<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Mon, 08 Jun 2026 11:45:13 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İş Yerlerinde Güvenlik Kamerası Sistemi Kullanımında Dikkat Edilecek Hususlara Dair Kamuoyu Duyurusu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/is-yerlerinde-guvenlik-kamerasi-sistemi-kullaniminda-dikkat-edilecek-hususlara-dair-kamuoyu-duyurusu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/is-yerlerinde-guvenlik-kamerasi-sistemi-kullaniminda-dikkat-edilecek-hususlara-dair-kamuoyu-duyurusu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h2><strong>Kişisel Verileri Koruma Kurumu</strong></h2>

<h2><strong>İş Yerlerinde Güvenlik Kamerası Sistemi Kullanımında Dikkat Edilecek Hususlara Dair Kamuoyu Duyurusu</strong></h2>

<p>İş yerlerinde güvenlik kameralarının; iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması, iş kazalarının önlenmesi, çalışma koşullarının ve çalışanların performansının denetlenmesi veya iş yeri güvenliğinin sağlanması, suçun önlenmesi ve tespitine yardımcı olunması gibi çeşitli amaçlarla yoğun kullanım alanı bulunmaktadır. Nitekim son zamanlarda iş yerlerinde kamera sistemlerinin hukuka aykırı olarak veya amacı dışında kullanıldığına dair Kurumumuza çok sayıda şikâyet ve ihbar iletilmiştir.</p>

<p>İş yerlerinde yer alan güvenlik kameralarının, belirlenen amaç dışında ve ölçüsüz bir şekilde kullanımı bireylerin özel hayatın gizliliği hakkına müdahale edebilmekte ve kişisel verilerin hukuka aykırı olarak işlenmesine neden olabilmektedir. Bu çerçevede, iş yerlerinde güvenlik kameraları vasıtasıyla gerçekleştirilen kişisel veri işleme faaliyetlerinin hukuka uygun şekilde uygulanması hususunda kamuoyunun ve sektörün bilgilendirilmesine ihtiyaç duyulmuştur.</p>

<p>6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun (6698 sayılı Kanun) temel amacı, kişisel verilerin işlenmesinde başta özel hayatın gizliliği olmak üzere kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumaktır. Güvenlik kameraları ile kişilerin iş yerinde görüntü kaydının alınması şeklinde gerçekleşen işlem açıkça bir kişisel veri işleme faaliyetidir. Bu işleme faaliyetinin 6698 sayılı Kanun uyarınca hukuki bir dayanağının bulunması ve Kanun kapsamında öngörülen yükümlülüklere ve sair mevzuat hükümlerine uygun bir işleme faaliyetinde bulunulması gerekmektedir.</p>

<p>6698 sayılı Kanun’un 5’inci maddesinde kişisel verilerin işlenme şartlarına yer verilmiş olup; bu maddenin birinci fıkrasında, kişisel verilerin ilgili kişinin açık rızası olmaksızın işlenemeyeceği; ikinci fıkrasında belirtilen şartlardan <i>(-Kanunlarda açıkça öngörülmesi, -Fiili imkânsızlık nedeniyle rızasını</i> <i>açıklayamayacak durumda bulunan veya rızasına hukuki geçerlilik tanınmayan kişinin kendisinin ya da</i> <i>bir başkasının hayatı veya beden bütünlüğünün korunması için zorunlu olması, -Bir sözleşmenin</i> <i>kurulması veya ifasıyla doğrudan doğruya ilgili olması kaydıyla, sözleşmenin taraflarına ait kişisel</i> <i>verilerin işlenmesinin gerekli olması, -Veri sorumlusunun hukuki yükümlülüğünü yerine getirebilmesi</i> <i>için zorunlu olması, -İlgili kişinin kendisi tarafından alenileştirilmiş olması, -Bir hakkın tesisi,</i> <i>kullanılması veya korunması için veri işlemenin zorunlu olması, -İlgili kişinin temel hak ve</i> <i>özgürlüklerine zarar vermemek kaydıyla, veri sorumlusunun meşru menfaatleri için veri işlenmesinin</i> <i>zorunlu olması) </i>birinin varlığı halinde ise ilgili kişinin açık rızası aranmaksızın kişisel verilerinin işlenmesinin mümkün olduğu hükme bağlanmıştır.</p>

<p>Kişisel verilerin işlenmesi süreçlerinde 6698 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesinde yer alan;</p>

<p><i>“a) Hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olma.</i></p>

<ol>
 <li><i>b) Doğru ve gerektiğinde güncel olma.</i></li>
 <li><i>c) Belirli, açık ve meşru amaçlar için işlenme.</i></li>
</ol>

<p><i>ç) İşlendikleri amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olma.</i></p>

<ol>
 <li><i>d) İlgili mevzuatta öngörülen veya işlendikleri amaç için gerekli olan süre kadar muhafaza edilme” </i>ilkelerine de ayrıca riayet edilmesi gerekir.</li>
</ol>

<p>6698 sayılı Kanun’un 12’nci maddesinin birinci fıkrası <i>“Veri sorumlusu; <strong>a) Kişisel verilerin hukuka aykırı olarak işlenmesini önlemek,</strong> <strong>b) Kişisel verilere hukuka aykırı olarak erişilmesini önlemek, c) Kişisel verilerin muhafazasını sağlamak</strong>, amacıyla uygun güvenlik düzeyini temin etmeye yönelik gerekli her türlü teknik ve idari tedbirleri almak zorundadır.”</i> hükmünü haizdir.</p>

<p>Diğer taraftan 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun) “İşçinin kişiliğinin korunması” başlıklı 417’nci maddesi <i>“İşveren, hizmet ilişkisinde işçinin kişiliğini korumak ve saygı göstermek ve işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir düzeni sağlamakla, özellikle işçilerin psikolojik ve cinsel tacize uğramamaları ve bu tür tacizlere uğramış olanların daha fazla zarar görmemeleri için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. İşveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdür.” </i>şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p>6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun (6331 sayılı Kanun) “İşverenin genel yükümlülüğü” başlıklı 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi <i>“İşyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine uyulup uyulmadığını izler, denetler ve uygunsuzlukların giderilmesini sağlar.”</i> hükmünü amirdir.</p>

<p>Yukarıda yer alan mevzuat hükümleri doğrultusunda; işverenlerin, çalışanlarının kişiliğini koruma borcu kapsamında sağlık ve güvenliğinden sorumlu olduğu bu kapsamda 6098 sayılı Kanun ve 6331 sayılı Kanun’dan kaynaklanan birtakım hukuki yükümlülükleri bulunduğu açıktır. Bu kapsamda <u>işveren niteliğindeki veri sorumluları tarafından söz konusu hukuki yükümlülüklerin yerine getirilebilmesini teminen iş yerlerinde güvenlik kamerası sistemlerinin kullanılarak kişisel veri işleme faaliyetinde bulunulması mümkün olmakla birlikte</u><u> söz konusu güvenlik kameraları vasıtasıyla gerçekleştirilen kişisel veri işleme faaliyetinin 6698 sayılı Kanun hükümlerine uygun şekilde gerçekleştirilmesi ve aşağıda yer verilen hususlara da ayrıca dikkate edilmesi önem arz etmektedir: </u></p>

<p>- Veri sorumluları tarafından güvenlik kamerası gerekliliği değerlendirilirken; amaca ulaşabilmek için işlenecek kişisel verilerin en aza indirgenmesi ve veri minimizasyonu ilkesi dikkate alınmalıdır.</p>

<p>- İş yerinde güvenlik kamerası kurulmasında birden fazla amaç söz konusu olabileceğinden, kişisel veri işleme amacının somut olay özelinde baştan belirlenmesi gereklidir.</p>

<p>- Güvenlik kameralarının kurulma amacının (<i>iş yeri güvenliğinin sağlanması, suçların önlenmesi ve tespitine yardımcı olması veya çalışanların iş sağlığı ve güvenliğinin korunması vb.)</i> net bir şekilde belirlenmesi ve bu amaç dışında çalışanların devam durumu veya performansını izleme gibi başka amaçlar kapsamında kullanımından kaçınılması gerekir.</p>

<p>- Kameralar ile çalışanların verimli çalışıp çalışmadığını görme, disiplini artırma, genel kontrol sağlama gibi soyut ve çalışanların denetlenmesi gibi amaçların güdülmesi “meşru bir amaç” kapsamında değerlendirilemeyecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>- Güvenlik kameraları vasıtasıyla işlenen kişisel verilerin ölçülülük ilkesinin unsurları olan elverişlilik, gereklilik ve orantılılık unsurları bakımından hassasiyetle değerlendirilmesi gerekir. Ortak alanlar (giriş–çıkış alanları, depo vb.) veya güvenlik riski bulunan bölgelerde (kasa vb.) kamera kullanımı, kamera konumu ve görüş açısı göz önünde bulundurulmak suretiyle orantılılık bakımından uygun görünebilir. Ancak tuvalet, soyunma odası, mescit, dinlenme alanı gibi özel alanlara kamera sistemi yerleştirilmemelidir.</p>

<p>- Kullanılan güvenlik kameralarının konumu, görüş açısı ve yakınlaştırma ile süreklilik ve izlenme sıklığı dikkatle değerlendirilmeli ve iş yerinde dahi olsa çalışanların makul mahremiyet beklentisi göz önünde bulundurulmalıdır.</p>

<p>- İzlemenin kapsamı ve yoğunluğu genişledikçe, müdahalenin ağırlığı artacağından iş yerindeki tüm alanları kapsayan geniş açılı veya yüz odaklı kayıtlar yapılmamalıdır.</p>

<p>- Ses kayıt özelliği bulunan kameralar<strong> </strong>özel hayatın gizliliğine son derece müdahaleci bir yöntem olduğundan ölçülülük ilkesi açısından dikkatle değerlendirilmeli, hukuka uygun gerekçesi ve gerekliliği açıkça ortaya konulmadan kullanılmamalıdır.</p>

<p>- İş yerinin kamuya açık alanlarında gözetim ve denetim kapsamında olmayan bireylerin özellikle hassas ve çocuklar gibi özel koruma gerektiren kişilerin güvenlik kamerası sistemi kurulması vasıtasıyla gerçekleşen kişisel verileri işleme faaliyetinden etkilenip etkilenmeyeceği de dahil olmak üzere bütün etmenler etraflıca değerlendirilmelidir. Her durumda güvenlik kamerası vasıtasıyla kişisel verilerin işlenmesi hususunda, kişilerin kamera kaydı kapsamı dahlindeki alanlarda bulundukları sırada sahip olabileceği mahremiyet beklentisi dikkate alınmalıdır.</p>

<p>- Veri sorumlusu tarafından güvenlik kamerası vasıtasıyla gerçekleştirilen kişisel veri işleme faaliyetlerine ilişkin olarak çalışanların bilgilendirilmesi ve 6698 sayılı Kanun’un 10’uncu maddesi uyarınca ortamın kayıt altına alındığına dair aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmesi gereklidir.</p>

<p>- Güvenlik kamerası kayıtları vasıtasıyla işlenen kişisel verilerin güvenliğinin sağlanması bakımından veri sorumlusu işveren tarafından gerekli teknik ve idari tedbirler (örneğin yetki matrisi, yetkisiz erişimin önlenmesi vb.) alınmalıdır.</p>

<p>- Kameralar ile kayıt alınan görüntülerin saklama sürelerine ayrıca özen gösterilmelidir. Gereğinden uzun süre kayıtların saklanması 6698 sayılı Kanuna aykırılık teşkil edebileceğinden mümkün olan en kısa süre yeterli görülmeli, sistemde otomatik imha mekanizması bulunmalıdır. Bir olay yaşanması halinde hukuki süreç boyunca sadece ilgili olan kayıt saklanmalıdır.</p>

<p>- Kamera kayıtlarının, izinsiz olarak yetkisiz kişilerle paylaşımı söz konusu olmamalı ve yalnızca yetkili kişilerin kayıtlara erişimi mümkün olmalıdır.</p>

<p>- Kayıtların güvenliği ile gizliliğinin sağlanmasına yönelik olarak gerekli prosedürler hazırlanmalı ve güvenlik kamerası verilerine kimlerin erişebileceği ve nasıl yönetilip kaydedileceğinin sınırları belirlenmelidir.</p>

<p>Bu çerçevede belirtilen hususların, 6698 sayılı Kanun’un 12’nci maddesinin birinci fıkrası uyarınca kişisel verilerin hukuka uygun işlenmesini, yetkisiz erişimin önlenmesini ve muhafazasını teminen, veri sorumluları tarafından yukarıda belirtilen hususlara uygun hareket edilmediğinin tespiti halinde ilgili veri sorumluları hakkında 6698 sayılı Kanun’un 18’inci maddesinde yer alan hükümler çerçevesinde idari para cezası da uygulanmak suretiyle işlem tesis edilebilecektir.</p>

<p>Kamuoyuna saygıyla duyurulur.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>DUYURU</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/is-yerlerinde-guvenlik-kamerasi-sistemi-kullaniminda-dikkat-edilecek-hususlara-dair-kamuoyu-duyurusu</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 10:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/10/isci-kamera-isyeri.jpg" type="image/jpeg" length="47974"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Apartmanlarda Güvenlik Kamerası Sistemi Kullanımında Dikkat Edilecek Hususlara Dair Kamuoyu Duyurusu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/apartmanlarda-guvenlik-kamerasi-sistemi-kullaniminda-dikkat-edilecek-hususlara-dair-kamuoyu-duyurusu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/apartmanlarda-guvenlik-kamerasi-sistemi-kullaniminda-dikkat-edilecek-hususlara-dair-kamuoyu-duyurusu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h2><strong>Kişisel Verileri Koruma Kurumu</strong></h2>

<h2><strong>Apartmanlarda Güvenlik Kamerası Sistemi Kullanımında Dikkat Edilecek Hususlara Dair Kamuoyu Duyurusu</strong></h2>

<p>Apartman veya sitelerde genel güvenliğin sağlanması, anagayrimenkulün korunması, ortak alan güvenliğinin sağlanması veya hırsızlık, mala zarar verme gibi suçların önlenmesi amacıyla güvenlik kameraları sıklıkla kullanılmaktadır. Nitekim son zamanlarda apartmanlarda hukuka aykırı olarak kamera yerleştirildiğine dair Kurumumuza çok sayıda şikâyet ve ihbar iletilmiştir. Bu çerçevede söz konusu husus hakkında kamuoyunun bilgilendirilmesine ihtiyaç duyulmuştur.</p>

<p>6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun (6698 sayılı Kanun) temel amacı, kişisel verilerin işlenmesinde başta özel hayatın gizliliği olmak üzere kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumaktır. Güvenlik kameraları ile kişilerin görüntü kaydının alınması şeklinde gerçekleşen işlem açıkça bir kişisel veri işleme faaliyetidir. Bu işleme faaliyetinin 6698 sayılı Kanun uyarınca hukuki bir dayanağının bulunması ve Kanun kapsamında öngörülen yükümlülüklere ve alana özgü düzenlenen 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nda (634 sayılı Kanun) öngörülen hükümlere uygun bir işleme faaliyetinde bulunulması gerekmektedir.</p>

<p>6698 sayılı Kanun’un 5’inci maddesinde kişisel verilerin işlenme şartlarına yer verilmiş olup; bu maddenin birinci fıkrasında, kişisel verilerin ilgili kişinin açık rızası olmaksızın işlenemeyeceği; ikinci fıkrasında belirtilen şartlardan <i>(-Kanunlarda açıkça öngörülmesi, -Fiili imkânsızlık nedeniyle rızasını</i> <i>açıklayamayacak durumda bulunan veya rızasına hukuki geçerlilik tanınmayan kişinin kendisinin ya da</i> <i>bir başkasının hayatı veya beden bütünlüğünün korunması için zorunlu olması, -Bir sözleşmenin</i> <i>kurulması veya ifasıyla doğrudan doğruya ilgili olması kaydıyla, sözleşmenin taraflarına ait kişisel</i> <i>verilerin işlenmesinin gerekli olması, -Veri sorumlusunun hukuki yükümlülüğünü yerine getirebilmesi</i> <i>için zorunlu olması, -İlgili kişinin kendisi tarafından alenileştirilmiş olması, -Bir hakkın tesisi,</i> <i>kullanılması veya korunması için veri işlemenin zorunlu olması, -İlgili kişinin temel hak ve</i> <i>özgürlüklerine zarar vermemek kaydıyla, veri sorumlusunun meşru menfaatleri için veri işlenmesinin</i> <i>zorunlu olması) </i>birinin varlığı halinde ise ilgili kişinin açık rızası aranmaksızın kişisel verilerinin işlenmesinin mümkün olduğu hükme bağlanmıştır.</p>

<p>Kişisel verilerin işlenmesi süreçlerinde 6698 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesinde yer alan;</p>

<p><i>“a) Hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olma.</i></p>

<ol>
 <li><i>b) Doğru ve gerektiğinde güncel olma.</i></li>
 <li><i>c) Belirli, açık ve meşru amaçlar için işlenme.</i></li>
</ol>

<p><i>ç) İşlendikleri amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olma.</i></p>

<ol>
 <li><i>d) İlgili mevzuatta öngörülen veya işlendikleri amaç için gerekli olan süre kadar muhafaza edilme” </i>ilkelerine de ayrıca riayet edilmesi gerekir.</li>
</ol>

<p>6698 sayılı Kanun’un 12’nci maddesinin birinci fıkrası <i>“Veri sorumlusu; <strong>a) Kişisel verilerin hukuka aykırı olarak işlenmesini önlemek,</strong> b) Kişisel verilere hukuka aykırı olarak erişilmesini önlemek, c) Kişisel verilerin muhafazasını sağlamak, amacıyla uygun güvenlik düzeyini temin etmeye yönelik gerekli her türlü teknik ve idari tedbirleri almak zorundadır.”</i> hükmünü haizdir.</p>

<p>Diğer taraftan 634 sayılı Kanun’un “Ortak yerler” başlıklı 4’üncü maddesi <i>“Ortak yerlerin konusu sözleşme ile belirtilebilir. Aşağıda yazılı yerler ve şeyler bu Kanun gereğince <strong>her halde ortak yer</strong> sayılır.” </i>hükmünü amir olup madde devamında ortak yerler<i> “<strong>… </strong></i><strong><i>genel giriş kapıları, antreler, merdivenler, asansörler, sahanlıklar, koridorlar …</i></strong><i>”<strong> </strong></i>olarak sayılmıştır.</p>

<p><strong>634 sayılı Kanun’un 18’inci maddesinin birinci fıkrası <i>“</i></strong><i>Kat malikleri, gerek bağımsız bölümlerini, gerek eklentileri ve ortak yerleri kullanırken doğruluk kaidelerine uymak, özellikle birbirini rahatsız etmemek, birbirinin haklarını çiğnememek ve yönetim planı hükümlerine uymakla, karşılıklı olarak yükümlüdürler.”</i><strong> şeklinde olup 19’uncu maddesinin birinci fıkrası<i> </i></strong><strong><i>“Kat malikleri, anagayrimenkulün bakımına ve mimarı durumu ile güzelliğini ve sağlamlığını titizlikle korumaya mecburdurlar.”</i></strong><strong> hükmünü; ikinci fıkrası <i>“</i></strong><strong><i>Kat maliklerinden biri, bütün kat maliklerinin beşte dördünün yazılı rızası olmadıkça anagayrimenkulün ortak yerlerinde inşaat, onarım ve tesisler, değişik renkte dış badana veya boya yaptıramaz.”</i></strong> hükmünü haizdir.</p>

<p>634 sayılı Kanun’un “Anagayrimenkulün Yönetimi” başlıklı bölümünün “A. Genel Kurul” başlıklı 27’nci maddesi <i>“Anagayrimenkul, kat malikleri kurulunca yönetilir ve yönetim tarzı, kanunların emredici hükümleri saklı kalmak şartıyla, bu kurul tarafından kararlaştırılır.”</i> şeklinde olup<i> </i>634 sayılı Kanun’un “Kararlar” başlıklı 32’nci maddesinin birinci fıkrası <strong><i>“Ana gayrimenkul kat malikleri kurulu tarafından, sözleşme, yönetim planı ve kanun hükümleri uyarınca verilecek kararlara göre yönetilir.</i></strong><i>”; </i>ikinci fıkrası ise<i> “Bütün kat malikleriyle külli ve cüzi halefleri, yönetici ve denetçiler, kat malikleri kurulunun kararlarına uymakla yükümlüdürler.”</i> şeklinde düzenlemeye sahiptir.</p>

<p>634 sayılı Kanun’un “D) Yönetici: I. Atanması” başlıklı 34’üncü maddesinin birinci fıkrası <i>“Kat malikleri, anagayrimenkulün yönetimini kendi aralarından veya dışardan seçecekleri bir kimseye veya üç kişilik bir kurula verebilirler; bu kimseye (Yönetici), kurula da (Yönetim kurulu) denir.”</i> hükmünü haiz olup mezkûr Kanun’un “Yöneticinin görevleri: 1. Genel yönetim işlerinin görülmesi” başlıklı 35’inci maddesinde <strong>apartman yöneticisinin görevleri</strong> arasında; <strong><i>“anagayrimenkulün gayesine uygun olarak kullanılması, korunması, bakımı ve onarımı için gereken tedbirlerin alınması”</i></strong> ve <strong><i>“anagayrimenkulün korunması ve bakımı için kat maliklerinin yararına olan hususlarda gerekli tedbirlerin, onlar adına alınması”</i> </strong>sayılmıştır. Anılan Kanun’un yöneticinin sorumluluğu hususunun düzenlendiği 38’inci maddesinde de “<i>Yönetici, kat maliklerine karşı aynen bir vekil gibi sorumludur.” </i>şeklindeki düzenlemeye yer verilmiştir.</p>

<p>Yukarıda izah edilen hükümler doğrultusunda,<u> apartman gibi yapılarda ortak yerlerin korunması, güvenliğin sağlanması ve kat maliklerinin menfaatlerinin gözetilmesi gibi meşru amaçlarla ortak alanlara güvenlik kamerası sistemi kurulması mümkündür. Ancak söz konusu güvenlik kameraları vasıtasıyla gerçekleştirilen kişisel veri işleme faaliyetlerinin 6698 sayılı Kanun hükümlerine uygun şekilde gerçekleştirilmesi ve aşağıda yer verilen hususlara da ayrıca dikkat edilmesi önem arz etmektedir: </u></p>

<p>- Güvenlik kameraları kurulumunda apartman sakinlerinin makul mahremiyet beklentileri dikkate alınarak uygun alanlar titizlikle belirlenmelidir. Örneğin merdiven boşluklarına ve kapı açıldığında bağımsız alanın içi görünecek şekilde daire kapısı önlerine kameralar yerleştirilmemelidir.</p>

<p>- Kamera sistemleri yalnızca kurulmasındaki amaçla bağlantılı ve gerekli olduğu ölçüde teknik özellikler barındırmalı, yüz tanıma, ses kaydı gibi özel hayata müdahale teşkil eden teknik özellikleri barındırmamalıdır. Kameralar geniş değil dar açıdan kayıt almalı ve gereksiz alanlar da maskelenmelidir.</p>

<p>- 634 sayılı Kanun gereğince asansörler, ortak alanlar arasında sayılsa da dar ve kapalı aynı zamanda kaçınılması güç bir alan olduğu için kayıt, ilgili kişiler üzerinde yoğun gözetim etkisi yaratabileceğinden asansörlere kamera yerleştirilirken gerekçesinin açıkça belirtilmesi gereklidir.</p>

<p>- Kameralar ile kayıt alınan görüntülerin saklama sürelerine ayrıca özen gösterilmelidir. Gereğinden uzun süre kayıtların saklanması 6698 sayılı Kanuna aykırılık teşkil edebileceğinden kayıtlar makul süre boyunca saklanmalı ve kişisel verilerin işlenmesini gerektiren sebeplerin ortadan kalkması halinde imha edilmelidir. Bir olay yaşanması halinde hukuki süreç boyunca sadece ilgili olan kayıt saklanmalıdır.</p>

<p>- Kamera kayıtlarının, izinsiz olarak yetkisiz kişilerle paylaşımı söz konusu olmamalı ve yalnızca yetkili kişilerin kayıtlara erişimi mümkün olmalıdır.</p>

<p>- 6698 sayılı Kanunun 10’uncu maddesinde düzenlenen aydınlatma yükümlülüğüne uygun olarak kamera ile ortamın kayıt altına alındığının bildirilmesi gereklidir.</p>

<p>- 6698 sayılı Kanun’un 12’nci maddesinde sayılan yükümlülüklerin yerine getirilmesi, bu hususta veri sorumlusu sıfatını haiz kişi/kurumlar tarafından gerekli teknik ve idari tedbirlerin alınması önemlidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sonuç olarak, apartman gibi toplu yapı yönetimi bünyesinde kişisel veri işleme süreçlerine ilişkin kararları alan ve uygulayan veri sorumluları tarafından gerçekleştirilen, ortak alanlara kurulan güvenlik kamera sistemleri vasıtasıyla kişisel veri işleme faaliyetinde bulunulurken 6698 sayılı Kanuna uygun hareket edilmesi gerekir.</p>

<p>Bu çerçevede 6698 sayılı Kanun’un 12’nci maddesinin birinci fıkrası uyarınca kişisel verilerin hukuka uygun işlenmesini, yetkisiz erişimin önlenmesini ve muhafazasını teminen, veri sorumluları tarafından yukarıda belirtilen hususlara uygun hareket edilmediğinin tespiti halinde ilgili veri sorumluları hakkında 6698 sayılı Kanun’un 18’inci maddesinde yer alan hükümler çerçevesinde idari para cezası da uygulanmak suretiyle işlem tesis edilebilecektir.</p>

<p>Kamuoyuna saygıyla duyurulur.</p>

<p></p>

<h3><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/is-yerlerinde-guvenlik-kamerasi-sistemi-kullaniminda-dikkat-edilecek-hususlara-dair-kamuoyu-duyurusu" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">&gt;&gt; İş Yerlerinde Güvenlik Kamerası Sistemi Kullanımında Dikkat Edilecek Hususlara Dair Kamuoyu Duyurusu</span></a></strong></h3>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>DUYURU</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/apartmanlarda-guvenlik-kamerasi-sistemi-kullaniminda-dikkat-edilecek-hususlara-dair-kamuoyu-duyurusu</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 10:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/03/kamera-apartman-bina.webp" type="image/jpeg" length="26603"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[“Bu Alan Rakip Ürünlere Ayrılmıştır!”: Rekabet Kurulunun Unilever-Magnum Geçici Tedbir Kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/bu-alan-rakip-urunlere-ayrilmistir-rekabet-kurulunun-unilever-magnum-gecici-tedbir-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/bu-alan-rakip-urunlere-ayrilmistir-rekabet-kurulunun-unilever-magnum-gecici-tedbir-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Rekabet Kurulu (<strong>“Kurul”</strong>), 22.04.2026 tarihli ve 26-15/434-162 sayılı kararıyla, Unilever Sanayi ve Ticaret Türk AŞ (<strong>“Unilever”</strong>) ve Magnum Dondurma AŞ (<strong>“Magnum”</strong>) hakkında soruşturma açılmasına ve eş zamanlı olarak geçici tedbir uygulanmasına hükmetmiştir<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a>. 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un (<strong>“4054 sayılı Kanun”</strong>) 4. ve 6. maddelerinin ihlal edildiği ve Kurul’un 18.03.2021 tarihli ve 21-15/190-80 sayılı kararında (<strong>“Unilever 2021 kararı”</strong>)<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> hükmedilen tedbire uyulmadığı isnadına dayanan bu geçici tedbir kararı, 18.05.2026 tarihinde Rekabet Kurumunun internet sitesinde yayınlanmıştır.</p>

<p>Geçici tedbire hükmedilmesinin temelinde, Unilever 2021 kararı ile endüstriyel dondurma pazarında hâkim durumda bulunan Unilever’a getirilen satış noktalarındaki dondurma dolaplarının %30’unun rakip ürünlere açılmasını öngören yükümlülüğün yaklaşık dört yıllık uygulama döneminde istenen sonucu doğurmadığı tespiti yer almaktadır.</p>

<p>Bu bilgi notunda, kararın arka planı, geçici tedbire ilişkin hukuki çerçeve ve karar kapsamında yürütülen sektör incelemesinin bulguları incelenmektedir.</p>

<p><strong>1. Kararın Arka Planı ve İlgili Pazar</strong></p>

<p>Kurul’un 15.05.2008 tarihli ve 08-33/421-147 sayılı kararında<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> Unilever’in endüstriyel dondurma pazarında (ve bu pazarın alt pazarlarında) hâkim durumda olduğu; teşebbüsün ve distribütörlerinin satış noktalarıyla imzaladıkları sözleşmelerde yer alan münhasırlık şartlarının ve fiilen münhasırlığa yol açan uygulamalarının ilgili pazarlarda etkin rekabetin oluşmasına engel olduğu tespit edilmiş; Unilever’in nihai satış noktalarıyla ilişkilerinde uyması gereken birtakım kısıtlamalar getirilmiştir.</p>

<p>Unilever 2021 kararında ise Kurul; (i) Unilever’in endüstriyel dondurma pazarında, anında tüketilen dondurma pazarında ve evde tüketilen dondurma pazarında hâkim durumda olduğunu; (ii) uyguladığı indirimler vasıtasıyla hâkim durumunu kötüye kullanarak 4054 sayılı Kanun’un 6. maddesini, (iii) Getir Perakende Lojistik AŞ ile akdettiği sözleşmede 2008 tarihli kararla yasaklanan rekabet etmeme yükümlülüğü getirerek de 4054 sayılı Kanun’un 4. maddesini ihlal ettiğini tespit etmiştir. Ayrıca Unilever’in ve distribütörlerinin 100 m² altında kapalı net satış alanına sahip satış noktalarında Unilever’e ait dolap dışında tüketicinin doğrudan erişebileceği bir başka dondurma dolabı yoksa, dolabın görünür kısmının ve satış noktasındaki toplam dolap hacminin %30’unun rakip ürünlerin yerleştirilmesine imkan verecek biçimde düzenlenmesine hükmedilmiştir.</p>

<p>2024 yılında Rekabet Kurumu, Unilever 2021 kararı sonrasında pazardaki rekabetin durumunun tespit edilmesi ve Unilever’in getirilen yükümlülüklere uyup uymadığının araştırılması amacıyla endüstriyel dondurma pazarında sektör incelemesi yürütülmesine karar vermiştir.</p>

<p>Kararın odaklandığı pazar olan endüstriyel dondurma, büyük ölçekli tesislerde seri biçimde üretilen ve belirli bir ambalaj içerisinde piyasaya sunulan ürünleri ifade etmektedir. Endüstriyel dondurmalar tüketim kalıpları bakımından anlık tüketilen (<i>impulse</i>), evde tüketilen (<i>take home</i>) ve yerinde tüketime konu olan (<i>catering</i>) ürünler şeklinde üç ana kırılım altında incelenmekte; satış kanalları bakımından ise bakkal, büfe, kuruyemişçi ve orta market gibi noktaları içeren geleneksel kanal ile indirim marketleri ve süpermarketleri içeren modern kanal şeklinde iki temel kanaldan oluşmaktadır. Karar metnindeki Nielsen verilerine göre, pazardaki satışların önemli bir kısmı küçük perakende satış noktalarında gerçekleşmekte olup bu noktalarda dondurma ürünlerinin sergilenmesi için kullanılan dolaplar rekabet bakımından kritiktir. Zira satış noktalarının %83,7’sinde yalnızca bir adet dondurma dolabı bulunmakta ve bu dolapların neredeyse tamamı tedarikçi teşebbüsün mülkiyetinde yer almaktadır.</p>

<p>Magnum’un endüstriyel dondurma pazarındaki konumu bakımından Kurul; teşebbüsün hacim ve ciro bazındaki pazar payının yıllar itibarıyla yüksek seyrettiğini, en yakın rakip Golf’ün istikrarlı biçimde pay kaybettiğini tespit etmiştir. Bu süreçte markalı ürün üreticilerinden Panda da pazardan çıkmıştır. Kurul, indirim marketlerinde görece sınırlı bir rekabet baskısı dışında diğer kanallarda kayda değer bir rekabet gözlemlenmediği tespitine yer vermiştir.</p>

<p><strong>2. Unilever 2021 Kararının Pazardaki Yansımalarına İlişkin Bulgular</strong></p>

<p>Sektör incelemesi çerçevesinde rakip teşebbüslerle toplantılar düzenlenmiş, çok sayıda teşebbüsten bilgi ve belge talep edilmiş, 26 şehirde 2.000 satış noktasıyla anket çalışması yürütülmüştür.</p>

<p>Anket bulgularına göre dondurma satışı yapan noktaların %90,6’sında Algida, Carte D’or veya Magnum markalı dolaplar yer almakta; her on satış noktasının yaklaşık dokuzunda Magnum dolabı bulunmaktadır. Ankete katılan noktaların %15,7’si satışı yapılmayan dondurma markalarına ilişin tüketici talebinin bulunduğunu belirtmiştir. Satışı yapılmayan markalara dair tüketici talebi incelendiğinde tüketicilerin %61’inin talebinin Golf dondurmalara dair olduğu görülmüştür. Satış noktalarına sorulan bir diğer soru ise, istediği dondurmayı bulamayan tüketicilerin davranışına ilişkindir. Katılımcıların %72,7’si tüketicinin satışı yapılmakta olan dondurma markasının ürünlerinden satın aldığını belirtmiştir. Bu veri, satış noktasındaki ve dolap içindeki görünürlüğün tüketici tercihini doğrudan etkilediğini göstermektedir.</p>

<p>2021 kararında hükmedilen tedbirin uygulamadaki etkisi bakımından Kurul; satış noktalarına Magnum markalı dondurma dolaplarında rakip markaya ait ürün bulunup bulunmadığını sormuştur. Satış noktalarının %85,7’si Magnum dolaplarında rakip ürünlerin bulunmadığı cevabını vermiştir. Rakip marka ürün bulundurmama nedenleri arasında şu gerekçeler öne çıkmaktadır: (i) %26,3: Magnum’un daha iyi teklifte bulunması, (ii) %13,3: çalışılan rakip marka ile iş birliğinin sonlandırılması karşılığında bedelsiz ürün, indirim ve iskonto gibi avantajlar sağlanması, (iii) %5,9: dolabın yalnızca dolap sahibi firmaya ait ürünler için tahsis edilmesi ve (iv) %3,6: Magnum’un başka marka satılmaması konusunda satış noktasını zorlaması.</p>

<p>İlaveten, satış noktalarına Algida dolaplarına rakip marka ürün koyma girişiminde bulunup bulunmadıkları sorulmuştur. Bu soruya satış noktalarının yalnızca %12,5’i olumlu cevap vermiştir. Ayrıca satış noktalarının %23,3’ü rakip marka dondurma dolabını kullanmama nedenini “Algida’nın tepkileri sonucunda vazgeçtim” şeklinde açıklamıştır.</p>

<p>Rakip teşebbüsler tarafından iletilen görüşler de bu tabloyu pekiştirir niteliktedir. Rakipler özetle; Magnum’un satış sezonunu erkene çekerek ocak-şubat ayında başlayan satışları aralık ayına taşıdığını ve satış noktalarını henüz rakipler faaliyete geçmeden kapattığını; ocak ayında satış noktalarına verilen %12 iskontoya ek %20 promosyon indiriminin uygulanmaya başlandığını; orantısız reklam bütçesi ve tabela, tente, şemsiye gibi destek promosyonlarının rekabeti zorlaştırdığını; 100 m² altındaki noktalara iki dolap koymak suretiyle bu alanlara girişin kısıtlandığını ve satış noktalarının sık ziyaret edilerek dolapların tamamen doldurulduğunu ifade etmiştir.</p>

<p>Kurul; Unilever 2021 kararında öngörülen %30’luk rakiplere açılım yükümlülüğünün geleneksel kanaldaki rekabet üzerinde kayda değer bir etki yaratmadığı, Magnum’un geleneksel kanaldaki pazar payının 2021 öncesine göre daha da arttığı, süpermarket ve indirim marketi kanalında da pazar liderliğini sürdürdüğü kanaatine ulaşmıştır. Magnum’un endüstriyel dondurma pazarındaki dolap ve nokta uygulamalarının münhasırlık yaratmış ve rakipleri dışlamış olabileceği yönünde endişeler oluşmuştur. Bu çerçevede Kurul, Magnum hakkında 4054 sayılı Kanun’un 4. veya 6. maddesini ihlal ettiği iddialarına yönelik doğrudan soruşturma açılmasına karar vermiştir.</p>

<p><strong>3. Geçici Tedbire İlişkin Değerlendirmeler</strong></p>

<p>4054 sayılı Kanun’un 9. maddesinin dördüncü fıkrası; nihai karara kadar ciddi ve telafi olunamayacak zararların ortaya çıkma ihtimalinin bulunduğu durumlarda, ihlalden önceki durumu koruyucu nitelikte ve nihai kararın kapsamını aşmayacak şekilde geçici tedbir kararı alınabileceğini düzenlemektedir. Geçici tedbir kararı verilebilmesi için (i) ihlal şüphesinin bulunması, (ii) ciddi ve telafi edilemeyecek zarar tehlikesinin varlığı, (iii) tedbir kararının ihlalden önceki durumu koruyucu nitelik taşıması ve (iv) nihai kararın kapsamının aşılmaması şartlarının kümülatif olarak sağlanması gerekmektedir.</p>

<p>İşbu dosyada Kurul, kuvvetli ihlal şüphesi şartının karşılandığı kanaatine üç hususu değerlendirerek ulaşmıştır: Öncelikle, Magnum’un pazar payındaki yükselişi ve hâkim konumunun pekiştiği görülmüştür. İkincisi, sektör incelemesinde ulaşılan verilere göre satış noktalarının yalnızca %12,5’i Algida dolaplarına rakip ürün koyma girişiminde bulunmuş, %85,7’sinin dolabında rakip ürün bulunmamış; rakip ürün bulundurmayan noktaların önemli bir kısmı Magnum’un teklif, indirim, görsel materyal desteği veya doğrudan müdahalelerini gerekçe olarak göstermiştir. Üçüncü olarak ise rakip beyanları Magnum’un Kurul kararına uygun hareket etmediği, dolapların rakiplere açılan kısmına dahi promosyon ve indirimler yoluyla yeniden Magnum ürünlerinin yerleştirildiği, satış sezonunun erkene çekilerek rakiplerin pazara girişinin geciktirildiği hususlarını ortaya çıkartmıştır.</p>

<p>Ciddi ve telafi olunamayacak zarar tehlikesi bakımından Kurul; pazardaki dolap sahipliğinin büyük oranda Magnum’a ait olmasını, satış noktalarının yalnızca %12,5’inin rakip ürün koyma girişiminde bulunmasını, Panda’nın pazardan çıkmasını, Golf’ün uzun dönemli pay kaybını, Magnum’un 2018 yılından bu yana pazar payında artış göstermesini ve rakiplerin Kurul kararının etkinsiz kaldığına yönelik beyanlarını bir arada değerlendirerek nihai karara kadar ciddi ve telafisi olunmayacak zararların ortaya çıkma tehlikesinin bulunduğu sonucuna ulaşmıştır.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Unilever 2021 kararıyla getirilen tedbir, satış noktalarının kendi iradesiyle rakip ürünleri yerleştirmemesine müdahale etmeyen, (deyim yerindeyse) “pasif” bir açılım yükümlülüğü niteliği taşımaktaydı. 2026 kararıyla hükmedilen bu geçici tedbir 2021 tedbirinden üç yönüyle farklıdır: İlk olarak, %30’luk alanın tek blok şeklinde belirlenmesi ve etiketlenmesi, alanın görsel olarak ayrıştırılmasını sağlamakta; satış noktasının ve tüketicinin söz konusu alanın kime ait olduğunu doğrudan görebilmesi amaçlanmaktadır. İkinci olarak, alanın Magnum ürünlerine kapatılması, hâkim teşebbüsün ticari teşviklerle alanı yeniden kendi ürünleriyle doldurmasının önüne geçmektedir. Üçüncü olarak, rakip ürün bulunmaması durumunda alanın boş bırakılması yükümlülüğü, alanı satış noktası iradesinden bağımsız olarak rakiplere rezerve edilmiş bir alan hâline getirmektedir. Bu geçici tedbir, “pasif” bir açılım yükümlülüğünden satış noktası iradesine bağlı olmayan “aktif” bir rakiplere tahsisli alan tedbirine geçilmesinin ilgili pazarda rekabetin yeniden tesisi için Kurulca gerekli görüldüğünü göstermektedir.</p>

<p>Kurulun oybirliği ile aldığı tedbir kararının uygulamaya dönük hususları şunlardır: Unilever ve Magnum, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren bir ay içerisinde, (i) Unilever’e ait dolap dışında tüketicinin doğrudan erişebileceği bir başka dondurma dolabı bulunmayan satış noktalarındaki her bir dolabın toplam hacminin <u>tek bir blok şeklindeki %30’luk alanını, “Bu alan rakip ürünlere ayrılmıştır.” ibaresini içeren bir etiket eşliğinde rakip ürünlere tahsis edecektir</u>, (ii) <u>bu alanda Magnum ürünlerine yer verilmeyecektir</u>, (iii) <u>satış noktasının talebi hâlinde bu alanın %50’ye kadar çıkarılması söz konusu olabilecektir</u>, ve (iv) <u>rakip ürünlerin bulunmadığı hâllerde %30’luk ilgili alanın boş kalması temin edilecektir</u>.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dondurma dolaplarına ilişkin münhasırlık pratiği, AB rekabet hukuku gündeminde de uzun süredir yer almakta olup; ABAD’ın Van den Bergh Foods kararında, hâkim durumdaki teşebbüsün satış noktalarına ücretsiz tahsis ettiği dolaplarda yalnızca kendi ürünlerinin saklanmasını şart koşmasının ABİDA'nın 101. ve 102. maddelerini ihlal ettiği tespit edilmiştir<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>. Bu yönüyle Kurulun yaklaşımı, Unilever grubunun dolap münhasırlığı pratiğine ilişkin AB rekabet hukuku içtihadıyla aynı çizgide ilerlemektedir.</p>

<p>Son olarak vurgulanması gereken husus, alınan tedbirin geçici nitelikte olduğu ve esas soruşturmanın yürütülmekte olduğudur. Soruşturma sürecinde Magnum'un dolap ve nokta uygulamalarının münhasırlık ve dışlama bakımından ayrıntılı biçimde değerlendirileceği şüphesizdir. Geçici tedbirin tasarımı, nihai kararda gündeme gelebilecek daha kapsamlı tedbirlerin ayak sesleri olarak okunabilir.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/baran-bas.jpeg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/baran-bas.jpeg" /></a></p>

<p><strong>Av. Baran BAŞ</strong></p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/gulce-korkmaz.jpeg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/gulce-korkmaz.jpeg" /></a></p>

<p><strong>Av. Gülce KORKMAZ</strong></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">--------------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999">Kurul’un 22.04.2026 tarihli ve 26-15/434-162 sayılı gerekçeli kararı için bkz. www.rekabet.gov.tr/Karar?kararId=245c6184-2bb5-4dc9-b45d-29f0686acef9</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999">Kurul’un 18.03.2021 tarihli ve 21-15/190-80 sayılı kararı.</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">[3]</span></a><span style="color:#999999">Kurul’un 15.05.2008 tarihli ve 08-33/421-147 sayılı kararı.</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">[4]</span></a><span style="color:#999999"> ABAD’ın 23.10.2003 tarihli ve T-65/98 sayılı Van den Bergh Foods Ltd v. Komisyon kararı (ECLI:EU:T:2003:281).</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/bu-alan-rakip-urunlere-ayrilmistir-rekabet-kurulunun-unilever-magnum-gecici-tedbir-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 10:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/02/resmi/rekabet-kurulu.jpg" type="image/jpeg" length="88703"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Danıştay 12. Daire'nin 2019/247 E., 2025/5613 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/danistay-12-dairenin-2019247-e-20255613-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/danistay-12-dairenin-2019247-e-20255613-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Danıştay 12. Daire'nin 01/12/2025 tarihli, 2019/247 E., 2025/5613 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>DANIŞTAY</strong></p>

<p><strong>İKİNCİ DAİRE</strong></p>

<p><strong>Esas No: 2019/247</strong></p>

<p><strong>Karar No: 2025/5613</strong></p>

<p><strong>DAVANIN KONUSU:</strong></p>

<p>Dava dilekçesinin incelenmesinden; "Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü Görevde Yükselme Sınavında (sözlü) düşük puan verilerek atanmasının yapılmamasına ilişkin işlem (sözlü sınavda verilen 72 puan) ile birlikte dayanak düzenleyici işlemi olan Milli Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Suretiyle Atanması Hakkında Yönetmelik" hükümleri doğrultusunda taşra teşkilatı il ve ilçe milli eğitim müdürlükleri 513 şube müdürü kadrosuna görevde yükselme yoluyla atama yapılacağını Milli Eğitim Bakanlığı Ölçme, Değerlendirme ve Sınav Hizmetleri Genel Müdürlüğü İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğünün yine 2018 tarihli Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü İçin Görevde Yükselme Yazılı Sınav Duyuru Kılavuzun iptali talebinden ibarettir." şeklinde belirtildiği; dava dilekçesi içeriğinde Milli Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Suretiyle Atanması Hakkında Yönetmeliğin sözlü sınav ve komisyon oluşumuna dair maddelerinden ve bunların hukuka aykırılıklarından bahsedilmiş ise de dava dilekçesi bir bütün olarak değerlendirildiğinde bahse konu hususları sözlü sınavda verilen puanının iptali talebine dayanak olarak belirttiği, sözlü sınav sonucunun ve yazılı sınav duyuru kılavuzunun iptali talebine açıkça yer verildiği halde Milli Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Suretiyle Atanması Hakkında Yönetmeliğin herhangi bir maddesinin iptalinin açıkça talep edilmediğinden; Mardin ili, Derik ilçesi'nde okul müdürü olarak görev yapan davacı tarafından, Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü Görevde Yükselme Sözlü Sınavında 72 puan verilmesi işlemi ile Milli Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Suretiyle Atanması Hakkında Yönetmelik hükümleri doğrultusunda hazırlanan 2018 Yılı Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü İçin Görevde Yükselme Yazılı Sınav Duyuru Kılavuzunun iptali istenilmektedir.</p>

<p><strong>DAVACININ İDDİALARI:</strong></p>

<p>Şube müdürü kadrolarına 513 tane atama yapılması için 01/04/2018 tarihinde yapılan Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü Görevde Yükselme yazılı sınavından 96,5 puan alarak Türkiye genelinde 3. olduğu, 03/09/2018 tarihinde yapılan ve 10/10/2018 tarihinde açıklanan sözlü sınavda hukuka aykırı olarak 72 puan verildiği, aritmetik ortalamasının 84 puan olduğu ve sözlü sınavda verilen puan nedeniyle ortalamasının düşürülerek ve atamasının yapılmadığı, 2018 yılı Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü İçin Görevde Yükselme Yazılı Sınav Duyuru Kılavuzunun, Milli Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Suretiyle Atanması Hakkında Yönetmeliği'ne göre hazırlandığı, gerek Yönetmelikte ve gerek Kılavuzda "sözlü sınav komisyonu üyelerinin hangi kamu görevini yürüten kamu görevlilerinden oluşacağına" dair bir açıklamanın bulunmadığı; Yönetmeliğin 14/2. maddesinde ise "Sözlü Sınav ve Değerlendirme Komisyonu merkezde ve illerde kurulur. Gerek görülmesi halinde aynı usulle birden fazla sözlü sınav ve değerlendirme komisyonu oluşturulabilir" düzenlemesi gereği farklı sınav komisyonlarında farklı kamu görevlerini yürüten üyelerin yer alması durumunun ortaya çıktığı bu durumun ise hukuka uygun olmadığı, 2018 yılı Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü İçin Görevde Yükselme Yazılı Sınav Duyuru Kılavuzunun atıfta bulunduğu Yönetmeliğin sözlü sınava ilişkin 16. maddesindeki düzenleme gereği adayların başarı durumunun salt sözlü puanına göre belirlendiği, öncesinde yapılan yazılı puanın başarı durumundaki etkisinin bertaraf edildiği ve düzenlemede yer alan atamaya esas olan başarı listesinin oluşturulmasında sözlü sınavın esas alınmasıyla yazılı sınavda en yüksek puan alan adayın atanmayarak puanı en düşük olan adayın atanabilmesi sonucunu doğurduğu böyle bir duruma imkan tanıyan ve objektif ölçütlerden uzaklaşan düzenlemenin liyakat ilkesine aykırı olduğu, benzer bir uyuşmazlıkta Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca E:2017/304 sayılı dosyada verilen 20/03/2017 günlü yürütmenin durdurulmasına dair kararında bu hususun vurgulandığı, yazılı sınavda 96,5 puan alıp 3. olması karşısında, yazılı puanının hiçe sayılarak sözlü sınavda 72,00 verilmesi ve bu sözlü puanının başarı durumunu etkilemesinin hukuka uygun olmadığı, sınav komisyonu tarafından "sözlü sınavda sorulacak soruların" önceden hazırlanmadığı, sınav esnasında davacıya yöneltilen ve doğru yanıtlamış olduğu soruların tutanağa bağlanmadığı, 2013 yılında Derik Kaymakamlığınca Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığında komisyon üyesi olarak görevlendirildiği dönemde yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındığı akabinde serbest bırakıldığı, sözlü sınavda düşük puan verilmesinin sebebinin bu husus olduğu, henüz hakkında verilen bir mahkeme kararı yokken masumiyet karinesi ihlal edildiği hususları ileri sürülmektedir.</p>

<p><strong>DAVALININ SAVUNMASI:</strong></p>

<p>01/04/2018 tarihinde yapılan Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü Görevde Yükselme yazılı sınavı neticesinde davacının 96.4 puan alarak sözlü sınava katılmaya hak kazandığı ve yapılan sözlü sınav neticesinde 72 puan verildiği, sözlü sınavda yapılan değerlendirmenin Milli Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Suretiyle Atanması Hakkında Yönetmeliği'ne uygun olduğu, sınava katılanlardan yazılı sınav puanı ile sözlü sınav puanın aritmetik ortalamasının 89,73 puandan düşük olanların atanamadığı, sınava katılan her adaya Yönetmelikte belirtilen 6 konu başlığını değerlendirecek şekilde 3 adet soru yönetildiği, her adaya farklı zarflardan birini seçmek suretiyle soru sorulduğu, verilen cevapların yazıya dökülmediği, tutanağa bağlanmadığı, sesli ya da görüntülü kayıtlar tutulacağına dair hükmün de bulunmadığı, sınav komisyon üyelerinin Milli Eğitim Bakanlığında görevli daire başkanlarından oluşturulduğu ve sözlü sınavın hukuka uygun olarak gerçekleştirildiği, 2018 yılı Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü İçin Görevde Yükselme Yazılı Sınav Duyuru Kılavuzunun, ilgili Yönetmelik hükümlerine göre yayımlandığı ve hukuka aykırılık bulunmadığı hususları ileri sürülerek davanın reddi gerektiği savunulmaktadır.</p>

<p><strong>DANIŞTAY TETKİK HAKİM </strong></p>

<p><strong>DÜŞÜNCESİ:</strong> Davacının 03/09/2018 tarihinde katıldığı sözlü sınavda 72 puan verilmesine ilişkin işlemin hukuka aykırı olduğu ve iptali gerektiği, 2018 yılı Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü İçin Görevde Yükselme Yazılı Sınav Duyuru Kılavuzunun iptali talebinin ise reddine karar verilmesi gerektiği düşünülmektedir.</p>

<p><strong>DANIŞTAY SAVCISI: ...</strong></p>

<p><strong>DÜŞÜNCESİ :</strong> Mardin İli, Derik İlçesi, ... İlkokulu'nda okul müdürü olarak görev yapan davacı tarafından, Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü Görevde Yükselme Sözlü Sınavında 72 puan verilerek atamasının yapılmamasına ilişkin işlem ile Milli Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Suretiyle Atanması Hakkında Yönetmelik hükümleri doğrultusunda hazırlanan 2018 Yılı Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü İçin Görevde Yükselme Yazılı Sınav Duyuru Kılavuzunun iptali istenilmektedir.</p>

<p>Dava konusu edilen Duyuru, yazılı sınava ilişkin olup, anılan Duyuruda, ''Sözlü sınava ilişkin takvim, yazılı sınava ilişkin sürecin tamamlanmasından sonra ilan edilecektir.'' hükmü yer almıştır.</p>

<p>Dava dilekçesinde, sözlü sınav komisyonunun oluşumuna, değerlendirme kriterlerine ...vs. ilişkin iddialara yer verilmiş ise de; sözlü sınava ve sözlü sınav komisyonuna ilişkin iddialarla dava konusu edilen 2018 Yılı Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü İçin Görevde Yükselme Yazılı Sınav Duyuru Kılavuzu arasında doğrudan bir menfaat ilişkisi bulunmadığı gibi; Milli Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Suretiyle Atanması Hakkında Yönetmelik'in 9, 14 ve 16 maddelerinden bahsedilmekle (örnek olarak, anılan Yönetmelikte sözlü sınav komisyonu üyelerinin hangi kamu görevini yürüten kişilerden oluşacağına ilişkin açıklık bulunmadığı ileri sürülmektedir) birlikte anılan Yönetmelik maddelerinin de iptalinin açıkça istenilmediği anlaşıldığından dava dilekçesinin reddi gerekmektedir. Dilekçe ret kararı verilmemesi halinde işin esasına gelince:</p>

<p>Milli Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Yönetmeliğinin ''Sözlü sınav'' başlıklı 16. maddesinde ''(Değişik: RG-13/1/2018-30300) (1) Görevde yükselme ve unvan değişikliği yazılı sınavında başarılı olanlardan duyuruda ilan edilen kadro sayısının üç katına kadar aday, puan üstünlüğüne göre sözlü sınava alınır. Son adayla aynı puana sahip olan adaylar da sözlü sınava alınır.</p>

<p>(2) Sözlü sınav konuları ve ağırlıkları şunlardır:</p>

<p>a) Sınav konularına ilişkin bilgi düzeyi %20,</p>

<p>b) Bir konuyu kavrayıp özetleme, ifade yeteneği ve muhakeme gücü %15,</p>

<p>c) Liyakati, temsil kabiliyeti, tutum ve davranışlarının göreve uygunluğu %15,</p>

<p>ç) Özgüveni, ikna kabiliyeti ve inandırıcılığı %15,</p>

<p>d) Genel kültürü ve genel yeteneği %20,</p>

<p>e) Bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı %15,</p>

<p>(3) Sözlü sınava giren adaylar, Ek-1 Sözlü Sınav Değerlendirme Formuna göre 100 tam puan üzerinden değerlendirilir. Her üyenin vermiş olduğu puanların aritmetik ortalaması alınarak adayın sözlü sınav puanı tespit edilir. Sözlü sınavda 100 üzerinden en az 70 puan alanlar başarılı sayılır ve başvuruda bulunduğu unvana atanmak üzere tercih yapma hakkına sahip olur.'' hükmü yer almış; ''Atama'' başlıklı 21. maddesinde ise; başarı puanının, yazılı ve sözlü sınavda başarılı olanların sınav puanlarının aritmetik ortalaması esas alınmak suretiyle belirleneceği hükmüne yer verilmiştir.</p>

<p>Dava konusu Duyurunun, 12/10/2013 günlü, 28793 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Suretiyle Atanması Hakkında Yönetmelik hükümleri çerçevesinde hazırlanmış olması karşısında; söz konusu sınav duyurusunda mevzuata ve hukuka aykırılık bulunmadığı sonuç ve kanaatine varılmıştır.</p>

<p>Yerleşik İçtihatlara göre; adayların girdiği sözlü sınav öncesinde, sınav komisyonunca sınavda sorulacak soruların önceden hazırlanması ve tutanağa bağlanması, her adaya sorulan soruların kayda geçirilmesi ve adayların verdiği yanıtlara hangi komisyon üyesince, hangi notun takdir edildiğinin tutanakta ayrı ayrı gösterilmesi gerekmekte olup, bu durum sözlü sınavın nesnelliği ve yargısal denetimin tüm unsurlarıyla gerçekleştirilmesini sağlayacaktır.</p>

<p>Dosyanın incelenmesinden; önceden hazırlanmış olan soruların kapalı zarflardan birisi seçtirilmek suretiyle davacıya sorulduğu; kendisine sorulan üç soruyu içeren soru kağıdının davacı tarafından imzalandığı, adı geçenin verdiği yanıtlara hangi komisyon üyesince, hangi notun takdir edildiğinin tutanakta ayrı ayrı gösterildiği; 20 puan değerindeki sınav konularına ilişkin bilgi düzeyi için 10 puan, genel kültürü ve genel yeteneği için tam puan(20) verildiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>Bu durumda, sözlü sınavında 72 puan verilerek davacının atamasının yapılmamasına ilişkin işlemde hukuka aykırılık görülmemiştir.</p>

<p>Açıklanan nedenlerle, davanın reddi gerektiği düşünülmektedir.</p>

<p><strong>TÜRK MİLLETİ ADINA</strong></p>

<p>Karar veren Danıştay İkinci Dairesince; ... İdare Mahkemesinin... günlü, E:... K:... sayılı "görev ret" kararı ile Dairemize iletilen dosyada, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra, işin gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>İNCELEME VE GEREKÇE</strong></p>

<p><strong>MADDİ OLAY :</strong></p>

<p>Dava dosyasının incelenmesinden; Mardin ili, Derik ilçesi, ... İlkokulunda okul müdürü olarak görev yapan davacının, 03/09/2018 tarihinde katıldığı Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü Görevde Yükselme Sözlü Sınava ilişkin değerlendirme formunda "Sınav konularına ilişkin bilgi düzeyi", "Genel kültürü ve genel yeteneği" kısmı ile gözlem ve kanaate dayalı kriterlerden olan "Bir konuyu kavrayıp özetleme, ifade yeteneği ve muhakeme gücü", "Liyakati, temsil kabiliyeti, tutum ve davranışlarının göreve uygunluğu", "Özgüveni, ikna kabiliyeti ve inandırıcılığı", "Bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı" kısmında komisyonun beş üyesinin de aynı puanları verdiği, sözlü sınavda verilen puanların aritmetik ortalamasının 72 puan olduğu, davacının yazılı sınav puanı 96,4 ile sözlü sınav puanı 72 puan ortalaması olan başarı puanın ise 84,24 olduğu ve atamasının yapılmaması üzerine, Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü Görevde Yükselme Sözlü Sınavında 72 puan verilmesine ilişkin işlem ile 2018 Yılı Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü İçin Görevde Yükselme Yazılı Sınav Duyuru Kılavuzunun iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmıştır.</p>

<p><strong>İLGİLİ MEVZUAT:</strong></p>

<p><strong>HUKUKİ DEĞERLENDİRME:</strong></p>

<p>Dava konusu edilen 2018 yılı Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü İçin Görevde Yükselme Yazılı Sınav Duyuru Kılavuzu yönünden;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Davacının, Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü Görevde Yükselme sözlü sınavına ve sözlü sınav komisyonunun oluşumuna, sözlü sınavda hukuka aykırı olarak düşük puan verildiğine ve bu nedenle atanmadığı iddialarına yer vererek 2018 Yılı Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü İçin Görevde Yükselme Yazılı Sınav Duyuru Kılavuzunu dava konusu ettiği, ancak dava konusu edilen Kılavuz sözlü sınava ilişkin olarak incelendiğinde; "Şube müdürlüğü için görevde yükselme sınavı, yazılı ve sözlü sınav olmak üzere iki aşamada gerçekleştirilecektir. Yazılı sınav Ölçme, Değerlendirme ve Sınav Hizmetleri Genel Müdürlüğü (ÖDSGM) tarafından 01 Nisan 2018 tarihinde saat 14.30' da Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kayseri, Konya, Malatya, Samsun, Sivas, Trabzon, Van illerinde yapılacaktır. Sınav sürecine ilişkin açıklamalar Milli Eğitim Bakanlığının http://www.meb.gov.tr ve/veya http://ikgm.meb.gov.tr internet adreslerinde ilan edilecektir. Sözlü sınava ilişkin takvim, yazılı sınava ilişkin sürecin tamamlanmasından sonra ilan edilecektir." düzenlemesine yer verildiği, 12/10/2013 günlü, 28793 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Suretiyle Atanması Hakkında Yönetmelik hükümlerine uygun olarak hazırlanan dava konusu 2018 Yılı Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü İçin Görevde Yükselme Yazılı Sınav Duyuru Kılavuzunda mevzuata ve hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.</p>

<p>Davacının 03/09/2018 tarihinde katıldığı Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü Görevde Yükselme Sözlü Sınavında 72 puan verilmesine ilişkin işlem yönünden;</p>

<p>657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 3. maddesinde, söz konusu Kanun'a hakim olan temel ilkelere yer verilmiş; bu ilkeler ise, sınıflandırma, kariyer ve liyakat olarak belirtilmiştir. Anılan Kanun'da, liyakat ilkesi, kamu hizmetlerine girmede, işin ehline verilmesi ve bu sistemin, eşit olarak tüm Devlet memurlarına uygulanmasını sağlamak olarak ifade edilmiştir.</p>

<p>Kamu görevine girme ve yükselmede liyakat ilkesi çerçevesinde, mevzuatımızda genel olarak yazılı sınavların yanında, sözlü ve/veya mülakat sınavlarına da yer verilmektedir. Görsel, işitsel ve anlık gözlemlere yönelik değerlendirmeler içeren sözlü ve/veya mülakat sınavlarının da objektif nitelikte olması zorunludur.</p>

<p>Diğer tüm idari işlemlerin yargısal denetiminde olduğu gibi, sözlü sınavda başarısız sayılma işlemlerinin de, yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden hukuka uygunluğunun denetiminin yapılması gerekmektedir.</p>

<p>Sözlü sınavların yargısal denetimine ilişkin olarak; adayların girdiği sözlü sınav öncesinde, sınav komisyonunca sınavda sorulacak soruların önceden hazırlanması ve tutanağa bağlanması, her adaya sorulan soruların kayda geçirilmesi ve adayların verdiği yanıtlara hangi komisyon üyesince, hangi notun takdir edildiğinin, tutanakta ayrı ayrı gösterilmesi gerektiği, bu durumun sözlü sınavın nesnelliği ve yargısal denetimin gerçekleştirilmesini sağlayacağı içtihat olarak benimsenmekte olup, bu prosedürler yerine getirilerek yapılan sözlü sınavların, hukuka uygun olarak gerçekleştirildiğinin kabulü gerekmektedir.</p>

<p>Milli Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Suretiyle Atanması Hakkında Yönetmelik'in Ek-1 Sözlü Değerlendirme Formu'nun Açıklamalar başlıklı kısmının 3. maddesinde, "adayın soruya verdiği cevap ile yetersiz görülenler bakımından yetersiz görülme nedenleri komisyon başkanı veya görevlendireceği bir üye tarafından C bölümünde belirtilecektir" düzenlemesine yer verildiği göz önüne alındığında, sözlü sınavın icrası sırasında, bilgi ölçmeye yönelik "sınav konularına ilişkin bilgi düzeyi" ve "Genel kültürü ve genel yeteneği" kısımlarına ilişkin adaya sorulan soruya adayın verdiği cevabın, Sözlü Değerlendirme Formu'nun ilgili bölümüne yazılmasının gerekeceği, öte yandan; doğrudan bilgi ölçmeyle ilgisi bulunmayan sınav konuları açısından da gözlem ve kanaata dayalı kısımlar olan, "bir konuyu kavrayıp özetleme, ifade yeteneği ve muhakeme gücü", "liyakati, temsil kabiliyeti, tutum ve davranışlarının göreve uygunluğu", "özgüveni, ikna kabiliyeti ve inandırıcılığı", "bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı" bakımından ise, adayın yetersiz görülmesi halinde, yetersiz görülme nedenlerinin belirtilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>Bu itibarla, davacının 03/09/2018 tarihinde katıldığı Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Merkez ve Taşra Teşkilatı Görevde Yükselme Şube Müdürlüğü sözlü sınava dair değerlendirme formunda davacının sorulan sorulara verdiği cevaplar ile yetersiz görülenler bakımından yetersiz görülme nedenlerinin, Milli Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Suretiyle Atanması Hakkında Yönetmelik'in Eki, EK-1 Sözlü Sınav Değerlendirme Formu'nun (C) "Açıklamalar", bölümünde belirtilmediği görüldüğünden, davacıya sözlü sınav sonucunda 72 puan verilmesine ilişkin işlemde hukuk uyarlık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.</p>

<p>Nitekim; aynı sözlü sınava ilişkin olarak Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 29/09/2025 günlü ve E:2025/17, K:2025/55 sayılı Bölge İdare Mahkemesi Kararlarının Aykırılıklarının Giderilmesi İstemi Hakkındaki kararı da bu yöndedir.</p>

<p><strong>KARAR SONUÇ:</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1. Davacının 03/09/2018 tarihinde katıldığı Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü Görevde Yükselme Sözlü Sınavından 72 puan verilmesi işleminin İPTALİNE;</p>

<p>2. 2018 yılı Milli Eğitim Bakanlığı Taşra Teşkilatı Şube Müdürlüğü İçin Görevde Yükselme Yazılı Sınav Duyuru Kılavuzunun iptali isteminin REDDİNE;</p>

<p>3. Dava kısmen iptal, kısmen ret ile sonuçlandığından aşağıda dökümü yapılan ve davacı tarafından karşılanan ...- TL yargılama giderinin 1...-TL'lik kısmının davalı idareden alınarak davacıya verilmesine, kalan ...-TL'lik kısmının davacı üzerinde bırakılmasına, artan posta ücretinin kararın kesinleşmesinden sonra davacıya iadesine,</p>

<p>4. Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre belirlenen...-TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı idareye verilmesine, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre belirlenen ...-TL vekalet ücretinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine,</p>

<p>5. Bu kararın tebliğ tarihini izleyen 30 (otuz) gün içerisinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna temyiz yolu açık olmak üzere, 01/12/2025 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/danistay-12-dairenin-2019247-e-20255613-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 09:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/02/yargi/danistays.jpg" type="image/jpeg" length="64921"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Danıştay 12. Daire'nin 2019/2259 E., 2025/5734 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/danistay-12-dairenin-20192259-e-20255734-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/danistay-12-dairenin-20192259-e-20255734-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Danıştay 12. Daire'nin 04/12/2025 tarihli, 2019/2259 E., 2025/5734 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>DANIŞTAY</strong></p>

<p><strong>İKİNCİ DAİRE</strong></p>

<p><strong>Esas No: 2019/2259</strong></p>

<p><strong>Karar No: 2025/5734</strong></p>

<p><strong>DAVANIN KONUSU:</strong></p>

<p>... İlçe Seçim Kurulu Başkanlığında ... olarak görev yapan davacı tarafından; Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı'nca yapılan görevde yükselme seçim müdürü sözlü sınavının tamamının, sınav sonucunda yapılan atamaların ve başarısız sayıldığı sözlü sınav sonucu ile bu sınavın dayanağı olan Yüksek Seçim Kurulu Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliğinin "Sözlü Sınav" başlıklı 6. maddesinin iptali ve özlük haklarının yasal faizi ile birlikte iadesine karar verilmesi istenilmektedir.</p>

<p><strong>DAVACININ İDDİALARI:</strong></p>

<p>Davacı tarafından; Yüksek Seçim Kurulu Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği'nin "Sözlü Sınav" başlıklı 9. maddesinde ve görevde yükselme ile seçim müdürü ve şube müdürü alımı ilanında sözlü sınav konu başlıklarının kaçar puan olarak değerlendirileceği belirtilmezken, açıktan atama yoluyla alınacak seçim müdürü ilanında sözlü sınav konu başlıklarının puanlamalarının açıkça belirtildiği, bu haliyle aynı kadro için yapılan alımlar açısından kurum personeline karşı Anayasa'nın eşitlik ilkesine aykırı bir tutum sergilendiği;</p>

<p>Katılmış olduğu sözlü sınavın yaklaşık olarak 2 dakika sürdüğü, daha önce hazırlanmış ve kapalı zarf içerisinde bulunan sorular arasından çekmiş olduğu ancak tarafına gösterilmeyen 3 adet sorunun kurul üyelerince yöneltildiği, genel kültür ve mesleki bilgiye ilişkin soruyu doğru cevaplandırdığı, 3. sorunun ise, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi müfredatından değil de Osmanlı tarihinden sorulduğu, bu haliyle tarafına haksız muamele yapıldığı;</p>

<p>11 yıldır Kurum bünyesinde çalıştığı, bir çok kez seçim müdürü olmaksızın tek başına seçim iş ve işlemlerini sorunsuz yürüttüğü, yakın bir tarih olan 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimlerinde, 108.000'ni aşkın seçmeni olan bir ilçede seçim iş ve işlemlerini koordine edip, hiçbir şaibeye, eksikliğe mahal vermeden başarıyla sonuçlandırdığı, bunun yanında kuruma daha 2-3 sene önce başka bir kurumdan geçiş yapmış olan ve yazılı sınavda kendisinden daha düşük puan alan adayların bilgi ve tecrübelerinin hangi kriterler göz önünde tutularak değerlendirildiği ve asil müdür olarak atandıkları;</p>

<p>Gerek yazılı sınav sonucunda kurum içindeki başarı sıralamasını ihtiva eden listenin yayımlanmaması, gerekse sözlü sınav sonrasında toplu puan sıralaması yapılmadığı gibi kişinin bizzat aldığı puanın bile belirtilmeden "Nihai sonuç başarısız" gibi genel bir ifade ile açıklama yapılmasının kurumun şeffaflığına gölge düşürdüğü ve liyakat ilkesiyle bağdaşmadığı;</p>

<p>Yazılı sınav notu yüksek olan ve hatta derece yapmış adayların büyük bir kısmının 70'in altında bir puan verilerek mülakatta elendiği, düşük puan alan adaylara ise 90-100 aralığında bir puan verilerek mülakatta kazandırıldığı; bu şekilde ilk sıralarda bulunan adayların mülakatta elenmesinin, yapılan Görevde Yükselme Sınavının bir prosedürden ibaret olduğunun ve yazılı sınavın yok sayılarak mülakat sınavında keyfiyete dayalı puanlama ile istenilen adaylara kazandırıldığının göstergesi olduğu;</p>

<p>Yaklaşık 2 dakika süren sözlü sınav sonucunda kaç puan aldığı bile bildirilmeyip nihai olarak başarısız sayıldığı mülakat değerlendirmesinde, kanaate dayalı kriterler yönünden başarısız olarak değerlendirilmesine etki eden hususların somut bilgi ve belgeye dayandırılmadığı;</p>

<p>Tarafına ve diğer adaylara yöneltilen sorulara doğru ve yerinde cevap verip vermediği, sınav süresi, soruların objektif olarak yöneltilip yöneltilmediği, herhangi bir baskı söz konusu olup olmadığı, eşitlik ilkesine aykırı davranılıp davranılmadığının tespiti ve yargısal denetim imkanının sözlü sınavın teknolojik imkanlarla kaydının tutulması ile mümkün olduğu; bu doğrultuda bu verilerin kayıt altına alınmaması dolayısı ile hukuki denetimin imkansızlığı da göz önüne alındığında sözlü sınavın bu yönü ile tümden hukuka aykırı olduğu;</p>

<p>Ortalama 2 dakikalık süre zarfında adayların söz konusu bu niteliklere sahip olup olmadıkları ve liyakatlerinin objektif olarak tespitinin mümkün olmadığı;</p>

<p>Sözlü sınava ilişkin hukuksuzlukların temelinde, iptali istenen Yönetmelik maddesinin olduğu;</p>

<p>657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 3/C. maddesinde Devlet kamu hizmetleri görevlerine girmeyi, sınıflar içinde ilerleme ve yükselmeyi, görevin sona erdirilmesini liyakat sistemine dayandırmak ve bu sistemin eşit imkanlarla uygulanmasında Devlet memurlarını güvenliğe sahip kılmaktır." hükmünün yer aldığı;</p>

<p>657 sayılı Kanunda sözlü sınavın sadece uzmanlık ile ilgili başlıkta geçtiği, Kanunda bulunmayan sözlü sınavın Yönetmeliklerde geçmesinin de hukuka aykırı olduğu, sözlü sınavın tamamen kaldırılması gerektiği;</p>

<p>100 soruluk yazılı sınav sonuçlarının etkisi üzerinden değerlendirme yapılmak yerine, sözlü Sınavda adaylara sorulan ve zorluk derecesi her adaya göre değişen sorular sorularak sözlü puanlamanın daha etkili hale getirildiği;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yazılı sınavı daha düşük adayların sırf sözlü sınav notu ile başarılı sayılmasının hak, hakkaniyet, liyakat, adalet ve eşitlik duygularını külliyen yok edeceği ileri sürülmektedir.</p>

<p><strong>DAVALININ SAVUNMASI:</strong></p>

<p>Davalı idare tarafından; davanın süresinde açılmamış olması nedeniyle reddi gerektiği;</p>

<p>Davacının sınavın tamamının iptali isteminde menfaatinin bulunmadığı, bu anlamda dava ehliyetinin varlığından da bahsedilemeyeceği;</p>

<p>Dava konusu Yönetmeliğin, Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Esaslarına Dair Genel Yönetmeliğe dayanılarak hazırlandığı ve anılan Genel Yönetmeliğe aykırılık teşkil etmeyecek şekilde düzenlenmiş olduğu,</p>

<p>Genel Yönetmeliğin sözlü sınav başlıklı 12/A maddesinde de sözlü sınav konularının kaçar puan üzerinden değerlendirileceğine dair açık bir hüküm bulunmayıp, yüz tam puan üzerinden değerlendirileceğine yönelik düzenleme yer aldığı;</p>

<p>Hangi boş kadrolara ve ne şekilde sınav gerçekleştirileceği mevzuatına uygun olarak, açık ve anlaşılır şekilde ilan edildiği;</p>

<p>Yüksek Seçim Kurulu Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği gereği değerlendirmeye alınacak konuların 4 ana başlık altında toplandığı, komisyon üyelerince dört ana başlık eşit şekilde 25'er puan olarak toplam yüz tam puan üzerinden değerlendirildiği ve aday değerlendirme formlarının da bu doğrultuda düzenlendiği;</p>

<p>7062 sayılı Teşkilat Kanunu ve diğer mevzuatın, sözlü sınavın, belirlenen kriterlere puan vermek suretiyle yapılacağını tartışmaya yer vermeyecek şekilde düzenlediği ve idari usul kuralını ortaya koyduğu;</p>

<p>Yürürlükte bulunan mevzuatın emrettiği şekilde ve emredilen şekilde sözlü sınav kurulunun oluşturulduğu, sözlü sınav kurulunun mevzuatın emrettiği şekilde ve emredilen kriterlere uygun olarak değerlendirme yapıp davacıya ayrı ayrı puan verdiği;</p>

<p>Sözlü sınavda, sınav komisyonunun görevinin, adayların kendileri tarafından kura ile çekilen zarflarda yer alan ve cevapları belli olan sözlü sorulara verilen yanıtlar ile adayın özgüveni, bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı, temsil kabiliyeti gibi genel durumunu yansıtan toplam kriterlerin objektif bir şekilde değerlendirilmesinden ibaret olduğu;</p>

<p>Davacının, ortalama sözlü sınav puanının 58 olduğu, 70 puan barajının altında kalması nedeniyle de mevzuat gereği başarısız sayıldığı, davacı tarafından sözlü sınav puanı için sınav komisyonuna itirazda bulunulmadığı, birleştirme tutanağında belirtilen değerlendirme puanlarından, Sınav komisyonu üyelerinin objektif bir değerlendirme yaptığı, işlemlerin Kanun ve Yönetmeliklere uygun tesis edildiği;</p>

<p>Davacının aynı zamanda, konusu aynı olan uyuşmazlık için ... İdare Mahkemesinde E:... sayılı dosyasıyla dava açmış olduğu, iş bu davanın derdestlik yönünden de reddi gerektiği savunulmaktadır.</p>

<p><strong>DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ : ...</strong></p>

<p><strong>DÜŞÜNCESİ : </strong>Dava konusu Yönetmeliğin "Sözlü Sınav" başlıklı 9. maddesi ile Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığınca yapılan görevde yükselme seçim müdürü sözlü sınavının tamamının ve sınav sonucunda yapılan atamaların iptali istemi ile özlük ve parasal hak talebi yönünden davanın reddine; davacının katıldığı sözlü sınavda aldığı puan sonucuna göre başarısız sayılmasına ilişkin işlemin ise iptaline karar verilmesi gerektiği düşünülmektedir.</p>

<p><strong>DANIŞTAY SAVCISI : ...</strong></p>

<p><strong>DÜŞÜNCESİ :</strong> ... İlçe Seçim Kurulu Başkanlığında ... olarak görev yapan davacı tarafından; Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı'nca yapılan görevde yükselme seçim müdürü sözlü sınavının tamamının, sınav sonucunda yapılan atamaların ve başarısız sayıldığı sözlü sınav sonucu ile bu sınavın dayanağı olan 18/02/2018 günlü, 30336 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Yüksek Seçim Kurulu Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği'nin "Sözlü Sınav" başlıklı 9. maddesinin iptali ve özlük haklarının yasal faiziyle birlikte iadesine karar verilmesi istenilmektedir.</p>

<p>Anayasa'nın dava konusu düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihte yürürlükte olan şekliyle- 124. maddesi uyarınca, Cumhurbaşkanı, bakanlıklar ve kamu tüzelkişileri, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilirler.</p>

<p>İdareler, normlar hiyerarşisine aykırı olmayacak şekilde, hizmette etkinliğin sağlanması için gerekli önlemleri alma, bu kapsamda mevzuat değişikliği yapma hususunda takdir yetkisine sahiptirler. Kamu hizmetlerinin hangi koşullar altında ve nasıl yürütüleceğini önceden saptamak her zaman mümkün olmadığı için, gelişen durumlara ayak uydurmak ve ortaya çıkan ihtiyaçları karşılayabilmek amacıyla düzenleyici işlemler üzerinde gerekli değişiklikleri yapma hususunda idarelerin takdir yetkisi bulunmaktadır.</p>

<p>Yönetmeliklerin Anayasa, yasa ve hukukun genel ilkelerine aykırı hükümler içermemesi ve öngörülen biçim ve yetki koşullarına uyularak çıkarılması dışında, söz konusu düzenleme yetkisinin kullanılmasına kamu hukuku yönünden herhangi bir engel bulunmadığı açıktır.</p>

<p>657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 3. maddesinde, "Sınıflandırma", "Kariyer" ve "Liyakat" ilkeleri bu Kanunun temel ilkeleri olarak belirlenmiş; kariyer ilkesi, Devlet memurlarına yaptıkları hizmetler için lüzumlu bilgilere ve yetişme şartlarına uygun şekilde, sınıfları içinde en yüksek derecelere kadar ilerleme imkanı sağlamak; liyakat ilkesi ise, Devlet kamu hizmetleri görevlerine girmeyi, sınıflar içinde ilerleme ve yükselmeyi, görevin sona erdirilmesini yeterlik sistemine dayandırmak ve bu sistemin eşit imkanlarla uygulanmasında Devlet memurlarını güvenliğe sahip kılmak olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>Anılan Yasa uyarınca, liyakat ve kariyer ilkeleri çerçevesinde, hizmet gerekleri ve personel planlaması esas alınarak, Devlet memurları ile 233 sayılı KHK kapsamındaki kamu iktisadi teşebbüslerinde görev yapan sözleşmeli personelin görevde yükselme ve unvan değişikliklerine ilişkin usul ve esasları belirlemek amacıyla çıkarılan ve 18/04/1999 günlü, 23670 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Esaslarına Dair Genel Yönetmeliğin 8. maddesinde, görevde yükselme veya unvan değişikliği suretiyle atanacakların yazılı ve sözlü sınavda başarılı olmaları gerektiği öngörülmüş, aynı Yönetmeliğin 12/A maddesinde, sözlü sınav, 13. maddesinde de, sınav kurulu ve görevlerine yer verilmiş olup, "Görevde yükselme yönetmelikleri" başlıklı 15. maddesinde belirtilen kurumların, bu Yönetmeliğin kapsamına giren görevlere atanacaklarda aranacak şartları ve yapılacak sınavlara ilişkin usul ve esaslar ile diğer hususları Devlet Personel Başkanlığının uygun görüşünü alarak bu Yönetmeliğe aykırı olmamak üzere çıkaracakları yönetmelikle düzenleyecekleri hükme bağlanmıştır.</p>

<p>Yukarıda aktarılan Yasa ile Genel Yönetmelik hükümlerine dayanılarak hazırlanan ve 18/02/2018 günlü, 30336 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Yüksek Seçim Kurulu Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği'nin, aynı doğrultuda düzenlemeleri içeren davaya konu "Sözlü sınav" başlıklı 9. maddesinde;</p>

<p>"(1) Yazılı sınavda en yüksek puan alan adaydan başlamak üzere ilan edilen kadro sayısının beş katı aday sözlü sınava çağırılır. Son adayla aynı puana sahip olan personelin tamamı sözlü sınava alınır.</p>

<p>(2) Sözlü sınavda; Sınav konularına ilişkin önceden hazırlanmış sorular arasından, aday tarafından çekilecek soru ile ölçülecek,</p>

<p>a) İlgilinin atanacağı kadronun gerektirdiği mesleki bilgi düzeyi,</p>

<p>b) Atatürk ilkeleri ve inkılap tarihi bilgi düzeyi,</p>

<p>c) Genel kültür bilgi düzeyi,</p>

<p>ile özgüveni, bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı, temsil kabiliyeti, bir konuyu kavrama ve ifade yeteneği, olmak üzere toplam 100 puan üzerinden sınav kurulu üyeleri tarafından ayrı ayrı değerlendirme yapılır.</p>

<p>(3) Yapılan değerlendirme, sınav kurulu üyelerinin her biri tarafından ayrı ayrı "Aday Değerlendirme Formu"na işlenir.</p>

<p>(4) Sözlü sınav sırasında herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.</p>

<p>(5) Sözlü sınav bitirildikten sonra sınav kurulu üyelerince yapılan değerlendirme sonuçları "Birleştirme Tutanağı"nda gösterilir. İlgilinin sözlü sınavda başarılı sayılabilmesi için yüz tam puan üzerinden en az yetmiş puan alması gerekir.</p>

<p>(6) Sözlü sınav sonuçları "Nihai Başarı Listesi"nin ilgili hanesine işlenir." hükmü yer almaktadır.</p>

<p>18/02/2018 günlü, 30336 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Yüksek Seçim Kurulu Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği'nin "Sözlü Sınav" başlıklı 9. maddesi yönünden:</p>

<p>Bir hiyerarşik normlar sistemi olan hukuk düzeninde, alt düzeydeki normların, yürürlüklerini üst düzeydeki normlardan aldığı kuşkusuzdur. Dolayısıyla, bir normun, kendisinden daha üst konumda bulunan ve dayanağını oluşturan bir norma aykırı veya bunu değiştirici nitelikte bir hüküm getirmesi mümkün bulunmamaktadır.</p>

<p>Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Esaslarına Dair Genel Yönetmelik ile anılan kamu kurumlarına, görevde yükselme yönetmeliklerini çıkarma konusunda yetki verilmiş ve düzenleme yapılacak konuların çerçevesi de belirlenmiştir. Bu çerçevenin içerisinde "yapılacak sınavlara ilişkin usul ve esaslar"ın da yer aldığı görülmektedir.</p>

<p>Olayda, dava konusu Yönetmelik maddesi hükümlerinin, Genel Yönetmeliğin sözlü sınava yönelik 12/A maddesinde yer alan hükümlere koşut olarak düzenlendiği, kendisinden daha üst konumda bulunan ve dayanağını oluşturan norma aykırı veya bunu değiştirici, daraltıcı nitelikte bir hüküm getirmediği anlaşılan, üst hukuk normlarına uyumlu bir şekilde hazırlanıp yürürlüğe konulan dava konusu düzenlemede hukuka aykırı bir yön bulunmamaktadır.</p>

<p>Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı'nca yapılan görevde yükselme seçim müdürü sözlü sınavının tamamı ve sınav sonucunda yapılan atamalar yönünden:</p>

<p>Her ne kadar ilgili Yönetmelik maddesinde bu yönde açık bir hüküm bulunmamakta ise de, yargı içtihatlarıyla benimsendiği üzere sözlü sınav öncesinde, sınav komisyonunca sınavda sorulacak soruların önceden hazırlanması ve tutanağa bağlanması, her adaya sorulan soruların kayda geçirilmesi ve sorulan sorulara adayların verdiği yanıtlara hangi komisyon üyesince, hangi notun takdir edildiğinin tutanakta ayrı ayrı gösterilmesi, böylece sözlü sınavın nesnel olarak yapılması ve yargısal denetimin tüm unsurlarıyla gerçekleştirilmesi sağlanmalıdır.</p>

<p>Uyuşmazlıkta, yapılan sözlü sınav öncesinde, sınavda sorulacak soruların önceden hazırlanması ve tutanağa bağlanmış olması, her adaya sorulan soruların kayda geçirilmesi ve sorulan sorulara adayların verdiği yanıtlara hangi komisyon üyesince, hangi notun takdir edildiğinin tutanakta ayrı ayrı gösterilmiş olması karşısında, Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı'nca yapılan görevde yükselme seçim müdürü sözlü sınavının, Yüksek Seçim Kurulu Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği'nde öngörülen usul ve esaslara uygun şekilde gerçekleştirildiği ve sözlü sınavının tamamını sakatlayacak herhangi bir neden de bulunmadığı kanaatine varıldığından, sözlü sınav sonuçlarında ve bu doğrultuda yapılan atamalarda da hukuka aykırılık görülmemiştir.</p>

<p>Davacının, seçim müdürlüğü sözlü sınavında başarısız sayılmasına ilişkin işlem yönünden:</p>

<p>Kamu hizmetlerinin ehil ve yetişmiş kamu görevlileri eliyle yürütülmesi için yapılan sözlü sınavların, kariyer ve liyakat ilkelerine uygun, objektif ve aynı zamanda yetki, şekil, sebep, konu ve maksat unsurları yönünden yargısal denetime imkan tanıyacak şekilde yapılması esas olup, sözlü sınavda başarısız sayılma işleminin yargısal denetimini sağlayacak alt yapının tüm unsurlarıyla oluşturulmasını sağlamak hukuka bağlı idarenin görevidir.</p>

<p>Yukarıda yer verilen Yüksek Seçim Kurulu Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği'nin 9. maddesinde, sözlü sınavının kapsamı düzenlenmiş olup, aynı maddenin 2. fıkrasında; " Sözlü sınavda; Sınav konularına ilişkin önceden hazırlanmış sorular arasından, aday tarafından çekilecek soru ile ölçülecek, a) İlgilinin atanacağı kadronun gerektirdiği mesleki bilgi düzeyi, b) Atatürk ilkeleri ve inkılap tarihi bilgi düzeyi, c) Genel kültür bilgi düzeyi, ile özgüveni, bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı, temsil kabiliyeti, bir konuyu kavrama ve ifade yeteneği " ile ilgili konularını kapsayacağı ifade edilmekle birlikte, sözlü sınav tutanakları incelendiğinde komisyon tarafından 100 puan üzerinden (Her biri 25 puan değerinde olan haneler yönünden: mesleki bilgi düzeyi: 20-15-20-20-20 puan; Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi bilgi düzeyi: 10-10-8-15-12 puan; genel kültür bilgi düzeyi: 10-10-20-10-15 puan; özgüveni, bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı, temsil kabiliyeti, bir konuyu kavrama ve ifade yeteneği: 10-15-20-15-15 puan olmak üzere) ortalama 58 puan puan verilmek suretiyle değerlendirme yapıldığı; anılan sınavda, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi bilgi düzeyini ölçmek amacıyla "Mısır Sorununun görüşüldüğü 1840 Londra Anlaşmasına katılan Devletlerden üçünü sayınız " şeklinde soru sorulduğu görülmektedir.</p>

<p>Bu durumda, sözlü sınav komisyonunun yaptığı değerlendirmenin yukarıda yer verilen Yönetmeliğin 9. maddesinde düzenlenen sözlü sınav konularının kapsamını karşılamadığı, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi müfredatı yerine, Osmanlı Tarihi müfredatından soru sorulduğu anlaşılmakla, seçim müdürlüğü sözlü sınavında 58 puan verilmek suretiyle davacının başarısız sayılmasına ilişkin dava konusu işlemde hukuka uyarlık görülmemiştir.</p>

<p>Açıklanan nedenlerle davacının seçim müdürlüğü sözlü sınavında başarısız sayılmasına ilişkin işlemin iptaline, 18/02/2018 günlü, 30336 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Yüksek Seçim Kurulu Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği'nin "Sözlü Sınav" başlıklı 9. maddesine ve Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı'nca yapılan görevde yükselme seçim müdürü sözlü sınavının tamamına ve sınav sonucunda yapılan atamalara ilişkin ise davanın reddine karar verilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir.</p>

<p><strong>TÜRK MİLLETİ ADINA</strong></p>

<p>Karar veren Danıştay İkinci Dairesince, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>MADDİ OLAY:</strong></p>

<p>... İlçe Seçim Kurulu Başkanlığında ... olan ve ... tarihinde Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığınca yapılan görevde yükselme seçim müdürü yazılı sınavına katılarak 82 puan almak suretiyle sözlü sınava katılmaya hak kazanan, sözlü sınavdan ise 58 puan alarak başarısız sayılan davacı tarafından; Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığınca yapılan görevde yükselme seçim müdürü sözlü sınavının tamamının, sınav sonucunda yapılan atamaların ve başarısız sayıldığı sözlü sınav sonucu ile bu sınavın dayanağı olan 18/02/2018 günlü, 30336 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Yüksek Seçim Kurulu Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği'nin "Sözlü Sınav" başlıklı 9. maddesinin iptali ve özlük haklarının yasal faiziyle birlikte iadesine karar verilmesi istemiyle bakılmakta olan dava açılmıştır.</p>

<p><strong>İLGİLİ MEVZUAT:</strong></p>

<p>Anayasa'nın -dava konusu düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihte yürürlükte olan şekliyle- 124. maddesi uyarınca, Cumhurbaşkanı, bakanlıklar ve kamu tüzelkişileri, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilirler</p>

<p>İdareler, normlar hiyerarşisine aykırı olmayacak şekilde, hizmette etkinliğin sağlanması için gerekli önlemleri alma, bu kapsamda mevzuat değişikliği yapma hususunda takdir yetkisine sahiptirler. Kamu hizmetlerinin hangi koşullar altında ve nasıl yürütüleceğini önceden saptamak her zaman mümkün olmadığı için, gelişen durumlara ayak uydurmak ve ortaya çıkan ihtiyaçları karşılayabilmek amacıyla düzenleyici işlemler üzerinde gerekli değişiklikleri yapma hususunda idarelerin takdir yetkisi bulunmaktadır.</p>

<p>Yönetmeliklerin Anayasa, yasa ve hukukun genel ilkelerine aykırı hükümler içermemesi ve öngörülen biçim ve yetki koşullarına uyularak çıkarılması dışında, söz konusu düzenleme yetkisinin kullanılmasına kamu hukuku yönünden herhangi bir engel bulunmadığı açıktır.</p>

<p>657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 3. maddesinde, "Sınıflandırma", "Kariyer" ve "Liyakat" ilkeleri bu Kanunun temel ilkeleri olarak belirlenmiş; kariyer ilkesi, Devlet memurlarına yaptıkları hizmetler için lüzumlu bilgilere ve yetişme şartlarına uygun şekilde, sınıfları içinde en yüksek derecelere kadar ilerleme imkanı sağlamak; liyakat ilkesi ise, Devlet kamu hizmetleri görevlerine girmeyi, sınıflar içinde ilerleme ve yükselmeyi, görevin sona erdirilmesini yeterlik sistemine dayandırmak ve bu sistemin eşit imkanlarla uygulanmasında Devlet memurlarını güvenliğe sahip kılmak olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>Anılan Yasa uyarınca, liyakat ve kariyer ilkeleri çerçevesinde, hizmet gerekleri ve personel planlaması esas alınarak, Devlet memurları ile 233 sayılı KHK kapsamındaki kamu iktisadi teşebbüslerinde görev yapan sözleşmeli personelin görevde yükselme ve unvan değişikliklerine ilişkin usul ve esasları belirlemek amacıyla çıkarılan ve 18/04/1999 günlü, 23670 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Esaslarına Dair Genel Yönetmeliğin 8. maddesinde, görevde yükselme veya unvan değişikliği suretiyle atanacakların yazılı ve sözlü sınavda başarılı olmaları gerektiği öngörülmüş, aynı Yönetmeliğin 12/A maddesinde, sözlü sınav, 13. maddesinde de, sınav kurulu ve görevlerine yer verilmiş olup, "Görevde yükselme yönetmelikleri" başlıklı 15. maddesinde belirtilen kurumların, bu Yönetmeliğin kapsamına giren görevlere atanacaklarda aranacak şartları ve yapılacak sınavlara ilişkin usul ve esaslar ile diğer hususları Devlet Personel Başkanlığının uygun görüşünü alarak bu Yönetmeliğe aykırı olmamak üzere çıkaracakları yönetmelikle düzenleyecekleri hükme bağlanmıştır.</p>

<p>Yukarıda aktarılan Yasa ile Genel Yönetmelik hükümlerine dayanılarak hazırlanan ve 18/02/2018 günlü, 30336 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Yüksek Seçim Kurulu Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği'nin, aynı doğrultuda düzenlemeleri içeren davaya konu "Sözlü sınav" başlıklı 9. maddesinde;</p>

<p>"(1) Yazılı sınavda en yüksek puan alan adaydan başlamak üzere ilan edilen kadro sayısının beş katı aday sözlü sınava çağırılır. Son adayla aynı puana sahip olan personelin tamamı sözlü sınava alınır.</p>

<p>(2) Sözlü sınavda; Sınav konularına ilişkin önceden hazırlanmış sorular arasından, aday tarafından çekilecek soru ile ölçülecek,</p>

<p>a) İlgilinin atanacağı kadronun gerektirdiği mesleki bilgi düzeyi,</p>

<p>b) Atatürk ilkeleri ve inkılap tarihi bilgi düzeyi,</p>

<p>c) Genel kültür bilgi düzeyi,</p>

<p>ile özgüveni, bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı, temsil kabiliyeti, bir konuyu kavrama ve ifade yeteneği, olmak üzere toplam 100 puan üzerinden sınav kurulu üyeleri tarafından ayrı ayrı değerlendirme yapılır.</p>

<p>(3) Yapılan değerlendirme, sınav kurulu üyelerinin her biri tarafından ayrı ayrı "Aday Değerlendirme Formu"na işlenir.</p>

<p>(4) Sözlü sınav sırasında herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.</p>

<p>(5) Sözlü sınav bitirildikten sonra sınav kurulu üyelerince yapılan değerlendirme sonuçları "Birleştirme Tutanağı"nda gösterilir. İlgilinin sözlü sınavda başarılı sayılabilmesi için yüz tam puan üzerinden en az yetmiş puan alması gerekir.</p>

<p>(6) Sözlü sınav sonuçları "Nihai Başarı Listesi"nin ilgili hanesine işlenir." hükmü yer almaktadır.</p>

<p><strong>HUKUKİ DEĞERLENDİRME:</strong></p>

<p>1- 18/02/2018 günlü, 30336 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Yüksek Seçim Kurulu Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği'nin "Sözlü Sınav" başlıklı 9. maddesi yönünden:</p>

<p>Bir hiyerarşik normlar sistemi olan hukuk düzeninde, alt düzeydeki normların, yürürlüklerini üst düzeydeki normlardan aldığı kuşkusuzdur. Dolayısıyla, bir normun, kendisinden daha üst konumda bulunan ve dayanağını oluşturan bir norma aykırı veya bunu değiştirici nitelikte bir hüküm getirmesi mümkün bulunmamaktadır.</p>

<p>Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Esaslarına Dair Genel Yönetmelik ile anılan kamu kurumlarına, görevde yükselme yönetmeliklerini çıkarma konusunda yetki verilmiş ve düzenleme yapılacak konuların çerçevesi de belirlenmiştir. Bu çerçevenin içerisinde "yapılacak sınavlara ilişkin usul ve esaslar"ın da yer aldığı görülmektedir.</p>

<p>Olayda, dava konusu Yönetmelik maddesi hükümlerinin, Genel Yönetmeliğin sözlü sınava yönelik 12/A maddesinde yer alan hükümlere koşut olarak düzenlendiği, kendisinden daha üst konumda bulunan ve dayanağını oluşturan norma aykırı veya bunu değiştirici, daraltıcı nitelikte bir hüküm getirmediği anlaşılan, üst hukuk normlarına uyumlu bir şekilde hazırlanıp yürürlüğe konulan dava konusu düzenlemede hukuka aykırı bir yön bulunmamaktadır.</p>

<p>2- Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığınca yapılan görevde yükselme seçim müdürü sözlü sınavının tamamı ve sınav sonucunda yapılan atamalar yönünden:</p>

<p>Her ne kadar ilgili Yönetmelik maddesinde bu yönde açık bir hüküm bulunmamakta ise de, yargı içtihatlarıyla benimsendiği üzere sözlü sınav öncesinde, sınav komisyonunca sınavda sorulacak soruların önceden hazırlanması ve tutanağa bağlanması, her adaya sorulan soruların kayda geçirilmesi ve sorulan sorulara adayların verdiği yanıtlara hangi komisyon üyesince, hangi notun takdir edildiğinin tutanakta ayrı ayrı gösterilmesi, böylece sözlü sınavın nesnel olarak yapılması ve yargısal denetimin tüm unsurlarıyla gerçekleştirilmesi sağlanmalıdır.</p>

<p>Uyuşmazlıkta, yapılan sözlü sınav öncesinde, sınavda sorulacak soruların önceden hazırlanması ve tutanağa bağlanmış olması, her adaya sorulan soruların kayda geçirilmesi ve sorulan sorulara adayların verdiği yanıtlara hangi komisyon üyesince, hangi notun takdir edildiğinin tutanakta ayrı ayrı gösterilmiş olması karşısında, Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı'nca yapılan görevde yükselme seçim müdürü sözlü sınavının, Yüksek Seçim Kurulu Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği'nde öngörülen usul ve esaslara uygun şekilde gerçekleştirildiği ve sözlü sınavının tamamını sakatlayacak herhangi bir neden de bulunmadığı kanaatine varıldığından, sözlü sınav sonuçlarında ve bu doğrultuda yapılan atamalarda da hukuka aykırılık görülmemiştir.</p>

<p>3- Davacının, seçim müdürlüğü sözlü sınavında başarısız sayılmasına ilişkin işlem ve özlük hakları yönünden:</p>

<p>Kamu hizmetlerinin ehil ve yetişmiş kamu görevlileri eliyle yürütülmesi için yapılan sözlü sınavların, kariyer ve liyakat ilkelerine uygun, objektif ve aynı zamanda yetki, şekil, sebep, konu ve maksat unsurları yönünden yargısal denetime imkan tanıyacak şekilde yapılması esas olup, sözlü sınavda başarısız sayılma işleminin yargısal denetimini sağlayacak alt yapının tüm unsurlarıyla oluşturulmasını sağlamak hukuka bağlı idarenin görevidir.</p>

<p>Yukarıda yer verilen Yüksek Seçim Kurulu Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği'nin 9. maddesinde, sözlü sınavının kapsamı düzenlenmiş olup, aynı maddenin 2. fıkrasında; " Sözlü sınavda; Sınav konularına ilişkin önceden hazırlanmış sorular arasından, aday tarafından çekilecek soru ile ölçülecek, a) İlgilinin atanacağı kadronun gerektirdiği mesleki bilgi düzeyi, b) Atatürk ilkeleri ve inkılap tarihi bilgi düzeyi, c) Genel kültür bilgi düzeyi, ile özgüveni, bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı, temsil kabiliyeti, bir konuyu kavrama ve ifade yeteneği" ile ilgili konuları kapsayacağı ifade edilmekle birlikte, sözlü sınav tutanakları incelendiğinde komisyon tarafından 100 puan üzerinden (Her biri 25 puan değerinde olan haneler yönünden: mesleki bilgi düzeyi: 20-15-20-20-20 puan; Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi bilgi düzeyi: 10-10-8-15-12 puan; genel kültür bilgi düzeyi: 10-10-20-10-15 puan; özgüveni, bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı, temsil kabiliyeti, bir konuyu kavrama ve ifade yeteneği: 10-15-20-15-15 puan olmak üzere) ortalama 58 puan puan verilmek suretiyle değerlendirme yapıldığı; anılan sınavda, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi bilgi düzeyini ölçmek amacıyla "Mısır Sorununun görüşüldüğü 1840 Londra Anlaşmasına katılan Devletlerden üçünü sayınız " şeklinde soru sorulduğu görülmektedir.</p>

<p>Bu durumda, sözlü sınav komisyonunun yaptığı değerlendirmenin yukarıda yer verilen Yönetmeliğin 9. maddesinde düzenlenen sözlü sınav konularının kapsamını karşılamadığı, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi müfredatı yerine, Osmanlı Tarihi müfredatından soru sorulduğu anlaşılmakla, seçim müdürlüğü sözlü sınavında 58 puan verilmek suretiyle davacının başarısız sayılmasına ilişkin dava konusu işlemde hukuka uyarlık görülmemiştir.</p>

<p>Diğer yandan, iş bu kısmen iptal kararı uyarınca davacı, doğrudan sözlü sınavından başarılı sayılıp seçim müdürü kadrosuna atanamayacağından ve yeniden sözlü sınavı yapılması gerektiğinden, dava konusu işlem nedeniyle yoksun kalınan herhangi bir zarardan söz edilemeyeceğinden davacının özlük ve parasal hak talebinin reddi gerekmektedir.</p>

<p><strong>KARAR SONUCU:</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1. Davacının seçim müdürlüğü sözlü sınavında başarısız sayılmasına ilişkin işlemin İPTALİNE;</p>

<p>2. 18/02/2018 günlü, 30336 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Yüksek Seçim Kurulu Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği'nin "Sözlü Sınav" başlıklı 9. maddesinin iptali istemi yönünden DAVANIN REDDİNE,</p>

<p>3. Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığınca yapılan görevde yükselme seçim müdürü sözlü sınavının tamamının ve sınav sonucunda yapılan atamaların iptali istemi ile özlük ve parasal hak talebi yönünden DAVANIN REDDİNE,</p>

<p>4. Aşağıda dökümü yapılan ...-TL yargılama giderinin haklılık oranına göre yarısı olan ...-TL'lik kısmının davacı üzerinde bırakılmasına, yargılama giderinin ...-TL'lik kısmının davalı idareden alınarak davacıya verilmesine,</p>

<p>5. Bu kararın tebliğ tarihini izleyen 30 (otuz) gün içerisinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna temyiz yolu açık olmak üzere, 04/12/2025 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/danistay-12-dairenin-20192259-e-20255734-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 09:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/yargi/danistay-1.jpg" type="image/jpeg" length="58681"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2022/47812 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202247812-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202247812-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 29/1/2026 tarihli ve 2022/47812 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>İKİNCİ BÖLÜM</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>Y.Ö. BAŞVURUSU</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>(Başvuru Numarası: 2022/47812)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>Karar Tarihi: 29/1/2026</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 8/6/2026- 33274</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>İKİNCİ BÖLÜM</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong><u>GİZLİLİK TALEBİ KABUL</u></strong></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Mehmet Yavuz YAŞAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Y.Ö.</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>I.</strong> <strong>BAŞVURUNUN ÖZETİ</strong></p>

<p>1. Başvuru, idari işlemin iptali istemiyle açılan davanın idari davaya konu olabilecek icrai bir işlem bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p>2. Başvurucu, Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü (İdare) Hukuk Müşavirliğinde avukat olarak görev yapmaktadır. İdarece başvurucunun mevzuat uyarınca müşavirlikçe yürütülmesi gereken iş ve işlemlerde gerekli özen ve dikkati göstermediğinden bahisle disiplin hükümlerinin uygulanacağı hususunda başvurucuya uyarı yapılmasına 19/3/2021 tarihli işlemle karar verilmiştir.</p>

<p>3. Başvurucu, uyarılmasına ilişkin işlemin iptali istemiyle İzmir 6. İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) dava açmıştır. İdare Mahkemesinin 26/11/2021 tarihli kararıyla, 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 15. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca davanın incelenmeksizin reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde; dava konusu edilen işlemin disiplin cezası niteliğinde ve mahiyetinde olmayıp hukuk müşavirliğinde görev yapan başvurucu ile birlikte altı avukata bundan sonraki görev ve davranışlarında daha dikkatli olmaları gerektiği, aksi hâlde haklarında yasal işlem yapılacağının bildirilmesine ilişkin uyarı mahiyetinde olduğu belirtilmiştir. Ayrıca dava konusu edilen işlemin başvurucunun özlük dosyasına ve personel kayıtlarına işlenmediğinin ifade edildiğini, bu sebeple icrai bir nitelik taşımayıp tek başına herhangi bir hüküm ve sonuç doğurmayacağını, dolayısıyla idari davaya konu edilebilecek kesin ve yürütülmesi gerekli bir işlem niteliğinde olmadığını vurgulamıştır.</p>

<p>4. Başvurucu, anılan karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. İzmir Bölge İdare Mahkemesi 5. İdari Dava Dairesi (istinaf mercii) 1/3/2022 tarihinde istinaf başvurusunun reddine kesin olarak karar vermiştir.</p>

<p>5. Başvurucu, nihai kararı 9/3/2022 tarihinde öğrendikten sonra 1/4/2022 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>DEĞERLENDİRME</strong></p>

<p>6. Başvurucu; davaya konu işlemin mahiyeti itibarıyla kesin ve yürütülebilir olduğunu, sonuçları dolayısıyla disiplin cezasının etkilerini gösterdiğini iddia etmiştir. Uyarı yazısının İdarece özlük dosyasında muhafaza edildiğini, ödüllendirme ile ceza durumlarında veya atama işlemlerinde dikkate alındığını ileri sürmüştür. İdare Mahkemesince davasının hukuka aykırı olarak esasının incelenmediğini belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiği ifade etmiştir.</p>

<p>7. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde; başvurucunun temel hak ve hürriyetlerinin ihlal edilip edilmediği konusunda yapılacak incelemede Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri ile somut olayın kendine özgü koşullarının da dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca konuyla ilgili olarak İdareden temin edilen görüş ve ilgili belgelerin başvurucunun şikâyetlerine ilişkin yapılacak incelemede dikkate alınmak üzere sunulduğu ifade edilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.</p>

<p>8. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucunun şikâyetlerinin bir bütün olarak değerlendirilmesi sonucunda iddialarının mahkemeye erişim hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>9. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p>10. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur (<i>Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti.</i> [2. B.], B. No: 2014/13156, 20/4/2017, § 34).</p>

<p>11. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, bir temel hak olmanın yanında diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmayı ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir. Bu bakımdan davanın bir mahkeme tarafından görülebilmesi ve kişinin adil yargılanma hakkı kapsamına giren güvencelerden faydalanabilmesi için ilk olarak kişiye iddialarını ortaya koyma imkânının tanınması gerekir. Diğer bir ifadeyle dava yoksa adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelerden yararlanmak mümkün olmaz (<i>Mohammed Aynosah</i> [1. B.], B. No: 2013/8896, 23/2/2016, § 33).</p>

<p>12. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kapsamında yaptığı değerlendirmelerde mahkemeye erişim hakkının bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına geldiğini ifade etmiştir (<i>Özkan Şen</i> [2. B.], B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52).</p>

<p>13. Bireylere kamu makamları tarafından kamu gücü kullanılarak tesis edilen ve hukuki durumlarını etkileyen idari işlemlere karşı dava açma olanağının sağlanması da mahkemeye erişim hakkı kapsamında değerlendirilmesi gereken güvencelerden biridir. Dolayısıyla bireyin hakkında gerçekleştirilen ve sonuçları itibarıyla hukuksal durumunu, başka bir ifadeyle menfaatini etkileyen bir idari işleme karşı dava açma ve bu işlemle ilgili uyuşmazlığın mahkeme önünde incelenmesi imkânından yoksun bırakılması mahkemeye erişim hakkına müdahale teşkil edebilir (<i>Solmaz Güntemur</i> [1. B.], B. No: 2018/12262, 3/12/2020, § 46).</p>

<p>14. Anayasa'nın 36. maddesinde hak arama özgürlüğü için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte bunun hiçbir şekilde sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca hakkı düzenleyen maddede herhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş olsa da Anayasa'nın başka maddelerinde yer alan kurallara dayanılarak bu hakların sınırlandırılması mümkün olabilir. Dava açma hakkının kapsamına ve kullanım koşullarına ilişkin bir kısım düzenlemenin hak arama özgürlüğünün doğasından kaynaklanan sınırları ortaya koyan ve hakkın norm alanını belirleyen kurallar olduğu açıktır. Ancak bu sınırlamalar Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan güvencelere aykırı olamaz (AYM, E.2015/96, K.2016/9, 10/2/2016, § 10).</p>

<p>15. Mahkemeler, idari işlemlerin dava konusu edilebilirliğiyle ilgili koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğini irdelerken ve usul kurallarını uygularken söz konusu düzenlemenin getirilmesi ile ulaşılmak istenen kamu yararı ile bireyin menfaatleri arasında adil bir denge gözetmelidir. Bu bağlamda idari işlemin icrailik vasfından hareketle dava konusu edilebilirliğinin değerlendirilmesinde kamu yararı ile bireyin menfaatleri arasındaki denge kurulurken dava konusu edilen işlemin mahiyeti, başvurucunun hukuki durumuna ve gelecek yaşantısına ne şekilde etkilerinin olduğu, işlemin dava konusu edilememiş olmasından dolayı bertaraf edilemeyen bu etkilerin başvurucuya bir külfet yükleyip yüklemediği gibi hususlar gözönünde bulundurulabilir (<i>Ali Diren </i>[1. B.], B. No: 2015/13108, 18/4/2018, § 62).</p>

<p>16. Öte yandan anılan usul kuralının uygulanmasında temel norm niteliğinde olan, idarenin her türlü işlem ve eylemine karşı yargı yolunun açık olduğu yönündeki Anayasa'nın 125. maddesi hükmünün etkisiz kılınması sonucuna yol açabilecek nitelikte yorumlardan da kaçınılması gerekir (<i>Ali Diren</i>, § 63).</p>

<p>17. Davaya konu edilebilirliğinin tespiti yönünden bir idari işlemin <i>icrailik</i> niteliğini taşıyıp taşımadığını belirlemek ve mevzuatı bu yönüyle yorumlamak görevi esasen yargı mercilerine aittir. Yargı mercileri, önlerindeki uyuşmazlığın niteliğini ve ilgili mevzuat hükümlerini gözönünde bulundurarak dava konusu işlemin davacının hukuki durumu üzerinde etki ve sonuçlar doğurabilecek nitelikte icrai bir işlem olup olmadığını değerlendirirler. Bireysel başvurunun ikincillik ilkesi gereği, dava konusu edilen işlemin icrai bir işlem olup olmadığının belirlenmesi noktasında Anayasa Mahkemesinin bir görevi bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesinin bu hususta üstleneceği rol, idari işlemin icrailik niteliğini taşıyıp taşımadığıyla ilgili yargı mercilerinin yorumlarının mahkemeye erişim hakkına etkisini somut olayın koşulları ışığında incelemektir (<i>Ali Diren</i>, § 64).</p>

<p>18. 2577 sayılı Kanun hükümlerine göre icrailik niteliği taşımayan işlemler idari davaya konu edilememekte ve bu nitelikteki işlemlere karşı açılan davaların esas incelemesine geçilmeksizin usulden reddedilmesi öngörülmektedir. Yerleşik idari yargı içtihadında; ilgilisi üzerinde herhangi bir etki göstermeyen, bir başka ifadeyle hukuksal sonuç doğurmayan idari işlemlerin icrailik niteliği taşımadığı kabul edilmektedir. Bu itibarla söz konusu idari işlemlerin esasen herhangi bir uyuşmazlığa sebebiyet verme imkân ve kabiliyetibulunmayan nitelikte işlemler olduğu söylenebilir (<i>Ali Diren</i>, § 40).</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>19. Bireysel başvuruya konu olayda, başvurucunun mevzuat uyarınca müşavirlikçe yürütülmesi gereken iş ve işlemlerde gerekli özen ve dikkati göstermediğinden bahisle disiplin hükümlerinin uygulanacağı hususunda uyarılmasına ilişkin yazının uyuşmazlık konusu edildiği bir idari dava söz konusudur. Başvurucunun tarafına tebliğ edilen bu yazının iptali istemiyle açtığı davanın söz konusu yazının idari davaya konu olabilecek kesin ve yürütülmesi zorunlu işlem niteliği taşımadığı gerekçesiyle usulden reddedilerek uyuşmazlığın esasının incelenmemesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkına yönelik bir müdahalenin bulunduğu görülmüştür.</p>

<p>20. Bu sebeple müdahalenin Anayasa'nın 13. maddesinde öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen, kanun tarafından öngörülme, haklı bir sebebe dayanma, ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.</p>

<p>21. Başvuruda, davanın incelenmeksizin reddi yönündeki İdare Mahkemesi kararının 2577 sayılı Kanun'un 14. ve 15. maddelerine dayandığı gözlemlenmiştir. Dolayısıyla başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yönelik müdahalenin kanuni dayanağının mevcut olduğu anlaşılmıştır.</p>

<p>22. İdari makamlar tarafından idari işleyiş içinde gerçekleştirilen ancak icrailik niteliği taşımayan, bir başka ifadeyle herhangi bir hukuksal sonuç doğurmayan işlemlerin uyuşmazlık konusu yapılarak hem yargının hem de idarenin sürekli ve gereksiz bir biçimde meşgul edilip işleyemez hâle gelmesini engellemek, bu suretle gerek yargı hizmetinin gerekse idarenin asli görevi olan kamu hizmetlerinin hızlı, düzenli ve etkin biçimde yürütülmesini sağlamak düşüncesi ile bu tip işlemlerin idari davaya konu edilememesi idari yargıya ilişkin bir usul kuralı olarak düzenlenmiştir (Ali Diren, § 56).</p>

<p>23. Yargılama usullerinin düzenlenmesinde usul ekonomisinin gözetilmesi, bu suretle iyi adalet ve kamu yönetiminin de sağlanarak kamu yararının gerçekleştirilmesi Anayasa'nın 2. maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesinin gereklerinden biridir. Dolayısıyla usul ekonomisi ile iyi adalet ve kamu yönetimi ilkeleri gözetilerek idari işlemlerin dava konusu edilebilirliğinin belli koşullara bağlanması mümkündür (<i>Ali Diren</i>, § 57).</p>

<p>24. Somut olayda usul kurallarını yorumlayan İdare Mahkemesinin icrailik niteliği bulunmadığı gerekçesiyle idari işleme karşı açılan iptal davasını incelenmeksizin reddetmesinin yukarıda değinilen kamu yararının gerçekleştirilmesine yönelik meşru bir amaca dayandığı sonucuna ulaşılmıştır (<i>Ali Diren</i>, § 58).</p>

<p>25. Kanunilik ve meşru amaç şartlarını sağladığı anlaşılan mahkemeye erişim hakkına yönelik müdahale, ölçülülük ilkesi bakımından da değerlendirilmelidir. Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. <i>Elverişlilik</i> öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, <i>gereklilik</i> ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını,<i> orantılılık</i> ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir (AYM, E.2011/111, K.2012/56, 11/4/2012; E.2013/66, K.2014/19, 29/1/2014; E.2016/16, K.2016/37, 5/5/2016;<i> Mehmet Akdoğan ve diğerleri</i> [1. B.], B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 38).</p>

<p>26. Bir idari işlemin icrailik niteliği taşıyıp taşımadığı yönündeki değerlendirmeden hareketle dava konusu edilip edilemeyeceğinin bu husustaki kanun hükmünü uygulayacak olan idari yargı mercii tarafından tespit edileceği açıktır. Bununla birlikte ilgili kanun hükmünü uygulayan yargı merciinin idari işlemin dava konusu edilemeyeceği yönünde bir tespit ve değerlendirmede bulunmuş olması tek başına ve her zaman ortadabir uyuşmazlığın bulunmadığı sonucuna ulaşılması için yeterli değildir. Bireysel başvuru kapsamında yapılan incelemelerde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinin uygulanabilirliğinin tespiti için aynı mahiyetteki idari işlemlere ilişkin olarak iç hukukta kabul görmüş bir uyuşmazlık olgusu bulunup bulunmadığının da değerlendirilmesi gerekir. Bu değerlendirmenin yapılmasında ise mahkemelerce aynı mahiyetteki idari işlemlerin dava konusu edilebileceğinin kabul edilmesi ve bu tip işlemlerden doğan uyuşmazlıkların esasının incelenmesi önemli bir ölçüttür. Özellikle içtihat mahkemesi olan Danıştayın yorum ve uygulamalarının bu hususta belirleyici bir role sahip olduğu söylenebilir (<i>Ali Diren</i>, § 42).</p>

<p>27. Danıştay Onikinci Dairesinin 23/3/2016 tarihli ve E.2012/9161, K.2016/1578 sayılı kararında, kamu görevlilerinin disiplin cezaları dışında ve disiplin cezası niteliği taşımayan bir biçimde yazılı olarak ikaz edilmelerine imkân tanıyan bir düzenleme bulunmaması nedeniyle disiplin cezası niteliği taşımasa da davacının özlük dosyasında bulunan bu işlemin davalı idarenin davacı hakkında takdir yetkisini kullanacağı çeşitli işlemlerde dikkate alınabileceği, davacının hukuki durumunu etkileyebileceği ve bu nedenle de idari davaya konu olacak kesin ve yürütülmesi zorunlu işlemlerden olduğu belirtilmiştir. Yine Danıştay Onikinci Dairesinin 25/6/2013 tarihli ve E.2010/3249, K.2013/5666 sayılı kararında, davacının yazılı olarak uyarılmasına ilişkin işlemin disiplin cezası niteliğini taşımadığı açık olmakla birlikte söz konusu işlemin davacının özlük dosyasına konulması ve davalı idarenin davacı hakkında takdir yetkisini kullanacağı çeşitli işlemlerde dikkate alınması olasılığı karşısında, davacının hukuki durumuna ciddi etkileri olabileceği belirtilerek dava konusu işlemin idari davaya konu olacak kesin ve yürütülmesi gereken bir nitelikte olduğu vurgulanmıştır.</p>

<p>28. Bu bağlamda Danıştay içtihatlarına göre bir kamu görevlisinin herhangi bir fiil veya davranışından dolayı disiplin cezası niteliği taşımayan bir şekilde, yazılı olarak ikaz edilmesine ilişkin işlemlerin icrai mahiyette olduğu değerlendirilerek idari davaya konu edilebileceklerinin kabul edildiği ve bu özellikteki işlemlerden doğan uyuşmazlıkların esasının incelendiği anlaşılmıştır.</p>

<p>29. Bireysel başvuruya dayanak davada uyuşmazlık konusu edilen işlem, başvurucuya müşavirlikçe yürütülmesi gereken iş ve işlemlerde gerekli özen ve dikkati göstermediğinden bahisle disiplin hükümlerinin uygulanacağı hususunda uyarı yapılmasına ilişkindir.</p>

<p>30. Mevzuatta kamu görevlilerinin yazılı olarak ikaz edilmelerine imkân tanıyan bir düzenleme bulunmaması nedeniyle bu tip işlemler esasen bir disiplin cezası niteliği taşımamaktadır. Bununla birlikte Danıştay içtihadında, özlük dosyasında saklanan söz konusu işlemlerin idarenin kamu görevlisi hakkında takdir yetkisini kullanacağı çeşitli işlemlerde (taltif/ceza/atama/görevlendirme/terfi gibi) dikkate alınabileceğinden hukuki durumunu etkileyebileceğinin kabul edildiği görülmektedir. Anılan içtihattaki yaklaşımın öz itibarıyla statü hukukuna göre çalışan kamu görevlilerinin çalışma hayatının ve mesleki kariyerinin doğrudan, idare tarafından kamu personel hukuku kapsamında gerçekleştirilen birtakım işlemlerle şekillenmesi olgusuna dayandığı tespit edilmiştir. Buna göre Danıştayın söz konusu içtihadının idari işlemin icrailik niteliğinden hareketle dava konusu edilebilirliğinin tespitinde kamu yararı ile bireyin menfaatleri arasındaki adil dengeyi gözeten, objektif ve hukuken kabul edilebilir ölçütler içerdiği saptanmıştır (Ali Diren, § 67).</p>

<p>31. Danıştay içtihadında benimsenen bu yaklaşıma göre somut olayda başvurucunun yazılı olarak uyarılması yolunda tesis edilen ve özlük dosyasında saklandığı anlaşılan söz konusu işlemin başvurucu üzerinde birtakım hukuksal sonuçlar doğurma kapasitesinin bulunduğu, bu hâliyle icrailik niteliğinin olduğu açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Bireysel başvuruya konu İdare Mahkemesi kararında ise Danıştay içtihadında belirtilen ölçütler kapsamında herhangi bir irdelemeye gidilmeksizin salt söz konusu yazının bir disiplin cezası olmadığı yönünde şekilci bir yaklaşımla hareket edilerek ortada idari davaya konu edilebilecek bir işlem bulunmadığı sonucuna ulaşıldığı görülmektedir (<i>Ali Diren</i>, § 68).</p>

<p>32. İdare Mahkemesinin eldeki davada iptali istenen idari işlemin icrailik niteliğini taşıyıp taşımadığının, dolayısıyla davaya konu edilebilirliğinin değerlendirilmesiyle ve 2577 sayılı Kanun'da düzenlenen usul kurallarının uygulanmasıyla ilgili bu şekilci yorumunun başvurucunun hukuksal durumunu etkileyen idari işlemden doğan uyuşmazlığı mahkeme önüne taşımasını engellediği, bu durumun başvurucuya ağır bir külfet yüklediği değerlendirilmiştir. Bu sebeple başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu sonucuna varılmıştır (<i>Ali Diren</i>, § 69).</p>

<p>33. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p>34. Bununla birlikte mahkemeye erişim hakkı yönünden ihlal sonucuna varıldığından başvurucunun adil yargılanma hakkı kapsamındaki diğer ihlal iddialarının ayrıca incelenmesine gerek olmadığına karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>III. GİDERİM</strong></p>

<p>35. Başvurucu, ihlalin tespiti ve yeniden yargılama yapılması talebinde bulunmuştur.</p>

<p>36. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz.<i> Mehmet Doğan</i> [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; <i>Aligül Alkaya ve diğerleri (2)</i> [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; <i>Kadri Enis Berberoğlu (3)</i> [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).</p>

<p><strong>IV. HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Kamuya açık belgelerde başvurucunun kimliğinin gizli tutulması talebinin KABULÜNE,</p>

<p>B. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>C. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>D. Diğer ihlal iddialarının İNCELENMESİNE GEREK OLMADIĞINA,</p>

<p>E. Kararın bir örneğinin mahkemeye erişim hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İzmir 6. İdare Mahkemesine (E.2021/745, K.2021/1589) GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>F. 664,10 TL harçtan oluşan yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>G. Ödemenin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>H. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 29/1/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202247812-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 09:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/yargi/aym-n.jpg" type="image/jpeg" length="93375"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2025/16250 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202516250-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202516250-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 4/3/2026 tarihli ve 2025/16250 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>Ş.G. BAŞVURUSU</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>(Başvuru Numarası: 2025/16250)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>Karar Tarihi: 4/3/2026</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 8/6/2026- 33274</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong><u>RESEN GİZLİLİK KARARI VERİLDİ</u></strong></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkan y.</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Muhterem İNCE</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Ayşenur TUNCER</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Ş.G.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Av. Simge ÖZTÜRK AKAR</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>I.</strong> <strong>BAŞVURUNUN ÖZETİ</strong></p>

<p>1. Başvuru, müşterek çocukların yurt dışında bulunan mutat meskenine iade edilmesi nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p>2. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan başvurucuyla evlenme tarihinde hem Türkiye Cumhuriyeti hem de Hollanda Krallığı vatandaşı olan C.T.nin 2014 yılında yaptıkları evliliklerinden Hollanda'da dünyaya gelen 27/6/2016 doğumlu bir kız çocuklarıyla, 11/5/2017 doğumlu ikiz kız çocukları bulunmaktadır. Taraflar Hollanda'da ikamet ederken 6/8/2018 tarihinde boşanmıştır. Başvurucu, boşanma hükmünün tenfizi için 13/12/2021 tarihinde İzmir 6. Aile Mahkemesinde dava açmıştır. Tarafların boşanmalarına dair yabancı mahkeme ilamının tenfizine 19/7/2022 tarihinde karar verilmiştir. Anılan karar 30/9/2022 tarihinde kesinleşerek boşanma hükmü Türkiye'deki nüfus kayıtlarına işlenmiştir. Başvurucu, müşterek çocuklarla birlikte 23/7/2022 tarihinde Türkiye'ye gelmiştir.</p>

<p>3. Başvurucu, Türkiye'ye geldikten sonra çocukların babası, dönüş tarihi olarak kararlaştırılan 5/9/2022 tarihinde başvurucunun çocuklarla birlikte Hollanda'ya dönmemesi üzerine çocukların rızası hilafına alıkonulduğu iddiasıyla ve 25/11/1980 tarihli Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Sözleşme (Lahey Sözleşmesi) uyarınca iade işlemlerinin başlatılması talebiyle Hollanda makamlarına başvurmuştur.</p>

<p>4. Hollanda makamlarının ihbarı üzerine davacı babayı temsilen Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünün yazısı doğrultusunda İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İzmir 8. Aile Mahkemesinde (Mahkeme) 28/2/2023 tarihinde çocukların mutat meskene iadesi talebiyle dava açılmıştır. Davanamede müşterek çocukların anneleri tarafından tatil için Türkiye'ye getirildikleri, dönüş tarihi olarak kararlaştırılan 5/9/2022'den itibaren babanın rızası hilafına Türkiye'de alıkonulmakta oldukları belirtilerek adı geçen çocukların mutat meskeni olduğu bildirilen Hollanda'da bulunan babalarına iade edilip edilmeyecekleri konusunda karar verilmesi dava ve talep edilmiştir.</p>

<p>5. Davacı vekili; müşterek çocukların anneleri tarafından yurt dışından kaçırılmak sureti ile Türkiye'ye getirilip bir yıldır annenin yanında yaşadıklarını ancak babanın bu duruma rızası olmadığını, bu konuda davacının Hollanda ve Türk makamlarına gereken tüm başvuruları yaptığını, çocukların babalarına karşı kötü söylemlerle ikna edilip korkutulduğunu ve baskı gördüklerini, babanın çocuklarla iletişim kurmasını annenin engellediğini iddia etmiştir. Bunun yanında annenin davacı hakkında asılsız iddialarda bulunduğunu, yapılan soruşturma sonucunda davacı hakkında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar verildiğini belirterek müşterek çocukların iadesine karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>6. Başvurucu, davaya ilişkin beyanında Hollanda Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından düzenlenen raporda ve İzmir 6. Aile Mahkemesinde devam etmekte olan velayetin düzenlenmesi davasında alınan sosyal inceleme raporunda çocukların baba hakkındaki beyanlarına yer verildiğini vurgulamıştır. Başvurucu; çocukların beyanlarına ve raporlardaki tespitlere dayanarak babanın çocukların yanında pornografik görüntüler/filmler izlediğini babanın hâlen ailesi ile birlikte oturduğunu, yeni çalışmaya başladığını, babanın çocuklara çıplak görüntüler izletme, ayak yalama gibi davranışlarının çocukların cinsel istismarı konusunda şüphe içeren eylemler olduğunu ifade ederek babanın çocuklara yönelik kötü davranışlarda bulunması nedeniyle çocukların kendi yanında kalması gerektiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>7. Mahkeme tarafından anne, baba ve çocuklarla görüşme yapılmak suretiyle sosyal inceleme raporları hazırlanması sağlanmıştır. Raporlarda çocukların birebir bakımını sağlayan kişinin anne olduğu, çocukların özbakım başta olmak üzere gereksinimlerinin sağlıklı şekilde yerine getirildiği, çocukların anne ile sıcak bir ilişkisi olduğu, çocukların baba ile görüşmek istemediklerini beyan ettikleri, kişisel ilişki sürecinde de çocukların babaya tepkisel olduğu belirtilmiştir. Bunun yanında çocukların anne yanında fiziki veya psikolojik bir tehlikeye maruz kalabileceğine dair herhangi bir risk faktörüne ya da risk emaresine rastlanmadığı sonucuna ulaşılmakla birlikte çocukların yaşı ve devam eden eğitimleri sebebiyle anne yanında yaşamalarında sakınca görülmediği, babanın iseçocuklarla yaşam kurma hususunda belirgin bir planı olmadığı, babanın çocuklara yaklaşım konusunda bir danışmanlık desteğine ihtiyaç duyduğu, kişisel ilişki sürecinde de her iki tarafa uzman desteği sağlanarak danışmanlık tedbiri uygulanması gerektiği ifade edilmiştir.</p>

<p>8. Mahkeme 15/6/2023 tarihinde iade talebinin reddine karar vermiştir. Kararda müşterek çocukların sosyal hizmet uzmanıyla yaptıkları görüşmelerde anneleri ile birlikte kalmak istediklerine dair beyanları ve "<i>çocukların yaşı, devam eden eğitimleri sebebiyle müşterek çocukların velayetinin davalı annede kalmasında bir sakınca görülmemiştir. Müşterek çocukların anne yanında fiziki veya psikolojik bir tehlikeye maruz kalabileceğine dair herhangi bir risk faktörüne ya da risk emaresine rastlanmamıştır. Ayrıca başka bir şekilde müsamaha edilemeyecek bir duruma düşeceği yönünde ciddi bir riske ya da risk emaresine de rastlanmamıştır.</i>" şeklindeki uzman görüşünün dikkate alındığı belirtilmiştir. Ayrıca çocukların psikososyal ve fiziksel açıdan anne sevgi ve ilgisine ihtiyaç duyacak yaşta oldukları, bu çağda annenin sevgi ve şefkatinden mahrum kalacak olmanın çocukları fiziki ve psikolojik tehlikeye maruz bırakabileceği, çocuklarla anne ve babanın yarışan menfaatleri arasında dengenin kurulması gerektiği, çocukların üstün yararı ve menfaati gereğince davanın reddine karar verildiği ifade edilmiştir.</p>

<p>9. Davacı baba ve İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı bu karara karşı istinaf kanun yoluna müracaat etmiştir. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 18. Hukuk Dairesince (Bölge Adliye Mahkemesi) 1/2/2024 tarihinde istinaf başvurusu reddedilmiştir. Karar gerekçesinde anne ile çocukların tatil amaçlı ve babanın da onayı ile yurda geldikleri dolayısıyla kanuna aykırı şekilde getirildikleri hususunun söz konusu olmadığı, çocukların üstün yararı gereğince mutat meskene iadenin reddi şartlarının gerçekleştiği, davanın esasıyla ilgili hükme etki edecek tüm delillerin toplandığı, kanunun olaya uygulanmasında hata yapılmadığı, yeterli, denetime açık, hükme elverişli, dosya içeriğine uygun gerekçe ile karar verilmesinde usul ve kanuna aykırılık olmadığı ifade edilmiştir.</p>

<p>10. Anılan kararın davacı baba tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (Daire) tarafından 18/4/2024 tarihinde Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve Mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir. Kararda anne tarafından çocukların mutat meskenleri olan Hollanda'dan 2022 yaz tatili için Türkiye'ye getirildikleri, Hollanda'ya dönmeleri gereken zamanda geri dönmedikleri, annenin kanundan doğan koruma hakkını ihlal etmek suretiyle müşterek çocukları haksız olarak alıkoyduğu, davacı babanın sözleşme hükümleri uyarınca çocukların mutat meskene iadesinin temini için Hollanda merkezî makamına başvuruda bulunduğu ifade edilmiştir. Bununla birlikte iade isteğinin reddini gerektirecek vahim bir tehlikenin varlığı veya geri dönmenin çocukları fiziksel ve psikolojik bir tehlikeye maruz bırakacağı ya da başka bir şekilde müsamaha edilemeyecek bir duruma düşüreceğine dair ciddi bir riskin ve sözleşmede kabul edilen diğer iadeden kaçınma sebeplerinin varlığının kanıtlanamadığı vurgulanmıştır. Ayrıca Lahey Sözleşmesi'nde küçüğün anne yanında bulunduğu ortama alışması ve yaşı iadeden kaçınma sebebi olarak kabul edilmediğinden somut olayda çocukların mutat meskenlerine iadesinin çocuklar açısından ciddi bir risk oluşturacağının ortaya konulması gerektiğine işaret edilmiştir. Sonuçta iade isteğinin reddini gerektirecek sebeplerin somut olayda mevcut olmadığı kanaatine ulaşılarak davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p>11. Mahkeme, bozma kararına uyarak davanın kabulüne ve çocukların mutat meskeni olan babasının bulunduğu Hollanda'ya iadesine karar vermiştir. Başvurucu, karara karşı temyiz yoluna başvurmuştur. Daire 20/2/2025 tarihinde usul ve kanuna uygun olan hükmün onanmasına karar vermiştir.</p>

<p>12. Başvuru konusu olan çocuğun alıkonulması nedeniyle mutat meskene iadesi davası açılmadan önce İzmir 6. Aile Mahkemesince verilen tenfiz kararında çocukların velayetine ilişkin bir düzenleme bulunmadığından ve bu nedenle çocukların velayeti askıda kaldığından İlçe Nüfus Müdürlüğü tarafından velayetin düzenlenmesi için aile mahkemesine ihbarda bulunulmuştur. Yapılan yargılamada 6/6/2023 tarihinde verilen kararla çocukların velayetlerinin anneye verilmesine ve baba ile çocuklar arasında ise refakatçi eşliğinde kişisel ilişki kurulmasına karar verilmiştir. Davalı babanın karara karşı istinaf kanun yoluna başvurması üzerine İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 25. Hukuk Dairesi tarafından verilen 21/10/2024 tarihli kararla kararın kaldırılmasına karar verilmiştir. Kararda babanın alınan sosyal inceleme raporuna itirazları ve annenin yeni eşi hakkındaki iddialarının değerlendirilmesi için anne ve müşterek çocukların yaşadıkları yerde inceleme yapılmak suretiyle uzmanlardan oluşan üç kişilik heyetten müşterek çocukların velayetinin düzenlenmesi konusunda yeniden sosyal inceleme raporu alınıp sonucuna göre karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p>13. Anılan kararın kaldırılması akabinde yapılan yargılama devam ederken taraflar ilk derece mahkemesine 12/5/2025 tarihli bir protokol sunmuştur. Belirtilen protokolde taraflar ortak velayet, iştirak nafakası miktarı, çocukların fiilen kimin yanında yaşayacakları ve kişisel ilişki kurulması hususlarında anlaşma sağlamıştır. 13/5/2025 tarihinde verilen kararda çocukların ortak velayetlerinin anne ve babaya verilmesine, ortak velayet altındaki müşterek çocukların fiilen başvurucu anne ile birlikte yaşamalarına, fiilen anne yanında kalacak olan ortak velayet altındaki müşterek çocuklar ile baba arasındaki şahsi münasebetin tarafların anlaşmaları doğrultusunda kurulmasına karar verilmiştir. Bunun yanında babanın müşterek çocukların bakım ve eğitim giderlerine katkı sağlamak amacıyla her çocuk için iştirak nafakası ödemesine karar verilmiştir.</p>

<p>14. Türkiye'de ikamet eden başvurucu anne 23/1/2023 tarihinde yeni bir evlilik yapmış olup bu evlilikten bir kız çocuğu dünyaya gelmiştir. Müşterek çocukların babasının ise 14/10/2024 tarihinde Türk vatandaşlığından çıkmasına izin verilmiş olup baba anılan tarihten itibaren sadece Hollanda Krallığı vatandaşıdır.</p>

<p>15. Başvurucu, nihai kararı 28/3/2025 tarihinde tebellüğ ettikten sonra 7/4/2025 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.</p>

<p>16. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.</p>

<p>17. Anayasa Mahkemesi tarafından 30/4/2025 tarihinde başvurucunun tedbir talebinin kabulüne karar verilmiştir. Tedbir ara kararında başvurucunun 8 ve 9 yaşlarındaki kız çocuklarının Hollanda'ya iade edilmesi durumunda yaşamına ya da maddi veya manevi bütünlüğüne yönelik ciddi bir tehlike bulunup bulunmadığının değerlendirilebilmesi için ek bilgi ve belgelere ihtiyaç olduğuna, araştırma sürecinde iade gerçekleştirilmesi hâlinde ise telafisi imkânsız sonuçlar ortaya çıkabileceğine değinilmiştir. Bu doğrultuda ilgili bilgi ve belgeler toplandıktan sonra yeniden değerlendirilmek üzere bu aşamada tedbir talebinin kabulüne, tedbir kararının kaldırılmasına ilişkin yeni bir karar verilinceye veya başvurunun kabul edilemez olduğuna, başvurucunun hakkının ihlal edilmediğine ya da başvurunun düşmesine karar verilinceye kadar başvurucunun kızlarının Hollanda'ya iade edilmesine dair kararın geçici olarak durdurulmasına karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>DEĞERLENDİRME</strong></p>

<p>18. Başvurucu; müşterek çocuklarının babasından boşandıktan sonra babanın da rızasını alarak çocuklarıyla Türkiye'de yaşadığını, çocuklarının babası ve bu kişinin ailesinin kendisini tehdit etmesi sebebiyle Hollanda'ya dönemediğini, akabinde Türkiye'de yeni bir evlilik yaptığını, bu evliliğinden bir kızı daha olduğunu, çocukların Hollanda'ya iadesine karar verildiği takdirde yeni doğan kardeşlerinden ayrı kalmalarına sebebiyet verileceğini ifade etmiştir. Bunun yanında çocukların bulunduğu yere aidiyet geliştirdiğini, kendisinden ve kardeşlerinden ayrılmalarının psikososyal gelişimleri açısından travmatik sonuçlar doğuracağını belirterek babanın Hollanda'daki yaşam koşulları araştırılmadan karar verildiğini ve çocukların iadesi hâlinde fiziksel veya psikolojik olarak bir tehlikeye maruz kalıp kalmayacakları yönünde araştırma yapılmadığını iddia etmiştir. Anne bakımına, sevgisine ve ilgisine muhtaç, doğumlarından itibaren anne tarafından bakılan çocukların beyanlarında babanın ve babaannelerinin kendilerine yönelik davranışlarıyla ilgili olumsuzlukları belirttiklerini ancak bu beyanların ve düzenlenen sosyal inceleme raporlarındaki görüşlerin dikkate alınmadığını, çocukların Hollanda'ya iade edilmesi hâlinde ise ailesinden ayrı bir ikametgâhı bulunmayan babanın üç kız çocuğuna bakma imkânının olmadığını, bu nedenle kurum bakımına alınmalarının söz konusu olabileceğini belirten başvurucu, aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>19. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde; başvurucu ile eski eşinin müşterek çocukların velayeti konusunda anlaşmaya vardıkları ve ortak velayetin taraflara verildiği gözönüne alınarak mağduriyetin devam edip etmediğinin değerlendirilmesiyle başvurucunun aile hayatına saygı hakkının ihlal edilip edilmediği konusunda yapılacak incelemede Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri ile somut olayın kendine özgü koşullarının dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir.Başvurucu; Bakanlık görüşüne karşı beyanında Anayasa Mahkemesi tarafından verilen tedbir kararının kendilerine tebliğ edilmediğini, çocukların mutat meskene iadesine ilişkin dava dosyasına gönderilen tedbir kararının diğer vekile tebliğ edildiğini, anılan tedbir kararından haberdar olmadıkları için karşı taraf ile anlaşıp ortak velayeti kabul etmek zorunda kaldıklarını bildirmiştir. Ayrıca başvurucu ortak velayet konusunda taraflar anlaşsalar da Lahey Sözleşmesi'nin uygulandığı başvuru konusu yargılamada anayasal güvencelerin gözetilip gözetilmediği noktasında değerlendirme yapılması gerektiğini vurgulamıştır.</p>

<p>20. Başvuru, aile hayatına saygı hakkı kapsamında incelenmiştir.</p>

<p>21. Lahey Sözleşmesi, yasa dışı kaçırılan veya taraf devletlerden birinde alıkonulan çocuğun ivedi şekilde iadesini ve ebeveyn tarafından gerçekleştirilen uluslararası çocuk kaçırma vakalarının çözümü hususunda hızlı bir prosedür öngörmekte ve Lahey Sözleşmesi’nde yer verilen sınırlı sayıdaki istisnai hâller dışında çocuğun bulunduğu ülkenin yetkili makamlarının çocuğu mutat ikametgâhı olan ülkesine ivedi şekilde iade etmesini zorunlu kılmaktadır (<i>Marcus Frank Cerny</i> [GK], B. No: 2013/5126, 2/7/2015,<i> </i>§§ 46, 47).</p>

<p>22. Her çocuk, menfaatleri aksini gerektirmedikçe ebeveyni ile doğrudan ve düzenli olarak kişisel ilişkisini sürdürme hakkına sahiptir. Lahey Sözleşmesi de çocuğun geri döndürülmesi, çocuğu ağır fiziksel veya psikolojik zarar riskine maruz bırakmadıkça veya başka bir şekilde katlanılmaz bir duruma sokmadıkça kural olarak kaçırılan çocuğun ivedi olarak iadesini gerektirmekte ve bu şekilde aile ilişkilerinin sürdürülebilirliğini amaçlamaktadır (<i>Marcus Frank Cerny</i>, § 75; <i>Levent Aşıklar </i>[1. B.], B. No: 2014/13936, 8/3/2018, § 77). Anayasa Mahkemesi, yargılama makamları tarafından izlenen usulü denetleme ve özellikle mahkemelerin Lahey Sözleşmesi hükümlerini yorumlayıp uygularken Anayasa’nın 20. ve 41. maddelerindeki güvenceleri gözetip gözetmediğini belirleme yetkisine sahiptir (<i>Marcus Frank Cerny, </i>§ 62; <i>Levent Aşıklar</i>, § 68).</p>

<p>23. Çocukların ebeveyninden birinin velayet hakkını ihlal etmek suretiyle kaçırılmaları veya alıkonulmaları hâlinde çocukların mutat meskenlerine derhâl iade edilmesi kuraldır. Bu kuralın istisnası Lahey Sözleşmesi'nin 13. maddesine göre alıkonulan çocuğun mutat meskeni tespit edildikten sonra ancak çocuğun iade edilmesinin çocuğu fiziki veya psikolojik bir tehlikeye maruz bırakacağının veya başka bir şekilde müsamaha edilemeyecek bir duruma düşüreceğinin tespit edilmesidir (<i>Asiye Kovancı </i>[1. B.], B. No: 2022/25700, 6/3/2024, § 19; benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. <i>Ayşegül Pervane </i>[2. B.], B. No: 2017/37155, 30/9/2020, § 38).</p>

<p>24. Öncelikle çocuğun mutat meskene iadesine ilişkin davalarda tarafların koşulları ayrıntılı bir şekilde incelenmeli, tarafların çıkarları ile çocuğun yüksek menfaati arasında bir denge kurulmalı ve sonuç olarak çocuk için en iyi çözümün ne olduğu tespit edilerek karar verilmelidir. Çocuğun üstün yararına olanın ve mutat meskenin belirlenmesi sürecinde, özellikle anneye bağımlılık çağındaki çocuklar yönünden çocuğun yaşı, anneyle yaşadığı yer ve süre, annenin yaşam koşullarına alışma düzeyi ile annenin çocukla birlikte çocuğun iade edileceği ülkede yaşama olanağı olup olmadığı hususları gözetilerek iadesi hâlinde çocuğun maruz kalabileceği risklerin tespit edilmesi gerektiği söylenebilir. Bu kapsamda anneye bağımlılık çağında olan ve doğumundan itibaren anne tarafından bakılan çocukların, anne yanındayken alıştığı koşullardan ve anneden koparılarak başka bir ülkeye gönderilmesinin çocuk üzerinde olumsuz etkilerinin olabileceğinin de gözetilmesi gerekir (<i>Dilek Tsakırıdıs </i>[1. B.], B. No: 2018/35068, 9/6/2020, § 46).</p>

<p>25. Bu bağlamda somut olayda hazırlanan uzman raporlarında çocukların birebir bakımını sağlayan kişinin anne olduğu, çocukların özbakım başta olmak üzere gereksinimlerinin sağlıklı bir şekilde yerine getirildiği, çocukların anneleri ile sıcak bir ilişkisinin bulunduğu, çocukların baba ile görüşmek istemediklerini beyan ettikleri, kişisel ilişki sürecinde de çocukların babaya yönelik tepkisel olduğu ortaya konmuştur. Bunun yanında çocukların anne yanında fiziki veya psikolojik bir tehlikeye maruz kalabileceğine dair herhangi bir risk faktörüne ya da risk emaresine rastlanmadığı sonucuna ulaşılmakla birlikte çocukların yaşı ve devam eden eğitimleri sebebiyle anne yanında yaşamalarında sakınca görülmediği ifade edilmiştir. Uzman görüşünde ayrıca babanın çocuklarla yaşam kurma hususunda belirgin bir planı olmadığının belirtildiği gözetildiğinde çocuklar ile anne arasında güven ve sevgi bağının gelişmiş olması, çocukların annenin yanında yeni kurulan aile ortamı içinde yeni doğan kardeşleriyle birlikte yaşamaları, daha önce bireysel olarak yaşamadıkları bir ortamda annelerinden ve kardeşlerinden ayrı<strong> </strong>kalarak yaşamalarının ise çocukların duygusal olarak örselenerek psikososyal kimlik gelişimleri açısından travmatik sonuçlar doğurabileceği sonucuna ulaşmak mümkündür.</p>

<p>26. Bununla birlikte başvurucunun eski eşinin çocuklara yönelik kötü davranışlarda bulunduğuna, kendisinin tehdit alması nedeniyle Hollanda'ya dönemediğine ve eski eşinin Hollanda'daki yaşam koşullarına ilişkin iddialarda bulunduğu ancak Mahkeme tarafından çocukların babasının yaşam koşulları ve çocukların mutat meskene iadesi hâlinde fiziksel veya psikolojik olarak bir tehlikeye maruz kalıp kalmayacağı yönündeki iddialarla ilgili ayrıca bir araştırma yapılmadığı tespit edilmiştir.</p>

<p>27. Ayrıca somut olayda annenin yeni bir evlilik yaptığı ve bu evlilikten de bir çocuğu olduğu gözetildiğinde mevcut durumda Türkiye'de yaşamın devam etmesiyle kardeş birliğinin sağlandığı görüldüğünden iade hâlinde çocukların anneden ve kardeşleriyle birlikte yaşadığı ortamdan koparılmasının sakınca içerip içermediğinin değerlendirilmediğine, bu bağlamda Mahkemece çocukların üstün yararı ve Lahey Sözleşmesi birlikte gözönüne alınarak bir sonuca ulaşılmadığına işaret etmek gerekir.</p>

<p>28. Öte yandan çocukların başvurucu yanında bulunduğu ortama alışması ve yaş küçüklüğü Lahey Sözleşmesi kapsamında tek başına iadeden kaçınma sebebi olarak kabul edilmese de anneye bağımlılık çağındaki küçüklerin anneden koparılarak mutat meskene iade edilmesi durumunda maruz kalabilecekleri fiziki veya psikolojik tehlikelerin somut olayın koşulları bağlamında gözetilmesi de çocuğun üstün yararı ilkesinin gereğidir. Özellikle çocukların iade edilmesi talep edilen mutat meskende çocukların yaşayacağı koşullar ve maruz kalabilecekleri risklerin araştırılmaması ya da tespit yapılamaması durumlarında çocukların mevcut koşullarının değiştirilmesindeki risklerin daha da önem arz edeceği vurgulanmalıdır (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. <i>Asiye Kovancı</i>, § 24). Somut olayda da başvurucu tarafından Hollanda'daki yaşam koşulları araştırılmadan çocukların iadesine karar verildiği ve bu durumun hak ihlaline yol açtığının ileri sürüldüğü görülmüştür.</p>

<p>29. Böylelikle çocukların yaşı gereği anneye bağımlı olduğu, doğumdan itibaren çocuklarla annenin hiç ayrılmadıkları, bu süreçte çocukların annenin Türkiye'deki koşullarına uyum sağladığı, annenin çocuklar için bir aile ortamı kurduğu, anne Türkiye'ye geldikten sonra yaptığı evlilikten bir kardeşlerinin daha doğduğu, çocukların anne yanında kardeşleriyle birlikte yaşadıkları hususları gözetildiğinde anneden, kardeşten ve alıştığı koşullardan koparılması hâlinde çocukların psikososyal kimlik gelişimi açısından nasıl sonuçlar doğacağının yargılama makamlarınca ortaya konmadığı söylenebilir. Sonuç olarak somut olayın koşulları, çocuğun üstün yararı ilkesi ve Lahey Sözleşmesi birlikte gözetilmek suretiyle aile hayatına saygı hakkı kapsamında ilgili ve yeterli gerekçeyle ve araştırmayla bir değerlendirme yapılmadığı sonucuna ulaşılmıştır (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. <i>Asiye Kovancı</i>, § 25).</p>

<p>30. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 20. maddesinde güvence altına alınan aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>GİDERİM</strong></p>

<p>31. Başvurucu, ihlalin tespiti ile yeniden yargılama yapılması talebinde bulunmuştur.</p>

<p>32. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. <i>Mehmet Doğan</i> [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; <i>Aligül Alkaya ve diğerleri (2) </i>[1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; Kadri <i>Enis Berberoğlu (3)</i> [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).</p>

<p><strong>IV.</strong> <strong>HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Başvurunun niteliği gereği kamuya açık belgelerde başvurucunun kimliğinin RESEN GİZLİ TUTULMASINA,</p>

<p>B. Aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>C. Anayasa’nın 20. maddesinde güvence altına alınan aile hayatına saygı hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>D. Kararın bir örneğinin aile hayatına saygı hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İzmir 8. Aile Mahkemesine (E.2024/380, K.2024/650) GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>E. Müşterek çocukların mutat meskene iadesiyle ilgili yargılama sonuçlanıncaya kadar çocukların mutat meskene İADE EDİLMEMESİNE,</p>

<p>F. 5.064,40 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 45.064,40 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>G. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>H. Kararın bir örneğinin bilgi için Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (E.2025/1050, K.2025/1735) ile Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 4/3/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202516250-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 09:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/04/yargi/ayms4f.jpg" type="image/jpeg" length="35129"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2021/15434 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202115434-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202115434-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 28/1/2026 tarihli ve 2021/15434 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="614">
   <p><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p><strong>ABDÜLHAKİM ALPEREN SARI BAŞVURUSU</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p>(Başvuru Numarası: 2021/15434)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p>Karar Tarihi: 28/1/2026</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 8/6/2026- 33274</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="614">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Mehmet ALTUNDİŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Abdülhakim Alperen SARI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Av. Muhammed Talha AYTEKİN</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>I.</strong> <strong>BAŞVURUNUN ÖZETİ</strong></p>

<p>1. Başvuru, öğretmenlik çalışma izninin iptal edilmesine ilişkin işlemin mahkeme kararıyla iptal edilmesine rağmen uğranan maddi ve manevi zararların tazmin edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkı ile özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Uyuşmazlığın Arka Planı</strong></p>

<p>2. Başvurucunun öğretmenlik çalışma izni, çalıştığı eğitim kurumunun 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (667 sayılı KHK) uyarınca kapatılması nedeniyle millî eğitim bakanı oluruyla 21/7/2016 tarihinde iptal edilmiştir. Başvurucu, çalışma izninin iadesi istemiyle 29/5/2018 tarihinde Millî Eğitim Bakanlığına başvurmuş; başvuru, Ankara Valiliği Millî Eğitim Müdürlüğünün (İdare) 11/7/2018 tarihli işlemiyle reddedilmiştir.</p>

<p>3. Başvurucu, işlemin iptali için Ankara 12. İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) dava açmış; dava dilekçesinde eğitim kurumundan 17/7/2016 tarihinde istifa ederek iş akdini sona erdirdiğini, 20/7/2016 tarihinde ihtarname ile alacaklarının ödenmesini istediğini ve iş akdini tek taraflı olarak feshettiğini açıklamıştır. Başvurucuya göre okulun kapatıldığı 23/7/2016 tarihinde zaten okulla herhangi bir bağı yoktur.</p>

<p>4. İdare Mahkemesi 28/3/2019 tarihinde dava konusu işlemi iptal etmiş, Kararda başvurucunun okulun kapatıldığı tarihten önce kurumdan istifa ederek ayrıldığını doğrulamıştır. İdare, iptal kararı sonrasında başvurucuya 29/8/2019 tarihinde yeniden çalışma izni vermiştir.</p>

<p>5. İdare, iptal kararına karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) 6/12/2019 tarihinde istinaf başvurusunun reddine karar vermiştir. Bölge İdare Mahkemesi kararı 23/1/2024 tarihinde Danıştay Sekizinci Dairesince onanmıştır.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Başvuruya Konu Tam Yargı Davası Süreci</strong></p>

<p>6. Başvurucu 2/9/2019 tarihinde öğretmenlik çalışma izninin iptal edilmesine yönelik işlemin mahkeme kararıyla iptal edildiğinden bahisle maddi ve manevi zararlarının karşılığı olarak fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 20.000 TL maddi ve 10.000 TL manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle Ankara 14. İdare Mahkemesinde (Mahkeme) tam yargı davası açmıştır. Dava dilekçesinde, çalışma izni iptal edilmeden önce (2016 yılında) aylık 3.500 TL maaşla çalıştığını, İdarenin hukuka aykırı işlemi nedeniyle üç yıla yakın bir süre öğretmenlik mesleğini icra edemediğini, bu süre zarfında ailesinden yardım alarak yaşamaya devam ettiğini belirtmiş; çektiği elem ve kederin tarifinin imkânsız olduğunu açıklamıştır. Başvurucu, bu gerekçelerle uğradığı hem maddi hem de manevi zararların tazmin edilmesi gerektiğini vurgulamıştır.</p>

<p>7. Mahkeme 2/10/2020 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararda; <i>maddi tazminat istemi yönünden</i> hizmet kusuruna dayalı tazminat istemlerinde tazmin edilecek zararın mal varlığında gerçek, kanıtlanabilir bir azalma veya artma olanağından yoksun kalma niteliğinde olması gerektiğini, davacının mahrum kaldığını ileri sürdüğü gelirin muhtemel zarar niteliğinde olup kesin ve miktarı belirlenebilir bir zarar bulunmadığını,<i> manevi tazminat istemi yönünden</i> çalışma izninin İdarece iptal edilmesine yönelik işleminİdare Mahkemesinin 28/3/2019 tarihli kararıyla iptal edildiği ve davalı İdarece hukuka aykırı davranıldığının mahkeme kararıyla belirlendiği hususu ihtilafsız olmakla birlikte İdarenin hukuka aykırı bulunan her işleminin tazminat sorumluluğu doğurmayacağını, manevi tazminata hükmedilmesinin ancak İdarenin kamu hizmetini yürütürken ağır hizmet kusuru nedeniyle ilgilinin şeref ve haysiyeti rencide edildiği takdirde mümkün olduğunu açıklamıştır.</p>

<p>8. Başvurucu, davanın reddine ilişkin karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Bölge İdare Mahkemesi 18/2/2021 tarihinde maddi tazminat istemine yönelik istinaf başvurusunu reddetmiş; manevi tazminata ilişkin istinaf başvurusunu ise kısmen kabul etmiştir. Bu kapsamda mahkeme kararının manevi tazminat yönünden davanın reddine ilişkin kısmını kaldırmıştır. Davalı İdarenin başvurucuya takdiren 5.000 TL manevi tazminat ödemesine karar vermiş, manevi tazminata ilişkin fazlaya dair talebi kesin olarak reddetmiştir. Bölge İdare Mahkemesi, yargı kararıyla hukuka aykırılığı saptanan işlemde idarenin hizmet kusurunun bulunduğunu belirtmiştir. Başvurucunun hukuka aykırılığı ortaya konulan bu işlem nedeniyle yaklaşık üç yıl süreyle işsiz kaldığını tespit etmiş, bu durumun başvurucunun manevi yönden elem ve ızdırap duymasına neden olduğunu değerlendirmiş, manevi tazminata ilişkin şartların gerçekleştiğini kabul etmiş ve başvurucunun uğradığı manevi zararın kısmen telafisi amacıyla manevi tazminat ödenmesi gerektiği sonucuna varmıştır.</p>

<p>9. Başvurucu, nihai kararı 1/4/2021 tarihinde öğrendikten sonra 9/4/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.</p>

<p>10. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>DEĞERLENDİRME</strong></p>

<p>11. Başvurucu, adli yardım talebinde bulunmuştur. Ödeme gücünden yoksun olduğu anlaşılan başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Mülkiyet Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia</strong></p>

<p>12. Başvurucu, 2016-2019 yılları arasında çalışma izninin haksız yere iptal edildiğini, bu süre boyunca mesleğini icra edemediğini, dolayısıyla gelir elde edemediğini ifade etmiştir. İptal kararına karşılık çalışamadığı sürelere isabet eden gelir kaybının karşılığı olarak maddi tazminat ödenmediğini vurgulayarak mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde, başvuruda kabul edilebilirlik şartlarının oluşmadığı, başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamında mülkü olmadığı gibi kendisine meşru bir beklenti oluşturabilecek somutlukta bir durum olmadığı bildirilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı yargı kararı sonrasıçalışma iznini alabildiğini, çalışma izninin elinden alınması sonrası işsiz kalması nedeniyle uğradığı gelir kaybı arasında doğrudan bağlantı olduğunu açıklamıştır.</p>

<p>13. Başvuru, mülkiyet hakkı kapsamında incelenmiştir.</p>

<p>14. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p>15. Öğretmenlik çalışma izninin başvurucu yönünden ekonomik bir değer olduğu, bu ekonomik değerin mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği hususunda tereddüt yoktur. Başvurucu, çalışma izninin hukuka aykırı şekilde iptal edilmesi sonucu uğradığı zararların tazmin edilmemesinden yakınmaktadır. Başvurucunun çalışma izninin iptal edilmesinin Anayasa’nın 35. maddesi anlamında mülkiyet hakkına müdahale oluşturduğunu belirtmek gerekir. Somut olayda eğitim ve öğretim faaliyetlerinin düzenlenmesi kapsamında çalışma izni verilmesinin veya çalışma izninin iptal edilmesinin kamu makamlarının kontrol ve düzenleme yetkisi kapsamında olduğu açıktır. Bu sebeple başvuru, mülkiyetin kullanımını düzenleme ve kontrol etmeye ilişkin üçüncü kural çerçevesinde incelenmelidir.</p>

<p>16. Mahkeme, başvurucunun mülkiyet hakkına müdahale edildiğini kabul etmekle birlikte bu müdahale sonucunda başvurucunun mahrum kaldığını ileri sürdüğü gelirin muhtemel zarar niteliğinde olduğunu, kesin ve miktarı belirlenebilir bir zarar teşkil etmediğini belirtmiştir. Bu çerçevede somut bir zararın bulunmadığı yönündeki yaklaşımın tartışmaya açık olduğunu değerlendirmiş ancak somut olayın özellikleri dikkate alındığında başvurucunun iddialarının müdahalenin ölçülülüğü kapsamında incelenmesi suretiyle sonuca ulaşılmasının uygun olduğunu açıklamıştır.</p>

<p>17. Başvuru konusu olayda başvurucunun öğretmenlik çalışma izni eğitim kurumunun 667 sayılı KHK uyarınca kapatılması nedeniyle iptal edilmiştir. Ancak yargılama sürecinin sonunda başvurucunun anılan tarihte kapatılan kurumda çalışmadığı tespit edilmiş ve çalışma izninin iptal edilmesine yönelik idari işlem İdare Mahkemesi kararıyla iptal edilmiştir (bkz. § 4). Başvurucu, çalışma izni iptal edildiği için yaklaşık üç yıl öğretmenlik mesleğini icra edememiştir. Bölge İdare Mahkemesi, çalışma izninin hukuka aykırılığının yargı kararıyla ortaya konulmasını hizmet kusuru olarak nitelendirmiştir (bkz. § 8). Buna karşılık Mahkeme başvurucunun mahrum kaldığını ileri sürdüğü gelirin muhtemel zarar niteliğinde olup kesin ve miktarı belirlenebilir bir zarar bulunmadığını, bir başka anlatımla somut, gerçek ve kanıtlanabilir bir maddi zarar olmadığını belirterek davanın reddine karar vermiştir (bkz. § 7).</p>

<p>18. Başvurucunun üç yıl süreyle öğretmenlik mesleğini icra edememesine İdarenin sebep olduğu ve çalışma izninin hukuka aykırı şekilde iptal edildiği yargı kararıyla sabittir (bkz. § 4). İdari bir işlemin iptali yönünde verilen mahkeme kararı, söz konusu işlemin hukuka aykırı olduğunu tespit etmekte ve işlemi ortadan kaldırmaktadır. Karara konu idari işlem ve bu işlemin doğurduğu hukuksal sonuçlar iptal kararı üzerine geriye etkili olarak ortadan kalkmakta ve idari işlem hiç alınmamış sayılmaktadır (<i>İrfan Şen</i> [2. B.], B. No: 2019/39177, 11/1/2023, § 52). Anayasa Mahkemesi iş müfettişliğine atamanın geciktirilmesinin hukuka aykırı olduğunun mahkemelerce tespit edilmesine karşılık uğranılan parasal hak kayıplarının karşılanmadığı şikâyetine ilişkin bir başvuruyu <i>Demet Demirel ve diğerleri </i>([GK], B. No: 2019/12998, 1/12/2022) kararında incelemiştir. Anılan kararda; idari işlemin iptal edilmesi ve başvurucuların atanma işlemlerinin tamamlanması mağduriyetlerini hafifletse de tam olarak gidermediği, mağduriyetin gerçek manada ortadan kalkabilmesi için başvurucuların mülkiyet hakkının ihlali sebebiyle oluşan zararlarının da karşılanması gerektiği belirtilmiştir (<i>Demet Demirel ve diğerleri</i>, § 42; sürücü belgesinin alıkonmasına yönelik işlemin mahkeme kararıyla iptali sonrası uğranılan zararların tazmin edilmemesinin mülkiyet hakkını ihlal ettiğine yönelik olarak bkz. <i>Ali Örs</i> [2. B.], B. No: 2020/17774, 18/9/2024).</p>

<p>19. Başvurucu; çalışma izni iptal edilmeden önce aylık 3.500 TL ücretle çalıştığını, söz konusu iznin iptal edilmesi üzerine yaklaşık üç yıl boyunca mesleğini fiilen icra edemediğini, çalışma izninin yeniden tesis edilmesinden kısa bir süre sonra ise 3.800 TL ücretle yeniden istihdam edildiğini, buna ilişkin iş sözleşmesi ve benzeri belgeleri dosyaya sunmak suretiyle ortaya koymuştur. Bu suretle başvurucu, hukuka aykırı idari işlem nedeniyle uğradığını ileri sürdüğü gelir kaybını somut verilerle desteklemiş ve maddi zararlarının tazminini talep etmiştir. Öte yandan idarenin yargı kararıyla hukuka aykırılığı tespit edilen çalışma iznini sonradan iade etmiş olması, tek başına ihlalin tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırıldığı ve idarenin bu konudaki yükümlülüklerini bütünüyle yerine getirdiği şeklinde değerlendirilemez. Zira idari işlemin hukuka aykırı olması nedeniyle başvurucunun uzun bir süre çalışma ve gelir elde etme imkânından yoksun kalması maddi zarara yol açmıştır. Bu itibarla ihlalin tam anlamıyla giderildiğinden söz edilebilmesi için yalnızca hukuka aykırı işlemin ortadan kaldırılması yeterli olmayıp söz konusu işlemin uygulanması nedeniyle başvurucunun uğradığı ve belgelerle ortaya koyduğu maddi kayıpların da tazmin edilmesi gerekmektedir.</p>

<p>20. Sonuç olarak yargı mercilerince kazanç kaybına ilişkin zararların tazminine olanak bulunmadığı yönünde yapılan değerlendirme, bu zararların yalnızca muhtemel nitelikte olduğu ve somut biçimde ortaya konulamadığı gerekçesine dayanmaktadır. Ancak bu yorum, başvurucu açısından şahsi ve orantısız bir külfet doğurmuştur. Başvurucunun uğradığı zararın tamamen görmezden gelinmesi bireysel yükün kamu yararına göre aşırı bir düzeye ulaşmasına neden olmuştur. Bu durum, mülkiyet hakkının korunması ile kamu yararının sağlanması arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi başvurucu aleyhine bozmuş; dolayısıyla yapılan müdahale ölçülülük ilkesini ihlal etmiştir.</p>

<p>21. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Özel Hayata Saygı Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia</strong></p>

<p>22. Başvurucu, İdarenin kusurlu işlemi nedeniyle çalışma izninin iptal edildiğini, üç yıl süreyle öğretmenlik mesleğini icra edemediğini, lisans mezunu, kariyer meslek sahibi bir kişi iken bir anda niteliksiz ve tecrübesiz bir lise mezunu hâline geldiğini vurgulamış; uğradığı manevi zararların karşılığı olarak ödenen 5.000 TL tazminatın çok düşük olduğunu, maddi ve manevi bütünlüğünün korunması hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>23. Başvurucunun şikâyetinin çalışma izninin iptal edilmesi sonrasında üç yıl çalışamaması nedeniyle öğretmenlik mesleğini icra edememesi ve bu müdahaleden kaynaklanan zararının idari ve yargısal süreçlerin sonucunda giderilmemesine yönelik olduğu görülmüştür. Başvurucunun mesleğini yapamaması suretiyle iç dünyası ile sosyal çevresinde yaşadığı kayıplar dikkate alınarak başvurunun bu kısmı özel hayata saygı hakkı kapsamında ele alınmıştır.</p>

<p>24. Özel hayata saygı hakkı Anayasa'nın 5. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde devlete pozitif ve negatif ödevler yükler (<i>Serpil Kerimoğlu ve diğerleri </i>[2. B.], B. No: 2012/752, 17/9/2013, §§ 50, 51). Devletin pozitif yükümlülüğü ihlali önlemeyi ve gidermeyi temin edecek şekilde gerekli usule ilişkin güvenceleri sunan idari veya yargısal süreçleri işletme, bu suretle yargısal ve idari makamların etkili ve adil bir karar vermelerini sağlama sorumluluğunu içermektedir (<i>Semra Özel Üner</i> [1. B.], B. No: 2014/12009, 26/10/2016, § 36; <i>R.E</i>. [2. B.], B. No: 2018/36513, 23/11/2022, § 46). Söz konusu yükümlülük, idari ya da yargısal makamlarca ulaşılan sonuçların hakkın içerdiği güvenceleri koruyacak şekilde ilgili ve yeterli gerekçelerle açıklanmasını gerekli kılar (<i>Mehmet Bayrakcı </i>[1. B.], B. No: 2014/8715, 5/4/2018, § 71).</p>

<p>25. Somut olayda öğretmen olan başvurucunun çalışma izninin iptal edilmesine yönelik işlemin hukuka aykırı olduğu yargılama makamları tarafından tespit edilmiştir. Başvurucunun bu hukuka aykırılığa dayanarak talep ettiği manevi tazminat istemi kısmen kabul edilmiş, kısmen reddedilmiştir. Nihai kararı veren Bölge İdare Mahkemesi İdarenin hizmet kusuru olduğunu, başvurucunun hukuka aykırılığı ortaya konulan bu işlem nedeniyle üç yıla yakın işsiz kaldığını, böylece başvurucunun manevi yönden elem ve ızdırap duymasına sebebiyet verildiğini tespit etmiş ve manevi tazminata hükmedilmesi gerektiğini belirtmiştir.</p>

<p>26. Uğranıldığı ileri sürülen zararın varlığı ile bu zararın giderilmesinin zorunlu olduğu iddiasına dayalı olarak açılan tazminat davalarının yüzeysel ve şeklî değerlendirmelerle sınırlı kalınmaksızın, olayın tüm maddi ve hukuki boyutları dikkate alınarak yeterli derinlik ve özen içinde incelenmesi zorunludur. Özellikle dava konusu olayın kendine özgü koşulları gözetildiğinde idari işlem veya eylem nedeniyle kişinin özel hayatı kapsamında korunan değerlerinin ve manevi bütünlüğünün ihlal edildiğinin açıkça ortaya çıktığı hâllerde, meydana gelen zararın tazminine hükmedilmesi hukuk devleti ilkesinin ve etkili giderim yükümlülüğünün bir gereğidir. Somut olayda başvurucu hakkında tesis edilen idari işlemin sonradan hukuka aykırı olduğunun yargı kararıyla tespit edildiği ve başvurucunun bu işlem nedeniyle uzun bir süre mesleğini icra edemediği anlaşılmıştır. Bu süreçte başvurucunun çalışma ve mesleki faaliyette bulunma imkânından yoksun bırakılması nedeniyle manevi zararlarının doğduğuna ilişkin iddialarının dayanaktan yoksun olduğu söylenemez. Bu itibarla hukuka aykırı olduğu saptanan işlemden kaynaklanan bir zararın doğduğu hâllerde mahkemelerin ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırmayı ve giderimi sağlamayı temin edecek şekilde bir yargılama yürütmesi, sonuca ilgili, yeterli ve denetlenebilir gerekçelerle ulaşması beklenir.</p>

<p>27. Bu çerçevede başvuruya konu tam yargı davası bütüncül olarak değerlendirildiğinde başvurucunun zararın kaynağı olarak ileri sürdüğü olguların ve zarara neden olan sürecin mahkemelerce tespit edildiği, başka bir ifadeyle zararın sebebine ilişkin maddi vakıalar yönünden yeterli belirlemelerde bulunulduğu görülmüştür. Ne var ki zararın varlığı ve idari işlemin hukuka aykırılığı ortaya konulmasına rağmen zararın giderimi aşamasında başvurucunun temel hak ve özgürlüklerini koruyucu, etkili ve orantılı bir yaklaşımın benimsendiği söylenemez. Zira başvurucunun hukuka aykırı olduğu yargı kararıyla tespit edilen idari işlem nedeniyle yaklaşık üç yıl boyunca mesleğini icra edemediği hususu karşısında yargı mercilerince ulaşılan sonucun uğranılan zararların gerçek boyutunu karşılayacak nitelikte olmadığı görülmektedir. Bu kapsamda hükmedilen manevi tazminat miktarının başvurucunun somut olgu ve tespitlere dayalı olarak maruz kaldığını ileri sürdüğü manevi zararlarını telafi etmekten uzak kaldığı dolayısıyla başvurucunun mağduriyetinin giderilmesi bakımından yeterli ve etkili bir giderim sağlamadığı sonucuna varılmıştır. Bu itibarla başvuruya konu davada verilen kararın ihlalin tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması ve ihlalin doğurduğu zararların telafisi bakımından yetersiz kaldığı değerlendirilmiştir. Böyle bir durumda başvurucunun özel hayata saygı hakkı yönünden devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirdiğinden söz etmek mümkün olmayacaktır.</p>

<p>28. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>GİDERİM</strong></p>

<p>29. Başvurucu; ihlalin tespiti, yeniden yargılama yapılması, 250.000 TL maddi ve 100.000 TL manevi tazminat ödenmesi talebinde bulunmuştur.</p>

<p>30. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. <i>Mehmet Doğan</i> [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; <i>Aligül Alkaya ve diğerleri</i> <i>(2)</i> [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; <i>Kadri Enis Berberoğlu (3)</i> [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100). Diğer taraftan ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasının yeterli giderim sağlayacağı anlaşıldığından tazminat taleplerinin reddine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>IV.</strong> <strong>HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Adli yardım talebinin KABULÜNE,</p>

<p>B. 1. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>2. Özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>C. 1. Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>2. Anayasa’nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>D. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkı ile özel hayata saygı hakkının ihlallerinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara 14. İdare Mahkemesine (E.2020/952, K.2020/1714) GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>E. Başvurucunun tazminat talebinin REDDİNE,</p>

<p>F. 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>G. Ödemenin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>H. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 28/1/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202115434-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 09:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/12/yargi/aym-js.jpg" type="image/jpeg" length="17089"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Düşünce Sistemi Felsefesi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/dusunce-sistemi-felsefesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/dusunce-sistemi-felsefesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel yazdı;]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p></p>

<p><a name="_Hlk231712615"><strong>Düşünce Sistemi Felsefesi</strong></a></p>

<p><strong>(Philosophy of Thought System)</strong></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>Doğruluk, diğer anlamıyla hakikat belki toplumsal değerlerin çatısını oluşturur. Harvard Üniversitesi logosu üzerinde de yazar hem de tane tane... V E R I T A S diye</strong>.</p>

<p></p>

<p>Değer ve anlam insanlardan gelir. İnsanla çevresi arasında kurulan ilişki, eşanlamda <i>bilgi,</i> ilk düşüncelerden bu yana çeşitli açılardan değerlendirilmiştir. Bir tarafta şeylerin birbiriyle ilişkilendirilmesi bilim adamlarının; öte yandan şeylerin değerlerle ilişkisi felsefecilerin ilgi odağı olmuştur: Materyalistler (her şeyin madde olduğunu söyleyenler), idealistler (her şeyin zihin olduğunu öne sürenler); ikiciler/düalistler (iki şey olduğunu belirtenler). En sonuncusu da, çoğulcu olarak, nesnel anlamda bilgi ya da düşünce ile öznel anlamda bilgi hali ya da davranış eğilimini içeren filozof Karl R. Popper’ın (1902-1994) <i>ontolojik</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><sup>1</sup></a> <i>üç dünya kuramı</i>dır: Birinci dünyayı, fiziksel nesneler ve durumlar (ağaçlar, hayvanlar, yıldızlar/ radyasyon, enerji) oluştururken, öznel zihinsel hal ya da eğilimler (düşünceler, duyumlar, istekler ve öteki zihinsel olaylar) ikinci dünyayı, düşüncenin nesnel içerikleri/insan aklının ürünleri/nesnel anlamda fikirler de (diller, öyküler, bilimsel kuramlar, ahlaki değerler, senfoniler, resimler vb.) üçüncü dünyayı meydana getirmektedir.<strong> </strong></p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/174461173dfaa-6.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>Şimdi bu farklı dünyaları kapsayan <a name="_Hlk231712663"></a><a name="_Hlk227509990">Avrupa merkezli </a><a name="_Hlk228719841">düşünce sistemine egemen olan vasıfları </a>irdeleyelim.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><sup>2</sup></a></p>

<p></p>

<p>· <strong>Karşıt düşünme</strong>. Dünya uyumsuz karşıtların karşılaştırılması ile bilinmekte ve tasvir edilmektedir. Hemen hemen tüm gerçeklik çift karşıtlara ayrılmaktadır. Bu ayrıştırma insanın kendisinin “öteki”nden ayrılması ile başlayıp, “kendinin” çeşitli karşıtlara (akıl/ duygu, akıl/ vücut, zekâ/doğa) ayrılması ile devam etmekte; soyut-somut, özne-nesne, deney öncesi ve sonrası arasındaki diyalektikle süregelmekte; eski değerler yeni değerlerle irdelenerek bireşimlere (sentezlere) ulaşılmaktadır. Bu olgunun en canlı örneği ortak kuşkuların giderilme- sini sağlayan ve vicdani kanaatle sonlanan ceza yargılaması<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">3</a> diyalektiğidir. Değerler, arzulanan amaçlar ve bu amaçları elde ediş yolları üzerine soyut, genel nitelikte inançlardır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">4</a></p>

<p></p>

<p><strong>"Dışsal bir şeyden dolayı sıkıntı çekiyorsanız, acı o şeyin kendisinden değil, ona verdiğiniz değerden kaynaklanır ve bunu istediğiniz an ortadan kaldırma gücüne sahipsiniz."</strong> Marcus Aurelius</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/174461173hhd-8.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>· <strong>Hiyerarşik yaklaşım</strong>. Maddi dünyayı parçalama süreciyle irdeleyen akıl, sonuçta beliren karşıtları daha fazla veya daha az değerdeki hiyerarşilere göre organize etmektedir<a name="_Hlk101020169">. <i>Değer duygusu,</i> yaşama anlam ve dinamizm katan şeydir. İyi ve kötü, doğru ve yanlış değer duygusundan çıkmaktadır. </a>Akıl, karşıtı olan duyguya göre daha üstün konuma yerleştirilmekte; tüm gerçeklik hiyerarşik terimlerle tasvir edilmekte, sonuçta, akıl bir şeyi bazı şeylerden daha iyi veya kötü olarak algılamaktadır. Bu şekilde, daha üstün bir biçim veya olgunun daha düşük algılanan üzerindeki hakimiyeti güce dayalı ilişkiler için zeminler oluştur- maktadır. Bu durum bize değerlerin kalıcı ve değişmez bir hiyerarşiyi izlediğini belirtmektedir. M. Scheller’e (1874-1928) göre, yüksek değerler aşağıdaki değerler için temel oluşturmakta; değerin derecesi ile onun gerçekleştirilmesinden alınan doyumun derinleştiği; değer duygusu, ne kadar az taşıyıcısına ilişkin ise değerin daha da yükseldiği; değerler devamlılık sergiledikleri, “<i>zaman içinde var olmayı becerdikleri oranda</i>” yükseldikleri gibi ilkeler değerler hiyerarşisine egemen olmaktadır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">5</a> Bu ilkeler uyarınca Scheller değerleri (aşağıdan yukarıya) şu dört kategoriye ayırmıştır: 1) Zevk ve zevksizlik(duygusal değer), 2) Yaşam duygusu, 3) Akli değer (algılama, güzellik, adalet) ve 4) Kutsal değer.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">6</a></p>

<p></p>

<p>Değerler, şeylerin nasıl yapılması gerektiği (nasıl yaşamalı ve öteki insanlara nasıl davranmalıyız) ile ilgili tasarımlardır. Teorik dünyada şeylerin değeri yalnızca yöneldiği amaçtan çıkarılabilir. Bir şeyin amacı bilinmedikçe ona değer verilemez. Değerleri deneyimle öğrenir, yavaş yavaş keşfeder ve daha ince bir değerlendirme yapabilecek duruma geliriz-oluşan <i>değer duygusu</i>. Değerler tanımı gereği, yüz yıllar içinde oluşmuş ahlaki standartlar olmalıdır. Bu kadar kolay çöp tenekesini boyluyorlarsa öyle bir "değerden" zaten söz edilemez.</p>

<p></p>

<p>Her değerin temel özelliği olumluluk veya olumsuzluktur; ikisinin ortası yoktur. Adalet olumlu bir değer iken, adaletsizlik olumsuz bir değerdir. Değerler hiyerarşisi bağlamında tercihimizde yanılıp alttakini üsttekinin yerine geçirmemiz, sayısal hesapta yapılan hata ile sayıların kesin gerçeğinin değişmeyeceği gibi fark etmez. Yalnız bu tür “yeğleme” bir insan/çağ/halkta bir alış- kanlık halini alırsa, bu değerlendirme yeteneği kaygı verici bir nitelik kazanır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">7</a> İnsanlar, çoğunlukla değerlerini karıştırdıkları için sonuç karmaşasına düşerler.</p>

<p></p>

<p>Değerlerin öznel olduğu ileri sürülemez. İşkencenin yanlış/insanlık suçu olduğu inancımız işkencenin gerçekten yanlış olduğu inancımızdan kaynaklanmaktadır. Bu inanca onun nesnel olarak doğru olmadığını düşünmeksizin sahip olamayız. Değer inançları, <i>hakikatliğinden</i> kuşkulandırıcı kanıtlar olmadığı sürece varlıklarını sürdürürler-<i>Hume İlkesi</i>. Değerler yerel olduğu gibi insan hakları örneğinde olduğu gibi trans-kültüreldir. Değer duygusu yaşama anlam ve dinamizm katan şeydir. İyi ve kötü, değer duygusundan çıkmaktadır. Değerler yeniden değerlendirilerek yeni değerler de yaratılmaktadır. Değer üzerine entelektüel sorumluluğun kendisi de önemli bir değerdir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">8</a> Özetle, insan, hayvan gibi, günü gününe yaşamaz. Eylemlerini düzenleyen bir organa gereksinimi var. Bu da değer organıdır/değer duygusudur. Sorun oradaki problemi görmemekten kaynaklanmaktadır. Kazanç hırsı, ahlaki değerlerimizi görmezden gelmemize ya da “bir süre için ertelememize” neden olabilir. İnsanlar, ahlaki ya da resmi kuralları başkası çiğnediğinde fark etmeye daha çok eğilimlidirler.</p>

<p></p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li><strong>Analitik düşünce.</strong> Ele alınan konu veya sorun, her bir parçanın ayrı olarak incelenmesi öncesi, yapısal öğelerine ayrılmaktadır. Bütünü anlamak için onu parçalarında tanımak gerekir. Açıklamanın yönü girift olandan basite, büyükten küçüğe doğrudur. Analitik düşünce yöntemi ile önemli bilgiler edinilmekte ise de bazı şeylerin bütünlüğü tahrip edilmeden bölünemeyeceği de bilinmelidir. Avrupa merkezli toplumlarda analitik düşünce, sentezci (<i>bireşim</i>) düşünce süreçlerine ek olarak değil, onun dışlanması olarak kullanılmaktadır. Böylece, karşılıklı ilişkileri algılamak zorlaşmakta ve realitenin parçalanması ve görünürdeki irtibatsızlığı kolaylaştırılmaktadır.</li>
</ul>

<p></p>

<p>· <strong>Nesnelcilik</strong>. Bu olguda “kendi” ötesindeki dünya, kontrol edilebilecek bir nesneler koleksiyonu olarak görülmektedir. Gerçekten de Avrupa merkezli kültürlerde en değerli ilişki, kişi ile nesne arasındaki olanıdır. Kişinin değeri ekseriya kontrolünde olan nesnelerle algılanmakta; paradigma<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">9</a> olarak, paraya, güce ve maddeye iman egemen olmaktadır (<i>Erkeksi bir yaklaşım</i>).</p>

<p></p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li><strong>Soyutlama.</strong> Nesneleştirme süreciyle yakından ilişkili bir yaklaşım da soyutlamadır: Bilgilenme sürecinin en yetkin aşamasını gerçekleştiren <i>soyut kavramlar</i> elde etmek için yapılır; gerçekte yapılan, ayrılmayanı düşüncede ayırmaktır. Damıtılmış fikirler, muhtevaya özgü fikirlere üstün gelmektedir. Her toplum için değerli bir vasıta olan bu soyutlama Avrupa toplumunda ayrı bir biçim almakta ve kaynaklandığı somut deneyimden daha önemli görülmektedir. Soyutlama, böylece, bir kontrol aleti olmaktadır. O’nun rolü, epistemolojik<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">10</a> otorite tesis etmek ve doğal olarak diğer türden otoriteye kaynaklık yapmak ve desteklemektir.</li>
</ul>

<p></p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li><strong>Aşırı rasyonellik(ussallık).</strong> Bu süreçte, evren tümüyle akılcı terimlerle açıklanabilir biçimde algılanmaktadır. Her şey düzenli ve yapısallık içinde irtibatlıdır. Tüm gerçeklik, sanki Avrupaî akıl tarafından kontrol amaçlı yaratılmış gibi açıklanmak üzere neden-sonuç ilişkileri/ ilkeleri etrafında organize edilmiştir. Akıl başlıca bilgi kaynağı ve test ölçeridir. Bu yaklaşım Fransız filozof ve matematikçi René Descartes ile başlamıştır.</li>
</ul>

<p></p>

<p>“<i>Uygulamada rasyonellik o anda yalnızca en kuvvetlisi olarak görüleni değil, tüm ilgili istekleri hatırlama itiyadı olarak tanımlanabilir. O da düşüncede olduğu gibi bir derece meselesidir. Kuşkusuz, tam bir rasyonellik erişilemez bir idealdir. Yalnız bazı insanları akıl hastası olarak sınıflandırdıkça bazı insanları diğerlerinden daha rasyonel olacağını düşünmemiz belirgin olacaktır. Bir insan arzularını zekasının bilgilendirmesi ve kontrol etmesi oranında rasyoneldir</i>.” (B.Russel)</p>

<p></p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li><strong>Desacralization</strong>. Nesneleştirilen ve rasyonalize edilen doğa, ruhtan yoksun bir evren aldatmacasına yöneltmiş ve Avrupa merkezli dünya görüşünde ilahi güçlerin etkilemesine izin verilmemiştir. Doğa insanlığa hizmet edebilecek şekilde işlenecek şey olarak ele alınmış ve Batı felsefelerinde görülen Tanrı da günlük yaşamda etkisi olmayan ayrı bir ruhsal alana inhisar ettirilmiştir.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">11</a></li>
</ul>

<p></p>

<p>Bu vasıflar materyalist yaklaşımdan türemiş ve onunla doldurulmuştur. Anılan vasıflar Avrupa kültürünün tamamı olmadığı gibi diğer kültürlerin de yoksun olduğu vasıflar değildir. Yalnız, bu vasıflar genelde materyalist bir kültürde belirdiğinde, kolektif nitelikte oldukça özgün bir inanç ve davranış kalıbı oluşturarak işe koyulduğu görülmektedir. İşte <i>uygar</i> bir toplumda yaşayan herkes sosyalleşme modu ve ödüllendirme yapısıyla insan gibi davranmaya ve düşünmeye yatkın olmaktadır.</p>

<p></p>

<p>“<strong>Fikirlere saygı duyulmaz. İnanlara saygı duyulur. Fikirler değerlendirme konusudur</strong>.”<br />
Yuana Kuçuradi</p>

<p></p>

<p>Öte yandan, toplumdaki değer ve inançların sorgulanması ve eleştirisini içeren felsefi aşılanma<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">12</a>için gerekli olan düşünce ve iletişim de kendini temelinde <i>özgürlük</i> yatan şu haklarla vurgulamaktadır:</p>

<p></p>

<ol start="1" style="list-style-type:decimal" type="1">
 <li>Sessiz kalabilmek<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">13</a><sup> </sup>(<i>T.C. Anayasası </i>md. 25/2, AİHS md.10),</li>
 <li>Sözlü veya yazılı olarak kendini ifade etmek (<i>T.C. Anayasası </i>md. 26/1),<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">14</a></li>
 <li>İkna etme veya bilgilendirmek (<i>T.C.Anayasası </i>md. 27/1),</li>
 <li>İşitmeme (Hâkim Louis D. Brandeis’in ifade ettiği “rahat bırakılma hakkı”),</li>
 <li>Dinleyerek ve okuyarak kendini ifade etmek (<i>T.C.Anayasası </i>md. 25/1),</li>
 <li>İkna edilmek veya bilgilendirilmek (<i>T.C.Anayasası </i>md<i> </i>26/1,27/1)</li>
 <li>İdeolojik çeşitliliğe sahip olabilme (<i>T.C.Anayasası </i>md. 25/1) hakkıdır.</li>
</ol>

<p></p>

<p>İşte <a name="_Hlk231713059">felsefe ve insan hakları konusunda aşılanmak, yalnızca hakları ihlal edilenlerin ve yakınlarının sorunu olmayıp, kamu hizmet eyleyicilerini de içermek üzere herkesin sorunudur</a>. Bu hakların getirisi olan demokratik ortamda yetişen insanlar seçenekli davranışlar arasında körü körüne değil, akıllı bir seçim (<i>rational choice theory</i>) yaptıklarında yaptıkları seçimin nedenlerini kendilerine ve başkalarına açıklamalıdırlar. Bireysel veya sosyal ahlak alanına ilişkin bir davranış seçimi yapıldığında da akıl (hikmet) devreye girmektedir. Bu yetiyi kullanan insanlara “akıllı” ve “feylozof” etiketi yapıştırılmak- tadır. Bilgi ve akıl ayırt edilmekte ise de bunlar ilişkilidir. Birileri bilmeyebilir ve akıllı olmayabilirse de hem akıllı ve hem de cahil olamazlar. Belli bir davranışın diğerine göre daha akıllı bir yol olduğunu haklı gören kişi bu seçimi için bilgisel nedenleri/kanıtları olduğunu var saymaktadır. İşte bu bağlamda her zeki insanın bazı zamanlar feylesofça davrandığı belirtilebilir. Bu süreçte ortaya konulan vargılar da <i>önerme</i> olarak adlandırılmaktadır. Bu süreçte ortaya çıkan tablo aşağıda sergilenmiştir.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/1744611737454-21.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>Kuşkusuz, bilim, boşlukta gerçekleşmez. Yeni ve gelişmekte olan teknolojilerin değerlendirilmesinde dikkate alınması gereken değerler, sosyal uygulamalar, ekonomik koşullar ve tarihi gelenekler bağlamına yerleşmiştir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">15</a> Bir şeyin içsel değeri, "kendi başına" veya "olduğu gibi" değerli olması, yani kendi başına bir amaç olarak peşinden koşulması durumunda söz konusudur. Felsefi tartışmalarda, içsel değer varsayımı genellikle bireyin iyiliğinin nereden oluştuğu, iyi bir yaşamın neyi oluşturduğu veya hangi hedeflerin özünde arzu edilir olduğu konusu tartışmalı olduğunda kullanılır. Buna karşılık, bir şeyin araçsal değeri, kendisi bir amaca ulaşmanın aracı olması durumunda söz konusudur.</p>

<p>Bir şey değerliyse iyidir: yani bir durumu veya başka bir şeyi değerli olarak nitelendirdiğimizde, onun hakkında değerlendirici bir yargıda bulunuruz. Dolayısıyla, Anayasa ve Anayasa Mahkemesi kararlarında özgürlük, demokrasi, insan onuru veya hukukun üstünlüğü gibi değerlerden bahsedildiğin- de, bu öncelikle bu terimlerin atıfta bulunduğu durumların iyi ve değer verilmeye değer olduğu ifadesiyle eş anlamlıdır.</p>

<p><strong>Sistemsel Düşünce</strong></p>

<p>Bütün, parçalarının bir kısmından daha fazla olup, bu, sistem düşüncesinin temel bir unsurudur. Ceza adaletinde dinamiklerin neyle ilgili olduğunu gerçekten anlamak için, öğelerine sistem perspektifinden bütünsel olarak bakmalısınız. Diğer bir anlatımla, sistem birimini ve aralarındaki etkileşimi anlaşılabilir kılarak sistem dinamiklerini ortaya çıkarabiliriz.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/83733aa7-ca65-4cfc-97d5-af22c62c8fe9-1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>Bu yaklaşım, zihninizde yarattığınız ve taşıdığınız gerçekliğin "seçici bir soyutlamasıdır". Kafalarımız ne kadar büyük olursa olsun, gerçekliği oraya sığdıramayız. Bunun yerine, gerçekliğin çeşitli yönlerinin modellerine sahibiz. Yaşadıklarımızdan "anlam çıkarmak" ve eylemlerimizi yönlendiren kararlara varmamıza yardımcı olmak üzere sistem düşüncesi yeğlenmelidir.. Bu sistemin adımlarına aşağıda yer verilmiştir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">15</a></p>

<p></p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/1744611737saw-7.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>Bir sistem ulaştığı sonuçla değil, o sonuca giderken tükettiği değerlerle yargılanır. Toplum sermayesi de, insanların bir araya gelip değer yaratma yeteneğidir. Toplum sermayesinin en anlamlı ölçüsü insanların birbirine güvenidir. <a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">16</a> Bu doğrultuda yargı etiği de, hâkimin davranışının belli değerler ve erdemler ile belli niteliklere veya özelliklere uygun olmasını gerektirir. Özellikle, bağımsızlık, dürüstlük, tarafsızlık, ihtiyat ve takdir yetkisi konusunda özenli olunması, saygı ve dinleme becerisi, eşit muamele, yetkinlik ve şeffaflık, (hâkimlik için esas olarak) belirlenen ortak değerlerdir. Hâkim ayrıca bilgelik, bağlılık, insaniyet duygusu, cesaret, ciddiyet ve ihtiyat, çalışma ve dinleme becerisi ve etkili bir şekilde iletişim kurma özelliklerini sergiler. Hâkim Waldemar Żurek’in başına gelenler İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin önüne taşındığında Mahkemenin verdiği yanıt önemliydi:</p>

<p>“Hâkimlerin adalet sisteminin işleyişiyle ilgili meseleleri ele alma konusundaki genel ifade özgürlüğü hakkı, bu <u>temel değerler tehdit altında olduğunda</u> hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığını savunmak için seslerini yükseltme görevine dönüşebilir”.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">17</a></p>

<p></p>

<p>“İnsanları farklı türde aletlerle tanıştırmak kolaydır, fakat onların nasıl çalışacağını bilen zenaatkarlara dönüştürmek daha zordur. Aletin yüksek yüzdesi aleti kullanan kişidedir.”</p>

<p></p>

<p><strong>Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel</strong></p>

<p><span style="color:#999999">--------------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">1</span></a><span style="color:#999999"> Var olanın incelenmesi olan maddi ontoloji/<i>formal </i>ontoloji (formal kategoriler örneğin birey, nitelik, ilişki). Hukuk ontolojisi şunları içermektedir: yasalar gibi özel varlıklar, hukuki geçerlilik gibi nitelikler ve bir kişinin diğerine hukuki borcu gibi ilişkilerdir.</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">2</span></a><span style="color:#999999"> K.Popper, <i>çürütebilirliğin</i> bilimsel çalışmanın ölçütü olması gerektiğini iddia etmiştir. Hipotezlerin, onları çürütmeye yönelik teşebbüsleri teşvik edecek biçimde tasarlanması gerektiğini söylemiştir. Bkz. K.Popper. <strong>On the Theory of Objective Mind</strong>, ss.106-190; J. Huxley. <strong>Knowledge, Morality and Destiny</strong>, Mentor Book, New York,1960, ss.221-252; K.B.Nunn. “Law as a Eurocentric Enterprise” <strong>Critical Theory</strong> (Ed. by R.Delgado &amp; J. Stefacıc) Temple University Press, Philadelphia, 2000, pp.430-432; Batılı/Doğulu toplum için bkz. S. Selçuk. <strong>Zorba Devletten Hukukun Üstünlüğüne </strong>Yeni Türkiye Yayınları, Ank., 1998, ss. 352-356, 265-272. Değerler ve Değerler Bilgisi- Konuk: Prof. Dr. Yasemin Yalım<strong> YouTube; Değerler araştırması için </strong>bkz.<strong> European Values at the Turn of the Millennium </strong>edited by Wil Arts and Loek Halman, Brılle Leiden • Boston, 2004<strong>. </strong></span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">3</span></a><span style="color:#999999"> 5271 sayılı <strong>Ceza Muhakemesi Kanunu</strong> md. 217: “<i>Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir</i>.” Bkz. M. Feyzioğlu. <strong>Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat</strong> Yetkin Yayınları, 2002; Önemli olan yöntemin güvenilir ve adil olduğunun (veya kullanılan diğer yöntemlerden daha kötü olmadığını) yeterince gösteren bilginin kamuoyunda yer etmesidir. R.Nozick. <strong>Anarşi, Devlet ve Ütopya </strong>İst. Bilgi Üniv. Yayını, Aralık 2000, s.145.</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">4</span></a><span style="color:#999999"> İnançlarımız, <i>istek</i> ve <i>gözlemlerin</i> değişik derecede birleştirilmesi sonucudur. Bazı inançlarımızda etkenlerden birinin, bazılarında da ötekinin oranı azdır. Bu konudaki soru belirgindir: 1) İnançlar eylemlerin nedeni olarak ne ölçüde etkili olurlar? 2) İnançlar ne ölçüde mantıksal açıdan yeterli kanıtlardan kaynaklanmakta ve kaynaklanabilmektedir? Bu ikinci soru iki yönlü olmaktadır: a) İnançlar gerçekten ne ölçüde kanıtlara dayanır? b) Öyle olmaları ne ölçüde olanaklı veya arzu edilen bir şeydir? Bkz. B.Russel. <strong>Sorgulayan Denemeler</strong>, Say, 2105, ss.19-26.</span></p>

<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span style="color:#999999">5</span></a><span style="color:#999999"> “Bir bilme etkinliği olarak değerlendirme, değer biçme ve değer atfetmeden farklıdır. Oysa değer yargılarını esas alan bir yargılama, değer biçmeden başka bir şey değildir”: I. Kuçuradi. <strong>İnsan ve Değerleri</strong>, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara 1988, ss.12-14. Değişmekte olan nesnel değer değil yalnızca öznel ve somut değerlendirmelerdir. Değişimler özdeş değerin özünün görünüşlerini deyimler. Sanki her birimiz aynı değere ayrı bir pencereden bakıyor ve bu çerçevede ayrı bir perspektif ediniyormuşuz gibidir. Görecelik değer yargılarının değiştiği anlamında doğrudur, yanlışlığı ise tek yanlı gözlem ve yanlış yorumlarla, değer yargılarının dayalı bulunduğu doğrudan doğruya değerlerin değiştiği biçimindeki yargısıdır.</span></p>

<p><span style="color:#999999">“<i>İnsan yaşamında çok asil şeyler var ise de onların ekserisi bulaşan kötülüklerle bozulmakta ve çürümektedir. Adalet, insanlığı uygarlaştırıcı olarak asil değil midir? Ve avukatlık mesleğinin de asil olması gerekmez mi? Ne var ki, sanat adı altına gizlenmiş kötü bir şöhret var oldu. Her şeyden önce, hukukun icadı olarak, ortaya çıkan ihtilaflar ve avukatın becerileri ile haklı veya haksız özel bir davayı kazanabilmesi; sanat ve konuşma gücünü ödemeye istekli olanın hizmetine sunmasına tanık olmaktayız. Şimdi bizim devlette bu sözde sanat, ya gerçekten bir sanat veya yalnızca bir tecrübe ve herhangi bir sanatın yoksul pratiği olsun, mümkün olsa hiç var olmamalı veya aramızda olduğunda yasa koyucunun istemine kulak vererek başka bir ülkeye gitmeli ve adalete karşı konuşmamalıyız</i>.”(Book XI).<i> </i><strong>The Dialogues of Plato-Laws </strong>Jowett Edition, Oxford, 1861, p.449. Kuşkusuz, kötümser bir yaklaşımla, meşhur bir ineğin mülkiyeti üzerine tartışan iki çiftçiye ait (<i>Punch</i>) karikatürü hatırlayabilirsiniz: Bir çiftçi ineği boyundan diğeri kuyruğundan çekerken avukat ortada mutlu bir şekilde oturmuş, ineği sağmakta idi.</span></p>

<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span style="color:#999999">6</span></a><span style="color:#999999"> Ayrıca bkz. T.Mengüçoğlu. <strong>İnsan Felsefesi</strong>, Doğubatı, ss.152-168; G.Sartori. <strong>Demokrasi Teorisine Geri Dönüş (</strong>Terc. T.Karamustafaoğlu ve M.Turhan) 2. Baskı, Sentez, 2014, ss.332-336. T. Mengüşoğlu. “Değişmez Değerler Değişen Davranışlar” <strong>Yeni Türkiye</strong>, 2018, sayı: 104. Philipp Schink. “Wo Sind EUre Werte?” Remarks on the Practical Response to Values” Cosmopolitan <strong>Norms and European Values Ethical Perspectives on Europe’s Refugee Policy</strong> Edited by Marie Göbel and Andreas Niederberger, Routledge, 2024, p. 118: İlkeler, genel olarak ve hukuk, siyaset veya felsefe terminolojisinde, bireysel eylemleri yönlendirmek ve düzenlemek işlevine sahip temel kurallardır. Özgürlük, demokrasi, insan onuru vb. ilkeler olarak anlaşılacaksa, bu terimlerin, ilgili bağlamda neyin önemli olduğunu ve neyin göz ardı edilmesi gerektiğini göstererek, yargı ve eylem için doğrudan rehberlik sunan genel kurallar içerdiği anlamına gelir. Bir ilkenin açıklayıcı bir örneği, örneğin, "Öldürmek ahlaki olarak yanlıştır" olabilir. Veya Kant'ın insanlık ilkesi: "Öyle davran ki, ister kendi şahsınızda ister başkasının şahsında olsun, insanlığı her zaman aynı zamanda bir amaç olarak kullan, asla sadece bir araç olarak kullanma." (Kant)</span></p>

<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:#999999">7</span></a><span style="color:#999999"> Değerlerin sıralaması için bkz. Kelsen, H.<strong> Justice, Law, and Politics in the Mirror of</strong> <strong>Science <i>Essays</i></strong><i> </i>University of California Press: Berkeley and Los Angeles 1960, ss.1-24; O. Y Gasset. <strong>Tarihsel Bunalım ve İnsan</strong>, metis yayınları,1992, ss.88-89; “<i>Tercihimizde yanılıp alttakini üsttekinin yerine geçirmemiz fark etmez; tıpkı biz hesabı şaşıracak olsak, sayıların kesin gerçeğinin değişmeyeceği gibi. Ancak bir insanda, çağda ya da halkta herhangi bir yanlış tercih yerleşir kalır, nesnel değer basamakları altüst edilir, üsttekini alttakinin gerisinde bırakma bir alışkanlık halini alırsa, bu değerlendirme yeteneğinin kaygı verici bir illeti olur, çıkar.”</i> Ortega Y Gassset. <strong>Tarihsel Bunalım ve İnsan</strong> Metis Yayınları, 1992, s.87.</span></p>

<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><span style="color:#999999">8</span></a><span style="color:#999999"> Değerlerimizi bilmek önemlidir çünkü kararlar almamıza, harekete geçmemize ve yaşamak istediğimiz hayata doğru ilerlemeye odaklanmamıza yardımcı olur. Bu kaynak, değerlerinizi belirlemenize ve bazı değerlere çok fazla, diğerlerine ise çok az ilgi gösterip göstermediğinizi belirlemenize yardımcı olur. Değer ve değer yargıları arasındaki ayrım için bkz. A.Kaygı.<strong> </strong>“Değer Yargıları ve Değerler”<strong> Tutarsızlığın İz Sürücüleri </strong>(Derl. Z. Kutlusoy), İmge, 2103, ss.403-409. Ayrıca bkz. H.Kelsen “Adalet Nedir?” (Ter.A. Acar) <strong>TBBD</strong> Y.26, S.107, 2013, ss.431-454. Tolga Şirin. “Zor zamanlarda yargıç olmak” <strong>T 24</strong> (8/04/2025: <strong>CASE OF ŻUREK v. POLAND</strong> <i>(Application no. 39650/18);</i><strong> <i>CASE OF EMİNAĞAOĞLU v. TURKEY</i></strong><i> (Application no. 76521/12)</i> Yargıç Waldemar Żurek’in başına gelenler İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin önüne taşındığında Mahkemenin verdiği şu yanıt önemliydi:</span></p>

<p><span style="color:#999999">“Yargıçların adalet sisteminin işleyişiyle ilgili meseleleri ele alma konusundaki genel ifade özgürlüğü hakkı, bu <u>temel değerler tehdit altında olduğunda</u> hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığını savunmak için seslerini yükseltme görevine dönüşebilir”. Muğla’da üniversite öğrencisi Pınar Gültekin’i bir varilin içine koyup canlı canlı yakan katil ile ilgili karar Yargıtay tarafından bozuldu. Yargıtay’ın saygıdeğer bir dairesi, katilin bu eylemi “canavarca bir hisle” yapmadığına karar verdi. Yargıtay’daki yargıçlar, 27 yaşındaki bir kadının önce dövülmesi, ardından boğazının önce elle, sonra bir halatla sıkılması, ardından da canlı canlı bir varile konulup üzerine benzin dökülen odun parçalarıyla yakılarak öldürülmesini “canavarca bir eylem” olarak görmüyorlar. Yargıtay’ın ilgili dairesi katilin “haksız tahrik indirimi” de uygulanarak cezalandırılmasını istiyor.<strong> </strong>Mehmet Y. Yılmaz “Yargıçlara korku filmi seyretme yasağı”<strong> T 24 </strong>(3/02/2025).</span></p>

<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><span style="color:#999999">9</span></a><span style="color:#999999"> Paradigma kelimesi Yunanca <i>para’</i>dan (göstermek’ten)<i> </i>gelmekte, model, teori, algı, varsayım, referans veya açıklama anlamında kullanılmaktadır.</span></p>

<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><span style="color:#999999">10</span></a><span style="color:#999999"> Bilginin tabiatı ve gerekli koşullarına ilişkin soruları irdeleyen epistemoloji (bilgi teori- si) Yunanca <i>ēpisteme </i>(bilmek)’den gelmektedir. Bilgi teorisi neyi bilebileceğimiz, bildiğimizi nasıl bilebileceğimiz ve sahip olduğumuz inançları benimserken nasıl haklı kılındığımız konusu üzerinde odaklanmıştır. Felsefenin bilgiyi sorgulayan alanıdır. Ontoloji ve epistemoloji için bkz. G. Skirbekk/N.Gilje. <strong>Felsefe Tarihi </strong>Üniversite Kitabevi, ss.97-98; N.Mehdiyev(Hazl.) <strong>Çağdaş Epistemolojiye Giriş</strong>, İnsan Yayınları, 2011. Aristotele’ın tekrarı içeren duyumlara dayalı bir bilgi teorisi şöyledir: Duyumlar kendini yineler-algılamaya götürür; algılamalar kendini yineler-deneyime götürür; deneyimler kendini yineler-bilgiye götürür.</span></p>

<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><span style="color:#999999">11</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. İ. Kucuradi. “Laiklik ve İnsan Hakları” <strong>TBBD</strong>, S. 52, Mayıs-Haziran 2004, ss.92-3.</span></p>

<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><span style="color:#999999">12</span></a><span style="color:#999999"> Gerçeklik nedir sorusuna Kant’ın yanıtı, realitenin iki biçimi vardır: Birincisi, ampirik, ikincisi, metafiziktir. Ampirik gerçeklik yalnızca gözlerimle gördüğüm bir şeyin varlığına, inanabilirliğine işaret etmektedir. Klasik bir deyişle bir ormanda düşen bir ağaç, duyan bir insan veya hayvanın işitme mesafesinde ise yalnızca bir ses çıkarmaktadır. Metafizikte ise düşen ağaç, onun duyulabilmesine bakılmaksızın bir ses çıkaracaktır; zira, ses işitilmekten bağımsız, atmosferin fiziki titreşimi olarak vardır. Bu gerçeklik kavramının boyutlarına ayrıntılı olarak aşağıdaki tabloya yer verilmiştir.</span></p>

<p><span style="color:#999999"><strong>Felsefenin Bölümleri İç Ayrımı Sorunları</strong></span></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="143">
   <p></p>

   <p><span style="color:#999999">Varlık bilimi (<i>ontoloji</i>)ikiye ayrılır:</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="78">
   <p></p>

   <p><span style="color:#999999">1.Metafizik</span></p>

   <p><span style="color:#999999">2.Fizik</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="217">
   <p><span style="color:#999999">Varlık madde kökenli midir?</span></p>

   <p><span style="color:#999999">Varlık <i>ide</i> kökenli midir?</span></p>

   <p><span style="color:#999999">Maddeyi <i>ide </i>mi yarattı? Yoksa, <i>ide</i>’yi madde mi yarattı?</span></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="143">
   <p></p>

   <p><span style="color:#999999">Bilgi kuramı (<i>epistemoloji) </i>yöntem açısından üçe ayrı- lır:</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="78">
   <p></p>

   <p><span style="color:#999999">1.Akıl</span></p>

   <p><span style="color:#999999">2.Deney</span></p>

   <p><span style="color:#999999">3.Sezgi</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="217">
   <p><span style="color:#999999">Bilgi elde etmek olanaklı mı, yoksa bir rüyalar evreninde mi yaşıyoruz?</span></p>

   <p><span style="color:#999999">Bu evrende görülen şeyler aldatıcı gölgeler mi? Bizler asıl gerçekliğin çarpık yansıma- larını mı görmekteyiz? Her şeyin aslını bilebilir miyiz?</span></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="143">
   <p></p>

   <p><span style="color:#999999">Değer kuramı (<i>aksiyoloji)</i></span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="78">
   <p></p>

   <p><span style="color:#999999">1.Estetik</span></p>

   <p><span style="color:#999999">2.Etik: Ahlak</span></p>

   <p><span style="color:#999999">/hukuk</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="217">
   <p><span style="color:#999999">Mutlak değerler var mıdır? Yoksa, her şey göreceli midir? Değerler, zamandan zamana, kişiden kişiye toplumdan topluma değişmekte midir?</span></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><span style="color:#999999">E. Hirş. <strong>Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyoloji Dersleri</strong> (İkinci Bası)) Ank., 1996, s.58.</span></p>

<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><span style="color:#999999">13</span></a><span style="color:#999999"> Susmak da bir çeşit konuşmaktır. Dilsizin sustuğu söylenebilir mi? Ayrıca Ceza usulü ilkeleri (delil ikamesi) arasında şüpheli suçlunun da susma hakkına yer verilmiş; “<i>suçsuzluk karinesi” </i>ile susma hakkı arasında bir “bağlantı”nın varlığına işaret edilmiştir.</span></p>

<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><span style="color:#999999">14</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. <strong>Yargı Kararlarında Laiklik ve İfade Özgürlüğü (</strong>Derl. H. Y.Aktan ve L.Ünsal) Adalet, 2009; Türkiye Adalet Akademisi. <strong>Çağdaş Demokrasilerde Yargı ve Medya İlişkisi </strong>(Sempozyum 24-25 Mayıs 2010), 2011.</span></p>

<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><span style="color:#999999">15</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. Goran Hermeren “European Values– and Others. Europe’s Shared Values: Towards an ever-closer Union?”<strong> European Review</strong>, Vol. 16, No. 3, 373–385 r 2008 Academia Europæa doi:10.1017/S1062798708000318 Printed in the United Kingdom.</span></p>

<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><span style="color:#999999">15</span></a><span style="color:#999999"> Barry Richmond. The “Thinking” in Systems Thinking: How Can We Make It Easier to Master? Ayrıca bkz.<strong> Mastering Systems Thinking Skills YouTube</strong></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><span style="color:#999999">16</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. Akın Atalay “Adaletin çöküşü” <strong>T24</strong> (9/02/2026). İskender Öksüz “İnsanlar bizi kazıklar<strong>” Karar</strong> 4/01/2026. Cezaevlerinde çekilen acılar ve bu acıların sosyal adaletle ilişkisi konusunda önemli çalışmaları olan Nils Christie (1993) “yüksek güvenlikli” ceza infaz kurumlarını "Batı tipi Gulaglar" olarak tanımlıyor. “Ona göre "uygun acı miktarı"nı belirleyen, o toplumdaki insani değerler üzerinde gelişen standartlardır, bu bütünüyle kültürel ve politik bir meseledir.”</span></p>

<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><span style="color:#999999">17</span></a><span style="color:#999999"> Tolga Şirin. “Zor zamanlarda yargıç olmak” <strong>T 24</strong> (8/04/2025: </span><a name="To"><span style="color:#999999"><strong>CASE OF </strong></span></a><span style="color:#999999"><strong>ŻUREK v. POLAND</strong> (Application no. 39650/18);<strong> CASE OF EMİNAĞAOĞLU v. TURKEY</strong> (Application no. 76521/12) İ. Kuçuradi. </span><a name="_Hlk175985238"><span style="color:#999999">"Hukukun dediğini yapmalı, ama hukuk da yanlış olabilir. </span></a><a name="_Hlk159483374"><span style="color:#999999">Bugün "hukukun üstünlüğü" deniliyor ama demokratik ülkelerde hukuk da değer harcayıcı olabiliyor. Ben olaya hep insan hakları perspektiften bakmak gerektiğini düşünüyorum. Görüyoruz ki parlamentolardan "hak yok edici yasalar" da çıkabiliyor.</span></a><span style="color:#999999"> Gülersiniz belki ama ben milletvekili olmanın şartlarından biri de doğru dürüst insan hakları eğitimi almış olmak derim." <strong>Olay</strong> ve <strong>olgu</strong> da karıştırılabiliyor. Olgu olarak dile getirirseniz kimse bir şey diyemez</span><a name="_Hlk159483502"><span style="color:#999999">. </span></a><a name="_Hlk175985414"><span style="color:#999999">İoanna Kuçuradi, "Ciddiye almamak gerekir" derken kimi kastetti? <strong>T24</strong> (22/02/2024).</span></a></p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/dusunce-sistemi-felsefesi</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 09:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/law.jpg" type="image/jpeg" length="31516"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Kadın ve Aile Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/sivas-cumhuriyet-universitesi-kadin-ve-aile-arastirmalari-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/sivas-cumhuriyet-universitesi-kadin-ve-aile-arastirmalari-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Kadın ve Aile Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği, 08 Haziran 2026 Tarihli ve 33274 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Sivas Cumhuriyet Üniversitesinden:</strong></p>

<p><strong>SİVAS CUMHURİYET ÜNİVERSİTESİ KADIN VE AİLE ARAŞTIRMALARI UYGULAMA VE ARAŞTIRMA MERKEZİ YÖNETMELİĞİ</strong></p>

<p>BİRİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Başlangıç Hükümleri</p>

<p><strong>Amaç</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>(1) Bu Yönetmeliğin amacı; Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Kadın ve Aile Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezinin amaçlarına, faaliyet alanlarına, yönetim organlarına, yönetim organlarının görevlerine ve çalışma şekline ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.</p>

<p><strong>Kapsam</strong></p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>(1) Bu Yönetmelik; Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Kadın ve Aile Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezinin amaçlarına, faaliyet alanlarına, yönetim organlarına, yönetim organlarının görevlerine ve çalışma şekline ilişkin hükümleri kapsar.</p>

<p><strong>Dayanak</strong></p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>(1) Bu Yönetmelik, 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 7 nci maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinin (2) numaralı alt bendi ile 14 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Tanımlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 4- </strong>(1) Bu Yönetmelikte geçen;</p>

<p>a) Danışma Kurulu: Merkezin Danışma Kurulunu,</p>

<p>b) Merkez (KAUM): Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Kadın ve Aile Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezini,</p>

<p>c) Müdür: Merkezin Müdürünü,</p>

<p>ç) Rektör: Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Rektörünü,</p>

<p>d) Üniversite: Sivas Cumhuriyet Üniversitesini,</p>

<p>e) Yönetim Kurulu: Merkezin Yönetim Kurulunu,</p>

<p>ifade eder.</p>

<p>İKİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Merkezin Amaçları ve Faaliyet Alanları</p>

<p><strong>Merkezin amaçları</strong></p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>(1) Merkezin amaçları şunlardır:</p>

<p>a) Kadınların toplumsal, ekonomik, kültürel, siyasal ve akademik yaşamda güçlenmesini desteklemek, aile ve toplum içindeki konumlarını güçlendiren bilimsel ve uygulamalı çalışmalar yürütmek.</p>

<p>b) Aileyi toplumsal yapının temel unsurlarından biri olarak ele alarak aile yapısının korunması, güçlendirilmesi ve değişen toplumsal koşullar karşısında desteklenmesine yönelik araştırmalar yapmak.</p>

<p>c) Kadın, aile ve toplum ilişkilerini bütüncül bir yaklaşımla ele alan disiplinlerarası bilimsel araştırmalar yürütmek.</p>

<p>ç) Kadınların liderlik ve karar alma mekanizmalarına katılımını artırmaya yönelik akademik, eğitsel ve uygulamalı çalışmalar yapmak.</p>

<p>d) Aile ve toplum yapısını etkileyen sosyal risk alanları konusunda önleyici ve koruyucu yaklaşımlar geliştirmek; kadınlara ve ailelere yönelik eğitim, farkındalık ve kapasite geliştirme faaliyetleri yürütmek.</p>

<p>e) Kadın ve aile alanında sosyal politika üretimine katkı sunacak araştırmalar yapmak ve politika önerileri geliştirmek.</p>

<p>f) Kadın ve aile alanında veri toplamak, raporlar hazırlamak ve karar alıcılara bilimsel destek sunmak.</p>

<p><strong>Merkezin faaliyet alanları</strong></p>

<p><strong>MADDE 6- </strong>(1) Merkezin faaliyet alanları şunlardır:</p>

<p>a) Kadın ve aile konusunda bilimsel araştırmalar yapmak, projeler geliştirmek ve yürütmek, yayınlar hazırlamak.</p>

<p>b) Kadınların aile ve toplum yaşamındaki rollerini güçlendirmeye, liderlik ve karar alma süreçlerine katılımlarını artırmaya yönelik eğitim ve mentörlük programları düzenlemek.</p>

<p>c) Aile yapısının korunması ve güçlendirilmesine yönelik eğitim faaliyetleri düzenlemek, danışmanlık ve rehberlik hizmetleri vermek.</p>

<p>ç) Kadın ve aileyi etkileyen sosyal risk alanlarına yönelik önleyici ve koruyucu çalışmalar yapmak.</p>

<p>d) Merkezin amaçlarına yönelik kamu kurumları, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları ile iş birliği yapmak.</p>

<p>e) Merkezin amaçlarına yönelik gerçekleştirilecek ulusal ve uluslararası projelere katılmak, projeler yürütmek ve sonuçlarını yayımlamak.</p>

<p>f) Merkezin faaliyet alanlarıyla ilgili araştırma raporları, politika notları ve rehber dokümanlar hazırlamak.</p>

<p>g) Merkezin amaçlarına yönelik konferans, sempozyum, panel ve benzeri bilimsel ve toplumsal etkinlikler düzenlemek.</p>

<p>ğ) Merkezin amaçlarına yönelik diğer faaliyetleri gerçekleştirmek.</p>

<p>ÜÇÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Merkezin Yönetim Organları ve Görevleri</p>

<p><strong>Merkezin yönetim organları</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>MADDE 7- </strong>(1) Merkezin yönetim organları şunlardır:</p>

<p>a) Müdür.</p>

<p>b) Yönetim Kurulu.</p>

<p>c) Danışma Kurulu.</p>

<p><strong>Müdür</strong></p>

<p><strong>MADDE 8- </strong>(1) Müdür, Merkezin faaliyet alanlarıyla ilgili çalışmaları bulunan Üniversitenin öğretim elemanları arasından Rektör tarafından üç yıllık süre için görevlendirilir. Görev süresi sona eren Müdür yeniden görevlendirilebilir.</p>

<p>(2) Müdüre çalışmalarında yardımcı olmak üzere, Merkezin faaliyet alanlarıyla ilgili çalışmaları bulunan Üniversitenin öğretim elemanları arasından en fazla iki kişi Müdürün önerisi ile Rektör tarafından müdür yardımcısı olarak görevlendirilebilir. Müdür görevi başında bulunmadığı zamanlarda yardımcılarından birini vekil olarak bırakır. Göreve vekâlet altı aydan fazla sürerse yeni Müdür görevlendirilir. Müdürün görev süresi sona erdiğinde müdür yardımcılarının da görevi kendiliğinden sona erer.</p>

<p><strong>Müdürün görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 9- </strong>(1) Müdürün görevleri şunlardır:</p>

<p>a) Merkezi temsil etmek.</p>

<p>b) Merkez çalışmalarının düzenli olarak yürütülmesini ve geliştirilmesini sağlamak.</p>

<p>c) Merkezin yıllık faaliyet raporunu ve bir sonraki yıla ait çalışma programını hazırlayarak Yönetim Kurulu ve Rektörlüğe sunmak.</p>

<p>ç) Yönetim Kurulu ve Danışma Kurulunu toplantıya çağırmak, toplantıların gündemini hazırlamak, toplantılara başkanlık etmek ve Yönetim Kurulunda alınan kararları uygulamak.</p>

<p>d) Merkezin faaliyet alanları kapsamındaki ulusal ve uluslararası etkinliklerde Merkezi temsil etmek veya gerektiğinde temsil edecek personeli görevlendirmek.</p>

<p>e) İlgili mevzuat hükümleri kapsamında verilen diğer görevleri yerine getirmek.</p>

<p><strong>Yönetim Kurulu</strong></p>

<p><strong>MADDE 10- </strong>(1) Yönetim Kurulu; Müdürün başkanlığında, müdür yardımcıları ile Merkezin faaliyet alanlarıyla ilgili çalışmaları bulunan Üniversitenin öğretim elemanları arasından Müdürün önerisi üzerine Rektör tarafından görevlendirilen iki üye ile birlikte toplam en fazla beş üyeden oluşur. Görev süresi sona eren üyeler yeniden görevlendirilebilir. Görev süresi bitmeden ayrılan üyenin yerine kalan süreyi tamamlamak üzere aynı usulle yeni üye görevlendirilir.</p>

<p>(2) Yönetim Kurulu, Müdürün çağrısı üzerine yılda en az bir kez üye tamsayısının salt çoğunluğu ile toplanır ve kararlar toplantıya katılanların oy çokluğu ile alınır. Oyların eşitliği halinde Müdürün kullandığı oy yönünde karar alınmış sayılır.</p>

<p><strong>Yönetim Kurulunun görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 11- </strong>(1) Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır:</p>

<p>a) Merkezin yıllık faaliyet raporunu ve bir sonraki yıla ait çalışma programını karara bağlamak.</p>

<p>b) Merkezin faaliyetleri ile ilgili gerekli durumlarda birimler ve çalışma grupları oluşturmak ve bunların görevlerini düzenlemek.</p>

<p>c) Müdür tarafından getirilen konularda karar vermek.</p>

<p>ç) İlgili mevzuat hükümleri kapsamında verilen diğer görevleri yerine getirmek.</p>

<p><strong>Danışma Kurulu ve görevi</strong></p>

<p><strong>MADDE 12- </strong>(1) Danışma Kurulu, Müdürün başkanlığında, Merkezin faaliyet alanlarıyla ilgili çalışmaları bulunan kişiler ile istekleri halinde ilgili kamu kurum ve özel sektör kuruluşlarının temsilcileri ve uzmanlar arasından Müdürün önerisi üzerine Rektör tarafından üç yıllık süre için görevlendirilen en fazla dokuz üyeden oluşur.</p>

<p>(2) Danışma Kurulu, Müdürün çağrısı üzerine yılda en az bir kez toplanır. Danışma Kurulu toplantısı için salt çoğunluk aranmaz ancak, kararlar katılanların oy çokluğu ile alınır. Oyların eşitliği halinde Müdürün kullandığı oy yönünde karar alınmış sayılır.</p>

<p>(3) Danışma Kurulunun görevi, Merkezin faaliyetleri ile ilgili değerlendirmeler yapmak ve önerilerde bulunmaktır.</p>

<p>DÖRDÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Çeşitli ve Son Hükümler</p>

<p><strong>Çalışma grupları</strong></p>

<p><strong>MADDE 13- </strong>(1) Merkezin amaçlarının gerçekleştirilebilmesi için Yönetim Kurulu tarafından çalışma grupları oluşturulabilir.</p>

<p>(2) Çalışma gruplarında görev alacak personel, çalışma gruplarının görevleri ile çalışma usul ve esasları Yönetim Kurulu tarafından belirlenir.</p>

<p><strong>Personel ihtiyacı</strong></p>

<p><strong>MADDE 14- </strong>(1) Merkezin akademik, teknik ve idari personel ihtiyacı, 2547 sayılı Kanunun 13 üncü maddesi uyarınca Rektör tarafından görevlendirilen personel ile karşılanır.</p>

<p><strong>Hüküm bulunmayan haller</strong></p>

<p><strong>MADDE 15- </strong>(1) Bu Yönetmelikte hüküm bulunmayan hallerde, 2547 sayılı Kanun ve ilgili diğer mevzuat hükümleri uygulanır.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p>

<p><strong>MADDE 16- </strong>(1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 17- </strong>(1) Bu Yönetmelik hükümlerini Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Rektörü yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/sivas-cumhuriyet-universitesi-kadin-ve-aile-arastirmalari-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/resmi/resmi-cumhur2.jpg" type="image/jpeg" length="36185"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[KTO - Karatay Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/kto-karatay-universitesi-uzaktan-egitim-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/kto-karatay-universitesi-uzaktan-egitim-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[KTO - Karatay Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği, 08 Haziran 2026 Tarihli ve 33274 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>KTO - Karatay Üniversitesinden:</strong></p>

<p><strong>KTO - KARATAY ÜNİVERSİTESİ UZAKTAN EĞİTİM UYGULAMA VE ARAŞTIRMA MERKEZİ YÖNETMELİĞİ</strong></p>

<p>BİRİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Başlangıç Hükümleri</p>

<p><strong>Amaç</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>(1) Bu Yönetmeliğin amacı; KTO - Karatay Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezinin amaçlarına, faaliyet alanlarına, yönetim organlarına, yönetim organlarının görevlerine ve çalışma şekline ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.</p>

<p><strong>Kapsam</strong></p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>(1) Bu Yönetmelik; KTO - Karatay Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezinin amaçlarına, faaliyet alanlarına, yönetim organlarına, yönetim organlarının görevlerine ve çalışma şekline ilişkin hükümleri kapsar.</p>

<p><strong>Dayanak</strong></p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>(1) Bu Yönetmelik; 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 7 nci maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinin (2) numaralı alt bendi ile 14 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Tanımlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 4- </strong>(1) Bu Yönetmelikte geçen;</p>

<p>a) Danışma Kurulu: Merkezin Danışma Kurulunu,</p>

<p>b) Merkez (KARUZEM): KTO - Karatay Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezini,</p>

<p>c) Müdür: Merkezin Müdürünü,</p>

<p>ç) Mütevelli Heyet Başkanı: KTO - Karatay Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanını,</p>

<p>d) Rektör: KTO - Karatay Üniversitesi Rektörünü,</p>

<p>e) Üniversite: KTO - Karatay Üniversitesini,</p>

<p>f) Yönetim Kurulu: Merkezin Yönetim Kurulunu,</p>

<p>ifade eder.</p>

<p>İKİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Merkezin Amaçları ve Faaliyet Alanları</p>

<p><strong>Merkezin amaçları</strong></p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>(1) Merkezin amaçları şunlardır:</p>

<p>a) Uzaktan eğitim faaliyetlerinin etkin ve verimli bir şekilde yürütülmesini sağlamak.</p>

<p>b) Uzaktan eğitim ile ilgili yayın, araştırma-geliştirme ve uygulama çalışmaları yapmak.</p>

<p>c) Üniversite içi ve dışında uzaktan eğitim ile ilgili ihtiyaç duyulan yazılımları ve ders içeriklerine yönelik materyali geliştirmek.</p>

<p>ç) Ön lisans, lisans, lisansüstü ve yetişkin eğitiminde ders ve programların e-öğrenme temelli olarak geliştirilmesini sağlamak.</p>

<p>d) Üniversitede verilmekte olan dersleri e-öğrenme yoluyla desteklemek ve Üniversite bünyesinde e-öğrenme yoluyla verilecek olan sertifika programlarının açılmasını, yürütülmesini ve koordinasyonunu sağlamak.</p>

<p><strong>Merkezin faaliyet alanları</strong></p>

<p><strong>MADDE 6- </strong>(1) Merkezin faaliyet alanları şunlardır:</p>

<p>a) Öğrencilere ve topluma, iletişim ve bilgi teknolojilerinden yararlanarak uzaktan eğitim yoluyla sunduğu tüm öğrenme faaliyetleri için ortam geliştirmek, ders içeriklerini kullanım için hazırlamak ve teknik destek vermek.</p>

<p>b) Çeşitli kurum ve kuruluşlara uzaktan eğitimle ilgili ihtiyaç ve istekleri konusunda teknik destek, uygulama, değerlendirme veya eğitim hizmeti vermek.</p>

<p>c) Ön lisans, lisans, lisansüstü ve hayat boyu öğrenme programlarında çevrimiçi/çevrimdışı dersleri, sınavları ve programları geliştirerek desteklemek.</p>

<p>ç) Kamu kurumları ve özel sektör kuruluşlarının talep ettiği eğitim programlarını organize etmek veya bu kurumların eğitim programlarını e-öğrenmeye uyarlamak ve sunmak.</p>

<p>d) Toplumun ihtiyaç duyduğu çeşitli alanlarda sertifika programları açmak ve yürütmek.</p>

<p>e) Üniversite tarafından yürütülmekte olan internet destekli eğitim çalışmaları için öğretim tasarımı yapmak.</p>

<p>f) Merkezin amaçlarına uygun diğer faaliyetlerde bulunmak.</p>

<p>ÜÇÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Merkezin Yönetim Organları ve Görevleri</p>

<p><strong>Merkezin yönetim organları</strong></p>

<p><strong>MADDE 7- </strong>(1) Merkezin yönetim organları şunlardır:</p>

<p>a) Müdür.</p>

<p>b) Yönetim Kurulu.</p>

<p>c) Danışma Kurulu.</p>

<p><strong>Müdür</strong></p>

<p><strong>MADDE 8- </strong>(1) Müdür, Merkezin faaliyet alanları ile ilgili çalışmaları bulunan Üniversitenin öğretim elemanları arasından Rektör tarafından üç yıllık süre için görevlendirilir. Görevi sona eren Müdür yeniden görevlendirilebilir. Müdür görev süresinin bitiminden önce aynı usulle Rektör tarafından görevden alınabilir.</p>

<p>(2) Müdüre çalışmalarında yardımcı olmak üzere, Merkezin faaliyet alanları ile ilgili çalışmaları bulunan Üniversite öğretim elemanları arasından bir kişi Müdürün önerisi üzerine Rektör tarafından müdür yardımcısı olarak görevlendirilir. Müdür yardımcısı, Müdürün bulunmadığı zamanlarda Müdüre vekâlet eder. Müdür yardımcısının da bulunmadığı zamanlarda Yönetim Kurulu üyeleri arasından en kıdemli olanı Müdüre vekâlet eder.</p>

<p><strong>Müdürün görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 9- </strong>(1) Müdürün görevleri şunlardır:</p>

<p>a) Yönetim Kurulu tarafından alınan kararları uygulamak.</p>

<p>b) Merkezin çalışma, hedef ve planları ile yıllık faaliyet raporunu hazırlamak, Yönetim Kurulunun görüşü alındıktan sonra Rektörlüğe sunmak.</p>

<p>c) Merkezin idari ilişkilerini yürütmek, personel ihtiyacını belirlemek ve Rektörlüğe sunmak.</p>

<p>ç) Yurt içi ve yurt dışındaki uygulama ve araştırma merkezleri ile iş birliği yapmak.</p>

<p><strong>Yönetim Kurulu</strong></p>

<p><strong>MADDE 10- </strong>(1) Yönetim Kurulu, Müdürün başkanlığında, Merkezin faaliyet alanları ile ilgili çalışmaları bulunan Üniversitenin öğretim elemanları arasından Rektör tarafından üç yıllık süre için görevlendirilen dört üye olmak üzere toplam beş üyeden oluşur. Görev süresi sona eren üye yeniden görevlendirilebilir. Görev süresi bitmeden ayrılan üyenin yerine, kalan süreyi tamamlamak üzere yeni üye görevlendirilir.</p>

<p>(2) Yönetim Kurulu, Müdürün çağrısı üzerine yılda en az iki kez salt çoğunlukla toplanır ve kararlar oy çokluğu ile alınır.</p>

<p><strong>Yönetim Kurulunun görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 11- </strong>(1) Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır:</p>

<p>a) Merkezin yönetimi ile ilgili kararlar almak.</p>

<p>b) Rektörlüğe sunulacak faaliyet raporunu görüşmek.</p>

<p>c) Merkeze gelen iş ve proje tekliflerini değerlendirip önerilerde bulunmak.</p>

<p>ç) Merkez için gerek duyulan çalışma grupları ve komisyonları kurmak.</p>

<p><strong>Danışma Kurulu ve görevi</strong></p>

<p><strong>MADDE 12- </strong>(1) Danışma Kurulu, Merkezin faaliyet alanları ile ilgili çalışmaları bulunan Üniversite içinden veya dışından uzman kişiler arasından Rektör tarafından üç yıllık süre için görevlendirilen beş üyeden oluşur. Görev süresi sona eren üye yeniden görevlendirilebilir. Görev süresi bitmeden ayrılan üyenin yerine, kalan süreyi tamamlamak üzere yeni üye görevlendirilir.</p>

<p>(2) Danışma Kurulu, Müdürün çağrısı üzerine her dönem en az bir kez salt çoğunlukla toplanır ve kararlar oy çokluğu ile alınır.</p>

<p>(3) Danışma Kurulunun görevi; Merkezin çalışmalarıyla ilgili tavsiye ve önerilerde bulunmaktır.</p>

<p>DÖRDÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Çeşitli ve Son Hükümler</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Personel ihtiyacı</strong></p>

<p><strong>MADDE 13- </strong>(1) Merkezin akademik, teknik ve idari personel ihtiyacı, 2547 sayılı Kanunun 13 üncü maddesi uyarınca Rektör tarafından görevlendirilen personel ile karşılanır.</p>

<p><strong>Harcama yetkilisi</strong></p>

<p><strong>MADDE 14- </strong>(1) Merkezin harcama yetkilisi Mütevelli Heyet Başkanıdır. Mütevelli Heyet Başkanı bu yetkisini uygun gördüğü takdirde Rektöre veya Müdüre devredebilir.</p>

<p><strong>Yürürlükten kaldırılan yönetmelik</strong></p>

<p><strong>MADDE 15- </strong>(1) 23/10/2017 tarihli ve 30219 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan KTO Karatay Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p>

<p><strong>MADDE 16- </strong>(1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 17- </strong>(1) Bu Yönetmelik hükümlerini KTO - Karatay Üniversitesi Rektörü yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/kto-karatay-universitesi-uzaktan-egitim-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/resmi-g.jpg" type="image/jpeg" length="95062"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Stoacı Avukatın Hayata ve Hukuka Bakışı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/stoaci-avukatin-hayata-ve-hukuka-bakisi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/stoaci-avukatin-hayata-ve-hukuka-bakisi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>“İnsanlar, şeylerden değil, şeylerle ilgili oluşturdukları fikirlerden dolayı rahatsız olurlar.”</strong><br />
— Epiktetos, <i>Enkheiridion</i></p>

<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Bu makale, Stoacı düşüncenin avukatlık mesleği bakımından sunduğu hayat ve hukuk felsefesini ele almaktadır. Stoacı avukat, hukuku yalnızca pozitif normların toplamı olarak değil; akıl, adalet, erdem, ölçülülük ve insan onuru temelinde sınanması gereken ahlaki-rasyonel bir düzen olarak kavrar. Bu yaklaşımda avukatlık, yalnızca dava takibi, dilekçe yazımı veya teknik temsil faaliyeti değildir; insanın hukuki kaderinin keyfiliğe terk edilmemesi için yürütülen ölçülü, vakur ve akıl merkezli bir mücadeledir. Stoacı avukat, müvekkilin öfkesine kapılmadan, yargısal keyfiliğe teslim olmadan, kendi iç dengesini kaybetmeden savunma yapar. Onun mesleki kişiliği, doğal hukuk fikriyle pozitif hukuk pratiği arasındaki gerilimde şekillenir. Bu makalede Stoacı avukatın hayata, hukuka, müvekkile, yargıya, mücadeleye, özel yaşama ve kendi mesleki benliğine bakışı tartışılmaktadır.</p>

<p><strong>Giriş: Adliye Koridorunda Stoacı Bir Soru</strong></p>

<p>Avukatlık, insanın yalnızca hukuk bilgisiyle değil, karakteriyle de sınandığı mesleklerden biridir. Dosya bilgisi, mevzuat hâkimiyeti, usul tekniği, dilekçe yazma becerisi ve duruşma tecrübesi elbette mesleğin vazgeçilmez unsurlarıdır. Fakat avukatlık, bunların toplamından ibaret değildir. Avukat her gün öfke, korku, beklenti, haksızlık duygusu, yargısal keyfilik, müvekkil baskısı, hâkim tutumu, karşı taraf stratejisi, ekonomik kaygı ve mesleki tükenmişlik arasında yürür. Bu yürüyüş yalnızca teknik değil, aynı zamanda felsefi bir yürüyüştür. Bu nedenle avukatlık mesleği şu soruyu sürekli yeniden sordurur: İnsan, haksızlık ihtimaliyle dolu bir dünyada iç dengesini kaybetmeden nasıl mücadele eder?</p>

<p>Stoacılık tam da bu sorunun felsefesidir. Ancak Stoacılığı popüler kültürde zaman zaman indirgenmiş olduğu “duygusuzluk”, “her şeye katlanma”, “kadercilik” veya “pasif kabulleniş” olarak anlamamak gerekir. Stoacılık, insanın kendi aklını, iradesini ve ahlaki merkezini koruyarak dünyayla ilişki kurma biçimidir. Stoacı insan, dış dünyanın bütünüyle kendi kontrolünde olmadığını bilir; fakat kendi hükmünü, tepkisini, üslubunu, karakterini ve eylem tarzını biçimlendirme sorumluluğunu üstlenir.</p>

<p>Avukatlık bakımından Stoacılığın önemi burada başlar. Stoacı avukat, yargı sisteminin bütün aksaklıklarını tek başına düzeltemeyeceğini bilir; ama her dosyada adalet fikrini canlı tutabileceğini de bilir. Hâkimin kanaatini tümüyle yönetemeyeceğini bilir; ama savunmasının niteliğini yönetebilir. Müvekkilin bütün davranışlarını kontrol edemeyeceğini bilir; ama müvekkille kurduğu ilişkinin sınırlarını, açıklığını ve ahlaki mesafesini kurabilir. Duruşma salonundaki her haksızlığı ortadan kaldıramayabilir; ama haksızlığın tutanağa, dosyaya, hafızaya ve hukuki dile geçirilmesini sağlayabilir. Bu yönüyle Stoacı avukat edilgen değil, bilakis son derece etkin bir mesleki figürdür. Onun farkı, mücadeleyi öfkeye, savunmayı gösteriye, müvekkil sadakatini kör bağlılığa, hukuku ise kuru bir mevzuat teknisyenliğine indirgememesidir.</p>

<p><strong>I. Stoacı Hukuk Felsefesinin Temeli: Kanunun Ötesinde Adalet</strong></p>

<p>Stoacı hukuk felsefesinin merkezinde doğal hukuk fikri vardır. Doğal hukuk, insan iradesinin veya geçici iktidar tercihlerinin ürünü olan pozitif normlardan önce gelen; akıl, adalet ve evrensel düzenle kavranan daha yüksek bir hukuk fikridir. Stoacı felsefeye göre doğal hukuk, yalnızca insanların iradesine dayalı kurallar bütünü değildir; evrensel ve rasyonel bir doğa düzenine dayanan ilkeleri ifade eder. Bu anlayışta hukuk, yalnızca pozitif normların toplamı değil, ahlaki ilkelerin ve kozmik düzenin somut bir görünümüdür.</p>

<p>Bu düşünce avukatlık bakımından son derece önemlidir. Çünkü avukat, gündelik pratikte çoğu zaman pozitif hukukla adalet arasındaki mesafeye tanıklık eder. Kanunda yazılı olanla mahkeme salonunda uygulanan arasında fark vardır. Usul güvenceleriyle fiili yargılama alışkanlıkları arasında fark vardır. “Dinlenilme hakkı” ile gerçekten dinlenilmek arasında fark vardır. “Çelişmeli yargılama” ile dosya üzerinden kurulmuş prematüre kanaatin sonradan meşrulaştırılması arasında fark vardır.</p>

<p>Stoacı avukat bu farkı görür. Fakat bu farkı yalnızca şikâyet konusu yapmaz; hukuki bir bilinç hâline getirir. Kanunu bilir, kanuna dayanır, kanunu kullanır; ama kanunu mutlaklaştırmaz. Çünkü Stoacı düşüncede adalet, tarihsel olarak değişen yasaların ürünü değil, daha yüksek bir akılsal düzenin yansımasıdır. Yasalar, ancak bu evrensel doğa düzenine uygun oldukları ölçüde adaletli sayılabilir. Bu nedenle Stoacı avukat için hukuk iki katmanlıdır. İlk katmanda pozitif hukuk vardır: kanun, yönetmelik, içtihat, usul, süre, delil, dilekçe, tutanak. İkinci katmanda ise adalet fikri vardır: hakkaniyet, insan onuru, ölçülülük, savunma hakkı, dinlenilme, eşitlik, keyfiliğe karşı güvence. Avukatın gerçek mesleki mahareti, bu iki katman arasındaki bağı kurabilmesindedir.</p>

<p>Yalnızca pozitif hukuka kapanmış avukat, zamanla mevzuat teknisyenine dönüşür. Yalnızca soyut adalet söylemine yaslanan avukat ise somut dosya pratiğinden kopar. Stoacı avukat bu iki aşırılıktan kaçınır. O, adalet fikrini pozitif hukuk içinde işletmenin yollarını arar. Kanunu, adalet fikrini boğmak için değil, onu görünür kılmak için kullanır.</p>

<p>Stoacı doğal hukuk düşüncesinin hukuk alanındaki en güçlü taşıyıcılarından biri Cicero’dur. Cicero, özellikle <i>De Re Publica</i> ve <i>De Legibus</i> adlı eserlerinde Stoacı doğal hukuk fikrini Roma hukuk ve siyaset düşüncesinin merkezine taşımıştır. Ona göre yasa, salt iktidarın buyruğu veya tarihsel uzlaşının ürünü değildir; doğru aklın emir ve yasaklara uygulanmış hâlidir. Bu nedenle gerçek hukuk, yazılı normdan önce gelen ve bütün insanlar için ortak olan akılsal-adil düzene dayanır. Cicero’nun yaklaşımında doğal hukuk, pozitif yasaların meşruiyetini sınayan bir ölçüye dönüşür. Yasa adaletle bağını kaybettiğinde, artık yalnızca şeklen yasa olarak kalır; hukuk olma niteliği tartışmalı hâle gelir. Bu düşünce, Stoacı avukat bakımından son derece önemlidir. Çünkü avukat, mahkeme salonunda yalnızca kanun maddesini değil, kanun maddesinin adaletle kurduğu veya kuramadığı bağı da görünür kılan kişidir.</p>

<p>Cicero’nun “doğru akıl” vurgusu, Stoacı avukatın mesleki aklıyla doğrudan ilişkilidir. Hukuk, yalnızca prosedürlere uymak değil; yapılması ve yapılmaması gerekeni akıl, ölçü ve adalet bakımından ayırt etme faaliyetidir. Bu nedenle Stoacı avukat için savunma, pozitif normu ezberlemekten ibaret değildir; normu, hakkaniyet ve insan onuru yönünden yorumlama çabasıdır. Cicero’nun bütün halklar ve bütün zamanlar için geçerli, ezeli ve değişmez tek yasa düşüncesi de Stoacı kozmopolis fikriyle birleşerek savunmaya evrensel bir ufuk kazandırır.</p>

<p><strong>II. Doğal Hukuk, Logos ve Avukatın Mesleki Aklı</strong></p>

<p>Stoacı düşüncede doğa, yalnızca fiziksel varlıkların toplamı değildir. Doğa, aynı zamanda insan eylemlerine yön veren ahlaki ve hukuki bir normatif düzeni temsil eder. Bu düzende insan aklı, doğanın logosunu kavrama yetisine sahiptir. Doğayı bilmek, yalnızca dış dünyayı betimlemek değil; doğru eylemin ölçütünü idrak etmektir.</p>

<p>Avukatlık pratiğine aktarıldığında bu düşünce, mesleki aklın merkeziliğini gösterir. Stoacı avukatın savunması ham duygunun değil, işlenmiş aklın ürünüdür. Müvekkilin öfkesi, toplumun cezalandırıcı arzusu, medyanın linç dili, hâkimin sabırsızlığı, karşı tarafın provokasyonu veya dosyanın ağırlığı avukatın muhakemesini ele geçirmemelidir. Avukatın işi, kaotik olguları hukuki bir düzene sokmak, dağınık acıları savunulabilir iddialara dönüştürmek, tepkiyi argümana, öfkeyi usule, haksızlık duygusunu hukuki talebe çevirmektir.</p>

<p>Bu nedenle Stoacı avukatın temel niteliği soğukkanlılıktır. Fakat bu soğukkanlılık duygusuzluk değildir. Aksine, duygunun savunmayı yönetmesine izin vermeyen bilinçli bir mesleki disiplindir. Stoacı avukat acıyı duyar, haksızlığı görür, müvekkilin kırılganlığını anlar; fakat bütün bunları aklın süzgecinden geçirerek hukuki dile dönüştürür.</p>

<p>Avukatın mesleki aklı, yalnızca bilmek değil, yerinde davranmaktır. Hangi itirazın yapılacağı, hangi sözün erteleneceği, hangi iddianın dosyaya zarar vereceği, hangi suskunluğun stratejik, hangi suskunluğun hak kaybı doğurucu olduğu bu akıl sayesinde belirlenir. Stoacı avukat için bilgelik, her hukuki imkânı sonuna kadar kullanmak değil; hangi imkânın hangi anda, hangi ölçüyle kullanılacağını bilmektir.</p>

<p><strong>III. Stoacı Avukatın Hayata Bakışı: Kontrol Alanı ve Mesleki Berraklık</strong></p>

<p>Stoacı düşüncenin en bilinen ayrımlarından biri, insanın kontrol edebildiği şeylerle kontrol edemediği şeyleri ayırt etmesidir. Bu ayrım avukatlık mesleğinde neredeyse yaşamsal değerdedir. Çünkü avukatın çalıştığı alan yüksek belirsizlik alanıdır. Dava sonucu belirsizdir. Hâkimin kanaati belirsizdir. Bilirkişinin raporu belirsizdir. Tanığın ne söyleyeceği belirsizdir. Müvekkilin duruşma günü nasıl davranacağı bile çoğu zaman belirsizdir.</p>

<p>Bu belirsizlik karşısında iki yanlış tutum ortaya çıkar. Birincisi, her şeyi kontrol edebileceğini sanan avukatın nevrotik meslek pratiğidir. Bu avukat, her gelişmeyi kişisel başarısı veya başarısızlığı olarak kodlar. Dosya kaybını yalnızca hukuki değil, varoluşsal bir yenilgi gibi yaşar. İkincisi ise hiçbir şeyi kontrol edemeyeceğini sanan avukatın sinik meslek pratiğidir. Bu avukat da zamanla “ne yapsak boş” duygusuna teslim olur. İkisi de avukatı tüketir.</p>

<p>Stoacı avukat bu iki uç arasında üçüncü bir yol açar. O bilir ki sonucu garanti edemez; fakat hazırlığını, düşünce açıklığını, duruşma disiplinini, müvekkille iletişimini, hukuki argümanını, itiraz zamanlamasını, tutanağa kayıt düşme iradesini ve mesleki üslubunu kontrol edebilir. Bu nedenle Stoacı avukatın hayat felsefesi sonuç merkezli değil, eylem kalitesi merkezlidir.</p>

<p>Bu nokta, mesleki tükenmişliğe karşı da güçlü bir zırh oluşturur. Avukat, her dosyada mutlak başarıyı kendisine yüklediğinde meslek dayanılmaz hâle gelir. Fakat her dosyada kendi mesleki yükümlülüğünü en iyi biçimde yerine getirmeye odaklandığında, sonuçtan bağımsız bir mesleki vakar kazanır.</p>

<p>Stoacı avukat için asıl soru “Bu dosyanın sonucunu ben mi belirleyeceğim?” değildir. Asıl soru şudur: “Bu dosyada bana düşen akli, ahlaki ve mesleki görevi hakkıyla yerine getirdim mi?” Bu soru, avukatı hem kibirden hem çaresizlikten korur.</p>

<p><strong>IV. Müvekkil Karşısında Stoacı Avukat: Empati, Mesafe ve Sınır</strong></p>

<p>Avukatlık mesleğinin en zor alanlarından biri müvekkille kurulan ilişkidir. Müvekkil çoğu zaman yalnızca hukuki sorunla gelmez; kırılmışlıkla, öfkeyle, korkuyla, intikam arzusuyla, çaresizlikle, bazen de gerçekliği kendi lehine eğip bükme isteğiyle gelir. Avukat, bu psikolojik yükün ilk muhataplarından biridir.</p>

<p>Stoacı avukat müvekkilin duygusunu küçümsemez. Çünkü dava, insan hayatında çoğu zaman yalnızca hukuki bir süreç değil, aynı zamanda kimlik, onur, güvenlik ve gelecek meselesidir. Ancak Stoacı avukat, müvekkilin duygusunun uzantısı hâline de gelmez. Müvekkilin öfkesi avukatın üslubu olmaz. Müvekkilin intikam arzusu avukatın stratejisi olmaz. Müvekkilin korkusu avukatın muhakemesini yönetmez.</p>

<p>Burada Stoacı avukatın temel erdemi empatik mesafedir. Empati, müvekkilin acısını duyabilmektir. Mesafe ise o acının içinde kaybolmamaktır. Avukat, müvekkilin duygusuna tamamen kapılırsa hukuki berraklığını kaybeder. Müvekkilin duygusuna tamamen kapanırsa insani temasını kaybeder. Stoacı avukat bu ikisini dengeler.</p>

<p>Bu nedenle Stoacı avukat, müvekkile her istediğini söyleyen kişi değildir. Bazen müvekkilin duymak istemediği hakikati söyleyen kişidir. “Bu iddia hukuken güçlü değil.” “Bu delil beklediğimiz etkiyi doğurmayabilir.” “Bu savunma çizgisi aleyhe dönebilir.” “Bu öfkeyle hareket edersek dosyaya zarar veririz.” Bu cümleler avukatlık ilişkisinde soğukluk değil, mesleki sadakattir. Çünkü gerçek sadakat, müvekkilin her duygusunu onaylamak değil; onun hukuki menfaatini, insan onurunu ve uzun vadeli iyiliğini koruyacak biçimde hareket etmektir.</p>

<p><strong>V. Yargı Karşısında Stoacı Avukat: Saygı ile Teslimiyet Arasında</strong></p>

<p>Stoacı avukat yargıya saygı duyar; fakat yargısal keyfiliğe teslim olmaz. Bu ayrım çok önemlidir. Çünkü özellikle adliye pratiğimizde saygı çoğu zaman sessizlikle, nezaket itirazsızlıkla, mesleki vakar ise pasif kabullenişle karıştırılır. Oysa Stoacı vakar edilgenlik değildir. Stoacı avukatın vakarı, haksızlık karşısında sesini yükseltmeden direnebilme gücüdür. Bağırmadan itiraz edebilmek, küçülmeden mücadele edebilmek, kişiselleştirmeden usul ihlalini gösterebilmek, öfkeye kapılmadan tutanağa kayıt düşebilmek Stoacı mesleki duruşun en somut biçimleridir.</p>

<p>Stoacı avukat bilir ki hâkim de insandır; kanaat, yorgunluk, önyargı, dosya yükü, kurumsal alışkanlık ve psikolojik kestirme yollarla karar verebilir. Bu bilgi, avukatı yargıya düşman etmez; onu daha dikkatli kılar. Çünkü savunma, yalnızca normu hatırlatma faaliyeti değil, aynı zamanda yargısal zihni yeniden düşünmeye davet etme sanatıdır. Bu nedenle Stoacı avukat, duruşma salonunda iki şeyi aynı anda taşır: nezaket ve direnç. Nezaket, mesleki ilişkinin dilidir. Direnç, savunmanın omurgasıdır. Nezaketsiz direnç kavgaya dönüşür. Dirençsiz nezaket ise teslimiyete dönüşür. Stoacı avukat bu ikisini birlikte taşımayı öğrenmiş kişidir.</p>

<p><strong>VI. Kozmopolis, İnsan Onuru ve Savunmanın Evrensel Ufku</strong></p>

<p>Stoacı avukatın hukuk felsefesinde yalnızca bireysel erdem değil, evrensel insanlık fikri de vardır. Stoacı kozmopolis düşüncesi, insanı yalnızca belirli bir şehir, sınıf, statü veya devletin mensubu olarak değil; akıl sahibi varlıkların ortak dünyasının yurttaşı olarak görür. Alper Işık’ın çalışmasında da belirtildiği üzere Stoacı düşüncenin özünde insanların akıllarını kullanarak doğa yasalarını keşfetmeleri ve bu yasalara uygun yaşamaları vardır; bu yetiye sahip insanlar, akılla erişilen doğal yasaların hâkim olduğu bir dünya devletinin yurttaşları olarak düşünülebilir.</p>

<p>Avukatlık bakımından bu düşünce, güçlü bir insan onuru perspektifi doğurur. Avukat, karşısındaki kişiyi yalnızca “sanık”, “mağdur”, “davacı”, “davalı”, “borçlu”, “alacaklı”, “tutuklu”, “şikâyetçi” gibi usuli sıfatlarla görmez. Bu sıfatların arkasında insan vardır. Hata yapan insan, haksızlığa uğrayan insan, korkan insan, kendini savunamayan insan, bazen kendi öfkesine yenilen insan, bazen de devletin veya toplumun ezici dili karşısında küçülen insan.</p>

<p>Stoacı avukatın kozmopolis fikri, onu dar mesleki çıkarcılıktan korur. Her dosyada yalnızca “benim müvekkilim kazansın” mantığıyla değil, hukukun insanı nasıl gördüğü sorusuyla da ilgilenir. Bu, avukatı tarafsız hâle getirmez; avukat elbette taraftır. Fakat onun taraf oluşu, insan onurunu yok sayan bir körlüğe dönüşmez.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ceza yargılamasında bu bakış daha da önemlidir. Çünkü ceza yargılaması, devletin insan üzerindeki en ağır müdahale alanıdır. Stoacı avukat burada savunmayı yalnızca beraat stratejisi olarak değil, insanın devlet karşısında bütünüyle nesneleşmesini engelleyen bir etik müdahale olarak görür. Şüpheli ve sanığın hakkını savunurken aynı zamanda yargılamanın insanileşmesi için mücadele eder.</p>

<p><strong>VII. Stoacı Avukat ve Erdem: Bilgelik, Cesaret, Ölçülülük, Adalet</strong></p>

<p>Stoacı düşüncede erdem, soyut bir ahlak süsü değildir; yaşama biçimidir. Geç dönem Stoacılığın Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius üzerinden pratik yaşam felsefesine dönüştüğü; bireyin içsel özgürlüğü, erdemli yaşamı ve toplumsal sorumlulukları arasında denge kurmaya yöneldiği görülmektedir.</p>

<p>Avukatlık mesleğinde bu erdemler somut karşılıklar kazanır. Bilgelik, her hukuki hamlenin yapılabilir olmasıyla yapılması gereken şeyin aynı olmadığını bilmektir. Avukat bazen itiraz eder, bazen susar, bazen bekler, bazen sertleşir, bazen dosyayı sakinleştirir. Bilgelik, hukuki imkânlar içinde doğru zamanlamayı bulma yetisidir.</p>

<p>Cesaret, yargısal otorite karşısında savunma hakkını koruyabilmektir. Cesaret, bağırmak değil; gereken anda itiraz edebilmektir. Hâkimin hoşuna gitmeyecek bir usul itirazını, mesleki ölçüyü kaybetmeden yapabilmektir.</p>

<p>Ölçülülük, müvekkilin baskısına, karşı tarafın provokasyonuna veya duruşma salonunun gerilimine teslim olmamaktır. Ölçülülük, savunmanın gücünü azaltmaz; aksine onu daha etkili hâle getirir. Çünkü ölçüsüz öfke, haklı itirazı bile zayıflatır.</p>

<p>Adalet, avukatın en derin mesleki pusulasıdır. Avukatın taraf oluşu adalet fikrini dışlamaz. Tam tersine, savunma hakkı adaletin kurucu unsurlarından biridir. Stoacı avukat, taraf olduğu hâlde adalet fikrini bütünüyle kaybetmeyen kişidir.</p>

<p>Bu dört erdem birleştiğinde ortaya “<strong>Stoacı savunma personası</strong>” çıkar: sakin ama pasif olmayan; dirençli ama saldırgan olmayan; müvekkile sadık ama onun gölgesine dönüşmeyen; hukuka bağlı ama hukuku adaletten koparmayan bir avukat tipi.</p>

<p><strong>VIII. Stoacı Avukatın Duruşma Tavrı: Söz, Sessizlik ve Kayıt</strong></p>

<p>Duruşma salonu, avukatın karakterinin en çıplak biçimde göründüğü yerlerden biridir. Çünkü duruşma, yalnızca hukuki argümanın değil, aynı zamanda beden dilinin, ses tonunun, sabrın, öfke yönetiminin ve mesleki özgüvenin sınandığı yerdir.</p>

<p>Stoacı avukat duruşmada her şeye müdahale eden avukat değildir. Ama hiçbir şeye müdahale etmeyen avukat da değildir. O, müdahale eşiğini bilir. Hangi ihlalin stratejik olarak kayda geçirilmesi gerektiğini, hangi tartışmanın dosyaya zarar vereceğini, hangi anda susmanın daha güçlü bir savunma olduğunu, hangi anda susmanın hak kaybı doğuracağını ayırt eder.</p>

<p>Bu noktada Stoacı duruşma pratiği üç kavram etrafında düşünülebilir: söz, sessizlik ve kayıt.</p>

<p>Söz, savunmanın görünür yüzüdür. Avukat konuşarak hukuki gerçekliği yeniden düzenler. Dağınık olguları anlatıya dönüştürür. Delilleri ilişkilendirir. Mahkemenin zihnindeki ilk kanaati sarsmaya çalışır.</p>

<p>Sessizlik, çoğu zaman yanlış anlaşılan bir savunma aracıdır. Stoacı avukat için sessizlik edilgenlik değil, kontrollü bekleyiştir. Her provokasyona cevap vermemek, her ara söze kapılmamak, her gerilimi büyütmemek bazen savunmanın gücünü korur.</p>

<p>Kayıt ise savunmanın hafızasıdır. Tutanağa geçen itiraz, yalnızca o anki mahkemeye değil, istinafa, temyize, Anayasa Mahkemesi’ne, hatta geleceğin hukuk hafızasına söylenmiş sözdür. Stoacı avukat bilir ki her itiraz o anda sonuç doğurmayabilir; fakat kayda geçmiş her itiraz, keyfiliğe karşı hukuki hafızanın bir parçasıdır.</p>

<p><strong>IX. Stoacı Avukatın Özel Yaşamı: Mesleğin İnsanı Yutmaması</strong></p>

<p>Avukatın özel yaşamı, çoğu zaman mesleğin gölgesinde kalan bir alandır. Oysa avukat, cübbesini çıkardığında mesleğini bütünüyle geride bırakmaz. Dosyalar, müvekkil sesleri, duruşma gerilimleri, haksızlık duyguları, kaybedilmiş davalar, kazanılmış ama ruhsal bedeli ağır olmuş mücadeleler onunla birlikte eve gelir. Bu nedenle avukatın özel yaşamı, meslek dışı bir alan olmaktan çok, mesleğin insan ruhunda bıraktığı izlerle baş etme alanıdır.</p>

<p>Stoacı avukatın özel yaşamı burada önem kazanır. Çünkü Stoacılık, insanın dış dünyayı bütünüyle kontrol edemeyeceğini; fakat kendi yargılarını, tepkilerini, arzularını, öfkesini ve karakterini eğitebileceğini söyler. Bu bakımdan Stoacı avukatın özel yaşamı meslekten kaçış değil, mesleğin insanı tüketmemesi için kurulan ahlaki ve ruhsal bir sınırdır.</p>

<p>Avukat için ev, çoğu zaman ikinci ofise dönüşme tehlikesi taşır. Telefon susmaz, mesaj bitmez, müvekkil “acil” der, karşı taraf yeni belge gönderir, duruşma hazırlığı gecenin içine sızar. Modern avukatın trajedisi biraz da buradadır: Meslek, fiziksel olarak adliyede ve büroda kalmaz; telefonla, bildirimle, e-posta ile eve taşınır.</p>

<p>Stoacı avukat burada ilk sınırını çizer. Her talebe aynı anda cevap vermenin mesleki sadakat olmadığını bilir. Müvekkilin kaygısını anlamak başka, onun kaygısının gece gündüz kendi ruhunu işgal etmesine izin vermek başkadır. Stoacı avukat, evini bütünüyle steril bir huzur alanı hâline getiremeyebilir; ama evin dosya istilasına uğramasını da doğal karşılamaz. Çünkü özel yaşamın korunması bencillik değil, mesleki devamlılık şartıdır. Kendi zihnini dinlendiremeyen avukat, ertesi gün başkasının hakkını berrak biçimde savunamaz.</p>

<p><strong>X. Aile, Sosyal Medya ve Vakar</strong></p>

<p>Avukatın en büyük özel yaşam hatalarından biri, mesleki rolünü yakın ilişkilerine taşımasıdır. Evde de sorgulayan, çapraz sorgu yapan, her tartışmayı delil değerlendirmesine çeviren, haklı çıkmayı ilişki kurmanın önüne geçiren avukat tipi ortaya çıkar. Stoacı avukat bunu fark eder. Her tartışma kazanılacak bir dava değildir. Her cümleye itiraz edilmez. Her ilişkide son sözü söylemek gerekmez. Aile hayatı, hukuki üstünlük kurma alanı değildir.</p>

<p>Stoacı ölçülülük burada devreye girer. Avukatın evdeki erdemi, duruşmadaki kadar konuşmak değil; bazen daha az konuşabilmektir. Dinlemek, susmak, yumuşamak, bağışlamak, karşısındakini “hasım” gibi değil, insan gibi görmek özel yaşamın Stoacı erdemleridir.</p>

<p>Bugün avukatın özel yaşamı artık bütünüyle özel değildir. Sosyal medya, avukatın hem mesleki hem kişisel görünürlüğünü sürekli çoğaltır. Tatil fotoğrafı, adliye paylaşımı, siyasi yorum, öfke patlaması, mesleki başarı gösterisi, imalı cümle, müvekkile mesaj veren hikâye… Hepsi avukatın kamusal imajına eklenir.</p>

<p>Stoacı avukat sosyal medyayı bütünüyle reddetmek zorunda değildir. Fakat orada kendini tüketmez. Her gündeme yetişmez. Her öfkeyi paylaşmaz. Her başarıyı teşhir etmez. Her haksızlığı anlık reaksiyonla değil, ölçülü sözle karşılar. Stoacı avukat için sosyal medya, egonun sahnesi değil, ölçülü sözün alanıdır. Çünkü avukatın vakarı yalnızca cübbeyle korunmaz; klavyeyle de korunur.</p>

<p><strong>XI. Para, Başarı ve İtibarla İlişki</strong></p>

<p>Avukatlık maddi gerçeklikten bağımsız bir meslek değildir. Ücret, emek, ofis gideri, zaman, mesleki itibar, müvekkil çevresi, başarı algısı ve sosyal görünürlük avukatlık pratiğinin içindedir. Stoacı avukat bunları inkâr etmez. Fakat bunlara teslim de olmaz.</p>

<p>Para, avukatlık emeğinin karşılığıdır; ama mesleğin nihai anlamı değildir. Başarı önemlidir; ama yalnızca kazanılan dava sayısıyla ölçülemez. İtibar değerlidir; ama gösterişle karıştırılmamalıdır. Stoacı avukat, mesleki hayatında dışsal göstergeleri tümüyle reddetmez; fakat karakterini onlara rehin vermez.</p>

<p>Bu ayrım, özellikle günümüz avukatlığı bakımından önemlidir. Sosyal medya görünürlüğü, plaza estetiği, başarı hikâyeleri, yüksek ücret anlatıları ve mesleki rekabet, avukatlık kimliğini kolayca dışsal imajlara bağlayabilir. Stoacı avukat ise mesleki kimliğini dış alkıştan çok iç tutarlılık üzerine kurar. Onun için asıl başarı, hukuki bilgiyle ahlaki karakterin aynı kişide buluşmasıdır.</p>

<p><strong>XII. Mesleki Tükenmişlik Karşısında Stoacı Duruş</strong></p>

<p>Avukatlık, insanın ruhsal enerjisini tüketebilen bir meslektir. Sürekli çatışma, sürekli beklenti, sürekli süre baskısı, ekonomik belirsizlik, müvekkil memnuniyetsizliği, adliye pratiğinin öngörülemezliği, yargısal ilgisizlik ve mesleki yalnızlık avukatı içten içe aşındırabilir.</p>

<p>Stoacı avukat bu aşınmayı romantize etmez. “Avukat dediğin dayanır” gibi kaba mesleki mitlere sığınmaz. Kendi sınırlarını bilir. Her dosyanın kendi hayatını yutmasına izin vermez. Müvekkilin davasını üstlenir; fakat müvekkilin bütün varoluşsal krizini kendi ruhuna taşımaz. Yargı sisteminin bozukluklarını görür; fakat bu bozuklukların tamamını kişisel kaderi hâline getirmez.</p>

<p>Bu yönüyle Stoacı avukat, mesleki öz bakım kavramına da yakındır. Fakat burada öz bakım, konforcu bir geri çekilme değildir. Avukatın mücadele edebilmesi için kendi ruhsal merkezini korumasıdır. Çünkü iç dengesi dağılmış bir avukat, uzun vadede ne kendisine ne müvekkiline ne de adalet fikrine hizmet edebilir.</p>

<p>Stoacı avukat günün sonunda kendisine şu soruyu sorar: “Bugün adalet için ne yaptım?” Ama aynı zamanda şu soruyu da sorar: “Bugün kendi ruhumu hangi gereksiz öfkeden, hangi yıkıcı yükten, hangi faydasız gerilimden korudum?”</p>

<p>Bu iki soru birlikte sorulmadığında avukat ya sinikleşir ya da tükenir.</p>

<p><strong>Sonuç: Stoacı Avukatın Mesleki Andı</strong></p>

<p>Stoacı avukatın hayata ve hukuka bakışı, pasif bir kabulleniş değil; ölçülü bir direnç felsefesidir. O, dünyanın adaletsizliklerle dolu olduğunu bilir; fakat bu bilgi onu eylemsizliğe değil, daha bilinçli bir mücadeleye çağırır. Yargı sisteminin kusurlarını görür; fakat kusurun yaygınlığını kendi mesleki özensizliğine mazeret yapmaz. Müvekkilin acısını duyar; fakat o acının içinde kaybolmaz. Kanunu uygular; fakat kanunu adalet fikrinden koparmaz.</p>

<p>Stoacı avukat için hukuk, güç karşısında aklın; keyfilik karşısında ölçünün; öfke karşısında vakarın; pozitif norm karşısında adalet fikrinin savunulmasıdır. Avukat ise bu savunuyu önce kendi ruhunda, sonra dosyada, sonra duruşma salonunda gerçekleştiren kişidir.</p>

<p>Bu nedenle Stoacı avukatın mesleki andı şöyle formüle edilebilir:</p>

<p>Ben, sonucu bütünüyle kontrol edemeyeceğimi bilerek savunmanın niteliğinden sorumlu olduğumu unutmayacağım. Müvekkilimin acısını duyacak, fakat öfkesinin aracı olmayacağım. Mahkemeye saygı gösterecek, fakat keyfiliğe teslim olmayacağım. Kanunu bilecek, fakat adalet fikrini kanun metninin dar kalıplarına hapsetmeyeceğim. Duruşmada sözümü, sessizliğimi ve itirazımı ölçüyle kullanacağım. Kazanmayı isteyecek, fakat mesleki karakterimi yalnızca sonuca bağlamayacağım.Özel yaşamımı meslekten kaçtığım yer olarak değil, mesleğin beni yutmasına izin vermediğim alan olarak koruyacağım. Çünkü avukatlık, yalnızca başkalarının hakkını savunmak değil; insanın kendi içindeki adalet duygusunu da ayakta tutma sanatıdır.</p>

<p>Stoacı avukat tam da budur: Adliye koridorlarında yürürken cübbesinin altında yalnızca dosya değil, karakter taşıyan kişi.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fahrettin-kayhan.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">Kaynakça</span></p>

<p><span style="color:#999999">Bayram, Murat. “Stoacılarda Doğal Hukukun Epistemolojik ve Normatif Boyutları.” <i>Temaşa Felsefe Dergisi</i>, S. 24, Aralık 2025, ss. 336-346. DOI: 10.55256/TEMASA.1793282.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Işık, Alper. “Stoa Düşüncesinde Doğal Hukuk ile Kozmopolis Kavramları ve Yansımaları.” <i>İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi</i>, C. 10, S. 1, Mart 2025, ss. 151-170. DOI: 10.58733/imhfd.1627119.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Taşkın, Esma. <i>Geç Dönem Stoacı Filozofların Yaşam Felsefesi</i>. Yüksek Lisans Tezi, Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Anabilim Dalı, Danışman: Dr. Öğr. Üyesi Fatma Erkek, Çankırı, 2025.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Işıldak, Meral. “Stoa Felsefesinin Güçlü Roma Devletinde Gelişmesinin Roma Hukukuna Yansıyan Sonuçları.” <i>HFSA</i>, S. 20, ss. 165 vd.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Pigliucci, Massimo. Satoacı Olmanın Yolu Modern Yaşam İçin Antik Felsefe</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/stoaci-avukatin-hayata-ve-hukuka-bakisi-1</guid>
      <pubDate>Sun, 07 Jun 2026 16:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/baro/avukatatdah.jpg" type="image/jpeg" length="99304"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İnönü Üniversitesi İnsan Hakları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/inonu-universitesi-insan-haklari-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/inonu-universitesi-insan-haklari-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İnönü Üniversitesi İnsan Hakları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği, 07 Haziran 2026 Tarihli ve 33273 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>İnönü Üniversitesinden:</strong></p>

<p><strong>İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ İNSAN HAKLARI UYGULAMA VE ARAŞTIRMA MERKEZİ YÖNETMELİĞİ</strong></p>

<p></p>

<p>BİRİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Başlangıç Hükümleri</p>

<p><strong>Amaç</strong></p>

<p><strong>MADDE 1-</strong> (1) Bu Yönetmeliğin amacı; İnönü Üniversitesi İnsan Hakları Uygulama ve Araştırma Merkezinin amacına, faaliyet alanlarına, yönetim organlarına, yönetim organlarının görevlerine ve çalışma şekline ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.</p>

<p><strong>Kapsam</strong></p>

<p><strong>MADDE 2-</strong> (1) Bu Yönetmelik, İnönü Üniversitesi İnsan Hakları Uygulama ve Araştırma Merkezinin amacına, faaliyet alanlarına, yönetim organlarına, yönetim organlarının görevlerine ve çalışma şekline ilişkin hükümleri kapsar.</p>

<p><strong>Dayanak</strong></p>

<p><strong>MADDE 3-</strong> (1) Bu Yönetmelik, 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 7 nci maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinin (2) numaralı alt bendi ile 14 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Tanımlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 4-</strong> (1) Bu Yönetmelikte geçen;</p>

<p>a) Merkez: İnönü Üniversitesi İnsan Hakları Uygulama ve Araştırma Merkezini,</p>

<p>b) Müdür: Merkez Müdürünü,</p>

<p>c) Rektör: İnönü Üniversitesi Rektörünü,</p>

<p>ç) Üniversite: İnönü Üniversitesini,</p>

<p>d) Yönetim Kurulu: Merkez Yönetim Kurulunu,</p>

<p>ifade eder.</p>

<p>İKİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Merkezin Amacı ve Faaliyet Alanları</p>

<p><strong>Merkezin amacı</strong></p>

<p><strong>MADDE 5-</strong> (1) Merkezin amacı; insan hakları hukuku ve insancıl hukuk alanlarında bilimsel araştırmalar yapmak, ulusal ve uluslararası düzeyde eğitim, uygulama ve iş birliği faaliyetlerini yürütmek, toplumsal farkındalığı artırmak, insan hakları kültürünün gelişmesine katkı sağlamak ve yeni ortaya çıkan hak alanlarına yönelik bilimsel bilgi üretmektir.</p>

<p><strong>Merkezin faaliyet alanları</strong></p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> (1) Merkezin faaliyet alanları şunlardır:</p>

<p>a) İnsan hakları hukuku ve insancıl hukuk alanlarında temel ve uygulamalı araştırmalar yapmak ve desteklemek.</p>

<p>b) İnsan hakları ve insancıl hukuk alanlarında ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlarla iş birliği yaparak proje, seminer, panel, çalıştay, konferans, sempozyum ve eğitim programları düzenlemek.</p>

<p>c) İnsan hakları ve insancıl hukuk alanlarında rapor ve politika önerileri hazırlamak, toplumsal farkındalık projeleri geliştirmek.</p>

<p>ç) İnsan hakları ve insancıl hukuk alanlarında araştırma yapmaya elverişli nitelikte bir kütüphane ve arşiv oluşturmak, ulusal ve uluslararası bir elektronik iletişim ağı kurmak, Merkeze ait bir süreli yayın veya bülten hazırlayıp yayımlamak.</p>

<p>d) Dezavantajlı grupların insan hakları konusunda farkındalığını artırmak ve insan haklarına erişimini sağlamaya yönelik destekleyici bilimsel ve akademik faaliyetler yapmak.</p>

<p>e) İnsan hakları ve insancıl hukuk alanlarında, ulusal ve uluslararası mahkeme kararlarını, sözleşmeleri ve uygulamaları izlemek, gerektiğinde ülke raporları hazırlamak ve bu konulardaki değerlendirmeleri ve çalışmaları ulusal ve uluslararası kamuoyunun bilgisine sunmak.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>f) Merkezin çalışma alanlarıyla ilgili konularda, ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde, insan hakları alanında bilimsel danışmanlık benzeri faaliyetlerde bulunmak.</p>

<p>g) Çocukların korunması, eğitim hakkı, çocuk işçiliği, çocuk adalet sistemi gibi konularda bilimsel araştırmalar yürütmek, çocuk hakları alanında farkındalık programları ve saha çalışmaları gerçekleştirmek, yerel kurumlar ve UNICEF gibi uluslararası kuruluşlarla ortak projeler yürütmek.</p>

<p>ğ) Göçmen ve mültecilerin temel haklarına erişimi, sosyal uyum, eğitim ve sağlık hakları üzerine çalışmalar yapmak, ulusal ve uluslararası göç hukuku bağlamında analizler ve politika önerileri geliştirmek, sahada araştırmalar yaparak yerel yönetimlere ve karar vericilere veri temelli öneriler sunmak.</p>

<p>h) Dijital ortamda ifade özgürlüğü, kişisel verilerin korunması, çevrimiçi mahremiyet gibi yeni nesil hak alanlarını araştırmak, sosyal medya platformları, algoritmik karar alma sistemleri ve dijital gözetim gibi konularda hukuki değerlendirmeler yapmak, dijital haklar konusunda eğitim modülleri ve rehberler hazırlamak.</p>

<p>ı) Yapay zekâ sistemlerinin insan haklarına etkilerini ayrımcılık, mahremiyet, adil yargılanma, özerklik ve benzeri konularda incelemek, etik ilkeler ve uluslararası standartlar çerçevesinde politika önerileri geliştirmek, yapay zekâ ve hukuk ilişkisine dair çok disiplinli araştırmalar yapmak ve seminerler düzenlemek.</p>

<p>i) Sağlıklı çevre hakkı, iklim değişikliği ve sürdürülebilir kalkınma konularında insan hakları perspektifinden çalışmalar yürütmek, çevresel adalet ve topluluk haklarına yönelik farkındalık programları ve raporlar hazırlamak.</p>

<p>j) İlgili mevzuat hükümleri kapsamında Merkezin amacı ile ilgili olan diğer her türlü konuda faaliyette bulunmak.</p>

<p>ÜÇÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Merkezin Yönetim Organları ve Görevleri</p>

<p><strong>Merkezin yönetim organları</strong></p>

<p><strong>MADDE 7- </strong>(1) Merkezin yönetim organları şunlardır:</p>

<p>a) Müdür.</p>

<p>b) Yönetim Kurulu.</p>

<p><strong>Müdür</strong></p>

<p><strong>MADDE 8-</strong> (1) Müdür, Merkezin faaliyet alanları doğrultusunda araştırmalar ve yayınlar yapmış Üniversite öğretim üyeleri arasından Rektör tarafından 3 yıl için görevlendirilir. Görev süresi biten Müdür aynı usulle tekrar görevlendirilebilir veya süresinden önce görevden alınabilir.</p>

<p>(2) Müdüre çalışmalarında yardımcı olmak üzere Müdürün önerisi üzerine Üniversite öğretim elemanları arasından en fazla iki kişi Rektör tarafından üç yıllık süre için müdür yardımcısı olarak görevlendirilebilir. Müdürün görevi sona erdiğinde yardımcısının da görevi kendiliğinden sona erer. Görev süresi biten müdür yardımcısı yeniden görevlendirilebilir.</p>

<p>(3) Müdürün görevi başında bulunmadığı zamanlarda müdür yardımcısı Müdüre vekâlet eder. Vekâlet altı aydan fazla sürerse yerine aynı usulle yeni Müdür atanır.</p>

<p>(4) Müdür, Merkezin amaçları doğrultusundaki çalışmaların düzenli bir biçimde yürütülmesinden, etkinliklerin gözetim ve denetiminden sorumludur.</p>

<p><strong>Müdürün görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 9-</strong> (1) Müdürün görevleri şunlardır:</p>

<p>a) Yönetim Kuruluna başkanlık etmek.</p>

<p>b) Merkez çalışmalarının düzenli ve etkin bir biçimde yürütülmesi ve denetimi ile ilgili gerekli önlemleri almak.</p>

<p>c) Merkez bünyesinde Merkez çalışmalarının gerektirdiği görevlendirmeleri yapmak.</p>

<p>ç) Merkezin yıllık faaliyet raporunu hazırlamak ve Yönetim Kurulunun görüşünü aldıktan sonra Rektöre sunmak.</p>

<p><strong>Yönetim Kurulu</strong></p>

<p><strong>MADDE 10-</strong> (1) Yönetim Kurulu; Müdür ve Merkezin faaliyet alanlarıyla ilgili çalışmaları bulunan Üniversite öğretim üyeleri arasından Müdürün önerisi üzerine Rektör tarafından üç yıllık süre için görevlendirilen dört üye ile birlikte toplam beş üyeden oluşur. Müdür Yönetim Kurulunun başkanıdır.</p>

<p>(2) Görev süresi biten üye aynı usulle tekrar görevlendirilebilir veya süresinden önce görevden alınabilir. Herhangi bir sebeple boşalan Yönetim Kurulu üyeliğine, kalan süreyi tamamlamak üzere yeni bir üye görevlendirilir.</p>

<p>(3) Yönetim Kurulu, yılda en az bir kez Müdürün çağrısı üzerine, üye tam sayısının salt çoğunluğu ile toplanır ve kararlar oy çokluğuyla alınır. Oylar kabul veya ret şeklinde verilir. Oyların eşitliği durumunda Müdürün kullandığı oy yönünde çoğunluk sağlanmış sayılır.</p>

<p><strong>Yönetim Kurulunun görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 11-</strong> (1) Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır:</p>

<p>a) Merkezin çalışmaları ile ilgili plan ve programların hazırlanmasını ve uygulanmasını sağlamak.</p>

<p>b) Gerekli gördüğü durumlarda geçici çalışma grupları kurmak ve bunların görevlerini düzenlemek.</p>

<p>c) Merkezin yatırım, plan ve bütçe tasarısını hazırlamak ve Rektörün onayına sunmak.</p>

<p>ç) Merkez çalışanlarının uygulama, araştırma ve yayın konularındaki isteklerini değerlendirip önerilerde bulunmak.</p>

<p>d) Müdürün, Merkezin yönetimi ile ilgili getireceği bütün işlerde karar almak.</p>

<p>e) İlgili mevzuat hükümleri çerçevesinde verilen diğer görevleri yapmak.</p>

<p>DÖRDÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Çeşitli ve Son Hükümler</p>

<p><strong>Personel ihtiyacı</strong></p>

<p><strong>MADDE 12-</strong> (1) Merkezin akademik, teknik ve idari personel ihtiyacı, 2547 sayılı Kanunun 13 üncü maddesi uyarınca Rektör tarafından görevlendirilen personel ile karşılanır.</p>

<p><strong>Ekipman ve demirbaşlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 13-</strong> (1) Merkez tarafından desteklenen araştırma ve çalışmalar kapsamında alınan her türlü alet, ekipman ve demirbaş Merkezin kullanımına tahsis edilir.</p>

<p><strong>Hüküm bulunmayan haller</strong></p>

<p><strong>MADDE 14-</strong> (1) Bu Yönetmelikte hüküm bulunmayan hallerde 2547 sayılı Kanun ve ilgili diğer mevzuat hükümleri uygulanır.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p>

<p><strong>MADDE 15-</strong> (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 16-</strong> (1) Bu Yönetmelik hükümlerini İnönü Üniversitesi Rektörü yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/inonu-universitesi-insan-haklari-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi</guid>
      <pubDate>Sun, 07 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/resmi-g5.jpg" type="image/jpeg" length="85317"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ceza Genel Kurulu'nun 2004/8-201 E., 2005/30 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-20048-201-e-200530-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-20048-201-e-200530-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 15.03.2005 tarihli, 2004/8-201 E., 2005/30 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Ceza Genel Kurulu </strong></p>

<p><strong>2004/8-201 E., 2005/30 K.</strong></p>

<p><strong>AÇIK, YAKIN VE SOMUT TEHLİKE<br />
DÜŞÜNCEYİ AÇIKLAMA ÖZGÜRLÜĞÜ<br />
HALKI DİN FARKLILIĞI GÖZETEREK KİN VE DÜŞMANLIĞA AÇIKÇA TAHRİK ETMEK<br />
5187 S. BASIN KANUNU [ Madde 9 ]<br />
5187 S. BASIN KANUNU [ Madde 10 ]<br />
5187 S. BASIN KANUNU [ Madde 11 ]<br />
5187 S. BASIN KANUNU [ Madde 13 ]<br />
5187 S. BASIN KANUNU [ Madde 14 ]<br />
5187 S. BASIN KANUNU [ Madde 17 ]<br />
5187 S. BASIN KANUNU [ Madde 20 ]<br />
5187 S. BASIN KANUNU [ Madde 24 ]<br />
5187 S. BASIN KANUNU [ Madde 2 ]<br />
5187 S. BASIN KANUNU [ Madde 26 ]<br />
5187 S. BASIN KANUNU [ Madde 30 ]<br />
5187 S. BASIN KANUNU [ Madde 4 ]<br />
5237 S. TÜRK CEZA KANUNU [ Madde 7 ]<br />
5237 S. TÜRK CEZA KANUNU [ Madde 216 ]<br />
2797 S. YARGITAY KANUNU [ Madde 39 ]<br />
"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Din farklılığı gözeterek halkı açıkça kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçu sanıklarından M'nin TCY'nın 312/2-son ve 59/2. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile, S'nin TCY'nın 312/2-son, 59/2 ve 5680 sayılı Yasanın 16. maddeleri uyarınca 1.840.410.000 lira ağır para cezası ile cezalandırılmalarına, davaya konu M. Gazete'nin 5680 sayılı Yasanın Ek 2/1. maddesi gereğince takdiren 3 gün süreyle geçici olarak kapatılmasına ilişkin İ 6 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinden verilen 09.10.2002 gün ve 331-214 sayılı hüküm sanık M ile sanık S vekili tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 8.Ceza Dairesince 15.07.2004 gün ve 12989-6377 sayı ile;</p>

<p>"1- Dava konusu, sanık M tarafından yazılan M. Gazetenin 15.11.2000 tarihli nüshasının 2. sayfasında yer alan "Din Düşmanlığı Terörü" başlıklı yazı bir bütün olarak incelendiğinde, bu yazıda adı geçen sanığın milletin dinine ve manevi değerlerine saldırmanın hoş karşılanmayacağını vurguladıktan sonra, bu tür değerlere karşı gelenlerin halk yığınlarını devletten soğutmak ve ülkenin temellerini dinamitleyip ülkeyi çökertmek isteyenler olduğunu belirtip, başörtüsünün islamın sembolü olduğunu ifadeyle Türkiye'nin islama karşı uygulamaların katı biçimde yapıldığı bir başka devlete benzetilmeye çalışıldığını, ülkemizde dinsizlik baskıları yapıldığını ileri sürüp bazı devlet uygulamalarını ve din sömürüsü yapan mihrakları ağır biçimde eleştirerek onların da islam dinine karşı büyük kötülük yaptıklarını ifade ettiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>Sözkonusu yazının genel içeriğine göre TCK.nun 312/2. madde ve fıkrasında tanımlanan suç tipinin "... kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye... tahrik" unsurunu taşımadığı, zira yazıda müslüman olanlar olmayanlar, inananlar inanmayanlar biçiminde bir ayrıma gidilmeyip, kendi islam anlayışına göre devlet ve yanlıları ile müslümanlığı ticari amaçla kullananlar tarafından bu dine ve ülkeye verilecek zararların ağır eleştiri biçiminde gündeme getirildiği, yazının bu içeriği itibarıyla nefret saçan, şiddete davet eden ya da şiddet kullanmaya özendiren ifadeler taşımayıp bu nedenle de kamu düzeni için tehlikeli olabilecek nitelikte bulunmadığı, diğer bir ifadeyle somut bir tehlikeden söz edilemeyeceği ve yazıda sarfedilen hakaretimiz sözlerin belirli kişi ya da kişilere yönlendirilmiş olmadığı da gözönüne alınarak unsurları oluşmayan suçtan sanık M ile adı geçen gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü sanık S'nin beraatlerine karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle haklarında mahkumiyet hükmü kurulması,</p>

<p>2- Kabule göre de;</p>

<p>Hükümden sonra yürürlüğe giren 5187 sayılı Basın Kanununun 30. maddesiyle 5680 sayılı Basın Kanununun yürürlükten kaldırıldığı ve yeni kanunda bu suç nedeniyle gazete kapatma cezasına ilişkin bir düzenleme bulunmadığının gözetilmesi zorunluluğu," nedenleriyle, Daire üyeleri H. ile A.nın;</p>

<p>"Sanık M, diğer sanık S'nin sorumlu yazı işleri müdürü olduğu 15 Kasım 2000 tarihli M. Gazete'de "Din Düşmanlığı Terörü" başlıklı yazısında;</p>

<p>"Dünyanın hiçbir medeni, ileri, sağlıklı, hukuklu ülkesinde dinsiz ve şirret bir azınlığın, o ülkede hakim olan dine ve dinlere savaş açtığı, saldırdığı, hakaretler savurduğunu göremezsiniz..."</p>

<p>"Bizdeki gizli ve derin devlet idarecileri ilhamlarını diktatörlükle idare edilen küçük Tunus'tan alıyor. Orada Müslüman halka din hürriyeti tanınmıyor. Kadın ve kızların sokaklarda tesettürlü gezmesi yasaktır. Beş vakit namaz kılmak bir cesaret meselesidir. Camilerde ayrı ayrı zamanlarda vakit ezanları okunmakta, birkaç ihtiyar namaz kıldıktan sonra kapılar hemen kapanmaktadır. Tunus Müslümanlar için bir zindan, bir cehennem olmuştur... Böyle küçük bir Afrika ülkesi, imparatorluklar kurmuş Türkiye'ye örnek ve model olabilir mi: Elbette olamaz?</p>

<p>"Devletin temel nizamlarını masonluk, dinsizlik, ateizm, Rotaryenlik, Lionsçuluk, Sabetaycılık üzerine oturtmak maksadıyla propaganda yapmak, faaliyette bulunmak serbest ama müslümanların islami prensip ve hükümleri hayata hakim kılmak için çalışmaları yasak." şeklindeki cümlelerle Türkiye'de, dinsiz ve şirret sözcükleriyle nitelediği bir kesimin başörtüsü yasağı uyguladığını ve bu kesimin olumsuzluklarını saydığı Tunus'tan ilham aldığını belirterek "İslama ve müslüman halka düşmanlık yapanların hepsi sabetaycıdır demiyorum ama onların içinde çok militan, çok azılı, çok ileri giden Selanik Dönmeleri vardır..." diyerek tüm yazı içeriğine göre karşı olduğu toplumun bir kesimine karşı küçük düşürücü aşağılayıcı, kırıcı ifadeler kullanmıştır."</p>

<p>Düşünce özgürlüğünün genel ve klasik sınırı, diğer özgürlüklerde olduğu gibi, başkalarının özgürlüğüdür. "Buna göre kısıtlanan düşünce ile başkalarının yaşamı, kişiliği ya da düzeni olumsuz bir biçimde etkileniyorsa, böyle bir düşünce açıklaması düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmeyecektir. Hakaret, iftira, sövme ve benzeri nitelikli düşünce açıklamaları bu grubu oluşturur." (... ... : Düşünce Özgürlüğü ve Sınırları, .... ...'e Armağan, Dokuz Eylül Üniversitesi Yayını, İzmir 2000 içinde, s. 13)</p>

<p>Başkalarını küçük düşürücü, incitici, hakaret edici ve onlara karşı saldırgan ifadeler kullanılmasında ayrıca şiddete teşvik edici ifadeler kullanılmasına gerek bulunmamaktadır. Bu ifadelerin Türk Ceza Kanununun 312/2. madde ve fıkrasına göre kamu düzeni için tehlikeli olabilecek nitelikte olması, maddede tanımlanan suçun oluşmasına yeterlidir. Gerçekten de bu tür ifadelerin özellikle kırıcı olduğu ve fiziksel saldırıdan daha az kötü olmadığı ve uygar toplumlarda buna izin verilmemesi gerektiği unutulmamalıdır. (Robert Tarager-Donno L. Dickerson: 21. Yüzyılda İfade Hürriyeti, Ankara, 2003, 2. 157)</p>

<p>Türk Ceza Kanunu'nun 312/2. madde-fıkrasında tanımı yapılan suçta da belirtilen nitelikteki ifadelerin, kamu düzeni için tehlikeli olabilecek ölçüde olmaları halinde suçun oluşacağı kabul edilmektedir.</p>

<p>Sanık M, toplumun bir kesimine karşı şirret sözcüğüyle saldırmakta, ayrıca dinsiz, sabetaycı, selanik dönmesi, rotaryen, mason, lions gibi kendisinin olumsuz anlam yüklediği nitelemelerle bir başka kesimin bu kesime karşı nefret duymasını sağlayacak ifadeler kullanmaktadır. Öte yandan, türban yasağı uygulamasını ya da genel olarak diğer uygulamaları sözkonusu sözleri kullanmadan kırıcı, incitici, hakaret edici ölçüde olmadan da eleştirilebilirdi; fakat sanık böyle yapmayıp, yazının tümüne benzer nitelemeleri sindirmiştir. Bu türden ifadeler Anayasanın 26/2 AİHS.'nin 10/2. madde ve fıkrasına aykırıdır. Sözleşmeyi yorumlayan AİHM'de kin ve nefret uyandırıcı ifade açıklamalarının sözleşmenin 10. maddesi güvencelerinden yararlanamayacağını benimsemektedir. (Jersild-Danimarka kararı, Eylül 1994, Seri: A no : 298, Paragraf, 33) 4868 sayılı Kanunla onaylanan ve Bakanlar Kurulu'nun 7.7.2003 tarih ve 2003/5851 sayı ile kararlaştırıp yayınlanan (R.G. 21. Temmuz 2003, sayı : 25175) Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslar arası Sözleşme'nin 20/2. madde-fıkrası da nefretin düşmanlık biçiminde savunulmasını yasaklamaktadır.</p>

<p>Sözkonusu yazı, "Bir gazetede bir takım yazarlar halkın anasına, avradına, kızına sövüp saysalar, böyle yayınlar alçaklık, edepsizlik, rezillik, namussuzluk, şerefsizlik, vahşilik olmaz mı? ... milletin dinine imanına, mukaddesatına, şeriatına saldırmak da bunun gibidir ve belki daha alçakça ve namussuzcadır" şeklinde başlamaktadır.</p>

<p>Gazetede belirtildiği ölçüde ve biçimde bir yazının yazılması halinde saldırının ne denli kötü, hakaret edici olacağını ifade ettikten sonra milletin dinine yapılacak saldırının daha kötü olacağını belirtmekte ve bu "saldırının" da ne olduğunu yazısının devamında açıklamaktadır : Başörtüsü yasağı!</p>

<p>Kamu kurum ve kuruluşlarındaki başörtüsü ile ilgili uygulamalar gerek Anayasa Mahkemesi'nin 7.3.1989 tarih ve 1/12 ve gerekse Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu'nun 17.6.1994 tarih ve 1-993/61 esas ve 1994/327 sayılı kararlarıyla benimsendiği; örgütlenme özgürlüğü bağlamında ise yine Anayasa Mahkemesi'nin 16.1.1998 tarih ve 1997/1 esas ve 1998/1 sayılı kararında da aynı gerekçelerle kabul gördüğü ve dahası 22.6.2001 tarih ve 1999/2 esas ve 2001/2 sayılı kararında da öğrenim kurumlarında serbest bırakılması halinde ayrımcılık olabileceği ve kamu düzenini bozabileceği vurgulanmıştır.</p>

<p>Dairemizin 25.11.2002 gün ve 10893/11068 sayılı kararında da türbanın toplumun kimi kesimlerince Laiklik ilkesine karşı başkaldırı simgesi olarak kullanıldığı açıklanmıştır.</p>

<p>Öte yandan AİHM'nin Refah Partisi ve Diğerleri Türkiye Davasında sınırlamanın sözleşmenin 9. maddesinin 2. fıkrasına uygun olduğu kararlaştırılmıştır. (41340/98, 41342/98, 41343/98 ve 41344/98 Strazburg 13 Şubat 2003, Yargı Bülteni, sayı : 208, s. 80 Özgül olarak türban konusunun incelenip karara bağlandığı ... ... /Türkiye başvurusunda da 29.6.2004 tarih ve 44774/98 sayılı kararında AİHM. Türkiye'deki uygulamayı yerinde görmüştür.</p>

<p>Türk Ceza Kanununun 312/2. madde-fıkrasında ayrıca "kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde..." ibaresi bulunmaktadır. Kamu düzeni kavramının nesnel olarak, "toplumsal yaşamın devamı olan asgari koşulların yerine getirilmesi ile ilgili olduğu söylenebilir. Bu koşullar, insanların güvenli, huzurlu ve sağlıklı bir biçimde yaşamalarıdır. Bu sınırlama nedeninde yasaklamaya konu olan, düşüncenin kendisi değil, açıklanış biçimidir." (Korkmaz; agm. S. 131-132)</p>

<p>Buradaki ölçüt ABD Yüksek Mahkemesinin uyguladığı ve Türk öğretisinde de taraftar bulan açık ve yakın tehlike testidir. Bu ölçütte, düşüncenin kendisi değil, açıklanış biçiminin hukuka aykırı olmasıdır; Bu da mahkemeler tarafından saptanır. Ancak, mahkemeler de özgürlük esas sınırlama istisna kuralından hareketle düşünce ile eylem arasındaki ilişkiyi daha bir hoşgörü ve esneklik içinde yorumlamalıdır.</p>

<p>Sanıkların mahkûmiyetine karar veren yerel mahkemenin sonuca giden gerekçeleri ve bu bağlamda yaptığı çözümleme açık ve yakın tehlike testine uygun ve yerindedir.</p>

<p>Gerçekten de başörtüsü bağlamında yazılan yazıda küçük düşürücü, incitici, onur kırıcı, saldırgan, ayrımcılık söylemi yoğun ve nefret uyandırıcı ifadelerle halkın bir kesimini din anlayışı bakımından kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa ve kin beslemeye alenen tahrik edilmektedir.</p>

<p>Diğer taraftan AİHM.nin de türbanın dini bir sembol olduğu ve Türkiye'de kökten dinci akımların siyasi bir nitelik kazandığına ilişkin tespitinin (L. Şahin kararı paragraf 109 vd.) de bir gerçeklik olduğu unutulmamalıdır." yolundaki karşı görüşleri ve oyçokluğu ile bozulmuştur.</p>

<p>Yargıtay C.Başsavcılığı ise 28.10.2004 gün ve 183263 sayı ile;</p>

<p>"TCK.nun 312/2. madde ve fıkrası "Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep ve bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilir" şeklinde hüküm taşımaktadır.</p>

<p>Suçun yasal unsurları şunlardır;</p>

<p>A- Maddi Unsur : Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, bölge farklılığının demokratik yapıda ilke ve farklılıklar içerisinde bütünleşmeyi sürdürmek, değişik fikir, kanaat ve inançları tam bir hoşgörü ile karşılamak yerine, sayılan farklılıklar esas alınarak halkı düşmanlığa ve kin beslemeye alenen tahrik edilmelerinin ortaya çıkaracağı somut tehlikedir.</p>

<p>B- Manevi Unsur : Kamu düzeni için tehlikeli olabilecek (şiddeti çağrıştıracak ve açık, yakın ve somut tehlikeyi içerecek) şekildeki yoğunlaşması kasta yaklaşan öngörü ve irade ile işlenmelidir.</p>

<p>Yasa Gerekçesinde : Çağdaş demokrasilerde katılımcı ve çoğulcu düşüncelerin, insan hakları ve temel hürriyetlerin tanınması ve koruma altına alınması için uluslar arası belgelerle ve en son Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olarak adlandırılan, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 10. maddesi ile güvence altına alındığı;</p>

<p>Bu doğrultuda Anayasamızda 4709 sayılı Yasa ile yapılan değişikliğe uygulama kabiliyeti kazandırmak için TCK.nun 312/2. maddesinde 4744 sayılı Yasa ile yeni çehresine kavuşturulmuş olup, suçun tehlike suçu olduğu, açık, yakın ve mevcut tehlikeyi içermesi gerektiği;</p>

<p>Uygulamada bu kavramların açıklığa kavuşturulup tespitinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince saptanan ölçütlerin de gözönüne alınarak, Yüksek yargının yorum ve içtihatlarının toplumsal tehlikeyi önleme, eleştiri, ifade ve siyasal propaganda hürriyetlerini aynı zamanda sağlama amacına ulaşmanın sağlam ilke, çare ve uygulamaları olarak kabul ve ifade edilmiştir.</p>

<p>Yüksek Yargıtay 8. Ceza Dairesi ile Cumhuriyet Başsavcılığımız arasındaki anlaşmazlık (1) nolu bozma nedeniyle ilgili olup, sanıklara yüklenen suçun unsurlarının oluşup oluşmadığı konusundadır.</p>

<p>Suça konu "Din Düşmanlığı Terörü" başlıklı köşe yazısı bir bütün olarak incelendiğinde;</p>

<p>Anayasamızın 2, 13, 14 ve 24. maddelerinde yer alan Türkiye Cumhuriyetinin Devlet ve toplum yapısını oluşturan tüm değerlerin temel taşı olan laiklik ilkesinin hayata geçirilmesi ve korunmasına yönelik olarak, eğitim kuruluşları ile diğer kamusal alanlardaki türban yasağı ve benzeri kararları alan ve uygulayan devlet idarecileri ile bu uygulamaları destekleyen kesimleri; islam ve müslümanlığa karşı savaş açmış "dinsiz ve şirret bir azınlık" olarak niteleyerek, ülkemizde yaşayan dindar insanlara karşı düşman hedef kitle olarak, laik uygulamalar ise; milletin dinine, imanına, mukaddesatına, şeriatına saldırmakla eşdeğer, alçakça ve namussuzca hareketler olarak ifade edilmiştir.</p>

<p>Öncelikle sanığın yazıda kullandığı bir takım sözcüklerin anlamlarının irdelenmesi gerekmektedir.</p>

<p>Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlüğüne göre; "şirret; geçimsiz, huysuz, kavga çıkartmaktan hoşlanan, edepsiz, yaygaracı", "alçak (mecaz); bile bile en kötü, en ahlaksızca davranışlarda bulunan, aşağılık, soysuz, namert, hain, rezil", "namussuz; ahlak kurallarına uygun davranmayan, ahlak kurallarını çiğneyen", "dinsiz (sıfat); dini inancı olmayan (mecazen acımasız)", "dönme; başka bir dinde iken müslüman olan, mühtedi" anlamındadır.</p>

<p>Kelimelerin anlamı, kullanılma biçimi birlikte değerlendirildiğinde, sanık, ifade özgürlüğü kapsamında hoş görülebilen, sarsıcı, şok ve rahatsız edici eleştiri sınırlarının da ötesinde, aşağılayıcı ve tahrik edici (kışkırtıcı) bir üslup kullanmayı tercih etmiştir.</p>

<p>Seçilen konu, hedef kitle ve kullanılan üslup nazara alındığında, söz konusu yazının, dindar halk kesimini, diğer kesime kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa ve kin beslemeye alenen tahrik edeceği ve bu anlamda şiddeti davet edici nitelikte olduğunun kabulünde zorunluluk vardır.</p>

<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi uygulamaları ve içtihatlarına baktığımızda, Kuhnen-Almanya davasında, Avrupa Komisyonu davacının özgürlük ve demokrasiye dayanan temel düzene zarar vermeyi amaçlayan nasyonal sosyalizmi savunduğunu ve ifade ettiği düşüncelerin AİHS'nin Dibacesi'nde dile getirilen temel değerlerden birine karşı olduğunu saptamıştır. AİHS'de ilan edilen haklar "en iyi şekilde... gerçek bir siyasi demokrasi çerçevesinde korunabilir." Buna ek olarak, Komisyon davacının ifade ettiği düşüncelerin ırksal ve dini ayırımcılık unsurları içerdiğine hükmetmiştir. Dolayısıyla, Komisyon davacının ifade özgürlüğünü, hem hakların suistimalini yasaklayan 17. maddeye, hem de AİHS'nin lafzına ve ruhuna aykırı biçimde kullanmayı amaçladığını saptamıştır. Sonuç olarak Komisyon davacının ifade özgürlüğüne müdahalenin "demokratik bir toplumda gerekli" olduğuna karar vermiştir.</p>

<p>Yerel Mahkeme kararının gerekçesinde, suça konu yazıyı tüm yönleri ile irdelemiş ve yüklenen suçun unsurlarının oluştuğu kanaatiyle sanıkların mahkumiyetine hükmetmiştir. Oluşa, gerekçeye ve tüm dosya içeriğine göre Yerel Mahkemenin kararında bir isabetsizlik bulunmamaktadır." görüşü ile itiraz yasa yoluna başvurarak,</p>

<p>Özel Daire bozma ilamının (1) nolu bozma nedeni yönünden kaldırılarak, sanık M hakkındaki Yerel Mahkeme hükmünün onanmasına,</p>

<p>Sanık S yönünden ise, hükümden sonra yürürlüğe giren 5187 sayılı Basın Kanununun 30. maddesiyle 5680 sayılı Basın Kanununun yürürlükten kaldırılmış olması ve yeni Kanunda bu suç nedeniyle kapatma cezasına ilişkin bir düzenleme bulunmaması karşısında, hükmün bu nedenle bozulmasına, CMUK'nun 322. maddesi uyarınca hükümden "davaya konu M. Gazete'nin 5680 sayılı Kanunun Ek 2/1. maddesi gereğince takdiren 3 gün süreyle geçici olarak kapatılmasına" ilişkin bölümün çıkartılması suretiyle hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle Yargıtay Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü.</p>

<p>CEZA GENEL KURULU KARARI</p>

<p>Sanıkların, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik etmek suçundan cezalandırılmalarına karar verilen somut olayda, Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, suçun yasal unsurları itibariyle oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.</p>

<p>Ancak Genel Kurulda işin esasının görüşülmesine geçilmeden, temyiz aşamasında bir kısım yargıçlara yönelik red isteminin Özel Dairece karara bağlanmamış olmasının hükme etkili bir usul yanılgısı olup olmadığı hususunun önsorun olarak gündeme getirilmesi üzerine, bu konu öncelikle ele alınıp incelenmiştir.</p>

<p>Dosya içeriğine göre, sanıklardan S ile kapatılmasına karar verilen gazetenin imtiyaz sahibi olan Y. A.Ş vekilleri tarafından verilen 24.12.2002 günlü dilekçe ile, 8.Ceza Dairesi Başkanı ve üyeleri N. Ü, U. K, Y D ve S Ç'nin, Y. A.Ş aleyhine hukuk davaları açtıklarını, ardından da icra takibine giriştiklerini ifade edip buna dair belge fotokopilerini de eklemek suretiyle, bu yargıçların tarafsız davranacaklarından kuşku duyduklarını belirterek redlerini talep etmiş iseler de, Yargıtay 8.Ceza Dairesinin 15.07.2004 gün ve 12989-6377 sayılı ilâmında bu istemle ilgili olarak herhangi bir karar verilmemiştir. Ancak, reddi istenen yargıçlardan ikisinin emekli olduğu, birinin başka Dairede üye olarak görev yaptığı, ismi geçenlerden sadece yargıç S Ç'nin halen aynı Dairede görev yapmakta olduğu ve reddi istenilen yargıçlardan hiçbirinin hükme iştirak etmedikleri anlaşılmaktadır.</p>

<p>Yargıtay Yasasının 39. maddesinin konuyu düzenleyen 3. fıkrasında; "Dairelerin veya genel kurulların başkan ve üyeleri reddolunabilirler. Ret hususundaki istemler, reddedilen başkan veya üye katılmaksızın ilgili daire veya genel kurullarca incelenerek kesin karara bağlanır. Daire ve kurulların toplantılarını engelleyen toplu ret istemleri dinlenmez." hükmü mevcuttur. Sözü edilen kurala göre, Yargıtay Kurulları ile Dairelerinin başkan ve üyelerinin reddinin istenmesi halinde bu hususun incelenerek kesin karara bağlanması zorunlu ise de, somut olayda reddi istenen yargıçların temyiz incelemesine ve hükme iştirak etmemeleri karşısında, istemin konusuz kaldığı belirlenmiştir. Bu bakımdan, bir kısım yargıçların reddine ilişkin istemle ilgili olarak Özel Dairece herhangi bir karar verilmemiş olması, hükmün sonucuna etkili bir husus olarak görülmemiştir.</p>

<p>Önsoruna ilişkin bu hususun, açıklanan surette ve oybirliği ile karara bağlanmasından sonra Yargıtay C.Başsavcılığı itirazına konu davanın esasının görüşülmesine geçilmiştir.</p>

<p>Konunun tartışılmasına geçmeden önce, Yüksek CGK'nun 2004/8-130 Esas, 23.11.2004 tarih ve 2004/206 sayılı kararında yapılan nitelendirme uyarınca, anılan kararın "içtihat" niteliğinde olup olmadığı ve o kararda ortaya konulan ilkelere uygun hareket edilip edilmeyeceğinden açıklanması gerekmektedir.</p>

<p>CGK'nun 2004/206 Karar sayılı ilamında, TCK.nun 312/2. maddesi yönünden ilke ve unsurların içtihat niteliğinde ortaya konulduğu belirtilmiştir. Anılan karar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı üzerine ve somut olay gözetilerek olay bazında verilmiş, yerel mahkeme yönünden bağlayıcı dahi olmayan kesinleşmemiş bir karardır. Yerel mahkeme yönünden bağlayıcılığı bulunmayan ve Yüksek CGK'nun yerleşik görüşünü yansıtmayan bahse konu kararın içtihat niteliği bulunmadığından, konunun bütün yönleriyle irdelenmesi gerekmektedir.</p>

<p>İncelenen olayda;</p>

<p>Sanıklardan S'nin sorumlu yazı işleri müdürlüğünü yaptığı M. Gazetesi, yaklaşık 30.000 tirajlı günlük bir gazete olarak İstanbul'da basılıp yayımlanarak tüm ülkede satışa sunulmaktadır. Sanık M ise, on yıldan bu yana aynı Gazete'de "Takvimden Yapraklar" isimli sütunun köşe yazarlığını sürdürmektedir. Gazete'nin 15.11.2000 günlü nüshasının ikinci sayfasında yayınlanmış bulunan, "Din Düşmanlığı Terörü" başlıklı yazıda kullanılan bir kısım ibare ve ifadeler ile, din ve mezhep farklılığı gözetilerek halkın bir kesiminin kin ve düşmanlığa tahrik edildiği iddia edilmiş ve yazıyı kaleme alan sanık M ile Gazete'nin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü olan sanık S haklarında kamu davaları açılmıştır. Suça konu yazıda aynen;</p>

<p>"Bir gazetede bir takım yazarlar halkın anasına, avradına, kızına söğüp saysalar, böyle yayınlar alçaklık, edepsizlik, rezillik, namussuzluk, şerefsizlik, vahşilik olmaz mı?.. Milletin dinine, imanına, mukaddesatına, Şeriatına saldırmak da bunun gibidir ve belki daha alçakça ve namussuzcadır.</p>

<p>Dünyanın hiçbir medenî, ileri, sağlıklı, hukuklu ülkesinde dinsiz ve şirret bir azınlığın, o ülkede hakim olan dine ve dinlere savaş açtığı, saldırdığı, hakaretler savurduğunu göremezsiniz. Böyle bir gerilik ve medeniyetsizlik bize, bazı üçüncü dünya ülkelerine mahsustur.</p>

<p>Milletin dinine, imanına, inandığı gibi yaşamak hürriyet ve hakkına karşı gelenler halk yığınlarını devletten soğutmak ve böylece, dolaylı bir şekilde Türkiye'nin temellerini dinamitlemek, ülkeyi çökertmek istiyorlar.</p>

<p>Başörtüsü İslâm'ın sembolüdür. Başörtüsüne saldırmak İslâm'a saldırmak demektir. Atatürk, falan diyeceklerdir. Yalandır. Atatürk'ün tesettür lehinde beyanı vardır, tarihe geçmiştir.</p>

<p>İslâm'a ve Müslüman halka düşmanlık yapanların hepsi Sabataycıdır demiyorum ama onların içinde çok militan, çok azılı, çok ileri giden Selanik Dönmeleri vardır. Bu adamlar ne yapmak istiyor?</p>

<p>Halk yığınları, hattâ âmme hukuku ve devlet nazariyeleri okumamış üniversite mezunları bile devletin ayrı şey, rejim veya sistemin ayrı şey olduğunu bilmezler. Bu yüzden birkaç yıldan beri, militan ve azılı din düşmanları yüzünden devletimizin itibarı erimektedir.</p>

<p>Türkiye'yi Tunus'a benzetmek istiyorlar. Eskiden batıcılık yaparlardı, ilhamlarını Batı'dan alırlardı. Şimdi Batı'da büyük bir din ve vicdan hürriyeti var. İngiltere'de, Almanya'da, Fransa'da milyonlarca Müslüman yaşıyor. ABD'de, Hıristiyanlıktan sonra İslâm ikinci din olmuştur. O medenî, hukuklu, gerçekten demokrat, insan hak ve hürriyetlerine hürmet ve riayet edilen ülkelerde Müslümanlar, dinî kimliklerini koruyarak güven ve huzur içinde yaşıyor, kızlarını başörtüsü ile üniversitelere gönderebiliyor. Bizdeki gizli ve derin devlet idarecileri ilhamlarını diktatörlükle idare edilen küçük Tunus'tan alıyor. Orada Müslüman halka din hürriyeti tanınmıyor. Kadın ve kızların sokaklarda tesettürlü gezmesi yasaktır. Beş vakit namaz kılmak bir cesaret meselesidir. Camilerde ayrı ayrı zamanlarda vakit ezanları okunmakta, birkaç ihtiyar namaz kıldıktan sonra kapılar hemen kapanmaktadır. Tunus Müslümanlar için bir zindan, bir cehennem olmuştur. Oradaki rejim sağlıklı mıdır, uzun ömürlü olur mu? Böyle küçük bir Afrika ülkesi, imparatorluklar kurmuş Türkiye'ye örnek ve model olabilir mi? Elbette olamaz.</p>

<p>Türkiye'de siyasal İslâm varmış ve bu bir tehlikeymiş. Siyasal Masonluk, siyasal Sabataycılık, siyasal dinsizlik, siyasal ilhad oluyor da siyasal İslâm niçin olmayacakmış? Dini siyasete âlet etmenin mahzurları varsa (ki elbette vardır) bunu önlemek devletin işi değil, Müslümanların işidir. Müslümanlara din hürriyeti tam sağlanır; kendi eğitim sistemlerini kurmalarına, üniversitelerini açmalarına, İslâm ve çağ seviyesinde aydın kadrolar yetiştirmelerine imkân tanınırsa, onlar tabiî ki, din istismarına, siyasal İslâm'ın dejenere edilmesine fırsat vermeyeceklerdir.</p>

<p>Devletin temel nizamlarını Masonluk, dinsizlik, ateizm, Rotaryenlik, Lionsçuluk, Sabataycılık üzerine oturtmak maksadıyla propaganda yapmak, faaliyette bulunmak serbest ama Müslümanların İslâmî prensip ve hükümleri hayata hâkim kılmak için çalışmaları yasak. Böyle hürriyet, böyle demokrasi olur mu?</p>

<p>İslâm ve Müslümanlara düşmanlık edilmesi, dindar halkın ezilmesi Türkiye'nin en büyük ayıbıdır.</p>

<p>Yedinci asırda İslâm Mekke'de zuhur ettiği zaman, müşrikler iman edenlere büyük zulümler yapmışlar, Peygamber de onların Habeşistan'a hicret etmelerine izin vermişti. Müslümanlar için bugünkü Habeşistan medenî Batı ülkeleridir. Türkiye'de okumalarına engel olunan tesettürlü kız çocuklarımızın bir kısmını Hıristiyan Batı ülkelerine göndererek onlara yüksek tahsil yaptırtmalıyız. Onları en güçlü üniversitelerde, bilhassa sosyal ve siyasal kültür alanlarında yetiştirmeliyiz. Memnuniyetle öğreniyorum ki, birtakım varlıklı Müslüman aileler kızlarını dış ülkelerde okutmak üzere harekete geçmişlerdir. Bu iş o kadar kolay değildir. Kız çocukları korunmaya muhtaçtır. Bu yüzden tesettürlü kızların, gruplar halinde ve başlarında yaşlı ve tecrübeli hocalar, hoca hanımlar olduğu halde okutulması gerekir. Ben öncelikle ABD, Kanada ve İngiltere'de öğrenci okutulmasını tavsiye ederim.</p>

<p>Dünyanın en ileri ülkelerinde, en parlak üniversitelerinde lisan ve edebiyat uzmanları, türkologlar, tarihçiler, sanat tarihi ve kültürü üzerine derin ihtisas yapmış elemanlar, siyasetçiler, hukukçular, mimarlar yetiştirmeliyiz. Böyle değerli kişiler açıkta kalmaz. Türkiye'deki sıkıntılar hep böyle ilelebed devam etmez.</p>

<p>Ülkemizdeki dinsizlik baskıları hür ve medenî dünyaya duyurulmalıdır. Müslümanlardan, hizmet ve yardım parası olarak milyarlarca dolar toplayan din baronları İngilizce, Almanca, Fransızca, Arapça kitaplar ve broşürler çıkartarak bizdeki egemen azınlığın İslâm'a ve Müslümanlara nasıl saldırdığını, Müslümanlara nasıl eziyet ettiğini dünya aydınlarının gözleri önüne sermelidir. "Dünya zaten biliyor..." demek ahmaklık olur. Birkaç uzman ve diplomat dışında Türkiye'deki dinsizlikleri dünya bilmiyor. Bunları duyurmak vazifesi bize ait bir iştir.</p>

<p>Maalesef bazı kodaman ve kocaman din baronları bozuk düzenle, kötü sistemle, zalimlerle anlaşmış vaziyettedir.</p>

<p>Müslümanlara yapılan zulümler din sömürücülerini hiç ilgilendirmiyor. Onların dini imanı paradır, putları ise nefs-i emmareleridir.</p>

<p>Bugünkü gidiş gösteriyor ki, dinsizler başörtüsü yasağını sokağa kadar genişletmek istemektedir. Köylülerden, gecekondu halkından, ihtiyarlardan başka kimsenin başörtüsü takmasını istemiyorlar. Bu bir vahşettir, medeniyetsizliktir, asıl gericiliktir.</p>

<p>Müslüman kızlar ABD, Kanada, İngiltere, Almanya ve diğer medenî ve demokrat ülkelerin üniversitelerine başörtüleriyle serbestçe gidiyorlar, yüksek tahsil yapıyorlar da Türkiye'de niçin gidemeyecekler, yapamayacaklarmış...</p>

<p>Müslümanların başlarına gelen felâketlerin asıl sebebi din sömürüsü yapılmasıdır. Dini imanı para olan, nefs-i emmarelerine put gibi tapan birtakım alçak ve rezil adamlar islâmî hareketi kirletmişler, Müslümanları aldatmışlardır. Dinsizlere en büyük kozu bu sefiller ve sürüngenler vermiştir.</p>

<p>Yüce İslâm dinini âlet ve vasıta kılarak, mukaddesat bezirgânlığı yaparak zengin olmak, ün ve makam kazanmak en büyük alçaklıktır.</p>

<p>Ümmet işleri meşveret (danışma), adalet, emanete riayet, ihlâs, istikamet, sıdk ile görülmelidir. İslâmî hizmet ve faaliyetlerde şarlatanlığın, soytarılığın, Firavunluğun, Nemrudluğun yeri yoktur. Hiçbir islâmî hizip, fırka, tarikat, cemaat din ile özdeşleştirilemez.</p>

<p>İslâmî hizmet ve faaliyetlerde İslâm ahlâkının ilkeleri hâkim olmalıdır. Tağutî ahlâk ile, Makyavelizm ile hareket edilirse, hizmet edilmez, hezimete sebebiyet verilir." denilmektedir.</p>

<p>Uyuşmazlık konusu sorunun sağlıklı bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi bakımından; öncelikle düşünce özgürlüğü kavramının öğretideki görüşlerden de yarar-lanılarak açıklanması, kapsamının belirlenmesi, bu özgürlüğü koruyan ve kısıtlanabileceği ayrıksı alanları ortaya koyan ulusal ve uluslararası pozitif normların incelenmesi, ardından "kamu düzeni", "umumun emniyeti" ve "tehlike" kavramları açıklığa kavuşturulup yüklenen eyleme ilişkin TCY.nın 312/2. maddesindeki suçun unsurları da açıklandıktan sonra, somut olayda bu unsurların gerçekleşip gerçekleşmediğinin ortaya konulması gerekmektedir.</p>

<p><strong>DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ</strong></p>

<p>Doğal hukuka dayanan insan hakları, yalın bir tanımla "insanın insan olmaktan kaynaklanan haklarını" ifade eder; bu haklar, doğuştan kazanılan, vazgeçilmez ve devredilmez haklardır. (Melika Batur Yamaner: Uluslararası Hukukta Düşünceyi Açıklama ve Yayma Özgürlüğünün Sınırlandırılması Sorunu, İstanbul, 2001, yayınlanmamış Doktora Tezi, s.3) Ne var ki, tarihsel süreçte kabul edilmesi ve içselleştirilmesi insanlık tarihinin en sorunlu alanlarından biri olmuştur. Gerçekten de gerek düşünsel ve gerekse tarihsel kaynakları daha eskilere gitmekte ise de Anayasa Hukukunda birinci kuşak hakları olarak isimlendirilen insan hakları, doğal hukuk anlayışı ile bireycilik ve öğretisinin sonucu hukuksal metinlerde yer bulmuştur. (İbrahim Ö.Kaboğlu: Özgürlükler Hukuku, Ankara, 2002, s.41 vd)</p>

<p>İnsan haklarının başında gelen düşünce-ifade özgürlüğü temelde düşüncenin korunmasını amaçlamaktadır. Düşünce ise "bir şey, kimse, olay veya sorun hakkında zihinsel olarak hüküm kurmak, görüş sahibi olmak, vaziyet almak, değerlendirmede veya mütalaada bulunmak ve bunları dış dünyaya söz, yazı, resim gibi araçlarla yansıtmaktır." (Bahri Öztürk/Veli Özer Özbek/ Mustafa Ruhan Erdem: Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara, 2001 s.130)</p>

<p>Düşüncenin oluşabilmesi; kişinin bilgi kaynaklarına özgürce ulaşabilmesi, edindiği bilgileri seçebilmesi ve bunun için de hukuksal olanakların ve güvencelerin bulunmasına bağlıdır. Kuşkusuz ki bunlar da yeterli değildir; ayrıca bunlara uygun davranışlarda bulunabilme hakkının varlığı da bireye/bireylere tanınmalıdır. Öte yandan bu davranışlarından dolayı insanın "kınanmaması" da gerekmektedir. (Bülent Tanör: Siyasi Düşünce Hürriyeti ve 1961 Türk Anayasası, İstanbul, 1969, s.13, 15)</p>

<p>Hukukun doğrudan alanına girmeyen düşünme özgürlüğü; bilgi edinme, kanaat ve açıklama özgürlükleri/bileşenleriyle birlikte hukukun norm alanında yerini alır. Böyle bir ortamın yaratılması ve sürdürülmesi de hukukun temel işlevlerindendir. (Adnan Küçük: İfade Hürriyetinin Unsurları, Ankara, 2003, s. 33) Hukuksal korumayı sağlayacak olan da devlettir; bir başka ifadeyle düşünceyi açıklama özgürlüğünün gerçekleştirilmesinde devletin etkin bir işlevi söz konusudur. Dahası devlet, çoğulcu demokratik ilkeler çerçevesinde kendisinin koyduğu normlara uygun düşünmemeyi de güvenceye almalıdır. Bireyin düşüncesinin oluşum evresinde gerekli düzenlemeleri yapmanın yanısıra devlet; düşüncesinden ötürü kınanmamak ve düşüncesini açıklamak ve yaymak ile nihayet meşru sınırlar içinde düşüncesine uygun davranışlarda bulunabileceği ortamı bireye yaratmakla yükümlüdür. Bir başka ifade ile nitelikli haklar kategorisinde yer alan düşünce özgürlüğü yönünden devlet, biri pozitif diğeri negatif olmak üzere iki yükümlülük altındadır. Pozitif yükümlülüğü uyarınca devlet, bu özgürlüğün yaşanabileceği ortamı hazırlamak; negatif yükümlülüğü uyarınca ise kabul edilen sınırları içerisinde bu özgürlüğün kullanılmasına müdahale etmemek durumundadır.</p>

<p>"Sınırsız özgürlük" anlayışı felsefi anlamda ileri sürülebilse de bu görüşün örgütlü siyasal toplumda kuşkusuz ki geçerliliği bulunmamaktadır. (Uğur Alacakaptan: "Fikir ve Düşünce Özgürlüğü ve Tehlike Suçları, Çağdaş Batı Hukukunda Bu konudaki Düşünce ve Uygulamalar-Türk Uygulaması ve Değerlendirmesi" Hukuk Kurultayı 2000, C.2, Ankara, s.7) Bu nedenle de demokratik rejimlerde çoğulculuk ilkesine uygun, tek-doğru anlayışından uzak, takdir alanının sınırları çizilmiş olarak devlet, nesnel ölçü ve nedenlere dayanarak düşünce özgürlüğünü sınırlayabilir. (Tanör, age, s. 52 vd, Ömer Korkmaz: Düşünce Özgürlüğü ve Sınırları, İzmir, 2004, yayınlanmamış Doktora Tezi, s.45)</p>

<p>Pozitif hukuk tarafından belirlenmemiş olsa bile nesnel olarak kaba, bayağı, müstehcen, saldırgan, aşağılayıcı, onur kırıcı söz ve yazı ile hakaret, sövme, kötüleme, iftira, sırf ar ve haya duygularını incitmeyi amaçlayan düşünce açıklamaları, hukukun koruma alanı dışında kalırlar. (Korkmaz, age. s.12; Tanör, age, s.17-18) Gerçekten de "ortak hukukun değişmez ilkesi olan başkalarının haklarına saygı, başkalarının şânı, şöhreti, kişiliği hakkında küçük düşürücü hakaret, sövgü ve iftira niteliğindeki ifadeler ile "kamu ahlâkını" toplum ahlâkını ve genel adabı korumak için müstehcenliğin yasaklanması, bu düşünceler esasen düşünce özgürlüğünün özneleri olamayacağı için yasaklama, özgürlüğün yabancı unsurlardan arındırılması olarak kabul edilmelidir. (Tanör, age, s. 73-74) Bu tür ifadelerin fiziksel saldırıdan daha az kötü olmadığı ve uygar toplumlarda buna izin verilmemesi gerektiği de unutulmamalıdır. (Robert Tarager-Donno L. Dickerson: 21. Yüzyılda İfade Hürriyeti, Ankara, 2003, s.157)</p>

<p>Öte yandan "açık ve yakın tehlike" oluşturan, ulusal güvenliği bozan, savaş kışkırtıcılığı yapan, ırkçı söylemler içeren ifadelerin yasaklanması da evrensel kurallardandır. (Tanör, age., s.73-74; Yusuf Şevki Hakyemez: Militan Demokrasi Anlayışı ve 1982 Anayasası, Ankara, 2000, s. 68 vd.)</p>

<p><strong>DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNE İLİŞKİN POZİTİF NORMLAR</strong></p>

<p>Düşünce özgürlüğü ile ilgili gerek evrensel hukuk ve gerekse ulusal hukuklarda ayrıntılı düzenlemeler bulunmaktadır.</p>

<p>Bu bağlamda;</p>

<p>10 Aralık 1948 tarihli Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları Evrensel Bildirgisinin 19. maddesi,</p>

<p>"Herkesin fikir ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, ülke sınırları sözkonusu olmaksızın bilgi ve görüşleri her yoldan aramak, almak ve yaymak özgürlüğünü" kapsar,</p>

<p>16 Aralık 1966 tarihli Birleşmiş Milletler, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'nin 19. maddesi;</p>

<p>"1- Herkesin, söz özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak gerek sözlü, yazılı ya da basılı veya sanat eseri şeklinde, gerekse seçilen diğer herhangi bir yoldan, ülke sınırları sözkonusu olmaksızın, her türlü haber ve düşünceyi araştırma, alma ve verme özgürlüğünü içerir."</p>

<p>4 Aralık 1950 tarihli İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin 10. maddesinin 1. fıkrası;</p>

<p>"Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları sözkonusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir."</p>

<p>hükümlerini öngördüğü gibi,</p>

<p>21 Kasım 1990 tarihli Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı, Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı'nda;</p>

<p>"İnsan hakları ve temel hürriyetler, tüm insanların doğumlarıyla birlikte iktisap ettikleri vazgeçilmez haklardır ve kanunlarla garanti altına alınmışladır. Bunların korunması ve geliştirilmesi devletin başka gelen görevidir. Bunlara saygı, zorba bir devlete karşı asıl güvenceyi oluşturur. Bunlara uyulması ve tam olarak uygulanması hürriyetin, adaletin ve barışın temelidir."</p>

<p>"...Demokrasinin temelinde insana saygı ve hukukun üstünlüğü yatar. Demokrasi, ifade hürriyetinin, toplumun her kesimine karşı hoşgörünün ve herkes için fırsat eşitliğinin en iyi güvencesidir."</p>

<p>13 Ekim 2004 tarihli Avrupa İçin Bir Anayasa Oluşturan Antlaşma'nın II-71. maddesinin 1. fıkrasında;</p>

<p>"Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, bir görüş sahibi olma ve haberlerle fikirleri, kamu yetkililerinin herhangi bir müdahalesiyle karşılaşmadan ve sınırlardan bağımsız olarak alma ve bildirme özgürlüklerini de içine alır."</p>

<p>kuralları düzenlenmektedir.</p>

<p>Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 25. maddesi;</p>

<p>"Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir."</p>

<p>"Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz."</p>

<p>26. Maddesi,</p>

<p>"Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fikra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir."</p>

<p>hükümlerini getirmektedir.</p>

<p><strong>DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN KÖTÜYE KULLANILMAMASI ve SINIRLANMASI</strong></p>

<p>Öte yandan hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmesi ve önlenmesi için İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin 30, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin 5. ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 17. maddeleri, Bildiri ve Sözleşme hükümlerinden hiçbirini, bir devlete, topluluğa veya kişiye Bildiri ve Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerin daha geniş ölçüde sınırlandırılması veya yok edilmesi hakkını vermediğini öngörmektedir. 19 Kasım 1999 tarihli Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Avrupa Güvenlik Şartı'nda; "...düşünce, inanç ve din özgürlüğü dahil insan hakları ve temel özgürlüklerin ihlali, hoşgörüsüzlük, saldırgan milliyetçilik, ırkçılık, şovenizm, yabancı düşmanlığı ve anti-semitizm gibi güvenliği oluşturan hususlarla mücadele etmeyi taahhüt ediyoruz...." denilmektedir. Avrupa için bir Anayasa oluşturan Antlaşmanın 114. maddesi de; hakkın kötüye kullanılamayacağını düzenlemektedir.</p>

<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 11 Ekim 1979 tarih ve 8348/78, 8406/78 sayılı Glimmerveen ve Hogenbeek-Hollanda Davasında; "...17. maddenin genel amacı, totaliter gruplaşmaların, sözleşmenin koyduğu ilkeleri lehlerine işletebilmelerine engel olmaktır...." (Kaboğlu, age., s.104) içtihadını vermiştir. Mahkemenin bu içtihadı geleneğine de uygun düşmektedir. Alman Federal Anayasa Mahkemesinin 17.8.1956 tarihli kararı ile kapatılan Komünist Partisinin Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna yaptığı başvuruyu 20.7.1957 tarihinde karara bağlayan Komisyon, başvuruyu Sözleşmenin 17. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak reddetmiştir. Komisyon, red kararı verirken "düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün sınırlanmasında açık ve mevcut tehlike'nin varlığını değil de, ileride doğabilecek olası bir tehlikenin durumunu gözönüne alarak genişletici bir yorumla sonuca gitmiştir. (Sevtap Yokuş: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde ve 1982 Anayasası'nda Hak ve Özgürlüklerin Kötüye Kullanımı, Ankara, 2002, s. 101-103)</p>

<p>Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın Başlangıcının beşinci paragrafı;</p>

<p>"Hiçbir faaliyetin Türk Milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı"</p>

<p>13. Maddesi;</p>

<p>"Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve Laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz..."</p>

<p>kurallarını getirmektedir.</p>

<p>Anayasanın 14. maddesi ise; "Temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmamasına ilişkin düzenleme yapmak suretiyle Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü, İnsan Haklarına Dayalı Devlet, Demokratik ve Laik Cumhuriyet değerlerini koruma alanına almaktadır." (Yokuş, age., s. 167 vd.) Anayasanın düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüyle ilgili 26. maddesinin 2. fıkrası "Cumhuriyetin temel nitelikleri"ni sınırlama nedenlerinden saymaktadır. Cumhuriyetin nitelikleri ise Anayasanın 2. maddesinde "Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir..." şeklinde açıklanmaktadır.</p>

<p>Anayasanın 2. maddesinin yollamasıyla başlangıçta belirtilen "temel ilkelerin" de sınırlamada nazara alınması gerekmektedir.</p>

<p>Anayasa'nın 90/son maddesinde 07.05.2004 tarih ve 5170 sayılı yasayla yapılan değişiklikle "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır" cümlesi eklenmiştir.</p>

<p>Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesinin 19. maddesinin üçüncü fıkrasında "....Bu hak, belirli kısıtlamalara tabi tutulabilir. Ancak bunlar yasayla öngörülmek koşuluyla başkalarının haklarına ve itibarına saygı göstermek; ulusal güvenliği veya kamu düzenini veya kamu sağlığı ve genel ahlakı korumak için gerekli olan kısıtlamalar olabilir" denilmektedir.</p>

<p>İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında da "Kullanılması, görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabileceği" ifade edilmektedir.</p>

<p>Sanığın yukarıya aynen alınan yazısı, Laiklik ilkesine karşı içerikli olduğundan öncelikle anılan ilkeye değinilmesi zorunlu görülmektedir. Anayasanın başlangıcı laiklik ilkesine vurgulama yaparken, 2. maddesi de sözkonusu ilkenin cumhuriyetin niteliklerinden olduğunu belirtmekte ve 4. madde ile de değiştirilemeyeceği açıklanmaktadır. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasında (m. 13) ve kötüye kullanılmamasında (m. 14) "doğrudan", düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında "dolaylı" (m.26/2) olarak laiklik ilkesi referans yapılmaktadır. Diğer taraftan "...Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğine koruma amacı güden" devrim yasalarının da Anayasa'ya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı 174. maddede açıklanmaktadır. Gerek 1961 Anayasa'sının 153. ve gerekse 1982 Anayasa'sının 174. maddesi ile koruma altına alınan "devrim yasalarının yanısıra Cumhuriyetin nitelikleri ve bu bağlamda laiklik ilkesi, değiştirilemez düzenleme ve ilkelerdir." Denilebilir ki Türk Devrimi, temelde, laiklik ilkesine oturtulmuş, bir bakıma laiklik ve devrim aynı anlama gelmiştir... (Çetin Özek: 100 Soruda Türkiye'de Gerici Akımlar, İstanbul, 1968, s. 121) "Laiklik ve devrimler konusunun etrafında dönen tartışmalar ne olursa olsun, gerçek olan bir yön vardır ki, Türkiye'de laiklik temel bir Anayasa kuralı olarak yer almış bulunmaktadır..." (Çetin Özek: Türkiye'de Laiklik, İstanbul, 1962, s. XI-XII) 1937 yılında, anayasal bir kural haline gelmesi, kuruluş döneminin laik bir sisteme yönelen adımlarının ulaştığı sonuçtur; ve "bir bakıma bu değişim ile laik yapı hukuk alanında tamamlanmıştır..." (Özek: Türkiye'de Gerici Akımlar, s. 93) Hukuksal olarak laiklik, aynı zamanda demokrasinin zorunlu koşuludur. Demokrasi, özgürlük ve eşitlik temeline dayanırken; laiklik de bu iki ilkenin doğal bir sonucudur. (Abdullah Sezer: Türk ve Amerikan Yüksek Mahkeme Kararlarında Din-Vicdan Özgürlüğü ve Din-Devlet İlişkisi- Lâisizm-Sekülarizm, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2000, s. 20 vd.)</p>

<p>Uluslaşma projesinin bir parçası olan Türkiye'deki laiklik hareketi, bu anlamda batıdan farklı ve özgün bir içerik taşımaktadır. Batıda laiklik, uluslaşma sürecinin sonunda ortaya çıktığı halde, Türkiye'de uluslaşma ile birlikte hatta uluslaşmanın önkoşullarından biri olarak doğmuştur. (Bülent Tanör: Kuruluş Üzerine 10 Konferans, İstanbul, 1996, s.154; Bihterin (Vural) Dinçkol: 1982 Anayasası Çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi Kararlarında Laiklik, İstanbul, 1992, s.195; Sezer, age., s.85)</p>

<p>Bilimsel olarak;</p>

<p>Ulus-devletin sonucu ortaya çıkan laiklik ile ulus-devlet projesinin önkoşulu olan bu laiklik çözümlemesi, Anayasa Mahkemesinin kararlarına da yansımış bulunmaktadır.</p>

<p>1961 Anayasası dönemindeki,</p>

<p>"Dini anlayış yönünden benzer koşulları bulunmayan bir ülkenin, batı hukukundaki anlamı ve biçimiyle laiklik ilkesini benimsememesini koşullardaki ayrılığın sonucu gibi görmek gerekir." (Ay. M. 21.10.1971 T., 1970/53 E. ve 1971/76 K. AYM KD., s. 10, s.61-62'den aktaran Sezer, age., s.84) ve,</p>

<p>1982 Anayasası dönemindeki;</p>

<p>"Dini ve din anlayışı tamamen farklı olan bir ülkenin, laikliği o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi batılı ülkelerdeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünülemez..."(Ay.M. 25.10.1983 T, 1983/2 E, 1983/2 K., R.G. 15.10.1984, s. 18546'dan aktaran Sezer, age., s.358) şeklindeki kararlarında bu farklılığa değinilmiştir.</p>

<p>Yine Anayasa Mahkemesi;</p>

<p>"Hukuk devleti, hukukun üstünlüğü ilkesi gücünü laiklikten almış, milliyetçilik ilkesi laiklikle tamamlanmış, Türk Devrimi laiklikle anlam kazanmıştır."</p>

<p>"...laikliği ortadan kaldıran ya da zedeleyen bir özgürlük ya da özerklik kazanamaz...(Ay. M. 7.3.1989 T, 1989/1 E, 1989/12 K; AYMKD., s.25, s.154'den aktaran Sezer, age, s.143, 146) şeklindeki gerekçesiyle laikliğe karşı çıkışları din özgürlüğünün kötüye kullanılması olarak yorumlamıştır." (Bakır Çağlar: "Anayasa Mahkemesi Kararlarında Demokrasi-Sentetik Bir Deneme için Notlar. Anayasa Yargısı, s.7, Ankara, 1990, s. 85)</p>

<p>Anayasa Mahkemesinin, laiklik ilkesinin Türkiye'deki uygulanmasına ilişkin özgül koşullar ile takdir marjı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarıyla koşutluk arzetmektedir. Avrupa Mahkemesinin Müller ve Diğerleri kararında, "taraf devletlerin, hukuki ve sosyal düzenlerinde tekdüze bir Avrupa ahlâk anlayışı belirlemenin..." imkansızlığını vurgulayan mahkeme, davalı ülkenin özgül koşullarının dikkate alınabileceğini belirtir. (Korkmaz, age, b. 152) mahkemenin süreklilik gösteren ve Autronic AG davasında da tekrarladığı içtihadına göre, "taraf devletler müdahalenin gerekliliğini değerlendirme konusunda belli bir takdir marjına sahiptirler." (Korkmaz, age, s.207) Refah Partisi ve Diğerleri/Türkiye Davası Kararında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, teokratik rejim yıkılarak, Türkiye'de Cumhuriyet rejimi kurulduğunda, İslamın ve diğer dinlerin, özel dini uygulama alanıyla sınırlandıran laikliğin seçildiğini ve anılan ilkenin demokratik rejimin yaşatılmasındaki önemine vurgulama yapmıştır. (41340/98, 41342/98, 41343/98, 41344/98, Strazburg, 13 Şubat 2003, Yargı Bülteni, 5 Mayıs 2003, sayı:208, paragraf 125) Aynı kararda "ayrıca, diğer sözleşmeci devletler gibi Türkiye de dinden esinlenen özel hukuk kurallarının ...kamu düzenine ve demokratik değerlere zarar verecek şekilde uygulanmasını meşru olarak engelleme hakkına sahiptir." gerekçesiyle (Paragraf 128) takdir hakkının mevcudiyetini tekrarlamıştır. Türkiye ile ilgili bir diğer kararında da aynı Mahkeme laiklik ilkesinin önemine değindikten sonra "devlet ile dinler arasındaki ilişkiler tartışma konusu olduğunda, ki bununla ilgili düşünceler demokratik toplumlarda makul şekilde birbirlerinden çok farklılık gösterebilir, bu durumda ulusal yasa koyucunun rolüne özel bir önem verilmelidir... Bu gibi durumlarda, üzerinde tartışılan çıkarlar arasında kurulması gereken adil denge; diğerlerinin hak ve özgürlüklerine, iç huzursuzluktan kaçınmaya, kamu düzeni ve çoğulculuğun gereklerine saygı göstermek yoluyla sağlanmalıdır..."</p>

<p>"7 Mart 1989 tarihli kararında Anayasa Mahkemesi diğerlerinin yanısıra laikliğin Türkiye'de demokratik değerlerin güvencesi olduğunu -bireysel vicdanı ilgilendirdiği sürece- inanç özgürlüğünün kısıtlanamayacağı ve vatandaşların kanun karşısında eşit olduğu ilkesini vurgulamıştır... Laiklik aynı zamanda bireyi dış baskılardan korur. Kişinin dinini ifşa etme hakkına bu değer ve ilkeleri korumak için kısıtlamalar getirebilir..."</p>

<p>"Bu tür bir laiklik kavramı Mahkemeye göre Sözleşme'nin temelini oluşturan değerlerle uyumludur ve Mahkeme bu ilkenin desteklenmesinin Türkiye'de demokrasinin korunması için gerekli görülebileceğini kabul eder." içtihadıyla Türkiye'nin gerek laiklik ilkesinin önemine ve gerekse bu ilkeye ve özgül koşullarına bağlı olarak, takdir alanı içinde sınırlama yapabileceğini açıklamıştır. (Leyla Şahin/Türkiye Davası, 4. Bölüm, 44774/98, Strazburg, 24 Haziran 2004, paragraf;98,101,105 ve 106)</p>

<p>Sanığın yazdığı ve davaya konu olan yazıda, eğitim-öğretimde başörtüsü yasağı ve başörtüsünün İslam'ın sembolü olduğundan sözedildiğinden, bu konudaki düzenleme, uygulama ve yargı kararlarına değinilerek bir değerlendirme yapmak gerekmektedir.</p>

<p>Anayasanın 42. maddesinin 3. fıkrası, eğitim ve öğretimin Atatürk ilkeleri ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılacağı hükmünü getirmektedir. 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun hükmü (m. 2/1) de Türk Milli Eğitiminin genel amacının Atatürk devrim ve ilkeleri ile Milletçiliğine dayalı olmasının yanısıra "insan haklarına ve Anayasanın Başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti" ilkelerine bağlı olduğunu öngörmektedir. Öte yandan, anılan Yasanın 12. maddesi "Türk Milli Eğitiminde laiklik esastır." hükmüyle sözkonusu ilkeye bir kez daha vurgulama yapmaktadır.</p>

<p>"Türkiye Cumhuriyeti, İnsan Hakları Evrensel Bildirisini onaylarken yaptığı gibi, 10 Mart 1954 tarih ve 6366 sayılı Kanunla onayladığı İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesine Ek 1 No.lu Protokolü imzalarken de, eğitim hakkını düzenleyen 2. madde hükmünü 3 Mart 1924 tarih ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu hükümlerini saklı tutan bir çekince ile kabul etmiştir..."(Sezer, age., s.60)</p>

<p>Eğitim ve öğretimde uygulanan türban yasağı uygulaması Danıştay'ın ilgili Daire Kararlarında istikrar kazandığı gibi (8.D. 23.2.1984 T., 1983/207 E, 1984/330 K.; 16.11.1987 T., 1987/128 E, 1987/4986 K.; 27.6.1988 T., 1987/178 E, 1988/512 K.) Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu'nun 17.6.1994 gün ve 1993/61 esas ve 1994/327 sayılı kararında da;</p>

<p>"Yüksek öğretim kurumlarında öğrencilerin kılık ve kıyafetinin Anayasanın 174 üncü maddesiyle Anayasal güvence altına alınan devrim yasalarına, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın ilke ve kurallarına, Cumhuriyetin özgün niteliklerine ve... yükseköğretimin amaç ve ilkelerine uygun olması gerektiği kuşkusuzdur."</p>

<p>"...Çağdaş kıyafet ve görünüme ters düşen dinsel nitelikli kılık-kıyafet giyen, başörtüsü veya türban takan öğrencinin, Atatürk inkılâp ve ilkelerine aykırı davrandığı böylelikle yüksek öğretim öğrencisi olma sıfatının gerektirdiği itibar ve güven duygusunu sarstığı açık bulunmaktadır." değerlendirmesi yapılmıştır.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi de 7.3.1989 gün ve 1/12 sayılı kararında;</p>

<p>"Sosyal ve dinsel değerlere, geleneklere saygı ayrı, başörtüsü için çıkan yasayı dinsel inançlara dayandırmak ayrıdır. Toplumun ahlâk kuralları ve gelenekleriyle yön verdiği içtenlikli uygulamaları, yükseköğretim kurumlarında dinsel gereklere bağlamak, dinsel özgürlüğü saptırmaktır. Belli bir biçimde giyinmek özgürlüğü, dinsel inancı aynı, ayrı olanlar ve olmayanlar arasında farklılık yaratmaktadır. Vicdan özgürlüğü inanma hakkıdır. Laiklikle vicdan özgürlüğü karıştırılarak, dinsel giyinme özgürlüğü savunulamaz. Giyim konusu Türk Devrimi ve Atatürk ilkeleriyle sınırlı olduğu gibi vicdan özgürlüğü konusu da değildir."</p>

<p>"Kişileri şu ya da bu yönde giyinip başını örtmeye zorlamak, ayrı ve hatta aynı dinlerden olanlar bakımından ayrılık yaratacaktır."</p>

<p>"Giysi durumu, salt bir biçimsel görünüm konusu değildir. Laiklik, düşünsel yapının değiştirilmesidir.....Devrim yasalarının öngördüğü düzenlemeyle çelişen giysiler uygun karşılanamaz. Dinsel nitelikli giysiler ayrıca laiklik ilkesine ters düştüğünden daha yoğun bir aykırılık oluşturur...."</p>

<p>"Kadın-erkek eşitliğini benimseyen Türk Devriminin, kadın giysilerinin çağdaşlığını savsakladığı kabul edilemez. Kamu yaşamında ve özel yaşamda kadın-erkek giyimleri dinsel gerekler gözetilerek yasayla düzenlenemiyeceği gibi özellikle kamu kesiminde giyinmeyi düzenleyen kurallar ancak hukuksal gereklere göre düzenlenir. Devletin kendi kurumlarında düzenleme yapması en doğal hakkıdır.... Derslere çağdaş görünüme aykırı giysi ve örtülerle girmenin özgürlük ve özerklikle ilgisi olmadığı gibi, Devletin düzen sağlayacak kurallar getirmesi de özgürlük ve özerkliğe aykırı değildir. Kaldı ki, giyim özgürlüğü ve özerklik, laiklik üstün tutularak, laiklikle birlikte gözetilir. Laikliği ortadan kaldıran ya da zedeleyen bir özgürlük ya da özerklik geçerlik kazanamaz..." içtihadını vermiş ve 9.4.1991 gün ve 1990/36 esas ve 1991/8 sayılı yorumlu red kararında da bu karara göndermede bulunmuştur.</p>

<p>Örgütlenme özgürlüğü bağlamında savunulması halinde de Anayasa Mahkemesi yine,</p>

<p>"Kamusal kuruluşlarda ve öğretim kurumlarında başörtüsü ve onunla birlikte kullanılan belli biçimdeki giysi, bir ayrıcalıktan öte ayrım aracı niteliğindedir. Dinsel kaynaklı düzenlemelerle, girişimler Anayasa karşısında geçerli olamaz ve bu tür eylemler Anayasa'daki laiklik ilkesine aykırılık oluşturur." (16.1.1998 gün ve 1997/1 Esas ve 1998/1 sayılı karar)</p>

<p>"Yüksek öğretim kurumlarında, bilimsel yöntemlerle yetişerek birlikte çalışmalar yapan gençlerin kimin hangi inançtan olduğunu gösterecek biçimde güçlü bir dini simge olan başörtüsü takmalarına izim verilerek onları dinsel inanç ve görüşleri nedeniyle çatışmalara sevkedebilecek ortamın yaratılması başkalarının inanç özgürlüğünü ihlal edebileceği gibi kuşkusuz kamu düzenini de tehlikeye sokar..." (22.6.2001 gün ve 1999/2 esas ve 2001/2 sayılı Kararı)</p>

<p>gerekçeleriyle önceki görüşlerini sürdürmüştür.</p>

<p>İsviçre Federal Yüksek Mahkemesinin 12.11.1997 tarih ve E. No. 2P. 419/1996 sayılı kararında da kuvvetli dinsel simge olan giysilerin belli koşullarda yasaklanmasında inanç özgürlüğünün özüne tecavüz olmadığı kararlaştırılırken, idari mercilerce yapılan bu yasaklamada "önemli derecede kamu yararı"nın varlığından sözedilmiştir (Hüseyin Pekin: "İsviçre Yüksek Mahkemesinin Türban Kararı" Manisa Barosu Dergisi, sayı 65, 1998, s.48-49)</p>

<p>Fransız Danıştayı (Conseil d'Etat) Genel Kurulu da 27 Kasım 1989 tarihli istişari görüşünde, dinsel simgelerin, eğitim kurumları içinde taşınmasının, kurumun düzenini ya da kamu hizmetinin normal işleyişini bozabileceğini belirtmiştir. (Sezer, age; s.137-138))</p>

<p>Amerika Birleşik Devletlerinde de Federal Yüksek Mahkeme 1986 yılında Goldman V. Weinberger davasında dinsel kıyafet-kamu düzeni çatışmasında kamu düzeninin ağırlık kazanacağını ve dinsel simgelerin giyilemeyeceğini kararlaştırmıştır. (Sezer, age, s.266 vd.)</p>

<p>23 Mayıs 1949 tarihli Federal Almanya Anayasasında laiklikten açıkça sözedilmemesine ve Bavyera Eyaletinin Okul Düzenine İlişkin 21 Haziran 1983 tarihli Yönetmeliğin Dini Eğitim, Din Dersi başlığını taşıyan 13/1. maddesine göre resmi okullarda sınıflarda çarmıh asılması zorunluluğuna karşın Anayasa Mahkemesi, bu kuralın ve uygulamanın devletin dini alanda tarafsızlığını zedeleyeceğine karar vermiştir. (Ayşe Nuhoğlu: İnanç Özgürlüğüne İlişkin Alman Anayasa Mahkemesinin Bir Kararı; Prof. Dr. Nurullah Kunter'e Armağan, İstanbul, 1998, s.181-193)</p>

<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Dahlab/İsviçre kararından sonra (15 Şubat 2001-42393/98) Türkiye'ye karşı açılan davalarda da "demokratik bir toplumda devletin, örneğin başörtüsü takarak dini inancını sergileme özgürlüğünü, eğer bu özgürlüğün uygulaması başkalarının hak ve özgürlüklerini, kamu düzeni ve güvenliğini koruma amacıyla çatışıyorsa" sınırlayabileceğini kabul ederek, Türkiye gibi büyük çoğunluğu belli bir dine mensup bir ülkede Sözleşmenin 9/2. maddesi hükmü uyarınca bazı önlemlerin alınmasının haklı görülebileceğini belirterek "bu bağlamda laik üniversiteler, çeşitli inançlara mensup öğrencilerin barış içinde bir arada yaşamalarını ve dolayısıyla da kamu düzeni ve başkalarının inançlarının korunmasını teminen sözkonusu dine ilişkin ritüel ve simgelerin sergilenmesini bu tür bir sergilemenin yeri ve şeklini belirleme hususunda sınırlamalar getirerek düzenleyebilir" içtihadını vermiştir. (Refah Partisi ve Diğerleri/Türkiye Kararı, paragraf 92, 95)</p>

<p>Türban konusunun doğrudan dava konusu olduğu Leyla Şahin/Türkiye Kararında ise aynı Mahkeme;</p>

<p>"Akid Devletlerin öğrenim kurumlarında dini simgelerin kullanılmasına ilişkin düzenlemelere gelince, ulusal geleneklere bağlı olarak konu hakkındaki kurallar bir ülkeden diğerine değiştiği ve diğerlerinin haklarının korunması ve kamu düzeni gerekleri hususunda ortak bir yeknesak Avrupa anlayışı olmadığı için bir takdir alanının bırakılması uygun olur. Eğitimin kendi doğasının düzenleyici yetkiyi gerekli kıldığı kaydedilmelidir." (Paragraf 102)</p>

<p>"Mahkeme ayrıca Türk Anayasa sisteminde kadın haklarının korunmasına verilen önemi kaydeder. Türk Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasa'nın temelini oluşturan değerlerde mündemiç bir ilke olarak tanımlanan cinsiyet eşitliği aynı zamanda Avrupa Mahkemesi tarafından Sözleşmenin temelini oluşturan anahtar ilkelerden biri olarak tanınmaktadır ve Avrupa Konseyi'ne üye devletlerin ulaşması gereken bir amaçtır." (Paragraf. 107)</p>

<p>"Dahası, Anayasa Mahkemesi gibi, Mahkeme de, Türkiye bağlamında başörtüsü sorununun değerlendirilmesinde, zorunlu bir dini vecibe gibi takdir edilen veya algılanan böylesi simgeyi takmanın, onu takmamayı seçenler üzerinde yaratacağı etkiyi de gözönüne almak zorundadır.... Nüfusunun çoğunluğunun İslâm inancına, kadın haklarına ve lâik bir yaşam tarzına kuvvetli bir bağlılığı sağlarken, diğerlerinin hak ve özgürlükleri ve kamu düzeninin devamının korunmasını sağlamayı da içermektedir. Bu alandaki özgürlüğe uygulanan kısıtlamalar, bu sebeple, özellikle Türk Mahkemelerinin bu dini sembolün Türkiye'de yakın zamanda siyasi önem kazandığına karar vermelerinden beri, yukarıdaki iki yasal amaca erişmek için bir toplumsal ihtiyacın karşılanması olarak görülebilir." (Paragraf: 108)</p>

<p>gerekçeleriyle Türkiye'deki dinsel simgeler ve inançlar üzerine kurulmuş bir toplum kurmaya çalışan aşırı siyasi hareketlerin mevcudiyetinden sözedilerek tarihsel deneyimlerine yani özgül koşullarına vurgulama yapmak suretiyle Türkiye'nin tutum takınabileceğini ve laiklik ilkesi gereği türbanı yasaklayabileceğini açıklamıştır. (Paragraf 109,110)</p>

<p>Gerek ulusal ve gerekse uluslararası yargı organlarının kararlarında özel alandan, kamusala ve kamusaldan resmi alana doğru gidildikçe bireysel özgürlüklerin ve bu bağlamda dinsel simge ve ritüeller ile giysilerin kullanımının, ülkenin özgül koşulları da dikkate alınarak sınırlanması meşru ve aynı zamanda bir ihtiyacın karşılanmasıdır. (Aynı yönde bknz. İbrahim Ö.Kaboğlu. Anayasa ve Toplum, Ankara, 2000, s.180)</p>

<p>Köktenciliğin hakim olduğu rejimlerde insan haklarının gelişmediği, dahası baskı altına alındığı tarihsel olarak bilinmesine karşın, insan haklarının araç olarak kullanılması sonucu olası hakimiyet durumunda emir olacak olan ve kimilerince "sorun" olarak ifade edilen türban, ülkemizde kamu düzenini bozacak eylemlere konu olmaktadır.</p>

<p>Günümüz özgürlük anlayışında din özgürlüğü, laik sistemin sonucu olarak kabul edilmekte ve bu özgürlüğe karşı işlenen fiil de artık bireye karşı değil, fakat gerçekte laik devlet düzenine karşı işlenmiş sayılmaktadır.( Nevzat Toroslu; Cürümlerin Tasnifi Bakımından Suçun Hukuki Konusu, Ankara, 1970, s.323) Bu bağlamda, din özgürlüğünün genel sınırının kamu düzeni, güvencesinin de laiklik olduğu ifade edilmelidir. (İbrahim Ö.Kaboğlu: Özgürlükler Hukuku, Ankara, 2002, s.378) "Devletin laikliği, din özgürlüğü rejiminin sadece ideolojik değil, aynı zamanda hukuksal temelidir." (İbrahim Ö.Kaboğlu: "Din Özgürlüğü" AÜ.SBF.Dergisi Cilt:XLVI, 1991, No:1-2; s.271)</p>

<p>İfade edilmesine izin verilmeyen düşüncenin daha tehlikeli olabileceğinden hareketle bir düşünce akımının, felsefi retorikte ileri sürüldüğü gibi sınırsız özgürlük anlayışının "bireyler üzerindeki baskıcı ve yasakçı sınırlamaları" kaldırabileceğini düşünmek demokratik çoğulculuğu, temel hak ve özgürlükleri büsbütün ortadan kaldırabilir. (Alacakaptan, agm, s.7) "...Özgürlüğe mâhkum olan insan bütün evrenin yükünü omuzlarında taşır; o evrenden ve kendinden sorumludur..." (Jean Paul Sartre; "L'Etre et de Neant, s. 639'dan aktaran M.Niyazi Öktem: Özgürlük Sorunu ve Hukuk, İstanbul, 1997, s.260 vd.) Özgürlük-sorumluluk sorunsalındaki sorumluluk, gelişigüzel sorumluluk değildir; dengenin korunması için örgütlü-siyasal toplumda düzenlemeye gereksinim bulunmaktadır. Bu bağlamda, ulusal takdir alanı da korunarak evrensel ilkeler gözetilerek "sınırlama" yapılmalıdır.</p>

<p>Demokratik toplum olmanın olmazsa olmaz koşulu olan düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğünü olanca genişliğiyle benimseyen ve güvenceye alan, toplum yaşamının gereği, tüm özgürlükler gibi, düzenleyici sınırlamaları, bireysel hak ve özgürlüklerin kullanılmasında işlevsel kılan ve özgürlüğü kurumsallaştırmayı amaçlayan yapısal, maddi ve içerik olarak da birey-toplum ilişkisinde uzlaşmayı hedefleyen özgürlük anlayışı egemen kılındığında barışçıl toplumun temellerinden biri de gerçekleştirilmiş olacaktır. (Alacakaptan, agm; s.7)</p>

<p>Çağdaş özgürlükçü ceza hukuku sisteminde "ceza normu, koruması amaçlanan hukuksal yararı ihlal edebileceği öngörülen (sonucu) dış dünyaya (yaratan hareketi) suç olarak tanımlar... Normun tanımladığı suç tipleri, ceza hukukunu ilgilendiren hukuka aykırılık alanını belirler... Ceza normunun (getirdiği) yasak kuralı; korunan hukuksal yararı ihlal edeceği öngörülen eylemi belirlediğine göre ceza hukuku; cezalandıran değil, hakları koruyan hukuktur." (Çetin Özek: 1997 Türk Ceza Yasası Tasarısına İlişkin Düşünceler, İÜHF Mecmuası, 1998, s. 23'den aktaran Alacakaptan, agm., s.10) "Bu bakımdan... ceza normu... artık... demokratik hakların saldırıya uğraması ve bozulmasını önlemek işlevi ve amacı(nı) kazanmıştır... (Alacakaptan, agm., s. 10) Bir başka ifadeyle "ceza hukukunun görevi", ortak özgür yaşamın güvence altına alınabilmesi için konulması kesinlikle zorunlu olan yasaklar koyup, bireylerin hak ve özgürlüklerden barış ve güvenlik içinde yararlanmalarını sağlamaktır. (Alacakaptan, agm., s.11) 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun Genel Gerekçesinde de; "suç ve ceza siyasetinin temel hedefi; insan hak ve hürriyetlerini güvence altında bulundurmak, korumak, insan kişiliğine saygıyı geliştirmek; ancak toplum savunmasını dengeli olarak korumak, kamu düzeninin devamını sağlamak olarak tespit edilmiştir..." denilmektedir.</p>

<p>Bu bağlamda, ülkemizde Türk Ceza Kanununun 312. maddesi sınırlama-düzenlemelerinden biridir. Öncelikle, anılan maddenin gerekli olmadığını ifade etmek mümkün olmamalıdır. "Hukuk; toplumsal savaşımın çeşitli katman, kesim ve gruplar arasında; yerleşik ve devamlı bir kin ve düşmanlığa dönüşmesine seyirci kalmamalıdır, kalamaz" (Alacakaptan, agm; s. 20) Toplumun "değişik kesimlerini dinsel, mezhepsel, ırksal, vb. ayrımlara dayanarak birbiri aleyhine düşmanlığa sevkedici ifadeleri cezalandıran ceza hükümleri... batı demokrasilerinde"de yer almaktadır. (Bülent Tanör: Türkiye'de Demokratik Standartların Yükseltilmesi-Tartışmalar ve Son Gelişmeler, İstanbul, 1999, s. 130-131.)</p>

<p>Halkı kin ve düşmanlığa tahrik'i cezalandıran 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesinin 2. fıkrası, ilk özgün düzenlemeden sonra 9.7.1953 gün ve 6123, 7.1.1981 gün ve 2370 sayılı yasalarla değişikliğe uğradıktan sonra 6.2.2002 gün ve 4744 sayılı yasa ile de değiştirilmiş ve; "Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir..." şeklini almıştır.</p>

<p>Maddede değişiklik yapılırken, gerekçesinde, karşılaştırmalı hukukta da benzer hükümlerin bulunduğu vurgulanmış ve bu bağlamda;</p>

<p>"... Avusturya Ceza Kanunu'nun 283 üncü maddesi şöyledir: "Ülkede bulunan kilise veya din gruplarına veya bir ırka veya bir halka veya halk grubuna karşı, kamu düzenini bozmaya elverişli biçimde alenen düşmanca bir eyleme gidilmesi çağrısını yapan veya bunu tahrik eden kimseye... ceza verilir."</p>

<p>"Yukarıdaki fıkrada açıklanan gruplara karşı alenen kışkırtmada bulunan ve insan onurunu zedeleyecek biçimde söven veya aşağılayan kimseye aynı ceza verilir."</p>

<p>Alman Ceza Kanununun 130 uncu maddesi şöyledir:</p>

<p>"(I) Toplumsal barışı bozmaya elverişli bir şekilde</p>

<p>1. Halk gruplarını birbirinden nefret etmeye veya halk grupları aleyhine cebir ve şiddet uygulanmasına veya keyfi uygulamalar yapılmasına tahrik edenler veya,</p>

<p>2. Halk gruplarını küçük düşürmek suretiyle insanlık onurunu ihlal edenler,</p>

<p>... cezalandırılır."</p>

<p>1881 Fransız Basın Kanununun 24 üncü maddesinin altıncı fıkrası ise şöyledir:</p>

<p>"23 üncü maddede yer alan vasıtalardan birisi ile menşeleri veya etnik bir gruba, millete, ırka veya belirli bir dine mensup bulunmamaları nedeniyle kişiye veya kişiler grubuna karşı ayrımcılık yapılmasına, kine veya şiddete tahrik eden kimseler... mahkûm edilirler." denilmiştir.</p>

<p>İtalyan Ceza Kanununun 415 maddesinde "her kim kamu düzenine ilişkin kanunlara itaatsizliğe ya da sosyal sınıflar arasında kine alenen tahrik ederse, .... cezalandırılır." hükmü yer almaktadır.</p>

<p>Ayrıca, İsviçre Ceza Kanununun 261 bis, Polonya Ceza Kanununu 256., Rusya Federasyonu Ceza Kanununun 282., Danimarka Ceza Kanununun 266 b, maddelerinde de benzer düzenlemeler mevcuttur.</p>

<p>Türk Ceza Kanununun 312. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen suçun oluşabilmesi için öncelikle suçun koruduğu hukuksal değerin, kamu düzeni olduğu belirtilmelidir. Nitekim 765 sayılı Türk Ceza Kanununun Beşinci Babı "Ammenin Nizamı Aleyhine İşlenen Cürümler" başlığını taşımaktadır. Maddede "kamu düzeni" kavramı bulunmasa dahi, düzenlendiği bap ve madde içeriği itibarıyla bu suç yine kamu düzeni aleyhine suç sayılmalıdır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun Beşinci Bölümünün başlığı da "Kamu Barışına Karşı Suçlar" başlığını taşımakta ve "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama" suçu da bu Bölümün içinde, 216. maddede yer almaktadır. 4744 sayılı Yasa ile 312. maddede değişiklik yapılırken gerekçede "çağdaş demokratik ceza hukuku şu yolu veya stratejiyi uygulamaktadır: soyut (mücerret) tehlikeyi değil, somut tehlikeyi suç haline getirmek, somut tehlike suçlarını kabul etmek ve değişik maksatlarla yapılan açıklamaları, gerçek unsurları itibariyle belirlenmiş bir tehlikeyi ortaya çıkarmaları halinde cezalandırmak, yani zorunluluk hallerinde tahriki cezalandırmak için bunun somut bir tehlikeye meydan verecek nitelikte olup olmadığına bakmak. Bu yaklaşım, Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesinin geliştirdiği bir ölçü ile 'açık ve mevcut tehlike'... kavramına da uygundur." açıklaması yapılmıştır. 4744 sayılı Kanunun gerekçesi bir bakıma 5237 sayılı Yasa ile kabul edilen Türk Ceza Kanununun 216. maddesinin 2.fıkrasında "hüküm" haline gelmiştir. Gerçekten de, gerekçede kullanılan açık ve mevcut tehlike testi, norm alanına girmiş, kamu düzeni ise kapsamı daraltılarak -kamu sağlığını da içerdiğinden- kamu güvenliği olarak yeni maddede yerini almıştır. Ancak, Amerikan Yüksek Mahkemesinin kullandığı açık ve mevcut tehlike testi, yeni düzenlemede, önceki hükmün gerekçesinden farklı bir şekilde, açık ve yakın tehlike kavramı olarak benimsenmiş; yasama organındaki görüşmelerle "mevcut" sözcüğünün konulmasına ilişkin önerge kabul edilmemek suretiyle açık ve yakın tehlike ile açık ve mevcut tehlike kavramlarının aynı olmadığı da örtülü bir biçimde ortaya çıkmıştır. Nitekim düzenleme ile, değişiklik önergesi karşılaştırılır ve açıklama yapılırken, "yakın" ve "mevcut" sözcüklerin aynı anlama geldiğinin belirtilmesine karşın, "Zaten tehlike mevcutsa, suç teşekkül etmiş demektir" denilerek somuta indirgendiğinde dolaylı olarak farklılığa işaret edilmiştir. (Gürsel Yalvaç: Yeni Türk Ceza Kanunu, Ankara, 2004, s. 398-399)</p>

<p>Türk Ceza Kanununun 312. maddesinde 4744 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikle esasen Beşinci Babda olmasına karşın kamu düzeni kavramı madde metnine konulmakla norm, içtihatlar ışığında soyut tehlikeyi değil somut tehlikeyi cezalandırır hale dönüşmüştür. Bir başka ifadeyle korunan hukuksal değer, somut tehlike ile karşı karşıya kalmalıdır. Gerekçede de ifade edildiği üzere, "tehlike suçları, ifade özgürlüğünün kullanılması bakımından etrafında duraksamalara, yanlış anlaşılmalara elverişli bir alan yaratırlar. Bu bakımdan demokratik hukuk düzenlerinde, tehlike suçu yaratmaktan olabildiğince sakınılır, ancak, teknolojinin insan yaşamına bu derecede egemen olduğu bir dönemde bireyler, tehlikelerle çevrilmiş olarak yaşadıkları için tehlike suçlarına yer vermek zorunlu olmaktadır."</p>

<p>Tehlike suçu kavramının, failin öznel niteliği olan tehlikelilik haliyle bir ilgisi bulunmamaktadır; anılan kavram, suç kuramı içinde doğrudan suçun maddi öğesi ile ilgilidir.</p>

<p>"Ceza hukuku, yalnız insanın hareketinden bilfiil doğan sonuçlarla değil, doğabilecek sonuçlarla da ilgilenir. Bu noktada "tehlike" kavramı, karşımıza çıkar... Ceza hukukunun ilgilendiği tehlike; bir tür 'netice'dir ve harekete nedensellik bağıyla bağlanabilir olması gerekir. Bu bakımdan, çağdaş öğreti; tehlikeyi olasılık ile bağlantılı bir kavram sayar. Daha doğrusu, tehlike, olasılıktan başka bir şey değildir." (Alacakaptan, agm., s. 19) Zarar doğurmaya elverişli tehlike, korunan hukuksal değeri bozabilecek nitelikte bulunduğu takdirde tehlike doğmuş ve dolayısıyla suç oluşmuş olacaktır. Bu nedenle de tehlikenin cezalandırma normuna konu olması halinde, elverişlilik koşulunun yanısıra, "hukuksal yarara yönelen tehlikenin gerçekleşmesi suç tipinde açıkça belirtilmelidir. (Alacakaptan, agm., s. 19) "Çünkü, somut tehlike suçlarının özelliği suçun tanımında hareketin üzerinde tehlike yaratacağı maddi konunun belirtilmiş olmasıdır... (Hamide Zafer: Halkın Bir Kısmını Aşağılayacak ve İnsan Onurunu Zedeleyecek Şekilde Tahrik Etme Cürmü, (TCK m. 312/3), İÜHF. Mecmuası, c.XII, sayı: 1-2, 2004, s. 111)</p>

<p>Türk Ceza Kanununun 312. maddesinin 2. fıkrasına 4744 sayılı Yasa ile konulan "kamu düzeni" kavramının içinde aynı maddede 6123 sayılı Yasa ile düzenlenmiş bulunan "umumun emniyeti" kavramı da bulunmaktadır. Bir başka deyişle "kamu güvenliği" "kamu düzeni"nin alt kategorisidir. Gerçekten de kamu düzeni, içeriği itibariyle değişken ve nisbî olmasına karşın, yine de değişmeyen bir öz'ü içinde taşır. Bu da toplum hayatında maddi bir karışıklığın olmaması, belli bir düzenliliğin, barışın bulunması ve bu haliyle de kamu huzuru- kamu güvenliği ve kamu sağlığını içermesidir. (Bülent Tanör: Siyasi Düşünce Hürriyeti, s. 137-138) Toplumda, düzensizliğin, karışıklığın yokluğu ile yaşamın normal ve doğal akışı içinde geçtiğini belirtmek için kamu düzeni kavramı kullanılır. (Sıddık Sami Onar: İdare Hukukunun Umumi Esasları, 3. Cilt, Üçüncü Basım, İstanbul, s. 1479 vd.)</p>

<p>Kamu düzenini bozan eylemlerin devamlılık göstermesi veya ülke yönünden bütünsellik arzetmesi durumunda ise karşımıza bir üst kavram olarak "ulusal güvenlik" kavramı çıkmaktadır. Ulusal güvenliği bozan her eylem aynı zamanda kamu düzenini de bozmakta ise de, kamu düzenini bozan her eylem ulusal güvenliği bozucu nitelikte olmayabilir.</p>

<p>Geniş anlamıyla kamu düzeni, toplumun siyasal ve sosyal yapısını da kapsamaktadır. Bu bağlamda, devlet kuruluşu içindeki organlar, idari yapılanmalar, yargı organları, toplumdaki ekonomik, sosyal ve kültürel kavramlar da kamu düzeni içinde yer aldıkları ve kamu düzenini meydana getirdikleri gibi aralarındaki ilişkiler de kamu düzeninin birer parçasıdırlar. Bu açıdan kamu düzeni, toplumsal kurumları, bunların ilişkilerini; toplumsal kuruluşlarla kişilerin karşılıklı ilişkilerini, toplumun yaşayışını, gelişmesini sağlayan yasal kurallar ile sosyal norm ve değerleri içine almaktadır. (Köksal Bayraktar: Suç İşlemeğe Tahrik Cürmü, İstanbul, 1977, s. 96) Dar anlamında kamu düzeni, geniş anlamdaki kamu düzeninin bir parçasıdır ve Türk Ceza Kanununun 312. maddesinin koruduğu alan da dar anlamındaki kamu düzenidir. (Ahmet Gökçen: Halkı Kin ve Düşmanlığa Açıkça Tahrik Cürmü, Ankara, 2001, s. 67; Ayhan Önder: Türk Ceza Hukuku - Özel Hükümler, İstanbul, 1994, s. 375) Geniş anlamıyla kamu düzeni, bir bakıma devlet düzeni'ne tekabül etmektedir. Nitekim TCK.nun 155. maddesi ile 312. maddesi arasında benzerlik mevcut olmasına karşın, kanun içinde yer aldıkları bölümler ve içerdikleri öğeler yönünden farklılıklar bulunmaktadır. TCK.nun 312. maddesi kamu düzeni aleyhine suçlar bölümünde yer aldığı halde, TCK.nun 155. maddesi, devletin şahsiyetine karşı cürümler bölümünde bulunmaktadır. Geniş anlamdaki kamu düzeninin bu anlamıyla toplum ve ülkenin genel güvenliğine yönelik tehlikeyi önlediği, dar anlamındaki kamu düzeninin ise halkın dirliğinde-dinginliğinde, güvenliğinde ve sağlığında somutlaştığını ve bu bağlamda da maddi, kamusal ve sınırlı olduğu ifade edilmelidir. Bu öğelere yönelen tehditler, önlemleri de beraberinde getirir. Tehlikenin ciddiyeti, boyutu yasal çerçevede alınması gereken önlemlerin ölçüsünü de belirler. Bu anlamda kamu düzenine yönelik gerçek bir tehditin bulunması halinde önlemler de zorunlu, tehlikeyle orantılı ve zaman ve mekana ilişkin durum ve koşullar dikkate alınmalıdır. (Kaboğlu: Özgürlükler Hukuku., s. 93-94; aynı yazar: Kolektif Özgürlükler, Diyarbakır, 1989, 133 vd.)</p>

<p>Diğer taraftan dar anlamındaki kamu düzeni, genel ölçüt niteliğinde ise de, bu kavramın uygulanmasında farklılaşmalara gidilmesi kaçınılmazdır; ve içerik genişlemesi olduğu da ifade edilmelidir. Dahası, bu kavramı bozucu ihlal, kalıcı olabileceği gibi geçici de olabilir. (Kaboğlu: Özgürlükler Hukuku, s. 250.) Bu bağlamda kamu düzeni kavramı da, toplumlar ve bu toplumların yapılarına göre değişiklik gösterebilmektedir. Bir ülkede kamu düzeninin bozulmasına neden olmayacak eylem, bir başka ülkede kamu düzeninin bozulmasına neden olabilecektir. Bu noktada devletlerin takdir marjı karşımıza çıkmaktadır. Takdir marjını biçimlendirmede devletler toplumsal yapılarının yanında tarihsel geçmişlerini de gözetmek durumundadırlar. Bir devrimle terkedilebilen sistemlerde, kaldırılan rejimi canlandıran eylemler kolayca taraftar bulacağından, kamu düzenini bozacak bu eylemlerde devletlerin takdir marjının farklı ve geniş olması kaçınılmazdır. Bu tesbit çoğulcu demokrasiyi zedeleyen değil, güçlendiren bir gerçekliği yansıtmaktadır.</p>

<p>Kamu düzeni "toplum hayatının huzur ve güvenlik içinde yürümesini sağlayan düzenin bütünüdür. Başka bir deyişle, kamu düzenine karşı işlenen cürümler kamu huzur ve güvenliğini tehlikeye koyabilen suçlardandır." (8. C.D. 18.6.1974 gün ve 2/2. E/K. Vural Savaş- Sadık Mollamahmutoğlu: Türk Ceza Kanununun Yorumu, Ankara, 1998, c. 2, s. 3109 vd.) Bu bağlamda 8. Ceza Dairesi 23.9.1998 gün ve 10296/11672 sayılı kararı ile suçun tipikliğini yasallığını koruyarak "Her rejim gibi demokratik rejimin de kendini savunmaya hakkı vardır... Anayasamız laik Cumhuriyeti, demokrasinin olmazsa olmaz koşulu kabul etmiştir. Demokratik sistemin karşıtı olan her türlü totaliter rejimin kişi hak ve özgürlüklerini önemsemeyip bireyi dışlayarak toplumu esas aldığı bir gerçektir. Bu nedenle laiklik esasına dayalı demokratik sistemin insan doğasına ve onuruna en uygun sistem olup, hiç kimsenin bu sistemin kendisine tanıdığı hak ve özgürlükleri bireyi kul durumuna düşüren totaliter rejimin gelmesi uğruna "kullanmaya" hakkı yoktur. Başka bir deyişle demokratik hak ve özgürlükler demokrasiyi yok etmek için kullanılamaz." içtihadıyla dar anlamdaki kamu düzeni kavramının içeriğinin ulaştığı boyutu belirlemiştir.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi de "milletlerin sosyal ve psikolojik şartları daima birbirinin aynı değildir, her toplumun kamu düzeninin korunması için farklı tedbirleri gerektiren özellikleri ve gerçekleri vardır" demek suretiyle kamu düzeni kavramının ülke ile ilişkisini belirlerken (19.2.1963 gün ve 277/34 sayılı karar, R.G. 22.5.1963, s. 11409, dan aktaran, Bayraktar, age, s. 90, dipnot: 8) 28.1.1964 gün ve 128/8 sayılı kararında dolaylı olarak kamu düzeni-hukuk düzeni kavramları arasındaki ilişkiye değinmiş ve "kamu düzeni deyiminin niteliklerinin, demokratik hukuk devletine temel olan hukuk kuralları içinde kalınmak suretiyle belli edilmesi gerekir" değerlendirmesini yapmıştır. (R.G. 17.4.1964, S. 11685'den aktaran Bayraktar, age, s. 90, dipnot: 11)</p>

<p>Kamu düzeni, yukarıda açıklandığı üzere devlet düzeni değildir; ayrıca, resmi ideoloji kavramının hatalı tanımlanması nedeniyle gerçekte bu kavramı yansıtmayan siyasal iktidarların uygulamalarının da kamu düzeniyle bir ilgisi olmadığı gibi, devlet düzenine yönelik ihlallerin, her durumda TCK.nun 312. maddesiyle karşılandığının ileri sürülmesinin de geçerliliği bulunmamaktadır. Devlet düzenini bozucu fiillerin düzenleniş yerleri ve öğeleri farklı olduğu gibi 312. madde ile cezalandırılmaları suçların tipikliği-yasallığı ilkesiyle de bağdaştırılamaz. Korudukları hukuksal değerler farklı olmasına karşın 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 8. maddesinin 19.7.2003 tarihinde yayınlanan 4928 sayılı Kanunun 19. maddesiyle (R.G. 19.7.2003 l. S. 25173) yürürlükten kaldırılmasında TCK.nun 312. maddesinin yürürlükte bulunduğu gibi bir gerekçe kanun koyucu tarafından kullanılmıştır.</p>

<p>Öğretide TCK.nun 312. maddesi genel hüküm olarak değerlendirilmektedir. (Çetin Özek: Suç Teşkil Eden Fiillerin Övülmesi ve TCK.nun 142/4. Maddesi ile İlgili Yargıtay Kararı, IHFM. C.XXXIII, 1968, sayı: 3-4'den ayrı bası, s. 13, Erol Cihan: Sosyal Sınıfları Düşmanlığa Tahrik Suçu (TCK.M. 312), İHFM, C.XL, s. 1-4, İstanbul 1974, s. 98) Özel hükümlerin kaldırılması halinde ise genel hükmün uygulanacağında kuşku bulunmamalıdır. Öte yandan TCK.nun 79. maddesi "işlediği bir fiil ile kanunun muhtelif ahkâmını ihlal eden kimse o ahkâmda en şedit cezayı tazammun eden maddeye göre cezalandırılır" hükmünü öngörmektedir. Özel hükmün, daha ağır cezayı öngördüğü dönemde, diğer ceza normları ile korunan hukuki değerin, özel hükmün kaldırılması halinde TCK.nun 312. maddesiyle korunması da hukuksal olarak doğru ve yerinde bir uygulamadır.</p>

<p>Kamu düzeni, kuşkusuz ki, hukuk düzeni de değildir. Fakat her iki kavramın birbiriyle ilişkisi olmadığını söyleyebilmenin olanağı da bulunmamaktadır. "Gerçekten de kamu düzeni, daha geniş bir kavram olan ve normlar ile kurumlar sistemi olarak hukuksal hayatın tüm görüntülerini içine alan hukuk düzeninin bir parçasıdır. Bu anlamıyla hukuk düzeni geniş anlamındaki kamu düzenidir." (Erol Cihan: Sosyal Sınıfları Düşmanlığa Tahrik Suçu, s. III; Toroslu, age., s. 350; Bayraktar, age., s. 95-96.)</p>

<p>Kamu düzeninin ne zaman ve nasıl bozulacağı hususunda uygulanan testlerden biri Amerikan hukukundaki "açık ve mevcut tehlike" testidir. İlk kez 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na (m.10, 15, 16, 17, 18) 26.3.2002 tarih ve 4748 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle (R.G. 9.4.2002 T, s. 24721) ülkemiz hukukuna giren bu kavram, Türk Ceza Kanununun 312. maddesinde 4744 sayılı Yasa ile değişiklik yapılırken gerekçede kullanıldığı gibi, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 216. maddesi de aynı testi normatif düzenlemeye almıştır. Bu nedenle de sözkonusu testin, düşünceyi açıklama özgürlüğünün sınırlanmasında uygulanması, gözetilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Bu test, düşünce açıklamasının, "devletin önlemekte haklı olduğu açık ve yakın tehlike hali yaratacak koşullarda yapılıp yapılmadığı ve bu nitelikte olup olmadığının belirlenmesi anlamını taşır. Buna göre... sınırlama nedeni, yapılan açıklamanın, belli zaman ve durumlarda, kamu düzeninde, normal çalkalanma ve huzursuzlukları da aşacak şekilde önemli bir rahatsızlığa... açık ve yakın bir tehlikeye neden" olup olmadığı aranmaktadır. (Korkmaz, age., s. 293 vd., aynı konuda, Sait Güran: İfade Hürriyeti Üzerinde İdarenin Yetkileri, İstanbul, 1969, s. 140 vd; Bülent Tanör: Siyasi Düşünce Hürriyeti, s. 58 vd; Yusuf Şevki Hakyemez: Milletin Demokrasi Anlayışı ve 1982 Anayasası, Ankara, 2000, s. 72 vd.; Öykü Didem Aydın: Üç Demokraside Düşünce Özgürlüğü ve Ceza Hukuku I- Amerika Birleşik Devletleri, Ankara, 2004, s. 328 vd.)</p>

<p>"Bu teste göre bir ifadenin sınırlandırılıp cezalandırılabilmesi için şu koşullar gerekir:</p>

<p>1-Düşüncelerin açıklandığı koşullar ifadenin açıklanması açısından gerçekten bir tehlike meydana getirecek nitelikte olmalıdır. Tehlikenin olması için sadece korkunun varlığı yeterli değildir.</p>

<p>2- Herhangi bir düşüncenin açıklanması ile yani iç alemden dış dünyaya çıktıktan sonra tehlikenin ortaya çıkmış olması gerekir. Farklı biçimde ifade etmek gerekirse, böyle bir durumda sadece niyet yeterli değildir, tehlike oluşturabilecek bir düşüncenin açıklanmış olması gerekir.</p>

<p>3- Bu tehlikenin devletin mutlaka önlemek zorunda olduğu aşırı derecede ciddi olması gerekir. Tehlikenin bertaraf edilebilmesi için düşüncenin sınırlandırılmasından başka bir çarenin kalmaması gerekir. (gereklilik)</p>

<p>4- Ortaya çıkan tehlike ile düşüncenin açıklanması arasında uygun bir nedensellik bağının olması gerekir.</p>

<p>5- Tehlikenin yakınlık derecesi oldukça yüksek olmalıdır." ( Hakyemez, age, s. 73-74;)</p>

<p>Açık ve mevcut tehlike ölçüsünde açıklık, tehlikenin kuşkuya meydana vermeyecek şekilde ortada olmasını; yakınlık ise, düşünce açıklamasında kullanılan kelimelerin somut tehlike yani zarar yaratma olasılığına yakın olmasını ifade etmektedir.</p>

<p>Zararın ortaya çıkması olasılığının kaçınılmazlık ölçüsünde yüksek olmasının yanısıra, düşünce açıklamasının açık ve doğrudan bir tehdit içerip içermediği de her somut olayda ayrı ayrı denetlenmelidir. (Korkmaz, age, s. 294-295) Gerçekten de tehlikenin açık ve yakın olup olmadığı mahkemeler tarafından saptanmak durumundadır. (Korkmaz, age, s. 297)</p>

<p>Ölçütlerinin bir kısmı Whitney kararında ortaya konulduğu üzere, Amerikan Yüksek Mahkemesince, koşullar da dikkate alındığında açıklanan düşüncenin zarar doğurması olasılığı güçlü ve korkunun "aşırı derecede ciddi" ve makul-anlaşılabilir tabanının bulunması ve nedensellik bağı ile birlikte tehlikenin yakınlık derecesi de yüksek ise müdahale meşru olup zorlayıcı acil bir durumun ortaya çıktığı kabul edilmektedir. (Korkmaz, age, s. 299)</p>

<p>Açık ve yakın tehlike testini hiçbir kararında kullanmayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de (Ümit Kocasakal/Emine Eylem Aksoy/Pınar Memiş: Avrupa insan Hakları Mahkemesi Kararlarında İfade Özgürlüğü", İfade Özgürlüğü ve Türk Ceza Hukuku, İstanbul, 2003, s. 37) ifadenin içeriğine, ifadenin açıklanmasındaki özene, yapıldığı bağlama, açıklamayı yapanın toplumdaki konumuna ve amacına, açıklamanın konusuna ya da hedef aldığı kişi veya gruba, düşünce açıklamasının potansiyel etkisine, ifadeyi açıklayanın düşüncesini başka kavramlarla dile getirebilmesinin mümkün olup olmadığına, uygulanan yaptırımın oranlılığı ile potansiyel caydırıcı etkisine, yargısal korumanın etkililiğine, kısıtlanan düşüncede mahkemelerin ortaya koyduğu gerekçelere göre değerlendirme yapmaktadır. (Korkmaz, age, s. 203-204)</p>

<p>Toplumsal hayatı düzenleyen kurallar, uygulandığı toplumdaki koşullara göre yargı kararlarıyla anlamını bulmaktadır.</p>

<p>Kısıtlayan ya da sınırlayan düzenlemeler inandırıcı gerekçelere dayalı olarak zorlayıcı bir sosyal gereksinimden kaynaklanmaktadır. Zorlayıcı sosyal gereksinim kavramı da, her ülkede aynı içeriğe sahip değildir.</p>

<p>Bu bağlamda zorlayıcı sosyal gereksinimlerden hareketle konulan kurallar, demokratik toplum ilke ve gereklerine uygun olmalıdır. Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesinin ikinci fıkrasının da, madde içeriği gözetildiğinde bu kapsamda değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>

<p>Türk Ceza Kanununun 312. maddesinin 2. fıkrasında yazılı Halkı Kin ve Düşmanlığa Açıkça Tahrik suçunun oluşabilmesi için halkın "sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik" edilmesi gerekmektedir.</p>

<p>Maddede yazılı bulunan "sosyal sınıf" iktisadi sınıflar anlamına gelmemekte, toplumun yapısındaki yeri ve özelliği ile varlık kazanmış; aynı toplumsal düzeydeki bireylerin toplamından oluşan çiftçi, esnaf, mülk sahibi, tüccar, memur, işçi gibi grupları kapsamakta olduğu öğreti ve içtihatta kabul edilmektedir. (As. Yargıtay Dr/.Kr/.9.11.1973 gün ve 54/49. CGK.27.10.1998 gün ve 8-247/335 sayı-Mollamahmutoğlu age. C.2. s.2999 vd. 1999.3.Baskı, Ank. 99 Cihan, agm., s. 112 vd; Faruk Erem- Nevzat Toroslu: Türk Ceza Hukuku- Özel Hükümler, Ankara, 1976, s. 256; Önder: age, s. 415-416) Dahası, kendi içinde organize olmamış, kendiliğinden oluşmuş ancak devamlılığı bulunan büyük insan kategorileri de genel anlamı ile sosyal sınıf kabul edilmektedir. (Cihan, agm. s. 114)</p>

<p>Maddede yazılı ırktan "genetik bakımdan şartlandırılmış, oldukça sabit olarak kuşaktan kuşağa geçen beden karakterlerinin toplamı" anlaşılmalıdır. (Önder, age, 416; Gökçen, age, s. 103, CGK. 27.10.1998 gün ve 8-247/335) Alman Yargıtay'ı, Yahudilerin, biyolojik ve antropolojik anlamda ırk olmamakla birlikte, halkın kışkırtılması bakımından ayrı bir ırk sayılması gerektiğini" kararlaştırmıştır. (Gökçen, age., s. 105)</p>

<p>"Kutsal varlıklara bağlılık ve inanç dindir, her din bu dinden olanlar arasında manevi bir birlik meydana getirir." (Önder, age, s. 416) Dinsel inançlar ve dinsel duygular da tahrik konusu yapılmamalıdır. Ayrı din mensupları arasında kin ve düşmanlık yaratılamayacağı gibi, aynı dini ve hatta aynı mezhebi kabul edenler arasında da farklı anlayışı, sapkınlık, dinsizlik vb. gibi göstermek ve bu bağlamda, esasen bir dine mensup olmasına karşın farklı göstermek, dinsiz olarak nitelemek ve varsayım temeli üzerinden tehlikeli bulunması da bu kapsamda düşünülmelidir.</p>

<p>Nitekim Ceza Genel Kurulunun 11.5.1999 gün ve 8/106-112 sayılı kararındaki "... Anayasa Mahkemesince bir partinin kapatılması konusunda verilen karar eleştirilirken, bu siyasi partinin İslamı temsil ettiği için kapatıldığı, amacın İslam dinini yok etmek olduğu, bunun hain, münafık, solcu ve şoven bir güruh tarafından, laiklik ve Atatürkçülük gölgesine sığınılarak yapıldığı açıklanmak suretiyle inananlar ve inanmayanlar şeklinde dini bir ayrıma gidilip, Anayasanın sözüne ve ruhuna aykırı olarak dini düşünce farklılığı gözetip halkın açıkça kin ve düşmanlığa tahrik edildiği anlaşılmaktadır." (Mater Kaban / Halim Aşaner / Özcan Güven / Gürsel Yalvaç: Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararları -Eylül 1996-Temmuz 2001, Ankara, 2001, s. 395-396) şeklindeki gerekçeden de anlaşılacağı üzere, aynı din içinde, halkın bir kesiminin, varsayılan dini düşünce farklılığına dayalı olarak, dini saikle hareket edilmesi suretiyle kin ve düşmanlık yaratacak ölçüde inanmayanlar biçiminde nitelenmesi suçun oluşması için yeterli sayılmaktadır.</p>

<p>Dinlerde esaslara uygun, ancak dinin içinde anlayış ayrılıkları mezhepleri oluşturur, (Önder, age, s. 416) ve dinlere bağlı olarak ortaya çıkarlar (Gökçen, age, s. 121)</p>

<p>"Toplumsal bilimlerde, seçilmiş tanımlayıcı ölçütler bakımından türdeşlik ve bütünlük taşıyan, çevresindeki alanlardan bu ölçütlerle ayırt edilen alan" bölge olarak tanımlanır. (Ana Britannica, Cilt, 4, s. 541) Bölge, ayrıca, bir ya da birden fazla özellikle de tanımlanabilir. Toplumsal bilimlerde etnik, kültürel ya da dilsel özellikler, iklim ya da topoğrafik koşullar, sinai veya kentsel gelişmişlik-yoğunluk, yönetsel birimler, ekonomik uzmanlaşma, bölge tanımında özellik kazanabilir.</p>

<p>Öğretide de "sınırları idari veya ekonomik birliğe, arazi, iklim veya üzerinde yaşayan insanların aynı soydan gelmiş olmalarına göre belirlenen toprak parçası olduğu gibi herhangi bir nitelik bakımından bir sayılmış ülke, yer veya arazi parçası da bölgedir. Bu kavram yerine göre dar veya geniş coğrafi sınırlar veya bölümlerdir. Nisbî bir cinstenliği olan kültür unsurları ile unsurlarından ibaret belirli bir coğrafya havzası, coğrafya sınırını teşkil eder." (Önder, age., s. 417) şeklinde açıklanmaktadır.</p>

<p>Yargıtay Ceza Genel Kurulu yukarıda anılan 27.10.1998 tarihli kararında bölgeyi, "idari veya ekonomik birlik, toprak veya iklim koşullarına göre belirlenen toprak parçası" olarak tanımlamıştır.</p>

<p>Maddede sözü edilen halk kavramı, ceza hukukuna göre, ortak duygu, çıkar, ideoloji ve manevi değerlerin bir araya getirdiği veya aynı değerleri paylaşan insanlar grubu olarak kabul edilmelidir. (Gökçen, age, s. 77) "Suçun oluşumu açısından, hedef alınan halk kesimi gerek sayı itibariyle gerek toplum hayatı bakımından önem ifade etmelidir. Örneğin, işçiler, işverenler, memurlar, çiftçiler... yabancılar, yerliler, siyasi gruplar... yabancılar... masonlar" aynı bölge insanları vb. halk olarak kabul edilir. (Gökçen, age, s. 79)</p>

<p>Farsça bir kelime olan kin, "bir kimseye veya bir şeye karşı duyulan ve öç almayı gerektiren şiddetli düşmanlık, garez" (Meydan Larousse, c. 11 , s. 306, dan aktaran Gökçen, age., s. 127; Ejder Yılmaz: Hukuk Sözlüğü, Ankara, 1992, s. 507) Yine Farsça bir kelime olan düşman, "birinin kötülüğünü isteyen, ondan nefret eden, ona zarar vermeye çalışan kimse" ve düşmanlık da "husumet besleyen konuya karşı düşünerek, tasarlayarak zarar vermeye, onu mağlup etmeye yönelmiş kin duygusu" olarak tanımlanmaktadır. (Meydan Larousse, c.6, s. 20'den aktaran Gökçen, age, s. 128) Madde metninde değişiklikten önce "... tahrik eyleyen..." ibaresi 4744 sayılı Yasadan sonra "... tahrik eden..." şekline dönüşmüş ise de anılan değişiklik aynı anlama gelen kelimeden ibarettir. Bu nedenle de failin, sadece halkın bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa tahrikte bulunması yeterlidir. (Cihan, agm, s. 118-119)</p>

<p>Tahrik ise, başkalarına, belirli yönde hareket etmeleri için, açık bir psikolojik baskı demektir. Kişiyi harekete getirici, iradesi üzerine doğrudan doğruya psikolojik etki yapmaya yönelik bir davranış anlamındadır. (Bayraktar, age, s. 53, Cihan, agm, s. 121) TCK. 312. maddenin 2. fıkrasındaki tahrikin kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde yapılması gerekir.</p>

<p>Maddede değişiklik yapılmadan önce "umumun emniyeti için tehlikeli bir tarzda ibaresi" ile ifade edilen kamu güvenliği kavramı, 4744 sayılı yasa ile yapılan değişiklikle bir üst kavram olan kamu düzeni olarak, ikinci fıkraya konulmuştur. Değişiklikten önceki fiil, eğer "umumun emniyeti için tehlikeli olabilecek şekilde" işlenmiş ise, yeni düzenleme ile 2. fıkraya göre kişinin cezalandırılabilmesi mümkün olacaktır. Anılan unsurun öğretide fiili, somut tehlike suçu haline dönüştürdüğü ifade edilerek kin ve düşmanlığa tahrikteki hareket ile umumun emniyeti bakımından tehlikenin mevcut olup olmadığı arasında nedensellik bağının kurulabilmesi aranacağı belirtilmiştir. (Önder, age., s. 418) Uygulamada da anılan kavramın ".... ülkenin kamu düzenini ve kamu güvenliğini bozabilecek mahiyette bulunması..." (8.CD. 18.06.1974 tarih ve 2/2, Savaş-Mollamahmutoğlu, c. 2 s. 3109 vd.) gerektiği kabul edilmek-tedir. Tahrik sonucu ise, kamu güvenliğinin tehlikeye düşmesi ya da bozulması gerekmez; tehlikenin meydana gelebilmesi yeterli sayılır. (Gökçen, age, s. 309) Diğer taraftan tahrikin "aleni" yani "açıkça" yapılması aranmaktadır. Aleniyet ile ilgili düzenleme Türk Ceza Kanununun 153. maddesinin 4. fıkrasında gösterilmiştir. Düzenlemeye göre;</p>

<p>"Fiil:</p>

<p>1- Matbuat vasıtasıyla veya herhangi bir propaganda vasıtasıyla;</p>

<p>2- Umumi veya umuma açık bir mahalde ve birden ziyade kimseler huzurunda;</p>

<p>3- Toplanılan mahal veya içtimaa iştirak edenlerin adedi veya toplantının mevzuu ve gayesi itibariyle hususi mahiyeti haiz olmayan bir içtimada işlenmiş olursa Ceza Kanununun tatbikinde aleni olarak işlenmiş sayılır..."</p>

<p>Anılan düzenlemedeki "... Ceza Kanununun tatbikinde.." ibaresi, normun TCK.nun 312. maddesi yönünden de geçerliliğini göstermektedir. Yargıtay uygulamasında da aleniyetin "... herkesin veya bir çok kimselerin duyup görmesiyle değil, duyup görebilmek mümkün ve muhtemel olan yerlerde fiilen işlenmesiyle..." gerçekleşeceği belirtilmiştir. (CGK. 9.11.1953, 3-45/55, Önder, age, s. 377)</p>

<p>Sonuç olarak evrensel ilkeler ve ölçütler de gözönünde bulundurulduğunda TCK.nun 312/2. madde-fıkrasındaki suçun oluşması için;</p>

<p>- İnsanlar, birbirlerine karşı düşmanlığa veya kin beslemeye tahrik edilmeli,</p>

<p>- Bu tahrik, dağınık hareketle yani sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanılarak yapılmalı,</p>

<p>- Tahrik yapılırken hareketler, kamu düzenini bozma olasılığını ortaya çıkaracak şekilde olmalı</p>

<p>Ve nihayet</p>

<p>- Failde cürmün kastı bulunmalıdır. Gerekçede, belirtilen bu düşüncelerin yanısıra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin tekrarladığı ölçütlerin de gözetileceği açıklanmaktadır.</p>

<p>Örgütlenme özgürlüğü bağlamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi "... tehlike yeterince belirgin ve yakın olmasına rağmen, iktidara gelerek sözleşme ve demokrasinin standartlarıyla çelişen o politikayı yürütmek üzere somut adımlar atmaya başlamasını beklemeye gerek olmadığını..." düşünmektedir. (Refah Partisi Davası Paragraf 102)</p>

<p>Amerikan Federal Yüksek Mahkemesi de Dennis V. United States davasında ".... Şayet reaksiyon oluşturan unsurlar var ise, devleti, bunlara tahrip hareketinin de eklenmesine kadar beklemeye mecbur edemeyiz, bağlayamayız." içtihadını vermiştir. (Dinçkol, age, s. 61, dipnot: 9, Sezer, age, s. 212)</p>

<p><strong>OLAYIN İRDELENMESİ</strong></p>

<p>Bu açıklamalar ışığında, hukuki konusu "kamu düzeni" olan TCK.nun 312/2. maddesinde zorlayıcı bir sosyal gereksinimden hareketle özgürlüğe yapılan müdahale, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası kapsamında değerlendirile-bilecek ve demokratik toplum ilkelerine de uygun olan haklı bir müdahaledir. Bu değerlendirme yapılırken kuşkusuz somut olay gözetilecektir. Ceza yargılamasında da değerlendirmeler somut olay ön plana çıkartılarak yapılmaktadır.</p>

<p>Yukarıdan bu yana gerek uluslararası belgeler ve gerekçe hukuksal belgeler ile uygulamalar ışığında sanığın yazısının bir bütün olarak değerlendirilmesi yapıldığında;</p>

<p>İfadenin açıklanmasındaki özensizlik, dahası düzeysizlik, öncelikle dikkati çekmektedir. Yazı, gazetede yazıldığı için derhal, an'lık bir açıklama değildir. Bu nedenle dosyanın Yüksek Genel Kurul'da görüşülmesi sırasında çoğunluk görüşü açıklanırken ifade edildiği üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 4 Aralık 2003 tarih ve 35071/97 sayılı Müslüm Gündüz / Türkiye Davası Kararı, bu dava için örnek olamaz. Anılan kararda, ifadelerin canlı bir televizyon yayınında söylendiği ve sözlü beyanların tekrar gözden geçirilmesi ve dolayısıyla düzeltme imkanının bulunmadığı ve ayrıca en önemlisi de mahkumiyet kararında yeterli gerekçe kullanılmadığı ifade edilmektedir.</p>

<p>Oysa sanık M davaya konu ifadeleri gazetede yazmıştır; bir yazı düşünülerek, istenilerek bilinçli olarak bir süreçten geçerek oluşur. Sanık laik düzen, türban, vb. konularda yasal düzenlemeler gibi düşünmek zorunda değildir. Ancak, ne var ki, eleştirilerini, yazı içeriğinde kullandığı sözcükleri kullanmadan da yapabilirdi (Costantinescu-Romanya Kararı, 22 Haziran 2000, Paragraf: 74) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Otto-Preminger Institut-Avusturya Kararının (20 Eylül 1995, Seri: A no: 295-A) 49. paragrafında düşünce ve ifade özgürlüğünden yararlanan herkese Sözleşmenin 10. maddesine göre birtakım görev ve sorumluluklar yüklendiği belirtilerek "bunlar arasında - dini görüşleri ve inançları- da kapsayan ifadeler ne başkalarının haklarını ihlal etmeye ne de kamunun açık bir tartışma tansiyonunu yükseltmeye dönük olmalıdır." denilmiş, 56. paragrafında da "... yetkililer filmi gösterimden kaldırarak bu bölgedeki dini barışın korunması ve bazı kimselerin dini duygularına haksız yere ve hakaret amaçlı saldırıldığı hissine kapılmasına engel olma yönünde hareket etmiştir..." ifadesine yer verilmiştir.</p>

<p>Sanık; geçimsiz, huysuz, kavga çıkarmaktan hoşlanan, edepsiz, yaygaracı, en ahlaksızca davranışlarda bulunan anlamında şirret, acımasız, dini olmayan anlamındaki dinsiz, aşağılayıcı anlamında dönme ve anti-semitizme varan ifadeler kullanarak türban ve genel anlamda laiklik uygulamalarını ve laik düşüncedekilere karşı kışkırtıcı ve koruma sınırının ötesinde, kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde kin beslemeye, düşmanlığa açıkça tahrik etmektedir. Başörtüsünü İslam'ın sembolü olarak nitelendiren sanık, sistem ve hukuksal gerçeklik karşısında düşünce veya din ve inanç özgürlüğü kapsamında kalmadığı açık ve tartışılmaz olan başörtüsüne yönelik mahkeme kararlarıyla istikrar kazanmış uygulamaları İslam'a saldırı olarak göstermek suretiyle hitap ettiği kitleyi tahrik etmektedir. Halkının büyük çoğunluğun İslam dininden olduğu ülkemizde, başörtüsü yasağı uygulayıcılarını, savunucularını ve laik kesimi dinsiz, İslama saldıran kesim olarak kabul ederek kendi varsayımından hareketle, ağır eleştiri, şok edici, incitici ve rahatsız edici olmanın ötesinde hedef kitleye karşı kin ve düşmanca açıklama yapmaktadır. Hitap ettiği kitlenin de bu duygularla, hedeflenen kitleye karşı kin ve düşmanlık beslemesi için açıkça tahrikte bulunan sanık, TCK.nun 312/2. madde fıkrasındaki "umumun emniyeti", değişiklikten sonraki düzenlemeyle "kamu düzeni" için tehlikeli olabilecek şekilde hareket etmiştir. Bunun için de laik uygulamaları eleştirmekle kalmayıp bütün çoğulcu demokrasilerde sınırları ortaya konulan, ancak demokrasi dışında yani şeri sistemlerde sınırsızlığı kabul edilen din özgürlüğünün sınırsız olduğuna vurgu yaparak siyasal İslamı-şeriatı gerçekleştirmek amacıyla, potansiyel etkisi gerçekten ürkütücü ve din anlayışı temelinde halkın bir kesimine, diğer kesimin kin ve düşmanca duygularla yönelmesini istemektedir. Kamu düzenini bozan eylemler sözkonusu olduğunda, durum hedef kitlenin korumasına terkedilerek devletin olaya müdahalesi dışlanamaz.</p>

<p>O kadar ki "bir gazetede birtakım yazarlar halkın anasına, avradına, kızına sövüp saysalar, böyle yayınlar alçaklık, edesizlik, rezillik, namussuzluk, şerefsizlik, vahşilik olmaz mı?.... milletin dinine, imanına, mukadderatına, şeriatına saldırmak da bunun gibidir." dedikten sonra, halkın bir kesiminin yani laik kesimin, kendisine göre ise dinsiz kesimin yaptıklarını daha alçakça ve namussuzca göstererek hitap ettiği kitleye hedef yapmaktadır.</p>

<p>5237 sayılı TCK.nın 216 ncı maddesi dahi gözetildiğinde, somut olay yönünden aynı sonuca varılmakta, iç düzenlemeler ve Anayasa'nın 90. maddesi ışığında yargı organları için tek ölçüt olan "hukuksal bakış" açısıyla eylemin TCK.nın 312/2. maddesinde tanımlanan suçu oluşturduğu ve yaptırım yönünden de orantılılığın ve ölçülülüğün gözetildiği açıktır.</p>

<p>Tüm bu hukuksal tesbit ve incelemeler karşısında sanığın seçtiği hedef kitle ve içerikle birlikte açıklamadaki özensizlik, aşağılayıcı üslup nazara alındığında yazının, halkın bir kesimini diğer kesime karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa ve kin beslemeye açıkça tahrik ettiği ve bunu yaparken de şiddet içeren ifadeler kullandığı anlaşılmakla, genele yönelik ifadeler nedeniyle devletin müdahalesini bekleyen hedef kitlenin, düzene olan saygı ve bağlılığı nedeniyle karşı tepkisini göstermemesi veya gösterememesi hatta yasal yollara başvurmaması da yakın tarihimizdeki örnekler de hatırlandığında ortaya çıkan suçu kaldırmayacağından Yerel Mahkemenin mahkûmiyet kararı yerinde görülmekle Yargıtay C.Başsavcılığının itirazının kabulüne karar verilmesi gerekmektedir.</p>

<p>Suça konu yazının yayımlandığı gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü olan diğer sanık S yönünden yapılan incelemede ise;</p>

<p>Hükümden sonra yürürlüğe giren ve 5680 sayılı Basın Yasasını yürürlükten kaldırmış bulunan 09.06.2004 Tarih ve 5187 sayılı Basın Yasasının 11. maddesinde, sorumlu yazı işleri müdürlerinin ceza sorumluluğu belirli koşulların gerçekleşmesine bağlanmış, ayrıca önceki Yasada mevcut olan "gazete kapatılması" kurumuna bu Yasada yer verilmemiştir. O halde, TCY'nın 2/2. maddesinde ifade edilen "Lehe yasanın geçmişe yürürlü bulunması" kuralı gereğince, sorumlu yazı işleri müdürü sanık S yönünden, 5187 sayılı Basın Yasasının 11. maddesinde belirtilen koşulların gerçekleşip gerçekleşmediği hususunun Yerel Mahkemece araştırılması, sonucuna göre hukuki durumu değerlendirilerek hakkında yeniden hüküm kurulması zorunludur. Bu itibarla, sanık S'nin mahkumiyetine ve gazetenin kapatılmasına ilişkin hükmün bozulmasına karar verilmelidir.</p>

<p>Öte yandan, Yerel Mahkemece kararın gerekçe bölümünde kullanılan; "......Türk Milleti müslümanlığı kendi isteği ile kabul etmiştir. Benimsemiştir. Zorla kabul etmemiştir.</p>

<p>Türk Milleti müslümanlığı ile her zaman gurur duymuş ve bundan sonra da duyacaktır.</p>

<p>Türk Milleti sevgi, saygı, hoşgörü ve adalet anlayışı ile müslümanlığın tüm dünyaya yayılmasına, bir dünya dini haline gelmesine tarihte en çok hizmet eden, emeği geçen millettir. Bundan sonra da böyle olmaya devam edecektir......" şeklindeki ibare ve ifadelerin, somut olayın açıklanması, hukuki sorunun ve çözüm yolunun ortaya konulması, varılan sonucun gerekçesi ile ilgisi bulunmamakta ve bu ifadeler lâik devlet ve hukuk anlayışı ile bağdaşmamakta ise de, gereksiz ve fazladan yazılan bu ibareler hükmün sonucuna etkili bulunmadığından eleştirilmesiyle yetinilmesi gerekmektedir.</p>

<p>________</p>

<p>Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Başkanı O Ş;</p>

<p>"Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik etmek suçundan sanıklar M ve S'nin Yerel Mahkemece cezalandırılmasına dair verilen kararın Yargıtay 8. Ceza Dairesince müsnet suçların oluşmadığı gerekçesiyle oyçokluğuyla sanıklar yararına bozulması üzerine Yargıtay C.Başsavcılığının itiraz yasayoluyla Yüksek Genel Kurul huzuruna getirdiği somut olayda Özel Daire Çoğunluğu ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, suçun yasal unsurları itibariyle oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.</p>

<p>Ancak, konu uyuşmazlığın çözümü vesilesi ile, TCY.nın 312. maddesi 2. fıkrasında düzenleme altına alınan suç türünün analizini yapıp, zorunlu unsurlarının ne olduğunu ortaya koyarak, uygulamada süregelen yorum dağınıklığını gidermek, yıllara yayılmış çelişkili kararları ilkeler bazında analize tabi tutmak ve Yargıtay C.Başsavcılığının talebi doğrultusunda "kimi duraksamaları aşarak istikrarlı bir uygulamaya yön ve yol vermek" isabetli olacaktır.</p>

<p>Amaca sağlıklı bir biçimde ulaşabilmek için; öncelikle ifade özgürlüğünü ve bu özgürlüğün kısıtlamalarını öngören uluslararası ve ulusal normları sıralamak, ardından TCY.nın 312/2. maddesinin tarihi değişimini sergileyip aldığı son şekli belirlemek, 1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girecek 5237 sayılı yeni TCY'daki yansımasını sergilemek, bilahare bahse konu suçun soyut kavramlarını oluşturan "kamu düzeni" ve "tehlikeli olma" unsurları ile ilgili öğretideki kimi görüşleri, kabullenilir ölçüler bağlamında açıklamak, bunu takiben kamu davasına konu düşüncenin nitelik, nicelik ve içeriğiyle irtibatsız biçimde ve tam bir objektiflikle TCY.nın 312/2. maddesindeki suçun hangi koşullarda oluşabileceğini, zorunlu unsurlarının ne olduğunu, içtihat mahiyetinde ortaya koymak ve nihayet bu ilkeler ışığında ve ceza yargısının zorunlu disiplinine uyulmak suretiyle maddi olaya ilişkin çözümleyici değerlendirmeyi yapmak gerekmektedir.</p>

<p>Bu sıralamaya uygun olarak;</p>

<p><strong>ULUSLARARASI VE ULUSAL DÜZENLEMELER</strong></p>

<p>Demokratik bir hukuk devletinde, toplumsal barış ve düzenin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi, farklı sosyal sınıf, faklı ırk, farklı din, farklı mezhep ve farklı bölgelere mensup insanların, güven ve barış içinde yaşayabilmeleri ile mümkündür. Bu nedenledir ki hukuk sistemleri kamu düzenini bozacak, düşmanlık veya kin duygusu oluşturacak tahriklere izin vermemiş, toplumun çeşitli katman, kesim ve grupları arasında, çatışmalara, kin ve düşmanlığa dönüşebilecek davranışları ceza yaptırımına bağlamıştır. Bu nedenle TCY.nın 312. maddesindeki düzenlemelerin varlığı doğal karşılanmalıdır. Ancak bir hareketin ne zaman kin veya düşmanlığa tahrik, ne zaman bir hakkın savunması, ya da haksızlığın enerjik biçimde dile getirilmesi sayılacağı keyfiyeti düşünce/ifade özgürlüğü ile doğrudan ilgili olduğundan, uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir değerlendirme ancak, düşünce hürriyetinin kapsam ve sınırlarının ulusal ve uluslararası normlar ışığında belirlenmesi ile mümkündür.</p>

<p>İfade özgürlüğü doğal haklardandır ve bu hak, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Öğretide değişik tanımlara rastlanmakla birlikte, genel bir kabulle ifade/düşünce hürriyeti, insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kınanmama, bunları meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkan ve özgürlüğü olarak tanımlanmaktadır. Demokrasinin "olmazsa olmaz şartı" olan ifade özgürlüğü, birçok hak ve özgürlüğün temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin de kaynağıdır.</p>

<p>İşte bu özelliğinden dolayı ifade özgürlüğü, temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilerek birçok uluslararası belgeye konu olmuş, T.C Anayasa'sında da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur.</p>

<p>Bu bağlamda;</p>

<p>İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin;</p>

<p>19. maddesinde;</p>

<p>"Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve herhangi bir yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve yayma özgürlüğünü içerir.",</p>

<p>İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin;</p>

<p>9. maddesinin 1. fıkrasında;</p>

<p>"Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.",</p>

<p>10. maddesinin 1. fıkrasında;</p>

<p>"Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. (...)" hükümlerine yer verilmiş,</p>

<p>Anayasa'nın;</p>

<p>24. maddesinde din ve vicdan hürriyeti başlığı altında;</p>

<p>"Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.</p>

<p>14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir.</p>

<p>Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.",</p>

<p>25. maddesinde düşünce ve kanaat hürriyeti başlığı altında;</p>

<p>"Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.</p>

<p>26. maddesinde ise, İHAS'nin 10. maddesinin 1. fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde;</p>

<p>"Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. (...)" hükümleri yer almıştır.</p>

<p>Görüldüğü gibi, İHAS'ın 9. maddesinin 1. fıkrası ve T.C. Anayasa'sının 24. maddesinde din ve vicdan hürriyeti, İHAS'ın 10. maddesinin 1. fıkrası ile T.C. Anayasa'sının 25 ve 26. maddelerinde ifade (düşünce) hürriyeti en geniş anlamıyla güvence altına alınmış bulunmaktadır.</p>

<p>Ancak, ifade özgürlüğünün sonsuz ve sınırsız olmadığı, kısıtlı da olsa sınırlandırılmasının gerekeceği, uluslararası ve ulusal alanda normlara konu edilmiştir.</p>

<p>Bu cümleden olarak uluslararası alanda;</p>

<p>İHAS'nin;</p>

<p>9. maddesinin 2. fıkrasında;</p>

<p>"Din veya inançlarını açıklama özgürlüğü, ancak kamu güvenliğinin, kamu düzeni, sağlığı veya ahlâkının, ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda gerekli tebdirler olarak ve yasayla sınırlanabilir."</p>

<p>10. maddesinin 2. fıkrasında,</p>

<p>"Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, gerekli tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, nizamın sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin açığa vurulmasının önlenmesi veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı merasime, koşullara, sınırlamalara veya yaptırımlara bağlanabilir."</p>

<p>17. maddesinde ise;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>"Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri, bir devlete, topluluğa veya kişiye, Sözleşme'de tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya burada öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlamalara uğratılmasına yönelik bir etkinliğe girişme ya da eylemde bulunma hakkını sağlar biçimde yorumlanamaz." tarzında düzenlemeler yapılmış,</p>

<p>Ulusal alanda ise Anayasa'nın;</p>

<p>2. Maddesinde;</p>

<p>"Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir."</p>

<p>4. Maddesinde;</p>

<p>"Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.</p>

<p>13. Maddesinde;</p>

<p>"Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz"</p>

<p>14. Maddesinde;</p>

<p>"Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.</p>

<p>Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.</p>

<p>Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir."</p>

<p>26/2. Maddesinin 2 ve devamı fıkralarında ise;</p>

<p>"Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.</p>

<p>Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz.</p>

<p>Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir."</p>

<p>Hükümlerine yer verilmiştir.</p>

<p>Anayasa'nın 2, 4, 13, 14 ve 26/2. ile İHAS.nin 9/2, 10/2 ve 17. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde; hürriyetlerin demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü, kamu güvenliği ve düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı gücünün otorite veya tarafsızlığının korunması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlama ve yaptırımlara tabii tutulacağı anlaşılmaktadır. Ancak, ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına ilişkin düzenlemelerin olabildiğince dar yorumlanması gerektiği, sınırlandırma için, önemli bir toplumsal gereksinim veya zorunluluğun bulunması, bu sınırlandırmanın meşru bir amacı gerçekleştirmek için yapılması, sınırlandırmada asla aşırıya gidilmemesi ve her hal ve koşulda sınırlandırmanın bireysel ve toplumsal gelişimi zedelemeyecek ölçüde olması görüşü genel ve yoğun bir kabul görmüştür.</p>

<p>Bu değerlendirme;</p>

<p>"İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'ne göre; sınırlama için belli bir sınırlama nedeninin varlığı yeterli olmayıp, aynı zamanda demokratik bir toplum bakımından zorunluluk bulunmalıdır. Zorunluluk, ölçüsüz bir sınırlamaya olanak tanımaz. Üye devletlere sınırlamada bir takdir alanı tanınmakla birlikte, ifade özgürlüğünün önemi nedeniyle devletler üzerindeki denetim sıkı olmalı, sınırlandırma zorunluluğu inandırıcı bulunmalıdır. Dolayısıyla, sınırlamalar dar ve sınırlayıcı bir ölçüde yorumlanmalıdır. "Kamu düzeni" genel hükmünde düşünülebilecek sınırlama nedenleri, genel çıkarların, yargı gücünün otorite ve yansızlığının ve başkalarının ünü ya da haklarının korunması amacıyla sınırlamaya konu olabilir.</p>

<p>Anılan önlemin izlenen meşru amaçla sınırlı olması şeklinde ifade edilen ölçülülük ilkesi, demokratik bir rejimin dayandığı "değerler", (çoğulcu, hoşgörülü, hukuka ve bireysel özgürlüklere saygılı) öne çıkarılarak titiz ve derinleştirilmiş bir denetime tâbi tutulmalıdır. (Prof. Dr. İ.Özden Kabaoğlu; İnsan Hakları- Avrupa Sözleşmesi'nde İfade Özgürlüğü sh. 111 ve 112)</p>

<p>"Demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden olan ve toplumun ilerlemesi ve bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini teşkil eden ifade hürriyeti, sadece kabul gören veya zararsız veya kayıtsızlık içeren bilgiler veya fikirler için değil aynı zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar demokratik bir toplumun olmazsa olmaz töleransı ve hoşgörüsünün gerekleridir." biçiminde öğretiye yansıtılmaktadır. (Prof.Dr.D.Tezcan, Yrd. Doç. Dr. M.R.Erdem, Yrd.Doç.Dr. O.Sancaktar, Türkiyenin İnsan Hakları Sorunu, 2.Baskı, sh.462)</p>

<p>Bu bağlamda; günümüz özgürlükçü demokrasilerinde, ifade özgürlüğü gittikçe daraltılan kısıtlamalar dışında, geniş bir yelpazeyle korunmakta ve anılan özgürlüğün sağladığı haklardan bireyler ve toplumlar en geniş şekilde yararlandırılmaktadır.</p>

<p>Ne var ki;</p>

<p>İftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini zor ve cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, farklılıklar arasında nefret, ayrımcılık, kavga, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik bulunan beyan, ifade ve eylemler ise düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmemekte, suç sayılmak suretiyle cezai yaptırımlara bağlanmaktadır.</p>

<p>TCY.nın 312.maddesinin 2. fıkrasında düzenlemeye tâbi tutulan suç tipi de anılan sınırlı kısıtlamalar bağlamında yasada yerini almıştır.</p>

<p><strong>TCY.NIN 312/2. MADDESİNİN TARİHİ GELİŞİM VE DEĞİŞİMİ</strong></p>

<p>Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu olarak da adlandırılan TCY.nın 312/2. maddesindeki suç düzenlemesi ;</p>

<p>Resmi Ceridede yayımlanan ilk metinde;</p>

<p>"... cemiyetin muhtelif sınıflarını umumun emniyeti için tehlikeli bir tarzda kin ve adavete tahrik eyleyen kimse…</p>

<p>…..mahkûm olur." şeklinde iken,</p>

<p>9.7.1953 gün ve 6123 sayılı Yasa ile;</p>

<p>"…</p>

<p>…cemiyetin muhtelif sınıflarını umumun emniyeti için tehlikeli bir tarzda kin ve adavete tahrik eyleyen kimse…</p>

<p>…..mahkûm olur.</p>

<p>Yukarı ki fıkrada yazılı suçları neşir yolu ile işliyenlere verilecek ceza bir misli arttırılır." biçiminde değiştirilmiş,</p>

<p>7.1.1981 gün ve 2370 sayılı Yasanın 13. maddesiyle;</p>

<p>"…</p>

<p>…………….</p>

<p>Halkı; sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik eden kimse…</p>

<p>…….cezalandırılır. Bu tahrik umumun emniyeti için tehlikeli olabilecek şekilde yapıldığı takdirde faile verilecek ceza üçte birden yarıya kadar arttırılır.</p>

<p>Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları 311 nci maddenin ikinci fıkrasında sayılan vasıtalarla işleyenlere verilecek cezalar bir misli arttırılır." şeklinde yeni bir değişikliğe uğramış,</p>

<p>6.2.2002 gün ve 4744 sayılı Yasa ile de;</p>

<p>"…</p>

<p>………… Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.</p>

<p>………..</p>

<p>Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçlar 311 inci maddenin ikinci fıkrasında belirtilen araçlar veya şekillerle işlendiğinde verilecek cezalar bir katı oranında artırılır." biçiminde değiştirilmek suretiyle inceleme konusu suç bugünkü halini almıştır.</p>

<p>Anılan normun değişim süreci bu düzenlemeyle de sona ermemiş;</p>

<p>01.04.2005 tarihinde yürürlüğe girecek 5237 sayılı Yasanın 216. maddesinde ise;</p>

<p>"Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama" başlığı ile;</p>

<p>"(1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.</p>

<p>(2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.</p>

<p>(3) Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması hâlinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." biçiminde yeni bir düzenlenme gündeme gelmiştir.</p>

<p>Maddede yapılan değişikliklerle ilgili olarak herhangi bir değerlendirme yapmadan, uyuşmazlığın daha iyi anlaşılabilmesi için, tehlike suçlarının özellikleri ve yapılarının irdelen-mesinde ve TCY.nın 312/2. maddesinde öngörülen suç tipinin öğretide nasıl bir tahlil ve değerlendirmeye konu edildiğinin belirlenmesinde yarar bulunmaktadır.</p>

<p>ÖĞRETİDEKİ GÖRÜŞLER</p>

<p>Prof. Dr.U.Alacakaptan, Hukuk Kurultayı 2000'de, düşünce özgürlüğü ve tehlike suçları ile ilgili olarak sunduğu bildiride;</p>

<p>"Tehlike suçu, somut bir zararın netice olarak öngörüldüğü zarar suçlarından farklıdır. Bu suçlarda (...) eğer hareket, tehlikeyi yaratmak bakımından somut ve yakın tehlike (clear and present danger) teşkil etmiyorsa; suçun meydana gelmeyeceği kabul edilmelidir. Bu bakımdan, eylemin; kin ve düşmanlığa tahrike yönelik olduğunun açıkça anlaşılması gerektiği gibi, bu sonucu meydana getirmek açısından uygun ve elverişli olduğunun da belirlenmesi zorunludur. Dolaylı etkilemeler, tahrik unsurunun gerçekleşmesi için yeterli değildir.</p>

<p>Eğer norm; hukuksal yararı korumak üzere yaratılan suç tipinin yaratılma nedenine uymayan biçimde uygulanacak olursa, tipiklik ve yasallık ilkeleri ihlal edilmiş olur. Bu nedenle, eğer normla güdülen amaç; tehlikenin zarar doğurmasını önlemekse, tehlikenin hem koşul olarak aranması, hem de bilfiil gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırılması gerekecektir.</p>

<p>Gerçekten bu suç tipleri, zarar yaratmayıp; suçun işlenmesi konusunda bir tehlike ya da zarar tehlikesi yaratabilecekleri için, cezalandırılan istisnaî eylemlerdir. Tehlike; amaç suçun işlenmesine uygun, yani elverişli değilse hukuka aykırı, dolayısıyla suç sayılamaz. Eylemin zarar neticesini yaratmaya uygun olmamasına rağmen cezalandırılması, başta düşünceyi açıklama hakkı (özgürlüğü) olmak üzere, demokratik hakların (özgürlüklerin) sınırlandırılması sonucunu yaratır.</p>

<p>Demokratik devletin temel görevi, ülkesinde yaşayan bireylerin hak ve özgürlüklerini korumak, onların maddî ve manevî varlıklarını geliştirebilecekleri ortamı sağlamaktır. Demokratik devlette; bireylerin devlete karşı ileri sürebilecekleri, devredilmez ve vazgeçilmez hak ve özgürlükleri vardır. Devlet, bu koruma görevini yerine getirirken, herkesin; tüm hak ve özgürlüklerden eşit olarak yararlanmasını sağlamaya özen göstermek ve bu hak ve özgürlükler arasında bir denge kurmak zorundadır. İnsanın aklında olup bitenlerin ne sınırlandırılması, ne de cezalandırılması mümkündür. Sorun, düşüncenin açıklanış biçimi itibarıyla; toplum, devlet, rejim ve siyasal düzene yönelik olarak açık ve yakın bir tehlikeyi ortaya çıkarıp çıkarmayacağının ve buna bağlı olarak; kişileri, kanunlara aykırı eylemlere yöneltici bir nitelik taşıyıp taşımadığının saptanmasıdır. Demokratik rejimde fikir suçunun kabulünde ölçü, düşüncenin açıklanış biçimi dolayısıyla, toplum yönünden, belirli ve gerçekleşmesi kesin, yakın bir tehlikenin ortaya çıkıp çıkmaması ve kişileri eyleme teşvik edici bir içeriğin yaratılıp yaratılmamış olmasıdır.(Prof. Dr.U.Alacakaptan, Karşılaştırmalı Hukuk ve Türk Hukukunda Fikir ve Düşünce Özgürlüğü, Hukuk Kurultayı, cilt 2, sh. 20 vd.) tarzında hukuki değerlendirmeler yapmıştır.</p>

<p>Açıklanan görüşlerin benimsenir gerekçelere dayandığı ve bu itibarla çözümlemede ölçü alınabileceği kabul edilmelidir.</p>

<p>Tehlike suçlarında duraksamaları giderecek somut kavramları belirlemenin zorluğu, ceza yargılamaları sürecinde farklı yorum ve uygulamalara neden olmuş, bu tutum, Türk öğretisinde olduğu gibi İtalyan öğretisinde de eleştirilere konu edilmiştir.</p>

<p>Majno, Türkçe'ye çevirisi 1927 yılında yapılmış olan "Ceza Kanunu Şerhi" isimli eserinde, bu durumu, yaşadığı dönemin dar kapsamlı ifade özgürlüğü anlayışı altında dahi eleştirmiş; "Teessüfle görüyoruz ki mahkemeler, 247. madde hükmünü kanun vazıının maksadına muhalif olarak tatbik ediyorlar. Bu madde adi düşünce propagandası hakkında kabili tatbik değildir. Mahkemelerde hakim olan görüş kanunun ruhuna büsbütün muhaliftir. Kanun bir içtimai tehlike istiyor. Bu tehlike önemsiz bir takım faraziyelere bina edilemez." biçiminde ifadelerle uygulama hatalarına işaret etmiştir. (Majno, Ceza Kanunu Şerhi, C.3, sh. 7, 8)</p>

<p>Ülkemizdeki gelişmeler de farklı olmamıştır.</p>

<p>Türk Ceza Mevzuatında 12.04.1991 gün ve 3713 sayılı Yasa ile TCY.nın 141, 142. ve 163. maddeleri yürürlükten kaldırılmış, gerekçe olarak; "mevcut şekilleriyle, düşünceyi ifade özgürlüğü ile düşüncelerin örgütlenebilmesi hürriyetini kısıtlayıcı mahiyet iktisap etmişlerdir. Bu sebeplerle hem Devletin maddî düzenini korumak ve hem de düşünceyi ifade ve örgütlenme hürriyetini sağlamak ve böylece bu iki hukukî menfaati dengeli ve çağdaş demokratik hukuk düzenine uygun hale getirmek için bu maddeleri yürürlükten kaldırarak, bunların yerine yeni bir hüküm getirmek zorunluluğu ortaya çıkmıştır." açıklamasına dayanılmış, ancak sonraki süreçte önce özel niteliği gözetilmeden 3713 sayılı Yasanın 8. maddesi ve bilahare TCY.nın 312/2. maddesi uygulamaları, sanki varmış gibi bir yasal boşluğu doldurma gayretine dönüştürülmüş, bu nedenle de yoğun tartışma ve eleştirileri gündeme taşımıştır.</p>

<p>Öğretide bu tartışmaların odak noktasındaki kavramlardan biri "kamu düzeni"dir.</p>

<p>Bu kavramla ilgili olarak;</p>

<p>Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem;</p>

<p>"Kamu düzeni kavramı (...) farklı siyasal sistemlere, yönetimlere, toplumsal-siyasal koşullara, zaman ve mekanlara göre değişebilen bir kavramdır. Ancak, bu kavram, içeriği bakımından değişken ve göreli olmasına karşılık yine de değişmeyen bir özü bünyesinde barındırmaktadır. Bu öz, "toplum hayatında maddi bir karışıklığın olmaması, kaba kuvvetin, kaos ve anarşinin hüküm sürmemesi, aksine belli bir düzenliliğin ve barışın hakim olmasıdır." (...)Yargıtay'a göre de kamu düzeni "toplum hayatının huzur ve güvenlik içinde yürümesini sağlayan düzenin bütünüdür." Kısaca kamu düzeni, insanların toplu halde yaşamasını mümkün kılan iç barıştır(...)</p>

<p>TCK.nın 312. maddesinde tanımlanan eylemlerin, cezai yaptırıma bağlanmak suretiyle, işlenmesinin önlenmek istenmesi, toplumda barışı tesis etme amacına yöneliktir. Bu amaç, özellikle maddenin 2. fıkrasında düzenlenen suç tipinde çok daha belirgindir. Gerçekten bu fıkrada düzenlenen "halkı kin ve düşmanlığa açıkça tahrik suçu" farklı sınıf, ırk, din, mezhep ve etnik kökene bağlı insanlardan oluşan bir toplumun barış içerisinde birlikte yaşamasının hukuksal güvencesini oluşturmaktadır. Bu hukuksal güvence demokratik devletin işlerliği açısından yaşamsal bir öneme sahiptir. Zira demokrasi, barışçı bir toplumsal birlikteliğin ortak platformunu temsil etmektedir. Daha açık bir deyişle, demokrasi "farklılıkların doğallıkla biraradalığıdır." Farklılıkların barış içerisinde biraradalığı ise ayrı dünya görüşlerine, dinsel ve mezhepsel inanışlara, etnik köken ve toplumsal sınıflara mensup birey ve toplulukları kucaklamak, söz konusu farklılıklardan herhangi birine öncelik ya da üstünlük tanımamakla sağlanabilir. Eğer toplumda mevcut bu farklılıklardan biri yada bir kaçı diğerlerinin aleyhine olmak üzere öne çıkartılır ve bunlara daha fazla değer verilirse, bu gibi durumlarda demokrasinin varlığından sözetmek güçleşir. Çünkü, bu tür ayrımcı politikalar, demokrasinin dayanağı olan "farklı yaşam tarzlarının meşruluğu" ve "barışçı toplumsal birliktelik" temel değerlerini yok etmektedir.</p>

<p>TCK.nın 312. maddesinde değişiklik yapılmasını öngören 4744 sayılı Kanunun 2. maddesinin gerekçesinde de(...) şu görüşlere yer verilmiştir. "Çağdaş uygar toplum çoğulcudur. Bunun anlamı, toplumun değişik din, mezhep, ırk, sosyal sınıf, bölge farklılığı, siyasal görüşler, idealler, toplum insanlarına hizmet bakımından farklı yollar, metodlar, değişik zihniyetler taşıyan insanlardan oluştuğudur. Böyle bir toplum yapısında demokratik ilke, farklılıklar içerisinde bütünleşmeyi sürdürerek birlikte, barış içerisinde yaşamayı zorunlu kılar; sosyal yapıyı oluşturan yapısal unsurlar birbirleriyle ahenkli bir bütün oluşturmakta devam etmelidir. Bütünleşme derecesi bu derecede yüksek olursa, demokratik özgürlükler de, toplumda aynı oranda geniş olarak kullanılabilir. Bütünleşmenin temel koşullarının başında değişik yapıdaki insanların, değişik fikir, kanaat ve inançları tam bir hoşgörü ile karşılamayı benimsemeleri, bu tutumu içlerine sindirmiş bulunmaları gelmektedir(...)"</p>

<p>"Kamu düzen"i(...) kavramının hem özgürlüklerin kullanımının gerekli koşulunu ve hem de özgürlükleri sınırlamanın temel sebeplerinden birini oluşturduğu anlaşılmaktadır(...)</p>

<p>Nitekim, gerek uluslararası hukuk belgelerinde ve gerekse iç hukuk düzenlemelerinde "kamu düzeni" kavramı, özgürlükleri sınırlamanın meşru bir değeri olarak kabul edilmiştir(...)</p>

<p>Ülkemizde de başta Anayasa olmak üzere çeşitli yasalarımızda "kamu düzeni" sebebine dayanılarak özgürlükler sınırlanabilmektedir(...)</p>

<p>Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, ulusal ve uluslar arası hukuk belgelerinde özgürlükleri sınırlamanın başlıca sebeplerinden biri olarak yer alan "kamu düzen"i kavramı, gerek yasa koyucuların, gerekse uygulayıcıların elinde özgürlükleri aşırı sınırlamanın ve bastırmanın etkin bir silahına dönüşebilmektedir. Öyle ki, söz konusu kavram, niteliği ne olursa olsun, kurulu olan herhangi bir düzenin korunması ve sürdürülmesinin bir mücadele aracı olarak kullanılabilmektedir. Nitekim, totaliter veya baskıcı rejimlerde bu tür eyilimlere sık rastlanmakta; kamu düzeni kavramı özgürlükleri güvence altına almanın değil, onları bastırmak suretiyle mevcut düzeni korumanın hukuksal ve söylemsel aracını oluşturmaktadır. Oysa, bu tür rejimlerden farklı olarak demokratik rejimlerde kamu düzeni, özgürlükler açısından bir güvenceyi ifade etmektedir. Bu güvence ise, kamu düzeninin çatışan özgürlükler arasında uzlaşmayı sağlayan, toplumsal barış ve bütünlüğe hizmet eden özellikleri ile sağlanmaktadır(...)</p>

<p>Kamu düzenini korumak gerekçesi altında, belli bir ideolojinin, dokunulmazlık zırhına büründürülmesi, ya da " en fazla korunmaya mazhar" bir ideolojik katagorinin yaratılması çoğulculuğu baltalayacaktır(...)</p>

<p>Kamu düzeni gerekçesi ile düşünce özgürlüğünün sınırlanmasında çatışan iki değerin uzlaştırılması sorunu ortaya çıkmaktadır. Bir yandan(...) çekirdek özgürlük olarak değerlendirilen düşünce özgürlüğünün güvence altına alınması, diğer yandan da bütün özgürlüklerin kullanımının asgari koşulu olan(...) kamu düzeninin korunması zorunluluğuyla karşı karşıya bulunmaktayız. Bu sorunun çözümünde söz konusu değerlerden biri diğerine feda edilmeden, her ikisinin birlikteliğinin sağlanması gerekmektedir. Kuşkusuz, her iki değerin birlikte varoluşlarının sağlanması karşılıklı sınırlama ve dengeleme çabalarını beraberinde getirmektedir. Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, sınırlama ve dengeleme çabaları hiçbir zaman düşünce özgürlüğü aleyhine işleyecek ve bu özgürlüğü işlevsiz hale getirecek bir anlayışın ürünü olmamalıdır. Zira, insan haklarına dayalı demokratik bir toplumda sayısız işlevler yerine getiren ve böyle bir toplum yapısının "onsuz olmaz" koşulunu oluşturan düşünce özgürlüğü, korunması gereken değerlerin başında gelmektedir. Dolayısıyla, "özgürlüklerin esas, sınırlamanın istisna" olduğuna ilişkin genel ilkeden hareketle düşünce özgürlüğünün ancak kamu düzeni açısından zorunlu ve istisnai bir tedbir olarak sınırlandırılması kabul edilmelidir.</p>

<p>Nitekim(...) AİHM.nin "Avrupa kamu düzeni karakterine yaslanarak" geliştirdiği içtihatlar incelendiğinde, mahkemenin her iki değer arasındaki hassas dengeyi düşünce özgürlüğü lehine kurmaya çalıştığı görülmektedir(...)</p>

<p>AİHM.nin yalnızca kanaatlerin ifadesi olan düşünce açıklamaları ile kamu düzenini ve bunun bir ögesi olan kamu güvenliğini şiddet yoluyla bozmaya yönelik olan düşünce açıklamaları açısından ayrım yaptığı anlaşılmaktadır(...) Sınırlama ancak bu ikincisi için sözkonusu olabilir(...) Aksoy/Türkiye davasında da AİHM, Türkiye Devletinin mevcut düzenini, ilkelerini ve yapısını sorgulayan, ancak şiddete ya da silahlı direnişe teşvik edici hiçbir unsur içermeyen konuşma ve yayınların cezalandırılmasını düşünce özgürlüğünün ihlali olarak görmüştür.</p>

<p>Öte yandan AİHM, açıklanan düşüncenin salt saldırgan bir nitelik taşımasının dahi, düşünce açıklamalarının cezalandırılması için yeterli olmadığını, düşüncenin açıklandığı yer ve zaman koşullarının dikkate alınmak suretiyle bir sonuca varılması gerektiğini vurgulamıştır(...)</p>

<p>Ayrıca AİHM, bir çok kararında düşünce özgürlüğünün yalnızca zararsız bilgi ve düşünceler açısından değil, "devleti veya halkın bir bölümünü rahatsız eden, taciz eden/şoke eden veya kaygılandıran" bilgi ve düşünceler açısından da geçerli olduğunu kabul etmiştir(...)AİHM, şiddet unsuru içermemek koşuluyla, toplum ve devlet katında yaygın olan siyasal görüşlerin sorgulanabileceğini, bunlara ters düşen düşüncelerin özgürce açıklanabileceğini ortaya koymuş ve böylece çoğulcu toplum yapısını korumak istemiştir. Bu bağlamda AİHM, devletlerin, "kamu düzenini" koruma gerekçesinin arkasına sığınmak suretiyle meşru siyasal muhalefeti etkisiz kılma çabalarını engellemiştir(...)</p>

<p>...</p>

<p>Özetle, özgürlükleri sınırlama sebebi olarak ortaya çıkan "kamu düzeni" kavramı, niteliği ne olursa olsun, mevcut bir siyasal düzenin korunmasının bir aracını değil, özgürlükçü ve çoğulcu bir demokratik toplum yapısının asgari güvencesini oluşturmaktadır(...) Kamu düzeni gerekçesiyle bir düşünce açıklamasının sınırlandırılabilmesi, ancak düşünce açıklamasının kamu düzenini bozmaya yönelik gerçek/somut bir tehlike olarak ortaya çıkması halinde mümkün olmalıdır(...)</p>

<p>Türkiye'de(...) "kamu düzeni" kavramı ideolojik yüklü bir kavram olarak algılanmakta ve bu doğrultuda özgürlükleri sınırlayıcı bir işlev görmektedir(...) Açıklamalarına yer vermiş,</p>

<p>"Türkiye Pratiği: Devlet Düzeni ve Kamu Düzeni" başlığı altındaki incelemesinde de, TCY.nın 312. maddesinin uygulamada aldığı şekli eleştirerek;</p>

<p>"Böylece, "kamu düzeni" kavramı bu şekilde kimi düşüncelerin "zararlı", "sakıncalı" yada "tehlikeli" kabul edilerek "yasak düşünce alanı" yaratılırken kullanılan hukuksal meşrulaştırım araçlarından birini oluşturmaktadır. Bu bağlamda "kamu düzeni" kavramı demokratik, siyasal ve toplumsal muhalefeti suskunlaştırmakta, etkisizleştirmekte ve baskı altında tutma amacına yönelik hukuksal tasarrufları haklılaştırıcı bir işlev görmektedir.</p>

<p>Dolayısıyla, TCK.nın 312. maddesinin koruduğu değer, çoğulculuk ve barış esasına dayalı bir kamu düzeni değil, sınırları resmi söylemce belirlenmiş ideolojik yüklü bir kamu düzeni anlayışıdır. TCK.nun 312. maddesinin böyle bir kamu düzenini korumayı hedeflemiş olması, yıllarca benzer bir işlev yerine getirmiş olan TCK.nun mülga, 141, 142 ve 163. maddeleriyle, Terörle Mücadele Kanununun 8. maddesi yerine ikame edilircesine kullanılmak istenilmesinden de anlaşılmaktadır. Gerçekten, 12.4.1991 tarih 3713 sayılı "Terörle Mücadele Kanununun 23. maddesiyle, TCK.nun 141, 142 ve 163. maddelerinin yürürlükten kaldırılmasından önce, ilgili madde hükümleri, tıpkı bu gün yürürlükte bulunan 312. madde gibi resmi söylem dışı düşünce açıklamalarını cezalandırmanın, bireylerin ve örgütlü toplumun demokratik taleplerini bastırmanın ve siyasal muhalefeti suskunlaştırmanın aracı olarak kullanılmışlardır(...)</p>

<p>"Bu maddelerin yürürlükten kaldırılmasıyla birlikte, sanki bir boşluk doğmuşcasına, Terörle Mücadele Kanunu'nun 8. maddesi işletilmeye başlanmış, birçok gazeteci, yazar ve düşünür bu madde kapsamında mahkûm edilmiştir. Bu maddenin uygulanmasında özel suç kastı aranmamış, genel kastın bulunması mahkûmiyet kararı için yeterli sayılmıştır. Ancak, 1995 yılı sonunda bu maddenin değiştirilerek düşünce özgürlüğü lehine kısmen yumuşatılmasıyla bu kez oluşan boşluk, yıllardır yürürlükte olan TCK'nun 312. maddesiyle doldurulmaya çalışılmıştır.</p>

<p>TCK.nun 312. maddesinin, "devlet düzeni"ni koruma refleksiyle ve adeta bu alanda-TMK.nun 8. maddesinin değiştirilmesi sonucu oluştuğu iddia olunan, boşluk doldurulurcasına uygulamaya sokulduğu izlenimini yargı kararlarında görmek mümkündür. 1994 yılında A Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde görülen bir dava dosyasında yer alan ifadenin Yargıtay ilgili Dairesi'nce de aynen tekrarlanmış olması böyle bir izlenimi doğrular niteliktedir. Gerçekten, ilgili dava dosyasında yer alan "TCK.nun 163. maddesinin kaldırılmış olmasının verdiği cesaret ve pervasızlıkla(...)" ifadesi, somut olaya ilişkin bir hukuki çözümleme çabasından çok, bir boşluk doldurma çabası olarak gözükmektedir. Öte yandan, savcıların bu maddeyi, daha önce pek rastlanmadık bir şekilde, maksadının bir hayli dışına taşan biçimde işletmeye ve yargıçların da bu doğrultuda kararlar vermeye başlamaları, böyle bir yönelimin var olduğunu ortaya koymaktadır."</p>

<p>TCK.nun 312/2'de düzenlenen suçun oluşması için halkın devlete karşı değil, birbirine karşı kamu düzenini bozacak bir şekilde kin ve düşmanlığa tahrik edilmesi gerekmektedir. Bu madde ile korunan hukuksal değer, devlet ve onun kurduğu "düzen" değil, "kamu düzeni"dir. Nitekim, TCK.nun 312. maddesi "kamu düzeni aleyhine cürümler" arasında düzenlendiği gibi, bu maddede 06.02.2002 tarih ve 4744 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle söz konusu metne "halkı birbirine karşı" ibaresi eklenmek suretiyle bu hususa açıklık kazandırılmıştır(...)</p>

<p>Oysa, Türkiye'de, gerek mevzuattan ve gerekse uygulamadan kaynaklanan nedenlerden ötürü kamu düzeni, demokratik içeriğinden yalıtık bir biçimde tanımlanmakta; kamu düzeni ile devlet düzeni kavramları arasında olması gereken ayrım gözetilmemekte, hatta bunlar eş anlamlı olarak ele alınmaktadır(...) Sözde kamu düzeni, gerçekte ise devlet düzenini koruma adına özgürlüklerin bastırılması, paradoksal olarak kamu düzeninin bir türlü sağlanamaması hatta bozulması sonucunu doğurmaktadır(...) Yaşanan deneyim göstermiştir ki, "kamu düzeni" baskı ve korkuya dayalı olarak değil, özgürlüklerin yaygın kullanım olanağına sahip kılınmasıyla daha sağlıklı biçimde güvence altına alınabilir. Nitekim, AİHM.nin yerleşik kararlarında da ifade edildiği gibi özgürlükler, demokratik toplum düzeninin ve Avrupa ortak mekanında oluşturulmaya çalışılan "Avrupa kamu düzeni"nin özünü oluşturmaktadır.(Prof. Dr. F.H. Erdem, TCK.nun 312. Maddesinin Koruduğu Hukuksal Değerin Kısa Bir Analizi, AÜHFD.2003, 38 ila 62. sayfaları arasından özet seçmeler) biçiminde, bilimsel bir değerlendirme yapmıştır.</p>

<p>Bu tesbitlerin TCY.nın 312/2. maddesinde soyut bir tanım olarak yer alan "kamu düzeni" kavramına son derece isabetli bir açılım kazandırdığında kuşku yoktur.</p>

<p>TCY.nın 312/2. maddesinin uygulanmasında duraksamaları giderecek somut ölçütlerin belirlenmesi zorluğu ve bu zorluktan kaynaklanan uygulama karmaşası Yasakoyucu'yu da harekete geçirmiş, bu kapsamda 4744 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikte, maddenin tatbik koşulları ve suç tipinin özellikleri, madde gerekçesinde, oldukça ayrıntılı olarak belirtilmiştir.</p>

<p>Öte yandan, açıkladıkları düşünceleri nedeniyle Türk ceza mahkemelerince mahkûm olan pek çok kişinin AİHM nezdinde açmış oldukları davaların çoğunda lehlerine tazminat kararı almaları devleti harekete geçirmiş, benzer davalarda tazminata mahkûm edilmemek için dostane çözüme yönelmesine ve bu süreçte mevzuatını da değiştirme iradesini sergilemesine neden olmuştur.</p>

<p>Prof. Dr. Durmuş Tezcan, Yrd. Doç. Dr. Mustafa Ruhan Erdem ve Yrd. Doç. Dr. Oğuz Sancaktar'ın, "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Işığında Türkiye'nin İnsan Hakları Sorunu" adlı müşterek eserlerinde; "...Türk Hükümeti Divan tarafından TCK.nun 312 ve Terörle Mücadele Kanunu çerçevesinde yapılan kovuşturmalara ilişkin Türkiye'nin mahkûmiyetlerinin Türk hukuk ve uygulamasının Sözleşme'nin 10. maddesinden doğan yükümlülüklerle en kısa süre içinde uyumlulaştırılması gerektirdiğini kabul ederek 24.03.2001 tarihli ulusal programda tanımlandığı üzere bu alanda gerekli yasal ve uygulamaya dönük değişiklikleri taahhüt ettiğini beyan etmiştir."</p>

<p>Değerlendirmesine yer vermiş, Türk ceza mevzuatında 3713 sayılı Yasanın 8. ve TCY.nın 312. maddelerinde bilahare yapılan değişikliklerin İHAS'ın 10. maddesine uyum amacıyla gerçekleştirilmiş olduğuna dikkati çekmiştir.</p>

<p>Bu cümleden olarak, Yasakoyucu 4744 sayılı Yasayla TCY.nın 312/2. maddesinde yaptığı değişikliğin gerekçesi olarak özetle;</p>

<p>"Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep ve bölge farklılığına dayanarak insanları birbirine karşı kamu düzenini bozma olasılığını ortaya çıkaracak bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye, alenen tahrik", aslında bir tehlike suçudur.</p>

<p>Tehlike suçları, ifade özgürlüğünün kullanılması bakımından etrafında duraksamalara, yanlış anlaşılmalara elverişli bir alan yaratırlar. Bu bakımdan demokratik hukuk düzenlerinde, tehlike suçu yaratmaktan olabildiğince sakınılır.(...)</p>

<p>Çağdaş uygar toplum çoğulcudur. Bunun anlamı, toplumun, değişik din, mezhep, ırk, sosyal sınıf, bölge farklılığı, siyasal görüşler, idealler, toplum insanlarına hizmet bakımından farklı yollar, metotlar, değişik zihniyetler taşıyan insanlardan oluştuğudur. Böyle bir toplum yapısında demokratik ilke, farklılıklar içerisinde bütünleşmeyi sürdürerek birlikte, barış içerisinde yaşamayı zorunlu kılar; sosyal yapıyı oluşturan yapısal unsurlar birbirleriyle ahenkli bir bütün oluşturmakta devam etmelidir. Bütünleşme derecesi ne derecede yüksek olursa, demokratik özgürlükler de toplumda aynı oranda geniş olarak kullanılabilir. Bütünleşmenin temel koşullarının başında, değişik yapıdaki insanların, değişik fikir, kanaat ve inançları tam bir hoşgörü ile karşılamayı benimsemeleri, bu tutumu içlerine geçirmiş bulunmaları gelmektedir. O halde kişilerin, maddenin saydığı farklılıkları esas alarak düşmanlığa, kin beslemeye alenen tahrik edilmelerinin ortaya çıkaracağı tehlikeye karşı hukuk sisteminin savunma araçları getirmesi gerekli ve zorunludur. Hele toplum yapısı, geniş bir mozaik biçiminde olan ülkeler yönünden bu zorunluluk daha da önemlidir.</p>

<p>Ancak temel sorun, bu zorunluluğu, eleştiri olanağını, ifade özgürlüğünü, siyasal propaganda yapmak hakkını zedelemeden karşılayabilmektir.</p>

<p>Bu bakımdan çağdaş demokratik ceza hukuku şu yolu veya stratejiyi uygulamaktadır : Soyut (mücerret) tehlikeyi değil, somut tehlikeyi suç haline getirmek, somut tehlike suçlarını kabul etmek ve değişik maksatlarla yapılan açıklamaları, gerçek unsurları itibarıyla belirlenmiş bir tehlikeyi ortaya çıkarmaları halinde cezalandırmak, yani zorunluluk hallerinde tahriki cezalandırmak için bunun somut bir tehlikeye meydan verecek nitelikte olup olmadığına bakmak. Bu yaklaşım, -Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesinin geliştirdiği bir ölçü ile- "açık ve mevcut tehlike" (clear and present danger) kavramına da uygundur.</p>

<p>(...)</p>

<p>312 nci maddenin ikinci fıkrasında yer alan suça ilişkin hükümlerin benzerleri, yabancı demokratik ülkelerde de yer almaktadır.</p>

<p>Maddenin ikinci fıkrası, yukarıda açıklanan ilke ve strateji doğrultusunda kamu düzenini ve toplumsal bütünleşmeyi korumak bakımından fiili, somut tehlike suçu haline getirmiştir. Suçun şeması şu suretle belirlenebilir:</p>

<p>1. İnsanlar, birbirlerine karşı düşmanlığa veya kin beslemeye tahrik edileceklerdir.</p>

<p>2. Bu tahrik, bir tür bağımlı hareketle yani insanların sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanılarak gerçekleştirilecektir, yani düşmanlık veya kin, bu farklılık üzerine dayanmak suretiyle yerleştirilmeye çalışılacaktır.</p>

<p>3. Tahrik yapılırken başvurulan eylem, beyan ve ifadeler, kamu düzenini bozma olasılığını ortaya çıkaracak bir şekilde olacaktır. Hareketlerin belirtilen maksada uygun nitelik gösterip göstermediği, fiilin somut bir tehlike suçu olduğu göz önünde bulundurularak hâkim tarafından takdir edilecektir. Elbette bu takdir yapılırken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu konuda sürekli tekrarladığı ölçütleri göz önünde bulundurmak gereklidir.</p>

<p>4. Failde yukarıda belirtilen koşul ve eylemlere yönelik cürüm kastının varlığı sapta-nacaktır." (4744 Sayılı Yasa Gerekçesi) denilmektedir.</p>

<p>7.1.1981 gün ve 2370 sayılı Yasa ile değişikliğe uğramadan, bugün yürürlükte bulunan düzenlemeye benzer bir düzenleme içeren TCY.nın 312. maddesinin 2. fıkrasındaki suçla ilgili olarak açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Erol Cihan;</p>

<p>"Sosyal sınıfları kin ve adavete tahrikin, "umumun emniyeti için tehlikeli bir tarzda" gerçekleşmesi zorunludur, bu şart bir cezalandırılabilme şartıdır. Sosyal sınıflar arasındaki düşmanlığı tahrik hareketi, suç olarak telakki edilmemiş, bu tahrikin kamunun emniyetini tehlikeye düşürebilmesi ihtimali şart koşulmuştur.</p>

<p>(...)</p>

<p>Umumun emniyeti için tehlikeli bir tarzda bir tahrikin mevcut olup olmadığının belirlenmesi, soyut bir biçimde (a priori) yapılamaz. Bunun belirlenmesinde özellikle tahrikin yeri, kişiler, tahrikte özellikle kullanılan araç göz önünde tutulmalıdır. Bir başka deyişle bu problem, somut bir biçimde araştırılmak gerekir, burada olayı araştıran hakim durumu takdir edecektir.</p>

<p>Bu ibarede özellikle iki şart üzerinde durulmalıdır; sadece düşmanlığa tahrik hareketi umumun emniyetini tehlikeye düşürmediği takdirde TCK.nun 312. maddesi uygulanmaz, öte yandan kamunun emniyetini tehlikeye düşürme durumu da yalnız başına yeterli değildir, umumun emniyetini tehlikeye düşürme, sosyal sınıfları düşmanlığa tahrikin bir sonucu olarak gerçekleşmelidir. (Sosyal Sınıfları Düşmanlığa Tahrik Suçu, İÜHFM Cilt XL, sh.119, 120) tarzında isabetli bir tahlile girişmiştir.</p>

<p>4744 sayılı Yasa ile TCY.nın 312. maddesinde yapılan düzenlemeleri değerlendiren Yard. Doç. Dr. Türkan Yalçın Sancar ise;</p>

<p>"..... 312. maddenin önceki şekli hem soyut hem de somut tehlikeyi cezalandırırken, yeni şekli sadece somut-objektif tehlikeyi cezalandırmaktadır.</p>

<p>(...)</p>

<p>312/2. maddenin düşünce özgürlüğü ile yakın bağlantısı, somut olayı ve hükmü yorumlamakla görevli olan yargı organının tutumuna göre biçim almasına yol açmaktadır. Gerçekten de bir beyanın ne zaman kin ve düşmanlığa tahrik, ne zaman sert bir eleştiri veya karşı çıkış ya da bir hakkın savunulması olduğu noktasında, yargının yorumu büyük önem taşımaktadır.</p>

<p>Demokratik çağdaş bir ceza hukukunda, tehlike suçlarında hukuksal yararın ihlali, eylemin önlenmek istenen netice açısından somut tehlike yaratmasına bağlı görülmektedir. Somut tehlike yaratmaya uygun olmayan eylem özellikle siyasal suçlarda, kişi özgürlüğünü sınırlayıcı, haksız cezalandırılmalara yol açar. Bu nedenle 312. maddenin 2. fıkrasında yer alan ve sadece soyut tehlikenin varlığını yeterli sayan hükmün kaldırılması ve somut tehlikenin aranması isabetli olmuştur. Ancak 312. maddenin yeni halinin düşünce özgürlüğüne bir rahatlık ve genişleme sağlayıp sağlamayacağını yine yargı pratiği belirleyecektir. Yargının "özgürlükleri daraltıcı yorum" yapma gibi bir tutuma girmesi halinde, normla uygulama arasında uçurum daha da açılabilecektir. Bunun tersi bir tutumla ve daha dinamik bir yorumla yargı, maddede sözü edilen tehlikenin "açık ve yakın" olmasını da arayarak tehlikeyi somutlaştırabilir ve düşünce özgürlüğünün kullanımında önemli bir adım atabilir. Bu adım demokratik bir toplumda yaşama hakkına sahip insanımızın, söyleyeceği bir sözün ya da yazacağı bir yazının suç olup olmadığı noktasında neredeyse paranoyaya varan kaygılarını da bertaraf edebilecek, özgürlük ve özgürleşme bilincini de hızlandıracaktır." (Yard. Doç. Dr. Türkan Yalçın Sancar, TCK.nun 159 ve 312. Maddelerinde Yapılan Değişikliklerin Anlamı, AÜHFD.2003, sh.99) biçiminde görüş açıklamıştır.</p>

<p>Bu düşüncenin paylaşılamayacak hiçbir yönü yoktur.</p>

<p>TCY.nın 312/2. maddesinde tanımlanan suçun en önemli vasfını oluşturan ancak ne yazık ki uzun süreden bu yana uygulamada gözönüne alınmakta en ziyade zafiyet gösterilen "farklılıklar" kavramına hukuki bir açılım kazandırmak gerekmektedir.</p>

<p>Öğreti, anılan kavramı açıklıkla değerlendirmektedir;</p>

<p>Prof Dr. Emin Artuk, Doç. Dr. Ahmet Gökcen ve Dr. A. Caner Yenidünya, "Ceza Hukuku Özel Hükümler" isimli müşterek bilimsel yapıtlarında ve Doç. Dr. Ahmet Gökcen, bağımsız olarak yazdığı "Halkı kin ve Düşmanlığa Açıkça Tahrik Cürmü TCK. 312/2" isimli eserinde;</p>

<p>...Bu teorik bilgileri inceleme konusu olan suça uyguladığımızda, fiilin tipik sayılabilmesi yani kanunda belirtilen suç kalıbına uygun olması için tahrikin; din farklılığı gözetilerek işlenmesi bakımından farklı dinlere mensup; ırk farklılığı gözetilerek işlenmesi bakımından farklı ırklara mensup; sınıf farklılığı gözetilerek işlenmesi için farklı sınıflara mensup; mezhep farklılıkları gözetilerek işlenmesi için farklı mezheplere mensup; bölge farklılığı gözetilerek işlenmesi için ise farklı bölgelere mensup halk kesimlerini birbirine karşı kin ve düşmanlığa sevk edecek şekilde yapılması gerekir. Başka bir anlatımla, "halkı kin ve düşmanlığa açıkça tahrik cürmü" bağlı hareketli bir suçtur. 312. maddenin 2. fıkrasında belirtilen ve halk kesimlerinde bulunması aranan bu özellikler tadâdi olup, suçun oluşması için tahrik edilen ve tahrike maruz kalan grupların mutlaka maddede sayılan farklı özelliklere sahip olmaları gerekir.</p>

<p>Bu bakımdan; fıkrada belirtilen özellikteki grupların değil de onlara benzer nitelikte özellikleriyle ayırt edilen gruplardan birinin diğerine karşı tahrikinin suç sayılması -fiil tipik olmadığından- mümkün değildir. Aksi düşünce, ceza hukukunda kıyas yapılması anlamına gelir.</p>

<p>...Ceza hukukunda kıyas yasaktır. Bu yüzden aynı dine, aynı ırka, aynı mezhebe, aynı sınıfa ya da aynı bölgeye mensup insanların birbirine karşı tahrik edilmesi durumunda, fiil tipik olmadığı için inceleme konusu suç oluşmayacaktır. Keza, aynı dine mensup halk kitlelerinden çok dindar olanı, az dindar olana karşı, farklı düşüncelere sahip grupları birbirine karşı tahrik eylemleri, inceleme konusu suç bakımından tipik değildir ve dolayısıyla bu suçu oluşturmaz.</p>

<p>Ayrıca birbirine karşı tahrik edilen gruplar halk kesimleri olmalıdır. Böyle olmayıp da halkın bir kesimi bazı kurum ve kuruluşlara karşı tahrik edilirse yine halkın bir kısmının diğerine karşı tahrik edilmesi söz konusu olmadığından fiil tipik değildir.(Ortak eser;S.701 ve 702, Doç. Dr. A.Gökcen S.132 ve 133)</p>

<p>Görüşlerine yer vermişler, yasanın, "farklılıklara" ilişkin hükümlerini duraksamaya mahal bırakmayacak netlikle ortaya koymuşlardır.</p>

<p>Anılan ortak bilimsel eserde, ayrıca;</p>

<p>... bir hareketin ne zaman kin ve düşmanlığa tahrik, ne zaman bir vaziyet alışı, bir hakkın savunması ya da haksızlığın enerjik biçimde ifadesi sayılacağı hususları, meseleyi düşünce hürriyetiyle devamlı bir ilişki halinde tutar. Dudakların arasından veya parmakların ucundan dış dünyaya aktarılan fikirlerden dolayı bir müeyyideye maruz kalma; bu ifadelerin Anayasa'nın 25. ve 26. maddesi ile yine Anayasa'nın 90. maddesinin son fıkrası gereğince, iç hukukumuzun bir parçası sayılan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9. ve 10. maddelerinde güvence altına alınan "düşünce hürriyeti"nin sınırlarını aşması halinde sözkonusu olur. Eğer düşünce hürriyetinin sınırları aşılmamış, ifade edilenler bu hürriyetle insanlara sağlanan serbest alan içinde kalmışsa, artık onlar pozitif hukukun koruması altındadır ve devlet bu kimseleri cezalandırmak bir yana, bu fikirlerini açıklama hürriyetini temin etmek durumundadır.(...)</p>

<p>Düşünme insan beyninin bir fonksiyonu, bir faaliyetidir. Düşünce ise bu etkinliğin ürünlerine yani dile getirilen önermelere ya da ifadelere denir. (...)</p>

<p>Anayasa'da "düşünce hürriyeti" İHAS'da ise "ifade hürriyeti" terimi benimsenmiştir. (...)</p>

<p>Düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğü, insan hak ve özgürlükleri içinde hayat hakkıyla birlikte en önemli olanıdır.</p>

<p>Bu önem, düşüncenin insanın yararlandığı bir çok hak ve özgürlüğünün temelini, yani "olmazsa olmaz" şartını oluşturmasından kaynaklanmaktadır. Düşünce özgürlüğünün bulunmadığı yerde gerçek bir demokrasiden ve ilerlemeden söz edilemez.</p>

<p>İnsanın düşünemediği ve daha doğrusu düşüncesini açıklayamadığı yerlerde, ne bilim ve teknik, ne sosyal ve siyasal bilimler ne de siyasal görüş ve akımlar gelişir.</p>

<p>Bu sebeple, düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğü, uygarlığın, diğer temel hak ve hürriyetlerin, kişinin ve toplumun, maddi ve manevi alandaki gelişmesinin temel şartı ve kaynağıdır.</p>

<p>Kanaat hürriyeti 1982 Anayasasının 24/3, 25/2. maddeleri ve İHAS'ın 10. maddesiyle güvence altına alınmıştır. Bu hürriyet hem kanaatlerin açıklanmasını tehlikeye sokan şeylere karşı, hem de farklı düşüncelere sahip olmaları sebebiyle fertleri rahatsız eden ya da bu farklı fikirlerin benimsenmesini engelleyen etmenlere karşı korunmayı sağlamaktadır.(...)</p>

<p>Açıklama hürriyeti, düşüncenin dışa vurulma safhasını ifade eder. (...) Açıklama hürriyeti olmadıkça düşünce edinmeye yarayan hürriyetler ve kanaat hürriyeti fazla bir anlam taşımaz. İnsan zihnine hapsedilmiş, dışa vurulma şansına sahip olmayan bir düşünce, sahibini mutlu etmez, hatta ona elem verir.(...)</p>

<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre düşünce özgürlüğü, "demokratik toplumun başlıca temel taşlarından kişinin ilerleyip gelişmesinin asal koşullarından birini teşkil eder. 2. fıkra hükmü saklı kalmak kaydıyla bu özgürlük sadece itibar gören veya zararsız yahut önemsiz sayılan haberler ya da fikirler bakımından değil, aynı zamanda Devlet yahut halkın bir bölümü için aykırı, kural dışı, şaşırtıcı veya endişe verici cinsten olanlar için de geçerlidir. (...)</p>

<p>Demokratik toplumun vazgeçemeyeceği çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin gereği budur. (Handyside/İngiltere kararı"(...)</p>

<p>Düşüncenin açıklanması hürriyeti kişiye, beğenmediği uygulamaları tenkit etme, düşüncelerine uygun şekilde davranabilme ve doğru olduğuna inandığı fikirlerini başkalarına kabul ettirme imkanlarını vermektedir.(...) Propaganda faaliyetlerinde tek sınır şiddet kullanımına ortam hazırlanması ve şiddet kullanılmasıdır. İfadeler şiddet içerir veya şiddet tavsiye ederse düşünceyi açıklama hürriyeti safhasından çıkılıp, suç sayılan bir alana girilmiş olur ve devletin cezalandırma hakkı doğar.(...)</p>

<p>Eleştiri hakkı da kaynağını düşünce hürriyetinden alır.(...) Açıklanan düşünce ve kanaatler eleştiri niteliğinde olunca, onun bir övgü olmaması, sert ve haşin olması doğal bir sonuçtur. (...)</p>

<p>Hukuk düzenini, hukuka aykırı yöntemlerle şiddet kullanarak değiştirmeye, yıkmaya, tahrik ve teşvik eylemleriyle genel olarak suç işlemeye tahrik eylemleri teknik nitelemeyle zarar neticesi doğurmaya elverişli tehlike eylemleri düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez.(...)</p>

<p>Fikrimizce düşünce hürriyetini sınırlamada, Strazburg denetim organlarının ortaya koyduğu kısıtlama kriterlerine ilave olarak getirilebilecek yegane ölçüt fiilin yani açıklanan düşünce ya da ifadenin bizzat kendisinin şiddet içermesi, şiddeti tavsiye etmesi veya övmesidir.(...)</p>

<p>Görüşlerine yer vererek, uygulayıcıya, her türlü duraksamayı giderecek bilimsellikle ışık tutmakta, AİHM'nin kararlarına yansıyan ifade özgürlüğü kavram ve kapsamını netleştirmektedir.</p>

<p>TCY.nın 312/2. maddesinde tanımı yapılan suç tipinin zorunlu ögelerini ortaya koyan bu açıklamaların ve bunlara dayanılarak belirlenecek yasal ilkelerin, ifade özgürlüğünün mahsulü olan her tür yazı, söylem ve eyleme uygulanabilir olduğunda kuşku yoktur.</p>

<p>Ceza yargıcı, çözümlemekle sorumlu bulunduğu kamu davasında, suçlamaya konu edilen ifadenin nitelik, nicelik ve içeriğinden etkilenmeyerek TCY.nın 312/2. maddesi ile ilgili suç ögelerini gözetmek ve bunların varlık süzgecinden konu eylemi geçirmek durumundadır.</p>

<p>Bu işlemde ceza yargıcının asla gözardı edemeyeceği ilk ve vazgeçilmez ölçü "yasallık ilkesi"dir.</p>

<p>Hiç bir demokraside ceza yargıcı, Yasamanın, yasayla kendisine vermediği yetkiyi kullanamayacaktır.</p>

<p>Ceza yargıcı, "kıyas yasağı" ile çepeçevre sınırlıdır. Kıyasa yol açacak ölçüde yorum da yapamayacağını asla ve kesinlikle unutmamalıdır.</p>

<p>Ceza yargıcının kıyas yasağı evrensel ceza hukukunun "olmazsa olmaz" kuralıdır. Bu kural, insanlık tarihinde çok derin acılar yaşanarak kazanılabilmiştir.</p>

<p>Ceza yargıcının, Medeni Yasanın 1. maddesinde zikrini bulan ve "Yasada uygulanabilir bir hüküm yoksa kendisi yasakoyucu olsaydı nasıl bir kural koyacaksa yargıç ona göre hükmeder" tarzında hukuk yargıcına yetki tanıyan norma heveslenme yetkisi yoktur. "Toplum gereksinimleri ve kamu huzuru bunu gerektirir" duyarlılığıyla ceza yargıcının, yasada yer almayan bir hükmü varsayarak suç üretmesi, ceza biliminde asla kabul görmemektedir.</p>

<p>Batı hukukunda bu tür kıyas ve yorumlara "norma işkence" tanımı ile yaklaşılmaktadır.</p>

<p>Bu nedenledir ki;</p>

<p>TCY.nın 312/2. maddesinin tatbikatında, "farklılıklara" dayanmayan, aynı sosyal sınıf, aynı dil, aynı ırk, aynı din, aynı mezhep veya aynı bölge içinde yer alan kişi ya da kesimlerin birbirine karşı kışkırtılmasına yönelik bulunan söylem, yazı veya eylemler, velev sair unsurlarını içerse dahi, anılan suçun oluşumu için yetmeyecektir.</p>

<p>Bu tür kışkırtmaların, sosyal yaşamda boyut kazanması ve toplumda zararlı neticeler doğuracağının mutlak hale dönüşmesi söz konusu olsa bile ceza yargıcı yine de kıyas yasağına uyacak, yasallık ilkesinden ayrılmayacaktır.</p>

<p>Zikredilen bu türden oluşumlarda çözüm, sadece ve yalnız Yasama Erkinin yetki ve sorumluluğundadır.</p>

<p>Ceza yargıcının kıyas ve yorumlarla suç yarattığı ahvalde, bireyin hak ve özgürlükleri her zaman tehlike altında kalır. Oysa, uygar dünya, "bireyi" her türlü değerin önüne taşımış, haklar odağının merkezine yerleştirerek tehlikelerden korur olmuştur. Bu korumanın tarafları; "Devlet, birey ve yargı" dır. Devlet, çoğu kez özgürlükleri kısan, birey özgürlükleri kısılan, yargı ise bireyi ve özgürlükleri koruyan ve kollayan durumundadır.</p>

<p>Artık;</p>

<p>Değerlendirmenin bu noktasında; "tür farkı gözetmeden her nev'i ifade açıklamasına" uygulanacak içtihadi mahiyetteki kıstas ve ilkeleri, uluslar arası ve ulusal normlar, 4744 sayılı Yasanın değişiklik gerekçesi ve sıralanan bilimsel gerçekler ışığında ortaya koymak ve ceza yargıçlarını, yıllara yayılan çelişkili yorum ve kararların şaşkınlığı ortamından kurtarmak gerekmektedir.</p>

<p><strong>TCY'NIN 312/2 MADDESİNDE DÜZENLENEN SUÇUN OLUŞUM KOŞULLARI;</strong></p>

<p>Tüm bu saptamalar karşısında;</p>

<p>TCY.nın 312/2. maddesinin bir tehlike suçu olduğu, bu tehlikenin 4744 sayılı Yasayla 06.02.2002 tarihinde yapılan değişiklik sonucu açık ve net bir biçimde somut tehlike niteliğine dönüştüğü, anılan tehlikenin, maddede sınırlı olarak sıralanan farklılıklar arasında düşmanlığa ve kin yaratmaya yönelik bulunmasının zaruret arzettiği, ancak ne yazık ki uygulamanın, bu disipline uygun düşmeyen bir görünümde bulunduğu ortaya çıkmaktadır.</p>

<p>Bu bağlamda;</p>

<p>Suçun oluşması için;</p>

<p>1- Eylemin aleni yapılması,</p>

<p>2- Kışkırtmanın; sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılıklarından en az birine dayanılarak ve bu kesimleri karşı karşıya getirmek amacıyla gerçekleştirilmesi,</p>

<p>3- "Suç ve ceza da yasallık ilkesi" nedeniyle aynı sosyal sınıf, aynı ırk, aynı din, aynı mezhep yada aynı bölgeye mensup olup da farklı görüş veya düşünceye sahip olanların yekdiğerine karşı kışkırtılması halinde anılan suçun oluşmayacağının tam bir netlikle bilinmesi ve gözetilmesi,</p>

<p>4- Kışkırtmanın, anılan farklı halk topluluklarını birbirine karşı düşmanlığa veya kin beslemeye sevk etmesi ve fakat bu halin "kamu düzeni" için tehlikeli olabilecek bir şekilde ve sonucu gerçekleştirmeye yetecek düzey ve etkinlikte olması, Yargıtay 8. Ceza Dairesinin bir çok kararına isabetle yansıtıldığı üzere, kışkırtmanın şiddet çağrısını içermesi ve bu çağrının etkin düzeyde gerçekleşmesi,</p>

<p>5- 4744 sayılı Yasa gerekçesinde de açıklandığı üzere, tanımlanan tehlikenin soyut olmayıp somut ve yakın tehlike olduğunun kitlelerdeki yorum, etkileşim ve hareketler de izlenerek değerlendirmeye tâbi tutulması ,</p>

<p>6- Ne var ki, ilk bakışta açıkça saptanamasa dahi,muhatabı kitlenin algılayabileceği maharetli bir gizlilik altında yapılan düşmanlığa veya kin beslemeye elverişli şiddet çağrılarının, yakın tehlike yaratıp kamu düzenini tehlikeye sokacak somutluğa ulaşması hallerinde, suçun oluşacağının kabul edilmesi,</p>

<p>7- Tek başına yeterlilik arzetmeyen ancak, önceden veya sonradan yapılanlarla birlikte değerlendirildiğinde aynı okuyucu veya dinleyici kitlesine hitap ediyor oluşu nedeni ile, kitlelerde kin ve düşmanlık birikimi yaratacağı kabul edilen eylemlerin anılan suçu oluşturabileceğinin, ancak bunun için, bütünün parçalarının ayrı hükümlere konu edilmeyerek toplu şekilde yargılanmasının gerekli olacağının bilinmesi,</p>

<p>8- Öngörülen suç unsurlarından herhangi birinin eksikliği veya yeterlik ölçüsünün bulunmayışı durumunda tanımlanan cürmün oluşmayacağı,</p>

<p>9- Ceza Yasası uygulamalarında, genişletilen ve kıyas düzeyine varan yorumlarla suçun varlığına hükmedilemeyeceği, bu itibarla yasal sınırlılıkla belirlenen farklılıklara tahrike yönelmeyen, şiddet çağrısını içermeyen, somut ve yakın tehlike düzeyine de ulaşmamış kışkırtmalara, dolaylı ve zorlayıcı soyutlukla anılan unsurları yakıştırarak, TCY.nın 312/2. maddesindeki suçun oluştuğunu kabullenmenin olanaklı bulunmadığı, ceza yargısının vazgeçilmezi durumundaki kıyas yoluyla suç oluşturma yasağıyla redde mahkûm olacağı,</p>

<p>10- "Kuşkunun lehe yorumlanacağı" temel ilkesi gereği; aleniyetin varlığında, tahrikin yasada açıklanan farklılaşmalara dayalı olup olmadığında, anılan farklılıklara dayalı halk kesimlerinin birbirine karşı düşmanlığa veya kin beslemeye sevk edilip edilmediğinde ya da sevk ediliyorsa eylemin bu sonucu yaratmaya yeterli bulunup bulunmadığında, "farklılıkların birlikteliğine dayalı kamu düzeni"ni bozabilecek etkinliğe ulaşıp ulaşamadığında, soyutluktan kurtulup somut ve yakın bir tehlike haline dönüşüp dönüşmediğinde ve nihayet şiddet çağrısını taşıyıp taşımadığında kuşku hali doğduğunda, öncelikle bu kuşkunun aşılması gerektiğinin ve aşılamıyorsa yorumun sanık yararına olması ve ifade özgürlüğünin genişletmesi doğrultusunda yapılması icap edeceğinin gözönünde tutulması,</p>

<p>Zorunluluk arz etmektedir.</p>

<p>Ancak bu disiplinle olaylar yorumlanıp, suçun oluştuğu kesin kanısına varıldığında mahkûmiyete hükmediliyorsa ceza yargısının "yasallığı" gerçekleştirilebilecek ve TCY.nın 312/2. maddesi kapsamındaki değerlendirmelerde; görüş, düşünce, yorum ve hüküm farklılıkları ortadan kalkacak, göreceliklere ve saplantılara dayalı zıt yorumlar sonlanacak, yargı birliğine ulaşılabilecektir.</p>

<p>Aksi halde; aynı uluslar arası ve ulusal normlara dayanan, aynı ilkeleri benimseyerek "ifade özgürlüğünün esas, kısıtlamalarının ise sınırlı" olduğunu kabul edenler bile,bu norm ve ilkeleri olaylara uygularken farklılaşacak, hangi türden olursa olsun düşünce açıklamalarının tümüne uygulanabilecek bu açık, net ve objektif kriterleri kendi yorumlarına mahkûm olarak, bazı tür ifadeler bakımından özgürlük, bazılarında ise kısıtlama kapsamında değerlendirebilecek, kişisel düşüncelerine, yorumlarına, yaşamı algılama biçimlerine, siyasi değer yargılarına ve hatta sloganlarına öncelik ve üstünlükler tanıyarak yekdiğeriyle çelişen sonuçlara varabilecek, İHAS'a aykırı ve AİHM'nin değerlendirmeleriyle zıtlık arzeden sonuçlar yaratabilecek, böylece "ceza yargısının yasallık disiplini" bozulabilecek, düşünce özgürlüğü aleyhine şaşırtıcı hükümler ortaya çıkabilecektir.</p>

<p>Gerçek odur ki; ceza normlarının ilk ve asıl muhatabı savcılar ve yargıçlar olmayıp, toplum bireyleridir. Yasa öncelikle onlar tarafından okunup öğrenilecek ve günlük yaşantılarının disiplini olarak benimsenecektir. TCY.nın 312/2. maddesi normunu, öncelikle söz, yazı veya eylemle düşüncesini açıklamaya niyetlenen kişinin bilmesi, eylemini buna göre denetlemesi ve şekillendirmesi gerekmektedir. Hangi davranışının ceza yaptırımıyla karşılanacağını, hangisinin ise ifade özgürlüğü kapsamında olacağını yorumlamada hataya düşmemesi özgürlüğün gerçek sahibi olan birey için önem arzetmektedir. Kişinin, yasaya uygun olduğu ve suç oluşturmayacağı inancıyla ağzından çıkan bir sözün, kaleminden çıkan bir yazının veya gerçekleştirdiği bir yayının, yargıcın kişisel duyarlılıklarından kaynaklanmış olan ve yasallık ilkesini de dışlayan yorum ve değerlendirmesiyle mahkûmiyete konu edilmesi, hukukun temelini oluşturan güven duygusunu zedeleyecektir. Böyle bir zafiyetin, sürgit kamu düzenini bozacağı, düşünce ve ifade özgürlüğünü zedeleyeceği, toplumun gelişim dinamizmini engelleyeceği tartışmasızdır. Bu hal yargının itibarını da sarsacak, insanlık tarihi boyunca büyük acı ve ızdıraplar neticesi elde edilebilen evrensel boyuttaki "suç ve cezada yasallık" kazanımlarını da zedeleyecektir. Oysa, özlenen ve hedef tutulan bir kamu düzeni, çelişse ve yekdiğeriyle zıtlaşsa dahi, hoşgörü içinde, her fikir ve düşüncenin birlikte yaşadığı huzur ortamının kendisidir. Bu ortamda, yasaların bireylerce doğru tarzda bilinmesi, isabetle yorumlanabilmesi büyük önem taşımaktadır. Aksi halde, kendi doğrusuyla topluma etki yapmaya niyetlenen nice basın mensubu, kendisince masum ifadeler taşıyan yazısı veya yayını nedeniyle umulmadık cezalara muhatap olabilecek ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak Devlet AİHM kararlarıyla tazminat ödemeye mahkûm edilebilecektir.</p>

<p>Unutulmaması gereken bir diğer gerçek, uygar dünyada ifade özgürlüğünün sınırının genişlediği, kısıtlamaların olabildiğince daraltıldığıdır. Artık, haklar odağının merkezindeki bireyin, "olmazsa olmaz" nitelikteki özgürlüğü, düşünce ve ifade hakkıdır. Uygar dünya, farklılıkları ve onların birlikteliğini bundan böyle yekdiğerine katlanma ve tahammül ölçüsünden çıkarmakta, karşı görüşleri, kendi düşüncelerini sorgulamanın vazgeçilmez ölçüsü sayarak demokrasilerini bireyin mutluluğu ivmesiyle zenginleştirmektedir. Hedefi uygarlıklara önderlik olarak tanımlanan Türk Milleti'nin anılan seviyeye henüz gelemediğini düşünür veya savunur olmak ise halkının düzey ve yeterliliğini tanımamaktır.</p>

<p>Yasakoyucu aslında toplumun ulaştığı düzeyi isabetle saptamış, yasal düzenlemeleri bu saptamalara uygun biçimde geliştirmiştir.</p>

<p>TCY.nın 312/2. maddesinin değişim ve gelişim süreci bu doğrultuda gerçekleşmiştir.</p>

<p>Bu cümleden olarak Yasakoyucu, 1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girecek olan 5237 sayılı yeni TCY.nın aynı tür suçu düzenleyen 216. maddesinde; suç oluşumunu biraz daha zorlaştırmış, "tehlikenin açık ve yakın olması" gereğini kabullenmek suretiyle düşünce özgürlüğünün sınırını daha bir genişletmiştir.</p>

<p>Anılan düzenlemenin, toplumun ulaştığı sosyal ve kültürel olgunluk düzeyi ve bireyin hakettiği düşünce özgürlüğü itibarıyla, yürürlük tarihi beklenilmeden, günümüzün TCY.nın 312/2. maddesi uygulamasına da yansıtılması gerektiği kabul edilmelidir.</p>

<p>Bu nedenledir ki; anılan suç türü ile ilgili olarak sıralanan ilkelerin, 5237 sayılı TCY.nın yürürlüğü sonrasında da geçerli olacağı tartışmasızdır.</p>

<p>Düşünce özgürlüğünün "olmazsa olmaz" sayıldığı uygar dünyada, sosyolojik bir gerçeği hatırlamakta da yarar vardır; söyleyeni hapsedilmekle dillendirilmesinden vazgeçilen hiçbir düşünceye tarihin tanıklığı olmamıştır. Aksine, en zararlı düşünceler dahi, söyleyeni mahkûm edildiğinde, kendi istikametinde eyilimlere neden olmuş ya tek yanlı etkilenimlerle ya da acıma duygularıyla yandaş bulmuş veya çoğu kez illegalite karanlığına inerek denetlenemez ve önlenemez bir gelişime kavuşmuştur. Açıkça söylenebilenler ise, karşı görüşün yenilgisiyle etkisizleşmiş, demokrasilerin çoğulculuğu ortamında zararlılık ölçüsünü yitirmiştir.</p>

<p>Kaldı ki, dile getirildiği zamanların hakim değer yargılarına ve yönetim anlayışına göre "zararlı" namıyla tanımlanan nice düşünce, değişen zaman ve dünya ölçütlerine göre kendisini dışlayanların bile kabulüne mazhar olabilmiş, çoğu kez "yararlı görüş" haline dönüşebilmiştir.</p>

<p>Demokratik toplumlar, farklılıkların varlığını bu düşüncelerle korumakta, bunları vazgeçilmez zenginlik saymakta, birlikteliklerini sağlamakta, yekdiğerine hoşgörü duygularını arttırarak kavgasızlıkları ortamını yaratmakta, karşı söylemlerin çoğalmasını ilerlemenin vazgeçilmezi saymakta ve "ideal kamu düzeni kavramını, zıtlıkların birlikteliğine" dayandırmaktadır.</p>

<p>Demokratik ve laik bir hukuk devleti olan Cumhuriyet Türkiye'sinin bu uygarlık düzeyinin gerisinde olmadığı gerçeği, artık herkesçe tartışılmaz biçimde kabul edilmelidir.</p>

<p>Yakın tarihimiz bu bağlamda değerlendirildiğinde; birbirleriyle ölümcül düzeyde ideoloji kavgası yapanların, şiddetten arındıkları ve yekdiğerine tahammülü ve birlikteliği denediklerinde aynı siyasi koalisyonda, demokratik uygarlıkla millete hizmet verebildikleri gözlemlenebilecektir.</p>

<p>Düşünceleri mahkûmiyetlerle susturarak korunmayı yeğleyen bir "kamu düzeni"nin, çelişen düşünceleri bir arada yaşatmaya ve hoşgörü ile değerlendirmeye alışan ve bu farklılıklardan yararlanmayı bilen "kamu düzeni"nden üstün olamayacağı ve tercih edilemeyeceği, zihinlere nakşedilmeli, bireysel ve toplumsal gelişim için zaruri olanın bu olduğu gerçeğinde birleşilmelidir.</p>

<p>Çoğu kez, devletin yönetim gücünü yedinde bulunduran ve bu yetkiyle birçok düzenlemeyi "uyulması zorunlu ve doğru kurallar bütünü" olarak halka dayatıp "korunması gereken ideal düzen" namıyla hukukun himayesi altına aldırmaya kalkışmış olanların, son yarım asrı aşkın dönemde, halkı ya durağanlığa, ya da geri kalmışlığa mahkûm ettiği, karşı ses ve düşünceye tahammülsüzlüklerin zaman zaman yoğunlaştığı bu evrede, demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti idealinin vazgeçilmez temel felsefesi olan "tam bağımsızlık" ve uygarlığa "önderlik etme" hedefinden önemli ölçüde uzaklaşıldığı gerçeği hatırlanmalı ve karşı düşüncelere tahammülsüzlüğün bu sonucun doğmasındaki etkinliği sorgulanmalıdır.</p>

<p>Bu süreçte; "Devlet düzeni" olarak tanımlanan ve "tek doğru budur dayatmasıyla", "kamu düzeni" namı altında korunan nice "resmi programların", olağan ya da ara rejimlerle değiştirildiği, yerine ikâme edilenlerin yine "Devlet düzeni" adı altında "yeni doğrular" olarak hukukun koruması kapsamına alındığı, bunların da bilahare yerini yenilerine terkettiği hatırlanmalı, bu değişimleri benimseyenlerle, benimsemeyip yargılanma ve hatta mahkûm olma pahasına cesaretle eleştirenlerin oluşturageldiği Kamu'nun, birlikte yaşama zorunluluğu ve yararı düşünülmeli, halkı farklı tercihlerden soyutlamanın ve yönetenlerin düşünceleri doğrultusunda kabule zorlamanın olanaklı bulunmadığı, esasen doğru da olmadığı, bu nedenle de "kamu düzeni" kavramının, yönetenlerin ideolojik yakıştırmalarıyla "Devlet düzeni" olarak tanımladığı ölçütlerle her zaman örtüşmediği sonucuna varılmalı, demokrasinin ancak farklılıkların karşı koyuşlarıyla belli ölçüde geliştirilebildiği doğrusuna ulaşılmalıdır.</p>

<p>Esasen doğasındaki disiplin gereği, aynı doğrultuda düşünmeyi ve zıtlıkları reddedederek uygulamayı zorunlu kılan "Devlet düzeni" ile, zıt görüşler ve düşüncelerin hoşgörü ile birlikteliğini reddedilmez sayan "kamu düzeni"nin, farklı kavramlar olduğu sonucuna varılmalı ve Yasanın 312/2. maddesinde tanımını bulan "kamu düzeni"nin, farklılıkların ve hatta zıtlıkların birlikteliği olduğu gerçeği ile madde yorumlamaya tâbi tutulmalıdır.</p>

<p><strong>KONU YAZININ DEĞERLENDİRİLMESİ;</strong></p>

<p>Somut olayda;</p>

<p>İ'da basılıp yayımlanan ve tüm ülkede satışa sunulan, Sorumlu Yazı İşleri Müdürlüğünü S'nin yaptığı M. Gazetenin, 15.11.2000 günlü nüshasının 2. sayfasında "Takvimden Yapraklar" isimlendirmesiyle yayımı yapılan M imzalı, "Din Düşmanlığı Terörü" başlıklı yazı;</p>

<p>"Bir gazetede bir takım yazarlar halkın anasına, avradına, kızına söğüp saysalar, böyle yayınlar alçaklık, edebsizlik, rezillik, namussuzluk, şerefsizlik, vahşilik olmaz mı?... Milletin dinine, imanına, mukaddesatına, şeriatına saldırmak da bunun gibidir ve belki daha alçakça ve namussuzcadır.</p>

<p>Dünyanın hiçbir medeni, ileri, sağlıklı, hukuklu ülkesinde dinsiz ve şirret bir azınlığın, o ülkede hakim olan dine ve dinlere savaş açtığı, saldırdığı, hakaretler savurduğunu göremezsiniz. Böyle bir gerilik ve medeniyetsizlik bize, bazı üçüncü dünya ülkelerine mahsustur.</p>

<p>Milletin dinine, imanına, inandığı gibi yaşamak hürriyet ve haklarına karşı gelenler halk yığınlarını devletten soğutmak ve böylece, dolaylı bir şekilde Türkiye'nin temellerini dinamitlemek, ülkeyi çökertmek istiyorlar.</p>

<p>Başörtüsü İslam'ın sembolüdür. Başörtüsüne saldırmak İslam'a saldırmak demektir. Atatürk, falan diyeceklerdir. Yalandır. Atatürk'ün tesettür lehinde beyanı vardır, tarihe geçmiştir.</p>

<p>İslam'a ve Müslüman halka düşmanlık yapanların hepsi Sabataycıdır demiyorum ama onların içinde çok militan, çok azılı, çok ileri giden Selanik Dönmeleri vardır. Bu adamlar ne yapmak istiyor?</p>

<p>Halk yığınları, hatta âmme hukuku ve devlet nazariyeleri okumamış üniversite mezunları bile devletin ayrı şey, rejim veya sistemin ayrı şey olduğunu bilmezler. Bu yüzden birkaç yıldan beri, militan ve azılı din düşmanları yüzünden devletimizin itibarı erimektedir.</p>

<p>Türkiye'yi, Tunus'a benzetmek istiyorlar. Eskiden batıcılık yaparlardı, ilhamlarını Batı'dan alırlardı. Şimdi Batı'da büyük bir din ve vicdan hürriyeti var. İngiltere'de, Almanya'da, Fransa'da milyonlarca Müslüman yaşıyor. ABD'de, Hıristiyanlıktan sonra İslam ikinci din olmuştur. O medenî, hukuklu, gerçekten demokrat, insan hak ve hürriyetlerine hürmet ve riayet edilen ülkelerde Müslümanlar, dinî kimliklerini koruyarak güven ve huzur içinde yaşıyor, kızlarını başörtüsü ile üniversitelere gönderebiliyor. Bizdeki gizli ve derin devlet idarecileri ilhamlarını diktatörlükle idare edilen küçük Tunus'tan alıyor. Orada Müslümün halka din hürriyeti tanınmıyor. Kadın ve kızların sokaklarda tesettürlü gezmesi yasaktır. Beş vakit namaz kılmak bir cesaret meselesidir. Camilerde ayrı ayrı zamanlarda vakit ezanları okunmakta, birkaç ihtiyar namaz kıldıktan sonra kapılar hemen kapanmaktadır. Tunus, Müslümanlar için bir zindan, bir cehennem olmuştur. Oradaki rejim sağlıklı mıdır, uzun ömürlü olur mu? Böyle küçük bir Afrika ülkesi, imparatorluklar kurmuş Türkiye'ye örnek ve model olabilir mi ? Elbette olamaz.</p>

<p>Türkiye'de siyasal İslâm varmış ve bu bir tehlikeymiş Siyasal Masonluk, siyasal Sabataycılık, siyasal dinsizlik, siyasal ilhak oluyor da siyasal İslâm niçin olmayacakmış? Dini siyasete âlet etmenin mahzurları varsa (ki elbette vardır) bunu önlemek devletin işi değil Müslümanların işidir. Müslümanlara din hürriyeti tam sağlanır, kendi eğitim sistemlerini kurmalarına, üniversitelerini açmalarına, İslâm ve çağ seviyesinde aydın kadrolar yetiştirmelerine imkân tanınırsa, onlar tabiî ki, din istismarına, siyasal İslâm'ın dejenere edilmesine fırsat vermeyeceklerdir.</p>

<p>Devletin temel nizamlarını Masonluk, dinsizlik, ateizm, Rotaryenlik, Lionsçuluk, Sabataycılık üzerine oturtmak maksadıyla propaganda yapmak, faaliyette bulunmak serbest ama Müslümanların İslâmî prensip ve hükümleri hayata hâkim kılmak için çalışmaları yasak. Böyle hürriyet, böyle demokrasi olur mu?</p>

<p>İslâm ve Müslümanlara düşmanlık edilmesi, dindar halkın ezilmesi Türkiye'nin en büyük ayıbıdır.</p>

<p>Yedinci asırda İslâm Mekke'de zuhur ettiği zaman, müşrikler iman edenlere büyük zulümler yapmışlar, Peygamber de onların Habeşistan'a hicret etmelerine izin vermişti. Müslümanlar için bugünkü Habeşistan medenî Batı ülkeleridir. Türkiye'de okumalarına engel olunan tesettürlü kız çocuklarımızın bir kısmını Hırıstiyan Batı ülkelerine göndererek onlara yüksek tahsil yaptırmalıyız. Onları en güçlü üniversitelerde, bilhassa sosyal ve siyasal kültür alanlarında yetiştirmeliyiz. Memnuniyetle öğreniyorum ki, birtakım varlıklı Müslüman aileler kızlarını dış ülkelerde okutmak üzere harekete geçmişlerdir. Bu iş o kadar kolay değildir. Kız çocukları korunmaya muhtaçtır. Bu yüzden tesettürlü kızların, gruplar halinde ve başlarında yaşlı ve tecrübeli hocalar, hocahanımlar olduğu halde okutulması gerekir. Ben öncelikle ABD, Kanada ve İngiltere'de öğrenci okutulmasını tavsiye ederim.</p>

<p>Dünyanın en ileri ülkelerinde, en parlak üniversitelerinde lisan ve edebiyat uzmanları, türkologlar, tarihçiler, sanat tarihi ve kültürü üzerine derin ihtisas yapmış elemanlar, siyasetçiler, hukukçular, mimarlar yetiştirmeliyiz. Böyle değerli kişiler açıkta kalmaz. Türkiye'deki sıkıntılar hep böyle ilelebed devam etmez.</p>

<p>Ülkemizdeki dinsizlik baskıları hür ve medenî dünyaya duyurulmalıdır. Müslümanlardan, hizmet ve yardım parası olarak milyarlarca dolar toplayan din baronları İngilizce, Almanca, Fransızca, Arapça kitaplar ve broşürler çıkartarak bizdeki egemen azınlığın İslâm'a ve Müslümanlara nasıl saldırdığını, Müslümanlara nasıl eziyet ettiğini dünya aydınlarının gözleri önüne sermelidir. "Dünya zaten biliyor..." demek ahmaklık olur. Birkaç uzman ve diplomat dışında Türkiye'deki dinsizlikleri dünya bilmiyor. Bunları duyurmak vazifesi bize ait bir iştir.</p>

<p>Maalesef bazı kodaman ve kocaman din baronları bozuk düzenle, kötü sistemle, zalimlerle anlaşmış vaziyettedir.</p>

<p>Müslümanlara yapılan zulümler din sömürücülerini hiç ilgilendirmiyor. Onların dini imanı paradır, putları ise nefs-i emmareleridir.</p>

<p>Bugünkü gidiş gösteriyor ki, dinsizler başörtüsü yasağını sokağa kadar genişletmek istemektedir. Köylülerden, gecekondu halkından, ihtiyarlardan başka kimsenin başörtüsü takmasını istemiyorlar. Bu bir vahşettir, medeniyetsizliktir, asıl gericiliktir.</p>

<p>Müslüman kızlar ABD, Kanada, İngiltere, Almanya ve diğer medenî ve demokrat ülkelerin üniversitelerine başörtüleriyle serbestçe gidiyorlar, yüksek tahsil yapıyorlar da Türkiye'de niçin gidemeyecekler, yapamayacaklarmış...</p>

<p>Müslümanların başlarına gelen felaketlerin asıl sebebi din sömürüsü yapılmasıdır. Dini imanı para olan, nefs-i emmarelerine put gibi tapan birtakım alçak ve rezil adamlar İslâmî hareketi kirletmişler, Müslümanları aldatmışlardır. Dinsizlere en büyük kozu bu sefiller ve sürüngenler vermiştir.</p>

<p>Yüce İslâm dinini alet ve vasıta kılarak, mukaddesat bezirgânlığı yaparak zengin olmak, ün ve makam kazanmak en büyük alçaklıktır.</p>

<p>Ümmet işleri meşveret (danışma), adalet, emanete riayet, ihlâs, istikamet, sıdk ile görülmelidir. İslâmî hizmet ve faaliyetlerde şarlatanlığın, soytarılığın, firavunluğun, nemrudluğun yeri yoktur. Hiçbir islâmî hizip, fırka, tarikat, cemaat din ile özdeştirilemez.</p>

<p>İslamî hizmet ve faaliyetlerde İslâm ahlâkının ilkeleri hâkim olmalıdır. Tağutî ahlâk ile makyavelizm ile hareket edilirse, hizmet edilmez, hezimete sebebiyet verilir." ifadelerini içermektedir.</p>

<p>Ceza yargıcı için çözümlenmesi gereken hukuki sorun, konu yazının, suç tarihi olan 15.11.2000 günü itibarıyla geçerli TCY.nın 2370 sayılı Yasayla değişik 312/2 ve suç tarihinden sonra 06.02.2002 gün ve 4744 sayılı Yasayla yürürlüğe girip, daha lehte hükümler içerdiği için TCY.nın 2/2. maddesi kapsamında gözetilmesi gereken 312/2. maddesi koşullarında suç oluşturup oluşturmadığıdır.</p>

<p>Ceza yargıcının bu değerlendirmede; konu yazıyı beğenip beğenmeme, yararlı bulup bulmama, bilimsel değerde sayıp saymama, bazı tartışılmaz toplumsal değerlerin süzgecinden geçirdiğinde isabetli görüp görmeme hak ve yetkisi yoktur.</p>

<p>Ceza yargıcı, yasal ilkeler ışığında tahlilini yapmak ve kıyasa veya kıyas düzeyinde yoruma sapmadan suç ögelerinin eksiksiz düzeyde oluşup oluşmadığını "yasallık ilkesi" sınırlılığıyla saptamak durumundadır.</p>

<p>Bu bağlamda, konu yazının bir gazetede yayımlanması nedeniyle "alenilik" unsurunun gerçekleştiğini tartışmasız benimseyecektir. Yazıda kışkırtmanın varlığını arayacak, varsayıyorsa, farklı din veya farklı mezhep mensuplarını yekdiğerine karşı kışkırtıp kışkırtmadığını belirleyecek, aynı dine, aynı mezhebe mensup kişi ve kitleler arasındaki kışkırtıcılığı, velev sair ögeleri oluşsa hatta şiddet taşıyor olsa dahi, yasallık ilkesi ve suçta tipiklik kaidesi gereği suç saymayacaktır.</p>

<p>Ceza yargıcı, hiçbir şekilde, "aynı dine mensup kişilerin birbirine karşı kışkırtılmasını nasıl suç sayamam" duyarlılığıyla kıyas yasağını ihlal edemeyecek, Yasamaya ait olan ve kendisine verilmeyen yetkiyi asla ve kesinlikle kullanmaya yeltenmeyecek, suçun yasal unsurlarını genişletmeye kalkışmayacak, maddede; "sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak" biçiminde yer alan vasıflandırmayı dışlayıp bu düzenlemeyi, "halkı birbirine karşı kışkırtmak" sadeliğine indirgemeyecektir.</p>

<p>Farklı din veya farklı mezheplere mensup olanlar ya da maddede yazılı diğer farklı kitleler yekdiğeri aleyhinde kışkırtılıyorsa bu kez, yazının, düşmanlığa veya kin beslemeye yönelik olup olmadığını, yönelik ise elverişli düzeyde bulunup bulunmadığını, elverişli düzeyde ise "kamu düzeni" için tehlikeli olabilecek ölçü, seviye ve etkinliğe ulaşıp ulaşmadığını değerlendirecek, anılan "kamu düzeni"nin "farklılık ve zıtlıkların birlikteliği" olduğu gerçeğini asla unutmayacak, varlığı gereken tehlikenin, "soyut" değil "somut ve yakın" olduğunu gözetecek ve maddi olayda bu tür tehlike halinin gerçekleşip gerçekleşmediğini arayacaktır.</p>

<p>Ceza yargıcı, T.C Anayasa'sının 90. maddesindeki açık düzenleme karşısında; İHAS. hükümlerinin ve bu hükümleri yorumlamakla görevli olup Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin de denetim yetkisini kabul ettiği AİHM'nin ifade özgürlüğü konusundaki emsal kararlarında ifadesini bulan ortak ölçüleri gözönüne alacak, konu yazıda şiddet çağrısı yoksa, "rahatsız edici, taciz edici hatta şok edici" olsa bile suç oluşturmadığını kabullenecektir.</p>

<p>Ceza yargıcı, TCY.nın 312/2. maddesindeki "çok ögeli" suçun, gerçekleşmesi en zor suç tiplerinden birini oluşturduğunu kavrayacak, ilkeler bölümünde açıklandığı üzere tek bir ögenin eksikliği halinde dahi suçun varlığını reddedecek, herhangi bir ögenin oluşumunda kuşkuya düştüğü zaman, hükmünü, "kuşku sanık lehine yorumlanır" evrenselliği doğrultusunda kullanacak, düşünce özgürlüğünü koruyacaktır.</p>

<p>Ceza yargıcı, TCY.nın 312/2. maddesinin, yürürlükten kaldırılan 163. maddenin boşluğunu dolduran norm olduğu yanılgısına düşmeyecek, Yasakoyucunun, 3713 sayılı Yasayla 12.4.1991 tarihinde ortaya koyduğu iradeyi tanıyacak, 141., 142., ve 163. maddelerin ceza mevzuatından kaldırıldığını, 312/2. madde o tarihte de aynen varolduğu halde 163. madde kapsamında ceza yaptırımına bağlanan suç türlerinin anılan maddeye dahil edilme iradesinin benimsenmediğini gözetecektir.</p>

<p>Ceza yargıcı, kaldırılan 163. madde kapsamındaki propaganda fiilleriyle, farklı din ve mezhep mensuplarının yekdiğeri aleyhine kışkırtılması ve bu kışkırtmanın diğer suç ögelerini de içerir etkinliğe varması halinde TCY. 312/2. maddesindeki suçun oluşabileceğini, bu tür faaliyetlerin daha da etkin hale dönüşerek yasada öngörülen fiili boyutlara ulaşması durumunda TCY.nın 146. ve hatta 149. maddelerinde öngörülen suçların da oluşabileceğini gözönünde tutacaktır.</p>

<p>Ceza yargıcı, ceza yargılamasının çok sıkı bir disiplin olduğunu, bireyin hak ve özgürlüklerinin ancak bu sıkı disipline uyulmakla korunabileceğini unutmayacak, anılan disiplinin odağını "suç ve cezada yasallık" ilkesinin oluşturduğunu bilecektir.</p>

<p>Asla unutulmamalıdır ki;</p>

<p>Hukuk devleti olmanın ve kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsemenin doğal sonucu olarak Yasama, "yasallık ilkesi"nin yegane sahibi, şekillendireni ve denetleyenidir.</p>

<p>Yasama bu yetkisiyle, toplumun ulaştığı sosyal, kültürel ve ekonomik düzey itibarıyla bazı suç türlerini, 3713 sayılı Yasa kapsamındaki düzenlemeler misali mevzuatından kaldırabilecek, gerekli gördüğünde de; suç kapsamından çıkarttığı eylemleri, toplumda oluşan duyarlılıklar ve tehlikeler karşısında yeniden suç haline dönüştürebilecek, cezai yaptırımlarını belirleyebilecektir.</p>

<p>Yasakoyucu, anılan yetkisini bazen idari yaptırımlar düzeyinde şekillendirebilecek, bazen de, siyasi partiler alanında olduğu üzere, siyasi yaptırımlar olarak norma bağlayabilecektir. Ancak ne var ki, hukuk devletinde bu yetki sadece ve ancak Yasamanın elinde kalacak, ceza yargıcı, yasayla kendisine tanınan sınırı aşmaya niyetlenmeyecek, boşluk doldurmaya kalkışmayacaktır.</p>

<p>Ceza yargıcı, TCY.nın 312/2. maddesi kapsamında değerlendirdiği yazının din içerikli olduğu ahvalde, önyargıyla "laiklik ilkesi"nin zedelendiği içgüdüsüne kapılmayacak, İHAS'ın 9. ve Anayasa'nın 24. maddeleriyle bireyin din ve inanç özgürlüğünün koruma altına alındığını gözetecek, bu özgürlüklerin hukuki çerçevede yaşanması ve yansızlıkla korunmasında "laiklik" ilkesinin varlığı, düzenleyiciliği ve hatta vazgeçilmezliğine ulaşacaktır.</p>

<p>Laikliğin, devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kuralına dayandırmama üstünlüğüyle, her türden dine, her türden mezhebe, her türden felsefi inanca, hatta herhangi bir dine meyletmeme haline eşit uzaklıkta olduğunu, birini diğerine üstün tutmadığını, birinin ötekini aşağılamasına asla müsamaha etmediğini ve anılan farklılıkları yekdiğeriyle bir arada yaşatmayı başardığını bilecek, yorumunu bu temel görüş üzerine bina edecektir.</p>

<p>Ceza yargıcının, devlet düzenlerini belli bir dinin üstünlüğü esasına dayandıran totaliter yönetimlerin yer aldığı coğrafyada, laik Türkiye Cumhuriyetinin bazı iç ve dış tehlikelere maruz kalabileceği gerçeğini asla unutmaması ve bu dikkat ile ilkeyi koruyup kollayanlar safında yerini alması tartışılmaz bir gerçek ise de; temel işlevi özgürlükleri koruma olan bu üst değerin, salt kendisini koruma namı altında, bireyin vazgeçilmez haklarından olan din, inanç ve ifade özgürlüğünü yok etmeyi ya da kısıtlamayı benimsemeyeceğini, hukuk devleti olmanın vazgeçilmez evrensel koşulu olan "yasallık ilkesi"ni de zedelemeyi asla hedef tutmayacağını gözetmesi ve dengeleri bu gerçekler üzerine oturtması gerekmektedir.</p>

<p>Din ve inanç özgürlüğünün öncelikle ve en üst düzeyde laiklik ilkesiyle korunabildiği gerçeğinin söylemde kalmaktan kurtarılması, herhangi bir dine, mezhebe, felsefi inanca sahip olan ya da hiçbir dine eyilimi bulunmayanın, tek kişi kalsa dahi özgürlüğünü, çoğunluğun hışmına maruz kalmadan ancak ve sadece laiklikle koruyabileceği görüşünün öne çıkarılması, ancak ne var ki aza tanınan özgürlükten, çoğunluktaki dine mensup kişilerin de aynı ölçü ve hoşgörü ile yararlanacağı gerçeğinin kabullenilmesi, laikliğin ayrım gözetmeden tüm bireyleri ve toplum bütünlüğünü koruduğu gerçeğine varılması zarureti vardır.</p>

<p>Ancak bu yöntemle laik düzenin üst korumacılığı sağlanabilecek, benimseyen ve yaşamının vazgeçilmezi sayanların, toplumda kâhir çoğunluğu teşkil ettiği gözlemlenecek, hasım belirlemede hataya düşülmek suretiyle asılsız suçlanmaya ve denetimsiz sloganlarla dışlanmaya çalışılanların da bu üstün değeri koruyan, yaşayan ve yaşatan olduğu açıklık kazanacak, Yasakoyucu'nun 1991 yılında 3713 sayılı Yasayla benimsediği irade kavranacak ve en büyük güç olan millete güven duygusu öne çıkartılarak laikliğin milletçe korunabileceği inancına ulaşılacak, özgürlüklerin kısıtlanmasına neden olan yersiz ve aşırı korkular yenilebilecektir.</p>

<p>Böyle bir aleniyetle laik düzen karşıtları da açığa çıkartılabilecek, sayılarının sanıldığından da az olduğu gözlenecektir. Bu ahvalde, laik karşıtı azınlığın tavır ve davranışları izlenebilecek, laik düzen sevdalılarının kültür, yetenek, beceri ve demokratik refleksleri ile karşıt azınlığın tehlikeliliği yok edilebilecektir.</p>

<p>Anılan türden korumanın kamu düzen ve emniyeti için yetersizliği ortaya çıktığında da, hukuk devleti olmanın gereği olarak, lüzum hasıl olduğunda yeni yasal düzenlemelerle suç ihdas edebilme yetkisini Yasakoyucu her hal ve koşulda kullanabilecektir.</p>

<p>Uzak ve yakın tarihimizde din bağnazlığıyla vuku bulan acı olaylara işaretle laikliğin tehlike altında olma sürecinin devam ettiğini kabullenmek doğru ise de, bir yandan anılan olayların karşı din veya mezhebe tahammülsüzlükten, karşıt fikir, düşünce ve inançların birlikteliğini sağlayamamaktan, sloganlara yenik düşüp denetimsiz reflekslerin sevkine tâbi olmaktan kaynaklanmış olabileceği tezinin sorgulanması ancak öte yandan da, her hal ve koşulda ceza yargıcının bu tür duyarlılıkların sevkine girmemesi ve "suçta yasallık" ilkesinden ayrılmaması zarureti vardır.</p>

<p>Bu saptamaların neticesi olarak, açıkça ifade edilmelidir ki;</p>

<p>TCY.nın 312/2. maddesinin uygulamasında, ceza yargıcının gözeteceği yasal ilkeler bunlardır. Suçlama konusu söylem, yazı veya eylemler bu ilkeler süzgecinden geçirildiğinde tüm yargıçların aynı sonuçta birleşeceğinde kuşku yoktur. Ne var ki ilkeler dışlandığında, hüküm farklılıklarının oluşumunu sürdüreceği ve bunun neticesi olarak hukukun ve yargıya duyulan güvenin zedeleneceği, kişi özgürlüklerinin zarar göreceği mutlaktır.</p>

<p>Açıklanan kıstaslar ışığında değerlendirme yapıldığında;</p>

<p>Konu yazının dini içerikli olduğu, ancak farklı dine mensup kişi ya da kitleleri düşmanlığa veya kin beslemeye yöneltmediği, "dinsiz, mason, ateist, rotaryan, sabatay" tarzında isimlendirmelere yer verilmekte ise de bunların yasada anılan farklılıkları ifade etmediği gibi düşmanlık ve kine hedef tutulmaları amacının güdülmediği, bu itibarla TCY.nın 312/2. maddesindeki suçun ilk ve temel ögesi olan "farklı din mensuplarının birbirine karşı kışkırtılması" halinin gerçekleşmemiş olduğu, bu saptamanın ötesinde; farklılıkların birlikteliği olan "kamu düzeni"nin sarsılmasına neden olacak bir anlatımın sergilenmediği, yazıda "şiddet çağrısı"nın yer almadığı, somut ve yakın tehlike teşkil edebilecek bir halin sözkonusu olmadığı, İHAS'ın 9. ve Anayasa'nın 24. maddelerinde güvence altına alınan din özgürlüğü kapsamının dışına taşılmadığı, düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırının aşılmamış olduğu, sonuç olarak; eylemde TCY.nın 312/2. maddesi kapsamına giren suç ögelerinin gerçekleşmemiş bulunduğu, bir başka suçun unsurlarının da oluşmadığı, bu itibarla sanık M'nin yazı sahibi olarak ve sanık S'nin gazete sorumlu yazı işleri müdürü sıfatıyla atılı suçtan beraatleri gerektiği kabul edilmeli, haklı nedenlere dayanmayan Yargıtay C.Başsavcılığının itirazı reddedilmelidir.</p>

<p>Ceza Genel Kurulu görüşmeleri sürecinde ileri sürülen ve "06.02.2002 gün ve 4744 sayılı Yasayla maddeye eklenmiş 3. fıkra uyarınca, yazıda yer alan bazı sözlerin hakaret teşkil ettiği görüşüyle ceza yaptırımı öneren düşüncenin" ise, konu yazının, 15.11.2000 tarihinde yazılmış olması karşısında TCY.nın 2. maddesi açık hükümleri itibarıyla tartışılmaya değer bir ciddiyeti bulunmamaktadır.</p>

<p>Bu nedenledir ki;</p>

<p>Benzer konuda, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 23.11.2004 gün ve 2004/8-130 esas, 20004/206 sayılı kararla ortaya konan bilimsel çoğunluk görüşünü aynen benimsediğimi, işbu yeni kararda ortaya çıkan farklı sonucu "suç ve cezada yasallık" ilkesiyle bağdaşmaz bulduğumu, ceza yargıcının kıyas yapma yasağının bu son kararla ihlal edilerek suç yaratılmış olduğunu ifade etmek zorundayım. TCY.nın 312/2. maddesi ve 1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girecek 5237 sayılı yeni Türk Ceza Yasası'nın 216. maddesi uygulamasının ancak ve sadece, "yasallık ilkesi"ne riayetle şekillenmesi halinde ifade özgürlüğünün, İHAS. normları düzeyinde korunabileceğini, aksi halde verilecek pek çok karar nedeniyle AİHM'nin, Devlet'i tazminata mahkûm edeceğini açıklamak gereği ve zaruretini duyuyorum.</p>

<p>"Çoğu doğrunun başlangıçta reddedildiğini, ancak unutulmamalıdır ki insanlığın, tepkileri göze alarak doğruları söyleyenler sayesinde uygarlaştığını" altını çizerek ifade ediyorum. Çoğunluk kararıyla ortaya çıkan hukuka aykırılığın 5237 sayılı Yasanın 7. ve 216. maddeleri kapsamında telafi edilebileceğini umuyorum.</p>

<p>Bu düşüncelerle çoğunluğun vardığı sonucu ve bu sonuca kendilerini ulaştıran gerekçeleri benimsemiyorum." görüşü ile,</p>

<p>Kurul Üyelerinden H C ile İ C;</p>

<p>"TCK.nun 312/2 nci maddesinde düzenlenen Halkı Kin ve Düşmanlığa Açıkça Tahrik Suçu ilk olarak Fransız hukukunda düzenlenmiştir. Fransa'da çıkarılan 17.5.1819 tarihli kanunun 1. maddesi ile sınıf çatışması doğuracak nitelikteki "tahrik" cezalandırılmıştır. Söz konusu suç 19. yüzyıldan itibaren Avrupa ülkelerinin hukuk sistemlerinde yer almış daha sonra Türk hukukuna girmiştir.</p>

<p>Hukuk devletinde hukuk düzeninin sağlıklı bir biçimde tesisi, hukuk güvenliği ve toplumsal barış ve düzenin aksamadan gerçekleşmesi için TCK.nun 312 nci maddesinde düzenlenen suç tipi Ceza Kanununda yer almalıdır. Suçun ihdasıyla toplumun çeşitli katmanları arasında ortaya çıkabilecek kin ve düşmanlıklar önlenmek istenmiştir. Hukuk düzeni; farklı sınıf, ırk, din mezhep veya bölgelere mensup insanlar arasında kamu düzenini bozma tehlikesi ortaya çıkarabilecek tarzda kin ve düşmanlık oluşturacak farklılıkların yaratılmasına kayıtsız kalamaz. Nitekim Anayasamızın 14/2. hükmü karşısında bu suçun TCK.nda bulunması anayasal bir zorunluluktur.</p>

<p>Bununla birlikte bir hareketin ne zaman kin ve düşmanlığı tahrik, ne zaman vaziyet alışın, bir hakkın savunulması veya haksızlığın aktif biçimde dile getirilmesi ve ağır bir eleştiri sayılacağı hususları meseleyi ifade ve düşünce özgürlüğü ile devamlı ilişki halinde tutar. Bilindiği gibi suçun dört unsurundan biri de "hukuka aykırılık"tır. Bir ceza normunun yasakladığı fiilin işlenmesine izin veren kurallara hukuka uygunluk sebepleri denilir. Anayasa ve İnsan hakları Avrupa sözleşmesinde güvence altına alınan Düşünce (ifade) hürriyeti bu suç bakımından bir hukuka uygunluk sebebidir.</p>

<p>Düşünce ve ifade hürriyeti, insanın bilgi kaynaklarına özgürce ulaşarak serbestçe fikir edinebilme, edindiği fikir ve kanaatleri de özgürce ifade edebilmesi serbestisidir.</p>

<p>Anayasamızın 90. maddesinin son fıkrası gereğince iç hukukumuzun parçası haline gelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre kurulan ve Türkiye'nin de yetkisini tanıdığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 . maddesinde garanti altına alınan düşünceyi açıklama özgürlüğünün demokratik toplumlardaki önemini bu konuya ilişkin davaların hemen hepsinde açıkça ifade etmektedir.</p>

<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre düşünce özgürlüğü demokratik toplumun başlıca temel taşlarından kişinin ilerleyip gelişmesinin asıl koşullarından birini teşkil eder. Düşünceyi açıklama hürriyeti kısıtlandığında haber ve fikir akışı durur, toplum statik hale dönüşür. Bu hakkın kısıtlanması memnuniyetsizliklerin artmasına ve toplumsal kargaşaya neden olur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10/2. maddesindeki düzenleme saklı kalmak kaydıyla bu özgürlük, sadece itibar gören veya zararsız yahut önemsiz sayılan haberler ya da fikirler bakımından değil aynı zamanda devlet yahut halkın bir bölümü için aykırı, kuraldışı, şaşırtıcı, şok edici veya endişe verici cinsten olanlar için de geçerlidir. Nitekim AİHM ifade hürriyeti ile ilgili vermiş olduğu bir çok kararında; (Bkz: Zana, Ceylan, Arslan Kararları) "İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun temel özelliklerinden biridir ve demokrasinin gelişimi ve her bireyin tatmin olması için gerekli temel şartlardan birini oluşturur. 10. maddenin 2. paragrafıyla ilgili olarak ifade özgürlüğü, sadece zararsız olarak nitelendirilen "bilgi" ya da "fikirlere" değil, aynı zamanda zararlı, rahatsız edici durumlara da uygulanır. Bütün bunlar çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlü olmanın gereğidir ve bu üç unsur demokratik bir toplumun vazgeçilmez unsurlarıdır. 10. maddede ileri sürüldüğü gibi, bu özgürlük dikkatli bir şekilde belirlenmesi gereken bir takım istisnalara tabidir ve herhangi bir kısıtlama ihtiyacı, ikna edici açıklamalarla birlikte belirlenmelidir" demiştir.</p>

<p>Düşüncenin açıklaması hürriyeti kişiye beğenmediği uygulamaları tenkit etme, düşüncelerine uygun şekilde davranabilme ve doğru olduğuna inandığı fikirlerini başkalarına kabul ettirme imkanlarını vermektedir.</p>

<p>Bununla beraber İHAS düşünce açıklamasının sınırsız olmadığını 10. maddenin 2. fıkrasındaki şartların gerçekleşmesi halinde sınırlandırmayı kabul etmektedir. Ancak kural olan hürriyettir, sınırlandırma istisnadır ve ancak sınırlama sebepleri ile bağlı olarak, dar yorumlanarak uygulanmalıdır. Sonuç olarak düşüncenin açıklanmasında tek sınır beyanın şiddet içermesi ya da şiddeti tavsiye etmesidir. Ceza verirken hangi beyanların düşünce hürriyeti kapsamında hangilerinin suç sayılacağının tespitinde sözleşmeye üye olan devletlerin mahkemelerinin AİHM. nin düşünce hürriyeti ile ilgili içtihatlarını göz önünde bulundurmak zorundadır.</p>

<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 4.12.2003 tarihli M G. Kararında (3507/97) AİHS. 10 uncu maddesinin ihlali iddiasının kabul edilmesiyle sonuçlanmıştır. Kendilerinin bir islâmî tarikat olduğunu ileri süren Aczimendi"lerin lideri olan M G, HBB televizyonunda 12.06.1995 tarihinde 4 saat kadar süren canlı yayında yaptığı konuşmadan dolayı İstanbul DGM tarafından 1.5.1996 tarihinde din ayrımcılığına dayalı halkı kin ve düşmanlığa açıkça tahrik suçundan 2 yıl hapis ve para cezasına çarptırılmıştır. Mahkeme "başvuranın çağdaş ve laik kurumları dinsizlikle itham edip demokrasi ve laiklik kavramlarını şiddetle eleştirmesini ve açıkça şeriat lehine tavır takınmasını" mahkumiyete gerekçe yapmıştır. AİHM ise mahkumiyeti düşünceyi açıklama özgürlüğüne müdahale kapsamında değerlendirmiş, çağdaş kurumlara dönük saldırılarının şiddet içermediğini, şiddeti de kışkırtmadığını, şeriatı savunmanın bunu yerleştirmek için şiddete çağrı yapmadığı için bir nefret konuşması olarak değerlendirilemeyeceğini, bu nedenle ulusal makamların takdir hakkının sınırlı olduğunu ve 10. madde bakımından düşünceyi açıklama özgürlüğüne müdahaleyi gerekli kılacak yeterli gerekçelerin bulunmadığını 1'e karşı 6 oyla kabul etmiş ve ülkemizin tarafı olduğu sözleşmeyi ihlal ettiği sonucuna vararak başvurana tazminat ödenmesine karar vermiştir.( Prof.Dr.Durmuş Tezcan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması Ankara 2004 s. 283)</p>

<p>TCK.nun 312/2. maddesinde, "sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye .... ceza verilir" denilmektedir. Burada tesbiti gereken husus, Düşmanlığa veya kin beslemeye tahrikin kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde yapılıp yapılmadığı nasıl tesbit edilecektir? Prof. Dr. Ayhan Önder'e göre, düşmanlığa veya kin beslemeye tahrikin kamunun güvenliği için tehlikeli olması hali, objektif bakımdan aranmalıdır. Başka bir anlatımla olaya objektif olarak bakıldığında fiil, birbirine karşı tahrik edilen gruplar arasında çatışma tehlikesi meydana getirmelidir. Diğer bir görüşe göre, tahrikin kamu düzeni için tehlikeli olması hali sübjektif açıdan, yani suçun mağdurlarına bakılarak belirlenmelidir. Buna göre suçun oluşması için; yapılan tahrikle kendisine husumet (kin veya düşmanlık) yöneltilen grubun, hukuka olan güveninin sarsılmış olması yeterlidir. Çünkü hukuk düzeninin topluma sağladığı hukuk güvenliğinin sarsılmış olması, kamunun güvenliği bakımından gerçekleşmiş olan tehlike halidir. Suçun oluşması bakımından tehlikenin fiilen ortaya çıkması beklenmez. (Prof. Dr. Ayhan Önder, Ceza Hukuku Özel Hükümler, İstanbul 1994, s.417.)</p>

<p>Bazı yazarlar ise, "kamu düzeni için tehlikeli olabilecek" tahrikin mevcudiyetini tesbit için; hem objektif hem de sübjektif bakımdan değerlendirme yapılması gerektiği görüşündedirler.</p>

<p>Yargıtay kararlarında genellikle fiilin objektif olarak umumun emniyeti için tehlike arzetmesi, suçun oluşumu bakımından yeterli sayılmaktadır.</p>

<p>Tehlikenin gerçekleşip gerçekleşmediği tayin edilirken, failin suç sayılan söz ve davranışlarının veya yazdığı yazı veya çizdiği resmin ya da fiili işlerken kullandığı vasıtanın sebebiyet verdiği tehlike neticesinin belirlenmesi gerekir. Hakim, işlenen fiil dolayısıyla bu tehlikenin gerçekleşip gerçekleşmediğini dayanak noktalarını göstermek suretiyle objektif olarak belirleyecektir.</p>

<p>Bütün bu açıklamalar ışığında somut olaya baktığımızda, sanık, okuyucu kitlesi itibarıyla düşük trajlı bir gazetede kendi marjinal görüşlerini açıklamış, M G ise hedef kitlesi tüm Türkiye olan ulusal bir kanalda 4 saat boyunca daha ağır hakaretler içeren hezeyanlarını izleyicilere aktarmıştır. İki olayı birbiri ile mukayese ettiğimizde, hiç şüphesiz somut olaydan daha ağır tahrik ve hezeyanları ihtiva eden konuşma bile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmiş ve verilen mahkumiyet kararından dolayı ülkemiz tazminata mahkum edilmiştir. Sözkonusu yazı içeriğine tüm genel kurul üyeleri gibi bizim de katılmamız ve onaylamamız mümkün değildir, Atatürk İlke ve İnkılapları ve Laiklik toplumumuzun ortak paydasıdır. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları dikkate alındığında bu tür marjinal, hemen hepimize aykırı gelen düşüncelerin de ifade edilebilmesi, çoğulcu, demokratik toplumlarda hoşgörü ile karşılanmalıdır. İfade edelim ki, yazıda geçen bir kısım ifadeler çok ağır nitelikte olmakla birlikte fiil TCK.nun 312/2. maddesinde düzenlenen suç açısından tipik olmaması sebebiyle, bu suç kapsamında değerlendirilemez. Yazının neşir tarihi olan 15.11.2000 tarihinden bu güne kadar yaklaşık dört yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen ve sanık buna benzer birçok yazıyı aynı gazete ve aynı köşede yayınlamasına rağmen bu güne kadar bu tip yazılardan dolayı kamu güvenliği açısından somut tehlike teşkil edebilecek bir olay olmamıştır.</p>

<p>Avrupa Birliği üyeliğini temel stratejik bir hedef olarak belirleyen Türkiye, hukuk alanında yoğun reform sürecine girmiş kapsamlı anayasal ve yasal değişiklikler gerçekleştirmiştir. Bu bağlamda bir tehlike suçu olan TCK.nun 312. maddesinde düzenlenen "Halkı kin ve düşmanlığa açıkça tahrik suçu" 4744 sayılı Kanun ile soyut tehlike suçu olmaktan çıkarılmış somut tehlike suçuna dönüştürülmüştür. Çünkü halen yürürlükte olan şekliyle suçun oluşması bakımından "tahrik"in kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde yapılması gerekmektedir. Yasa koyucu iradesini bu şekilde açıkça ortaya koymuşken bu suç tipine, ihdas amacının dışında daha geniş ve kişilerin özgürlük alanını daraltan bir anlam yüklenmesi ceza hukukunun temel prensiplerine aykırıdır. Öte yandan 1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girecek olan 5237 sayılı Yeni Türk Ceza Kanununun inceleme konusu suç tipinin karşılığını oluşturan 216. maddesinin 1. fıkrasındaki düzenleme, kişinin ifade özgürlüğü alanını genişlettiği için yaptığımız değerlendirme hukuka uygundur.</p>

<p>Sonuç olarak Anayasamızın 90/son fıkrasına göre AİHM kararlarının bağlayıcılığı, Anayasa ve yasalarda meydana gelen değişikler de göz önüne alındığında, dava konusu yazının bütünü itibarıyla bizatihi şiddet içermediği ve şiddeti de tavsiye etmediği ağır eleştiri niteliğinde olduğu düşüncesindeyiz. Ayrıca fiil, müsnet suç tipi açısından tipik olmadığı için iddianamede gösterilen suç oluşmamıştır." düşüncesiyle,</p>

<p>Bir Kurul Üyesi de, suça konu yazı bütünü ile değerlendirildiğinde, her iki sanığa yüklenen suçun maddi unsuru ile yasal tipe uygunluk unsurlarının gerçekleşmediğinden bahisle, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının reddi gerektiğini belirterek karşı oy kullanmışlardır.</p>

<p><strong>SONUÇ</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1- Yargıtay C.Başsavcılığının sanık M yönünden vaki İTİRAZININ KABULÜNE, Yargıtay 8.Ceza Dairesinin 15.07.2004 gün ve 12989-6377 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, sanık M'nin halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçundan cezalandırılmasına ilişkin İ 6 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 09.10.2002 gün ve 331-214 sayılı hükmünün ONANMASINA,</p>

<p>2- Yargıtay C.Başsavcılığının sanık S yönünden vaki itirazının yukarıda açıklanan değişik gerekçeyle KABULÜNE, Yargıtay 8.Ceza Dairesinin 15.07.2004 gün ve 12989-6377 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, İ 6 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 09.10.2002 gün ve 331-214 sayılı hükmünün, sanık S yönünden;</p>

<p>a) Hükümden sonra yürürlüğe giren 5187 sayılı Basın Yasasının 11. maddesinde belirtilen cezai sorumluluğa ilişkin koşulların gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü olan bu sanık bakımından gerçekleşip gerçekleşmediği hususunun araştırılıp tartışılmasından sonra yeniden hüküm kurulmasının zorunlu bulunması,</p>

<p>b) 5187 sayılı Basın Yasasının, suç tarihinde yürürlükte bulunan ve Ek 2/1. maddesi basın yayın araçlarının kapatılmasına hukuken olanak sağlayan 5680 sayılı Basın Yasasını tümüyle yürürlükten kaldırmış bulunması ve yeni Yasada gazete kapatılmasına ilişkin bir hükme yer verilmemiş olması karşısında, TCY'nın 2/2. maddesi de gözetildiğinde, suç konusu yazının yayınlandığı gazetenin kapatılmasına yasal olanak bulunmaması,</p>

<p>Nedenleriyle BOZULMASINA,</p>

<p>3- Dosyanın Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine,</p>

<p>15.03.2005 günü, (1) ve (2/a) maddesindeki nedenler yönünden oyçokluğu, (2/b) maddesindeki neden yönünden oybirliği ile karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-20048-201-e-200530-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 20:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa1aa1.jpg" type="image/jpeg" length="25095"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nin 2022/12363 E., 2025/7283 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-ceza-dairesinin-202212363-e-20257283-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-ceza-dairesinin-202212363-e-20257283-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nin 21.04.2025 tarihli, 2022/12363 E., 2025/7283 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>4. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2022/12363 E., 2025/7283 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>İNCELENEN KARARIN<br />
MAHKEMESİ :Ceza Dairesi<br />
SAYISI : 2019/711 E., 2021/193 K.<br />
SUÇLAR :Cumhurbaşkanına hakaret, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama<br />
SUÇ TARİHLERİ : 25.07.2016, 31.07.2016<br />
HÜKÜMLER : İstinaf başvurusunun esastan reddi<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama</p>

<p>Yapılan ön inceleme neticesinde; sanık hakkında verilen hükümlerin temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenin hükümleri temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, temyiz isteminin süresinde yapıldığı, temyiz dilekçesinde temyiz sebebine yer verildiği ve temyiz isteminin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı tespit edilmekle, gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. HUKUKÎ SÜREÇ</strong></p>

<p>Sanık hakkında Cumhurbaşkanına hakaret, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama suçlarından İlk Derece Mahkemesince verilen mahkûmiyet hükümlerine yönelik olarak, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II. TEMYİZ SEBEPLERİ</strong></p>

<p>Sanık müdafiinin temyiz istemi özetle; sanığın talebi üzerine atanıp hiçbir oturuma katılmayan müdafiye takdir edilen ücretin sanıktan tahsiline karar verilmesini hukuka aykırı olduğuna, son duruşmada sanıkla birlikte duruşma salonu dışında hazır bulunmalarına karşın salona çağrılmadıkları için oturuma katılamayıp savunma hakkının kısıtlandığına, katılan lehine hükmedilen vekalet ücretinin sanıktan tahsilinin hatalı olduğuna, kanunda açıkça düzenlenmeyen bir fiilden dolayı sanığın cezalandırıldığına ilişkindir.</p>

<p><strong>III. GEREKÇE</strong></p>

<p>Sanık müdafiinin belirttiği hukuka aykırılık nedenleri ve 5271 sayılı Kanun'un 289. maddesinde sayılan kesin hukuka aykırılık halleri de gözetilerek maddi ceza hukukuna ilişkin sair yönlerden yapılan incelemede, başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.</p>

<p>Ancak;</p>

<p>1.Cumhurbaşkanına hakaret suçunda; sanığın suça konu paylaşımlarından sadece 25.07.2016 tarihli olanın hakaret suçunu oluşturduğu, diğer paylaşımının ise muhatabının, katılanın bizzat kendisi olmadığı, dolayısıyla matufiyet şartının gerçekleşmediği gözetilmeden sanık hakkında 5237 sayılı Kanun'un 43/1. maddesine göre artırım yapılarak fazla ceza tayini,</p>

<p>2.5237 sayılı Kanun'un 216/2. maddesinde yer alan düzenleme ile kamu barışını korumak amacıyla halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge bakımından farklı bir kesiminin alenen aşağılanması suç sayılmıştır. Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere suçun oluşabilmesi için halkın bir kesimini oluşturan gayrimuayyen sayıdaki kişilerin sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak aşağılanması, tahkir edilmesi gerekir.</p>

<p>Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olayda; sanığın yaptığı paylaşımların anılan maddede sayılan sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayalı olarak yapılmaması nedeniyle, atılı suçun unsurlarının oluşmadığı dikkate alınmadan, yazılı şekilde karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur.</p>

<p><strong>IV. KARAR</strong></p>

<p>Gerekçe bölümünde açıklanan nedenlerle Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi kararına yönelik sanık müdafiinin temyiz isteği yerinde görüldüğünden HÜKÜMLERİN, 5271 sayılı Kanun'un 302/2. maddesi gereği, tebliğnameye aykırı olarak, oy çokluğuyla BOZULMASINA,</p>

<p>Dava dosyasının, aynı Kanun'un 304. maddesi uyarınca Ankara 21. Asliye Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilâmının bir örneğinin ise Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 19. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 21.04.2025 tarihinde karar verildi.</p>

<p><strong>KARŞI OY</strong></p>

<p>Sayın çoğunluk ile aramızdaki uyuşmazlık, sanığın 25.07.2016 tarihli paylaşımındaki sözlerin Cumhurbaşkanına hakaret suçunu oluşturup oluşturmadığı noktasındadır.</p>

<p>Barışçıl ve özgür bir toplum hedefi ancak demokratik yönetim ilkelerinin egemen kılınması ile gerçekleşebilir. Bu kapsamda toplumların gelişmesi, insanlığın ilerlemesi ancak demokratik bir toplumda olanaklıdır.</p>

<p>Bir toplumun demokratik olup olmadığının tespiti hiç kuşkusuz tek parametre ile ölçülemez ancak bunlardan biri var ki olmazsa olmaz ölçütü olan ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğünün olmadığı bir toplum demokratik toplum değildir.</p>

<p>Anayasa’nın “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” kenar başlıklı 26. maddesi<br />
“Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.</p>

<p>Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.</p>

<p>AİHM’nin 07/12/1976 tarih 5493/12 başvuru nolu Handyside-Birleşik Krallık kararında belirttiği artık klasikleşen bir retorik ile söylersek “İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır.</p>

<p>AİHS 10. md ile güvence altına alınan ifade özgürlüğün sınırsız olmadığı 10/2. madde de belirlenen gerekçelerle sınırlandırılabileceği hüküm altına alınmıştır. Sözleşmede yer alan bu düzenleme AİHS içtihatları ile açıklığa kavuşturularak Avrupa kamu düzeninin yaşam ve hukuk pratiğinin vazgeçilmezi haline getirilmiştir.<br />
AİHM’nin ifade özgürlüğüne yönelik müdahalelerde uyguladığı testi dosyamızdaki somut olaya ilişkin olması nedeniyle sadece başkalarının şöhretini ve haklarını koruma amacıyla ifade özgürlüğünün kısıtlanması ile sınırlı tutarak değerlendireceğiz.</p>

<p>Başkalarının şöhretini ve haklarını koruma amacıyla ifade özgürlüğünün kısıtlanması ulusal otoritelerin öteki gerekçelerden daha fazla öne sürdüğü “meşru amaç” olagelmiştir. Bundan dolayıdır ki, AİHM, bu alanda ifade özgürlüğüne tanınan yüksek korumayı kapsayan geniş çaplı bir içtihat geliştirmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu alandaki temel tartışma konusu, ifade özgürlüğünün kullanılması ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın nasıl ve hangi ölçütlere göre saptanacağı ile ilgilidir. Kişilik hakkının korunma gerekçesiyle ifade özgürlüğü kullanılamaz bir hale getirilmemelidir. Kişilik Haklarının Korunması Sözleşme’nin 8. maddesi tarafından güvence altına alınan bir haktır. AİHM’in Sözleşme’nin 8. ile 10. maddeleri arasında bir çatışma olduğunda, başka bir anlatımla terazide bir yanda “kişilik hakları”, diğer yanda “ifade özgürlüğü” bulunduğu durumlarda, tercihini daha çok ifade özgürlüğünden yana kullandığı söylenebilir. Bu nedenle kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığına kuşku yoktur.</p>

<p>Ancak müstehcen, saldırgan, aşağılayıcı, onur kırıcı, şiddeti teşvik eden veya nefret içeren söz ve yazı ile hakaret, sövme, kötüleme, iftira, sırf ar ve hayâ duygularını incitmeyi amaçlayan düşünce açıklamaları hukukun koruma alanı dışında kalırlar.</p>

<p>AİHM’nin içtihatlarında kabul edilebilir eleştirinin sınırı bakımından bir hiyerarşi oluşturduğu söylenebilir. Buna göre kabul edilebilir eleştirinin sınırı en geniş anlamda bir siyasal organ söz konusu olduğunda geçerli olmakta, bunu sırası ile politikacılar, kamu görevlileri ve sıradan vatandaşlar takip etmektedir.</p>

<p>Dabrowski/Polonya davasında, bir gazeteci yerel bir siyasetçi ile ilgili devam etmekte olan ceza yargılamasına dair yazdığı yazıların gazetede yayınlanmasının ardından hakaret suçundan mahkûm olmuştur. Başvuran, hakaret ettiği iddia edilen belediye başkanının, hırsızlık suçundan ceza almasının ardından 'soyguncu belediye başkanı' olarak tanımlamıştır. AİHM, bu başvuruda, 10 uncu maddenin ihlal edildiğine karar verirken, gazetecinin bir dereceye kadar abartma hakkına sahip olmasına ve belediye başkanının kamuya mal olmuş bir kişi olarak, bazıları olgusal temelden yoksun olmayan değer yargısı olarak değerlendirilebilecek eleştirilere karşı, daha fazla hoşgörü göstermek zorunda olmasına özel bir ağırlık vermiştir. (Dabrowski /Polonya, 18235/02, 19/12/2006)</p>

<p>AİHM siyasetçiler bakımından ilkelerini koyduğu ve bu konuda geniş değerlendirmelerde bulunduğu ilk dava Lingens/Avusturya kararıdır. Söz konusu olayda, Avusturya’da 1975 yılında yapılan seçimlerden sonra, bir gazeteci olan başvuran Lingens, geçmişinde Nazi faaliyetleri bulunan bir siyasetçi ile koalisyon kuracağını açıklayan Federal Şansölye Bruno Kereiski’yi eleştiren yazılarında, “ahlaksızca”, “yüz kızartıcı”, “en adi türden fırsatçılık” ifadelerine yer vermiştir. Başvuranın para cezasına mahkum olduğu bu davada AİHM, politikacıların kendilerine yöneltilen ağır eleştirilere tahammül etmek durumunda olduğunu vurgulamış ve ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varmıştır. AİHM, içtihatlarını tekrar ederek, siyasetçilerin eleştirilere özel kişilerden daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiği ilkesine dayanmış ve mahkûmiyetin ifade özgürlüğüne orantısız bir müdahale oluşturduğuna hükmetmiştir. Hararetli siyasi tartışmaların yaşandığı bir arka plan ışığında, başvurucunun açıklamaları, saldırgan olmakla birlikte hakaret niteliğinde görülmemiştir (Lingens/Avusturya, 9815/82, 08/07/1986)</p>

<p>AİHM Lingens/Avusturya kararının ardından aynı ilkeleri Oberschlick/Avusturya kararında da tekrar etmiştir. Bu kararda da; bir siyasi parti liderinin İkinci Dünya Savaşına katılan askerler ile ilgili olarak yapmış olduğu açıklamalar sonrasında gazeteci olan başvuran tarafından “ahmak/aptal” şeklinde ifadeler kullanması nedeniyle, başvuran hakkında başlatılan ceza davası sonucunda mahkumiyetine karar verilmiştir. AİHM, siyasetçilerin eleştirilere özel kişilerden daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiği ilkesini yineleyerek mahkûmiyetin ifade özgürlüğüne orantısız bir müdahale oluşturduğunu bu sebeple de başvuran hakkında ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir (Oberschlick/Avusturya, 20834/92, 01/07/1997).</p>

<p>Siyasetçiler/politikacılar için ortaya koyduğu ilkelerin aynısını AİHM, hükümet politikaları için yapılan eleştiriler ve yorumlar için de kabul etmiştir. Bu kapsamda Castells/İspanya kararında AİHM hükümet politikalarına karşı yapılan eleştiri ve yorumların siyasetçilerden bile daha geniş olduğuna vurgu yapmıştır. AİHM kararında hükümetin eylem ve işlemlerinin sadece yasama ve yargı organları tarafından değil aynı zamanda gazeteciler ve kamuoyu tarafından da takip edilmekte ve eleştirilmekte olduğunu belirtmiştir. Bu itibarla, hükümetlerin söz konusu eleştirilere yönelik başka yollardan cevap verme hakkının bulunduğuna dikkat çeken AİHM, ceza yaptırımlarına yönelik makul ve aşırıya kaçmayan tedbirleri alabileceğine hükmetmiştir. (Castells/İspanya, 11798/85, 23/04/1992)</p>

<p>Eon/Fransa davasında AİHM, bir siyasî eylemcinin, 2008 yılında Fransa Cumhurbaşkanı‘nın ziyareti sırasında, Cumhurbaşkanı korteji geçmek üzereyken, üzerinde “Defol git, salak herif” yazılı bir pankart açarak Fransa Cumhurbaşkanı’na hakaret etmekten hüküm giymesini incelemiştir. AİHM, bu içtihadında yerginin, pek çok kez, özünde var olan abartma ve saptırma vasıfları yoluyla, doğal olarak kışkırtmayı ve galeyana getirmeyi amaçlayan bir sanatsal ifade ve toplumsal eleştiri biçimi olduğunu belirttikten sonra, ceza verilmesinin, güncel konular hakkında yergi niteliğinde ortaya konulan ifade biçimleri üzerinde bir soğutma etkisi yapmasının mümkün olduğu ifade edilmiştir. Bu tür ifade biçimlerinin kendisi, kamu menfaatini ilgilendiren sorunların serbestçe tartışılmasında oldukça önemli bir rol oynayabilmektedir ki; serbest tartışma olmadan demokratik toplum mümkün olamaz. (Eon/ Fransa, 26118/10, 14/03/2013)</p>

<p>Yukarıda belirtilen AİHM kararlarında vurgulandığı üzere ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamanın siyasetçilere yönelik eylemlerde meşru bir amaca yönelik olması yetmez ayrıca bu sınırlamanın demokratik toplumda gerekli olduğunun da ispatlanması gerekir. Bunun sınırları ise müdahalenin zorlayıcı bir toplumsal talebe dayanması ile ölçülü olması zorunluluğudur.</p>

<p>Sanığın cezalandırılması istemine dayanak yapılan sözlerin bağlam bütünlüğünden koparılmadan değerlendirildiğinde tek başına Cumhurbaşkanına hakaret suçunu oluşturacak nitelikte olmayıp bir değer yargısı niteliğindedir. Cumhurbaşkanının mevcut sistemde siyasi sorumluluğu bulunmakta olup ve aynı zamanda yürütmenin de başıdır. Yürütme, halkın ... ve mal güvenliğini korumakla görevli olduğu gibi yine halk adına devletin bütçesini düzenlemek ve harcama yapmakla da yetkilidir. Devletin parasının harcanma yöntemi hemen hemen her iktidarın eleştirildiği konudur. Bu sebeple, vatandaşın bu yargı ile söylediği sözlerde hakaret kastıyla hareket ettiğinin kabulünün doğru olmadığı gibi ifade özgürlüğü ile de bağdaşmadığı kanaatindeyim. Yine yazılan söz karşılığı verilen cezanın orantılı olduğu da söylenemez.</p>

<p>Sanığın 25.07.2016 tarihli paylaşımındaki sözlerin hakaret suçunu oluşturmadığı, bu sebeple sanığın beraatine karar verilmesi gerektiğinden, Dairemizin bozma kararına farklı gerekçeyle katılmıyorum.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-ceza-dairesinin-202212363-e-20257283-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 20:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa1.jpg" type="image/jpeg" length="60738"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin 2024/16970 E., 2025/5931 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-8-ceza-dairesinin-202416970-e-20255931-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-8-ceza-dairesinin-202416970-e-20255931-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin 07.07.2025 tarihli, 2024/16970 E., 2025/5931 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>8. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2024/16970 E., 2025/5931 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>MAHKEMESİ :Ceza Dairesi<br />
SAYISI : 2023/486 Esas, 2023/1359 Karar<br />
SUÇ : Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme<br />
HÜKÜM : İstinaf başvurusunun esastan reddi<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama</p>

<p>Yapılan ön inceleme neticesinde; sanık hakkında kurulan hükmün temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, temyiz isteminin süresinde olduğu, temyiz dilekçesinde temyiz sebeplerine yer verildiği, temyiz isteminin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı tespit edilmekle, gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. HUKUKİ SÜREÇ</strong></p>

<p>A. İlk Derece Mahkemesi Kararı<br />
Ankara 62. Asliye Ceza Mahkemesinin, 13.01.2022 tarihli ve 2021/79 Esas, 2022/18 Karar sayılı kararı ile sanığın halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme suçundan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (5271 sayılı Kanun) 223/2-a maddesi uyarınca beraat kararı verilmiş; karar, Cumhuriyet savcısı tarafından istinaf edilmiştir.</p>

<p>B. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı<br />
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 19. Ceza Dairesinin, 01.12.2023 tarihli ve 2023/486 Esas, 2023/1359 Karar sayılı kararı ile sanık hakkında İlk Derece Mahkemesince kurulan hükme yönelik Cumhuriyet savcısının istinaf başvurusunun 5271 sayılı Kanun'un 280/1-a maddesi uyarınca esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II. TEMYİZ</strong></p>

<p>A. Temyiz Sebepleri<br />
Cumhuriyet Savcısının Temyiz İstemi<br />
Sanığın atılı suçu işlediğinin sabit olduğuna ve mahkumiyet kararı verilmesi gerektiğine ilişkindir.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe<br />
Dava dosyası kapsamına göre, sanığın sosyal medya hesabından *** siyasi partisini destekleyenlere yönelik aşağılayıcı beyanlarda bulunduğu iddiasına ilişkin olarak;<br />
Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan ve dosya kapsamına göre yeterli olduğu anlaşılan delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, yargılama sonuçlarına uygun şekilde oluşan inanç ve takdirine, incelenen dava dosyası içeriğine göre değerlendirme yapılmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun (5237 sayılı Kanun) 216/2. maddesi "Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." şeklindedir. Somut olayda *** siyasi partisini destekleyen vatandaşlarımızı aşağılamak şeklindeki sanığın paylaşımının incelenmesinde; Dairemizin 04.12.2023 tarihli ve 2023/2771 Esas, 2023/9468 Karar sayılı bozma ilamında ve yerleşmiş içtihatlarında belirtildiği üzere siyasi partinin sosyal sınıf olmaması ve maddede belirtilen diğer gruplardan birine uymaması hususları birlikte nazara alındığında unsurları yönünden oluşmayan suçtan beraat kararı verilmesinde hukuka aykırılık bulunmamıştır.</p>

<p><strong>III. KARAR</strong></p>

<p>Gerekçe bölümünde açıklanan nedenle Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 19. Ceza Dairesinin, 01.12.2023 tarihli ve 2023/486 Esas, 2023/1359 Karar sayılı kararında Cumhuriyet savcısı tarafından öne sürülen temyiz sebepleri ve 5271 sayılı Kanun’un 289/1. maddesi ile sınırlı olarak yapılan temyiz incelemesi sonucunda hukuka aykırılık görülmediğinden, 5271 sayılı Kanun’un 302/1. maddesi uyarınca Tebliğname’ye uygun olarak oy birliğiyle TEMYİZ İSTEMİNİN ESASTAN REDDİ İLE HÜKMÜN ONANMASINA,</p>

<p>Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun’un 304/1. maddesi uyarınca Ankara 62. Asliye Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilâmının bir örneğinin ise Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 19. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 07.07.2025 tarihinde karar verildi.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-8-ceza-dairesinin-202416970-e-20255931-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 20:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa1a.jpg" type="image/jpeg" length="15268"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin 2022/5727 E., 2025/1437 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-8-ceza-dairesinin-20225727-e-20251437-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-8-ceza-dairesinin-20225727-e-20251437-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin 24.02.2025 tarihli, 2022/5727 E., 2025/1437 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>8. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2022/5727 E., 2025/1437 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Ceza Dairesi<br />
SAYISI : 2018/3802 Esas, 2019/1623 Karar<br />
SUÇLAR : Kişinin hatırasına hakaret; halkın bir kesimini sosyal sınıf, din, mezhep, cinsiyet, bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılama<br />
HÜKÜMLER : Düzeltilerek istinaf başvurularının esastan reddi<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Ret-Bozma</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yapılan ön inceleme neticesinde; sanık hakkında kurulan hükümlerin temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenin hükümleri temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, temyiz isteminin süresinde olduğu, temyiz dilekçesinde temyiz sebeplerine yer verildiği, temyiz isteminin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı tespit edilmekle, gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. HUKUKİ SÜREÇ</strong></p>

<p>A. İlk Derece Mahkemesi Kararı<br />
Kozan 2. Asliye Ceza Mahkemesinin, 26.06.2018 tarihli ve 2018/117 Esas, 2018/402 Karar sayılı kararı ile sanığın kişinin hatırasına hakaret suçundan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (5237 sayılı Kanun) 130/1, 130/1-son ve 53. maddeleri uyarınca 7 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluklarının uygulanmasına karar verilmiştir. Aynı kararla; sanığın, halkın bir kesimini sosyal sınıf, din, mezhep, cinsiyet, bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılama suçundan 5237 sayılı Kanun'un 216/2 ve 53. maddeleri uyarınca 7 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve hak yoksunluklarının uygulanmasına karar verilmiştir.</p>

<p>B. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı<br />
Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin, 11.06.2019 tarihli ve 2018/3802 Esas, 2019/1623 Karar sayılı kararı ile sanık hakkındaki mahkumiyet hükümleri kaldırılarak yerine "Sanık ...'in üzerine yüklenen Kişinin Hatırasına Hakaret ve Halkın Bir Kesimini Sosyal Sınıf, Irk, Din, Mezhep, Cinsiyet veya Bölge Farklılığına Dayanarak Alanen Aşağılama suçlarının yasal unsurları itibariyle oluşmadığı anlaşıldığından sanığın müsnet suçlamalardan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasasının 223/2-a maddesi uyarınca BERAATİNE," ibaresi yazılmak suretiyle istinaf başvurularının düzeltilerek esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II. TEMYİZ</strong></p>

<p>A. Temyiz Sebepleri<br />
Cumhuriyet Savcısının Temyiz İstemi<br />
Sanığın her iki suçtan mahkumiyetine karar verilmesi gerektiğine ilişkindir.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe<br />
Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından yapılan itiraz üzerine; Adana Bölge Adliye Mahkemesi Başkanlar Kurulu'nun 2020/2 sayı ve 10.01.2020 tarihli kararıyla, itirazın incelemeye yetkili Yargıtay ilgili dairesine gönderilmek üzere usulden reddine karar verildiği anlaşılmakla yapılan incelemede:<br />
Sanığın eylemine uyan kişinin hatırasına hakaret suçunun yaptırımının üst sınırı 2 yıl 4 ay hapis cezasıdır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 20.03.2018 tarihli ve 2018/11-38 Esas, 2018/113 Karar sayılı kararında izah edildiği üzere; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (5271 sayılı Kanun) 286. maddesine göre kişinin hatırasına hakaret suçundan kurulan hükmün kesin nitelikte olmadığı tespit edilmiştir. Bu nedenle; Tebliğnamedeki ret düşüncesine iştirak edilmemiştir.</p>

<p>Dava dosyası kapsamına göre; sanığın Şırnak ilinde 31.05.2017 günü düşen helikopterde şehit olan yarbay Songül Yakut'un fotoğrafının altına "gebersin abi ya şu kadınları orduda vs. görünce deli oluyorum" şeklinde yorum yazısı yazması iddiasına ilişkin olarak;</p>

<p>1. Sanığın; basın ve yayın yoluyla halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılama suçunu basit yargılama usulüne tabi olmayan alenen kişinin hatırasına hakaret suçuyla birlikte işlediği ve 5271 sayılı Kanun'un 251/8. maddesine göre basit yargılama usulünün uygulanamayacağı tespit edilerek inceleme yapılmıştır.</p>

<p>5237 sayılı Kanun'un 216/2. maddesi "Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." şeklindedir. Somut olayda; söz konusu yorum yazısını kendisinin yazdığını ikrar eden sanığın eyleminin basın ve yayın yoluyla cinsiyet bakımından halkın bir kesimini alenen aşağılama suçunu oluşturduğu anlaşıldığından 5237 sayılı Kanun'un 216/2 ve 218. maddeleri uyarınca cezalandırılması gerektiğinin gözetilmemesi;</p>

<p>2. Ayrıca, sanığın aynı ifadesinin 5237 sayılı Kanun'un 130/1. maddesinin son cümlesinde düzenlenen Şehit yarbay Songül Yakut'un hatırasına alenen hakaret suçunu oluşturduğunun ve mahkumiyet kararı verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi nedeniyle sanık hakkında kurulan hükümler hukuka aykırı bulunmuştur.</p>

<p><strong>III. KARAR</strong></p>

<p>"Değerlendirme ve Gerekçe" bölümünde açıklanan nedenlerle Cumhuriyet savcısının temyiz istemi yerinde görüldüğünden, Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin, 11.06.2019 tarihli ve 2018/3802 Esas, 2019/1623 Karar sayılı kararının, 5271 sayılı Kanun’un 302/2. maddesi uyarınca kişinin hatırasına hakaret suçu yönünden Tebliğname'ye aykırı olarak; basın ve yayın yoluyla halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılama suçundan Tebliğname’ye uygun olarak oy birliğiyle BOZULMASINA,</p>

<p>Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun’un 304/2-a maddesi uyarınca Kozan 2. Asliye Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilâmının bir örneğinin ise Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 24.02.2025 tarihinde karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-8-ceza-dairesinin-20225727-e-20251437-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 20:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/07/yargi/yargitayd4ss.jpg" type="image/jpeg" length="33320"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Trafik Kazalarında Cezai ve Hukuki Sorumluluk, Tazminat ve Sigorta Sorumluluğu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/trafik-kazalarinda-cezai-ve-hukuki-sorumluluk-tazminat-ve-sigorta-sorumlulugu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/trafik-kazalarinda-cezai-ve-hukuki-sorumluluk-tazminat-ve-sigorta-sorumlulugu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Trafik kazaları, hem ceza hukuku hem de özel hukuk bakımından çok yönlü sonuçlar doğuran olaylardır. Karayollarında meydana gelen kazalar, sürücülerin, araç işletenlerin, sigorta şirketlerinin ve bazı durumlarda araç maliklerinin sorumluluğunu gündeme getirebilir. Kazanın sonucunda ölüm, yaralanma veya maddi hasar meydana geldiğinde, olay yalnızca bir trafik ihlali olarak değil; aynı zamanda taksirle işlenmiş bir suç, haksız fiil ve sigorta hukuku kapsamında bir tazminat uyuşmazlığı olarak değerlendirilir. Türk hukukunda bu alandaki temel düzenlemeler 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda yer almaktadır. Bu çalışma, trafik kazalarında cezai ve hukuki sorumluluğun yanında, tazminat hesaplaması ve sigorta şirketinin sorumluluk alanını da açıklamaktadır.</p>

<p><strong>1. Giriş</strong></p>

<p>Trafik kazaları, modern yaşamın en sık karşılaşılan hukuki uyuşmazlık türlerinden biridir. Karayolu ulaşımının yoğunlaşmasıyla birlikte, meydana gelen trafik kazalarının yalnızca maddi hasarla sınırlı kalmadığı; yaralanma, ölüm, kalıcı sakatlık, iş gücü kaybı ve ekonomik yıkım gibi sonuçlar doğurduğu görülmektedir. Bu nedenle trafik kazaları, tek başına idari bir olay olarak değil, ceza hukuku, borçlar hukuku, sigorta hukuku ve trafik hukuku bakımından birlikte değerlendirilmesi gereken çok katmanlı bir hukuki sorun alanıdır.</p>

<p>Bir trafik kazasında sürücünün davranışı bazen ceza hukuku bakımından taksirle öldürme veya taksirle yaralama suçunu oluştururken, aynı olay aynı zamanda haksız fiil niteliği taşıyabilir ve zarar gören açısından tazminat hakkı doğurabilir. Ayrıca aracın zorunlu mali sorumluluk sigortası bulunuyorsa, sigorta şirketi de poliçe limitleri ve yasal sınırlamalar çerçevesinde sorumluluk altına girebilir. Bu sebeple trafik kazalarının hukuki niteliği incelenirken, sadece kusur değil; zarar, illiyet bağı, sigorta teminatı ve tazminat kalemleri de birlikte ele alınmalıdır.</p>

<p><strong>2. Trafik Kazalarında Cezai Sorumluluk</strong></p>

<p><strong>2.1. Taksir Kavramı</strong></p>

<p>Ceza hukuku bakımından trafik kazalarının büyük kısmı taksirli davranışlardan kaynaklanır. Taksir, failin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı hareket etmesi sonucunda istenmeyen bir neticenin meydana gelmesidir. Fail sonucu istemez; ancak gerekli dikkat ve özeni göstermediği için hukuken sorumlu tutulur.</p>

<p>Trafik kazalarında taksir çoğu zaman şu davranışlarla ortaya çıkar:</p>

<p>● hız sınırına uymama,</p>

<p>● kırmızı ışık ihlali,</p>

<p>● alkollü araç kullanma,</p>

<p>● dikkatsiz şerit değiştirme,</p>

<p>● geçiş üstünlüğüne riayet etmeme,</p>

<p>● araç kullanımında cep telefonu ile dikkat dağılması,</p>

<p>● hava ve yol şartlarına uygun sürüş yapmama.</p>

<p><strong>2.2. Taksirle Öldürme ve Taksirle Yaralama</strong></p>

<p>Trafik kazasında ölüm meydana gelirse, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesi uygulanır. Yaralanma meydana gelmesi hâlinde ise TCK m. 89 devreye girer. Özellikle çoklu yaralanma veya ölüm-yaralanma birlikte gerçekleşmişse ceza ağırlaşabilir.</p>

<p>[MEVZUAT] TCK m. 85 – Taksirle öldürme<br />
(1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.<br />
(2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.</p>

<p>[MEVZUAT] TCK m. 89 – Taksirle yaralama<br />
(1) Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.<br />
(2) Fiil, mağdurun bazı ağır sonuçlarla karşılaşmasına neden olmuşsa ceza artırılır.<br />
(3) Fiilin birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması hâlinde, altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.<br />
(5) Taksirle yaralama suçunun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır. Ancak, bilinçli taksir hâlinde şikâyet aranmaz.</p>

<p><strong>2.3. Bilinçli Taksir</strong></p>

<p>Bilinçli taksirde fail, neticenin doğabileceğini öngörmesine rağmen “olmaz” düşüncesiyle hareket eder. Trafik kazalarında alkollü sürüş, aşırı hız, yarış niteliğinde araç kullanımı, yoğun sis ve yağışta dikkatsiz sürüş gibi eylemler bilinçli taksir değerlendirmesine yol açabilir. Bu ayrım, ceza miktarını etkilediği gibi, olayın ağırlığını da gösterir.</p>

<p><strong>3. Trafik Kazalarında Hukuki Sorumluluk</strong></p>

<p><strong>3.1. Haksız Fiil Sorumluluğu</strong></p>

<p>Trafik kazalarının özel hukuk boyutunda temel dayanak, TBK m. 49’daki haksız fiil sorumluluğudur. Bir kişi kusurlu ve hukuka aykırı bir davranışla başkasına zarar verirse bu zararı gidermekle yükümlüdür.</p>

<p>[MEVZUAT] TBK m. 49 – Genel olarak<br />
Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.</p>

<p>Haksız fiil sorumluluğunun doğması için genel olarak dört unsur aranır:</p>

<p><strong>1. Hukuka aykırı fiil</strong></p>

<p><strong>2. Kusur</strong></p>

<p><strong>3. Zarar</strong></p>

<p><strong>4. Uygun illiyet bağı</strong></p>

<p>Trafik kazasında bu unsurlar birlikte gerçekleşmişse sürücü, zarar görene karşı tazminatla sorumlu olur.</p>

<p><strong>3.2. İşletenin Sorumluluğu</strong></p>

<p>2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’na göre araç işleteni, aracın işletilmesi sonucu doğan zararlardan sorumludur. Bu sorumluluk çoğu zaman tehlike sorumluluğu niteliği taşır. Yani araç işletilmesinden kaynaklanan risk, işletenin hukuki alanında değerlendirilir.</p>

<p>[MEVZUAT] KTK m. 85 – İşletenin hukuki sorumluluğu<br />
Bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi doğan zarardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olurlar.<br />
İşleten ve araç işleticisi teşebbüs sahibi, aracın sürücüsünün veya aracın kullanılmasına katılan yardımcı kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur.</p>

<p>Bu düzenleme sayesinde zarar görenin yalnızca sürücüye değil, işletene ve uygun koşullarda teşebbüs sahibine de başvurabilmesi mümkündür.</p>

<p><strong>4. Trafik Kazalarında Tazminat Sorumluluğu</strong></p>

<p>Trafik kazaları sonrasında zarar görenin talep edebileceği tazminatlar, zararın türüne göre değişir. Tazminat sorumluluğu, trafik kazasının sonuçlarına uygun şekilde belirlenir.</p>

<p><strong>4.1. Maddi Tazminat</strong></p>

<p>Maddi tazminat, somut ve hesaplanabilir zararların karşılanmasını amaçlar. TBK m. 53 ve m. 54, ölüm ve bedensel zarar hâlinde istenebilecek kalemleri açıkça göstermektedir.</p>

<p>[MEVZUAT] TBK m. 53 – Ölüm<br />
Ölüm hâlinde uğranılan zararlar özellikle şunlardır:</p>

<p>1. Cenaze giderleri.</p>

<p>2. Ölüm hemen gerçekleşmemişse tedavi giderleri ile çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar.</p>

<p>3 Ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplar.</p>

<p>[MEVZUAT] TBK m. 54 – Bedensel zarar<br />
Bedensel zararlar özellikle şunlardır:</p>

<p>1. Tedavi giderleri.</p>

<p>2. Kazanç kaybı.</p>

<p>3. Çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar.</p>

<p>4. Ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan kayıplar.</p>

<p>Maddi tazminat kalemleri arasında şunlar yer alır:</p>

<p>● tedavi giderleri,</p>

<p>● geçici iş göremezlik zararı,</p>

<p>● sürekli iş göremezlik / maluliyet zararı,</p>

<p>● destekten yoksun kalma tazminatı,</p>

<p>● cenaze ve defin giderleri,</p>

<p>● araç hasarı,</p>

<p>● değer kaybı,</p>

<p>● eşya zararları,</p>

<p>● bakım ve refakat giderleri.</p>

<p><strong>4.2. Manevi Tazminat</strong></p>

<p>Manevi tazminat, trafik kazası nedeniyle duyulan acı, elem, üzüntü ve yaşam kalitesindeki bozulmanın kısmen giderilmesi için istenir. TBK m. 58 ve KTK m. 90 birlikte değerlendirilir.</p>

<p>[MEVZUAT] TBK m. 58 – Kişilik hakkının zedelenmesi<br />
Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir.</p>

<p>Manevi tazminatın miktarı, olayın ağırlığına, kusur oranına, yaralanmanın derecesine, kalıcı iz veya sakatlık bulunup bulunmadığına, ölüm halinde yakınların yaşadığı manevi yıkıma göre hâkim tarafından takdir edilir.</p>

<p><strong>4.3. Tazminatın Hesaplanması</strong></p>

<p>Trafik kazası tazminat davalarında hesaplama yapılırken genellikle şu unsurlar dikkate alınır:</p>

<p>● mağdurun yaşı,</p>

<p>● gelir durumu,</p>

<p>● mesleği,</p>

<p>● çalışma gücü kaybı oranı,</p>

<p>● kusur oranları,</p>

<p>● yaşam süresi beklentisi,</p>

<p>● bakıma muhtaçlık durumu,</p>

<p>● SGK tarafından karşılanan giderler,</p>

<p>● poliçe limiti.</p>

<p>Mahkemeler, özellikle aktüerya hesapları ve maluliyet raporları ile sonuca gider. Kusur oranı, tazminatın miktarını doğrudan etkiler. Bu nedenle eksik veya hatalı kusur değerlendirmesi tazminat hesabını da sakatlar.</p>

<p><strong>5. Sigorta Sorumluluğu</strong></p>

<p><strong>5.1. Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (ZMMS)</strong></p>

<p>Trafik hukukunda en önemli güvencelerden biri zorunlu mali sorumluluk sigortasıdır. Bu sigorta, işletenin üçüncü kişilere verdiği zararı poliçe limitleri dahilinde teminat altına alır.</p>

<p>[MEVZUAT] KTK m. 91 – Zorunlu mali sorumluluk sigortası yaptırma zorunluluğu<br />
İşletenlerin, bu Kanunun 85 inci maddesinin birinci fıkrasına göre olan sorumluluklarının karşılanmasını sağlamak üzere mali sorumluluk sigortası yaptırmaları zorunludur.</p>

<p>Bu düzenleme ile amaçlanan, trafik kazalarında zarar gören üçüncü kişilerin tazminat alacaklarını güvence altına almaktır.</p>

<p><strong>5.2. Sigortacının Doğrudan Sorumluluğu</strong></p>

<p>Zarar gören, bazı şartlarda doğrudan doğruya sigorta şirketine başvurabilir. Bu hak, KTK m. 97’de düzenlenmiştir. Başvuru yapılmadan doğrudan dava açılması çoğu durumda usul sorunlarına yol açabilir.</p>

<p>[MEVZUAT] KTK m. 97 – Doğrudan doğruya talep ve dava hakkı<br />
Zarar görenin, zorunlu mali sorumluluk sigortasında öngörülen sınırlar içinde dava yoluna gitmeden önce ilgili sigorta kuruluşuna yazılı başvuruda bulunması gerekir. Sigorta kuruluşunun başvuru tarihinden itibaren en geç 15 gün içinde başvuruyu yazılı olarak cevaplamaması veya verilen cevabın talebi karşılamadığına ilişkin uyuşmazlık olması hâlinde, zarar gören dava açabilir veya tahkime başvurabilir.</p>

<p>Bu hüküm, sigorta şirketine karşı dava açmadan önce başvuru şartının önemini gösterir. Uygulamada bu şart yerine getirilmediğinde dava usulden reddedilebilir veya başvuru eksikliği tartışma konusu olabilir.</p>

<p><strong>5.3. Sigorta Şirketinin Sorumluluğunun Kapsamı</strong></p>

<p>Sigorta şirketinin sorumluluğu sınırsız değildir. Genellikle:</p>

<p>● poliçe limiti,</p>

<p>● teminat kapsamı,</p>

<p>● başvuru usulü,</p>

<p>● zarar kaleminin sigorta teminatına girip girmediği,</p>

<p>● yasal istisnalar</p>

<p>gibi unsurlar sorumluluğun sınırını belirler. Bu sebeple sigorta şirketine yöneltilecek taleplerin hukuki dayanağı ve hesap yöntemi titizlikle oluşturulmalıdır.</p>

<p>Sigorta şirketi, işletenin sorumluluğunu poliçe sınırları içinde üstlenir; ancak sigorta sözleşmesi, kanun ve genel şartlar çerçevesinde bazı zarar kalemleri kapsam dışında kalabilir. Özellikle manevi tazminat, uygulamada çoğu kez zorunlu trafik sigortası kapsamında değerlendirilmez.</p>

<p><strong>5.4. Sigorta, İşleten ve Sürücü Arasındaki İlişki</strong></p>

<p>Trafik kazalarında çoğu zaman üçlü bir sorumluluk ilişkisi bulunur:</p>

<p><strong>1. Sürücü:</strong> haksız fiil faili olabilir.</p>

<p><strong>2. İşleten / araç maliki:</strong> tehlike sorumluluğu veya kusura bağlı sorumluluk altında olabilir.</p>

<p><strong>3. Sigorta şirketi:</strong> poliçe limiti dahilinde zarar görene karşı sorumlu olabilir.</p>

<p>Bu nedenle zarar görenin davayı kime yönelteceği, hangi zarar kalemini talep edeceği ve poliçe kapsamının ne olduğu dikkatle analiz edilmelidir.</p>

<p><strong>6. Tazminat ve Sigorta Sorumluluğuna İlişkin Yargısal Yaklaşım</strong></p>

<p>İçtihatlarda trafik kazalarında işletenin, sürücünün ve sigortacının sorumluluğunun birbirinden ayrı fakat bağlantılı biçimde değerlendirildiği görülmektedir. Özellikle kusur, illiyet bağı ve poliçe limiti vurgusu öne çıkmaktadır.</p>

<p><strong>6.1. Kusur ve tehlike sorumluluğu</strong></p>

<p>T.C. İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesi kararında trafik kazalarından kaynaklanan bedensel zarar tazminatlarında işleten ile sigortacının sorumluluğunun paralel olduğu, işletenin tehlike sorumluluğu kapsamında değerlendirildiği belirtilmiştir. Kararda ayrıca, kazanın meydana gelmesinde mücbir sebep veya ağır kusur ispat edilmedikçe sorumluluğun doğacağı vurgulanmıştır.</p>

<p>Trafik kazalarından kaynaklanan bedensel zararın tazmini davalarında, davalı işleten ile davalı sigortacının sorumluluğu paralel olup (kaza tarihinde yürürlükte olan sigorta genel şartları ve poliçe limiti ile sınırlı olmak kaydı ile) 2918 sayılı KTK'nın 85 vd. maddelerinde düzenlenen tehlike sorumluluğu, davalı sürücünün sorumluluğu ise 6098 sayılı TBK'nun 49 vd. maddelerinde düzenlenen haksız fiilden kaynaklı kusur sorumluluğu niteliğinde olup işleten sürücünün kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur. 2918 sayılı yasanın 3. maddesi kapsamında işleten ve sigortacı, zarara sebep kazanın ''mücbir sebepten veya zarar görenin veya bir üçüncü kişinin ağır kusurundan ileri gelmiş'' olduğunu ispat etmediği sürece meydana gelen zarardan sorumludurlar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>6.2. Sigorta teminatı ve poliçe limiti</strong></p>

<p>T.C. Antalya 1. Asliye Ticaret Mahkemesi kararında, sigorta şirketinin sorumluluğunun sözleşme ve poliçe limiti ile sınırlı olduğu, manevi tazminatın ise ayrı değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir.</p>

<p>T.C. ANTALYA 1. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ</p>

<p>Somut olayda vakıa trafik kazası olmakla bu durum bir haksız fiil teşkil eder Fail olan sürücünün kusurlu olması onun ve kanuni - akdi diğer sorumluların tazminattan sorumlu olabilmeleri için şarttır Bunun yanında bir zararın meydana gelmesi ve bununla fiil arasında illiyetin bulunması gerekir Bu şartların sağlanması davalı asilin haksız fiil kapsamında sigorta şirketinin ise sigorta sözleşmesi kapsamında sorumluluğunu gündeme getirir Alınan rapora göre davalı sürücü kazanın meydana gelmesinde tek başına kusurludur Davacının malul kalmasına bakıldığında madden ve bu süreçte geçirdiği tedavi hayatında yaşadığı zorluk ve acı dikkate alındığında manen zarara uğradıklarının kabulü gerekir Bu zarardan davalı asil haksız fiil sorumluluğu davalı sigorta şirketi ise sigorta sözleşmeleri kapsamında sorumludur.</p>

<p><strong>6.3. Doğrudan başvuru ve sigortacının temerrüdü</strong></p>

<p>Bölge adliye mahkemesi kararlarında, sigorta şirketine usulüne uygun başvuru yapıldıktan sonra yasal sürede cevap verilmemesi hâlinde temerrüt doğabileceği belirtilmektedir.</p>

<p>T.C. İZMİR BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 11. HUKUK DAİRESİ</p>

<p>Az önce yapılan açıklama kapsamında; dava konusu talepler yönünden açılan iş bu maddi ve manevi tazminat davasının haksız fiil hükümleri çerçevesinde koşullarının oluşup oluşmadığının incelenerek sonuca gidilmesi gerekmektedir Bu kapsamda talebin haklılığına kanaat getirebilmek için davacıların gerek DYK maddi gerekse de manevi zararını, sorumluluk atfedilen davalı/davalıların hukuka aykırı ve kusurlu davranışları olduğunun ve davacı zararı ile bu kusurlu davranış arasında illiyet bağının varlığının tespit edilmesi gerekmektedir Bu kapsamda Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartlarına göre trafik kazası nedeni ile oluşan davacılar DYK maddi zararından davalı ... ile işleten sıfatına haiz araç maliki ve sürücünün, sigortalı araç sürücüsünün kusuru oranında sorumlu olduğu amirdir... Bununla birlikte ZMMS sigortacısının sorumluluğu ise poliçe limitleri dahilinde olacaktır</p>

<p>İçtihatın manuel bir şekilde kontrol edilmesini öneririz.</p>

<p><strong>6.4. Kusur oranına göre sorumluluk</strong></p>

<p>T.C. İstanbul 9. Asliye Ticaret Mahkemesi kararında, trafik kazalarında işleten ve sigortacının sorumluluğunun, zarar görenin veya üçüncü kişinin ağır kusuru gibi sorumluluğu kaldıran sebepler ispat edilmedikçe devam ettiği belirtilmiştir.</p>

<p>T.C. İSTANBUL 9. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ</p>

<p>Trafik kazalarından kaynaklanan bedensel zararın tazmini davalarında, işleten ile sigortacının sorumluluğu paralel olup 2918 sayılı KTK'nın 85 V.d. maddelerinde düzenlenen tehlike sorumluluğu, sürücünün sorumluluğu ise 6098 sayılı TBK'nun 49 V.d. maddelerinde düzenlenen haksız fiilden kaynaklı kusur sorumluluğu olup, işleten sürücünün kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur. 2918 sayılı yasanın 3. maddesi kapsamında işleten ve sigortacı, zarara sebep kazanın ''mücbir sebepten veya zarar görenin veya bir üçüncü kişinin ağır kusurundan ileri gelmiş'' olduğunu ispat etmediği sürece meydana gelen zarardan sorumludurlar</p>

<p><strong>7. Trafik Kazalarında Manevi Tazminat ve Sigorta Teminatı Ayrımı</strong></p>

<p>Trafik kazalarında maddi zararların büyük bölümü zorunlu trafik sigortası kapsamında değerlendirilebilirken, <strong>manevi tazminat</strong> bakımından farklı bir hukuki durum ortaya çıkar. Türk uygulamasında manevi tazminat çoğu zaman sigorta teminatı dışında bırakılmaktadır. Bunun nedeni, zorunlu mali sorumluluk sigortasının temel amacının üçüncü kişilerin somut maddi zararlarını karşılamak olmasıdır.</p>

<p>Bu nedenle:</p>

<p>● <strong>Maddi tazminat</strong> → sigorta şirketine yöneltilebilir.</p>

<p>● <strong>Manevi tazminat</strong> → çoğu durumda sürücü ve işletene yöneltilebilir.</p>

<p>● Sigorta poliçesinin özel hükümleri varsa ayrıca değerlendirilmelidir.</p>

<p>Bu ayrım, dava stratejisi bakımından çok önemlidir. Yanlış hasım gösterilmesi, eksik dava açılması veya yanlış zarar kaleminin sigortacıdan istenmesi uyuşmazlığı uzatabilir.</p>

<p><strong>8. Ceza Hukuku ile Tazminat Hukuku Arasındaki Bağlantı</strong></p>

<p>Bir trafik kazasında ceza davası açılması, tazminat davasını ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde tazminat davası açılması da ceza yargılamasını engellemez. İki süreç birbirinden bağımsızdır; ancak maddi olgular açısından birbirini etkileyebilir.</p>

<p>Örneğin sürücü hakkında taksirle yaralama veya taksirle öldürme davası yürürken, zarar gören ayrıca tazminat davası da açabilir. Ceza dosyasındaki kusur raporları, mahkemece alınan bilirkişi görüşleri ve olay yeri tespitleri tazminat davasında da dikkate alınır.</p>

<p>Bu nedenle trafik kazası sonrası hem ceza hem hukuk süreci birlikte planlanmalıdır.</p>

<p><strong>9. Uygulamada Dikkat Edilmesi Gerekenler</strong></p>

<p>Trafik kazası sonrası hak kaybı yaşanmaması için özellikle şu hususlar önemlidir:</p>

<ol start="1" style="list-style-type:decimal" type="1">
 <li>
 <p>Olay yeri fotoğrafları ve kamera kayıtları derhal korunmalıdır.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kaza tespit tutanağı dikkatle incelenmelidir.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sigorta şirketine başvuru süresi kaçırılmamalıdır.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Tedavi belgeleri, epikriz raporları ve maluliyet belgeleri saklanmalıdır.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kusur oranına ilişkin bilirkişi raporu denetlenmelidir.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Poliçe limiti kontrol edilmelidir.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Destekten yoksun kalma tazminatı varsa hak sahipleri doğru belirlenmelidir.</p>
 </li>
</ol>

<p>Bu adımlar, hem maddi tazminatın doğru hesaplanmasını hem de sigorta sorumluluğunun eksiksiz işletilmesini sağlar.</p>

<p><strong>10. Sonuç / Özet</strong></p>

<p>Trafik kazaları, hem ceza hukuku hem de özel hukuk bakımından önemli sonuçlar doğurur. Ceza hukuku açısından taksirle öldürme ve taksirle yaralama gündeme gelirken, özel hukuk bakımından haksız fiil ve işletenin tehlike sorumluluğu devreye girer. Bunun yanında trafik kazalarında tazminat sorumluluğu, zarar görenin uğradığı maddi ve manevi kayıpların giderilmesini amaçlar.</p>

<p>Sigorta sorumluluğu bakımından zorunlu mali sorumluluk sigortası, zarar gören üçüncü kişilerin korunmasında temel güvencedir. Ancak sigorta şirketinin sorumluluğu poliçe limiti, teminat kapsamı ve başvuru şartları ile sınırlıdır. <strong>Manevi tazminat ise çoğu durumda sigorta teminatı dışında kalır ve doğrudan sürücü ile işletene yöneltilir.</strong></p>

<p>Sonuç olarak trafik kazalarında ceza, tazminat ve sigorta boyutları birlikte değerlendirilmelidir. Kusur, zarar ve illiyet bağı doğru kurulmadan sağlıklı bir hukuki sonuca varılamaz. Bu nedenle olayın tüm teknik ve hukuki yönleriyle incelenmesi zorunludur.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-adem-aras" title="Av. Adem ARAS"><img alt="Av. Adem ARAS" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2024/05/adem-aras2.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-adem-aras" title="Av. Adem ARAS">Av. Adem ARAS</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Kaynakça</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">Mevzuat</span></p>

<p><span style="color:#999999">● 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu<br />
https://www.mevzuat.gov.tr/File/GeneratePdf?mevzuatNo=5237&amp;mevzuatTur=1&amp;mevzuatTertip=5</span></p>

<p><span style="color:#999999">● 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu<br />
https://www.mevzuat.gov.tr/File/GeneratePdf?mevzuatNo=6098&amp;mevzuatTur=1&amp;mevzuatTertip=5</span></p>

<p><span style="color:#999999">● 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu<br />
https://www.mevzuat.gov.tr/File/GeneratePdf?mevzuatNo=2918&amp;mevzuatTur=1&amp;mevzuatTertip=5</span></p>

<p><span style="color:#999999">● Karayolları Trafik Yönetmeliği<br />
https://www.mevzuat.gov.tr/File/GeneratePdf?mevzuatNo=8182&amp;mevzuatTur=7&amp;mevzuatTertip=5</span></p>

<p><span style="color:#999999">İçtihatlar</span></p>

<p><span style="color:#999999">● T.C. İSTANBUL 1. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ</span></p>

<p><span style="color:#999999">● T.C. ANTALYA 1. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ</span></p>

<p><span style="color:#999999">● İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi</span></p>

<p><span style="color:#999999">● T.C. İSTANBUL 9. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/trafik-kazalarinda-cezai-ve-hukuki-sorumluluk-tazminat-ve-sigorta-sorumlulugu-1</guid>
      <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 20:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/kaza-trafik-2.jpg" type="image/jpeg" length="15810"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Nakitten Dijitale: Elektronik Para Kuruluşlarının Hukuki Değerlendirmesi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/nakitten-dijitale-elektronik-para-kuruluslarinin-hukuki-degerlendirmesi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/nakitten-dijitale-elektronik-para-kuruluslarinin-hukuki-degerlendirmesi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Ödeme hizmetleri ve elektronik para kuruluşları, 6493 sayılı Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun kapsamında faaliyet gösteren ve Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın denetimine tabi olan finansal kuruluşlardır.</p>

<p>Günümüzde birçok kişi para transferi, fatura ödemeleri, internet aracılığı ile alışveriş veya mobil uygulamalar aracılığıyla ödeme yapmak için elektronik para sistemlerinden yararlanmaktadır. Özellikle hızlı işlem yapılabilmesi, kolay erişim sağlanması, kimlik doğrulama sistemleri aracılığıyla güvenilir olması ve kullanıcıya pratiklik sunması sebebiyle elektronik para kullanımı günlük hayatın önemli bir parçası hâline gelmiştir.</p>

<p>Elektronik para; bir kuruluş tarafından kabul edilen fon karşılığında oluşturulan, elektronik ortamda saklanan ve ödeme aracı olarak kullanılan parasal değerdir. Bu sistemde kullanıcı tarafından yatırılan tutar elektronik ortama aktarılmakta ve kullanıcı bu tutarı çeşitli ödeme işlemlerinde kullanabilmektedir. Ancak elektronik para doğrudan nakit para niteliğinde değildir. Bu kapsamda kanun koyucu elektronik parayı bir “ödeme aracı” olarak nitelendirmektedir.</p>

<p>Bu nedenle elektronik para kuruluşları banka gibi faaliyet göstermez yani mevduat toplayamaz, kredi veremez ve kullanıcıya faiz sağlayamaz. Faaliyet alanları yalnızca kanunda belirtilen ödeme hizmetleriyle sınırlıdır. Bu sınırlamanın temel amacı, finansal sistemin güvenliğini korumak ve bankacılık faaliyetleriyle elektronik ödeme hizmetlerini birbirinden ayırmaktır.</p>

<p>Elektronik para ve ödeme kuruluşlarının faaliyet gösterebilmesi için belirli şartları taşıması gerekir. Kuruluşların anonim şirket şeklinde kurulması, belirli bir sermaye yeterliliğine sahip olması, teknik altyapı ve bilgi güvenliği sistemlerini sağlaması ve Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’ndan gerekli izinleri alması zorunludur. Ayrıca bu kuruluşların risk yönetimi, veri güvenliği ve iş sürekliliği bakımından da yeterli altyapıya sahip olmaları gerekmektedir.</p>

<p>Elektronik paranın en yaygın kullanım alanları;</p>

<p>· Mobil ödemeler</p>

<p>· POS ödemeleri</p>

<p>· Fatura ödemeleridir.</p>

<p>Bunlarla birlikte çeşitli alanlarda herhangi bir karta ihtiyaç duymadan dijital olarak para transferi gerçekleştirilebilmektedir. Bu sayede tüketimin transfer kayıtları bakımından kalıcılık ve hız da sağlamaktadır.</p>

<p><strong>Elektronik Paranın Kullanım Sınırları Nelerdir?</strong></p>

<p>Elektronik para kuruluşlarının kullanım alanı genişlemekle birlikte kanun tarafından getirilen çeşitli sınırlar da bulunmaktadır. 6493 sayılı Kanun’un 12/2. maddesinde hangi tür işlemlerin elektronik para transferi kapsamında ödeme hizmeti olarak değerlendirilmeyeceği düzenlenmiştir.</p>

<p>Bu kapsamda birkaç önemli sınırlamayı incelememiz gerekirse 6493 sayılı Kanun’un 12/2. maddesinde yazılı haller;</p>

<p><i>(2) Aşağıda yer alan işlem ve hizmetler bu Kanun kapsamında ödeme hizmeti olarak değerlendirilmez:</i></p>

<p><i>a) Ödeme işleminin aracı kullanılmaksızın doğrudan alıcıya nakit olarak yapılması</i></p>

<p><i>b) Ödeme işleminin, gönderen ya da alıcı namına mal veya hizmet pazarlığına ya da alım satımına yetkili olan ticari temsilci aracılığıyla yapılması</i></p>

<p><i>c) Kâr amacı gütmeyen veya yardım amacıyla yapılan faaliyetler çerçevesinde paranın nakit olarak toplanması ve teslimi suretiyle yapılan ödeme işlemleri</i></p>

<p><i>ç) Mal veya hizmet alımından kaynaklanan ödeme işleminin gerçekleştirilmesinden hemen önce ödeme hizmeti kullanıcısının açık talebi üzerine, işlemin bir parçası olarak nakit paranın alıcıdan gönderene verildiği hizmetler</i></p>

<p><i>d) Ödeme hesabına bağlı olmaksızın nakit olarak gerçekleşen döviz alım ve satım işlemleri</i></p>

<p><i>e) 6102 sayılı Kanun kapsamındaki kıymetli evrak, yabancı banka çekleri, seyahat çekleri ve kâğıt posta havalelerinden herhangi biriyle gerçekleşen ödeme işlemleri</i></p>

<p><i>f) Sistemlerde; Banka, mutabakat kuruluşu, merkezî karşı taraf, takas odaları, ödeme hizmeti sağlayıcıları ve sistemin diğer katılımcılarının aralarında kendi nam ve hesaplarına gerçekleştirdikleri ödeme işlemleri</i></p>

<p><i>…</i></p>

<p><i>i) Ödeme hizmeti sağlayıcıları ile bunların temsilcileri veya şubeleri arasında kendi nam ve hesaplarına yapılan ödeme işlemleri</i></p>

<p><i>j) Ana şirket ile bağlı ortaklıkları veya bağlı ortaklıkların kendi aralarında gerçekleşen ve aynı gruba ait bir şirket dışında hiçbir ödeme hizmeti sağlayıcısının aracılık etmediği ödeme hizmetleri</i></p>

<p><i>k) Ödeme hizmetlerinden herhangi birini sunmayan ve ödeme hesabından para çeken müşteri ile yapılmış çerçeve sözleşmenin tarafı olmayan bir hizmet sağlayıcı tarafından işletilen ve kart çıkaran bir veya daha fazla kuruluş adına çalışan ATM’ler aracılığıyla nakit çekimi hizmetleri</i></p>

<p><i>Bankaca belirlenecek diğer işlem ve hizmetler”</i></p>

<p>ödeme hizmetleri kapsamından çıkarılan hallerdir. Bu kapsamda özetlememiz gerekirse nakit para ile doğrudan yapılan işlemler bazı döviz işlemleri, belirli özel nitelikli ödeme işlemleri ve kurumun kendi içerisinde yaptığı para alışverişleri elektronik paranın faaliyet alanı dışında bırakılmıştır. Ayrıca elektronik para kuruluşlarının kullanıcı adına kredi verme veya faiz işletme yetkileri bulunmamaktadır. Kanun koyucu bu sınırlamalarla birlikte finansal sistem üzerindeki kontrolü korumayı amaçlamıştır.</p>

<p>Son dönemde yapılan düzenlemelerle elektronik para kuruluşlarının faaliyet alanı her seferinde daha da genişletilmektedir. Özellikle dijital bankacılık sistemleriyle entegrasyon sağlanması belirli sınırlar dahilinde kıymetli maden işlemlerine aracılık edilebilmesi ve yeni nesil finansal teknolojilere uyum sağlanması bu alandaki gelişmelerin başlıca örnekleridir. Ancak buna rağmen döviz işlemleri ve mevduat olarak değerlendirilen klasik bankacılık faaliyetleri elektronik para işlemlerinden ayrı tutulmaktadır.</p>

<p><strong>Elektronik Paranın Hukuki Değerlendirmesi</strong></p>

<p>Elektronik paraya ilişkin 6493 sayılı Kanun ile getirilen sistem incelendiğinde kanun koyucunun temel amacının yalnızca dijital ödeme sistemlerini düzenlemek olmadığı aynı zamanda finansal sistemin güvenliğini sağlamak ve kullanıcıları korumak olduğu görülmektedir. Özellikle elektronik para kuruluşlarının faaliyet alanlarının sınırlı tutulması bankacılık faaliyetleriyle elektronik ödeme hizmetleri arasındaki ayrımın korunmasına yöneliktir.</p>

<p>Elektronik para kuruluşları tarafından sunulan hizmetlerin hukuki niteliği değerlendirildiğinde, söz konusu ilişkinin klasik bankacılık sözleşmelerinden farklı ve kendine özgü bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Özellikle ödeme sistemleri ve elektronik para altyapıları üzerinden kurulan ilişki, doktrinde çoğunlukla sui generis bir sözleşme ilişkisi olarak değerlendirilmektedir. Çünkü bu sistemlerde; hizmet sunumu, ödeme aracının kullanımı ve teknik altyapının işletilmesine ilişkin unsurlar aynı anda gerçekleşmektedir.</p>

<p>Elektronik para kuruluşlarının faaliyet gösterebilmesi için yalnızca şirket kurulması yeterli olmayıp aynı zamanda ciddi bir teknik ve mali yeterlilik de aranmaktadır. Kanunda öngörülen sermaye şartı, bilgi güvenliği yükümlülükleri, risk yönetimi sistemi ve iş sürekliliğine ilişkin zorunluluklar bunun bir sonucudur. Özellikle ödeme sistemlerinin doğrudan finansal hareketlere aracılık etmesi nedeniyle kullanıcı verilerinin korunması ve sistem güvenliğinin sağlanması büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’na geniş bir denetim ve gözetim yetkisi tanınmıştır bu kapsamda banka gerekli gördüğü hâllerde kuruluşların faaliyetlerini sınırlandırarak ek tedbirler talep edebilmekte ve mevzuata aykırı durumlarda idari yaptırım uygulayabilmektedir. Hakeza elektronik para kuruluşlarının yasal yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde cezai sorumlulukları da doğabilecektir.</p>

<p>Bunun yanında elektronik para kuruluşlarının faaliyet alanı kanunda sınırlı sayıda belirlenmiştir. Mobil ödeme, para transferi, sanal POS hizmetleri, ödeme aracının kabulü ve elektronik para ihracı gibi faaliyetler bu kapsamda değerlendirilirken; nakit para üzerinden gerçekleştirilen bazı işlemler, kredi ilişkisi doğuran uygulamalar ve belirli bankacılık faaliyetleri bu kuruluşların yetki alanı dışında bırakılmıştır. Özellikle ödeme hesabına bağlı olmaksızın gerçekleştirilen döviz alım-satım işlemleri ile doğrudan nakit ödeme ilişkileri elektronik para kuruluşlarının faaliyet kapsamına dahil edilmemiştir. Böylelikle finans piyasasında faaliyet gösteren kurumların yetki alanları birbirinden ayrılmış ve sistemin kontrol altında tutulması amaçlanmıştır.</p>

<p>Son yıllarda yapılan düzenlemelerle birlikte elektronik para kuruluşlarının faaliyet alanlarında belirli ölçüde genişlemeye gidildiği görülmektedir. Nitekim 2019 yılında ön ödemeli kart sayısı 33 milyon civarı iken 2025 yılında bu sayı 109 milyonu aşmıştır. Bu artış elektronik para kullanımının günlük yaşamda giderek arttığının bir göstergesidir.</p>

<p>Tüm bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde elektronik para kuruluşlarının finansal sistem içerisinde giderek daha önemli bir konuma geldiği görülmektedir. Bununla birlikte bu alan günümüzde hala gelişim süreci içerisinde olduğundan uygulamada ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların ve yeni teknolojik gelişmelerin ilerleyen dönemlerde hem öğretide hem de yargı kararlarında daha ayrıntılı şekilde ele alınacağı değerlendirilmektedir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-yagmur-aricak" title="Av. Yağmur ARICAK"><img alt="Av. Yağmur ARICAK" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yagmur-aricak.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-yagmur-aricak" title="Av. Yağmur ARICAK">Av. Yağmur ARICAK</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>KAYNAKÇA</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">· Koç, Asuman / Öztürk, Nurettin, “Elektronik Para, Diğer Para Türleriyle Karşılaştırılması ve Olası Etkileri”, <i>SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi</i>, C. 16, S. 31, 2016, s. 207 vd. </span></p>

<p><span style="color:#999999">· <i>Dijitalleşen Hayatın Yeni Hukuk Düzeni: Dijital Para ve Dijital Para Hakkında Hukuki Düzenlemeler</i>, Ahkâm Aktüel Hukuk Dergisi, Ocak 2021, S. 1, s. 71-75. </span></p>

<p><span style="color:#999999">· T.C. Maliye Bakanlığı Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı (MASAK), <i>Ödeme Kuruluşları-Elektronik Para Kuruluşları Sektör Araştırma Raporu</i>, Ankara, Nisan 2020. </span></p>

<p><span style="color:#999999">· TÜRMOB, “Ödeme Kuruluşları ve Elektronik Para Kuruluşları ile Finansman Şirketleri ve Tasarruf Finansman Şirketleri BSMV’ye Tâbi İşlemleri İçin Dekont Düzenleyebilecekler”, <i>Mevzuat Sirküleri</i>, 13.06.2024, Sirküler No: 2024/90-1. </span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span style="color:#999999">· Türkiye Bankalar Birliği, Ödeme Sistemleri Raporu (Erişim Tarihi: 11.07.2025). </span></p>

<p><span style="color:#999999">· Bankalararası Kart Merkezi (Erişim Tarihi: 04.06.2026). </span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/nakitten-dijitale-elektronik-para-kuruluslarinin-hukuki-degerlendirmesi-1</guid>
      <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 18:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/terazi/kripto-bitcoin-dijital-para.jpg" type="image/jpeg" length="54936"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[HALKIN BİR KESİMİNİ BELİRLİ ÖZELLİKLERİ NEDENİYLE AŞAĞILAMA SUÇU]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/halkin-bir-kesimini-belirli-ozellikleri-nedeniyle-asagilama-sucu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/halkin-bir-kesimini-belirli-ozellikleri-nedeniyle-asagilama-sucu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>“Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” başlıklı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.216/2’ye göre; </strong><i>“Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”</i>. Bu suç; kamu barışına karşı suçlardan sayılıp, <i>kamu barışı</i> bu hükümde korunan hukuki yarar olarak gösterilmiştir.</p>

<p><strong>Hükümde; </strong>Türkiye Cumhuriyeti Halkının bir kesimini, tanımlarına yukarıda yer verdiğimiz ulusüstü değerler, özellikler veya bir milleti oluşturan kıymetler olarak kabul edilebilecek sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayandırmak suretiyle alenen bir insanın, bir durumu veya bir kimseyi, kendisinden daha az sahip olduğunu sandığı/gördüğü değerler için küçük görmesi, yani aşağılaması, tahkir ve tezyifte bulunması suç olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>Görüldüğü üzere m.216/2’de sayılan konular, <i>cinsiyet </i>haricinde ilk fıkra ile aynıdır. Bu fıkrada geçen <i>cinsiyet</i> kavramının ise, <i>cinsellik</i> veya “İstanbul Sözleşmesi” olarak bilinen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin imzasını çektiği Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nde geçen <i>cinsel yönelim</i> ve <i>toplumsal cinsiyet</i> kavramlarından farklı olduğu, burada halkın bir kesiminin yalnızca kadın ve erkek olması sebebiyle alenen aşağılanmasının suç olarak düzenlendiğini belirtmek isteriz. Dolayısıyla, cinsellik üzerinden yapılan aşağılama TCK m.216/2 kapsamında suç olarak kabul edilmemiştir. Buna göre TCK m.216/2; “halkın bir kesimi” ibaresi kapsamına sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet ve bölge kavramlarını dahil etmiş, fakat bunun dışında kalan ve taşıdıkları özellikler itibariyle farklı kesim olarak değerlendirilebilecek başka kavrama yer vermemiştir.</p>

<p>Esasen 216. maddenin 1. ve 2. fıkralarında, halk kesimleri yönünden örneklemenin değil, sınırlı bir sayma metodunun izlendiği görülmektedir ki, bu yöntem hukuki öngörülebilirlik ve bilinirlik açısından “kanunilik” ilkesine de uygundur. Korunan özellik kavramının sayısının değiştirilmesi veya artırılması ise kanun koyucunun takdir ve değerlendirmesindedir. TCK m.2/1-3 gereğince, burada korunan hukuki yararın ve konunun yargı mensubu tarafından genişletilmesi veya gözardı edilmesi mümkün değildir. TCK m.216 ile korunan hukuki yarar kamu barışı ve ilk iki fıkrada koruma altına alınan unsurlar her iki fıkrada sayılan konulardır. Böylece; hükümde belirtilen konular sınırlı olarak sayıldığından, bu konular haricinde gerçekleştirilen aşağılama fiilleri, bu madde gerekçe gösterilerek cezalandırılmayacaktır.</p>

<p>TCK m.216/2’de; yalnızca aşağılama fiili yaptırıma bağlanmış, bu fiilin gerçekleştirilmesi ile herhangi bir sonucun ortaya çıkması aranmamış, söz, yazı veya başka bir şekilde halkın bir kesiminin, maddede ifade edilen konulardan birisi nedeniyle aşağılanmasının suç teşkil edeceği belirtilmiştir. İlk fıkrada olduğu gibi, suçun gerçekleştiğinin kabul edilebilmesi için aleniyet unsurunun gerçekleştirilen fiilde bulunması gerekmektedir, aleniyet burada da suçun maddi unsuru sayılmaktadır.</p>

<p>Bu suçun işleniş şekline göre teşebbüs gündeme gelebilir, bir başka ifadeyle icra hareketlerinin bölünebildiği ölçüde suç teşebbüse elverişli olacaktır. Örneğin kişi bir yazı kaleme almak suretiyle bu suçu işlemeyi amaçladığında, ancak yayımı sırasında bir hata oluştuğunda, suçun teşebbüs aşamasında kaldığı ileri sürülebilir. Kanun koyucu aşağılama suçu bakımından, somut tehlike şartını aramamış ve kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkma şartını öngörmemiştir. 216. maddenin 3. fıkrasında tanımlanan dini değerleri alenen aşağılama suçu yönünden, suça konu fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması aranmıştır. 216. maddenin 2. fıkrasında soyut ve diğerlerini somut tehlike suçları olarak tanımlayabiliriz.</p>

<p><strong>Belirtmeliyiz ki;</strong> TCK m.216/2’de esasında halkın belirli bir kesimine yönelik hakaret gündeme geldiğinden, hakaret suçunu düzenleyen TCK m.125’in aksine, burada failin icra ettiği fiilin yöneldiği bir kişi değil, belirsiz sayıda mağdur bulunmaktadır.</p>

<p><strong>TCK m.216/2’nin gerekçesine bakıldığında;</strong> <i>“(…) halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge bakımından farklı bir kesimini alenen aşağılanması suç sayılmıştır. Suçun oluşması için; fıkrada belirtilen özelliklere sahip ve halkın bir kesimini oluşturan gayrimuayyen sayıdaki kişilerin aşağılanması, tahkir edilmesi gerekir. Bu fıkrada, kamu barışını korumak amacıyla halk kesimlerinin alenen aşağılanması suç olarak tanımlanmıştır.” </i>açıklamasına yer verilmiş, ancak hükümde TCK m.216/1’de <i>“kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması” </i>ve TCK m.216/3’de <i>“fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde” </i>unsurları objektif cezalandırılabilme şartı olarak TCK m.216/2 bakımından aranmamıştır. Görüleceği üzere, failin alenen aşağılaması suçun oluşması için yeterli görülmüş ve ayrıca buna bağlı olarak objektif cezalandırılabilme şartının gerçekleşmesi halkın bir kesimini belirli özellikleri nedeniyle aşağılama suçunda öngörülmemiştir.</p>

<p>Anayasanın 26. maddesinde düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti, 27. maddesinde bilim ve sanat hürriyeti ve 28. maddesinde de basın hürriyeti güvence altına alınmış olup, bunların sınırlandırılması ancak “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması” başlıklı Anayasa m.13’e göre mümkündür. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 10. maddesi ifade hürriyetini güvence altına almıştır. Anayasa m.27’de düzenlenen bilim ve sanat hürriyetine özel sınırlama sebebi getirilmemiş, yalnızca bilim ve sanatı yayma bakımından Anayasanın ilk üç maddesi gözetilmiştir.</p>

<p>Anayasa m.26 ve m.28 ile İHAS m.10’un güvencesi altında bulunan ifade hürriyeti; düşünce açıklamalarını, eleştirileri, esprileri, mizahı ve hicivi, dolayısıyla rahatsız edici sayılabilecek söz ve yazıları, bunlar hakaret ve aşağılama içermedikçe ve bu kasıtla söylenip yazılmadıkça korur. Nitekim “Ortak hüküm” başlıklı TCK m.218’in 2. cümlesinde <i>“Ancak, haber verme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.” </i>hükmüne yer verilmiştir.</p>

<p>TCK m.216/1’de düzenlenen halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunun hapis cezasının üst haddi 2 yıldan fazla olduğundan, CMK m.100/4 gereğince tutuklama yasağı bu suç yönünden bulunmamakla birlikte, aşağılama suçları yönünden hapis cezasının üst haddi 1 yıl olarak düzenlendiğinden, aşağılama suçları yönünden tutuklama yasağı bulunmaktadır. Aşağılama suçunu işleyen fail hakkında adaletten kaçma ve/veya delil karartma ile ilgili yasal şartlar oluşmuşsa, hakim tarafından yalnızca adli kontrol tedbirine karar verilebilir. Bununla birlikte; halkın bir kesimini belirli özellikleri nedeniyle aşağılama suçunun basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde, faile verilecek ceza yarı oranında artırılır.</p>

<p>TCK m.216/2’de düzenlenen aşağılama suçunda somut tehlikenin varlığı aranmamış, sadece sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığı üzerinden failin halkın bir kesimini alenen aşağılamaya dönük konuşmaları ve yazıları suçun oluşması için yeterli görülmüştür. Sosyal sınıf; halkın bir kesimini oluşturan memur, işçi, emekli, öğrenci veya iktisadi şartlara göre belirlenen sınıflardan oluşur, ancak hükümde ve gerekçesinde sosyal sınıfın net bir tanımına da yer verilmemiştir. Bu bakımdan, sosyal sınıfın ne olduğunu somut olayın özelliklerine göre belirlemek isabetli olacaktır. Her ne kadar kanun koyucu TCK m.216/1-2’de “gibi” veya “ve benzeri” demeyip, sınırlı sayma yöntemi ile kamu barışı yönünden korunmasını hedeflediği hukuki yararları saymışsa da, sosyal sınıfın, ırkın, dinin, mezhebin veya bölgenin ne olduğunu ve bunlarla ilgili farklılıklar üzerinden alenen aşağılamanın tespitini uygulamaya bırakmıştır.</p>

<p>Halkın bir kesimini taşıdığı özelliklere ve bu özelliklerin farklılıklarına dayanarak alenen aşağılama suçunun oluşabilmesi için failde suç işleme kastının varlığı ve buna ilişkin sözleri alenen, yani herkesin ulaşabileceği şekilde söylemesi veya paylaşması yeterli olup, fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımında yer alan maddi unsurları bilmeyen, bu nedenle esasta hataya düşen, dolayısıyla suç işleme kastı olmayan veya işlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz, yani haklı görülebilir bir hataya düşen kişinin TCK m.30/1-4 gereğince ceza sorumluluğu gündeme gelmeyecektir. TCK m.30/1 yönünden suçun manevi unsuru oluşmadığından ve m.30/4 bakımından ise haksızlık hatası varlığından bahisle failin cezalandırılması yolunda gidilmeyecektir.</p>

<p><strong>Aşağılama;</strong> alçaltma, küçük düşürme, küçük veya hor görme olarak tanımlandığından, “suçta ve cezada kanunilik” prensibi gereğince her ne kadar beddua bir aşağılama sayılmazsa da, kullanıldığı yer ve zaman dikkate alındığında ve kamu barışı açısından düşünüldüğünde, bir bütünde sosyal sınıfı, ırkı, dini, mezhebi, cinsiyeti veya bölge farklılığına dayanarak bir sınıfa ve diğer sayılan unsurlara yapılacak beddua aşağılama suçu kapsamında görülebilir, ancak bedduanın daha ziyade değerlendirilmesi gereken yerinin TCK m.216/1’de düzenlenen halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu olduğu da söylenebilir. Tahrik ile aşağılama arasında ayırım, somut olayın özelliklerine göre ve “kanunilik” ilkesi dikkate alınarak yapılmalıdır.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Av. Mehmet Vedat Ervan</strong></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/halkin-bir-kesimini-belirli-ozellikleri-nedeniyle-asagilama-sucu-1</guid>
      <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 18:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/10/terazi/tertasiz.jpg" type="image/jpeg" length="40503"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR</strong></p>

<p><strong>1. Boşanma davası sürecinin duygusal boyutu</strong></p>

<p>Boşanma davası, tarafların en yoğun duyguları yaşadığı dönemlerden biridir. Bu duygusal yük nedeniyle boşanma davası sırasında sağduyulu karar vermek çoğu zaman zorlaşır. Ancak unutulmamalıdır ki boşanma davası sırasında yapılan her yanlış hamle, hem hukuki hem ekonomik açıdan uzun vadeli sonuçlar doğurabilir.</p>

<p><strong>2. Boşanma davası açmadan önce doğru hazırlık yapmanın önemi</strong></p>

<p>Birçok kişi ani öfke ve kırgınlıklarla boşanma davası açmaktadır. Oysa boşanma davası, sadece ayrılığı değil; mal paylaşımı, velayet, nafaka ve tazminat gibi birçok konuyu kapsayan kapsamlı bir hukuki süreçtir. Bu nedenle boşanma davası açmadan önce durumun dikkatle değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p><strong>3. Delil olmadan boşanma davası açmanın riskleri</strong></p>

<p>Boşanma davasında en sık rastlanan hatalardan biri delilsiz başvuru yapılmasıdır. Aldatma, şiddet veya terk iddiaları somut delillerle desteklenmediği sürece mahkeme boşanma davasında istenen sonucu vermez. Mesaj kayıtları, görüntüler, tanık anlatımları veya kamera kayıtları olmadan açılan boşanma davalarının reddedilmesi çok yaygındır.</p>

<p><strong>4. Mal paylaşımı ve boşanma davasındaki yanlış bilinenler</strong></p>

<p>Boşanma davası sürecinde malların paylaşımı konusunda çok sayıda yanlış bilgi bulunmaktadır. Malın bir eşin üzerine kayıtlı olması diğer eşin hakkı olmadığı anlamına gelmez. Edinilmiş mallara katılma rejimi gereğince evlilik süresince edinilen mallarda her iki eşin de hakkı vardır. Bu nedenle boşanma davası açılmadan önce mal varlığının doğru tespit edilmesi önemlidir.</p>

<p><strong>5. Nafaka ve tazminat haklarının doğru değerlendirilmesi</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Boşanma davasında tazminatın boşanmayı kimin istediğine göre belirlendiği yönünde yaygın bir yanılgı vardır. Oysa tazminat, tarafların kusur durumuna göre değerlendirilir. Daha az kusurlu olan ve boşanma davası sonucunda ekonomik kayba uğrayan taraf tazminat talep edebilir. Nafaka hakkı da aynı şekilde boşanma davası içerisindeki genel durum ve ihtiyaçlara göre değerlendirilir.</p>

<p><strong>6. Velayet konusunun boşanma davasındaki yeri</strong></p>

<p>Boşanma davası sırasında velayeti bir rekabet alanı olarak görmek ciddi bir hatadır. Mahkemeler velayet kararını ebeveynlerin duygusal beyanlarına göre değil, çocuğun üstün yararını gözeterek verir. Çocuğun gelişimini hangi ebeveynin daha iyi destekleyebileceği belirleyici unsurdur.</p>

<p><strong>7. Sosyal medyanın boşanma davasına etkisi</strong></p>

<p>Boşanma davası devam ederken yapılan sosyal medya paylaşımları sürecin seyrini olumsuz etkileyebilir. Kişinin duygusal bir anla yaptığı paylaşım, boşanma davasında karşı taraf için delil niteliği taşıyabilir ve mahkemenin bakış açısını değiştirebilir.</p>

<p><strong>8. İletişimin tamamen kopması ve boşanma davasına etkileri</strong></p>

<p>Boşanma davasında tarafların iletişimi tamamen kesmesi özellikle çocukların olduğu durumlarda büyük sorunlara yol açar. Saygılı ve kontrollü bir iletişim biçimi, hem boşanma davasının sağlıklı ilerlemesini sağlar hem de çocukların psikolojik açıdan korunmasına katkıda bulunur.</p>

<p><strong>9. Sonuç: Boşanma davası bir son değil, yeni bir başlangıçtır</strong></p>

<p>Boşanma davası, yalnızca bir evliliğin bitişi değildir; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Bu nedenle boşanma davasının bilinçli, planlı ve hukuka uygun yürütülmesi, gelecekte karşılaşılabilecek sorunların önüne geçmek açısından büyük önem taşır</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</guid>
      <pubDate>Sat, 30 May 2026 17:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/6hqXrTPHfjE/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="60690"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK (Zina Nedeni İle Boşanma)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK ( Zina Nedeni İle Boşanma)</strong></p>

<p>Bu video, eşinizin sizi aldatması durumunda Türk Medeni Kanunu’nun size tanıdığı tüm hakları anlaşılır şekilde öğrenebilmeniz için hazırlanmıştır. Zina, kanunda özel boşanma sebebi olarak düzenlenmiştir ve atacağınız her adım hukuki sonucunuzu doğrudan etkiler. Aldatma fiilini öğrendiğiniz tarihten itibaren 6 ay içinde ve her hâlde fiilin üzerinden 5 yıl geçmeden dava açabilirsiniz. Eşinizi açık veya örtülü biçimde affetmişseniz dava hakkınız ortadan kalkar. Birlikte yaşamaya devam etmek dahi affetme olarak kabul edilebilir.</p>

<p>Sadakat yükümlülüğünün ihlali ağır bir kusur sayıldığından, boşanma davasında kusur tespiti maddi ve manevi tazminat taleplerinizi güçlendirir. Mahkeme tazminat miktarını tarafların ekonomik durumu, evliliğin süresi ve aldatmanın etkilerine göre belirler. Çocukların velayetinde ise çocuğun üstün yararı esastır. Sadakatsizlik çocuğun gelişimini olumsuz etkiliyorsa velayet çoğunlukla sadakatsiz olmayan tarafa verilir.</p>

<p>Bu süreçte geçerli delillerin hukuka uygun şekilde toplanması önemlidir. Tanık beyanları, otel kayıtları, sosyal medya paylaşımları ve alenileşmiş mesajlaşmalar kullanılabilir. Boşanma ile birlikte mal paylaşımı da gündeme gelir ve yasal mal rejimi gereği evlilik süresince edinilen mallar eşit şekilde paylaşılır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu açıklama, aldatma gibi sarsıcı bir durumda haklarınızı doğru adımlarla kullanabilmeniz için hazırlanmıştır. Duygusal tepkiyle değil, hukuki bilinçle hareket etmek sürecin en önemli unsurudur.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</guid>
      <pubDate>Thu, 28 May 2026 18:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Sy5Wvj2MyHc/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="30568"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanmak İsteyen Ama Korkan Kadınların Bilmesi Gereken 5 Gerçek]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Boşanma sürecine adım atmak isteyen ancak psikolojik, ekonomik ya da toplumsal nedenlerle çekinen kadınlar için hazırlanan bu video, temel hukuki hakları sade ve anlaşılır bir şekilde ortaya koymaktadır. Aile baskısı, maddi kaygılar ve çocukların geleceği gibi unsurlar çoğu zaman kadınların karar vermesini zorlaştırsa da, Türk hukuku kadınları koruyan güçlü düzenlemelere sahiptir. Bu açıklama bölümünde videoda ele alınan konuların profesyonel bir özeti yer almaktadır.</p>

<p>Boşanma hakkı, anayasal ve yasal güvencelere sahip temel bir haktır. Türk Medeni Kanunu’na göre evlilik birliği ortak hayatı sürdürmeyi eşlerden beklenemeyecek ölçüde sarsılmışsa, kadın tek başına boşanma davası açabilir. Eşin rızası aranmaz ve kimse istemediği bir evliliği sürdürmek zorunda değildir.</p>

<p>Şiddet veya baskıya maruz kalan kadınlar 6284 sayılı Kanun çerçevesinde güvence altındadır. Uzaklaştırma kararı, gizlilik tedbirleri, geçici maddi destek ve gerektiğinde devlet koruması gibi önemli hukuki mekanizmalar kadınların güvenliği için düzenlenmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ekonomik endişeler de çoğu zaman gerçeği tam olarak yansıtmaz. Nafaka, maddi tazminat ve mal paylaşımı gibi süreçler, boşanma sonrası kadının ekonomik güvencesini desteklemek amacıyla kanunda düzenlenmiştir. Evlilik sürecinde edinilen mallarda her iki eşin de hakkı bulunmaktadır ve kadın yoksulluk nafakası talep edebilir.</p>

<p>Çocukların velayeti konusunda mahkemeler çocuğun üstün yararını esas alır. Özellikle küçük yaştaki çocukların bakım ve ilgisinde anne önemli bir konumda kabul edilmekte olup, annenin sorumluluk bilinci ve çocuğa sağladığı duygusal istikrar dikkate alınmaktadır.</p>

<p>Boşanma bir bitiş değil, yeni bir başlangıçtır. Hukuk sistemi bireyin özgür ve bağımsız yaşam hakkını esas alır. Kadın haklarını bildiğinde ve bilinçli hareket ettiğinde, toplumsal önyargılara rağmen kendine güçlü bir yol çizebilir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek</guid>
      <pubDate>Mon, 25 May 2026 23:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/yUapvan2SsQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="90022"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Altında Geçecek Azami Süreler Nelerdir, CMK 110/A]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Adli Kontrol Altında Geçecek Azami Süreler Nelerdir,<br />
CMK 110/A Adlî Kontrol Süresi ve Hukuki Sınırlar</strong></p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110/A maddesi, adlî kontrol süresi, uzatma koşulları ve çocuklar açısından uygulanma biçimi konusunda temel düzenlemeleri içerir. Bu videoda, adlî kontrol tedbirinin ne kadar süreyle uygulanabileceğini, hangi durumlarda uzatılabileceğini ve hukuki sınırlarını ayrıntılı biçimde ele alıyoruz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>⚖️ Bu videoda yanıt bulacağınız sorular:</strong></p>

<p>Adlî kontrol süresi ne kadar olabilir?<br />
CMK 110/A maddesi neyi düzenler?<br />
Adlî kontrol süresi hangi hâllerde uzatılabilir?<br />
Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlarda adlî kontrol süresi kaç yıldır?<br />
Çocuklar için adlî kontrol süresi nasıl uygulanır?<br />
Adlî kontrol tedbirinin sınırları nelerdir?</p>

<p><strong>📚 Kısa Özet:</strong><br />
Ceza yargılamasında tutuklama yerine uygulanan adlî kontrol, bireyin özgürlüğünü daha az sınırlayan bir önlemdir. Ancak bu tedbirin süresiz devam etmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. CMK madde 110/A, hem soruşturma hem de kovuşturma aşamasında adlî kontrolün süre sınırlarını, uzatma şartlarını ve çocuklar yönünden indirimi açıkça düzenleyerek kişi özgürlüğünü korur.</p>

<p>🔹 Ağır ceza kapsamına girmeyen suçlarda: En fazla 2 yıl, zorunlu hâllerde 1 yıl uzatma<br />
🔹 Ağır ceza kapsamındaki suçlarda: En fazla 3 yıl, uzatma ile birlikte toplam 4 yıl<br />
🔹 Çocuklar bakımından: Süre yarı oranında uygulanır</p>

<p><strong>Sonuç:</strong><br />
CMK madde 110/A, adlî kontrolün süresiz hale gelmesini engelleyerek hukuk devleti ilkesini ve insan haklarına saygıyı somut biçimde güvence altına alır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a</guid>
      <pubDate>Thu, 21 May 2026 10:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/eMoMx9pjrgY/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="47237"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Tedbirine Uymamanın Sonuçları, CMK Madde 112]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı Tedbirine Uymamanın Sonuçları, CMK Madde 112</p>

<p>Ceza muhakemesi süreci, bir yandan toplumsal adaletin sağlanmasını, diğer yandan bireyin özgürlüğünün korunmasını amaçlar. Bu iki ilke arasında kurulan hassas denge, yargılamanın temelini oluşturur. İşte bu noktada, adli kontrol tedbirleri, tutuklamaya alternatif bir önlem olarak devreye girer. Ancak bu tedbirlerin etkili olabilmesi, şüpheli veya sanığın yükümlülüklere tam anlamıyla uymasına bağlıdır.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 112. maddesi (CMK m.112) kapsamında, adli kontrol hükümlerine uymamanın sonuçlarını tüm yönleriyle inceliyoruz. Kanun koyucu, bu maddeyle hem yargılama sürecinin güvenliğini hem de tedbirlerin ciddiyetini korumayı hedeflemiştir. Adli kontrolün bir “lütuf” değil, kamu düzenini ve yargılamanın sağlıklı yürütülmesini güvence altına alan bir yargısal sorumluluk olduğunu vurguluyoruz.</p>

<p>Videoda şu sorulara detaylı yanıtlar bulabilirsiniz:</p>

<p>- Adli kontrol yükümlülüklerine uymayan kişi hakkında ne yapılabilir?</p>

<p>- Mahkûmiyet kararı verilmiş bir kişi adli kontrolü ihlal ederse ne olur?</p>

<p>- Tutukluluk süresi dolmuş ve salıverilmiş bir kişi adli kontrolü ihlal ederse yeniden tutuklanabilir mi?</p>

<p>CMK 112’nin hukuk sistemimizdeki işlevi ve önemi nedir?</p>

<p>CMK 112’nin birinci fıkrasına göre, adlî kontrol yükümlülüklerini kasten yerine getirmeyen şüpheli veya sanık, hükmedilebilecek hapis cezasının süresi ne olursa olsun derhâl tutuklanabilir. Bu düzenleme, yargılamanın disiplinini sağlamak amacıyla getirilmiştir.</p>

<p>Ayrıca 14 Nisan 2020’de yapılan değişiklikle, hakkında mahkûmiyet kararı verilmiş ve bu karar istinaf veya temyiz aşamasında olan kişiler de artık aynı hükme tabidir. Yani adlî kontrolü ihlal eden bu kişiler hakkında da ilk derece mahkemesi doğrudan tutuklama kararı verebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Öte yandan, 24 Kasım 2016 tarihli değişiklik ile getirilen bir diğer önemli hüküm, azami tutukluluk süresi dolduğu için serbest bırakılan sanıkların durumunu düzenlemiştir. Buna göre, bu kişiler hakkında adlî kontrol kararı verilmişse ve bu tedbiri ihlal ederlerse, yeniden tutuklanmaları mümkündür. Ancak bu tutuklama süresi, ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlarda en fazla dokuz ay, diğer suçlarda ise iki ayla sınırlıdır.</p>

<p>Bu hüküm, hem kişi özgürlüğünün korunması hem de adli sürecin güvenliği açısından son derece önemlidir. CMK 112, bireyin özgürlük hakkını ortadan kaldırmadan, yargılamanın sağlıklı yürütülmesi için bir denge mekanizması kurar. Tedbirlere uymamanın ciddi sonuçları olduğunu hatırlatır ve adli kontrolün hukuk sistemimizdeki caydırıcı gücünü ortaya koyar.</p>

<p>Sonuç olarak, CMK madde 112; adli kontrol tedbirine uymamanın hukuki sonuçlarını belirleyerek, ceza muhakemesinin etkinliğini artıran ve yargı sürecinin disiplinini koruyan bir düzenlemedir. Bu madde, bireysel hak ve özgürlükleri gözetirken aynı zamanda adaletin tecellisini sağlamayı hedefler.</p>

<p>Bir yargılamada özgürlük, yükümlülüklerle anlam kazanır. Adli kontrolün ihlali, sadece bir kural ihlali değil, aynı zamanda adaletin işleyişine müdahale anlamına gelir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112</guid>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/-vQAh0iF830/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="77671"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR, CMK 111]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR</strong></p>

<p>CMK 111 – Adlî Kontrolün Kaldırılması ve İtiraz Süreci</p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 111 Açıklaması </p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sürecinde bireyin özgürlüğünü sınırlayan her tedbirin geçici olması, hukuk devleti ilkesinin temel gereklerinden biridir. Adlî kontrol tedbiri, tutuklamaya alternatif olarak kişisel özgürlüğü koruyan bir güvence niteliği taşır. Ancak bu tedbirin süresiz biçimde devam etmesi, kişi hak ve özgürlükleriyle bağdaşmaz.</p>

<p>Bu videoda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 111. maddesini (CMK 111) ele alarak adlî kontrolün hangi koşullarda kaldırılabileceğini, başvuru yollarını ve itiraz sürecini ayrıntılı şekilde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan konular:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK 111 nedir?<br />
Adlî kontrolün kaldırılması nasıl talep edilir?<br />
Hâkim veya mahkeme bu talebi nasıl değerlendirir?<br />
Adlî kontrol kararına itiraz mümkün müdür?<br />
Adlî kontrol tedbirinin süresi ve ölçülülük ilkesi</p>

<p>Öne çıkan noktalar:<br />
CMK’nın 111. maddesi, adlî kontrolün kaldırılmasına ilişkin açık bir yol belirleyerek bireyin özgürlüğünü korur. Şüpheli veya sanık, adlî kontrolün kaldırılmasını talep edebilir; hâkim veya mahkeme de bu talebi en geç beş gün içinde karara bağlamak zorundadır. Ayrıca, kararlara karşı itiraz hakkı tanınarak yargısal denetim sağlanır.</p>

<p>Bu düzenleme, adil yargılanma hakkı, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkesi açısından büyük önem taşır. Adlî kontrolün bir cezaya dönüşmemesi, yalnızca yargılamanın gerektirdiği ölçüde uygulanması, hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.</p>

<p>Bu video, ceza muhakemesi, adlî kontrol uygulaması ve kişi özgürlüğü üzerindeki yargısal güvenceler konularında bilgi edinmek isteyen hukuk öğrencileri, avukat adayları ve hukuk meraklıları için hazırlanmıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 09:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/l__BEvTYoto/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="93666"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler</p>

<p>CMK 110 – Adlî Kontrol Kararı Nedir? | Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 110 Açıklaması | Hukuki Haklarım</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sistemimizde kişi özgürlüğü, en temel haklardan biridir. Ancak bu özgürlük, bazen adaletin sağlanması amacıyla sınırlanabilir. İşte bu noktada tutuklama tedbirine alternatif bir koruma önlemi olan adlî kontrol devreye girer.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110. maddesini (CMK 110) ele alarak, adlî kontrol kararının kim tarafından verileceğini, hangi aşamalarda uygulanabileceğini ve nasıl değiştirilebileceğini ayrıntılı biçimde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan başlıklar:</p>

<p>CMK 110 nedir?<br />
Adlî kontrol kararı kim tarafından verilir?<br />
Hâkim adlî kontrol kararında değişiklik yapabilir mi?<br />
Kovuşturma aşamasında adlî kontrol nasıl uygulanır?<br />
Cumhuriyet savcısının adlî kontroldeki rolü nedir?<br />
*Adlî kontrol tedbirinin amacı ve hukuk devleti ilkesiyle ilişkisi</p>

<p>Öne çıkan kavramlar:<br />
Adlî kontrol kararı, tutuklama tedbirine alternatif olarak kişi özgürlüğünü daha az kısıtlayan bir sistem getirir. Bu sayede hem yargılamanın güvenliği sağlanır hem de bireyin temel hak ve özgürlükleri korunur. CMK 110, yargılamanın her aşamasında adlî kontrolün uygulanmasına ve değiştirilebilmesine imkân tanıyarak hukuk devleti ilkesinin güçlü bir yansımasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/mqXtkUoSSR4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="61249"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Nedir, Nasıl Düzenlenir CMK 109]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi kapsamında yer alan *“adlî kontrol”* tedbiri ele alınıyor. Tutuklamanın istisna, özgürlüğün ise esas olduğu anlayış doğrultusunda düzenlenen bu madde, kişi özgürlüğünü korurken kamu güvenliğini de sağlamayı amaçlıyor.</p>

<p>Adlî kontrol, şüpheli veya sanığın tutuklanmaksızın belirli yükümlülüklere tabi tutularak denetim altına alınmasıdır. Bu sistem, hem kaçma veya delilleri karartma riskini önlemeyi hem de bireyi tamamen özgürlüğünden yoksun bırakmadan yargılama sürecini güvence altına almayı hedefler.</p>

<p>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p>

<p>Tutuklama nedenleri bulunsa bile hâkim adlî kontrol kararı verebilir mi?<br />
Tutuklama yasağı olan hâllerde adlî kontrol uygulanabilir mi?<br />
Adlî kontrol kapsamında hangi yükümlülükler getirilebilir?<br />
“Konutu terk etmeme” yükümlülüğü ne anlama gelir?<br />
7242 ve 7331 sayılı Kanun değişiklikleri adlî kontrol sistemine ne kazandırmıştır?<br />
Adlî kontrol süresi cezadan düşülür mü?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu video, *Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi* kapsamında adlî kontrol kurumunun kapsamını, uygulanma koşullarını, getirilen yenilikleri ve kişi özgürlüğü üzerindeki etkilerini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 06:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Mmnn1gDQv-k/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="67020"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bakan Gürlek: Savunmanın güçlenmesi, yargının ve toplumsal güvenin güçlenmesidir]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek, yargı teşkilatına hitaben yaptığı konuşmada, güçlü bir adalet sisteminin ancak aynı ideale inanan ve sorumluluğu birlikte taşıyan güçlü bir teşkilatla mümkün olacağını belirterek, “Birlikte başaracağız, birlikte güçleneceğiz.” dedi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Gürlek, hâkimler, savcılar, avukatlar, adalet personeli ve infaz koruma teşkilatının büyük bir aile olduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>“AYNI KÜRSÜDEN GELİYORUM”</strong></p>

<p>Bakan Gürlek, 20 yıl boyunca hâkim ve savcı olarak görev yaptığını hatırlatarak, adliye koridorlarının sesini, dosyaların yükünü ve yargı mensuplarının sorumluluğunu yakından bildiğini söyledi.</p>

<p>“Bugün sizlere aynı kürsüde görev yapmış bir meslektaşınız olarak hitap ediyorum.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının meselelerini içeriden bildiğini ve iş yükünün farkında olduğunu ifade etti.</p>

<p><strong>YAPISAL SORUNLAR İÇİN YENİ ADIMLAR</strong></p>

<p>Göreve başladıkları andan itibaren yapısal sorunların çözümü için çalışmaları başlattıklarını dile getiren Gürlek, iş yükü analizlerinin yeniden yapılacağını, norm kadro sisteminin güncelleneceğini ve performans ölçütlerinin daha adil ve objektif bir zemine oturtulacağını açıkladı.</p>

<p>Hâkim ve savcıların mesleki gelişimini destekleyen uzmanlaşma ve eğitim modellerinin hayata geçirileceğini belirten Gürlek, adalet personelinin özlük haklarının iyileştirilmesi için somut adımlar atılacağını kaydetti.</p>

<p><strong>“ŞEFFAFLIK VE LİYAKAT ESAS OLACAK”</strong></p>

<p>Adaletin yalnızca kanunu doğru uygulamak olmadığını, kurum içinde hakkaniyeti güçlendirmenin de önemli olduğunu vurgulayan Gürlek, şeffaflığın artırılacağını, liyakatin esas alınacağını ve kurumsal aidiyetin güçlendirileceğini ifade etti.</p>

<p>“Bu teşkilat benim yuvamdır.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının tüm unsurlarının ortak emeğiyle daha güçlü bir yapıya kavuşacağını söyledi.</p>

<p><strong>AVUKATLARA MESAJ: “YARGININ VAZGEÇİLMEZ PARÇASISINIZ”</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Konuşmasında savunma makamına özel vurgu yapan Gürlek, avukatların yargının üç sacayağından biri olduğunu belirterek, “Savunma güçlü olduğunda adalet gerçek anlamda hayat bulur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Avukatların mesleklerini güven içinde ve saygınlıkla sürdürebilmeleri için gerekli ortamın güçlendirileceğini kaydeden Gürlek, barolarla daha yakın ve düzenli istişare mekanizmaları kurulacağını bildirdi.</p>

<p><strong>“BÜYÜK BİR ADALET AİLESİYİZ”</strong></p>

<p>Türkiye genelinde 26 bin 765 hâkim ve savcı, 96 bin 53 adalet personeli, 83 bin 929 Ceza ve Tevkifevleri teşkilatı mensubu ve 208 bin 223 avukatla büyük bir adalet ailesi olduklarını belirten Gürlek, aynı ideale inanan güçlü bir bütün olduklarını kaydetti.</p>

<p>Gürlek, “Birlikte daha adil bir gelecek inşa edeceğiz.” ifadeleriyle konuşmasını tamamladı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/H5Vdk8HEEDk/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="88179"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklunun Salıverildiğinde Yükümlülükleri Nelerdir CMK 106]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Tutuklunun Salıverildiğinde Yükümlülükleri Nelerdir CMK 106</p>

<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 106. maddesi kapsamında salıverilen kişinin yükümlülükleri ele alınıyor. Tutukevinden çıkan bir kişinin adres bildirim yükümlülüğü, adres değişikliğini bildirme zorunluluğu ve bildirmeme durumunda doğacak hukuki sonuçlar ayrıntılı biçimde açıklanıyor.</p>

<p>Birçok kişinin farkında olmadığı bu yükümlülükler, dava sürecinde savunma hakkını doğrudan etkileyen ve yargılamanın kesintisiz yürütülmesini sağlayan önemli konulardır. Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p>

<p>Salıverilen kişi hangi bilgileri bildirmek zorundadır?<br />
Adres değişikliği nasıl ve ne zaman bildirilmelidir?<br />
Bildirim yapılmazsa tebligat nasıl geçerli olur?<br />
İhtar süreci nasıl işler ve hangi belgeler düzenlenir?<br />
CMK m.106’nın amacı nedir?</p>

<p>Bu video, salıverilen kişinin sorumluluklarını, tebligatın geçerliliğini, yargılamanın adil yürütülmesini ve hak kayıplarının önlenmesini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/vz86x23hrLw/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="19772"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="78341"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="17910"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>

<p></p>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="17298"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="62031"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="59828"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="43519"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="27879"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="29802"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="83415"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="47658"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
