<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Fri, 18 Sep 2026 09:57:52 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2026/41 esas - 2026/107 karar sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202641-esas-2026107-karar-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202641-esas-2026107-karar-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 13/5/2026 tarihli, 2026/41 esas - 2026/107 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p><strong>Esas Sayısı</strong> <strong>:</strong> <strong>20</strong><strong>26/41</strong></p>

<p><strong>Karar</strong> <strong>Sayısı :</strong> <strong>202</strong><strong>6</strong><strong>/</strong><strong>107</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi :</strong> <strong>13</strong><strong>/</strong><strong>5</strong><strong>/202</strong><strong>6</strong></p>

<p><strong>R.G. Tarih - Sayı :</strong> <strong>18/9</strong><strong>/2026-</strong><strong>3337</strong><strong>4</strong></p>

<p><strong>İPTAL DAVASINI AÇAN:</strong> Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 132 milletvekili</p>

<p><strong>İPTAL DAVASININ KONUSU:</strong> 5/4/2024 tarihli ve (158) numaralı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 26. maddesiyle 10/7/2018 tarihli ve 30474 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan (1) numaralı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 160. maddesine eklenen (10) numaralı fıkranın Anayasa’nın 8., 104. ve 128. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>I.</strong> <strong>İPTALİ</strong> <strong>İSTE</strong><strong>NEN CUMHURBAŞKANLIĞI KARARNAMESİ</strong> <strong>KURALI</strong></p>

<p>Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin (CBK) 26. maddesiyle (1) numaralı CBK’nın 160. maddesine eklenen (10) numaralı fıkra şöyledir:</p>

<p>“<i><strong><u>(10)</u></strong></i> <i>(</i><i>Ek:RG</i><i>-6/4/2024-32512-CK-158/26</i> <i>md.</i><i>)</i> <i><strong><u>Bakanlıkta, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ek</u></strong></i> <i><strong><u>26</u></strong></i> <i><strong><u>ncı</u></strong></i> <i><strong><u>maddesine göre sözleşme ile yerli veya yabancı uzman istihdam edilebilir.</u></strong></i>”</p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p><strong>1.</strong> Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Hasan Tahsin GÖKCAN, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL ve Ömer ÇINAR’ın katılımlarıyla 30/5/2024 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. AYIRMA VE ESASA KAYIT KARARI</strong></p>

<p><strong>2.</strong> 5/4/2024 tarihli ve (158) numaralı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 26. maddesiyle 10/7/2018 tarihli ve 30474 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan (1) numaralı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 160. maddesine eklenen (10) numaralı fıkranın iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına ilişkin davanın E.2024/106 sayılı davadan ayrılmasına, yeni bir esasa kaydedilmesine ve esas incelemenin bu yeni esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine 25/12/2024 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV.</strong> <strong>ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p><strong>3.</strong> Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Emre DURSUN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava konusu CBK kuralı, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ile bunların gerekçeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>CBK’ların</strong> <strong>Anayasal Çerçevesi ve Yargısal</strong> <strong>Denetimi</strong></p>

<p><strong>4.</strong> Anayasa Mahkemesi CBK’ların anayasal çerçevesini ve yargısal denetimine ilişkin ilkeleri daha önceki kararlarında belirlemiştir. Buna göre CBK’ların yargısal denetiminde öncelikle Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının birinci ila dördüncü cümlelerinde belirtilen konu bakımından yetki kurallarına uygunluğunun ele alınması gerekmekte olup bu kapsamda düzenlemenin yürütme yetkisine ilişkin olması, Anayasa’nın İkinci Kısmı’nın Birinci ve İkinci Bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle Dördüncü Bölümü’nde yer alan siyasi haklar ve ödevlerle ilgili olmaması, Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen ya da kanunda açıkça düzenlenen konulara ilişkin olmaması gerekir. Anılan fıkra yönünden herhangi bir aykırılık tespit edilmemesi durumunda ise bu defa CBK’ların içerik yönünden Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmalıdır (AYM, E.2019/78, K.2020/6, 23/1/2020, §§ 3-13; E.2019/31, K.2020/5, 23/1/2020, §§ 3-13; E.2018/119, K.2020/25, 11/6/2020, §§ 3-13; E.2018/155, K.2020/27, 11/6/2020, §§ 3-13).</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>CBK’nın</strong> <strong>26. Maddesiyle (1) Numaralı</strong> <strong>CBK’nın</strong> <strong>160. Maddesine Eklenen (10) Numaralı Fıkranın</strong> <strong>İncelenmesi</strong></p>

<p><strong>1. Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p><strong>5.</strong> Dava konusu kural, Dışişleri Bakanlığında (Bakanlık), 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin (KHK) ek 26. maddesine göre sözleşme ile yerli veya yabancı uzman istihdam edilebilmesini öngörmektedir.</p>

<p><strong>6.</strong> Kuralın atıfta bulunduğu anılan KHK’nın ek 26. maddesinin birinci fıkrasında Cumhurbaşkanlığı, bakanlıklar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarının teşkilatlanmasına ilişkin CBK’larda öngörülmesi kaydıyla 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve diğer kanunların sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki hükümlerine bağlı olmaksızın, özel bilgi ve uzmanlık gerektiren geçici mahiyetteki işlerde yerli veya yabancı personelin tam zamanlı, kısmi zamanlı veya projelerle sınırlı olarak sözleşmeyle istihdam edilebileceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p><strong>7.</strong> Anılan maddenin ikinci fıkrasında, bu madde kapsamında sözleşmeli olarak istihdam edilecek personele verilecek her türlü ödemeler dâhil ücretlerin söz konusu Kanun’un 4. maddesinin (B) bendine göre çalıştırılanlar için uygulanmakta olan sözleşme ücreti tavanının beş katını aşmamak üzere Cumhurbaşkanı veya yetkilendireceği makamca ilgililerin yürüteceği görevler gözönüne alınarak tespit edileceği düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>8.</strong> Maddenin üçüncü fıkrasında, madde kapsamında sözleşmeli olarak istihdam edilen personelin 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 4. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında sigortalı sayılacağı, dördüncü fıkrasında bu madde kapsamında kısmi zamanlı olarak çalıştırılanlar için iş sonu tazminatının ödenmeyeceği ve işsizlik sigortası priminin yatırılmayacağı, beşinci fıkrasında kanunlardaki özel hükümler saklı kalmak kaydıyla bu statüde çalıştırılmanın, sözleşme bitiminde kamu kurum ve kuruluşlarında herhangi bir pozisyon, kadro veya statüde çalışma açısından kazanılmış hak teşkil etmeyeceği, altıncı fıkrasında ise bu kapsamda istihdam edilecek personelde kurumsal hizmetlerin gerektirmesi hâlinde aranacak öğrenim ve yabancı dil bilgisi şartı ile diğer şartlar, bunların işe alınmaları, sınav ve istisnaları, sözleşme süre, usul ve esasları, görev, yetki ve yükümlülükleri, sözleşmelerinin feshi ile istihdamlarına dair diğer hususların kurumlarınca çıkarılan yönetmelikle belirleneceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p><strong>2.</strong> <strong>İptal Talebinin Gerekçesi</strong></p>

<p><strong>9.</strong> Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kuralla Bakanlıkta yerli ve yabancı sözleşmeli uzman personel istihdam edilebilmesinin öngörüldüğü, istihdamın nasıl yapılacağı konusunda ise 375 sayılı KHK’ya atıfta bulunulduğu ancak anılan KHK’ya atıfta bulunulmuş olmasının kanunla düzenlenme şartını sağlamadığı, kamu görevlilerinin niteliklerine, görev ve yetkilerine, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük işlerine ilişkin hususların münhasıran kanunla düzenlenmesi gerektiği, Cumhurbaşkanının bu konuda belirleme ve düzenleme yapma yetkisi bulunmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 8., 104. ve 128. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>3</strong><strong>.</strong> <strong>Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p><strong>a</strong><strong>. Kuralın Konu Bakımından Yetki Yönünden İncelenmesi</strong></p>

<p><strong>10.</strong> Dava dilekçesinde konu bakımından yetki yönünden kuralın Anayasa’nın 8. ve 128. maddelerine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de CBK’ya ilişkin konu bakımından yetki kuralları Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasında düzenlendiğinden bu husustaki inceleme anılan fıkra kapsamında yapılacaktır.</p>

<p><strong>11.</strong> Personel istihdamı idarenin teşkilat yapısıyla ilgili olup idarenin kuruluş ve görevlerinin bir parçasını teşkil etmektedir (AYM, E.2018/123, K.2022/138, 9/11/2022, § 55).</p>

<p><strong>12.</strong> Bu itibarla Bakanlıkta, 375 sayılı KHK’nın ek 26. maddesine göre sözleşme ile yerli veya yabancı uzman istihdam edilebilmesini öngören dava konusu kural, Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının birinci cümlesi kapsamında <i>yürütme yetkisine ilişkin bir konuyu</i> düzenlemektedir.</p>

<p><strong>13.</strong> Öte yandan kuralın Bakanlıkta anılan KHK’nın ek 26. maddesine göre sözleşme ile yerli veya yabancı uzman istihdam edilebilmesi amacıyla ihdas edildiği anlaşılmaktadır. Bu yönüyle kural, söz konusu personelin mali ve diğer özlük hakları açısından yeni bir hukuki durum oluşmasına neden olmadığından mülkiyet hakkına ilişkin bir hususu düzenlememektedir (benzer yöndeki karar için bkz. AYM, E.2024/201, K.2025/262, 11/12/2025, § 13).</p>

<p><strong>14.</strong> Bu itibarla kural, Anayasa’nın CBK ile düzenlenmesi yasaklanan İkinci Kısmı’nın Birinci ve İkinci Bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle Dördüncü Bölümü’nde yer alan siyasi haklar ve ödevler ile ilgili herhangi bir düzenleme içermemektedir.</p>

<p><strong>15.</strong> Anayasa’nın 123. maddesinin birinci fıkrasına göre “<i>İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir.</i>” Ancak Anayasa’nın 106. maddesinin on birinci fıkrasında “<i>Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenir.</i>” denilmek suretiyle bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması yönünden CBK’larla düzenleme yapılmasına açıkça izin verilmiştir.</p>

<p><strong>16.</strong> Bu bağlamda Anayasa’nın CBK’lar tarafından düzenleneceğini özel olarak öngördüğü bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulmasının düzenlenmesi kapsamında, bu konularla sınırlı olmak üzere Anayasa’nın 123. maddesinin anılan hükmünde belirtilen hususlarda düzenleme yapılabilir (AYM, E.2019/31, K.2020/5, 23/1/2020, § 31).</p>

<p><strong>17.</strong> Bakanlıkta sözleşmeli personel çalıştırılabilmesine ilişkin konunun Anayasa’nın 106. maddesinin on birinci fıkrası uyarınca CBK’yla düzenlenmesi açıkça hükme bağlanmış olan, bakanlıklara dair yetki kapsamında kaldığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla kuralın Anayasa’nın 106. maddesinin on birinci fıkrasıyla bağlantılı olarak 104. maddesinin on yedinci fıkrasının üçüncü cümlesine aykırı bir yönü de bulunmamaktadır.</p>

<p><strong>18.</strong> Kuralın atıfta bulunduğu KHK’nın ek 26. maddesinde Cumhurbaşkanlığı, bakanlıklar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarında sözleşmeli personel istihdam edilebilmesi için bu hususun anılan kurum ve kuruluşların teşkilatlanmasına ilişkin CBK’larda öngörülmesi şartı aranmaktadır. Dolayısıyla Bakanlıkta sözleşmeli personel çalıştırılabilmesi için KHK hükmüne atıfta bulunan kuralın kanunda açıkça düzenlenen bir konuya ilişkin olmadığı anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>19.</strong> Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasına aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.</p>

<p>Engin YILDIRIM, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ ve Kenan YAŞAR bu görüşe katılmamışlardır.</p>

<p><strong>b</strong><strong>. Kuralın İçerik Yönünden İncelenmesi</strong></p>

<p><strong>20.</strong> 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 2. maddesi yönünden incelenmiştir.</p>

<p><strong>21.</strong> Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuki güvenliği sağlayan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuk kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir.</p>

<p><strong>22.</strong> Hukuk devletinin temel unsurlarından biri belirlilik ilkesidir.<i> </i>Anayasa Mahkemesinin yerleşik kararlarına göre anılan ilke,<i> </i>yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olmasını gerektirir.</p>

<p><strong>23.</strong> Anılan ilkenin yürütmenin asli düzenleyici işlemi niteliğinde olan CBK’lar bakımından da geçerli olduğunda şüphe bulunmamaktadır (AYM, E.2022/113, K.2023/112, 22/6/2023, § 29; E.2018/125, K.2020/4, 22/1/2020, § 28).</p>

<p><strong>24.</strong> Dava konusu kuralla Bakanlıkta sözleşmeli personel çalıştırılabilmesi amacıyla 375 sayılı KHK’nın ek 26. maddesine atıfta bulunulmaktadır. Dolayısıyla belirlilik ilkesi gereğince kuralın atıfta bulunduğu KHK hükmünde anılan personelin istihdamına ve bununla bağlantılı olarak hukuki statülerine ilişkin temel ilkeler, hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olarak belirlenmelidir.</p>

<p><strong>25.</strong> Bu bağlamda söz konusu KHK’nın ek 26. maddesinde anılan madde kapsamında personel istihdamına ilişkin usul ve esasların açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel bir şekilde tespit edildiği görüldüğünden kural bu yönüyle bir belirsizlik içermemektedir.</p>

<p><strong>26.</strong> Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.</p>

<p><strong>V.</strong> <strong>YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI TALEBİ</strong></p>

<p>27. Dava dilekçesinde özetle, dava konusu kuralın uygulanması hâlinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğabileceği belirtilerek yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talep edilmiştir.</p>

<p>5/4/2024 tarihli ve (158) numaralı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 26. maddesiyle 10/7/2018 tarihli ve 30474 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan (1) numaralı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 160. maddesine eklenen (10) numaralı fıkraya yönelik iptal talebi 13/5/2026 tarihli ve E.2026/41, K.2026/107 sayılı kararla reddedildiğinden bu fıkraya ilişkin yürürlüğün durdurulması talebinin REDDİNE 13/5/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>VI</strong><strong>. HÜKÜM</strong></p>

<p>5/4/2024 tarihli ve (158) numaralı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 26. maddesiyle 10/7/2018 tarihli ve 30474 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan (1) numaralı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 160. maddesine eklenen (10) numaralı fıkranın;</p>

<p><strong>A.</strong> Konu bakımından yetki yönünden Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE, Engin YILDIRIM, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ ile Kenan YAŞAR’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,</p>

<p><strong>B.</strong> İçeriği itibarıyla Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>13/5/2026 tarihinde karar verildi.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
   <td>
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Muhterem İNCE</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td></td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td></td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Şaban KAZDAL</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>KARŞI OY GEREKÇESİ</strong></p>

<p>1. 5/4/2024 tarihli ve (158) numaralı <i>Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi</i>’nin 26. maddesiyle 10/7/2018 tarihli ve (1) numaralı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 160. maddesine eklenen (10) numaralı fıkranın, konu bakımından yetki yönünden Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin reddine ilişkin çoğunluk görüşüne iştirak edilmemiştir.</p>

<p>2. Dava konusu kuralda, Bakanlıkta 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 26. maddesine göre sözleşme ile yerli veya yabancı uzman istihdam edilebileceği düzenlenmiştir.</p>

<p>3. 375 sayılı KHK’nın ek 26. maddesinin birinci fıkrasında, Cumhurbaşkanlığı, bakanlıklar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarının teşkilatlanmalarına ilişkin Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinde öngörülmesi kaydıyla; 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve diğer kanunların sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki hükümlerine bağlı olmaksızın, özel bilgi ve uzmanlık gerektiren geçici mahiyetteki işlerde, yerli veya yabancı personelin tam zamanlı, kısmi zamanlı veya projelerle sınırlı olarak sözleşmeyle istihdam edilebileceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p>4. Aynı maddenin devamında, bu personele yapılacak her türlü ödemeler dâhil ücretlerin 657 sayılı Kanun’un 4. maddesinin (B) bendine göre çalıştırılanlar için uygulanmakta olan sözleşme ücreti tavanının beş katını aşmamak üzere Cumhurbaşkanı veya yetkilendireceği makamca belirleneceği; bu personelin 5510 sayılı Kanun’un 4. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında sigortalı sayılacağı; kısmi zamanlı çalıştırılanlar için iş sonu tazminatı ödenmeyeceği ve işsizlik sigortası primi yatırılmayacağı; bu statüde çalıştırılmanın sözleşme bitiminde herhangi bir pozisyon, kadro veya statüde çalışma bakımından kazanılmış hak teşkil etmeyeceği düzenlenmiştir.</p>

<p>5. Maddenin son fıkrasında ise bu kapsamda istihdam edilecek personelde aranacak öğrenim ve yabancı dil bilgisi şartı ile diğer şartların, bunların işe alınmaları, sınav ve istisnaları, sözleşme süre, usul ve esasları, görev, yetki ve yükümlülükleri, sözleşmelerinin feshi ile istihdamlarına dair diğer hususların kurumlarınca çıkarılan yönetmelikle belirleneceği öngörülmüştür.</p>

<p>6<strong>.</strong> Bu düzenleme yapısı karşısında dava konusu CBK kuralı, yalnızca açıklayıcı veya hatırlatıcı nitelikte bir atıf hükmü olarak görülemez. Zira 375 sayılı KHK’nın ek 26. maddesi, uygulama alanını Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinde öngörülme şartına bağlamıştır. Başka bir ifadeyle dava konusu CBK hükmü bulunmadıkça, Bakanlıkta ek 26. madde kapsamında sözleşme ile yerli veya yabancı uzman istihdam edilmesi mümkün değildir.</p>

<p>7. Dolayısıyla CBK hükmü, Bakanlık bakımından yeni bir personel statüsünü ve bu statüye bağlı mali, sosyal ve hukuki sonuçları uygulanabilir hâle getiren kurucu unsurdur. Bu yönüyle kural, idarenin teşkilat yapısını belirlemenin ötesine geçmekte; kamu hizmetlerinin kim tarafından, hangi statüde, hangi mali ve sosyal haklarla ve hangi güvenceler altında yürütüleceğini belirlemektedir.</p>

<p>8. Kuşkusuz bakanlıklarda personel istihdam edilmesine ilişkin düzenlemelerin idarenin örgütlenmesiyle bağlantısı bulunmaktadır. Ancak bu bağlantı, her türlü personel rejimi düzenlemesinin Anayasa’nın 106. maddesinin on birinci fıkrası kapsamında CBK ile yapılabileceği anlamına gelmez. Anayasa’nın 106. maddesi bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görev ve yetkileri ile teşkilat yapısının CBK ile düzenlenmesine izin vermekte; kamu personelinin statüsü, hakları, yükümlülükleri ve mali rejimi bakımından Anayasa’nın 104. ve 128. maddelerinde öngörülen kanunilik güvencesini ortadan kaldırmamaktadır.</p>

<p>9. Anayasa’nın 128. maddesi uyarınca devletin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür. Aynı maddede memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hak ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük işlerinin kanunla düzenleneceği açıkça belirtilmiştir.</p>

<p>10. Dışişleri Bakanlığı bünyesinde yürütülecek uzmanlık hizmetlerinin kamu hizmeti niteliği tartışmasızdır. Bu hizmetlerde görev alacak kişilerin 657 sayılı Kanun ve diğer kanunların sözleşmeli personele ilişkin hükümlerine bağlı olmaksızın, ayrıksı bir sözleşmeli personel rejimi içinde istihdam edilmesi; sözleşmenin süresi, feshi, görev ve yükümlülükleri, ücret sınırı, sosyal güvenlik durumu, tazminat ve kazanılmış hak doğurmama sonuçlarıyla birlikte personel statüsünün temel unsurlarına ilişkindir.</p>

<p>11. Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının üçüncü cümlesinde, Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamayacağı hükme bağlanmıştır. Kamu hizmetinde görevlendirilecek personelin statüsü, hak ve yükümlülükleri ile özlük ve mali hakları, Anayasa’nın 128. maddesi gereğince münhasıran kanunla düzenlenmesi gereken konulardandır.</p>

<p>12. Öte yandan aynı fıkranın dördüncü cümlesi uyarınca kanunda açıkça düzenlenen konularda da Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. 375 sayılı KHK’nın ek 26. maddesinde bu personel rejiminin temel unsurları açıkça düzenlenmiştir. Kanun hükmünün, uygulanabilirliği CBK’da öngörülme şartına bağlamış olması, açıkça kanunla düzenlenen bir alanı CBK alanına dönüştürmez. Kanun koyucu, Anayasa’nın kanunla düzenlenmesini zorunlu tuttuğu bir konunun kurucu unsurunu CBK’ya bırakarak konu bakımından yetki sınırını genişletemez.</p>

<p>13. Kural ayrıca, atıf yoluyla da olsa, personele yapılacak ödemeler, iş sonu tazminatı, işsizlik sigortası primi, sosyal güvenlik statüsü ve sözleşme sonunda kazanılmış hak doğup doğmayacağı gibi mali sonuçları Bakanlık bakımından yürürlüğe sokmaktadır. Bu mali sonuçlar, mülkiyet hakkı ve hukuki güvenlik bakımından doğrudan etkiler doğurduğu gibi; sözleşme ile çalışma koşullarının belirlenmesi yönünden Anayasa’nın 48. ve 49. maddelerinde güvence altına alınan sözleşme özgürlüğü ve çalışma hakkı alanına da temas etmektedir. Bu haklara yönelik sınırlamaların Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca kanunla yapılması gerekir.</p>

<p>14. Atıf yapılan kanun hükmünün varlığı, CBK kuralını konu bakımından yetkili hâle getirmemektedir. Çünkü somut olayda kanun hükmü, ancak CBK’da öngörülmesi hâlinde uygulanabilen bir rejim kurmuştur. Bu durumda CBK, yalnızca mevcut bir kanun hükmünü tekrar etmemekte; Bakanlık bakımından söz konusu istihdam rejiminin uygulanmasının anayasal ve hukuki kapısını açmaktadır. Bu kapının CBK ile açılması, Anayasa’nın münhasıran kanun alanı olarak koruduğu personel statüsü ve temel hak güvenceleriyle bağdaşmamaktadır.</p>

<p>15. Bu nedenle dava konusu kuralın Anayasa’nın 106. maddesinin on birinci fıkrası kapsamında salt teşkilat düzenlemesi olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Kural, Bakanlığın teşkilat şemasını veya idari birimlerini belirlemekle sınırlı kalmamakta; Bakanlıkta görev yapacak uzmanların hukuki statüsünü ve bu statünün mali, sosyal ve sözleşmesel sonuçlarını belirleyen personel rejimini Bakanlık bakımından uygulanabilir hâle getirmektedir.</p>

<p>16. Açıklanan nedenlerle, 5/4/2024 tarihli ve (158) numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 26. maddesiyle (1) numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 160. maddesine eklenen (10) numaralı fıkranın konu bakımından yetki yönünden Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının ikinci, üçüncü ve dördüncü cümlelerine aykırı olduğu kanaatiyle çoğunluk görüşüne iştirak edilmemiştir. ​</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td></td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p>1. Mahkememiz çoğunluğunun 5/4/2024 tarihli ve (158) numaralı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 26. maddesiyle (1) numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 160. maddesine eklenen (10) numaralı fıkranın konu bakımından yetki yönünden Anayasa’ya aykırı olmadığından iptal isteminin reddine ilişkin kanaatine katılmamaktayım.</p>

<p>2. Dava konusu kural Dışişleri Bakanlığında, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 26. maddesine göre sözleşme ile yerli veya yabancı uzman istihdam edilmesine imkan vermektedir. 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin ek 26. maddesi tam zamanlı, kısmi zamanlı ya da sadece bazı projelerde yerli ve yabancı sözleşmeli personel istihdamını, aralarında ücretleri de olmak üzere bunların bazı özlük haklarını, istihdam edilecek personelde aranacak şartları ve mesleğe giriş sınavı ile sözleşmenin feshini düzenlemektedir.</p>

<p>3. Bu yönü ile bakıldığında dava konusu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi hükmü ile çalıştırılmasına müsaade edilen personelin Anayasa’nın 128. maddesi kapsamında görülmesi söz konusu değilse de kuralla çalışma ve sözleşme özgürlüğü ile çalışma hakkı ve ödevi başlıklı Anayasa’nın 48. ve 49. maddeleri bağlamında düzenlemeler yapılmaktadır.</p>

<p>4. Dava konusu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi hükmü bu konuyu düzenlemeyip esasında atıf yaptığı 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin ek 26. maddesini devreye sokmaktadır. Sözleşme ile istihdamı ve bu şekilde çalıştırılan kişilerin ücretleri başta olmak üzere bazı özlük haklarını ve aynı zamanda mülkiyet hakkı gibi bir konuyu düzenlemesi gerekçesiyle dava konusu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi hükmünün mülkiyet hakkına yönelik düzenleme yapması yanında çalışma ve sözleşme özgürlüğünün sınırlandırılmasına ilişkin kuralları da bünyesinde barındırdığı görülmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>5. Bu yönü ile dava konusu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi hükmü konu bakımından yetki yönüyle Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının ikinci ve üçüncü cümlelerine aykırılık taşıdığından iptali gerekmektedir.</p>

<p>Üye</p>

<p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>KARŞIOY</strong></p>

<p>1. Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde Değişiklik Yapılmasına Dair (158) numaralı CBK’nın 26. maddesiyle (1) numaralı CBK’nın 160. maddesine eklenen (10) numaralı fıkranın, konu bakımından yetki yönünden Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin reddine ilişkin çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.</p>

<p>2. Dava konusu kural, Dışişleri Bakanlığında 375 sayılı KHK’nın ek 26. maddesi uyarınca sözleşmeli yerli veya yabancı uzman istihdam edilmesini düzenlemektedir. Ancak ek 26. maddenin birinci fıkrası incelendiğinde görülecektir ki, bu istihdam imkânının kullanılabilmesi doğrudan ilgili kurumun teşkilat kararnamesinde bu yönde bir hüküm bulunması şartına bağlanmıştır.</p>

<p>3. Dava konusu kuralın gerçek hukuki niteliğini de tam olarak bu şart belirlemektedir. Söz konusu kanun hükmü, tek başına hiçbir bakanlıkta uygulanma kabiliyetine sahip değildir; işlerlik kazanması tamamen bir CBK düzenlemesinin varlığına muhtaç bırakılmıştır. Dolayısıyla karşımızdaki kural, kanunda zaten var olanı sadece hatırlatan ya da tekrarlayan pasif bir atıf maddesi değildir. Aksine, ek 26. maddedeki rejimini Dışişleri Bakanlığı özelinde ilk kez canlandıran ve hukuken sonuç doğurur hâle getiren kurucu bir işlemdir.</p>

<p>4. Çoğunluk kararında, Mahkememizin E.2024/201, K.2025/262 sayılı kararı emsal gösterilerek bu dosyada da yetki yönünden bir aykırılık bulunmadığı savunulmaktadır. Ne var ki anılan emsal karar ile bakmakta olduğumuz dava arasında çok temel yapısal fark vardır. Emsal karara konu olan ek 28. madde, CBK’da ayrıca öngörülme şartına tabi tutulmamıştı; yani orada CBK, zaten doğrudan uygulanabilir durumda olan bir kanun hükmünü teyit etmekten ibaretti. Buradaki ek 26. madde ise tam aksine, kendi uygulanabilirliğini bizzat bir CBK’nın varlığına şart koşmuştur.</p>

<p>5. Emsal karardaki CBK kuralı, kanunun zaten yürürlükte olduğu bir alanda sadece teşkilatlanmaya ilişkin bir düzenleme yapıyordu. Ek 26. madde ise CBK’da yer almadığı sürece hiçbir hukuki sonuç doğurmayan, CBK’yı kendi varlığının ön koşulu yapan bir kanun maddesidir. Bu yüzden emsal karardaki "kanunda açıkça düzenlenen bir konuya ilişkin olmadığı" yönündeki gerekçeyi, mantığı tamamen farklı olan bu kurala taşımak mümkün değildir.</p>

<p>6. Kanun koyucunun, kendi düzenlediği bir kuralın uygulanabilirliğini bir CBK çıkarılmasına bağlaması, Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasındaki sınırlar açısından oldukça tehlikeli bir yol açmaktadır. Bu anlayış kabul edilirse kanun koyucu, esasen yalnızca kanunla düzenlenmesi gereken ya da kanunda zaten düzenlenmiş olan her konuyu, "uygulanması CBK’ya bağlıdır" diyerek kararname alanına devredebilir. Bu mantık yürütüldüğünde Anayasa’daki sınırlamalar tümüyle işlevsiz kalması söz konusu olur.</p>

<p>7. Somut olaya baktığımızda; ek 26. madde sözleşmeli personelin ücret tavanını, sosyal güvenlik statüsünü, tazminatını ve özlük haklarını kendisi belirlemiş, CBK’ya sadece bu sistemin hangi kurumda uygulanacağını seçme yetkisi vermiştir. Fakat bu sistemin Bakanlıkta hayata geçmesi tamamen CBK’nın iradesine bırakıldığı için, personelin mali ve özlük haklarını Bakanlık nezdinde ilk kez doğuran işlem aslında bu CBK kuralı olmaktadır. Anayasa’nın 106. maddesinin on birinci fıkrasındaki teşkilatlanma yetkisi ise, mali ve özlük haklar rejimini bu derece doğrudan doğuran sonuçları kapsayacak kadar genişletilemez.</p>

<p>8. Sonuç olarak, dava konusu kural, kanunla açıkça düzenlenmiş bir alana ilişkin olduğundan Anayasa'ya aykırıdır. Çoğunluğun dayandığı emsal karar ise, somut olayla arasındaki hukuki nitelik farkı nedeniyle uygulanabilir değildir. Bu itibarla, kuralın Anayasa'nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının üçüncü ve dördüncü cümlelerine aykırı olduğu ve iptal edilmesi gerektiği düşüncesiyle çoğunluğun ret yönündeki kararına katılmıyoruz.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td></td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202641-esas-2026107-karar-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 09:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/yargi/anayasamahkemesikirmzis.jpg" type="image/jpeg" length="90569"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2025/247 esas - 2026/147 karar sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025247-esas-2026147-karar-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025247-esas-2026147-karar-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 25/6/2026 tarihli, 2025/247 esas - 2026/147 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p><strong>Esas Sayısı</strong> <strong>: 2025/</strong><strong>247</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı</strong> <strong>:</strong> <strong>2026/147</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi</strong> <strong>:</strong> <strong>25/6/2026</strong></p>

<p><strong>R.G. Tarih - Sayı : 18/9/2026-3337</strong><strong>4</strong></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN:</strong> İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 6. Ceza Dairesi</p>

<p><strong>İTİRAZIN KONUSU:</strong> 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 280. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (e) bendinde 24/12/2025 tarihli ve 7571 sayılı Kanun’un 25. maddesiyle yapılan ibare değişikliği öncesinde yer alan “<i>…(h) bentleri hariç…</i>” ibaresinin Anayasa’nın 10. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>OLAY:</strong> Konut dokunulmazlığının ihlali suçundan açılan davanın istinaf incelemesinde itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I.</strong> <strong>İPTALİ İSTENEN</strong> <strong>KANUN HÜK</strong><strong>M</strong><strong>Ü</strong></p>

<p>Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 280. maddesinin dava tarihindeki hâli şöyledir:</p>

<p>“<i>Bölge adliye mahkemesinde inceleme ve kovuşturma</i></p>

<p><i>Madde 280 – (1) Bölge adliye mahkemesi, dosyayı ve dosyayla birlikte sunulmuş olan delilleri inceledikten sonra;</i></p>

<p><i>a) İlk derece mahkemesinin kararında usule veya esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığını, delillerde veya işlemlerde herhangi bir eksiklik olmadığını, ispat bakımından değerlendirmenin yerinde olduğunu saptadığında istinaf başvurusunun esastan reddine,</i> <i>303 üncü</i> <i>maddenin birinci fıkrasının (a), (c), (d), (e), (f), (g) ve (h) bentlerinde yer alan ihlallerin varlığı hâlinde hukuka aykırılığın düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine,</i></p>

<p><i>b) (Ek: 20/7/2017-7035/15</i> <i>md.</i><i>) Cumhuriyet savcısının istinaf yoluna başvurma nedenine uygun olarak mahkumiyete konu suç için kanunda yazılı cezanın en alt derecesinin uygulanmasını uygun görmesi hâlinde, hukuka aykırılığın düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine,</i></p>

<p><i>c) (Ek:17/10/2019-7188/27</i> <i>md.</i><i>) Başka bir araştırmaya ihtiyaç duyulmadan cezayı kaldıran veya cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsî sebeplere ya da şahsî cezasızlık sebeplerine bağlı olarak daha az ceza verilmesini veya ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesini gerektiren hâllerde, hukuka aykırılığın düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine,</i></p>

<p><i>d) (Ek: 20/7/2017-7035/15</i> <i>md.</i><i>) Olayın daha fazla araştırılmasına ihtiyaç duyulmadan davanın reddine karar verilmesi veya güvenlik tedbirlerine ilişkin hatalı kararın düzeltilmesi gereken hâllerde hukuka aykırılığın düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine,</i></p>

<p><i>e) İlk derece mahkemesinin kararında 289 uncu maddenin birinci fıkrasının (g) ve</i> <i><strong><u>(h) bentleri hariç</u></strong></i> <i>diğer bentlerinde belirtilen bir hukuka aykırılık nedeninin bulunması hâlinde</i> <i>hükmün bozulmasına ve dosyanın yeniden incelenmek ve hükmolunmak üzere hükmü bozulan ilk derece mahkemesine veya kendi yargı çevresinde uygun göreceği diğer bir ilk derece mahkemesine gönderilmesine,</i></p>

<p><i>f) (Ek:17/10/2019-7188/27</i> <i>md.</i><i>) Soruşturma veya kovuşturma şartının gerçekleşmediğinin veya</i> <i>önödeme</i> <i>ve uzlaştırma usulünün uygulanmadığının anlaşılması ya da davanın ilk derece mahkemesinde görülmekte olan bir dava ile birlikte yürütülmesinin zorunlu olması hâlinde hükmün bozulmasına ve dosyanın yeniden incelenmek ve hükmolunmak üzere hükmü bozulan ilk derece mahkemesine veya kendi yargı çevresinde uygun göreceği diğer bir ilk derece mahkemesine gönderilmesine,</i></p>

<p><i>g) Diğer hâllerde, gerekli tedbirleri aldıktan sonra davanın yeniden görülmesine ve duruşma hazırlığı işlemlerine başlanmasına,</i></p>

<p><i>Karar verir.</i></p>

<p><i>(2) (Ek: 18/6/2014-6545/77</i> <i>md.</i><i>) Duruşma sonunda bölge adliye mahkemesi istinaf başvurusunu esastan reddeder veya ilk derece mahkemesi hükmünü kaldırarak yeniden hüküm kurar.</i></p>

<p><i>(3) (Ek: 20/7/2017-7035/15</i> <i>md.</i><i>) Birinci ve ikinci fıkra uyarınca verilen kararların sanık lehine olması hâlinde, bu hususların istinaf isteminde bulunmamış olan diğer sanıklara da uygulanma olanağı varsa bu sanıklar da istinaf isteminde bulunmuşçasına verilen kararlardan yararlanırlar</i><i>.</i>”</p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p><strong>1.</strong> Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 11/12/2025 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle sınırlama sorunu görüşülmüştür.</p>

<p><strong>2.</strong> Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, bu dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görev alanına giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte kurallardır.</p>

<p><strong>3.</strong> İtiraz yoluna başvuran Mahkeme 5271 sayılı Kanun’un 280. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (e) bendinde yer alan “<i>…(h) bentleri hariç…</i>” ibaresinin iptalini talep etmiştir. Anılan bentte ilk derece mahkemesinin kararında söz konusu Kanun’un 289. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (g) ve (h) bentleri hariç diğer bentlerinde belirtilen bir hukuka aykırılık nedeninin bulunması hâlinde hükmün bozulmasına ve dosyanın yeniden incelenmek ve hükmolunmak üzere hükmü bozulan ilk derece mahkemesine veya kendi yargı çevresinde uygun göreceği diğer bir ilk derece mahkemesine gönderilmesine karar verileceği öngörülmüştür.</p>

<p><strong>4.</strong> İtiraz konusu kuralda yer alan “<i>…bentleri hariç…</i>” ibaresi “<i>…(h)…</i>” ibaresinin yanı sıra itiraz konusu olmayan “<i>…(g)…</i>” ibaresi yönünden de geçerli, ortak kural niteliğindedir. Bu itibarla kuralın esasına ilişkin incelemenin “<i>…(h)…</i>” ibaresi ile sınırlı olarak yapılması gerekir.</p>

<p><strong>5.</strong> Açıklanan nedenle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 280. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (e) bendinde yer alan “<i>…(h) bentleri hariç…</i>” ibaresinin esasının incelenmesine, esasa ilişkin incelemenin anılan bentte yer alan “<i>…(h)…</i>” ibaresi ile sınırlı olarak yapılmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p><strong>6.</strong> Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Muhammed Nuri ÖZGÜR tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>7.</strong> Somut norm denetiminde bakılmakta olan davada uygulanacak kuralın hâlihazırda yürürlükte bulunması veya yürürlükten kalkmış olması arasında esas olarak bir fark bulunmayıp itiraz başvurusunda bulunan mahkemece bakılmakta olan davada uygulanma imkânının devam etmesi yeterlidir. Nitekim Anayasa Mahkemesi daha önceki kararlarında da itiraz yoluna başvuran mahkemede uygulanacak kural olma niteliğini sürdüren mülga hükümlerin esasının incelenmesi gerektiğine karar vermiştir (AYM, E.2020/14, K.2020/58, 15/10/2020; E.2018/14, K.2018/112, 20/12/2018; E.2018/107, K.2018/114, 20/12/2018).</p>

<p><strong>8.</strong> Bununla birlikte yapılan yasal değişiklikler sonucunda itiraz konusu kuralın bakılmakta olan davada uygulanamayacak hâle gelmesi durumunda Anayasa Mahkemesi işin esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar vermektedir (AYM, E.2021/69, K.2022/50, 21/4/2022, §§ 10, 11).</p>

<p><strong>9.</strong> 5271 sayılı Kanun’un 280. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (e) bendinde ilk derece mahkemesinin kararında anılan Kanun’un 289. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (g) ve (h) bentleri hariç diğer bentlerinde belirtilen bir hukuka aykırılık nedeninin bulunması hâlinde hükmün bozulmasına ve dosyanın yeniden incelenmek ve hükmolunmak üzere hükmü bozulan ilk derece mahkemesine veya kendi yargı çevresinde uygun göreceği diğer bir ilk derece mahkemesine gönderilmesine bölge adliye mahkemesince karar verileceği hükme bağlanmıştır. Anılan bentte yer alan ve itiraz konusu kuralın da bulunduğu “<i>…maddenin birinci fıkrasının (g) ve (h) bentleri hariç diğer bentlerinde…</i>” ibaresi 24/12/2025 tarihli ve 7571 sayılı Kanun’un 25. maddesiyle “<i>…maddede…</i>” şeklinde değiştirilmiştir. Bu suretle bölge adliye mahkemesinin ilk derece mahkemesi kararını bozarak ilk derece mahkemesine veya kendi yargı çevresinde uygun göreceği diğer bir ilk derece mahkemesine göndermesine karar verebileceği hâllerin kapsamı genişletilmiştir.</p>

<p><strong>10.</strong> Kuralın usule yönelik olduğu ve usul kurallarının derhâl uygulandığı gözetildiğinde söz konusu değişiklik öncesine ilişkin olan kuralın bakılmakta olan davada uygulanma imkânının kalmadığı anlaşılmıştır.</p>

<p><strong>11.</strong> Açıklanan nedenle konusu kalmayan itiraz başvurusu hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar vermek gerekir.</p>

<p><strong>IV. HÜKÜM</strong></p>

<p>4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 280. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (e) bendinde 24/12/2025 tarihli ve 7571 sayılı Kanun’un 25. maddesiyle yapılan ibare değişikliği öncesinde yer alan “<i>…(h)…</i>” ibaresine ilişkin itiraz başvurusu hakkında KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA 25/6/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Başkan</p>

   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
   <td>
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
   <td>
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Engin YILDIRIM</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td></td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td></td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Şaban KAZDAL</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025247-esas-2026147-karar-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 09:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/yargi/anayasa-75.jpg" type="image/jpeg" length="28522"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2026/71 esas - 2026/148 karar sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202671-esas-2026148-karar-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202671-esas-2026148-karar-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 25/6/2026 tarihli, 2026/71 esas - 2026/148 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p><strong>Esas Sayısı</strong> <strong>: 202</strong><strong>6</strong><strong>/</strong><strong>71</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı</strong> <strong>:</strong> <strong>2026/148</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi</strong> <strong>:</strong> <strong>25/6/2026</strong></p>

<p><strong>R.G. Tarih - Sayı : 18/9/2026-3337</strong><strong>4</strong></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN:</strong> Şanlıurfa 1. Çocuk Mahkemesi</p>

<p><strong>İTİRAZIN KONUSU:</strong> 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 283. maddesinin Anayasa’nın 2., 5., 11. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>OLAY:</strong> Mala zarar verme suçundan açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I.</strong> <strong>İPTALİ İSTENEN</strong> <strong>KANUN </strong><strong>HÜKMÜ</strong></p>

<p>Kanun’un itiraz konusu 283. maddesi şöyledir:</p>

<p>“<i><strong><u>Sanık lehine başvurma hâlinde verilecek hüküm</u></strong></i></p>

<p><i><strong><u>Madde 283 – (1)</u></strong></i> <i><strong><u>İstinaf</u></strong></i> <i><strong><u>yoluna yalnız sanık lehine başvurulmuşsa, yeniden verilen hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz</u></strong></i><i><strong><u>.</u></strong></i>”</p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p><strong>1.</strong> Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 26/3/2026 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p><strong>2.</strong> Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Muhammed Nuri ÖZGÜR tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A. Genel Açıklama</strong></p>

<p><strong>3.</strong> 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Birinci Kitabı’nın “<i>Yaptırımlar</i>” başlıklı Üçüncü Kısmı’nın Birinci Bölümü’nde yer alan 45 ila 52. maddelerinde cezalar düzenlenmiştir. Anılan Kanun’un 45. maddesinde suç karşılığında uygulanan yaptırım olarak cezaların hapis ve adli para cezaları olduğu hükme bağlanmıştır.</p>

<p><strong>4.</strong> 5271 sayılı Kanun’un 223. maddesinin (1) numaralı fıkrasında duruşmanın sona erdiği açıklandıktan sonra hüküm verileceği; beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararlarının hüküm olduğu öngörülmüştür.</p>

<p><strong>5.</strong> Söz konusu Kanun’un 260. maddesinin (1) numaralı fıkrasında hâkim ve mahkeme kararlarına karşı Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve bu Kanun’a göre katılan sıfatını almış olanlar ile katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar için kanun yollarının açık olduğu düzenlenmiş; (3) numaralı fıkrasında ise Cumhuriyet savcısının sanık lehine olarak da kanun yollarına başvurabileceği belirtilmiştir.</p>

<p><strong>6.</strong> Kanun’un 272 ila 285. maddelerinde istinaf kanun yoluna ilişkin düzenlemeler öngörülmüştür. 272. maddenin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde ilk derece mahkemelerinden verilen hükümlere karşı istinaf yoluna başvurulabileceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p><strong>B. Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p><strong>7.</strong> 5271 sayılı Kanun’un itiraz konusu 283. maddesinde istinaf yoluna yalnız sanık lehine başvurulmuşsa yeniden verilen hükmün önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamayacağı öngörülmüştür.</p>

<p><strong>8.</strong> Kuralın gerekçesinde hükme karşı yalnız sanık, sanığın avukatı, yasal temsilcisi, eşi veya Cumhuriyet savcısı tarafından sanık yararına olarak istinaf kanun yoluna başvurulmuşsa bölge adliye mahkemesince yeniden verilecek hükmün ilk derece mahkemesince belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamayacağı ancak bu kuralın cezanın türü ve süresi bakımından geçerli olduğu, suçun niteliğine bir etkisinin bulunmadığı ifade edilmiştir. Bu itibarla kural uyarınca hükme karşı yalnız sanık lehine istinaf kanun yoluna başvurulmuşsa tür ve süre bakımından verilen cezadan daha ağır bir cezaya hükmedilmesi mümkün değil iken farklı nitelikte bir suçtan ceza verilmesine engel bir durum bulunmadığı anlaşılmıştır.</p>

<p><strong>9.</strong> Yargıtay kararlarında da aleyhe değiştirme yasağının kapsamının ilk hükümde belirlenen ceza ve yaptırım miktarıyla sınırlı olduğu, fiilin nitelendirilmesinin ve suç vasfının yasağın kapsamında değerlendirilemeyeceği, dolayısıyla mahkûmiyet kararına karşı yalnız sanık lehine kanun yoluna başvurulması durumunda fiilin farklı şekilde nitelendirilebileceği ancak ilk hükümde uygulanan cezai yaptırımın sanık aleyhine değiştirilemeyeceği kabul edilmiştir (birçok karar arasından Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E.2025/3-65, K.2025/345, 17/9/2025; E.2022/3-569, K.2023/503, 11/10/2023; E.2019/13-454, K.2023/324, 31/5/2023; E.2011/2-353, K.2012/129, 3/4/2012).</p>

<p><strong>C. İtirazın Gerekçesi</strong></p>

<p><strong>10.</strong> Başvuru kararında özetle; aleyhe değiştirme yasağının amacının, sanığın daha ağır bir cezaya hükmedilmeyeceği güvencesiyle kanun yollarına başvurmasına imkân tanımak olduğu, itiraz konusu kuralda aleyhe değiştirme yasağının konusunun yalnızca sonuç ceza miktarı olarak belirlendiği, ancak sanık lehine istinaf kanun yoluna başvurulması ve kararın bozulmasının infaz, koşullu salıverme, denetimli serbestlik, zamanaşımı, hak mahrumiyetleri, müsadere, af gibi diğer konularda sanığın aleyhine sonuç doğurabildiği, cezanın diğer sonuçları bakımından aleyhe bozma yasağının kabul edilmemesinin sanık lehine kanun yollarına başvurulmasını engelleyeceği, bu durumun mahkemeye erişim hakkıyla bağdaşmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 5., 11. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>Ç.</strong> <strong>Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p><strong>11.</strong> Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuki güvenliği sağlayan, hukuk kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir.</p>

<p><strong>12.</strong> Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri belirliliktir. Belirlilik ilkesi yalnızca yasal belirliliği değil daha geniş anlamda hukuki belirliliği de ifade etmektedir. Hukuki belirlilik ilkesinde asıl olan, bir hukuk normunun uygulanmasıyla ortaya çıkacak sonuçların o hukuk düzeninde öngörülebilir olmasıdır. Yasal düzenlemeye dayanarak erişilebilir, bilinebilir ve öngörülebilir olma gibi niteliklere ilişkin gereklilikleri karşılaması koşuluyla mahkeme içtihatları ve yürütmenin düzenleyici işlemleri ile de hukuki belirlilik sağlanabilir. Asıl olan muhtemel muhataplarının mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini öngörmelerini mümkün kılacak bir normun varlığıdır (AYM, <a href="https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/pages/search/Tumu?id=a2JiOjQ5ODM5MGM3LWU3NWEtZjExYy03MDBjLWQ0ODMzZDRkMTc3Mg&amp;type=NormDenetimi" rel="nofollow" target="_blank">E.2017/179</a>, K.2018/106, 8/11/2018, § 10; <a href="https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/pages/search/Tumu?id=a2JiOjczMDRkNTRmLTViYjctMDhkOC03Y2Y2LTU4NWNjZWZkNmM1MQ&amp;type=NormDenetimi" rel="nofollow" target="_blank">E.2017/21</a>, K.2020/77, 24/12/2020, § 247).</p>

<p><strong>13.</strong> İtiraz konusu kuralda, istinaf yoluna yalnızca sanık lehine başvurulması ve kararın bozulması hâlinde yeniden verilecek hükümle belirlenen cezanın önceki hükümde belirlenen cezadan daha ağır olamayacağı öngörülmüştür. Kuralda sanık lehine istinaf kanun yoluna başvurulması hâlinde yargılamada verilecek kararın kapsamının açık ve net olarak düzenlendiği gözetildiğinde kuralın belirli ve öngörülebilir nitelikte olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>14.</strong> Hukuk devleti ilkesi gereğince kanunlar kamu yararı amacıyla çıkarılır. Anayasa Mahkemesinin kararlarına göre kamu yararı genel bir ifadeyle bireysel, özel çıkarlardan ayrı ve bunlara üstün olan toplumsal yararı ifade etmektedir. Kanunun amaç ögesi bakımından Anayasa’ya aykırı olmaması için çıkarılmasında kamu yararı dışında bir amacın gözetilmemiş olması gerekir. Kanunun kamu yararı dışında bir amaçla yalnız özel çıkarlar için veya yalnızca belirli kişilerin yararına olarak çıkarılmış olduğu açıkça anlaşılabiliyorsa amaç unsuru bakımından Anayasa’ya aykırılık söz konusudur (AYM, <a href="https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/pages/search/Tumu?id=a2JiOjBiNDkyMmJlLTZlODgtYTNhNi1iYjE3LTE4NWU1ODgwOWEyNA&amp;type=NormDenetimi" rel="nofollow" target="_blank">E.2021/14</a>, K.2023/173, 11/10/2023, § 9). Açıklanan hâl dışında bir kanun hükmünün ülke gereksinimlerine uygun olup olmadığı, hangi araç ve yöntemlerle kamu yararının sağlanabileceği bir siyasi tercih sorunu olarak kanun koyucunun takdirinde olduğundan bu kapsamda kamu yararı değerlendirmesi yapmak anayasa yargısıyla bağdaşmaz (AYM, <a href="https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/pages/search/Tumu?id=a2JiOjYwZDVmOWU1LTM3MmUtOTFjMy0yYWVlLTBmMGM2YzI3M2MwOA&amp;type=NormDenetimi" rel="nofollow" target="_blank">E.2018/99</a>, K.<a href="https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/pages/search/Tumu?id=a2JiOjBiNDkyMmJlLTZlODgtYTNhNi1iYjE3LTE4NWU1ODgwOWEyNA&amp;type=NormDenetimi" rel="nofollow" target="_blank">2021/14</a>, 3/3/2021, § 102).</p>

<p><strong>15.</strong> Bu itibarla Anayasa’ya uygunluk denetiminde kuralın öngörülmesindeki kamu yararı anlayışının isabetli olup olmadığı değil incelenen kuralın kamu yararı dışında belirli bireylerin ya da grupların çıkarları gözetilerek yasalaştırılmış olup olmadığı incelenir. Başka bir ifadeyle bir kuralın Anayasa’ya aykırılık sorunu çözümlenirken kamu yararı konusunda Anayasa Mahkemesinin yapacağı inceleme, yalnızca kuralın kamu yararı amacıyla çıkarılıp çıkarılmadığının denetimiyle sınırlıdır (AYM, <a href="https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/pages/search/Tumu?id=a2JiOjYxYjhkN2JjLTkyNjItN2NiNy0zM2U3LTllOTA2MjRkYmEzYw&amp;type=NormDenetimi" rel="nofollow" target="_blank">E.2022/50</a>, K.2022/107, 28/9/2022, § 28).</p>

<p><strong>16.</strong> Kuralla yalnız sanık lehine istinaf kanun yoluna başvurulması durumunda daha ağır bir cezaya hükmedilemeyeceği öngörülmek suretiyle sanık lehine kanun yoluna başvurulmasının kolaylaştırılmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin veya maddi hata içeren hükümlerin kanun yolunda denetlenmesinin maddi gerçeğe ulaşılması ve yargılama sonucunda verilen kararların isabetli olmasına katkı sağlayacağı açıktır. Bu itibarla kuralla istinaf kanun yoluna başvurulması kolaylaştırılarak verilen hükmün denetlenmesiyle yargılama sürecinde ve verilen kararda yapılan hataların giderilmesine katkıda bulunulduğu ayrıca suç konusu fiilin hukuki niteliğinin doğru şekilde tespit edilerek maddi gerçeğe ulaşılması ile yaptırımın ceza dışındaki sonuçlarının eşit bir şekilde uygulanmasının sağlandığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kuralın kamu yararı dışında bir amaca yönelik olarak ihdas edildiği söylenemez.</p>

<p><strong>17.</strong> Kanun koyucu, takdir yetkisi kapsamındaki düzenlemeleri yaparken hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan ölçülülük ilkesiyle de bağlıdır. Bu ilke elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. <i>Elverişlilik</i> getirilen kuralın ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını, <i>gereklilik</i> getirilen kuralın ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını, <i>orantılılık</i> ise getirilen kural ile ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir. Bir kuralda öngörülen düzenleme ile ulaşılmak istenen amaç arasında da ölçülülük ilkesi gereğince makul bir dengenin bulunması zorunludur.</p>

<p><strong>18.</strong> Yalnız sanık lehine istinaf kanun yoluna başvurulması durumunda yeniden verilen hükümde belirlenen cezanın önceki hükümle belirlenmiş olandan daha ağır olamayacağını öngören kuralın söz konusu kamu yararı amacına ulaşmak bakımından elverişli bir araç olmadığı söylenemez.</p>

<p><strong>19.</strong> Bunun yanı sıra kanun yoluna başvurmanın hukuki sonuçlarını belirlemede kanun koyucunun takdir yetkisinin bulunduğu gözetildiğinde kuralın kamu yararı amacına ulaşma bakımından gerekli olmadığı da söylenemez.</p>

<p><strong>20.</strong> Ceza yargılamasının amacı temel hak ve özgürlükler korunarak maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. İlk derece mahkemesince verilen hükme karşı kanun yollarına başvurulması hâlinde suçun hukuki nitelendirmesinin değiştirilmesine imkân tanınması, ilk hükümde belirlenen ceza ve yaptırım miktarı dışındaki sonuçlar bakımından hatanın belli ölçüde düzeltilerek ceza yargılamasında maddi gerçeğe ulaşılmasına katkı sağlamaktadır.</p>

<p><strong>21.</strong> Kural, yalnızca sanık lehine istinaf kanun yoluna başvurulmuş olsa dahi sanık hakkında uygulanan yaptırımın ceza dışında kalan hukuki sonuçları yönünden durumunun ağırlaştırılmasını engellememektedir. Kanun koyucunun, ceza yargılamasının amacının maddi gerçeğe ulaşılması olduğunu gözeterek söz konusu güvencenin kapsamını belirlenen ceza ile sınırlı tuttuğu, yaptırımın hukuki nitelendirmesine bağlı olarak ceza dışında kalan hukuki sonuçlar bakımından bir koruma öngörmediği anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>22.</strong> Ceza yargılamasının amacı dikkate alındığında mahkemelerin fiilin hukuki nitelendirmesini maddi hukuka uygun biçimde belirleme yükümlülüğü bulunduğu açıktır. Ayrıca sanık lehine kanun yoluna başvurulması hâlinde hükmün ceza dışında kalan hukuki sonuçlar yönünden de sanık aleyhine hiçbir sonuç doğurmamasının Anayasa’dan kaynaklanan bir zorunluluk olduğu söylenemez.</p>

<p><strong>23.</strong> Bu itibarla kural kapsamında derece mahkemesi tarafından verilen cezanın istinaf incelemesi sonunda sanık aleyhine değiştirilememesine ilişkin güvencenin kapsamının belirlenen ceza ile sınırlı tutularak suçun niteliği bakımından ayrıca bir koruma öngörülmemesinde meşru amaçtan kaynaklanan kamusal yarar ile bireylerin menfaatleri arasındaki makul dengenin ortadan kaldırılmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Dolayısıyla kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında düzenlediği anlaşılan kuralın hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayan bir yönü bulunmamaktadır.</p>

<p><strong>24.</strong> Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir.</p>

<p>Kuralın Anayasa’nın 5., 11. ve 36. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.</p>

<p><strong>IV. HÜKÜM</strong></p>

<p>4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 283. maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE 25/6/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Başkan</p>

   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
   <td>
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
   <td>
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td></td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td></td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Şaban KAZDAL</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202671-esas-2026148-karar-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 09:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/10/yargi/anaysad41aa.jpg" type="image/jpeg" length="89892"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2020/1327 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-20201327-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-20201327-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 04/10/2023 tarihli ve 2020/1327 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="614">
   <p><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p><strong>NURİYE AYHAN ALTINER BAŞVURUSU</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p>(Başvuru Numarası: 2020/1327)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p>Karar Tarihi: 4/10/2023</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 16/1/2024-32431</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Muammer TOPAL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Ferhat YILDIZ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Nuriye Ayhan ALTINER</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Av. Esra BAŞ ERBAŞ</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>I.</strong> <strong>BAŞVURUNUN KONUSU</strong></p>

<p>1. Başvuru, tehdit edildiğini iddia eden kadının önleyici tedbir talebinin reddedilmesi nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>BAŞVURU SÜRECİ</strong></p>

<p>2. Başvuru 3/1/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.</p>

<p>3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>OLAY VE OLGULAR</strong></p>

<p>4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle başvuru tarihi itibarıyla ilgili olaylar özetle şöyledir:</p>

<p>5. Başvurucu, bir siyasi partinin kongresinin düzenlenmesinde mahalle temsilcisi olarak görev yaptığı sırada aynı siyasi parti üyeleri M.K. ve R.T. tarafından gıyaben tehdit edildiğinden bahisle bu kişilerden şikâyetçi olmuştur. İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) 25/10/2019 tarihinde görevli aile mahkemesinden 8/3/2012 tarihli ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun uyarınca önleyici tedbir kararı verilmesi talebinde bulunmuştur.</p>

<p>6. İstanbul Anadolu 23. Aile Mahkemesi (Mahkeme) 28/10/2019 tarihinde Başsavcılığın talebinin kabulüne, M.K. ve R.T. hakkında başvurucuya karşı şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürme içeren söz ve davranışlarda bulunmama, başvurucunun bulunduğu konuta, okula ve işyerine yaklaşmama tedbirlerinin uygulanmasına karar vermiştir. Kararda, tedbirin üç ay süreyle geçerli olduğu ve tedbire uyulmaması hâlinde zorlama hapsine hükmedileceği vurgulanmıştır.</p>

<p>7. Haklarında tedbir kararı verilen M.K. ve R.T. anılan karara karşı sundukları itiraz dilekçelerinde; başvurucuyu tehdit etmediklerini, 6284 sayılı Kanun gereğince tedbir kararı verilmesi için şartların oluşmadığını ileri sürmüştür. İtirazı inceleyen İstanbul Anadolu 1. Aile Mahkemesi (itiraz mercii) 25/11/2019 tarihinde talebin kabulü ile mahkeme kararının kaldırılmasına kesin olarak karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; tedbir talebinin aile içi şiddet veya ısrarlı takibe ilişkin olmadığını, 6284 sayılı Kanun kapsamında verilebilecek bir kararın bulunmadığını ifade etmiştir.</p>

<p>8. Nihai karar başvurucuya 4/12/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir.</p>

<p>9. Başvurucunun şikâyeti sonrasında Başsavcılık tarafından gerçekleştirilen soruşturma sonucunda M.K. ve R.T.nin başvurucuya karşı tehdit suçunu işledikleri şüphesiyle 4/2/2020 tarihinde haklarında iddianame düzenlenmiştir. İddianamede şüphelilerin başvurucuyu gıyabında "<i>Eğer onu görevden almazsanız çok kan akar, ya onun kanı akacak ya da bizim.</i>" şeklinde tehdit ettiklerine yer verilmiştir. Yine dosyadaki bilgi ve belgelerde yer alan Bilgi Alma Tutanağı'ndan başvurucunun şikâyetçi olduğu kişilerin başvurucunun gıyabında<i> "Bu kadını görevden alacaksın, almazsan her iki taraftan ya oradan ya buradan kan akacak, derneğimizdeki gençleri tutamayız."</i> şeklinde sözler sarf ettiklerine yönelik tanık beyanının bulunduğu anlaşılmıştır.</p>

<p><strong>IV.</strong> <strong>İLGİLİ HUKUK</strong></p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Ulusal Hukuk</strong></p>

<p><strong>1.</strong> <strong>İlgili Mevzuat</strong></p>

<p>10. 6284 sayılı Kanun'un <i>"Amaç, kapsam ve temel ilkeler"</i> kenar başlıklı 1. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>“(1) Bu Kanunun amacı; şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esasları düzenlemektir."</i></p>

<p>11. 6284 sayılı Kanun’un<i> "Tanımlar"</i> kenar başlıklı 2. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>“…Bu Kanunda yer alan;</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>ç) Kadına yönelik şiddet: Kadınlara, yalnızca kadın oldukları için uygulanan veya kadınları etkileyen cinsiyete dayalı bir ayrımcılık ile kadının insan hakları ihlaline yol açan ve bu Kanunda şiddet olarak tanımlanan her türlü tutum ve davranışı,</i></p>

<p><i>d) Şiddet: Kişinin, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfî engellenmesini de içeren, toplumsal, kamusal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranışı,</i></p>

<p><i>e) Şiddet mağduru: Bu Kanunda şiddet olarak tanımlanan tutum ve davranışlara doğrudan ya da dolaylı olarak maruz kalan veya kalma tehlikesi bulunan kişiyi ve şiddetten etkilenen veya etkilenme tehlikesi bulunan kişileri,</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>g) Şiddet uygulayan: Bu Kanunda şiddet olarak tanımlanan tutum ve davranışları uygulayan veya uygulama tehlikesi bulunan kişileri,</i></p>

<p><i>ğ) Tedbir kararı: Bu Kanun kapsamında, şiddet mağdurları ve şiddet uygulayanlar hakkında hâkim, kolluk görevlileri ve mülkî amirler tarafından, istem üzerine veya resen verilecek tedbir kararlarını,</i></p>

<p><i>ifade eder.”</i></p>

<p>12. 6284 sayılı Kanun'un "Hâkim tarafından verilecek önleyici tedbir kararları" kenar başlıklı 5. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p>"<i>(1) Şiddet uygulayanlarla ilgili olarak aşağıdaki önleyici tedbirlerden birine, birkaçına veya uygun görülecek benzer tedbirlere hâkim tarafından karar verilebilir:</i></p>

<p><i>a) Şiddet mağduruna yönelik olarak şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürmeyi içeren söz ve davranışlarda bulunmaması.</i></p>

<p><i>b) Müşterek konuttan veya bulunduğu yerden derhâl uzaklaştırılması ve müşterek konutun korunan kişiye tahsis edilmesi.</i></p>

<p><i>c) Korunan kişilere, bu kişilerin bulundukları konuta, okula ve işyerine yaklaşmaması.</i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>13. 18/1/2013 tarihli ve 28532 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanuna İlişkin Uygulama Yönetmeliği'nin (Yönetmelik)<i> "Amaç ve kapsam" </i>kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"Bu Yönetmelik, şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınlar, çocuklar, aile bireyleri ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi ile şiddet uygulayan veya uygulama ihtimali olan kişiler hakkında şiddetin önlenmesine yönelik tedbirler ile bu tedbirlerin alınması ve uygulanmasına ilişkin usul ve esasları kapsar."</i></p>

<p>14. Yönetmelik'in<i> "Tanımlar ve kısaltmalar"</i> kenar başlıklı 3. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Bu Yönetmelikte geçen;</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>m) Şiddet: Kişinin, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfî engellenmesini de içeren, toplumsal, kamusal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranışı,</i></p>

<p><i>n) Şiddet mağduru: Mütekabiliyet ilkesi çerçevesinde uyruğuna bakılmaksızın, Kanunda şiddet olarak tanımlanan tutum ve davranışlara doğrudan veya dolaylı olarak maruz kalan ya da kalma tehlikesi bulunan kişiyi ve şiddetten etkilenen veya etkilenme tehlikesi bulunan kişiyi,</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>...</i></p>

<p><i>ö) Şiddet uygulayan: Kanunda şiddet olarak tanımlanan tutum ve davranışları uygulayan veya uygulama tehlikesi bulunan kişiyi,</i></p>

<p><i>p) Önleyici tedbir kararı: Kanunda belirtilen merciler tarafından şiddet uygulayan veya uygulama tehlikesi bulunan kişi hakkında, olayın niteliği dikkate alınarak hükmedilecek tedbirlere ilişkin kararı</i></p>

<p><i>... ifade eder.</i></p>

<p>15. Yönetmelik'in <i>"Yapılacak işlemler"</i> kenar başlıklı 5. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"... Cumhuriyet başsavcılığı, yapılan ihbar ve şikâyet üzerine evrakın bir örneğini ivedilikle olayın niteliğine göre uygulanabilecek olan koruyucu veya önleyici tedbir hakkında karar verilmek üzere hâkime veya mülki amire gönderir ..."</i></p>

<p>16. Yönetmelik'in <i>"Tedbir kararının verilmesi"</i> kenar başlıklı 30. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Tedbir kararı ilgilinin talebi, müdürlük, ŞÖNİM veya kolluk görevlileri ya da Cumhuriyet savcısının başvurusu üzerine verilir. Tedbir kararları en çabuk ve en kolay ulaşılabilecek yer hâkiminden, mülkî amirden ya da kolluktan talep edilebilir.</i></p>

<p><i>Tedbir kararı ilk defasında en çok altı ay için verilebilir. Ancak şiddet veya şiddet uygulanma tehlikesinin devam edeceğinin anlaşılması hâlinde, resen, korunan kişinin, müdürlük, ŞÖNİM veya kolluk görevlilerinin talebi üzerine, tedbirlerin süresinin veya şeklinin değiştirilmesine ya da aynen devam etmesine karar verilebilir.</i></p>

<p><i>Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz. Önleyici tedbir kararı, geciktirilmeksizin verilir. Kararın verilmesi, Kanunun amacını gerçekleştirmeyi tehlikeye sokabilecek şekilde geciktirilemez ... "</i></p>

<p><strong>2.</strong> <strong>İlgili Raporlar</strong></p>

<p>17. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı (2009 yılında Başbakanlık bünyesinde bulunan) Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü tarafından 2009 yılında Hacettepe Üniversitesinin de katılımıyla hazırlanan "<i>Türkiye'de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet"</i> başlıklı çalışmada kadına yönelik şiddet, geniş çaplı bir alan araştırması ile tespit edilmeye çalışılmıştır. Çalışmada ülkenin çeşitli bölgelerinden kadınlarla görüşmeler yapılmış ve cevaplandırıcıların eğitim durumundan yaşadıkları bölgeye kadar birçok parametre değerlendirilmiştir. Kadına yönelik şiddetin ülke genelinde yaygın olarak yaşandığını ve hayatının bir döneminde şiddete maruz kalmış kadınların oranının yüzde 39 olduğunu tespit eden çalışmanın <i>"Politika Önerileri" </i>kısmında araştırmanın iki temel bulgusu <i>"şiddet olgusunun bilinenden daha yaygın olması" </i>ve<i> "şiddet olgusunun yaygınlığına rağmen kadınların şiddetle mücadelelerinde kendilerini yalnız hissetmeleri" </i>olarak ifade edilmiştir.</p>

<p>18. Öte yandan Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü tarafından 2016 yılında hazırlanan<i> "Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı (2016-2020)"</i> başlıklı çalışmada konu çok yönlü olarak ele alınmıştır. Çalışmada ülkemizde kadına şiddet olgusuna ilişkin genel bir değerlendirmeye yer verilmesinin yanında istatistiki veriler ve yasal gelişmeler ele alınmış, ayrıca ayrıntılı bir eylem planı belirlenmiştir. Bu planda farklı bakanlıkların bünyesinde oluşturulacak birimlerden kurumlar arası koordinasyona, toplumda farkındalık yaratmaya yönelik programlardan izleme, takip ve politika geliştirmeye kadar birçok alanda yapılacak çalışmalar için belirlemeler yapılmıştır. Çalışmada kadına şiddete ilişkin olarak genel bakış ve istatistiklerin aktarıldığı bölümlerin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Kadına yönelik şiddet; bir insan hakkı ihlali ve ayrımcılık biçimi olarak kültürel, ekonomik, coğrafisınır tanımaksızın tüm dünyada varlığını sürdürmektedir.</i></p>

<p><i>Kadına yönelik şiddet, kadınların insan haklarından yararlanmalarını ciddi biçimde engellemekte; yaşam, güvenlik, özgürlük, saygınlık, fiziksel ve duygusal sağlık hakkı gibi temel haklarını ihlal etmekte veya pratikte geçersiz kılmaktadır. Engelli kadınlar ve kız çocukları gibi belirli gruplar ise çoğu durumda, gerek kendi evlerinde gerekse dışarıda; şiddet, yaralanma, suistimal, ihmal, ihmalkâr davranış, kötü muamele veya sömürü gibi risklere karşı daha açık durumdadır.</i></p>

<p><i>Çok boyutlu bir sorun alanı olan kadına yönelik şiddet ve kadına yönelik ev içi şiddet, yalnızca kadınları olumsuz etkilemekle kalmamakta, bir bütün olarak toplumu da olumsuz etkilemektedir. Kadına yönelik şiddeti doğuran etkenler toplumsal cinsiyet eşitsizliği temelinde çoklu ve karmaşık bir yapı sergilemektedir. Kültürel faktörler, evlilik içinde çatışma yaşama, ilişkide sorunları çözememe gibi ilişki faktörleri; kadının ekonomik bağımsızlığının olmaması, istihdam olanaklarına erişimde sınırlılıklar gibi ekonomik faktörler ile karar alma mekanizmalarında ve yasal düzeyde kadın-erkek eşitliğinin sağlanamamış olması şiddetin ortaya çıkmasını etkileyen temel faktörlerdir. Bu nedenle şiddetin ortadan kaldırılması, kapsamlı ve eşgüdümlü politikalar gerektirmektedir.</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması, 2013-2014 yıllarında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı (ASPB) Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM) tarafından yürütülmüş ve Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından gerçekleştirilmiştir.</i></p>

<p><i>Bu araştırma, 2008 yılında gerçekleştirilen Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’nın ardından geçen yaklaşık altı yıl içinde, kadına yönelik şiddet biçimlerinin yaygınlığındaki farklılaşmayı ortaya çıkarmayı ve bu sürede şiddetle mücadele alanında gerçekleşen yasal düzenlemeleri, 6284 sayılı Kanun öncelikli olmak üzere değerlendirmeyi amaçlamıştır.</i></p>

<p><i>Araştırma sonuçlarına göre, kadına yönelik şiddet, her yaştan, her eğitim grubundan, her bölge ve refah düzeyinden kadın için tehdit oluşturmakla birlikte, erken yaşlarda evlenen kadınlar ile boşanmış/ayrı yaşayan kadınlar daha fazla şiddet riski altındadır.</i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Uluslararası Hukuk</strong></p>

<p>19. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) 1979 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş ve Türkiye bu sözleşmeyi 19/1/1986 tarihinde imzalamıştır. CEDAW'ın 1. maddesinde kadınlara karşı yapılan ayrımcılık <i>"kadınların medeni durumlarına bakılmaksızın ve kadın ile erkek eşitliğine dayalı olarak politik, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve diğer alanlardaki insan hakları ve temel özgürlüklerinin tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını engelleyen veya ortadan kaldıran veya bunu amaçlayan ve cinsiyete bağlı olarak yapılan herhangi bir ayrım, mahrumiyet veya kısıtlama"</i> şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>20. CEDAW’ın 2. maddesinde devletin yükümlülüklerine ilişkin olarak aşağıdaki hususlara yer verilmiştir:</p>

<p><i>“Taraf Devletler, kadınlara karşı her türlü ayrımı kınar, tüm uygun yollardan yararlanarak ve gecikmeksizin kadınlara karşı ayrımı ortadan kaldırıcı bir politika izlemeyi kabul eder ve bu amaçla aşağıdaki hususları taahhüt ederler:</i></p>

<p><i>…</i></p>

<p><i>(e) Herhangi bir kişi veya kuruluşun kadınlara karşı ayrım yapma girişimini önlemek için bütün uygun önlemleri almayı;</i></p>

<p><i>(f) Kadınlara karşı ayrımcılık oluşturan mevcut yasa, yönetmelik, adet ve uygulamaları değiştirmek veya feshetmek için yasal düzenlemeler de dahil gerekli bütün uygun önlemleri almayı;”</i></p>

<p>21. CEDAW'ın 17. maddesi uyarınca ihdas edilen Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Komitesi (Komite) 19 No.lu genel tavsiye kararında (11. Oturum, 1992) cinsiyete dayalı şiddetin kadınların erkeklerle eşitlik temelinde hak ve özgürlüklerden yararlanma imkânına ciddi engel teşkil eden ve bu nedenle CEDAW’ın 1. maddesinde yasaklanmış ayrımcılık şekli olduğunu tespit etmiştir. Komite, cinsiyete dayalı şiddet genel kategorisine özel kişi tarafından uygulanan şiddeti ve aile içi şiddeti de dâhil etmektedir. Sonuç olarak cinsiyete dayalı şiddete karşı devletlerin sorumlulukları bulunduğunu ifade eden Komite, devletlerin<i> "kadınları her türde şiddetten korumaya yönelik cezai yaptırımlar, medeni çözümler ve tazminat da dahil olmak üzere kadının etkili bir şekilde korunmasının sağlanması için gerekli tüm yasal ve diğer tedbirleri alma görevi bulunduğunu" </i>vurgulamaktadır.</p>

<p>22. Taraf devletlerin görev ve sorumluluklarını, aldığı tavsiye kararlarıyla sürekli hatırlatan Komite 2010 yılında gerçekleştirilen 47. Oturumunda alınan 28 sayılı genel tavsiye kararıyla da <i>"şiddetin nerede meydana geldiğine bakılmaksızın fiziksel, ruhsal ya da cinsel açıdan kadına zarar veren veya acı çekmesine neden olan, zarar vermeye yönelik tehditler, zorlama ve özgürlükten mahrum bırakma gibi eylemleri ve aile içerisinde veya kişiler arası ilişkilerde yaşanan veya Devlet ya da devlet organları tarafından uygulanan ya da göz yumulan şiddeti içerdiğini, taraf devletlerin bu tür toplumsal cinsiyete dayalı şiddet girişimlerini önlemek, soruşturmak, kovuşturmak ve cezalandırmak hususunda özen yükümlülüğüne sahip olduğunu; kadınlara yönelik ayrımcılığın aynı zamanda yaşama hakkı ve fiziksel dokunulmazlık, aile içi şiddet ve diğer şiddet türleri gibi diğer insan hakları ihlallerini de beraberinde getirmesi hallerinde taraf devletlerin suçluları mahkeme önüne çıkarmak ve en uygun cezaya çarptırmak üzere soruşturma ve yargılama süreçlerini devreye sokmakla yükümlü olduğunu" </i>ifade etmiştir.</p>

<p>23. 11/5/2011 tarihinde imzalanan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi'nin (İstanbul Sözleşmesi) 24/11/2011 tarihli ve 6251 sayılı<i> </i>Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun'la onaylanması uygun bulunmuş ve İstanbul Sözleşmesi 8/3/2012 tarihli ve 28227 mükerrer sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararıyla onaylanmıştır. İstanbul Sözleşmesi 20/3/2021 tarihli ve 31429 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 19/3/2021 tarihli ve 3718 sayılı Cumhurbaşkanı kararı ile Türkiye Cumhuriyeti yönünden<i> feshedilmiştir.</i> Fesih, İstanbul Sözleşmesi'nin 80. maddesi gereğince 2021 yılının Temmuz ayında yürürlüğe girmiştir. İstanbul Sözleşmesi hâlen yürürlükte bulunmamakla birlikte ihlal iddiasına konu olay tarihinde ve olayı takip eden hukuki süreç boyunca yürürlükte olduğundan İstanbul Sözleşmesi hükümlerine <i>"İlgili Hukuk" </i>kısmında yer verilmesi gerekir.</p>

<p>24. İstanbul Sözleşmesi'nin 1. maddesinde, sözleşmenin amaçlarından birinin <i>"kadınları her türlü şiddete karşı korumak, kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak"</i> olduğu belirtilmiş; 2. maddesinde yer alan kapsama ilişkin düzenlemede de <i>"aile içi şiddet de dâhil olmak üzere kadınları orantısız bir biçimde etkileyen kadına karşı her türlü şiddet için geçerli olacağı"</i> ifade edilmiştir. 3. maddesinde kadına karşı şiddeti<i> "kadınlara karşı bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık, ister kamu ister özel yaşamda meydana gelsinler, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri"</i> olarak tanımlayan İstanbul Sözleşmesi 4., 5. ve 12. maddeleri ile taraf devletlere<i> "kadınların, gerek kamu gerekse özel alanda şiddete maruz kalmaksızın yaşama hakkının yaygınlaştırılması, korunması; kadına yönelik her türlü şiddet eyleminin önlenmesi, soruşturulması, cezalandırılması ve bu eylemler nedeniyle tazminat verilmesi, hassas konuma gelmiş insanların ihtiyaçlarının göz önüne alınarak karşılanması adına gerekli yasal ve diğer tedbirlerin alınması"</i> ödevini yüklemektedir. Ayrıca İstanbul Sözleşmesi 50. ve 53. maddeleri ile taraf devletlerin<i> "kolluk kuvveti birimlerinin kadına yönelik her türlü şiddet eylemine karşı, mağdurlara yeterli korumayı derhal sağlayarak süratle ve gereken biçimde mukabelede bulunmalarını temin edecek; şiddet mağdurlarının uygun engelleme veya koruma emirlerinden yararlanmasını sağlayacak gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacağını" </i>ifade etmiştir.</p>

<p>25. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kadına yönelik şiddete ilişkin olarak önüne gelen uyuşmazlıklarda fiziksel, psikolojik şiddetten sözlü saldırıya kadar çeşitli türleri olan şiddet sorununun salt somut davaların şartları ile sınırlı olarak ele alınamayacağını vurgulamıştır. AİHM şiddetin üye devletlerin tamamını ilgilendiren yaygın bir sorun olduğunu, günümüzde Avrupa toplumlarında özellikle kaygı verici olmaya devam ettiğini, aile içi şiddetin -genelde şahsi ilişkilerde veya kapalı çevrelerde yaşandığı için- her zaman su yüzüne çıkmayan genel bir problem olarak belirdiğini, bu yönüyle başvuruları incelerken sorunun ciddiyetini gözönünde bulunduracağını ifade etmiştir (<i>Opuz/Türkiye</i>, B. No: 33401/02, 9/6/2009<i>,</i> § 132;<i> Civek/Türkiye,</i> B. No: 55354/11, 23/2/2016<i>,</i> § 50).</p>

<p><strong>V.</strong> <strong>İNCELEME VE GEREKÇE</strong></p>

<p>26. Anayasa Mahkemesinin 4/10/2023 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü</strong></p>

<p>27. Başvurucu; ölümle tehdit edildiğinin tanık beyanlarıyla sabit olduğunu, bu nedenle ciddi ve yakın bir tehlike bulunduğunu, eylemin kadına yönelik şiddet niteliğinde olduğunu, bu nedenle maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Tedbir kararının kaldırılması nedeniyle ailesiyle sakin şekilde güven içinde yaşamasının engellendiğini, bu nedenle de özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Son olarak itiraz merciince 6284 sayılı Kanun'un sadece aile bireyleri açısından uygulanacağının kabul edilmesinin ayrımcılık yasağını ihlal ettiğini ifade etmiştir.</p>

<p>28. Bakanlık görüşünde; süreçte verilen kararlara, konuyla alakalı içtihada yer verilmiş olup adil yargılanma hakkına ilişkin usuli güvencelerin uygulanıp uygulanmayacağının ve başvurucunun ihlal iddialarını temellendirip temellendirmediğinin değerlendirilmesinde görüşte yer verilen bilgilerin dikkate alınması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca başvuruya konu tedbirin itiraz merciinin kararına kadar bir ay süreyle uygulandığı, tedbir kararı kaldırıldıktan sonra ise başvurucunun kendisine yönelik bir eylem gerçekleştirildiğine ilişkin açıklamada bulunmadığı belirtilerek başvurucunun mağdur statüsünün olmadığı ifade edilmiştir. Son olarak mevcut başvuruda başvurucunun maddi ve manevi varlığını koruma hakkı ile adil yargılanma hakkının ihlal edilip edilmediği konusunda inceleme yapılırken görüşte yer verilen Anayasa ve ilgili mevzuat hükümlerinin, Anayasa Mahkemesi içtihadı ile somut olayın kendine özgü şartlarının dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Değerlendirme</strong></p>

<p>29. Anayasa’nın iddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak <i>“Kişinin dokunulmazlığı, maddî ve manevî varlığı”</i> kenar başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:</p>

<p><i>“Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”</i></p>

<p>30. Anayasa’nın 5. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Devletin temel amaç ve görevleri, ... kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır."</i></p>

<p>31. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (<i>Tahir Canan</i>, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16).</p>

<p>32. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtilmekte olup söz konusu düzenleme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi çerçevesinde özel hayata saygı hakkı kapsamında güvence altına alınan fiziksel ve zihinsel bütünlüğün korunması hakkına karşılık gelmektedir.</p>

<p>33. Başvurucunun iddiaları vücut bütünlüğüne yönelik tehditten korunmadığına ilişkindir. Başvurucu eşitlik ilkesinin de ihlal edildiğini ileri sürmüş ise de başvurucunun bahse konu ihlal iddialarını münhasıran Aile Mahkemesi tarafından verilen kararın sonucuna dayandırdığı görülmektedir. Anayasa Mahkemesinin benzer konulardaki daha önceki kararları da dikkate alındığında başvurucunun tüm şikâyetleri Anayasa'nın 17. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı kapsamında incelenmiştir (<i>Eylem Çetin Demir</i>, B. No: 2014/2302, 9/11/2017, § 28; <i>A.Z.Ö</i>., B. No: 2014/546, 19/12/2017, § 60; <i>Ö.T</i>., B. No: 2015/16029, 19/2/2019, § 25;<i> K.Ş.,</i> B. No: 2016/14613, 17/7/2019, § 32).</p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Kabul Edilebilirlik Yönünden</strong></p>

<p>34. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Esas Yönünden</strong></p>

<p><strong>a.</strong> <strong>Genel İlkeler</strong></p>

<p>35. Anayasa'nın 17. maddesinde herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı güvence altına alınmıştır. Maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı, Anayasa'nın 5. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde devlete pozitif ve negatif ödevler yükler (<i>Serpil Kerimoğlu ve diğerleri</i>, B. No: 2012/752, 17/9/2013, §§ 50, 51).</p>

<p>36. Söz konusu pozitif yükümlülükler, bireyler arası ilişkiler alanında olsa da belirtilen haklara saygıyı sağlamaya yönelik tedbirlerin alınmasını zorunlu kılar (<i>Marcus Frank Cerny</i> [GK], B. No: 2013/5126, 2/7/2015, §§ 36, 40).</p>

<p>37. Devletin söz konusu pozitif yükümlülüğü, etkili mekanizmalar kurma, bu kapsamda gerekli usule ilişkin güvenceleri sunan yargısal prosedürleri sağlama ve bu suretle yargısal ve idari makamların bireylerin idare ve özel kişilerle olan uyuşmazlıklarında etkili ve adil bir karar vermelerini temin etme sorumluluğunu da içermektedir (<i>Semra Özel Üner</i>, B. No: 2014/12009, 26/10/2016, § 36; <i>Ö.T</i>., § 29).</p>

<p><strong>b.</strong> <strong>İlkelerin Olaya Uygulanması</strong></p>

<p>38. Somut olayda 6284 sayılı Kanun'da öngörülen önleyici tedbir kararının itiraz merciince kaldırılması ve sonuç itibarıyla tedbir kararı verilmemesi<strong> </strong>nedeniyle başvurucunun maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkı bağlamında, kamu makamlarının pozitif yükümlülükleri yönünden inceleme yapılması gerekmektedir.</p>

<p>39. Bu durumda somut olayın şartları çerçevesinde öncelikle belirtilen temel haklar yönünden devletin <i>etkili bir hukuk sistemi kurma </i>yönündeki pozitif yükümlülüğünün yerine getirilip getirilmediğinin incelenmesi gerekir.</p>

<p>40. Kanun koyucu tarafından ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesi için etkili ve süratli bir yöntem izlenmesi, şiddete maruz kalan veya uğrama tehlikesi altında olan kişinin gecikmeksizin korunması amacıyla 6284 sayılı Kanun hükümleri ihdas edilerek yürürlüğe konulmuştur. 6284 sayılı Kanun kapsamında, şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esaslar ile yaptırımların düzenlendiği görülmektedir. Buna göre devletin koruma yükümlülüğü çerçevesinde gerekli yasal altyapının oluşturulduğu ve şiddete uğrayanların veya şiddete uğrama tehlikesi bulunanların korunması yönünden kurulan hukuk sisteminin yetersiz olmadığı anlaşılmaktadır (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. <i>Semra Özel Üner, </i>§ 39; <i>A.Z.Ö</i>., § 76; <i>Ö.T</i>., § 32).</p>

<p>41. İkinci olarak incelenmesi gereken husus, mevcut idari ve yasal mevzuat kapsamında somut olayın gerektirdiği ölçüde makul pratik tedbirler alınıp alınmadığıdır.</p>

<p>42. Somut olayda, kadın olan başvurucunun fiziksel olarak zarar göreceğinden bahisle ve tehdit edildiği iddiasıyla Başsavcılığa müracaatı üzerine Başsavcılık tarafından başvurucu lehine 6284 sayılı Kanun uyarınca önleyici tedbir kararı verilmesi amacıyla Mahkemeye başvurulmuştur. Mahkemenin 6284 sayılı Kanun'un 5. maddesinde belirtilen önleyici tedbirlerinden bir kısmına yönelik verdiği ve bir ay süreyle uygulandığı anlaşılan tedbir kararı itiraz üzerine ortadan kaldırılmıştır. İtiraz mercii kararında talebin aile içi şiddet ya da ısrarlı takibe ilişkin olmadığı ve başvurucu hakkında 6284 sayılı Kanun'un uygulanamayacağı gerekçelerine dayanmıştır.</p>

<p>43. 6284 sayılı Kanun'un 1. maddesinin de Kanun'un amaçlarından birisinin şiddete uğrayan veya uğrama tehlikesi bulunan kadınların korunması olduğu vurgulanmıştır (bkz. § 10). Aynı Kanun'un 2. maddesinde ise kadına yönelik şiddet; kadınlara, yalnızca kadın oldukları için uygulanan veya kadınları etkileyen cinsiyete dayalı bir ayrımcılık ile kadının insan hakları ihlaline yol açan ve bu Kanun'da şiddet olarak nitelendirilen her türlü tutum ve davranış olarak tanımlanmıştır (bkz. § 11). Öte yandan konuya ilişkin raporlarda da kadına yönelik şiddetin çok boyutlu bir sorun olduğu, her yaştan, eğitim grubundan, bölge ve refah düzeyinden kadın için tehdit oluşturduğu vurgulanarak (bkz. §§ 17, 18) kadına şiddetin aile içi şiddet başta olmak üzere birçok çeşidinin bulunduğu kabul edilmiştir.</p>

<p>44. Bununla birlikte CEDAW'ın 1. maddesinde kadınlara karşı ayrımcılığın kadınların medeni durumlarına bakılmaksızın kadın ile erkek arasındaki eşitliği engelleyen ve cinsiyete bağlı olarak yapılan her türlü ayrım olarak kabul edildiği görülmüştür (bkz. § 19). CEDAW'ın 2. maddesinde ise taraf devletlerin herhangi bir kişi veya kuruluşun kadınlara karşı gerçekleştirdiği her türlü ayrımcılığı önleme şeklinde pozitif yükümlülüklerinin bulunduğu ifade edilmiştir (bkz. § 20). Bunun yanında CEDAW bünyesinde ihdas edilen Komite de tavsiye kararında kadına yönelik, cinsiyete dayalı şiddet kategorisine özel kişi tarafından uygulanan şiddet ve aile içi şiddetin de dâhil olduğunu ifade etmiştir (bkz. § 21). Komite başka bir tavsiye kararında da kadına yönelik şiddetin nerede meydana geldiğine bakılmaksızın fiziksel, ruhsal ya da cinsel açıdan kadına zarar vermeye yönelik tehditler ile aile içinde veya kişiler arası ilişkilerde yaşanan şiddeti içerdiğini ve taraf devletlerin bu şiddeti önlemek hususunda özen yükümlülüğü olduğunu belirtmiştir (bkz. § 22).</p>

<p>45. Öte yandan İstanbul Sözleşmesi'nde sözleşmenin bir amacının da <i>"kadınları her türlü şiddete karşı korumak, kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak" </i>olduğu, sözleşmenin <i>"aile içi şiddet de dâhil olmak üzere kadınları orantısız bir biçimde etkileyen kadına karşı her türlü şiddet için geçerli olacağı" </i>açıkça vurgulanmıştır (bkz. § 24). Sözleşme kadına karşı şiddeti<i> "kadınlara karşı bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık, ister kamu ister özel yaşamda meydana gelsinler, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri" </i>olarak tanımlamaktadır. Son olarak AİHM de kadına yönelik şiddetin fiziksel, psikolojik ve sözlü şiddetten sözlü saldırıya kadar çeşitli türleri olduğunu, şiddet sorununun salt somut davaların şartları ile sınırlı olarak ele alınamayacağını, şiddetin üye devletlerin tamamını ilgilendiren yaygın bir mesele olduğunu kabul etmektedir (bkz. § 25).</p>

<p>46. Bunların yanında başvurucu; bireysel başvuru formunda kendisine karşı yöneltilen tehdidin kadın olmasından kaynaklandığına, yapılan tehdidin kadına yönelik şiddet niteliğinde olduğuna, <i>"Yapmazsanız ortalık kan gölüne döner."</i> şeklindeki söylemlerin neredeyse tamamına yakınının erkekler tarafından dile getirildiğine dair açıklamalarda bulunmuştur. Öte yandan başvurucunun şikâyeti üzerine ilgili kişiler hakkında tehdit suçunu işledikleri şüphesiyle iddianame düzenlendiği de anlaşılmıştır.</p>

<p>47. 6284 sayılı Kanun'da ve konu ile ilgili uluslararası hukukta kadına yönelik şiddetin cinsiyete dayalı olarak gerçekleştirilen her türlü şiddet içeren davranışı kapsadığı açıkça kabul edilmiştir. Tüm bunlara rağmen itiraz merciince<i> talebin aile içi şiddet veya ısrarlı takibe</i> ilişkin olmadığı belirtilmek suretiyle tedbir kararının kaldırılmasına karar verilmiş olup somut olayda erkek şahıslar tarafından kadın olan başvurucuya yöneltilen tehdidin başvurucunun kadın olmasından kaynaklanıp kaynaklanmadığına, eylemin kadına yönelik şiddet niteliğinde olup olmadığına dair hiçbir somut açıklama, değerlendirme veya gerekçe ortaya konulmadığı görülmüştür. Bu itibarla itiraz merciinin, aile içi şiddet ve ısrarlı takip dışındaki durumların veya kadına yönelik aile içinde gerçekleştirilmeyen tüm şiddet eylemlerinin 6284 sayılı Kanun'un kapsamının dışında tutulması gerektiği sonucunu doğuracak mahiyetteki yaklaşımının anayasal güvencelere aykırı olduğu açıktır.</p>

<p>48. Sonuç olarak nihai karardaki gerekçelerin başvurucunun maddi ve manevi varlığının korunması hakkı bağlamında ilgili ve yeterli olmadığı sonucuna varılmıştır. Başvurucu maruz kaldığı tehdit eyleminin kadın olmasından kaynaklandığını açıklamasına rağmen itiraz merciinin şiddet mağduru başvurucuyu korumaya yönelik tedbirleri sağlama yönündeki pozitif yükümlülüklerine uygun hareket etmediği anlaşılmıştır. Bu durumda başvurucunun maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkı kapsamında devlete ait pozitif yükümlülüklerin gereği gibi yerine getirildiğinden söz edilemez.</p>

<p>49. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 17. maddesinde koruma altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VI.</strong> <strong>GİDERİM</strong></p>

<p>50. Başvurucu, ihlalin tespiti ile yeniden yargılama yapılması ve 10.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.</p>

<p>51. Başvuruda tespit edilen hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Bu kapsamda kararın gönderildiği yargı mercilerince yapılması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatmak ve Anayasa Mahkemesini ihlal sonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere uygun yeni bir karar vermektir (<i>Mehmet Doğan </i>[GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; <i>Aligül Alkaya ve diğerleri (2)</i>, B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; <i>Kadri Enis Berberoğlu (3)</i> [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).</p>

<p>52. Diğer taraftan somut olay bağlamında yeniden yargılama yapılmasına karar verilmesi ihlale yol açan yargılama sürecine muhatap olan başvurucunun bu sürede uğradığı bütün zararları gidermemektedir. Dolayısıyla<i> eski hâle getirme</i> kuralı çerçevesinde ihlalin bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılabilmesi için maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlali nedeniyle yalnızca ihlal tespitiyle ve yeniden yargılama yapılması suretiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucuya net 10.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VII.</strong> <strong>HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>B. Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>C. Kararın bir örneğinin maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak amacıyla İstanbul Anadolu 1. Aile Mahkemesine (E.2019/810 D. İş, K.2019/820 D. İş) iletilmek üzere İstanbul Anadolu 23. Aile Mahkemesine (E.2019/758 D. İş, K.2019/755 D. İş) GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>D. Başvurucuya net 10.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,</p>

<p>E. 446,90 TL harç ve 18.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 19.246,90 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>F. Ödemenin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 4/10/2023 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-20201327-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 08:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/yargi/aymafk1.jpg" type="image/jpeg" length="82988"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[MOR CEPKENDEN BUGÜNE: KADININ BEYANI VE HUKUK]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/mor-cepkenden-bugune-kadinin-beyani-ve-hukuk-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/mor-cepkenden-bugune-kadinin-beyani-ve-hukuk-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Toplumların haksızlık karşısında geliştirdiği koruma anlayışı, bugünkü kanunlardan çok daha eskiye uzanıyor. Yazılı hukuk kurallarının ve kurumsal koruma mekanizmalarının bulunmadığı dönemlerde de insanlar, güçsüz olanı korumak ve toplumsal hayatın sınırlarını belirlemek için kendi kurallarını ve ge...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Toplumların haksızlık karşısında geliştirdiği koruma anlayışı, bugünkü kanunlardan çok daha eskiye uzanıyor. Yazılı hukuk kurallarının ve kurumsal koruma mekanizmalarının bulunmadığı dönemlerde de insanlar, güçsüz olanı korumak ve toplumsal hayatın sınırlarını belirlemek için kendi kurallarını ve geleneklerini oluşturmuş.</p>

<p>Kadının korunması da bu toplumsal hafızanın bir parçası. Türk kültüründe kadının aile ve toplum içindeki yerine ilişkin çok sayıda tarihsel ve kültürel örnek var. Son günlerde yeniden gündeme gelen “Mor Cepken” bunlardan biri olarak anlatılıyor.</p>

<p>Mor Cepken'i yeniden gündeme taşıyan isim, dünyaca tanınan Türk bilim insanı Prof. Dr. Canan Dağdeviren oldu. Dağdeviren, New York'ta düzenlenen ve kadına yönelik şiddet ile mağdurun kıyafeti üzerinden sorgulanmasına dikkat çeken etkinlikte, tasarımcı ve araştırmacı İkbal Gülin Şenyuva Aktuğ tarafından hazırlanan çağdaş Mor Cepken'i giyerek podyuma çıktı.</p>

<p>Mor Cepken'in hikayesi ise dikkat çekici.</p>

<p>Yaygın anlatıya göre Yörük-Türkmen topluluklarında anneler, evlenen kızlarının çeyizine mor renkli bir cepken koyardı. Kadın evliliğinde şiddete veya ağır bir haksızlığa uğradığında bu cepkeni giyerek toplumun karşısına çıkar; mor cepken, onun korunmaya ihtiyacı olduğunu anlatan sessiz ama herkes tarafından anlaşılan bir çağrı olurdu.</p>

<p>Bu hikayede bir hukukçu olarak benim dikkatimi çeken, yalnızca kadının korunması değil, bunun nasıl yapıldığı.</p>

<p>Kadın mor cepkeni giydiğinde önce başına gelenleri ispatlaması beklenmiyor. Yardım istediğini anlatması için cepkeni giymesi yeterli kabul ediliyor.</p>

<p>Mor Cepken'in geçmişine ilişkin kaynakları araştırdığımda ise Süleyman Demirel Üniversitesi Yörük Kültürü Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Mustafa Genç'in 28 Temmuz 2026 tarihli açıklamasıyla karşılaştım. Genç, 1.800'ün üzerinde Yörük-Türkmen köyünde yaptığı araştırmalarda böyle bir geleneğe rastlamadığını belirtiyor. Genç'e göre Mor Cepken, Osman Şahin'in aynı adlı eserinde yer alan edebi bir anlatı ve zaman içinde Yörük-Türkmen geleneğinin bir parçasıymış gibi aktarılmaya başlanmış. (SDÜ Yörük Kültürü Uygulama ve Araştırma Merkezi, 28.07.2026)</p>

<p>Bu nedenle Mor Cepken'i yüzlerce yıllık bir Yörük-Türkmen geleneği olarak tartışmasız biçimde kabul etmek mümkün görünmüyor. Ancak tarihsel kökenine ilişkin bu tartışma, Mor Cepken'in bugün düşündürdüğü meselenin önemini ortadan kaldırmıyor. Hukukçu gözüyle bakıldığında asıl soru bugün de önümüzde duruyor:</p>

<p><strong>Koruma mekanizmasının harekete geçmesi için, şiddet tehlikesi altındaki kişiden önce başına gelenleri kesin biçimde ispatlamasını beklemek gerekir mi?</strong></p>

<p><strong>Önce Korumak, Sonra Araştırmak</strong></p>

<p>Bugünkü hukukumuz bu soruya önemli ölçüde 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ile cevap veriyor.</p>

<p>Kanunun yaklaşımı açık: Şiddet gerçekleşmiş veya gerçekleşme tehlikesi ortaya çıkmışsa koruma geciktirilmemeli.</p>

<p>Nitekim 6284 sayılı Kanun'un 8. maddesinin üçüncü fıkrasında, koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için şiddetin uygulandığı konusunda delil veya belge aranmayacağı açıkça düzenleniyor. Önleyici tedbir kararlarının ise geciktirilmeksizin verilmesi öngörülüyor.</p>

<p>Burada önemli bir ayrım var.</p>

<p>Bu düzenleme, bir kadın bir erkeği suçladığında erkeğin peşinen suçlu kabul edilmesi anlamına gelmiyor. Koruma tedbiri ile ceza yargılaması aynı şey değil.</p>

<p>Bir kişinin suçlu kabul edilmesi ve cezalandırılması için ceza muhakemesinin bütün güvenceleri geçerli. Masumiyet karinesi, savunma hakkı ve suçun hukuka uygun delillerle ispatlanması zorunluluğu ortadan kalkmıyor.</p>

<p>Ancak şiddete uğradığını veya uğrama tehlikesi altında bulunduğunu söyleyen kişiyi korumak için ceza yargılamasının sonucunu beklemek de mümkün değil. Çünkü yargılama sonunda gerçek bütün yönleriyle ortaya çıktığında, önlenmek istenen zarar çoktan gerçekleşmiş olabilir.</p>

<p>6284 sayılı Kanun'un koruyucu yaklaşımının nedeni de burada. Önce riskin gerçekleşmesini önlemek ve kişiyi korumak, ardından iddiayı hukuk kuralları içinde değerlendirmek.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-20201327-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesinin Nuriye Ayhan Altıner kararında</a> (<a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-20201327-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow">B. No: 2020/1327, 4.10.2023</a>) yaptığı değerlendirme de bu bakımdan önemli. Başvurucu, tehdit edildiğini belirterek 6284 sayılı Kanun kapsamında önleyici tedbir talep etmiş, ancak talebi reddedilmişti. Anayasa Mahkemesi, somut olayda Anayasa'nın 17. maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine karar verdi.</p>

<p>Kararda benim özellikle önemli bulduğum nokta şu: Devletin yükümlülüğü, şiddet gerçekleştikten sonra soruşturma yapmakla başlamıyor. Şiddete maruz kalan veya şiddete uğrama tehlikesi altında bulunan kişinin korunması için kamu makamlarının etkili ve süratli hareket etmesi de bu yükümlülüğün bir parçası.</p>

<p>Hukuk yalnızca gerçekleşmiş zararın ardından devreye girmemeli; öngörülebilir bir tehlike varsa, mümkün olduğu ölçüde zararın gerçekleşmesini de önlemeli.</p>

<p><strong>Kadının Beyanını Ciddiye Almak Ne Demektir?</strong></p>

<p>Burada kamuoyunda zaman zaman sloganlar üzerinden yürütülen bir tartışmayı da birbirinden ayırmak gerekiyor.</p>

<p><strong>Kadının beyanını ciddiye almak ile kadının her beyanını tartışılmaz bir hukuki gerçek kabul etmek aynı şey değil.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Birinde koruma tedbirlerinin harekete geçirilmesinden, diğerinde ise isnadın ispatından söz ediyoruz.</p>

<p>Şiddete uğradığını veya uğrama tehlikesi altında bulunduğunu söyleyen kadının başvurusu ciddiye alınmalı, risk değerlendirilmeli ve kanundaki şartlar oluşmuşsa gerekli koruyucu mekanizmalar gecikmeden işletilmeli. Daha başlangıçta, bir ceza mahkumiyetinde aranacak ölçüde delil ortaya koymasını istemek, korumanın amacını ortadan kaldırabilir.</p>

<p>Üstelik aile içi şiddetin önemli bir özelliği de çoğu zaman üçüncü kişilerin bulunmadığı bir ortamda gerçekleşmesi. Bu nedenle şiddet iddiasının değerlendirilmesinde her olayın kendi koşulları içinde ele alınması gerekiyor.</p>

<p>Elbette korumanın süratle sağlanması, hakkında tedbir kararı verilen kişinin hukuki güvencelerinin ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Tedbirin niteliği, süresi ve kapsamı bakımından ölçülülük, itiraz hakkı ve etkili yargısal denetim de hukuk devletinin gereği.</p>

<p>Hukukun burada kurması gereken denge açık: Şiddete uğrayan veya uğrama tehlikesi altında bulunan kişiyi zamanında ve etkili biçimde korurken, hakkında tedbir kararı verilen kişinin temel haklarını ve usuli güvencelerini de korumak.</p>

<p><strong>Mor Cepkenden Bugüne</strong></p>

<p>Mor Cepken'e bu gözle bakınca, geçmişe atfedilen bir toplumsal koruma biçimi ile bugünün hukukunun yaklaşımı arasında ilginç bir benzerlik ortaya çıkıyor.</p>

<p>Mor Cepken'i giyen kadın, anlatıya göre toplumun önüne bir mahkeme dosyası koymuyor. Yardım istediğini söylüyor.</p>

<p>Bugün elbette mor bir cepken yok. Kanunlar, mahkemeler, kolluk birimleri, koruyucu ve önleyici tedbirler var. Ama temel düşünce çok farklı değil:</p>

<p><strong>Tehlike karşısında koruma, geç kaldığında anlamını yitirebilir.</strong></p>

<p>Mor Cepken'in gerçekten üç yüz yıllık bir gelenek olup olmadığı araştırılmaya ve tartışılmaya devam edebilir. Ancak gerek bu anlatı gerekse Türk kültüründe kadının toplumsal konumuna ilişkin tarihsel örnekler, kadının korunması düşüncesinin bu toplumun kültürel hafızasına yabancı olmadığını gösteriyor.</p>

<p>Bugün ise bu koruma artık bir geleneğin varlığına veya toplumun dayanışmasına bırakılmış değil. Kanunun devlete yüklediği bir görev.</p>

<p>Sonuçta mesele oldukça açık:</p>

<p><strong>Bir kadın korunmaya ihtiyacı olduğunu söylüyorsa, hukuk onun başına daha kötüsünün gelmesini beklememeli.</strong></p>

<p></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-ayfer-bayer" rel="noopener" target="_blank" title="Av. Ayfer BAYER"><img alt="Av. Ayfer BAYER" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2024/04/ayfer-bayer1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-ayfer-bayer" rel="noopener" target="_blank" title="Av. Ayfer BAYER">Av. Ayfer BAYER</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/mor-cepkenden-bugune-kadinin-beyani-ve-hukuk-1</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 08:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/01/yargi/aym-terazs5.jpg" type="image/jpeg" length="45275"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Basın İlân Kurumu Yönetmeliğinde - Resmî İlan ve Reklam Yönetmeliğinde Değişiklik]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/basin-ilan-kurumu-yonetmeliginde-resmi-ilan-ve-reklam-yonetmeliginde-degisiklik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/basin-ilan-kurumu-yonetmeliginde-resmi-ilan-ve-reklam-yonetmeliginde-degisiklik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Basın İlân Kurumu Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ile Resmî İlan ve Reklam Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik, 18 Eylül 2026 Tarihli ve 33374 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğünden:</strong></p>

<p><strong>BASIN İLÂN KURUMU YÖNETMELİĞİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK</strong></p>

<p><strong>MADDE 1-</strong> 12/12/1997 tarihli ve 23198 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Basın İlân Kurumu Yönetmeliğinin 3 üncü maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“Çoğunluğun sağlanmayışı nedeni ile yapılamayan seçim, ertesi gün aynı yer ve saatte yapılır. Bu seçimde Genel Kurul üyeleri toplantıya katılanların oy çokluğu ile seçilir.”</p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>Aynı Yönetmeliğin 4/C maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“Süreli yayın sahibinin gerçek veya tüzel kişi olduğu durumlarda, ilgili gerçek kişi ya da tüzel kişinin temsilcisi, Genel Kurula üye olmak için yapılan seçimlerde oy kullanmak üzere, aynı seçime katılma hakkını haiz başka bir süreli yayın sahibini yazılı olarak vekil tayin edebilir. Birden fazla süreli yayın sahibi olanlar dilerse, bütün vekâletlerini bir süreli yayın sahibine verebilir.”</p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>Aynı Yönetmeliğin 5 inci maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“Temsilci seçilebilme hakkına sahip olan ilan prodüktörleri, seçime katılma hakkını haiz başka bir prodüktörü yazılı olarak vekil tayin edebilir.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>MADDE 4- </strong>Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>Bu Yönetmelik hükümlerini Basın İlan Kurumu Genel Müdürü yürütür.</p>

<p>---</p>

<p><strong>Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğünden:</strong></p>

<p><strong>RESMÎ İLAN VE REKLAM YÖNETMELİĞİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK</strong></p>

<p><strong>MADDE 1-</strong> 1/2/2023 tarihli ve 32091 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Resmî İlan ve Reklam Yönetmeliğinin 19 uncu maddesine aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.</p>

<p>“(3) 8/4/2022 tarihli ve 31803 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Aktif İşgücü Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelikte belirtilen şartları taşımak kaydıyla İŞKUR İşbaşı Eğitim Programından yararlanacak gazete ve internet haber siteleri, asgari kadrolarında 10 kişiye kadar 1, 11-20 kişiye kadar 2 ve 20 kişinin üzerinde istihdam etmeleri halinde 3 kişiyle sınırlı olmak üzere bu programa katılacak kişileri asgari kadrolarında gösterebilirler. Bu program kapsamında asgari kadroda yer alacak kişilerin taşıması gereken şartlar ile bu kişilerin çalıştırılmasına dair usûl ve esasları belirlemeye Yönetim Kurulu yetkilidir.</p>

<p>(4) İşbaşı eğitim programı kapsamında asgari kadroda gösterilen katılımcılar için, katıldıkları program bilgilerini gösterir işbaşı eğitim belgesi veya sertifikası almaları ve programı tamamlayarak ilgili gazete veya internet haber sitesinde ara vermeden çalışmaları halinde, birinci fıkrada belirtilen nitelik ve şartlar aranmaz.”</p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>Bu Yönetmelik hükümlerini Basın İlan Kurumu Genel Müdürü yürütür.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/basin-ilan-kurumu-yonetmeliginde-resmi-ilan-ve-reklam-yonetmeliginde-degisiklik</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/resmi-g5.jpg" type="image/jpeg" length="13573"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hazine ve Maliye Bakanlığı Disiplin Amirleri Yönetmeliği]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hazine-ve-maliye-bakanligi-disiplin-amirleri-yonetmeligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hazine-ve-maliye-bakanligi-disiplin-amirleri-yonetmeligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hazine ve Maliye Bakanlığı Disiplin Amirleri Yönetmeliği, 18 Eylül 2026 Tarihli ve 33374 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Hazine ve Maliye Bakanlığından:</strong></p>

<p><strong>HAZİNE VE MALİYE BAKANLIĞI DİSİPLİN AMİRLERİ YÖNETMELİĞİ</strong></p>

<p><strong>Amaç</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>(1) Bu Yönetmeliğin amacı, Hazine ve Maliye Bakanlığında görev yapan Devlet memurları ile sözleşmeli personelin disiplin amirlerini belirlemektir.</p>

<p><strong>Kapsam</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>MADDE 2- </strong>(1) Bu Yönetmelik, Hazine ve Maliye Bakanlığının merkez, taşra ve yurt dışı teşkilatında 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa göre görev yapan Devlet memurları ve sözleşmeli personel hakkında uygulanır.</p>

<p><strong>Dayanak</strong></p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>(1) Bu Yönetmelik, 657 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin (B) fıkrası ve 124 üncü maddesi ile 29/4/2021 tarihli ve 3935 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile yürürlüğe konulan Devlet Memurları Disiplin Yönetmeliğinin 5 inci maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Disiplin amirleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 4- </strong>(1) Bu Yönetmelik kapsamında görev yapan Devlet memurları ve sözleşmeli personelin disiplin amirleri Ek-1 sayılı Cetvelde gösterilmiştir.</p>

<p><strong>Disipline ilişkin usul ve esaslar bakımından uygulanacak mevzuat</strong></p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>(1) Disipline ilişkin usul ve esaslar bakımından, 657 sayılı Kanun ile Devlet Memurları Disiplin Yönetmeliği hükümleri uygulanır.</p>

<p><strong>Yürürlükten kaldırılan yönetmelik</strong></p>

<p><strong>MADDE 6- </strong>(1) 22/2/2022 tarihli ve 31758 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Hazine ve Maliye Bakanlığı Disiplin Amirleri Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p>

<p><strong>MADDE 7- </strong>(1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 8- </strong>(1) Bu Yönetmelik hükümlerini Hazine ve Maliye Bakanı yürütür.</p>

<p></p>

<p><strong><a href="https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2026/09/20260918-9-1.pdf" rel="nofollow">Ekleri için tıklayınız</a></strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hazine-ve-maliye-bakanligi-disiplin-amirleri-yonetmeligi</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/hazine-ve-maliye-bakanligi.jpg" type="image/jpeg" length="43731"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Sivil Havacılık Emniyet Olayları Yönetmeliği (SHY-OLAY)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/sivil-havacilik-emniyet-olaylari-yonetmeligi-shy-olay</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/sivil-havacilik-emniyet-olaylari-yonetmeligi-shy-olay" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sivil Havacılık Emniyet Olayları Yönetmeliği (SHY-OLAY), 18 Eylül 2026 Tarihli ve 33374 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Sivil Havacılık Genel Müdürlüğünden:</strong></p>

<p><strong>SİVİL HAVACILIK EMNİYET OLAYLARI YÖNETMELİĞİ (SHY-OLAY)</strong></p>

<p></p>

<p>BİRİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Başlangıç Hükümleri</p>

<p><strong>Amaç</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>(1) Bu Yönetmeliğin amacı; havacılık emniyetinin artırılmasını teminen sivil havacılık emniyet olaylarının raporlanması, toplanması, depolanması, korunması, analizi, incelenmesi ve bilgi alışverişinde bulunulmasına ilişkin usul ve esasları belirlemektir.</p>

<p><strong>Kapsam</strong></p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>(1) Bu Yönetmelik, sivil havacılık faaliyetleri sırasında gerçekleşen emniyet olayları ile ilgili olan gerçek ve tüzel kişileri kapsar.</p>

<p><strong>Dayanak</strong></p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>(1) Bu Yönetmelik; 14/10/1983 tarihli ve 2920 sayılı Türk Sivil Havacılık Kanununun 46 ncı maddesine, 5/6/1945 tarihli ve 4749 sayılı Şikago'da 7 Aralık 1944 tarihinde Akit ve İmza Edilmiş Olan Milletlerarası Sivil Havacılık Anlaşması ile Sivil Havacılık Geçici Sözleşmesi ve Bunların Eklerinin Onanması Hakkında Kanun ile yürürlüğe girmiş olan Şikago Sözleşmesinin Hava Aracı Kaza ve Olay İncelemesi başlıklı Ek-13’ü ile Emniyet Yönetimi başlıklı Ek-19’una ve 4 sayılı Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 437 nci, 441 inci ve 796 ncı maddelerine dayanılarak hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Tanımlar ve kısaltmalar</strong></p>

<p><strong>MADDE 4- </strong>(1) Bu Yönetmelikte geçen;</p>

<p>a) Adil kültür: Kişilerin, deneyimleri ve eğitimleriyle orantılı olan eylemleri, ihmalleri veya aldıkları kararlar nedeniyle cezalandırılmadıkları, ancak ağır ihmallerin, kasıtlı ihlallerin ve yıkıcı eylemlerin cezalandırılabileceği kültürü,</p>

<p>b) ADREP taksonomisi: Vaka verilerinin standart olarak toplanması için ICAO tarafından geliştirilen, tanım ve açıklamalar içeren veri sınıflandırmasını,</p>

<p>c) Alan uzmanı: Genel Müdürlük tarafından gerçekleştirilen olay incelemesi ve analizlerinde belirli bir alanda teknik bilgisinden faydalanılmak üzere görevlendirilen kişiyi,</p>

<p>ç) Analiz: Emniyet yönetimi kapsamında tavsiyelerde bulunmak ve veriye dayalı karar vermeyi desteklemek amacıyla emniyet veri ve bilgilerine, istatistiksel ve analitik tekniklerin uygulanması sürecini,</p>

<p>d) Anonimleştirme: Olay raporlarından, rapor eden kişiye ve raporlarda adı geçen kişilere ait tüm kişisel bilgilerin yanı sıra, olayla ilgili kuruluşların adı da dahil olmak üzere, rapor eden kişinin veya üçüncü bir tarafın kimliğini açığa çıkarabilecek ya da bu bilgilerin olay raporundan çıkarılabilmesine yol açabilecek her türlü bilginin çıkarılmasını,</p>

<p>e) Ciddi olay: Bir kazanın meydana gelme olasılığının yüksek olduğunu gösteren durumları içeren ve bir hava aracının işletilmesiyle ilgili olan; insanlı hava aracı durumunda, herhangi bir kişinin uçuş amacıyla uçağa bindiği andan tüm bu kişilerin uçaktan indiği ana kadar geçen süre içinde meydana gelen olayı; veya insansız hava aracı durumunda, hava aracının uçuş amacıyla hareket etmeye hazır olduğu andan, uçuşun sonunda durduğu ve birincil tahrik sistemi kapatıldığı ana kadar geçen süre içinde meydana gelen olayı,</p>

<p>f) Ciddi yaralanma: Yaralanmanın meydana gelişinden itibaren yedi gün içinde söz konusu yaralanma sebebiyle hastanede 48 saatten fazla kalınması, el, ayak parmakları veya burun gibi basit kırıklar dışında herhangi bir kemiğin kırılması, şiddetli kanama, sinir, kas veya tendon hasarına sebebiyet veren yırtılmaların olması, herhangi bir iç organın yaralanması, ikinci veya üçüncü dereceden yanıkların oluşması ya da vücut yüzeyinin yüzde beşinden fazlasının yanması, bulaşıcı madde veya zararlı radyasyona maruz kalınması durumlarından en az birisine uyan yaralanmaları,</p>

<p>g) Devlet hava aracı: Devletin askerlik, güvenlik, gümrük ve orman yangınları ile mücadele hizmetlerinde kullandığı hava araçlarını,</p>

<p>ğ) Düzeltici faaliyet: Benzer olayların tekrarını önlemek için mevcut bir uygunsuzluk, kusur veya diğer istenmeyen durumun nedenlerini ortadan kaldırmak için gerçekleştirilen veya gerçekleştirilmesi planlanan faaliyeti,</p>

<p>h) Düzeltme işlemi: Gerçekleşen bir olayın sonucunda ortaya çıkan bir uygunsuzluk, kusur veya diğer istenmeyen durumun giderilmesine yönelik gerçekleştirilen ancak benzer olayların tekrarını önlemeye etkisi bulunmayan faaliyeti,</p>

<p>ı) Emniyet bilgisi: Emniyet yönetiminde kullanılmak üzere işlenen emniyet verisinden elde edilen bilgiyi,</p>

<p>i) Emniyet verisi: Emniyetin sürdürülmesi veya geliştirilmesi amacıyla kullanılmak üzere sivil havacılık ile ilgili çeşitli kaynaklardan toplanan veriyi,</p>

<p>j) EVTİS: Emniyet verisi toplama ve işleme sistemini,</p>

<p>k) FIR: Uçuş bilgi hizmeti ve uyarı hizmetinin sağlandığı tanımlanmış boyutlardaki hava sahasını,</p>

<p>l) Genel Müdür: Sivil Havacılık Genel Müdürünü,</p>

<p>m) Genel Müdürlük: Sivil Havacılık Genel Müdürlüğünü,</p>

<p>n) Hava aracı: Havalanabilen ve havada seyredebilme kabiliyetine sahip her türlü aracı,</p>

<p>o) Hava seyrüsefer hizmet sağlayıcı: Hava seyrüsefer hizmetlerini sağlamaktan sorumlu kurum, kuruluş veya işletmeyi,</p>

<p>ö) Hizmet sağlayıcı: Genel Müdürlük denetimi ve gözetimi altında bulunan kurum, kuruluş veya işletmeyi,</p>

<p>p) ICAO: Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilatını,</p>

<p>r) İnceleme: Olayların tekrarının önlenmesi amacıyla gerçekleştirilen, olaya ilişkin verilerin ve bilgilerin toplanmasını, irdelenmesini, kök nedenlerin belirlenmesini, sonuçların çıkarılmasını ve mümkün olduğunda emniyet tavsiyelerinde bulunulmasını içeren süreci,</p>

<p>s) Kaza: Herhangi bir hava aracının operasyonu ile ilişkili olan, insanlı hava aracı halinde, herhangi bir kişinin söz konusu hava aracına uçuş amacıyla bindiği an ile bu tür tüm kişilerin söz konusu hava aracından indiği an arasında gerçekleşen veya insansız hava aracı halinde, söz konusu hava aracının uçuş gerçekleştirmek amacıyla harekete hazır olduğu an ile söz konusu hava aracının ilgili uçuşun sonunda tamamen durduğu ve birincil tahrik sisteminin kapatıldığı an arasında gerçekleşen;</p>

<p>1) Yaralanmaların doğal sebeplerden kaynaklandığı, kendi kendine olduğu veya başkalarından dolayı olduğu durumlar veya yaralananların normalde yolcu ve uçuş ekibinin bulunduğu alanlar dışında başka bir yerde saklanan biletsiz kaçak yolcular olduğu durumlar hariç olmak üzere; hava aracında olma, hava aracından ayrılmış parçalar da dâhil olmak üzere hava aracının herhangi bir parçası ile doğrudan temas, jet akımına doğrudan maruz kalma sebeplerinden ötürü herhangi bir kişinin hayatını kaybetmesi veya ciddi şekilde yaralanmasını,</p>

<p>2) Motor kapakları veya aksesuarları dahil olmak üzere hasarın tek motor, pervaneler, kanat uçları, antenler, problar, kanatçıklar, lastikler, frenler, tekerlekler, karenajlar, paneller, iniş takımı kapıları, kokpit camları, hava aracı yüzeyindeki küçük çentikler, çökmeler veya delikler ile sınırlı olduğu haller ile motor arızası ve hasarı veya ana rotor pallerindeki, kuyruk rotor pallerindeki, iniş takımlarındaki, radomdaki küçük çaplı hasarlar ve doludan veya kuş çarpmasından kaynaklanan hasarlar hariç olmak üzere hava aracının; yapısal mukavemetini, performansını veya uçuş karakteristiklerini olumsuz etkileyecek şekilde veya hasar gören komponentin büyük çaplı onarımını veya ikame edilmesini gerektirecek şekilde hasar görmesi veya yapısal olarak arızalanmasını,</p>

<p>3) Hava aracının kaybolması veya tamamen erişilemez hale gelmesi durumlarını içeren vakayı,</p>

<p>ş) Komisyon: Emniyet Olayları Değerlendirme Komisyonunu,</p>

<p>t) Olay: Kaza haricinde, bir operasyonun emniyetini etkileyen veya etkileyebilecek, hava aracı operasyonu ile ilişkili vakayı,</p>

<p>u) Önleyici faaliyet: Bir olayın gerçekleşmesini veya emniyet açısından risk oluşturan bir tehlikeyi önlemek için gerçekleştirilen veya gerçekleştirilmesi planlanan faaliyeti,</p>

<p>ü) Risk: İnsanların, donanımın ya da yapıların zarar görmesine, kaynakların kaybedilmesine neden olma ya da daha önceden tanımlanmış bir işlevin yerine getirilmesini engelleme ihtimalinin olasılık ve şiddet olarak ölçülmesini,</p>

<p>v) Tehdit: Tehlikenin zarar verme potansiyeli taşıdığı durumu,</p>

<p>y) Tehlike: İnsanların, donanımın ya da yapıların zarar görmesi, kaynakların kaybedilmesine neden olma ya da daha önceden tanımlanmış bir işlevin yerine getirilmesini engelleme potansiyeline sahip durum, nesne ya da faaliyeti,</p>

<p>z) Türkiye Havacılık Bilgi Ürünleri: Türkiye AIP’si, AIP SUP, AIC ile AIP AMDT ve elektronik mania dosyalarını,</p>

<p>aa) Vaka: Kaza ve ciddi olay da dâhil olmak üzere, hava aracı operasyonlarını etkileyen, hava araçlarını, hava aracının içindekileri, diğer kişileri, ekipmanı ve teçhizatı tehdit eden ya da düzeltilmemesi veya ele alınmaması halinde tehdit edebilecek olan, emniyet ile ilişkili durumları,</p>

<p>ifade eder.</p>

<p>(2) Bu Yönetmelikte belirtilmeyen tanım ve kısaltmalar için ülkemizin üyesi olduğu uluslararası sivil havacılık kuruluşları tarafından yayımlanan dokümanlarda belirtilen tanım ve kısaltmalar geçerlidir.</p>

<p>İKİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Emniyet Olaylarının Raporlanması</p>

<p><strong>Zorunlu raporlama</strong></p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>(1) Havacılık emniyeti için risk teşkil edebilecek olayların, hizmet sağlayıcı tarafından Genel Müdürlüğe raporlanması zorunludur. Raporlanması zorunlu olaylar Genel Müdürlük tarafından belirlenir.</p>

<p>(2) Hizmet sağlayıcının veya yabancı hava taşıyıcının müdahil olduğu Türkiye FIR’ında ve havaalanlarında gerçekleşen olaylar ile yerli hava taşıyıcısının ve yetkili bakım kuruluşunun müdahil olduğu yurt dışında gerçekleşen olaylar Genel Müdürlüğe raporlanır.</p>

<p>(3) Devlet hava aracının müdahil olduğu sivil havacılık faaliyetleri ile bağlantılı olaylar, olaya müdahil hizmet sağlayıcı tarafından Genel Müdürlüğe raporlanır.</p>

<p>(4) Olaya birden fazla hizmet sağlayıcının müdahil olduğu durumlarda, olaya müdahil her bir hizmet sağlayıcı raporlama yapar.</p>

<p>(5) Yabancı hava taşıyıcıların zorunlu raporlama yükümlülüğüne ilişkin bilgiler Türkiye Havacılık Bilgi Ürünlerinin ilgili bölümünde yayımlanır.</p>

<p>(6) Askeri hava trafik ve kontrol ünitesi tarafından hizmet verilen sivil tarafların müdahil olduğu olaylar ile sivil hava trafik hizmeti ünitesi kaynaklı askeri tarafların müdahil olduğu olaylar, sivil tarafların yanı sıra Millî Savunma Bakanlığı tarafından ilgili mevzuat kapsamında ayrıca raporlanır.</p>

<p>(7) Kaza veya ciddi olay sınıfındaki vakalar 8/11/2022 tarihli ve 32007 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Sivil Hava Aracı Kaza veya Ciddi Olaylarını Araştırma ve İnceleme Yönetmeliği (HKY-13) hükümlerine göre raporlanır.</p>

<p><strong>Zorunlu raporlama sistemleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 6- </strong>(1) Genel Müdürlük, ADREP taksonomisi ile uyumlu zorunlu olay raporlama sistemi kurar.</p>

<p>(2) Hizmet sağlayıcı, bu Yönetmelik hükümlerine uygun zorunlu raporlama sistemi kurmakla yükümlüdür. Hizmet sağlayıcı tarafından kurulması gereken sisteme ilişkin hususlar Genel Müdürlük tarafından belirlenir.</p>

<p><strong>Zorunlu raporlama yapmakla yükümlü kişiler</strong></p>

<p><strong>MADDE 7- </strong>(1) Raporlanması zorunlu olaylar, aşağıda yer alan personel tarafından öncelikli olarak bağlı olduğu hizmet sağlayıcıya raporlanır:</p>

<p>a) Kaptan pilot ya da kaptan pilotun olayı raporlayamadığı durumlarda bir sonraki ekip üyesi.</p>

<p>b) Hava trafik kontrolörü, havacılık bilgi yönetim uzmanı, hava trafik emniyeti elektronik personeli veya hava seyrüsefer hizmet sağlayıcı kuruluşta çalışmak üzere yetkilendirilmiş kişi.</p>

<p>c) Askeri hava trafik ve kontrol ünitesinde veya merkezinde görevli personel.</p>

<p>ç) Hava aracına yer hizmetleri vermekle görevli kişi.</p>

<p>d) Havaalanı emniyet yönetimi ile bağlantılı görev ifa eden kişi.</p>

<p>e) Hava aracının herhangi bir ekipmanının ya da parçasının uçuşa elverişlilik sertifikasını veya bakım çıkış sertifikasını imzalayan kişi.</p>

<p>f) Hava aracının herhangi bir ekipmanının ya da parçasının tasarımı, üretimi, uçuşa elverişliliğinin sürekli olarak izlenmesi, bakımı veya modifikasyonu işinde çalışan kişi.</p>

<p>(2) Raporlamanın hizmet sağlayıcıya yapılamadığı durumlarda, raporlama doğrudan Genel Müdürlüğe yapılır.</p>

<p><strong>Zorunlu raporlama süresi</strong></p>

<p><strong>MADDE 8- </strong>(1) Raporlanması zorunlu olaylar, 7 nci maddenin birinci fıkrasında belirtilen personel tarafından, mücbir sebepler dışında, olaydan haberdar olduktan sonra 72 saat içinde bağlı olduğu hizmet sağlayıcıya veya hizmet sağlayıcıya yapılamadığı durumlarda Genel Müdürlüğe raporlanır.</p>

<p>(2) Raporlanması zorunlu olaylar, mücbir sebepler dışında, olaydan haberdar olduktan sonra 72 saat içinde hizmet sağlayıcı tarafından Genel Müdürlüğe raporlanır.</p>

<p><strong>Olay raporlarının içeriği</strong></p>

<p><strong>MADDE 9- </strong>(1) Zorunlu raporlama kapsamındaki olay raporlarında yer alması gereken asgari bilgiler Genel Müdürlük tarafından belirlenir.</p>

<p><strong>Gönüllü raporlama</strong></p>

<p><strong>MADDE 10- </strong>(1) Genel Müdürlük ve hizmet sağlayıcı; zorunlu raporlama sistemi vasıtasıyla toplanamayan emniyet verisi ve bilgisi ile havacılık emniyetine yönelik bir tehlike olarak algılanan, emniyet ile ilgili her türlü bilginin toplanmasını kolaylaştıracak gönüllü raporlama sistemi kurar.</p>

<p>(2) Gönüllü raporlama sistemleri; raporlayan kişilerin kimliğinin korunmasını sağlayacak, uygun durumlarda anonim raporlamaya imkân verecek ve aşağıda belirtilen olaylara ilişkin detayların ve emniyet bilgilerinin toplanmasını kolaylaştıracak şekilde kurulur:</p>

<p>a) Zorunlu raporlama yapmakla yükümlü olmayan kişiler tarafından raporlanabilecek olaylar.</p>

<p>b) Zorunlu raporlama kapsamında yer almayan olaylar.</p>

<p>(3) Hizmet sağlayıcı; birinci fıkra uyarınca toplanan ve fiili veya potansiyel bir uçuş emniyeti riski içerebilecek olayların ayrıntılarını ve emniyetle ilgili bilgileri, zamanında ve usulüne uygun olarak Genel Müdürlüğe rapor eder.</p>

<p>(4) Gerçek ve tüzel kişilerin gönüllü raporlama yapması teşvik edilir.</p>

<p>ÜÇÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Olay Raporlarının Değerlendirilmesi</p>

<p><strong>Olay raporlarının hizmet sağlayıcı tarafından incelenmesi, analizi ve takibi</strong></p>

<p><strong>MADDE 11- </strong>(1) Hizmet sağlayıcı, kendi bünyesinde raporlanan olayın risk değerlendirmesini, olayın raporlanmasından itibaren 14 gün içinde yapmak ve risk değerlendirmesi sonucuna göre olayı incelemekle yükümlüdür.</p>

<p>(2) Zorunlu raporlama kapsamında Genel Müdürlüğe raporlanan olaylar için kullanılacak risk değerlendirme yöntemi, uluslararası kabul görmüş metodolojilerle uyumlu olacak şekilde Genel Müdürlük tarafından belirlenir.</p>

<p>(3) Hizmet sağlayıcı, kendi bünyesinde raporlanan olayları bütüncül bir yaklaşımla analiz etmekle yükümlüdür.</p>

<p>(4) Hizmet sağlayıcı, kendi bünyesinde gerçekleştirilen analiz ve incelemeler neticesinde, havacılık emniyetini olumsuz etkileyebilecek fiili veya potansiyel durumların tespit edilmesi halinde, bu durumun giderilmesine yönelik düzeltici ve önleyici faaliyetleri belirlemekle yükümlüdür.</p>

<p>(5) Hizmet sağlayıcı, kendi bünyesinde veya Genel Müdürlük tarafından belirlenen düzeltici ve önleyici faaliyetleri zamanında uygulamak ve uygulamanın etkinliğini takip etmekle yükümlüdür.</p>

<p>(6) Hizmet sağlayıcı, zorunlu raporlama kapsamında olayın Genel Müdürlüğe raporlanmasından itibaren 30 gün içinde, kendi bünyesinde gerçekleştirilen incelemeye ilişkin ön sonuç raporunu Genel Müdürlüğe bildirmekle yükümlüdür. Bu süre içinde incelemenin neticelendirilmesi halinde, ön sonuç raporu yerine doğrudan hizmet sağlayıcı sonuç raporu düzenlenir.</p>

<p>(7) Hizmet sağlayıcı, zorunlu raporlama kapsamında kendi bünyesinde gerçekleştirilen incelemenin sonuç raporunu, olayın raporlanmasından itibaren 90 gün içinde Genel Müdürlüğe bildirmekle yükümlüdür. Bu süre içinde incelemenin neticelendirilememesi halinde hizmet sağlayıcı, Genel Müdürlükten ilave süre talep eder. Genel Müdürlük tarafından uygun bulunması halinde hizmet sağlayıcıya toplamda 90 günü aşmamak üzere ilave süre verilir.</p>

<p><strong>Olay raporlarının Genel Müdürlük tarafından incelenmesi, analizi ve takibi</strong></p>

<p><strong>MADDE 12- </strong>(1) Genel Müdürlük, raporlanan olayın risk değerlendirmesini yapar ve sonucuna göre olayı inceler.</p>

<p>(2) Genel Müdürlük raporlanan olayları gruplandırarak veya bütüncül bir yaklaşımla analiz eder.</p>

<p>(3) Genel Müdürlük, olay incelemesi ve analizlerinde alan uzmanı kişilerden faydalanabilir. Alan uzmanı olarak görev yapan kişiler 18 inci maddede yer alan koruma ve gizlilik ilkelerine uygun şekilde tarafsız olarak görevlerini yürütmekle yükümlüdür. Alan uzmanına ilişkin asgari nitelikler Genel Müdürlük tarafından belirlenir.</p>

<p>(4) Genel Müdürlük, kendi bünyesinde gerçekleştirilen analiz ve incelemeler neticesinde, havacılık emniyetini olumsuz etkileyebilecek fiili veya potansiyel durumların tespit edilmesi halinde, bu durumun giderilmesine yönelik düzeltici ve önleyici faaliyetleri belirler.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>(5) Genel Müdürlük, kendi bünyesinde belirlenen düzeltici ve önleyici faaliyetleri zamanında uygular, uygulanmasını sağlar ve uygulamanın etkinliğini takip eder.</p>

<p>(6) Genel Müdürlük, hizmet sağlayıcı tarafından belirlenen düzeltici ve önleyici faaliyetleri uygun bulmaması halinde, ilave düzeltici ve önleyici faaliyeti hizmet sağlayıcıdan talep eder veya belirler.</p>

<p>(7) Genel Müdürlük, kendi bünyesinde gerçekleştirilen incelemenin tamamlanmasını müteakip nihai sonuç raporu düzenler.</p>

<p>(8) Askeri hizmetlerde kullanılanlar hariç olmak üzere devlet hava aracının müdahil olduğu olaylar Genel Müdürlük tarafından ilgili kurum veya kuruluş ile koordineli olarak incelenir.</p>

<p><strong>Askeri tarafların müdahil olduğu olayların incelenmesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 13- </strong>(1) Askeri ve sivil tarafların birlikte müdahil olduğu olayların incelenmesine ilişkin ilgili taraflar arasında protokol imzalanır.</p>

<p>(2) Protokol kapsamında gerçekleştirilen inceleme için ön sonuç raporu, olayın raporlanmasından itibaren 30 gün içinde düzenlenir. Bu süre içinde incelemenin neticelendirilmesi halinde, ön sonuç raporu yerine doğrudan sonuç raporu düzenlenir.</p>

<p>(3) Protokol kapsamında gerçekleştirilen inceleme için sonuç raporu, olayın raporlanmasından itibaren 90 gün içinde düzenlenir.</p>

<p>(4) Olay incelemesinin 90 gün içinde tamamlanamaması halinde ek süre kullanımı ile sonuç raporunun oluşturulması ve gönderilmesine ilişkin hususlar protokol ile belirlenir.</p>

<p><strong>Sonuç raporları</strong></p>

<p><strong>MADDE 14- </strong>(1) Hizmet sağlayıcı tarafından incelemenin tamamlanmasını müteakip hizmet sağlayıcı sonuç raporu, Genel Müdürlük tarafından incelemenin tamamlanmasını müteakip nihai sonuç raporu düzenlenir.</p>

<p>(2) Ön sonuç raporunda asgari olarak aşağıda yer alan bilgilere yer verilir:</p>

<p>a) İncelemeye ilişkin ilk tespitler.</p>

<p>b) Gerçekleştirilen düzeltme işlemleri.</p>

<p>c) İhtiyaç duyulması halinde gecikmeksizin gerçekleştirilmesi gereken düzeltici ve önleyici faaliyetler.</p>

<p>(3) Hizmet sağlayıcı sonuç raporu ile nihai sonuç raporunda asgari olarak aşağıdaki bilgilere yer verilir:</p>

<p>a) Kök neden analizi.</p>

<p>b) Olayın gerçekleşmesine yol açan esas unsur ve yan unsurlar.</p>

<p>c) Tamamlanması öngörülen tarihleri ile birlikte, belirlenen düzeltici ve önleyici faaliyetler.</p>

<p>(4) İkinci ve üçüncü fıkralarda yer alan asgari bilgilere ilaveten yer alması gereken bilgiler, Genel Müdürlük tarafından belirlenir.</p>

<p><strong>Emniyet Olayları Değerlendirme Komisyonu</strong></p>

<p><strong>MADDE 15- </strong>(1) Havacılık emniyetinin artırılması, analizlerin ve incelemelerin değerlendirilmesi ile adil kültürün üst düzeyde tutulmasına yönelik faaliyetlerin tespiti amacıyla havacılık sektöründe yer alan kurum ve kuruluşların katılımıyla Komisyon oluşturulur. Komisyon sekretaryası Genel Müdürlük tarafından yürütülür.</p>

<p>(2) Komisyon; Genel Müdürlük, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Ulaşım Emniyeti İnceleme Merkezi Başkanlığı ve Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğünün yanı sıra gündeme göre belirlenecek havacılık alanında faaliyet gösteren kurum, kuruluş ve hizmet sağlayıcıların temsilcilerinden oluşur.</p>

<p>(3) Genel Müdürlük davetine istinaden kurum veya kuruluşlar, Komisyonun çalışmalarına katılmak üzere bir asıl ve bir yedek olmak üzere iki kişi belirler.</p>

<p>(4) Genel Müdürlük, belirlenmiş temsilciler dışındaki ilgili kurum, kuruluş, hizmet sağlayıcı temsilcilerini veya konusunda uzman kişileri Komisyon çalışmalarına davet edebilir.</p>

<p>(5) Genel Müdürlük, Komisyonun yılda en az bir defa toplanmasını sağlar. Kurum, kuruluş veya hizmet sağlayıcılar toplantıya, asıl veya yedek üyeye ilaveten en fazla iki temsilci ile katılır. Komisyona, Genel Müdürlük temsilcisi Genel Müdür veya genel müdür yardımcısı başkanlık eder.</p>

<p>(6) Komisyon tarafından tespit edilen faaliyetler ilgili kurum, kuruluş veya hizmet sağlayıcı tarafından yerine getirilir. Genel Müdürlük faaliyetlerin uygulanmasını takip eder.</p>

<p>(7) Komisyonun çalışma usul ve esasları Genel Müdürlük tarafından belirlenir.</p>

<p><strong>Bilginin toplanması ve saklanması</strong></p>

<p><strong>MADDE 16- </strong>(1) Genel Müdürlük, raporlama sistemleri vasıtasıyla toplanan olay ve sonuç raporlarını en az beş yıl saklar.</p>

<p>(2) Hizmet sağlayıcı, kendi bünyesinde kurulan raporlama sistemleri vasıtasıyla toplanan olay ve sonuç raporlarını en az beş yıl saklamakla yükümlüdür.</p>

<p>(3) Hizmet sağlayıcı, Genel Müdürlük tarafından gerçekleştirilecek incelemeye kaynak teşkil edebilecek her türlü bilgi ve belgeyi temin etmek ve talep edilmesi halinde Genel Müdürlüğe sunmakla yükümlüdür. Hizmet sağlayıcı tarafından olay incelemesinde kullanılabilecek görsel ve işitsel kayıtlar olayın raporlanmasından itibaren en az iki ay, yazılı kayıtlar ise en az bir yıl süre ile saklanır.</p>

<p>(4) Genel Müdürlük ve hizmet sağlayıcı tarafından, olay raporlarından elde edilen verilerin bozulmadan saklanmasını, doğruluğunu ve bütünlüğünü teminen; ilk aşamada toplanan bilgiler ile veri tabanında muhafaza edilen kayıtlar arasındaki tutarlılığın sağlanmasına yönelik veri kalite kontrol, doğrulama ve izleme süreçleri oluşturulur ve uygulanır.</p>

<p><strong>Emniyet verisi toplama ve işleme sistemi</strong></p>

<p><strong>MADDE 17- </strong>(1) Genel Müdürlük olay raporlarının analizinin etkin kılınmasını teminen; emniyet eğilimlerini belirlemek, veriye dayalı kararlar almak, emniyet hedeflerini belirlemek, emniyet hedefleriyle ilgili emniyet performansını değerlendirmek ve riskleri belirlemek için ihtiyaç duyulan emniyet verilerinin ve emniyet bilgilerinin toplanması, depolanması, işlenmesi, birleştirilmesi ve analizini mümkün kılan EVTİS’i kurar.</p>

<p><strong>Bilginin uygun kullanımı, koruma ve gizlilik ilkeleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 18- </strong>(1) Raporlama sistemlerinden toplanan veriler, bireysel suç veya sorumluluk yüklemek amacıyla kullanılamaz ve kullandırılamaz. Söz konusu veriler ancak havacılık emniyetinin sürdürülmesi ve geliştirilmesi amacıyla kullanılır.</p>

<p>(2) Raporlama sistemleri vasıtasıyla toplanan olaylara ilişkin detayların gizliliği sağlanır.</p>

<p>(3) Raporlama yapanların ve olay raporlarında adı geçenlerin gizliliği sağlanır.</p>

<p>(4) Kişisel bilgiler, havacılık emniyetinin artırılması amacıyla, olayın incelenmesi için kesinlikle gerekli olduğu hallerde yalnız incelemeyi yürütmekle sorumlu kişiler ile 24/3/2016 tarihli ve 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ve ilgili mevzuatı kapsamında paylaşılabilir.</p>

<p>(5) Olay raporlama sistemleri vasıtasıyla toplanan veriler 6698 sayılı Kanun hükümlerine uygun olarak kullanılır.</p>

<p><strong>Bilgi kaynağının korunması</strong></p>

<p><strong>MADDE 19- </strong>(1) Raporlamayı yapan kişiler ile olay raporlarında adı geçen kişiler, hizmet sağlayıcı tarafından raporlama kaynaklı hiçbir olumsuz muameleye maruz bırakılamaz.</p>

<p>(2) Adil kültürün yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılmasına yönelik uygulamalar teşvik edilir.</p>

<p><strong>Koruma ve gizlilik ilkelerinin istisnaları</strong></p>

<p><strong>MADDE 20- </strong>(1) Olayın raporlanması sırasında ve sonrasında ortaya çıkan ve kasıt bulunmayan eylemler ile ilgili idari yaptırım uygulanmaz.</p>

<p>(2) Koruma ve gizlilik ilkeleri aşağıda belirtilen durumlar için geçerli değildir:</p>

<p>a) İlgili mevzuat, usul veya emniyet gerekliliklerine aykırılığı bilinerek ve isteyerek gerçekleştirilen fiil veya ihmaller.</p>

<p>b) Herhangi bir kişiye veya mülkiyete öngörülebilir zarar verilmesine sebebiyet vererek veya havacılık emniyeti seviyesinden ciddi bir şekilde ödün vererek, açık bir şekilde gerekli olan hallerde herhangi bir belirgin riskin açık, kesin ve ciddi bir şekilde dikkate alınmaması ve özen gösterilmesine yönelik mesleki sorumluluğun yoğun bir şekilde yerine getirilmemesi halleri.</p>

<p><strong>Bilgi paylaşımı</strong></p>

<p><strong>MADDE 21- </strong>(1) Genel Müdürlük, raporlama sistemleri vasıtasıyla yıl içinde toplanan anonimleştirilmiş emniyet veri ve bilgileri ile bu kapsamda gerçekleştirilen emniyet faaliyetlerini içeren emniyet olayları yıllık bültenini yayımlar. Bülten ertesi yılın ilk altı ayı içinde yayımlanır.</p>

<p>(2) Genel Müdürlük, gerçekleştirilen analiz ve incelemeler sonucunda paylaşılması faydalı hususlar için emniyet bülteni yayımlar.</p>

<p>(3) Genel Müdürlük anonimleştirilmiş olay raporlarını ve risk değerlendirmesi sonuçlarını paylaşabilir.</p>

<p>(4) Genel Müdürlük, gizlilik, koruma ve amaca uygun kullanım koşullarına uygun olmak kaydıyla, emniyet bilgisi paylaşımını teşvik eder.</p>

<p>(5) Gizlilik, koruma ve amaca uygun kullanım koşullarına uygun olmak kaydıyla, olay raporlarından çıkarılan derslerin ilgili eğitimlerde anonimleştirilerek kullanılması teşvik edilir.</p>

<p>(6) Hizmet sağlayıcı, analiz ve incelemeler neticesinde belirlenen düzeltici ve önleyici faaliyetler hakkında çalışanlarını bilgilendirir.</p>

<p>(7) Kişisel bilgiler içermeyen olay raporları hizmet sağlayıcı bünyesinde dağıtılabilir.</p>

<p>(8) Genel Müdürlüğe raporlanmış olan ve yabancı sivil havacılık otoritesi tarafından işlem yapılmasını gerektiren olay raporu, Genel Müdürlük tarafından ilgili otoriteye iletilir.</p>

<p><strong>Olay raporlama sorumlusu</strong></p>

<p><strong>MADDE 22- </strong>(1) Hizmet sağlayıcı faaliyet gösterdiği her bir sivil havacılık alanı için, aşağıda belirtilen görevleri yürütmek üzere biri asıl biri yedek olmak üzere Genel Müdürlüğe karşı sorumlu iki kişi görevlendirir:</p>

<p>a) Olay raporlarından elde edilen veri ve bilgilerin amacına uygun kullanımını sağlamak.</p>

<p>b) Olay raporlama ile ilgili hususlarda Genel Müdürlük ile iletişimi sağlamak.</p>

<p><strong>Olay raporu hakkında bilgi talebi</strong></p>

<p><strong>MADDE 23- </strong>(1) Olay raporları hakkında Genel Müdürlükten bilgi talebi, yalnız ikinci ve üçüncü fıkralarda belirtilen gerçek ve tüzel kişiler tarafından yapılabilir. Genel Müdürlük bilgi edinme talebini gerekçe ve kapsam açısından değerlendirir. Talebi uygun bulması halinde bilgi edinme talebini kısmen veya tamamen karşılar. Olaya müdahil olmayan taraflarca yapılan taleplerde yalnız istatistiki bilgi paylaşılabilir. Bilgi talebinin yapılma usulü ve talebin değerlendirilmesine ilişkin hususlar Genel Müdürlük tarafından belirlenir.</p>

<p>(2) Tek bir olay veya belirli nitelikteki olaylar hakkında, aşağıda belirtilen tüzel kişiler kendi faaliyet alanları ile ilgili olarak bilgi talebinde bulunabilir:</p>

<p>a) Üretici.</p>

<p>b) Bakım kuruluşu.</p>

<p>c) Hava aracı işleticisi.</p>

<p>ç) Hava seyrüsefer hizmetleri sağlayıcısı.</p>

<p>d) Askerî hava trafik ve kontrol ünitesi.</p>

<p>e) Havaalanı işleticisi.</p>

<p>f) Yer hizmeti kuruluşu.</p>

<p>g) Havacılık eğitimi kaynak sağlayıcısı.</p>

<p>ğ) Yabancı sivil havacılık veya kaza inceleme otoriteleri.</p>

<p>h) Ulaşım Emniyeti İnceleme Merkezi Başkanlığı.</p>

<p>(3) Tek bir olay hakkında, raporlama yapmakla yükümlü gerçek kişiler ile havacılık emniyetiyle ilgili görev yürüten personelin mesleki temsil organları bilgi talebinde bulunabilir.</p>

<p>(4) Talep üzerinden edinilen bilgiler sadece havacılık emniyeti amacıyla kullanılabilir, ticari kazanım veya bireyleri suçlama, sorumlu tutma gibi amaçlar için kullanılamaz.</p>

<p>DÖRDÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Çeşitli ve Son Hükümler</p>

<p><strong>Denetleme ve idari yaptırım</strong></p>

<p><strong>MADDE 24- </strong>(1) Genel Müdürlük bu Yönetmelik hükümlerinin uygulanmasını denetler.</p>

<p>(2) Bu Yönetmelik hükümlerine aykırı iş veya işlem gerçekleştiren hizmet sağlayıcıya 2920 sayılı Kanunun 143 üncü maddesi ile 29/1/2013 tarihli ve 28543 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü Tarafından Verilecek İdari Para Cezaları Hakkında Yönetmelik (SHY-İPC) hükümlerine göre işlem yapılır.</p>

<p><strong>Avrupa Birliği mevzuatına uyum</strong></p>

<p><strong>MADDE 25- </strong>(1) Bu Yönetmelik, sivil havacılık alanında gerçekleşen olayların raporlanması, analizi ve takibi hakkında 3/4/2014 tarihli ve (AB) 376/2014 sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü dikkate alınarak Avrupa Birliği mevzuatına uyum çerçevesinde hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Tereddütlerin giderilmesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 26- </strong>(1) Bu Yönetmeliğin uygulanması ile ilgili tereddütleri gidermeye, uygulamayı düzenlemeye ve bu Yönetmeliğin uygulanmasını sağlamak üzere alt düzenleyici işlemler yapmaya Genel Müdürlük yetkilidir.</p>

<p><strong>Yürürlükten kaldırılan yönetmelik</strong></p>

<p><strong>MADDE 27- </strong>(1) 18/6/2014 tarihli ve 29034 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Hava Trafik Hizmetleri ile Bağlantılı Emniyet Olaylarının Rapor Edilmesi ve Değerlendirilmesine Dair Yönetmelik (SHY 65-02) yürürlükten kaldırılmıştır.</p>

<p><strong>Geçiş süreci</strong></p>

<p><strong>GEÇİCİ MADDE 1- </strong>(1) Hizmet sağlayıcının, bu Yönetmeliğe uygun raporlama sistemlerinin kurulması ve depolama kapasitesinin oluşturulması işlemlerini bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on sekiz ay içinde tamamlaması gerekir.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p>

<p><strong>MADDE 28- </strong>(1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinden altı ay sonra yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 29- </strong>(1) Bu Yönetmelik hükümlerini Sivil Havacılık Genel Müdürü yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/sivil-havacilik-emniyet-olaylari-yonetmeligi-shy-olay</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/resmi-g.jpg" type="image/jpeg" length="11253"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[O AVUKAT GÖZALTINDA]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/o-avukat-gozaltinda-17</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/o-avukat-gozaltinda-17" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul’da farklı adliyelerde yürütülen yargısal süreçlere menfaat karşılığında ettiği öne sürülen 2'si avukat 6 şüpheli hakkında soruşturma başlatıldı. Gözaltı kararı verilen isimler arasında "Ben asla kaybetmem ya kazanırım ya da öğrenirim" paylaşımıyla gündeme gelen avukatın da bulunduğu belirtildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, farklı adliyelerde yargı süreçlerine menfaat karşılığında müdahale edildiği iddiasıyla soruşturma başlattı.</p>

<p>Soruşturma kapsamında, M. Ş. tarafından kurulduğu iddia edilen suç örgütüne yönelik çalışma yürütüldü.</p>

<p>2022-2024 yılları arasındaki bazı dava ve yargı süreçlerine müdahale edildiği iddiasıyla 2'si avukat olmak üzere altı şüpheli hakkında gözaltı kararı çıkarıldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>O AVUKAT DA GÖZALTINDA</strong></p>

<p>Operasyon kapsamında şu ana kadar beş şüphelinin gözaltına alındığı öğrenildi.</p>

<p>Gözaltı kararı verilen isimler arasında avukat B. N. T.'ın da bulunduğu belirtildi.</p>

<p>Öte yandan dosyada adı geçen hakim ve savcılar için HSK'ya yazı gönderildiği belirtildi.</p>

<p><strong>SAVCI ODASINDAKİ FOTOĞRAFLARIYLA GÜNDEM OLMUŞTU</strong></p>

<p>Avukat T., daha önce Çağlayan Adliyesi'nde bir savcı odasında çekildiği fotoğrafları sosyal medya hesabından paylaşmasıyla gündeme gelmişti.</p>

<p>T.'ın paylaşımına "Ben asla kaybetmem ya kazanırım ya da öğrenirim" notunu düşmüştü.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel, GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/o-avukat-gozaltinda-17</guid>
      <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 23:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/09/untitled-1-19.jpg" type="image/jpeg" length="37658"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[SPK FON TASFİYESİ KARARI: TERA, PUSULA, HEDEF, ATLAS, A1, PARDUS VE BULLS PORTFÖY YATIRIMCILARININ HUKUKİ HAKLARI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/spk-fon-tasfiyesi-karari-tera-pusula-hedef-atlas-a1-pardus-ve-bulls-portfoy-yatirimcilarinin-hukuki-haklari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/spk-fon-tasfiyesi-karari-tera-pusula-hedef-atlas-a1-pardus-ve-bulls-portfoy-yatirimcilarinin-hukuki-haklari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sermaye Piyasası Kurulu tarafından 17 Eylül 2026 tarihinde alınan karar, çok sayıda yatırım fonu yatırımcısını doğrudan ilgilendiren önemli bir hukuki süreci başlatmıştır. SPK’nın 2026/60 sayılı Bülteni kapsamında Tera Portföy, Pusula Portföy, Hedef Portföy, Atlas Portföy, A1 Portföy, Pardus Portföy...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Sermaye Piyasası Kurulu tarafından 17 Eylül 2026 tarihinde alınan karar, çok sayıda yatırım fonu yatırımcısını doğrudan ilgilendiren önemli bir hukuki süreci başlatmıştır. SPK’nın 2026/60 sayılı Bülteni kapsamında Tera Portföy, Pusula Portföy, Hedef Portföy, Atlas Portföy, A1 Portföy, Pardus Portföy ve Bulls Portföy tarafından kurulan ve TEFAS’ta işlem gören yatırım fonları hakkında alım-satım kısıtlamaları getirilmiş; kararda ayrıca bültende belirtilen fonların Kurul tarafından belirlenecek yöntemle tasfiye edilmesi kararlaştırılmıştır. Kararın hukuki dayanağı olarak 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 96. maddesi gösterilmiştir.</p>

<p>Yatırımcıların değerlendirmeye başlamadan önce iki ayrımı netleştirmesi gerekir. Birincisi, karar kapsamındaki bütün fonlar aynı hukuki durumda değildir: bir kısmı hakkında tasfiye kararı verilmiş, bir kısmı ise yalnızca işleme kapatılmıştır. İkincisi, fonun hukuki durumu ile fonu kuran portföy yönetim şirketinin hukuki durumu birbirinden farklıdır. Bu nedenle her yatırımcının ilk işi, sahibi olduğu fonun bülten ekindeki listelerde hangi grupta yer aldığını tespit etmek olmalıdır.</p>

<p>Bunun ardından iki temel soru gelmektedir: Fonun tasfiye edilmesi yatırımcının parasını kaybettiği anlamına mı gelir? Tasfiye sonucunda ciddi bir zarar ortaya çıkarsa yatırımcı bu zararı kimden ve hangi hukuki yollarla talep edebilir? Bu iki soru birbirinden ayrılarak değerlendirilmelidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>1. Fonun Tasfiye Edilmesi, Katılma Payından Doğan Hakları Ortadan Kaldırmaz</strong></p>

<p>Öncelikle yatırım fonunun işleme kapatılması veya tasfiye sürecine alınması ile yatırımcının fon kapsamındaki haklarının ortadan kalkması birbirinden tamamen farklı hukuki sonuçlar doğuran durumlardır. Bu nedenle kamuoyunda yer alan “fon kapatıldı, yatırımcıların parası kayboldu” şeklindeki değerlendirmeler, sermaye piyasası mevzuatında yatırım fonları için öngörülen hukuki yapı ile bağdaşmamaktadır.</p>

<p>Burada terim yönünden bir açıklama yapmak gerekir. Sermaye Piyasası Kanunu’nun 52. maddesinin birinci fıkrası uyarınca yatırım fonu, tasarruf sahipleri hesabına inançlı mülkiyet esaslarına göre işletilen ve tüzel kişiliği bulunmayan bir malvarlığıdır. Aynı maddenin üçüncü fıkrası uyarınca portföy yönetim şirketi, fona ait varlıklar üzerinde kendi adına ve fon hesabına tasarrufta bulunmaya yetkilidir. Dolayısıyla yatırımcının fon portföyündeki varlıklar üzerinde doğrudan bir mülkiyet hakkı bulunmamakta; hakları, sahibi olduğu katılma payından doğmaktadır.</p>

<p>Yatırım fonu katılma payı, Yatırım Fonlarına İlişkin Esaslar Tebliği (III-52.1) m.3/1-(l) uyarınca yatırımcının sahip olduğu hakları taşıyan ve fona katılımını gösteren, kayden izlenen bir sermaye piyasası aracıdır. Katılma paylarının kaydi sistem içerisinde hak sahipleri bazında izlenmesi nedeniyle, fonun alım ve satıma kapatılması yatırımcının katılma payları üzerindeki hak sahipliği sıfatını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Nitekim Merkezi Kayıt Kuruluşu nezdinde katılma payları hak sahipleri adına kayden izlenmekte olup yatırımcılar, sahip oldukları katılma paylarını ve hesaplarındaki portföy durumunu e-YATIRIMCI sistemi üzerinden takip edebilmektedir.</p>

<p>Yatırım fonlarına ilişkin hukuki yapının yatırımcı bakımından en önemli güvencesi ise fon malvarlığının kurucunun malvarlığından ayrılığı ilkesidir. Bu ilke, yalnızca Tebliğ’de değil, doğrudan Kanun’da düzenlenmiştir.</p>

<p>Sermaye Piyasası Kanunu m.53/1 uyarınca fonun malvarlığı, portföy yönetim şirketinin ve portföy saklama hizmetini yürüten kuruluşun malvarlığından ayrıdır. Aynı maddenin ikinci fıkrası uyarınca fon malvarlığı; fon hesabına olması ve fon içtüzüğünde hüküm bulunması şartıyla kredi almak, türev araç işlemleri, açığa satış işlemleri veya fon adına taraf olunan benzer nitelikteki işlemlerde bulunmak haricinde teminat gösterilemez ve rehnedilemez. Bu hükmün mevcut süreç bakımından en kritik bölümü ise şudur: fon malvarlığı, <strong>portföy yönetim şirketinin veya portföy saklayıcısının yönetiminin ya da denetiminin kamu kurumlarına devredilmesi hâlinde dahi</strong> başka bir amaçla tasarruf edilemez; kamu alacaklarının tahsili amacı da dâhil olmak üzere haczedilemez, üzerine ihtiyati tedbir konulamaz ve iflas masasına dâhil edilemez. Aynı yöndeki düzenleme Tebliğ m.5/4’te yer almaktadır.</p>

<p>Bu düzenlemelerin doğal sonucu olarak, fonu kuran veya yöneten portföy yönetim şirketinin mali durumunun bozulması, borçlarını ödeyemez hâle gelmesi yahut hakkında idari veya hukuki tedbirler uygulanması, fon malvarlığının söz konusu şirketin borçlarından sorumlu hâle gelmesine yol açmaz. Başka bir ifadeyle portföy yönetim şirketinin alacaklıları, şirketten olan alacaklarını tahsil etmek amacıyla yatırım fonunun malvarlığına başvuramazlar.</p>

<p>Aynı ayrılık ilkesi gereğince, Kanun m.53/4 uyarınca portföy yönetim şirketlerinin üçüncü kişilere olan borç ve yükümlülükleri ile yatırım fonlarının aynı üçüncü kişilerden olan alacaklarının birbirine karşı mahsup edilmesi de mümkün değildir.</p>

<p>Dolayısıyla bir fonun TEFAS üzerinden alım ve satıma kapatılması veya tasfiyesine karar verilmesi, yatırımcının katılma payından kaynaklanan haklarının sona erdiği ya da fon malvarlığının portföy yönetim şirketinin borçlarının karşılanmasında kullanılabileceği anlamına gelmemektedir. Tasfiye kararının hukuki sonucu; fonun olağan faaliyetinin sona erdirilerek fon malvarlığının mevzuatta öngörülen usule göre tasfiye edilmesi ve oluşacak tasfiye bakiyesinin katılma payı sahiplerine payları oranında dağıtılmasıdır.</p>

<p>Bu noktada önemle belirtilmelidir ki söz konusu hukuki koruma, yatırımcının başlangıçta yatırdığı anaparanın aynen veya eksiksiz şekilde geri ödeneceği yönünde bir garanti teşkil etmemektedir. Fon malvarlığının şirket alacaklılarından korunması ile fon portföyündeki varlıkların piyasa değerindeki değişikliklerden kaynaklanan yatırım riski birbirinden farklı meselelerdir.</p>

<p><strong>2. Tasfiye Nasıl İşler, Fondaki Para Nasıl Ödenir?</strong></p>

<p>Tebliğ m.28, yatırım fonlarının sona ermesine ve tasfiyesine ilişkin usul ve esasları düzenlemektedir. Maddenin birinci fıkrasında fonun sona erme sebepleri sayılmış; (d) bendinde fonun kendi mali yükümlülüklerini karşılayamaz durumda olması ve benzer nedenlerle fonun devamının yatırımcıların yararına olmayacağının Kurulca tespit edilmiş olması hâli de bir sona erme sebebi olarak öngörülmüştür.</p>

<p>Maddenin ikinci fıkrası uyarınca fon malvarlığı, içtüzük ve izahnamede yer alan ilkelere göre tasfiye edilir ve tasfiye bakiyesi katılma payı sahiplerine payları oranında dağıtılır. Tasfiye durumunda yalnızca katılma payı sahiplerine ödeme yapılabilir; aynı kural Kanun m.53/3’te de yer almaktadır. Fesih ihbarından sonra yeni katılma payı ihraç edilemez; tasfiye anından itibaren ise hiçbir katılma payı ihraç edilemez ve geri alınamaz.</p>

<p>Burada yatırımcı bakımından kritik olan husus şudur: dağıtılacak olan, fon portföyünün brüt değeri değil <strong>tasfiye bakiyesidir</strong>. Tebliğ m.3/1-(g)’de fon toplam değeri, portföydeki varlıkların değerlenmesi neticesinde bulunan portföy değerine varsa diğer varlık ve alacakların eklenmesi ve <strong>borçların düşülmesi</strong> suretiyle ulaşılan değer olarak tanımlanmıştır. Fonun kredi, repo, yönetim ücreti ve benzeri yükümlülükleri bulunuyorsa, yatırımcıya yapılacak ödeme bu yükümlülükler karşılandıktan sonra kalan tutar üzerinden hesaplanacaktır. “Yalnızca katılma payı sahiplerine ödeme yapılabilir” kuralı, fonun kendi borçlarının tasfiye sırasında karşılanmayacağı anlamına gelmez; bu kural, fon malvarlığının kurucunun alacaklılarına tahsis edilmesini engeller.</p>

<p>Bültende tasfiyenin “Kurul tarafından belirlenecek yöntemle” yapılacağının belirtilmesi ile Tebliğ m.28/2’deki “içtüzük ve izahnamede yer alan ilkelere göre tasfiye” ölçütü birlikte değerlendirilmelidir. Kanun m.54/1-(a) Kurul’a fonların sona ermesi ve tasfiyesine ilişkin usul ve esasları belirleme yetkisi tanımaktadır. Tasfiyenin hangi takvimle, hangi değerleme esasıyla ve hangi sırayla yürütüleceği, Kurulca açıklanacak ayrıntılı usul ile netleşecektir. Yatırımcıların bu açıklamaları yakından takip etmesi gerekir.</p>

<p>Ayrıca Tebliğ m.29/1 uyarınca kurucunun iflası veya tasfiyesi hâlinde Kurul, fonu uygun göreceği başka bir portföy yönetim şirketine tasfiye amacıyla devreder. Dolayısıyla tasfiye işlemlerinin mutlaka mevcut kurucu eliyle yürütülmesi zorunlu değildir.</p>

<p><strong>3. Tasfiye Kararı Verilmeyen, Yalnızca İşleme Kapatılan Fonlarda Durum Farklıdır</strong></p>

<p>Karar kapsamındaki fonların bir kısmı hakkında tasfiye kararı verilmiş olmakla birlikte, yalnızca TEFAS’ta işleme kapatılan ve tasfiye listesinde yer almayan fonlar da bulunmaktadır. Bu ayrım yatırımcı açısından önemlidir.</p>

<p>Tasfiye kararı verilmeyen fonlarda Tebliğ m.28/2’deki “tasfiye anından itibaren katılma payı geri alınamaz” kuralı henüz uygulanmaz. Buna karşılık fon fiilen işleme kapalı olduğu için iade talepleri karşılanamayabilir. Bu fonlarda, katılma payı iade ödemelerinde gecikme veya temerrüt bulunup bulunmadığı, iade esaslarında yakın tarihte yapılan değişiklikler, muacceliyetin hangi anda doğduğu ve temerrüt faizinin başlangıcı ayrıca değerlendirilmelidir. Fonu bu gruba giren yatırımcıların, tasfiye sürecine ilişkin genel açıklamalarla yetinmeyip kendi fonlarının KAP açıklamalarını ayrıca takip etmeleri gerekir.</p>

<p><strong>4. “Param Güvende” Demek “Yatırdığım Paranın Tamamını Alacağım” Demek Değildir</strong></p>

<p>Yatırımcı açısından önem taşıyan temel ayrım, katılma payından doğan hakların korunması ile yatırılan anaparanın korunmasının aynı hukuki sonucu ifade etmemesidir. Yatırımcının katılma payları üzerindeki hak sahipliği devam etmekle birlikte, tasfiye sonucunda başlangıçta yatırılan tutarın aynen iade edileceğine ilişkin bir garanti bulunmamaktadır. Tasfiye sonucunda ödenecek tutar, esas itibarıyla fonun tasfiye sürecindeki malvarlığı değerine bağlıdır.</p>

<p>Bu noktada sıkça sorulan bir hususa da değinmek gerekir. Kanun m.82 uyarınca yatırımcıların tazmini, yatırım kuruluşlarının sermaye piyasası faaliyetinden kaynaklanan nakit ödeme veya sermaye piyasası araçları teslim yükümlülüklerini yerine getirememesi hâline ilişkindir. Bu mekanizma, bir yatırım fonunun portföyündeki değer kaybının karşılanmasını sağlayan bir sigorta niteliğinde değildir.</p>

<p>Bu nedenle ekonomik yatırım zararı ile hukuken tazmini mümkün zarar birbirinden ayrılmalıdır. Fon değerinde piyasa koşulları ve olağan yatırım riskleri nedeniyle meydana gelen kayıplar tek başına hukuki sorumluluk doğurmaz. Buna karşılık zararın olağan piyasa riskinden değil; sermaye piyasası mevzuatına, fon içtüzüğüne, izahnameye veya ilan edilen yatırım stratejisine aykırı işlemlerden kaynaklandığının tespit edilmesi hâlinde, yatırımcının uğradığı zararın tazmini ve sorumluların hukuki sorumluluğu gündeme gelebilecektir.</p>

<p><strong>5. Serbest Fon Yatırımcıları İçin Ölçüt Farklıdır</strong></p>

<p>Karara konu fonların önemli bir bölümü serbest fon niteliğindedir. Serbest fonlar için Tebliğ farklı bir rejim öngördüğünden, yatırımcının önce kendi fonunun türünü tespit etmesi gerekir.</p>

<p>Serbest fonlar, Tebliğ m.25/1 uyarınca Tebliğ’in 17 ila 24. maddelerinde yer alan portföy ve işlem sınırlamalarına tabi değildir; bu fonlar, fonun KAP sayfasında ilan edilen yatırım stratejileri ve limitleri dâhilinde yatırım yapabilir. Dolayısıyla serbest fonlarda “yatırım sınırlamalarının ihlali” incelemesi, Tebliğ’deki genel oranlara göre değil, <strong>fonun KAP sayfasında ilan edilmiş strateji ve limitlere</strong> göre yapılır.</p>

<p>Serbest fonların izahnamesinde yalnızca sınırlı unsurlara yer verilir; yatırım stratejisi, limitler ve fon yönetim ücreti gibi bilgiler KAP sayfasında ilan edilir. Tebliğ m.25/14 uyarınca kurucu, bu bilgilerin Kurul düzenlemelerine uyumundan, içtüzük ve izahname ile tutarlılığından, içeriğinin doğruluğundan, güncelliğinin sağlanmasından ve <strong>yanlış, yanıltıcı veya eksik bilgilerden kaynaklanan zararlardan sorumludur</strong>. Tebliğ m.25/16 uyarınca yatırım stratejisi, yatırım sınırlamaları, riskler, katılma paylarının alım satımı ve risk limitlerinin artırılmasına ilişkin KAP’ta ilan edilen bilgilerdeki değişikliklerin, yürürlük tarihinden en az 30 gün önce ilan edilmesi zorunludur. Bu süreye uyulup uyulmadığı, somut olayda incelenmesi gereken bir husustur.</p>

<p>Ayrıca serbest fonların katılma payları yalnızca nitelikli yatırımcılara satılabilir (Tebliğ m.6/1-(d)). Tebliğ m.25/4 uyarınca katılma payı satışını yapacak kuruluşlar, satışların yeterli bilgi ve deneyime sahip satış personeli tarafından gerçekleştirilmesini temin etmek ve <strong>satış yapılan yatırımcıların nitelikli yatırımcı vasfını haiz olduklarına dair bilgi ve belgeleri temin edip düzenli olarak tutmakla</strong> yükümlüdür. Bu nedenle serbest fon katılma payını bir banka veya aracı kurum üzerinden edinen yatırımcılar bakımından, kurucu portföy yönetim şirketinin yanında satışa aracılık eden kuruluşun yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği de ayrıca değerlendirilmelidir.</p>

<p>Son olarak serbest fonlarda pay fiyatının en az ayda bir kez hesaplanması ve yatırımcılara bildirilmesi yeterlidir (Tebliğ m.25/9); katılma paylarının fona iadesi için de daha uzun süreler belirlenebilir (m.25/11). Bu husus, aşağıda 10. başlıkta açıklanan “son açıklanan değer ile ödenen tutar arasındaki fark” değerlendirmesini doğrudan etkiler.</p>

<p><strong>6. Yatırımcı Hangi Durumlarda Zararının Tazminini İsteyebilir?</strong></p>

<p>Hukuki uyuşmazlıkların asıl yoğunlaşacağı alanın burası olacağı kanaatindeyiz. Bir yatırımcının “fonum değer kaybetti” demesi tek başına tazminat için yeterli değildir. Ancak zararın; mevzuata aykırı portföy yönetimi, ilan edilen yatırım stratejisinden sapılması, ilan edilmiş yatırım limitlerinin ihlali, gerçeğe aykırı veya eksik bilgilendirme, fon malvarlığının hukuka aykırı biçimde kullanılması yahut diğer kusurlu işlemlerden kaynaklandığı ortaya çıkarsa sorumluluk hükümleri gündeme gelebilir.</p>

<p>Bu değerlendirmede dayanılacak başlıca hükümler şunlardır:</p>

<p>• <strong>Kanun m.52/3 ve Tebliğ m.9/1: </strong>Portföy yönetim şirketi fonu, katılma payı sahiplerinin haklarını koruyacak şekilde temsil eder, yönetir veya yönetimini denetler; fonun faaliyetlerinin içtüzük ve izahname hükümlerine uygun yürütülmesinden sorumludur.</p>

<p>• <strong>Kanun m.52/4 ve Tebliğ m.9/3: </strong>Şirket ile katılma payı sahipleri arasındaki ilişkilere, Kanun’da, ilgili mevzuatta ve içtüzükte hüküm bulunmayan hâllerde Türk Borçlar Kanunu’nun vekâlet sözleşmesine ilişkin 502 ilâ 514. maddeleri kıyasen uygulanır. Bu atıf, şirketin özen ve sadakat yükümlülüğünün hukuki temelini oluşturur.</p>

<p>• <strong>Tebliğ m.9/2: </strong>Portföy yöneticiliği hizmeti dâhil olmak üzere dışarıdan sağlanan hizmetlerden yararlanılması, kurucunun sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.</p>

<p>• <strong>Tebliğ m.5/2: </strong>Fon malvarlığının, fonun yönetim stratejisi doğrultusunda ve mevzuatta aranan niteliklere sahip portföy yöneticileri tarafından, yatırımcı lehine ve yatırımcının çıkarını gözetecek şekilde yönetilmesi zorunludur.</p>

<p>• <strong>Tebliğ m.12/1: </strong>Kurucu; yatırımcı bilgi formunun içtüzük ve izahname ile tutarlılığından, içeriğinin doğruluğundan, güncelliğinden ve formda yer alan yanlış, yanıltıcı veya eksik bilgilerden kaynaklanan zararlardan sorumludur. Serbest fonlarda bu sorumluluk, yukarıda açıklandığı üzere m.25/14 çerçevesinde KAP sayfasında ilan edilen bilgiler bakımından doğar.</p>

<p>• <strong>Tebliğ m.31/4: </strong>KAP’ta ilan edilmesi gereken bilgi ve belgelerin eksiksiz yayımlanması, doğruluğu ve güncel tutulması kurucunun sorumluluğundadır.</p>

<p>Bu çerçevede her yatırımcı açısından şu soruların ayrı ayrı incelenmesi gerekir:</p>

<p>• Fon, izahnamede ve yatırımcı bilgi formunda (serbest fonlarda KAP sayfasında) ilan edilen stratejiye uygun şekilde mi yönetildi?</p>

<p>• Portföydeki varlıkların yoğunlaşması ve risk düzeyi, fon için geçerli olan limitlere uygun muydu? Özellikle kurucu ile aynı gruba dâhil ihraççıların paylarına yapılan yatırımın oranı nedir?</p>

<p>• Yatırımcıya açıklanan risk ile fiilen alınan risk arasında önemli bir farklılık bulunuyor muydu?</p>

<p>• Portföydeki varlıkların değerlemesi mevzuata uygun şekilde gerçekleştirildi mi? Likiditesi düşük varlıklar gerçeğe uygun değerle mi taşındı?</p>

<p>• Yatırımcıların kararını etkileyebilecek önemli bilgiler zamanında ve doğru biçimde kamuya açıklandı mı? Strateji ve limit değişiklikleri için öngörülen ilan sürelerine uyuldu mu?</p>

<p>• Fonun uğradığı zarar olağan piyasa riskinden mi, yoksa mevzuata aykırı bir işlem veya yönetim faaliyetinden mi kaynaklandı?</p>

<p>Tazminat talebinin hukuki başarısı bakımından esas mesele, “ne kadar zarar edildiğinden” önce “zararın neden meydana geldiğinin” ortaya çıkarılmasıdır.</p>

<p><strong>7. Sorumluluğu Gündeme Gelebilecek Kişiler</strong></p>

<p>Bu soruya bütün yatırımcılar bakımından tek bir cevap vermek doğru olmaz. Somut olayın niteliğine göre birden fazla kişinin hukuki konumu ayrı ayrı incelenmelidir.</p>

<p>• <strong>Kurucu portföy yönetim şirketi ve yönetici: </strong>Yukarıda 6. başlıkta açıklanan hükümler çerçevesinde, fonun mevzuata, içtüzüğe, izahnameye ve ilan edilen stratejiye aykırı yönetilmesinden doğan zarar bakımından ilk muhatap kurucudur.</p>

<p>• <strong>Portföy saklayıcısı: </strong>Kanun m.56/1 uyarınca portföy saklama hizmeti; katılma paylarının ihraç ve itfa işlemlerinin mevzuata ve içtüzüğe uygunluğunun, birim pay değerinin değerleme esaslarına göre hesaplanmasının, şirket talimatlarının mevzuata aykırı olmamak şartıyla yerine getirilmesinin ve fonun varlık alım satımları ile portföy yapısının mevzuata ve içtüzüğe uygunluğunun sağlanmasını kapsar. Kanun m.56/2 uyarınca saklayıcı, yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle <strong>katılma payı sahiplerine verdiği zararlardan sorumludur</strong>; m.56/3’te pay sahiplerinin dava açma hakkının saklı olduğu ayrıca belirtilmiştir. Saklamanın başka bir kuruluş nezdinde yapılması hâlinde ise m.56/4 uyarınca müteselsil sorumluluk söz konusudur.</p>

<p>• <strong>Katılma payı satışına aracılık eden kuruluş: </strong>Serbest fonlar bakımından Tebliğ m.25/4’teki nitelikli yatırımcı ve satış personeli yükümlülükleri ile katılma payı alım satımına aracılık eden kuruluşun tabi olduğu diğer yükümlülüklere uyulup uyulmadığı incelenmelidir.</p>

<p>• <strong>Yöneticiler ve ilgili gerçek kişiler: </strong>Hukuka aykırılıkta sorumluluğu tespit edilen yöneticiler bakımından idari ve cezai sürecin yanında, genel hükümler çerçevesinde hukuki sorumluluk da ayrıca değerlendirilebilir.</p>

<p>Uygulamada bu tür uyuşmazlıklarda belirleyici olan unsur bilirkişi incelemesidir. Fon davası niteliğinde olmamakla birlikte, portföy yönetim faaliyetinden kaynaklanan benzer uyuşmazlıklarda yargı; şirketin müşterinin risk profili ve sözleşme kapsamı dışına çıkarak işlem yapmasını özen yükümlülüğünün ihlali saymış, SPK tarafından uygulanan idari yaptırımı da ihlalin delili olarak değerlendirmiştir (<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20206040-e-20214503-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, E. 2020/6040, K. 2021/4503, 27.05.2021</a>; <a href="https://www.hukukihaber.net/istanbul-bam-43-hukuk-dairesinin-2020536-e-2022112-k-sayili-karari" rel="dofollow">İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 43. Hukuk Dairesi, E. 2020/536, K. 2022/112, 02.02.2022</a>). Bu nedenle açılacak davalarda en önemli delillerden biri, fonun geçmiş dönemdeki portföy kompozisyonunun ve gerçekleştirilen işlemlerin bilirkişi marifetiyle incelenmesi olacaktır.</p>

<p><strong>8. SPK’nın 96. Madde Kapsamında Karar Alması Neden Önemli?</strong></p>

<p>Kararın 6362 sayılı Kanun’un 96. maddesine dayandırılması hukuken dikkat çekicidir. Çünkü bu madde, Kurul’a genel bir piyasa düzenleme yetkisi vermemekte; sermaye piyasası kurumlarının mevzuata, Kurulca belirlenen standartlara, esas sözleşmeye veya fon içtüzüğüne aykırı faaliyetlerinin tespit edilmesi hâlinde uygulanabilecek tedbirleri düzenlemektedir.</p>

<p>Madde, Kurul’a önce aykırılıkların belirlenecek bir sürede giderilmesini isteme; bunun yanında doğrudan faaliyetlerin kapsamını sınırlandırma veya geçici olarak durdurma, tamamen ya da belirli faaliyetler itibarıyla yetkileri iptal etme veya gerekli gördüğü diğer her türlü tedbiri alma yetkisi tanımaktadır. Aykırılığın giderilmesi için süre verilmesi yerine doğrudan işleme kapatma ve tasfiye yoluna gidilmesi, tespit edilen aykırılıkların niteliği bakımından değerlendirilmeye değer bir husustur.</p>

<p>Maddenin ikinci fıkrası ise yöneticilere ilişkindir: Kurul, sorumluluğu tespit edilen yönetici ve çalışanların lisanslarını geçici veya sürekli olarak iptal etmeye, haklarında suç duyurusunda bulunulması kararından itibaren yargılama sonuçlanıncaya kadar imza yetkilerini sınırlandırmaya veya kaldırmaya yetkilidir. Bu yönde alınmış kararlar, aşağıda 13. başlıkta açıklanan ceza süreci ile birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p>Kanun’un 97. maddesi ise farklı bir hâli, sermaye piyasası kurumunun mali durumunun bozulmasını düzenlemektedir ve sonuçları m.96’dan önemli ölçüde farklıdır. Bu nedenle her yatırımcının, kendi fonuna ilişkin kararın hangi maddeye dayandırıldığını bültenden teyit etmesi yerinde olur.</p>

<p>Bununla birlikte Kurul’un tedbir almış olması, tek başına her yatırımcının zararının hukuka aykırı işlemden kaynaklandığını veya belirli bir kişi ya da şirketin yatırımcının tüm zararından sorumlu olduğunu ispatlamaz. Zarar, sorumluluğun hukuki sebebi ve fiil ile zarar arasındaki illiyet bağı, somut yatırımcı ve somut fon yönünden ayrıca değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>9. Gerçekleşmeyen veya İptal Edilen İade Talimatları</strong></p>

<p>Kapatma kararı öncesinde iade (satış) talimatı vermiş olduğu hâlde talimatı gerçekleşmeyen veya iptal edilen yatırımcılar bakımından ayrı bir inceleme gerekir. Tebliğ m.28/2 uyarınca tasfiye anından itibaren katılma payı geri alınamaz; bu nedenle talimatın tasfiye anından önce mi sonra mı hüküm ifade ettiği belirleyicidir.</p>

<p>Tebliğ m.14/5 uyarınca alım satım emirleri, kural olarak emrin verilmesini takip eden ilk hesaplamada bulunacak pay fiyatı üzerinden yerine getirilir. Serbest fonlarda ise fiyat açıklama ve iade süreleri farklı belirlenebilir (m.25/9 ve m.25/11). Bu nedenle yatırımcıların; talimatın verildiği tarih ve saati, ilgili fon için geçerli işlem saati sınırını, talimatın hangi gün fiyatı üzerinden karşılanması gerektiğini ve iptal işleminin gerekçesini yazılı olarak tespit ettirmeleri önem taşır.</p>

<p><strong>10. İcra Takibi Konusunda Dikkat Edilmesi Gereken Husus</strong></p>

<p>Süreçte sıkça sorulan bir diğer konu, doğrudan icra takibi başlatılıp başlatılamayacağıdır. Burada iki sınırlama birlikte dikkate alınmalıdır. Birincisi, yukarıda açıklandığı üzere fon malvarlığı Kanun m.53/2 uyarınca haczedilemez ve üzerine ihtiyati tedbir konulamaz. İkincisi, Kanun m.97/2 ve m.97/3 uyarınca yetkileri sürekli olarak kaldırılan veya faaliyetleri geçici olarak durdurulan sermaye piyasası kurumlarının malvarlıkları bakımından yapılmış hacizler ve uygulanmış ihtiyati tedbirler düşer, tüm icra ve iflas takipleri kendiliğinden durur.</p>

<p>Bu nedenle sürecin başında aceleyle başlatılacak icra takipleri çoğu hâlde sonuç doğurmayacaktır. Bunun yerine, muacceliyet ve temerrüt bakımından hukuki durumun ihtarname ile tespit edilmesi ve delillerin güvence altına alınması öncelikli olmalıdır.</p>

<p><strong>11. Yatırımcılar Şimdi Hukuken Ne Yapmalı?</strong></p>

<p>Şu aşamada yatırımcıların doğrudan ve aceleyle dava açmasından önce delillerini güvence altına almaları çok daha önemlidir. Özellikle aşağıdaki belgelerin saklanması gerekir:</p>

<p>• MKK / e-YATIRIMCI kayıtları ve yatırım hesabı ekstreleri,</p>

<p>• fon alış tarihleri ve maliyetleri, sahip olunan katılma payı miktarı ve fon kodu,</p>

<p>• geçmiş alım-satım emirleri ile varsa gerçekleştirilemeyen veya iptal edilen iade emirlerine ilişkin ekran görüntüleri ve kayıtlar,</p>

<p>• banka veya aracı kurum ile yapılan yazışmalar, talimat iptallerine ilişkin yazılı gerekçeler,</p>

<p>• yatırım yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan izahname ve yatırımcı bilgi formu,</p>

<p>• serbest fonlarda, yatırım tarihindeki ve sonrasındaki KAP fon sayfası içeriği (yatırım stratejisi, limitler, alım satım esasları) ile bunlarda yapılan değişikliklere ilişkin duyurular,</p>

<p>• fonun KAP’taki geçmiş açıklamaları, periyodik raporları, portföy dağılım ve performans sunuş raporları ile ilan edilen birim pay fiyatları.</p>

<p>Bu belgelerin önemi şuradan kaynaklanmaktadır: ileride ortaya çıkabilecek bir uyuşmazlıkta yalnızca tasfiye tarihindeki değer değil, yatırımcının fonu satın aldığı tarihte kendisine hangi bilgilerin sunulduğu ve fonun daha sonra nasıl yönetildiği de belirleyici olacaktır.</p>

<p><strong>12. SPK’ya Başvuru Yapılabilir mi?</strong></p>

<p>Yatırımcı, somut olarak mevzuata aykırı bir işlem bulunduğunu düşünüyorsa SPK’ya şikâyet veya ihbar niteliğinde başvuruda bulunabilir. Ancak burada önemli bir ayrım vardır: SPK’nın idari denetim ve yaptırım yetkisi ile yatırımcının özel hukuk kapsamında zararının tazmini aynı süreç değildir.</p>

<p>SPK’nın inceleme yapması, idari yaptırım uygulaması veya sorumlular hakkında başka hukuki süreçlerin başlatılması, yatırımcının bireysel zararının kendiliğinden hesabına ödeneceği anlamına gelmez. Bireysel tazminat talebi bakımından ayrıca özel hukuk yollarının değerlendirilmesi gerekir. Bununla birlikte Kurul incelemesi sonucunda ortaya çıkacak tespitler, açılacak davalarda önemli bir delil kaynağı oluşturabilir.</p>

<p><strong>13. Ceza Soruşturması Açılırsa Yatırımcı Ne Yapabilir?</strong></p>

<p>Sermaye piyasası işlemleri nedeniyle ayrıca bir ceza soruşturması yürütülmesi hâlinde yatırımcının durumu, soruşturmanın kapsamına göre değerlendirilmelidir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: bir portföy yönetim şirketi veya yöneticisi hakkında soruşturma yürütülmesi, yatırımcının uğradığı her zararın suçtan kaynaklandığını otomatik olarak göstermez.</p>

<p>Ancak soruşturma konusu eylemler ile yatırımcının zararı arasında doğrudan bağlantı bulunması hâlinde, yatırımcının soruşturma ve kovuşturma kapsamındaki hakları ayrıca değerlendirilmelidir. Bu nedenle özellikle yüksek miktarda zarar bulunan durumlarda ceza dosyası ile olası hukuk davası birbirinden bağımsız düşünülmemelidir.</p>

<p><strong>14. Tasfiye Sonucunda Beklenenden Çok Daha Az Ödeme Yapılırsa</strong></p>

<p>Asıl hukuki mücadele muhtemelen bu aşamada başlayacaktır. Yatırımcının fonunun son açıklanan değeri ile tasfiye sonucunda kendisine ödenen tutar arasında olağan dışı bir fark ortaya çıkarsa bunun sebebi araştırılmalıdır.</p>

<p>Bu karşılaştırma yapılırken serbest fonlarda fiyatın günlük olarak açıklanmasının zorunlu olmadığı (Tebliğ m.25/9), dolayısıyla “son açıklanan değer”in güncel piyasa değerini yansıtmayabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Karşılaştırmanın hangi tarihli fiyat üzerinden yapıldığı ayrıca belirlenmelidir.</p>

<p>İncelenmesi gereken hususlar şunlardır: portföyde hangi varlıkların bulunduğu; bu varlıkların hangi tarihlerde ve hangi fiyatlardan alındığı; tasfiye sırasında hangi fiyatlardan satıldığı; fonun kendisi için geçerli yatırım limitlerine uyulup uyulmadığı; değerleme işlemlerinin mevzuata uygun olup olmadığı ve portföy saklayıcısının Kanun m.56/1-(c) ve (f) kapsamındaki denetim yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği.</p>

<p>Bu inceleme sonucunda hukuka aykırı işlemler nedeniyle yatırımcının malvarlığında zarar meydana geldiği belirlenirse, zararın tazminine yönelik hukuki yollara başvurulması gündeme gelebilir. Burada talep edilecek zarar da basitçe “fona yatırılan para eksi tasfiye ödemesi” şeklinde kabul edilmemelidir. Tazmin edilebilir zararın kapsamı, ihlal ile zarar arasındaki nedensellik bağı dikkate alınarak somut olay özelinde hesaplanmalıdır.</p>

<p><strong>15. Dava Yoluna Gidilmeden Önce Değerlendirilecek Usul Konuları</strong></p>

<p>Dava açılmadan önce; talebin hukuki niteliğine göre görevli ve yetkili mahkemenin belirlenmesi, dava şartı olarak arabuluculuğun gerekip gerekmediği, zamanaşımı sürelerinin hangi andan itibaren işlemeye başladığı, zararın henüz kesinleşmediği aşamada delil tespiti yoluna gidilmesinin gerekip gerekmediği ve talebin belirsiz alacak davası olarak ileri sürülüp sürülemeyeceği ayrıca değerlendirilmelidir. Bu hususlar, yatırımcının sıfatına ve somut talebin dayanağına göre farklılık gösterebileceğinden, genel geçer bir yol haritası vermek doğru olmaz.</p>

<p><strong>Sonuç: Yatırımcı İçin Bugün En Önemli Şey Delillerini Korumaktır</strong></p>

<p>SPK’nın 17 Eylül 2026 tarihli kararı sonrasında yatırımcıların paniğe kapılarak “param tamamen kayboldu” sonucuna varmaları hukuken doğru değildir. Fon malvarlığı portföy yönetim şirketinin malvarlığından ayrıdır ve mevzuat tarafından özel olarak korunmaktadır. Tasfiye sonucunda ortaya çıkan bakiye, katılma payı sahiplerine sahip oldukları pay oranında dağıtılacaktır. Ancak bu güvence, yatırımcının başlangıçta yatırdığı paranın tamamının garanti edildiği anlamına gelmemektedir.</p>

<p>Bundan sonraki süreçte hukuken belirleyici olacak soru şudur: Yatırımcının uğradığı kayıp olağan yatırım riskinin sonucu mudur, yoksa fonun mevzuata, izahnameye, ilan edilen yatırım stratejisine veya yatırımcıyı koruma yükümlülüklerine aykırı şekilde yönetilmesinden mi kaynaklanmıştır?</p>

<p>İkinci ihtimal söz konusuysa, yatırımcının SPK nezdindeki başvuru yollarının yanında, somut olayın özelliklerine göre zararın tazminine yönelik hukuki başvuru yolları da gündeme gelecektir. Bu nedenle fonu söz konusu kararlardan etkilenen yatırımcıların, bugünden itibaren kayıtlarını eksiksiz biçimde muhafaza etmeleri ve tasfiye süreci ile resmî açıklamalar sonucunda oluşacak tabloya göre hukuki durumlarını ayrıca değerlendirmeleri önem taşımaktadır.</p>

<p><i>Bu yazı genel hukuki bilgilendirme amacıyla hazırlanmış olup yatırım tavsiyesi niteliğinde değildir. Her somut olay kendi koşulları içinde ayrıca değerlendirilmelidir.</i></p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/ceren-kurt.jpg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/ceren-kurt.jpg" /></a></p>

<p><strong>Av. Ceren KURT</strong></p>

<p><strong>Av. Mert YOL</strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/spk-fon-tasfiyesi-karari-tera-pusula-hedef-atlas-a1-pardus-ve-bulls-portfoy-yatirimcilarinin-hukuki-haklari</guid>
      <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 23:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/08/terazi/terazi-tok-borsa-sermaye.jpg" type="image/jpeg" length="74518"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul BAM 43. Hukuk Dairesi'nin 2020/536 E., 2022/112 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/istanbul-bam-43-hukuk-dairesinin-2020536-e-2022112-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/istanbul-bam-43-hukuk-dairesinin-2020536-e-2022112-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 43. Hukuk Dairesi'nin 02.02.2022tarihli, 2020/536 E., 2022/112 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.<br />
İSTANBUL<br />
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ<br />
43. HUKUK DAİRESİ</strong></p>

<p><strong>DOSYA NO: 2020/536<br />
KARAR NO: 2022/112</strong></p>

<p><strong>T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A<br />
İ S T İ N A F K A R A R I</strong></p>

<p>İNCELENEN KARARIN<br />
MAHKEMESİ: İSTANBUL 7. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ<br />
TARİHİ: 28/12/2018<br />
NUMARASI: 2017/1029 Esas-2018/1465 Karar<br />
DAVA: Alacak</p>

<p>İSTİNAF KARAR TARİHİ: 02/02/2022<br />
Taraflar arasında görülen dava neticesinde ilk derece mahkemesince verilen hükmün davalı vekilince istinaf edilmesi üzerine dosya kapsamı incelenip gereği görüşülüp düşünüldü;</p>

<p><i>TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARININ ÖZETİ</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>DAVA: </i>Davacılar vekili; her bir müvekkili ile davalı arasında 19.8.2015, 18.09.2015 ve 16.12.2015 tarihli Bireysel Portföy Yönetimi sözleşmeleri imzalandığı, USD ve TL bazında gelir elde edileceği taahhüdünde bulunulduğu için müvekkilleri tarafından muhtelif tarihlerde davalıya toplam 4.933.459,97 USD ve 500.000,00 TL ödeme yapıldığı, davalı tarafından gönderilen e-postalarda kazançta olduklarının bildirildiği veya gelirde düşüş olduğu görülmesine rağmen gerekli açıklamanın yapılmadığı, en son gönderilen 16.02.2016 tarihli e-postada 3.724,78 USD zarar olduğunun belirtildiği, 19.02.2016 tarihli ihtarla tüm hesap hareketlerinin ve nakdin iadesinin istendiği, davalı tarafından gönderilen 23.02.2016 tarihli cevap üzerine müvekkillerinin 97.787.43 USD zararda olduğunun anlaşıldığı ve müvekkilleri hesabına 4.835.672,97 USD'nin iade edildiği ancak müvekkili ...'in ... kodlu fonda duran parasının gönderilmeyip, 29.02.2016 tarihinde iade edileceğinin bildirildiği ve bu tarihte iade edildiği, davalı tarafından verilen bilgilerin ve hesap ekstrelerinin çelişkili olduğu, yapılan şikayet üzerine SPK'nın 26.01.2017 ve 21.04.2017 tarihli kararları ile davalı hakkında idari para cezası uygulandığı, sözleşmelerin bir suretinin müvekkillerine verilmediği ihtarname ile istenmesine rağmen gönderilmediği, bu hususun SPK mevzuatına açıkça aykırı olduğu, müvekkili şirketin portföyünde serbest fonların işaretli olmasına rağmen şirketin yönetim kurulu başkanı ...'ın portföy yönetim sözleşmesi ek protokolünde özel sektör tahvil bölümü işaretlenmediğinden şirketin gerçek iradesinin serbest fon yatırımı yapılması yönünde olamayacağı, davalı tarafından alınan fonlar hakkında bilgi verilmediği, mesajlarda ve e-postalarda, sadece USD fonların satışından bahsedildiği ancak hesap ekstrelerinden müvekkillerinin USD tasarrufunun ... kodlu fona yatırıldığının öğrenildiği, müvekkillerinin iradesi dışında serbest fona yatırılmasının talimata aykırı olduğu, portföy yönetici davalının beklenen getiriyi artırmak ve riskten korunma sağlamak suretiyle hareket etmesi gerekirken bu gereği yerine getirmediği zira ... kodlu yatırım fonuna ilişkin olarak ... A.Ş'nin ödeme yapmaması nedeniyle borsa kotundan çıkarılmasına karar verildiği, şirketin yaşadığı sürecin davalı tarafından müvekkilleri ile paylaşılmadığı ayrıca USD'ninTL'ye çevrilerek USD fonu alımı yapıldığı, satımı yapıldıktan sonra tekrar TL'den USD'ye çevrildiği ve müvekkillerinin getirisinin dolar üzerinden hesaplandığı bilgisinin de doğru olmadığı, davalının gelişen olağanüstü olaylardan müvekkillerini haberdar etmemesi ve hesap ekstrelerini göndermemesinin Yatırımcı Fonu Tebliğine açıkça aykırı olduğu, yönetimi davalıya devredilen müvekkillerine ait portföyün özen ve sadakat yükümlülüğü ile yönetilmesinin zorunlu olduğu, davalının TBK 502. maddesindeki vekalet sözleşmesi hükümlerine ve SPK mevzuatına aykırı davranması nedeniyle uğranılan zarardan her bir müvekkili için şimdilik 10.000 TL olmak üzere toplam 30.000TL'nin 24.02.2016 tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 30.11.2018 tarihli ıslah dilekçesiyle; talebini davacı ... yönünden 331.455,32 TL'ye, ... yönünden 40.426,32 TL'ye, ... Ltd.Şti. yönünden de, 192.513,58 TL'ye artırmış ve toplam 564.395,58 TL'nin davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.</p>

<p><strong>CEVAP:</strong> Davalı vekili; dava dilekçesinde iddia edilen zarar miktarı tam olarak açıklandığına göre, davanın belirsiz alacak davası olarak açılamayacağı gibi esasen davanın kısmi dava veya belirsiz alacak davası olup olmadığının da anlaşılamadığı bu nedenle usulden reddi gerektiği, esas yönünden de; taraflar arasında imzalanan üç ayrı portföy yönetim sözleşmesi kapsamında müvekkilinin davacılar tarafından ödenen tutarların birden fazla yatırım fonunda değerlendirildiği, ... Serbest Fon (... Fon) ve... Serbest Fon (... Fon) portföylerinde yer alan ... A.Ş. tarafından ihraç edilen özel sektör borçlanma aracının kupon ödemesi adı geçen Şirketin 01 Şubat 2016 tarihinde iflas ertelemeye gitmesi nedeniyle yapılamadığı, bunun sonrasında davacı yatırımcılar sahibi oldukları Fon'ların satışı için müvekkiline emir verdikleri ve yapılan satış sonrası kendilerine hesaplarında bulunan tutarların aktarıldığı, müşteri temsilcisi tarafından davacı ...'ın bilgilendirildiği, bu hususun e-postalardan anlaşılacağı, sermaye piyasası mevzuatı uyarınca, yatırımcının almak istediği risk derecesine ve tercih ettiği yatırım araçlarına göre portföyü yönettiği ancak belirli bir getirinin garanti edilemeyeceği, davacı ... ile imzalanan 19.08.2015 tarihli Portföy Yönetim Sözleşmesinin 9. maddesinde yer verilen açık hükümler çerçevesinde davacının bu konuda ayrıca bilgi sahibi olduğu, anılan maddede yer alan ifade ile şirketin getiri sağlama taahhüdünün olmadığının beyan edildiği, hesap açtırarak müvekkiline ilk para girişini 21.09.2015 tarihinde gerçekleştirdiği ve ... Fon'un izahname ile belirtilen alım satım kuralları çerçevesinde müşterinin fona girişinin ancak 28.09.2015 tarihinde gerçekleştirilebileceğinden arada geçen günler için USD mevduatında değerlendirildiği, davacıların 16.02.2016 tarihli ihtarname ile portföylerindeki meblağlarının tümünün iadesini talep ettikleri, bu ihtarın müvekkiline 23.02.2016 tarihinde tebliğ edilmesi ve ... fonun satım talimatı 23.02.2016 tarihinde verilmesiyle birlikte ilgili tarihleri takip eden ilk hesaplamada bulunacak pay fiyatı üzerinden değerleme gününü takip eden ilk iş gününde katılma payı satışlarının gerçekleştirildiği ve 23.02.2016 tarihi itibarıyla hesapta o gün itibariyle mevcut olan tüm nakit 23.02.2016'da ve geri kalan tutarın da 29.02.2016 tarihinde ... fonun izahnamesinin 6.4.maddesine uyumlu olarak gönderildiği, nitelikli yatırımcı olan davacıların talimatları ve sözleşme hükümlerine uygun hareket edildiği, ... tahviline sadece müvekkilinin değil, bir çok kuruluşun yatırım yaptığı, bireysel portföy yönetimi sözleşmesinde belirlenen yatırım yapılacak varlıklar dışındaki yatırım araçlarının portföye dahil edilmediği, davacı iddiasının aksine Sermaye Piyasası Kurulu'nun söz konusu İdari para cezası kararına karşı Ankara 8. İdare Mahkemesi nezdinde E.2017/27108 sayılı iptal davası açılığı ve davanın halen derdest olduğu, davacının iddia ettiği zararı müvekkilinin kusurlu bir hareketinden kaynaklanmadığı, Davacı ... ile müvekkili arasında imzalanmış olan Portföy Yönetim Sözleşmesinin eki olan protokolün 1.sayfasında ...'ın imzasının olmaması iddiasının hukuka aykırı olduğu, Portföy Yönetim şirketleri dahil olmak üzere yatırım kuruluşlarının müşterileri ile sunduğu faaliyete ilişkin bir çerçeve sözleşme imzalanmasının zorunlu olmakla birlikte Çerçeve Sözleşmelere İlişkin Genel Esaslara göre, portföy yönetim sözleşmenin her bir sayfasının ve eklerinin imzalanmasının zorunlu olduğuna ilişkin bir düzenleme olmadığı, kaldı ki sözleşmenin eki olan tek bir sayfa dışında her bir sayfasının ... tarafından imzalandığı, bu sebeple Sermaye Piyasası Kurulu tarafından verilmiş olan idari para cezası şekli olduğu gibi söz konusu idari para cezası kararına karşı Ankara 8. İdare Mahkemesi nezdinde E.2017/27108 sayılı iptal davası açılmış olup dava halen derdest bulunduğu, Davacı ...'in portföy yönetim sözleşmesinde yatırım yapılabilecek varlıkların cinsinde “serbest fon” işaretli olduğu davacı ... ile ayrı bir sözleşme yapıldığı, ...'ın bu şirketin yönetim kurulu başkanı olması nedeniyle kendisine ilişkin tercihten farklı bir tercihin yapılmasının mantıklı olmadığı bu nedenle geçersiz sayılması gerektiği şeklindeki iddianın herhangi bir dayanağının bulunmadığı, ...'e serbest fon alımının zorla yapılmadığı, ... Portföyünde yapılan tüm işlemlerin davacının iradesi ve bilgisi dahilinde yapılmış olup, eksiksiz bilgilendirildiği ve davacı şirketin mail adresine portföy raporlarının gönderildiği, müvekkilinin bir portföy yönetimi şirketinden beklenecek özen içinde davrandığı, davacıların finansal kaybının müvekkilinin herhangi bir kusurlu hareketine değil, ... AŞ'nin tahvil borcunu ödememiş olmasına ve finansal piyasalardaki dalgalanmalara bağlı olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.</p>

<p><strong>İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI:</strong> Mahkemece toplanan deliller ve benimsenen bilirkişi raporu doğrultusunda; taraflar arasında Portföy Yönetimi sözleşmesi imzalandığı, davacıların, davalı şirkete kar amaçlı yatırdıkları portföyün büyüklüğü dikkate alındığında, davacıların portföyleriyle/talepleriyle uzman yatırımcılarının ilgilenmesi gerekirken, sıradan bir çalışan ...'ın ilgilenmesi, daha sonra davalı tarafından, hatalı işlemlerinden dolayı işten çıkartılması, ...'ın, davacılara hesap bilgileri hakkında çelişkili bilgiler vermesi, SPK mevzuatına aykırı işlemerin yapılması, sözleşmeyle atanan yöneticiden başka bir kişinin davacıların pörtföyüyle ilgilenmesi, davalıların Portföy Yönetim Sözleşmesi ve portföylerine satın alınmış olan ... Fonu'nun da yöneticisinin davalı olduğu, ... Fonun içine alınan ve temerrüde düşerek zincirleme zarara sebep olan ... Tahvilini de davalının aldığı, davalı şirketin yatırım açısından seçim yaparken gerekli özeni, basireti göstermesi gerekirken, göstermediği, kusurlu olduğu bu nedenle davacıların gerçek zararlarından doğrudan sorumlu oldukları ancak davalı şirket tarafından SPK mevzuatı gereği, kâra yönelik yazılı taahhüt verilemeyeceği, bunu da davacıya bildirmesi de dikkate alınarak geçerli bir taahhüdün olmadığı, raporda getiri taahhüdüne göre hesaplanan zararın hüküm altına alınması gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Bu karara karşı, davalı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur.</p>

<p><strong>İSTİNAF NEDENLERİ: </strong>Davalı vekili istinaf dilekçesiyle; davacılar ve müvekkili arasındaki sözleşmelerin sonuç taahhüdü bulunmayan bir vekalet sözleşmesi olduğu, işbu sözleşmenin hukuki niteliği gereği davacıların uğradıkları zararda kusuru bulunmayan müvekkilinin bu zarardan sorumlu tutulabilmesinin mümkün olmadığı, kaldı ki, sermaye piyasası yatırımlarında, işin doğası gereği kar etme kadar zarar etmenin de olası olduğu, nitelikli yatırımcı olan davacıların bunu bilmemesinin düşünülemeyeceği, vekalet sözleşmesi TBK 502. vd maddelerinde düzenlenmiş olup, davacıların meydana geldiğini iddia ettiği zararlarından müvekkilinin sorumlu tutulabilmesi için bu sözleşmedeki borçlarını kusuruyla ihlal etmesi gerektiği oysa müvekkilinin talimata uygun ifa, şahsen ifa, sadakat ve özen gösterme, hesap verme borcunu gereği gibi ifa ettiği zira davacıların sözleşmelerinde belirtmiş oldukları fon tiplerine (B Tipi Likit Fon) yatırım yaptığı, portföyleri yönetilirken özen borcuna aykırı davranmadığı, davacıların portföylerinin basiretli bir tacirin göstermesi gereken özen ve alması gereken tüm tedbirler alınarak yönetildiği, hesap verme borcunu da eksiksiz olarak yerine getirdiği, davacıların portföylerinin alanında uzman gerekli lisans ve belgelere sahip kişiler tarafından yönetilmesini sağladığı, dolayısıyla müvekkilinin dava konusu zarardan sorumlu tutulamayacağı, Davacıların zararının yalnızca portföylerinde bulunan bir özel sektör tahvilinin batmasından kaynaklandığı, bu tahvilin portföye alınmasıyla ilgili müvekkiline atfdilebileccek hiçbir kusur olmadığı, Mahkeme tarafından hüküm kurulurken davacılar ile müvekkili arasındaki hukuki ilişkinin boyutu hiçbir suretle incelenmediği gibi hükme esas alınan yanlı bilirkişi raporunda da bu konuya ilişkin herhangi bir inceleme yapılmadığı çelişkili ve hatalı bilgiler içerdiği, müvekkilinin SPK mevzuatı gereğince, yönetim şirketlerinin getiri bulunamayacağı ve böyle bir taahhüdün olmadığı, bu hususun nitelikli yatırımcı olan davacılar tarafından bilinmesi gerektiği, yapılan bildirimler farklı dönem ve işlemlere ait olduğundan çelişkili bildirim yapıldığından söz edilemeyeceği, Davacıların sözde uğramış olduğu zarar hesaplanırken sanki davacılara gelir taahhüdünde bulunulmuşçasına bir de mahrum kalınan kar üzerinden hesaplama yapılmasının mümkün olamayacağı, mahkemece zarar hesaplaması yaparken portföydeki eksilmenin yanı sıra olmayan artışında dikkate alındığı, davacıların her birinin “nitelikli yatırımcı” olup, SPK mevzuatında nitelikli yatırımcının, “kendi risklerinin bilincinde olması gereken” olarak tanımladığı, nitelikli yatırımcının genel yatırımcıdan farklı kurallara tabi tuttuğu, hükme esas alınan raporda bu durumun dikkate almadığı, zira Sermaye Piyasası Kurulunun 11-5.2 Araçlarının Satışı Tebliği'nin “Tanımlar ve Kısaltmalar” başlıklı 4. hükmünün m bendinde, nitelikli yatırımcının, Kurulun yatırım kuruluşlarına ilişkin düzenlemelerinde tanımlanan ve talebe dayalı olarak profesyonel kabul edilenler de dahil profesyonel müşteriler olarak tanımlandığı, hangi müşterilerin profesyonel müşteri olarak kabul edilebileceğinin ise Sermaye Piyasası Kurulunun HI-39.1 Yatırım Kuruluşlarının Kuruluş ve Faaliyet Esasları Hakkında Tebliği'nin “Müşteri Sınıflandırması ve Uygunluk Testi” başlıklı 6. bölümünde düzenlendiği, anılan tebliğin 32. maddesi: genel müşterilerden aşağıdaki nitelikleri haiz olanlar, yazılı olarak talep etmeleri ve aşağıdaki şartlardan en az ikisini sağladıklarını tevsik etmeleri durumunda, yatırım kuruluşunun sunabileceği hizmet ve faaliyetlerden profesyonel müşteri sıfatıyla yararlanabilir. Bir müşterinin profesyonel müşteri olarak kabul edilebilmesi için aşağıdaki şartlardan en az ikisini sağlaması gerekir, a) İşlem yapılması talep edilen piyasalarda son 1yıl içinde, her 3 aylık dönemde en az 500.000 Türk Lirası hacminde ve en az 10 adet işlem gerçekleştirmiş olmaları, b) Nakit mevduatlarının ve sahip olduğu sermaye piyasası araçlarının da dâhil olduğu finansal varlıkları toplamının 1.000.000 Türk Lirası tutarını aşması c) Finans alanında üst düzey yönetici pozisyonlarından birinde en az 2 yıl görev yapmış olması veya sermaye piyasası alanında en az 5 yıl ihtisas personeli olarak çalışmış olması veya Sermaye Piyasası Faaliyetleri İleri Düzey Lisansı veya Türev Araçlar Lisansına sahip olması...(3) Kurulun ilgili düzenlemelerinde yer alan nitelikli yatırımcı tanımı kapsamında, talebe dayalı olarak profesyonel kabul edilecek müşterilerin belirlenmesinde bu maddenin birinci fikrasında yer alan şartlardan sadece (b) bendindeki şartı sağlayanlar nitelikli yatırımcı olarak kabul edilir.” hükmünü amir olduğu, söz konusu tebliğ maddesinde de açıkça anlaşılacağı üzere; maddede belirtilen koşulların genel müşteri tarafından sağlanması halinde müşterinin yazılı beyanı ile profesyonel müşteri olarak kabul edileceği şüpheye mahal bırakılmayacak şekilde ortada olduğu, Bu kapsamda, sermaye piyasası araçlarının satışı işlemlerinde “nitelikli yatırımcı” olarak kabul edilen kişinin yatırım kuruluşlarında ve portföy yönetim şirketlerinde hesap açılırken “profesyonel müşteri” olarak tanımlanan kişi olduğu, diğer bir deyişle, bir yatırım kuruluşunun ve portföy yönetim şirketinin “profesyonel müşteri” olarak belirlediği kişi kendisine herhangi bir sermaye piyasası aracının satılması aşamasında “nitelikli yatırımcı” olarak adlandırıldığı, Sermaye Piyasası Kurulunun NI-39.1 Yatırım Kuruluşlarının Kuruluş ve Faaliyet Esasları Hakkında Tebliği'nin tebliğin 31. maddesinin 1. fıkrası: Profesyonel müşteri" kendi yatırım kararlarını verebilecek ve üstlendiği riskleri değerlendirebilecek tecrübe, bilgi ve uzmanlığa sahip müşteriyi ifade eder. Bir müşterinin profesyonel müşteri olarak dikkate alınabilmesi için aşağıdaki kuruluşlardan biri olması ya da sayılan nitelikleri haiz olması gerekir." şeklinde düzenlendiği, davacıların her biri müvekkili ile sözleşme imzalarken sözleşmenin “Sermaye Piyasası Araçlarına Yatırım Yapan Nitelikli Yatırımcıların Beyanı” başlıklı 2 sayfadan oluşan “profesyonel müşteri” beyanını da imzaladıkları, müvekkili tarafından davacıların bu beyanlarının ... A.Ş. bünyesinde oluşturulan Merkezi Kaydi Sistemi'ne (MKS) de kaydedilmiş olup, her üç davacının da MKS sistemine “nitelikli yatırımcı” olarak kaydedildikleri, buna ilişkin ekran çıktıları dilekçe ekinde sunulduğu, nitelikli yatırımcıların kendi yatırım kararlarını verebilecek ve üstlendiği riskleri değerlendirebilecek tecrübe, bilgi ve uzmanlığa sahip kişiler olarak kabul edilmekte olup, nitelikli yatırımcıların portföy yönetim şirketleri tarafından bilgilendirilmelerine gerek olmadığı, mahkemece son derece hatalı bir biçimde bu durumu hiç incelemeden hüküm tesis ettiği, dosyaya ibraz edilen Dr. ...'ın Uzman Görüşünün 10. sayfasında da belirttiği gibi; nitelikli yatırımcı olan her üç davacıya da bir “izahname” verilmeden ve sadece bir veya iki sayfalık “ihraç belgesi” ile çok genel ve oldukça kısıtlı bilgi verilerek, sermaye piyasası aracı satışı yapılmasının mümkün olduğu, Bu kapsama, dava konusu olayda adı geçen ... ve ... Yatırım Fonları için düzenlenen izahnamelerin de dahil olduğu ayrıca davacıların nitelikli yatırımcı olmaları nedeniyle müvekkilinden ayrıntılı bir bilgilendirilmeye dair yazılı taleplerinin olmadığı, Genel yatırımcı “tüketici” gibi, nitelikli yatırımcı ise “tacir” gibi değerlendirildiği zira, genel yatırımcının özellikle korunması gereken bir şahıs olduğu, buna mukabil nitelikli yatırımcının kendi yatırım kararlarının sorumluluğunu alması gereken ve özel bir korumaya ihtiyacı olmayan bir şahıs olduğunun kabul edildiği, ... ve ... Fonların halka arz edildiği ve bu sebeple birer izahname düzenlendiği, bu izahnameye www...com.tr adresinde herkesin ulaşabileceği şekilde mevcut olduğu gibi fonu kuran ve paylarının satışını yapan müvekkilinin internet sayfasından da ulaşılabileceği, bu çerçevede her üç davacının da paralarının yatırıldığı ... Yatırım Fonu hakkında ve ayrıca ... Yatırım Fonu hakkında kendilerine bilgi verilmediğine dair beyan ve iddialarının yersiz olduğu, kaldı ki ... tahvillerinin batması ile oluşan portföy zararı ile bu durum arasında hiçbir illiyet bağının olmadığı, SPK mevzuatında “nitelikli yatırımcı” olarak sınıflandırılan ve Merkezi Kayıt Sisteme bu şekilde tanımlanan davacıların iddia ettikleri şekilde müvekkili tarafından bilgilendirmelerini gerektiren bir hüküm veya kural olmadığı, Müvekkili tarafından davacılara çelişkili hesap bildirimi yapıldığına dair iddiaların da gerçek dışı olduğu zira farklı dönem ve işlemlere ait hesap bildirimlerinin birbirinden farklı olması gerektiği ayrıca bu hususun portföyde meydana gelen zararla illiyet bağının bulunmadığı, davacılardan ...'ın portföyünün yerindelik testine uygun yönetilmediği iddiasının kabul edilemeyeceği, zira ...'ın portföyü yönetilirken müşteri bilgi formunda belirtmiş olduğu finansal enstrümanlardan farklı bir enstrümana yatırım yapılmadığı, ... hakkında düzenlenmiş olan müşteri bilgi formuna göre, ...'ın finansal enstrümanlar bölümünde Devlet Tahvili, Hazine Bonosu, Eurobond, Repo, Global B Tipi Likit Fon seçeneklerinin işaretlendiği, müvekkili şirketin davacı adına yatırım yapmış olduğu ... Yatırım Fonunun portföyünde Devlet Tahvili, Hazine Bonosu ve Eurobond bulunmakta olup, ... Fon B tipi yatırım fonu olduğu, B Tipi Yatırım Fonunun portföyüne her türlü tahvil (Devlet tahvili. hazine bonosu, özel sektör tahvili, yabancı para cinsinden tahviller ve bonolar) alınması mümkün olmakla birlikte; ... B Tipi Fon tercihi yapmakla portföyünde özel sektör tahvili bulunan yatırım fonlarını da tercih etmiş olduğu, söz konusu izahnamenin 2.3. maddesinde “Fon'un ana yatırım stratejisi; Türk Lirası veya döviz cinsi Türk ve yabancı kamu ve özel sektör borçlanma araçlarına yatırım yaparak oluşturulan portföyde arbitraj olanaklarını da değerlendirerek ve bu stratejiyi özellikle döviz türev enstrümanlarında alınan korunma veya yatırım amaçlı pozisyonlarla destekleyerek, USD bazında mutlak getiri yaratmak olduğu, Fon'un getiri hedefi ABD Dolar'ına endeksli olduğundan, yönetim stratejisinde portföyde taşınan TL varlıkların kur risklerinin etkin olarak yönetilmesinin hedeflendiği, Fon istatiksel ve temel analizlere dayalı olarak makul değerinin üzerinde olduğu tespit edilen finansal enstrümanlarda kısa pozisyon, makul değerinin altında olduğu tespit edilen finansal enstrümanlarda ise uzun pozisyon taşıyarak mutlak getiri sağlamayı hedeflendiği ifadelerine yer verilmiş olup, bu kapsamda, fonun yatırım stratejisinde özel sektör borçlanma aracına yatırım yapılabileceğinin gayet açık ve net bir şekilde vurgulandığı, ana stratejide "Türk Lirası veya döviz" diyerek açıkça yatırım yapılabilecek para biriminin her ikisi de olabileceği, "Türk ve yabancı kamu ve özel sektör borçlanma araçlarına yatırım yaparak" ifadesi ile de her iki araca da yatırım yapılabileceği izahnamede açıkça belirtildiği, kur riskinin döviz türev enstrümanlarla yönetileceği ifadesine de yer verildiği, anılan Fon portföyünü de bu stratejiye uygun olarak oluşturulduğu, bu bakımdan mahkeme tarafından hükme esas alınan raporda yatırım yapılan fon adında “USD FON” takma adının kullanılmasının yanıltıcı olduğu iddiasının da kabul edilebilir olmadığı, zira, yatırım yapılan ... fonun finansal varlık değerinin %44,064'nün USD cinsinden varlıklardan oluştuğu ve fon adında yanılmaya sebebiyet verecek bir durum olmadığı, davacı ...'tan sonra diğer davacılarında portföyünü müvekkili şirketi getirdikleri, bu durumda bir kimsenin portföyünün yerindelik testine uygun yönetilmemesine rağmen başka müşterileri müvekkili şirkete yönlendirmesi hayatın olağan akışına aykırı olacağından davacının bu iddiasının da kabul edilemeyeceği, Davacıların portföyleri yönetilirken müvekkilinin basiretli bir tacir gibi davranarak sorumluluklarını yerine getirdiği ve özen yükümünün bir parçası olarak riski dağıttığı nitekim ... Yatırım Fonunun dosya içerisinde mevcut portföy dökümlerine göre, 19 Şubat 2016 tarihi itibariyle fon portföyünde muhtelif sermaye piyasası aracı ve diğer finansal varlıkların bulunduğu, yatırım aracı olarak 7 farklı kategoriden oluşan 69 farklı finansal varlığa yatırım yapıldığı, bu veriler son derece açık ve kolayca ulaşılabilir durumdayken, bilirkişi raporunda hiçbir somut bir veriye dayanılmaksızın“riski dağıtma ilkesine aykırı davranıldığı tespitinin anlaşılmadığı, Davacıların portföylerinin yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olamayan bir portföy yöneticisi tarafından yönetildiğini iddiasının yersiz olduğu, şirket çalışanı ...'ın bilgi ve tecrübe düzeyi konusunda müvekkili şirketten herhangi bir belge dahi talep edilmeden müvekkilinin kusurlu olduğundan bahsedildiği oysa ...'ın Sermaye Piyasasında Türev Araçlar Lisansına sahip olduğuna gösterir belgenin bulunduğu ve dilekçe ekinde sunulduğu, Davacıların zarara uğramasına sebebiyet veren ... tahvillerinin temerrüde düşmesinde, müvekkiline atfedilecek hiçbir kusur olmadığı, temerrüdün gerçekleşeceğinin müvekkili tarafından öngörülmesinin mümkün olmadığı, davacıların zararının sebebi olan ... tahvillerinin ... fon portföyüne alındığı tarihte, anılan şirketin Türkiye'nin 5000 büyük şirketi sıralamasında 2015 yılında 164'üncü, 2016 yılında ise 181'inci sırada yer almış ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın tüm Türkiye'de her yıl 35.000 okul ile 6.000 öğrenciye süt dağıtılmasını hedefleyen okul sütü projesinin ihalesini de alarak projenin temel yapı taşlarından biri olduğu, bu tahvillerin halka arzı Türkiye'nin en büyük yatırım kuruluşlarından biri olan ... A.Ş. tarafından, bağımsız denetimi ise yine Türkiye'nindört büyük denetim şirketinden biri olan ... bağımsız denetim şirketi tarafından yapıldığı, ... tahvilleri birçok itibarlı kurumun yönettiği fonda da yer aldığı, bu tahvillerin piyasada kendi alanında en saygın ve güvenilir kurumlardan biri olan ... isimli kredi derecelendirme kuruluşu tarafından ...'a yapılan bildirimde “..., “... A.Ş”'yi ulusal ve uluslararası düzeyde yatırım yapabilir kategoride değerlendirerek, Uzun Vadeli Ulusal Notu nu yatırım yapılabilir seviyede olan “BBB (Trk), Ulusal Notlara ilişkin görünümünü ise “Pozitif” olarak teyit edildiği, ayrıca ...'e ait tahvillerin ulusal ve uluslararası düzeyde yatırım yapılabilir olduğunun belirtildiği, bu durumda, tahviller alınırken söz konusu şirketin temerrüde düşme ihtimalinin yok denecek kadar az olduğu, Mahkeme tarafından zarar hesaplaması yapılarken müvekkili şirket tarafından davacılara getiri taahhüdü verilmiş gibi kabul edilmesinin hatalı olduğu zira portföy yönetim şirketlerin tabii oldukları SPK mevzuatı gereği müşterilerine getiri taahhüdü vermelerinin mümkün olmadığı, Sermaye Piyasası Kurulunun Yatırım Hizmetleri ve Faaliyetleri ile Yan Hizmetler İlişkin Esaslar Hakkında Tebliğ II1-37.1 41. maddesinin ğ bendinin,”Portföyün önceden saptanmış belirli bir getiriyi sağlayacağına dair herhangi bir sözlü veya yazılı garanti veremez ve ilan ve reklamlarında bu anlama gelebilecek ifadeleri kullanamaz." hükmünü amir olduğu, gibi dosya içerisinde mübrez Portföy Yönetim Sözleşmelerinin “Belirli Bir Getiri Sağlama Taahhüdünün Olmaması, Riskler” başlıklı 9. maddesinde bu husus açıkça belirtilmiş olup, bu husus davacıların her biri tarafından da imzalanarak kabul ve beyan edildiği, istinafa konu kararının 10. sayfasında her ne kadar “...ancak, davalı şirket tarafından SPK mevzuatı gereği de, karar yönelik yazılı taahhüt verilemeyeceği bunu da davacıya bildirmesi de dikkate alınarak, geçerli bir taahhüdün varlığı söz konusu değildir...” demek suretiyle müvekkilinin davacılara herhangi bir getiri taahhüdünde bulunmasının mümkün olmadığından bahsetmişse de; istinafa konu kararın hüküm kısmında kendisi ile çelişerek; bilirkişilerin müvekkilinin davacılara getiri taahhüdünde bulunduğu varsayımıyla yapmış oldukları hesaplamayı dikkate alarak hüküm kurduğu, raporun 44.sayfasında davacıların uğramış olduğu zararı, Tablo 14 ve Tablo 15 olmak üzere iki ayrı tablo ile hesapladığı, Tablo 14'te yapılan hesaplamada davacıların zararı 97.787,43-USD olarak hesaplanırken; Tablo 15'te yapılan hesaplama müvekkili şirketin davacıya getiri taahhüdünde bulunduğu iddiası dikkate alınarak 138.121,78-UJSD olarak hesaplandığı, Davacılar ve müvekkili arasında imzalanan sözleşmenin, niteliği itibariyle sonuç taahhüdü bulunmayan bir vekalet sözleşmesi olması, mahkeme tarafından hükme esas alınan bilirkişi raporunun; hatalı, denetime elverişsiz, çelişkili, eksik ve oöbjektiflikten uzak olması, davacıların her birinin kendi yatırım kararlarını verebilecek ve üstlendiği riskleri değerlendirebilecek tecrübe, bilgi ve uzmanlığa sahip nitelik yatırımcı olması, davacıların zarara uğramasına sebebiyet veren ... tahvillerinin temerrüde düşmesinde müvekkiline atfedilecek hiçbir kusur bulunmaması ve zarar hesaplaması yapılırken müvekkili tarafından davacılara getiri taahhüdü verilmiş gibi zarar hesaplaması yapılması nedeniyle ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>GEREKÇE:</strong> Dava, Bireysel Portföy Yönetim Sözleşmelerinin ihlal edildiği iddiasıyla uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir.</p>

<p>İlk derece mahkemesince, davanın kabulüne karar verilmiş, bu karara karşı, davalı vekili tarafından süresi içerisinde istinaf başvurusunda bulunulmuştur. İstinaf incelemesi, HMK 355. maddesi gereğince, ileri sürülen nedenlerle sınırlı olarak ve kamu düzenine aykırılık yönüyle re'sen yapılmıştır. Davalı şirket ile her bir davacı arasında Bireysel Portföy Yönetim Sözleşmesi imzalandığı ve davacılar tarafından bu kapsamda, davalı şirkete toplam 4.933.459,97 USD ve 500.000TL ödeme yapıldığı, sözleşmelerin davacılar tarafından feshedilerek ödenenin iadesinin istenmesi üzerine davalı tarafından 4.835.672,54USD''nin davacılara iade edildiği ihtilafsızdır. Davacılar, sözleşmelerin bir suretinin verilmediği, davacılardan ... şirketine bildirilen hesap ekstrelerinin çelişkili olduğu, davacı ...'ın sözleşme eki protokolün ilk sayfasında imzasının bulunmadığı, davacı ...'ın sözleşmesinde varlık cinsi olarak B tipi yatırım fonunun belirlenmesine ve özel tahvil alınması konusunda davalıya yetki verilmemesine rağmen sözleşmeye aykırı olarak ... Serbest Fon alındığı gibi fonun değerinin düşme eğiliminde olduğu dikkate alınmayarak risk dağılımının yapılmadığı, ...'in sözleşmesinde, yatırım varlıkları içerisinde serbest fon olmakla birlikte diğer davacıların bu şirketin yönetim kurulu başkanı ve ortağı olduğu gözetildiğinde şirketin de bu yönde bir iradesinin olamayacağının kabulü gerektiği, özel tahvilde ...'in temerrüde düştüğü ve bu şirketin içinde bulunduğu durumun davalı tarafından katılım belgesi sahipleri ile paylaşılmadığı, davalının SPK mevzuatına, genel hükümlere aykırı davranarak sadakat ve özen yükümünü ihlal ettiği, SPK tarafından, davacı ...'ın ek protokolün ilk sayfasında imzasının olmaması ve davacı ...'ın yerindelik testi sonuçlarına uygun olmayan bireysel portföy yöneticiliği hizmeti sunulması ve sözleşme dışında belirlenen yatırım yapılacak varlıklar dışındaki yatırım araçlarının portföye dahil edilmesi nedeniyle idari para cezasının kesilmesinin davalının SPK mevzuatına aykırı davrandığının delili olduğunu ileri sürerek zararın tazminini istemiş, davalı ise, sözleşme suretleri davacılara verildiği gibi hesap ekstrelerinin ve portföy raporlarının davacılara gönderildiği, sözleşmenin her sayfasının imzalanması zorunlu olmadığı bir yana davacı ...'ın ek protokolün ilk sayfası dışında sözleşmenin ve protokolün tüm sayfalarında imzasının bulunduğu, davacı ...'ın sözleşmede B Tipi Fon tercihi yapmakla portföyünde özel sektör tahvili bulunan yatırım tercihinde bulunduğu dolayısıyla sözleşmeye aykırı yatırım yapılmadığı, davacılara mutlak getiri garantisi verilmediği zira sermaye piyasası mevzuatında getiri garantisi verilmesine izin verilmediği, özel tahvilin alındığı tarihte ... firmasının mali durumunun yeterli ve elverişli düzeyde olup, sonradan firmanın iflas erteleme sürecine girmesi nedeniyle ödemede temerrüde düştüğü ayrıca davacıların nitelikli yatırımcı statüsünde olup, yapılan tüm işlemlerle ilgili bilgi sahibi oldukları gibi haberdar da oldukları, portföy yönetiminin mevzuata ve sözleşmeye uygun ifa edildiği, davacıların ... tahvili nedeniyle zarara uğramasında, firmanın iflas erteleme sürecinin etkili olduğu, portföy yönetimin aykırı davranışın özen yükümünün ihlal edilmediği, SPK tarafından kesilen idari para cezasının şekli sebeplerden kaynaklandığı ve cezanın iptali için Ankara İdare Mahkemesinde açılan davanın derdest olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Davacıların iş bu davada dayandıkları nedenlerle, davalı ... SPK'ya şikayet etmeleri üzerine ve anılan kurum tarafından yapılan inceleme ve değerlendirme sonucunda; davacıların 97.787,43 USD zarara uğradıkları ancak bu zararın satış talebi ile satışın gerçekleşme tarihi arasındaki geçen sürede TL cinsinden fon birim pay fiyatının düşüşünden ve kur artışından kaynaklandığı, taraflar arasındaki sözleşmelerde, portföy yönetim sözleşmesinin ve eklerinin bir nüshasını teslim aldıkları ve sözleşmeyi okuyup imzaladıkları, içeriğini aynen kabul ettikleri şeklinde beyanlarının bulunduğu gibi sözleşmelerin e-posta ekinde gönderilmesi nedeniyle ıslak imzalı sözleşmelerin davacıların 24.02.2016 tarihli ihtarından sonra gönderilmemesinin ve portföy yöneticisi olarak ... belirlenmesine rağmen bu hizmetin davalı şirketin satış müdürü ... tarafından verilmesinin sermaye piyasası mevzuatına aykırılık teşkil etmediği, davacı ...'e gönderilen ilk hesap ekstresi ile 07.04.2016 tarihli ihtarnameye cevaben gönderilen hesap ekstresinin farklı olması nedeninin 25.02.2016 tarihinde fon satışının yapılmasından kaynaklandığı ve mevzuata aykırı bir yönünün bulunmadığı, tüm bilgi ve belgelerin davacılara gönderildiği ve Yatırım Fonu Tebliği gereğince davalı şirketin üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirdiği, portföy dağılım raporuna göre ... fonunun %83.73'ünün özel sektör tahvilinden oluşmasının aynı Tebliğin 25. maddesi uyarınca portföydeki varlıkların ağırlıklarının serbestçe belirlenebilmesi nedeniyle mevzuata aykırı olmadığı, ... firmasının temerrüde düşmesi sonucunda, SPK ilke kararı kabul edilen Fon Rehberinin 5.1.2 maddesi uyarınca, ihraççısı temerrüde düşen özel sektör borçlanma araçları için yapılması gerekenlerin davalı tarafından yerine getirildiği ve durumun ...'ta açıklandığı belirtilmiş, şikayet nedenlerinden olan; davacı ...'ın portföy kapsamına alınacak varlıkların kapsamının belirlendiği ek protokolün ilk sayfasında imzasının bulunmamasının Yatırım Hizmetleri Tebliğinin 41/1-g bendi ve 42/1 maddesine, davacı ...'ın yerindelik testi sonuçlarına uygun olmayan bireysel portföy hizmeti sunulması ve sözleşmede belirlenen yatırım yapılacak varlıkların dışındaki yatırım araçlarının portföye dahil edilmesinin de Tebliğin 37/2, 40/1-5 ve 41/1-g bendine aykırı olduğu gerekçesiyle davalı şirketin savunmasının alınmasına ayrıca davalı tarafından gönderilen e-postalarda USD fonlarından bahsedilmesi ve getirinin USD üzerinden hesaplanacağının bildirilmesi ile ilgili olarak şirketin müşterilerine gönderilen ekstrelerde fonun birim pay değeri hangi para biriminden hesaplanıyorsa o pay biriminin esas alınması gerektiğinin şirkete bildirilmesi ve şirketin pazarlama faaliyetlerinde %14-15 mevduat getirisi karşılığı olan ... fonunun alınabileceği ve mevduat olmadığı için getirilerin vade başında belli olmadığı şeklindeki ifadelerin yatırımcıları yanıltabileceği hususu dikkate alınarak bu hususta azami dikkat ve özenin gösterilmesi gerektiğinin şirkete bildirilmesine karar verilmiştir. Görüldüğü üzere SPK tarafından, şikayete konu eylemlerden ikisi dışında iş ve işlemlerin sermaye piyasası mevzuatına aykırı olmadığı tespit edilmiştir. Sadece davalı şirketin savunmasının alındığı iki husus nedeniyle 26.04.2017 tarihli kararla idari para cezası uygulanmıştır. Ancak davalı tarafından da idari para cezasının iptali için Ankara 8. İdare Mahkemesi nezdinde 2017/27108 E. sayılı dosyasında dava açıldığı beyan edilmiştir. Dosyada mevcut bilirkişi raporunda ise; davalı çalışanı ...'ın davacıların mevduatlarını ... şirketine yatırmalarını sağlamak için, iletmiş olduğu on adet e-mailde getiri taahhüt içerikli vaatlerde bulunduğu sonrasında ...'ın defalarca kendisine verilen taahhütleri hatırlattığında davalının itiraz etmediği ve iç denetim raporunda da; fon getirisi ile ilgili verilen bilgilerin müşteri tarafından garanti edilen getiri olarak algılandığı bu nedenle davacıların kendilerine taahhüt verilmiş olduğuna ilişkin iddiasında haklı olduğu, portföy karlılıklarına ilişkin olarak davalının çelişkili hesap bildirimi yaptığı, davalının yaptığı son hesap bildirimine göre -3.724 $ zarar olmasına rağmen ödemenin -97.787,43 $ zararlı olarak yapıldığı, zarar farkının; satış talimatı verilmesi ile işlemin davalı tarafından on günlük süreçte sonlandırılmış olması ve bu süreçte artan fon/döviz kuru değişiminden kaynaklandığı, davacının mutabık kalarak satış talimatını vermesi üzerine işlemin tamamlanma sürecinde bu karlılığın değişebileceğine yönelik gerekli uyarı ve hatırlatmanın yapılmadığı, ... Fonun "USD Fon” olarak ifade edilmesi davacıların kararlarını etkileyen önemli bir güven faktörü olarak algılandığı, ... fon portföyünde fiili durumda özel sektör ağırlıklı varlıklar olması sebebiyle, USD Fon takma adı kullanılmasının yanıltıcı olduğu , davacı ...'a yerindelik testi sonuçlarına uygun olmayan bireysel portföy yöneticiliği hizmeti sunulması ve portföy yönetim sözleşmesinde belirlenen yatırım yapılacak varlıklar dışında yatırım araçlarının portföye dahil edilmiş olduğu, ...'ın sözleşme eki protokolün ilk sayfasında parafı olmadığı, davacı ...'in portföyünün ...'ın portföyüne paralel olarak işletilmiş olması gerektiği, davacının portföyüne alınabilecek yatırım araçları listesinde özel sektör tahvili almaması gerektiği halde almış olduğu, davalı tarafından portföy riskinin yeterince dağıtılmadığı, davalının ... tahvili alımının gerekli risk analizi prosedürlerine uyulmadan, riskin dağıtılması konusunda yeterli özen göstermeden gerçekleştirilmiş olabileceği, davalının, davacılara aldırdığı ... Fonu'nun portföyüne satın alınmış olan ... Şirketi tahvillerinin temerrüt durumundan 01.02.2016 tarihinde haberdar olmuş olduğu halde 15.02.2016 tarihine kadar bu konuda açıklama yapmadığı, mevzuatın gerektirdiği karşılık ayırma gibi muhasebe işlemlerini yapmış olduğu, temerrüt durumu ile ilgili olarak bilgi vermediği bu nedenle davalı şirketin kusurlu olduğu ve davalı ile yapılan portföy yönetim sözleşmeleri çerçevesinde yapılan işlemler neticesinde 15.02.2016 tarihi itibariyle 97.787,43 USD zarara uğramış oldukları ancak 13.851.09 TL 'de kar ettikler, davacıların portföy yöneticisi ve portföylerine satın alınmış olan ... Fonu'nun da yöneticisinin davalı olduğu, ... Fonun içine alınan ve temerrüde düşerek zincirleme zarara neden olan ... özel sektör tahvilini de davalının almış olduğu ve temerrüt olayının ticari hayatın olağan akışı ile açıklanmasının mümkün olmadığı zira tahvil piyasasında temerrüt olayının çok az yaşandığı dikkate alındığında davalının kusurlu uygulamaları sebebiyle davacıların zararına neden olduğu, davacıların 21.09.2015 ile 29.02.2016 tarihleri arasında yapılmış olan işlemler neticesinde 97.787,43 USD zarara uğradığı, davalı tarafından davacıya yönelik olarak getiri taahhüdünde bulunulduğunun kabul edilmesi halinde ise taahhüt edilmiş olan getiriler de dikkate alarak yapılan hesaplama sonucu oluşan zararın 138.121,78 USD olarak hesaplanmış olup, davalının sermaye piyasası mevzuatı gereği yazılı taahhüt verilemeyeceği yönündeki beyanı karşısında davacılara yönelik gerçek bir taahhüdün varlığından bahsedilemeyeceği bu nedenle zararın 97.787,43 USD olarak kabul edilmesinin uygun olacağı açıklanmıştır. Mahkemece rapordaki açıklamalar benimsenerek davalının getiri taahhüdünde bulunduğu ihtimaline göre hesaplanan zarar miktarı hüküm altına alınmıştır. Davalı ile davacı ... arasında 19.08.2015 tarihli, davacı ... Ltd.Şti ile 18.09.2015 ve davacı ... ile 16.12.2015 tarihli Bireysel Portföy Yönetimi Sözleşmesi ve eki protokoller imzalanmıştır.</p>

<p>Portföy yönetimi, yatırımcının muhtelif finansal varlıklardan oluşan birikiminin, yatırımcı nam ve hesabına, her türlü finansal varlığın alınıp satılması suretiyle yönetilmesidir. Bu sözleşmenin niteliği gereği, vedia komisyon ve vekalet sözleşmesi özelliklerini barındırması nedeniyle karma bir sözleşme olduğu tartışmasız olmakla birlikte somut olayda zarar iddiasının dayandığı nedenlere göre, uyuşmazlığın niteliği gözetildiğinde; ağırlıklı olarak vekalet sözleşmesi hükümlerinden yararlanılarak sonuca varılması gerekir.</p>

<p>6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun ( TBK ) 502/1. maddesine göre, vekâlet sözleşmesi; vekilin vekâlet verenin bir işini görmeyi veya işlemini yapmayı üstlendiği sözleşmedir. Geniş anlamda bir iş görme sözleşmesi olan vekâlet sözleşmesiyle vekil, kendisine verilen işin ya da işlemin vekâlet verenin irade ve yararına uygun olarak görülmesini, yapılmasını üstlenir. Vekilin borçları TBK 505 vd. maddelerinde düzenlenmiş olup, vekil, vekâlet verenin açık talimatına uymakla yükümlüdür.</p>

<p>Ancak, vekâlet verenden izin alma imkânı bulunmadığında, durumu bilseydi onun da izin vereceği açık olan hâllerde, vekil talimattan ayrılabilir. Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür. Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır.</p>

<p>Vekil, vekâlet verenin istemi üzerine yürüttüğü işin hesabını vermek ve vekâletle ilişkili olarak aldıklarını vekâlet verene vermekle yükümlüdür. Taraflar arasında imzalanan Portföy Yönetimi Sözleşmesinde yatırımcı olarak tanımlanan davacılar vekalet veren, şirket olarak anılan davalı ise vekil konumundadır.</p>

<p>Sözleşmelerin 1.maddesinde;sözleşme konusunun, yatırımcının muhtelif finansal varlıklardan oluşan birikiminin, şirket tarafından, ilgili mevzuat ve bu sözleşme hükümleri çerçevesinde, yatırımcı nam ve hesabına, her bir işlem için ayrıca yatırımcının yazılı veya sözlü talimatı gerekmeksizin, bir gelir elde etmek amacıyla, Türk veya Yabancı piyasalarında işlem gören her türlü finansal varlığın alınıp satılması suretiyle yönetilmesine ilişkin esasların belirlenmesi karşılıklı hak ve yükümlülüklerin düzenlenmesine ilişkin olduğu belirtilmiştir.</p>

<p>Buna göre, vekil olan portföy yöneticisi davalının, davacılara ait finansal varlıkların yönetimi işini, ilgili mevzuat hükümleri ve onların talimatı doğrultusunda gerekli özen ve bağlılıkla yerine getirmesi gerekir. Sermaye piyasası mevzuatında, nitelikli yatırımcı, profesyonel müşteri tanımlanmış olup, davalı taraf, davacıların nitelikli yatırımcı dolayısıyla profesyonel müşteri olduğunu ileri sürmüştür.</p>

<p>Sermaye Piyasası Kurulunun III-39.1 Yatırım Kuruluşlarının Kuruluş ve Faaliyet Esasları Hakkında Tebliğinin 32. maddesinde, genel müşterilerden bu fıkradaki nitelikleri haiz olanların, yazılı talep etmeleri ve bu şartlardan en az ikisini sağladıklarını belgelemeleri durumunda, yatırım kuruluşları hizmetlerinden profesyonel müşteri sıfatıyla yararlanabilecekleri düzenlenmiştir. Aynı Tebliğin 30. maddesi uyarınca, yatırım kuruluşları müşterilerini genel ya da profesyonel müşteri olarak sınıflandırmak ve hizmetlerini bu sınıflandırmaya uygun olarak ifa etmek zorundadırlar.</p>

<p>Nitekim Tebliğ'de, profesyonel müşterinin, kendi yatırım kararlarını verebilecek ve üstlendiği riski değerlendirebilecek tecrübe, bilgi ve uzmanlığa sahip olduğu kabul edilmiş ve bunun sonucu olarak da , genel müşteriden farklı bir statüde ele alınmıştır. Başka bir anlatımla, profesyonel müşteriye özgü yükümlülükler bulunduğu gibi yatırım kuruluşları da muhtelif yükümlüklerden istisna tutulmuştur. Sermaye Piyasası Araçlarının Satışı Tebliğinin 4. maddesinde de, nitelikli yatırımcının, Sermaye Piyasası Kurulunun, yatırım kuruluşlarına ilişkin düzenlemelerinde tanımlanan ve talebe dayalı olarak profesyonel kabul edilenler de dahil profesyonel müşterileri ifade ettiği belirtilmiştir.</p>

<p>Dolayısıyla sermaye piyasası satış işleminde nitelikli yatırımcı olan kişi, esasen portföy yönetim sözleşmesinde, portföy yönetim şirketinin profesyonel müşterisidir. Somut olayda, dosya kapsamından, davacıların “Sermaye Piyasası Araçlarına Yatırım Yapan Nitelikli Yatırımcıların Beyanı” başlıklı iki sayfadan oluşan “profesyonel müşteri” beyanını imzaladıkları ve Merkezi Kayıt Kuruluşu nezdinde oluşturulan Merkezi Kaydi Sistemine nitelikli yatırımcı olarak kayıtlı oldukları anlaşılmaktadır. TBK'da yer alan vekalet hükümleri gereğince, vekil, özen ve bağlılık yükümünü ihlal veya talimata aykırı davranış neticesinde bir zarar meydana gelirse sorumludur.</p>

<p>Uyuşmazlığa konu zarar esas olarak, davalı şirketin ... yatırım fonu portföyünde mevcut özel sektör tahvilinin (... A.Ş) temerrüde düşmesi ve ödememe yapmamasından kaynaklanmakta olup, davalının bu husustaki savunmasının değerlendirilmediği görülmektedir. Zira davacıların, davalı şirketin zarara neden olduğunu iddia ettikleri eylem ve işlemleri nedeniyle yaptıkları şikayet başvurusu neticesinde SPK tarafından, ileri sürülen nedenlere göre; davalının eylem ve işlemlerinin sermaye piyasası mevzuatına aykırı olmadığı aksine yapılan işlemlerin mevzuata uygun bulunduğu tespit edilmiş, davacı ...'ın sözleşme eki protokolün ilk sayfasında imzasının bulunmaması ve davacı ...'a yapılan yerindelik testi sonuçlarına uygun olmayan bireysel portföy hizmeti sunulması ve sözleşmede belirlenen yatırım yapılacak varlıkların dışındaki yatırım araçlarının portföye dahil edilmesinin mevzuata aykırı olması nedeniyle idari para cezası verilmekle birlikte davalı tarafın bu cezanın iptali için idare mahkemesinde açtığı davanın akıbeti de araştırılmamıştır.</p>

<p>Diğer taraftan mahkemece benimsenen raporda; zarar nedeninin, ... Fonun içine alınan ... özel sektör tahvilinin temerrüde düşmesi ve bu şirketin temerrüt durumunun ticari hayatın olağan akışına bağlanamayacak olması olduğu ifade edilerek davacıların 21.09.2015 ile 29.02.2016 tarihleri arasında yapılmış olan işlemler neticesinde 97.787,43 USD zararının ortaya çıktığı belirtilmiş olmakla birlikte davacıların nitelikli yatırımcı olup olmadıkları ve bu durumun sonuca etkisinin ne olduğu konusunda hiç bir açıklama yapılmadığı gibi davalının hangi kusurlu eyleminin zarara neden olduğu başka bir deyişle hangi kusurlu eylemle zarar arasında uygun illiyet bağı bulunduğunun izahı da yapılmamıştır. 6100 sayılı HMK 266/1 maddesine göre, mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. HMK 281/2-3 maddesi uyarınca da, mahkeme, bilirkişi raporundaki eksiklik yahut belirsizliğin tamamlanması veya açıklığa kavuşturulmasını sağlamak için, bilirkişiden, yeni sorular düzenlemek suretiyle ek rapor alabileceği gibi tayin edeceği duruşmada, sözlü olarak açıklamalarda bulunmasını da kendiliğinden isteyebilir, gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse, yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla, tekrar inceleme de yaptırabilir.</p>

<p>Davalının portföy yöneticiliği işini, sermaye piyasası mevzuatı, taraflar arasındaki sözleşme hükümleri ve TBK 502. ve devamı maddelerine uygun olarak ifa etmesi gerektiği tartışmasızdır. Bununla birlikte davacıların da aynı mevzuat ve hükümler çerçevesinde değerlendirilmesi zorunludur. Bu kapsamda ve HMK 281 maddesi hükmü nazara alınarak, öncelikle davacıların sermaye piyasası mevzuatına göre nitelikli yatırımcı ve profesyonel müşteri olup olmadıkları, bu konumda oldukları kabul edildiğinde; sermaye piyasası mevzuatı ve sözleşme hükümlerine göre, tarafların birbirlerine karşı edim ve yükümlüklerinin ne olduğu ve davalının sözleşmenin ifası sırasında hangi eylemi veya işlemi ile hangi yükümlülüğünü ihlal ettiğinin tespiti, zarar ile bu eylemi arasında uygun illiyet bağının ortaya konularak bundan sonra vekalet sözleşmesi hükümlerine göre değerlendirme yapılılıp, sonuca gidilmesi gerekirken davalının savunmasının karşılanmadığı yetersiz bilirkişi raporuna göre karar verilmesi isabetli olmadığı gibi kabule göre de, raporda, davalının sermaye piyasası mevzuatına göre, getiri taahhüdünde bulunmadığı yönündeki beyanı gözetildiğinde, davacılara yönelik gerçek bir taahhüdün varlığından bahsedilemeyeceği bu nedenle zararın 97.787,43 USD olarak kabul edilmesinin uygun olacağı açıklanmasına ve mahkemece bu görüşün benimsendiğinin gerekçede belirtilmesine rağmen çelişki yaratacak şekilde getiri taahhüdünün varlığı ihtimaline göre yapılan hesaba göre belirlenen zararın hüküm altına alınması da isabetli değildir. Eksik inceleme ve yetersiz bilirkişi raporuna göre karar verilemez.</p>

<p>O halde, davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davalının delilleri arasında yer alan Ankara İdare Mahkemesi dosyasının celbi ile yukarıda yapılan açıklamalar ışığında konusunda sermaye piyasası konusunda uzman bilirkişi heyeti vasıtasıyla yapılacak yeni bir inceleme sonucu alınacak rapor ile tüm delillerin birlikte değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmek üzere dosyanın mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekmiştir.</p>

<p><strong>HÜKÜM:</strong> Yukarıda açıklanan nedenlerle:</p>

<p>1-Davalı vekilinin istinaf başvurusunun KABULÜ İLE, İstinaf incelemesine konu ilk derece mahkemesi kararının HMK'nın 353(1)a-6 maddesi uyarınca, KALDIRILMASINA,</p>

<p>2-Davanın yeniden görülmek üzere dosyanın kararı veren mahkemeye GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>3-Davalı tarafından yatırılan peşin istinaf karar harcının istek halinde davalıya iadesine,</p>

<p>4-İstinaf aşamasında yapılan yargılama giderlerinin ilk derece mahkemesince yapılacak yargılama sırasında değerlendirilmesine, Dair, dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda HMK'nın 362(1)g. maddesi uyarınca kesin olarak oy birliğiyle karar verildi. 02/02/2022</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/istanbul-bam-43-hukuk-dairesinin-2020536-e-2022112-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 22:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/yargi/bolge-adliye-ist0.jpg" type="image/jpeg" length="93111"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 2020/6040 E., 2021/4503 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20206040-e-20214503-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20206040-e-20214503-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 27.05.2021 tarihli, 2020/6040 E., 2021/4503 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>11. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2020/6040 E., 2021/4503 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ</p>

<p>Taraflar arasında görülen davada İstanbul 7. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce bozmaya uyularak verilen 28.11.2019 tarih ve 2015/659- 2019/804 sayılı kararın Yargıtay'ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:</p>

<p>Davacı vekili, taraflar arasındaki 20.11.2012 tarihli "Portföy Yönetim Sözleşmesi" gereğince, davacı tarafından 13.02.2013-01.03.2013 tarihleri arasında davalı hesabına 804.842.-TL yatırıldığını, sözleşme ile davalı şirketin kendisine emanet edilen birikimleri yatırımcı menfaatlerine uygun şekilde sermaye ve para piyasalarındaki dengeleri gözeterek basiretli bir portföy yönetim şirketi gibi doğru, yerinde ve zamanında kararlar alarak ve bu kararları işlemlere yansıtarak yönetmeyi, yatırımcının ise komisyon ödemeyi taahhüt ettiğini, davacının 14.03.2013 tarihli ihtarname ile portföyünde davalı şirketin hiçbir işlem gerçekleştirmemesini isteyerek meydana gelen zarar hakkında kapsamlı bilgi verilmesini talep ettiğini, davalı şirket yöneticisinin altı aylık sürede zararının giderilebileceğini taahhüd etmişse de 251.742.-TL tutarındaki zararın karşılanması bir yana 27.09.2013 tarihli ekstreye göre portföy büyüklüğünün 192.000.-TL'ye düştüğünü, davacının 01.10.2013 tarihli ihtarname ile sözleşmeyi feshettiğini bildirerek davalı şirkete yatırmış olduğu toplam 804.842.-TL'nin kendisine iadesini talep ettiğini, davalı şirket yetkililerinin basın yoluyla yaptıkları ilan ve açıklamalar ile sözleşme öncesi yaptıkları sözlü bildirim ve reklamlarla gerçekte karşılığı bulunmayan bir güven duygusu oluşturduklarını ileri sürerek meydana gelen zararın şimdilik 25.1742 TL'lik kısmının temerrüt tarihinden itibaren işleyecek faiziyle tahsiline karar verilmesini istemiş, 16.07.2014 tarihli dilekçesiyle dava değerini 583.842.- TL’ye yükseltmiştir.</p>

<p>Davalı vekili, mevzuata ve/veya sözleşmeye aykırı hiçbir işlem olmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılamada iddia, savunma, bilirkişi raporu ve dosya kapsamına göre, 20.11.2012 tarihinde portföy yönetim sözleşmesi yapıldığı, risk profili ve getiri tercihlerinin belirlenmesi için ayrıca anket formunun yaptırıldığı, davacı tarafından 804.842,00 TL portföy tutarının hesaba girişinin yapıldığı, 10.10.2013 son işlem tarihi itibariyle portföy tutarının 221.519,16 TL olup, bu tutarın da davacıya ödenmiş olduğu, davacının şikayeti üzerine SPK tarafından başlatılan inceleme sonucunda 3 aylık olarak belirlenen yatırım döneminde en fazla %20'lik bir kayba müşterinin tahammül edebildiği, hesap açılış tarihi olan 12.02.2013 tarihini izleyen 3 aylık dönemde müşteri portföyünün yaklaşık %50 oranında değer kaybettiği ve söz konusu değer kaybının izleyen dönemlerde de devam ettiği, yüksek risk içeren vadeli işlemler gerçekleştirilerek zarar oluştuğu, oluşan zararın telafisi amacıyla daha da yüksek risk içeren işlemler yapıldığı, müşterinin risk profili ve getiri tercihinden uzaklaşıldığı bu nedenle idari para cezası uygulanmasına karar verilmiş olduğu, portföy yönetim şirketinin müşteri risk profili ve getiri tercihinin dışına çıkarak müşterinin tahammül edebileceği kayıp oranını dikkate almadan daha da yüksek risk içeren işlemleri gerçekleştirdiği, davalı şirketin oluşan zarardan sorumlu olduğu, tespit edilen 583.322,84 TL zarardan davacının en kötü şartlarda %25'lik kayıp oranına tahammül edebileceğini belirttiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 382.112,34 TL tazminatın 01.10.2013 temerrüt tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.</p>

<p>Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacı vekilinin bütün temyiz itirazları yerinde değildir.</p>

<p><strong>SONUÇ: </strong>Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davacı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 4,90 TL temyiz ilam harcının temyiz eden davacıdan alınmasına, 27.05.2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20206040-e-20214503-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 22:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-7aaa.jpeg" type="image/jpeg" length="59922"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Barışma ve Evlilik Beklentisiyle Devredilen Tapular İçin Açılan Tapu İptal Ve Tescil Davaları]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/barisma-ve-evlilik-beklentisiyle-devredilen-tapular-icin-acilan-tapu-iptal-ve-tescil-davalari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/barisma-ve-evlilik-beklentisiyle-devredilen-tapular-icin-acilan-tapu-iptal-ve-tescil-davalari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/barisma-ve-evlilik-beklentisiyle-devredilen-tapular-icin-acilan-tapu-iptal-ve-tescil-davalari</guid>
      <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 22:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/xpPUSEOCGYM/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="37103"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İdare Mahkemelerinin Bölge Derecelerinin Düzenlenmesine İlişkin Duyuru]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/idare-mahkemelerinin-bolge-derecelerinin-duzenlenmesine-iliskin-duyuru</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/idare-mahkemelerinin-bolge-derecelerinin-duzenlenmesine-iliskin-duyuru" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bazı yer idare mahkemelerinin bölge derecelerinin değiştirilmesine ilişkin Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Kurulunun 16.09.2026 tarihli ve 1050 sayılı kararı, 17.09.2026 tarihli ve 33373 sayılı Resmî Gazete’de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Kurulunun Kararı</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi : 16.09.2026</strong></p>

<p><strong>Karar No : 1050</strong></p>

<p>Bazı yer idare mahkemelerinin bulunduğu illerin, coğrafi ve ekonomik şartları, sağlık, sosyal ve kültürel durumu ile ulaşım, gelişme ve önemli merkezlere yakınlığı dikkate alınarak bölge derecelerinin değiştirilmesi hususu Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Kurulunca görüşülerek;</p>

<p>6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kurulu Kanunu’nun 7/2-(ı) maddesinin Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Kuruluna verdiği yetkiye dayanılarak;</p>

<p>19.02.1988 tarihli ve 19730 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren İdari Yargı Hâkim ve Savcıları Hakkında Uygulanacak Atama Yönetmeliği’nin 2. maddesi gereğince, idari yargı teşkilatı olarak;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>- Afyonkarahisar İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 2 (iki),</p>

<p>- Aydın İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 1 (bir),</p>

<p>- Çorum İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 2 (iki),</p>

<p>- Denizli İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 1 (bir),</p>

<p>- Diyarbakır İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 2 (iki),</p>

<p>- Erzurum İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 2 (iki),</p>

<p>- Gaziantep İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 1 (bir),</p>

<p>- Kastamonu İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 2 (iki),</p>

<p>- Kayseri İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 1 (bir),</p>

<p>- Kocaeli İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 1 (bir),</p>

<p>- Kütahya İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 2 (iki),</p>

<p>- Malatya İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 2 (iki),</p>

<p>- Ordu İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 2 (iki),</p>

<p>- Rize İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 2 (iki),</p>

<p>- Sivas İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 2 (iki),</p>

<p>- Tokat İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 2 (iki) olarak değiştirilmesine,</p>

<p>- Bilecik İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 2 (iki),</p>

<p>- Iğdır İdare Mahkemesinin bölge derecesinin 3 (üç) olarak belirlenmesine karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>DUYURU, MESLEKİ HUKUK</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/idare-mahkemelerinin-bolge-derecelerinin-duzenlenmesine-iliskin-duyuru</guid>
      <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 17:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/hsyk-hakim-savci1-1.jpg" type="image/jpeg" length="58165"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[TÜRKİYE’DE BOŞANMA DAVASI NEDEN BİR EVLİLİKTEN DAHA UZUN SÜREBİLİYOR?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/turkiyede-bosanma-davasi-neden-bir-evlilikten-daha-uzun-surebiliyor-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/turkiyede-bosanma-davasi-neden-bir-evlilikten-daha-uzun-surebiliyor-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bitmiş Bir Evliliği Yıllarca Hukuken Devam Ettirmek Aileyi mi Koruyor?]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Yıllardır boşanma davalarının içindeyim.</p>

<p>Binlerce insan dinledim. Kimi evliliğini kurtarmak için geldi, kimi boşanmak için. Kimi haklılığını anlatmak istedi, kimi yalnızca artık yorulduğunu söyledi.</p>

<p>Mesleğin insana öğrettiği şeylerden biri şu:</p>

<p><strong>Bir evliliğin bitmesi ile bir boşanma davasının bitmesi aynı şey değildir.</strong></p>

<p>Bazen evlilik çoktan bitmiştir.</p>

<p>Aynı evde yaşamayan iki insan vardır. Aynı sofraya oturmuyorlardır. Aynı geleceği düşünmüyorlardır. Aralarında eş olmaktan geriye hukuken kurulmuş bağdan başka neredeyse hiçbir şey kalmamıştır.</p>

<p>Ama hâlâ evlidirler.</p>

<p>Neden?</p>

<p>Çünkü dava devam etmektedir.</p>

<p>İşte burada yıllardır zihnimi meşgul eden bir soru var:</p>

<p><strong>Bir evlilik birkaç yılda bitebiliyorsa, o evliliğin bittiğine karar vermek neden bazen evliliğin kendisinden daha uzun sürüyor?</strong></p>

<p>Türkiye’de boşanmayı çok konuşuyoruz.</p>

<p>“Bu millet neden boşanıyor?” diye soruyoruz.</p>

<p>Bence artık bir başka soruyu da sormanın zamanı geldi:</p>

<p><strong>Bu millet neden boşanamıyor?</strong></p>

<p><strong>BOŞANMA ARTIK İSTİSNA DEĞİL</strong></p>

<p>TÜİK verilerine göre 2025 yılında Türkiye’de 552 bin 237 çift evlenirken 193 bin 793 çift boşandı. Boşanmaların yüzde 34’ü evliliğin ilk beş yılı, yüzde 20,3’ü ise 6-10 yıllık dönem içerisinde gerçekleşti.</p>

<p>Rakamların bize söylediği açık.</p>

<p>Boşanma artık hukuk sisteminin nadiren karşılaştığı istisnai bir mesele değil.</p>

<p>Her yıl yüz binlerce insanı, çocuğu ve aileyi doğrudan etkileyen büyük bir toplumsal gerçeklikten bahsediyoruz.</p>

<p>Öyleyse hukuk sisteminin de bu gerçeğin hızını, niteliğini ve insan hayatındaki karşılığını doğru okuması gerekiyor.</p>

<p>Burada hemen yanlış anlaşılmak istemem.</p>

<p>Ben kolay boşanmayı savunmuyorum.</p>

<p>Aile kıymetlidir.</p>

<p>Aile korunmalıdır.</p>

<p>Kurtarılabilecek bir evlilik varsa bunun için emek verilmelidir. İnsanların bir öfke anında, geçici bir kriz içerisinde veya sonradan pişman olacakları bir kararla hayatlarının en önemli kurumlarından birini sona erdirmeleri elbette teşvik edilmemelidir.</p>

<p>Ama başka bir gerçeği de görmek zorundayız:</p>

<p><strong>Aileyi korumak başka şeydir, bitmiş bir evliliği yıllarca hukuken devam ettirmek başka şey.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu ikisini birbirine karıştırdığımızda aileyi korumuyoruz.</p>

<p>Bazen yalnızca problemi erteliyoruz.</p>

<p><strong>BİR BOŞANMA DAVASINDA KAÇ DAVA VAR?</strong></p>

<p>Dışarıdan bakınca boşanma davası basit görünür.</p>

<p>İki insan evlenmiştir.</p>

<p>Artık birlikte yaşayamıyordur.</p>

<p>Mahkemeye gider ve boşanırlar.</p>

<p>Keşke uygulama da bu kadar basit olsaydı.</p>

<p>Bir çekişmeli boşanma dosyasını açtığınızda aslında yalnızca boşanmayı görmezsiniz.</p>

<p>Kusur vardır.</p>

<p>Velayet vardır.</p>

<p>Çocukla kişisel ilişki vardır.</p>

<p>Tedbir nafakası vardır.</p>

<p>İştirak nafakası vardır.</p>

<p>Yoksulluk nafakası vardır.</p>

<p>Maddi tazminat vardır.</p>

<p>Manevi tazminat vardır.</p>

<p>Ziynet tartışması vardır.</p>

<p>Mal rejiminin tasfiyesi vardır.</p>

<p>Bazen aile konutu vardır.</p>

<p>Bazen şiddet iddiası vardır.</p>

<p>Bazen sadakatsizlik vardır.</p>

<p>Bazen yıllarca biriktirilmiş öfke vardır.</p>

<p>Ve hukuk bütün bunların içerisinden bir sonuç çıkarmaya çalışır.</p>

<p>İşte boşanma dosyalarının temel problemlerinden biri burada başlıyor.</p>

<p>Mahkemeye aslında bir evlilik değil, <strong>bir hayatın muhasebesi</strong> geliyor.</p>

<p>On yıl.</p>

<p>Yirmi yıl.</p>

<p>Bazen otuz yıllık bir evlilik.</p>

<p>Sonra hâkimden bu hayatın içerisinde kimin hangi olayda ne kadar kusurlu olduğunu belirlemesini bekliyoruz.</p>

<p>Üstelik yıllar sonra.</p>

<p><strong>BİR EVİN DÖRT DUVARI ARASINDA YAŞANANLARI YILLAR SONRA İSPAT ETMEK</strong></p>

<p>Aile hukukunun en zor taraflarından biri budur.</p>

<p>Ticari uyuşmazlıkta sözleşmeniz olabilir.</p>

<p>Tapu davasında resmi kaydınız vardır.</p>

<p>Alacak davasında senet veya banka hareketi bulunabilir.</p>

<p>Peki bir evliliğin neden bittiğinin belgesi nedir?</p>

<p>Çoğu zaman yoktur.</p>

<p>Çünkü evlilik hayatı tutanakla yaşanmaz.</p>

<p>İnsanlar kavga ederken zabıt tutmaz.</p>

<p>Bir eş diğerini küçümserken yanlarında noter bulunmaz.</p>

<p>Bir insan yıllarca kendisini değersiz hissettiğini bir belgeye bağlamaz.</p>

<p>Bir evin içinde yaşananların büyük kısmını o evde yaşayanlardan başka kimse tam olarak bilmez.</p>

<p>Sonra dava açılır.</p>

<p>Tanıklar gelir.</p>

<p>Anne anlatır.</p>

<p>Baba anlatır.</p>

<p>Kardeş anlatır.</p>

<p>Arkadaş anlatır.</p>

<p>Mesajlar dosyaya girer.</p>

<p>Sosyal medya kayıtları sunulur.</p>

<p>Banka hareketleri istenir.</p>

<p>Hastane kayıtları, kolluk tutanakları, telefon kayıtları derken hukuk yıllar önce yaşanmış bir evliliği yeniden kurmaya çalışır.</p>

<p>Bu gerekli midir?</p>

<p>Çoğu zaman evet.</p>

<p>Özellikle kusurun hukuki sonuç doğurduğu bir sistemde bunları araştırmadan karar veremezsiniz.</p>

<p>Ama bunun bir bedeli vardır.</p>

<p><strong>Zaman.</strong></p>

<p>Ve boşanma hukukunda zaman sıradan bir şey değildir.</p>

<p><strong>KUSURU TARTIŞIRKEN HAYATI BEKLETİYOR MUYUZ?</strong></p>

<p>Türk Medeni Kanunu boşanma ve boşanmanın sonuçları bakımından kusura önemli sonuçlar bağlamaktadır.</p>

<p>Bunun haklı sebepleri vardır.</p>

<p>Şiddet uygulayanla şiddete uğrayanı aynı yere koyamazsınız.</p>

<p>Aldatanla aldatılanı her durumda eşitleyemezsiniz.</p>

<p>Yıllarca ekonomik veya psikolojik şiddete maruz kalmış bir eşe, “Evlilik bitti, herkes yoluna” diyemezsiniz.</p>

<p>Adalet bunu gerektirir.</p>

<p>Fakat burada başka bir soru soruyorum:</p>

<p><strong>Kusurun ve paranın tartışılması ile evliliğin sona ermesi mutlaka aynı takvim içerisinde mi yürümek zorunda?</strong></p>

<p>Tarafların ikisi de artık birlikte yaşamak istemiyor.</p>

<p>Ortak hayat yıllar önce bitmiş.</p>

<p>Barışma ihtimali kalmamış.</p>

<p>Ama “Kim daha kusurlu?”, “Kim kime ne kadar tazminat ödeyecek?” tartışması devam ettiği için insanlar hukuken evli kalıyor.</p>

<p>Burada bir problem yok mu?</p>

<p>Bence var.</p>

<p>Hem de ciddi bir problem var.</p>

<p><strong>BOŞANMAK İLE HESAPLAŞMAK AYNI ŞEY DEĞİL</strong></p>

<p>Aile hukukunda belki de önümüzdeki dönemde en çok tartışmamız gereken meselelerden biri bu olmalı.</p>

<p><strong>Boşanma ile boşanmanın ekonomik sonuçlarını ne ölçüde birbirinden ayırabiliriz?</strong></p>

<p>Bunu söylerken “İnsanları hemen boşayalım, gerisine sonra bakarız” demiyorum.</p>

<p>Bu da başka bir haksızlık üretir.</p>

<p>Yirmi yıl boyunca çocuk büyütmüş, çalışma hayatından uzaklaşmış, eşinin kariyeri için kendi hayatından fedakârlık etmiş bir kadına veya erkeğe “Artık boşandınız, ekonomik meseleleri sonra düşünürüz” denilemez.</p>

<p>Ekonomik olarak güçlü eşin, hızlı boşanma mekanizmasını zayıf eş üzerinde baskı aracına çevirmesine de izin verilemez.</p>

<p>Hukuk zayıfı korumak zorundadır.</p>

<p>Ama hukuk bir başka şeyi daha yapmak zorundadır:</p>

<p><strong>İnsanın hayatını gereksiz yere bekletmemek.</strong></p>

<p>İşte kurulması gereken denge budur.</p>

<p>Hızlı boşanma ile adil boşanma birbirinin düşmanı değildir.</p>

<p>İyi kurulmuş bir hukuk sistemi ikisini aynı anda başarabilmelidir.</p>

<p><strong>BAZEN TARAFLAR BOŞANMAYI DEĞİL, HESABI TARTIŞIYOR</strong></p>

<p>Mesleğin içinde olanlar bunu çok iyi bilir.</p>

<p>Bazı dosyalarda artık “Evlilik devam edecek mi?” diye gerçek bir tartışma yoktur.</p>

<p>Kadın da evliliğin bittiğini bilir.</p>

<p>Erkek de bilir.</p>

<p>Aileler bilir.</p>

<p>Avukatlar bilir.</p>

<p>Bazen çocuk bile bilir.</p>

<p>Ama dava devam eder.</p>

<p>Çünkü artık tartışılan evlilik değildir.</p>

<p>Kimin kusurlu olduğu tartışılıyordur.</p>

<p>Nafaka tartışılıyordur.</p>

<p>Tazminat tartışılıyordur.</p>

<p>Mal tartışılıyordur.</p>

<p>Ziynet tartışılıyordur.</p>

<p>Velayet tartışılıyordur.</p>

<p>Bazen de maalesef yalnızca öfke tartışılıyordur.</p>

<p>İnsanlar boşanmak için girdikleri mahkemede bir süre sonra geçmişlerinin hesabını görmek için mücadele etmeye başlıyorlar.</p>

<p>Burada şu soruyu sormak zorundayız:</p>

<p><strong>İki insan boşanmanın sonuçları üzerinde anlaşamıyor diye onları evli tutmak zorunda mıyız?</strong></p>

<p>Bence hukuk dünyasının önümüzdeki yıllarda vereceği önemli cevaplardan biri bu olacak.</p>

<p><strong>YARGILAMANIN HER YILI İNSAN HAYATINDAN GİDİYOR</strong></p>

<p>İstinaf gereklidir.</p>

<p>Temyiz gereklidir.</p>

<p>Hatalı kararların denetlenmesi hukuk devletinin vazgeçilmez unsurudur.</p>

<p>“Davalar hızlı bitsin” diyerek insanların hak arama yollarını ortadan kaldıramayız.</p>

<p>Ama aile hukukunda başka bir hassasiyet vardır.</p>

<p><strong>Zaman.</strong></p>

<p>Bir ticari davada üç yıl geçtiğinde para bekler.</p>

<p>Bir boşanma davasında üç yıl geçtiğinde insan bekler.</p>

<p>Hayat bekler.</p>

<p>Taraf yeniden evlenemez.</p>

<p>Yeni bir aile kurmak istiyorsa kuramaz.</p>

<p>Medeni hâli değişmez.</p>

<p>Çocuğuyla ilgili çatışmalar devam eder.</p>

<p>Geçici kararlarla hayat sürdürülmeye çalışılır.</p>

<p>Ve takvim ilerler.</p>

<p>Otuz beş yaşında açılan dava kırk yaşında bittiğinde mahkeme yalnızca bir dosyayı beş yılda bitirmiş olmaz.</p>

<p>Bir insanın hayatından da beş yıl geçmiş olur.</p>

<p>Para geri kazanılabilir.</p>

<p>Mal yeniden edinilebilir.</p>

<p><strong>Ama geçen ömür iade edilmez.</strong></p>

<p>Bu nedenle aile hukukunda makul sürede yargılanma meselesini yalnızca adliye istatistiği olarak görmemek gerekir.</p>

<p>Bu doğrudan insan hayatıyla ilgilidir.</p>

<p><strong>PEKİ ÇOCUK?</strong></p>

<p>Boşanma davalarında yetişkinler kendi haklarını anlatabiliyor.</p>

<p>Avukat tutabiliyor.</p>

<p>Dilekçe verebiliyor.</p>

<p>İtiraz edebiliyor.</p>

<p>Peki çocuk?</p>

<p>TÜİK verilerine göre 2025 yılında kesinleşen boşanmalar sonucunda 191 bin 371 çocuk velayet kararlarından etkilendi.</p>

<p>Bir yılda yüz doksan binden fazla çocuk.</p>

<p>Rakam olarak okuyunca geçiyoruz.</p>

<p>Ama her rakamın arkasında bir çocuk var.</p>

<p>Bir ev var.</p>

<p>Bir anne var.</p>

<p>Bir baba var.</p>

<p>Ve bazen yıllarca devam eden bir kavga var.</p>

<p>Çocuk için önemli olan yalnızca velayetin anneye mi babaya mı verildiği değildir.</p>

<p>Çocuğun üstün yararını gerçekten konuşacaksak başka bir şeyi daha konuşmalıyız:</p>

<p><strong>Bu çocuğu anne ve babasının yıllarca devam eden hukuk savaşından nasıl çıkaracağız?</strong></p>

<p>Çünkü bazı boşanma davalarında çocuk zamanla davanın konusu olmaktan çıkıp davanın aracına dönüşebiliyor.</p>

<p>Çocuk üzerinden mesaj veriliyor.</p>

<p>Çocuk üzerinden öfke gösteriliyor.</p>

<p>Görüş günleri mücadele alanına dönüşüyor.</p>

<p>Çocuk annesini dinliyor.</p>

<p>Babasını dinliyor.</p>

<p>Bazen iki taraf arasında bir yetişkin gibi pozisyon almak zorunda bırakılıyor.</p>

<p>Sonra biz buna “çocuğun üstün yararı” diyoruz.</p>

<p>Çocuğun üstün yararı yalnızca velayet kararı değildir.</p>

<p><strong>Çocuğun anne ve babasının savaşından mümkün olduğunca erken çıkarılmasıdır.</strong></p>

<p><strong>AİLEYİ KORUYALIM. AMA NEYİ KORUDUĞUMUZU DA BİLELİM</strong></p>

<p>Ben aile kurumunun korunması gerektiğine inanıyorum.</p>

<p>Bunu özellikle söylemek istiyorum.</p>

<p>Çünkü boşanma davalarının hızlandırılmasını konuşunca hemen “boşanmayı kolaylaştırmak istiyorlar” şeklinde bir tartışma başlıyor.</p>

<p>Mesele bu değil.</p>

<p>Kurtarılabilecek aileyi kurtaralım.</p>

<p>Aile danışmanlığını güçlendirelim.</p>

<p>İnsanlara daha evlenmeden evliliğin ne olduğunu anlatalım.</p>

<p>Evliliğin yalnızca düğün, ev, eşya ve fotoğraftan ibaret olmadığını öğretelim.</p>

<p>İnsanlara eş olmayı öğretelim.</p>

<p>Anne-baba olmayı öğretelim.</p>

<p>İletişimi öğretelim.</p>

<p>Öfkeyi yönetmeyi öğretelim.</p>

<p>Ama bütün bunlara rağmen bir evlilik gerçekten bitmişse başka bir şeyi de bilelim:</p>

<p><strong>Ölmüş bir ilişkiyi nüfus kaydında yaşatmak aileyi korumak değildir.</strong></p>

<p>Hukuk insanların evliliğini kurtaramadığı yerde hiç olmazsa ayrılığını daha büyük bir felakete çevirmemelidir.</p>

<p><strong>SONUÇ: ADALET SADECE DOĞRU KARAR DEĞİLDİR</strong></p>

<p>Türkiye’de aile hukukunda uzun zamandır nafakayı konuşuyoruz.</p>

<p>Velayeti konuşuyoruz.</p>

<p>Kusuru konuşuyoruz.</p>

<p>Mal paylaşımını konuşuyoruz.</p>

<p>Bunların hepsi önemli.</p>

<p>Ama artık başka bir şeyi de konuşalım:</p>

<p><strong>İnsan ömrünü.</strong></p>

<p>Bir boşanma davasının doğru sonuçlanması kadar makul sürede sonuçlanması da önemlidir.</p>

<p>Elbette hız uğruna adaletten vazgeçemeyiz.</p>

<p>Ama adalet uğruna zamanı sınırsız kullanabileceğimizi de düşünemeyiz.</p>

<p>Boşanmanın kendisi ile ekonomik sonuçlarının hangi durumlarda ayrıştırılabileceğini tartışmalıyız.</p>

<p>Aile mahkemelerinin iş yükünü tartışmalıyız.</p>

<p>Uzmanlaşmayı tartışmalıyız.</p>

<p>İstinaf süreçlerini tartışmalıyız.</p>

<p>Delil toplama yöntemlerini tartışmalıyız.</p>

<p>Çocukların bu süreçten nasıl daha az zarar göreceğini tartışmalıyız.</p>

<p>Ama hepsinden önce şu soruyu sormalıyız:</p>

<p><strong>Yargının görevi bitmiş bir evliliği ne kadar süre daha evlilik olarak tutmaktır?</strong></p>

<p>Benim cevabım açık.</p>

<p>Yargının görevi insanları evli tutmak değildir.</p>

<p>Yargının görevi hakkı teslim etmek, zayıfı korumak, çocuğun üstün yararını gözetmek ve adaleti sağlamaktır.</p>

<p>Ve adaletin bir şartı daha vardır:</p>

<p><strong>Zamanında gelmek.</strong></p>

<p>Çünkü geç gelen adalet bazen hakkı teslim eder.</p>

<p>Ama geçen yılları teslim edemez.</p>

<p>Türkiye’de bir evlilik iki-üç yılda bitebiliyor, boşanma davası ondan daha uzun sürebiliyorsa artık yalnızca;</p>

<p><strong>“Bu millet neden boşanıyor?”</strong></p>

<p>diye sormayalım.</p>

<p>Bir de şunu soralım:</p>

<p><strong>“Bu millet neden boşanamıyor?”</strong></p>

<p>Belki aile hukukunda yapılması gereken gerçek tartışma tam da buradan başlayacaktır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-eyup-sabri-canbolat" rel="noopener" target="_blank" title="Av. Eyüp Sabri CANBOLAT"><img alt="Av. Eyüp Sabri CANBOLAT" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2024/01/eyup-sabri-canbolat.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-eyup-sabri-canbolat" rel="noopener" target="_blank" title="Av. Eyüp Sabri CANBOLAT">Av. Eyüp Sabri CANBOLAT</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/turkiyede-bosanma-davasi-neden-bir-evlilikten-daha-uzun-surebiliyor-1</guid>
      <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 16:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/08/bosanma-ev-tokmak.jpg" type="image/jpeg" length="60715"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ortak (Müşterek) Velayet Türk Hukukunda Neden Hâlâ İstisna? Tartışmalı Yaklaşım]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ortak-musterek-velayet-turk-hukukunda-neden-hala-istisna-tartismali-yaklasim-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ortak-musterek-velayet-turk-hukukunda-neden-hala-istisna-tartismali-yaklasim-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türk Medeni Kanunu 1 Ocak 2002'den bu yana yürürlükte ve boşanma sonrası velayeti kural olarak eşlerden yalnızca birine veriyor. Aradan geçen yaklaşık çeyrek asırda ebeveynlik anlayışı "kazanan-kaybeden" modelinden hızla uzaklaşsa da, 2026 itibarıyla kanunda boşanma veya ayrılık sonrasında velayetin...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Türk Medeni Kanunu 1 Ocak 2002'den bu yana yürürlükte ve boşanma sonrası velayeti kural olarak eşlerden <strong>yalnızca birine</strong> veriyor. Aradan geçen yaklaşık çeyrek asırda ebeveynlik anlayışı "kazanan-kaybeden" modelinden hızla uzaklaşsa da, <strong>2026 itibarıyla</strong> kanunda boşanma veya ayrılık sonrasında velayetin anne-baba tarafından ortak kullanılabileceğine dair açık bir madde hâlâ yok. Bu boşluk, ortak (müşterek) velayeti Türk hukukunda kural değil dar bir istisna hâline getiriyor, ve bu durumun neden böyle kaldığı, sanıldığından çok daha tartışmalı bir mesele.</p>

<p><strong>Kanun Ne Diyor, Ne Demiyor?</strong></p>

<p><strong>Türk Medeni Kanunu'nun 336. maddesi</strong>, evlilik birliği devam ederken velayetin ana ve baba tarafından birlikte kullanılacağını söylüyor. Ayrılık veya boşanma hâlinde ise hâkimin velayeti eşlerden birine vereceği düzenlenmiş. Boşanma sonrasında velayetin iki ebeveyn tarafından birlikte, ortak biçimde kullanılabileceğine dair ise kanunda açık bir hüküm bulunmuyor.</p>

<p>Somut olarak düşünelim: İstanbul'da anlaşmalı boşanan bir çift, mahkemeye "velayeti birlikte kullanmak istiyoruz" içerikli bir protokol sunduğunda, hâkimin önünde bu talebi doğrudan karşılayan bir kanun maddesi yok. Hâkim, <strong>doğrudan kanun metnine değil</strong> yerleşik içtihada ve çocuğun üstün yararı ilkesine bakarak karar veriyor. Bu da aynı taleple başvuran iki farklı çiftin, hâkimin yaklaşımına göre farklı sonuçlarla karşılaşabilmesine yol açabiliyor.</p>

<p>Ortak velayet protokolü, işbirliği kapasitesinin somut kanıtı olarak mahkemede önem taşır</p>

<p><strong>Ortak Velayet Türk Hukukuna Nasıl Girdi?</strong></p>

<p>Ortak velayet kavramı Türk hukuk sistemine kanun koyucunun iradesiyle değil, <strong>Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne Ek 7 No'lu Protokol'ün 5. maddesinin</strong> yorumlanması yoluyla, yargı içtihadı üzerinden girdi. Bu madde eşler arasında evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit hak ve sorumlulukları düzenliyor; Türk mahkemeleri bunu zamanla boşanma sonrası velayet taleplerine de uyarlamaya başladı.</p>

<p>Pratikte bu şu anlama geliyor: bir duruşmada hâkim, tarafların sunduğu ortak velayet protokolünü incelerken yalnızca metne değil, çiftin okul-sağlık kararlarında, tatil planlamasında ve günlük iletişimde gerçekten <strong>işbirliği yapabilecek olgunlukta olup olmadığına</strong> bakıyor. Yasal bir zorunluluk değil, mahkemenin somut olay değerlendirmesiyle şekillenen bir uygulama söz konusu.</p>

<p><strong>Anayasa Mahkemesi'nin Çizdiği Sınır</strong></p>

<p>Konunun ne kadar hassas olduğunu gösteren önemli bir örnek, <a href="https://www.hukukihaber.net/musterek-cocugun-velayetinin-ebeveynin-ortak-kullanimina-karar-verilmesi-nedeniyle-aile-hayatina-saygi-hakkinin-ihlal-edilmesi" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesi'nin <strong>Hilal Erdaş başvurusunda (B. No: 2018/27658, T. 6.10.2021)</strong> verdiği karar</a>dır. Başvuruya konu olayda taraflar anlaşmalı boşanmış, çocuğun velayeti önce babaya verilmişti. Sonradan velayetin değiştirilmesi talebiyle açılan davada mahkeme, çocuğun velayetinin ebeveynler tarafından ortak kullanılmasına karar vermişti.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi, bu kararın çocuğun üstün yararına gerçekten hizmet edip etmediğinin <strong>yeterince araştırılmadığı</strong> gerekçesiyle Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine hükmetti. Bu karar, mahkemelerin ortak velayete hükmederken tarafların gerçek mutabakatını ve çocuğun somut durumunu titizlikle incelemesi gerektiğinin altını çiziyor; konuyla ilgili çocuğun üstün yararının nasıl değerlendirildiğini anlamak, ortak velayet talebinin akıbetini de büyük ölçüde belirliyor.</p>

<p><strong>Ortak velayetin başarısı, çocuğun günlük hayatındaki istikrara bağlı</strong></p>

<p><strong>Tartışma: Bu Bir Yasal Boşluk mu, Bilinçli Bir Temkin mi?</strong></p>

<p>Bazı hukukçular, Türk Medeni Kanunu'nda boşanma sonrası ortak velayete ilişkin açık bir düzenleme bulunmamasını doğrudan bir <strong>eksiklik</strong> olarak eleştiriyor; ortak velayetin sadece içtihatla var olması, hangi kriterlerin arandığının öngörülebilirliğini azaltıyor ve benzer olaylarda farklı sonuçlara yol açabiliyor. Bu görüşe göre kanun koyucunun konuyu açıkça düzenlemesi, hem hâkimlerin işini hem de tarafların beklentilerini netleştirecektir.</p>

<p>Diğer bir görüş ise bu temkinli yaklaşımı bilinçli buluyor: velayetin tek elde toplanması, özellikle çekişmeli süreçten çıkan ailelerde çocuğa daha istikrarlı bir düzen sunuyor; ortak velayetin zorla veya yarı gönüllü uygulanması durumunda çocuğun, ebeveynler arasındaki gerilimin ortasında kalma riski artıyor. Örneğin çekişmeli bir boşanma sürecinden geçen, birbirleriyle asgari düzeyde bile iletişim kuramayan bir çiftin ortak velayet talebi, kâğıt üzerinde adil görünse de uygulamada çocuğu her hafta çatışmanın parçası hâline getirebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kanaatimce iki görüş de kısmen haklı ama farklı sorunlara işaret ediyor: kanundaki boşluk gerçek bir öngörülebilirlik sorunu yaratıyor, ancak mahkemelerin ortak velayeti dar tutması bir hata değil, çoğu zaman <strong>doğru bir refleks</strong>. Sorun, ortak velayetin var olup olmaması değil; hangi somut kriterlerle (iletişim kapasitesi, coğrafi yakınlık, çatışma düzeyi) değerlendirileceğinin kanunda değil, dava dava içtihatla şekillenmesi. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor.</p>

<p><strong>Ortak Velayet İsteyen Çiftler İçin Pratik Yol Haritası</strong></p>

<p>Ortak velayeti gerçekten işlevsel kılmak isteyen ebeveynler için sürecin nasıl işlediğini bilmek, sonucu doğrudan etkiliyor. Aşağıdaki sıra, mahkemelerin bugünkü yaklaşımıyla uyumlu bir hazırlık öneriyor:</p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Gerçek bir mutabakat sağlayın:</strong> Ortak velayet mahkeme tarafından taraflara dayatılamıyor; talebin arkasında iki tarafın da samimi rızası olmalı.</p>

<p><strong>2. Ayrıntılı bir protokol hazırlayın:</strong> Okul, sağlık, tatil takvimi ve iletişim kanallarını somut biçimde düzenleyen bir metin, mahkemenin işbirliği kapasitenizi değerlendirmesini kolaylaştırır. Bu noktada protokol hazırlarken sık atlanan maddelere göz atmakta fayda var.</p>

<p><strong>3. Arabuluculuğu bir alternatif olarak değerlendirin:</strong> Çekişmeli bir dava süreci yerine ihtiyari arabuluculuk, iletişim kapasitesini fiilen test etmenin ve protokolü birlikte oluşturmanın daha sağlıklı bir yolu olabilir.</p>

<p><strong>4. Yüksek çatışma varsa ısrar etmeyin:</strong> İletişim düzeyiniz asgari bir işbirliğine bile uygun değilse, ortak velayette ısrar etmek çocuğun lehine değil aleyhine sonuç doğurabilir.</p>

<p>Sonuç olarak ortak velayetin Türk hukukunda hâlâ istisna kalması, kanun koyucunun ihmalinden çok, mahkemelerin çocuğun somut durumunu önceliklendiren temkinli bir yaklaşımından besleniyor. Bu istisnai konumun değişip değişmeyeceği, önümüzdeki dönemde hem yasal düzenleme hem de içtihadın nasıl olgunlaşacağına bağlı; ancak bugün için sürecin anahtarı, tarafların gerçek işbirliği kapasitesini dürüstçe değerlendirmelerinde yatıyor.</p>

<p><strong>Yasal Uyarı</strong></p>

<p>Bu yazı yalnızca genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır ve hukuki tavsiye niteliği taşımaz. Her somut olay kendi koşulları içinde değerlendirilmelidir; hukuki işlem yapmadan önce mutlaka bir avukata danışınız.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aysel-aba-kesici" rel="noopener" target="_blank" title="Av. Aysel ABA KESİCİ"><img alt="Av. Aysel ABA KESİCİ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_177u8YhhhYlhlhjuauhghghhhghjhhhhhhhhjgjggjhhhhhghhghhhhhghghhjujhghhjhhjjhhhgjhjj8.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aysel-aba-kesici" rel="noopener" target="_blank" title="Av. Aysel ABA KESİCİ">Av. Aysel ABA KESİCİ</a></strong></h4>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ortak-musterek-velayet-turk-hukukunda-neden-hala-istisna-tartismali-yaklasim-1</guid>
      <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 16:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/01/velayeta4.jpg" type="image/jpeg" length="41152"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[199 yeni noterlik kuruluyor]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/199-yeni-noterlik-kuruluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/199-yeni-noterlik-kuruluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanlığından yapılan açıklamada, "İhtiyaç ve hizmet yoğunluğu dikkate alınarak 115 birinci sınıf, 71 ikinci sınıf ve 13 üçüncü sınıf olmak üzere toplam 199 yeni noterlik ihdas ediyoruz." denildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adalet Bakanlığından yapılan açıklamada, "Vatandaşlarımızın noterlik hizmetlerine daha hızlı ve kolay erişimini sağlamak, hizmet kapasitesini artırmak amacıyla noterlik teşkilatımızı güçlendiriyoruz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İhtiyaç ve hizmet yoğunluğu dikkate alınarak 115 birinci sınıf, 71 ikinci sınıf ve 13 üçüncü sınıf olmak üzere toplam 199 yeni noterlik ihdas ediyoruz.</p>

<p>Yeni noterliklerle birlikte hizmete erişimin kolaylaştırılmasını, işlem yoğunluğunun azaltılmasını ve noterlik hizmetlerinin daha etkin sunulmasını hedefliyoruz." denildi.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/09/h-sa3-b-j-x-e-a-aw6-k3.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/199-yeni-noterlik-kuruluyor</guid>
      <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 16:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/resmi/notera4.jpg" type="image/jpeg" length="42175"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin 2019/7004 E., 2019/5220 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-16-ceza-dairesinin-20197004-e-20195220-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-16-ceza-dairesinin-20197004-e-20195220-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin 12.09.2019 tarihli, 2019/7004 E. ve 2019/5220 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>16. Ceza Dairesi </strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>2019/7004 E., 2019/5220 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Mahkemesi :Ceza Dairesi<br />
İlk Derece Mahkemesi : ...27. Ağır Ceza Mahkemesinin 25.04.2018 tarih ve ..... sayılı kararı</p>

<p>3-..., 4-..., 5-..., 6-..., 7-..., 8-..., 9-..., 10-..., 11-..., 12-..., 13-..., 14-...<br />
Katılma talebinde bulunan : ...<br />
Suçlar : Silahlı terör örgütüne üye olma, Silahlı terör örgütüne yardım etme, Terör örgütü propagandası yapma<br />
... - 29.12.2016, ... - 11.11.2016, ... - 31.10.2016, ... - 31.10.2016, ... - 31.10.2016, ... - 31.10.2016, ... - 31.10.2016, ... - 31.10.2016,<br />
... - 31.10.2016,<br />
... - 31.10.2016,<br />
... - 31.10.2016,<br />
... - 31.10.2016,<br />
... - 31.10.2016,<br />
... – 16.07.2016,<br />
Uygulama : 1. Sanıklar ..., ...,....</p>

<p>Sabuncu hakkında TCK'nın 314/2, 220/7, 53/1, 63, 3713 sayılı Kanunun 5. maddeleri uyarınca 7 yıl 6 ay hapis cezasına ilişkin İSTİNAF BAŞVURUSUNUN ESASTAN REDDİ,</p>

<p>2. Sanıklar ...,....,,..... hakkında TCK'nın 314/2, 220/7, 62, 53/1, 63, 3713 sayılı Kanunun 5. maddeleri uyarınca 6 yıl 3 ay hapis cezasına ilişkin İSTİNAF BAŞVURUSUNUN ESASTAN REDDİ,</p>

<p>3. Sanık ... hakkında TCK'nın maddeleri uyarınca 10 yıl hapis cezasına ilişkin İSTİNAF BAŞVURUSUNUN ESASTAN REDDİ,</p>

<p>4. Sanık ... hakkında TCK'nın 314/2, 220/7 53/1, 63, 3713 sayılı Kanunun 5. maddeleri uyarınca 7 yıl 13 ay 15 gün hapis cezasına ilişkin İSTİNAF BAŞVURUSUNUN ESASTAN REDDİ,</p>

<p>5. Sanıklar ..., ..., ...., ..., ..., .... , ... hakkında CMK'nın 296. maddesi uyarınca temyiz istemlerinin REDDİ,<br />
Tebliğ tarihi : Sanıklar ... müdafii 28.02.2019,<br />
... müdafii 28.02.2019, ... müdafii 28.02.2019,<br />
... müdafii 28.02.2019,<br />
... müdafii 25.03.2019(ek karar),<br />
... müdafii 15.03.2019(ek karar),<br />
... müdafii 15.03.2019(ek karar),<br />
... müdafii 15.03.2019(ek karar),<br />
... müdafii 28.02.2019,<br />
... müdafii 28.02.2019,<br />
... müdafii 28.02.2019,<br />
... müdafii15.03.2019(ek karar), ... müdafii 15.03.2019(ek karar),<br />
... müdafii 15.03.2019(ek karar), Müdahil ... 15.04.2019(ek karar)<br />
Temyiz eden ve tarihi : Sanık ... müdafii 25.02.2019, Sanık ... müdafii 21.03.2019(ek karar), Sanık ... müdafii 25.02.2019,<br />
Sanık ... .... müdafii 25.02.2019, Sanık ... müdafii 21.03.2019(ek karar), Müdahale Talep Eden ... 22.04.2019 (ek karar),<br />
Sanık ... müdafii 04.03.2019, Sanık ... müdafii 21.03.2019 (ek karar),</p>

<p>Sanık ... müdafii 25.02.2019,<br />
Sanık ... müdafii 21.03.2019 (ek karar), Sanık ... müdafii 21.03.2019 (ek karar), Sanık ... müdafii 25.02.2019,<br />
Sanık ... müdafii 28.03.2019 (ek karar), Sanık ... müdafii 21.03.2019 (ek karar),<br />
Sanık ... müdafii 25.02.2019<br />
Tebliğname görüşü : Temyizin Reddi, Onama, Bozma, Sirayet</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesince verilen hüküm temyiz edilmekle;</p>

<p>Temyiz edenin sıfatı, başvurunun süresi, kararın niteliği ve temyiz sebebine göre dosya incelendi, gereği düşünüldü;</p>

<p>Temyiz talebinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi;</p>

<p>Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;</p>

<p>Temyizde hukuki denetimin, bozma kararlarının diğer sanıklara sirayeti, sanıklara atılı suçların unsurları, hukuka uygunluk nedenleri ve basın özgürlüğünün sınırlarının genel değerlendirilmesi yapılacaktır.</p>

<p>1- Terör Örgütüne Yardım Suçu:<br />
Örgüt Üyeliği; örgüte katılmayı, bağlanmayı, örgüte hakim olan hiyerarşik gücün emrine girmeyi ifade etmektedir. Örgüt üyeliği temadi eden bir suçtur. Örgüte üye olmak kişinin rızasıyla örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmasıdır. Örgütle organik bağ kurup faaliyetlerine katılmalıdır. Organik bağ, canlı, geçişken, etkin, faili emir ve talimat almaya açık tutan ve hiyerarşik konumunu tespit eden bağ olup, üyeliğin en önemli unsurudur. Sadece örgüte sempati duymak bu suçu oluşturmaz.<br />
5237 sayılı TCK’nın da, 765 sayılı eski Ceza Kanununun 169. maddesinde olduğu gibi, müstakil bir şekilde örgüte yardım suçu düzenlenmemiş TCK 220/7 maddede, örgüte üye olmaksızın, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişilerin de örgüt üyesi olarak cezalandırlacağı hüküm altına alınmış; böylelikle, örgüte yardım ve yataklık sayılan fiillerin nitelik bakımından örgüte üye olmak dolayısıyla sorumluluğu gerektirdiği vurgulanmıştır.</p>

<p>Türk Ceza Hukukunda silahlı terör örgütlerine yardım suçu, aşağıdaki sistematik içinde düzenlenmiştir.</p>

<p>01.06.2005 tarihinden itibaren yürürlükte olan TCK'nın 314/3, 220/7, 314/2. maddelerinde düzenlenen silahlı terör örgütüne genel nitelikte yardım suçu,</p>

<p>01.06.2005 tarihinden itibaren yürürlükte olan TCK'nın 315. maddesinde düzenlenen silahlı terör örgütüne silah sağlama suçu,</p>

<p>18.07.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 sayılı Kanun ile yeniden düzenlenen ve 16.02.2013 tarihine kadar yürürlükte kalan 3713 sayılı Kanunun 8. maddesinde yer alan ve 16.02.2013 tarihinde yürürlüğe giren 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanunun 4. maddesinde düzenlenen terörizmin finansmanı suçu.</p>

<p>Bu çerçeve içerisinde, terör örgütlerine silah sağlamak veya finansman sağlamak suçunun terör örgütlerine yardım suçunun özel bir düzenleniş şekli olduğu anlaşılmaktadır. Silahlı terör örgütlerine yardım suçunda yardım fiili, örgütün bizzat kendisi veya mensupları lehine gerçekleştirilebilir. Ceza Genel Kurulunun 31.10.2012 tarih ve 2012/1234 Esas, 2012/1825 sayılı Kararında da belirtildiği gibi, yardımın mutlaka örgüte ulaşması, sonuç vermesi gerekmez ve her bir fail, örgütçe verilen veya kendiliğinden üstlenilen görev kapsamında kendi fiilinin gerçekleştirilmesinden sorumlu olacaktır.</p>

<p>Tipik eylem unsuru:</p>

<p>Silahlı terör örgütü üyesi olmayıp, örgütün faaliyetlerinde kullanılmak maksadıyla bunların amaçlarını bilerek, bu örgütlere üretmek, satın almak veya ülkeye sokmak suretiyle silah temin eden, nakleden veya depolayanların TCK'nın 315. maddesi;<br />
Terör örgütlerine veya mensuplarına para veya değeri para ile temsil edilebilen taşınır veya taşınmaz, maddi veya gayri maddi her türlü mal, hak, alacak ile bunları temsil eden her türlü belgeyi sağlayan veya toplayan kişilerin 6415 sayılı Kanunun 4. maddesi;</p>

<p>Örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte, örgüte veya örgüt üyelerine bilerek ve isteyerek yukarıda sayılanlar dışında barındırma, nakletme, istihbari bilgi sağlama, örgüt mensuplarının araştırılmasını, yakalanmasını engellemeye yönelik imkan sağlama gibi her türlü yardım TCK'nın 314/3, 220/7. maddeleri yollamasıyla 314/2. maddesi kapsamında kalacaktır.</p>

<p>Yardım konusunun suç teşkil etmemesi gerekmektedir, aksi halde örgüt adına suç işlenmesi söz konusu olacaktır.<br />
Manevi unsur: Örgüte yardım suçunda kast unsuru yönünden öğretideki görüşler incelendiğinde;<br />
Bir suçun kanuni tanımında "bilerek", "bildiği halde", "bilmesine rağmen" gibi ifadelere açıkça yer veren suçlar olası kastla işlenemez. (Prof.Dr. İzzet ÖZGENÇ, TCK Genel Hükümler, 7. Baskı, syf. 241)</p>

<p>Kişi, örgütün işlediği somut fiili bilmese de terör örgütü olduğunu, sağladığı yardımın örgütün yararına kullanılacağını bilmeli ve bu irade ile hareket etmelidir. İnsani mülahazalarla yapılan yardımlar örgüte yardım suçunu oluşturmaz. Yapılacak her türlü yardımın suç olarak değerlendirilmemesi gerekir.</p>

<p>Örgüte yardım suçunda manevi unsurun oluşması için genel kasıt yeterli değildir. Özel kasıt ile işlenen bir suçtur. Fail örgütün amacını gerçekleştirmesine katkı sağlamak kastı ile hareket etmelidir. (Yrd. Doç. Dr. Namık Kemal TOPÇU, Örgütlü Suçlar ve Terör Suçları, syf. 164)</p>

<p>Suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte bilerek ve isteyerek yardım edilmiş olması gerekir. Başka bir ifadeyle, yardım fiilinin örgütün suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt olduğu bilinerek gerçekleştirilmiş olması gerekir. Fıkra metninde geçen "bilerek" ibaresi doğrudan kastı ifade eder. Doğrudan örgüte değil de örgüt mensuplarına yardım edilmesi halinde, yardım edilen kişilerin suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt mensubu olduklarının da bilinmesi gerekmektedir. Örgüt mensuplarına yapılan yardım, aynı zamanda örgüte yapılan yardım olarak değerlendirmek gerekir. Ancak, bu yardımın örgütün amacını gerçekleştirmeye hizmet eden bir yardım olması gerekmektedir. (Prof.Dr.İzzet ÖZGENÇ, Suç Örgütleri, 7. Baskı, s. 38-39)<br />
Dairemizce de benimsenen, yerleşik yargısal uygulamalara (Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 05.11.2009 tarih ve 2009/10374 E- 2009/11111 K.) göre de, sanığın, örgütün amacını ve faaliyetlerinde kullanılacağını bilerek yardımda bulunması gerekir.</p>

<p>Yukarıda yer verilen öğretideki görüşler ve istikrar kazanmış Yargıtay uygulamaları göz önüne alındığında; suç örgütleri veya silahlı terör örgütlerine yardım suçunun ancak doğrudan kastla işlenebileceği, yardımın örgütün amacını gerçekleştirmeye hizmet etmesi gerektiği, örgüt üyelerine yapılan yardımın da örgüte yapılmış gibi kabul edilmekle birlikte örgüt üyesinin mensup olduğu örgütün bilinmesi ve bu yardımın da insani mülahazalarla değil örgütün amaçlarını gerçekleştirme gayesiyle yapılması hususunda ortak bir kanaat mevcuttur.<br />
TCK'nın 39. maddesinde düzenlenen suça iştirak kapsamındaki yardım etme ile aynı kanunun 220/7 maddesinde tanımlanan örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek eylemleri nitelik itibariyle birbirlerinden farklıdır. Sanığın örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenecek somut bir suça dair kasta dayanan ve yardım teşkil eden eyleminin, hem yardım edilen suç bakımından şeriklik kapsamında hem de şartları varsa amaç suç yönünden faillik kapsamında değerlendirilmesi gerekirken, somut bir olaya dayanmayan ancak örgüt faaliyeti kapsamında kullanılmak/değerlendirilmek üzere gerçekleştirilen yardımların TCK’nın 220/7 maddesinde düzenlenen suçu oluşturacağı gözetilmelidir.</p>

<p>Terör örgütünün propagandası; örgütle ile ilgili bir öğreti, düşünce veya inancı başkalarına tanıtma, benimsetme ya da yayma amacının yanında, terör örgütünün cebir, şiddet ve tehdit içeren yöntemlerini meşru göstermeli veya bu yöntemleri övmeli ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde yapılmalıdır.</p>

<p>Esasen, terör örgütünün propagandası örgütün meşrulaştırılmasını sağlamaya yönelik yardımın özel şekillerinden biridir. Yardım da ise genel olarak örgüt faaliyetlerinin kolaylaştırmak amacı güdülür.</p>

<p>Nitekim, yargıtay yerleşik uygulamalarında propagandanın hangi halde yardım vasfına dönüşeceği değerlendirilmiş, maddi nitelikteki propaganda yardım kapsamında değerlendirilmiştir( YCGK. 3.3.2009 tarih, 2008/9-184, 2009/43).</p>

<p>2-Hukuki Denetim;<br />
Temyiz, ancak hükmün hukuka aykırı olması nedenine dayanabilir. Bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması hukuka aykırılıktır. Hukuk kuralı, ceza ve muhakeme hukuku veya diğer hukuk dallarına ilişkin yazılı hukuk kuralları ile milletlerarası antlaşma hükümleridir. Yazılı hukuk kurallarının yanında, içtihatlar, bilimsel görüşler, herkesçe bilinen olaylar ile deneyim kurallarına ve ilkelere aykırılık da, olayın özelliklerine göre hukuka aykırılık sayılabilecektir.<br />
Hukuki denetimin kapsamını belirlemek bakımından öğretideki bir kısım yazarların görüşleri ve yargısal kararlar incelendiğinde;<br />
‘’Yargıtay, temyiz yolunda yargılama yaparken, uyuşmazlığın ispat yönüne yani fiilin belirlenmesine dokunamaz. Yargıtay sadece esas mahkemesinin duruşmada</p>

<p>ortaya konan delillere dayanarak vardığı vicdani kanaatine göre belirlemiş olduğu fiilin hukuk normları karşısındaki durumu konusunda yaptığı tavsifi ve ondan çıkardığı sonuçları denetleyebilir’’ (Prof. Dr. Feridun Yenisey, İstinafta Maddi Ve Hukuki Mesele Denetimi, Dr. Dr. SILVIA TELLENBACH’A ARMAĞAN', Seçkin yayınları syf 1287).<br />
"Yargıtay ne yasa organının yerine geçebilir ne de olay sorununu çözmeye yetkilidir. Yargıtay ilk mahkemenin yerine geçerek olaya ilişkin sorunları çözemez" (YİBGK 14.12.1992 tarih, 1-5 sayılı kararı).</p>

<p>"Ne var ki, hukuki denetimin sağlıklı yapılabilmesi, olayın hukuksal açıdan duraksamaya yer bırakmayacak biçimde tespit edilmiş olmasına ve delil değerlendirmesinin hatasız gerçekleşmesine bağlıdır." (Krey 35 no. 1206, Meyer - GoBner/Schmit. vor 333 no.1; Volk 34 no 4. Lesch. Kap.5 no 18; Bloy. JuS 1986, s.593; Lesch, JA 2004, s. 681 Aktaran Erdem M.Ruhan-Şentürk Candide Kanun Yolları sh. 180). ‘’Tespitler belirsiz, eksik, çelişkili ise ya da mantık ve tecrübe kuralları ile çatışıyorsa, -hukuki denetim yapabilme imkanı bulunmadığından-Yargıtayın olay tespitiyle olan bağlılığı da ortadan kalkar. İlk derece mahkemesi ve BAM'ın tespiti, hukuki denetim yapılmasına imkan tanımayacak ölçüde eksikse, öncelikle bu nedenle hükmün bozulması gerekir.’’ (Erdem M.Ruhan-Şentürk Candide Kanun Yolları sh.180). Bu bağlamda olayın mahkemece aydınlatılabilmesi mecburiyeti vardır. Kısaca “eksik soruşturma” dediğimiz bu ilkeye aykırılık da hukuki denetim kapsamında görülebilecektir.</p>

<p>Alman Yargıtayı da 07.06.1979 tarihli kararında aynı düşüncede olduğunu şöyle ortaya koymuştur: "Yargıtayın olay yargıcının kanıya varışını denetlemek bakımından sınırlı bir olanağı vardır. Bu, kural olarak Yargıtay için bağlayıcıdır. Özellikle de Yargıtayın kendi değerlendirmesini olay yargıcınınkinin yerine koyma yetkisi yoktur. Özgür kanıtlama yolunda kanıt sunumunu bir ölçüde yinelenmesi yetkisi de yoktur. Eğer Yargıtay sunulmuş olan kanıtlama araçları dolayısıyla kendi değerlendirmesini olay yargıcınınkinin yerine koyacak olursa kendi görev alanının sınırlarını aşmış olur ve kendisine temyiz yargılamasını yasal düzenlemesine göre üstlenme hakkı ve yeterliliği olmayan bir sorumluluk yüklemiş olur. Kuşkusuz olay yargıcına kanıya varış sürecinde tanınmış olan özgürlüğün de sınırları vardır. Olay yargıcı bu yetkisini kendince (keyfi olarak) kullanamayacağı gibi, bütün kanıtları da sonuna kadar değerlendirmek zorundadır. Bunun ötesinde kesin bilimsel verilere, mantığın yasalarına ve günlük yaşamın deneyim kurallarına dikkat etmek zorundadır." (Aktaran Prof. Dr. Ahmet Gökçen, Yrd. Doç. Dr. Kerim Çakır, Ceza Muhakemesinden Temyiz inceleme mercii olarak Yargıtay, Dr. Dr. SILVIA TELLENBACH’A ARMAĞAN, Seçkin yayınları syf. 1001).<br />
"Türk doktrininde Yargıtayın istisnai olan maddi olay denetiminin sınırları hakkında; "Bir hukuk normu olmayan fizik ve mantık kuralları ve tecrübe kaidesi, bir hukuk normu gibi ele alınarak bunlara aykırı olan vicdani kanaatin denetlenmesine imkan sağlamaktadır." (Prof. Dr. Feridun Yenisey, İstinafta Maddi Ve Hukuki Mesele Denetimi, Dr. Dr. SILVIA TELLENBACH’A ARMAĞAN, Seçkin yayınları syf. 1282) görüşü savunulmaktadır.</p>

<p>Şu hale göre; özellikle 5271 sayılı CMK'nın yürürlüğe girmesi ve istinaf mahkemelerinin de faaliyete geçirilmesinden sonra ceza yargılama hukukumuzda oluşan kanun yolu sisteminde, hukuka uygunluk denetimi yapmakla görev alanı tanımlanan Yargıtayın kural olarak maddi olay denetimi gerçekleştirme imkanı bulunmamaktadır. Ancak yargılama hukukunun temel kurallarına ve sistemin belirlediği ana ilkelere uyulmakla birlikte "amacın maddi gerçeğe ulaşmak olduğu" gerçeğinin de gözardı edilemeyeceği açıktır. Bu bağlamda delillerle doğrudan temas kurmayan ve öğrenme yargılaması yapamayan Yargıtayın hukuka uygun olarak elde edilen delilleri takdir etme ve bu suretle ilk derece mahkemelerinin vicdani kanaatini denetleme imkanı bulunmamaktadır. Ancak, yüzyüzelik kapsamında bulunmayan delillerin değerlendirilmesindeki isabeti, hükmün gerekçesini esas alarak bu delillerle varılan sonucun, akıl yürütme/mantık kurallarına, genel hayat tecrübelerine ve bilimsel kaidelere uygun olup olmadığını denetleyebileceğinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.<br />
Ceza yargılamasının amacı, maddi gerçeğe insan onuruna yaraşır biçimde ulaşmaktır. Bu nedenle suçun varlığı ve sanığın sorumluluğu, hukuka uygun olarak elde edilmiş olmak kaydıyla her türlü delille ispat edilebilir. Ancak çelişmeli yargılamanın gereği olarak kararın temelini oluşturan vicdani kanının, mahkeme huzuruna getirilip tartışılmış delillere dayandırılması esastır. (5271 sayılı CMK'nın 217. maddesi) Bu delillerin hukuka uygun olarak elde edilmesi, gerçekçi ve akılcı olması, maddi vakıayı temsil etmesi ve kanıtlamaya yeterli olması aranmalıdır. Mahkumiyet hükmünün kurulabilmesi için, maddi sorunu çözen makamın sanığın suçlu olduğuna vicdani kanaat getirmesi gerekir. Geçmişte yaşanmış olan bu olay, delil araçları kullanılarak mahkeme önünde temsil edilmelidir. Mahkeme delil araçlarını akıl yürütmek ve tecrübe kurallarına başvurmak suretiyle vicdanına göre değerlendirir. Bundan sonra yine akıl yürüterek boşlukları doldurur ve vicdani kanaate sezgileriyle değil akıl yoluyla ulaşır (M. Feyzioğlu Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat, Yetkin yayınevi syf 139). Mahkeme hükmüne esas alacağı deliller kadar almayacağı delilleri de tartışıp reddetmelidir (O. Yaşar, Uygulamalı ve Yorumlu Ceza Muhakemesi Kanunu, sh. 1849).<br />
Bu açıklamalar doğrultusunda; Yargıtay’ın, esas mahkemesinin duruşmada ortaya konan delillere dayanarak vardığı vicdani kanaatine göre belirlemiş olduğu fiilin hukuk normları karşısındaki durumu konusunda yaptığı tavsifi ve ondan çıkardığı sonuçları denetleyebilecektir.</p>

<p>3-Hukuka Uygunluk Nedenleri;<br />
Hukuka aykırılık; genel bir ifadeyle, hukuka (hakka) karşı gelmek (Heinrich l kn 305) onunla çatışma halinde olmak demektir. Suçun unsuru olarak hukuka aykırılık ise, işlenen fiile hukuk düzeni tarafından cevaz verilmemesi, bütün hukuk düzeni ile çelişki ve çatışma halinde bulunması anlamına gelmektedir. (Koca, Üzülmez, a.g.e. s.252, Prof. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu, Av. Serra Karadeniz-LLM, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler Şerhi, syf. 450)<br />
Bir davranışın tipe uygunluğunun belirlenmesiyle suç teşkil eden haksızlık gerçekleşmiş olur. Şayet olayda bir hukuka uygunluk nedeni yoksa, tipe uygun davranış aynı zamanda hukuka da aykırı olacak ve suç teşkil edecektir<br />
- Suçun hukuka aykırılığını ortadan kaldıran ve dolayısıyla fiili suç teşkil etmesini engelleyen ve bu nedenlerle hukuka uygunluk sebepleri veya haksızlığı ortadan kaldıran sebepler denir (Roxin. 1s. 14)<br />
5237 sayılı TCK'da yer alan hukuka uygunluk nedenleri şunlardır;<br />
- kanunun hükmünü yerine getirme (TCK 24.md.),<br />
- meşru savunma (TCK 25/1.md.),<br />
- hakkın kullanılması (TCK 26/1.md.)<br />
-ve ilgilinin rızası (TCK 26/2.md.). (Dairenin 2017/1443, 2017/4758 sayılı kararından)<br />
İlgisi sebebiyle bir hukuka uygunluk nedeni olarak hakkın kullanılması (TCK 26/1. md.) bağlamında savunmaların dayandığı basın yayın hakkının irdelenmesi gerekecektir.</p>

<p>İfade ve basın özgürlüğü:</p>

<p>Anayasanın 25 ve 26. AİHS’nin 10. maddeleri ile teminat altına alınan, düşünce ve kanaate sahip olma, bilgiye erişme (haber alma), düşünce ve kanaati açıklama ve yayma haklarını da kapsayan ifade özgürlüğü; demokratik toplumun vazgeçilmez unsurlarından biri olarak, toplumun gelişmesi, bireyin kendini geliştirmesi ve gerçekleştirmesi için en temel haklardan birisidir. Basın özgürlüğü ise AİHS’nin 10. maddesi çerçevesinde korunurken, Anayasanın 28. maddesinde özel bir himaye görmüştür.<br />
Anayasa Mahkemesine göre, "...ifade özgürlüğü, sadece 'düşünce ve kanaate sahip olma' özgürlüğünü değil aynı zamanda sahip olunan 'düşünce ve kanaati (görüşü) açıklama ve yayma', buna bağlı olarak 'haber veya görüş alma ve verme' özgürlüklerini de kapsamaktadır. Bu çerçevede ifade özgürlüğü bireylerin serbestçe haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanmaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir."</p>

<p>Demokratik bir toplumdan beklenen, çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin zaruri umdesi olan ifade ve basın özgürlüğünün, esas itibariyle siyasi otoritenin veya halkın çoğunluğunun onaylamadığı, sarsıcı rahatsız edici görüş ve düşünceleri de koruduğu (AİHM, Handyside/Birleşik Krallık Başvurusu) kabul edilmektedir.<br />
Ancak toplum hayatında temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması kaçınılmazdır. Çünkü toplumsal yaşama gerçeği ve bu gerçeğin zorunlu unsuru olan "ortak düzen" realitesi, özgürlükler idealitesinin sınırlılığını koşullamaktadır. (Eren 2004 sy. 15) Düzensizlik, kargaşa ve huzursuzluk içinde gerçek özgürlüğün varlığından bahsedilemez. Hürriyetlerin sınırlandırılmadığı bir ortam, toplum hayatı ve kamu düzeni açısından tehlikeli olduğu gibi bireylerin kendi menfaatlerinin de aleyhinedir. Sınırları belirtilmeyen özgürlükler özgürlük vaadinden başka bir şey değildir. Bu vaadin sosyal hayat içinde bir kargaşa ortamı yaratmadan, gerçek manada vücut bulabilmesi için ham madde halindeki hürriyetlerin kanun yoluyla işlenmesi ve herkesin hak ve hürriyetlerinin nereye kadar uzanıp nerede bittiğinin açıkça belli edilmesi gerekir." (Münci Kapani 1970, sy. 204)</p>

<p>Mutlak haklardan olmayan ifade ve basın özgürlüğünün, gerek bilgiye ulaşmada/haber almada, gerekse düşünce ve kanaati açıklama ve yaymada sınırsız bir özgürlük vadetmediği de tartışmadan varestedir. AİHS kişilere her türlü bilgiye erişim hakkı tanımamıştır (AİHM, Loiseau/Fransa Başvurusu). Nitekim hem AİHS, hem Anayasa, hem de Basın Kanunu, demokratik toplumun zorladığı bir gerekliliğin varlığı durumunda, meşru amaçlar için, hakkın özüne dokunmayan ölçülü sınırlamaların getirilebileceğini öngörmüştür.<br />
Ne var ki, düşüncelerin şiddete teşvik etmediği durumlarda, -yani şiddete başvuru veya kanlı intikam yollarını övmediği, yandaşlarının amaçlarını gerçekleştirme doğrultusunda terör eylemlerinin işlenmesini haklı göstermediği ve kimliği belirli şahıslara karşı telkin ettikleri derin ve mantıksız nefretle şiddete teşvik edebilecekleri şeklinde yorumlanamadıkları takdirde, Sözleşmeci Devletlerin, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen amaçları, yani toprak bütünlüğünün korunmasını, milli güvenliği, kamu düzeninin korunmasını ve suçun önlenmesini ileri sürerek bile, halkın haber alma hakkını kısıtlayamayacağı yerleşik içtihadlarla kabul edilmektedir. (Mehmet Hasan Altan Türkiye Başvuru No: 13237/17, 20 Mart 2018 ve Sürek/Türkiye no. 24762/94, 8 Temmuz 1999)</p>

<p>Diğer taraftan Anayasanın 12. maddesinin "Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder." biçimindeki ikinci fıkrası, kişilerin sahip oldukları temel hak ve hürriyetleri kullanırken ödev ve sorumluluklarının da bulunduğuna gönderme yapmaktadır. Dolayısıyla ifade ve basın özgürlüklerinin kullanımı yönünden basın için geçerli olan bazı "görev ve sorumluluklar" da bulunmaktadır. (Anayasa Mahkemesi 15.02.2017 tarih, 2014/2983 ve 25.02.2016 tarih, 2015/18567 Başvuru)<br />
Kişi hak ve hürriyetlerinden hiç birisinin, insan haklarına dayanan Demokratik ve Laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamayacağına dair Anayasanın 14. maddesinde de açıkça vurgulandığı üzere, bu suç herhangi bir hukuka uygunluk sebebi kapsamında işlenemez. Hiç bir devlet, hiç kimseye birliği ve ülke bütünlüğünü bozacak bir hukuk düzeni kurmaz. Devletin varlığının, tehlikelere ve fiili karşıt hareketlere karşı himayesi bir zaruretin icabıdır ve devlete devlet vasfını veren iktidar unsuru bu himayenin en önemli parçasını teşkil etmektedir. Fakat bu himaye demokrasilerde hiçbir zaman fikrin cezalandırılmasına da hak vermez.</p>

<p>Tartışma konusu suçlar bakımından, normun cezalandırdığı eylemlerin düşünce ve ifadeler değil ve fakat düşüncelerin gerçekleştirilme yöntemleri olduğu her türlü tartışmadan varestedir.<br />
Hakkın kullanılması/Basın özgürlüğü bağlamında AİHM ve AYM kararlarının bağlayıcılığı sorunu:</p>

<p>28.01.1987'de Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna başvuru yetkisinin kabul edilmesiyle iç hukukun bir parçası haline gelen bireysel başvuru ya da anayasa şikâyeti değişiklik gerekçesinde, kamu gücü tarafından, temel hak ve özgürlükleri ihlal edilen bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmaktadır.<br />
Anayasanın 90/5 maddesi sarahatine göre AİHS, iç hukukun ayrılmaz bir parçasıdır ve kanunlarla uyuşmazlık halinde uygulanma önceliği bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi sözleşme hükümlerini "destek norm" olarak kabul etmektedir. AİHM ise sözleşmeyi, "yasa sözleşme" olarak vasıflandırmakta, üye devletlerin sözleşmeye uygun hukuki düzenleme yapma ve AİHM içtihatlarına uyma mecburiyetlerini vurgulamaktadır.Esasen Sözleşme'nin "Kararların bağlayıcılığı ve infazı" kenar başlıklı 46/1. maddesine göre; Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkeme'nin verdiği kesinleşmiş kararlara uymak mecburiyetindedirler.</p>

<p>AİHS ile AİHM'nin yargı yetkisinin tanınması ile birlikte, ulusal mahkemeler ile AİHM arasında ortaya çıkan yetki çatışmasının, "ikincillik ilkesi", "takdir alanı doktrini" ve "dördüncü derece yargı yeri doktrini" gibi çareler üretilmiş ve geliştirilmiştir. Aynı sorun 07.5.2010 tarihi itibariyle (5982/18 md.) derece ve temyiz mahkemeleri arasında da yaşanmaktadır.<br />
Gerek AİHM (Kemmche/Fransa, B.No:17621/91, 24.11.1994), gerekse AYM (B.No:2013/1728,12.11.2014), dördüncü yargı yeri doktrini çerçevesinde ikincil niteliği gözardı edilip,itiraz,istinaf ve temyiz gibi kanun yolu derecesinde görerek yapılan bireysel başvuruları kabul edilemez bulmaktadır. Açık keyfilik veya bariz takdir hatası içermedikçe ulusal hukukun yorumlanıp uygulanmasıyla, ilgili hukuki sorunları her iki mahkeme de incelememektedir.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi, Şahin Alpay Başvurusu ile ilgili olarak 15.3.2018 tarih.2018/3007 sayılı kararında, ilgili AİHM ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu (28/4/2015 tarihli ve E.2013/9-464, K.2015/132) kararlarına da atıfta bulunarak, AİHM ve AYM kararlarının bağlayıcılığı, ikincillik niteliği, inceleme yetki ve sınırları hakkında ayrıntılı tespitlerde bulunmuştur. Anılan kararın ilgili bölümleri şöyledir;</p>

<p>"... Anayasanın 148. maddesi uyarınca herkesin Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma hakkı bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin diğer kararları gibi bireysel başvuruları inceleyen Bölüm kararları da yasama, yürütme ve yargı organlarını,idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlamaktadır."<br />
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM); Sözleşmenin 46. maddesi bağlamında, devletlerin taraf oldukları başvurulara ilişkin olarak verilen AİHM kararlarıyla bağlı olma yükümlülüğü altına girdiğini vurgulamaktadır (Del Rio Prada/İspanya [BD],B. No: 42750/09, 21/10/2013, § 137). AİHM'e göre bu, Mahkemenin bir ihlal bulduğunda davalı devletin sadece Sözleşme'nin 41. maddesine göre hükmedilen tazminatı ödeme yükümlülüğünü değil bunun yanında AİHM tarafından bulunan ihlalin ortadan kaldırılması için iç hukukta bireysel ve/veya -gerekiyorsa- genel tedbirler alma ve başvurucuyu, Sözleşme ihlal edilmemiş olsaydı bulunacağı duruma mümkün olan en yakın konuma getirecek şekilde ihlalin etkilerinitelafi etme yükümlülüğünü de barındırmaktadır (Del Rio Prada/İspanya, § 137). AİHM, Hasan Uzun/Türkiye (B. No: 10755/13, 30/4/2013) kararında Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun AİHM'e başvurmadan önce tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olduğu sonucuna varırken, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını da dikkate almıştır. Bu bağlamda AİHM, Anayasanın 153. maddesinin altıncı fıkrasında yer alan ve Anayasa Mahkemesi kararlarının devletin tüm organları ile gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağını ifade eden hükme atıf yapmış ve Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruya ilişkin kararlarına uyulmasına ilişkin bir sorun yaşanmayacağını değerlendirmiştir (Hasan Uzun, § 66).</p>

<p>En son AİHM Şahin Alpay / Türkiye (Başvuru no: 16538/17) ve Mehmet Hasan Altan/ Türkiye (Başvuru no: 13237/17) kararlarında; "Anayasa Mahkemesinin kararında Anayasanın 153. maddesinin 6. fıkrasında bulunan bağlayıcı niteliğini dikkate alarak (Bu hükme göre yüksek mahkeme kararları, bütün devlet organlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar), bireysel başvuruya ilişkin olarak Anayasa Mahkemesinin kararlarına uygulamada riayet etme hususunun öncelikle (a priori) Türkiye'de sorgulamaması gerektiği ve bu mahkemenin ihlal kararlarının etkin bir şekilde uygulanmamasından şüphe duyulmasına yer olmadığı kanaatine varmıştır."</p>

<p>2010 yılında Anayasanın 148. maddesinde yapılan değişiklikle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve görevi verilmiştir. Bu değişikliğin gerekçesi şöyle ifade edilmiştir:</p>

<p>Anayasanın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanunun 45. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Sözleşme ve buna ek Türkiye'nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Anayasanın 148. maddesinin birinci fıkrasında Anayasa Mahkemesine bu başvuruları karara bağlama yetki ve görevi verilmiştir.<br />
6216 sayılı Kanunun 49. maddesinin (6) numaralı fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurulara ilişkin incelemesi, "bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği" ve "bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi" ile sınırlıdır.<br />
Anayasanın 148. maddesinin dördüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun'un 49. maddesinin (6) numaralı fıkrasına göre kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlar bireysel başvuruda incelenemez. Aynı Kanunun 50. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre ise ihlal kararı verilmesi halinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilirken yerindelik denetimi yapılamaz.</p>

<p>Bu hükümlerin Anayasanın 148. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarında düzenlenen Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve göreviyle birlikte değerlendirilmesi gerekir. Bu görevi kapsamında Anayasa Mahkemesi, Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanında bulunan temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasıyla yapılan bireysel başvuruları incelemek ve karara bağlamak durumundadır. Anayasa Mahkemesi, bu incelemeyi temel hak ve özgürlüklere ilişkin olarak Anayasa'da öngörülen güvencelere göre yapar.</p>

<p>Dolayısıyla Anayasa ve Kanun'da bireysel başvuruda inceleme yasağı getirilen</p>

<p>alanın temel hak ve özgürlüklere ilişkin olarak Anayasada öngörülen güvencelerle ilgili olduğu düşünülemez. Bu alan, bireysel başvuru kapsamı dışındaki hukuka aykırılık iddialarına ilişkindir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin birçok kararında da ifade edildiği üzere temel hak ve özgürlüklere müdahale söz konusu olmadıkça hukuk kurallarının uygulanması ve yorumlanması ile delillerin takdiri ve değerlendirilmesi derece mahkemelerine aittir (örnek olarak bkz. Ahmet Sağlam, B. No: 2013/3351, 18/9/2013, § 42; Sabahat Beğik ve diğerleri [GK], B. No: 2014/3738, 21/12/2017, § 23). Ancak temel hak ve özgürlüklere müdahalenin söz konusu olduğu durumlarda derece mahkemelerinin takdir ve değerlendirmelerinin Anayasa'daki güvencelere etkisini nihai olarak değerlendirecek merci Anayasa Mahkemesidir. Bu itibarla Anayasada öngörülen güvenceler dikkate alınarak bireysel başvuru kapsamındaki temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğine ilişkin herhangi bir inceleme "kanun yolunda gözetilmesi gereken hususun incelenmesi" veya "yerindelik denetimi" olarak nitelendirilemez.<br />
Aksinin kabulü durumunda Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve görevinin işlevsiz hâle geleceği, bunun da bireysel başvurunun etkili bir hak arama yolu olarak öngörülmüş olması amacıyla (bkz. §§ 40, 48) bağdaşmayacağı ortadadır. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerle ilgili güvenceler kapsamında inceleme yapılmasının kanun yolu denetimi olarak değerlendirilmesi, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları inceleme ve karara bağlama görevinin yerine getirilememesi sonucunu doğurur.<br />
Bu durumda (iç) hukukun yanlış yorumlandığını, delillerin yanlış değerlendirildiğini ve uyuşmazlık sonucunun adil olmadığını ileri süren başvurular kural olarak AİHM /(AYM) tarafından, kanun yolu şikayeti olarak görüldüğünden kabul edilemez bulunmaktadır. Bunun istisnası, keyfi uygulama veya bariz kanuna aykırılık halleridir. AİHM ve AYM kararlarında anayasa ve sözleşmede tanınan bir hakkın ihlali ile sonuçlanan hukuka aykırılıklar kanun yolu şikayeti olarak nitelendirilmemektedir (Gökcan H.Tahsin, Bireysel Başvuruda Denetim Yetkisinin Sınırları, TBB Dergisi).</p>

<p>AİHM sanığın başvurusu üzerine verdiği kararda da, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının, Anayasanın 153. maddesinin 6. fıkrasından doğan bağlayıcı niteliğini dikkate alarak,bireysel başvuruya ilişkin olarak Anayasa Mahkemesinin kararlarına uygulamada riayet etme hususunun, öncelikle (a priori) Türkiye’de sorgulanmaması gerektiği ve bu mahkemenin ihlal kararlarının etkin bir şekilde uygulanmasından şüphe duyulmasına yer olmadığı kanaatine varmıştır.</p>

<p>Şu hale göre; özellikle yargılama ve olağan yasa yolları süreci tamamlanmadan yapılan bireysel başvuru incelemelerinde, AYM'nin delil değerlendirmesinin hak ihlali bağlamında da olsa, asıl yargılama mercileri ile bir yetki çatışması sonucunu doğurduğu açıktır. Hak ihlalini netice veren meşru müdahale için ikame olunan delilin yeterli olup olmadığına ilişkin tespitin,yargılama konusu suçun sübut ve/veya vasfının tayini yönünden de belirleyici olacağında kuşku yoktur. Ne var ki, yargılama süreci tamamlanmış ve kanun yolu incelemesinden de geçerek kesinleşmiş hükümler yönünden gerçekleştirilen bireysel başvuru sonucunda tespit edilen hak ihlallerinin,</p>

<p>gerektiğinde yeniden yargılama sebebi olarak kabul edildiği (CMK 311) sistemde, yargılamanın devamı sırasında ihlal neticesini doğuracak tespitlerin yargılama mercilerince göz ardı edilmesi düşünülemez. Aslolanın haksız-ölçüsüz bir müdahaleye maruz bırakılan temel hakkın bir an önce teslimi olduğuna göre, sair çatışma ve tartışmaların bu değerin önüne geçmesine “hukuk düzeninin tekliği“ ilkesi de müsaade etmez.</p>

<p>AİHM; Mehmet Hasan Altan / Türkiye (Başvuru no: 13237/17) kararında; "Mahkeme, başvuranın, TCK’nın 309, 311 ve 312. maddeleriyle birlikte 220. maddesinin 6. fıkrasına dayanılarak tutuklanmasının ve tutululuk halinin devamına karar verilmesinin öngörülebilirliğine ilişkin olarak başvuran için ciddi şüphelerin ortaya çıkabileceği kanaatine varmaktadır...Mahkeme, müdahil tarafların, Cumhuriyet savcılarının ve yetkili hakimlerin terörle mücadeleye ilişkin mevzuatı yorumlamasıyla ilgili olarak Türkiye’de genel nitelikte bir sorun bulunduğunun altını çizdiğini kaydetmektedir. Müdahil taraflar, gazetecilerin sıklıkla, genel menfaate ilişkin konuları ele almaları sebebiyle, tutukluluk gibi ağır tedbirlere tabi tutulduklarını ileri sürmektedirler. Bu açıdan mahkeme, düşüncelerin şiddete teşvik etmediği durumlarda, -yani şiddete başvuru veya kanlı intikam yollarını övmediği, yandaşlarının amaçlarını gerçekleştirme doğrultusunda terör eylemlerinin işlenmesini haklı göstermediği ve kimliği belirli şahıslara karşı telkin ettikleri derin ve mantıksız nefretle şiddete teşvik edebilecekleri şeklinde yorumlanamadıkları takdirde-, Sözleşmeci Devletlerin, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen amaçları, yani toprak bütünlüğünün korunmasını, milli güvenliği, kamu düzeninin korunmasını ve suçun önlenmesini ileri sürerek bile, halkın haber alma hakkını kısıtlayamayacağına dair yerleşik içtihadını hatırlatmaktadır (Sürek/Türkiye (no. 4) [BD], no. 24762/94, § 60, 8 Temmuz 1999 ve daha önce anılan Şık,85)... Mahkeme, hükümetlere karşı eleştiriler yapılmasının ve bir ülkenin liderleri ve yöneticileri tarafından, milli menfaatler için tehlikeli olarak değerlendirilen bilgilerin yayımlanmasının, özellikle terör örgütüne mensup olma veya yardım etme, hükümeti veya anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme ya da terör örgütü propagandası yapma gibi cezai sonuçları olan ağır suçlamalara kadar vardırılmaması gerektiği kanaatindedir. Aksi halde, ulusal yargı makamları tarafından yapılan yorum kabul edilebilir olarak değerlendirilemez... Mahkeme ayrıca, Anayasa Mahkemesinin, 11 Ocak 2018 tarihli kararında, başvuranın yazdığı makaleler sebebiyle tutuklanmasının, ilgilinin ifade ve basın özgürlüğü hakkının kullanımına bir müdahale teşkil ettiği kanaatine vardığını kaydetmektedir. Bu durumda Mahkeme, Yüksek Mahkemenin değerlendirmesine katılmaktadır." demektedir.</p>

<p>AİHM ifade özgürlüğü kapsamında özellikle terör örgütü propagandası ve suç oluşturduğu kabul edilen yazı ve haberlerde kullanılan ifadelerin bağlamdan koparılarak ve soyut olarak değil, dile getirildiği yazı ve sözlerin bütünü içerisinde ve yazıldıkları bağlam içerisinde ele alınması gerektiğini kabul etmektedir. Anayasa Mahkemesi de aynı şekilde "düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüyle basın özgürlüğüne ilişkin bireysel başvurularda, ifadelerin bağlamdan kopartılarak incelenmesi Anayasanın 13. , 26. ve 28. maddelerinde yer alan ilkelerin uygulanmasında ve elde edilen bulguların kabul edilebilir bir değerlendirmesinin yapılmasında hatalı sonuçlara ulaşmasında neden olabilir.</p>

<p>Anayasa Mahkemesine göre özgür bir siyasal sistemde eylem ve işlemler, adli ve idari yetkililerin olduğu kadar basının ve aynı zamanda kamuoyunun da denetimi altında bulunması gerektiği ve bu tür bir denetimin diğer denetim yolları kadar etkili ve önemli olduğu görüşündedir. "Yazılı, işitsel veya görsel basın kamu gücünü kullanan organların siyasi kararlarını, eylemlerini ve ihmallerini sıkı bir denetime tabi tutarak ve vatandaşların karar alma süreçlerine katlımını kolaylaştırarak demokrasinin sağlıklı bir şekilde işlemesini ve bireylerin kendilerini gerçekleştirmelerini güvence altına almaktadır." Anayasa Mahkemesi, basın özgürlüğünü, "herkes için geçerli ve yaşamsal öneme sahip" bir özgürlük olarak görmektedir." Mahkemeye göre "Çoğunlukla muhalif olanlar da dahil olmak üzere düşüncülerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirmek ve gerçekleştirme konusunda ikna etmek çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ile basın özgürlüğü demokrasinin işleyişi için yaşamsal önemdedir."</p>

<p>Anayasa Mahkemesine göre "Görsel ve yazılı medya araçları yoluyla fikir, düşünce ve haberlerin yayılmasını güvence altına alan basın özgürlüğü de düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün kullanılma araçlarından biridir".</p>

<p>AİHM ve Anayasa Mahkemesi bir çok kararında "düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü tamamlayan ve onun kullanılmasını sağlayan basın özgürlüğü de düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü gibi mutlak ve sınırsız değildir. "Basın özgürlüğünün kapsamı, demokrasi ile yakın ilişkisinin doğal sonucu olarak, bir dereceye kadar abartıya ve hatta kışkırtıya izin verecek şekilde geniş yorumlanması gerekse de, bu özgürlük aynı zamanda ilgililerin, meslek ahlakına saygı göstererek, doğru ve güvenilir bilgi verecek şekilde iyi niyetli olarak ve sorumluluk bilinciyle hareket etmelerini de zorunlu kılmaktadır. (Dr. Ulaş KARAN - İfade Özgürlüğü Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kitapları Serisi 2)<br />
Basın suçu ve bu suçlara ilişkin özel durumlar;</p>

<p>Konu ile ilgili yasal düzenlemeler şu şekildedir;</p>

<p>5187 sayılı Basın Kanunu</p>

<p>Tanımlar</p>

<p>Madde 2- Bu Kanunun uygulanmasında;</p>

<p>a) Basılmış eser: Yayımlanmak üzere her türlü basım araçları ile basılan veya diğer araçlarla çoğaltılan yazı, resim ve benzeri eserler ile haber ajansı yayınlarını,</p>

<p>b) Yayım: Basılmış eserin herhangi bir şekilde kamuya sunulmasını,</p>

<p>c) Süreli yayın: Belli aralıklarla yayımlanan gazete, dergi gibi basılmış eserler ile haber ajansları yayınlarını,…</p>

<p>h) Süresiz yayın: Belli aralıklarla yayımlanmayan kitap, armağan gibi basılmış eserleri,</p>

<p>ı) Eser sahibi: Süreli veya süresiz yayının içeriğini oluşturan yazıyı veya haberi yazanı, çevireni veya resmi ya da karikatürü yapanı,</p>

<p>j) Yayımcı: Bir eseri basılmış eser durumuna getirip yayımlayan gerçek veya tüzel kişiyi,…ifade eder.</p>

<p>Basın özgürlüğü<br />
Madde 3- Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.<br />
Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.</p>

<p>Cezai sorumluluk</p>

<p>Madde 11- Basılmış eserler yoluyla işlenen suç yayım anında oluşur.</p>

<p>Süreli yayınlar ve süresiz yayınlar yoluyla işlenen suçlardan eser sahibi sorumludur.</p>

<p>Süreli yayınlarda eser sahibinin belli olmaması veya yayım sırasında ceza ehliyetine sahip bulunmaması ya da yurt dışında bulunması nedeniyle Türkiye'de yargılanamaması veya verilecek cezanın eser sahibinin diğer bir suçtan dolayı kesin hükümle mahkum olduğu cezaya etki etmemesi hallerinde, sorumlu müdür ve yayın yönetmeni, genel yayın yönetmeni, editör, basın danışmanı gibi sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili sorumlu olur. Ancak bu eserin sorumlu müdürün ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilinin karşı çıkmasına rağmen yayımlanması halinde, bundan doğan sorumluluk yayımlatana aittir.<br />
…</p>

<p>Dava süreleri</p>

<p>Madde 26- Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu kanunda öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının bir muhakeme şartı olarak, günlük süreli yayınlar yönünden dört ay, diğer basılmış eserler yönünden altı ay içinde açılması zorunludur.</p>

<p>Bu süreler basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği tarihten başlar. Basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edilmemesi halinde yukarıdaki sürelerin başlama tarihi, suçu oluşturan fiilin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından öğrenildiği tarihtir. Ancak bu süreler, Türk Ceza Kanununun dava zamanaşımına ilişkin maddesinde öngörülen süreleri aşamaz.</p>

<p>Sorumlu müdürün ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilinin karşı çıkmasına rağmen yayımlatıldığı iddia edilen eserden dolayı yayımlatan aleyhine açılacak dava yönünden süre, sorumlu müdür ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili hakkında verilecek beraat kararının kesinleşmesinden itibaren başlar.</p>

<p>Sorumlu müdürün yayımlanan eserin sahibini bildirmesi durumunda, eser sahibi aleyhine açılacak davada süre, bildirim tarihinden itibaren başlar.</p>

<p>Kovuşturulması şikayete bağlı suçlarda dava açma süreleri, suç için kanunun öngördüğü dava zamanaşımı süresini aşmamak şartıyla, suçun işlendiğinin öğrenildiği tarihten başlar.<br />
Kamu davasının açılması izin veya karar alınmasına bağlı olan suçlarda, izin veya karar için gerekli başvurunun yapılmasıyla dava açma süresi durur. Durma süresi dört ayı geçemez.</p>

<p>5187 sayılı Basın Kanununun genel gerekçesinin ilgili bölümleri şu şekildedir:<br />
"...Evrensel demokrasi anlayışının ortaya çıkardığı önemli bir kavram da bilgi edinme hakkı, doğru bilgiye ulaşma ya da başka bir deyişle gerçeği öğrenme hakkıdır. Bu yeni bakış açısı karşısında düşünceyi açıklama özgürlüğü ve basın özgürlüğü, onu kullananlar açısından bir özgürlük olduğu kadar, gerekçeleri öğrenmek özgürlüğüne sahip birey ve kitleler açısından da temel bir hak niteliğindedir... Çoğulcu, özgürlükçü, hoşgörülü, demokratik toplumlarda, düşünceyi açıklama özgürlüğü, sadece genel kabul gören ve zararsız yahut önemsiz addedilen düşünceler yönündeki değil, aynı zamanda halkın bir kısmı tarafından benimsenen kural dışı, hatta endişe verici düşünceler için de geçerlidir... Demokratik rejimlerde, kamuoyunun oluşması ve bilinçli şekilde işlemesi, düşüncelerin ve haberlerin en yaygın ve hızlı bir şekilde dolaşımını gerekli kılmaktadır."</p>

<p>Basın suçları, genel hukuk dışında kanun tarafından ayrıca tanımlanan ve bir unsurunu kanundaki hüküm gereği yayım teşkil eden suçlardır (Basın Kanununun 21. maddesinde düzenlenen suç gibi). Eğer bir kanun belirli bir hareketi sırf basın yolu ile işlendiği takdirde cezalandırıyorsa, yani basılmış eserler dışında aleniyete koyucu araçlarla işlendiğinde cezalandırmamakta ise bu suçlara basın suçu denir.</p>

<p>Bunun dışında kalan ve basın yoluyla da işlenebilen suçları ise "Basın yolu ile işlenen suçlar" olarak adlandırmak gerekir.</p>

<p>Basılmış eserler yolu ile, ceza kanunlarının içerdiği ve bir unsuru ihtilat (karşılaşma) veya aleniyet (kamuya açık olma) olan bütün suçlar işlenebilir. (Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, Prof. Dr. Köksal Bayraktar, Basın Hukuku, Genişletilmiş 6.Bası, Syf.441, 444, İçel, 270-276, Özek Basın Hukuk 521-526)</p>

<p>Basın suçu, değişik kişilerin ortak, birlikte (kollektif) ve aynı amaca yönelmiş fiillerinin sonucunda meydana geldiğinden ceza hukuku kurallarından ayrı kuralların varlığına ihtiyaç duyulmuştur. Bu suçlarda esas bu suçun oluşmasına çok sayıda kişinin katılmasıdır. Bu nedenledir ki, basın suçlarında sorumluluğu belirlemek için Ceza Kanununun iştirak ile ilgili 37-39. maddeleri yeterli olmadığından, Basın Kanunu özel bir sorumluluk sistemi öngörmüştür. Kanun 11. maddesinde, basın yolu ile işlenen suçlardan dolayı ceza sorumluluğu esaslarını basılmış eserleri, süreli ve süreli olmayan yayınlar olmak üzere ikiye ayırmak suretiyle düzenlemiş bulunmaktadır.</p>

<p>Süreli yayınlar ve süresiz yayınlar yoluyla işlenen suçlardan eser sahibi sorumludur. (Madde 11/2) Eser sahibi, yayını düşünsel içeriğini oluşturan kişidir. (Özek, Basın Suçlarında Ceza Sorumluluğu, Syf.172)</p>

<p>Basın suçları, bünyesindeki özellikler nedeniyle özel bir takip ve yargılama usulüne bağlı bulunmaktadır. Bu husus birçok ülke hukuk sistemi açısından da böyledir.<br />
5187 sayılı Basın Kanunun 26. maddesine göre günlük süreli yayınlar nedeniyle dava süresi 2 ay, diğer yayınlar nedeniyle 4 ay iken; Anayasa Mahkemesi 28.04.2011 tarih 2009/66 Esas, 2011/72 Karar sayılı kararı ile, hak arama hürriyeti ile basın ve yayın hakkı arasında adalet, hakkaniyet ve kamu yararı bağlamında "bir yandan basın mensuplarının uzun süre ceza tehdidi altında bulunmalarına engel olunması, diğer yandan da suçtan mağdur olanların hak arama özgürlüklerinin zarar görmemesi amacıyla basın suçlarında dava açma süresinin makul bir süre olarak belirlenmesi suretiyle, basın hürriyeti ile hak arama hürrriyeti arasında adil bir dengenin kurulması" gereğine işaret ederek 2 aylık süreyi hak arama hürriyeti bakımından yeterli ve makul bulmayarak, yasanın bu fıkrasını Anayasanın 2 ve 36. maddelerini aykırı bularak iptal etmiştir.</p>

<p>02.07.2012 tarih ve 6352 sayılı Kanununla dava açma süresi süreli yayınlarda 4 ay, süresiz yayınlarda 6 ay olarak yeniden düzenlenmiştir.</p>

<p>Davanın açılması izin ve karar alınmasına bağlı ise, dava açma süresi izin ve karar alınması süresince durur, sadece bu durma süresi 4 ayı geçemez. Cumhuriyet savcısının bu takip şartlarının temini için yetkili merci nezdinde gerekli işleme giriştiğinde dava süresi de duracaktır.</p>

<p>Basın suçundan doğan davanın süresinde açıldığının kabulü için, iddianamenin mahkemeye öngörülen süre içinde verilmiş bulunması gerekir (Çetin Özek, Basın Suçlarının İşlenmesi ve Takibi ile İlgili Bazı Problemler adlı makale, Syf.90).</p>

<p>İşlenen suçun takibinin şikayete bağlı bir suç olması ve mağdurun fiilin vukunu daha sonra öğrenmesi halleri istisna olmak üzere, bu süreler basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği tarihten başlar.</p>

<p>Bu süreler "sukutu hak" süreleridir ve uzaması, kesilmesi söz konusu olmaz.<br />
Basın hürriyetinin temini ve basının uzun bir süre dava korkusu altında tutulmasının bu hürriyete verebileceği zarar ihtimali, basın suçlarının takibinin oldukça kısa süreli sukutu hak müddetlerine bağlı tutulmasını zorunlu kılmıştır. (Çetin Özek, Basın Suçlarının İşlenmesi ve Takibi ile İlgili Bazı Problemler adlı makale, Syf.87) Bu sürelerin, hak düşürücü süre oduğu yönünde uygulamada tam bir istikrar vardır(Yargıtay 4.C.D. 03.10.2007 t. 5270-695, 04.03.2009 t. 2008/20551-2009/3996, 7.C.D.17.7.2008 t. 2005/16795-2008/16815).<br />
Basılmış eserler yoluyla işlenen suç yayım anında oluşur. (Madde 11)</p>

<p>Neticesi harekete bitişik suçlarda, hereketin yapılmasıyla netice tahakkuk ettiği için, bunların basın yoluyla işlenmesi durumunda da bir sorun doğmamaktadır. Gerçekten, neticesi harekete bitişik suçlarda, fiilin hareket ve netice unsurları, birbirinden ayrılmayacak şekilde kaynaştığından, hareket yapılmakla netice de kendiliğinden teşekkül etmektedir. Böyle bir suç basın yoluyla işlendiğinde de, "yayın fiili" aynı şekilde hareketin ve neticenin birlikte teşekkülü anlamına geldiğinden, "yayın" hem hareket hem netice anlamına gelmekte, basın yoluyla işlenen suç yayının yapıldığı anda teşekkül etmektedir. Örneğin bütün propaganda, teşvik, tahkir suçları, zaten neticesi harekete bitişik suç olduğu, hareketten ayrı bir zarar veya tehlike neticesinin tahakkuku aranmadığı için, basın yoluyla işlendiğinde de, yayının yapılması ile suç teşekkül etmektedir.</p>

<p>Neticesi hareketten ayrı "netice suçları" bakımından ise, suçun işlendiği zaman yayının yapıldığı an değil, zararın veya tehlikenin tahakkuk ettiği an olacaktır.</p>

<p>Basın dışı bir vasıta ile işlenebilecek bir suçun, basın yoluyla işlenmesi durumunda söz konusu olan "basın yoluyla işlenmiş suç" bu suçu muhtevi basılmış eserin yayımı ile teşekkül eder. Özellikle, istisnai bir sorumluluk sistemine dayanan basın hukukunda, "basılmış eserin yayınlanması" basın suçunun doğrudan doğruya netice unsurunu teşkil etmektedir. Bütün suçlarda, "netice"nin tahakkuk ettiği an suç işlenmiş sayılacağı gibi, basın yoluyla işlenen suçlarda da "netice" teşkil eden "basılmış eserin yayınlandığı an" suçun işlendiği andır. (Çetin Özek, Basın Suçlarının İşlenmesi ve Takibi ile İlgili Bazı Problemler adlı makale, Syf.50)</p>

<p>TCK'nın "Tanımlar" başlıklı 6. maddenin "g" fıkrasında; "Basın ve yayın yolu ile deyimlerinden; her türlü yazılı, görsel, işitsel ve elektronik kitle iletişim aracıyla yapılan yayınlar" şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p>4-Hükmün Bozulmasının Diğer Sanıklara Etkisi (Temyizin Sirayeti)</p>

<p>Adalete erişim evrensel bir insan hakkı olarak kabul edilmektedir. Adalete erişim bir hak olduğu için bu hakkın kullanımı yoluyla yasanın yorumu, anlaşılabilirliği ve dolayısıyla yararlanılabilirliği sağlanıp, içtihatlar bu şekilde oluşturulmalıdır. Hakların tanınması yetmez, hakkın etkin kullanımını da sağlanması gerekir.</p>

<p>Yargı organlarının adalet dağıtmada kaçınma yetkileri yoktur. Anayasamız bunu “hiçbir mahkeme görev yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz” biçiminde düzenlemiştir (m. 36/2)</p>

<p>Adalet dağıtımından kaçınılması, hakkı teslim etmekten kaçınmak demektir.</p>

<p>Adalete erişim hakkı yargıya başvurma (dava açma), güvence oluşturan yasa yollarına başvurma ve yargı kararlarının uygulanmasını sağlama isteme haklarını güvence altına almaktadır. Temyiz yasa yolu, erişim hakkının adli yargıda zirveye ulaşmasını sağlamaktadır (Coulon, Jean-Marie/Roche, Marie-Anne Frison, s.443)<br />
Adalete erişim; yargı organlarının adalet dağıtımında kaçınmama, kanun önünde eşitlik, adalet ve hakkaniyet ilkelerinin ve aynı yargı kararlarındaki çelişkilerin giderilmesi amacıyla kanun koyucu CMK'nın 306. maddesinde temyizin sirayetini düzenlemiştir. Buna göre;</p>

<p>“Hükmün bozulmasının diğer sanıklara etkisi” başlıklı Ceza Muhakemesi Kanunu m. 306’ya göre; “(1) Hüküm, sanık lehine bozulmuşsa ve bu hususların temyiz isteminde bulunmamış olan diğer sanıklara da uygulanması olanağı varsa, bu sanıklar da temyiz isteminde bulunmuşçasına hükmün bozulmasından yararlanırlar”.</p>

<p>CMK m. 306’nın gerekçesine göre; “Mahkemece verilen hüküm, temyiz etmeyen sanık yönünden kesinleşir ve infaz edilebilir hale gelir. Kural bu olmakla beraber aynı mahkemece aynı hükümle cezalandırılan sanıklar hakkında birbiriyle çelişen sonuçların doğmasının önlenmesi, adalet düşüncesiyle ve bazı koşullarda Yargıtayın bozma kararından temyiz etmeyen sanıkların da yararlandırılması uygun görülmüştür.</p>

<p>Bunun için;</p>

<p>1.Aynı mahkemece aynı kararla birden çok sanığın hükümlendirilmesi,</p>

<p>2.Sanıkların fiilinde 8. maddede tanımlanan nitelikte bağlantı bulunması,</p>

<p>3.Hükmün cumhuriyet savcısı, katılan veya sanıklardan bir veya birkaçınca ve sanıkların tümünü kapsamayacak şekilde temyiz edilmiş olması,</p>

<p>4.Hükmün cezanın belirlenmesinde hukuka aykırılık nedeniyle sanık yararına bozulması,</p>

<p>5.Bu bozmanın hükmü temyiz etmeyen veya kendileriyle ilgili temyiz bulunmayan sanıklara da uygulanma olanağına sahip olması, gerekecektir.</p>

<p>Suç unsurlarının oluşmaması, fiilin suç olmaması, cezanın azaltılması veya ortadan kaldırılmasını gerektiren nedenler de cezanın belirlenmesinde hukuka aykırılıktır.</p>

<p>Temyiz etmeyen deyimine; temyiz yoluna hiç başvurmayan, süresinden sonra başvuran, temyiz istemi reddolunanlar dahildir.</p>

<p>Yargıtay, bozma kararında, temyiz etmeyen sanıklardan hangilerinin yararlanacağını gösterir; ancak gösterilmemiş olması yararlanmayı önlemez. Mahkeme kanun gereği olarak bu durumu gözetmek zorundadır.</p>

<p>Bu bozmayla temyiz yoluna başvurmayan sanıklar hakkında kesinleşen hüküm de ortadan kalkar, aynı sanıklarla ilgili olarak yeniden hüküm kurmak gerekir”.<br />
1412 sayılı CMUK 325. maddesinde benzer düzenleme yapılmış, gerek 1412 sayılı CMUK 325 ve gerekse 5271 sayılı CMK'nın 306. maddesinde düzenlenen sirayet kurumunun "aynı hükümle cezalandırılan sanıklar hakkında birbirleriyle çelişen hükümlerin verilmesinin önlenmesi" ve "temyiz yoluna başvurmamışlar aleyhine doğabilecek adaletsizliklerin önlenmesi" olmak üzere başlıca iki amaç bulunmaktadır.</p>

<p>stinaf incelemesinden geçmekle birlikte CMK m.286 gereğince temyiz edilme yasağı sınırında kalıp temyiz edilemeyen veya edilmekle birlikte reddedilen başvurular yönünden CMK m. 306’da öngörülen hükmün bozulmasının diğer sanıklara etkisinin olup olmayacağı sorunu hakındaki öğretideki görüşler aşağıda özetlenmiştir.</p>

<p>Prof. Dr. İzzet Özgenç, istinaf ve temyiz kanun yollarına başvuru bağlamında infazın ertelenmesi sorunu ile ilgili hukuki değerlendirmeler başlığı altında yayınladığı görüşünde;<br />
"Temyiz edilen mahkumiyet hükmünün, Yargıtay tarafından bozulması mümkündür. CMK m. 306 hükmü karşısında, bu bozma kararının, diğer suç ortağı ile ilgili olarak verilen ve temyiz yolu kapalı olduğu için kesinleşen mahkumiyet hükmü bakımından da bozma etkisi doğuracağını evleviyetle kabul etmek gerekir.<br />
Suç ortaklarından biriyle ilgili olarak verilen mahkumiyet hükmünün bozulmasına yönelik karardan, temyzi kanun yoluna başvuramayan ve bu nedenle mahkumiyet hükmü kesinleşen diğer suç ortağı yararlanabilecektir.</p>

<p>Bu nedenle, bir suç ortağı ile ilgili olarak verilen mahkumiyet hükmünün temyiz incelemesi sonucunda bozulması halinde, diğer bir suç ortağı ile ilgili olarak verilen ve temyiz kanun yolu kapalı olduğu için temyiz kanun yoluna başvurmadığı için kesinleşen mahkumiyet hükmü kaldırılarak, bu suç ortağının da yeniden yargılanması ve hakkında yeni bir hüküm tesis edilmesi gerekir.</p>

<p>Bu ihtimalin söz konusu olduğu durumlarda, istinaf incelemesini yapan mahkemenin, temyiz kanun yolu kapalı olduğu için kesinleşen mahkumiyet hükmüyle ilgili olarak, infazın ertelenmesine karar vermesi, adaletin bir gereğidir. Mevzuatımızda doğrudan doğruya bu duruma özgü bir kanun hükmü bulunmamakla birlikte, 5275 s. İnfaz Kanunu m. 98 ve 5252 s. TCK Yürürlük Kanunu m. 10 hükümleri kıyasen uygulanarak, bu yönde karar verilmesi gerekmektedir. "</p>

<p>Prof. Dr. Adem Sözüer, "Yargıtay infazı durdurabilir" başlıklı değerlendirmesinde, "Yargıtay, aynı olay kapsamında yargılanan kişilerden 5 yıl altında ceza alanların da temyiz talebini kabul etmeli ve bu durumda infazın durdurulmasına karar verilmelidir. Sözüer, devamında, "5 yıl altı"na temyizin kapalı olması sorundur: Temyiz kanun yolunu düzenleyen CMK'nın 286. maddesi 5 yılın altında ilk derece mahkemesi kararlarını artırmayan istinaf mahkemesi kararlarının kesin olduğunu ve bu kararlara karşı Yargıtaya başvuru imkanını kapatmaktadır. Değerlendirmeye konu birden fazla sanığını bir arada ve benzer fiillerden yargılandığı olaylarda bu düzenlemenin bir sorun olduğu kabul edilmelidir. Ancak CMK'nın 306. maddesi temyiz kanun yolundan sanık lehine sonuç alınması durumunda, temyiz isteminde bulunmamış sanıkların da bu hükümden yararlanmalarına imkan vermektedir. Esasen CMK 306. maddesindeki bu hüküm, cezanın beş yıl altında olması nedeniyle temyize başvuramayan sanıklar bakımından uygulanabilir gözükmemektedir. Ancak temyiz mahkemesi ile istinaf mahkemesi kararlarında olası çelişkilerin giderilmesi amacıyla, kıyasen temyize başvuramayan sanıklara uygulanmasının önünde bir engel bulunmamaktadır."</p>

<p>Prof. Dr. Ersan Şen, hükmün bozulmasının diğer sanıklara etkisi ve temyizin sirayeti başlıklı makalelerinde;<br />
"CMK m. 306’da, hükmü temyiz etmeyen diğer sanığın lehe bozmadan yararlanacağı belirtilmiştir. Böylece; hükmü temyiz etmeyen, temyiz süresini kaçıran veya temyiz talebi reddedilen sanık, hükmü temyiz eden sanığın başvurusu ile kararın lehe bozulması halinde bu sonuçtan yararlanacaktır.</p>

<p>Hakim veya mahkeme tarafından verilip de temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen ve sonra kanun yararına bozma yoluyla Yargıtay incelemesinden geçen bir kararın, sanık (esasında hükümlü) lehine bozulması durumunda, bu lehe bozmanın tüm sanıklara sirayet edeceğini ifade etmeliyiz. Çünkü adı kanun yararına bozma da olsa bu noktada Yargıtayın yaptığı ve amaçlanan, temyiz incelemesinden geçemeyen veya geçmeyen kararların hukukilik denetiminin yaptırılmasının sağlanması, maddi hakikate ve adalete ulaşmada bir hata varsa bunun düzeltilmesidir.....</p>

<p>“Temyiz etmeyen” veya “temyiz talebinde bulunmayan” deyiminden; dar yorum yapılarak, yalnızca temyiz hakkı olup da temyiz kanun yoluna başvurmayan anlaşılamaz, bu ibareler geniş düşünülmeli, sanık ve hükümlü hakları ceza adaleti ve eşitlik ilkeleri adına gözetilmeli, kanun yollarının kapalı olduğu hükümler yönünden “temyiz etmeyen” veya “temyiz talebinde bulunmayan” ibareleri amaca uygun yorumlanıp, kapalı olması sebebiyle kanun yoluna başvurulmayan kararları da kapsamalıdır.</p>

<p>Aynı şekilde CMK m.306’nın gerekçesinde yer alan; “temyiz istemi reddedilen” ibaresi de, yalnızca temyiz hakkı olmadığı halde temyiz eden ve reddedilenleri kapsamamalı, temyiz hakkı olmadığından bahisle veya temyiz hakkı olduğu halde bu hakkı kullanmayanı veya temyiz süresini kaçıran kişiyi de içine almalıdır. Nitekim CMK m. 306’nın lafzı, ruhu ve gerekçesi, temyiz kanun yolu kapalı olan istinaf kanun yolu kararlarının, bu kararlardan temyiz kanun yolu hakkı olan sanıkların yaptığı başvuru ile lehe verilen bozma kararlarından, temyiz kanun yolu hakkı bulunmayan sanıkların etkilenmeyeceğine, yani bozma kararının bu kişilere ve hukuki durumlarına sirayet etmeyeceğine dair herhangi bir hüküm içermemektedir. Belirtmeliyiz ki; CMK m. 306’da bu yönde bir olumsuzluk olmadığı gibi, Ceza Yargılaması Hukukunun amacı gereği, lehe bozma kararının aynı davada yargılanan, fakat mahkumiyet kararını temyiz etmeyen veya edemeyen hükümlüyü etkilemeyeceği yönünde bir hükme de yer verilemez. Aksi halde; eşitsizlik, adaletsizlik, hakkaniyete ve maddi hakikate aykırılık gündeme gelir ki, maddi hakikate ve adalete ulaşmaya çalışan Ceza Yargılaması Hukuku buna izin veremez." (https://www.hukukihaber.net/hukmun-bozulmasinin-diger-saniklara-etkisi-makale 6910.html)<br />
Temyiz etmeyenlerin, edenlerden daha ağır bir cezayla cezalandırılmaları adalete aykırı görülmüştür (Kanter 391 atfen, Kunter/Yenisey/Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku 18. baskı s. 1770).</p>

<p>Temyiz etmeyenlerin faydalanması adalet esasına dayandığından, maksatta esas mesele hakkındaki hukuki hatalar bakımından bozmalarıdır.(Kunter/Yenisey/Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku 18. baskı s. 1770)</p>

<p>Uygulamada, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2014/9-777 esas, 2016/264 karar, 31.01.2012 gün ve 6-249/1 ve 30.11.2010 gün ve 7-229-240 sayılı kararlarında; “...Mahkemece verilen hüküm, temyiz etmeyen sanık yönünden kesinleşip ve infaz edilebilir hale gelir. Kural bu olmakla beraber aynı mahkemece aynı hükümden cezalandırılan sanıklar hakkında birbirleriyle çelişen sonuçların doğmasının önelenmesi, adalet düşüncesiyle ve bazı koşullarda Yargıtayın bozma kararlarından temyiz etmeyen sanıkların da yararlandırılması uygun görülmüştür.” şeklinde sirayetin gerekliliğine işaret edilmiştir.</p>

<p>Görüldüğü üzere, doktrin ve yerleşik yargısal kararlarda, bir fiil nedeniyle aynı davalarda yargılanan sanıklara farlıklı hükümlerin uygulanması adaletin tecellisini engelleyecek, yargı mercilerine güvenin azalmasına, hakkaniyet ve eşitlik ilkesine de aykırılık oluşturacağından, lehe bozmada halinde sirayet müessesesine usul yasalarında yer verildiği görülmektedir. İlgili maddenin lafzı bakımından gerekçeye bakıldığında, temyiz etmeyenler deyimine, ‘’temyiz isteminin reddolanlar’’ da kast edildiği, CMK’nın 298/1 maddesin de temyiz talebinin hangi hallerde reddedileceği tartışmaya yer vermeyecek derecede açık olduğu ve “hükmün temyiz edilemez olma” halini de kapsadığı, dolayısıyla istinaf mahkemesinde kesinleşen hükümler bakımından koşulların bulunması halinde lehe olarak sirayet hükümlerinin uygulanabileceği sonucuna varılmıştır.</p>

<p><strong>HÜKÜM:</strong> Yukarıda açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1-a) Sanık ... hakkında; Terör örgütü propagandası yapmak suçundan verilen mahkumiyet hükmüne yönelik istinaf talebinin esastan reddine ilişkin ...Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi kararının CMK'nın 286/2-a maddesi gereğince kesinleşmiş olup, temyizi kabil kararlardan olmadığı, ayrıca sanıkların bir davada yargılanma şartı gerçekleşmeş ise de; hakkında bozma kararı verilen sanıklarla, bu sanık arasında CMK 8. madde kapsamında bağlantı bulunmadığından sirayetin koşulları oluşmadığı anlaşılmakla; Dairemizce işin esasına girme olanağı bulunmadığından, verilen temyiz talebinin reddine dair karar usul ve kanuna uygun bulunduğundan, sanık müdafinin anılan 07.03.2019 tarihli ek karara karşı yaptığı başvurunun reddine ilişkin kararın;</p>

<p>b-) Sanık ... hakkında; Silahlı terör örgütü üyesi olmak suçundan kurulan mahkümiyet hükümü yönünden;<br />
Yargılama sürecindeki usuli işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, hükme esas alınan tüm delillerin hukuka uygun olarak elde edildiğinin belirlendiği aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde eksiksiz olarak sergilendiği, özleri değiştirmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı, eylemlerin doğru olarak nitelendirildiği ve kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, yaptırımların kanuni bağlamda şahsileştirilmek suretiyle uygulandığı anlaşılmakla; sanık müdafiinin ve cumhuriyet savcısının temyiz dilekçesinde ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmediğinden CMK’nın 302/1. maddesi gereğince temyiz davasının esastan reddiyle;<br />
Hükümlerin ONANMASINA,</p>

<p>2- a) Yerel Mahkeme tarafından, 07.10. 2013 tarihinde yapılan usule aykırı seçim sonucu Cumhuriyet Vakfının yönetimini ele geçiren sanıkların, vakıf senedindeki ilkelere aykırı olarak yayın politikası değişikliğine giderek, terör örgütlerini destekleyici tarzda, terör örgütlerinin eylemlerini meşru gösteren, kamu görevlileri, güvenlik güçleri ve hukümet yetkililerini suçlayıcı haber ve yorumlarla yer veren yayınlar yapmak suretiyle kamuoyunda terör örgütleri lehine algı oluşturdukları, bu şekilde örgütlere yardım ettikleri kabul edilmiştir.</p>

<p>Yardım suçunun oluşabilmesi için, suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte bilerek ve isteyerek yardım edilmiş olması gerekir. Başka bir ifadeyle, yardım fiilinin örgütün suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt olduğu bilinerek gerçekleştirilmiş olması gerekir. Fıkra metninde geçen "bilerek" ibaresi doğrudan kastı ifade eder, bu suç olası kastla işlenemez. Doğrudan örgüte değil de örgüt mensuplarına yardım edilmesi halinde, yardım edilen kişilerin suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt mensubu olduklarının da bilinmesi gerekmektedir.</p>

<p>Örgüte yardım suçunda manevi unsurun oluşması için genel kast yeterli değildir. Özel kast (saik) ile işlenen bir suçtur. Fail örgütün amacını gerçekleştirmesine katkı sağlamak kastı ile hareket etmelidir. Bu kastın açıkça belirlenmesi gereklidir.</p>

<p>Bir hakkın kullanılması hukuka uygunluk nedeni olup, sınırları içinde kullanılan basın özgürlüğü de bu haklardandır. Nitekim basın yasasında; "Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir." şeklinde ifade edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre; basının “kamuoyunun bekçi köpeği” rolü demokrasinin siyasi işleyişi için yaşamsal önemdedir. Basın ve soruşturmacı gazetecilik, hükümetin siyasi kararlarını, eylemlerini ve ihmallerini sıkı bir denetime tabi tutarak ve vatandaşların karar alma sürecine katılmasını kolaylaştırarak demokrasinin sağlıklı bir şekilde işlemesini güvence altına almaktadır. Basının sahip olduğu, demokrasiyi güçlendiren böyle bir işlem, halkın, tartışmalı siyasi konularda da, kamuoyunu ilgilendiren bilgi ve fikirleri alma hakkıyla birlikte gündeme geldiğinde özel bir önme kazanır. Basın, halkın siyasal liderlerin düşünceleri ve tavırları hakkında bir görüş edinilmesi ve oluşturulabilmesi için en uygun yollardan biridir.</p>

<p>Ancak hiçbir hak sınırsız değildir. Diğer haklarda olduğu gibi, Anayasamız ve İnsan Hakları Sözleşmesinde ile Basın Yasasında; ifade ve basın özgürlüğünü sınırlayıcı meşru nedenlere yer verilmiştir. Bunlar; ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün, kamu güvenliğinin korunması, düzensizliğin ve suç işlemenin önlenmesi, sağlığın, ahlakın, başkalarının şöhretinin ve haklarının korunması, gizli olarak elde edilen bilgilerin açıklanmasının önelenmesi ve yargı organlarının otorite ve tarafsızlığının sürdürülmesidir.</p>

<p>İnsan Hakları Mahkemesi ayrıca; Gazetecilerin, gazetecilik etiğine uygun bir şekilde davranarak, doğru ve güvenli bir bilgi verebilmek için doğru ve iyi niyetli hareket etmeye yönelik ödev ve sorumluluklarına vurgu yapmıştır. (Baladet Tromso ve Stensaas v Norveç 1999- III; 29 EHRR 125 para 65)</p>

<p>Bir basın suçu ile ilgili hapis cezası verilmesi ancak istisnai durumlarda, özellikle nefret söylemi ve şiddete tahrikte olduğu gibi diğer temel haklara ciddi bir biçimde zarar verildiği takdirde gazetecilerin ifade özgürlüğüne bağdaşabilecektir. (Dammonn v İsviçre hudoc 2006 para 57)</p>

<p>AİHM benzer nitelikteki bir olaya ilişkin Leroy v. Fransa kararında; “şüphelinin terör eyleminin olduğu gün, hatta aynı saatlerde toplumun henüz şok halindeyken, kullandığı ifadelerde hiçbir özen göstermeksizin, attığı manşet ve yazı içeresinde kullandığı ifadelerin basın özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Konuya gazeteci gözüyle bakılırsa ve haber değeri taşıdığı düşünülse bile, özellikle olayın zamanlaması, şüphelinin kullandığı dilde daha fazla sorumluluk göstermesini gerektirmektedir” (Leroy v. Fransa, dilekçe no: 36109/03, 2.10.2008).</p>

<p>Bu açıklamalar ışığında, muhalif kimliği ile bilinen Cumhuriyet gazetesindeki iktidara yönelik eleştiri ve yorumlarının, çoğulcu, özgürlükçü, hoşgörülü, demokratik toplumlarda, düşünceyi açıklama özgürlüğü, sadece genel kabul gören ve zararsız yahut önemsiz addedilen düşünceler yönündeki değil, aynı zamanda halkın bir kısmı tarafından benimsenmeyen kural dışı, hatta endişe verici düşünceler için de geçerlidir. Ancak, basında, özgürlük sınırlarını aşar biçimde, terör örgütlerinin propagandası yapılması veya örgüte ait bildirilerin yayınlanması hallerinde, ilgililer hakkın da suç oluşturacağına kuşku yoktur.</p>

<p>Yukarıda açıklandığı üzere, süreli yayınlar ve süresiz yayınlar yoluyla işlenen suçlardan eser sahibi sorumludur. Süreli yayınlarda eser sahibinin belli olmaması veya yayım sırasında ceza ehliyetine sahip bulunmaması ya da yurt dışında bulunması nedeniyle Türkiye'de yargılanamaması veya verilecek cezanın eser sahibinin diğer bir suçtan dolayı kesin hükümle mahkûm olduğu cezaya etki etmemesi hallerinde, sorumlu müdür ve yayın yönetmeni, genel yayın yönetmeni, editör, basın danışmanı gibi sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili sorumlu olur.</p>

<p>Ayrıca, yayın sorumluları hakkında 3713 sayılı yasanın 6/4. fıkrasıda göz önünde bulundurulmalıdır.<br />
Basılmış eserler yoluyla işlenen suç yayım anında oluşur.</p>

<p>02.07.2012 tarih ve 6352 sayılı Kanunla dava açma süresi, süreli yayınlarda 4 ay, süresiz yayınlarda 6 ay olarak yeniden düzenlenmiştir. Bu süreler hak düşürücüdür. Basın suçundan doğan davanın süresinde açıldığının kabulü için, iddianamenin mahkemeye öngörülen süre içinde verilmiş bulunması gereklidir.</p>

<p>Dairemizin yerleşik uygulamasına göre, internet vasıtasıyla yapılan yayınlar basın kanunu kapsamında değerlendirilmemektedir.</p>

<p>5237 sayılı TCK’da olduğu gibi, basın kanunu kapsamında süreli ve süresiz yayınlar nedeniyle işlendiği iddia edilen suçlar bakımından objektif sorumluluk ilkesine yer verilmemiştir. Bu yayınlardan dolayı eser sahibinin ve koşulları varsa genel yayın yetkililerinin doğrudan sorumlulukları söz konusudur. Basın suçları nedeniyle kollektif cezalandırma anlayışı benimsenmemiştir.</p>

<p>Sanıklardan ...’in bireysel başvurusu sonucunda Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu 02.05.2019 tarih ve 2016/50978 sayılı;<br />
“...Suç işlediğine dair kuvvetli belirtiler ortaya konulmadan temelde gazetedeki yazısına dayanılarak başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının ifade ve basın özgürlüklerine ilişkin olarak olağan dönemde Anayasanın 26. ve 28. maddelerinde yer alan güvencelere aykırı olduğu, bu maddeler bağlamında ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.” Kararın, bağlayıcılığı, dikkate alınmalıdır.</p>

<p>2013 yılı öncesinde Cumhuriyet Gazetesi Vakfında görev alan yöneticilerin tanık olarak alınan ifadelerinde özetle; Cumhuriyet Gazetesindeki vakıf yönetiminin değişiminde seçim hukukuna aykırılıklar bulunmakla ve gazetenin yayın politikasında bazı değişiklikler olmakla birlikte, vakıfta kendilerinden sonra görev alan sanıkların herhangi bir terör örgütüyle irtibatlarının bulunmadığı, terör örgütlerini desteklemek amacıyla gazete yönetimini ele geçirmenin söz konusu olmadığını ifade etmiş olmaları,...toplantıları düzenlemeye yönelik, FETÖ/PDY örgütüne mensup yöneticiler arasında gerçekleşen Bylock konuşmalarında, 21.01.2016 tarihinde ....nın .... 'a mesajında "Hocam .... katılacakları kendilerine okudum memnun oldu acaba Cumhuriyetten ve Sözcü gazetesinden de birileri olsa keşke buyurdu..." şeklindeki ifadeyle, terör örgütü liderinin, 2016 yılında düzenlenecek...toplantılarına Cumhuriyet ve Sözcü Gazetesinde çalışanların katılımını sağlayarak, kamuoyunda muhalif basına operasyon yapılıyor görüntüsü verme amacına matuf, kendi mensuplarına talimat verdiği, muhalif kimliği ile bilinen gazetelerin mensupları vasıtasıyla örgütün toplumda meşruiyet düzeyini artırmaya çalıştığı anlaşılmış ise de;</p>

<p>Sanıklar, ..., ..., ..., ... ve ...’nın; Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Ceza Dairelerinin yerleşik uygulamalarına göre; ceza hukukunun genel prensiplerinden olan şüpheden sanık yargılanır ilkesi uyarınca bir suçtan cezalandırılmanın temel koşulunu, suçun kuşkuya yer verilemeyeceği şekilde ispat edilmesine bağlı olduğunu, kuşkulu ve tam olarak aydınlatılmamış olaylar ve iddiaların sanıkların aleyhine yorumlanarak mahkumiyet hükmü kurulamayacağı, yine ceza mahkumiyetinin yargılama sürecinde toplanan kanıtların bir kısmına dayanılarak ve diğer bir kısmı göz ardı edilerek ulaşan olası kanıya değil, kesin ve açık bir ispata dayanması ve bu ispatın hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olması gerektiği, yüksek de olsa bir olasılığa dayalı olarak sanıkların cezalandırılmasının ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaştırmayacağı, ceza yargılamasında mahkumiyetin büyük veya küçük olasılığa değil her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmasının şart olduğu, adli hataların önüne geçebilmenin de başka bir yolu olmadığı da nazara alınarak, eser sahibi veya genel yayın yönetmeni olmayan sanıkların, silahlı terör örgütüne yardım etmek amacıyla doğrudan kastla hareket ettiklerine dair, her türlü şüpheden uzak somut delile dayanmadan mahkumiyet hükmü kurulamayacağı gözetilmeksizin, delillerin değerlendirilmesinde düşülen yanılgı sonucu yazılı şekilde mahkumiyet hükmü kurulması;</p>

<p>b) Sanık ... hakkında;<br />
Somut olayda; 31 Mart 2015 tarihinde DHKP-C terör örgütü militanlarının ...Adalet Sarayında Cumhuriyet savcısı Mehmet Selim Kiraz'ın odasına silah tehdidi ile girerek hürriyetinden alıkoydukları, Cumhuriyet savcısının teröristlerin elinden kurtarılması yönünde yoğun çaba harcanırken, sanığın 19:02 sıralarında cep telefonu ile teröristlerle görüşme yaparak içeriklerini kaydettikten sonra, Cumhuriyet savcısının görevinin başında makam odasında şehit edilmesine rağmen, Cumhuriyet gazetesinin internet sitesinde "Öldürülmeden Yarım Saat Önce Eylemcilerden ...'a Çarpıcı Açıklamalar" başlığı ile yayınlandığı (... / Cumhuriyet, yayınlanma tarihi: 31 Mart 2015 Salı, saat 19:52) haber içeriğinde, "Bizler DHKP-C savaşçısıyız. Bu eylem mecbur bırakıldığımız bir yöntemdir... Devrimciler bu ülkede adaleti sağlamak için çok çaba sarf ettiler. Bugüne kadar birçok eylem oldu. Devrimciler eylem yaptı, avukatlar zorladı katiller yerine bu eylemleri yapanlar tutuklandı. Haklarında soruşturma açıldı biz de bugün adaleti sağlamak için buradayız. Kullandığımız yöntemler ve eylemimiz meşrudur.... Devrimciler yaşanan haksızlığa dikkat çekmek ve kamuoyu oluşturmak için 360 gün boyunca eylem yaptılar, haziran ayaklanmasında birçok şehit verildi ama kimsenin cenazesi öyle olmadı. Adalet sağlanmadığı için biz de namlularımızla adaleti sağlarız dedik ve meşruiyetimizi de ideolojimizden alıyoruz." şeklinde, teröristlerin anlatımlarına yer verilmiştir.</p>

<p>Sanığın, DHKP-C terör örgütü mensuplarının şiddet içeren ve nefretle karşılanan terör eylemini gerçekleştirmekte oldukları esnada, telofola irtibat kurup, eylemi gerçekleştiren teröristlerin cebir, şiddet ve tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek ve bu yöntemlere başvurmayı teşvik eden bildiri ve açıklamalarını yayınlamak suretiyle 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu 6/2 maddesinde düzenlenen, "terör örgütünün bildiri veya açıklamalarını basmak veya yayınlamak" suçunun unsurlarını oluşturacağı, bu olaya ilişkin haberin, 1 Nisan 2015 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi ve bir kısım ulusal basında farklı içerikte yayınlanmasına rağmen dava konusu edilmediği, ancak Cumhuriyet Gazetesinin internet sitesinde 31 Mart 2015 tarihinde saat 19:52 sıralarında yer aldığı, gazeteye ait olsa da internet sitelerinde yayınlanan haber ve yorumlarda suç teşkil eden ifadelerin bulunması basın kanunu kapsamında kalmadığından, 5187 sayılı Kanununun 26/1. maddesinde belirtilen süre içinde dava açılmasına yasal zorunluluk yoktur. Dolayısıyla suçların soruşturması ve kovuşturması genel dava zamanaşımına tabii olduğundan, dava şartının gerçekleşmediğinin ileri sürülemeyeceği de gözetilmelidir.</p>

<p>Sanığın 17.02.2016 tarihindeki "ABD ve AB'nin cihatçı teröre karşı müttefikimiz dedikleri PYD'nin terör örgütü olduğunu kanıtlamaya çalışanlar olağan şüpheli olamaz mı?" şeklindeki Twitter paylaşımı ile 14.12.2016 tarihindeki "Savaş, PKK ile ülkenin belirli bir bölgesinde arada kesintiler olsa da 1984'ten bu yana var" şeklindeki Twitter paylaşımlarının zincirleme biçimdeki 3713 sayılı Kanunun 7/2. maddesinde düzenlenen terör örgütünün propagandası suçunu oluşturup oluşturmadığı,</p>

<p>Sanığın 28.11.2015 tarihindeki .... 'yi tutuklamak yerine katlatmeyi tercih ettiler. Katil sürüsü bir mafyasınız" şeklindeki Twitter paylaşımı ve 08.09.2016 tarihindeki "Katil devlettir deyince bozuluyorsunuz" biçimindeki Twitter paylşımı ile 20.12.2016 tarihindeki "Suikastçının Nusra'cı değil FETÖ'cü olduğunu kanıtlama gayretindeki iktidar ve yancıları katilin polis olduğu gerçeğini ne yapacaksınız?" biçimindeki Twitter paylaşımlarınının TCK'nın 301. maddesinde düzenlenen "Devletin kurum ve organlarını alenen aşağılama" suçunu oluşturup oluşturmayacağının mahkemesince değerlendirilerek;</p>

<p>Sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, suç vasfında yanılgıya düşülerek sanığın eylemlerinin kül halinde terör örgütüne yardım olarak değerlendirilmesi,<br />
Kanuna aykırı olup sanıklar müdafilerinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin bu sebeplerle bozulmasına,</p>

<p>4- Bozma kararının aynı suçtan yargılanıp, haklarındaki mahkumiyet hükmü ...Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesince esastan reddedilerek kesinleşen sanıklar, ..., ...,.... ..., ..., ... ve ...’e CMK 306 maddesi gereğince SİRAYET ETTİRİLMESİNE,</p>

<p>Mahkumiyet hükmünün kesinleşip infaza başlanmış olması nedeniyle ileride bir hak kaybına sebebiyet vermemek açısından 5275 sayılı CGTİH Kanunun 98/3 maddesi gereğince cezalarının İNFAZININ DURDURULMASINA, infazın yapıldığı yer Cumhuriyet Başsavcılıklarına müzekkere yazılarak, başka suçtan tutuklu ya da hükümlü değillerse derhal salıverilmelerinin istenmesine, hakkında infaz için yakalama kararı bulunan hükümlü ...’nun yakalama müzekkeresinin kaldırılmasına,</p>

<p>Sanıklar Güray Tekinöz, ..., ..., ..., ... ve ... hakkında 5271 sayılı CMK’nın 109/3-a maddesi gereğince yurt dışına çıkmamak için adli kontrol tedbirinin uygulanmasına,<br />
İnfazın durdurulması kararına karşı 5275 sayılı Kanunun 101/3 maddesi uyarınca Yargıtay 17. Ceza Dairesine itiraz edilebileceğine, 28.02.2019 tarihinde yürürlüğe giren 20.02.2019 tarih ve 7165 sayılı Kanunun 8. maddesiyle değişik 5271 sayılı Kanunun 304. maddesi uyarınca dosyanın ...27. Ağır Ceza Mahkemesine, kararın bir örneğinin bilgi için ...Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 12.09.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-16-ceza-dairesinin-20197004-e-20195220-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 15:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-7aa.jpeg" type="image/jpeg" length="28285"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ceza Genel Kurulu’nun 2023/376 E., 2023/644 K. sayılı kararları]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2023376-e-2023644-k-sayili-kararlari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2023376-e-2023644-k-sayili-kararlari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 06.12.2023 tarihli, 2023/376 E., 2023/644 K. sayılı kararları]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Ceza Genel Kurulu </strong></p>

<p><strong>2023/376 E. , 2023/644 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>KARARI VEREN<br />
YARGITAY DAİRESİ : 3. Ceza Dairesi<br />
MAHKEMESİ :Ceza Dairesi<br />
SAYISI : 2792-1154</p>

<p><strong>I. HUKUKÎ SÜREÇ</strong></p>

<p>Sanık ...'in silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 314/3 ve 220/7. maddeleri delaletiyle aynı Kanun'un 314/2, 220/7, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 5/1, TCK'nın 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 1 yıl 13 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin Isparta 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 30.05.2018 tarihli ve 137-232 sayılı hükme yönelik sanık ve müdafii tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesince 27.06.2019 tarih ve 2792-1154 sayı ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Bu kararın da 7188 sayılı Kanun'la temyiz kanun yolunun açılması sonrasında sanık ve müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 04.04.2023 tarih, 15780-1875 sayı ve oy çokluğuyla onanmasına karar verilmiştir.</p>

<p>Daire Üyeleri .... ve ...; "İlk Derece ve Bölge Adliye Mahkemesi kabulüne göre; örgütsel hiyerarşiye girdiği sabit olmayan sanığın örgütle iltisaklı Bankasya isimli bankaya daha önceden herhangi bir hesap hareketi olmamasına rağmen 04.02.2014 tarihinde 5.000 TL para yatırmak suretiyle katılım hesabı açması örgüte yardım suçunun delili olarak kabul edilmiş ve sanığın cezalandırılmasına karar verilmiştir.Sayın çoğunluk ile aramızdaki uyumazlığın temeli sanığın bu şekildeki eyleminin örgüte yardım suçunu oluşturup oluşturmadığı noktasında toplanmaktadır.<br />
Sanığın hesap hareketleri incelendiğinde 04.02.2014 tarihinde açmış olduğu katılım hesabını 08.02.2016 tarihinde kapattığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla sanığın, bankanın yönetiminin TMSF'ye devrinden çok sonraki tarihe kadar hesabını kapatmadığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>Bilindiği üzere örgüte yardım suçlarında sanığın bilerek ve isteyerek bu eylemi gerçekleştirmesi gerekmektedir. Somut olayda sanığın savunmalarının aksine örgüt liderinin talimatı üzerine bu katılım hesabını açtığını gösterir, bu anlamda sanığın kastını ortaya koyan yeterli delil bulunmamaktadır. Talimatla para yatıran diğer örgüt üyelerinin yaptığı gibi banka yönetiminin TMSF'ye geçmesinden sonra da hesabını kapatmaması nazara alındığında sadece talimat tarihlerine uygun şekilde para yatırma eylemi, örgüte yardım suçunun oluştuğunu gösteren bir husus kabul edilmemelidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sanığın örgüt liderinin talimatından habersiz ve örgüte yardım kastı olmaksızın başka saiklerle, gerek savunmasında belirttiği husus gerek ise başka bir şahsın ricası üzerine bu katılım hesabını açma durumu da her zaman mümkündür.</p>

<p>Bu itibarla sanığın örgüt liderinin talimatı ile bilerek ve isteyerek Bank Asya'ya para yatırma eyleminin dosya kapsamındaki delillerle ortaya konulamadığı, bu nedenle 5271 sayılı Kanun'un 223 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (e) bendi gereğince atılı suçtan beraatine karar verilmesi gerektiği kanaatinde olduğumuzdan sayın çoğunluğun aksi yöndeki görüşüne iştirak etmiyoruz." düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.</p>

<p><strong>II. İTİRAZ SEBEPLERİ</strong></p>

<p>Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 17.05.2023 tarih ve 121480 sayı ile;<br />
"...1- İtirazın konusu, sanığın sübut bulan eyleminde örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme suçunun yasal unsurlarının bulunup bulunmadığına dairdir.<br />
2- Terör örgütlerinin faaliyetlerini devam ettirebilmek için ihtiyaç duydukları finansal kaynağı sağlamak için legal görünümlü ekonomik getirisi olan ticari işletmeler kurulabildiği gibi uyuşturucu veya silah ticareti, kara para aklamak şeklinde yasa dışı faaliyetler ile ya da mensupları ile sempatizanlarından bağış, himmet adı altında para toplayarak ekonomik kaynak sağlayabildikleri bilinmektedir. FETÖ/PDY'nin de finansal gücünün en önemli ayaklarından biri olan Asya Katılım Bankası A.Ş.'nin esasen ekonomik prensipler ve ticari hükümler çerçevesinde faaliyet göstermesi beklenmekte iken, kuruluş tarihinden itibaren örgütün yurt dışı ve yurt içi kurumlarının finansmanı amacıyla kullanıldığı, 2008 yılından itibaren başlayan birtakım mali ve kurumsal sıkıntıların yoğunlaştığı Aralık 2013-Ocak 2014 döneminde bankanın 29.05.2015 tarihinde fona devrine kadarki süreçte kamu oyu ve ekonomik çevrelerde kaybettiği itibar nedeniyle yaşadığı finansal krizi aşabilmek adına; rasyonel ekonomik gerekçelere ve kurumsal yönetim ilkelerine aykırı bir şekilde örgüt liderinin ve örgütün yönlendirmesiyle mevduat toplama kampanyaları düzenlediği BDDK'nın 28.05.2015 tarihli mali analiz raporundan anlaşılmaktadır. Bankanın bahse konu finansal krizin aşılabilmesi için örgüt lideri ... ... tarafından 25.12.2013 tarihinde Bank Asya'ya para yatırılması yönünde talimat verildiği, söz konusu talimatın banka yönetimi tarafından Kamuyu Aydınlatma Platformunda tekzip edilmediği gibi bankanın Genel Müdürü ...'dan Yönetim Kurulu Başkanı ... ve Yönetim Kurulu Üyeleri ..., ..., ... .. ve ... ...'e 06.01.2014'te iletilen 05.01.2014 tarihinde banka çalışanı ...'in ...'a gönderdiği 'Affınıza mahçuben' konulu elektronik posta mesajının içeriğinde '....Bizim iklimimizden bir ağabeyim .... Bankamız için seferberlik ilan ettik, aynen 2001'de olduğu gibi, neyimiz varsa namusumuz bildiğimiz bankamız için yarından tezi yok getireceğiz .... Arkadaşlar evini arabasını satacak, gerekirse başka bankalardan kredi çekecek bankamıza mevduat koyacağız...' ifadeleri yer almaktadır. Bu doğrultuda talimat kapsamındaki ekonomik ve rasyonel saike dayanmayan bir şekilde hesabı olmayan kişilerin bankada hesap açtıkları, hesabı olan kişilerin ise cari ve katılım hesaplarında bulunan mevduatlarında artışa gittikleri veya muhtelif bankacılık işlemleriyle bankaya likitide sağladıkları anlaşılmaktadır.</p>

<p>İkinci talimat ise 28.08.2014 tarihi olup bu talimat sonrasında da Eylül-Ekim aylarında para yatırılmasına ilişkin yoğun bir kampanya gerçekleştirildiği görülmektedir.</p>

<p>Bank Asya'ya para yatırılması talimatlarından üçüncüsü BDDK'nın bir kısım banka imtiyazlı pay sahibine tedbir uyguladığı ve akabinde fon yönetimi tarafından banka yönetiminin değiştirildiği tarih olan 04.02.2015'dir. Bu tarihte sosyal medya paylaşımları ve banka şubeleri önünde yapılan eylemlerle kişilerin bankaya para yatırılmaya yönlendirildiği ve sembolik (50-100 TL) olsa dahi yeni hesap açma ve para yatırma işlemlerinin gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 08.03.2022 tarih ve 2020/295 Esas, 2022/159 Karar sayılı kararı)</p>

<p>Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunun 29.05.2015 tarihli kararı ile temüttü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimi TMSF'ye devredilen ve 22.07.2016 tarihli kararı ile de 5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun 107 inci maddesinin son fıkrası gereğince faaliyet izni kaldırılıncaya kadar yasal bankacılık faaliyetlerine devam eden, FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün finansman kaynağı Asya Katılım Bankası A.Ş.'de (Bank Asya) gerçekleştirilen rutin hesap hareketlerinin örgütsel faaliyet ya da örgüte yardım etme kapsamında değerlendirilemeyeceği gözetilerek, örgüt liderinin talimatı üzerine örgütün amacına hizmet eden ve bankanın yararına yapılan ödeme ve sair işlemlerin, örgüte üye olma suçu bakımından örgütsel faaliyet, tek başına ise örgüte yardım etme olarak kabul edilebileceği Yargıtay 16. Ceza Dairesinin ve 3. Ceza Dairesinin müteaddit kararlarında belirtilmiştir. Bu ilkeler doğrultusunda, Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 17.01.2023 tarihli ve 2021/8597 Esas, 2023/79 karar sayılı kararında 'Örgütün finansal kaynağı olarak kabul edilen Bank Asya'daki hesap hareketlerinin incelenmesinden 30.10.2014 tarihinde 174.51 gr altın alımı yaptığı ancak bankanın TMSF'ye devrinden sonra da bankadaki bakiyesini devam ettirdiği, diğer talimat dönemleri ile uyumlu işlemlerinin de bulunmadığı dikkate alındığında, para yatırma işlemlerinin örgüt liderinin talimatı ile olmayıp rutin olarak değerlendirildiği, sanığın sendika üyeliği, Zaman Gazetesi aboneliği ile çocuklarını örgüte müzahir dershaneye gönderme eylemlerinin ise sanığın konum ve kişisel özellikleri de nazara alındığında sempati ve iltisak boyutunu aşan ve örgüte yardım etme kastıyla hareket ettiğini gösteren faaliyetler kapsamında değerlendirilemeyeceği gözetilerek örgüte yardım suçundan mahkûmiyetini gerektirir her türlü şüpheden uzak delil bulunmayan sanığın atılı suçtan beraati yerine delillerin değerlendirilmesinde düşülen yanılgı sonucu yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi' gerekçesiyle mahkûmiyet hükmünün bozulduğu, Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 21.02.2023 tarih ve 2021/13337 Esas 2023/631 Karar sayılı, 17.01.2023 tarih ve 2021/13834 Esas 2023/77 Karar sayılı karalarının da aynı yönde olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>3- Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;</p>

<p>Sanık ...'in Bank Asya'da 04.11.2011 tarihinde mevduat hesabı açtığı, bu hesabının bankanın kapatılmasına kadar açık kaldığı, bu hesapta hareket bulunmadığı, 04.02.2014'te ilk talimat dönemi içinde 5.000 TL tutarlı katılım hesabı açtığı, diğer talimat dönemlerinde herhangi bir bakiye arttırımının bulunmadığı, bankanın TMSF'ye devrinden sonra da bakiyesinin devam ettirdiği ve 08.02.2016 tarihinde neması ile tüm bakiyesini hesaptan çekerek katılım hesabını kapattığı, savunmasının aksine örgüte yardım kastı ile hareket ettiğine dair bir delil elde edilemediği gözetilerek sanık hakkında mahkûmiyet hükmü verilmesinin hukuka aykırı olduğu" görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur.</p>

<p>5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 20.06.2023 tarih, 10197-4454 sayı ve oy çokluğu ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.</p>

<p><strong>III. UYUŞMAZLIK KONUSU VE ÖN SORUN</strong></p>

<p>Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı silahlı terör örgütüne yardım etme suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de yapılan müzakere esnasında Ceza Genel Kurulu Başkanı ve bir kısım Ceza Genel Kurulu Üyesince, eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının tartışılması gerektiğinin ileri sürülmesi üzerine bu hususun Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 27. maddesi uyarınca öncelikle değerlendirilmesi gerekmiştir.</p>

<p><strong>IV. GEREKÇE</strong></p>

<p>A. Eksik Araştırma İle Hüküm Kurulup Kurulmadığı</p>

<p>1. Ön Soruna İlişkin Hukuki Açıklamalar</p>

<p>Ceza muhakemesinin amacı, her somut olayda kanuna ve usulüne uygun olarak toplanan delillerle maddi gerçeğe ulaşıp adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasının önüne geçebilmek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmektir. Gerek 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu gerekse CMK adil, etkin ve hukuka uygun bir yargılama yapılması suretiyle maddi gerçeğe ulaşmayı amaç edinmiştir. Bu nedenle ulaşılma imkânı bulunan bütün delillerin ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Diğer bir değişle adaletin tam olarak gerçekleşebilmesi için, maddi gerçeğe ulaşma amacına hizmet edebilecek tüm kanuni delillerin toplanması ve tartışılması zorunludur.</p>

<p>2. Ön Soruna İlişkin Hukuki Nitelendirme</p>

<p>Senirkent İlçe Müftülüğünde cami imam hatibi olarak görev yapmakta iken 672 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildiğinin bildirilmesi üzerine başlatılan soruşturma neticesinde silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması talebiyle açılan davanın yapılan yargılamasında sanığın silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan mahkûmiyetine karar verildiği anlaşılan olayda;</p>

<p>Özel Dairece sanığın örgütün bazı toplantılarına katıldığı ve imam hatip olarak görevli olmasına rağmen örgütle iltisaklı yurdun inşaatında çalıştığı şeklinde ulaşılan kabule beyanları dayanak alınan ve örgüt mensubu olmadıkları anlaşılan tanıklara sanık hakkında dile getirdikleri sohbetlere katılma hususu da dahil olmak üzere bilgi ve görgülerini ne suretle edindiklerinin açıklattırılması ve ayrıca örgütün gerçek yüzünün kamuoyu ve medya tarafından tartışılır hâle gelip paralel yapı veya terör örgütü olduğuna ilişkin tespitler ile uyarıların yapıldığı ve Milli Güvenlik Kurulu tarafından da aynı değerlendirmelerin paylaşıldığı süreçten önce icra edilen faaliyetlerin mahiyeti itibarıyla silahlı terör örgütünün amacına hizmet ettiğinin somut delil ve olgularla ortaya konulmadıkça örgütsel faaliyet kapsamında kabul edilemeyeceği nazara alınarak örgüte ait söz konusu yurt inşaatının hangi tarihlerde gerçekleştiğinin tespit edilmesi amacıyla tanıkların yeniden dinlenmesinin gerekli olmadığı, zira dosyada mevcut tanık beyanlarının ve diğer delillerin vicdani kanaat oluşturmaya yeterli olduğu gözetildiğinde araştırılacak başka bir husus bulunmadığı sonucuna ulaşıldığından eksik araştırma ile hüküm kurulmadığı kabul edilmelidir.</p>

<p>Çoğunluk görüşüne katılmayan üç Ceza Genel Kurulu Üyesi; eksik araştırma ile hüküm kurulduğu düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.</p>

<p>B- Silahlı terör örgütüne yardım etme suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığı</p>

<p>1. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar</p>

<p>Genel Kurulun istikrar bulunan ve süregelen birçok kararında belirtildiği üzere örgüt üyesi, örgüt amacını benimseyip örgütün hiyerarşik yapısına dahil olan ve bu suretle verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere kendi iradesini örgüt iradesine terk eden kişidir. Örgüt üyeliği; örgüte katılmayı, bağlanmayı, örgüte hâkim olan hiyerarşik gücün emrine girmeyi ifade etmektedir. Örgüt üyesi örgütle organik bağ kurup faaliyetlerine katılmalıdır. Organik bağ; canlı, geçişken, etkin, faili emir ve talimat almaya açık tutan ve hiyerarşik konumunu tespit eden bağ olup üyeliğin en önemli unsurudur. Örgüte yardımda veya örgüt adına suç işlemede de örgüt yöneticileri veya diğer mensuplarının emir ya da talimatları vardır. Ancak örgüt üyeliğini belirlemedeki ayırt edici fark, örgüt üyesinin örgüt hiyerarşisi dahilinde verilen her türlü emir ve talimatı sorgulamaksızın tamamen teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır olması ve öylece ifa etmesidir. Örgüt üyesinin TCK'nın 314/2. maddesi uyarınca cezalandırılabilmesi için örgüt faaliyeti kapsamında ve amacı doğrultusunda bir suç işlemesi gerekmez ise de örgütün varlığına veya güçlendirilmesine nedensel bir bağ taşıyan maddi ya da manevi somut bir katkısının bulunması gerekir. Üyelik mütemadi bir suç olduğu için failin eylemlerinde süreklilik, yoğunluk ve çeşitlilik özelliklerinin bulunması da aranır.</p>

<p>Öte yandan, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte örgüte veya örgüt üyelerine bilerek ve isteyerek barındırma, nakletme, istihbari bilgi sağlama, örgüt mensuplarının araştırılmasını ve yakalanmasını engellemeye yönelik imkân sağlama gibi örgütün faaliyetlerini kolaylaştırıcı ancak suç teşkil etmeyen faaliyetlerde bulunanlar ise TCK'nın 314/3 ve 220/7. maddeleri yollamasıyla aynı Kanun'un 314/2. maddesi kapsamında örgüte yardım eden olarak değerlendirilecektir.</p>

<p>Diğer taraftan, amacı somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de öğreti ve uygulamada; suçsuzluk ya da masumiyet karinesi olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede; in dubio pro reo olarak ifade edilen şüpheden sanık yararlanır ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi hâlinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte ispat edilebilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp, diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate ya da herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı, bu ispat, hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkân vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir.</p>

<p>2. Somut Olayda Hukuki Nitelendirme</p>

<p>Ön soruna ilişkin hukuki nitelendirme kısmında anlatıldığı şekilde gerçekleşen somut olayda;</p>

<p>FETÖ/PDY silahlı terör örgütüyle iltisaklı Bank Asya AŞ'de 04.11.2010 açılış tarihli hesabı bulunan ve 2013 yılının Aralık ayı ile 2014 yılının Ocak ayında hesap bakiyesi sıfır iken örgüt liderinin talimatından sonraya denk gelecek şekilde anılan hesaba 04.02.2014 tarihinde 5.000 TL yatırıp katılım hesabı açtıran sanığın, adı geçen bankanın TMSF'ye devrinden sonra da hesap bakiyesini devam ettirdiği ve ayrıca diğer talimat dönemleriyle uyumlu işlemlerinin bulunmadığı nazara alınıp tanık beyanlarının başka delillerle desteklenmediği ve soyut nitelik arz ettiği gözetildiğinde aşamalardaki istikrarlı savunmasının aksine örgüte yardım etme kastıyla hareket ettiğine dair her türlü şüpheden uzak ve kesin delil bulunmadığı anlaşılmakla unsurları itibarıyla oluşmayan atılı suçtan verilen mahkûmiyet hükmünün onanmasına dair Özel Daire kararının isabetli olmadığı kabul edilmelidir.</p>

<p>Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir.</p>

<p>Çoğunluk görüşüne katılmayan üç Ceza Genel Kurulu Üyesi; Özel Dairenin onama kararı isabetli olduğundan itirazın reddi gerektiği görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.</p>

<p><strong>V. KARAR</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1- Sanık hakkında eksik araştırma ile HÜKÜM KURULMADIĞINA,</p>

<p>2- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,</p>

<p>3- Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 04.04.2023 tarihli ve 15780-1875 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,</p>

<p>4- Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesince verilen 27.06.2019 tarihli ve 2792-1154 sayılı hükmün, sanığa atılı silahlı terör örgütüne yardım etme suçunun unsurları itibarıyla sabit olmadığının gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,</p>

<p>5- Dosyanın, bozulan kararın istinaf isteminin esastan reddine dair bir karar olması nedeniyle, CMK'nın 304/2-a maddesi uyarınca gereği için kararı veren Isparta 2. Ağır Ceza Mahkemesine, kararın bir örneğinin ise Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 06.12.2023 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2023376-e-2023644-k-sayili-kararlari</guid>
      <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 15:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/yargi/yargitay-1.jpg" type="image/jpeg" length="10945"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 2026/4507 E., 2026/5621 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-6-ceza-dairesinin-20264507-e-20265621-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-6-ceza-dairesinin-20264507-e-20265621-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 01.07.2026 tarihli, 2026/4507 E., 2026/5621 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>6. Ceza Dairesi </strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>2026/4507 E., 2026/5621 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Ceza Dairesi<br />
SAYISI : 2023/1775 E., 2025/254 K.<br />
SUÇ : Nitelikli yağma<br />
HÜKÜMLER : Düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddi<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama, temyiz isteminin reddi<br />
İTİRAZA KONU KARAR : Bozma<br />
İTİRAZ EDEN : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı</p>

<p>Yargıtay 6. Ceza Dairesinin, 11.06.2026 tarihli ve 2026/3312 Esas, 2026/4995 Karar sayılı kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 25.06.2026 tarihli ve 6 - 2026/32435 sayılı itirazı üzerine yapılan inceleme neticesinde;</p>

<p>5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun’un) 308 inci maddesinin birinci fıkrasında belirtilen kanunî süresinde yapılan aleyhe itiraz başvurusu üzerine dava dosyası, aynı Kanun’un 308 inci maddesinin ikinci fıkrası gereği Dairemize gönderilmekle, gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. İTİRAZ SEBEPLERİ</strong><br />
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz başvurusu, sanık ... hakkında ilk derece mahkemesi tarafından 5 yıl hapis cezası verildiği, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından istinaf başvurusunun esastan reddine karar verildiği, bu hükmün 5271 sayılı Kanun'un 286/2-a maddesi uyarınca kesin olup, sanık ... müdafiinin temyiz isteminin 5271 sayılı Kanun'un 298 maddesi uyarınca reddine karar verilmesi gerektiğinden bahisle bozma ilâmının kaldırılmasına ve sanık müdafiinin temyiz isteminin hükmün temyiz edilemez olduğundan 5271 sayılı Kanun'un 298. maddesi gereğince reddine karar verilmesi talebine ilişkindir.</p>

<p><strong>II. GEREKÇE</strong><br />
<a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202039936-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesinin 27.01.2026 tarihli ve 2020/39936 başvuru no'lu dosyası</a>nda verilen "...incelemesi devam eden yargılamalar arasında sübuta veya hukuk kurallarının uygulanmasına ilişkin maddi vakıalar yönünden yakın ilişki, bağlantı ya da bütünlük olması durumlarında istinaf aşamasında kesinleşen bu tür bir mahkûmiyete rağmen temyiz incelemesi sonucunda verilecek olası bir bozma kararının, kesinleşen ve bu nedenle infazına başlanan belki de infazı tamamlanan hükümle telafisi imkânsız bir çelişkinin ortaya çıkmasına neden olacağı açıktır. Bu tür bir durumun ise hukuk güvenliği ilkesine vereceği zararın gözetilmesi gerektiği izahtan varestedir.</p>

<p>Adil yargılanma hakkı temel olarak yargılama sürecinin ve usulünün hakkaniyete uygun olarak yürütülmesini teminat altına almaktadır. Hâkimlerin tamamının bir maddi vakıayı ya da hukuk kuralını aynı şekilde yorumlamaları mümkün olmayabilir. Bununla birlikte aralarında somut olayda olduğu gibi yakın ilişki bulunan davalarda birbirinin aksi yönünde kararlar verilmesinin engellenmesi için yargısal sistem içinde çeşitli mekanizmaların geliştirilmesi gerektiği açıktır. Aksi takdirde birbirine tamamen zıt olarak verilen kararlar hukuki belirsizlik yaratarak hukuk kurallarının temel bir özelliği olan bireyin davranışını yönlendirebilme gücünü zayıflatacak ve bireyler nezdinde yargısal sisteme olan güveni sarsabilecektir. Diğer bir ifadeyle aynı maddi veya hukuki vakıalarla ilgili olarak farklı kararlar verilmesi ve bu kararlardan birinin kesinleşerek infaz edilmeye başlanması hukuk devleti ilkesini zedeleyecek, kişilerin hukuka olan inancını da zayıflatacaktır. Tüm bu sebeplerle hukuk sisteminde farklı kararlar verilmesi sonucunu doğuran ve yargılama süreci ve usulüne ilişkin olan somut başvurudaki durum nedeniyle yargılamanın hakkaniyetinin zedelendiği sonucuna varılmıştır.</p>

<p>Öte yandan istinaf aşamasında kesinleşen suçlar yönünden kabul edilen ve sübuta etki eden maddi vakıaların ya da uygulanan birtakım hukuki kurumların temyiz aşamasında yapılacak inceleme yönünden değerlendirilmesinde yaşanacak imkânsızlıklar ya da zorluklar, kişilerin bu olgu veya olayların aksini ispatını da olanaksız hâle getirebilir. Bu tür durumlar diğer birtakım anayasal hak ve güvencelerin de ihlaline neden olabilir.63. Masumiyet karinesi uyarınca, bir kişinin suçlu olarak ilan edilip yaptırıma maruz bırakılabilmesi için suça konu eylemi işlediğine dair hakkındaki her türlü şüphenin yenilmesi gerekir. Aksi hâlde kişi, şüpheden yararlanacak ve cezalandırma yoluna gidilemeyecektir. Bu yönüyle mahkemenin suçun fail tarafından işlendiğine yönelik en ufak bir kuşku kalmadan maddi gerçeğe ulaşarak mahkûmiyet hükmü kurması masumiyet karinesinin bir gereğidir. Bu şartlar sağlanmadan kişinin suçlu ilan edilmesi masumiyet karinesini zedelemektedir (AYM, 31/3/2021 E.2020/35, K.2021/26, §§ 52, 53). Dolayısıyla somut olaya benzer durumlarda aynı maddi vakıa konusunda istinaf ve temyiz mercilerinin farklı sonuçlara varabilmesi ve bu bağlamda maddi vakıanın sübutuna dair farklı değerlendirmeler yapılması ihtimali kişinin gerçekte suçlu olup olmadığı hususunda kesinleşmiş farklı kararlarla ortaya çıkan çelişkili ve şüpheli bir duruma, bu da Anayasa'nın 38. maddesinde güvence altına alınan masumiyet karinesinin zedelenmesine neden olabilecektir..." dair karar ile ceza davasında bağlantılı suçlardan birine ilişkin temyiz incelemesi devam ederken diğer suçtan kurulan hükmün istinaf aşamasında kesinleşmesi ve kesinleşen hüküm yönünden infaz aşamasına gelinmesi Anayasanın 36. maddesi uyarınca adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin karar verilmiştir.</p>

<p>Anayasa Mahkemesinin ilgili bu kararında atıfta bulunduğu Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 6/12/2023 tarihli ve E.2023/3-76, K.2023/644 sayılı kararında "...Diğer taraftan, amacı somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de öğreti ve uygulamada; suçsuzluk ya da masumiyet karinesi olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede; in dubio pro reo olarak ifade edilen şüpheden sanık yararlanır ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi hâlinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte ispat edilebilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp, diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate ya da herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı, bu ispat, hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkân vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir...." belirtilmiştir.</p>

<p>Özetle Anayasa Mahkemesi denetimin olay bazlı yapılması gerektiğini sanık ya da nitelendirme bazlı yapılamayacağını bunun açıkça Anayasaya aykırı olduğunu kabul etmiştir.<br />
5271 sayılı Kanun'un 8. maddesi Bağlantı kavramını tanımlamıştır.</p>

<p>5271 sayılı Kanun'un 8;" (1) Bir kişi, birden fazla suçtan sanık olur veya bir suçta her ne sıfatla olursa olsun birden fazla sanık bulunursa bağlantı var sayılır.</p>

<p>(2) Suçun işlenmesinden sonra suçluyu kayırma, suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme fiilleri de bağlantılı suç sayılır" şeklindeki açık düzenlemede dikkate alındığında bağlantılı suçlarda birlikte görülen davada sanık hakkındaki suçlardan bazılarının farklı kademelerde kesinleşirken, aynı suçtan aynı dosyada bağlantı nedeniyle birlikte yargılanan sanıklardan bazıları hakkındaki kararlar İstinaf aşamasında kesinleştirilirken bağlantılı diğer sanığın Temyiz incelemesine gönderilmesi Açıkça Anayasa ve 5271 sayılı Kanun'un amir hükümlerine aykırılık teşkil edeceği açıktır. Bu nedenlerle sanık ...'un, şikayetçiye yönelik nitelikli yağma eyleminin de temyiz kapsamında kalması nedeniyle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının yerinde olmadığı sonucuna varılmıştır.</p>

<p><strong>III. KARAR</strong><br />
1. Gerekçe bölümünde belirtilen nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı İTİRAZININ oy birliğiyle REDDİNE,</p>

<p><br />
2. 5271 sayılı Kanun’un 308 inci maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca Yargıtay 6. Ceza Dairesinin, 11.06.2026 tarihli ve 2026/3312 Esas, 2026/4995 Karar sayılı bozma kararı ile ilgili itirazı incelemek üzere dava dosyasının, Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine,</p>

<p>01.07.2026 tarihinde karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-6-ceza-dairesinin-20264507-e-20265621-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 15:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/yargi/hukukihaber-yazi-08-kapak.jpg" type="image/jpeg" length="74373"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Seri Muhakeme Usulünde Mahkemenin Talepnamede Belirlenen Yaptırım Doğrultusunda Karar Vermesini Zorunlu Kılan Kuralın İptali]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/seri-muhakeme-usulunde-mahkemenin-talepnamede-belirlenen-yaptirim-dogrultusunda-karar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/seri-muhakeme-usulunde-mahkemenin-talepnamede-belirlenen-yaptirim-dogrultusunda-karar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi 31/3/2021 tarihinde E.2020/35 numaralı dosyada, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yeniden düzenlenen 250. maddesinin (9) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda…” ibaresinin (1) numaralı fıkranın (a) bendinin (7) numaralı alt bendi yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>İtiraz Konusu Kural</strong></p>

<p>İtiraz konusu kuralda Cumhuriyet savcısının talepname düzenleyerek görevli ve yetkili mahkemeye başvurması üzerine mahkemenin belli şartların gerçekleşmesi hâlinde talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda hüküm kurması, aksi takdirde talebi reddederek soruşturmanın genel hükümlere göre sonuçlandırılması amacıyla dosyayı Cumhuriyet başsavcılığına göndermesi öngörülmüştür.</p>

<p><strong>Başvuru Gerekçesi</strong></p>

<p>Başvuru kararında özetle; kuralla mahkemelere ait olan yargı yetkisinin savcılara devredildiği, mahkemenin talepnamede belirtilen yaptırım doğrultusunda hüküm kurmak zorunda bırakılarak savcılığın tespit ve değerlendirmesiyle bağımlı hâle getirildiği, bu durumun mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesine aykırılık oluşturacağı belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>Mahkemenin Değerlendirmesi</strong></p>

<p>Anayasa’nın 9., 138. ve 140. maddeleri, yargı yetkisinin mahkemelerce serbest, noksansız ve vicdani kanaate uygun olarak kullanılmasını zorunlu kılar. Buna göre hâkimlerin görevlerini bağımsızlık içinde yapmalarını, Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vermelerini engelleyen, takdir yetkisini ortadan kaldıran ve bu suretle yargı yetkisinin kullanılmasını kısıtlayan düzenlemeler anılan hükümlere aykırılık sonucunu doğurur.</p>

<p>İtiraz konusu kurala göre nihai karar makamı olan mahkemenin Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenen talepnameyi belirli hususlar yönünden denetlediği, bu konuda eksiklik ya da kanuna aykırı bir durum tespit etmemesi hâlinde talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda hüküm kurmasının zorunlu olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>Ceza Muhakemesi hukukunun temelini; iddia, savunma ve yargılamayı oluşturan süjelerin belli bir etkileşim süreci içinde gösterdikleri faaliyet sonunda mahkemece verilen ve maddi gerçekliği tespit eden bir hükmün verilmesi oluşturur. Seri muhakeme usulünde sürecin temel aşamalarından birisi olan talepnamenin düzenlenmesinden sonra mahkemenin işlevinin değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p>İtiraz konusu kuralda mahkemenin Cumhuriyet savcısı tarafından belirlenen yaptırım doğrultusunda hüküm kurmak zorunda bırakılması, savcının failin suçluluğunu tespit etme, ceza miktarını belirleme gibi faaliyetlerini denetleme, gerektiğinde yaptırıma müdahale etme imkânını ortadan kaldırdığı ve bu durumun mahkemenin yargı yetkisinin kısıtlanması sonucunu doğurduğu ortadadır.</p>

<p>Mahkemenin yalnızca Cumhuriyet savcısının talepnamede belirlediği yaptırımla bağlı kalarak dosyanın esasına yönelik değerlendirme yapma ve gerektiğinde müdahalede bulunma imkânına sahip olmaması, yargısal yetkinin kullanımıyla doğrudan ilgili olan hâkimin maddi gerçeğe ulaşma ve nihayetinde kesin hüküm verme faaliyetini sınırlamaktadır. Bu yönüyle kural, Anayasa’nın 9., 138. ve 140. maddelerinde düzenlenen yargı yetkisinin bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılması ve hâkimin vicdani kanaatine göre hüküm vermesi ilkelerine aykırıdır.</p>

<p>Öte yandan Anayasa’nın anılan maddelerinde düzenlenen yargı yetkisi ve mahkemelerin bağımsızlığı ilkesi ile 38. maddesinde düzenlenen masumiyet (suçsuzluk) karinesi arasında yakın bir ilgi bulunmaktadır. Masumiyet karinesine göre bir kimsenin suçluluğunun gerçek anlamda sübuta erdiğinin söylenebilmesi için bağımsız bir mahkeme tarafından verilen bir hükümden söz edilmesi gerekir.</p>

<p>Yeterli şüphe ile başlayan ceza muhakemesi sürecinde şüphenin yenilmesi, yargı yetkisini kullanan bağımsız bir mahkeme tarafından delillerin serbestçe tartışılarak vicdani kanaate göre karar verilmesiyle mümkündür. Bu yönüyle mahkemenin suçun fail tarafından işlendiğine yönelik en ufak bir kuşku kalmadan maddi gerçeğe ulaşması ve kesin mahkûmiyet hükmü kurması masumiyet karinesinin bir gereğidir. Kural kapsamında yetkisi kısıtlanan mahkeme tarafından verilen karara göre bir kimsenin gerçek anlamda suçluluğunun sübuta erdiği ileri sürülemez. Bu şartlar sağlanmadan kişinin suçlu ilan edilmesi masumiyet karinesini zedeler.</p>

<p>Buna göre kuralda yer alan <i>“…talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda…”</i> ibaresi masumiyet karinesini ihlal etmektedir.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.</p>

<p>----</p>

<p></p>

<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p></p>

<p><strong>Esas Sayısı : 2020/35</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı : 2021/26</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi : 31/3/2021</strong></p>

<p><strong>R.G.Tarih-Sayısı : 15/6/2021-31512</strong></p>

<p></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: </strong>Avanos Asliye Ceza Mahkemesi</p>

<p><strong>İTİRAZIN KONUSU:</strong> 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 17/10/2019 tarihli ve 7188 sayılı Kanun’un 23. maddesiyle başlığı ile birlikte yeniden düzenlenen 250. maddesinin Anayasa’nın 9., 36., 37., 38., 90., 138., 139., 140. ve 141. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>OLAY:</strong> Resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyanda bulunma suçu nedeniyle yürütülen soruşturmada seri muhakeme usulünün uygulanması amacıyla düzenlenen talepnamenin onaylanması aşamasında itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ</strong></p>

<p>Kanun’un itiraz konusu 250. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>“<strong>Seri muhakeme usulü</strong></i></p>

<p><strong><i>Madde 250-</i></strong><i> (Mülga: 2/7/2012-6352/105 md.) (Başlığı ile Birlikte Yeniden Düzenleme:17/10/2019-7188/23 md.)</i></p>

<p><strong><i>(1) Soruşturma evresi sonunda aşağıdaki suçlarla ilgili olarak kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilmediği takdirde seri muhakeme usulü uygulanır:</i></strong></p>

<p><strong><i>a) Türk Ceza Kanununda yer alan;</i></strong></p>

<p><strong><i>1. Hakkı olmayan yere tecavüz (madde 154, ikinci ve üçüncü fıkra),</i></strong></p>

<p><strong><i>2. Genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması (madde 170),</i></strong></p>

<p><strong><i>3. Trafik güvenliğini tehlikeye sokma (madde 179, ikinci ve üçüncü fıkra),</i></strong></p>

<p><strong><i>4. Gürültüye neden olma (madde 183),</i></strong></p>

<p><strong><i>5. Parada sahtecilik (madde 197, ikinci ve üçüncü fıkra),</i></strong></p>

<p><strong><i>6. Mühür bozma (madde 203),</i></strong></p>

<p><strong><i>7. Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan (madde 206),</i></strong></p>

<p><strong><i>8. Kumar oynanması için yer ve imkan sağlama (madde 228, birinci fıkra),</i></strong></p>

<p><strong><i>9. Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması (madde 268), </i></strong></p>

<p><strong><i>suçları.</i></strong></p>

<p><strong><i>b) 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunun 13 üncü maddesinin birinci, üçüncü ve beşinci fıkraları ile 15 inci maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarında belirtilen suçlar.</i></strong></p>

<p><strong><i>c) 31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanununun 93 üncü maddesinin birinci fıkrasında belirtilen suç.</i></strong></p>

<p><strong><i>d) 13/12/1968 tarihli ve 1072 sayılı Rulet, Tilt, Langırt ve Benzeri Oyun Alet ve Makinaları Hakkında Kanunun 2 nci maddesinde belirtilen suç.</i></strong></p>

<p><strong><i>e) 24/4/1969 tarihli ve 1163 sayılı Kooperatifler Kanununun ek 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (1) numaralı bendinde belirtilen suç.</i></strong></p>

<p><strong><i>(2) Cumhuriyet savcısı veya kolluk görevlileri, şüpheliyi, seri muhakeme usulü hakkında bilgilendirir.</i></strong></p>

<p><strong><i>(3) Cumhuriyet savcısı tarafından seri muhakeme usulünün uygulanması şüpheliye teklif edilir ve şüphelinin müdafii huzurunda teklifi kabul etmesi hâlinde bu usul uygulanır.</i></strong></p>

<p><strong><i>(4) Cumhuriyet savcısı, Türk Ceza Kanununun 61 inci maddesinin birinci fıkrasında belirtilen hususları göz önünde bulundurarak, suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında tespit edeceği temel cezadan yarı oranında indirim uygulamak suretiyle yaptırımı belirler.</i></strong></p>

<p><strong><i>(5) Dördüncü fıkra uyarınca sonuç olarak belirlenen hapis cezası Cumhuriyet savcısı tarafından, koşulları bulunması hâlinde Türk Ceza Kanununun 50 nci maddesine göre seçenek yaptırımlara çevrilebilir veya 51 inci maddesine göre ertelenebilir.</i></strong></p>

<p><strong><i>(6) Bu maddeye göre belirlenen yaptırımlar hakkında, Cumhuriyet savcısı tarafından, koşulları bulunması hâlinde 231 inci madde kıyasen uygulanabilir.</i></strong></p>

<p><strong><i>(7) Bu madde kapsamında yaptırım uygulanması, güvenlik tedbirlerine ilişkin hükümlerin uygulanmasına engel teşkil etmez.</i></strong></p>

<p><strong><i>(8) Cumhuriyet savcısı, şüpheli hakkında seri muhakeme usulünün uygulanmasını yazılı olarak görevli mahkemeden talep eder. Talep yazısında;</i></strong></p>

<p><strong><i>a) Şüphelinin kimliği ve müdafii,</i></strong></p>

<p><strong><i>b) Mağdur veya suçtan zarar görenlerin kimliği ile varsa vekili veya kanuni temsilcisi,</i></strong></p>

<p><strong><i>c) İsnat olunan suç ve ilgili kanun maddeleri,</i></strong></p>

<p><strong><i>d) İsnat olunan suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi,</i></strong></p>

<p><strong><i>e) Şüphelinin tutuklu olup olmadığı; tutuklanmış ise, gözaltına alma ve tutuklama tarihleri ile bunların süreleri,</i></strong></p>

<p><strong><i>f) İsnat olunan suçu oluşturan olayların özeti,</i></strong></p>

<p><strong><i>g) Üçüncü fıkrada belirtilen şartların gerçekleştiği,</i></strong></p>

<p><strong><i>h) Belirlenen yaptırım ile beşinci ve altıncı fıkra uygulanmış ise bunlara ilişkin hususlar ve güvenlik tedbirleri, </i></strong></p>

<p><strong><i>gösterilir.</i></strong></p>

<p><strong><i>(9)</i></strong><i> <strong>Mahkeme, şüpheliyi müdafii huzurunda dinledikten sonra üçüncü fıkradaki şartların gerçekleştiği ve eylemin seri muhakeme usulü kapsamında olduğu kanaatine varırsa talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda hüküm kurar; aksi takdirde talebi reddeder ve soruşturmanın genel hükümlere göre sonuçlandırılması amacıyla dosyayı Cumhuriyet başsavcılığına gönderir. Mazeretsiz olarak mahkemeye gelmeyen şüpheli, bu usulden vazgeçmiş sayılır.</strong></i></p>

<p><strong><i>(10) Seri muhakeme usulünün herhangi bir sebeple tamamlanamaması veya soruşturmanın genel hükümlere göre sonuçlandırılması amacıyla Cumhuriyet başsavcılığına gönderilmesi hâllerinde, şüphelinin seri muhakeme usulünü kabul ettiğine ilişkin beyanları ile bu usulün uygulanmasına dair diğer belgeler, takip eden soruşturma ve kovuşturma işlemlerinde delil olarak kullanılamaz.</i></strong></p>

<p><strong><i>(11) Suçun iştirak hâlinde işlenmesi durumunda şüphelilerden birinin bu usulün uygulanmasını kabul etmemesi hâlinde seri muhakeme usulü uygulanmaz.</i></strong></p>

<p><strong><i>(12) Seri muhakeme usulü, yaş küçüklüğü ve akıl hastalığı ile sağır ve dilsizlik hâllerinde uygulanmaz.</i></strong></p>

<p><strong><i>(13) Resmî mercilere beyan edilmiş olup da soruşturma dosyasında yer alan adreste bulunmama veya yurt dışında olma ya da başka bir nedenle şüpheliye ulaşılamaması hâlinde, seri muhakeme usulü uygulanmaz. </i></strong></p>

<p><strong><i>(14) Dokuzuncu fıkra kapsamında Cumhuriyet savcısının talebi doğrultusunda mahkemece kurulan hükme itiraz edilebilir.</i></strong></p>

<p><strong><i>(15) Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Adalet Bakanlığı tarafından çıkarılan yönetmelikle belirlenir.”</i></strong></p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p>1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Serdar ÖZGÜLDÜR, Engin YILDIRIM, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU ve Selahattin MENTEŞ’in katılımlarıyla 6/5/2020 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural ve sınırlama sorunları görüşülmüştür.</p>

<p>2. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, bu dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi hâlinde veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış, mahkemenin görevine giren bir davanın bulunması ve iptali talep edilen kuralın o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural, bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan kurallardır.</p>

<p>3. İtiraz yoluna başvuran Mahkeme, 5271 sayılı Kanun’un 250. maddesinin iptalini talep etmiştir.</p>

<p>4. Bakılmakta olan dava, resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyanda bulunma suçu nedeniyle seri muhakeme usulünün uygulanması amacıyla düzenlenen talepnamenin onaylanması istemidir.</p>

<p>5. İtiraz konusu 250. maddenin (1) numaralı fıkrasında hangi suçlara seri muhakeme usulünün uygulanacağı belirtilmiştir. Bakılmakta olan davaya konu suç <i>resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyan </i>suçu olduğundan anılan maddenin seri muhakeme usulüne tabi diğer suçları gösteren (1) numaralı fıkrasının (a) bendinin (1), (2), (3), (4), (5), (6), (8) ve (9) numaralı alt bentleri ile (b), (c), (d) ve (e) bentlerinin bakılmakta olan davada uygulanma imkânı bulunmamaktadır.</p>

<p>6. Bunun yanında bakılmakta olan dava gözetildiğinde suç isnadına konu eylemin tek kişi tarafından işlendiği, olayda iştirak durumunun söz konusu olmadığı, şüpheliyle ilgili yaş küçüklüğü, akıl hastalığı ile sağır ve dilsizlik hâllerinin bulunmadığı, soruşturma ve kovuşturma aşamasında şüpheliye ulaşılamama durumunun bulunmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca somut davanın geldiği aşama itibarıyla yargılamada, seri muhakeme usulüne ilişkin belge ve şüpheli beyanının soruşturma ve kovuşturmada delil olarak kullanılması durumu ile hükme yönelik herhangi bir itiraz da söz konusu değildir.</p>

<p>7. Buna göre itiraz konusu maddenin seri muhakeme usulünde elde edilen belge ve şüpheli beyanının takip eden soruşturma ve kovuşturmada delil olarak kullanılması yasağına ilişkin (10) numaralı fıkrasının, suçun iştirak hâlinde işlenmesi durumunu düzenleyen (11) numaralı fıkrasının, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, sağır ve dilsizlik hâllerini hüküm altına alan (12) numaralı fıkrasının, şüpheliye soruşturma ve kovuşturma aşamasında ulaşılmama hâlini düzenleyen (13) numaralı fıkrası ile mahkemece kurulan hükme yönelik itiraz yolunun düzenlendiği (14) numaralı fıkrasının bakılmakta olan davada uygulanma imkânı bulunmamaktadır.</p>

<p>8. Açıklanan nedenlerle itiraz konusu maddenin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinin (1), (2), (3), (4), (5), (6), (8) ve (9) numaralı alt bentleri ile (b), (c), (d), (e) bentlerinin ve (10), (11), (12), (13) ve (14) numaralı fıkralarının itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma imkânı bulunmadığından bu fıkra, bent ve alt bentlere ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddi gerekir.</p>

<p>9. Öte yandan 6216 sayılı Kanun’un <i>“Anayasaya aykırılığın mahkemelerce ileri sürülmesi”</i> başlıklı 40. maddesinde Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla yapılacak başvurularda izlenecek yöntem düzenlenmiştir. Anılan maddenin (1) numaralı fıkrasında bir davaya bakmakta olan mahkemenin bu davada uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi hâlinde veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda, bu fıkrada sayılan belgeleri dizi listesine bağlayarak Anayasa Mahkemesine göndereceği kurala bağlanmış; söz konusu fıkranın (a) bendinde de <i>“İptali istenen kuralların Anayasanın hangi maddelerine aykırı olduklarını açıklayan gerekçeli başvuru kararının aslı”</i> mahkemeye gönderilecek belgeler arasında sayılmıştır. Anılan maddenin (4) numaralı fıkrasında ise açık bir şekilde dayanaktan yoksun veya yöntemine uygun olmayan itiraz başvurularının Anayasa Mahkemesi tarafından esas incelemeye geçilmeksizin gerekçeleriyle reddedileceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p>10. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 46. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde de itiraz yoluna başvuran mahkemenin gerekçeli kararında, Anayasa’ya aykırılıkları ileri sürülen hükümlerin her birinin Anayasa’nın hangi maddelerine hangi nedenlerle aykırı olduğunun ayrı ayrı ve gerekçeleriyle birlikte açıkça gösterilmesi gerektiği ifade edilmiştir.</p>

<p>11. Yine İçtüzük’ün 49. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde Anayasa Mahkemesince yapılan ilk incelemede başvuruda eksikliklerin bulunduğu tespit edilirse itiraz yoluna ilişkin işlerde esas incelemeye geçilmeksizin başvurunun reddine karar verileceği, (2) numaralı fıkrasında ise anılan (b) bendi uyarınca verilen kararın itiraz yoluna başvuran mahkemenin eksiklikleri tamamlayarak yeniden başvurmasına engel olmadığı belirtilmiştir.</p>

<p>12. Başvuru kararında seri muhakeme usulünün varlığına yönelik herhangi bir Anayasa’ya aykırılık iddiasının dile getirilmediği, anılan yargılamada ilk derece mahkemesinin ne ölçüde yargısal fonksiyonunu yerine getirebildiği hususu çerçevesinde iddiaların ileri sürüldüğü dikkate alındığında itiraz konusu maddenin (1) numaralı fıkrasının kalan kısmı, (2), (3), (8) ve (15) numaralı fıkraları ile (9) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinin Anayasa’nın hangi maddelerine hangi nedenlerle aykırı olduğunun ayrı ayrı ve gerekçeleriyle birlikte açıkça gösterilmediği anlaşılmıştır. Bu itibarla anılan fıkralara, kısma ve cümleye ilişkin başvurunun yöntemine uygun olmaması nedeniyle esas incelemeye geçilmeksizin reddi gerekir.</p>

<p>13. Diğer yandan maddenin kalan kısmı bakılmakta olan davaya konu resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçunun yanı sıra bakılmakta olan davada uygulanma imkânı bulunmayan diğer suçlar bakımından da geçerli ortak kural niteliğindedir. Dolayısıyla ortak kuralın iptal edilmesi hâlinde iptale konu kurallarla ilgili olan ve dava konusu olmayan bu bölümlerin iptalden etkileneceği açıktır. Bu itibarla maddenin kalan kısmının esasına ilişkin incelemenin (1) numaralı fıkranın (a) bendinin (7) numaralı alt bendi yönünden yapılması gerekir.</p>

<p>14. Açıklanan nedenlerle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 17/10/2019 tarihli ve 7188 sayılı Kanun’un 23. maddesiyle başlığı ile birlikte yeniden düzenlenen 250. maddesinin;</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>1.</strong> (1) numaralı fıkrasının;</p>

<p><strong>a.</strong> (a) bendinin (1), (2), (3), (4), (5), (6), (8) ve (9) numaralı alt bentlerinin,</p>

<p><strong>b.</strong> (b), (c), (d) ve (e) bentlerinin,</p>

<p><strong>2.</strong> (10), (11), (12), (13) ve (14) numaralı fıkralarının,</p>

<p>itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma imkânı bulunmadığından bu fıkralara, bentlere ve alt bentlere ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,</p>

<p><strong>B. 1. </strong>(1) numaralı fıkrasının kalan kısmı ile (2), (3), (8) ve (15) numaralı fıkralarına,</p>

<p><strong>2.</strong> (9) numaralı fıkrasının ikinci cümlesine,</p>

<p>ilişkin itiraz başvurusunun 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince yöntemine uygun olmadığından esas incelemeye geçilmeksizin REDDİNE,</p>

<p><strong>C. </strong>Kalan kısmının esasının incelenmesine, esasa ilişkin incelemenin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinin (7) numaralı alt bendi yönünden yapılmasına,<strong> </strong></p>

<p>OYBİRLİĞİYLE<strong> </strong>karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p>15. Başvuru kararı ve ekleri Raportör Yakup MACİT tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A. Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>16. Seri muhakeme usulü, ceza usul hukuku alanında alternatif çözüm yolu olarak ilk kez 5271 sayılı Kanun’un 250. maddesinin yeniden düzenlenmesiyle ihdas edilmiştir. Söz konusu usulle ilgili 31/12/2019 tarihli ve 30995 sayılı Resmî Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlanan Ceza Muhakemesinde Seri Muhakeme Yönetmeliği çıkarılmıştır.</p>

<p>17. Seri muhakeme usulü, anılan Kanun’da açıkça düzenlenen suçlarla sınırlı olmak üzere uygulanabilecek istisnai bir muhakeme yolu olarak öngörülmüştür. Kanun kapsamında seri muhakeme usulünün uygulanması için belirli şartların gerçekleşmesi gerekir. Kanun’un 250. maddesinin (1) numaralı fıkrasında; aynı fıkranın (a), (b), (c), (d) ve (e) bentlerinde sayılan katalog suçlarla ilgili olarak Cumhuriyet savcısı tarafından yürütülen <i>soruşturma evresi sonunda</i> kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilmediği takdirde söz konusu usulün uygulanacağı belirtilmiştir.</p>

<p>18. Soruşturma evresi, Kanun’un 2. maddesinde “…<i>yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evre…” </i>olarak tanımlanmıştır.<i> </i>Doktrinde,<i> </i>Kanun’da seri muhakeme usulünün koşullarından sayılan <i>soruşturma evresinin sonu</i> kavramının etkin bir soruşturma yapılmak suretiyle <i>yeterli şüpheye ulaşıldıktan</i> sonra dosyanın iddianame ile dava açılabilme aşamasına ulaşması olarak anlaşılması gerektiği ifade edilmektedir.</p>

<p>19. Kanun’un 250. maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkralarına göre, seri muhakeme usulü hakkında Cumhuriyet savcısı veya kolluk görevlilerinin şüpheliyi bilgilendirmesi, Cumhuriyet savcısı tarafından seri muhakeme usulünün uygulanması için müdafi huzurunda yapılan teklifin şüpheli tarafından kabul edilmesi gerekmektedir.</p>

<p>20. Anılan maddenin (4), (5), (6) numaralı fıkralarında ise seri muhakeme usulünde Cumhuriyet savcısının, 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 61. maddesinin (1) numaralı fıkrasında belirtilen hususları gözönünde bulundurarak suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında tespit edeceği temel cezadan yarı oranında indirim uygulamak suretiyle yaptırımı belirleyeceği, sonuç olarak belirlenen hapis cezasını, şartları bulunması hâlinde 5237 sayılı Kanun’un 50. maddesine göre seçenek yaptırımlara çevirebileceği veya aynı Kanun’un 51. maddesine erteleyebileceği, şartları bulunması hâlinde 5271 sayılı Kanun’un 231. maddesinde düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin hükümleri uygulayabileceği düzenlenmiştir. Maddenin (7) numaralı fıkrasında, 250. madde kapsamında yaptırım uygulanmasının güvenlik tedbirlerine ilişkin hükümlerin uygulanmasına engel teşkil etmeyeceği belirtilmiştir.</p>

<p>21. Maddenin (8) numaralı fıkrasında, Cumhuriyet savcısının şüpheli hakkında seri muhakeme usulünün uygulanmasını yazılı olarak görevli mahkemeden talep edeceği düzenlenmiştir. Yönetmelik’te <i>talepname</i> olarak adlandırılan yazı içeriğinde hangi hususların yer alacağı aynı fıkra kapsamında belirtilmiştir.</p>

<p>22. (9) numaralı fıkraya göre talepname üzerine mahkeme, şüpheliyi müdafi huzurunda dinledikten sonra (3) numaralı fıkradaki şartların gerçekleştiği ve eylemin seri muhakeme usulü kapsamında olduğu kanaatine varması hâlinde talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda hüküm kuracak; aksi takdirde talebi reddederek soruşturmanın genel hükümlere göre sonuçlandırılması amacıyla dosyayı Cumhuriyet başsavcılığına gönderecektir.</p>

<p>23. Buna göre mahkemenin talepnameyi, seri muhakeme usulünün teklif yöntemi ve şüpheliye isnat olunan eylemin Kanun’da sayılan katalog suçlar içinde yer alıp almadığı hususlarıyla sınırlı olarak denetleyebileceği, bu konuda herhangi bir eksiklik tespit etmemesi hâlinde talepnamede belirlenen yaptırım doğrultusunda hüküm kuracağı anlaşılmaktadır. Kanun’un gerekçesinde de belirtildiği gibi mahkemenin talepnamede belirtilen yaptırımı değiştirme yetkisi bulunmamaktadır.</p>

<p>24. Kanun’un 250. maddesinin (14) numaralı fıkrasında ise Cumhuriyet savcısının talebi doğrultusunda mahkemece, kurulan hükme itiraz edilebileceği belirtilmiştir.</p>

<p><strong>B. İtirazın Gerekçesi</strong></p>

<p>25. Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kurallarla Cumhuriyet savcısına yaptırım belirleme, hapis cezasını seçenek yaptırımlara çevirme veya erteleme yetkisi tanınması ile hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve güvenlik tedbirlerine ilişkin hükümleri uygulama imkânı verilmesinin mahkemelere ait olan yargı yetkisinin savcılara devredilmesi anlamına geldiği, kurallarda mahkemenin talepnamede belirtilen yaptırım doğrultusunda hüküm kurmak zorunda bırakılması suretiyle savcılığın tespit ve değerlendirmesiyle bağımlı hâle getirildiği, bu durumun mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesine aykırılık oluşturacağı, yine kuralların mahkemenin maddi yönden davayı ele alma yetkisini sınırlandırdığı, deliller değerlendirilmeden verilen hükmün gerekçeden yoksun olacağı gibi itiraz mercii tarafından sınırlı yönden yapılan inceleme sonucunda kesin hüküm hâline gelen kararın da gerekçesiz olacağı belirtilerek kuralların Anayasa’nın 9., 36., 37., 38., 90., 138., 139., 140. ve 141. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu </strong></p>

<p><strong>1. Kanun’un 250. Maddesinin (9) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan</strong> <strong><i>“…talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda…”</i></strong> <strong>İbaresinin İncelenmesi</strong></p>

<p>26. İtiraz konusu kuralda Cumhuriyet savcısının talepname düzenleyerek görevli ve yetkili mahkemeye başvurması üzerine mahkemenin belli şartların gerçekleşmesi halinde <i>talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda</i> hüküm kurmasını, aksi takdirde talebi reddederek soruşturmanın genel hükümlere göre sonuçlandırılması amacıyla dosyayı Cumhuriyet başsavcılığına göndermesini öngörmektedir. Kural (1) numaralı fıkranın (a) bendinin (7) numaralı alt bendi yönünden incelenmiştir.</p>

<p>27. Anayasa’nın 9. maddesinde <i>“Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır”</i> denilmektedir. Yargı fonksiyonu, bir hukuki uyuşmazlığın tüm yönleriyle esastan çözümlenerek karara bağlanması ve bu kararın kesin hüküm niteliği taşımasıdır (AYM, E.2012/102, K.2012/207, 27/12/2012).</p>

<p>28. Anayasa’nın anılan maddesi kapsamında yargısal yetkinin bağımsız mahkemelerce kullanılmasıyla ceza muhakemesinin nihai amacı olan maddi gerçekliğe ulaşmak mümkündür. Bu kapsamda yeterli şüphe ile başlayan ceza muhakemesi sürecinde mahkemelere, herhangi bir kısıtlama olmadan vicdani kanaate göre maddi hakikati ortaya çıkarma ve kesin hükme ulaşma imkânının sağlanması yargı yetkisinin etkin bir şekilde kullanımı açısından oldukça önemlidir. Ceza muhakemesinde son aşamada suçu ve faili tespit etmek ve bireyselleştirme yapmak suretiyle ceza vermek faaliyetinin bağımsız ve tarafsız mahkemenin yargı yetkisi içinde değerlendirilmesi gerektiği açıktır.</p>

<p>29. Bu yönüyle yargı yetkisinin etkin kullanımı, bu yetkinin <i>karar verme</i> biçimindeki nihai faaliyetinin özgürce kullanılmasına bağlıdır. Bu nedenle hukuk devletinde hâkimin hakka ve hukuka bağlılığı sağlamasına engel olacak bir yönteme yer verilemeyeceği gibi aksine hâkime hukuksal gerçeği saptayabilmesi için geniş imkânlar tanınması gerekir (AYM, E.1990/40, K.1991/33, 1/10/1991).</p>

<p>30. Anayasa’nın 9. maddesinde, yargı yetkisinin Türk milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılacağı ifade edilirken hâkimlerin görevlerini, yürütme ve yasama organları dâhil her türlü kurum ve kişinin baskısından uzak, Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre yerine getirebilmelerini sağlamak için <i>bağımsız</i> olmaları kabul edilmiş; Anayasa’nın 138. ve 140. maddelerinde ise bu konuda anayasal güvenceler getirilmiştir.</p>

<p>31. Anayasa’nın 138. maddesinin birinci fıkrasında hâkimlerin görevlerinde bağımsız oldukları, Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verecekleri ifade edilmiştir. Buna göre hâkimlerin görevlerini her türlü baskı ve etkiden uzak, Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre yerine getirebilmeleri sağlanarak yargı yetkisini kullanmaları güvenceye kavuşturulmuştur (AYM, E.2002/100, K.2004/109, 21/9/2004).</p>

<p>32. Anayasa Mahkemesi Anayasa’nın<i> “Mahkemelerin bağımsızlığı”</i> başlıklı anılan maddesinin kurala bağladığı hâkim bağımsızlığının yalın bir biçimde yalnızca lafzıyla yorumlanmaması gerektiğini, hâkimlerin Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak <i>vicdani kanaatlerine</i> göre hüküm vermelerini engelleyen ya da yargı yetkisinin kullanılmasında emir, talimat, tavsiye veya telkin niteliğini taşıyan dolaylı-dolaysız her türlü düzenlemenin hâkim bağımsızlığı ilkesini zedelediğinin kabul edilmesi gerektiğini vurgulamıştır (AYM, E.1988/37, K.1989/36, 8/9/1989).</p>

<p>33. Anayasa’nın 140. maddesinin ikinci fıkrasında ise hâkimlerin mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre görev ifa edecekleri hükme bağlanmıştır. Bu hükmün anlam ve kapsamı, Anayasa’nın 138. maddesinde düzenlenen mahkemelerin bağımsızlığının anlam ve amacının belirlenmesiyle açıklık kazanacaktır.</p>

<p>34. Anayasa’nın 9. maddesinde mahkemelerin bağımsızlığının, 138. ve 140. maddelerinde de hâkimlerin görevlerinde bağımsız olduklarının öngörülmesi mahkemelerin bağımsızlığı ile hâkimlerin bağımsızlığı kavramlarının eş anlamlı olduğu izlenimini vermektedir. Mahkemelerin bağımsızlığı, yargının yasama ve yürütme organlarına karşı bağımsız yapısını, yetkilerini kullanmayı, görevlerini yerine getirmeyi açıklar. Hâkimlerin bağımsızlığı ise yasama ve yürütme organlarına bağlı olmadan Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vermelerini amaçlar. Mahkemelerin bağımsızlığıyla hâkimlerin bağımsızlığı birbirini tamamlayan, birbirinden ayrılması imkânsız ilkelerdir. Anayasa’nın mahkemelerin bağımsızlığını sağlamaya yönelik 138. maddesinde düzenlenen yasak ve yükümlülükler Anayasa’nın 140. maddesinin ikinci fıkrasında geçen bağımsızlığın anlamını açıklamaktadır (AYM, E.1988/32, K.1989/10, 28/2/1989). Bu yönüyle Anayasa’nın 9. maddesi ile 138. ve 140. maddeleri arasında bağlantı bulunmaktadır.</p>

<p>35. Anayasa’nın 9., 138. ve 140. maddeleri kanun koyucuya; hâkimin yargı yetkisini kullanarak maddi hakikate ulaşmasında gerekli tedbirleri almak ve bu yetkinin kullanımını kısıtlayan müdahalelerden kaçınması hususunda yükümlülük öngörmüştür. Bu açıdan kanun koyucunun mahkemenin yargı yetkisini kullanırken yani bağımsız olarak vicdani kanaatine göre hüküm verirken buna müdahale etmek suretiyle takdir yetkisini kaldırması ya da kısıtlaması, yargı yetkisinin kullanılmasına ve mahkemenin bağımsızlığına müdahale edilmesi sonucunu doğurur.</p>

<p>36. Öte yandan hâkimin maddi gerçeğe ulaşarak kesin hüküm niteliğinde <i>karar verme</i> yetkisinin tam olarak varlığından söz edilebilmesi bakılan davada gerekli olan tüm unsurların hâkimin vicdan süzgecinden geçirilmesi ile mümkündür. Davada sonuca ulaşmayı sağlayan olguların varlığını, hukuka uygunluğunu son evrede takdir edebilecek yegâne süje hâkimdir. Anayasa’nın 9., 138. ve 140. maddeleri, yargı yetkisinin mahkemelerce serbest, noksansız ve vicdani kanaate uygun olarak kullanılmasını zorunlu kılar. Buna göre hâkimlerin görevlerini bağımsızlık içinde yapmalarını, Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vermelerini engelleyen takdir yetkisini ortadan kaldıran ve bu suretle yargı yetkisinin kullanılmasını kısıtlayan düzenlemeler anılan hükümlere aykırılık sonucunu doğurur.</p>

<p>37. İtiraz konusu kurala göre nihai karar makamı olan mahkemenin Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenen talepnameyi belirli hususlar yönünden denetlediği, bu konuda eksiklik ya da kanuna aykırı bir durum tespit etmemesi hâlinde talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda hüküm kurmasının zorunlu olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>38. Ceza muhakemesi hukukunun temelini; iddia, savunma ve yargılamayı oluşturan süjelerin belli bir etkileşim süreci içinde gösterdikleri faaliyet sonunda mahkemece verilen ve maddi gerçekliği tespit eden bir hükmün verilmesi oluşturur. Esasen bu faaliyet, ceza adalet sistemlerinin konusunu oluşturmaktadır. Kuşkusuz kanun koyucunun -Anayasa’nın temel ilke ve kurallarına bağlı kalmak koşuluyla- soruşturma ve yargılamaya ilişkin olarak hangi sistemin uygulanacağının belirlenmesinde takdir yetkisi bulunmaktadır.</p>

<p>39. Seri muhakeme usulünde sürecin temel aşamalarından birisi olan talepnamenin düzenlenmesinden sonra mahkemenin işlevinin değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p>40. İtiraz konusu kuralın yer aldığı Kanun’un 250. maddesinin (9) numaralı fıkrasına göre, mahkemenin seri muhakeme usulündeki fonksiyonu iki unsurdan ibarettir. Bunlardan birincisi mahkemenin Cumhuriyet savcısı tarafından seri muhakeme usulünün uygulanmasının şüpheliye teklif edilip edilmediği, şüphelinin müdafi huzurunda bu teklifi kabul edip etmediği ve eylemin seri muhakeme usulü kapsamında kalıp kalmadığının denetlenmesidir. İkincisi ise bu konuda herhangi bir eksikliğin tespit edilmemesi hâlinde -ki aksi durumda dosya Cumhuriyet başsavcılığına iade edilecektir- talepnamede belirlenen yaptırım doğrultusunda hüküm kurmasıdır.</p>

<p>41. Mahkemenin süreç sonunda mahkûmiyet kararı vermek istemesi hâlinde cezanın miktarı, seçenek yaptırımlara çevirme, erteleme gibi cezanın bireyselleştirilmesinde herhangi bir yetkisinin bulunmaması ya da dosyada delilleri takdir etmek suretiyle ulaşacağı kanaate göre farklı bir hüküm (beraat, düşme, vb.) tesis etme imkânına sahip olmaması anlamına gelen <i>talepnamede belirlenen yaptırım doğrultusunda hüküm kurma zorunluluğunun</i> hukuka aykırılık iddialarının tüm yönleriyle esastan çözümlenerek kesin bir surette karara bağlanması olarak ifade edilen mahkemenin yargı yetkisinin kullanımı ile doğrudan ilgili olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>42. Kanun’un 250. maddesinin (4), (5), (6) ve (7) numaralı fıkralarında; şüphelinin aydınlatılmış onamıyla başlatılan seri muhakeme usulünde Cumhuriyet savcısına, suçluluğun tespiti, alt ve üst sınırlar içinde cezanın miktarının belirlenmesi, seçenek yaptırımlara çevirme, erteleme, hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve güvenlik tedbirlerine karar verme hususunda yetki tanındığı anlaşılmaktadır. Bu yönüyle Cumhuriyet savcısının yaptırım belirleme yetkisi aynı zamanda dosyadaki delilleri takdir ederek failin suçluluğunu tespit etme yönündeki takdir ve kanaatini de içermektedir.</p>

<p>43. Dolayısıyla itiraz konusu kuralda mahkemenin Cumhuriyet savcısı tarafından belirlenen yaptırım doğrultusunda hüküm kurmak zorunda bırakılması, savcının failin suçluluğunu tespit etme, ceza miktarını belirleme (seçenek yaptırıma çevirme, erteleme, hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve güvenlik tedbiri uygulama) gibi faaliyetlerini denetleme, gerektiğinde 5271 sayılı Kanun’un 223. maddesi kapsamında yeniden hüküm tesis etmek suretiyle yaptırıma müdahale etme imkânını ortadan kaldırdığı ve bu durumun mahkemenin yargı yetkisinin kısıtlanması sonucunu doğurduğu açıktır.</p>

<p>44. Bu açıklamalar çerçevesinde mahkemenin yalnızca Cumhuriyet savcısının talepnamede belirlediği yaptırımla bağlı kalarak dosyanın esasına yönelik değerlendirme yapma ve gerektiğinde müdahalede bulunma<i> </i>imkânına sahip olmaması, yargısal yetkinin kullanımıyla doğrudan ilgili olan hâkimin Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun vicdani kanaatine göre delilleri takdir ederek maddi gerçeğe ulaşma ve nihayetinde kesin hüküm verme faaliyetini sınırlamaktadır. Bu yönüyle kural, Anayasa’nın 9., 138. ve 140. maddelerinde düzenlenen yargı yetkisinin bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılması ve hâkimin vicdani kanaatine göre hüküm vermesi ilkelerine aykırıdır.</p>

<p>45. Öte yandan Anayasa’nın anılan maddelerinde düzenlenen yargı yetkisi ve mahkemelerin bağımsızlığı ilkesi ile 38. maddesinde düzenlenen masumiyet (suçsuzluk) karinesi arasında yakın bir ilgi bulunmaktadır. Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimsenin suçlu sayılamaması anlamına gelen masumiyet karinesine göre bir kimsenin suçluluğunun gerçek anlamda sübuta erdiğinin söylenebilmesi için serbest ve etkin olarak yargı yetkisini kullanan bağımsız bir mahkeme tarafından yürütülen ve adil yargılanma hakkı koşullarını sağlayan yargılamada yeterli şüphenin giderilmesi suretiyle maddi hakikate ulaşılarak verilen bir mahkeme hükmünden söz edilmesi gerektiği açıktır. Dolayısıyla bu şartlar sağlanmadan verilen mahkûmiyet kararı ile kişilerin suçlu ilan edilmesi Anayasa’nın 38. maddesi bağlamında masumiyet karinesini zedeleyecektir.</p>

<p>46. 5271 sayılı Kanun’un 2. maddesinde şüpheli, soruşturma evresinde suç şüphesi altında bulunan kişi; sanık ise kovuşturmanın başlamasından itibaren hüküm kesinleşinceye kadar suç şüphesi altında olan kişi olarak tanımlanmıştır. Ceza muhakemesi, suça konu fiilin işlenip işlenmediği, işlenmişse failin kim olduğu ve faille eylem arasındaki bağın ne olduğunun tereddüde yer bırakılmaksızın tespit edilerek eyleme uygun hangi yaptırımın uygulanacağı sorularının cevaplandığı ve bu surette maddi gerçekliğe ulaşmanın hedeflendiği bir süreçtir. Bu itibarla masumiyet karinesi gereğince maddi gerçekliğe ulaşana kadar yani suçu işlediği iddia edilen kişi hakkında verilen karar kesinleşinceye kadar kişinin şüphe altında olması yani suçlu olduğunun kabul edilmemesi ve buna uygun davranılması asıldır.</p>

<p>47. Anayasa’nın 36. maddesinde ise herkesin iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmektedir. Anılan maddede yapılan değişikliğin gerekçesinde, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınan adil yargılama hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin (2) numaralı fıkrasında, kendisine bir suç isnat edilen herkesin suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılacağı düzenlenmiştir. Bu itibarla masumiyet karinesi, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının bir unsuru olmakla beraber Anayasa’nın suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimsenin suçlu sayılamayacağına dair 38. maddesinin dördüncü fıkrasında ayrıca düzenlenmiştir (<i>Adem Hüseyinoğlu,</i> B. No: 2014/3954, 15/2/2017, § 33).</p>

<p>48. Anayasa’nın 38. maddesinin gerekçesinde <i>suçsuzluk karinesi</i> şu şekilde açıklanmıştır: “<i>Sanığın, kesin mahkûmiyet hükmüne kadar suçsuz sayılması demek, kendisinin, suçsuzluğunu ispat mükellefiyetinde olmadığı; ‘beyyine külfeti’nin iddiacıya ait bulunduğu demektir. Bu karine, iddiacının, suç iddiasını ‘makûl şüpheye yer bırakmayacak şekilde’ ispat etmesiyle ‘çürütülmüş’ olacak ve bu halde de mahkeme mahkûmiyet hükmünü verecek; aksi takdirde beraat kararı alacaktır</i>.”</p>

<p>49. Masumiyet karinesi hiçbir şart altında sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak, vazgeçilmez evrensel bir temel haktır. Masumiyet karinesi sonuçları ile birlikte değerlendirildiğinde gerekli ölçütlere dikkat edilmeden yapılan uygulamaların (örneğin suçsuz bir kişinin cezalandırılması hâlinde) toplumun ceza adalet anlayışı üzerinde çok ciddi sonuçlar doğuracağı açıktır. Dolayısıyla masumiyet karinesi, bu karineden faydalanacak olan kişinin (şüpheli/sanık) iradesinden (suçun ikrarı vb.) dahi bağımsız olarak herkesçe uyulması gereken zorunlu çekirdek hak niteliğindedir. Nitekim olağanüstü durumlarda temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması rejimini düzenleyen Anayasa’nın 15. maddesinde masumiyet karinesi; savaş, seferberlik ve olağanüstü hâllerde dahi madde gerekçesinde ifade edildiği üzere <i>“…hiçbir sebep ve surette durdurulamayacak, ihlal edilemeyecek hak yahut hürriyetler…”</i> arasında sayılmıştır. Buna göre olağanüstü durumlarda dahi masumiyet karinesi geçerliliğini koruyacaktır.</p>

<p>50. Hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan masumiyet karinesi, kişinin suç işlediğine dair kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu olarak kabul edilmemesini güvence altına almaktadır. Bunun sonucu kişinin masumiyeti asıl olduğundan suçluluğu ispat külfeti iddia makamına ait olup kimseye suçsuzluğunu ispat mükellefiyeti yüklenemez. Ayrıca hiç kimse, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar yargılama makamları ve kamu otoriteleri tarafından suçlu olarak nitelendirilemez ve suçlu muamelesine tabi tutulamaz (<i>S.M</i>.[GK] B. No. 2016/6038, 20/6/2019 § 41; <i>Kürşat Eyol,</i> B. No: 2012/665, 13/6/2013, § 26).</p>

<p>51. Bu çerçevede masumiyet karinesi -kural olarak- hakkında bir suç isnadı bulunan ve henüz mahkûmiyet kararı verilmemiş kişileri kapsayan bir ilkedir. Suç isnadı kesin hükümle mahkûmiyete dönüşen kişiler açısından ise artık <i>hakkında suç isnadı olan kişi</i> statüsünde olmadıkları için masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddiasının geçerli bir dayanağı kalmayacaktır (<i>Uğur Ayyıldız</i>, B. No: 2012/574, 6/2/2014, § 76).</p>

<p>52. Masumiyet karinesi uyarınca, bir kişinin suçlu olarak ilan edilip yaptırıma maruz bırakılabilmesi için suça konu eylemi işlediğine dair hakkındaki her türlü şüphenin yenilmesi gerekmektedir. Aksi hâlde kişi şüpheden yararlanacak ve cezalandırma yoluna gidilemeyecektir. Başka bir ifadeyle bir kişi hakkında suçu işlediğine yönelik kesin bir kanaat oluşmadığı durumlarda bu şüphe hâli mahkeme tarafından sanık lehine yorumlanarak sanığın suçluluğuna hükmedilemeyecektir. Esasen ceza yargılamasındaki maddi gerçeğe ulaşma hedefi ile masumiyet karinesinden beklenen amaç örtüşmektedir.</p>

<p>53. Bu açıdan yeterli şüphe ile başlayan ceza muhakemesi sürecinde şüphenin yenilmesi, Anayasa’nın 9., 138. ve 140. maddeleri çerçevesinde yargı yetkisini kullanan bağımsız bir mahkeme tarafından delillerin serbestçe tartışılarak vicdani kanaate göre karar verilmesiyle mümkündür. Bu yönüyle mahkemenin suçun fail tarafından işlendiğine yönelik en ufak bir kuşku kalmadan maddi gerçeğe ulaşması ve kesin mahkûmiyet hükmü kurması masumiyet karinesinin bir gereğidir. Bu şartlar sağlanmadan kişinin suçlu ilan edilmesi masumiyet karinesini zedeler.</p>

<p>54. Yukarıdaki tespitler ışığında itiraz konusu kural kapsamında <i>talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda hüküm kurma </i>zorunluluğu<i> </i>getirilmek suretiyle Anayasa’nın 9., 138. ve 140. maddelerine aykırı olarak yetkisi kısıtlanan (bkz. §§ 43, 44) mahkeme tarafından verilen karara göre bir kimsenin gerçek anlamda suçluluğunun sübuta erdiği ileri sürülemez. Başka bir ifadeyle itiraz konusu kuralda yer alan <i>“…talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda…”</i> ibaresiyle mahkemenin özellikle vicdani kanaat çerçevesinde suçun sübutuna yönelik değerlendirme yapma yetkisinin kısıtlanması, yargılamada yeterli şüphenin giderilerek maddi gerçeğe ulaşma imkânını ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla seri muhakeme usulünde mahkemece <i>talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda</i> verilen karar nedeniyle suçluluğu hükmen sabit olmadan bir kişinin suçlu sayılması sonucu ortaya çıkabilir. Bu açıdan kuralda yer alan <i>“…talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda…”</i> ibaresi masumiyet karinesini de zedeleyecek niteliktedir.</p>

<p>55. Açıklanan nedenlerle kuralda yer alan <i>“…talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda…”</i> ibaresi Anayasa’nın 9., 38., 138. ve 140. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.</p>

<p>Kuralın Anayasa’nın 36. maddesine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 9., 38., 138. ve 140. maddeleri yönünden yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 36. maddesi yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p>Kuralın Anayasa’nın 37., 90., 139. ve 141. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.</p>

<p><strong>2. Kanun’un 250. Maddesinin (4), (5), (6) ve (7) Numaralı Fıkraları ile (9) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinin “…<i>talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda</i>…” İbaresi Dışında Kalan Kısmının İncelenmesi </strong></p>

<p>56. İtiraz konusu kurallarda Cumhuriyet savcısının, şüphelinin aydınlatılmış onamıyla başlattığı seri muhakeme usulünde, 5237 sayılı Kanun’un 61. maddesinin (1) numaralı fıkrasında belirtilen hususları gözönünde bulundurarak suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında tespit edeceği temel cezadan yarı oranında indirim uygulamak suretiyle yaptırım belirleme ve tespit edilen hapis cezasını, şartları bulunması hâlinde 5237 sayılı Kanun’un 50. maddesine göre seçenek yaptırımlara çevirme veya 51. maddesi uyarınca erteleme yetkisi düzenlenmiştir. Yine kurallar kapsamında Cumhuriyet savcısının belirlediği yaptırımlar hakkında şartları bulunması hâlinde 5271 sayılı Kanun’un 231. maddesinde düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılması ile 5237 sayılı Kanun’un 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbirlerine ilişkin hükümlerin uygulanabileceği hükme bağlanmıştır. Ayrıca kurallarda Cumhuriyet savcısının talepname düzenleyerek görevli ve yetkili mahkemeye başvurması üzerine mahkemenin, şüpheliyi müdafi huzurunda dinledikten sonra seri muhakeme usulünün uygulanmasının şüpheliye Cumhuriyet savcısı tarafından teklif edilmesi ve şüphelinin bu teklifi müdafi huzurunda kabul etmesi biçimindeki şartların gerçekleştiği ve eylemin seri muhakeme usulü kapsamında kaldığı kanaatine varması hâlinde hüküm kurması, aksi takdirde talebi reddederek soruşturmanın genel hükümlere göre sonuçlandırılması amacıyla dosyayı Cumhuriyet başsavcılığına göndermesi öngörülmektedir. Kurallar (1) numaralı fıkranın (a) bendinin (7) numaralı alt bendi yönünden incelenmiştir.</p>

<p>57. Ceza muhakemesi sisteminde alternatif çözüm yolu olarak öngörülen seri muhakeme usulünde sürecin iddia makamı ve şüphelinin anlaşmasına bağlı olarak başlaması ve yürütülmesi nedeniyle Cumhuriyet savcısının mahkeme evresine kadar şüpheliye teklif edilecek yaptırımı belirlemesi, şartları varsa seçenek yaptırımlara çevirme, erteleme, hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve güvenlik tedbirlerine ilişkin hükümleri uygulaması, <i>etkili bir yargısal denetimin bulunması şartıyla</i> Anayasa’nın 9., 38., 138. ve 140. maddeleri kapsamındaki yargı yetkisinin münhasıran bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılması ve mahkemelerin bağımsızlığı ilkeleri ile masumiyet karinesine aykırılık oluşturmaz.</p>

<p>58. 5271 sayılı Kanun’un 250. maddesinin (9) numaralı fıkrasının birinci cümlesinin Anayasa’ya uygunluk denetimi ile ilgili yapılan değerlendirmede, kuralda geçen <i>“…taleple belirlenen yaptırım doğrultusunda…”</i> ibaresi, seri muhakeme usulünde mahkemenin, Cumhuriyet savcısının şüpheli hakkında belirlediği yaptırıma müdahale etmesi de dahil olmak üzere yargı yetkisini kısıtladığı gerekçesiyle Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmiştir. Söz konusu iptal kararının sonucuna göre, mahkemenin, seri muhakeme usulünde Cumhuriyet savcısının tüm faaliyetlerini değerlendirme ve gerekirse bunlara müdahale etme imkanına sahip olacağı açıktır. Dolayısıyla seri muhakeme usulünde Cumhuriyet savcısının suçluluğu tespit ve yaptırım belirleme hususundaki yetkisinin etkin bir yargısal denetime tabi olması sağlandıktan sonra kuralların Anayasa’nın 9., 38., 138. ve 140. maddeleri kapsamındaki yargı yetkisinin münhasıran bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılması ve mahkemelerin bağımsızlığı ilkeleri ile masumiyet karinesine aykırı bir yönü bulunmamaktadır.</p>

<p>59. Açıklanan nedenlerle kurallar Anayasa’nın 9., 38., 138. ve 140. maddelerine aykırı değildir. İptal taleplerinin reddi gerekir.</p>

<p>Hasan Tahsin GÖKCAN (9) numaralı fıkranın birinci cümlesinin “…<i>talepte belirlenen yaptırımlar doğrultusunda…</i>” ibaresi dışında kalan kısmı yönünden bu görüşe katılmamıştır.</p>

<p>Kuralların Anayasa’nın 36. maddesine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 9., 38., 138. ve 140. maddeleri yönünden yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 36. maddesi yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p>Kuralların Anayasa’nın 37., 90., 139. ve 141.maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.</p>

<p><strong>IV. HÜKÜM</strong></p>

<p>4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 17/10/2019 tarihli ve 7188 sayılı Kanun’un 23. maddesiyle başlığı ile birlikte yeniden düzenlenen 250. maddesinin;</p>

<p><strong>A.</strong> (4), (5), (6) ve (7) numaralı fıkralarının (1) numaralı fıkranın (a) bendinin (7) numaralı alt bendi yönünden Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve itirazın REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p><strong>B. </strong>(9) numaralı fıkrasının;</p>

<p><strong>a.</strong> Birinci cümlesinde yer alan <i>“…talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda…”</i> ibaresinin (1) numaralı fıkranın (a) bendinin (7) numaralı alt bendi yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p><strong>b.</strong> Birinci cümlesinin kalan kısmının (1) numaralı fıkranın (a) bendinin (7) numaralı alt bendi yönünden Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE, Hasan Tahsin GÖKCAN’ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,</p>

<p>31/3/2021 tarihinde karar verildi.</p>

<p>Başkan</p>

<p>Zühtü ARSLAN</p>

<p>Başkanvekili</p>

<p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>

<p>Başkanvekili</p>

<p>Kadir ÖZKAYA</p>

<p>Üye</p>

<p>Engin YILDIRIM</p>

<p>Üye</p>

<p>Hicabi DURSUN</p>

<p>Üye</p>

<p>Celal Mümtaz AKINCI</p>

<p>Üye</p>

<p>Muammer TOPAL</p>

<p>Üye</p>

<p>M. Emin KUZ</p>

<p>Üye</p>

<p>Rıdvan GÜLEÇ</p>

<p>Üye</p>

<p>Recai AKYEL</p>

<p>Üye</p>

<p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Üye</p>

<p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>

<p>Üye</p>

<p>Selahaddin MENTEŞ</p>

<p>Üye</p>

<p>Basri BAĞCI</p>

<p>Üye</p>

<p>İrfan FİDAN</p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p><strong>A. Genel Olarak Seri Usul ve Karşılaştırmalı Hukuktaki Uygulamalar</strong></p>

<p>1. 5271 sayılı CMK’nın 250. maddesinin başlığıyla birlikte değiştiren 7188 sayılı Kanunun 23. maddesiyle soruşturma evresinde uygulanmak üzere seri muhakeme usulü getirilmiştir. Madde gerekçesinde bazı ülkelerde uygulanan bu kurumun nispeten önemi az suçlarla ilgili olarak hakkında soruşturma yürütülen şüphelinin kabulüyle ceza indirimi öngörülen basit usulün uygulanabileceği belirtilmektedir. Gerekçede ayrıca karşılaştırmalı hukukta bu usulün “süjeler arasında anlaşma” veya “suçluluğun ön kabulü üzerine duruşma” adlarıyla düzenlendiği ifade edilmektedir.</p>

<p>2. Ceza yargılamasında ceza adaleti sisteminin uzun, meşakkatli ve tarafları, hatta yargı sistemini yıpratan yargılama sürecinin sakıncalarını ortadan kaldırmak amacıyla hukuk sistemlerinde basitleştirilmiş usullerin öngörülmesi yöntemi benimsenebilmektedir. Karşılaştırmalı hukukta benimsenen bu yöntemlerde adil yargılamaya ilişkin kimi güvencelerden feragat edilmekte ise de ceza yargılamasına ilişkin bazı temel esaslara yer verilmektedir. 7188 sayılı Kanununun seri usulü düzenleyen maddesine ilişkin gerekçede Avrupa ülkelerinden Almanya, Fransa ve İtalya uygulamalarından örnekler verilmiş ve temel esasları alınarak düzenlemenin yapıldığı ifade edilmiştir. Bu nedenle söz konusu ülkelerin hukuk sistemlerindeki düzenlemeler ile CMK’nın 250. maddesindeki düzenleme arasında fark olup olmadığının belirlenmesinde yarar bulunmaktadır.</p>

<p>3. Almanya Ceza Muhakemesi Kanununun 257/c maddesinde “Mahkeme ve Mahkeme Süjeleri Arasında Anlaşma” başlığı altında 2009 yılında yapılan düzenlemeyle getirilen usulde sanığın ikrarına bağlı olarak mahkemenin makul bir ceza indirimi yapması söz konusudur. Kural Alman Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmiş, Mahkeme bu kuralı masumiyet karinesi, mahkemelerin tarafsızlığı, hukukun üstünlüğü ilkesi, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ilkesi ve adil yargılanma hakkı yönleriyle incelemiştir. Alman AYM yaptığı incelemede bu usulün mahkemenin re’sen soruşturma ve maddi gerçeği araştırma ilkesini ortadan kaldırmadığını, mahkeme ile sanık arasında ceza miktarı üzerinden yapılan pazarlığın hiçbir zaman mahkemenin vereceği kararın temelini oluşturmadığını, davanın hukuki değerlendirmesinin hakim tarafından usul kuralları kapsamında yapıldığı, cezanın orantılılığı ve uzlaşmanın şeffaf kurallara bağlı olması nedenleriyle iptal istemini reddetmiştir. (Federal AYM 19 Mart 2013, BvR 2628/10, par. 65-66).</p>

<p>4. İtalyan CMK 444. maddesinde uygulanan dava pazarlığı denilen uygulama da İtalyan AYM tarafından denetlenmiştir. AYM’nin ilk kararında Anayasanın 101/2. maddesi yönünden inceleme yapılmış ve bu usulü uygulayan hakimin İt.CMK’nın 444/2. maddesi kapsamında gerçeği araştırma ve kendi kanaatına dayanarak mahkumiyet kanaatına varması gerektiğine, yine aynı değerlendirme ile beraat kararı da verebileceğine, dolayısıyla bu usulün sanığın suçluluğunu tespit yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığını değerlendirmiştir. Mahkeme kuralı ayrıca cezanın anayasaya uygunluğu (İt. AY. M. 27/3) ve ölçülülük ilkesi yönünden de incelemiş ve usulü uygulayan hakimin talep edilen cezayı orantısız bulması durumunda reddedebileceğine değinerek iptal talebini reddetmiştir. (İt. AYM 2.7.1990 ve 2.6.1991 tarihli kararlar)</p>

<p>5. Fransa’da Ceza Muhakemesi Kanununun 495. maddesine 2004 yılında eklenen 7-16. Paragraflar ile pazarlık usulü kabul edilmiştir. Savcı ile sanık avukatı arasında yapılan itiraf pazarlığının sanık tarafından kabulü durumunda sanık mahkeme huzuruna çıkarılmaktadır. Mahkeme sanık ve müşteki tarafları avukatlarıyla birlikte dinledikten, maddi gerçeği ve delilleri inceledikten sonra uygun bulursa savcının ceza teklifini kabul etmektedir. Mahkeme uygun bulmadığında genel usul hükümleri uygulanmaktadır. Bu usulün uygulanmasında mahkeme, savcının nitelemesiyle bağlı kalmaksızın suç niteliğini inceleme, sübutu değerlendirme ve teklifin sanık tarafından sonuçlarını bilerek ve baskı altında olmadan kabul edip etmediğini inceleme yetkilerini haizdir (karşılaştırmalı hukuk için bkz. Hakan Kızılarslan, 7188 Sayılı Kanunla Ceza Muhakemesi Hukukuna Getirilen Seri Muhakeme ve Basit Muhakeme Usulleri, BAU HFD C.14, S. 183-184, 2019, s. 1886 vd.) Görüldüğü üzere Fransa’daki düzenleme uyarınca mahkemeler; isnat edilen olayların gerçekliğini, hukuki sonuçlarını, teklif edilen cezanın gerekçelerini irdeleme ve ulaştığı sonuca göre karar verme yetkisine sahiptir.</p>

<p><strong>B. Kanundaki Şekliyle Seri Muhakeme Usulü, Kapsamı ve Niteliği</strong></p>

<p>6. Kanunda bu usul basitleştirilmiş özel bir yargılama usulü <i>gibi</i> düzenlenmiştir. Fakat <i>gibi</i> diyorum, çünkü <i>yargılama usulü</i> olduğu tartışmalıdır. Sistemin ilk aşaması; şüphelinin, basit usul önerisini kabul etmesi üzerine C. Savcısının yüzde elli indirimli yaptırımı belirleyip, talepname ile seri usulün uygulanmasını Mahkemeden talep etmesi ile tamamlanmaktadır. İkinci aşama ise mahkemedeki değerlendirme aşamasıdır. Düzenlemede mahkemenin yetkisi sınırlandırılmıştır. Mahkeme iki hususu denetleyebilmektedir. Talebin kabul edilebilmesi için ilkin şüpheliyi müdafisi hazır olduğu halde dinleyip, seri usulün şüpheliye müdafi huzurunda teklif edildiğini ve şüphelinin de özgür iradesiyle hukuki sonuçlarını anlayarak kabul ettiğin tespit etmelidir. İkinci olarak mahkemenin, şüpheliye isnat edilen eylemin seri usul kapsamında olduğunu tespit etmesi gerekmektedir. Bu iki yasal şartın gerçekleştiğini belirleyen mahkemenin, C. Savcısı tarafından kurulan hükmü kabul etmekten başka bir yetkisi bulunmamaktadır. Mahkeme yalnızca, şüphelinin iradesinin geçerliğine ilişkin koşulda veya suçun seri usul kapsamında olmadığı takdirde talebi ret edebilmektedir.</p>

<p>7. Öncelikle, seri usulün niteliği gereği klasik ceza yargılamasındaki gibi bir delil ikamesi ve sonuç çıkarma yöntemlerini kapsamasının beklenmediği söylenebilir. Aksi takdirde genel usulden bir farkı kalmayacaktır. Fakat şu ifade edilmelidir ki çelişmeli yargılama ilkesinin uygulanmadığı bir muhakeme usulünde ortaya çıkan sonuca ceza mahkemelerinin kesin hükümleriyle aynı hukuki sonucun bağlanması, hukuken büyük sorunlar içermektedir. Kanundaki bu usule göre mahkemenin görevi noterlik işlevinden ibaret kalmaktadır. Karşılaştırmalı hukukta görülen örneklerinde olduğu gibi mahkemenin, dosyada mevcut deliller kapsamında sübutu değerlendirme veya isnat edilen eylemin kanunda suç olarak tanımlanmadığını belirleyebilme ya da savcının talepnamesinde kurulan hükümde yer alan cezanın bireyselleştirilmesi uygulamasını uygun görmediği durumda değiştirebilme gibi hiçbir yetkiye sahip bulunmadığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>8. Bu şekliyle seri muhakeme usulünde savcı tarafından hükmü kurulan ceza kararı, denetleme ve değiştirme yetkisi bulunmayan hakim tarafından onaylanmasıyla adli sicil kaydına işlenen ve infaz edilen bir ceza mahkemesi kararına dönüşebilmektedir. Mahkemenin, mevcut delillere göre yargılanması halinde daha ağır bir ceza ile karşılaşacağı düşüncesi altında basit usul teklifini kabul eden şüphelinin suçu işlemediğine veya işlemiş olmakla birlikte eylemin aslında suç oluşturmadığına ilişkin kanaati üzerine talepnamenin reddi yetkisinin bulunmadığı görülmektedir. Aksi akademik olarak yorumlanabilirse dahi kuralda bu hususun belirsiz olduğu açıktır. Bu yönüyle kuralın suç ve cezaların kanuniliği ilkesine (AY m. 38/1-3) aykırı olduğu söylenmelidir. Mahkeme savcının kurduğu yaptırım kararının uygunluğu-orantılılığı konusunda da yetkisizdir. Bilindiği üzere orantılılık ilkesi kusur ilkesiyle de bağlantılıdır. Gerek Anayasanın gerek 38. maddesinde yer alan cezaların şahsiliği ilkesinde mündemiç bulunan gerekse hukuk devletinin adalet ve hakkaniyet ilkelerinin bir gereği olan kusur ilkesi, yaptırımın da fiille orantılı olmasını gerektirmektedir. Öte yandan yine talepnameye konu olayın maddi gerçekle bağdaşmadığı halde mahkemenin talepnameyi ret yetkisinin bulunmaması ve savcı tarafından kurulan yaptırım kararını onaylamakla yükümlü olması karşısında, bu koşullarda kesinleşerek infaz edilen bir ceza mahkumiyeti kararı Anayasanın 38. maddesinde düzenlenen masumiyet karinesi güvencesine de aykırılık oluşturur durumdadır.</p>

<p><strong>C. Ceza Muhakemesi Kanununun 250. Maddesinin 9. Fıkrasının İptal Edilmeyen Kısmına İlişkin Değerlendirmeler</strong></p>

<p>9. Anılan 9. fıkra şöyledir: “<i>Mahkeme, şüpheliyi müdafii huzurunda dinledikten sonra üçüncü fıkradaki şartların gerçekleştiği ve eylemin seri muhakeme usulü kapsamında olduğu kanaatine varırsa <u>talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda</u> hüküm kurar; aksi takdirde talebi reddeder ve soruşturmanın genel hükümlere göre sonuçlandırılması amacıyla dosyayı Cumhuriyet başsavcılığına gönderir. Mazeretsiz olarak mahkemeye gelmeyen şüpheli, bu usulden vazgeçmiş sayılır.”</i></p>

<p>10. Mahkememiz çoğunluğunca fıkrada yer alan “<i>talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda</i>” ibaresinin iptaline karar verilmiştir. İptal gerekçesinde belirtildiği üzere savcının kurduğu hükmün onayından ibaret kalan seri usul uygulaması ceza uyuşmazlığının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından vicdani kanaate göre maddi gerçeği tespitle karar vermeyi güvence altına alan Anayasanın 9., 138. ve 140. maddeleri ile 38. maddesinde yer alan masumiyet karinesine aykırıdır (bkz. par. 44, 53-54, 58). Çoğunluk gerekçesinde ifade edilen, söz konusu ibarenin iptali ile kuralın anayasaya aykırılığının ortadan kalkacağına ilişkin görüşe katılmamaktayım.</p>

<p>11. 250. maddenin 3. ila 8. fıkraları gereği oluşturulan C. Savcısının talepnamesinin kapsamı dikkate alındığında ve iptal edilen ibare 9. fıkradan çıkartıldığında mahkeme yine; şüpheliyi müdafii huzurunda dinleyip, 3. fıkradaki şartların gerçekleştiği ve eylemin seri muhakeme usulü kapsamında olduğu kanaatına vardığında hükmü kuracak, aksi takdirde talebi reddedecektir. İptal edilen kısımda yer alan, talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda hüküm kurma ibaresi kalktığı için mahkemenin farklı hüküm kurabileceği söylenebilir. Belki bu anlamda C. Savcısının belirlediği yaptırımı değiştirebileceği de savunulabilir. Fakat bu haliyle dahi 9. fıkra uyarınca mahkemenin denetleyebileceği hususlar iki konuyla sınırlıdır. Maddenin bütünlüğü açısından bakıldığında mahkemenin; 3. fıkradaki şartların gerçekleşmesi ve eylemin seri muhakeme usulü kapsamında olup olmadığını denetlemekten başka bir yetkisi bulunmamaktadır. Düşüncemize göre iptal edilen ibareye rağmen mahkemenin denetleyemediği hususlara dair hüküm kurması mümkün değildir. Hatta aksini yorumlayanlar bakımından, iptal ile birlikte mahkemenin kuracağı hükmün kapsamına dair yeni bir tartışma alanı çıkmış ve belirsizlik oluşmuştur. Şu halde yukarıda seri muhakeme usulünün anayasaya aykırı olduğuna dair ileri sürülen temel gerekçeler 9. fıkranın kalan kısmı için de geçerlidir. Bu nedenle iptalden sonra yapılabilecek yasa değişikliğinde belirtilen hususların dikkate alınması yerinde olacaktır.</p>

<p>Sonuç olarak incelenen kuralda basit muhakeme usulünü Anayasaya aykırı kılan hususlar 9. fıkradaki ibarenin iptaliyle giderilemediğinden, fıkranın tümüyle iptal edilmesi gerektiği görüşündeyim.</p>

<p></p>

<p>Başkanvekili</p>

<p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/seri-muhakeme-usulunde-mahkemenin-talepnamede-belirlenen-yaptirim-dogrultusunda-karar</guid>
      <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 15:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/aymaasasf.jpg" type="image/jpeg" length="32320"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Alacaklıdan Kaçmak İçin Devredilen Tapu Geri Alınabilir mi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/alacaklidan-kacmak-icin-devredilen-tapu-geri-alinabilir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/alacaklidan-kacmak-icin-devredilen-tapu-geri-alinabilir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/alacaklidan-kacmak-icin-devredilen-tapu-geri-alinabilir-mi</guid>
      <pubDate>Wed, 16 Sep 2026 13:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/n5XxfI7M_tw/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="90922"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanmada Devam Eden Kredi Borcu Mal Paylaşımına Etki Eder mi?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmada-devam-eden-kredi-borcu-mal-paylasimina-etki-eder-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanmada-devam-eden-kredi-borcu-mal-paylasimina-etki-eder-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmada-devam-eden-kredi-borcu-mal-paylasimina-etki-eder-mi</guid>
      <pubDate>Tue, 15 Sep 2026 15:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/AqX-OBTJ_ws/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="50717"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Deneme Süreli Çalışan İşçi İhbar Tazminatı Alabilir mi?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/deneme-sureli-calisan-isci-ihbar-tazminati-alabilir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/deneme-sureli-calisan-isci-ihbar-tazminati-alabilir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/deneme-sureli-calisan-isci-ihbar-tazminati-alabilir-mi</guid>
      <pubDate>Sun, 13 Sep 2026 18:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/ul4Hwub_Qn0/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="98311"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Çocuğunuz Yoksa Mirasınız Kime Kalır]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/cocugunuz-yoksa-mirasiniz-kime-kalir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/cocugunuz-yoksa-mirasiniz-kime-kalir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/cocugunuz-yoksa-mirasiniz-kime-kalir</guid>
      <pubDate>Fri, 11 Sep 2026 17:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/U6-DhcVisf8/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="71409"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hisseli Tapuda Hissedarların Onayı /İzni Olmadan Satış Yapılabilir mi?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/hisseli-tapuda-hissedarlarin-onayi-izni-olmadan-satis-yapilabilir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/hisseli-tapuda-hissedarlarin-onayi-izni-olmadan-satis-yapilabilir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Av. Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/hisseli-tapuda-hissedarlarin-onayi-izni-olmadan-satis-yapilabilir-mi</guid>
      <pubDate>Wed, 09 Sep 2026 14:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/jHC5NaOXSJQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="82485"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kıdem Tazminatı Taksitle Ödenebilir mi? Peşin Ödenmesi Zorunlu mudur?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/kidem-tazminati-taksitle-odenebilir-mi-pesin-odenmesi-zorunlu-mudur</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/kidem-tazminati-taksitle-odenebilir-mi-pesin-odenmesi-zorunlu-mudur" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Av. Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/kidem-tazminati-taksitle-odenebilir-mi-pesin-odenmesi-zorunlu-mudur</guid>
      <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 23:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/pJ93J0IJ1zw/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="96572"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şikayetimden Vazgeçersem Dava Tamamen Düşermi, Kapanır mı?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/sikayetimden-vazgecersem-dava-tamamen-dusermi-kapanir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/sikayetimden-vazgecersem-dava-tamamen-dusermi-kapanir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Av. Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/sikayetimden-vazgecersem-dava-tamamen-dusermi-kapanir-mi</guid>
      <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 19:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/i9oejTh-8xo/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="91778"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İşçi raporluyken işten çıkarılabilir mi? Hastalık raporu iş güvencesi sağlar mı?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/isci-raporluyken-isten-cikarilabilir-mi-hastalik-raporu-is-guvencesi-saglar-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/isci-raporluyken-isten-cikarilabilir-mi-hastalik-raporu-is-guvencesi-saglar-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Av. Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/isci-raporluyken-isten-cikarilabilir-mi-hastalik-raporu-is-guvencesi-saglar-mi</guid>
      <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 13:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/LkmJQI88QaE/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="24321"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Karşılıklı Hakaret ve Küfürde Kim Ceza Alır?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/karsilikli-hakaret-ve-kufurde-kim-ceza-alir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/karsilikli-hakaret-ve-kufurde-kim-ceza-alir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/karsilikli-hakaret-ve-kufurde-kim-ceza-alir</guid>
      <pubDate>Fri, 04 Sep 2026 11:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/IgAapwh3SDg/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="64028"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;

Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="28567"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="16328"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>

<p></p>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="30090"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="87604"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="41850"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="92515"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="91824"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="70372"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="77808"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="94200"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
