yapıyor. Peşinden ... 22.790 EURO'yu ... hesabına aktarıyor. Peşinden saat 10.53'de sanık ..., ...'nun talebi üzerine EURO satış (TL'ye geçiş) işlemini gerçekleştiriyor. Peşinden ... ...'ya 44.850.-TL'yi ödüyor. Sanığın mahkûmiyetine esas birinci olay bu şekilde tamamlanıyor.<br />
Daha sonra 07/10/2010 tarihinde saat 09.58'de İAS'ne hesap sahibi ... imzalı '... nolu eur hesabımdan vadeli mevduatın bozularak 15000.-eurnun ... nolu ... hesabına aktarılması lütfen, Saygılarımla ...-İmza' içerikli talimat taranarak giriliyor. Bu talimatı da hangi banka çalışanının sisteme girdiği belirlenemiyor. Bu talimatın gereği olarak banka çalışanı ... saat 11.04'de vade bozum işlemini yapıyor. 10226 sicil nolu çalışan (açık kimliği önemsenmemiş ve araştırılmamış) 15.000.-EURO'yu ...'ün hesabından alarak ...'nun EURO hesabına geçiriyor. Saat 12.59'da ... döviz satış işlemini gerçekleştiriyor. 11 gün sonra 19.10.2020 günü ... kimlikli kişi bankaya gelip 10.000,.-TL'yi çekiyor. Ödeme işlemini yapan görevli .... 06/12/2010 günü yine ... kimlikli kişi bankaya geliyor geri kalan 19.500.-TL'yi çekiyor. Ödeme işlemini yapan görevli ....</p>

<p>Yapılan incelemede talimat asılları banka arşivinde bulunamıyor. İmza incelemelerinde gerek ... adına atılan imzalar, gerekse ... adına atılan imzaların gerçek ... ve ... imzalarına benzemekle birlikte onlara ait olmadıkları tespit ediliyor.</p>

<p>Bankanın log kayıtlarında sanığın birçok defa ...'ın ve ...'nun imzalarına sistemden baktığı tespit ediliyor. Sanık bu hususu 'bana söylenmeden ben bu imzalara bakmam, biri sormuş ya da söylemiştir, günde 150-200 kişinin işlemini yapıyorum, bir buçuk yıl önce vücut bulmuş işlemleri tek tek hatırlamam mümkün değil, kimse de hatırlayamaz. Ben bu suçu işlemedim' şeklinde açıklamıştır. Sanık tüm aşamalardaki savunmalarında atılı suçu işlemediğini savunmuştur. İşlemleri yapan banka görevlileri ise beyanlarında sanık ...'ın yönlendirmesi ile ve suç işleme kasıtları olmadan, ...'a güvenerek görevlerinin gereklerine tam riayet etmeyerek işlemleri yaptıklarını savunmuşlardır. Ve bu banka görevlileri bu işlemlerinden dolayı uyarı cezası ile cezalandırılmaları kurum müfettişince talep edilmiştir. Bu banka görevlilerinin sanık ...'ın yönlendirmesi oldu tarzındaki tanıklıkları ve sanık ...'ın hesap sahiplerinin imzalarına sistemden baktığına ilişkin bilgisayar kayıtlarına dayanılarak, sanık ...'ın sahte ... ile işbirliği halinde atılı eylemleri işledikleri farzedilip itiraza konu mahkumiyet hükmü kurulmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>1) İmza kontrolü işlemlerin yapılmasına mesnet evrakın İAS'ne girişi yapılmadan önce imza kontrolünün yapılması şeklinde gerçekleşebileceği gibi, bankacılık çalışma usullerine uygun olabilecek sanık savunmaları karşısında, suça konu işlemleri bizzat gerçekleştiren kişilerin beyanları esas alınarak yazılı şekilde mahkumiyet hükmü kurulması usul ve yasalara aykırıdır. Zira 5411 sayılı Bankacılık Kanununun 160. Maddesi atılı suçun oluşabilmesi için 'görevi nedeniyle zilyetliği kendisine devredilmiş olan...... Kendisi ya da başkasının zilyedine geçiren....' şeklinde suçu tarif etmiştir. Yani yargılamaya konu olaya göre ...'ün hesabından para çıkışının yapılması atılı suçun oluşmasının temel şartıdır. Hesaptan para çıkışını birinci olada ... ve ikinci olayda 10226 sicil numaralı görevli yapmıştır. Çıkışı yapılan paranın TL olarak ödenmek suretiyle bankadan çıkışını da birinci olayda ..., ikinci olayda ... ve ... isimli görevliler yapmıştır. Adı geçen görevlilerin kusurlu davranışları müfettişlikçe tespit edilmiştir. Bu aşamada adı geçen görevlilerin 'biz ...'a güvendik te yaptık' şeklindeki tanıklıkları savunmada geçtiği gibi olayın üzerinden bir buçuk yıl geçtikten sonra bugünmüş gibi hatırlanılması ve günde 150-200 işlem yapan görevlilerin bunu bugün olmuş gibi aktarmaları şüphe ile yaklaşılabilecek bir husustur. Bu yönü ile sanığın atılı şuçu işlediğinin kabulüne dair subut tam ve eksiksiz ispat edilebilmiştir denilemez.</p>

<p>2) Yukarıda açıklandığı şekilde hesaptan para çıkışını sanık ... yapmadığına ve bizzat hesaptan para çıkışını yapan görevlilerle işbirliğinin olmadığı mahkemesince kabul olunduğuna göre ve bizzat işlemi gerçekleştirenlerin hulus ve saffetinden sanık ...'ın yararlandığı mahkemesince kabul olunduğuna göre tipiklik açısından bankacılık zimmeti değil dolandırıcılık suç tipinin oluşacağı düşünülmelidir. Ki yerel mahkemenin kabulü de 'sanık ...'ın açık kimlik bilgileri belirlenemeyen, banka dışından olduğu varsayılan sahte ... ile iştirak halinde sahte davranışlarla diğer banka görevlilerini kandırarak' atılı suçu işlediği varsayımına dayanmaktadır. Bu kabul dolandırıcılık suç tipinin kabulüdür.</p>

<p>Yukarıda açıklanan nedenlerle yerel mahkemenin mahkumiyet hükmünün bozulması gerekirken onamasına dair yüksek Daire kararı usul ver yasalara aykırıdır.'' görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.</p>

<p>CMK'nın 308/3. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece, 07.12.2020 tarih ve 5440-17944 sayı ile itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.</p>

<p><strong>TÜRK MİLLETİ ADINA<br />
CEZA GENEL KURULU KARARI</strong></p>

<p>İtirazın kapsamına göre inceleme, sanık hakkında bankacılık zimmeti suçundan kurulan mahkûmiyet hükmüyle sınırlı olarak yapılmıştır.</p>

<p>Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin bankacılık zimmeti suçunu mu yoksa dolandırıcılık suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkin ise de öncelikle Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca 5411 sayılı Kanun’un 162/1. maddesinde öngörülen yazılı başvuru şartının gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmesi gerekmektedir.</p>

<p>İncelenen dosya kapsamından;</p>

<p>Sanık ...’nin Yapı ve Kredi Bankası ... Şubesinde bireysel müşteri yönetmen yardımcısı olarak çalıştığı,<br />
Banka müşterisi ...’ün katılan bankaya hitaben yazdığı ve olayın ortaya çıkmasını sağlayan 21.06.2011 tarihli dilekçesinde özetle; 44046855 numaralı banka nezdinde bulunan döviz hesabından daha önceden tanımadığı ... adına 29.04.2010 tarihinde 22.790 Euro, 07.10.2010 tarihinde de 15.000 Euro’luk yapılan virman işlemlerinin bilgisi haricinde olduğunu, bahsi geçen tarihlerde İsviçre’de bulunduğunu bu nedenle bilgisi haricinde yapılan bu işlemlerin incelenip tarafına bilgi verilmesini istediğini belirttiği,</p>

<p>Yapı ve Kredi Bankası AŞ Teftiş Kurulu Başkanlığının 22.08.2011 tarihli ve 25/2011 sayılı soruşturma raporunda özetle; banka müşterisi ...’ün 21.06.2011 tarihli dilekçeyle banka nezdinde bulunan vadesiz mevduat hesabında 67.790 Euro bulunması gerekirken 30.560 Euro olduğunu fark ederek bakiyeye itiraz etmesi üzerine yapılan incelemede, söz konusu havale işlemlerine ait ıslak imzalı olduğu düşünülen talimatların 28.04.2010 ve 07.10.2010 tarihlerinde ... Şubesinde bulunan tarayıcıdan geçirilerek İş Akışları Sistemine aktarıldığının ancak Şubede yapılan tüm araştırmalara rağmen talimat asıllarının bulunamadığının, banka kamera kayıtlarının geriye dönük olarak en fazla 2 ay süreyle saklandığının ve işlem tarihlerine ait kamera kayıtlarının incelenemediğinin belirtildiği, banka müşterisi ...’ün 44046855 numaralı vadesiz mevduat hesabı altında 19.04.2010 tarihinde açılmış olan 24.05.2010 vade tarihli 67.790 Euro tutarlı vadeli mevduatın bireysel müşteri yönetmen yardımcısı ... tarafından 29.04.2010 tarihinde vadesinden önce erken kapatıldığının belirlendiği, mudinin vadesiz döviz mevduat hesabı altında bulunan 45.346.70 Euro tutarlı vadeli mevdutın otomatik uzatım tarihi olan 07.10.2010 tarihinde kişisel bankacılık portföy yönetmen yardımcısı ... tarafından iptal edildikten sonra yine aynı banka şubesinde hesabı olan ...’nun vadesiz döviz mevduat hesabına 29.04.2010 tarihinde 22.790 Euro, 07.10.2010 tarihinde ise 15.000 Euro havale edildiği, sonrasında bu tutarların talimatla satışlarının yapılarak karşılığında TL alındığı ve farklı tarihlerde banka şubesi veznesinden nakden çekildiğinin tespit edildiği, yapılan incelemede itiraz olunan işlemlerin alacaklısı ...’nun vadesiz döviz mevduat hesabının ilk havale işleminin gerçekleştirildiği 29.04.2010 tarihinden bir gün önce 28.04.2010 tarihinde sanık tarafından açıldığının belirlendiği, mudi ...’nun yapılan işlemlerin bilgisi haricinde olduğunu beyan etmesi üzerine yapılan kriminal incelemede, itiraz edilen işlemlere konu talimatların ve dekontların üzerindeki imzaların mudilerin eli ürünü olmadığının ve anılan imzaların üçüncü kişiler açısından iğfal kabiliyetinin bulunduğunun tespit edildiği, doküman yönetim sisteminden yapılan incelemedeyse sanığın, ...’e ait sistemde kayıtlı olan imzasını söz konusu talimatlar İş Akış Sistemine aktarılmadan önce sorguladığı ve müşterinin hesap hareketlerini incelediği tespitlerine yer verildiği, mudi ...’ün hesabından ...’nun hesabına yapılan havale sonrası gerçekleşen nakit çekim işlemlerini gerçekleştiren banka çalışanlarının da söz konusu işlemleri sanığın yönlendirmesiyle yaptıklarını beyan ettiği, bu deliller kapsamında itiraz olunan meblağın sanık tarafından alındığı ihtimalinin yüksek olduğunun değerlendirildiği,<br />
Yapı ve Kredi Bankası AŞ vekilinin 20.09.2011 tarihli dilekçesiyle ''nitelikli dolandırıcılık ve evrakta sahtecilik'' suçlarından ... Cumhuriyet Başsavcılığına ihbarda bulunduğu,<br />
Katılan bankanın 20.09.2011 tarihli ihbar dilekçesi üzerine başlatılan soruşturma sonucunda, sanık hakkında 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 160/2, TCK’nın 43/1, 53, 207/1, 43/1 ve 53. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı,</p>

<p>08.02.2012 tarihli iddianame ekli tebligat usulüne uygun tebliğ edilen ve 28.02.2012 tarihli oturumda hazır bulunan katılan banka vekili Avukat ...’nın sözlü katılma talebine istinaden Yerel Mahkemece müşteki Yapı ve Kredi Bankası vekili olarak duruşmalara kabulüne karar verildiği,</p>

<p>Dosya kapsamında zimmet suçundan gerek banka gerekse kurum tarafından yazılı başvuruda bulunulmadığı, Banka vekiline ait 13.08.2002 tarihli vekâletnamenin incelenmesinde ise 5411 sayılı Yasa'nın 162/1. maddesi kapsamında başvuru için yetkiyi de içermediği,</p>

<p>Anlaşılmaktadır.</p>

<p>5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun “Zimmet” başlıklı 160. maddesinde özgü bir suç tipi olarak bankacılık zimmeti suçu düzenlenmiştir.</p>

<p>01.11.2005 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren ve hâlen yürürlükte bulunan 5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun 160. maddesinin 1 ve 2. fıkraları;<br />
“Görevi nedeniyle zilyetliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu para veya para yerine geçen evrak veya senetleri veya diğer malları kendisinin ya da başkasının zimmetine geçiren banka yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile diğer mensupları, altı yıldan oniki yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılacakları gibi bankanın uğradığı zararı tazmine mahkûm edilirler.</p>

<p>Suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi hâlinde faile on iki yıldan az olmamak üzere hapis ve yirmibin güne kadar adli para cezası verilir; ancak, adli para cezasının miktarı bankanın uğradığı zararın üç katından az olamaz. Ayrıca meydana gelen zararın ödenmemesi hâlinde mahkemece re'sen ödettirilmesine hükmolunur...” şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p>Bu özgü/mahsus suçun soruşturulması ve kovuşturulmasının ne şekilde yapılacağını düzenleyen aynı Kanun’un üçüncü bölümünde ''Kovuşturma usûlü'' bölüm başlığı altındaki 162. maddesi ise;</p>

<p>''Bu Kanunda belirtilen suçlara ilişkin soruşturma ve kovuşturma yapılması, Kurum veya Fon tarafından Cumhuriyet başsavcılığına yazılı başvuruda bulunulmasına bağlıdır. Bu başvuru muhakeme şartı niteliğindedir. Ancak, 160 ıncı maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen suçtan dolayı soruşturma ve kovuşturmalar Kurumun veya Fonun yazılı bildirimi üzerine veya gecikilmesinde sakınca görülen hallerde re'sen Cumhuriyet savcılarınca yapılır ve Kurum ve Fon haberdar edilir. Bu fikra uyarınca yapılan soruşturmalar neticesinde açılan kamu davalarında, Kurumun veya Fonun başvuruda bulunması hâlinde, bunlar başvuru tarihinde müdahil sıfatını kazanırlar.</p>

<p>İtibarın zedelenmesi, sırların açıklanması ve zimmet suçlarından dolayı ilgililerin dava hakkı ile 4.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri saklıdır.'' biçimindedir.<br />
5411 sayılı Kanun’un 162/1. maddesi incelendiğinde yazılı başvurunun özellikle muhakeme şartı olarak vurgulandığı görülmektedir. Doktrinde yazılı başvurunun muhakeme şartı olarak öngörülme sebebinin, icra etmiş oldukları faaliyet dolayısıyla bir güven kurumu olan bankaların itibarının korunması ihtiyacından kaynaklandığı belirtilmiştir(Selman Dursun, Yeni Bankacılık Kanunu’nda Yer Alan Ceza Muhakemesi ve İnfaz Hükümleri, Ceza Hukuku Dergisi, Yıl:2, Sayı:4, ..., Seçkin, 2007, syf 264).</p>

<p>Muhakeme şartı; muhakeme faaliyeti yapılabilmesi, bu bağlamda soruşturma yürütülüp kamu davasının açılabilmesi ve kamu davasında yargılama yapılabilmesi için varlıkları veya yoklukları gerekli olan şartlardır(Nurullah Kunter, Feridun Yenisey,Ayşe Nuhoğlu, Muhakeme Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 14. Bası, ..., Arıkan, 2006, syf 64).</p>

<p>5411 sayılı Kanun’un 162. maddesinde düzenlenen yazılı başvuru hem soruşturma hem de kovuşturma evrelerine ilişkindir. Aynı Kanun'un 162/1. maddesi uyarınca, bu Kanun kapsamındaki suçlara ilişkin soruşturmaya başlayabilmek için kurum ya da fon tarafından yazılı başvuruda bulunulması gerekmekte olup bir şekilde bu şart atlanmış ve soruşturma evresi tamamlanarak, iddianamenin kabulüyle kamu davası açılmışsa kovuşturma evresinin devamı için yine yazılı başvuru şartı aranacaktır. Bu hâllerde, mahkemece şartın yerine getirilmesi mümkün olduğundan ve yargılama süreci de başladığından ''Durma'' kararı verilmelidir.</p>

<p>Bu aşamada suç şüphesinin varlığı hâlinde Kurum, Fon veya Kurul’un mutlaka yazılı başvuruda bulunma zorunluluğu olup olmadıklarının da irdelenmesi gerekmektedir. Yazılı başvuru, muhakeme şartının varlığı dahi böylesi bir zorunlulukla bağdaşmaz. Bu nedenle anılan kamu tüzel kişilerinin yazılı başvuruda bulunup bulunmama hususunda takdir yetkileri mevcuttur(Seza Reisoğlu, Bankacılık Kanunu Şerhi C:II, ...,2007, syf 1734). Bahsedilen kamu tüzel kişilerinin bu yetkilerini kullanıp yazılı başvuruda bulunmamaları durumunda bu kararın idari yargı yerlerinin denetiminde olduğunu kabul etmek gerekir(Erdi Yetkin, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C. XIX, Y.2015, sayı:3, syf 412).</p>

<p>Gelinen bu noktada 5411 sayılı Kanun’un 162/2. maddesinde yer alan özel düzenlemeye de değinmek gerekmektedir. Bankacılık Kanunu’nun 162/2. fıkrası, saymış olduğu bazı suçların soruşturma usulüne ilişkin farklı bir hüküm içermektedir. Buna göre itibarın zedelenmesi, sırların açıklanması ve zimmet suçlarından dolayı ilgililerin dava hakkı ile CMK hükümleri saklı tutulmuştur. Bu hüküm uyarınca dava hakkının ve CMK hükümlerinin saklı tutulmasının anlamı tespit edilmelidir. 5411 sayılı Kanun, 5271 sayılı CMK’dan sonra yürürlüğe girmiş olan bir kanundur. CMK’nın da ceza muhakemesi alanına ilişkin temel kanun olduğu gözetildiğinde kanun koyucunun sonraki düzenlemelerinde CMK hükümlerinden ayrılarak farklı düzenlemeler yapabilmesi olanaklı da olsa, CMK’nın hükümlerine, temel yaklaşım tarzına aykırı düzenleme yapılması ilk önce hukuk düzeninin bütünlüğü ilkesini zedeler nitelikte olacaktır. CMK’da ise Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’ndan farklı olarak şahsi dava kurumuna yer verilmemiştir. Bu nedenle 162/2. maddesindeki ifadenin şahsi dava olarak anlaşılması mümkün değildir(Erdi Yetkin, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C. XIX, Y.2015, sayı:3, syf 412). Buradaki dava hakkı şikâyet hakkıdır. Ancak ilgilliler şikâyet hakkını kullanmasalar dahi yazılı başvuru nedeniyle soruşturmaya başlanılması gerekmektedir(Yaşar Alıcı, Bankacılık Kanunu Şerhi, ..., Beta, 2007 syf 1296). Anılan Kanun maddesinde geçen ''ilgililer'' kavramının içerisine Bankaların haricinde suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişilerin de girdiği kabul edilmelidir(Seza Reisoğlu, Bankacılık Kanunu Şerhi, C:II, ..., 2007 syf 1741).</p>

<p>Bankacılık zimmeti, mala karşı işlenen bir suç olup bu malın sahibi ve dolayısıyla bu suçun pasif süjesi bankadır. O hâlde zimmet suçuna ilişkin olarak BDDK veya TMSF yazılı başvuruda bulunmasa bile, suçtan zarar gören bankanın zimmet suçundan şikâyette bulunması soruşturma veya kovuşturmanın başlatılması için yeterlidir.</p>

<p>Bu açıklamalar ışığında ön sorun değerlendirildiğinde;</p>

<p>Yapı ve Kredi Bankası ... Şubesinde bireysel müşteri yönetmen yardımcısı olarak görev yapan sanığın, 74.350.00 TL’yi sahte talimat ve dekontlarla zimmetine geçirdiği iddiasıyla açılan kamu davasında, ... 2. Ağır Ceza Mahkemesince 5411 sayılı Kanun'un 160/2-son, TCK'nın 43, 62, 52/2-4 ve 53. maddeleri uyarınca 15 yıl hapis ve 223.050.00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye hak yoksunluğuna, mahsuba ve suç nedeniyle bankanın uğradığı zararın 5411 sayılı Kanun'un 160/1. maddesi uyarınca sanıktan tazminine ilişkin verilen hükmün, katılan vekili ve sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Özel Dairece düzeltilerek onanmasına karar verildiği anlaşılan dosyada,</p>

<p>5411 sayılı Kanun’un 160. maddesi kapsamında soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için aynı Kanun’un 162. maddesinin 1. fıkrasına göre bankanın veya BDDK’nın yazılı başvuru şartı muhakeme şartı niteliğinde olup somut olayda sanık hakkındaki soruşturmanın katılan Bankanın sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarından yaptığı 20.09.2011 tarihli şikâyet dilekçesi üzerine başlatıldığı ve sanık hakkında nitelikli zimmet suçundan düzenlenen iddianame katılan Bankaya usulüne uygun tebliğ edilmesine rağmen Banka vekilinin zimmet suçundan yazılı başvuruda bulunmadığı, ayrıca dosya içerisinde yer alan 32283 yevmiye numaralı ve 13.08.2002 düzenlenme tarihli vekâletnamesinin de 5411 sayılı Kanun’un 162/1. maddesi kapsamında Banka vekiline başvuru yapabilmesi için verilmiş bir yetkiyi içermediği, BDDK’nın ise duruşmalardan haberdar edilmediği ve bu hâliyle zimmet suçunda muhakeme şartı olan yazılı başvuru şartının gerçekleşmediği anlaşılmakla Yerel Mahkemece durma kararı verilip Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunun davadan haberdar edilmesi, başvuru şartının gerçekleşmesi hâlinde yargılamaya devam edilmesi gerektiği kabul edilmelidir.</p>

<p>Bu itibarla, itirazın değişik gerekçeyle kabulüyle Yerel Mahkemenin sanık hakkındaki ''nitelikli zimmet'' suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün öncelikle yazılı başvuru şartının gerçekleşmemesi nedeniyle diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir.</p>

<p>Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi ise katılan bankanın 5411 sayılı Kanun’un 162/1. maddesi kapsamında yazılı başvuru şartının olduğu düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.</p>

<p>Ulaşılan sonuç karşısında, sanığın eyleminin bankacılık zimmeti suçunu mu yoksa dolandırıcılık suçunu mu oluşturduğuna ilişkin uyuşmazlık konusu bu aşamada değerlendirilmemiştir.</p>

<p><strong>SONUÇ:</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının DEĞİŞİK GEREKÇEYLE KABULÜNE,</p>

<p>2- Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 01.07.2020 tarihli ve 10495-10786 sayılı düzeltilerek onama kararının KALDIRILMASINA,</p>

<p>3- ... 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 02.10.2015 tarihli ve 9-265 sayılı mahkûmiyet hükmünün, 5411 sayılı Kanun'un 162/1. maddesinde öngörülen yazılı başvuru şartının gerçekleşmemesi nedeniyle sair yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA,</p>

<p>4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 28.09.2021 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2020477-e-2021429-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 00:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-baskanligi-4asaa.jpg" type="image/jpeg" length="56067"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 2015/11197 E., 2019/5704 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-201511197-e-20195704-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-201511197-e-20195704-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 27/05/2019 tarihli, 2015/11197 E., 2019/5704 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>5. Ceza Dairesi </strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>2015/11197 E., 2019/5704 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Sulh Ceza Mahkemesi<br />
SUÇ : Görevi kötüye kullanma<br />
HÜKÜM : Mahkumiyet</p>

<p>Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelenerek gereği düşünüldü:</p>

<p>Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine,</p>

<p>Ancak;<br />
Sanığın sübutu kabul edilen eyleminin TCK'nın 257/2. maddesinde düzenlenen ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçunu oluşturacağı gözetilmeksizin aynı Kanunun 257/1. maddesi uyarınca cezalandırılmasına karar verilmesi,</p>

<p>5271 sayılı CMK'nın 5728 sayılı Yasa ile değişik 231/5. maddesi uyarınca mahkemece hükmolunan iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezasına ilişkin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için; sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmaması, mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması ve suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi gerektiği, Ceza Genel Kurulunun Dairemizce de benimsenen 03/02/2009 tarihli ve 2008/11-250 Esas, 2009/13 sayılı Kararında da açıklandığı üzere, CMK’nın 231/6-c maddesinde düzenlenen "giderilmesi gereken zarar" kavramının, somut, belirlenebilir maddi zarar olduğu, manevi zararların bu kapsamda bulunmadığı, dolayısıyla engel sabıkası olmayan sanık hakkında, somut maddi zararın ne olduğu denetime imkan verecek şekilde araştırılıp, kararda gösterilmeden yasal ve yeterli olmayan gerekçe ile CMK'nın 231/5. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar verilmesi,</p>

<p>Yüklenen suçu TCK'nın 53/1-a maddesindeki hak ve yetkileri kötüye kullanmak suretiyle işlediği kabul edilen ve adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilen sanık hakkında, 53/5. maddesi gereğince, ayrıca, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilmesi gerektiğinin dikkate alınmaması,</p>

<p>Anayasa Mahkemesinin 24/11/2015 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 2014/140 Esas, 2015/85 sayılı TCK'nın 53. maddesinde yer alan bazı ibarelerin iptaline ilişkin Kararının değerlendirilmesi lüzumu,</p>

<p>Kanuna aykırı, sanık müdafin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK'nın 321 ve 326/son maddeleri uyarınca hükmün BOZULMASINA 27/05/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-201511197-e-20195704-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 00:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-7aaa.jpeg" type="image/jpeg" length="48424"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[FON KRİZLERİNDE SPK’NIN GÖZETİM GÖREVİ: Sermaye Piyasası Suçlarında SPK’nın Suç Duyurusu Tekelinin Kurumun Sorumluluğuna Etkisi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/fon-krizlerinde-spknin-gozetim-gorevi-sermaye-piyasasi-suclarinda-spknin-suc-duyurusu-tekelinin-kurumun-sorumluluguna-etkisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/fon-krizlerinde-spknin-gozetim-gorevi-sermaye-piyasasi-suclarinda-spknin-suc-duyurusu-tekelinin-kurumun-sorumluluguna-etkisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[1. SerPK m. 115'in SPK’ya Suç Duyurusunda Bulunma Tekeli Vermesinin Anlamı ve Amacı

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 160. maddesi uyarınca kural olarak Cumhuriyet savcıları, suç şüphesini öğrendikleri anda re'sen soruşturma başlatma yetki ve yükümlülüğüne sahiptir. Ancak kanun koyucu; suçun nitel...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>1. SerPK m. 115'in SPK’ya Suç Duyurusunda Bulunma Tekeli Vermesinin Anlamı ve Amacı</strong></p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 160. maddesi uyarınca kural olarak Cumhuriyet savcıları, suç şüphesini öğrendikleri anda re'sen soruşturma başlatma yetki ve yükümlülüğüne sahiptir. Ancak kanun koyucu; suçun niteliği, korunan hukuki yarar ve teknik uzmanlık gereksinimi gibi gerekçelerle bazı durumlarda soruşturma açılmasını özel şartlara bağlamıştır. Bu istisnaların en belirgin örneklerinden biri, Türk sermaye piyasalarının istikrarını ve güvenliğini koruyan 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nda (SerPK) yer almaktadır. SerPK’nin 115. maddesinde, Kanun kapsamında tanımlanan suçlar yönünden (piyasa dolandırıcılığı, bilgi suistimali, usulsüz halka arz vb.) Cumhuriyet savcılığının re'sen soruşturma yapma yetkisi sınırlandırılmış; bizzat Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tarafından yapılacak yazılı başvuru mutlak bir muhakeme (dava) şartı olarak öngörülmüştür. Bu suçlarda SPK rapor hazırlayıp başvurmadığı sürece savcılık dava açamaz, hatta resmî soruşturma aşamasına dahi geçemez. Bir vatandaş veya kurum doğrudan savcılığa başvurarak bir şirkette manipülasyon yapıldığı iddiasıyla şikâyette bulunsa bile, savcılık doğrudan soruşturma başlatamaz; dilekçeyi incelemesi ve görüş bildirmesi amacıyla öncelikle SPK’ya göndermek zorundadır.</p>

<p>Sermaye piyasaları son derece karmaşık, teknik ve uzmanlık gerektiren yapılardır. Kanun koyucu; asılsız ihbarlar veya derinlemesine inceleme yapılmadan aceleyle başlatılan soruşturmaların halka açık şirketlerin piyasa değerine, yatırımcı güvenine ve genel makroekonomik istikrara telafisi imkânsız zararlar verebileceğini gözeterek, ilk inceleme yetkisini uzman kurum olan SPK’ya vermiştir. Ayrıca her hukuka aykırılığın doğrudan ceza yargılamasına taşınması yerine, öncelikle idari tedbirlerle (işlem yasakları, idari para cezaları vb.) çözülmesi piyasa sağlığı açısından daha rasyonel bir tercihtir. SPK, ihlalin boyutuna göre idari mi yoksa cezai mi aksiyon alınacağını teknik bir süreçle değerlendirir.</p>

<p>Özetle; Sermaye Piyasası Kanunu kapsamında savcılığın re'sen soruşturma yapmasının engellenerek SPK suç duyurusunun bir ön şart olarak getirilmesi, hukuki güvenlik ile ekonomik istikrar arasında hassas bir denge kurmaktadır.</p>

<p>Bu çalışmada, SPK’ya tanınan bu yasal tekel ve filtreleme mekanizmasının Kurul’un kurumsal sorumluluğu ile Kurul üyeleri ve uzman personelinin bireysel sorumluluğu üzerinde nasıl bir hukuki etki ve sonuç doğurduğu değerlendirilecektir.</p>

<p><strong>2. Cezai Sorumluluk Yönünden</strong></p>

<p>Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) üyeleri ve denetim personelinin görevleri sırasında tespit ettikleri sermaye piyasası suçlarını kasten veya ihmali bir tutumla adli mercilere bildirmemeleri ya da zorunlu denetim raporlarını düzenlememeleri halinde; fiilin, öncelikle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 257/2. maddesinde düzenlenen "ihmali davranışla görevi kötüye kullanma" suçu ve şartların varlığı halinde TCK'nin 279. maddesinde düzenlenen "kamu görevlisinin suçu bildirmemesi" suçu kapsamında cezai sorumluluk doğuracağı değerlendirilmektedir.</p>

<p>Kamu görevlisinin suç teşkil eden fiili öğrenip adli makamlara bildirmemesi kural olarak TCK m. 279 (Kamu görevlisinin suçu bildirmemesi) kapsamındadır. Ancak SerPK m. 115'in getirdiği özel denetim mekanizması ve yazılı başvuru şartı, SPK meslek personelinin somut inceleme yaparak rapor düzenlemesini zorunlu kılmaktadır. Görevin gereği olan inceleme raporunu kasten düzenlememek, geciktirmek veya başvuruyu engellemek şeklindeki eylemler, görevin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme gösterme kapsamında kalarak TCK m. 257/2'deki ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçunu oluşturur. Yargıtay, görev gereği yapılması gereken bir işlemin yapılmamasını istikrarlı biçimde TCK m. 257/2 kapsamında görmekte; TCK m. 257/1 (icrai) uygulamasını ise bozma sebebi saymaktadır (<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-201511197-e-20195704-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 5. Ceza Dairesi, E. 2015/11197, K. 2019/5704, T. 27.05.2019</a>).</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>3. Hukuki ve Mali Sorumluluk Yönünden</strong></p>

<p>SerPK m. 115'in Kurul’a vermiş olduğu tekel yetkisi sebebiyle Cumhuriyet savcılıklarının re'sen müdahale edemediği bu yasal düzlemde; SPK piyasada meydana gelen manipülatif eylemleri ve usulsüzlükleri bizzat tespit etme imkânına sahip olmasına ve kendisine sunulan somut verilere rağmen hiçbir tedbir almamış, adli makamlara başvurmaktan kaçınmış veya gecikmişse ve bunun sonucunda piyasadaki hukuka aykırı ve yetkisiz faaliyetlerin sürdürülmesine zemin hazırlanarak yatırımcılar zarara uğramışsa, bu durum SPK’nın denetim ve adli bildirim ödevlerindeki açık ihmalini gösterir. Bu durum, hizmetin hiç işlememesi veya geç işlemesi suretiyle ağır bir hizmet kusurunu oluşturmaktadır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2020477-e-2021429-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 28.09.2021 tarihli, E. 2020/477 ve K. 2021/429 sayılı kararı</a>nda açık biçimde vurgulandığı üzere, özel kanunlarda kurumlara tanınan adli mercilere bildirim yetkisi mutlak bir yasal engel teşkil etmekte olup "bu başvuru muhakeme şartı niteliğindedir". İdarenin bu tekel yetkisi, mağdur yatırımcıların doğrudan savcılığa giderek cezai yoldan hukuki himaye elde etme imkânını sınırlandırmaktadır. Adli sürecin münhasıran Kurul iradesine bağlandığı bu yasal mimaride, idarenin hareketsizliği somut olayın koşullarına göre zararın belirleyici bir sebebi hâline gelebilmektedir.</p>

<p>Danıştay, idarenin piyasayı bozan eylemleri izleyerek "yanıltıcı olanlarını saptayarak yasaklamak ve gereği yapılmak üzere ilgili kuruluşlara bildirme görevinin bulunduğu kuşkusuzdur" tespitiyle, bildirim yükümlülüğünün ihlali ile piyasada doğan zararlar arasındaki uygun illiyet bağını açıkça değerlendirmektedir. Kurul'un gözetim ve başvuru görevlerini savsaklaması neticesinde zararın önlenememesi halinde, idari eylemsizlik ile maddi zarar arasındaki nedensellik bağı tam yargı davalarında sorumluluğun esasını oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Normal şartlarda bir suçun savcılığa bildirilmemesi adli bir gecikmeye yol açtığında, sorumluluk ihbarı yapmayan bireylere veya genel kolluğa aittir. Ancak SerPK m. 115'in SPK’ya suç duyurusu yapma tekeli vermesi, SPK'yı sıradan bir idari kurum olmaktan çıkarıp adli sürecin kurucu ve filtreleyici bir aktörü haline getirmiştir. Piyasa gözetim tekeli Kurul'a verildiği için; Kurul'un açık ihlaller karşısındaki eylemsizliği, gecikmesi veya görev gereklerini yerine getirmemesi doğrudan idarenin mali sorumluluğunun (hizmet kusuru/tazminat) ve ilgili kamu görevlilerinin cezai sorumluluğunun doğmasında temel bir etken olmaktadır.</p>

<p>Borsa ve sermaye piyasası suçlarında başvuru konusunda tek yetkili SPK olduğu için; Kurul piyasadaki açık bir manipülasyonu veya usulsüzlüğü tespit etmekte bariz biçimde geç kalır ya da somut bulgulara rağmen makul sürede suç duyurusunda bulunmazsa, bu durum idare hukuku kapsamında "hizmet kusuru" teşkil eder. Savcılığın re'sen harekete geçemediği her gün yatırımcıların zararı büyüyebileceğinden, SPK’nın üzerindeki kamusal gözetim ve denetim özeni çok daha kritik bir hal almaktadır. Bu denetim ihmali veya gecikme nedeniyle doğrudan zarara uğrayan ve zararı kesinleşen yatırımcılar, idare aleyhine idari yargıda tam yargı (tazminat) davası açma yoluna gidebilmektedirler.</p>

<p><img alt="Rauf Karasu" height="480" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/07/rauf-karasu.jpg" width="861" /></p>

<p><strong>Prof. Dr. Rauf Karasu</strong></p>

<p><strong>Hacettepe Üni. Hukuk Fak. Ticaret Hukuku ABD Başkanı</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/fon-krizlerinde-spknin-gozetim-gorevi-sermaye-piyasasi-suclarinda-spknin-suc-duyurusu-tekelinin-kurumun-sorumluluguna-etkisi</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 00:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/09/resmi/spk-para.jpg" type="image/jpeg" length="31476"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[MUHDES BİRİNCİ SINIF NOTERLİK]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/muhdes-birinci-sinif-noterlik-2909</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/muhdes-birinci-sinif-noterlik-2909" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğünden:

MUHDES BİRİNCİ SINIF NOTERLİK

(Sekizinci İlan)

2025 yılı için gayrisafi geliri 2.000.000.00 Türk lirası tahmin edilen aşağıda ihdas bölgesi yazılı muhdes birinci sınıf Erzurum Yedinci Noterliği, daha önce yedi kez ilana çıkarılmış olmasına...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğünden:</strong></p>

<p><strong>MUHDES BİRİNCİ SINIF NOTERLİK</strong></p>

<p><strong>(Sekizinci İlan)</strong></p>

<p>2025 yılı için gayrisafi geliri 2.000.000.00 Türk lirası tahmin edilen aşağıda ihdas bölgesi yazılı muhdes birinci sınıf Erzurum Yedinci Noterliği, daha önce yedi kez ilana çıkarılmış olmasına rağmen atanma talebinde bulunulmaması nedeniyle atama yapılamamıştır.</p>

<p>Anılan noterliğin ihdas bölgesi, ihtiyaçlar ve hizmet gerekleri doğrultusunda yeniden belirlenmiş olup aşağıda belirtilmiştir.</p>

<p>1/7/2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 7417 sayılı Kanunun 29 uncu maddesi ile 1512 sayılı Noterlik Kanununun 27 nci maddesine eklenen üçüncü fıkrada, iki defa yapılan ilana rağmen, birinci fıkra uyarınca atama yapılamayan noterliklere, üst sınıf veya aynı sınıf noterlerden, bu sınıflardan isteklinin bulunmaması halinde ise bir alt sınıf noterler arasından atama yapılabileceği ve bu fıkra kapsamında yapılacak atamalarda birinci fıkranın son cümlesindeki iki yıllık sürenin bir yıl olarak uygulanacağı düzenlenmiştir.</p>

<p>Buna göre, bulunduğu noterlikte bir yıllık görev süresi dolan birinci sınıf ve bir alt sınıf noterlerden bu noterliklere atanmaya istekli olanların, 1512 sayılı Kanunun 22 ve müteakip maddeleri uyarınca ilan tarihinden itibaren bir ay içinde Bakanlığımıza www.vatandas.uyap.gov.tr adresinde yer alan başvuru ekranından güvenli elektronik imza, e-devlet şifresi veya mobil imza ile başvurmaları gerekmektedir. Başvuru sahiplerinin atanma isteğinden vazgeçmeleri halinde de yine vazgeçme talepleri, ilan tarihinden itibaren bir ay içinde aynı elektronik ortamdan Bakanlığımıza iletilmesi kaydıyla atama işleminde değerlendirilecek, aksi takdirde vazgeçme talepleri dikkate alınmayacaktır.</p>

<p>Atamalar, başvuru ve vazgeçme taleplerinin elektronik ortamdan alınarak sisteme işlenmesi sonucu elektronik ortamda gerçekleştirileceğinden fiziken yapılan başvurular kabul edilmeyecektir. Elektronik ortamda başvuru için başvuru kılavuzlarına, www.higm.adalet.gov.tr adresinden ulaşılabilecektir. Başvurularda UYAP kayıtları esas alınacaktır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Erzurum Yedinci Noterliğinin; 200. Caddeden başlayarak Yavuz Sultan Selim Bulvarı güzergâhını takip eden, Atatürk Bulvarı ile 1. Cadde kesişim noktasından devamla Şehit Polis Abdulkadir Güngör Bulvarının 200. Cadde ile birleştiği noktaya kadar uzanan ve bu güzergâh boyunca yol ekseninden itibaren yaklaşık 100 metre derinliğe kadar uzanan bölge sınırları içerisinde,</p>

<p>Açılmasına karar verilmiştir.</p>

<p>İlan olunur.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/muhdes-birinci-sinif-noterlik-2909</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/noter-odeme.jpg" type="image/jpeg" length="87515"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Giresun Üniversitesi Ön Lisans ve Lisans Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinde Değişiklik]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/giresun-universitesi-on-lisans-ve-lisans-egitim-ogretim-ve-sinav-yonetmeliginde-degisiklik-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/giresun-universitesi-on-lisans-ve-lisans-egitim-ogretim-ve-sinav-yonetmeliginde-degisiklik-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Giresun Üniversitesi Ön Lisans ve Lisans Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik, 29 Eylül 2026 Tarihli ve 33385 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Giresun Üniversitesinden:</strong></p>

<p><strong>GİRESUN ÜNİVERSİTESİ ÖN LİSANS VE LİSANS EĞİTİM-ÖĞRETİM VE SINAV YÖNETMELİĞİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK</strong></p>

<p></p>

<p><strong>MADDE 1-</strong> 9/9/2024 tarihli ve 32657 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Giresun Üniversitesi Ön Lisans ve Lisans Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinin 5 inci maddesinin beşinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“Azami süre sonunda iki ek sınav hakkını kullanmak isteyen öğrencilerin akademik takvimde belirtilen tarihlerde başvurularını yapmaları, ek süreyle sınav hakkını kullanmak isteyen öğrencilerin ise sınavlarına girecekleri derslerin kayıtlarını yarıyıl/yıl başında akademik takvimde belirtilen kayıt yenileme süresi içinde yaptırmaları gerekir.”</p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>Aynı Yönetmeliğin 8 inci maddesinin birinci ve ikinci fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(1) Eğitim-öğretim; ilgili birimlerde özelliklerine göre teorik dersler ve/veya uygulamalı dersler, pratik çalışma, atölye, tıbbi ve cerrahi klinik uygulamalar, laboratuvar çalışması, bitirme ödevi, bitirme projesi, diploma projesi, staj, ödev çalışması, seminer ve benzeri uygulamalardan oluşur.</p>

<p>(2) Lisans ve ön lisans programlarında yer alacak dersler, bunların saat sayıları ve AKTS kredileri, zorunlu veya seçimlik ders oldukları, alt birim kurullarının ve bölüm kurullarının önerileri dikkate alınarak ilgili kurulca belirlenir ve Senatonun onayı ile kesinleşir.”</p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>Aynı Yönetmeliğin 10 uncu maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “Teorik ve uygulamalı” ibaresi “Tüm” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 4- </strong>Aynı Yönetmeliğin 11 inci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinin birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“Seçimlik dersler; öğrencinin kaydolduğu programdaki alan içinden ve/veya alan dışından öğrencinin seçimine bağlı olan derslerdir.”</p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>Aynı Yönetmeliğin 12 nci maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(2) Öğretim planında; her yarıyılda/yılda okutulacak dersler ile bu derslerin AKTS kredisi, teorik, uygulamalı ve/veya laboratuvar ders saatleri yer alır.”</p>

<p><strong>MADDE 6- </strong>Aynı Yönetmeliğin 14 üncü maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.</p>

<p>“Eğitim-öğretimin bireysel veya küçük gruplarla yapılmasının zorunlu olduğu hallerde (sanat eğitimi veren birimlerin öğretim planlarında yer alan bireysel çalgı, ses eğitimi, oda müziği, atölye ve benzeri dersler) grup oluşturulması için belirlenen asgari öğrenci sayısı şartı aranmaz.”</p>

<p><strong>MADDE 7- </strong>Aynı Yönetmeliğin 15 inci maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(2) Ders izleme formunda; dersin amacı, teorik, uygulama ve/veya laboratuvar kısımlarına ilişkin içeriği, haftalık günü ve saati, ders konu başlıklarının haftalara göre dağılımı, derse ait kaynak ve araçlar, öğretim teknik ve yöntemleri, öğretim elemanına ait iletişim bilgileri ile dersin ölçme ve değerlendirme araçları yer alır.”</p>

<p><strong>MADDE 8- </strong>Aynı Yönetmeliğin 18 inci maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“Bir dersten veya uygulamadan yarıyıl/yıl sonu ve varsa bütünleme sınavlarına girebilmek için öğrencinin; teorik dersler ile teorik ve uygulamanın/laboratuvarın birlikte yapıldığı derslerin en az %70’ine, ilgili yönerge kapsamındaki mesleki uygulama eğitim dersleri ile uygulamalı/laboratuvar derslerinin ise en az %80’ine devam etmiş olması gerekir.”</p>

<p><strong>MADDE 9- </strong>Aynı Yönetmeliğin 19 uncu maddesinin ikinci ve altıncı fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(2) Sınavlar; yazılı, sözlü veya hem yazılı hem sözlü ve/veya uygulamalı olarak çeşitli şekilde yapılabilir. Uygulamalı dersler için dersin niteliğine göre ölçme ve değerlendirmede ayrıca proje, ödev, performans çalışması, sunum, rapor, portfolyo, uygulama performansı, ürün veya eser ortaya koyma ve benzeri yöntemlerden biri veya birkaçı kullanılabilir. Bu yöntemler; laboratuvar, atölye, klinik, saha ve benzeri uygulama ortamlarında uygulanabilir. Sınavlar ve diğer ölçme ve değerlendirme faaliyetlerinin gün, saat ve türleri ilgili bölümler/programlar tarafından akademik takvime uygun olarak hazırlanır ve sınavlardan en az on iş günü önce ilgili birim tarafından ilan edilir. İlan edilen tarihler ancak ilgili yönetim kurulu kararıyla değiştirilebilir.”</p>

<p>“(6) Sınavlarda; ölçme değerlendirme süreçlerinde kullanılan her türlü evrak ve materyal, projeler, laboratuvar, staj ve uygulamalar ile ilgili raporlar ve benzeri kanıtlar ilgili birimin yönetim kurulunca daha uzun süre ile saklanmasına karar verilmiş olmadıkça son işlem gördükleri tarihten itibaren iki yıl süre ile saklanır. Ayrıca sınav, ölçme ve değerlendirmedeki sorular, program ve öğrenme çıktılarıyla eşleştirilerek hazırlanan uyum tablosu da iki yıl süre ile saklanır.”</p>

<p><strong>MADDE 10- </strong>Aynı Yönetmeliğin 21 inci maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi, ikinci fıkrası ve üçüncü fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“Ayrıca sınavların, ölçme ve değerlendirme faaliyetlerinin 19 uncu maddenin altıncı fıkrasında belirtilen kanıtlar ile birlikte ilgili birime teslim edilmesi gerekir.”</p>

<p>“(2) Öğrenciler, sınav sonuçlarının ilanından itibaren beş iş günü içinde ilgili birimin bölüm başkanlığına dilekçe ile başvurarak sınav kağıdının ve ölçme ve değerlendirme faaliyetlerinin yeniden incelenmesini isteyebilirler. Birim yöneticisi inceleme için biri dersin yürütücüsü öğretim elemanı ve öncelikle kendi biriminden, bulunmadığı durumlarda Rektörlük onayı ile diğer birimlerden olmak üzere ilgili öğretim elemanları arasından üç kişilik bir komisyon kurar. Komisyon değerlendirmesini; sınavdaki ve ölçme ve değerlendirmedeki en yüksek, orta ve en düşük notları göz önünde bulundurarak yapar.”</p>

<p>“Sınav sonuçlarına itirazlar, komisyon tarafından konunun kendilerine intikal ettirilmesinden itibaren en geç beş iş günü içinde incelenir ve sonuç yazılı ve gerekçeli olarak ilgili birime bildirilir.”</p>

<p><strong>MADDE 11- </strong>Aynı Yönetmeliğin 28 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “ilk iki” ibaresi “dört” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 12- </strong>Aynı Yönetmeliğin 29 uncu maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “toplam kredi” ibaresi “toplam AKTS kredi” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 13- </strong>Aynı Yönetmeliğin 31 inci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(1) Öğrenciler, Üniversite ile yurt dışındaki veya yurt içindeki diğer yükseköğretim kurumları arasında yapılan anlaşma ve protokoller ve ilgili mevzuat hükümlerine göre diğer yükseköğretim kurumlarında bir veya iki yarıyıl öğrenim görebilirler.”</p>

<p><strong>MADDE 14- </strong>Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>MADDE 15- </strong>Bu Yönetmelik hükümlerini Giresun Üniversitesi Rektörü yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/giresun-universitesi-on-lisans-ve-lisans-egitim-ogretim-ve-sinav-yonetmeliginde-degisiklik-1</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/resmi-g.jpg" type="image/jpeg" length="90521"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[DOSYA GİZLİ, SUÇLAMA MANŞETLERDE: SORUŞTURMA EVRESİNDE SAVUNMANIN YAPISAL EŞİTSİZLİĞİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/dosya-gizli-suclama-mansetlerde-sorusturma-evresinde-savunmanin-yapisal-esitsizligi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/dosya-gizli-suclama-mansetlerde-sorusturma-evresinde-savunmanin-yapisal-esitsizligi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ceza muhakemesinde savunma hakkından, silahların eşitliğinden ve müdafinin yargılamanın kurucu süjelerinden biri olduğundan sıkça söz ederiz. Kanunlarımızda bu kavramların karşılığını bulmak da mümkündür. Ne var ki soruşturma evresinin pratiğine girildiğinde, kâğıt üzerindeki bu eşitliğin çoğu zaman...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Ceza muhakemesinde savunma hakkından, silahların eşitliğinden ve müdafinin yargılamanın kurucu süjelerinden biri olduğundan sıkça söz ederiz. Kanunlarımızda bu kavramların karşılığını bulmak da mümkündür. Ne var ki soruşturma evresinin pratiğine girildiğinde, kâğıt üzerindeki bu eşitliğin çoğu zaman ciddi biçimde aşındığı görülür.</p>

<p>Soruşturma makamı dosyanın nasıl başladığını, hangi ihbarın yapıldığını, kimlerin ne söylediğini, hangi teknik verilerin toplandığını, hangi delilin hangi şüpheyi doğurduğunu bilir. Kolluk kimi zaman haftalarca, savcılık ise soruşturmanın başından itibaren dosya üzerinde çalışır. Buna karşılık müdafi çoğu zaman bütün bu sürecin son birkaç saatinde dosyaya dâhil olur.</p>

<p>Önünde bir şüpheli vardır ve kısa süre sonra ifadesi alınacaktır. Müdafiden, henüz bütünüyle bilmediği bir dosyada, müvekkilinin geleceğini doğrudan etkileyebilecek kararlar vermesi beklenir. Konuşacak mı, susacak mı, hangi hususu açıklayacak, hangi soruya cevap vermeyecek, hangi delilin toplanmasını isteyecek? Bütün bunlar birkaç saat, bazen birkaç dakika içinde kararlaştırılmak zorundadır. Soruşturma evresindeki temel eşitsizlik de tam burada başlar.</p>

<p><strong>NEYLE SUÇLANDIĞINI BİLMEK</strong></p>

<p>CMK m.147’ye göre şüpheliye kendisine yüklenen suç anlatılmalı, müdafi yardımından yararlanma hakkı bildirilmeli, susma hakkı hatırlatılmalı ve lehine delillerin toplanmasını isteyebileceği belirtilmelidir. Kural açık olmakla birlikte, uygulamada “yüklenen suçun anlatılması” ile yalnızca suçun adının söylenmesi zaman zaman birbirine karıştırılmaktadır.</p>

<p>“Dolandırıcılık suçundan ifadeniz alınacak”, “kişisel verilerle ilgili bir soruşturma var” veya “örgüt kapsamında işlem yapılıyor” denilmesi, çoğu durumda isnadın gerçekten anlatıldığı anlamına gelmez. Şüphelinin bilmesi gereken yalnızca Türk Ceza Kanunu’ndaki suç başlığı değildir. Hangi fiilin, hangi tarihte, nerede, kime karşı işlendiğinin iddia edildiğini ve en azından isnadın maddi çerçevesini bilmesi gerekir. Aksi hâlde kişiden savunma değil, tahmin yürütmesi istenir.</p>

<p>Daha da sorunlu olanı, soruşturmanın gerçek ağırlık merkezi başka bir suç veya maddi vakıa olduğu hâlde, şüpheliye daha dar, daha hafif yahut farklı bir suç anlatısı üzerinden soru sorulmasıdır. Elbette savcılığın hukuki nitelendirmesi soruşturmanın gelişimine göre değişebilir. Fakat hukuki nitelendirmenin süreç içinde değişmesi ile mevcut isnadın şüpheliden saklanması aynı şey değildir.</p>

<p>Savunma stratejisi isnadın niteliğine göre şekillenir. Şüphelinin konuşması mı, susması mı gerektiği; hangi belgeyi sunacağı; hangi hususu açıklayacağı ancak neyle karşı karşıya bulunduğu bilindiğinde sağlıklı biçimde değerlendirilebilir. İsnadı bilmeden savunma hazırlanamaz; yalnızca refleks gösterilir.</p>

<p><strong>EPİSTEMİK ASİMETRİ</strong></p>

<p>Bu durumu “epistemik asimetri” kavramıyla açıklamanın yararlı olduğunu düşünüyorum. Basitçe söylemek gerekirse epistemik asimetri, taraflardan birinin diğerinden çok daha fazla bilgiye sahip olmasıdır. Ceza soruşturmasında böyle bir farklılığın belirli ölçüde bulunması doğaldır; soruşturmayı devlet yürütmekte ve bilgiyi ilk toplayan da odur.</p>

<p>Sorun, bu doğal bilgi farkının savunmayı sistematik olarak zayıflatan bir üstünlüğe dönüşmesidir. Müdafi dosyanın tamamına erişemez, bazı belgeler kendisine gösterilmez, birtakım evrakın henüz sisteme yüklenmediği söylenir ya da kısıtlama kararı bulunmasa bile fiilî bir erişim engeliyle karşılaşır. Sonuçta soruşturma makamı dosyanın bütününü görürken savunma, kendisine gösterilen birkaç parça üzerinden pozisyon almaya zorlanır.</p>

<p>Buradaki mesele yalnız bilgi eksikliği değildir. Asıl mesele, eksik bilgiyle geri dönüşü zor bir savunma kararı verilmesinin istenmesidir. İddia makamı bildikleri üzerinden soru sorar; şüpheli ise çoğu zaman bilmedikleri hakkında cevap vermek zorunda bırakılır.</p>

<p>Bu noktada dosya inceleme hakkının kâğıt üzerinde var olması da tek başına yeterli değildir. Müdafi hangi belgelerin mevcut olduğunu dahi bilmiyorsa, kendisine gösterilen kısmın bütünün ne kadarını temsil ettiğini değerlendiremez. Kısmi görünürlük bazı hâllerde tam gizlilikten daha yanıltıcıdır. Çünkü savunma, gördüğü birkaç belgeyi dosyanın bütünü sanarak strateji kurabilir.</p>

<p><strong>SAVUNMANIN ERKEN KİLİTLENMESİ</strong></p>

<p>İlk ifade ceza soruşturmasının en kritik anlarından biridir. Şüpheli çoğu zaman suçlamayla ilk kez kollukta karşılaşır; müdafi müvekkilini yeni tanımaktadır ve dosyanın tüm ayrıntılarına hâkim değildir. Buna rağmen o anda verilen ifade, aylar ve hatta yıllar sonra dahi şüphelinin karşısına çıkabilir.</p>

<p>Daha sonra yeni bir delil ortaya çıktığında veya dosyanın başta bilinmeyen bir yönü öğrenildiğinde, şüpheli açıklamasını değiştirmek zorunda kalabilir. Bu durumda “savunmasını değiştirdiği”, “çelişkili beyanda bulunduğu” ya da “sonradan savunma geliştirdiği” söylenir. Oysa önce şu sorunun sorulması gerekir: İlk ifade verildiğinde şüpheli ve müdafi ne biliyordu?</p>

<p>İddia makamı soruşturma boyunca kendi teorisini değiştirebilir, yeni deliller toplayabilir, bazı şüphelerinden vazgeçebilir ve soruşturmanın yönünü tamamen başka bir yere çevirebilir. Buna karşılık savunmanın, henüz dosyayı tam olarak görmeden söylediği ilk sözlerin değişmez bir referans noktası hâline getirilmesi hakkaniyetli değildir.</p>

<p>Devlet kendi soruşturma teorisini geliştirme imkânına sahipken, savunmanın daha başlangıçta kendi anlatısına bağlanması beklenmemelidir. Buna “savunmanın erken kilitlenmesi” denilebilir.</p>

<p><strong>HAKLARIN TÖRENSELLEŞTİRİLMESİ</strong></p>

<p>Bir başka sorun, şüphelinin haklarının yalnız şeklen bildirilmesidir. Susma hakkı vardır, müdafi yardımından yararlanabilir, kendisini suçlayıcı beyanda bulunmaya zorlanamaz ve lehine delil toplanmasını isteyebilir. Bunların tutanağın başında yazılı olması elbette önemlidir; ancak tek başına yeterli değildir.</p>

<p>Şüpheli susma hakkını kullanırsa bunun aleyhine sonuç doğuracağını düşünüyor, avukat istemenin kendisini suçlu göstereceğine inanıyor veya “doğrusunu anlatırsan hemen gidersin” şeklinde bir psikolojik ortam içinde konuşuyorsa, hak bildirimi yalnızca bir usul ritüeline dönüşür. Hakların varlığı kadar, kişinin o hakkın anlamını bilmesi ve onu özgürce kullanabilmesi de önemlidir.</p>

<p>Bu nedenle “hakları bildirmek” ile “hakları öğretmek” arasında önemli bir fark vardır. Şüpheliye birkaç madde okunması, onun o hakların sonuçlarını gerçekten kavradığı anlamına gelmez. Müdafi yardımından yararlanma hakkı da aynı şekilde yalnızca avukatın ifade odasında bulunmasına indirgenemez. Müdafinin gerçek ve etkili bir hukuki yardım sunabilmesi gerekir.</p>

<p><strong>“MÜLAKAT” ADI ALTINDA İFADE ALMA</strong></p>

<p>Özellikle üzerinde durulması gereken bir başka uygulama, resmî ifade öncesinde yapılan “mülakat”, “ön görüşme” veya “bilgi alma” şeklindeki görüşmelerdir. İşlemin hangi adla anıldığı değil, gerçekte ne işe yaradığı önemlidir.</p>

<p>Şüpheliye suçla ilgili sorular soruluyor, olay hakkında açıklama yapması isteniyor, ikrara yönlendiriliyor veya verdiği bilgilerden hareketle yeni delillere ulaşılıyorsa, burada maddi anlamda bir sorgulama faaliyeti vardır. Kişi bir eşyanın yerini söyleyebilir, başka bir kişinin adını verebilir, bir telefonun veya dijital materyalin nerede olduğunu açıklayabilir. Kolluk bu bilgilerden hareketle yeni delillere ulaştıktan sonra şüphelinin resmî ifadesini almaya geçebilir.</p>

<p>Böyle bir durumda son ifade tutanağı son derece düzgün görünebilir. Haklar okunmuş, müdafi hazır bulunmuş ve tutanak usulüne uygun biçimde imzalanmış olabilir. Fakat soruşturmanın en önemli delilleri bundan önce, “mülakat” denilen gri alanda üretilmişse, sonradan yapılan usule uygun ifade önceki yöntemi kendiliğinden hukuka uygun hâle getirmez.</p>

<p>Ceza muhakemesinde ölçüt işlemin adı değil, işlevi olmalıdır. Devlet, ifade alma işlemini başka bir isim altında yürüterek ifade alma güvencelerinin dışına çıkamaz. Şüphelinin hakları, bilgisayarda “ifade tutanağı” açıldığı anda değil, devletin ondan suçla ilgili bilgi almaya başladığı anda işlerlik kazanmalıdır.</p>

<p><strong>ZAMANSAL ASİMETRİ</strong></p>

<p>Bilgiye erişim tek başına yeterli değildir. O bilgiyi değerlendirecek zamana da ihtiyaç vardır. Soruşturma makamı bir dosya üzerinde haftalarca çalışmış olabilir; teknik incelemeler yapılmış, kişiler dinlenmiş, HTS kayıtları değerlendirilmiş, dijital materyaller üzerinde çalışma yapılmış olabilir.</p>

<p>Müdafi ise birkaç saat içinde göreve çağrılır. Müvekkiliyle görüşür, dosyaya ulaşmaya çalışır, isnadı anlamaya çalışır, belgeleri okur, hangi delilin ne anlama geldiğini çözmeye uğraşır ve sonunda şu temel soruya cevap vermek zorunda kalır: Şüpheli konuşmalı mı, susmalı mı?</p>

<p>Bu yalnız epistemik değil, aynı zamanda zamansal bir asimetridir. İddia makamının bilgiyi toplamak ve değerlendirmek için sahip olduğu süreyle savunmanın aynı bilgiyi anlamlandırmak için sahip olduğu süre arasında büyük bir fark vardır. Müdafiye yüzlerce sayfalık dosyayı gösterip birkaç dakika sonra ifadeye geçmek, şeklen dosya inceleme hakkı tanımak olabilir; ancak bunun etkili bir savunma imkânı sağladığını söylemek güçtür.</p>

<p>Savunma hakkı yalnız bilgiye erişme hakkı değildir. O bilgi üzerinde düşünme, onu müvekkilin anlatımıyla karşılaştırma ve sonuçlarını tartma hakkıdır. Savunmanın zamanı daraltıldıkça, müdafinin varlığı da giderek biçimsel bir güvenceye dönüşür.</p>

<p><strong>GÖZALTI: KORUMA TEDBİRİ Mİ, BASKI ARACI MI?</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Soruşturma evresindeki bir başka önemli sorun, gözaltı süresinin amacı dışında uzatılmasıdır. Gözaltı bir koruma tedbiridir; amacı şüpheliyi cezalandırmak, direncini kırmak veya ifade vermeye daha elverişli hâle getirmek değildir. Buna rağmen gerekli işlemler daha kısa sürede tamamlanabilecek nitelikteyken kişinin uzun süre nezarethanede tutulması, savunma hakkı bakımından ayrıca değerlendirilmelidir.</p>

<p>Burada yalnızca kanuni azami sürenin aşılması meselesinden söz etmiyorum. Bir gözaltı işlemi azami yasal süre içinde kalabilir; fakat yine de somut soruşturmanın ihtiyaçları bakımından gereğinden uzun sürmüş olabilir. Asıl ölçüt, kişinin hangi işlem için ve neden hâlâ özgürlüğünden yoksun tutulduğudur.</p>

<p>Uzayan gözaltı, şüpheli üzerinde ciddi bir psikolojik ve fiziksel baskı yaratır. Uykusuzluk, belirsizlik, aile ve iş hayatından kopma, nezarethane koşulları ve sürekli “ne zaman çıkacağım?” kaygısı, kişinin karar verme kapasitesini etkileyebilir. Bu şartlar altında şüphelinin “bir an önce bitsin” düşüncesiyle konuşmaya veya normal koşullarda vermeyeceği bir ifadeyi vermeye yönelmesi ihtimal dışı değildir.</p>

<p>Bu nedenle özgürlükten yoksun bırakma, doğrudan veya dolaylı biçimde ifade alma tekniğine dönüşmemelidir. Gözaltı, soruşturmanın ihtiyacı kadar sürmelidir; şüphelinin direncini kıracak kadar değil.</p>

<p><strong>DOSYA MÜDAFİDEN GİZLİ, SUÇLAMA KAMUOYUNA AÇIK</strong></p>

<p>Bütün bunların belki de en çarpıcı tarafı, soruşturmanın basına yansıyan kısmında görülmektedir. Müdafi dosyaya ulaşamazken soruşturmanın ayrıntıları kamuoyuna aktarılabilmektedir. Böylece dosya savunma bakımından gizliyken, suçlayıcı anlatı bakımından son derece görünür hâle gelebilmektedir.</p>

<p>Buna yakın tarihte basına yansıyan pek çok soruşturmayı örnek verebiliriz. Örneğin Aydo Yazılım hakkında 16 Eylül 2026 tarihinde yapılan operasyon bunun yakın tarihli örneklerinden biridir. Bu soruşturmayla ilgili haberlere Google’da bir “ Aydo haber” anahtar sözcükleriyle arama yaparak ulşaşmak mümkün.Operasyonun daha ilk saatlerinde yalnızca gözaltı bilgisi değil, soruşturmanın ileri sürdüğü teknik altyapıya, kullanılan yazılımlara, veri tabanlarının niteliğine ve sistemin nasıl çalıştığına ilişkin ayrıntılı iddialar kamuoyuna yansımıştır. Bazı haberlerde olay daha soruşturmanın başlangıç aşamasında <strong>“siber casusluk”</strong>, “<strong>yasa dışı veri sorgulama</strong>” gibi ağır ve çarpıcı kavramlarla sunulmuştur.</p>

<p>Burada Aydo Yazılım hakkındaki suçlamaların doğru veya yanlış olduğunu tartışmıyorum. Zaten soruşturma devam ederken yapılmaması gereken de budur. Dikkat çekmek istediğim nokta başka: Savunmanın dosyanın tümüne erişemediği, dijital materyallerin henüz bütünüyle incelenmediği ve suçlamaların yargısal denetimden geçmediği bir aşamada kamuoyu, oldukça ayrıntılı ve tek yönlü bir suç anlatısıyla karşı karşıya kalabilmektedir.</p>

<p>Tam da bu nedenle şu soru önemlidir: Dosya müdafi bakımından gizliyse, kamuoyu bu kadar ayrıntılı bilgiyi nasıl öğrenmektedir? Elbette somut olayda bilgiyi kimin, hangi amaçla ve hangi yöntemle basına aktardığı ayrıca kanıtlanması gereken bir husustur. Bu konuda somut delil olmadan kesin bir isnatta bulunmak doğru olmaz. Fakat yapısal sorun bundan bağımsızdır. Soruşturmanın suçlayıcı kısmı kamuoyuna hızla aktarılırken savunma henüz kendi anlatısını kuracak bilgiye bile sahip olmayabilir.</p>

<p>Aydo Yazılım örneği, burada suçlamanın doğruluğunu tartışmak için değil; soruşturmanın ilk aşamasında suçlayıcı anlatının savunmadan önce kamusal alana çıkabilmesini göstermek için kullanılmaktadır. Buna “kamusal anlatı asimetrisi” denilebilir.</p>

<p><strong>İTİBARİ CEZALANDIRMA</strong></p>

<p>Soruşturmanın basına erken ve abartılı biçimde yansıması, yalnızca masumiyet karinesi bakımından sorun yaratmaz. Aynı zamanda kişinin veya şirketin itibarı üzerinde de doğrudan sonuç doğurur. Şüpheli henüz mahkûm değildir, hatta hakkında iddianame dahi düzenlenmemiş olabilir. Buna rağmen adı internette dolaşmaya başlamış, şirketi, mesleği, ticari ilişkileri ve sosyal çevresi suçlamanın sonuçlarını yaşamaya başlamıştır.</p>

<p>Ceza hukukunun hükmü daha sonra verilir; fakat toplumsal hüküm çoğu zaman soruşturmanın ilk sabahında kurulmuş olur. Bu nedenle modern ceza soruşturmalarında bir de itibari cezalandırma olgusuyla karşı karşıyayız.</p>

<p>Zaman burada da eşit işlemez. Gözaltı ve operasyon haberleri manşetten verilir; takipsizlik veya beraat haberi çoğu zaman aynı görünürlüğe ulaşmaz. Operasyon görüntüsü yıllarca internette kalırken, beraat kararını kamuoyunun önemli bir kısmı hiçbir zaman öğrenmeyebilir. Kişi hukuken beraat etmiş olsa bile dijital hafızada “operasyon yapılan kişi” olarak kalabilir. Bu bakımdan soruşturmanın ilk günü verilen itibar zararı, bazen sonradan verilecek beraat kararının telafi edemeyeceği kadar ağır olabilir.</p>

<p><strong>SAVUNMAYI KUŞATAN ASİMETRİLER</strong></p>

<p>Soruşturma evresindeki savunma sorununu artık yalnızca “dosyaya erişim hakkı” çerçevesinde tartışmanın yeterli olmadığını düşünüyorum. Daha geniş bir çerçeveye ihtiyacımız var.</p>

<p>Birincisi epistemik asimetri vardır. Soruşturma makamı bilir, savunma bilmez veya daha az bilir.</p>

<p>İkincisi zamansal asimetri vardır. Soruşturma makamı haftalarca değerlendirdiği dosya hakkında savunmadan birkaç saat içinde stratejik karar vermesini bekler.</p>

<p>Üçüncüsü özgürlük asimetrisi vardır. Devlet şüphelinin zamanını, mekânını ve hareket özgürlüğünü kontrol ederken savunma bu koşullar altında karar vermeye çalışır.</p>

<p>Dördüncüsü kamusal anlatı asimetrisi vardır. Soruşturmanın suçlayıcı anlatısı kamuoyuna hızla ulaşırken savunma henüz dosyanın tamamına erişememiş olabilir.</p>

<p>Bunlara bir de ilk ifadenin ileride şüphelinin karşısına çıkarılması eklendiğinde tablo tamamlanır. Savunma eksik bilgiyle, yetersiz zamanda, özgürlükten yoksun bırakılmanın yarattığı baskı altında ve çoğu zaman ağır bir kamusal atmosfer içinde daha başlangıçta pozisyon almaya zorlanır. Daha sonra ise bu ilk pozisyon “<strong>özgürce yapılmış savunma”</strong> olarak değerlendirilir. Kanaatimce asıl sorun budur.</p>

<p><strong>MÜDAFİİN ORADA OLMASI YETMEZ</strong></p>

<p>Ceza muhakemesi savunma hakkını yalnızca müdafinin ifade odasında bulunmasına indirgerse, geriye şekli bir güvence kalır. Müdafi orada olabilir; fakat dosyayı bilmiyorsa neyi savunacaktır? Müvekkiliyle yeterince görüşememişse hangi stratejiyi belirleyecektir? İsnadın maddi çerçevesi açıklanmamışsa hangi konuda susmasını önerecektir? Şüpheli resmî ifade öncesinde “mülakat” adı altında saatlerce konuşturulmuşsa, müdafinin sonradan ifade odasına girmesinin gerçek etkisi ne olacaktır?</p>

<p>Aynı şekilde, gözaltı süreci gereğinden uzun tutulmuş, şüpheli fiziksel ve psikolojik olarak yıpranmış, dosyanın suçlayıcı kısmı da kamuoyuna çoktan anlatılmışsa müdafi yalnız hukuki savunma yapmakla kalmaz; bir yandan müvekkilinin sağlıklı karar verebilmesini sağlamaya, bir yandan da itibarını korumaya çalışır. Bunlar avukatların mesleki konforuyla ilgili sorunlar değildir. Doğrudan adil yargılanma hakkının ve savunmanın etkinliğinin konusudur.</p>

<p>Savunma hakkı avukata tanınan bir ayrıcalık değildir. Şüphelinin devlet karşısındaki temel güvencelerinden biridir. Bu nedenle müdafinin bilgiye ulaşması, müvekkiliyle serbestçe görüşebilmesi, dosyayı inceleyebilmesi ve elde ettiği bilgiyi değerlendirmek için makul zamana sahip olması ceza muhakemesinin lüksü değil, meşruiyet şartıdır.</p>

<p>Sonuç olarak sorulması gereken yalnızca “Avukat dosyayı görebildi mi?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Şüpheli, devlet karşısında gerçekten savunma yapabilecek bilgiye, zamana, fiziksel ve zihinsel koşullara ve özgür karar verme imkânına sahip miydi? Çünkü savunma hakkı yalnız konuşma hakkı değildir. Doğru ve yeterli bilgiye ulaşarak düşünme, susma, konuşma ve strateji belirleme hakkıdır.</p>

<p>Eğer isnat muğlaklaştırılıyor, dosya saklanıyor, haklar yalnızca okunuyor, “mülakat” adı altında şüpheli konuşturuluyor, müdafiye dosyayı anlaması için yeterli zaman tanınmıyor, gözaltı soruşturmanın gerçek ihtiyacını aşacak biçimde uzatılıyor ve bütün bunlar olurken suçlayıcı anlatı kamuoyuna servis ediliyorsa, orada biçimsel olarak bir savunma bulunabilir; fakat etkili savunmadan söz etmek giderek zorlaşır.</p>

<p>Müdafinin ifade odasında bulunması, tek başına adil bir soruşturma yaratmaz.</p>

<p>Bazen avukat içeridedir. Ama savunma hâlâ dışarıdadır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" rel="noopener" target="_blank" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fahrettin-kayhan.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" rel="noopener" target="_blank" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/dosya-gizli-suclama-mansetlerde-sorusturma-evresinde-savunmanin-yapisal-esitsizligi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 28 Sep 2026 18:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/10/terazi/terazi-themiss.jpg" type="image/jpeg" length="18756"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[SPK TARAFINDAN TASFİYESİNE KARAR VERİLEN YATIRIM FONLARINDA CEZA SORUŞTURMASININ MAĞDURLARIN ZARARLARININ GİDERİLMESİNE ETKİSİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/spk-tarafindan-tasfiyesine-karar-verilen-yatirim-fonlarinda-ceza-sorusturmasinin-magdurlarin-zararlarinin-giderilmesine-etkisi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/spk-tarafindan-tasfiyesine-karar-verilen-yatirim-fonlarinda-ceza-sorusturmasinin-magdurlarin-zararlarinin-giderilmesine-etkisi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[1. Tasfiye kararı ile ceza soruşturması neden birlikte değerlendirilmelidir?

Sermaye Piyasası Kurulu'nun 17 Eylül 2026 tarihli kararıyla Tera, Pusula, Hedef, Atlas, A1, Pardus ve Bulls portföy yönetim şirketlerinin TEFAS'ta işlem gören fonlarına yönelik kısıtlamalar getirilmiş ve belirli fonların...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>1. Tasfiye kararı ile ceza soruşturması neden birlikte değerlendirilmelidir?</strong></p>

<p>Sermaye Piyasası Kurulu'nun 17 Eylül 2026 tarihli kararıyla Tera, Pusula, Hedef, Atlas, A1, Pardus ve Bulls portföy yönetim şirketlerinin TEFAS'ta işlem gören fonlarına yönelik kısıtlamalar getirilmiş ve belirli fonların tasfiyesine karar verilmiştir. Ardından tasfiye işlemlerinin yürütülmesi için T. İş Bankası ve T.C. Ziraat Bankası görevlendirilmiştir.</p>

<p>Tasfiye sürecinin başlamasıyla yatırımcılar bakımından iki ayrı hukuki mesele ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki, fon malvarlığının tasfiye edilmesi sonucunda katılma payı sahiplerine ne kadar ödeme yapılacağıdır. İkincisi ise tasfiye sonucunda karşılanamayan bir zarar ortaya çıkması hâlinde, bu zararın hukuka aykırı işlemlerden kaynaklanıp kaynaklanmadığı ve sorumlulardan nasıl tahsil edilebileceğidir.</p>

<p>İkinci mesele bakımından ceza hukuku önemli bir işleve sahip olabilir. Fonun hukuka aykırı biçimde yönetildiğine, yatırımcıların yanıltıldığına, piyasa fiyatlarının yapay olarak oluşturulduğuna veya fon malvarlığının amacı dışında kullanıldığına ilişkin somut şüpheler mevcutsa, ceza soruşturması bu işlemlerin ortaya çıkarılmasına katkı sağlayabilir.</p>

<p>Ancak SPK tarafından tasfiye kararı verilmesi, kendiliğinden bir suç işlendiği veya bütün yatırımcıların ceza hukuku anlamında mağdur olduğu sonucunu doğurmaz. Ceza sorumluluğunun belirlenebilmesi için ilgili fiillerin, faillerin ve suçun kanuni unsurlarının ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p><strong>2. Ceza soruşturması yatırımcının tazminat talebini nasıl güçlendirebilir?</strong></p>

<p>Ceza soruşturmasının yatırımcı bakımından sağlayabileceği en önemli katkı, özel hukuk yollarıyla elde edilmesi güç olabilecek delillerin ortaya çıkarılması ve hukuka aykırı işlemlerle yatırımcının uğradığı zarar arasındaki bağlantının belirlenmesidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Örneğin yatırım fonu kaynaklarının belirli şirketlere sistematik biçimde aktarıldığı, fon portföyündeki varlıkların gerçeğe aykırı değerlerle gösterildiği veya belirli kişilerin yararına piyasa işlemleri gerçekleştirildiği yönünde somut şüpheler bulunması hâlinde, ceza soruşturmasında elde edilen banka hareketleri, işlem kayıtları ve bilirkişi raporları, yatırımcıların açacağı tazminat davaları bakımından da önem taşıyabilir.</p>

<p>Burada ceza soruşturmasının üç ayrı etkisi bulunmaktadır.</p>

<p>İlk olarak, yatırımcının yalnızca zarara uğradığını değil, zararın hangi işlemden kaynaklandığını ortaya koymasına yardımcı olabilir. İkinci olarak, hukuka aykırı işlemden sorumlu gerçek kişilerin belirlenmesini sağlayabilir. Üçüncü olarak ise kanuni koşulların oluşması hâlinde suçtan elde edilen malvarlığı değerlerinin tespit edilmesi ve bunlar üzerinde koruma tedbirleri uygulanması mümkün olabilir.</p>

<p>Bununla birlikte ceza soruşturması açılması, tazminat miktarının kendiliğinden artmasını sağlamaz. Tazmin edilebilir zararın kapsamı, hukuka aykırılık ve illiyet bağı ayrıca belirlenmelidir. Ceza soruşturmasının asıl katkısı, yatırımcının zararını ispatlayabilmesine ve sorumluların malvarlığına ulaşabilmesine yönelik imkânları güçlendirmesidir.</p>

<p>3. Hangi durumlarda ceza hukuku yoluna başvurulmalıdır?</p>

<p>Yatırım fonunun değer kaybetmesi, fon yöneticilerinin mutlaka suç işlediği anlamına gelmez. Bu nedenle her zarar için aynı içerikte suç duyurusunda bulunulması yerine, somut olayda hangi fiilin hangi suç tipini oluşturabileceği değerlendirilmelidir.</p>

<p>Özellikle 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 106 ve 107. maddelerinde düzenlenen bilgi suistimali ve piyasa dolandırıcılığı suçları ile somut olayın özelliklerine göre TCK kapsamında değerlendirilebilecek dolandırıcılık, güveni kötüye kullanma veya diğer malvarlığı suçları birbirinden ayrılmalıdır.</p>

<p>Örneğin bir fonun portföyündeki payların piyasa fiyatlarının yapay biçimde yükseltildiği, fonun bu payları gerçek ekonomik değerleriyle bağdaşmayan fiyatlardan satın aldığı ve bundan belirli kişilerin menfaat sağladığı iddiası varsa, yalnızca fonun değer kaybına değil, söz konusu işlemlerin kimler tarafından ve hangi amaçla gerçekleştirildiğine odaklanılmalıdır.</p>

<p>Benzer şekilde, yatırımcılara açıklanan bilgiler ile fonun fiilen gerçekleştirdiği işlemler arasında önemli farklılıklar bulunması hâlinde, bu durumun yalnızca mevzuata aykırı portföy yönetimi mi olduğu, yoksa ayrıca cezai sorumluluk doğurabilecek kasıtlı bir davranış içerip içermediği araştırılmalıdır.</p>

<p>Sermaye piyasası suçları bakımından SPKn m.115'teki özel soruşturma usulü de dikkate alınmalıdır. Bu kapsamdaki suçlarda SPK'nın yazılı başvurusu muhakeme şartı olduğundan, yatırımcıların Kurula yapacakları somut ve gerekçeli başvurular önem taşır. Diğer suç tipleri bakımından ise ilgili suçun kendine özgü soruşturma şartları ayrıca değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>4. Malvarlığına el koyma tedbirleri mağdurların zararının giderilmesinde nasıl kullanılabilir?</strong></p>

<p>Ceza soruşturmasının özel hukuk davasından ayrıldığı önemli noktalardan biri, kanuni koşulların gerçekleşmesi hâlinde malvarlığına yönelik koruma tedbirlerinin uygulanabilmesidir.</p>

<p>CMK m.128 kapsamında, maddede belirtilen suçlar ve aranan koşullar yönünden şüpheli veya sanığa ait taşınmazlara, hak ve alacaklara, banka hesaplarına ve diğer malvarlığı değerlerine el konulması gündeme gelebilir.</p>

<p>Bu tedbirlerin amacı, suçla bağlantılı olduğu değerlendirilen malvarlığının soruşturma veya kovuşturma devam ederken elden çıkarılmasının önlenmesidir. Bununla birlikte elkoyma, mağdurun tazminat alacağını güvence altına alan genel bir ihtiyati haciz mekanizması değildir.</p>

<p>CMK m.131/2 uyarınca, 128. madde kapsamında el konulan malvarlığı değerlerinin suçtan zarar gören mağdura ait olması ve bunlara delil olarak artık ihtiyaç bulunmaması hâlinde sahibine iadesi mümkündür.</p>

<p>Bu nedenle yatırımcının, suçtan kaynaklandığını ileri sürdüğü zararını ve ilgili malvarlığı değerleriyle arasındaki bağlantıyı ortaya koyması önem taşır. Bununla birlikte suçtan elde edilen değerlerin üçüncü kişilere devredilmiş olması veya farklı hesaplar üzerinden dolaştırılması hâlinde, bu işlemlerin araştırılması ve kanuni şartları varsa ilgili koruma tedbirlerinin değerlendirilmesi talep edilebilir.</p>

<p><strong>Şu husus atlanmamalıdır,</strong> Fon malvarlığı, SPKn m.53 kapsamında portföy yönetim şirketinin malvarlığından ayrı ve özel koruma altındadır. Bu nedenle fonun tasfiye edilen varlıkları ile suç işlendiği şüphesi bulunan kişilerin kendi malvarlıkları birbirine karıştırılmamalıdır. Ceza soruşturmasındaki elkoyma talepleri de bu ayrım gözetilerek hazırlanmalıdır.</p>

<p><strong>5. Ceza soruşturması ile tazminat davası birlikte nasıl yürütülmelidir?</strong></p>

<p>Yatırımcının zararının giderilmesi için ceza soruşturması ile özel hukuk sürecinin birbirinin alternatifi olarak görülmemesi gerekir. Her iki yolun amacı, koşulları ve hukuki sonuçları farklıdır.</p>

<p>Ceza soruşturmasında suç teşkil ettiği ileri sürülen fiillerin ve bunlardan sorumlu kişilerin belirlenmesi amaçlanırken, tazminat davasında yatırımcının uğradığı hukuken tazmin edilebilir zararın karşılanması hedeflenir.</p>

<p>Bu nedenle ceza soruşturmasının sonucunu beklemek her durumda doğru bir yöntem olmayabilir. Özellikle zamanaşımı, dava şartı arabuluculuk veya delillerin kaybolması riski bulunan hâllerde, özel hukuk yollarının zamanında değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p>Ceza soruşturması kapsamında elde edilen bilirkişi raporları, işlem kayıtları ve diğer delillerin hukuk dosyasına kazandırılması talep edilebilir. Ancak ceza mahkemesinin her tespiti hukuk hâkimini aynı kapsamda bağlamaz. Bu nedenle hukuk davasındaki ispat faaliyeti yalnızca ceza dosyasına dayandırılmamalıdır.</p>

<p>Tasfiye sonucunda yatırımcıya ödeme yapılması hâlinde ise bu ödemenin tazminat hesabına etkisi ayrıca değerlendirilmelidir. Aynı zararın iki kez tahsil edilmesi mümkün olmadığından, tasfiye kapsamında elde edilen tutarlar ile hukuka aykırı işlemden kaynaklanan bakiye zarar birbirinden ayrılmalıdır.</p>

<p><strong>6. Mağdurların zararlarının giderilmesi için nasıl bir yol izlenmelidir?</strong></p>

<p>Yatırımcıların ceza hukuku bakımından başvurabilecekleri yollar, her fon ve her yatırımcı için aynı değildir. Bununla birlikte somut bir suç şüphesi bulunan hâllerde aşağıdaki işlemler değerlendirilebilir.</p>

<p>İlk olarak, yatırımcının zararının hangi işlemlerden kaynaklandığı belirlenmeli ve hukuka aykırılık iddiası somutlaştırılmalıdır. Bunun ardından, fiilin sermaye piyasası suçu oluşturduğu düşünülüyorsa SPK'ya gerekçeli başvuru yapılmalı; ayrıca genel hükümlere tabi bir suç şüphesi varsa Cumhuriyet Başsavcılığına başvuru imkânı değerlendirilmelidir.</p>

<p>İkinci olarak, soruşturma kapsamında yalnızca ilgili şirketin değil, hukuka aykırı işlemden sorumlu olduğu iddia edilen kişilerin ve işlemlerden menfaat sağladığı düşünülen üçüncü kişilerin rolünün de araştırılması talep edilmelidir. Ancak bu kişilerin yalnızca şirketle bağlantılı olmaları, haklarında cezai sorumluluk bulunduğunu göstermez.</p>

<p>Üçüncü olarak, kanuni koşulların mevcut olduğu durumlarda suçla bağlantılı malvarlığı değerlerinin araştırılması ve bunlar üzerinde uygun koruma tedbirlerinin uygulanması istenebilir. Özellikle suçtan elde edildiği düşünülen kazançların farklı hesaplara aktarılması veya üçüncü kişilere devredilmesi ihtimalinin somut verilere dayanarak incelenmesi önem taşır.</p>

<p>Dördüncü olarak, soruşturma kapsamında elde edilen bulguların tazminat davasında kullanılabilmesi için gerekli usul işlemleri yürütülmelidir. Yatırımcı, zararın miktarı ve hukuki niteliği bakımından ayrıca bilirkişi incelemesi yapılmasını da talep edebilir.</p>

<p>Son olarak, tasfiye sürecinde yatırımcıya yapılan ödemeler takip edilmeli ve bu ödemeler sonrasında karşılanmayan zararın bulunup bulunmadığı yeniden değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>7. Yatırımcılar hangi hatalardan kaçınmalıdır?</strong></p>

<p>Ceza hukukuna başvurulması, zararların giderilmesi bakımından önemli imkânlar sağlayabilmekle birlikte yanlış hukuki stratejiler sürecin uzamasına ve hak kayıplarına neden olabilir.</p>

<p>Kaçınılması gereken işlemler</p>

<p>- Her yatırım zararını dolandırıcılık olarak nitelendirmek: Olağan piyasa riski nedeniyle meydana gelen kayıplar ile hukuka aykırı işlemlerden doğan zararlar birbirinden ayrılmalıdır.</p>

<p>- Tasfiye kararını tek başına suç delili kabul etmek: SPK'nın idari tedbirleri, belirli kişilerin suç işlediğinin veya bütün zararların suçtan kaynaklandığının kesin kanıtı değildir.</p>

<p>- Ceza soruşturmasının sonucunu bekleyerek hukuk yollarını ihmal etmek: Ceza soruşturmasının başlaması, her özel hukuk talebi bakımından zamanaşımını kendiliğinden durdurmaz.</p>

<p>- Fon malvarlığına doğrudan haciz uygulanabileceğini varsaymak: Fon malvarlığı ile sorumluluğu gündeme gelen şirket ve kişilerin malvarlıkları arasındaki hukuki ayrım korunmalıdır.</p>

<p>- Ceza şikâyetini ödeme garantisi olarak görmek: Şikâyette bulunulması veya malvarlığına el konulması, yatırımcının zararının mutlaka ve tamamen karşılanacağı anlamına gelmez.</p>

<p>- Zarar miktarını yalnızca yatırılan anaparaya göre hesaplamak: Tasfiye ödemeleri, olağan yatırım riski ve hukuka aykırı işlemlerden kaynaklanan kayıplar ayrı ayrı incelenmelidir.</p>

<p><strong>8. Ceza soruşturması, zararın giderilmesi amacıyla bir baskı aracına dönüştürülmemelidir</strong></p>

<p>Ceza soruşturması, somut suç şüphesinin araştırılması için öngörülmüş bir hukuki yoldur. Bu nedenle yalnızca karşı tarafı ödeme yapmaya zorlamak amacıyla suç duyurusunda bulunulması, ceza muhakemesinin amacıyla bağdaşmaz.</p>

<p>Buna karşılık gerçekten suç işlendiğine ilişkin somut şüphelerin mevcut olduğu durumlarda, mağdurun zararının giderilmesine yönelik girişimlerde bulunması ve soruşturma kapsamında hukuki haklarını kullanması mümkündür.</p>

<p>Bu noktada zararın gönüllü olarak giderilmesinin ilgili suçun ceza hukuku bakımından sonuçları ayrıca değerlendirilmelidir. Özellikle etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağı, isnat edilen suç tipine ve kanunda öngörülen özel koşullara bağlıdır.</p>

<p>Her sermaye piyasası suçu bakımından zararın giderilmesinin cezayı azaltacağı veya ortadan kaldıracağı varsayılmamalıdır. Aynı şekilde şüphelinin ödeme yapmayı kabul etmesi, tek başına suçun işlendiğini kanıtlamaz.</p>

<p>Yatırımcıların zararlarının giderilmesine ilişkin olası anlaşmalarda ise ödemelerin kapsamı, tasfiye sonucunda yapılacak ödemelerle ilişkisi ve varsa kalan alacak hakları açıkça düzenlenmelidir.</p>

<p><strong>9. Sonuç: Ceza hukukunun amacı ile mağdurun zararının giderilmesi birlikte değerlendirilmeli</strong></p>

<p>SPK'nın fon tasfiyesi kararları sonrasında yatırımcıların karşı karşıya kaldığı hukuki mesele, yalnızca tasfiye sonucunda ne kadar ödeme yapılacağıyla sınırlı değildir. Tasfiye sonucunda karşılanamayan zararların hukuka aykırı işlemlerden kaynaklandığının tespit edilmesi hâlinde, sorumluların cezai ve hukuki durumlarının ayrıca değerlendirilmesi gerekecektir.</p>

<p>Bu süreçte ceza soruşturması, özellikle hukuka aykırı işlemlerin ortaya çıkarılması, sorumluların belirlenmesi ve suçla bağlantılı malvarlığı değerlerinin tespit edilmesi bakımından önemli imkânlar sağlayabilir. Soruşturma kapsamında elde edilen deliller, yatırımcıların açacağı tazminat davalarına da katkıda bulunabilir.</p>

<p>Ancak yatırımcının ceza soruşturmasından beklentisi ile özel hukuk kapsamında ileri süreceği tazminat talebi birbirinden ayrılmalıdır. Ceza soruşturması tek başına bir tahsil yöntemi değildir. Bu nedenle hukuki strateji, yalnızca suç duyurusunda bulunulmasına değil, tasfiye sürecinin takibine, sorumluluğun belirlenmesine ve gerektiğinde özel hukuk yollarının eş zamanlı olarak kullanılmasına dayanmalıdır.</p>

<p><strong>Mağdurların zararlarının giderilmesi bakımından belirleyici olan, ceza soruşturması açılmış olması değil; somut hukuka aykırılığın, zararın ve sorumlularla zarar arasındaki bağlantının ortaya konulması ve buna uygun hukuki yolların zamanında işletilmesidir.</strong></p>

<p><strong>Av. Melikşah Soy &amp; Av. Ceren Kurt</strong></p>

<p></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-ceren-kurt" rel="noopener" target="_blank" title="Av. Ceren KURT"><img alt="Av. Ceren KURT" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/02/ceren-kurt.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-ceren-kurt" rel="noopener" target="_blank" title="Av. Ceren KURT">Av. Ceren KURT</a></strong></h4>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/spk-tarafindan-tasfiyesine-karar-verilen-yatirim-fonlarinda-ceza-sorusturmasinin-magdurlarin-zararlarinin-giderilmesine-etkisi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 28 Sep 2026 17:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/09/resmi/spk-k.jpg" type="image/jpeg" length="15939"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ceza Genel Kurulu'nun 2017/728 E., 2021/487 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2017728-e-2021487-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2017728-e-2021487-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 19.10.2021 tarihli, 2017/728 E., 2021/487 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Ceza Genel Kurulu </strong></p>

<p><strong>2017/728 E., 2021/487 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Kararı Veren<br />
Yargıtay Dairesi : 5. Ceza Dairesi<br />
Mahkemesi :Ağır Ceza<br />
Sayısı : 407-8<br />
Nitelikli zimmet suçundan sanık ...'nın TCK'nın 247/1-2, 43, 53 ve 54. maddeleri uyarınca 22 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve müsadereye ilişkin ... 8. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 17.02.2015 tarihli ve 398-33 sayılı hükmün sanık müdafisi ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 02.10.2015 tarih ve 7470-14733 sayı ile;</p>

<p>"Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine,</p>

<p>Ancak;<br />
...<br />
Yukarıdaki açıklamalar ışığında sanığın çalıştığı kurumun kamusal faaliyet icra ettiği bu bağlamda sanığın kamu görevlisi sıfatının bulunduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Bununla birlikte sanığın uzun yıllara sari eylemlerinde zimmet suçunun unsurlarının bulunup bulunmadığının da incelenmesi gerekmektedir.</p>

<p>TCK'nın 247. maddesinde düzenlenen zimmet suçunun oluşabilmesi için kamu görevlisinin görevi nedeniyle kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu mallar üzerinde görevinin gerekleriyle bağdaşmayan bir surette tasarrufta bulunması, bu malları kendisinin veya başkasının zimmetine geçirmesi gereklidir. Zimmete geçirme, suç konusu mal üzerinde malikmiş gibi tasarrufta bulunmayı ifade etmektedir. Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere, zimmet suçunun oluşabilmesi için, suç konusu malın kamu görevlisinin şahsının veya bir başkasının zimmetine geçirilmiş olması arasında fark bulunmamaktadır.</p>

<p>Açıklamalar ışığında kamu görevlisi sıfatı bulunduğu anlaşılan sanığın eylemlerini gerçekleştirme şekli nazara alındığında zimmet suçunun unsurlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesi için somut olay değerlendirildiğinde; Çevre ve Orman Bakanlığında (Orman ve Su İşleri Bakanlığı) 657 sayılı DMK'nın 4/B maddesi kapsamında her yıl yinelenen hizmet sözleşmeleriyle sözleşmeli statüde programcı kadrosunda istihdam edilen sanığın Bakanlık merkez birimlerinde istihdam edilen 4/B statülü personelin maaş mutemetliği görevini yürüttüğü,</p>

<p>2003-2004 döneminde düzenlenen 4/B sözleşmeli personel maaş evrakının kurumda kalan nüshalarındaki toplam tutarlar ile Saymanlıkça yapılan net ödeme tutarları arasında fark bulunması üzerine Say 2000 sisteminden alınan tahakkuk müzekkeresi ve verile emirlerindeki net ödeme tutarlarının karşılaştırılması sonucunda Saymanlığa gönderilen belgelerin fazla ödemeye esas teşkil edecek şekilde kurumda kalan nüshalarına aykırı düzenlendiğinin belirlendiği,</p>

<p>2005-2007 döneminde 4/B sözleşmeli personel maaş evrakında kurumda kalan nüshalara aykırı şekilde arazi tazminatları üzerinden brüt ücretleri artırıp, yükseltilmiş ücretleri içerir maaş bordrosu, banka ödeme listesi ve ödeme emri belgesinin Saymanlığa verildiği,</p>

<p>2008 döneminde mühendis statülü 4/B sözleşmeli personelin arazi tazminatı gelir kaleminin yükseltildiği ve artırılmış ücrete bağlı olarak sosyal güvenlik prim tutarlarının usulsüz şekilde artırılarak kurumda kalan nüshalara aykırı ödeme emri belgesi, maaş bordrosu ve banka net ödeme listesi düzenlediği ve bu belgelerin Saymanlığa gönderildiği,</p>

<p>2009-2011 döneminde usulsüz olarak arazi tazminatı ve seyyar görev tazminatı eklenmesine ilaveten ilgili birimde çalışan sözleşmeli personel sayısının iki-üç katı fazla gösterilip bu şekilde artırılan ücret tutarlarına bağlı olarak ödenecek sosyal güvenlik prim tutarları da yükseltilerek kurumda kalan nüshalara aykırı maaş bordrosu, banka net ödeme listesi ve ödeme emri belgesi düzenlediği ve bu belgelerin Saymanlığa gönderilerek devlet hazinesinden kurumun maaş hesabına aktarılacak maaş ve diğer ödemelere esas alındığı,</p>

<p>Sanığın, kurumda kalan nüshalarına aykırı olarak oluşturduğu ve Saymanlığa gönderdiği belgeler üzerinde yapılan kriminal incelemeler sonucu ibraz edilen raporlara göre; 2008 ve öncesi yıllarda düzenlenerek Saymanlığa gönderilen ödeme emri belgelerinin ıslak imzalı olduğu, 2009-2011 yıllarındaki ödeme emri belgelerinin üzerindeki harcama yetkilisi ve gerçekleştirme görevlisi adına atılan imzaların renkli kopya yöntemiyle basıldığı, söz konusu imzaların belgelere imza atan şahısların orijinal imzalarının bilgisayar programları yardımıyla alınıp belgeler üzerine laser-jet yazıcı yardımıyla basılmasıyla oluşturulduğunun, yine maaş bordroları ve banka net ödeme listeleri üzerindeki düzenleyen, gerçekleştirme görevlisi bölümünde atılı imzaların ise karbon nüsha olduklarının tespit edildiği,</p>

<p>Bakanlık bünyesindeki bir kısım sözleşmeli personelin maaşları, arazi tazminatları, asgari geçim indirimleri, proje ikramiyeleri, ücretsiz izin, sağlık raporu, istifa gibi sebeplerle maaş hesabı yapılmaması gereken personelin maaşları, göreve yeni başlayan uzman yardımcısı personelin kısıt maaşları üzerinden kurumda kalan nüshalarına aykırı şekilde düzenlediği belgelerle Hazine zararına olarak toplam 6.341.339,00 TL yarar sağladığı somut olayda sanığın elde ettiği yararın kendisine görevi gereği yasal olarak verilmiş paradan elde edilmediği gibi bu paranın üzerinde koruma ve gözetim yükümlülüğünün de bulunmadığı hususu nazara alındığında sanığın kurumdaki nüshalarına aykırı yükseltilmiş ücretleri içerir ödeme belgesi, maaş bordrosu ve banka net ödeme listesi oluşturarak devlet hazinesinden kurumun maaş depo hesabına fazladan para gönderilmesini sağlayıp bu fazla parayı da banka üzerinden kendisi, akrabaları ve tanıdıklarının hesaplarına aktarılmasını sağlaması şeklinde gerçekleşen eyleminin zincirleme şekilde resmî belgede sahtecilik ile kamu kurumu zararına dolandırıcılık suçlarını oluşturacağı ve resmî belgede sahtecilik suçundan açılmış bir dava bulunmadığı da gözetilip gereği için Cumhuriyet Başsavcılığına ihbarda bulunularak dava açılmasının sağlanmasından sonra TCK'nın 3 ve 61. maddeleri birlikte değerlendirilerek elde edilen yararın suç tarihleri itibarıyla yüksek değeri, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı, eylemlerin uzun bir zamana yayılmasına bağlı suç işleme konusundaki ısrarı ve kastının yoğunluğu nazara alınarak hukuki durumun değerlendirilmesi ve alt sınırdan uzaklaşılarak cezalandırılması gerekirken suç niteliğinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde nitelikli zimmet suçundan mahkûmiyet hükmü kurulması,</p>

<p>Adli Emanetin 2012/444 sırasında kayıtlı MacBook Air marka beyaz renkli notebook dizüstü bilgisayar, WD marka kırmızı renkli harici harddisk, kırmızı renkli FC ibareli Kingston marka flash belleğin suçun işlenmesinde nasıl kullanıldığı gerekçeleriyle açıklanmadan TCK'nın 54/1. madde uyarınca müsaderesine karar verilmesi,</p>

<p>... 11. Sulh Ceza Mahkemesinin 21/12/2012 tarihli ve 2011/1449 sayılı kararı ile el konulan eşyalar hakkında herhangi bir karar verilmemesi,</p>

<p>Yüklenen suçu TCK'nın 53/1-a maddesindeki hak ve yetkileri kötüye kullanmak suretiyle işlediği kabul edilen sanık hakkında aynı Yasa'nın 53/5. maddesi uyarınca hak yoksunluğuna hükmedilmemesi,</p>

<p>Suçun 2003-2011 yılları arasında işlendiği kabul edilmesine karşın suç tarihinin karar başlığına 2011 olarak yazılması,</p>

<p>Yargılama giderlerinin dökümünün gerekçeli kararda gösterilmeyerek CMK'nın 324. maddesine muhalefet edilmesi" isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.</p>

<p>Suç tarihinin karar başlığına yanlış yazımına ve yargılama giderinin gerekçeli kararda gösterilmemesine ilişkin yapılan bozma nedenine uyan ... 8. Ağır Ceza Mahkemesince 12.01.2016 tarih ve 407-8 sayı ile;</p>

<p>"...Sanığın bu suçu maaş mutemedi olarak çalıştığı dönem içerisinde 2003-2008 döneminde ödeme yapılacak personele nitelik değişikliği yaparak ücretlerini artırdığı, 2009 - 2011 döneminde ise maaş ödemelerinde brüt ücret, arazi tazminatı, sosyal güvenlik primi, gelir vergisi oranlarında değişiklik yaparak maaş unsurlarını kayıtlara yanlış girerek kurum kasasından fazla para çıkmasına, istihkak dışındaki kısmın ise zimmetine geçirilmesini sağladığı, mali suçlar araştırma kurulu raporuna göre de sanığın ... para akladığı, yine dosya içerisinde bulunan belgelere göre önceki dönemde bildirmiş olduğu mal bildiriminde tahrifat yaparak sahtecilik suçlarını da işlediği, sonuç olarak sanığın 2003-2011 döneminde Orman ve Su İşleri Bakanlığı birimlerinde mutemet olarak çalıştığı dönem içerisinde yukarıda izah edildiği şekilde zincirleme olarak nitelikli zimmet suçunu işlediği inancına varılmış, bu itibarla eylemin nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturacağı şeklindeki Yargıtay 5. Ceza Dairesinin bozma ilamına uyulmayarak mahkememizin önceki kararında direnilmek suretiyle sanığın zincirleme nitelikli zimmet suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi hususunda kurulumuzda tam bir inanç hasıl olmuş, ayrıca sanık hakkında resmî belgede sahtecilik suçundan da suç duyurusunda bulunulmasına karar verilmesine" gerekçesiyle diğer bozma nedenlerine direnerek sanığın ilk hüküm gibi cezalandırılmasına karar vermiştir.</p>

<p>Direnme kararına konu bu hükmün de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 05.10.2016 tarihli ve 168486 sayılı “Bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya Ceza Genel Kurulunca 14.12.2016 tarih ve 1263-1629 sayı ile; 6763 sayılı Kanun'un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun'a eklenen Geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince 20.03.2017 tarih ve 280-1038 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.</p>

<p><strong>TÜRK MİLLETİ ADINA<br />
CEZA GENEL KURULU KARARI</strong></p>

<p>İnceleme dışı sanık ... hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan verilen beraat kararı Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup direnmenin kapsamına göre inceleme, sanık ... hakkında nitelikli zimmet suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır.</p>

<p>Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı eylemin nitelikli zimmet suçunu mu yoksa nitelikli dolandırıcılık suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.</p>

<p>İncelenen dosya içeriğinden;<br />
Sanık ...’nın, Orman ve Su İşleri (Çevre ve Şehircilik) Bakanlığında 2000 yılında 4/B statüsünde personel olarak çalışmaya başladığı, 2003 yılından itibaren kurum amirlerince Bakanlığın Çevre Yönetim Genel Müdürlüğü ile Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde, 04.12.2008 tarihinde ise Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde mutemet olarak görevlendirildiği,</p>

<p>Orman ve Su İşleri Bakanlığının 12.10.2011 tarihli ve 157 sayılı yazısına göre; Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün ödeme emirleri ile saymanlıkta yapılan karşılıklı mutabakat sonucunda bazı bütçe giderlerinde tutarsızlıklar olduğunun anlaşılması nedeniyle konunun Rehberlik ve Teftiş Başkanlığınca görevlendirilecek müfettiş marifeti ile incelenmesi ve gerektiğinde soruşturulmasının talep edildiği ve buna ilişkin aynı tarihli Bakan olurunun bulunduğu,</p>

<p>Orman ve Su İşleri Bakanlığı Rehberlik ve Teftiş Başkanlığının 08.05.2013 tarihli ve 2022 sayılı yazısına göre; sanığa atılı eylemlerden dolayı soruşturma izni verilmesinin uygun olacağı belirtildikten sonra aynı tarihli Bakan oluru ile soruşturma izni verildiği, kararın itiraz edilmeksizin kesinleştiği,</p>

<p>... 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 16.03.2012 tarihli, 289 değişik iş numaralı kararına ve adli emanet makbuzuna göre; sanık ...’nın kullandığı ve hâla Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde muhafaza edilen CBOX marka, Pandera GQ760 model, PGQ7607535L20 seri numaralı; Hp Compaq marka, 7700C model, CZC7102DJC seri numaralı bilgisayarın içerisinde delil niteliğinde olabilecek bilgi ve veri bulunma ihtimaline binaen suçta kullanılan bilgisayar, bilgisayar programları, bilgisayar kütüklerinde CMK’nın 134. maddesi gereğince arama yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından kopya çıkartılmasına ve bu kayıtların çözümlenerek metin hâline getirilmesine karar verildiği, söz konusu eşyaların adli emanetin 2012/444 sırasında kayıt altına alındığı,</p>

<p>20.04.2012 tarihli bilirkişi heyeti tarafından düzenlenen raporda; inceleme konusu bilgisayar kasalarında bilgisayar üzerindeki dosyaların değiştirilip değiştirilmediği veya silindiğinin tam olarak tespit edilemediği, var olan dosyaların "DVD-1" ve "DVD-2" olarak kayıt altına alındığı, HP Compaq bilgisayar içindeki dosyalarda bulunan "EXP 1" adlı uygulama dosyasının şifresi açılamamakla birlikte maaş hesaplamalarında kullanılıyor olmasının olası olduğu, HP Compaq bilgisayarın domain ortamına alınmadığı veya sonradan çıkarıldığı, bu sebeple bilgisayarda tespit edilen programlar için Bakanlık Bilgi İşlem Merkezinin bireysel programlar için kullandığı kısıtlamaların uygulanamadığı bilgilerine yer verildiği,</p>

<p>Kolluk görevlileri tarafından 26.10.2011 tarihinde düzenlenen tutanağa göre; sanık ...’nın hakkında yürütülen soruşturma kapsamında arandığı sırada 26.10.2011 tarihinde ... Cumhuriyet Başsavcılığına teslim olduğu, müdafisi tarafından da sanık ...’ya ait olduğu belirtilen iphone marka siyah renkli İmei numarası okunamayan dokunmatik sim kartsız cep telefonu, Samsung marka GT 19100 model, 355 310 044 589 814 İmei numaralı sim kartsız cep telefonu, MacBook Air marka beyaz renkli notebook dizüstü bilgisayar, WD marka kırmızı renkli harici harddisk, kırmızı renkli FC ibareli flash belleğin teslim edildiği, sanık ...’nın kendisine şantajda bulunulduğunu iddia etmesi üzerine söz konusu materyallerin incelenmek için muhafaza altına alındığı,<br />
... Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Adli Bilişim Büro Amirliğinin 17.04.2012 tarihli raporuna göre; İmei numarası okunamayan dokunmatik sim kartsız cep telefonu, Samsung marka GT 19100 model 355 310 044 589 814 İmei numaralı sim kartsız cep telefonu, MacBook Air marka beyaz renkli notebook dizüstü bilgisayar, WD marka kırmızı renkli harici harddisk ve kırmızı renkli FC ibareli flash belleğin incelenmesinde söz konusu flash bellek içinde bulunan “clip-2011-02-24 15.07.02.mov”, “clip-2011-02-24 15.07.02.mov”, “clip-2011-03-27 15.31.31.mov” adlı video dosyalarında sanık ...’ya ait görüntülerin yer aldığı, diğer materyallerde tahkikata esas olabileceği düşünülen herhangi bir bilgi, belge ve suç unsuruna rastlanılmadığı,</p>

<p>... 11. Sulh Ceza Mahkemesinin 21.12.2011 tarihli ve 2011/1449 değişik iş numaralı kararı ile; ...’nın müdafisinin başvurusu üzerine sipariş verdiği bir kısım eşyaların paralarının bu firmalara yatırılmasına rağmen eşyaların henüz teslim edilmediği bildirildiğinden, sipariş verilen eşyalara el konulmasının talep edilmesi üzerine; sanık ...’nın Büyükesat Mah. Uğur Mumcu Cad. No: 50, Daire: 3, GOP/... adresinde faaliyet gösteren Bang-Olufsen’den ses sistemi, Turan Güneş Bulvarı 571 Cad. 614 Sok. No: 9, Çankaya/... adresinde faaliyet gösteren Enplus ...’dan el yapımı özel buzdolabı, Panora Alışveriş Merkezi No: 182 Kat: 1 Daire: 195 Çankaya adresinde faaliyet gösteren Step Halı Mağazasından eskitme usulü halı siparişi verdiği ve ücretlerini peşin ödediği anlaşılmakla bu paralara CMK’nın 127 ve 128. maddeleri uyarınca el konulmasına, şayet paralara el konulamadığı takdirde şüpheli tarafından satın alınan eşyalara el konulmasına hükmedildiği,</p>

<p>Orman ve Su İşleri Bakanlığı Müfettişliğinin 13.10.2011 tarihli ve 636 sayılı raporuna göre; sanık ...’nın 25.09.2000 tarihli hizmet sözleşmesi ile o tarihteki adıyla Çevre Bakanlığında 657 sayılı DMK’nın 4/B maddesi kapsamında sözleşmeli statüde programcı kadrosunda istihdam edildiği, adı geçenin ilerleyen yıllarda Maliye Bakanlığınca her yıl vize edilen kadrolara göre sözleşmesinin yenilendiği, Çevre ve Orman Bakanlığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğünde sözleşmeli statüde programcı maaş mutemetliği görevini yürütürken genel müdür yardımcılarının önerisiyle Devlet Memurları Kanunu’nun 122. maddesine göre takdirname ile taltif edildiği, 04.12.2008 tarihinde Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde (DKMPGM) görevlendirilip, 25.02.2009 tarihinde bu birime tayin edildiği, 16.02.2010 tarihinde ise Çevre ve Orman Bakanlığı Bilgi İşlem Daire Başkanlığında görevlendirildiği, ancak DKMPGM’de mutemetlik görevine devam ettiği, sanık ...’nın sözleşmeli statüde görev yaptığı tüm dönemde Bakanlık merkez birimlerinde istihdam edilen 4/B statülü personelin maaş mutemetliği görevini yürüttüğü,</p>

<p>Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde görev yapan, 657 sayılı Kanun’a tabi 4/B’li sözleşmeli personelin 2011 Mayıs ayı ücretlerinin ödenmesi için düzenlenen 05.05.2011 tarihli ödeme emri belgesinin gerçek tutarı 68.227,90 TL olmasına karşın, bu belgenin Orman ve Su İşleri (Çevre ve Şehircilik) Bakanlığı Merkez Saymanlığında 10.05.2011 tarihli ve 6922 yevmiye numarasında işlem gören, 4/B’li sözleşmeli personel maaş ödemesine esas olan ikinci nüshasının, 109.357,90 TL olduğu ve bu hâliyle arada 41.130,00 TL fark bulunduğu, yine 4/B’li personelin 2011 yılı Nisan ayı ücretlerinin ödenmesi için düzenlenen 04.04.2011 tarihli ödeme emri belgesinin gerçek tutarı 60.251,25 TL olmasına karşın, bu belgenin merkez saymanlığında 11.04.2011 tarihinde 4969 yevmiye numarasında işlem gören söz konusu personelin maaş ödemesine esas olan ikinci nüshasının 133.719,22 TL olduğu ve bu hâliyle arada 73.467,97 TL fark bulunduğu, son olarak, DKMPGM’ne bağlı 4/B’li personelin 2011 Mart ayı ücretlerinin ödenmesi için düzenlenen 03.03.2011 tarihli ödeme emri belgesinin gerçek tutarı 61.240,31 TL olmasına karşın, bu belgenin merkez saymanlığında 09.03.2011 tarihli ve 3031 yevmiye numarasında işlem görüp 4/B’li sözleşmeli personel maaş ödemesine esas olan ikinci nüshasının 134.563,91 TL tutarında olduğu ve bu hâliyle arada 73.323,60 TL fark bulunduğu görüldüğünden DKMPGM’ce konunun Rehberlik ve Teftiş Başkanlığınca incelenmesi için olayın ... Cumhuriyet Başsavcılığına bildirildiği ve müfettiş görevlendirildiği, ilk etapta incelenen belgelere göre, 4/B statülü personel maaş ödeme belgelerinde sahtecilik yapılmak suretiyle yapılan usulsüzlüğün DKMPGM ile sınırlı olmadığı, aynı usulsüz işlemlerin Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğünde (ÇYGM) de yapıldığı, 4/B statüsünde çalışan personelin maaş ödemeleri için tahakkuk birimlerince düzenlenen ödeme evrakının, saymanlığa gönderilen nüshalarında sahtecilik ve tahrifat yapılarak maaşların toplam miktarının artırılıp bu maaş tutarlarının ise mutemetler sanık ... ve inceleme dışı sanık ...'ın hesaplarına aktarıldığı, ilk inceme kapsamında 2010-2011 döneminde usulsüz işlemlerle mal edinilen tutarın 3.629.608,64 TL olduğunun belirlendiği, bu kapsamda Çevre ve Orman Bakanlığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü ile Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde çalışan 4/B statülü personel maaş ödeme belgelerinin 2005-2010 dönemi Sayıştay nüshalarının, aynı konuda Bakanlık Merkez Saymanlık Müdürlüğünde inceleme yapan Maliye Bakanlığı uzmanından devralındığı ve buna göre;<br />
Mayıs 2003-Mayıs 2011 döneminde Çevre ve Orman Bakanlığı personel maaşlarının yatırıldığı Vakıfbank ... Şubesi'ne ve Haziran 2011 döneminden itibaren ödendiği Ziraat Bankası Beşevler Şubesi'ne yazılan muhtelif tarihli yazılar ile maaş protokolü hükümleri doğrultusunda, saymanlıkça personel maaşlarının aktarıldığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ile Bakanlığın diğer bazı birimlerinin bankalar nezdinde açılan vadesiz mevduat hesap hareketleri (kurum depo hesabı), personel maaş ödeme kontrol listeleri ile ilgili kişilere ait maaş hesabı dökümlerinde yapılan incelemelerde söz konusu eylemlerin 2010 ve 2011 yılları ile sınırlı kalmadığı ve suç mahsulü paraların sanık ... ve inceleme dışı sanık ...’a ek olarak kurum personeli olmayan kişiler hesabına da aktarıldığının anlaşılması üzerine, 2002-2011 yılları arasında sanık ...’nın mutemet olarak görev yaptığı birimlerdeki maaş ve diğer maaş benzeri (ek ödeme, özel hizmet ve arazi tazminatı, özel gider indirimi, proje ödemeleri, kısıt maaşlar, proje ikramiyeleri vb.) ödeme evrakının incelendiği, sanık ... ve inceleme dışı sanık ... tarafından Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü ile Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde çalışmakta olan sözleşmeli personel maaşları, arazi tazminatları, asgari geçim indirimleri, proje ikramiyeleri, ücretsiz izin, sağlık raporu, istifa gibi muhtelif sebeplerle maaş hesabı yapılmaması gereken personelin maaşları, göreve yeni başlayan uzman yardımcısı personelin kısıt maaşları üzerinden usulsüz işlemlerle aşırılan tutarların, sanık ...'nın ve inceleme dışı sanık ... ile kurum personeli olmayan ..., ..., ..., ... ile kurum personeli ...’ün hesaplarına aktarıldığının tespit edildiği, 2003-2011 döneminde suç teşkil eden usulsüz işlemlerle meydana gelen kamu zararının yasal faiz hariç 6.341.339,00 TL olarak hesaplandığı, öte yandan sahte maaş evrakıyla artırılan tahakkuk tutarlarına bağlı olarak sanık ... tarafından Sosyal Güvenlik Kurumuna gönderilen sözleşmeli personel sosyal güvenlik prim ödemeleri üzerinden usulsüz işlemlerle kendisi ile Çevre ve Orman Bakanlığı personeli olmadığı hâlde oğlu ... ... ile bazı aylarda Bakanlıkta çalışan 4/B statülü personelin sigorta primlerini artırmak suretiyle gerçekleştirilen fazla ödemeler toplamının ise 473.143,37 TL olduğu,</p>

<p>Çevre ve Orman Bakanlığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğünde 657 sayılı Kanun’un 4/B maddesine göre sözleşmeli statüde çalışan personel ile diğer personelin maaş ve ek ödeme belgeleri ile söz konusu Genel Müdürlükte 657 sayılı Kanun’un 4/B maddesine göre sözleşmeli statüde çalışan personelin maaş tahakkuk evrakında yapılan incelemeler neticesinde;<br />
ÇEYGM’ce 2003 yılında düzenlenen 15 Temmuz-14 Ağustos ve 15 Kasım-14 Aralık ile 2004 yılında düzenlenen 15 Ocak-14 Şubat, 15 Mart-14 Nisan, 15 Ekim-14 Kasım, 15 Kasım-14 Aralık ve 15 Aralık-14 Ocak dönemi maaş tahakkuk evrakında, ıslak imzalı onaylı kurum nüshası tahakkuk tutarı ile saymanlık nüshası tahakkuk tutarının aynı olmayıp saymanlık nüshasının artırıldığı, söz konusu miktarın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından doğrudan sanık ...’nın Vakıfbank ... Şubesi'ndeki maaş hesabına havale edildiği,</p>

<p>ÇEYGM’ce 2005 yılında düzenlenen 15 Ocak-14 Şubat, 15 Mart-14 Nisan, 15 Nisan-14 Mayıs, 15 Mayıs-14 Haziran, 15 Haziran-14 Temmuz, 15 Temmuz-14 Ağustos, 15 Ağustos-14 Eylül, 15 Eylül-14 Ekim, 15 Ekim-14 Kasım, 15 Kasım-14 Aralık, 15 Aralık-14 Ocak dönemi maaş tahakkuk evrakında, ıslak imzalı onaylı kurum nüshası tahakkuk tutarı ile saymanlık nüshası tahakkuk tutarının aynı olmayıp saymanlık nüshasının artırıldığı, söz konusu miktarın maaşına eklenmek suretiyle 15 Mart-14 Nisan, 15 Haziran-14 Temmuz ve 15 Temmuz-14 Ağustos aylarına ilişkin ödemelerin kurum maaş depo hesabından doğrudan kurum personeli ...’ün Vakıfbank ... Şubesi'ndeki, diğer aylara ilişkin ödemelerin ise doğrudan sanık ...’nın aynı şubedeki maaş hesabına havale edildiği, 2003-2004-2005 dönemi maaş ödeme belgelerindeki sahtecilik eyleminin, mühendis statülü 4/B sözleşmeli personele ödenen arazi tazminatı gelir kaleminin usulsüz şekilde artırılarak, bu ücretler ve buna bağlı olarak usulsüz şekilde yükseltilmiş ödenecek sosyal güvenlik prim tutarlarına göre, sahte ücret bordrosu, banka net ödeme listesi ve ödeme emri belgesi düzenlenmek suretiyle gerçekleştirildiği, saymanlıkça ödemeye esas alınan ve Sayıştaya gönderilen sahte ödeme belgeleri ile harcama birimlerinde kalan ödeme belgelerindeki imzaların aynı görevlilerin isim ve ıslak imzalarını taşıdığı, her iki belgede kullanılan mühürlerin de yine harcama birimine ait kurum mühürleri olduğu,</p>

<p>ÇEYGM’ce 2006 yılında düzenlenen, 15 Ocak-14 Şubat, 15 Şubat-14 Mart, 15 Mart-14 Nisan, 15 Nisan-14 Mayıs, 15 Mayıs-14 Haziran ve 15 Temmuz-14 Ağustos dönemi maaş tahakkuk evrakında, ıslak imzalı onaylı kurum nüshası tahakkuk tutarı ile saymanlık nüshası tahakkuk tutarı aynı olmayıp saymanlık nüshasının artırıldığı, söz konusu miktarın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından doğrudan sanık ...’nın Vakıfbank ... Şubesi'ndeki maaş hesabına havale edildiği, maaş ödeme belgelerindeki sahtecilik eyleminin, mühendis statülü 4/B sözleşmeli personele ödenen arazi tazminatı gelir kaleminin usulsüz şekilde artırılarak, bu ücretler ve buna bağlı olarak usulsüz şekilde yükseltilmiş ödenecek sosyal güvenlik prim tutarlarına göre, sahte ücret bordrosu, banka net ödeme listesi ve ödeme emri belgesi düzenlenmek suretiyle gerçekleştirildiği, saymanlıkça ödemeye esas alınan ve Sayıştaya gönderilen sahte ödeme belgeleri ile harcama birimlerinde kalan ödeme belgelerindeki imzaların aynı görevlilerin ismini ve ıslak imzalarını taşıdığı, her iki belgede kullanılan mühürlerin de yine harcama birimine ait kurum mühürleri olduğu,</p>

<p>ÇEYGM’ce 2007 yılında düzenlenen 15 Mart-14 Nisan dönemi maaş tahakkuk evrakında, ıslak imzalı onaylı kurum nüshası tahakkuk tutarı ile saymanlık nüshası tahakkuk tutarı aynı olmayıp saymanlık nüshasının artırıldığı, söz konusu miktarın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından doğrudan sanık ...’nın Vakıfbank ... Şubesi'ndeki maaş hesabına havale edildiği, maaş ödeme belgelerindeki sahtecilik eyleminin, mühendis statülü 4/B sözleşmeli personele ödenen, arazi tazminatı gelir kaleminin usulsüz şekilde artırılarak, çoğaltılmış arazi tazminatlarına göre, ücret bordrosu, banka net ödeme listesi ve ödeme emri belgesi düzenlenmek suretiyle gerçekleştirildiği, SGB İç Kontrol Daire Başkanlığınca yapılması zorunlu ön mali kontrol işleminin yapılmadığı ve saymanlıkça sahte ödeme belgeleri üzerinden ödeme yapılarak kamu zararına sebep olunduğu, saymanlıkça ödemeye esas alınan ve Sayıştaya gönderilen sahte ödeme belgeleri ile harcama birimlerinde kalan ödeme belgelerindeki imzaların aynı görevlilerin isim ve ıslak imzalarını taşıdığı, her iki belgede kullanılan mühürlerin de yine harcama birimine ait kurum mühürleri olduğu,</p>

<p>ÇEYGM’ce 2008 yılında düzenlenen; 15 Ocak-14 Şubat, 15 Şubat-14 Mart, 15 Mart-14 Nisan, 15 Nisan-14 Mayıs, 15 Mayıs-14 Haziran, 15 Haziran-14 Temmuz, 15 Temmuz-14 Ağustos, 15 Ağustos-14 Eylül, 15 Ekim-14 Kasım, 15 Kasım-14 Aralık, 15 Aralık-14 Ocak dönemi maaş tahakkuk evrakında, ıslak imzalı onaylı kurum nüshası tahakkuk tutarı ile saymanlık nüshası tahakkuk tutarı aynı olmayıp saymanlık nüshasının artırıldığı, söz konusu miktarın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından doğrudan sanık ...’nın Vakıfbank ... Şubesi'ndeki maaş hesabına havale edildiği,</p>

<p>Maaş ödeme belgelerindeki sahtecilik eyleminin, 2003 ve 2008 yılı arasında mühendis statülü 4/B sözleşmeli personele ödenen arazi tazminatı gelir kaleminin usulsüz şekilde artırıldığı, sosyal güvenlik prim tutarlarına göre, sahte ücret bordrosu, banka net ödeme listesi ve ödeme emri belgesi düzenlemek suretiyle gerçekleştirildiği, Ekim 2008 döneminden Aralık 2008 dönemine kadar ise arazi tazminatlarının usulsüz artırılmasına ek olarak 62 olan personel sayısının 63’e yükseltilerek toplam tahakkuk tutarının artırıldığı, 2008 yılı maaş farkları bordosu olarak düzenlenen 18.12.2008 tarihli ve 21383 yevmiye numaralı ödeme emri belgesi ve eklerinin bütünüyle sahte olduğu, bütün sayfa ve eklerinin sahte, ıslak imzalı ve mühürlü olup sahte maaş tahakkuk evrakı ile Saymanlıkça 90.789,35 TL ödeme yapılarak 90.789,35 TL kamu zararının doğmasına yol açıldığı, bu paranın kurum maaş depo hesabından doğrudan kurum personeli olmadığı hâlde kurum personeliymiş gibi maaş ödeme listesine eklenen ... isimli kişinin Vakıfbank Başkent Şubesi'ndeki hesabına havale edildiği,</p>

<p>ÇEYGM’ce 2009 yılında düzenlenen; 15 Ocak-14 Şubat, 15 Şubat-14 Mart, 15 Mart-14 Nisan, 15 Nisan-14 Mayıs, 15 Mayıs-14 Haziran, 15 Haziran-14 Temmuz, 15 Temmuz-14 Ağustos, 1-14 Temmuz dönemi 14 günlük fark maaşı, 15 Ağustos-14 Eylül, 15 Eylül-14 Ekim, 15 Ekim-14 Kasım, 15 Kasım-14 Aralık, 15 Aralık-14 Ocak dönemi maaş tahakkuk evrakında, ıslak imzalı onaylı kurum nüshası tahakkuk tutarı ile saymanlık nüshası tahakkuk tutarı aynı olmayıp saymanlık nüshasının artırıldığı, söz konusu miktarın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından doğrudan sanık ...’nın Vakıfbank ... Şubesi'ndeki maaş hesabına havale edildiği, 15 Ocak-14 Şubat, 15 Nisan-14 Mayıs ve 1-14 Temmuz dönemi 14 günlük farkın maaşı kurum maaş depo hesabından doğrudan kurum personeli olmayan ...’nın Vakıfbank Başkent Şubesi'ndeki, 15 Şubat-14 Mart, 15 Mart-14 Nisan, 15 Mayıs-14 Haziran, 15 Haziran-14 Temmuz, 15 Temmuz-14 Ağustos ve 15 Eylül-14 Ekim döneminde kurum maaş depo hesabından doğrudan kurum personeli olan ...’ın Vakıfbank ... Şubesi'ndeki, 15 Ağustos-14 Eylül dönemindeki maaşın kurum maaş depo hesabından doğrudan kurum personeli olan inceleme dışı sanık ...’ın Vakıfbank ... Şubesi'ndeki ve kurum personeli olmayan ...’nın Vakıfbank Başkent Şubesi'ndeki, 15 Ekim-14 Kasım, 15 Kasım-14 Aralık döneminde kurum maaş depo hesabından doğrudan inceleme dışı sanık ...’ın Vakıfbank ... Şubesi'ndeki ve kurum personeli olmayan ...’ın Vakıfbank Başkent Şubesi'ndeki, 15 Aralık-14 Ocak dönemindeki maaşların kurum maaş depo hesabından inceleme dışı sanık ...’ın Vakıfbank ... Şubesi'ndeki ve sanık ...’nın Vakıfbank Diyanet Şubesi'ndeki hesabına havale edildiği,</p>

<p>ÇEYGM’ce 2010 yılında düzenlenen; 15 Ocak-14 Şubat, 15 Şubat-14 Mart, 15 Mart-14 Nisan, 15 Nisan-14 Mayıs, 15 Mayıs-14 Haziran, 15 Haziran-14 Temmuz, 15 Temmuz-14 Ağustos, 15 Ağustos-14 Eylül, 15 Eylül-14 Ekim, 15 Ekim-14 Kasım, 15 Kasım-14 Aralık, 15 Aralık-14 Ocak dönemi maaş tahakkuk evrakında, ıslak imzalı onaylı kurum nüshası tahakkuk tutarı ile saymanlık nüshası tahakkuk tutarı aynı olmayıp saymanlık nüshasının artırıldığı, söz konusu miktarın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından doğrudan kurum personeli olan inceleme dışı sanık ...’ın Vakıfbank ... Şubesi'ndeki ve sanık ...’nın Vakıfbank Diyanet Şubesi'ndeki hesabına havale edildiği, maaş ödeme belgelerindeki sahteciliğin, Ocak-Mart 2010 döneminde ücretlere, usulsüz olarak arazi tazminatı ve seyyar görev tazminatı gelir kalemleri eklenerek, Nisan-Aralık 2010 döneminde ise adı geçen Genel Müdürlükte fiilen çalışan sözleşmeli personel sayısının 2-3 katını aşacak şekilde usulsüz şekilde artırılarak, ücret tutarlarına bağlı olarak ödenecek sosyal güvenlik prim tutarları yükseltilerek, sahte ücret bordrosu, sahte banka net ödeme listesi ve sahte ödeme emri belgesi/muhasebe işlem fişi düzenlenmek suretiyle gerçekleştirildiği, saymanlıkça ödemeye esas alınan ve Sayıştaya gönderilen sahte ödeme belgeleri ile harcama birimlerinde kalan ödeme belgelerindeki imza ve mühürlerin karşılaştırmalı olarak incelenmesi sonucunda, saymanlıkça ödemeye esas alınan ödeme emri belgesi, muhasebe işlem fişi ve ek belgelerin sahte olduğu,</p>

<p>ÇEYGM’ce 2011 yılında düzenlenen; 15 Ocak-14 Şubat, 15 Şubat-14 Mart, 15 Nisan-14 Mayıs, 15 Mayıs-14 Haziran, 15 Haziran-14 Temmuz ve 15 Temmuz-14 Ağustos dönemi maaş tahakkuk evrakında, ıslak imzalı onaylı kurum nüshası tahakkuk tutarı ile saymanlık nüshası tahakkuk tutarı aynı olmayıp saymanlık nüshasının artırıldığı, söz konusu miktarın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından doğrudan kurum personeli olan inceleme dışı sanık ...’ın ve sanık ...’nın Ziraat Bankası Beşevler Şubesi'ndeki hesabına havale edildiği, sözleşmeli personelin 2011 yılı maaşlarına ilişkin ödeme emri belgelerinin birinci nüshalarının ve ekindeki kanıtlayıcı belgelerin, saymanlıkta harcama belgelerinin konulmuş olduğu çuvalların içinde bulunamaması ve belgelerin yok edildiğinin tespit edilmesi sebebiyle incelenemediği, maaş ödeme belgelerindeki sahtecilik eyleminin, sözleşmeli personel ücretleri ve sosyal güvenlik prim tutarlarının usulsüz şekilde artırılıp bu rakamlara göre, sahte ödeme emri belgesi ve maaş bordrosu düzenlenmek suretiyle gerçekleştirildiği, saymanlıkça da SGB İç Kontrol Daire Başkanlığınca yapılması zorunlu ön mali kontrol işlemi yapılmadan, sahte ödeme belgeleri üzerinden ödeme yapılarak kamu zararına sebep olunduğu,</p>

<p>Çevre ve Orman Bakanlığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğünde 657 sayılı Kanun'un 4/B maddesine göre sözleşmeli statüde çalışan personelin maaşları üzerinden (arazi tazminatlarının artırılması, sağlık raporlu personele maaş hesaplanması vb. yöntemle) yapılan usulsüzlüklerin incelenmesinde; Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü ile Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde çalışan 4/B statülü personelin 2005-2011 dönemi maaş hesaplarını yapmak üzere yapılan çalışmalar sonucunda düzenlenen maaş listelerinin hesaplamalarında maaş tahakkuk dosyasında yer alan bireysel ödeme makbuzları, arazi tazminatları ile ilgili görevlendirme olurları, aylık prim bildirgeleri hizmet sözleşmeleri ile Bakanlar Kurulunca belirlenen ücret zam ve artış oranlarının esas alındığı, personele ait sağlık raporlarının dosyasında bulunmadığı gibi, bordro eki personel bildirim formlarında personelin raporlu olduğu gün bilgilerinin belirtilmediği, Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğüne ait maaş dosyalarında daha fazla olmak üzere bazı aylarda arazi tazminatına esas görevlendirme olurlarının dosyasında bulunmadığı tespitlerine yer verildiği, maaş hesap listeleri, harcama birimlerinde kalan maaş tahakkuk dosyaları ve ilgili personel özlük dosyalarının Vakıflar Bankası ... Şubesi ve Ziraat Bankası Beşevler Şubesi'nden temin edilen banka maaş ödeme listelerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi sonucunda, maaş tahakkuk dosyalarında yer alan bordrolarda hesaplanan maaş tutarları ile bankaya yatırılan tutarlar arasında fark bulunduğu, yine sağlık raporlu veya ücretsiz izinli personel adına maaş tahakkuk ettirildiği, bu şekilde oluşan fark tutarlarının doğrudan e-mail yoluyla Bankaya yollanan maaş listelerine dahil edilen kurum personeli olmayan kişiler hesabına veya sanık ... ile inceleme dışı sanık ... hesabına “Maaş” ve “Ek ödeme” açıklamalarıyla aktarıldığı, buna göre; ÇEYGM’ce 2004 yılında düzenlenen; Şubat, Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos ve Eylül ayı maaşlarının ödenmesi için düzenlenen tahakkuk müzekkeresi ve verile emrine ekli maaş bordrosu (net ücretler + özel gider indirimi ödemesi) listesi ile Vakıfbank tarafından maaş ödemesi yapılan kurum personeli kontrol listesinin mukayesesi neticesinde; görevli 4/B’li personelin 2004 yılındaki maaşları üzerinden ve ücretsiz izin sağlık raporu vs. sebeplerle maaş hesabı yapılmaması gereken personele maaş hesaplanarak maaşlar üzerinden mal edinilen toplam tutarın 10.236,22 TL olduğu, usulsüz hesaplanan maaşların, mutemet olan sanık ... tarafından doğrudan e-mail yoluyla Vakıflar Bankası ... Şubesine iletilen maaş listelerine dahil edilen kurum personeli olmayan kişilerin hesabına veya sanık ...’nın hesabına maaş ve ek ödeme koduyla aktarılmak suretiyle gerçekleştirildiği, bu paranın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından doğrudan sanık ...’nın Vakıfbank ... Şubesindeki maaş hesabına havale edildiği,</p>

<p>ÇEYGM’ce 2005 yılında düzenlenen; Şubat, Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Ekim, Kasım ve Aralık ayı maaşlarının ödenmesi için düzenlenen tahakkuk müzekkeresi ve verile emrine ekli maaş bordrosu (net ücretler + özel gider indirimi ödemesi) listesi ile Vakıfbank tarafından maaş ödemesi yapılan kurum personeli kontrol listesinin mukayesesi neticesinde; görevli 4/B’li personelin 2005 yılındaki maaşları üzerinden ve ücretsiz izin sağlık raporu vs. sebeplerle maaş hesabı yapılmaması gereken personele maaş hesaplanarak maaşlar üzerinden uhdesine geçirilen toplam tutarın 8.950,78 TL olduğu, usulsüz hesaplanan maaşların, mutemet olan sanık ... tarafından doğrudan e-mail yoluyla Vakıflar Bankası ... Şubesi'ne iletilen maaş listelerine dahil edilen kurum personeli olmayan kişiler veya sanık ... hesabına maaş ve ek ödeme koduyla aktarılmak suretiyle gerçekleştirildiği,</p>

<p>ÇEYGM’ce 2006 yılında düzenlenen; Şubat, Mart, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık ayı maaşlarının ödenmesi için düzenlenen tahakkuk müzekkeresi ve verile emrine ekli maaş bordrosu (net ücretler + özel gider indirimi ödemesi) listesi ile Vakıfbank tarafından maaş ödemesi yapılan kurum personeli kontrol listesinin mukayesesi neticesinde; görevli 4/B’li personelin 2006 yılındaki maaşları üzerinden ve ücretsiz izin, sağlık raporu vs. sebeplerle maaş hesabı yapılmaması gereken personele maaş hesaplanarak maaşlar üzerinden uhdesine geçirilen toplam tutarın 47.459,63 TL olduğu, usulsüz hesaplanan maaşların, mutemet olan sanık ... tarafından doğrudan e-mail yoluyla Vakıflar Bankası ... Şubesi'ne iletilen maaş listelerine dahil edilen kurum personeli olmayan kişiler veya sanık ...’nın hesabına maaş ve ek ödeme koduyla aktarılmak suretiyle gerçekleştirildiği,</p>

<p>ÇEYGM’ce 2007 yılında düzenlenen; Ocak, Şubat, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık ayı maaşlarının ödenmesi için düzenlenen tahakkuk müzekkeresi ve verile emrine ekli maaş bordrosu (net ücretler + özel gider indirimi ödemesi) listesi ile Vakıfbank tarafından maaş ödemesi yapılan kurum personeli kontrol listesinin mukayesesi neticesinde; görevli 4/B’li personelin 2007 yılındaki maaşları üzerinden ve ücretsiz izin, sağlık raporu vs. sebeplerle maaş hesabı yapılmaması gereken personele maaş hesaplanarak maaşlar üzerinden uhdesine geçirilen toplam tutarın 88.596,23 TL olduğu, usulsüz hesaplanan maaşların, mutemet olan sanık ... tarafından doğrudan e-mail yoluyla Vakıflar Bankası ... Şubesi'ne iletilen maaş listelerine dahil edilen kurum personeli olmayan kişiler veya sanık ... hesabına maaş ve ek ödeme koduyla aktarılmak suretiyle gerçekleştirildiği,</p>

<p>ÇEYGM’ce 2008 yılında düzenlenen; Ocak, Şubat, Mart, Haziran, Temmuz ve Aralık ayı maaşlarının ödenmesi için düzenlenen tahakkuk müzekkeresi ve verile emrine ekli maaş bordrosu (net ücretler + özel gider indirimi ödemesi) listesi ile Vakıfbank tarafından maaş ödemesi yapılan kurum personeli kontrol listesinin mukayesesi neticesinde; görevli 4/B’li personelin 2008 yılındaki maaşları üzerinden ücretsiz izin, sağlık raporu vs. sebeplerle maaş hesabı yapılmaması gereken personele maaş hesaplanarak maaşlar üzerinden uhdesine geçirilen toplam tutarın 3.825,50 TL olduğu, usulsüz hesaplanan maaşların, mutemet olan sanık ... tarafından doğrudan e-mail yoluyla Vakıflar Bankası ... Şubesi'ne iletilen maaş listelerine dahil edilen kurum personeli olmayan kişiler veya sanık ... hesabına maaş ve ek ödeme koduyla aktarılmak suretiyle gerçekleştirildiği,</p>

<p>ÇEYGM’ce 2009 yılında düzenlenen; Mayıs ayı maaşlarının ödenmesi için düzenlenen ödeme emri belgesine ekli maaş bordrosu listesi ile Vakıfbank tarafından maaş ödemesi yapılan kurum personeli kontrol listesinin mukayesesi neticesinde; uhdesine geçirilen toplam tutarın 2.001,78 TL olduğu, usulsüzlüğün personel ücretlerine arazi tazminatı eklenmesiyle gerçekleştirildiği, bu paranın kurum maaş depo hesabından, kurum personeli olmadığı hâlde kurum personeliymiş gibi maaş ödeme listesine eklenen ... isimli kişinin Vakıfbank Başkent Şubesi'ndeki ve kurum personeli olan inceleme dışı sanık ...’ın Vakıfbank ... Şubesi'ndeki hesabına havale edildiği,</p>

<p>ÇEYGM’ce 2011 yılında düzenlenen; Mart ayı maaşlarının ödenmesi için düzenlenen ödeme emri belgesine ekli maaş bordrosu listesi ile Vakıfbank tarafından maaş ödemesi yapılan kurum personeli kontrol listesinin mukayesesi neticesinde; uhdesine geçirilen toplam tutarın 124,65 TL olduğu, bu paranın ... ve mutemet olan inceleme dışı sanık ...’ın Vakıfbank Şubesi'ndeki hesaplarına havale edildiği, dosyalarda arazi tazminatı ödenmesine esas fiilen görevin ifa edildiğine dair arazi görev olurlarının bulunmadığı, 2007-2011 dönemi maaş evrakı kurum dosyalarında personel bilgi formlarının bulunmadığı, anılan formların tam ve eksiksiz doldurulmadığı, raporlu olup maaş almaması gereken personele maaş tahakkuk ettirildiği, 12.01.2007 tarihinde göreve başlayan çevre ve orman uzman yardımcılarının kısıt maaşlarında yapılan usulsüzlüklerle ilgili incelemede ise ÇEYGM’de 12.01.2007 tarihi itibarıyla ilk defa göreve başlayan çevre ve orman uzman yardımcılarının kısıt maaşlarının ödenmesi için ÇEYGM’ce 23.01.2007 tarihinde düzenlenip Çevre ve Orman Bakanlığı Merkez Saymanlığınca 24.01.2007 tarihinde 357 yevmiye numarasında işlem gören ödeme emri belgesi ekinde yer alan 38 uzman yardımcısının hak ettiği 4.555,47 TL tutarlı kısıt maaşlar ile ÇEYGM’ce 23.01.2007 tarihinde düzenlenerek Çevre ve Orman Bakanlığı Merkez Saymanlığınca 24.01.2007 tarihinde 356 yevmiye numarasında işlem gören ödeme emri belgesi ekinde yer alan 36 uzman yardımcısının hak ettiği 4.306,70 TL tutarlı kısıt maaşları olmak üzere toplam 8.862,17 TL’nin ilgili memurların hesaplarına yatırılmadığı, söz konusu kısıt maaş tutarının tamamının 26.01.2007 tarihinde sanık ... tarafından kurum personeli olmadığı hâlde kurum personeliymiş gibi Vakıflar Bankasına e-mail yoluyla gönderilen maaş ödeme listesine dahil edilen ... isimli kişinin (...’nın annesi) hesabına yatırıldığı,</p>

<p>12.01.2007 tarihinde göreve başlayan çevre ve orman uzman yardımcılarına ikinci kere kısıt maaş tahakkuk ettirilmesi ve 15.01.2007 tarihinde göreve başlayan uzman yardımcılarının kısıt maaşlarında yapılan usulsüzlüklerin incelenmesinde; 12.01.2007 tarihi itibarıyla ilk defa göreve başlayan 74 ve 15.01.2007 tarihinde göre başlayan 32 uzman yardımcısı olmak üzere toplam 106 uzman yardımcısının kısıt maaşlarının ödenmesi için ÇEYGM’ce 03.02.2007 tarihinde 48.149,89 TL’lik sahte ödeme emri belgesi düzenlendiği, bu belgenin ekinde yer alan bordroya, usulsüz olarak 24.01.2007 tarihli ve 356-357 yevmiye numaralı ödeme belgesine konu 74 uzman yardımcısı kısıt maaşlarının ikinci kere dahil edilerek 8.862,17 TL mükerrer zarara yol açıldığı, ayrıca Çevre ve Orman Bakanlığı Merkez Saymanlığınca 09.02.2007 tarihinde 784 yevmiye numarasında işlem gören söz konusu bu ödeme emri belgesinin ekinde yer alan 106 uzman yardımcısından 15.01.2007 tarihinde göreve başlayanların kısıt maaşlarının tam olarak ilgililerin hesaplarına yatırılmadığı, 15.02.2007 tarihinde sanık ... tarafından kurum personeli olmadığı hâlde kurum personeliymiş gibi Vakıflar Bankasına e-mail yoluyla gönderilen maaş ödeme listesine dahil edilen ... isimli kişinin hesabına yatırıldığı,</p>

<p>Sözleşmeli personel maaşlarına eklenen asgari geçim indirimlerinin mükerrer hesaplanmasının incelenmesinde; ÇEYGM'ce 2008 yılı Ocak ayında 4/B’li personelin maaş ödemeleri için tanzim olunan 10.01.2008 tarihli ödeme emri belgesine ekli ücret bordrosunda, personel maaşının net toplamının 88.929,10 TL olduğu ve bu tutarın içine asgari geçim indirimi tutarı olan 3.045,77 TL dâhil olduğu hâlde, bu defa söz konusu ödeme emri belgesinin özel gider indirimi toplamı hanesine bu tutarın yeniden ilave edildiği, mükerrer hesaplama yapılarak bordronun artırıldığı, 3.045,77 TL fazla ödemeye sebebiyet verilerek kamu zararına yol açıldığı,</p>

<p>ÇEDGM'ce 2008 yılı Ocak ayında; 4/B’li personelin maaş ödemeleri için tanzim olunan 08.01.2008 tarihli ödeme emri belgesine ekli ücret bordrosunda, personel maaşı net toplamının 38.541,80 TL olduğu ve bu tutarın içine asgari geçim indirimi tutarı olan 1.464,71 TL dahil olduğu hâlde, bu defa söz konusu ödeme emri belgesinin özel gider indirimi toplamı hanesine bu tutarın yeniden ilave edildiği, mükerrer hesaplama yapılarak bordronun artırıldığı, 1.464,71 TL fazla ödemeye sebebiyet verilerek kamu zararına yol açıldığı,</p>

<p>DKMPGM'ce 2008 yılı Ocak ayında; 4/B’li personelin maaş ödemeleri için tanzim olunan, 08.01.2008 ödeme emri belgesine ekli ücret bordrosunda, personel maaşları net toplamının 30.000,55 TL tutarında olduğu ve bu tutarın içine asgari geçim indirimi tutarı olan 1.122,48 TL dahil olduğu hâlde, bu defa söz konusu ödeme emri belgesinin özel gider indirimi toplamı hanesine bu tutarın yeniden ilave edildiği, mükerrer hesaplama yapılarak bordronun artırıldığı, 1.122,48 TL fazla ödemeye sebebiyet verilerek kamu zararına yol açıldığı, asgari geçim indirimlerinin, mükerrer ödeme emri belgesine dâhil edilmesi yöntemiyle toplam 5.632,96 TL tutarındaki meblağın, 18.01.2008 tarihinde Vakıfbank ... Şubesi'nde açılan sanık ...’nın maaş hesabına yatırıldığı,</p>

<p>Teknik personele yapılan ek özel hizmet tazminatı ödemelerindeki mükerrer hesaplamanın incelenmesinde; ÇEYGM’de görevli teknik personelden büyük yatırım projelerinde fiilen çalışanlara ödenecek ek özel hizmet tazminatlarının ödenmesi için düzenlenen 06.03.2008 tarihli, 2168 yevmiye numaralı ve 4.112,24 TL tutarlı ödeme emri belgesine ekli Ocak-Şubat 2008 dönemine ait ek özel hizmet tazminatı bordrosunda yer alan 22 personele ek özel hizmet tazminatlarının tam olarak ödenmesinden sonra, bu kez aynı tutarlı, 05.08.2008 tarihli ve 12257 yevmiye numaralı sahte ödeme belgesi ve kanıtlayıcı evrak vücuda getirilerek, tahakkuk tutarı olan 4.112,24 TL olan, ıslak imzalı ödeme belgesi oluşturup 08.08.2008 tarihinde sanık ...’nın maaş hesabına yatırıldığı,</p>

<p>ÇEYGM teknik personele ek özel hizmet tazminatlarının ödenmesi için tanzim olunan 4.112,24 TL tutarlı ödeme emri belgesine ekli Ocak-Şubat 2008 dönemine ait ücret bordrosu, 3.575,03 TL tutarlı ödeme emri belgesine ekli 2007 Ekim-Kasım-Aralık dönemine ait arazi çalışması ücret bordrosu ve 2.550,93 TL tutarlı ödeme emri belgesine ekli 2007 Kasım-Aralık dönemine ait ek özel hizmet tazminatı ücret bordrosunda yer alan personele fazladan arazi tazminatı tahakkuk ettirildiği ve fazla tahakkuk ettirilen 360,59 TL’nin Vakıfbank ... Şubesi'ne e-mail yoluyla iletilen net ödeme listelerinde tahrifat yapılarak 12.03.2008 tarihinde sanık ...’nın Vakıfbank maaş hesabına yatırıldığı,</p>

<p>ÇEYGM'ce teknik personele ek özel hizmet tazminatı adı altında 23.10.2008 tarihli, 17066 yevmiye numaralı 2.168,94 TL tutarlı sahte ödeme emri belgesi düzenlendiği, ek özel hizmet tazminatı ödemeleri için sanık ... tarafından e-mail yoluyla Vakıfbank ... Şubesi'ne 7.546,48 TL tutarlı ödeme listesiyle gönderilmesi üzerine, 08.11.2008 tarihinde sanık ... hesabına yatırıldığı,</p>

<p>Teknik personele yapılan arazi tazminatı ödemelerinde; ÇEYGM’de görevli teknik personelden arazide fiilen çalışanlara ödenecek ek özel hizmet tazminatlarının (arazi tazminatı) ödenmesi için düzenlenen 07.08.2008 tarihli, 12406 yevmiye numaralı ve 4.480,49 TL tutarlı ödeme emri belgesine ekli Nisan-Mayıs-Haziran 2008 dönemine ait ek özel hizmet tazminatı bordrosunda yer alan 25 personele, ek özel hizmet tazminatlarının tam olarak ödenmesinden sonra, 02.09.2008 tarihli olmak üzere 13915 yevmiye numaralı ve 883,20 TL tutarlı, 13882 yevmiye numaralı ve 3.008,49 TL tutarlı, son olarak 13916 yevmiye numaralı ve 588,80 TL tutarlı üç adet sahte ödeme evrakının oluşturulduğu, bu üç ödeme emri belgesinin toplam tutarı olan 4.480,49 TL’nin, Vakıfbank nezdindeki Bakanlık kurum depo hesabına aktarıldığı, bu hesapta bulunan 25,72 TL’lik bakiye miktarı ile birlikte toplam 4.506,21 TL’nin 04.09.2008 tarihinde sanık ...’nın maaş hesabına yatırıldığı,</p>

<p>ÇEYGM’de teknik hizmetler sınıfında (tekniker, mühendis vb.) görev yapan 26 personelin 2010 yılı Temmuz-Ağustos-Eylül aylarına ait özel hizmet tazminatı (arazi tazminatı) ödemeleri için düzenlenen bordronun 2.812,80 TL olması gerekirken bu tutarın artırılarak 5.275,20 TL olduğu, bu bordroya dayalı olarak düzenlenen ödeme emri belgesinin yerine getirilmesi için sanık ... tarafından Vakıflar Bankası ... Şubesi'ne 01.12.2010 tarihli ödeme talimatı gönderildiği, bu doğrultuda Çevre ve Orman Bakanlığı kurum hesabına aktarılan 5.275,20 TL’nin 2.812,80 TL’si bordroda yer alan hak sahiplerinin maaş hesaplarına aktarıldıktan sonra, bordro toplamının artırılması ile üretilen 2.462,40 TL’lik tutarın, 02.12.2010 tarihinde sanık ...’nın maaş hesabına yatırıldığı,</p>

<p>...’a istifa tarihinden sonra yersiz tahakkuk ettirilen ödemelerle ilgili incelemede; ÇEYGM'de çevre ve orman uzman yardımcısı olarak görev yapmaktayken 18.08.2008 tarihinde istifa eden ...’a, istifa tarihinden sonra 15 Eylül-14 Ekim 2008 döneminde maaş dönemi için yersiz tahakkuk ettirilen maaş tutarı olan 1.319,55 TL’nin, ...’ın değil, 15.09.2008 tarihinde sanık ...’nın maaş hesabına yatırıldığı, 14,57 TL tutarlı ek ödemenin ise 03.09.2008 tarihinde ...’ın maaş hesabına yatırılıp yersiz ödeme yapıldığı, ...’a peşin ödenen 15 Ağustos 2008 tarihli maaşın istifa tarihinden sonra yapıldığından iade edilmesi gereken tutarın iade/tahsil işleminin yapılmadığı, kurum hesabı hareketlerinin incelenmesinde, ... tarafından Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğünün Vakıfbank ... Şubesi'ndeki depo hesabına toplam 1.384,89 TL yatırıldığı, ancak bu paranın ...’a ait maaş iadesi olarak kayıt altına alınmadığı, 07.10.2008 tarihinde sanık ... maaş hesabına yatırılarak kamu zararına yol açıldığı,</p>

<p>... isimli personele istifa tarihinden sonra yersiz tahakkuk ettirilen maaş ve ek ödeme tutarları ile ilgili incelemede; ÇEYGM’de 4/B statüsünde çalışırken 14.06.2010 tarihinde istifa eden ...’e, istifa tarihinden sonra 15 Haziran-14 Temmuz 2010 maaş dönemi için yersiz maaş tahakkuk ettirilerek, Bakanlık depo hesabına aktarılan maaş tutarı olan 1.492,76 TL’nin, ...’in maaş hesabına değil, 15.06.2010 tarihinde sanık ...’nın maaş hesabına yatırıldığı, 381,48 TL tutarlı ek ödemenin ise 15.06.2010 tarihinde ...’in maaş hesabına yatırıldığı, yersiz yapılan ödemenin adı geçenden tahsil edilmediği,</p>

<p>Ücretsiz izinli olan personellerin adına maaş tahakkuku yapılması hususunun incelenmesinde; ÇEYGM’de mühendis olarak görev yapan ...’ın 06.10.2008-06.04.2009 tarihleri arasında ücretsiz izinli olduğu hâlde adı geçenin 05.11.2008 tarihli ödeme emri belgesine ekli bordro dökümünde, 1.400,79 TL yersiz maaş hesaplandığı, ÇEYGM’de çevre ve orman uzman yardımcısı olarak görev yapan ...’in 16.06.2008-15.07.2010 tarihleri arasında ücretsiz izinli olduğu hâlde 05.11.2008 tarihli ödeme emri ile adı geçene 1.327,82 TL yersiz maaş hesaplandığı, ancak bu maaşların ilgililerinin maaş hesaplarına yatırılmayarak 15.11.2008 tarihinde sanık ...’nın maaş hesabına yatırıldığı,</p>

<p>TÜBİTAK proje personeli teşvik ikramiye bordroları ile bankaya yatırılan ikramiye tutarlarının incelenmesinde; ÇEYGM ile TÜBİTAK arasında yürütülen projenin 2. aşaması kapsamında projede görevli 20 personele yapılacak ödeme için tanzim olunan 17.12.2007 tarihli ve 18314 yevmiye numaralı tutarlı muhasebe işlem fişine ekli ikramiye bordrosunda, hak sahibi kişilere ödenmesi gereken toplam tahakkuk miktarının 25.525,09 TL olmasına karşın ilgililerin banka hesaplarına aktarılan toplam tutarın 24.865.09 TL olduğu, kişi hak edişlerinde yersiz kesilen fark olan 660,00 TL’nin 19.12.2007 tarihinde sanık ...'nın hesabına aktarıldığı, söz konusu projenin 3. aşaması kapsamında görevli 15 personele yapılacak ödeme için tanzim olunan 27.11.2008 tarihli ve 19801 yevmiye numaralı 25.065,09 TL tutarlı muhasebe işlem fişine ekli ikramiye bordrosunda, hak sahibi kişilere ödenmesi gereken toplam tahakkuk miktarının, 25.065,09 TL olmasına karşın ilgililerin banka hesaplarına aktarılan toplam tutarın 24.405.09 TL olduğu, kişi hakedişlerinden yersiz kesilen 660,00 TL’lik farkın 29.11.2008 tarihinde sanık ...’nın hesabına yatırıldığı,</p>

<p>Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde (DKMPGM) 657 sayılı Kanun’un 4/B maddesine göre sözleşmeli statüde çalışan personel maaş tahakkuk evrakının incelenmesinde; DKMPGM’ce 2003 yılında düzenlenen 15 Temmuz-14 Ağustos ve 15 Eylül-14 Ekim dönemi maaş tahakkuk evrakında, ıslak imzalı onaylı kurum nüshası tahakkuk tutarı ile saymanlık nüshası tahakkuk tutarının aynı olmayıp saymanlık nüshasının artırıldığı, söz konusu miktarın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından doğrudan sanık ...’nın Vakıfbank ... Şubesi'ndeki, 15 Eylül-14 Ekim dönemi maaş tutarının ise kurum personeli ...’ün Vakıfbank ... Şubesi'ndeki maaş hesabına havale edildiği,</p>

<p>2008 yılında düzenlenen 18.12.2008 tarihli ve 21383 yevmiye numaralı ödeme emri belgesi ve eklerinin bütünüyle sahte olduğu, ıslak imzalı ve mühürlü sahte maaş tahakkuk evrakı ile saymanlıkça 27.808,74 TL ödeme yapıldığı, bu paranın, kurum maaş depo hesabından doğrudan kurum personeli olmadığı hâlde kurum personeliymiş gibi maaş ödeme listesine eklenen ...’nın Vakıfbank Başkent Şubesi'ndeki hesabına havale edildiği,</p>

<p>2009 yılında düzenlenen 15 Ocak-14 Şubat, 15 Şubat-14 Mart, 15 Mart-14 Nisan, 15 Nisan-14 Mayıs, 15 Mayıs-14 Haziran, 15 Haziran-14 Temmuz, 15 Temmuz-14 Ağustos, 15 Ağustos-14 Eylül, 15 Eylül- 14 Ekim, 15 Ekim-14 Kasım ve 15 Kasım-14 Aralık dönemi maaş tahakkuk evrakında, ıslak imzalı onaylı kurum nüshası tahakkuk tutarı ile saymanlık nüshası tahakkuk tutarının aynı olmayıp saymanlık nüshasının artırıldığı, Ocak-Şubat ve Mayıs-Haziran dönemine ilişkin söz konusu miktarın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından kurum personeli olmayan ...’nın, Şubat-Mart, Nisan-Mayıs, Haziran-Temmuz, Temmuz-Ağustos, Ağustos-Eylül dönemine ilişkin söz konusu miktarın kurum maaş depo hesabından kurum personeli olmayan ...’nın hesabı ile kurum personeli inceleme dışı sanık ...’ın maaş hesabına, Mart-Nisan dönemine ilişkin söz konusu miktarın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından sanık ...’nın ve kurum personeli inceleme dışı sanık ...’ın maaş hesabına, Eylül-Ekim dönemine ilişkin söz konusu miktarın kurum maaş depo hesabından kurum personeli olmayan ... ve ...’ın hesabına, Ekim- Kasım, Kasım-Aralık dönemlerine ilişkin söz konusu miktarın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından inceleme dışı sanık ...’ın maaş hesabına ve kurum personeli olmayan ...’ın hesabına havale edildiği, maaş ödeme belgelerindeki sahteciliğin, 2009 Ocak ayında brüt ücretlerin ve arazi tazminatlarının usulsüz şekilde artırılarak, Şubat-Haziran 2009 dönemine kadar arazi tazminat tutarları ve sanık ...’nın brüt ücretleri artırılarak, Temmuz 2009 döneminden sonra ise adı geçen Genel Müdürlükte fiilen çalışan sözleşmeli personel sayısının 2-3 katını aşacak şekilde usulsüz şekilde artırılıp brüt ücret tutarlarının yükseltildiği, artırılmış ücret tutarlarına bağlı olarak ödenecek sosyal güvenlik prim tutarları da artırılıp sahte ücret bordrosu, banka net ödeme listesi ve ödeme emri belgesi düzenlenmek suretiyle gerçekleştirildiği,</p>

<p>2010 yılında düzenlenen 15 Mart-14 Nisan, 15 Ağustos-14 Eylül, 15 Eylül-14 Ekim, 15 Kasım-14 Aralık ve Aralık-Ocak dönemi maaş tahakkuk evrakında, ıslak imzalı onaylı kurum nüshası tahakkuk tutarı ile saymanlık nüshası tahakkuk tutarı aynı olmayıp saymanlık nüshasının artırıldığı söz konusu dönemlere ilişkin söz konusu miktarın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından sanık ...’nın ve inceleme dışı sanık ...’ın hesabına havale edildiği, Mart-Nisan ayında brüt ücretlere usulsüz şekilde seyyar görev tazminatı eklenerek, Ağustos 2010 döneminden sonra ise adı geçen Genel Müdürlükte fiilen çalışan sözleşmeli personel sayısının 2-3 katını aşacak şekilde artırılarak, artırılmış ücretlere bağlı olarak ödenecek sosyal güvenlik prim tutarları da yükseltilerek, sahte ücret bordrosu, banka net ödeme listesi ve ödeme emri belgesi düzenlenmek suretiyle gerçekleştirildiği,</p>

<p>2011 yılında düzenlenen 15 Mart-14 Nisan, 15 Nisan-14 Mayıs, 15 Mayıs-14 Haziran, 15 Haziran-14 Temmuz ve 15 Temmuz-14 Ağustos dönemi maaş tahakkuk evrakında, ıslak imzalı onaylı kurum nüshası tahakkuk tutarı ile saymanlık nüshası tahakkuk tutarı aynı olmayıp saymanlık nüshasının artırıldığı, Mart-Nisan, Nisan-Mayıs ve Mayıs-Haziran dönemine ilişkin söz konusu miktarın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından kurum personeli inceleme dışı sanık ...’ın ve sanık ...’nın maaş hesabına, Haziran-Temmuz ve Temmuz-Ağustos dönemine ilişkin ise söz konusu miktarın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından sanık ...’nın hesabına havale edildiği,</p>

<p>DKMPGM’de 4/B statüsünde görevli personelin, tahakkuk birimlerince düzenlenerek ödeme emri belgesine eklenen bordrolardaki maaş tutarı ile adı geçen banka tarafından ilgili personel maaş hesaplarına yatırılan tutarların incelenmesinde; 2004 yılında düzenlenen; Şubat, Mart, Nisan ve Mayıs ayı maaşlarının ödenmesi için düzenlenen tahakkuk müzekkeresi ile verile emrine ekli maaş bordrosu (net ücretler + özel gider indirimi ödemesi) listesi ve Vakıfbank tarafından maaş ödemesi yapılan kurum personeli kontrol listesinin mukayesesi neticesinde maaşlar üzerinden mal edinilen toplam tutarın 1.069,30 TL olduğu, usulsüz hesaplanan maaşların, mutemet olan sanık ... tarafından doğrudan e-mail yoluyla Vakıflar Bankası ... Şubesi'ne iletilen maaş listelerine dahil edilen kurum personeli olmayan kişiler hesabına veya sanık ...'nın hesabına maaş ve ek ödeme koduyla aktarılmak suretiyle gerçekleştirildiği, bu paranın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından doğrudan sanık ...’nın Vakıfbank ... Şubesindeki maaş hesabına havale edildiği,</p>

<p>2005 yılında düzenlenen Ağustos, Eylül, Kasım ve Aralık ayı maaşlarının ödenmesi için düzenlenen tahakkuk müzekkeresi ve verile emrine ekli maaş bordrosu (net ücretler + özel gider indirimi ödemesi) listesi ile Vakıfbank tarafından maaş ödemesi yapılan kurum personeli kontrol listesinin mukayesesi neticesinde; maaşlar üzerinden mal edinilen toplam tutarın 2.107,12 TL olduğu, usulsüz hesaplanan maaşların, mutemet olan sanık ... tarafından doğrudan e-mail yoluyla Vakıflarbank ... Şubesi'ne iletilen maaş listelerine dahil edilen kurum personeli olmayan kişilerin veya sanık ...'nın hesabına maaş ve ek ödeme koduyla aktarılmak suretiyle gerçekleştirildiği, bu paranın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından doğrudan sanık ...’nın Vakıfbank ... Şubesi'ndeki maaş hesabına havale edildiği,</p>

<p>2006 yılında düzenlenen Şubat ve Ekim ayı maaşlarının ödenmesi için düzenlenen tahakkuk müzekkeresi ve verile emrine ekli maaş bordrosu (net ücretler + özel gider indirimi ödemesi) listesi ile Vakıfbank tarafından maaş ödemesi yapılan kurum personeli kontrol listesinin mukayesesi neticesinde, maaşlar üzerinden uhdesine geçirilen toplam tutarın 404,97 TL olduğu, usulsüz hesaplanan maaşların, mutemet olan sanık ... tarafından doğrudan e-mail yoluyla Vakıflar Bankası ... Şubesine iletilen maaş listelerine dahil edilen kurum personeli olmayan kişilerin veya sanık ...'nın hesabına maaş ve ek ödeme koduyla aktarılmak suretiyle gerçekleştirildiği, bu paranın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından doğrudan sanık ...’nın Vakıfbank ... Şubesi'ndeki maaş hesabına havale edildiği,</p>

<p>2008 yılında düzenlenen Mayıs ve Ekim ayı maaşlarının ödenmesi için düzenlenen tahakkuk müzekkeresi ve verile emrine ekli maaş bordrosu (net ücretler + özel gider indirimi ödemesi) listesi ile Vakıfbank tarafından maaş ödemesi yapılan kurum personeli kontrol listesinin mukayesesi neticesinde, maaşlar üzerinden uhdesine geçirilen toplam tutarın 1.113,82 TL olduğu, usulsüz hesaplanan maaşların, mutemet olan sanık ... tarafından doğrudan e-mail yoluyla Vakıflar Bankası ... Şubesi'ne iletilen maaş listelerine dahil edilen kurum personeli olmayan kişiler hesabına veya sanık ... hesabına maaş ve ek ödeme koduyla aktarılmak suretiyle gerçekleştirildiği, bu paranın maaşına eklenmek suretiyle kurum maaş depo hesabından doğrudan sanık ...’nın Vakıfbank ... Şubesi'ndeki maaş hesabına havale edildiği,</p>

<p>Çevre ve Orman Bakanlığında 4/B statüsünde çalışan personelin Sosyal Güvenlik Prim hesaplamaları ve ödemeleri ile ilgili incelemelerde, sanık ...’nın oğlu ... ...’nın, Çevre ve Orman Bakanlığında çalışmadığı hâlde, sanık ... tarafından usulsüz olarak Çevre ve Orman Bakanlığında 4/B statüsünde çalışan personelin 2008 yılı Eylül, Ekim, Kasım, Aralık, 2009 yılı Ocak ve Şubat ayları sigortalı hizmet listelerine dahil edilerek adına toplam 8.278,73 TL prim ödemesi yapıldığı, sanık ... tarafından, 2004-2011 döneminde SGK’ya gönderilen prim bildirgelerinde zincirleme olarak tahrifat yapılarak, prime esas kazanç tutarının artırıldığı ve artırılan kazanç tutarı üzerinden prim hesaplanarak ödenen prim miktarlarının usulsüz şekilde artırıldığı, bu yöntemle artırılmış kazanç tutarları üzerinden hesaplanan prim tutarlarının SGK’ya ödendiği, bu yöntemle sanık ... lehine 2004 yılında 1.358,86 TL, 2005 yılında 3.677,64 TL, 2006 yılında 3.488,49 TL, 2007 yılında 5.103,95 TL, 2008 yılında 9.119,42 TL, 2009 yılında 9.705,55 TL, 2010 yılında 10.145,56 TL ve 2011 yılında 5.647,20 TL fazla ödeme yapıldığı, ÇEYGM ile DKMPGM’de çalışan 4/B sözleşmeli personel maaşları üzerinden ücretlerde meydana getirilen artışa paralel olarak prime esas kazanç tutarlarının ve SGK’ya ödenecek prim tutarlarının artırıldığı, sanık ... adına hesaplanan prime esas kazanç tutarları ve prim hesaplarında bu usulsüzlüğün süreklilik arz ettiği, 2008-2009 döneminde prim bildirgelerine kurum çalışanı olmayan ... ...’nın eklendiği, bazı yıllarda ve aylarda ise 2009 yılı Ocak-Şubat aylarında dikkat çekici düzeyde olmak üzere prim bildirgesine dahil personelin prime esas kazanç tutarları ve prim tutarlarının artırıldığı, 2004-2011 döneminde maaş tahakkuk evrakına göre, saymanlıkça Sosyal Güvenlik Kurumuna 473.143,37 TL fazla prim ödemesi yapıldığı, bunun yanı sıra aynı dönem için SGK kayıtlarına göre ise Bakanlığın Sosyal Güvenlik Kurumuna 171.503,33 TL prim borcunun bulunduğu, SGK kayıtlarındaki tahakkuk fişlerinin tahrif edilmiş gerçeğe aykırı prim bildirgeleri esas alınarak düzenlendiği dikkate alındığında sanık ... tarafından yapılan eylemler sebebiyle Bakanlıkça, Sosyal Güvenlik Kurumuna toplam 474.143,37 TL yersiz ödeme yapıldığı,<br />
Sanık ...’nın banka hesap hareketlerinin incelemesinde; Çevre ve Orman Bakanlığında çalıştığı dönem olan 01.01.2002-15.05.2003 tarihleri arasında ve 16.05.2003 tarihinden 09.01.2008 tarihine kadar Vakıfbank ... Şubesi'nde açılan vadesiz mevduat hesabının kullanıldığı, 2003-2007 döneminde Çevre ve Orman Bakanlığı bütçesinden usulsüz işlem ve eylemlerde paraların “Maaş ödemesi(M)” ve “Ek ödeme(E)” açıklamalarıyla kurum maaş depo hesabından doğrudan bu hesaba aktarıldığı, hesap hareketlerinin incelenmesinde, bu hesap ile hesabına usulsüz para aktarılan kurum personeli ... ve inceleme dışı sanık ... adlarına adına açılı hesaplar ve kurum personeli olmadığı hâlde kurum maaş listesine eklenerek hesaplarına usulsüz para aktarılan ... ve ... adına olan banka hesaplarıyla para hareketlerinin olduğu, ...’ün maaş hesabına doğrudan farklı tarihlerde 24.304,27 TL usulsüz para aktarıldığı, kurum personeli olmadığı hâlde kendilerine maaş ve ek ödeme adı altında yersiz ödeme yapılan ..., ..., ... ve ...'a ait banka hesap hareketleri ve diğer belgelerin incelenmesinde ... hesabına 15.06.2006-15.09.2006 döneminde 25.254,86 TL, ... hesabına 15.09.2009-14.11.2009 döneminde 816.879,43 TL, ... hesabına 15.10.2006-15.12.2007 döneminde 125.160,56 TL, ... hesabına 26.12.2008-15.09.2009 döneminde 995.877,57 TL para aktarıldığı, toplam kamu zararının 6.341.339,00 TL olduğu, sanık ...’nın 4.192.144,95 TL, inceleme dışı sanık ...’nın 137.121,07 TL, kurum personeli ...’ün 24.304,27 TL, kurum personeli olmayan ...’ın 25.254,86 TL, ...’ın 816.879,43 TL, ...’nın 125.160,56 TL, ...’nın hesabına 995.877,57 TL geçirildiği, sahte maaş tahakkuk müzekkeresi, verile emri/maaş ödeme emri belgeleri ile ek özel hizmet tazminatı ödeme emirleri ve eki kanıtlayıcı belgelerin mutemet olan sanık ... tarafından saymanlığa verilmesi, saymanlıkça sahte ödeme emri belgelerindeki artırılmış ücret tutarlarının maaş protokolleri gereği maaş ödeme gününden en az iki gün önce ilgili Bankalar nezdindeki kurum depo hesaplarına aktarılması işlemlerinden sonraki aşamada, hüküm ihtiva eden maaş ödeme talimatlarının usulüne uygun olarak harcama birimlerinde düzenlenip evrak kaydına alındıktan sonra harcama yetkilisi imzası ile bankalara iletilmesi gerekirken, ÇEYGM ve DKMPGM'de çalışan 4/B statülü personel maaş ödeme talimatlarının artırılmış sahte maaş bordrolarındaki rakamlara göre mutemet olan sanık ... tarafından düzenlenerek imzalandığı ve bankalara fakslandığı, ödeme talimatlarının kurum kaydına alınmadığı, ayrıca kurum depo hesabında bekleyen toplam paranın personele dağıtımına yönelik olarak personel adı soyadı hesap numarası ve net ödeme tutarı bilgilerini içeren banka net ödeme listelerinin de yine artırılmış maaş bordrolarındaki toplam rakamlara paralel olarak mutemet olan sanık ... tarafından düzenlenerek elektronik ortamda (disket/e-mail yoluyla) bankalara iletildiği, dolayısıyla maaş ödeme talimatı ile banka net ödeme listelerinin de sahte olarak düzenlendiği, sanık ... tarafından usulsüz işlemlerle maaş hesaplarına aktarılan paraların, “SSK ödemesi, SSK gecikme bedeli, SSK cezası, SSK kapaması” işlem açıklamaları ile transfer edildiği, onaylı maaş listelerinin Bankaya gönderilmesi zorunluluğu hem maaş protokollerinde hem de 6 No.’lu Tebliğde hüküm altına alınmasına rağmen ÇEYGM ve DKMPGM'de çalışan personel maaş listelerinin yalnızca mutemetlerce düzenlenen e-mail listeleri şeklinde elektronik ortamda (bant) bankaya iletildiği, tahakkuk dairelerince saymanlıkça tasdik edilen maaş listelerinin bankaya gönderilmesi yönünde bir uygulama yapılmadığı, onaylı listelerin gönderilip gönderilmediği hususunun banka tarafından da aranmadığı, böylelikle tahakkuk eden ve ödenmesi gereken net maaş ödeme listeleri ile banka tarafından gerçekleştirilen ödemelerin karşılıklı kontrol edilmesi gerekliliği ihmal edilerek, sözleşmeli personel maaşları üzerinden usulsüz işlemlerle kamu zararının doğmasına neden olunduğu, ödeme talimatında toplam tutarları belirtilen maaş ve ek ödemelerin ve personel net ödeme listelerinin de sanık ... tarafından bant üzerinden veya e-mail yoluyla Bankaya gönderildiği, Tebliğ ve protokol hükümleri gereğince Bakanlığın protokol kapsamındaki personel aylıklarını yalnızca akit banka şubesi aracılığıyla ödenmesini sağlama, Bankanın da protokolün yürürlük tarihinden sonra başka şube nezdinde tanımlı personel hesaplarına para aktarmama ve aksine bir durumun varlığının tespiti hâlinde Bakanlığa bildirim yükümlülüğü olduğu hâlde 2008, 2009, 2010 ve 2011 yıllarında sanık ... adına açılan maaş hesapları ile kurum personeli olmayan kişiler adına başka şubelerde açılı vadesiz maaş hesaplarına maaş ve ek ödeme açıklamalarıyla doğrudan yatırılan paraların protokol kapsamında ödenebilecek maaş ve ek ödemelere kıyasla olağan dışı rakamlar olduğunun kolayca fark edilebilecek durumda bulunduğu,</p>

<p>Emniyet Genel Müdürlüğü ... Kriminal Polis Laboratuarı Müdürlüğünün 08.06.2012 tarihli ve 1223 numaralı raporunda özetle; 2008 yılı maaş ödeme evrakının Sayıştaydan temin edilen ve sahtecilik yapıldığı belirtilen asıl nüshalarının ödeme emri belgeleri/muhasebe işlem fişleri, maaş bordroları ve banka net ödeme listelerinin, kurumda kalan nüshaları ile mukayese edilmesi neticesinde; tetkike konu belgelerdeki imzalar üzerinde yapılan incelemelerde söz konusu belgelerdeki düzenleyen, harcama yetkilisi, muhasebe yetkilisi ve kontrol memuru bölümlerindeki imzaların ıslak mürekkepli kalemlerle atılmış oldukları, imzalar arasında yapılan karşılaştırmada, imzaların genel şekli ve tersim tarzı, imzaların başlangıcı ve sonlandırılışı, imzalar içindeki el hareketlerinin yapılışı, kaligrafik ve ihtiyati diğer hususiyetler yönünden uygunluk görüldüğü, söz konusu imzaların aynı şahıs veya şahıslar elinden çıktığı kanaatine varıldığı, mühürlerin ıslak mürekkepli mühür ile basıldığının tespit edildiği, inceleme konusu belgeler üzerindeki mühür izlerinin mukayese konusu belgeler üzerindeki mühür izlerinin basıldığı mühür ile basıldığı, söz konusu ödeme emri belgelerinde ilk nazarda dikkati çekip kolaylıkla anlaşılabilir nitelikte herhangi bir sahtelik emaresi bulunmadığı, söz konusu belgelerin aldatma (iğfal) kabiliyetini haiz olacağı, tetkike konu ücret bordroları üzerinde yapılan incelemeler neticesinde, bazı belgelerin mutemet ve gerçekleştirme görevlisi hanelerinde atılı bulunan imzaların ıslak mürekkepli kalemlerle atılmış, bazı belgeler üzerindeki imzaların ise karbon nüshası imzalar olduklarının müşahede ve tespit edildiği, tetkike konu belgeler ile mukayese konusu belgeler üzerindeki mutemet ve gerçekleştirme görevlisi hanelerindeki imzalar arasında karbon nüsha imzaların da imkân verdiği ölçüde karşılaştırılması neticesinde, imzaların genel şekli ve tersim tarzı, imzaların başlangıcı ve sonlandırılışı, imzalar içerisindeki el hareketlerinin yapılışı, kaligrafik ve ihtiyati diğer hususiyetler yönünden inceleme konusu ve mukayese konusu ücret bordroları üzerindeki imzaların üst üste çakıştıklarının tespit edildiği, inceleme konusu ücret bordroları üzerindeki imzaların, mukayese konusu ücret bordroları üzerindeki imzaların karbon nüshası oldukları sonucuna varıldığı, inceleme konusu belgeler üzerindeki mühür izlerinin mukayese konusu belgeler üzerindeki mühür izlerinin basıldığı mühür ile basıldığı, tetkike konu ücret bordrolarının ilk nazarda dikkati çekip kolayca anlaşılabilir nitelikte herhangi bir sahtelik arıza ve emaresi bulunmadığı cihetle, söz konusu belgelerin aldatma (iğfal) kabiliyetini haiz olduğu, tetkike konu işçi banka hesap listeleri üzerinde yapılan incelemelerde, söz konusu belgelerden bir kısmının karbon nüshası imza, bir kısmının ise ıslak mürekkepli kalemlerle atılmış olduklarının müşahede ve tespit edildiği, imzaların karşılaştırılması neticesinde, mukayese konusu belgeler üzerindeki imzaların karbon nüshaları oldukları sonucuna varıldığı, söz konusu imzaların aynı şahıs/şahıslar elinden çıktığı, mühürler arasında uygunluk görüldüğü, tetkike konu işçi banka listeleri üzerinde ilk nazarda dikkat çekip kolayca anlaşılabilir nitelikte sahtelik arıza ve emaresi bulunmadığı cihetle söz konusu belgelerin iğfal kabiliyetini haiz olduğu görüşüne yer verildiği,</p>

<p>Emniyet Genel Müdürlüğü ... Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünün 10.07.2012 tarihli ve 1169 numaralı Kriminal Uzmanlık Raporunda özetle; 2008 yılına ilişkin maaş ödeme belgeleri, ödeme emirleri, maaş bordroları, işçi banka hesap listeleri üzerinde yapılan incelemelerde; tetkike konu ödeme emri belgesi, üzerindeki ..., ..., ... ve ... adına atılı bulunan imzaların, ... ve sanık ... adına atılı bulunan imzaların, ..., ..., ... ve ... adına atılı bulunan imzaların ve net ödeme listesi ve bordrodaki ... ve sanık ... adına atılı bulunan imzaların ıslak mürekkepli kalemle atılmış olduğu, banka net ödeme listesindeki ... adına atılı bulunan imzanın karbon nüsha olduğu, imzalar ile mukayese belgeler arasında uygunluk görüldüğü ve bahse konu imzaların aynı şahsın elinden çıktığı, inceleme konusu banka net ödeme listesi üzerindeki ... adına atılı bulunan imza ile mukayese belgeler üzerindeki aynı şahıs adına atılı bulunan imzalar arasında benzerlikler bulunduğu, bahse konu imzanın karbon nüsha olması sebebiyle aynı şahsın elinden çıkmış olmasının kuvvetle mümkün olduğu, inceleme konusu belgeler üzerindeki mühürlerin ıslak mürekkeple oluşturulduğu, inceleme ve mukayese belgeler üzerindeki mühür izlerinin aynı mühürle oluşturulmuş olduğu görüşüne yer verildiği,</p>

<p>Emniyet Genel Müdürlüğü ... Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünün 22.06.2012 tarihli ve 1218 numaralı raporunda özetle; 2009 yılına ilişkin maaş ödeme belgeleri, ödeme emirleri, muhasebe işlem fişleri, maaş bordroları, işçi banka hesap listeleri üzerinde yapılan incelemelerde, tetkike konu ödeme emri belgeleri-muhasebe işlem fişlerindeki düzenleyen, harcama yetkilisi, bölümlerindeki imzaların ıslak mürekkepli kalemlerle atılmayıp, bilgisayar yazıcısı yardımıyla renkli kopya yöntemiyle söz konusu bölümlere basılmış olduğu, ödeme emri belgelerinin ön yüzündeki kontrol memuru ve muhasebe yetkilisi bölümlerindeki imzaların ise ıslak mürekkepli kalemle atılmış olduğu, ödeme emri belgeleri ve mukayese konusu belgeler üzerindeki düzenleyen ve harcama yetkilisi bölümlerindeki imzalar arasında benzerlikler görüldüğü, inceleme konusu belgeler üzerindeki renkli kopya yoluyla basılmış imzaların, mukayese konusu belgeler üzerindeki imzaları atan şahısların orijinal imzalarının bilgisayar programları yardımıyla alınıp inceleme konusu belgeler üzerine laser-jet yazıcı yardımıyla basıldıkları sonucuna varıldığı, ücret bordroları üzerinde yapılan incelemeler neticesinde, belgelerin mutemet ve gerçekleştirme görevlisi hanelerinde atılı bulunan imzaların karbon nüsha imzalar oldukları, mukayese konusu ücret bordroları üzerindeki imzaların üst üste çakıştırıldıklarının tespit edildiği, inceleme konusu ücret bordroları üzerindeki imzaların, mukayese konusu ücret bordroları üzerindeki imzaların karbon nüshası oldukları sonucuna varıldığı, ıslak imzalı mukayese ücret bordroları ile mukayese konusu belgeler arasında uygunluk görüldüğü, söz konusu imzaların aynı şahıs-şahıslar elinden çıkmış olmasının kuvvetle mümkün olduğu, işçi banka hesap listelerindeki imzaların karbon nüsha imzalar oldukları, inceleme konusu belgeler üzerindeki imzaların mukayese konusu belgeler üzerindeki imzaların karbon nüshaları olduğu, mühürlerin incelenmesinde tetkike konu belgeler üzerinde basılı mühürler ile mukayese belgeler üzerinde basılı mühürler arasında uygunluk görüldüğü, mühür izlerinin aynı mühür ile oluşturulduğu tetkike konu ödeme emri belgeleri, ücret bordroları ve işçi banka hesap listeleri üzerinde ilk nazarda dikkat çekip kolayca anlaşılabilir nitelikte sahtelik arıza ve emaresi bulunmadığı cihetle söz konusu belgelerin aldatma (iğfal) kabiliyetini haiz olduğu kanaatine varıldığı,</p>

<p>Emniyet Genel Müdürlüğü ... Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünün 19.06.2012 tarihli ve 1225 numaralı raporunda özetle; 2010 yılına ilişkin maaş ödeme belgeleri, ödeme emirleri, muhasebe işlem fişleri, maaş bordroları, işçi banka hesap listeleri üzerinde yapılan incelemelerde; tetkike konu belgeler üzerindeki düzenleyen, harcama yetkilisi, bölümlerindeki imzaların ıslak mürekkepli kalemlerle atılmayıp, bilgisayar yazıcısı yardımıyla renkli kopya yöntemiyle söz konusu bölümlere basılmış olduğu, 15 Ocak-14 Şubat 2010 dönemi maaş ödeme emri belgesi üzerindeki gerçekleştirme görevlisi ve harcama yetkilisi bölümlerinde atılı imzaların ve ödeme emri belgelerinin ön yüzündeki kontrol memuru ve muhasebe yetkilisi bölümlerindeki imzaların ıslak mürekkepli kalemlerle atılmış oldukları, inceleme konusu belgeler üzerindeki renkli kopya yoluyla basılmış imzaların, mukayese konusu belgeler üzerindeki imzaları atan şahısların orijinal imzalarının bilgisayar programları yardımıyla alınıp inceleme konusu belgeler üzerine laser-jet yazıcı yardımıyla basıldıkları sonucuna varıldığı, imzaların karşılaştırılması neticesinde, söz konusu imzaların aynı el ürünü olduğu, ücret bordroları üzerinde yapılan incelemeler neticesinde, belgelerin mutemet ve gerçekleştirme görevlisi hanelerinde atılı bulunan imzaların karbon nüsha imzalar olduğu, bordro üzerindeki gerçekleştirme görevlisi ve mutemet adına atılı bulunan imzaların ise fotokopi imzalar olduğu, imzaların üst üste çakıştıklarının tespit edildiği, inceleme konusu ücret bordroları üzerindeki imzaların, mukayese konusu ücret bordroları üzerindeki imzaların karbon nüshası oldukları sonucuna varıldığı, işçi banka hesap listeleri üzerinde yapılan incelemelerde, tetkike konu belgeler üzerindeki imzaların EK: 36 yazılarak işaretlenmiş banka hesap listesi hariç karbon nüsha imzalar olduğu, EK: 36 numaralı belge üzerindeki imzanın ise fotokopi olduğu, imzaların üst üste çakıştıklarının tespit edildiği, inceleme konusu belgeler üzerindeki imzaların mukayese konusu belgeler üzerindeki imzaların karbon nüshaları oldukları sonucuna varıldığı, mühürler arasında uygunluk görüldüğü ve mühür izlerinin aynı mühür ile oluşturulduğu, söz konusu belgelerin aldatma (iğfal) kabiliyetini haiz olduğu görüşüne yer verildiği,</p>

<p>Emniyet Genel Müdürlüğü ... Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünün 19.06.2012 tarihli ve 1219 numaralı raporunda özetle; 2009 yılına ilişkin maaş ödeme belgeleri, ödeme emirleri, muhasebe işlem fişleri, maaş bordroları, işçi banka hesap listeleri üzerinde yapılan incelemelerde; tetkike konu ödeme emri belgeleri, muhasebe işlem fişleri üzerindeki imzalar üzerinde yapılan incelemeler neticesinde, EK: 1, 10, 13, 16, 19, 22, 25, 28 ve 31 numaralı belgeler üzerindeki düzenleyen, harcama yetkilisi, bölümlerindeki imzaların ıslak mürekkepli kalemlerle atılmayıp, bilgisayar yazıcısı yardımıyla renkli kopya yöntemiyle söz konusu bölümlere basılmış oldukları, EK: 4, 7 numaralı ödeme emri belgelerindeki düzenleyen ve harcama yetkilisi bölümündeki imzalar ile ödeme emri belgelerinin ön yüzündeki kontrol memuru ve muhasebe yetkilisi bölümlerindeki imzaların ise ıslak mürekkepli kalemlerle atılmış olduğu, inceleme konusu belgeler üzerindeki renkli kopya yoluyla basılmış imzaların, mukayese konusu belgeler üzerindeki imzaları atan şahısların orijinal imzalarının bilgisayar programları yardımıyla alınıp inceleme konusu belgeler üzerine laser-jet yazıcı yardımıyla basıldıkları, ücret bordroları üzerinde yapılan incelemeler neticesinde, belgelerin mutemet ve gerçekleştirme görevlisi hanelerinde atılı bulunan imzaların karbon nüsha imzalar olduğu, imzaların üst üste çakıştıklarının tespit edildiği, inceleme konusu ücret bordroları üzerindeki imzaların, mukayese konusu ücret bordroları üzerindeki imzaların karbon nüshası oldukları sonucuna varıldığı, tetkike konu EK: 14, 29 ve 32 numaralı ücret bordroları ile mukayese konusu belgeler üzerindeki imzalar arasında benzerlikler görüldüğü, söz konusu imzaların aynı şahıs/şahıslar elinden çıkmış olmasının kuvvetle mümkün olduğu, işçi banka hesap listeleri üzerinde yapılan incelemelerde, tetkike konu belgelerdeki imzaların karbon nüsha imzalar olduğu, imzaların üst üste çakıştıkları, inceleme konusu belgeler üzerindeki imzaların mukayese konusu belgeler üzerindeki imzaların karbon nüshaları olduğu, söz konusu imzaların aynı şahıs/şahıslar elinden çıkmış olmasının kuvvetle mümkün bulunduğu, mühür izlerinin aynı mühür ile oluşturulduğu sonucuna varıldığı, tetkike konu ödeme emri belgeleri, ücret bordroları ve işçi banka hesap listeleri üzerinde ilk nazarda dikkat çekip kolayca anlaşılabilir nitelikte sahtelik arıza ve emaresi bulunmadığı cihetle söz konusu belgelerin aldatma (iğfal) kabiliyetini haiz olduğu kanaat ve görüşüne varıldığı,</p>

<p>Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Dördüncü Adli Tıp İhtisas Kurulunun 27.08.2014 tarihli ve 3727 sayılı yazına göre; sanık ...’nın atılı fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını idrak etme ve bu fiille ilgili davranışlarını yönlendirme yeteneğini ortadan kaldıracak bir arızanın içinde olduğuna dair herhangi bir tıbbi bulgu ve belgeye rastlanmadığı, sanığın suç tarihinde cezai sorumluluğunun tam olduğuna kanaat getirildiği,</p>

<p>Anlaşılmaktadır.</p>

<p>Tanık ...; Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile çalışan bir taşeron firmada temizlik elemanı olduğunu, maaş ödeme talimatlarının bankalara kimler tarafından verildiğinin ve bunlarla ilgili saymanlığa verilmesi gereken belgelerin kim tarafından teslim edildiğinin sorulması üzerine, inceleme dışı sanığın düzenlemiş olduğu evrakı sanığa teslim ettiğini, saymanlığa verilmesi gereken evrakın kim tarafından teslim edildiğini bilmediğini,</p>

<p>Tanık ...; sanığın eşi olduğunu, Vakıfbank Başkent Şubesi'nde adına olan banka hesabını sigortadan alacağı paranın yatırılması için açtırdığını, daha sonra sanığın bankamatik kartını evdeki eşyalarının arasından alıp kullandığını, 26.12.2008 ile 15.09.2009 tarihleri arasında 10 farklı işlem ile 995.877,57 TL’nin bilgisi dışında hesabına yatırıldığını, sanık tarafından kartının kullanıldığını olaylar ortaya çıkınca öğrendiğini, kayınpederinden dolayı geçim sıkıntılarının olmadığını, sanığın fazla harcamalarının dikkatini çektiğinden bunu sanığa sorduğunda gelirinin kaynağını açıklamadığını,</p>

<p>Tanık ... Müfettiş tarafından alınan beyanında; 2004 yılı Haziran ayında Çevre ve Orman Bakanlığı Merkez Saymanlığında çalışmaya başladığını, 2006 yılının Ekim ayına kadar Saymanlık Müdürlüğünde belgelerin veri girişini yaptığını, 2006 yılı Ekim ayından sonra ise Çevre ve Orman Bakanlığının tüm memur ve diğer çalışanlarının maaş ve ek ödemeleri ile ilgili ödeme belgelerini kontrol ile görevlendirildiğini, Bakanlığın merkez birimlerinde çalışan 4/B statülü sözleşmeli personelin maaş ve ek ödemelerini de kontrol ettiğini, o dönemde 4/B sözleşmeli personel maaş ödeme evrakının mutemet olan sanık tarafından kendisine getirildiğini, söz konusu evrakın saymanlık müdürlüğünce alınıp kendisine havale edilmesi gerekirken bu yolun izlenmediğini, evrakın tümünün sanık tarafindan teslim edildiğini, kendisinin kontrolünü yaptıktan sonra saymanlık müdürüne sunduğunu, evrak kontrol sürecinin bu şekilde yapıldığını, yaptığı kontrollerin ödeme belgesi eki maaş bordrolarındaki toplam rakamlar ile ödeme belgesine yansıyan toplam rakamların ve hesapların doğruluğu ile sınırlı olduğunu, ayrıca ödeme belgesindeki evrakın tam olup olmadığını da kontrol ettiğini, bordrolardaki rakamlarda herhangi bir değişiklik yapacağı konusunda sanıktan şüphelenmediğini, özellikle 2008 yılının 12. ayından sonraki bordrolarda ve ödeme belgelerinde yüksek miktarlı net ödeme tutarlarının dikkatini çekmediğini, bir önceki ayın ödeme miktarını da hatırlamadığından fahiş artışları fark etmediğini, ödeme belgesi ve ekindeki harcama yetkilisi ve gerçekleştirme görevlilerinin imzalarını kontrol ettiğini, bir kısım imzaların sahte olduğunu tespit edemediğini,<br />
Mahkemede; 2004 yılından 2013 yılı Şubat ayına kadar Orman ve Su İşleri Bakanlığında veri hazırlama kontrol işletmeni olarak çalıştığından sanığı ve inceleme dışı sanığı tanıdığını, suç tarihinde maaş bordrolarının ve ödeme emirlerinin saymanlığa kim tarafından teslim edildiğinin sorulması üzerine, maaş bordroları ve ödeme emirlerinin genellikle sanık tarafından saymanlığa teslim edildiğini ve söz konusu belgelerin sanık tarafından hazırlandığını, 4/B’li personelin bordrolarının kim tarafından hazırlandığının ve imzalandığının sorulması üzerine, sanık bilgisayar programcısı olduğu için bilgisayar programını kendisinin yaptığını, sanık ... inceleme dışı sanığın aynı birimde mutemet olduklarını, bordroların kim tarafından hazırlandığını denetleme görevinin olmadığını,</p>

<p>Tanık ...; Çevre ve Orman Bakanlığı nezdinde temizlik işi yapan taşeron firmada 2005 yılında çalışmaya başladığını, 23 Eylül 2011 tarihinde sanığın sabah saat 06.30’da saymanlığa gizlice girip girmediğinin sorulması üzerine, bu konuda bilgisinin olmadığını, saat 07.30’da mesaiye başladığını, o saatten önce iş yerinde bulunmadığını, sanığın bir gün saat 07.30-08.00 arası işe geldiğini, kendisinden çöp poşeti istemesi üzerine "Ev mi taşıyacaksın?" dediğini, sanığın da “Evet ev taşıyacağım.” şeklinde cevap vermesi üzerine rulo hâlindeki çöp poşetlerini sanığa verdiğini,</p>

<p>Tanık ...; sanık ... inceleme dışı sanıkla 2007-2010 yılları arasında Çevre ve Orman Bakanlığında beraber çalıştıklarını, kendisinin bilgisayar işletmeni olduğunu, sanığın da 4/B personeli olup sözleşmeli olarak çalıştığını, diğer personel ile 4/B’lilerin maaşlarından sorumlu olduğunu, inceleme dışı sanık ...’un ise memur olarak harcırahlarla ilgilendiğini, 4/B statüsünde çalışanların maaş bordroları ve ödeme emirlerinin kim tarafından yapıldığının, ayrıca düzenlenen evrakın saymanlığa kim tarafından teslim edildiğinin, inceleme dışı sanığın bilgisayar işlemlerini gerçekleştirecek derecede bilgisayar bilgisinin olup olmadığının sorulması üzerine, maaş bordrolarını sanığın düzenlediğini, 2009 yılında sanığın Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne geçtiğini ancak yine sanığın 4/B’lilerin maaşlarını yapmaya devam ettiğini, düzenlenen evrakın saymanlığa genelde sanık tarafından teslim edildiğini, hep birlikte çalıştıkları için bazen kendileri veya başkalarının da bu evrakı orada çalışan personele vermek kaydıyla saymanlığa teslim ettiklerini, inceleme dışı sanığın personel maaşlarını yapabilecek şekilde bilgisayar eğitimi almadığını, sanığın 2009 yılında Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne geçmesinden sonra maaşların yine sanık tarafından yapılmasına rağmen inceleme dışı sanık yapmış gibi işlem gerçekleştirildiğini, yani inceleme dışı sanık tarafından imzalandıktan sonra, genel müdürlüğün de imzasıyla saymanlığa ilgili evrakın gönderildiğini,<br />
Tanık ... Müfettiş tarafından alınan beyanında; Hizmet Hidrolik Limited Şirketinde satış elemanı olarak çalıştığını, sanığın babasına ait dairede kiracı olduğundan sanıkla tanışıklıklarının olduğunu, Vakıfbank Dikmen Şubesi'nde bulunan vadesiz hesabın kendisi tarafından açılıp açılmadığını hatırlamadığını, ancak Açıköğretim Fakültesi işlemleri sebebiyle 2002-2003 yıllarında Vakıfbankta vadesiz hesap açtırdığını, bunun dışında Vakıfbank bankamatik kartını alıp almadığını anımsamadığını, sanığa güvendiği için bankamatik kartını zaman zaman vermiş olabileceğini, ama Vakıfbank bankamatik kartını verdiğini hatırlamadığını, adına olan Vakıfbank Dikmen Şubesi'nde açılmış bulunan hesaba maaş adı altında 15.06.2006 tarihinde 6.139,30 TL, 15.07.2006 tarihinde 6.218,57 TL, 15.08.2006 tarihinde 5.870,66 TL, 15.09.2006 tarihinde 7.026,33 TL yatırıldığını ve bu paraların kim tarafından ve ne zaman hesaptan çekildiğini de bilmediğini, hatırladığı kadarıyla 2006 yılında Vakıfbank Ostim Şubesi'nden 7.000 TL civarında bir para çekip sanığa teslim ettiğini, kendisine gösterilen 15.09.2006 tarihli işlemle ilgili bu paranın hesabına nereden geldiğini sanığa sorduğunda sanığın bir yerden havale geleceğini, memur olduğundan hesabı kabarık görünmesin diye parayı hesabına yönlendirdiğini söylediğini,</p>

<p>Savcılıkta; sanığın babasının evinde kiracı olması nedeni ile sanığı 1999 yılından itibaren tanıdığını, 2005 yılına kadar da kira ilişkisinin devam ettiğini, kendisinin inşaat işi ile uğraştığını, bazen işlerini takip etmesi için sanığa banka kartlarını verdiğini, Açık Öğretim Fakültesinde okurken Vakıfbank Dikmen Şubesi'ne ait banka kartının olduğunu ve sanığın bu kart üzerinden işlem yaptığını, sanığın hesabına 2006 yılında 25.254,86 TL'yi yatırdığından haberinin olmadığını, hesabının kullanılması karşılığı sanıktan para almadığını,</p>

<p>Tanık ...; sanığın annesi olduğunu, 4-5 yıl kadar önce evinin fayansları zarar gördüğünden, sigortadan zararının tazmin edilmesi amacıyla adına açılan hesaba ait bankamatik kartının kullanıldığını, kendisinin söz konusu bankamatik kartını hiç görmediğini, hesabına 15.10.2006 ile 15.10.2007 tarihleri arasında 17 farklı işlemle aktarılan toplam 125.160,56 TL'den haberinin olmadığını ve kendisine bir bilgi verilmediğini, Vakıfbank Kolej Şubesi'ne gitmeden sanığın kendisi adına bankamatik kartı çıkardığını,</p>

<p>Tanık ... Müfettiş tarafından alınan beyanında; ... Üniversitesi İktisat Fakültesi son sınıf öğrencisi olduğunu, sanığın üvey dayısı olduğunu, akrabalığa dayalı güven ilişkisinden dolayı Vakıfbank'tan aldığı bankamatik kartını 2009 yılının yaz aylarında sanığa verdiğini, kartın sanık tarafından yılın sonuna kadar yaklaşık 3-4 ay kullanıldığını, Vakıfbank Başkent Şubesi'nde adına açılan vadesiz hesabı kendisinin kullandığını, sanığın kullandığı bankamatik kartını da bu şubeden aldığını, hesabına Çevre ve Orman Bakanlığı personeli adı altında maaş açıklamasıyla 15.09.2009 tarihinde 200 TL, 15.10.2010 tarihinde 307.490,27 TL ve 14.11.2009 tarihinde 309.389,16 TL’nin ne zaman ve ne şekilde yatırıldığını bilmediğini, bu paraları kendisinin çekmediğini, kimin tarafından çekildiğini de bilmediğini, hesabındaki yoğun para hareketlerini görünce sanığa sorduğunda onun “Bu paralar babamın birikmiş paraları, bir usulsüzlük olsa kurum yılda iki kere inceliyor ortaya çıkardı, sen rahat ol.” dediğini, o dönemde zaman zaman yüksek miktarlı EFT onayları için Vakıfbank’tan arandığını, EFT öncesi sanığın telefonla arayarak EFT onayı için aranacağını söylediğini, bunun üzerine bankanın EFT taleplerini onayladığını, hesabına yatırılan paralarla hiçbir ilgisinin bulunmadığını,</p>

<p>Savcılıkta; sanığın üvey dayısı olduğunu, tarihini net olarak hatırlayamadığı 2009 yılında sanığın bankamatik kartının ATM'de kaldığını söyleyerek adına gönderilecek parayı çekmesi için Vakıfbank Başkent Şubesi'ndeki hesabını ve bankamatik kartını kullanıp kullanamayacağını sorunca bu teklifi kabul ettiğini, banka kartınının şifresini söyleyip sanığa verdiğini, hesabına sanık tarafından 15.09.2009-14.11.2009 tarihleri arasında üç farklı işlemle aktarılan 816.879,43 TL'den haberinin olmadığını, bankamatik kartını sanığa verdikten sonra hesap hareketlerini incelemediğini, sanığın gerçekleştirdiği iddia edilen olaylar hakkında bilgisinin olmadığını,</p>

<p>Tanık ... Müfettiş tarafından alınan beyanında; Temmuz 2003 ile 2007 yılı arası Teftiş Kurulu Başkanlığında maaş mutemedi olarak görev yaptığını, Mayıs 2003, Mart-Haziran-Temmuz 2005 aylarında maaş hesabına yatırılan fazla paralar hakkında bilgisinin bulunmadığını, bu paranın hangi hesaptan, ne şekilde kimin tarafından yatırıldığını bilmediğini, sanığın zaman zaman hesabına para yatırılacağını söyleyerek kendisine ait bankamatik kartını alıp kullandığını,</p>

<p>İnceleme dışı sanık ... Müfettiş tarafından alınan beyanında; 1997 yılından bu yana Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğünde bilgisayar işletmeni olarak çalıştığını, 2003 yılında Çevre Bakanlığı ile Orman Bakanlığının birleşmesinden sonra Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü İdari ve Mali İşler Şubesinde çalıştığını, 2008 yılına kadar evrak işleri ile döner sermayeden ödenen yolluk işlemlerinden, 2008 yılının Ağustos ayından sonra ise Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğünde 4/B statüsünde çalışan personelin maaşlarından sorumlu olduğunu, görevlendirildiği tarihe kadar 4/B’li personelin maaşlarını sanığın gerçekleştirdiğini, sanığın Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde görevlendirilmesinden sonra 4/B’lilerin maaşlarından kendisinin sorumlu olduğunu, sanığın Bakanlıktaki tüm 4/B’li personelin maaşlarını yaptığından maaş programının onda olduğunu, kendisinin sadece 4/B’li personelin sigorta ve rapor gibi bilgilerini verdiğini, maaşların bilgisayardan dökümünün alınması, ödeme emrinin düzenlenmesi gibi işlemleri sanığın yaptığını, bordroları imzaladığını, ödeme emrine bağlanan maaş listelerini ve eklerini gerçekleştirme görevlisi ve harcama yetkilisine imzalattığını, bu evraktan ödeme emirlerini üç nüsha, listeler ile tahakkukta kullanılan diğer evrakı ise iki nüsha hâlinde düzenlediklerini, evrakı imzalattıktan sonra tüm ödeme evrakını sanığa teslim ettiğini, üç nüsha imzalanan 4/B’li maaş tahakkuk evrakını merkez saymanlığına sanığın teslim ettiğini, saymanlıkça onaylanan net ödeme listelerinin e-maillerini ilgili bankaya yine sanığın gönderdiğini, maaş tahakkuk dosyasının yıl sonunda kendisine iade edildiğini, ödeme emirlerinin ne şekilde değiştirildiğini bilmediğini, kendisinin imzalattığı üç nüsha ödeme emrinin tamamının aynı bilgi ve tutarları içerdiğini, sanığın kendisinden teslim aldığı 4/B’lilerin maaşlarını saymanlığa nasıl verdiğini bilmediğini, ancak bir üst yazı ile vermediğini, sanığın kendisine imzalattığı asıl suretlerden birinin gönderildiğini, bu şekilde en son 2010 yılı dosyalarının kendisine ulaştırıldığını, Ağustos 2011’den sonra 4/B’liler kadroya geçtiğinden maaşların tek liste hâlinde düzenlendiğini, 2008 yılının sonlarına doğru ekonomik yönden sıkıntısının olduğunu, sanığa ve iş yerindeki arkadaşlarına anlatınca, sanığın “Sana borç verebilirim.” deyip vereceği borcun meblağını söylemediğini, parayı her ay maaş hesabına göndereceğini söylediğini, parayı nereden bulacağını sorduğunda babasının Belçika’dan emekli olduğunu, anne ve babasının kendisine vekâletname verdiklerini söyleyince kabul ettiğini, her ayın 15’inde 2.500 TL ile 11.000 TL arası miktarın maaş hesabına yatırıldığını, bu şekilde 15 Temmuz 2011 tarihine kadar ödemenin devam ettiğini, net maaşının ise ortalama 1.300-1.600 TL olduğunu, fazla ödenen paraları sorması üzerine sanığa "Bunları sorun etme." dediğini, bunun üzerine borçlardan dolayı sanığa ödeme yapmadığını, samimi olduklarından zaman zaman ihtiyacı için bankamatik kartını sanığa verdiğini, havale işlemleri yaptığını, kimlere ne kadar aktardığını bilmediğini, sanığın çoğu zaman hesabına fazla para yatırıldığını, bankamatik kartının yanında olmadığını söyleyerek bankamatik kartını alıp hesabındaki fazla parayı kendi hesabına aktardığını, hesabına yapılan usulsüz işlemler sonucu fazladan ödeme yapıldığını anlaması hâlinde müdahalede bulunacağını, maaşına fazladan yatırılan 133.000 TL’yi 18.10.2011 tarihinde merkez saymanlığına ödediğini,</p>

<p>Savcılıkta; Çevre ve Orman Bakanlığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğünde bilgisayar işletmeni olup bu birimdeki personelin maaşını hazırladığını, kendisinin de bu listeden maaşını aldığını, sanığın ise Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü bünyesinde bilgisayar programcısı olarak çalışıp bu birimdeki 4/B'li personelin maaşlarını hazırladığını, ayrıca sanık ile aynı mahallede oturdukları için de görüştüklerinden 2009 yılı Şubat ayında maddi sıkıntısı olduğunu anlatınca sanığın, “Canını sıkma ben sana yardımcı olacağım.” dediğini, bu görüşmeden sonraki her maaş tahakkuk eden ayın 15'inde 2.700 ile 10.000 TL arasındaki bir meblağın hesabına fazladan yatırıldığını, sanığa bunu nasıl yaptığını sorduğunda “Sen işini gör merak etme arkadaşız. Bana güvenmiyor musun?” dediğini, bunu amirleri ile görüşmediğini çünkü sanığın kendisine yardım ettiğini düşündüğünü, sanığın kendisine gönderdiği parayı usulsüz bir şekilde temin ettiğini öğrenince ve maaş hesabını inceleyince 133.000 TL'nin fazladan hesabına aktarıldığını tespit ettiğini, bu parayı Orman ve Su İşleri Bakanlığı Merkez Saymanlık Müdürlüğüne yatırdığını, sanığın zaman zaman bankamatik kartını alarak kullandığını, kendi uhdesinde gözüken 133.000 TL'nin yaklaşık 100.000 TL'sini bankamatik kartı ile farklı zamanlarda sanığın çektiğini, bu parayı çekerken “Ben senin maaşına fazla para yatırdım.” diyerek bu parayı çektiğini,</p>

<p>Mahkemede; hiçbir zaman 4/B sözleşmeli personel maaşı ile ilgili herhangi bir belge düzenlemediğini, bunun Çevre ve Orman Bakanlığında 2003 yılından beri sanık tarafından yapıldığını, Bakanlıktaki tüm 4/B statüsündeki personelin maaşının gerçekleştirilmesinden sanığın sorumlu olduğunu, Bakanlıkta üç tane Genel Müdürlük olduğunu, çalıştığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğünde de 66 tane 4/B statüsünde personel olduğunu, bu 66 personel ile ilgili her maaş döneminde değişen bir durum olduğunda sanığa bilgi verdiğini, maaş programı sanıkta olduğu için sanığın verileri girip daha sonra işlemi yaptıktan sonra dökümünü alıp kendilerine verdiğini, sanığın bunları düzenlemesinden sonra ödeme emri ve maaş bordrolarını kendisinin kontrol ettiğini, kontrol sonrası imzalayıp harcama yetkililerine de imzalatarak söz konusu belgeleri tekrar sanığa verdiğini, onun da evrakı düzenleyip saymanlığa teslim ettiğini, kendisinin imzaladığı evrakta herhangi bir usulsüzlük olmadığını, sanığın çalışan personelin 2-3 katı oranında personel çalışıyormuş gibi belge düzenlediğine tanık olmadığını, kendisinin imzaladığı belgelerin ıslak imzalı olduğunu,</p>

<p>İfade etmişlerdir.</p>

<p>Sanık ... Müfettiş tarafından alınan beyanında, Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü ile Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde çalışan 4/B’li sözleşmeli personel maaşlarını düzenlerken ödeme emri, maaş icmali, maaş bordrosu, arazi tazminatlarına ilişkin geçici görevlendirme olurları, özel sigorta kesenekleri, net ödeme, banka listesi ile personel bilgi formlarını üçer suret tanzim ettikten sonra Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü ile Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde maaş işleri ile ilgili şube müdürlerine paraflattığını, daha sonra gerçekleştirme görevlileri ve harcama yetkililerine imzalatıp düzenlemiş olduğu evrakın iki nüshasını Strateji Geliştirme Başkanlığına kontrol için gönderdiğini, 2006 yılından sonra düzenlemiş olduğu ödeme emri belgelerini Strateji Geliştirme Başkanlığı 5.000 TL'nin üzerindeki maaş ödemelerinin doğrudan saymanlık müdürlüğüne gönderilmesi gerektiğinden bahisle kabul etmeyince 2006 yılından sonra ödeme emri belgeleri ve eklerini saymanlığa gönderdiğini, 2003-2008 yılları arasında maaş ödemelerine ilişkin düzenlenen evrakın hepsinin orijinal ve ıslak imzalı olduğunu, 2009-2011 Temmuz dönemi arasında düzenlenen evrakın saymanlığa giden ödeme emri hariç ikinci nüshalarının fotokopi olduğunu, saymanlıktan sonra maaşların ödemesinin yapıldığı banka şubelerine personel listelerini e-mail ortamında gönderdiğini, bu ödeme emri belgeleri ile adına ve bu konuyla ilgili bilgisi olmayan farklı kişilerin adına açılan hesaplara para aktardığını, bu işleri 2003 yılında bir rus fuhuş çetesinin kendisinin uygunsuz görüntüleriyle şantajda bulunması üzerine gerçekleştirmeye başladığını, yapmış olduğu bu olayların açığa çıkması için elinden geleni yaptığını, fakat kimsenin tespit edemediğini, 2009-2011 Temmuz döneminde ise Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü ve Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ile ÇED Genel Müdürlüğünde çalışan sözleşmeli personel sayısını ilgili genel müdürlüklerin personel listesinde bulunan isimleri bir başka genel müdürlüğün listesine ekleyerek ve aynı personeli ikinci defa mükerrer yazarak ayrıca maaş unsurunu oluşturan gelir vergisi, damga vergisi, SSK ve brüt ücret kalemlerinde oynamalar yaparak evrak düzenlediğini, saymanlığa gönderilen evrakın ıslak imzalı olması gerekirken bunları fotokopi olarak gönderip bu şekilde yakalanmak amacıyla hareket ettiğini, SSK ödemelerine ilişkin evrakın da maaş ödeme evrakı ile birlikte düzenlendiğini, Bakanlıkta SSK ödemelerini 2009 yılının Ağustos ayına kadar elden SSK ... İl Müdürlüğüne teslim ettiğini, 2009 yılının Ağustos ayından sonra kendisine, ..., ... ve ... ...'da bulunan şifrelerle elektronik ortamda gönderildiğini, elektronik ortama geçildiğinde prime esas maaş unsurları yanlış olduğundan ortaya çıkan SSK prim artışını kurumda çalışmayan oğlu ... ... adına gönderdiğini, burada SSK primleri ile ilgili usulsüzlük yapmadığını, sadece kurum personeli olmayan bir kişi adına SSK primi gönderdiğini, saymanlığın SSK primlerini kontrol edip SSK listelerini ilgili birimlerden almak zorunda olmasına rağmen bu evrakın gereksiz denilerek kendisine iade edildiğini, kurum adına oğlu ... ... adına yatırılan prim dışında herhangi bir usulsüzlük yapmadığını, bunun döner sermayeden yapılan ek ödemelere bakıldığında görüleceğini, bu işleri inceleme dışı sanık ...’la 2009 yılından itibaren beraber yaptıklarını, bu dönemde Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü evrakını kendisinin düzenlediğini, inceleme dışı sanığın ise yetkililere imzalattığını, inceleme dışı sanığın bu işlerden 600.000 TL'ye yakın para aldığını, bu olayda tanık ...'e de 24.000 TL para aktardığını, bu parayı bankadan tanık...'ın bankamatik kartını kullanarak çektiğini, bunun dışında ne kendisinde ne de başkasında para olmadığını,</p>

<p>Müfettişe sunduğu 02.10.2012 tarihli dilekçede; Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne ait 2009-2011 yılları ödeme emirleri belgelerinde yer alan harcama görevlisi ve gerçekleştirme görevlisine ait imzaları kendisinin, Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğüne ait belgelerdekileri ise inceleme dışı sanık ...’un makasla kesip gerçekleştirme görevlisi ve harcama görevlisinin imzalarını alıp yeni oluşturduğu ödeme emri belgesindeki imza bölümlerine yapıştırarak renkli fotokopi ile çoğalttıklarını ve bu surette ödeme emirlerini düzenlediklerini, ödeme emri ekinde yer alan ve ödemeye esas teşkil eden bordro, banka listesi, net ödeme listesinin ise gerçekleştirme görevlisi ve mutemetin atmış oldukları imzaların diğer alt suretlerinin karbonlu olduğu için otomatikman o belgelere de geçtiğini, maaş belgelerinin tümünün dört nüsha ve karbon olduğunu, üst kısma atılan imzanın diğer üç nüshaya da geçtiğini, dikkatli bakılmış olsa en üstte bulunan belge ile diğer üç nüshanın birbiriyle aynı olmadığının kolaylıkla görüleceğini, ÇED Genel Müdürlüğünde 4/B sözleşmeli personel maaş evrakının ıslak imzalı olup gerçek hesaplama tekniği kullanıldığını, 2009-2011 yılında ÇEYGM ile DKMPGM’de söz konusu evrakın ıslak imzalı olmayıp fotokopi olduğunu, normalde bu evraka dayanarak ödeme yapılmaması gerektiğini, ödeme belgelerinin en az üç nüsha düzenlenmesi gerektiğini, bunlardan ilk iki nüshanın diğer kanıtlayıcı belgelerle birlikte muhasebe birimine verileceğini, ödeme emrinin birinci nüshası ile eki kanıtlayıcı belgelerin Sayıştay’a gönderileceğini, ikinci nüshanın ise muhasebe biriminde saklanacağını ve evrakın asıllarına ve ıslak imzalı nüshalarına göre işlem yapılması gerekirken yıllarca fotokopi belgelerle işlem yapıldığını, 2008 yılı öncesindeki yıllarda ödeme emri belgesinin ıslak imzalı ve orijinal olduğunu, imzalayan personelin neyi imzaladığına dikkat etmediğinden yaptığı usulsüzlüğün ortaya çıkmadığını, 2009-2011 yılı Temmuz ayına kadarki dönemde ödeme emirlerinde renkli kopya yoluyla basılmış imzalar olduğunu, fakat herhangi bir bilgisayar programı yardımıyla laser-jet yazıcı yardımıyla imzanın oluşturulduğu iddiasının doğru olmadığını, belgelerdeki imzaların renkli fotokopiden ibaret bulunduğunu, söz konusu ödeme emirlerindeki imza bölümlerini makasla kesip bunları sahte olarak oluşturduğu ödeme emirlerindeki imzaların olduğu kısımlara yapıştırıp renkli fotokopi çektiğini, 18.12.2008 tarihli ödeme emri belgesinin tümüyle sahte olduğu iddiasının yerinde olmadığını, daha önce sözleşmeli personelin hizmet gruplarının 5 yıl olduğunu, Eylül 2008 itibarıyla bu sürenin 20 yıla çıkarıldığını, dolayısıyla personele üç aylık fark bordrosu yapmak gerektiğinden söz konusu ödeme emrinin oluşturulduğunu ve harcama görevlisi ile gerçekleştirme görevlisi izinli olduğunda yerine vekâlet eden kişiler baktığından imzalardaki farklılığın bundan kaynaklandığını, 4/B sözleşmeli personel ödemelerinin ücret bordrolarında brüt ücret tutarını yanlış yazdığını, arazi tazminatı kısmına ve ek ödeme kısmına gereğinden fazla veri girerek maaş hesapladığı iddiasının yersiz olduğunu, 2003-2008 yılları arasında 4/B statülü pesonel maaş ödemelerinde sadece kalifiye girerek artırdığını, 2009-2011 yılları arasında ise 4/B statülü personel maaş ödemelerinde brüt ücret, arazi tazminatı, SSK oranı, gelir vergisi ve damga vergisi oranlarını yanlış girerek atılı suçu işlediğini,</p>

<p>Savcılıkta; tanık ...’nın eşi olduğunu, 2003-2011 yılı Temmuz ayları arasında tanık ...’nın Vakıfbankta açılan hesabına kendisinin para aktardığını, daha sonra bu hesaptan para çekilmesi ve paranın kendi hesabına aktarılması işlemlerini internet bankacılığı üzerinden yaptığını, bu işlemlerden tanık ...’ın herhangi bir bilgisinin olmadığını, yaşantısındaki fazla harcamaların kaynağını babası yurt dışından emekli olduğundan ayrıca ardiye dükkânı bulunduğundan onun maddi desteğinin olduğu şeklinde açıkladığını, tutuklandığı dönemde babasının yurt dışından aylık 7.000-8.000 TL maaş aldığını, tanık ...’ın ablasının boşandığı eşinin oğlu olduğunu ve ... Üniversitesinde okuduğunu, onun Vakıfbankta burs hesabı olduğunu ve zaman zaman burs parasını aldıktan sonra bankamatik kartını kullanmaması nedeni ile kendisine lazım olduğunu söyleyip bankamatik kartını isteyince tanık ...’ın kartı şifresini de söyleyerek verdiğini, kurumda maaş hazırladığı dönemde fazladan kurum çalışanı olarak gösterdiği kişiler adına hesapta biriken paraları bu hesaptan maaş ödemesi gibi tanık ...'ın hesabına aktardığını, günlük para çekme limitinin 1.000 TL olması nedeni ile 1.000 TL'lik havaleler şeklinde kendi hesabına aktardığını, ancak bu hesap hareketlerinden hesabı eksiye düşmediğinden ve banka tarafından hesap sahibine ekstre gönderilmediğinden tanık ...'ın haberinin olmadığını, tanık ...’nın annesi olduğunu, annesinin Vakıfbank hesabına yine aynı şekilde kurum personel hesabına aktardığı fazla parayı aynı gün başka bir maaş hesabı adında hesaba aktarması gerektiğinden aksi hâlde paranın bloke edileceğinden annesinin bilgisi dışında daha önceden aldığı annesi adına olan banka hesap numarası bilgilerini kullanarak hesabına para aktardığını, buradan da kendi hesabına havale ettiğini, babasının kiracısı olan tanık ... ile samimi olduklarını, Vakıfbankta hesabı olduğunu öğrenince tanık ...'tan hesap numarasını istediğini, tanık ...'ın bankamatik kartını verebileceğini söylediğini, bunun üzerine tanık ...'ın hesap numarasını maaş hesabına ekleyerek bu hesap üzerinden tahakkuk ettirdiği paranın tanık ...'ın hesabına doğrudan banka tarafından aktarıldığında tanık ...’a “Adıma senin hesabına bir para geldi, bana çekip verir misin?” dediğini, onun da parayı çekip kendisine verdiğini, bu paranın kaynağını sormadığını, onun hesabında bu işlemi bir kez yaptığını, tanık ...’ün aynı iş yerinde teftiş biriminde şef olduğunu, bütün Bakanlığın maaşlarını kendisi yaptığı için güvendiklerini, tanık...’a bankamatik kartının manyetiğinin arızalı olduğunu, hesabına para havale edileceğini ve banka hesap bilgilerini kullanıp kullanamayacağını sorunca olumlu cevap aldığını, tanık...'ın maaş hesabına ek olarak kurumda çalışmayan kişiler adına fazladan tahakkuk ettirdiği paraları aktardığını, daha sonra tanık...’a hesabına para havale edildiğini söyleyince, onun da söylediği miktar kadar parayı çekip kendisine verdiğini, inceleme dışı sanığın da kendisi gibi kurumda mutemet olduğunu ve 2009 yılında göreve başladığını, kendisinin yaptığı işleri bildiğini ancak kendisinden bağımsız olarak eylemlerini gerçekleştirdiğini, ayrıca değişik zamanlarda elde ettiği 400.000 TL’yi 60.000 TL ve 70.000 TL şeklinde parçalar hâlinde verdiğini, onun bu parayı usulsüz olarak elde edildiğini bilerek aldığını, parayı ona banka hesabına havale yapmayıp elden verdiğini, belirttiği şahıslar dışında hesaplarını kullandığı kişinin olmadığını, 2004 yılına kadar Bakanlığın tüm birimlerinin mutemetliğini yaptığını, 2004 yılından sonra Orman ve Su İşleri Bakanlığının Doğa Koruma Milli Parklar Genel Müdürlüğü ve ÇED Genel Müdürlüğü ile Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğünün mutemetliğini yaptığını, 2003-2008 yılları arasında söz konusu belgelerin ıslak imza ile oluşturulduğunu, öncelikle maaşları bilgisayarda iki nüsha tanzim ettiğini, ancak nüshaları hazırlarken ödenmemesi gereken arazi tazminatına ekleme yaparak bu şekilde genel müdür ve genel müdür yardımcısına imzalattıktan sonra bir suretinin kendi birimlerinde kaldığını, diğer nüshalarının bütçe dairesine gönderildiğini, burada kontrolden geçtikten sonra ödenmesi için saymanlığa gönderildiğini, saymanlıktan da bankaya aktarma yapıldığını, sonrasında kendi birimlerindeki personele ödenecek maaşlara ilişkin disket gönderdiklerini, bu diskette daha önce saymanlığa bildirdiği ek ödeme tazminatlarını düşerek personele normalde ödenmesi gereken maaşları bankaya disketle gönderdiğini, bankanın da disketteki miktara göre personele maaş ödemesi yaptığını, fazla kalan miktarı ise kendi maaş hesabına aktarılmak üzere diskete yazdığını, eylemini bu şekilde 2009 yılına kadar gerçekleştirdiğini, 2009 yılından sonra yine söz konusu belgelerin bir suretini kuruma diğer nüshasını ise saymanlığa göndermek üzere hazırladığını, genel müdür ve genel müdür yardımcısının imzaladığını, bu nüshaların kendiliğinden karbonlu kağıtlar olduğunu, üst nüshasını doğru düzenlediğini, bunu çıkardıktan sonra saymanlığa gidecek sureti hayali olarak eklediği kişilere ve rakamlara göre çıkardığını, bunu da doğru olarak düzenlediği nüsha ile beraber imzaya sunduğunu, imzalandığında altı karbonlu kağıt olduğundan gerçeğe aykırı olarak düzenlediği fotokopi belgenin de imzalanmış olduğunu, ancak bu imzanın orijinal değil karbon kağıttaki imza olduğunu, saymanlığın ıslak imza olmadan ödeme yapmaması gerekirken 2009 yılından 2011 yılına kadar bu şekilde yapmış olduğu hayali kişilere yapılan fotokopi bordrolar ile maaş hesabına aktarma gerçekleştiğini, kurumun hesabında fazla biriken paranın kendi maaş hesabına aktarılması için bankaya CD gönderdiğini, bu miktarı daha sonra hesaptan çektiğini, bunun istisnalarının, belirttiği üzere eşi, annesi, ablasının üvey oğlu, babasının kiracısı ... ve ... 'ün hesabına yaptığı aktarmalar olduğunu, TÜBİTAK adına yaptığı proje kapsamında görev yapan personele aktarılan parayı sanki mal edinmiş gibi müfettişlerce değerlendirme yapılmış ise de, paranın TÜBİTAK tarafından Çevre ve Orman Bakanlığı adına gönderildiğini, daha sonra bu hesaptaki paranın ödeme planına göre projede çalışan şahısların hesabına kendisi tarafından aktarıldığını, bu aktarma işinin üç aşamalı olduğunu, birinci aşamada personele almak istedikleri kadar aktarıldığını, mutemetlik hizmeti karşılığı kişi başı 10 TL alması gerektiğini, TÜBİTAK'tan gönderilen paranın ikinci ve üçüncü ödemesinde personelin alacağı paradan 10 TL keserek hesabına aktardığını, bunu Genel Müdür ...'ın ve adına ödeme yapılan personelin bilgisi dahilinde yaptığını, ancak Genel Müdürün yazılı değil sözlü talimatı ile bu kesintiyi yaptığını, ilgili bordroyu imzalarken bu durumu gördüklerini ve itiraz etmediklerini, TÜBİTAK'tan gönderilen paranın personele ödenmesinin 2007 yılının Aralık ayında gerçekleştirildiğini, müfettiş raporunda oğlu ... ...'nın çalıştığı kurumda SSK'lı olarak gösterilerek fazladan prim yatırıldığı iddiasının doğru olmadığını, hayali kişiler üzerinden banka hesabına gönderdiği maaş ödemelerinin karşılığı ayrıca SKK primlerinin arttığını, bu primlerin saymanlık hesabında biriktiğini ve Sosyal Güvenlik Kurumunun anlaşmalı olduğu bankaya prim ödemesini gönderdiğini, SSK priminin gönderilmesinde kurum olarak yetkilerinin saymanlıkta biriken SSK priminin hangi personelin adına gönderileceğinin liste yapılıp gün sayısı ile birlikte ilgili SSK birimine bildirim yaptıklarını, ilk aşamada saymanlık tarafından SGK hesabına gönderilen primden hayali personel adına üretilen fazla primin SGK tarafından takibinin yapılıp yapılmadığının tespiti için 6 ay boyunca bu fazla parayı oğlu ... ...'nın bilgisi olmaksızın onun adını diskete ekleyerek SGK'ya gönderdiğini, ancak oğlu ... gerçekte kurum çalışanı olmadığı ve sigortalı giriş çıkış kaydı bulunmadığı için bu paradan dolayı kendisi veya oğlunun herhangi bir haksız menfaat elde etmediğini, sadece SGK'nın kurumlarından gönderilen fazla primlerin fark edilip edilmediğinin tespiti için bu işlemi yaptığını, bilişim personeli olması nedeni ile 2003 ile 2009 yıllarında %25 fazla ücret alması gerekirken bu bedelin ödenmemesi nedeni ile geriye dönük olarak primlerini %25 artırarak ödediğini, yasal hakkını kullandığını, fazlaya ilişkin ödeme yapılırken geçmişe yönelik eksik ödenen prim nedeni ile kurum yetkilileri tarafından yazılı bir onay almadığını, 2009 yılında hak ettiğini düşünerek belgeleri hazırladığını, kurum yetkililerinin de bu ödeme belgelerini imzalaması neticesinde fazla SSK primlerinin yatırıldığını, Lütfü Akça’nın kendisinden sık sık borç istediğini, birkaç kez talebini reddedince onun tarafından 2008 yılı Kasım veya Aralık ayında başka birimde görevlendirilmesinin istendiğini, Personel Daire Başkanlığınca Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde görevlendirdiğini, kurum personelinin sosyal güvenlik primini tam olarak yatırdığını, ek ödemeleri dikkate almayan müfettişlerin bu şekilde iddiada bulunduklarını, ÇEYGM, ÇEDGM ile DKMPGM’deki 4/B’li sözleşmeli personel maaş evrakının Sayıştaya gönderilecek dosyalarının yok edilmesi iddiasını kabul etmediğini, bu dosyaları saymanlıkta maliye elemanlarının muhafaza ettiğini, ÇEDGM üzerinden hiçbir zaman usulsüzlük yapmadığı için söz konusu dosyaları yok etmesinin mümkün olmadığını, bu dosyaların saymanlıkta görev yapan maliye personeli tarafından yok edildiğini düşündüğünü, normalde saymanlık tarafından 30 evrak üzerinden ödendi işlemi yapılmasına rağmen kaybolan evrak bildirimi 24 evrak üzerinden yapıldığından saymanlıkta da müfettiş incelemesi başlatılınca saymanlık görevlilerinin dosyaları incelediğinde büyük hata yaptıklarını görerek kendilerini sorumluluktan kurtarmak için bu dosyaları yok ettiklerini düşündüğünü, ayrıca kamera kayıtlarında kendisinin o bölümden evrak alıp götürdüğüne dair görüntü kaydının olmadığını, çalıştığı dönemde maaşları Vakıfbank ... Şubesi'nden almakta iken eşini kurumda çalışıyormuş gibi göstererek eşinin bilgisi dışında onun adına hesap açtırdığını ve bu hesap üzerinden hesap hareketleri gerçekleştirdiğini, ayrıca Yapı Kredi Bankası Ulus Şubesi'ne eşinin bilgisi dışında havale yaptığını, daha sonra eşi adına Yapı Kredi Bankası Ulus Şubesi'ne “Babamdan kalan para” açıklamasıyla havale ettiğini, daha sonra eşine iyi bir arsa bulduğunu söyleyerek para çektirdiğini, bu parayı da kendisine şantaj yapan Rus fuhuş çetesine verdiğini, eşinin banka veya diğer resmî ve özel kuruluşlarda işlerini takip etmesi için kendisine vermiş olduğu herhangi bir vekâletname olmadığını,</p>

<p>Mahkemede; iddianamede her ne kadar maaşları gerçekleştirmek için kullanılan bilgisayar programlarını kendisinin yaptığı yazılı ise de programın kendisi tarafından oluşturulmayıp bu programın Bakanlığa ait olduğunu, olayın ortaya çıkmasını kendisinin sağladığını, yetkisi olmayan bir hesabı kapatmak suretiyle olayı ihbar ettiğini, zira Orman ve Su İşleri Bakanlığına Bütçe ve Mali İşler Şube Müdürü olarak atandığını, görev değişikliği yaptığında daha fazla yetki ile donatıldığını, yeni görevi gereği daha fazla miktarda usulsüzlük yapabilecekken pişman olduğu için ve psikolojik rahatsızlığı nedeniyle kendisini ihbar etmek zorunda kaldığını ve olayın bu şekilde ortaya çıktığını, 2011 yılı Eylül ayında kendisine ait olmayan ve kullanma yetkisi bulunmadığı bir hesaptan yaklaşık 8.940 TL gibi bir rakamı arkadaşı hesabına transfer ettiğini, Bakanlık müfettişlerinin, Sayıştay görevlilerinin, saymanlık, Strateji Daire Başkanlığı yetkililerinin bunu çözemediğini, kendisinin büyük bir boşluk içerisinde olduğunu ve suçu basit yöntemlerle işlediğini, önce 3.000, 5.000 TL gibi rakamlarla daha sonra 50.000 TL, 100.000 TL, 200.000 TL ve 300.000 TL gibi rakamlarla tek bir kalemde bütün birimlerdeki personellerin isimlerini birbirine katarak, aynı personeli defalarca aynı listeye yazarak, maaş hesaplama usulleri olan öğeleri tamamen uydurma yöntem vererek gerçekleştirdiğini, Devlet Harcama Yönetmeliği uyarınca bütün evrakın asıllarının gönderilmesi gerekirken fotokopilerini gönderdiğini, Sayıştay Başkanlığının her yıl harcama ile ilgili "Bu kadar açığınız var, izahat yapın" dediği belgelerle ilgili işin başında olan ilgili Bütçe Mali İşler Şube Müdürü, genel müdür, genel müdür yardımcılarının olayı araştırmadan personel sayısının arttığını ve aradaki farkın da SSK’ya ödendiğine ilişkin açıklamalar ile olayı geçiştirdiklerini, bunları soruşturma esnasında öğrendiğini, bu işlemleri yaptığında kendisinin 4/B statüsünde sözleşmeli programcı olduğunu, normalde programcılara kendi çalıştıkları iş dışında herhangi bir işin verilmediğini, kendisinin çalışan personel sayısını 2-3 kat artırdığını, her personeli başka birimlerde defalarca gösterdiğini, hiçbir şekilde saymanlığa evrakın aslını göndermediğini, bir gün Sayıştay başdenetçisinin önce saymanlığı, daha sonra da kendisini arayıp 4/B mensuplarının maaşı ile ilgili bilgilendirme istediğini, zira daha önceden sayman müdürünün pek tecrübeli olmadığını, başdenetçinin yapılan ihbara göre "Sözleşmeli personele fazla ödeme yaptınız mı, usulsüz arazi tazminatları ödediniz mi, bu işlemlerin doğruluğu nedir?" demesi üzerine olayı anlattığını ve "Dosyaları inceleyin daha sonra beni arayın." dediğini, bu konuşmadan bir gün sonra tekrar kendisini arayan başdenetçinin ihbarda yazılı olan arazi tazminatının hangi bölümde yazılı olduğunu sorduğunu, kendisinin de bilgi verdiğini, amacının usulsüzlüğün tespit edilmesi olduğunu, orada ödenmemesi gereken seyyanen tazminat bölümünden söz ettiğini, onu gelir vergisi oranı olan %15 ile çarpmasını istediğini, halbuki kendisinin düzenlemiş olduğu belgede gelir vergisi kesintisinin %6 olarak gösterildiğini ve ne şekilde işlem yapılması gerektiğini söylediğini, başdenetçiye hatalı işlemleri tespit etmesi için ipucu verdiğini, ancak tespit edemediğini, sorulması üzerine, Bakanlığın esasen hard diski olmadığını, port üzerinden bilgi işleme bağlı olarak çalıştıklarını, kendi bilgisayarı ile bilgi işleme bağlanarak gönderdiğini, 2009 ve 2011 yılları arasında büyük miktarda paraları hesabına geçirdiğini, 2009 yılında inceleme dışı sanığın çalıştığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğünden ayrılıp Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne geçtiğini, inceleme dışı sanığın haberi olmadan, ona bir şey öğretmeden ve bilgi vermeden onun yaptığı işlemleri değiştirerek onun sorumlu olduğu biriminden de yetkisi olmadığı hâlde o paraları uhdesine geçirdiğini, bunun toplam tutarının 4.200.000,00TL olduğunu, 130.000 TL para dışında inceleme dışı sanığın olaylarla hiçbir alakasının olmadığını,</p>

<p>Savunmuştur.</p>

<p>Uyuşmazlık konusunun isabetli bir şekilde çözülebilmesi için zimmet ve dolandırıcılık suçları üzerinde durulmalıdır.</p>

<p>Zimmet suçu TCK’nın 247. maddesinde;</p>

<p>"(1) Görevi nedeniyle zilyedliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçiren kamu görevlisi, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.</p>

<p>(2) Suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.</p>

<p>(3) Zimmet suçunun, malın geçici bir süre kullanıldıktan sonra iade edilmek üzere işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranına kadar indirilebilir" şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p>Madde ile kamu görevlisinin görevi dolayısıyla kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu mallar üzerinde görevinin gerekleriyle bağdaşmayan bir surette tasarrufta bulunması, bu malları kendisinin veya başkasının zimmetine geçirmesi suç olarak tanımlanmıştır. Zimmete geçirme, suç konusu mal üzerinde malikmiş gibi tasarrufta bulunmayı ifade eder. Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere, zimmet suçunun oluşabilmesi için, suça konu malın kamu görevlisinin şahsının veya bir başkasının zimmetine geçirilmiş olması arasında fark bulunmamaktadır.</p>

<p>Maddenin ilk fıkrasında zimmet suçunun basit şekli düzenlenmiş, ikinci fıkrada, suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi daha fazla ceza verilmesini gerektiren nitelikli hâl olarak öngörülmüş, böylece hileli davranışlarla işlenen zimmet suçu, ayrı bir suç olarak değil, basit zimmet suçunun nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Madde gerekçesinde "...Zimmet suçunda, suç konusu mal kamu görevlisinin zilyetliğinde veya koruma ve gözetim sorumluluğunda olduğu için, bunun zimmete geçirilmesi için herhangi bir kişinin aldatılmış olması gerekmez. Burada hile, sadece zimmet olgusunun sonradan anlaşılmasının önüne geçilmek amacıyla gerçekleştirilmektedir. Bu bakımdan, zimmet suçundaki hile, suçun delillerini gizlemeye yönelik bir davranıştır..." ifadelerine yer verilmek suretiyle nitelikli zimmet suçunun oluşması bakımından hilenin hangi davranışlarla gerçekleştirilmesi gerektiğine ilişkin açıklama yapılmıştır. Görüldüğü gibi hilenin aldatıcı nitelikte ve zimmet olgusunun sonradan anlaşılmasının önüne geçilmesine yönelik olması ve bunu sağlamaya elverişli nitelikte bulunması gerekir. 765 sayılı TCK'nın 202. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "dairesini aldatacak" ibaresine, maddede yer verilmeyerek nitelikli zimmet suçunun uygulama alanı genişletilmiş, böylece hileli davranışların olağan ve basit bir denetim, araştırma ve karşılaştırma ile ilk bakışta kolayca ve kesin bir biçimde anlaşılabilecek nitelikte olmamak şartıyla, zimmet veya miktarının kurum içi kayıtlardan ortaya çıkarılması hâlinde de eylemin nitelikli zimmet olarak kabulü mümkün hâle gelmiştir.</p>

<p>Dolandırıcılık suçu ise TCK'nın 157. maddesinde;</p>

<p>"Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir." şeklinde düzenlenmiş, 158. maddesinde ise suçun nitelikli hâlleri sayılmıştır.</p>

<p>Mal varlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;</p>

<p>a) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,</p>

<p>b) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,</p>

<p>c) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,</p>

<p>Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.</p>

<p>Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik bir zarar olmalıdır.</p>

<p>Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu diğer mal varlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece mal varlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır.</p>

<p>5237 sayılı TCK'nın 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olmasına göre, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir.</p>

<p>Kanun koyucu anılan maddede hilenin tanımını yapmayarak suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.</p>

<p>"Hile", Türk Dili Kurumu sözlüğünde; "Birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika" (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s. 891.) şeklinde, uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; "Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez." biçiminde tanımlanmıştır.</p>

<p>Öğretide de hile ile ilgili olarak; "Olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir." (Sulhi Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler 2004, s. 453.), "Hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir." (Nur Centel/Hamide Zafer/Özlem Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, Cilt I, Beta Yayınevi, 4. Baskı, Eylül 2017, ..., s. 502-503.) biçiminde tanımlara yer verilmiştir.</p>

<p>Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler göz önünde bulundurulduğunda; hile, maddi olmayan yollarla karşısındakini aldatan, hataya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkânlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.</p>

<p>Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide şu görüşlere de yer verilmiştir: "Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir." (Veli Özer Özbek/Koray Doğan/Pınar Bacaksız, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 15. Baskı, ... 2020, s. 717.), "Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır." (Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Yetkin Yayınevi, 13. Baskı, ... 2020, s. 439.), "Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir." (Centel/Zafer/Çakmut, s. 509.).</p>

<p>Esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı konusunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, bu konuda olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır.</p>

<p>Uyuşmazlık konusunu ilgilendiren "kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık" suçu ise suç tarihinde yürürlükte bulunan TCK'nın 158. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde;</p>

<p>(1) Dolandırıcılık suçunun; ...e- Kamu kurum ve kuruluşlarının zararına olarak, işlenmesi hâlinde, iki yıldan yedi yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.", son cümlesi ise "Ancak, ... (e), ... bentlerinde sayılan hâllerde hapis cezasının alt sınırı üç yıldan, adli para cezasının miktarı suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz." şeklinde iken, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 24.11.2016 tarihli ve 6763 sayılı Kanun'un 14. maddesi ile birinci fıkrada yer alan "iki yıldan yedi yıla" ibaresi "üç yıldan on yıla", son cümledeki "üç yıldan" ibaresi ise "dört yıldan" şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p>Diğer taraftan "elkoyma" ve "müsadere" kurumlarına değinilmesi, ardından elkonulan ancak müsadereye tabi tutulamaması nedeniyle iade edilmesi gereken eşya ve malvarlığı değerlerinin iade koşullarının irdelenmesi gerekmektedir.</p>

<p>Elkoyma, 5271 sayılı CMK'nın birinci kitabının "Koruma Tedbirleri" başlıklı dördüncü kısmının, "Arama ve Elkoyma" başlıklı dördüncü bölümünde, 123 ilâ 134. maddeler arasında düzenlenmiş bir koruma tedbiri olup "Ceza muhakemesinin yapılmasını veya yapılan muhakemenin sonunda verilecek kararın kâğıt üzerinde kalmamasını ve muhakeme masraflarının karşılanmasını sağlamak amacıyla, kural olarak ceza muhakemesinde karar verme yetkisini haiz olan yetkililer tarafından, gecikmede sakınca bulunan durumlarda geçici olarak başvurulan ve hükümden önce bazı temel hak ve hürriyetlere müdahaleyi gerektiren kanuni çarelere 'koruma tedbiri' denir" (Bahri Öztürk, Behiye Eker Kazancı, Sesim Soyer Güleç, Ceza Muhakemesi Hukukunda Koruma Tedbirleri, Seçkin, 2013, 1. Bası, s. 1).</p>

<p>CMK'nın 123. maddesine göre, ispat aracı olarak yararlı görülen ya da eşya veya kazanç müsaderesinin konusunu oluşturan malvarlığı değerleri muhafaza altına alınırken; yanında bulunduran kişinin rızasıyla teslim etmediği bu tür eşyaya elkonulabilmektedir. Aynı Kanun’un 127. maddesinde, hâkim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hâllerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile kolluk görevlilerinin elkoyma işlemini gerçekleştirebileceği belirtilmiştir. CMK'nın 128. maddesi uyarınca soruşturma veya kovuşturma konusu suçun işlendiğine ve bu suçlardan elde edildiğine dair somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebebi bulunan hallerde maddede sayılan malvarlığı değerlerine elkonulabilir.</p>

<p>Elkoyma, çoğu zaman bir suçun gerçekten işlenip işlenmediğinin belli olmadığı ya da işleme muhatap olan şüpheli tarafından işlendiğinin henüz yargı kararı ile sabit olmadığı hallerde, gecikmesinde sakınca bulunmasından dolayı görünüşte haklılıkla yetinilerek başvurulan bir koruma tedbiridir.</p>

<p>Müsadere ise, TCK'nın birinci kitabının "Yaptırımlar" başlıklı üçüncü kısmının, "Güvenlik Tedbirleri" başlıklı ikinci bölümünde, 54 ve 55. maddelerde düzenlenmiş bir güvenlik tedbiri olup "Güvenlik tedbiri, işlediği suçtan dolayı kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın, suç işleyen kişi hakkında ya da suç konusu ile veya suçun işlenmesinde kullanılan araçla ilgili olarak uygulanan, koruma veya iyileştirme amacına yönelik ceza hukuku yaptırımıdır" (İzzet Özgenç, Türk Ceza Kanunu Gazi Şerhi, Adalet Bakanlığı Yayınları, 3. Bası, ..., 2006, s. 627).<br />
Müsadere, konusu olan eşya ya da kazancın mülkiyetinin devlete geçmesi sonucunu doğurmakta olup "eşya müsaderesi"ni düzenleyen TCK'nın 54. maddesinin birinci fıkrasında, iyiniyetli üçüncü kişilere ait olmamak kaydıyla, kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen ya da suçtan meydana gelen eşyanın müsaderesine hükmolunacağı; suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanan eşyanın, kamu güvenliği, kamu sağlığı veya genel ahlak açısından tehlikeli olması durumunda müsadere edileceği; dördüncü fıkrasında ise üretimi, bulundurulması, kullanılması, taşınması, alım ve satımı suç oluşturan eşyanın müsadere edileceği hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda yer verilmeyen, ancak bazı özel kanunlarda yer verilmiş olan “kazanç müsaderesi kurumu”, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 55. maddesinde tüm suçları kapsayacak şekilde genişletilerek düzenlenmiştir.</p>

<p>TCK'nın "Kazanç müsaderesi" başlıklı 55. maddesi;</p>

<p>"(1) Suçun işlenmesi ile elde edilen veya suçun konusunu oluşturan ya da suçun işlenmesi için sağlanan maddi menfaatler ile bunların değerlendirilmesi veya dönüştürülmesi sonucu ortaya çıkan ekonomik kazançların müsaderesine karar verilir. Bu fıkra hükmüne göre müsadere kararı verilebilmesi için maddi menfaatin suçun mağduruna iade edilememesi gerekir.</p>

<p>(2) Müsadere konusu eşya veya maddi menfaatlere elkonulamadığı veya bunların merciine teslim edilmediği hallerde, bunların karşılığını oluşturan değerlerin müsaderesine hükmedilir" biçiminde iken, 5918 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle;</p>

<p>"(3) Bu madde kapsamına giren eşyanın müsadere edilebilmesi için, eşyayı sonradan iktisap eden kişinin 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun iyiniyetin korunmasına ilişkin hükümlerinden yararlanamıyor olması gerekir" şeklindeki fıkra eklenmiştir.<br />
Türk Ceza Kanunu'nda bir güvenlik tedbiri olarak düzenlenen kazanç müsaderesinin konusunu; bir suçun işlenmesi ile elde edilen veya suçun konusunu oluşturan ya da suçun işlenmesi için sağlanan maddi menfaatler ile bunların değerlendirilmesi veya dönüştürülmesi sonucu ortaya çıkan ekonomik kazançlar oluşturmaktadır. Bu durumda, suçun işlenmesi ile elde edilen bütün malvarlığı değerleri müsadere edilebilecektir.</p>

<p>Madde gerekçesinde de açıkça belirtildiği üzere; kazanç müsaderesi, suç işlemek yoluyla kazanç elde edilmesini engelleyecek etkin bir yaptırım olarak düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile güdülen temel amaç, suç işlemek yoluyla kazanç elde edilmesinin önüne geçilmesidir. Bu konu öğretide de aynı şekilde değerlendirilmiş, kazanç müsaderesiyle, suç işlemek suretiyle veya dolayısıyla elde edilmiş olan maddi menfaatin, kişinin yanında kâr olarak kalmasının önüne geçmenin amaçlandığı belirtilmiştir (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 3. Bası, ..., 2008, s. 685; Artuk – Gökçen - Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 3. Bası, ..., 2007, s. 1027).</p>

<p>TCK’nın 55. maddesi ile yapılan düzenlemenin temel amaçlarından birisi de mağdurun haklarının korunmasıdır. Bu husus, 55. maddenin 1. fıkrasının son cümlesinde; “… Bu fıkra hükmüne göre müsadere kararı verilebilmesi için maddi menfaatin suçun mağduruna iade edilememesi gerekir” hükmüne yer verilmek suretiyle vurgulanmıştır. Dolayısıyla, elkonulmuş olan maddi menfaatlerin suçun mağduruna iade edilebildiği veya iade edilebilme olanağının bulunduğu ya da suçun mağdurunun belli olduğu durumlarda kazanç müsaderesine hükmetmeye gerek kalmayacağından, müsadere kararı da verilemeyecektir. Çünkü, bu durumda suçun mağduru, kazanç müsaderesinin konusunu oluşturan değeri sanıktan talep etme hak ve olanağına sahip olduğundan, mağdurun hakları korunmuş olacak, bu suretle de suçtan elde edilen değer failin yanına kâr olarak kalmayacaktır.</p>

<p>5237 sayılı Kanun’un kazanç müsaderesini düzenleyen 55. maddesindeki “mağdur” ibaresi, dar anlamda suçtan zarar göreni de kapsayacak şekilde yorumlanmalı, işlenen suç nedeniyle elde edilen kazancın, meşru hak sahiplerinin belirlendiği veya belirlenme olanağının bulunduğu ahvalde kazanç müsaderesine hükmedilmemelidir.</p>

<p>Öte yandan; 55. maddenin 2. fıkrasıyla, eşya ve maddi menfaatlere el konulamadığı veya bunların mercisine teslim edilmediği durumlarda da, bunların karşılığını oluşturan değerlerin müsaderesine olanak tanınmıştır. Bu durumda dahi, suçtan mağdur olanın belirlenebildiği hâllerde müsadere kararı verilemeyeceğinde bir kuşku yoktur.</p>

<p>Yine, 55. maddenin 3. fıkrasıyla, bu madde kapsamına giren eşyanın müsadere edilebilmesi için, eşyayı sonradan iktisap eden kişinin 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun iyiniyetin korunmasına ilişkin hükümlerinden yararlanamıyor olması gerektiği hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>CMK'nın "Elkonulan eşyanın iadesi" başlıklı 131. maddesinde; şüpheliye, sanığa veya üçüncü kişilere ait elkonulmuş eşyanın, soruşturma ve kovuşturma bakımından muhafazasına gerek kalmaması veya müsadereye tâbi tutulmayacağının anlaşılması halinde, resen veya istem üzerine geri verilmesine Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından karar verileceği;</p>

<p>CMK'nın 128. maddesinde ise elkonulan eşya veya diğer malvarlığı değerlerinin, suçtan zarar gören mağdura ait olması ve bunlara delil olarak artık ihtiyaç bulunmaması halinde, sahibine iade edileceği düzenlenmiştir.</p>

<p>Bu hükümler uyarınca iade kararı verilebilmesi için, eşya ya da malvarlığı değerlerinin müsadereye tabi tutulamayacak olması ve aidiyetleri hususunda da herhangi bir kuşku bulunmaması gerekir. Aidiyetin ihtilaflı olduğu durumlarda ise hak sahibi olduğunu iddia eden kişi, aidiyete ilişkin uyuşmazlığın çözümü için hukuk mahkemelerine başvurmalıdır. Çünkü, ceza mahkemelerinin, elkonulan ancak müsaderesine tabi tutulmayacağı anlaşılan ve üzerinde hak iddia edilen eşya ya da malvarlığı değerlerinin aidiyeti hususundaki ihtilafları çözecek şekilde karar verme görevleri bulunmamaktadır. Öğretide de buna ilişkin olarak "Elkonulan eşyanın sahibine iadesi, eşyaya eski statüsünün kazandırılması anlamına gelir. Eşya üzerinde üçüncü kişilerin hak iddiaları varsa, bu durumda eşya doğrudan ilgisine verilmez. Bu uyuşmazlığın hukuk mahkemesinde çözüme bağlanmasından sonra hak sahibine verilmesi gerekir" şeklinde görüşler mevcuttur (Ahmet Gökcen, Ceza Muhakemesi Hukukunda Basit Elkoyma ve Postada Elkoyma, ... 1994, s. 162; Haluk Çolak - Mustafa Taşkın, Ceza Muhakemesi Kanunu Şerhi, 2. Bası, ... 2007, s. 596, naklen: Ali Parlar - Muzaffer Hatipoğlu, Ceza Muhakemesi Kanunu Yorumu, ... 2008, s. 522).</p>

<p>CMK'nın 256. maddesinin ikinci fıkrasında ise; kamu davası açılmış olup da iade edilmesi gereken eşya veya malvarlığı değerleri ile ilgili olarak esasla birlikte bir karar verilmemiş olması durumunda, mahkemece resen veya ilgililerin istemi üzerine bunların iadesine karar verileceği hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;</p>

<p>Çevre ve Orman Bakanlığında mutemet olan sanığın, 657 sayılı Kanun’un 4/B maddesi kapsamında sözleşmeli olarak çalışan personelin maaş işlemlerini yapmakla görevli olup suç tarihi olan 2003-2008 yılları arasında Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü (ÇYGM) ile Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde (DKMPGM), 2009-2011 yılları arasında ise DKMPGM’de sözleşmeli personelin maaş işlemlerini gerçekleştirdiği, DKMPGM tarafından 2011 yılına ilişkin bir kısım ödeme emri belgelerinde farklılıklar olduğunun tespit edilmesi üzerine inceleme yapılması için anılan Bakanlıkça müfettiş görevlendirildiği, müfettiş tarafından yapılan incelemelerde 4/B’li sözleşmeli personel maaş evrakının kurumda kalan nüshalarındaki toplam tutarlar ile saymanlıkça yapılan net ödeme tutarları arasında fark bulunduğu anlaşılınca sistemden alınan tahakkuk müzekkeresi ve verilen emirlerdeki net ödeme tutarlarının karşılaştırılması sonucunda sanık tarafından saymanlığa gönderilen belgelerin fazla ödemeye esas teşkil edecek şekilde kurumda kalan nüshalarına aykırı düzenlendiğinin belirlendiği, 4/B sözleşmeli personel maaş evrakında kurumda kalan nüshalara aykırı olarak arazi tazminatları üzerinden brüt ücretleri artırıp, yükseltilmiş ücretleri içerir maaş bordrosu, banka ödeme listesi ve ödeme emri belgesinin saymanlığa verildiği, anılan personelin arazi tazminatı gelir kaleminin yükseltilerek artırılmış ücrete bağlı olarak sosyal güvenlik prim tutarlarının usulsüz şekilde artırılarak kurumda kalan nüshalara aykırı ödeme emri belgesi, maaş bordrosu ve banka net ödeme listesi düzenlenerek bu belgelerin saymanlığa gönderildiği, usulsüz olarak arazi tazminatı ve seyyar görev tazminatı eklenmesine ilave olarak ilgili birimde çalışan sözleşmeli personel sayısının iki-üç katı fazla gösterilip bu şekilde artırılan ücret tutarlarına bağlı olarak ödenecek sosyal güvenlik prim tutarları da yükseltilerek kurumda kalan nüshalara aykırı maaş bordrosu, banka net ödeme listesi ve ödeme emri belgesi düzenlediği ve bu belgelerin saymanlığa gönderilerek devlet hazinesinden kurumun maaş hesabına aktarılacak maaş ve diğer ödemelere esas alındığı; sanığın, kurumda kalan nüshalarına aykırı olarak oluşturduğu ve saymanlığa gönderdiği belgeler üzerinde yapılan incelemeler sonucu düzenlenen kriminal raporuna göre; 2008 ve öncesi yıllarda düzenlenerek saymanlığa gönderilen ödeme emri belgelerinin ıslak imzalı olduğu, 2009-2011 yıllarındaki ödeme emri belgelerinin üzerindeki harcama yetkilisi ve gerçekleştirme görevlisi adına atılan imzaların renkli kopya yöntemiyle basıldığı, söz konusu imzaların belgelere imza atan şahısların orijinal imzalarının bilgisayar programları yardımıyla alınıp belgeler üzerine laser-jet yazıcı yardımıyla basılmasıyla oluşturulduğu, yine maaş bordroları ve banka net ödeme listeleri üzerindeki düzenleyen, gerçekleştirme görevlisi bölümündeki imzaların ise karbon nüshası olduğunun tespit edildiği, sanığın 2009-2011 yılları arasında düzenlenen ödeme emri belgelerini usulüne uygun olarak birim amirlerine imzalattıktan sonra ilgili imzaları kesip yeniden oluşturduğu ödeme emri belgelerindeki imza bölümlerine yapıştırarak bu belgenin renkli fotokopisini çektikten sonra söz konusu belgeyi saymanlığa gönderdiğini belirterek atılı eylemi gerçekleştirme şekline ilişkin kısmen farklı beyanda bulunmakla birlikte suçlamayı kabul ettiği olayda;</p>

<p>Sanığın, Çevre ve Orman Bakanlığı bünyesindeki bir kısım sözleşmeli personelin maaşları içerisinde yer alan arazi tazminatları, asgari geçim indirimleri, özel hizmet tazminatı ve proje ikramiyelerini olması gerekenden fazla hesaplayarak, proje teşvik fonunda usulsüzlük yaparak, ücretsiz izin ve istifa gibi sebeplerle maaş hesabı yapılmaması gereken personele maaş tahakkuk ederek, göreve yeni başlayan uzman yardımcısı personelin kısıt maaşları üzerinden usulsüzlük yaparak ödeme emri ile ekindeki maaş bordroları ve banka net ödeme listelerini kurumda kalan nüshalarına aykırı şekilde düzenlediği, bu şekilde tahakkuk ettirilen tutarın saymanlık tarafından onaylanmasından sonra bankaya yazılan ödeme talimatı ekinde yer alan banka hesap listesine kendisini, eşi tanık ...’yı, annesi tanık ...’yı, babasının kiracısı tanık ... ve yeğeni tanık ...'ı, aynı kurumda çalıştığı mutemet olan inceleme dışı sanık ...’ı ve şef ...’ü eklediği, böylece ödenmesi gereken paranın kurum maaş depo hesabından doğrudan maaş ödeme listesine eklenen sanık ... adı geçenlerin Vakıfbank ... Şubesi'ndeki maaş hesaplarına veya anılan bankanın başka şubelerindeki hesaplarına aktarılmasını sağlamak suretiyle sanığın toplam 6.341.339,00 TL kazanç elde ettiği anlaşılmakla; sanığın arazi tazminatları, asgari geçim indirimleri, özel hizmet tazminatı ve proje ikramiyelerini olması gerekenden fazla hesaplayarak, proje teşvik fonunda usulsüzlük yaparak, ücretsiz izin ve istifa gibi sebeplerle maaş hesabı yapılmaması gereken personele maaş tahakkuk ederek, göreve yeni başlayan uzman yardımcısı personelin kısıt maaşlarını usulsüz şekilde mükerrer hesaplayarak ve personel sayısını 2-3 kat artırarak elde ettiği söz konusu yararın, kendisine görevi gereği yasal olarak tevdi edilmiş paradan kaynaklanmaması ve bu paranın üzerinde koruma ve gözetim yükümlülüğünün de bulunmaması hususu nazara alındığında, sanığın eyleminin nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.</p>

<p>Öte yandan her ne kadar Yerel Mahkemece yapılan yargılama sonunda söz konusu eşyanın suçun işlenmesinde kullanıldığı belirtilerek TCK'nın 54/1. maddesi uyarınca müsaderesine karar verilmiş ise de sanığın teslim olduğunda müdafisi eşliğinde şahsına ait olduğunu belirterek rızasıyla teslim ettiği MacBook Air marka beyaz renkli notebook dizüstü bilgisayar, WD marka kırmızı renkli harici harddisk, kırmızı renkli FC ibareli Kingston marka flash bellekin adli emanetin 2012/444 sırasında kayıtlı olduğu, Mahkemece öncelikle anılan eşyanın suçun işlenmesinde nasıl kullanıldığı hususunun gerekçeleriyle açıklanmadığı anlaşılmakla; söz konusu eşyanın suçun işlenmesinde kullanıldığının anlaşılması veya TCK’nın 54. maddesinde belirtilen koşulların bulunması hâlinde müsadere edilebileceği, delil kabiliyetinin bulunduğunun anlaşılması hâlinde dosyada delil olarak saklanabileceği, aksi hâlde sahibine iade edileceği göz önüne alındığında gerekçesiz bir şekilde ve ne surette suçun işlenmesinde kullanıldığı açıklanmaksızın müsadere kararı verilemeyeceği; sanık müdafisinin başvurusu üzerine sanığın sipariş verdiği bir kısım eşyaların parasını söz konusu firmalara yatırmasına rağmen eşyanın henüz teslim edilmediğini belirterek sipariş verilen eşyaya el konulmasının talep edilmesi üzerine, sanığın sipariş verdiği ses sistemi, el yapımı özel buzdolabı ve eskitme usulü halının ücretini peşin ödediğinden bahisle bu paralara el konulmasına, şayet paralara el konulamadığı takdirde sanık tarafından satın alınan eşyaya el konulmasına karar verildiği, yapılan yargılama sonucu el konulan eşya hakkında herhangi bir karar verilmediği anlaşılmakla; TCK’nın 55. maddesi ve gerekçesi göz önüne alınarak elkonulmuş olan maddi menfaatlerin suçun mağduruna iade edilebildiği veya iade edilebilme olanağının bulunduğu ya da suçun mağdurunun belli olduğu durumlarda kazanç müsaderesine hükmedilemeyeceği de göz önünde bulundurulmak suretiyle el konulan eşya hakkında karar verilmesi gerektiği kabul edilmelidir.<br />
Ayrıca sanığın nitelikli dolandırıcılık suçunu TCK'nın 53/1-a maddesindeki hak ve yetkileri kötüye kullanmak suretiyle işlediği anlaşılmakla birlikte sanık hakkında aynı Kanun’un 53/5. maddesi uyarınca hak yoksunluğuna hükmedilmemiş ise de Yerel Mahkemece verilen direnme kararına konu hükmün yalnızca sanık müdafisi tarafından temyiz edildiği anlaşılmakla aleyhe temyiz olmamasından dolayı 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 326/son maddesi gereğince bu husus bozma nedeni yapılamayacağından sadece eleştiri konusu yapılmalıdır.</p>

<p>Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün sanığın eyleminin nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturması, müsaderesine karar verilen eşyanın suçun işlenmesinde ne şekilde kullanıldığının açıklanmaması ve el konulan adli emanette kayıtlı eşya hakkında bir karar verilmemesi isabetsizliklerinden bozulmasına, sanık hakkında TCK’nın 53/1-a ve 53/5. maddelerinin uygulanmaması isabetsiz ise de aleyhe temyiz bulunmadığından 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 326/son maddesi gereğince bu hususun eleştiri konusu yapılmasına karar verilmelidir.</p>

<p><strong>SONUÇ:</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1- ... 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 12.01.2016 tarihli ve 407-8 sayılı sanık hakkında nitelikli zimmet suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün sanığın eyleminin nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturması, müsaderesine karar verilen eşyanın suçun işlenmesinde ne şekilde kullanıldığının açıklanmaması ve el konulan adli emanette kayıtlı eşya hakkında bir karar verilmemesi isabetsizliklerinden BOZULMASINA,</p>

<p>2- Nitelikli dolandırıcılık suçunu TCK'nın 53/1-a maddesindeki hak ve yetkileri kötüye kullanmak suretiyle işleyen sanık hakkında TCK’nın 53/1-a ve 53/5. maddelerinin uygulanmaması isabetsiz ise de aleyhe temyiz bulunmadığından 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 326/son maddesi gereğince bu hususun ELEŞTİRİ KONUSU YAPILMASINA,</p>

<p>3- Dosyanın, mahalline gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 19.10.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2017728-e-2021487-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 28 Sep 2026 16:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/yargi/yargitay-s.jpg" type="image/jpeg" length="97812"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İşveren "bu ay maaş yerine prim verdim' diyerek maaşı eksik yatırabilir mi?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/isveren-bu-ay-maas-yerine-prim-verdim-diyerek-maasi-eksik-yatirabilir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/isveren-bu-ay-maas-yerine-prim-verdim-diyerek-maasi-eksik-yatirabilir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/isveren-bu-ay-maas-yerine-prim-verdim-diyerek-maasi-eksik-yatirabilir-mi</guid>
      <pubDate>Mon, 28 Sep 2026 09:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/NdkeVZBsnhY/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="26515"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İşveren Telefonunu Ver Mesajlarına Bakacağım Derse Kabul Etmek Zorunda mısınız?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/isveren-telefonunu-ver-mesajlarina-bakacagim-derse-kabul-etmek-zorunda-misiniz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/isveren-telefonunu-ver-mesajlarina-bakacagim-derse-kabul-etmek-zorunda-misiniz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Av. Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/isveren-telefonunu-ver-mesajlarina-bakacagim-derse-kabul-etmek-zorunda-misiniz</guid>
      <pubDate>Thu, 24 Sep 2026 16:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/xUxJh26h3SE/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="21118"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Apartmanda Gece Spor Yapmanın Hukuki Sınırı Var mı?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/apartmanda-gece-spor-yapmanin-hukuki-siniri-var-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/apartmanda-gece-spor-yapmanin-hukuki-siniri-var-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/apartmanda-gece-spor-yapmanin-hukuki-siniri-var-mi</guid>
      <pubDate>Wed, 23 Sep 2026 12:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/vHjj2YSaMYY/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="62441"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Temel Hak Ve Hürriyetlerin Sınırlandırılması Anayasa Madde 13]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/temel-hak-ve-hurriyetlerin-sinirlandirilmasi-anayasa-madde-13</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/temel-hak-ve-hurriyetlerin-sinirlandirilmasi-anayasa-madde-13" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/temel-hak-ve-hurriyetlerin-sinirlandirilmasi-anayasa-madde-13</guid>
      <pubDate>Tue, 22 Sep 2026 13:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/zzo_Q2fyy6E/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="68077"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Eşiniz Sürekli Telefonunuzu Kontrol Ediyorsa Bu Boşanma Sebebi midir?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esiniz-surekli-telefonunuzu-kontrol-ediyorsa-bu-bosanma-sebebi-midir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esiniz-surekli-telefonunuzu-kontrol-ediyorsa-bu-bosanma-sebebi-midir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esiniz-surekli-telefonunuzu-kontrol-ediyorsa-bu-bosanma-sebebi-midir</guid>
      <pubDate>Mon, 21 Sep 2026 18:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/0B-32EuotgQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="66872"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Alacaklıdan Kaçmak İçin Devredilen Tapu Geri Alınabilir mi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/alacaklidan-kacmak-icin-devredilen-tapu-geri-alinabilir-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/alacaklidan-kacmak-icin-devredilen-tapu-geri-alinabilir-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/alacaklidan-kacmak-icin-devredilen-tapu-geri-alinabilir-mi-1</guid>
      <pubDate>Sat, 19 Sep 2026 12:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Ofhr1d4UISA/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="70358"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Uzaktan Çalışmada İşverenin Kamera Açtırarak İşçiyi Denetlemesi Hukuka Uygun mu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/uzaktan-calismada-isverenin-kamera-actirarak-isciyi-denetlemesi-hukuka-uygun-mu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/uzaktan-calismada-isverenin-kamera-actirarak-isciyi-denetlemesi-hukuka-uygun-mu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/uzaktan-calismada-isverenin-kamera-actirarak-isciyi-denetlemesi-hukuka-uygun-mu</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 15:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/fqR8FfNaZb0/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="69769"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Barışma ve Evlilik Beklentisiyle Devredilen Tapular İçin Açılan Tapu İptal Ve Tescil Davaları]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/barisma-ve-evlilik-beklentisiyle-devredilen-tapular-icin-acilan-tapu-iptal-ve-tescil-davalari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/barisma-ve-evlilik-beklentisiyle-devredilen-tapular-icin-acilan-tapu-iptal-ve-tescil-davalari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/barisma-ve-evlilik-beklentisiyle-devredilen-tapular-icin-acilan-tapu-iptal-ve-tescil-davalari</guid>
      <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 22:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/xpPUSEOCGYM/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="47664"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Alacaklıdan Kaçmak İçin Devredilen Tapu Geri Alınabilir mi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/alacaklidan-kacmak-icin-devredilen-tapu-geri-alinabilir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/alacaklidan-kacmak-icin-devredilen-tapu-geri-alinabilir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/alacaklidan-kacmak-icin-devredilen-tapu-geri-alinabilir-mi</guid>
      <pubDate>Wed, 16 Sep 2026 13:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/n5XxfI7M_tw/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="61578"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanmada Devam Eden Kredi Borcu Mal Paylaşımına Etki Eder mi?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmada-devam-eden-kredi-borcu-mal-paylasimina-etki-eder-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanmada-devam-eden-kredi-borcu-mal-paylasimina-etki-eder-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmada-devam-eden-kredi-borcu-mal-paylasimina-etki-eder-mi</guid>
      <pubDate>Tue, 15 Sep 2026 15:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/AqX-OBTJ_ws/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="74059"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;
                                

Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="82232"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="55753"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>

<p></p>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="41989"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="38886"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="41104"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="81769"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="54645"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="28639"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="20430"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="36539"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
