<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 23 Apr 2026 01:08:44 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Mirasçılıktan Çıkarma ve Temel Haklar Arasındaki Denge: Mülkiyet Hakkı, Aile Hayatına Saygı Hakkı ve Masumiyet Karinesi Bağlamında Bir İnceleme]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/mirasciliktan-cikarma-ve-temel-haklar-arasindaki-denge-mulkiyet-hakki-aile-hayatina-saygi-hakki-ve-masumiyet-karinesi-baglaminda-bir-inceleme-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/mirasciliktan-cikarma-ve-temel-haklar-arasindaki-denge-mulkiyet-hakki-aile-hayatina-saygi-hakki-ve-masumiyet-karinesi-baglaminda-bir-inceleme-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Öz</strong></p>

<p>Türk Medeni Kanunu’nda mirasçılıktan çıkarma (ıskat), cezai mirasçılıktan çıkarma (TMK m. 510-512) ve koruyucu mirasçılıktan çıkarma (TMK m. 513) olmak üzere iki ayrı görünüm altında düzenlenmiştir. Bu kurum, ilk bakışta miras hukukuna özgü teknik bir düzenleme gibi görünse de, içerdiği sınırlamalar ve doğurduğu sonuçlar itibarıyla temel haklarla da doğrudan temas etmektedir. Nitekim mirasçılıktan çıkarmaya ilişkin kanuni düzenleme, mirasbırakanın mülkiyet hakkı kapsamındaki tasarruf özgürlüğü ile mirasçıların korunmasına ilişkin hukuki yaklaşımın nasıl şekillendiğini de yansıtmaktadır.</p>

<p>Bu çerçevede, çalışmada mirasçılıktan çıkarma kurumu mülkiyet hakkı, aile hayatına saygı hakkı ve masumiyet karinesi ekseninde incelenmiş; mirasçılıktan çıkarma sebeplerinin medeni hukuk öğretisindeki bütün dogmatik ayrıntıları değil, temel haklar bakımından öne çıkan yönleri üzerinde durulmuştur.</p>

<p><strong>I. Mirasçılıktan Çıkarma Kurumuna Genel Bakış</strong></p>

<p>Bir kişinin çocuğunu ya da eşini mirasından tamamen çıkarması, mirasbırakanın iradesine bağlı bir mesele gibi görünmekle birlikte hukuk bakımından durum bu kadar yalın değildir. Zira mirasçılıktan çıkarma, mirasbırakanın tasarruf özgürlüğü kapsamında yer alsa da bu özgürlük mutlak değildir. Nitekim Türk Medeni Kanunu, mirastan çıkarmaya yalnızca belirli sebeplerle izin vermiştir. Kanun’un 510. maddesi uyarınca cezai mirasçılıktan çıkarma, ancak mirasçının mirasbırakana veya onun yakınlarından birine karşı ağır bir suç işlemesi ya da aile hukukundan doğan yükümlülüklerini önemli ölçüde ihlal etmesi hâlinde mümkündür. Buna karşılık 513. maddede düzenlenen koruyucu mirasçılıktan çıkarma, borç ödemeden aciz hâlindeki altsoyun doğmuş ve doğacak çocuklarını korumayı amaçlamaktadır.</p>

<p>Bu noktada mesele yalnızca, mirasbırakanın malvarlığı üzerinde serbestçe tasarrufta bulunup bulunamayacağı değildir. Burada asıl belirleyici olan, tasarruf özgürlüğünün hangi ölçüde tanınacağı ve hangi hukuki gerekçelerle sınırlandırılacağıdır. Bu yönüyle mirasçılıktan çıkarma, mirasbırakanın iradesi ile mirasçıların menfaatleri arasında kurulan hukuki dengenin somutlaştığı bir alan olma özelliğini taşımaktadır.</p>

<p>Cezai mirasçılıktan çıkarmanın sebeplerinden biri, mirasçının mirasbırakana veya onun yakınlarından birine karşı ağır bir suç işlemiş olmasıdır. Öğretide kabul edildiği ve Yargıtay kararlarında da yansımasını bulduğu üzere, TMK m. 510’da yer alan “ağır suç” ölçütü ceza hukuku anlamında değil, medeni hukuk bakımından değerlendirilir. Bu nedenle fiilin ceza hukuku bakımından suç teşkil etmesi tek başına yeterli olmayıp, ayrıca aile bağını objektif olarak koparacak ağırlıkta bulunması ve somut olayda bu sonucu doğurmuş olması aranır [1] [2].</p>

<p>Cezai mirasçılıktan çıkarmanın bir diğer sebebi, aile hukukundan doğan yükümlülüklerin önemli ölçüde ihlal edilmesidir. Bu kapsamdaki uyuşmazlıklar, mirasbırakanın yalnız bırakıldığı, maddi ve manevi destekten yoksun bırakıldığı veya kötü muameleye maruz kaldığı yönündeki iddialar temelinde, bu yükümlülüklerin önemli ölçüde ihlal edilip edilmediği ve söz konusu iddiaların yeterli delille desteklenip desteklenmediği üzerinde yoğunlaşmaktadır [3].</p>

<p>Mirasçılıktan çıkarma ancak bir ölüme bağlı tasarrufla yapılabilir; bu tasarruf vasiyetname veya miras sözleşmesi şeklinde olabilir (TMK m. 531 vd.). Ancak “malımı yedi”, “hiçbir şey vermiyorum” gibi soyut ifadelerin, çıkarma sebebinin varlığını tek başına ortaya koymaya yetmediği; bu sebebin somut ve ispatlanabilir şekilde desteklenmesi gerektiği kabul edilmektedir [4]. Zira çıkarma sebebinin tasarrufta açıkça gösterilmesi zorunludur (TMK m. 512/1). Mirasçılıktan çıkarılan kimse bu duruma itiraz ederse, çıkarma sebebinin varlığını ispat yükü, çıkarma işleminden yararlanan mirasçılara veya vasiyet alacaklılarına aittir. Çıkarma sebebinin ispatlanamaması hâlinde tasarruf tamamen ortadan kaldırılmaz; yalnızca mirasçının saklı payı korunur ve tasarruf nisabı oranında geçerlilik tanınır (TMK m. 512/3).</p>

<p>İspat yüküne ilişkin bu çerçeve, uygulamada özellikle aile hukukundan doğan yükümlülüklerin ihlali iddialarında somutlaşmaktadır. Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, yakın tarihli bir kararında, mirasçının annesine karşı ilgisizliği, hakaret ve küfür içeren davranışları ile aile hukukundan doğan yükümlülüklerini yerine getirmemesi olgularını birlikte değerlendirerek mirasçılıktan çıkarma şartlarının oluştuğunu kabul etmiştir [5]. Bu karar, çıkarma kurumunun yalnızca tekil bir olaya değil, ilişkinin bütününe bakılarak değerlendirildiğini göstermesi bakımından önemlidir. Dolayısıyla çıkarma sebepleri, uygulamada hem ağırlıkları hem de ispat koşulları bakımından sıkı bir denetime tabi tutulmaktadır.</p>

<p><strong>II. Temel Haklar Bağlamında Mirasçılıktan Çıkarma</strong></p>

<p>Mirasçılıktan çıkarma, mülkiyet hakkı ile saklı paylı mirasçılara tanınan korumanın birlikte değerlendirilmesini gerektirir. Mirasbırakanın tasarruf özgürlüğü, mülkiyet hakkının bir görünümü olmakla birlikte, Türk hukukunda saklı pay sistemi ile çıkarma sebeplerinin dar yorumlanması, bu özgürlüğün sınırsız olmadığını ortaya koymaktadır.</p>

<p>Cezai ve koruyucu mirasçılıktan çıkarma arasındaki amaç farklılığı, mülkiyet hakkı bağlamında ayrıca vurgulanmalıdır. Cezai mirasçılıktan çıkarma, özel hukuk kapsamında cezalandırıcı sonuç doğuran bir kurum niteliği taşımaktadır; koruyucu mirasçılıktan çıkarma, saklı paylı mirasçının altsoyunun ekonomik menfaatlerini korumaya yönelmektedir. Bu nedenle ilkinde, aile bağlarının ağır biçimde zedelenmesi üzerine mirasbırakanın tasarruf özgürlüğünün yaptırım etkisi öne çıkmakta; ikincisinde ise aile dayanışmasının ve altsoyun ekonomik korunması ön plana çıkmaktadır. Böylece mirasçılıktan çıkarma, yalnızca mülkiyet hakkının sınırlarıyla ilgili bir mesele değil, aynı zamanda aile bağlarının korunması ile aile hayatına saygı hakkının kesiştiği bir alan hâline gelmektedir [2].</p>

<p>Aile içi ilişkilere hukuken sonuç bağlanması, hangi davranışların aile hukukundan doğan yükümlülüklerin önemli ölçüde ihlali sayılacağının titizlikle incelenmesini gerekli kılmaktadır. Bu nedenle mahkeme, yalnızca mirasbırakanın sübjektif değerlendirmesiyle yetinmemekte; aile ilişkilerinin bütünlüğünü, tarafların karşılıklı tutumlarını ve olayın özelliklerini birlikte dikkate almaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında, mirasçının babasının istediği kişiyle evlenmemesi, bu nedenle yaşanan aile içi gerilim, sonrasında ortaya çıkan tartışmalar ve karşılıklı kırgınlıklar birlikte değerlendirilmiş; ancak bu olguların Türk Medeni Kanunu’nun 510. maddesi anlamında aile bağını koparacak ağırlıkta olmadığı ve tek başına mirasçılıktan çıkarma sebebi oluşturmayacağı sonucuna ulaşılmıştır <a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-202353-e-2024464-k-sayili-karari" rel="dofollow">[6]</a>. Bu karar, mirasçılıktan çıkarma bakımından belirleyici olanın mirasbırakanın öznel kanaati değil, aile hukukundan doğan yükümlülüklerin somut olayda ciddi biçimde ihlal edilip edilmediği olduğunu göstermektedir.</p>

<p>Mirasçılıktan çıkarmanın temel haklarla ilişkisi, mülkiyet hakkı ve aile hayatına saygı hakkıyla sınırlı değildir. Özellikle çıkarma sebeplerinden bazılarının suç isnadıyla bağlantılı olması nedeniyle, kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmaksızın kişinin suç işlemiş gibi değerlendirilmesi, masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkı bakımından sorun doğurabilir [7]. Masumiyet karinesi, ceza hukukunun evrensel ilkelerinden biri olarak, özel hukuk yargılamalarında da mahkemelerin kamu gücü kullanmaları nedeniyle gözetilmesi gereken anayasal bir güvencedir. Bunun uzantısı olarak kabul edilen lekelenmeme hakkı, hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmayan kişilerin kamu gücü tarafından suçlu gibi gösterilmesini veya değerlendirilmesini yasaklamaktadır.</p>

<p>Yargıtay uygulamasında da mirasçılıktan çıkarma bakımından ceza mahkemesince verilmiş kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararının zorunlu olmadığı; hâkimin isnat edilen fiili somut olayın özellikleri ve aile bağları üzerindeki etkisi çerçevesinde değerlendirebileceği kabul edilmektedir [1]. Özel hukuk mahkemesinin bir uyuşmazlık kapsamında taraflardan birinin suç işlediği yönünde kesin bir kanaat ortaya koyması ya da karar gerekçesinde bu yönde ifadelere yer vermesi, mahkûmiyet kararı bulunmadığı sürece masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkının ihlaline neden olabilir. Böyle bir ihlal, Anayasa Mahkemesi veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde yapılacak başvurularda, yeniden yargılama kararı verilmesine ya da ihlalin sonuçlarının giderilmesine yol açabilecek niteliktedir. Bu nedenle mirasçılıktan çıkarma gibi suç isnadı içerebilen kurumların uygulanmasında yalnızca maddi hukuk şartları değil, temel haklara uygun yorum ilkesi de gözetilmelidir [7]. Özel hukuk uyuşmazlıklarında da mahkemelerin kamu gücü kullandığı ve bu nedenle kararlarını temel haklara uygun biçimde vermekle yükümlü olduğu gözden kaçırılmamalıdır.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Mirasçılıktan çıkarma, mirasbırakanın iradesinin tek başına yeterli sayıldığı bir alan değildir. Türk hukukunda bu kuruma ancak belirli sebeplerle ve sıkı koşullar altında geçerlilik tanınmakta; yargısal denetim de özellikle çıkarma nedeninin ağırlığı ve ispatı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu nedenle mülkiyet hakkı, mirasbırakanın tasarruf özgürlüğünün kapsamı bakımından; aile hayatına saygı hakkı, aile ilişkilerine dayalı değerlendirmelerin hukuki denetime açık olması bakımından; masumiyet karinesi ise suç isnadı içeren çıkarma sebeplerinde doğabilecek hak ihlalleri bakımından önem taşımaktadır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-dr-nurcin-kucukyazici" title="Av. Dr. Nurçin KÜÇÜKYAZICI"><img alt="Av. Dr. Nurçin KÜÇÜKYAZICI" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/03/nurcin-kucukyazici.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-dr-nurcin-kucukyazici" title="Av. Dr. Nurçin KÜÇÜKYAZICI">Av. Dr. Nurçin KÜÇÜKYAZICI</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Dipnotlar</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">[1] Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2014/12135 E., 2014/13033 K., 13.10.2014.</span></p>

<p><span style="color:#999999">[2] <strong>Özlem Acar Ünal, “Cezai Mirasçılıktan Çıkarmanın Geçerlilik Koşulları”, TAÜHFD, 2024, C. 6, S. 2, s. 454-512.</strong><strong> </strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">[3] Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, 2015/2911 E., 2015/2239 K., 02.03.2015.</span></p>

<p><span style="color:#999999">[4] Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2012/3661 E., 2012/16811 K., 04.07.2012.</span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span style="color:#999999">[5] Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 2022/7255 E., 2024/560 K., 05.02.2024.</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-202353-e-2024464-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[6]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-202353-e-2024464-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2023/53 E., 2024/464 K., 25.09.2024.</span></a></p>

<p><span style="color:#999999">[7] Barış Demirsatan, “Mirastan Yoksunluk ve Mirasçılıktan Çıkarma Sebeplerinin Masumiyet Karinesi ile İlişkisi”, İstanbul Hukuk Mecmuası, 2024, C. 82, S. 1, s. 47-76.</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/mirasciliktan-cikarma-ve-temel-haklar-arasindaki-denge-mulkiyet-hakki-aile-hayatina-saygi-hakki-ve-masumiyet-karinesi-baglaminda-bir-inceleme-1</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 00:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/terazi/terazi-bilgisayars4.jpg" type="image/jpeg" length="99073"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 2025/3374 E., 2025/4997 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20253374-e-20254997-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20253374-e-20254997-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 20.10.2025 tarihli, 2025/3374 E., 2025/4997 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>3. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2025/3374 E., 2025/4997 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>(BÖLGE ADLİYE MAHKEMELERİ KARARLARI ARASINDAKİ<br />
UYUŞMAZLIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE DAİR)</p>

<p><strong>I. BAŞVURU</strong></p>

<p>Avukat ..’ün 06.05.2025 tarihli başvurusunda; Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi ile İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesinin kesin kararları arasında, kira sözleşmesinin tarafı olmayan eşin rıza ve muvafakati olmadan kira sözleşmesinin feshedilip edilemeyeceği hususunda uyuşmazlık bulunduğu belirtilerek uyuşmazlığın giderilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II.BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ HUKUK DAİRELERİ BAŞKANLAR KURULU KARARI</strong></p>

<p>Bursa Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Daireleri Başkanlar Kurulunun 14.07.2025 tarihli ve 2025/11 E., 2025/16 K. sayılı kararıyla; “Türk Medeni Kanunu'nun 194/3 maddesinde yer alan açık kanuni düzenleme karşısında kiralanan konut eşlerden birisi tarafından yapılan kira sözleşmesi ile kiralanmış olmasına rağmen, aile konutu olarak kullanılıyor ise kiracı olmayan eş kiraya verene yapacağı bildirim ile kira sözleşmesinin tarafı haline gelir.</p>

<p>Türk Borçlar Kanunu'nun Aile konutu başlıklı 349. maddesinde yer alan düzenleme uyarınca, kiracı olmayan eş, kiraya verene bildirimde bulunarak kira sözleşmesinin tarafı haline geldiğinde, kiraya veren, fesih bildirimini kiracıya ve eşine ayrı ayrı bildirmek zorundadır.</p>

<p>Nitekim Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 2016/30367 Esas, 2018/3319 Karar sayılı kararında kiracı olmayan eş, aile konutu için TMK.'nun 194/3 maddesi uyarınca bildirim yaptıktan sonra kiraya verenin icra takibini her iki eşe karşı birlikte yapması gerektiğini, davanın da birlikte açılması gerektiğini, kira sözleşmesinde taraf olmayan eşin yaptığı bildirim ile yasa gereğince kira sözleşmesinde kiracı olarak taraf olduğunu, alacaklının takip talebinde ileri sürdüğü taşınmazdan tahliye isteminin, bölünemez borç olması nedeniyle, kiracılar arasında zorunlu takip arkadaşlığı bulunduğunu açıkladığı görülmektedir.</p>

<p>Bursa BAM 4. Hukuk Dairesince de benimsenen bu içtihatta açıklandığı üzere, kiracı olmayan eş TMK'nun 194/3 maddesi uyarınca bildirim yaptığı anda kira sözleşmesinin tarafı haline gelmektedir. Kiracı olmayan eş, bildirim ile taraf haline geldikten sonra kiracılar arasında zorunlu takip arkadaşlığı kapsamında kiraya veren fesih ihtarını, icra takibini ve davayı ikisi de kiracılık sıfatı taşıyan her iki eşe birlikte yöneltmek zorundadır. Bölge adliye mahkemesi kararları arasında bu konuda bir uyuşmazlığa rastlanılmamıştır.</p>

<p>Ancak, kiracı olmayan eşin TMK'nun 194/3 maddesi uyarınca bildirim yaptığı tarihten önce tek başına kiracı olan eşin tanzim ederek kiraya verene verdiği tahliye taahhütnamelerinin akıbeti konusunda herhangi bir Yargıtay kararı bulunamamış olup, bölge adliye mahkemesi kararları ise çelişkilidir.</p>

<p>Bursa BAM 4. Hukuk Dairesinin 2023/1569 Esas, 2024/1090 Karar sayılı kararında "... davalının ... eşinin tahliye taahhütnamesinin tanzim edildiği tarihten önceki bir tarihte kiraya veren davacıya bildirimde bulunarak sözleşmenin tarafı haline geldiği iddia ve ispat edilmediğine göre davalı bu yeri aile konutu olarak kullansa dahi, davalı - kiracı tarafından tek başına verilen tahliye taahhütnamesi geçerlidir." denilmek suretiyle, TMK.'nun 194/3 maddesi uyarınca bildirim yapılmazdan önce kiracı olan eş tarafından tek başına verilen tahliye taahhütnamesinin geçerli olduğu, bildirim yapılması ile daha önce verilen tahliye taahhütnamesinin geçersiz hale gelmeyeceği kabul edilmiştir.</p>

<p>Bursa BAM 4. Hukuk Dairesinin uyuşmazlığın giderilmesine konu edilen 2024/2988 Esas, 2025/828 Karar sayılı kararında ise oy çokluğu ile verilen kararda "... kira akdinin davacı ile davalı .. arasında olduğu, Tahliye taahhüdü tanzim tarihinin 15/03/2023, taahhüt edilen tahliye tarihinin 15.02.2024 olduğu, 12.02.2024 tarihli ihtarla; davalı ..'ın TMK 194. madde uyarınca aile konutu üzerindeki haklarının sınırlandırılamayacağının ve taşınmazın aile konutu olduğunun belirtildiği,<br />
İhtarla davalı ...'ın akdin tarafı haline geldiği, takibin de her iki davalı aleyhine yapıldığı, davalı eş ..'ın tahliye taahhüdüne muvafakatinin bulunmadığı, taahhütte imzasının da olmadığı, dolayısıyla davanın reddi gerektiği," denilmek suretiyle, kiracı olan eş TMK.'nun 194/3 maddesi uyarınca bildirim yapılmazdan tek başına tahliye taahhüdü tanzim ederek kiraya verene vermiş olsa dahi, kiracı olmayan eşin TMK.'nun 194/3 maddesi uyarınca bildirim yapması üzerine daha önce verilmiş olan tahliye taahhütnamesinin geçersiz hale geleceği kabul edilmiştir.</p>

<p>İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesinin 2022/2861 Esas, 2024/837 Karar sayılı kesin kararında, dava dışı eşin takip tarihine kadar kiralayana bir bildirimde bulunmaması nedeniyle kira sözleşmesinin tarafı haline gelmeyeceği açıklanmış olup, gerek bu kararda gerek ise bu kararın dayanağı olan Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2017/4794 Esas, 2018/11923 Karar sayılı kararında tahliye taahhütnamesinin tanziminden sonra fakat icra takibinden önce bildirim yapılması halinde, daha önce verilmiş olan tahliye taahhütnamesinin geçerli olduğuna veya geçersiz sayılacağına ilişkin herhangi bir görüşe yer verilmediği görülmektedir. İstanbul BAM 35. Hukuk Dairesinin 2023/2017 Esas, 2025/655 Karar sayılı kararının da benzer şekilde olduğu, Bursa BAM 4. Hukuk Dairesinin kararları ile herhangi bir çelişki bulunmadığı görülmektedir.</p>

<p>Konya Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi'nin 2024/4174 Esas, 2025/959 Karar sayılı kararında ise "TMK’nun 194/4 maddesinde kiracı olmayan eş tarafından yapılacak bildirimin süresi ve şekline ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Feri müdahil eşin dava açarak durumu davacıya bildirmesiyle, TMK’nun 194/4 maddesi uyarınca davalı kiracı ile birlikte kira sözleşmesinin tarafı haline gelecektir. Burada feri müdahilin kiracılık sıfatı ve aile konutu hususunu ileri sürmesi, bildirim tarihi itibariyle geçerlilik kazanacak ancak öncesine dair bir hak vermeyecektir." denilmek suretiyle, kiracı olmayan eş tarafından yapılan bildirimin, bildirim tarihinden önceki bir tarihte kiracı olan eş tarafından tek başına verilen tahliye taahhütnamesinin geçerliliğine herhangi bir etki yapmayacağı kabul edilmiştir.</p>

<p>Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 2024/4431 Esas, 2025/33 Karar sayılı kararında da benzer şekilde "... Kiracı olmayan eşin kiracılık sıfatı ve aile konutu hususunu ileri sürmesi, bildirim tarihi itibari ile geçerlilik kazanacak ancak öncesine dair bir hak vermeyecektir." denilmek suretiyle kiracı olmayan eş tarafından yapılan bildirimin, bildirim tarihinden önceki bir tarihte kiracı olan eş tarafından tek başına verilen tahliye taahhütnamesinin geçerliliğine herhangi bir etki yapmayacağı kabul edilmiştir.</p>

<p>Bu kararlar ile Bursa BAM 4. Hukuk Dairesinin uyuşmazlığın giderilmesine konu edilen 2024/2988 Esas, 2025/828 Karar sayılı kararı arasında uyuşmazlık bulunmaktadır.</p>

<p>İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesinin 2025/908 Esas, 2025/691 Karar sayılı kararında ise "Bu durumda kira sözleşmesini imzalayan eş daha sonra tahliye taahhüdü vermiş olsa bile, diğer eşin TMK'nun 194/4 maddesi kapsamında yapacağı bildirimle sözleşmenin tarafı haline gelmesi sonucu ve tahliyenin bölünmezliği ilkesi gereğince tahliye taahhütnamesinin geçersiz hale geleceği açıktır." denilmek suretiyle tahliye taahhütnamesi imzalandıktan sonra yapılan bildirimin, daha önce verilmiş olan tahliye taahhütnamesini geçersiz hale getireceği kabul edilmiştir.</p>

<p>Bu karar ile de Bursa BAM 4. Hukuk Dairesinin uyuşmazlığın giderilmesine konu edilmeyen 2023/1569 Esas, 2024/1090 Karar sayılı kararı arasında uyuşmazlık bulunmaktadır.</p>

<p>Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanılmasıyla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği, karşılıklı edimleri içeren bir sözleşmedir. (Türk Hukuk Lûgatı: Türk Hukuk Kurumu, Ankara 2021, C.1, s. 694). Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere kira sözleşmesi karşılıklı edimleri içerir.</p>

<p>Başka bir anlatımla kira sözleşmesi, bir bedel karşılığında geçici bir süre için tarafa veya başkasına ait taşınır veya taşınmaz malın veya bir hakkın kullanımını sağlayan sözleşmedir. Kira sözleşmesi karşılıklı iradelerin birleşmesi suretiyle oluşur. Sözleşmenin tarafları, kiraya verilen maldan bedel karşılığı yararlanan kiracı ile yararlanmaya razı olan kiraya verendir.</p>

<p>Genel olarak üçüncü bir kişinin tek taraflı bildirim yaparak kuruluşu sırasında taraf olmadığı bir sözleşmeye dâhil olması ve sözleşmenin tarafı haline gelmesi mümkündür. Ancak, TMK.'nun 194/3 maddesi ailenin korunmasına ilişkin sosyal sebeplerle kiralananın aile konutu olarak kullanılması halinde, kira sözleşmesinin tarafı olmayan eşe tek taraflı olarak yapacağı bir bildirim ile sözleşmeye taraf olma olanağı sağlamaktadır. Bu bildirimin yapıldığı tarihten itibaren kiracılık sıfatının bölünmezliği ilkesi gereği kiracılar arasında zorunlu takip ve dava arkadaşlığı bulunduğundan kiraya veren, kira sözleşmesi başlangıçta her iki eş tarafından birlikte yapılmış gibi kira sözleşmesinden kaynaklanan taleplerini her iki eşe birlikte öne sürmek zorundadır.</p>

<p>Uygulamada tahliye taahhütnamesi olarak isimlendirilen taahhüt ise, TBK.'nun 352/1 maddesinde kiracıdan kaynaklanan sebeplerle dava yoluyla konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşmenin sona erdirilmesi sebebi olarak düzenlenmiştir. Bu düzenleme uyarınca kiracı, kiralananı belli bir tarihte boşaltmayı yazılı olarak üstlendiği hâlde boşaltmamışsa kiraya veren, kira sözleşmesini sona erdirebilir.</p>

<p>Görüldüğü üzere tahliye taahhütnamesi henüz kira sözleşmesi devam eder iken yapılan ve kiraya verene sözleşmeyi taahhüt edilen tarihte sona erdirme ve tahliye imkânı veren tek taraflı bir taahhüttür.</p>

<p>Tahliye taahhütnamesi bir hukuki ilişkiyi ortadan kaldıran hak kapsamında bozucu yenilik doğuran haklara benzemekle birlikte kiraya veren Kanun maddesinde belirtilen bir ay içerisinde icra takibi veya dava yoluyla tahliye talep etmediğinde, sözleşmeyi kendiliğinden sona erdirmediğine göre bozucu şart olarak nitelendirilemeyip, özel nitelikli bir dava sebebi kabul edilmelidir.</p>

<p>Her hukuki işlem gibi tahliye taahhütnamesinin geçerliliği de tanzim edildiği tarihteki duruma göre değerlendirilmelidir. Tahliye taahhütnamesinin tanzim edildiği tarihte, kiracı olmayan eş henüz TMK.'nun 194/3 maddesi kapsamında bir bildirim yapmamış ise kiracılık sıfatı kazanmamıştır. Bu tarihte kiracı yalnızca sözleşmede ismi yazan eş olduğuna göre, kiracının tek başına tanzim ederek verdiği tahliye taahhütnamesi yapıldığı tarih itibarıyla geçerlidir. Tahliye taahhütnamesi verildikten sonra yapılan bildirim ise, daha önceden kiracı olan eş tarafından verilmiş ve tanzim edildiği tarih itibarıyla geçerli olan tahliye taahhütnamesini geçersiz hale getirmez. Nitekim, benzer şekilde kiraya veren bildirim yapılmazdan önceki kira bedellerini de sonradan bildirimde bulunan eşten isteyemez. Sözleşmede taraf olmayan eşin kiracılık sıfatı ve yükümlülükleri bildirimin yapıldığı tarihten itibaren sonuç doğurmakta olup, kiracılık sıfatının ve bu sıfattan kaynaklanan yükümlülüğün olmadığı bir dönemde verilmiş olan tahliye taahhütnamesinin, sonradan yapılan bildirim ile geçersiz hale gelmesi yapılan hukuki işlemin geriye yürümezliği ilkesi ile bağdaşmamaktadır.</p>

<p>Uyuşmazlığın giderilmesine konu edilen Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 2024/2988 Esas, 2025/828 Karar sayılı kararı ile Konya Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi'nin 2024/4174 Esas, 2025/959 Karar sayılı kararı ve Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi'nin 2024/4431 Esas, 2025/33 Karar sayılı kararları arasında uyuşmazlık bulunduğundan,</p>

<p>Yine uyuşmazlığın giderilmesine konu edilmemiş olan Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 2023/1569 Esas, 2024/1090 Karar sayılı kararı ile İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi'nin 2025/908 Esas, 2025/691 Karar sayılı kararı arasında uyuşmazlık bulunduğu anlaşılmıştır.” denilmek suretiyle uyuşmazlığa konu Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 2023/1569 Esas, 2024/1090 Karar sayılı kararı, Konya Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi'nin 2024/4174 Esas, 2025/959 Karar sayılı kararı ve Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi'nin 2024/4431 Esas, 2025/33 Karar sayılı kararı ile Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 2024/2988 Esas, 2025/828 Karar sayılı kararı ve İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi'nin 2025/908 Esas, 2025/691 Karar kararları arasındaki uyuşmazlığın Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 2023/1569 Esas, 2024/1090 Karar sayılı kararı ve benzer nitelikteki Konya ve Samsun Bölge Adliye Mahkemeleri ilgili dairelerinin kararları yönünde giderilmesi yönündeki görüşüyle, 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkilerini Düzenleyen Kanun'un 35/3 maddesi uyarınca uyuşmazlığın giderilmesi talep edilmiştir.</p>

<p><strong>III. UYUŞMAZLIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLAR</strong></p>

<p>A. Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 30.04.2024 tarihli ve 2023/1569 Esas, 2024/1090 Karar sayılı kararı,</p>

<p>Bursa 4. Sulh Hukuk Mahkemesinin 16.03.2023 tarihli ve 2022/1394 E., 2023/554 K. sayılı dosyasında; davacı kiraya verenin, davalı kiracının kiralananı 15.05.2022 tarihinde tahliye edeceğine dair 30.12.2021 tarihli tahliye taahhütnamesi verdiğini, belirtilen sürede kiralananın tahliye edilmemesi üzerine davalı hakkında tahliye istemli takip başlatıldığını, davalının takibe itiraz ettiğini ileri sürerek itirazın iptaline ve kiralananın tahliyesine karar verilmesinin talep ettiği, İlk Derece Mahkemesince, taahhütnamenin kira sözleşmesinin yapıldığı tarihte sözleşme ile birlikte boş olarak imzalandığı veya boş kısımların taraflar arasındaki anlaşmaya aykırı olarak doldurulduğu iddiasının yazılı delil ile ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildiği, davalının istinaf yoluna başvurması üzerine Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayılı belirtilen kararıyla; “...davalının eski eşinin tahliye taahhütnamesinin tanzim edildiği tarihten önceki bir tarihte kiraya veren davacıya bildirimde bulunarak sözleşmenin tarafı haline geldiği iddia ve ispat edilmediğine göre davalı bu yeri aile konutu olarak kullansa dahi, davalı - kiracı tarafından tek başına verilen tahliye taahhütnamesi geçerlidir.</p>

<p>Öte yandan, taahhütnamenin tamamen kiracının el yazısı ile doldurulması zorunluluğu bulunmayıp, imzanın kiracıya ait olması yeterlidir. Davalı, taahhütnameyi boş olarak verdiğini ve anlaşmaya aykırı olarak doldurulduğunu yazılı belge ile ispat edememiş olup yemin deliline de başvurmayacağını duruşmada beyan ettiğine göre, istinaf istemlerinin yerinde olmadığı anlaşılmaktadır.” gerekçesiyle, başvurunun esastan reddine kesin olarak karar verilmiştir.</p>

<p>B. Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 13.03.2025 tarihli, 2024/2988 Esas, 2025/828 Karar sayılı kararı</p>

<p>Bursa 11. Sulh Hukuk Mahkemesinin 30.05.2024 tarihli ve 2024/514 E., 2024/722 K. sayılı dosyasında; davacı kiraya verenin, davalı kiracının kiralananı 15.05.2024 tarihinde tahliye edeceğine dair 15.03.2023 tarihli tahliye taahhütnamesi verdiğini, kiracının eşinin 12.02.2024 tarihli ihtarname ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (4721 sayılı Kanun) 194. maddesinden kaynaklanan haklarını kullandığını bildirdiğini, davalının eşinin gönderdiği bu ihtarname ile kira sözleşmesinin ve tahliye taahhütnamesinin tarafı haline geldiğini, bu takipte her iki davalı hakkında tahliye istemli takip başlatıldığını, davalıların takibe itiraz ettiğini ileri sürerek itirazın iptaline ve kiralananın tahliyesine karar verilmesini talep ettiği, İlk Derece Mahkemesince, boş taahhütnamenin daha sonradan kendisinden habersiz olarak doldurulduğu yönündeki beyanına karşı davalının özel borç ilişkisi olarak sayılan kira sözleşmesinde açığa yaptığı bu işlemin sonuçlarına katlanması gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildiği, davalının istinaf yoluna başvurması üzerine Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayılı belirtilen kararıyla; “ kira akdinin davacı ile davalı .. arasında olduğu, tahliye taahhüdü tanzim tarihinin 15.03.2023, taahhüt edilen tahliye tarihinin 15.02.2024 olduğu, 12.02.2024 tarihli ihtarla; davalı ..’nin TMK 194. madde uyarınca aile konutu üzerindeki haklarının sınırlandırılamayacağının ve taşınmazın aile konutu olduğunun belirtildiği,</p>

<p>İhtarla davalı ..’nin akdin tarafı haline geldiği, takibin de her iki davalı aleyhine yapıldığı, davalı eş ..'ın tahliye taahhüdüne muvafakatinin bulunmadığı, taahhütte imzasının da olmadığı, dolayısıyla davanın reddi gerektiği ” gerekçesiyle, başvurunun kabulüne, kararın kaldırılmasına, davanın reddine kesin olarak karar verilmiştir.</p>

<p>C. Konya Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi'nin 06.03.2025 tarihli ve 2024/4174 Esas, 2025/959 Karar sayılı kararı</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Konya 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 27.05.2024 tarihli ve 2023/1777 E., 2024/1703 K. sayılı dosyasında; davacı kiraya verenin, davalı kiracının kiralananı tahliye edeceğine dair tahliye taahhütnamesi verdiği halde belirtilen tarihte tahliye etmediğini, davalı hakkında tahliye istemli takip başlatıldığını, davalının takibe itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline ve kiralananın tahliyesine karar verilmesini talep ettiği, İlk Derece Mahkemesince; davalı tarafından tahliye taahhütnamesindeki imzaya itiraz edilmesi üzerine alınan uzmanlık raporunda; söz konusu imzaların davalı eli ürünü olduğu kanaatine varıldığının belirtildiği, her ne kadar davalının söz konusu tahliye taahhüdünü eşi olmadan imzaladığını, söz konusu yerin aile konutu olduğunu beyan etmiş ise de, gerek kira sözleşmesinde gerekse tahliye taahhüdünde davalının eşine ait herhangi bir isim ya da imzanın olmadığı, bu nedenle kira sözleşmesinde taraf olmadığı gibi aile konutu bildiriminde de usulüne uygun şekilde bulunulmadığı gerekçesiyle, davanın kabulüne karar verildiği, davalının istinaf yoluna başvurması üzerine Konya Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayılı belirtilen kararıyla; ...Senet niteliğindeki tahliye taahhütnamesindeki imzanın davalı kiracının imzası olduğu, bu imzanın sıhhatine ilişkin itirazın da alınan kriminal raporla çürütüldüğü, kısmen boş olarak düzenlenen belgeye imza atan kişinin olabilecek tehlikeleri baştan kabul etmiş sayılacağı ve bu nedenle de hukukun himayesinden yararlanamayacağı şüphesizdir: (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 18.04.20 18... /13-619 E-2018/919 K sayılı emsal içtihadı). HMK 201 ve devamı maddeleri uyarınca senede karşı ancak senetle ispat gerektiğinden dosya kapsamına göre davalı yazılı tahliye taahhüdünün aksini, senet niteliğindeki bir belgeyle ispatlayamamıştır.</p>

<p>...TMK’nun 194/4 maddesinde kiracı olmayan eş tarafından yapılacak bildirimin süresi ve şekline ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Feri müdahil eşin dava açarak durumu davacıya bildirmesiyle, TMK’nun 194/4 maddesi uyarınca davalı kiracı ile birlikte kira sözleşmesinin tarafı haline gelecektir. Burada feri müdahilin kiracılık sıfatı ve aile konutu hususunu ileri sürmesi, bildirim tarihi itibariyle geçerlilik kazanacak ancak öncesine dair bir hak vermeyecektir.</p>

<p>Dosya kapsamına göre davalı kiracının eşinin aile konutu kapsamında davacıya karşı daha önceden herhangi bir bildirimi bulunmamaktadır. Keza tahliye taahhüdünün işleme konulmasından ve davanın açılmasından sonraki bir tarihte yapılacak olan bildirimle "aile konutu" iddiasının ileri sürülmesi de mümkün değildir.</p>

<p>Türk Medeni Kanunu'nun 194. maddesi anlamında "aile konutu"ndan söz edilebilmesi için Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından, kiracı olunan yerin "aile konutu" olarak özgülendiğine dair karar verilmiş olması gereklidir. Medeni Kanunun 194/3 maddesi de bu yönde düzenlenmiştir. Davalı borçlu tarafından bu davaya konu kiralananın Medeni Kanunun 194. maddesi anlamında "aile konutu" olduğuna dair bir mahkeme kararı da sunulmamış (Yargıtay 6. HD'nin (Kapanan) 08.05.2005 tarihli, 2915 E, 4944 K. sayılı içtihadı) olduğundan davalı vekilinin bu husustaki istinaf talepleri de yerinde görülmemiştir.” gerekçesiyle başvurunun esastan reddine kesin olarak karar verilmiştir.</p>

<p>D. Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi'nin 03.01.2025 tarihli ve 2024/4431 Esas, 2025/33 Karar sayılı kararı</p>

<p>Samsun 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 24.09.2024 tarihli ve 2024/4431 E., 2025/33 K. sayılı dosyasında; davacı kiraya verenin, davalı kiracının kiralananı 14.01.2023 tarihinde tahliye edeceğine dair 10.03.2022 tarihli tahliye taahhütnamesi verdiğini, belirtilen sürede kiralananın tahliye edilmemesi üzerine davalı hakkında tahliye istemli takip başlatıldığını, davalının takibe itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline ve kiralananın tahliyesine karar verilmesini talep ettiği, İlk Derece Mahkemesince, kriminal uzmanlık raporuna göre tahliye taahhütnamesinde bulunan imzanın davalıya ait olduğu” gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildiği, davalının istinaf yoluna başvurması üzerine Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayılı belirtilen kararıyla; “dosya içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararındaki gerekçeye, yasal gerektirici nedenlere göre; taraflar arasında 15.10.2020 başlangıç tarihli ve 1 yıl süreli kira sözleşmesi bulunduğu, davalı tarafından 10.03.2022 düzenleme ve 14.01.2023 tahliye tarihli taahhüdün davacı tarafa verildiği hususlarında uyuşmazlık bulunmadığı, taahhüde yönelik imza inkarı bulunduğu, Samsun Cumhuriyet Başsavcılığı' nca yapılan 2024/14744 soruşturma sayılı soruşturma dosyası kapsamında alınan bilirkişi raporuna göre imzanın davalı eli ürünü olduğunun anlaşıldığı,</p>

<p>Aile konutu yönünden; davalı tarafından taşınmazın aile konutu olduğu savunulduğu,<br />
TMK’nun 194/1 maddesi “Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.”</p>

<p>194/4 maddesi “Aile konutu eşlerden biri tarafından kira ile sağlanmışsa, sözleşmenin tarafı olmayan eş, kiralayana yapacağı bildirimle sözleşmenin tarafı hâline gelir ve bildirimde bulunan eş diğeri ile müteselsilen sorumlu olur.” şeklinde düzenlenmiştir.<br />
6098 sayılı TBK’nin 349. maddesi “Aile konutu olarak kullanılmak üzere kiralanan taşınmazlarda kiracı, eşinin açık rızası olmadıkça kira sözleşmesini feshedemez. Bu rızanın alınması mümkün olmazsa veya eş haklı sebep olmaksızın rızasını vermekten kaçınırsa kiracı, hâkimden bu konuda bir karar vermesini isteyebilir. Kiracı olmayan eşin, kiraya verene bildirimde bulunarak kira sözleşmesinin tarafı sıfatını kazanması hâlinde kiraya veren, fesih bildirimi ile fesih ihtarına bağlı bir ödeme süresini kiracıya ve eşine ayrı ayrı bildirmek zorundadır.” şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p>TMK’nun 194/4 maddesinde kiracı olmayan eş tarafından yapılacak bildirimin süresi ve şekline ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Kiracı olmayan eşin dava açarak durumu davacıya bildirmesiyle, TMK’nun 194/4 maddesi uyarınca davalı kiracı ile birlikte kira sözleşmesinin tarafı haline gelecektir. Burada kiracı olmayan eşin kiracılık sıfatı ve aile konutu hususunu ileri sürmesi, bildirim tarihi itibariyle geçerlilik kazanacak ancak öncesine dair bir hak vermeyecektir.</p>

<p>Olayımızda; dava dışı eşin davacıya yönelik aile konutu ile ilgili bir bildirimin bulunmamasına, sözleşmenin tarafı haline gelmemiş olmasına göre davalının aile konutu itirazına takip tarihi itibarı ile değer verilemeyecek olmasına, Samsun Cumhuriyet Başsavcılığı' nca yapılan 2024/14744 soruşturma sayılı soruşturma dosyası kapsamında alınan bilirkişi raporuna göre imzanın davalı eli ürünü olduğunun anlaşılmasına, davacının 1 aylık yasal sürede icra takibi başlatmış olmasına nazaran mahkemece davanın kabulüne yönelik verilen kararda bir isabetsizlik bulunmadığı” gerekçesiyle, başvurunun esastan reddine kesin olarak karar verilmiştir.</p>

<p>E. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi'nin 10.04.2025 tarihli ve 2025/908 Esas, 2025/691 Karar kararları</p>

<p>İzmir 19. Sulh Hukuk Mahkemesinin 22.22.2024 tarihli ve 2024/394 E., 2024/393 K. sayılı dosyasında; davacı kiraya verenin, davalı kiracının kiralananı 01.10.2023 tarihinde tahliye edeceğine dair 06.04.2023 tarihli tahliye taahhütnamesi verdiğini, belirtilen sürede kiralananın tahliye edilmemesi üzerine davalı hakkında tahliye istemli takip başlatıldığını, davalının takibe itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline ve kiralananın tahliyesine karar verilmesini talep ettiği, İlk Derece Mahkemesince; kiracı olmayan eşin en geç icra takibine kadar 6098 sayılı Kanunun 349/3 maddesi uyarınca kiraya verene kiralananın aile konutu olarak kullanıldığını bildirdiği takdirde kira sözleşmesinin tarafı haline geleceğinden, icra takibinin her iki eş hakkında birlikte yapılması gerektiği, somut olayda davacının eşinin mecurun aile konutu olduğunda dair davacıya 09.08.2023 tarihli ihtarname gönderdiği, ihtarnamenin davacıya 01.09.2023 tarihinde tebliğ edildiği, davalının eşinin kira sözleşmesinin tarafı haline geldiği, taahhüde dayalı icra takibinin sadece davalı ..’e karşı açıldığı dikkate alındığında yapılan takibin yasal koşulları taşımadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği, davacının istinaf yoluna başvurması üzerine İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayılı belirtilen kararıyla; “Somut olayda; dava, yazılı tahliye taahhütnamesine dayanılarak başlatılan icra takibine itirazın iptali ve tahliye istemine ilişkin olup taahhüde dayalı icra takibi 02.10.2023 tarihinde başlatılmıştır.</p>

<p>Davacının dayandığı 24.09.2017 tanzim ve 28.09.2017 başlangıç tarihli, ev- konut nitelikli kira sözleşmesinde; kiracı olarak davalı ..’in isim ve imzası mevcut ise de, davalı kiracının 07.08.1996 tarihinden beri eşi olduğu nüfus kaydından anlaşılan .., icra takip tarihinden önce, 01.09.2023 tarihinde davacıya tebliğ edilen ihbarnamesi ile, söz konusu kira sözleşmesine konu kiralananın 6 yıldır eşi ve çocuğu ile birlikte aile konutu olarak kullandıklarını, TMK'nun 194. maddesi gereğince bildirimde bulunduğunu, kira sözleşmesine taraf olduğunu, sözleşmeden doğacak yükümlülüklere, tüm alacak ve borçlara, tüm hak ve sorumluluklara müteselsilen katılacağını bildirmiş olup, bu bildirim ile; TMK'nun 194/4 maddesi hükmü gereğince davalının eşi sözleşmenin tarafı haline gelmiştir.</p>

<p>Sözleşmenin diğer tarafının bu yasal sonuca katlanmak zorunda olduğu ortadadır. Bu durumda kira sözleşmesini imzalayan eş daha sonra tahliye taahhüdü vermiş olsa bile, diğer eşin TMK'nun 194/4 maddesi kapsamında yapacağı bildirimle sözleşmenin tarafı haline gelmesi sonucu ve tahliyenin bölünmezliği ilkesi gereğince tahliye taahhütnamesinin geçersiz hale geleceği açıktır. Yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler karşısında, yasadan doğan bir hakkın kullanılması kötüniyetli olarak nitelendirilemez. Sonuç itibariyle mahkemece davanın reddine karar verilmesinde usul ve yasaya aykırılık görülmemiştir.” gerekçesiyle, başvurunun esastan reddine kesin olarak karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. GEREKÇE</strong></p>

<p>A.Değerlendirme ve Gerekçe</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairelerinin yukarıda açıklanan kesin nitelikteki kararları arasındaki uyuşmazlık; kira sözleşmesinde taraf olmayan eşin, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (4721 sayılı Kanun) 194. maddesi uyarınca kiraya verene "aile konutu " bildirimi yaptığı tarihten önce, kiracı eşin kiraya verene verdiği yazılı tahliye taahhütnamesinin geçerli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.</p>

<p>Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanmayla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini kiraya verene ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. Belirli ve belirli olmayan bir süre için yapılabilir. Kira sözleşmesi sürekli borç doğuran sözleşmelerdendir. Kira sözleşmesinin konusunu konut veya çatılı iş yeri oluşturduğunda bu sözleşmeden ortaya çıkacak uyuşmazlıkta öncelikle sözleşme hükümleri ile TBK m.339 vd. da düzenlenen ilgili kanun hükümleri ile bu hükümlere aykırı olmayan genel kira sözleşmesine ilişkin hükümler uygulanır . Kira sözleşme konusunu konut niteliğine haiz taşınmaz olup ailenin barınması amaçlı olarak kiralanması halinde aile konutu olarak kullanım gündeme gelir. 4721 sayılı Kanunun 186. maddesinde, eşlerin oturacakları konutu birlikte seçecekleri düzenlemesi bulunmakta olup, eşlerin birlikte oturacakları yani aile konutu olarak kullanacakları taşınmazı birlikte kiracı olarak kiralamaları halinde, kira sözleşmesinin tarafı olan eşler kira sözleşmesinden doğan haklara ve borçlara birlikte kiracı sıfatıyla sahip olur . Eşler aile konutu kullanım amaçlı olarak kiralamayı birlikte kiracı olarak yapabilecekleri gibi eşlerden biri tarafından yapılan kiralamada sözleşmede imzası olmayan eşin daha sonradan kiraya verene yapacağı bildirim ile bunu sağlayabilir. Nitekim 4721 sayılı Kanunun m. 194/son uyarınca "Aile konutu eşlerden biri tarafından kira ile sağlanmışsa, sözleşmenin tarafı olmayan eş, kiralayana yapacağı bildirimle sözleşmenin tarafı hâline gelir ve bildirimde bulunan eş diğeri ile müteselsilen sorumlu olur. ".düzenlemesi mevcuttur.</p>

<p>4721 sayılı Kanunun 194. madde gerekçesinde; Aile konutlarıyla ilgili işlemlerde eşlerin serbestlik ilkesine istisna getirildiği, böylece aile konutu ilgili bazı işlemlerin diğer eşin rızasına bağlı olduğunun kabul edildiği madde ile konut ile ilgili kira sözleşmesinin feshini, bu konutun başkalarına devrini ya da konut üzerindeki hakları ve buna benzer diğer hukuki işlemlerle tamamen ya da kısmen sınırlanmasının diğer eşin rızasına bağlandığı, ayrıca aile konutunu eşlerden birinin kiralaması halinde, diğer eşin bir bildirimle sözleşmenin tarafı haline gelmesinin öngörüldüğü ifade edilmiştir.</p>

<p>4721 sayılı Kanunun 194. maddesinin birinci, ikinci ve son fıkralarında yapılan düzenleme ile uyumlu olarak kaleme alınan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun) 349. maddesi;</p>

<p>“Aile konutu olarak kullanılmak üzere kiralanan taşınmazlarda kiracı, eşinin açık rızası olmadıkça kira sözleşmesini feshedemez.</p>

<p>Bu rızanın alınması mümkün olmazsa veya eş haklı sebep olmaksızın rızasını vermekten kaçınırsa kiracı, hâkimden bu konuda bir karar vermesini isteyebilir.</p>

<p>Kiracı olmayan eşin, kiraya verene bildirimde bulunarak kira sözleşmesinin tarafı sıfatını kazanması hâlinde kiraya veren, fesih bildirimi ile fesih ihtarına bağlı bir ödeme süresini kiracıya ve eşine ayrı ayrı bildirmek zorundadır. ” hükmünü içermektedir.</p>

<p>Bu madde gerekçesinde; 4721 sayılı Kanunun 194. maddesinde getirilen esasların korunduğu, buna bağlı olarak maddenin son fıkrasında, kiracı olmayan eşin, kiraya verene bildirimde bulunarak kira sözleşmesinin tarafı sıfatı kazanması halinde, kiraya verenin fesih bildirimi ile fesih ihtarına bağlı ödeme süresini kiracıya ve eşine ayrı ayrı bildirmek zorunda olduğu, böylece, bu durumda, evlilik birliğinin korunması amacıyla, eşlerden birinin kiracı sıfatıyla tek başına hareket ederek diğer eşin açık rızası olmaksızın sözleşmeyi sona erdirmesinin önlenmek istediği belirtilmiştir. Eşlerin aile konutuna ilişkin kira sözleşmesinde birlikte kiracı olarak yer aldığı durumlarda ve kiraya verene yapılacak aile konutu bildirimiyle eşlerin birlikte kiracı haline geldiği durumda fesih ve tahliye edimi bölünemeyeceğinden, kural olarak kiracılardan biri tarafından yapılan fesih geçersiz olduğu gibi kiraya vereninde fesih ve tahliyeye ilişkin bildirim ve icra takiplerini her iki eşe karşı birlikte yapmalı ve davayı birlikte açmalarının gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairelerinin kesin kararları arasındaki uyuşmazlık konusu ise uygulamada "yazılı tahliye taahhüdü" olarak bilinen kanuni düzenlemede ise "yazılı boşaltmayı üstlenme" kurumu 6098 sayılı kanun 352/1 maddesinde ; “Kiracı, kiralananın teslim edilmesinden sonra, kiraya verene karşı, kiralananı belli bir tarihte boşaltmayı yazılı olarak üstlendiği hâlde boşaltmamışsa kiraya veren, kira sözleşmesini bu tarihten başlayarak bir ay içinde icraya başvurmak veya dava açmak suretiyle sona erdirebilir. ” şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p>TBK m.347 'de ise ; Konut ve çatılı iş yeri kiralarında kira sözleşmesi belirli süreli olarak yapılmış olsa bile kiracı tarafından sözleşme bitiminden en az on beş gün önce bildirimde bulunmadığında sözleşme zımni olarak bir yıl uzamış sayılır. Kiraya verenin ise kanundaki fesih sebeplerinin gerçekleşmediği durumda belirli süreli kira sözleşmesinde kanunlardaki fesih ve tahliye sebepleri gerçekleşmediğinde belirli sürenin bitimine bağlı olarak sözleşmeyi sona erdirme hakkı yoktur. Aynı şekilde , belirsiz süreli sözleşmede ise sürenin başından itibaren kanundaki on yıllık kira süresi tamamlanmadan sözleşmeyi sona erdirme hakkı kiraya verene tanınmamıştır. Ancak TBK m.352/1 uyarınca kiraya veren , kiracı tarafından kiralananın tesliminden sonra kira süresinin bitimi ile TBK m.347 de ki sürenin sona ermesi beklenmeden belirli bir tarihte kiralananı boşaltacağını yazılı olarak üstlenmişse ve belirtilen tarihte kiralananı tahliye etmemişse kiraya veren bu nedene dayanarak kiracıyı kiralanandan tahliyesini sağlamak için İİK 'nun 272 vd. Maddelerine göre icra takibi yapabileceği gibi doğrudan mahkemede tahliye davası açabilir.</p>

<p>Kanundaki bu düzenlemeye göre yazılı tahliye taahhüdü sebebiyle kiracının tahliyesi için : kiralananın konut veya çatılı iş yeri niteliğinde olması, tahliye taahhüdünün kiracı tarafından verilmesi, tahliye taahhüdünün yazılı olması, tahliye taahhüdünde tahliye tarihinin belirli olması, tahliye taahhüdünün kiralananın kiracıya tesliminden sonra verilmiş olması ile kiralananın taahhüt edilen tarihte tahliye edilmemesi halinde tahliye taahhüdünde gösterilen tarihten başlayarak bir ay içinde icraya başvurularak takip yapılması veya tahliye davasının açılmış olması gerekir. Yazılı tahliye taahhüdüne dayalı olarak ancak kiraya veren dava açıp icra takibi yapabilir.</p>

<p>Yazılı tahliye taahhüdünün geçerli olması için bu taahhüdün bizzat kiracı tarafından veya yetkili temsilcisinin kiracı ad ve hesabına vermesi gerektiği gibi birlikte kiracılıkta kiracıların tümünün birlikte taahhüdü imzalaması gerekir. Aile konutu olarak eşlerin birlikte kiralama yaptıklarında her iki eşin birlikte taahhüt vermeleri veya bir eşin verdiği tahliye taahhüdüne diğer eşin açıkça rızasının (muvafakatinin ) olması gerekir. Kira sözleşmesinin eşlerden biri tarafından yapılması sonrasında diğer eşin kiraya verene yapacağı aile konutu bildirimi sonrasında her iki eş birlikte kiracı haline geleceğinden bu aile konutu bildirimi yapılması sonrasında düzenlenecek yazılı tahliye taahhüdünün her iki eş tarafından birlikte imzalanması veya bir eşin verdiği yazılı tahliye taahhüdüne diğer eşin açıkça rızası olmalıdır.</p>

<p>Kira sözleşmesine başlangıçta taraf olmayan eşin daha sonradan kiraya verene yapacağı aile konutu bildirimiyle eşler "birlikte kiracılık" sıfatını kazandığından kiraya verene aile konutu bildiriminde bulunarak kiracı haline gelen eş kira sözleşmesinin kiracıya yüklediği tüm borç ve sorumluluklardan sözleşmede imzası olan eşle birlikte müteselsilen sorumlu olur. Kira sözleşmesinde taraf olmayıp kiraya verene yaptığı bildirimle aile konutunun birlikte kiracısı haline gelen eşler kira sözleşmesini ancak birlikte oy birliği ile feshedebilir, kiracı eş diğer eşin rızası olmadıkça kira sözleşmesini feshedemez. Eşler arasında kira sözleşmesinin feshi konusunda görüş ayrılığı ortaya çıktığında Aile Mahkemesi Hakiminin müdahalesi talep edilerek bu konudaki uyuşmazlık çözülür. Sonuçta kira sözleşmesinin başlangıcında tarafı olmayan diğer eş tarafından kiraya verene yapacağı aile konutu bildirimi sonrasında her iki eş sözleşmenin kiracı tarafı haline geleceğinden kiraya veren fesih iradesini her iki eşe yöneltmesi gerektiği gibi başlangıçta sözleşme tarafı olan eş diğer eşin açık rızası olmadıkça kira sözleşmesini feshedemez.</p>

<p>TMK m.194/son uyarınca aile konutu eşlerden biri tarafından kira ile sağlanmışsa, sözleşmenin tarafı olmayan eş, kiralayana yapacağı bildirimle birlikte ancak bu bildirim sonrası için sözleşmenin tarafı hâline gelir ve bildirimde bulunan eşin kira sözleşmesinin yüklediği yükümlülüklerden diğer eş ile birlikte müteselsilen sorumlu olacağı belirtildiğine göre bildirim öncesine etkili olarak aile konutu bildirimi sonuç doğurmaz. Zira bu bildirim öncesi kiraya veren lehine oluşan hakların ortadan kaldırılması mümkün değildir. Kural olarak hukuki işlemlerin, sözleşmelerin meşruluğu ile geçerliliği yapıldıkları , ortaya çıktıkları , düzenlendikleri andaki geçerli olan kurallara, şartlara ve duruma göre değerlendirilir. Kanunlarda açıkça geçmişe etkili olacak şekilde bir düzenleme bulunmadığı durumda kazanılmış hakları ortadan kaldırabilecek şekilde uygulama yapılması mümkün değildir. Kiralananın konut olarak kullanılmak üzere kiralandığı durumda evli olmayan kiracının kiralananın kendisine teslimi sonrasında diğer şartlarında bulunması ile yazılı tahliye taahhüdünün geçerli olarak düzenlenmesi sonrasında evlenip kiralananın aile konutu olarak kullanılmaya başlanması ile kiraya verene diğer eşin aile konutu bildiriminde bulunması ile bu bildirim sonrası kiralanan kiraya veren nezdinde aile konutu özelliği kazanmış olur. Bu aile konutu bildirimi öncesinde sözleşme tarafı olan eş tarafından kanundaki geçerlilik şartlarına uygun olarak verilen yazılı tahliye taahhüdüyle kiracı eşin fesih iradesi ortaya çıkmış olur. Sözleşme akidi eş tarafından kanuna uygun olarak yapılan kira sözleşmesinin ileri tarihli feshi niteliğinde olan tahliye taahhüdünü geçersiz hale getirmez.</p>

<p>Başlangıçta kira sözleşmesinin tarafı olan eş tarafından kiralanan konutun teslimi sonrasında imzalanarak düzenlenen yazılı tahliye taahhüdü, kiracı sıfatına sahip olmayan diğer eşin, kiraya verene, kiralananın aile konutu olarak kullanıldığına ilişkin sonradan bildirimde bulunmasından önce, kira sözleşmesini imzalayan eşin tek başına kiracı sıfatına sahip olduğu dönemde, verdiği yazılı tahliye taahhütnamesi geçerlidir. Verildiği tarih itibariyle geçerli olan tahliye taahhütnamesinin, kiracı olmayan eşin, kiraya verene sonradan yaptığı aile konutu bildirimi ile kira sözleşmesinin tarafı haline gelmesi nedeniyle, geriye etkili olarak geçersiz hale geleceğinin kabul edilmesi olanaklı değildir.</p>

<p>Bu itibarla, uyuşmazlığın yukarıda açıklandığı şekilde giderilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p><strong>KARAR</strong></p>

<p>1.Aile konutunun eşlerden biri tarafından kiralanması halinde, kiracı olmayan eşin 4721 sayılı Kanunun 194. maddesi uyarınca sonradan kiraya verene yapacağı bildirim ile sözleşmenin tarafı haline gelmiş olmasının, kiracı eş tarafından bu bildirim öncesinde verilen yazılı tahliye tahhütnamesinin geçerliliğine bir etkisinin bulunmadığına, Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi, Konya Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi, Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesince verilen kesin nitelikteki kararlar arasındaki görüş ve uygulama uyuşmazlığının bu şekilde giderilmesine,</p>

<p>2. Dosyanın Bursa Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Daireleri Başkanlar Kuruluna gönderilmesine,</p>

<p>3. Karardan bir örneğin Bölge Adliye Mahkemelerinin hukuk dairelerine bildirilmesi için Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Sekreterliğine gönderilmesine,</p>

<p>20.10.2025 tarihinde oy birliğiyle kesin olarak karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20253374-e-20254997-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 00:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/02/yargi/yargitay-556dfgv.jpg" type="image/jpeg" length="20014"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[TMK 194 Kapsamında Yapılan Aile Konutu Bildirimi Daha Önce Verilmiş Tahliye Taahhütlerini Geçersiz Kılar mı?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tmk-194-kapsaminda-yapilan-aile-konutu-bildirimi-daha-once-verilmis-tahliye-taahhutlerini-gecersiz-kilar-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tmk-194-kapsaminda-yapilan-aile-konutu-bildirimi-daha-once-verilmis-tahliye-taahhutlerini-gecersiz-kilar-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi uyarınca, eşlerden biri tarafından yapılan kira sözleşmesinde diğer eş, kiraya verene yapacağı bildirim ile sözleşmeye taraf olabilmekte ve bu bildirim sonrasında eşler birlikte kiracı sıfatını kazanmaktadır. Bu düzenlemenin amacı, aile konutunun korunması ve eşlerin barınma hakkının güvence altına alınmasıdır. Ancak bu koruma mekanizmasının, daha önce geçerli şekilde kurulmuş hukuki işlemler üzerindeki etkisi, uygulamada ciddi uyuşmazlıklara neden olmuştur. Özellikle kiracı eş tarafından, diğer eş henüz TMK m.194 kapsamında kiraya verene bildirimde bulunmadan önce verilmiş olan yazılı tahliye taahhütlerinin, sonradan yapılan aile konutu bildirimi ile geçersiz hale gelip gelmeyeceği konusunda bölge adliye mahkemeleri arasında farklı kararlar ortaya çıkmıştır. Bazı kararlar, aile konutu bildiriminin etkisini geniş yorumlayarak daha önce verilen tahliye taahhüdünü geçersiz sayarken; bazı kararlar ise bu bildirimin yalnızca ileriye etkili olduğu ve geçmişte geçerli şekilde doğmuş hukuki işlemleri ortadan kaldırmayacağı yönünde değerlendirme yapmıştır. <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20253374-e-20254997-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 3. HD’nin, 20.10.2025 tarihli kararı</a>nda<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20253374-e-20254997-k-sayili-karari" rel="dofollow">[1]</a> bu husus irdelenmiştir.<strong> </strong>Bölge adliye mahkemeleri arasında ortaya çıkan uyuşmazlık, kira sözleşmesinde başlangıçta taraf olmayan eşin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi uyarınca kiraya verene yapacağı “aile konutu bildirimi”nin, kiracı eş tarafından daha önce verilmiş olan yazılı tahliye taahhüdü üzerindeki etkisine ilişkindir. Sorunun özü, sonradan yapılan bildirimin, bildirimin yapılmasından önce geçerli şekilde doğmuş bulunan tahliye taahhüdünü geriye etkili olarak hükümsüz hale getirip getirmeyeceği noktasında toplanmaktadır. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, uyuşmazlığa konu kararında, tahliye taahhüdünün hukuki niteliğini ve aile konutu bildiriminin etkisini ayrı hukuki kurumlar olarak değerlendirmiştir. Bu kapsamda tahliye taahhüdünün, kiracının kiralananı belirli bir tarihte boşaltacağına ilişkin tek taraflı ve yenilik doğurucu nitelikte bir borçlandırıcı işlem olduğu; geçerliliğinin ise kurulduğu andaki koşullara göre belirlenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu doğrultuda, taahhüdün verildiği tarihte kiracılık sıfatının yalnızca sözleşmeyi imzalayan eşe ait olduğu, diğer eşin henüz TMK m.194/4 kapsamında kiraya verene bildirimde bulunarak sözleşmenin tarafı haline gelmediği durumlarda, yapılan tahliye taahhüdünün hukuken geçerli olduğu kabul edilmiştir. Zira bu aşamada kiraya veren bakımından doğmuş olan hukuki durum, kazanılmış hak ve hukuki güvenlik ilkeleri çerçevesinde korunmaya değer bir nitelik taşımaktadır. Öte yandan, sonradan yapılan aile konutu bildiriminin, sözleşmeye etkisinin ileriye yönelik olduğu, geçmişte tamamlanmış ve hukuki sonuçlarını doğurmuş işlemleri ortadan kaldırma etkisi bulunmadığı belirtilmiştir. TMK m.194/4 hükmü uyarınca yapılan bildirim, kiracı olmayan eşe sözleşmeye taraf olma imkânı tanımakta; ancak bu etki yalnızca bildirim anından sonraki dönem için sonuç doğurmaktadır. Bu çerçevede Yargıtay, aile konutu bildiriminin, daha önce kiracı tarafından verilmiş ve hukuken geçerli şekilde doğmuş bulunan tahliye taahhüdünü geriye etkili olarak ortadan kaldırmasının mümkün olmadığı sonucuna ulaşmıştır. Aksi yöndeki kabulün, hukuki işlemlerin geriye yürümezliği ilkesine, kazanılmış hakların korunmasına ve hukuki güvenlik ilkesine aykırılık teşkil edeceği ifade edilmiştir. Bu yönüyle Yargıtay, tahliye taahhüdünün geçerlilik değerlendirmesinin verildiği tarihteki hukuki duruma göre yapılması gerektiğini açık biçimde ortaya koymuştur.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-elif-coskun" title="Av. Elif COŞKUN"><img alt="Av. Elif COŞKUN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/04/elif-coskun.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-elif-coskun" title="Av. Elif COŞKUN">Av. Elif COŞKUN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">------</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20253374-e-20254997-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20253374-e-20254997-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Yargıtay 3. HD, T. 20.10.2025, E. 2025/3374, K. 2025/4997</span></a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tmk-194-kapsaminda-yapilan-aile-konutu-bildirimi-daha-once-verilmis-tahliye-taahhutlerini-gecersiz-kilar-mi-1</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 00:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/10/bosanma-aile-k.jpg" type="image/jpeg" length="75290"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[FUTBOLDA KARABORSA BİLET ALMAK veya SATMAK]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/futbolda-karaborsa-bilet-almak-veya-satmak-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/futbolda-karaborsa-bilet-almak-veya-satmak-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Hemen belirtmek gerekir ki halen yürürlükte olan 6222 sayılı Kanun’un 15. maddesinin 6. fıkrasına göre<strong> karaborsa bilet satışı yapmak suçtur</strong>. Duruma göre <strong>altı aydan</strong> bir yıla veya bir yıldan <strong>üç yıla kadar hapis</strong> ile adli para cezası ile cezalandırılır.</p>

<p><strong>Spor mevzuatımızdaki bu suçun tarihsel gelişimi şöyledir</strong>: 6222 sayılı Kanun’dan önce yürürlükte olan 5149 sayılı Kanun’da karaborsa bilet satma fiili suç olarak düzenlenmişti. 14.04.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6222 sayılı Kanun, 5149 sayılı Kanun’u yürürlükten kaldırmıştır. 6222 sayılı Kanun’un ilk halinde karaborsa bilet satmak suç olarak yer almadığı için bu hareketin cezası yoktu. 6222 sayılı Kanun’da yapılan ve 12.07.2019 tarihinde yürürlüğe giren değişiklikle karaborsa bilet satışları tekrar suç haline getirilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Burada iki eylem suç sayılmıştır</strong>:</p>

<p><strong>Birincisi </strong>yetkili makamların, yani spor müsabakaları için ilgili federasyon, spor kulüpleri ve yetkili diğer kişilerin <strong>belirlediği </strong><strong>yerler ve görevliler dışında</strong><strong> bilet satmak</strong>,</p>

<p><strong>İkincisi </strong>de yetkili makamlarca <strong>belirlenen değerin üstünde bilet satmak,</strong></p>

<p>suçtur. Dolayısıyla her ne suretle olursa olsun belirlenen yerler ve görevliler dışında ve ilan edilen fiyatın üstünde müsabakaya girişi sağlayan bilet-kart satılamaz.</p>

<p><strong>Karaborsa bilet satışı, futbol taraftarının hakkı olan müsabakayı uygun fiyatla seyretmesini ihlal ettiği gibi</strong> ilgili spor kulüplerinin maddi kaybına ve futbolun gelişimine olumsuz yansımasının yanında <strong>haksız kazanç ve kamunun vergi kaybına da sebep olmaktadır</strong>. Bu nedenle başta taraftar olmak üzere <strong>her vatandaşın bu eylemleri ilgili cumhuriyet başsavcılıklarına veya kolluk güçlerine ihbar etmesi yeterlidir.</strong> Suç şikâyete bağlı değildir. Doğrudan soruşturmayı gerektirir. Tespiti halinde kişi ceza alacaktır.</p>

<p><strong>Bu suçun cezası nedir?</strong> Uygun görülen yerler ve görevliler dışında bilet satışı yapan kişi 6 aydan 1 yıla kadar hapis ve 2.000 TL’den 200.000 TL'ye kadar adli para cezası, değerinin üstünde bilet satışı yapan kişi ise 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ve 5.000 TL'den 500.000 TL'ye kadar adli para cezası alır. <strong>Kişi, bu cezanın yanında ayrıca </strong>6222 sayılı Kanun’un 18. maddesi gereğince<strong> spor müsabakalarını seyirden de yasaklanır</strong>. Yani en az bir yıl süreyle karaborsa yoluyla biletini sattığı takımın ve taraftarı olduğu takımın katıldığı spor müsabakaları ve antrenmanları izleyemez. Bu amaçla müsabaka, antrenman ve seyir alanlarına girişi yasaklanır. Müsabakanın yapılacağı gün, yurt içinde bulunduğu takdirde, müsabakanın her iki yarısının başlangıcında bulunduğu yere en yakın karakola gidip imza atmak zorundadır. Atmadığı her imza için 750 TL’den 21.900 TL’ye kadar adli para cezası alır.</p>

<p>Belirtmek gerekir ki yasa maddesinde <strong>karaborsa bilet satışı suç sayılmıştır</strong>. Başka bir deyişle alışı suç sayılmamıştır. Müsabakaya girmek için kendine <strong>karaborsadan bilet alanın eylemi suç değil</strong> iken satan kişinin eylemi ise suçtur.</p>

<p><strong>Bu suç gerek bizim takımlarımızın gerekse ülkemizde oynanacak müsabakalardaki, örneğin, Şampiyonlar Ligi biletlerinin satışında da suçtur</strong>. Karaborsa satışın ülkemiz sınırlarında gerçekleşmesi yeterlidir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/cumhuriyet-savcisi-asim-ekren" title="Cumhuriyet Savcısı Asım EKREN"><img alt="Cumhuriyet Savcısı Asım EKREN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2023/03/asim-ekren.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/cumhuriyet-savcisi-asim-ekren" title="Cumhuriyet Savcısı Asım EKREN">Cumhuriyet Savcısı Asım EKREN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Kaynak:</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">Asım EKREN<strong>, </strong>Spor Suçları, Seyirden Yasaklanma, Filiz Kitabevi, 5.Baskı,</span></p>

<p><span style="color:#999999">Asım EKREN-Özer Alişan EKREN, Futbol Taraftarına Cevaplar, Filiz Kitabevi</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/futbolda-karaborsa-bilet-almak-veya-satmak-1</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/01/spor-futbol-seyirden-yasaklanma.jpg" type="image/jpeg" length="31206"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[FİYATLARI ETKİLEME VE STOKÇULUK SUÇLARI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/fiyatlari-etkileme-ve-stokculuk-suclari-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/fiyatlari-etkileme-ve-stokculuk-suclari-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 235 ila 242. maddelerinde ekonomi, sanayi ve ticarete ilişkin suçlar düzenlenmiştir. Bu yazımızda; 237. maddede tanımlanan fiyatları etkileme, 238. maddede yer alan kamuya gerekli şeylerin yokluğuna neden olma ve 240. maddede belirtilen mal veya hizmet satımından kaçınma ile bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbiri uygulanmasını öngören 242. madde hakkında açıklamalarda bulunulacaktır.</p>

<p>“Suçta ve cezada kanunilik” ilkesi gereğince; bir fiilin suç sayılabilmesi için, o an yürürlükte olan ceza kanunlarında suç olarak tanımlanması ve karşılığında cezasının gösterilmesi gerekir. Fahiş fiyatın ve stokçuluğun önlenebilmesinde Ceza Hukuku ve İdari Ceza Hukuku yardımcı kaynaklar olup, esas itibariyle serbest piyasası düzenleyen ticari kurallara göre hareket edilmesi ve piyasanın takip edilmesi isabetli olacaktır. Serbest piyasa şartlarında kişinin satacağı malı aşırı karla satmasına veya bir süre beklettikten sonra yüksek karla satmasına karşılık gelecek hükümlerin olup olmadığını değerlendirmek gerekir. Fahiş fiyat ve stokçuluk bakımından, TCK m.237’nin ve m.238’in incelenmesi gerekir.</p>

<p><strong>Ayrıca;</strong></p>

<p>İktisadi düzende yaşanan bozulmalar sebebiyle kanun koyucunun, 6585 sayılı Perakende Ticaretin Önlenmesi Hakkında Kanun’da değişikliğe gittiği, buna ilişkin hükümlere m.18/1-k’da ve Ek 1. maddede yer verdiği görülmektedir. 23 Eylül 2021 tarihinden itibaren başlayan iktisat politikası değişikliğinde kur hareketlerinden kaynaklanan ciddi maliyet artışlarının olduğu ve bu nedenle piyasa şartlarını bozan fiilleri icra edenlerin cezalandırmalarının gerektiği tartışmasız olmakla beraber; yalnızca idari tedbirler ve cezalar, bu kapsamda polisiye tedbirler ve bunun yanında adli suç ve cezalarla, serbest piyasada meydana gelen fiyat istikrarsızlıklarının yerli yerine oturtulamayacağı, hayat pahalılığı ve alım gücünde azalmaya yol açan sonuçların sebeplerinin ortadan kaldırılmasının gerektiği, Ceza Hukukunun bir yardımcı kaynak olup, suçların önlenmesinde ve caydırıcılıkta fayda sağlayabileceği, ancak bunun için fikri ve iktisadi alanlara müdahalesinin sınırlı olmasının gerektiği, demokratik hukuk devletlerinde suç ve cezalar ile kısıtlamalarda aşırıya gidilemeyeceği, ifade hürriyeti ile serbest piyasa düzeninin özünü zedeleyecek sınırlamalardan kaçınılmasının isabetli olacağı, ayrıca “metrukiyet” olarak bilinen ve uygulanmadığı için zamanla toplumsal inancı kaybeden yasal düzenlemelerin faydası olmadığından, iktisadi alana ve serbest piyasa koşullarına aşırı müdahale içermesi sebebiyle toplum tarafından kabul görmeyen yasal değişikliklere gidilmemesi gerektiği,</p>

<p>Bununla birlikte; birey ve kamu yararı dengesinin korunması bakımından temel hak ve hürriyetlerin sınırsız kullanıma açık olmadığı, bu nedenle “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı Anayasa m.13’ün kabul edildiği, yazı konumuz sebebiyle de serbest piyasa koşullarının önemli olduğu, ama bunun da bir düzeninin olması gerektiği, bu nedenle “piyasa yapıcı” olarak bilinen Devletin yetkilendirildiği, nitekim normlar hiyerarşisinin tepesinde olan Anayasa m.166 ila m.173’ün iktisadi hükümlerden oluştuğu,</p>

<p><strong>Sonuçta;</strong> iktisadi, sanayi ve ticarete ilişkin suç ve ceza hükümlerine yer veren TCK m.235 ila m.242’nin korunan hukuki yararlar bakımından her zaman gözden geçirilebileceği, “suçta ve cezada kanunilik” prensibine ve Ceza Hukuku ile korunan hukuki yararların, Ceza Hukukunun fonksiyonunun gözetilmek suretiyle yasal değişikliklere gidilebileceği, ceza normlarının zamana ve toplum düzeni ile ihtiyaçlarına karşılık gelecek şekilde yenilenebileceği, ancak bu değişikliklerde hukukun evrensel ilke ve esaslarının gözetilmesinin uygun olacağı,</p>

<p>İzahtan varestedir.</p>

<p><strong>1- Fahiş Fiyatlandırma ve Stokçuluk ile İlgili İdari Suçlar ve Cezaları</strong></p>

<p>6585 sayılı Perakende Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un <strong>“Fahiş fiyat artışı, stokçuluk ve Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu” başlıklı Ek 1. maddesinin ilk üç fıkrasına göre;</strong></p>

<p><i>“(1) Üretici, tedarikçi ve perakende işletmeler tarafından bir mal veya hizmetin satış fiyatında fahiş artış yapılamaz.</i></p>

<p><i>(2) Üretici, tedarikçi ve perakende işletmeler tarafından piyasada darlık yaratıcı, piyasa dengesini ve serbest rekabeti bozucu faaliyetler ile tüketicinin mallara ulaşmasını engelleyici faaliyetlerde bulunulamaz.</i></p>

<p><i>(3) Üretici, tedarikçi ve perakende işletmelerin fahiş fiyat artışı ve stokçuluk uygulamalarına yönelik gerektiğinde denetim ve incelemelerde bulunarak idari para cezası uygulamak ve her türlü tedbiri almak amacıyla Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu oluşturulur. (…)”</i></p>

<p><strong>6585 sayılı Kanunun “Ceza hükümleri” başlıklı m.18/1-k’da;</strong> Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu’nun, Ek 1. maddede sayılan idari suçlardan 1. fıkrada belirtilen fahiş fiyat uygulayanlara 100 bin liradan 1 milyon liraya kadar ve 2. fıkrada belirtilen şekilde stokçuluk yapanlara da 1 milyon liradan 12 milyon liraya kadar idari para cezası kararı vermeye yetkili olduğu belirtilmiştir.</p>

<p>Burada sorun; korunan hukuki yararlar ve unsurlar aynı olduğunda ve adli suçları ve cezalarını gösteren hükümler ile idari suçları ve cezalarını gösteren hükümlerde, “bir suçtan iki ceza verilemez” kuralını bertaraf etmeye yönelik bir ibare olmadığında, çifte cezalandırma yasağı gündeme gelebilir. Gerçi hükümler incelendiğinde, her ne kadar korunan hukuki yararların aynı olduğu ve unsurların farklı olduğu anlaşılsa da, tartışmayı sonlandırmak amacıyla en azından 6585 sayılı Kanunun 18. maddesine çifte cezalandırma yasağını önleyici bir hükmün eklenmesinde yarar olacaktır.</p>

<p><strong>2- İktisadi Suçlar ve Cezaları</strong></p>

<p><strong>a) Fiyatları Etkileme Suçu</strong></p>

<p><strong>Türk Ceza Kanunu m.237’e göre; </strong><i>“(1) İşçi ücretlerinin veya besin veya malların değerlerinin artıp eksilmesi sonucunu doğurabilecek bir şekilde ve bu maksatla yalan haber veya havadis yayan veya sair hileli yollara başvuran kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis ve adli para cezası verilir.</i></p>

<p><i>(2) Fiil sonucu besin veya malların değerleri veya işçi ücretleri artıp eksildiği takdirde ceza yarısı oranında artırılır.</i></p>

<p><i>(3) Fail, ruhsatlı simsar veya borsa tellalı ise ceza ayrıca yarısı oranında artırılır”</i>.</p>

<p><strong>Fiyatları etkileme suçu ile ilgili değerlendirmemiz;</strong></p>

<p>Fiyatları etkileme suçunun; Türk Ceza Kanunu’nun “Topluma Karşı Suçlar” başlıklı üçüncü kısmında yer alan “Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar” başlıklı dokuzuncu bölüm altında TCK m.237’de yer aldığı, bu suçla korunan hukuki yararın serbest piyasa düzeni ve dolayısıyla toplum olduğu, TCK m.237/1’de suçun unsurlarının ortaya koyulduğu, kusurun kast olarak gösterildiği, özel kasta, yani amaca ve saike önem verildiği, bu suçun olası, yani muhtemel kastla işlenemeyeceği, kanun koyucunun failin özel maksadını aradığı,</p>

<p>İşçi ücretlerinin veya besin veya malların değerlerinin artıp eksilmesine, yani sadece fahiş fiyata yol açacak değil, tersine piyasa düzenini bozacak şekilde ürünlerin fiyatlarında eksilmeye yol açabilecek şekilde ve bu maksatla yalan haber veya ilgiyle karşılanan söylenti yayan veya sair hileli yollara başvuran failin bir yıldan üç yıla kadar hapis ve “Adli para cezası” başlıklı TCK m.52/1 gereğince beş günden yedi yüz otuz güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılacağı,</p>

<p>Kanun koyucunun TCK m.237/1’de “sair hileli yollara başvuran” unsuruna yer vererek, “suçta ve cezada kanunilik” ilkesinin sınırını genişlettiği ve zorladığı, “sair hileler” kavramının kullanıldığı, failin hileli, yani aldatıcı yollara başvurmak suretiyle ürünlerin fiyatlarında artışa veya eksilmeye neden olduğu, fiyatların artışı veya eksilmesi sonucunun doğmasının TCK m.237/1’de tanımlanan tehlike suçunun oluşması için zorunlu sayılmadığı, işçi ücretlerinin veya ürünlerin değerlerinin artması veya eksilmesi sonucuna sebebiyet verilecek şekilde veya bu maksatla yalan haber veya söylenti yaymanın yeterli olduğu, yine işçi ücretlerinin veya ürünlerin değerlerinin artması veya eksilmesi için hileli, yani serbest piyasa koşullarını bozmaya ve bunu da başka kişileri, firmaları veya toplumu aldatmaya dönük hareketlerle gerçekleştirmeye çalışanların fiyatları etkileme suçunu işleyeceği, bu fiilin sonucunda besin veya malların değerleri ile işçi ücretlerinin gözle görülür şekilde arttığının veya eksildiğinin tespiti halinde, TCK m.237/2 uyarınca 1. fıkrada sayılan suçun cezasında yarı oranında artırıma gidileceği,</p>

<p>TCK m.237/3’de; failin “ruhsatlı simsar” veya “borsa tellalı”, yani ürün borsalarında alım satım iş ve işlemlerine aracılık eden ve ticari aracılık faaliyetlerinden para kazanan kişilerden olması halinde, bu meslekleri icra edenlerle sınırlı olmak kaydıyla fiyatları etkileme suçunun cezasında ayrıca yarısı oranında artırım yapılacağı,</p>

<p>Anlaşılmaktadır.</p>

<p>Kanun koyucu TCK m.237/3’de; açıkça “ruhsatlı simsar” ve “borsa tellalı” diyerek, ticari işlere aracılık edenlerle sınırlı olacak şekilde cezada artırıma gidilmesini öngörmüştür.</p>

<p>Bu suç malvarlığına karşı işlenmiş suçlar kapsamında düzenlenmediğinden, her bir mağdura karşı ceza sorumluluğu gündeme gelmeyecek, mağdur serbest piyasa şartları ve toplum kabul edildiğinden, faile bir ceza verilecek, şartları varsa nitelikli haller ve yasal şartlar oluşmuşsa zincirleme suçu düzenleyen TCK m.43’den dolayı bir ceza üzerinden cezada artırıma gidilecektir.</p>

<p><strong>TCK m.237’nin gerekçesi incelendiğinde;</strong></p>

<p>Bu madde tarafından serbest rekabet koşulları çerçevesinde fiyatların belirlenmesini ihlal edici hareketlerin engellenmesinin amaçlandığı, bu gerekçeye bakıldığında, fiyatları etkilemeye dönük ihlal edici hareketlerin neler olduğunun sayılmadığı, m.237/1’de tehlike suçunun tanımlandığı, 2. fıkranın ise zarar suçu olarak görülmesinin gerektiği,</p>

<p><strong>Failin;</strong> işçi ücretlerinin, besin veya malların kıymetlerinin yapay olarak düşmesini veya artmasını sağlamak maksadıyla yalan haber veya havadisleri yaymasının arandığı, 1. fıkranın bir tehlike suçu olarak kabul edildiği, çünkü suçun tamamlanması için neticenin gerçekleşmesinin aranmadığı, maddi unsuru oluşturan icra hareketlerinin tamamlanmasıyla tehlike suçunun oluşacağının kabul edildiği, fakat burada failin yalan haber veya havadis yayma veya sair hileli yollarla ücretlerde veya fiyatlarda artışa veya eksilmeye sebep olma maksadına sahip olmasının aranmasının yanında, elbette icra hareketlerinin suçla korunan hukuki yararı tehlikeye düşürmeye elverişli olması gerekeceğinden, bu suçun TCK m.237/2’de sayılan nitelikli halinin gerçekleşmesinin mümkün olduğu, ancak ücretlerde veya fiyatlarda artış veya eksiliş olmadan da buna sebebiyet verebilecek ve bu maksatla yapılan haberlerin ve çıkarılan söylentiler ile hileli hareketlerin TCK m.237/1’de sayılan suçun basit halinin gerçekleşmesine imkan verebileceği, TCK m.237/1’de suçun basit halinin cezasının bir yıldan üç yıla kadar hapis olarak gösterildiği, buna göre 2. fıkrada sayılan nitelik halin gerçekleşmesi durumunda cezanın bir buçuk yıldan dört buçuk yıla kadar hapis olacağı, para cezasının da TCK m.52/1’de gösterilenin iki katı oranında uygulanacağı,</p>

<p>Sonucuna varılmalıdır.</p>

<p>“Suçta ve cezada kanunilik” prensibini dikkate almak suretiyle fiyatları etkileme; yani kamuoyunda “fahiş fiyat” olarak bilinen, serbest piyasa koşullarına aykırı şekilde fiyatların düşürülmek ve bazı üreticilerin veya satıcıların zor durumda bulunmalarına yol açmak sebebiyle gerçekleştirilen hareketlerden ziyade, enflasyonun yüksek olduğu, insanların alım gücünün düştüğü, fiyat algısının kaybolduğu piyasa koşullarında, takibi ve kontrolü mümkün olmayan maliyet artışlarının ve kar marjları düşüklüğünün gerekçe gösterilerek, bulundukları piyasada üretici, aracı veya satıcı olarak fiyatları belirleme imkanına ve kabiliyetine sahip olan kişilerin ve firmaların bizzat kendileri veya aynı piyasada faaliyet gösteren diğer kişiler ve firmalarla anlaşarak, fiyatları serbest piyasa koşullarının üstüne ve tümü ile tüketicilerin aleyhine olacak şekilde “fahiş” kapsamına girebilecek oranda ve fiyat algısını ortadan kaldırmaya dönük ani artışlarla yükseltmesi, TCK m.237/1-2 kapsamında piyasaya ve dolayısıyla topluma dönük hileli yollardan sayılabilecek ve iktisadi koşulların olumsuzluğundan istifade etmek suretiyle fahiş fiyatlarda ve aşırı karlılık içeren oranlarda alım gücü de düşen tüketicileri zarara uğratacak ürün ve mal satışları fiyatları etkileme suçu kapsamında değerlendirilebilecektir.</p>

<p><strong>Anayasa m.166 ila m.173’ün başlığı “Ekonomik hükümler” olup, “I. Planlama; Ekonomik ve Sosyal Konsey” başlıklı 166. maddenin 1. ve 2. fıkralarında;</strong> ekonomide planlama yapmanın Devletin görevi olduğu, planda milli tasarrufu ve üretimi artırıcı, fiyatlarda istikrarı ve dış ödemelerde dengeyi sağlayıcı, yatırımı ve istihdamı geliştirici tedbirlerin Devlet tarafından alınacağının belirtildiği,</p>

<p>“A. Tüketicilerin korunması” başlıklı Anayasa m.172’de; Devletin, tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirler alacağı, tüketicinin kendilerini koruyucu girişimlerini teşvik edeceğinin belirtildiği ve “B. Esnaf ve sanatkarların korunması” başlıklı m.173’de; Devletin, esnaf ve sanatkarları koruyucu tedbirleri alacağının ifade edildiği, gerek m.166’da ve gerekse “II. Piyasaların denetimi ve dış ticaretin düzenlenmesi” başlıklı m.167’de; Devletin “piyasa yapıcı” rolü olduğunun, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alacağının ve yine Devletin piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşmeyi ve kartelleşmeyi önleyeceğinin söylendiği,</p>

<p><strong>Böylece;</strong> normlar hiyerarşisinin tepesinde olan ve Anayasa m.11 gereğince herkesi bağlayan Anayasada tüketicilerin ve esnafların korunacağı, fahiş fiyatların önleneceği, bu yolla ekonomide serbest piyasa koşulları işlese de, Devletin fahiş fiyat uygulanması yöntemiyle tüketicilerin mağdur edilmelerinin ve yine piyasanın koşullarını değiştirebilme imkanına ve kabiliyetine sahip büyük firmaların tekelleşmelerinin, fiyatları diledikleri gibi artırıp eksiltmelerinin önüne geçmeye yönelik her türlü tedbiri almak suretiyle iktisadi düzeni koruması gerektiği,</p>

<p>İzahtan varestedir.</p>

<p><strong>Bu nedenle; </strong>serbest piyasa koşullarının ve toplum düzeninin korunması amacıyla çıkarılan TCK m.237’nin hukuki dayanağını Anayasada yer alan yukarıda belirttiğimiz hükümlerin oluşturduğu anlaşılmakla, kamuda veya özelde çalışan işçi ücretleri ile besin veya malların değerlerinin artırılması ve eksiltilmesi amacıyla ve buna elverişli olacak şekilde yalan haber veya dezenformasyon olarak nitelendirilebilecek havadisler veya kirli bilgilerle fiyatları etkileme tehlikesine yol açanların, bu konuda piyasa koşullarını etkileme gücüne sahip olan bir kişinin veya firmanın bağımsız hareketleri veya suça iştirak suretiyle birden fazla kişinin veya firmanın anlaşmak suretiyle fiyatları etkilemesi, özellikle enflasyonist ortamın yol açtığı belirsizlikten veya fiyat algısı bozulmalarından istifade ederek, zaten satın alma güçleri düşen ve bu nedenle yoksullaşan insanları iktisadi bakımdan daha zor duruma düşürecek hileli hareketlerle fahiş fiyatların gündeme gelme tehlikesine yol açanlar veya hileli yollarla fiyatları etkileyip, yüksek enflasyon ortamında “fahiş fiyat” olarak nitelendirebilecek ürün fiyatlarını artıran veya artışına destek veren faillerin TCK m.237/1-2 kapsamında sorumlu tutulmaları mümkün olabilecektir.</p>

<p>İzlenen mali ve para politikalarının enflasyonu artırdığı, borçları ve faizi yükselttiği, bütçe dengesini bozduğu, cari açığa yol açtığı, bu nedenle mali sistemin devamlı eleştirildiği, toplumu oluşturan çoğunlukta artan yoksullaşmanın, gelir dağılımında ortaya çıkan adaletsizliğin sürekli gündeme geldiği ve siyasi tartışmalara konu edildiği, ancak bunların hiçbirisinin “suçta ve cezada kanunilik” ve “şahsi kusur sorumluluğu” ilkeleri kapsamında, serbest piyasa koşullarının istikrarsızlığından faydalanarak ve maliyet artışlarını bahane ederek, özellikle de tüketicide bozulan fiyat algısından istifade etmek suretiyle fahiş fiyatla ve karla mal ve ürün satmanın serbest piyasa koşullarında gerçekleşebilecek olan hareketlerden sayılmasının, buna sebep olan sonucun izlenen hatalı mali ve para politikaları olduğundan bahisle, isteyenin istediği fiyattan ürün ve mal satabileceği, çalışan ücretlerini belirleyebileceği türünde savunmalar karşısında, “Fiyatları etkileme” başlıklı TCK m.237’yi gözardı etmek mümkün değildir.</p>

<p>Stokçuluk, yani elde mal ve ürün tutarak ve satışa arz etmeyerek piyasada fiyatların suni olarak yükselmesine sebep olma fiilinin, TCK m.240 kapsamında değil, fiyatları etkileme suçunu düzenleyen TCK m.237/1-2’ye göre değerlendirilmesinin uygun olacağı, buna göre elinde yeterli mal ve ürün olduğu halde bunları satmayıp depolayarak veya gizleyerek, besin veya malların değerlerinin suni olarak artmasının TCK m.237 kapsamında suç sayılacağı, ancak mal stoklamak, yani malı veya hizmeti satmaktan kaçınarak, halk için acil ihtiyaçların ortaya çıkmasına neden olma varsa, bu durumda mal veya hizmet satışından kaçınma suçunun oluşacağı,</p>

<p>Fiyatları etkileme suçu ile mal veya hizmet satımından kaçınma suçunun aynı fiille işlenmesinin mümkün olabileceği, bu durumda “Fikri içtima” başlıklı TCK m.44 gereğince cezası daha ağır olan fiyatları etkileme suçundan failin cezalandırılmasının gerektiği,</p>

<p>Sonucuna varılmalıdır.</p>

<p>Suçun maddi unsurunu oluşturan icra hareketi ve tehlike veya zarar sonucu ile illiyet bağının kurulduğu, “tipiklik” unsuru çerçevesinde TCK m.237/1-2’de tanımlanan suçun işlendiği, bu şekilde maliyetlerin artırıldığı ve tüketicilerin zarara uğrama tehlikesi ve hatta düşen alım gücü karşısında mal ve ürünleri pahalı almak suretiyle zarara uğratıldığı bir durumda, fiyatları etkileme suçunun oluştuğundan bahsedileceği gibi, bunun fail tarafından somut bir veya birkaç kişiye karşı yapıldığı, hileli davranışlarla mağduru aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına yarar sağlayacak şekilde fahiş fiyattan, yani gerçek koşulları bilmesi ve yanıltılmaması halinde satın almayacağı bir ürünü veya malı yüksek fiyattan almak durumunda bırakılan mağdurun esasta hataya düşürüldüğü ve TCK m.157 ile m.158/1-h kapsamında dolandırılıp dolandırılmadığına da ayrıca bakılması gerektiği, ancak burada tartışma konumuzu oluşturan fiyatları etkileme suçumuzun topluma karşı işlenen suçlardan sayılan bir suç olduğu, fiyatları etkileme suçu kapsamına giren besin veya malların değerlerinde artışın ve eksilmenin genel ve herkese karşı işlenen bir suç olarak kabul edildiği gözardı edilmemelidir.</p>

<p><strong>Belirtmeliyiz ki; </strong>“Fiyatları etkileme” başlıklı TCK m.237’nin “suçta ve cezada kanunilik” prensibi gereğince gözden geçirilmesi, fahiş fiyat uygulamalarının önüne geçecek şekilde, fakat serbest piyasaya aşırı müdahale içermeden değiştirilmesi düşünülebilir. Buna göre; üretici, tedarikçi ve perakende işletmeler tarafından hileli yollarla, serbest piyasa düzenini bozucu hareketlerle, başkalarıyla anlaşarak, fiyatlarda suni artışlara ve eksilmelere yol açacak şekilde bir malın veya hizmetin satış fiyatında piyasa koşullarına aykırı fahiş fiyat artışları yapılmasını suç sayan yasal düzenlemeye gidilebilir. 6585 sayılı Kanunun Ek 1. maddesinde yer alan idari cezalar ile adli cezalar arasında “bir suçtan iki ceza verilemez” kuralının ihlalini önlemek amacıyla 6585 sayılı Kanunda değişikliğe gidilmesi de isabetli olacaktır.</p>

<p><strong>b) Kamuya Gerekli Şeylerin Yokluğuna Neden Olma Suçu</strong></p>

<p><strong>Türk Ceza Kanunu m.238’e göre;</strong> <i>“Taahhüt ettiği işi yerine getirmeyerek, kamu kurum ve kuruluşları veya kamu hizmeti veya genel bir felaketin önlenmesi için zorunlu eşya veya besinlerin ortadan kalkmasına veya önemli ölçüde azalmasına neden olan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis ve bin güne kadar adli para cezası verilir”</i>.</p>

<p><strong>Kamuya gerekli şeylerin yokluğuna neden olma suçu ile ilgili değerlendirmemiz;</strong></p>

<p>Bu suçun faili, ancak kamu kurumları ve kuruluşları veya kamu hizmeti veya genel bir felaketin önlenmesi için zorunlu eşya veya besinlere ilişkin bir taahhüt altına girmiş kişi olabilir. Örneğin; bir hastanenin oksijen tüplerinin sağlanmaması, yakıt taahhüdünün yerine getirilmemesi, askeri birliğin ekmek ihtiyacının karşılanmaması bu kapsamdadır. Bu suç sırf hareket suçu olmayıp, aynı zamanda netice suçudur. Dolayısıyla; taahhüdün yerine getirilmemesi sebebiyle kamuya gerekli olan şey ortadan kalkmamış veya önemli ölçüde azalmamışsa, taahhüdü yerine getirmeyen fail teşebbüsten sorumlu tutulabilecektir.</p>

<p>TCK m.238’de; kamuya gerekli şeylerin yokluğuna neden olma suçunun düzenlendiği, buna göre taahhüt ettiği işi kasten yerine getirmeyerek kamu kurumları veya kuruluşları veya kamu hizmeti veya genel bir felaketin önlenmesi için eşya ve besinlerin ortadan kalkmasına önemli ölçüde, yani toplum düzenini bozacak şekilde yol açan faile bir yıldan üç yıla kadar hapis ve bin güne kadar adli para cezasının verilmesi öngörülmüştür.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Maddenin gerekçesi incelendiğinde; suçun maddi unsurunun taahhüt edilen işin yapılmaması, manevi unsurunun da kast derecesinde kusurlu hareket edilmesi olduğu, suçun konusunun kamu kurumları veya kuruluşları veya kamu hizmeti veya genel bir felaketin önlenmesi için lüzumlu eşya veya besinlerden olması gerektiği, dolayısıyla herhangi bir taahhüdün yerine getirilmemesinin bu suçun işlenmesine yol açmayacağı anlaşılmaktadır.</p>

<p>Failin taahhüt ettiği işi yapmayarak, kamu kurumları veya kuruluşları veya kamu hizmeti veya genel bir felaketin önlenmesi için zorunlu olan eşyanın veya besinlerin ortadan kalkmasına veya önemli ölçüde azalmasına neden olması gerekir, yani taahhüt edilen işin yapılmaması ile gerçekleşen sonuç arasında illiyet bağı kurulmalıdır. Fail tarafından taahhüdün elinde olmayan sebeplerle yerine getirilememesi halinde, elbette suç işleme kastının varlığından ve dolayısıyla kamuya gerekli şeylerin yokluğuna neden olma suçundan failin cezalandırılması yoluna gidilemez.</p>

<p><strong>b) Mal veya Hizmet Satımından Kaçınma Suçu</strong></p>

<p><strong>Türk Ceza Kanunu m.240’a göre;</strong> <i>“Belli bir mal veya hizmeti satmaktan kaçınarak kamu için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”</i>.</p>

<p><strong>Mal veya hizmet satımından kaçınma suçu ile ilgili değerlendirmemiz;</strong></p>

<p>Herhangi bir taahhüt altında bulunmayan, ancak belirli bir malı veya hizmeti satmaktan kaçınarak kamu için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasına neden olan kişilerin ceza sorumluluğu TCK m.240’a göre belirlenecektir.</p>

<p>Fail tarafından piyasaya veya kamu kurumlarına ve kuruluşlarına mal veya hizmet satımından kaçınılması ve bunun sonucu olarak kamu için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasına neden olunması halinde suçun oluşacağı, kamu için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasının bu suçta objektif cezalandırılma şartı olarak kabul edildiği, dolayısıyla mal veya hizmeti satmaktan kaçınmanın tek başına suçun oluşması için yeterli olmayacağı gibi, kamu için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasına yol açılması da objektif cezalandırma şartı sayıldığından, mal veya hizmetten kaçınma suçunun teşebbüse müsait olmadığı, failin yerine başkalarının da piyasaya veya kamu kurumlarına ve kuruluşlarına aynı nitelikte mal veya hizmet satabilmesinin mümkün olması halinde suçun oluşmayacağı anlaşılmaktadır.</p>

<p>Madde gerekçesinde yer verilen örneklere göre; özel hukuk tüzel kişileri eliyle verilen sağlık hizmetlerinin aksatılarak, belirli bir güzergahta toplu taşımacılık hizmetinin veya ekmek gibi temel ihtiyaç maddelerinin üretiminin veya akaryakıt satışının durdurularak, kamu için acil bir ihtiyacın çıkmasına sebep olunduğunda, mal veya hizmet satımından kaçınma suçu oluşacaktır.</p>

<p>Stokçuluk, diğer adıyla istifçilik, ileride bulunmayacağı veya pahalılaşacağı düşüncesiyle çok mal yığarak piyasada sıkıntıya yol açma anlamını taşımaktadır. Kanun koyucu; serbest piyasa düzeninde, stokçuluk yapmak suretiyle iktisadi açıdan toplumun zarara uğratılmasının önüne geçilmesi amacıyla yasal düzenlemeye gitmiştir.</p>

<p><strong>Madde metni incelendiğinde;</strong></p>

<p>Kanun koyucunun stokçuluk yapmayı ve stokçuluğu suç saydığı, özellikle mal satışından kaçınmak suretiyle kamu, yani halk için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasına neden olunmasının gerektiği, yani malı veya hizmeti satmaktan kaçınmak suretiyle kamu için acil ihtiyacın ortaya çıkmasında illiyet bağının kurulmasının zorunlu olduğu, ancak burada bahsedilen stokçuluğun fiyatları artırma ve fahiş fiyat amacı olarak değerlendirilemeyeceği, stokçuluk, yani elde mal ve ürün tutarak ve satışa arz etmeyerek piyasada fiyatların suni olarak yükselmesine sebep olma fiilinin, TCK m.240 kapsamında değil, fiyatları etkileme suçunu düzenleyen TCK m.237/1-2’ye göre değerlendirilmesinin uygun olacağı, buna göre elinde yeterli mal ve ürün olduğu halde bunları satmayıp depolayarak veya gizleyerek, besin veya malların değerlerinin suni olarak artmasına neden olunmasının TCK m.237 kapsamında suç sayılacağı, ancak mal stoklamak, yani malı veya hizmeti satmaktan kaçınarak, halk için acil ihtiyaçların ortaya çıkmasına neden olma varsa, ancak bu durumda mal veya hizmet satışından kaçınma suçunun oluşacağı, fiyatları etkileme suçu ile mal veya hizmet satımından kaçınma suçunun aynı fiille işlenmesinin mümkün olabileceği, bu durumda “Fikri içtima” başlıklı TCK m.44 gereğince cezası daha ağır olan fiyatları etkileme suçundan failin cezalandırılmasının gerektiği gözardı edilmemelidir.</p>

<p>Mal veya hizmet satımından kaçınma suçunu tanımlayan TCK m.240’ın “suçta ve cezada kanunilik” prensibi çerçevesinde değiştirilmesi ve korunan hukuki yararın serbest piyasa dengesini bozmadan daha korunaklı hale getirilmesi mümkündür.</p>

<p><strong>Buna göre; </strong>belirli bir mal veya hizmeti satmaktan kaçınarak halk için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasına neden olan veya üretici, tedarikçi ve perakende işletmeler tarafından piyasada darlığa yol açacak, piyasa dengesini ve serbest rekabeti bozucu faaliyetlerle tüketicinin mallara ulaşmasını engellemeye yönelik fiillerin suç sayılarak, stokçuluk suçu ile korunan hukuki yararın kuvvetlendirilmesi mümkündür.</p>

<p><strong>d) Tüzel Kişiler Hakkında Güvenlik Tedbiri Uygulanması</strong></p>

<p><strong>Türk Ceza Kanunu m.242’ye göre;</strong> <i>“Bu bölümde yer alan suçların işlenmesi suretiyle yararına haksız menfaat sağlanan tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur”</i>.</p>

<p><strong>Tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbiri uygulanması ile ilgili değerlendirmelerimiz;</strong></p>

<p>Tüzel kişilerin ceza sorumluluğu kabul edilmemiştir. İdari suç ve ceza dediğimiz kabahatler yönünden tüzel kişiler sorumlu olsa da, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.20/2’ye göre; tüzel kişiler hakkında ceza yaptırımı uygulanamaz, fakat bir suçtan dolayı “Tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirleri” başlıklı TCK m.60’da öngörülen güvenlik tedbiri, yani müsadere ve/veya ruhsat ve izin iptalleri tüzel kişi şirket hakkında uygulanabilecektir. Adli suçlardan doğan ceza sorumluluğu ise; tüzel kişinin sevk ve idaresini yapan, yani yönetiminden sorumlu olan organ ve gerçek kişilere aittir. Anonim şirketlerde yönetim kurulu ve limited şirketlerde müdürler cezai açıdan sorumluluk sahibi olurlar. Bu sorumluluğun sınırlanması istenmekte ise; 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu m.367 ve m.368’e göre iç yönerge hazırlanıp, bunun usulüne uygun bir biçimde tescil ve ilan edilmesi gerekir. Ancak bu durumda, yönetim kurulu üyelerinin veya müdürlerin sorumlulukları düzenlenebilir. Aksi halde, şirketi sevk ve idare eden yönetim kurulunun tüm üyeleri ile müdürler sorumludur.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN"><img alt="Prof. Dr. Ersan ŞEN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_1778u8tYyuYY1Yu77.81y0yuuoUY81ouuuai5yu2uu7uYYuouuuauY9u79uuuaYYuyY_1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN">Prof. Dr. Ersan ŞEN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/fiyatlari-etkileme-ve-stokculuk-suclari-1</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 19:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/stokculuk21.jpg" type="image/jpeg" length="53963"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hibrit Kopuş Savunması Perspektifinden Ceza Muhakemesinde Framing Effect]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesinde-framing-effect-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesinde-framing-effect-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Bu çalışma, framing effect kavramını Hibrit Kopuş Savunması perspektifinden ceza muhakemesine uyarlamaktadır. Framing effect, aynı olgusal içeriğin farklı sunum biçimleri nedeniyle karar vericilerde farklı değerlendirmeler doğurmasıdır. Ceza yargılamasında bu etki; iddianamenin dili, risk söylemi, sanığın kişilikleştirilmesi, delillerin anlamlandırılması ve hükmün meşrulaştırılması süreçlerinde görünür hale gelir. Çalışmada, framing effect’in yargısal algıyı nasıl yönlendirdiği ve savunmanın buna karşı nasıl bir strateji geliştirebileceği tartışılmıştır. Hibrit Kopuş Savunması’nın beş dereceli yapısı içinde framing effect’e karşı yeniden çerçeveleme, mikro müdahale, kontrollü kopuş ve sistemik itiraz teknikleri incelenmiştir. Sonuç olarak savunmanın görevinin yalnızca karşı argüman üretmek değil, yargılamanın baskın anlam çerçevesini teşhis ederek onu dönüştürmek olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>Giriş</strong></p>

<p><strong>Framing effect (çerçeveleme etkisi)</strong>, aynı olgusal içeriğin farklı dilsel ve kavramsal çerçeveler içinde sunulması nedeniyle karar vericinin farklı değerlendirmelere yönelmesi olgusudur. Klasik karar psikolojisi literatüründe Tversky ve Kahneman, eşdeğer sonuçların “kazanç” ya da “kayıp” olarak sunulmasının tercihleri sistematik biçimde değiştirebildiğini göstermiştir. Psikoloji literatüründe bu durum, kararın yalnızca “ne söylendiğiyle” değil, “nasıl sunulduğuyla” da şekillenmesi anlamına gelir.</p>

<p>Ceza muhakemesinde framing effect, yalnızca medyanın ya da kamusal söylemin etkisiyle ortaya çıkmaz; iddianamenin dili, ara kararların kurulma biçimi, sanığın mahkeme önünde konumlandırılması, mağduriyet anlatısının kuruluş tarzı, hatta “şüpheden sanık yararlanır” ilkesinin hangi duygusal ton içinde dile getirildiği bile karar alanını çerçeveler. Yani sorun, salt delilin içeriği değil; delilin hangi hikâye içine yerleştirildiği, hangi referans noktasıyla anlamlandırıldığı ve hangi normatif vurgu eşliğinde sunulduğudur. Hukuk ve karar verme literatürü, hukuki rollerin ve sunum biçimlerinin tercihleri etkileyebildiğini; yargısal kararların da çerçeve etkilerine tamamen bağışık olmadığını göstermektedir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması açısından mesele çok daha nettir: Duruşma, yalnızca normların işletildiği teknik bir alan değil, aynı zamanda <strong>çerçeveler savaşının</strong> yaşandığı bir sahnedir. Mahkeme çoğu zaman dosyayı daha en başta belirli bir çerçeve içinde görmeye başlar: “tehlikeli sanık”, “ikna edici mağdur”, “olağan akışa aykırı savunma”, “usulî itirazlara sığınan müdafi” gibi. İşte Hibrit Kopuş Savunması’nın görevi, her olayda yüksek perdeden çatışmak değil; önce mevcut çerçeveyi teşhis etmek, sonra uygun derecede müdahaleyle o çerçeveyi gevşetmek, çatlatmak ya da yerine yeni bir çerçeve kurmaktır. Bu yüzden framing effect, hibrit kopuş teorisi açısından tali değil, merkezî bir kavramdır.</p>

<p><strong>I. Ceza muhakemesinde framing effect nasıl işler?</strong></p>

<p>Ceza yargılamasında çerçeveleme etkisi en az beş düzeyde görünür:</p>

<p>Framing effect, ceza muhakemesinde tek bir anda ortaya çıkan basit bir algı sapması değildir. Aksine, yargılamanın başlangıcından hükmün kurulmasına kadar uzanan süreçte, farklı aşamalarda ve farklı yoğunluklarda etkisini gösteren çok katmanlı bir anlamlandırma mekanizmasıdır. Dosyanın nasıl adlandırıldığı, olayın hangi kavramlarla anlatıldığı, sanığın hangi sıfatlarla hatırlandığı, delilin hangi etiket altında değerlendirildiği ve hükmün hangi meşruiyet diliyle sunulduğu; bütün bunlar kararın psikolojik zeminini biçimlendirir. Ceza muhakemesinde framing effect’in en görünür olduğu başlıca beş alan vardır.</p>

<h3>1. Suç isnadının ilk kurulumu</h3>

<p>Ceza muhakemesinde ilk çerçeve çoğu zaman iddianame ile kurulur. İddianame görünüşte yalnızca olayların kronolojik sıralanmasından ibaretmiş gibi dursa da, gerçekte çoğu kez bir “olgu dizisi”nden çok bir “anlamlandırma şeması” sunar. Fiiller, kişiler ve ilişkiler nötr biçimde sıralanmaz; belirli bir mantıksal ve duygusal bütünlük içinde yerleştirilir. Bu nedenle isnadın başlangıçtaki kuruluş biçimi, yargılamanın sonraki aşamalarında delillerin nasıl okunacağını derinden etkiler.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Aynı eylem farklı çerçeveler içinde bütünüyle farklı anlamlar kazanabilir. Bir davranış “organize hareket” olarak da kurulabilir, “soğukkanlı planlama” olarak da; aynı davranış bazen “kaçınılmaz tepki”, bazen “panik davranışı”, bazen de “iletişim kazası” çerçevesinde sunulabilir. İlk anlatı bir kez kuvvetli biçimde kurulduğunda, sonraki deliller çoğu zaman bu ilk anlatının içine yerleştirilerek anlamlandırılır. Böylece deliller anlatıyı kurmaktan çok, anlatının önceden belirlenmiş ekseninde teyit malzemesine dönüşebilir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından bu aşama son derece kritiktir. Çünkü savunma çoğu zaman sadece delillere değil, o delillerin içine yerleştirildiği ilk anlatısal mimariye müdahale etmek zorundadır. Müdafinin görevi, iddianamenin görünürde teknik olan dilinin gerçekte hangi çerçeveyi kurduğunu fark etmek ve gerekiyorsa daha en baştan alternatif bir okuma zemini oluşturmaktır.</p>

<h3>2. Risk çerçevesi</h3>

<p>Ceza muhakemesinin birçok alanında kararlar, açıkça söylenmese bile bir “risk yönetimi” mantığı içinde verilir. Özellikle tutuklama, adli kontrol, kaçma şüphesi, delil karartma ihtimali ve kamu düzeni endişesi gibi başlıklarda mesele çoğu zaman “özgürlüğün korunması” ekseninde değil, “toplumsal riskin bertaraf edilmesi” ekseninde sunulur. Böyle olduğunda yargılama, bir hak güvencesi rejimi olmaktan uzaklaşarak, potansiyel tehlikeyi önleme refleksine yaklaşır.</p>

<p>Bu çerçeve özellikle tehlikelidir; çünkü risk söylemi, ispat standardını gevşetmeye ve belirsizliği sanık aleyhine yorumlamaya elverişlidir. Henüz gerçekleşmemiş ihtimaller, olgusal kesinlikten daha etkili hale gelebilir. Sanığın ne yaptığı kadar, ne yapabileceği varsayımı da kararın merkezine yerleşebilir. Böylece ceza muhakemesi, fiilin yargılanmasından çok, ihtimalin bastırılmasına yönelen bir güvenlik pratiğine dönüşme riski taşır.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bu nedenle risk çerçevesine karşı hak merkezli bir karşı çerçeve kurmak zorundadır. Savunma, mahkemeye her durumda şunu hatırlatır: Ceza muhakemesi, belirsizlik karşısında otomatik güvenlik üretme mekanizması değil; tam tersine devletin cezalandırma ve sınırlama gücünü hukuk içinde tutan bir güvence sistemidir. Bu yüzden “toplumsal tepki” ve “ihtimal” dilinin, “özgürlük”, “ölçülülük”, “masumiyet karinesi” ve “somut gerekçe” dilinin önüne geçmesine izin verilmemelidir.</p>

<h3>3. Kişilik çerçevesi</h3>

<p>Framing effect’in en sinsi görünümlerinden biri, olayın fiil merkezli olmaktan çıkıp kişi merkezli hale gelmesidir. Ceza muhakemesinde sanığın bedensel görünümü, konuşma tarzı, sessizliği, öfkesi, eğitim düzeyi, yaşam çevresi, mesleği, sınıfsal konumu ya da dosyadaki bazı yan bilgiler, fiilin hukuki niteliğiyle doğrudan ilgisi bulunmamasına rağmen karar verici zihinde karakter hükmüne dönüşebilir. Bu durumda soru artık “suçun unsurları oluştu mu?” değil, örtük biçimde “bu kişi nasıl biri?” sorusuna evrilir.</p>

<p>Kişilik çerçevesinin tehlikesi tam da buradadır. Çünkü ceza muhakemesi bir insanın tüm varlığını, mizacını ya da toplumsal kimliğini değil; belirli bir isnadı ve belirli bir fiili değerlendirir. Buna rağmen sanık, bazen dosyanın dışına taşan izlenimlerle, ahlaki veya psikolojik çağrışımlarla okunur. Özellikle mahkeme salonundaki jestler, ses tonu, sabırsızlık, sosyal uyumsuzluk ya da “iyi izlenim bırakmama” hali, bilinçdışı bir biçimde hukuki sonuca temas edebilir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması burada yargılamayı yeniden olay merkezine çekmeye çalışır. Savunma, sanığın kişiliğini mahkeme önünde idealize etmekten çok, kişilik izlenimlerinin hükmün yerine geçmesini engellemeye odaklanır. Müdafinin temel cümlesi şudur: Burada tartışılan, kişinin nasıl biri olduğu değil; isnadın somut unsurlarının hukuken ispat edilip edilmediğidir.</p>

<h3>4. Delil çerçevesi</h3>

<p>Ceza muhakemesinde framing effect yalnızca büyük anlatılarda değil, tek tek delillerin okunma biçiminde de ortaya çıkar. Aynı delil, farklı çerçeveler altında bütünüyle farklı anlamlara kavuşabilir. Bir veri “kuvvetli emare” olarak da nitelenebilir, “yoruma açık olgu” olarak da. Aynı tanık anlatımı “istikrarlı beyan” şeklinde okunabilir; ama aynı zamanda “soruşturma diliyle uyumlu tekrar” olarak da görülebilir. Bu nedenle delilin değeri yalnız kendi içeriğinden değil, hangi etiket altında yorumlandığından da etkilenir.</p>

<p>Delil çerçevesi çoğu zaman görünmez şekilde işler. Mahkeme veya iddia makamı bir delile daha baştan belirli bir ad verdiğinde, sonraki değerlendirmeler bu ön-kabul etrafında şekillenebilir. Örneğin “kaçma girişimi”, “itiraf niteliğinde davranış”, “kaçamak cevap”, “istikrarlı mağdur anlatımı” gibi ifadeler, yalnızca açıklayıcı değil; aynı zamanda yönlendirici niteliktedir. Bu etiketler yerleştikten sonra savunmanın işi sadece karşı delil sunmak değil, delilin mevcut okunuşunu kırmaktır.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bu alanda özellikle önemlidir; çünkü savunmanın görevi delili imha etmekten çok, onun zorunlu ve tek anlamlı okunamayacağını göstermektir. Müdafi, delilin içine yerleştirildiği çerçeveyi açığa çıkarır, o çerçevenin seçilmiş ve tartışılabilir olduğunu ortaya koyar. Böylece delil, sabit ve kendi kendine konuşan bir nesne olmaktan çıkıp, yoruma açık ve tartışılabilir bir hukuk nesnesi haline gelir.</p>

<h3>5. Sonuç çerçevesi</h3>

<p>Framing effect yargılamanın sonunda da etkisini sürdürür. Hükmün kendisi yalnızca normatif bir sonuç olarak değil, aksine belirli bir meşruiyet diliyle birlikte sunulur. Mahkûmiyet bazen “toplumsal vicdanın gereği”, “adaletin tesisi” ya da “kamu düzeninin korunması” şeklinde çerçevelenirken; beraat kimi zaman örtük ya da açık biçimde “cezasızlık riski”, “toplumda rahatsızlık yaratacak boşluk” ya da “güven duygusunu zedeleyecek sonuç” gibi sunulabilir.</p>

<p>Oysa hukuki bakımdan beraat, sistemin zayıflığı ya da adaletin eksik işlemesi anlamına gelmez. Tam tersine, ispat edilemeyen isnat karşısında hukukun kendi ilkeselliğine sadık kalmasının bir sonucudur. Beraat, bazen bir boşluk değil; masumiyet karinesinin, ispat yükünün ve kuşkudan sanığın yararlanması ilkesinin zorunlu sonucudur. Buna karşılık mahkûmiyet de sırf toplumsal beklentiyi tatmin ettiği için meşru hale gelmez; ancak hukuken denetlenebilir bir ispat ve gerekçe yapısına dayanıyorsa meşruiyet kazanır.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bu nedenle sonuç çerçevesine de müdahale eder. Savunma, beraatı “tehlikeli bir serbest bırakma” gibi değil, hukukun kendi kendini sınırlama erdemi olarak yeniden çerçeveler. Aynı şekilde mahkûmiyeti de soyut vicdan diliyle değil, ispat standardı ve gerekçe disiplini bakımından tartışmaya açar. Böylece hükmün yalnız sonucu değil, o sonucun nasıl meşrulaştırıldığı da savunmanın konusu haline gelir.</p>

<p><strong>II. Framing effect neden savunma açısından kritiktir?</strong></p>

<p>Çünkü ceza muhakemesinde çoğu kez tartışma, “hangi delil var?” sorusundan önce, “bu dosya neyin dosyası olarak görülüyor?” sorusunda belirlenir. Dosya baştan “şiddet eğilimli sanık dosyası”, “ahlaken sorunlu kişi dosyası”, “sistematik istismar dosyası” ya da “teknik ayrıntıya sığınan savunma dosyası” olarak okunmaya başlarsa, sonradan getirilen pek çok mantıklı savunma parçası mevcut çerçevenin içine emilir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması burada çok önemli bir katkı sunar: Savunma, sadece içerik üretmez; <strong>algısal mimariyi</strong> de hedef alır. Birinci derecede bu, yumuşak yeniden çerçeveleme ile yapılır. İkinci ve üçüncü derecede, karşı anlatı ve delil tartışması devreye girer. Dördüncü ve beşinci derecede ise savunma, yalnızca fiilin değil, yargılamanın kendisinin yanlış çerçevelendiğini ileri sürer. Yani framing effect’e karşı savunma, bazen olguyu; bazen usulü; bazen de kararın meşruiyet zeminini yeniden kurar.</p>

<p><strong>III. Hibrit Kopuş Savunması framing effect’e nasıl cevap verir?</strong></p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından framing effect’e karşı mücadele, tek biçimli ve sabit bir tepki modeliyle değil, duruşmanın akışına, mahkemenin tutumuna ve dosyanın psikolojik atmosferine göre değişen dereceli müdahalelerle yürütülür. Çünkü her çerçeveleme aynı yoğunlukta değildir; her dosyada aynı sertlikte bir savunma dili hem gerekli hem de yararlı olmayabilir. Bu nedenle savunmanın temel meselesi, yalnızca yanlış çerçeveyi fark etmek değil, ona hangi derecede müdahale edileceğini de doğru tayin etmektir. Hibrit Kopuş Savunması’nın beş dereceli yapısı, framing effect’e karşı geliştirilecek savunma refleksini sistematik hale getirir.</p>

<h3>1. Birinci Derece: Adaptif Yeniden Çerçeveleme</h3>

<p>Birinci derecede amaç, mahkeme ile doğrudan çatışmaya girmeden, baskın çerçevenin içindeki aşırılığı yumuşatmak ve dosyanın merkezini daha dengeli bir zemine taşımaktır. Burada savunma, mevcut anlatıyı açıkça reddetmek yerine, onun kategorik ve sert etkisini azaltmaya çalışır. Müdafi, mahkemeyi karşısına almaz; fakat mahkemenin dosyaya baktığı pencerenin açısını hafifçe değiştirir. Örneğin, “Bu dosya planlı bir suç icrası dosyası değil; iletişim kopukluğunun cezai yoruma dönüştüğü bir dosyadır” cümlesi, doğrudan iddia makamını ya da mahkemeyi hedef almadan, dosyanın ağırlık merkezini yeniden kurar. Burada savunmanın yaptığı şey, isnadı bütünüyle inkâr etmekten çok, isnadın yerleştirildiği çerçevenin sertliğini azaltmaktır. Böylece planlılık, kast yoğunluğu ya da tehlikelilik gibi ağır çağrışımlar gevşetilir; yerlerine yanlış anlama, iletişim bozukluğu, bağlam kaybı ya da aşırı yorum gibi daha yumuşak açıklama alanları açılır.</p>

<p>Bu derece, özellikle mahkemenin henüz tam kapanmadığı, kanaatin kesinleşmediği ve savunmanın hâlâ çerçeve üzerinde etkide bulunabileceği erken aşamalarda önem taşır. Adaptif yeniden çerçeveleme, görünüşte yumuşak bir müdahaledir; ancak çoğu zaman savunmanın en stratejik hamlelerinden biridir. Çünkü birçok dosyada sonuca giden yol, en başta kullanılan dilin tonunda başlar.</p>

<h3>2. İkinci Derece: Mikro Müdahale</h3>

<p>İkinci derecede savunma, yerleşik çerçeveyi küçük ama etkili müdahalelerle bozmaya yönelir. Burada amaç büyük bir anlatı çatışması yaratmak değil; çerçevenin görünmez şekilde işleyen varsayımlarını parçalamaktır. Müdafi, kısa cümlelerle, tutanak hassasiyetiyle, soru yönlendirmeleriyle ve anlam kaydıran vurgularla dosyanın baskın okunuşunu zayıflatır. Örneğin, “Sayın Mahkeme, tanığın değerlendirmesi yapılmadan önce tanığın gözlem koşulları tutanağa açıkça geçirilsin” cümlesi, sadece usulî bir talep değildir; aynı zamanda tanığın anlatısının kendiliğinden güvenilir kabul edilmesine karşı mikro düzeyde bir çerçeve müdahalesidir. Benzer biçimde, “Bu husus, olayın ‘kaçış’ değil ‘panik’ içinde yaşandığı yönünden önemlidir” ifadesi, olayın anlamlandırılma eksenine doğrudan temas eder. Burada savunma, delilin içeriğinden çok, delilin hangi kavramsal isim altında okunduğunu tartışmaya açmaktadır.</p>

<p>Mikro müdahale, Hibrit Kopuş Savunması’nın en işlevsel araçlarından biridir. Çünkü çoğu dosyada çerçeve, büyük teorik kurgularla değil; küçük kelime seçimleri, ara değerlendirmeler, tutanak dili ve mahkemenin örtük yönlendirmeleriyle kurulur. Savunmanın görevi de tam burada, küçük düzeltmeler yoluyla büyük algı sonuçlarını etkilemektir.</p>

<h3>3. Üçüncü Derece: Kontrollü Kopuş</h3>

<p>Mahkeme dosyayı artık tek taraflı bir risk, tehlike, ahlaki sapma ya da karakter problemi etrafında kilitlemişse, savunma üçüncü derecede daha açık ve görünür bir karşı çıkış geliştirir. Bu aşamada müdafi, yalnızca alternatif yorum sunmakla yetinmez; mevcut çerçevenin kendisinin sorunlu olduğunu açıkça ifade eder. “Dosya, isnadın unsurlarından çok sanığın kişiliği etrafında okunmaktadır; bu yaklaşım delil değerlendirmesini kişilik hükmüne dönüştürmektedir” biçimindeki bir ifade, kontrollü kopuşun tipik örneğidir. Burada savunma artık sadece sonuçla tartışmamakta, o sonucun nasıl bir düşünme tarzı içinde üretildiğini de görünür kılmaktadır. Müdafi, mahkemenin bakış açısını nötr bir yöntem olarak değil, eleştirilebilir bir karar çerçevesi olarak göstermektedir.</p>

<p>Kontrollü kopuşun özelliği, sertlik ile ölçülülük arasındaki dengeyi korumasıdır. Savunma mahkeme ile doğrudan cepheleşmeye girer; ancak bunu hâlâ hukuk dili içinde, gerekçeye ve delil tartışmasına dayalı biçimde yapar. Bu derece, özellikle sanığın kişiliği üzerinden hüküm kurulmaya başlandığı, risk söyleminin ispat standardının önüne geçtiği ya da ahlaki tepkinin hukuki tartışmayı bastırdığı dosyalarda merkezi önemdedir.</p>

<h3>4. Dördüncü Derece: Stratejik Çatışma</h3>

<p>Mahkemenin kullandığı çerçeve artık delil tartışmasını fiilen imkânsız hale getiriyorsa, savunma dördüncü derecede daha sert bir normatif müdahaleye geçer. Bu aşamada sorun, yalnızca yanlış yorum değil; savunmanın etkili biçimde konuşabileceği zeminin daraltılmasıdır. Dolayısıyla müdafi, usul güvencelerini daha görünür, daha sert ve daha sistematik biçimde devreye sokar.</p>

<p>Burada delilin huzurda tartışılması ilkesi, çelişme hakkı, gerekçe zorunluluğu, mahkemenin kişilik yargısına dayalı değerlendirme yapamayacağı ilkesi ve savunmanın dinlenilme hakkı gibi normatif dayanaklar öne çıkarılır. Savunma, mevcut çerçeveyi yalnız psikolojik ya da retorik açıdan değil, meşruiyet açısından da hedef alır. Artık mesele, dosyanın yanlış okunması değil; bu yanlış okumanın usulü güvenceleri aşındırmasıdır. Stratejik çatışma, Hibrit Kopuş Savunması’nda savunmanın sertleştiği ama keyfileşmediği eşiği ifade eder. Müdafi burada yüksek tonda itiraz edebilir, tutanağa geçirme ısrarını artırabilir, gerekçelendirme talebini kuvvetlendirebilir, mahkemenin değerlendirme dilindeki sakatlığı açıkça işaret edebilir. Ancak bütün bunları kişisel tepkiyle değil, normatif meşruiyet zemininde yapar. Sertlik burada öfkenin değil, hukuki zorunluluğun ürünüdür.</p>

<h3>5. Beşinci Derece: Sistemik Yeniden Çerçeveleme</h3>

<p>Beşinci derecede savunma artık şu noktaya gelir: Sorun sadece bir delilin yanlış değerlendirilmesi ya da bir dosyanın kötü yönetilmesi değildir; dosya baştan itibaren yanlış bir yargılama mantığı içinde görülmektedir. Bu aşamada framing effect, münferit bir bilişsel sapma veya dil sorunu olmaktan çıkar; yapısal bir adil yargılanma problemi olarak ele alınır. “Bu dosya yanlış değerlendirilmiyor sadece; yanlış bir yargılama mantığı içinde görülüyor” cümlesi, bu dereceyi en iyi özetleyen ifadedir. Burada savunma artık tek tek delilleri düzeltmekten çok, kararın üretildiği epistemik ve kurumsal zemini hedef alır. Yargılamanın başından itibaren risk merkezli, kişilik merkezli, peşin kanaate dayalı ya da görünüşte ahlaki fakat özünde cezalandırıcı bir mantıkla işlendiğini ileri sürer.</p>

<p>Bu aşamada framing effect, bireysel bir yanılgı değil; sistemik bir sorun, bir tür yapısal kapanma biçimi olarak görülür. Savunma da buna uygun olarak üst normlara, adil yargılanma ilkelerine, çelişmeli yargılama hakkına, gerekçeli karar zorunluluğuna ve gerektiğinde anayasal ya da uluslararası denetim yollarına yönelen bir dil kurar. Beşinci derece, savunmanın yalnız dosyaya değil, yargılamanın meşruiyet rejimine müdahale ettiği aşamadır.</p>

<p><strong>IV. Savunmanın kullanabileceği temel yeniden çerçeveleme teknikleri</strong></p>

<h3>A. Riskten hakka geçiş</h3>

<p>Ceza muhakemesinde birçok dosya, daha baştan bir <strong>risk yönetimi mantığı</strong> içinde görülmeye başlanır. Özellikle kamuoyu ilgisinin yüksek olduğu, mağduriyet duygusunun güçlü hissedildiği ya da toplumsal infial potansiyeli taşıyan dosyalarda, yargılama dili kolaylıkla “tehlikeyi bertaraf etme” eksenine kayabilir. Bu durumda sanığın özgürlüğü, masumiyet karinesi, lekelenmeme hakkı ve adil yargılanma güvenceleri geri plana itilir; yargılama, adeta kamusal kaygıyı yatıştırma aracına dönüşür.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bu noktada, dosyayı yeniden <strong>hak merkezli</strong> bir çerçeveye çekmeye çalışır. Müdafi, mahkemenin dikkatini toplumsal tepkiden bireysel güvenceye yöneltir. Çünkü ceza muhakemesi, yalnızca toplumu koruma tekniği değil; aynı zamanda devletin cezalandırma gücünü sınırlayan bir hukuk rejimidir. Savunmanın görevi, “toplum ne düşünüyor?” sorusunun yerine “hukuk hangi güvenceleri emrediyor?” sorusunu koymaktır.</p>

<p>Bu geçiş, özellikle tutuklama, adli kontrol, kaçma şüphesi, delil karartma iddiası ve katalog suç mantığının genişletici yorumlandığı durumlarda önemlidir. Müdafi burada yalnızca karşı çıkmaz; kararın kurulduğu ekseni değiştirir. Böylece yargılama dili, korkudan güvenceye; riskten hakka doğru kaydırılır.</p>

<h3>B. Karakterden olaya geçiş</h3>

<p>Ceza muhakemesinde en tehlikeli çerçevelerden biri, isnadın somut unsurlarının geri plana itilip sanığın kişiliğinin yargılamanın merkezine yerleşmesidir. Mahkeme, bazen farkında olmadan, “bu kişi nasıl biri?” sorusunu “bu fiil ispatlandı mı?” sorusunun önüne geçirir. Sanığın öfkeli görünmesi, eğitim düzeyi, yaşam tarzı, geçmiş çatışmaları, sosyal çevresi, hatta duruşmadaki beden dili; olayın delil yapısından bağımsız biçimde karakter hükmüne dönüştürülebilir.</p>

<p>Oysa ceza muhakemesinde yargılanan, kişinin tüm varlığı değil; belirli bir zaman ve mekân içindeki belirli bir fiildir. Hibrit Kopuş Savunması bu nedenle kişilik merkezli algıyı kırarak dosyayı yeniden <strong>olay merkezli</strong> bir zemine taşır. Savunma, sanığın “nasıl biri olduğu” değil, isnadın unsurlarının somut, denetlenebilir ve tartışılabilir biçimde ortaya konulup konulmadığı üzerinde ısrar eder.</p>

<p>Bu teknik, özellikle ahlaki önyargı, sınıfsal algı, yaşam tarzı temelli değerlendirme ya da “zaten böyle biri” türünden örtük kanaatlerin devreye girdiği dosyalarda hayati önemdedir. Müdafi burada sadece sanığı savunmaz; yargılamanın odağını da disipline eder. Böylece kişi hakkında oluşmuş izlenim yerine, olaya ilişkin hukuki denetim geri çağrılır.</p>

<h3>C. Kesinlikten belirsizliğe geçiş</h3>

<p>Ceza yargılamasında mahkemenin dili bazen, henüz hüküm kurulmadan önce bile örtük bir kesinlik üretir. “Anlaşıldığı üzere”, “dosya kapsamına göre sabit olduğu üzere”, “oluş şekli itibarıyla” gibi ifadeler, deliller henüz tam tartışılmadan bir sonuç atmosferi yaratabilir. Böyle bir atmosfer içinde savunmanın her cümlesi, sanki zaten verilmiş bir kararın gecikmiş karşılığına dönüşür.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması, tam da bu noktada devreye girerek görünmez kesinlik dilini bozar ve yargılamaya ait asli unsuru, yani <strong>belirsizlik alanını</strong>, yeniden görünür kılar. Çünkü ceza muhakemesi mutlak kesinlik değil; kuşkuyu makul ölçüde dışlayan bir ispat standardı üzerine kuruludur. Savunmanın görevi de, şüpheyi üretmek değil yalnızca; mevcut kesinlik görüntüsünün yapaylığını ortaya çıkarmaktır. Bu yüzden müdafi, çelişkileri, boşlukları, alternatif ihtimalleri, gözlem sınırlılıklarını, tanık beyanlarındaki tutarsızlıkları ve deliller arasındaki anlam farklarını öne çıkarır. Böylece dosya, “çözülmüş vaka” görünümünden çıkarılıp “hâlâ tartışılması gereken ihtimaller alanı” haline getirilir. Bu, savunmanın zayıflığı değil; masumiyet karinesiyle uyumlu hukukî duruştur.</p>

<h3>D. Ahlakileştirmeden hukukileştirmeye geçiş</h3>

<p>Ceza muhakemesinde kimi zaman fiilin toplumsal, duygusal ya da ahlaki açıdan kınanabilir oluşu, hukuki değerlendirmenin önüne geçer. Mahkeme salonunda doğrudan söylenmese bile, bazı dosyalar “ayıplanacak davranış”, “yakışıksız tavır”, “vicdanları rahatsız eden tutum” çerçevesi içinde okunur. Böyle anlarda, cezai sorumluluk ile ahlaki hoşnutsuzluk birbirine karışmaya başlar.</p>

<p>Oysa ceza hukuku, ahlak yargılarının değil; kanuni tipikliğin, kusurluluğun, hukuka aykırılığın ve ispatın alanıdır. Bir davranış toplumsal olarak kınanabilir olabilir; fakat bu tek başına cezalandırma için yeterli değildir. Hibrit Kopuş Savunması burada dosyayı yeniden <strong>hukukileştirir</strong>. Müdafi, salondaki duygusal ve ahlaki yoğunluğu küçümsemeden, ama ona teslim de olmadan, tartışmayı tekrar normatif zemine taşır. Bu teknik özellikle cinsellik, aile içi ilişki, toplumsal hassasiyet, yaşam tarzı, sadakat, saygısızlık, kabalık, uygunsuzluk gibi ahlaki çağrışımı yüksek alanlarda çok önemlidir. Savunma, “ayıp” olanla “suç” olan arasındaki farkı; “rahatsız edici” olanla “cezalandırılabilir” olan arasındaki ayrımı ısrarla görünür kılar. Böylece mahkeme, ahlaki tepkiyle değil hukuki ölçütle karar vermeye davet edilir.</p>

<h3>E. Tek anlatıdan alternatif anlatıya geçiş</h3>

<p>Ceza muhakemesinde en güçlü çerçevelerden biri, dosyanın yalnızca tek bir anlatı içinde okunmasıdır. İddia makamının sunduğu olay örgüsü, zamanla dosyanın kendisiymiş gibi görünmeye başlar. O noktadan sonra savunma, yalnızca ayrıntı düzelten, istisna gösteren ya da küçük çatlaklar arayan bir pozisyona itilir. Oysa savunmanın görevi her zaman “karşı tarafın hikâyesini inkâr etmek” değildir; çoğu zaman asıl görev, o hikâyenin tek mümkün açıklama olmadığını göstermektir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması burada alternatif anlatıyı, salt retorik bir hikâye kurma çabası olarak değil, <strong>epistemik çoğulluk üretme</strong> tekniği olarak kullanır. Müdafi, olayın başka türlü okunabileceğini; aynı olguların farklı anlamlandırılabileceğini; iddia makamının kurduğu bağların zorunlu değil, tercih edilmiş bağlar olduğunu gösterir. Böylece anlatısal tekel kırılır. Bu teknik özellikle dolaylı delile dayanan dosyalarda, niyet okumasının yoğun olduğu isnatlarda, iletişim kayıtlarının anlamlandırıldığı vakalarda, tanık anlatılarının dramatik biçimde tek hatta toplandığı yargılamalarda çok etkilidir. Savunmanın amacı burada mutlaka “yeni ve kusursuz bir büyük hikâye” kurmak değildir. Bazen yalnızca şu cümleyi ispatlamak yeterlidir: <strong>Bu dosya, iddia makamının anlattığı biçimde okunmak zorunda değildir.</strong></p>

<p><strong>V. Mahkemede kullanılabilecek bazı savunma cümleleri</strong></p>

<p>Aşağıdaki cümleler, framing effect’e karşı Hibrit Kopuş Savunması diliyle kullanılabilir:</p>

<p>- “Dosya, olayın hukuki unsurlarından ziyade yarattığı izlenim üzerinden okunmaktadır.”</p>

<p>- “Burada tartışılması gereken, sanığın nasıl biri olduğu değil; isnadın yasal unsurlarının kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ispat edilip edilmediğidir.”</p>

<p>- “Mevcut anlatı, olguları açıklamaktan çok onları belli bir anlam içine yerleştirmektedir.”</p>

<p>- “Sayın Mahkeme, değerlendirme dili risk merkezli kurulduğunda masumiyet karinesi görünmez hale gelmektedir.”</p>

<p>- “Bu dosyada delillerden sonuç çıkarılmamakta; kurulan sonuç çerçevesi içinde deliller seçilerek okunmaktadır.”</p>

<p><strong>VI. Sonuç</strong></p>

<p>Framing effect, ceza muhakemesinde görünmeyen ama son derece etkili bir belirleyicidir. Çünkü mahkeme çoğu zaman yalnız delili değil, delilin yerleştirildiği anlatısal ve duygusal çerçeveyi de değerlendirir. Hibrit Kopuş Savunması bu yüzden sadece itiraz eden değil, <strong>çerçeveyi teşhis eden ve yeniden kuran</strong> bir savunma teorisidir. İyi bir müdafi, sadece “ne olduğunu” anlatmaz. Aynı zamanda mahkemenin <strong>neyi, hangi gözle görmekte olduğunu</strong> da fark eder. Savunmanın gerçek ustalığı, bazen delili çürütmekte değil; delilin içine yerleştirildiği çerçeveyi değiştirmektedir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/Fahrettin-KAYHAN.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesinde-framing-effect-1</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 15:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/terazidfol.jpg" type="image/jpeg" length="59126"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Çocuğun İşlediği Suçtan Ailenin Sorumlu Tutulmasına İlişkin Görüşler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/cocugun-isledigi-suctan-ailenin-sorumlu-tutulmasina-iliskin-gorusler-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/cocugun-isledigi-suctan-ailenin-sorumlu-tutulmasina-iliskin-gorusler-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>17.03.2026 tarihinde kaleme aldığımız <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/cocugun-isledigi-suctan-ailesi-sorumlu-tutulabilir-mi" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">“Çocuğun İşlediği Suçtan Ailesi Sorumlu Tutulabilir mi?”</span></a></strong> başlıklı yazımızda; konuya ilişkin görüşlere, eleştirilere ve önerilere yer vermiştik. Bu yazımızda ise; çocuğun işlediği suç sebebiyle ailenin ceza sorumluluğunun doğmasının mümkün olup olmadığı ve bunun sonuçlarının neler olabileceği ile ilgili görüşlere yer verilmiş olup, yazının sonuna konuyu özetleyen bir tablo eklenmiştir.</p>

<p><strong>Görüş 1: Çocuğun işlediği suçtan ailesi sorumlu tutulabilir.</strong></p>

<p><strong>- </strong>Çocuğun yetiştirilmesinde yapılan hatalar, gözetim, bakım, eğitim ve öğrenim gibi eksikler sebebiyle çocuk suç işleyebilmektedir. Ebeveynlerin hataları veya eksikleri sebebiyle suçun önlenemediği haller vardır. Ailenin; çocuğun yanlış davranışlarına rağmen Devletten destek talebinde bulunmadığı, bunu ihmal ettiği hallerde, bakım ve gözetim yükümlülüğü olan kişinin de suça yardım eden sıfatıyla iştirak ettiği söylenebilir.</p>

<p><strong>- </strong>“Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali” başlıklı TCK m.233’de öngörülen ceza, cezalandırmanın amaçlarını sağlama bakımından yeterli değildir (genel önleme, özel önleme, ödetme). Ailenin bakım ve gözetim yükümlülüğünü gereğine uygun yerine getirmemesi sebebiyle çocuğun suç işlediği haller yönünden, ebeveynlerin kasti veya taksirli derecede ceza sorumluluğuna bağlı yasal düzenlemelerde eksiklik bulunmaktadır.</p>

<p><strong>-</strong> Çocuklar yönünden öngörülen cezalar artırılabileceği gibi, “yaş küçüklüğü” hususunda da değişikliklere gidilebilir.</p>

<p><strong>-</strong> Özellikle kasten insan öldürme, yağma, hırsızlık gibi suçları işleyen çocukların cezalarında indirim yapılmaması, hatta 12 yaşını doldurmayan çocuğun cezasızlığı yerine, bu yaş sınırının aşağı indirilmesi, 12 yaşını doldurmuş 15 yaşını doldurmamış ve 15 yaşını doldurmuş suç tarihinde 18 yaşını doldurmamış çocuklar bakımından tam ceza sorumluluğu kabul edilmeyecekse, cezada indirim oranlarının azaltılması veya bazı suçlar yönünden bu azaltmanın düşünülmesi, özellikle bir terör örgütünün veya suç örgütünün faaliyetleri kapsamında suç işleyen çocukların ceza sorumluluklarının tam olması veya ceza indirimlerinin daha az yapılması düşünülebilir.</p>

<p><strong>Görüş 2: Çocuğun işlediği suçtan ailesi sorumlu tutulamaz.</strong></p>

<p><strong>-</strong> Ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi: Herkes kendi kusurlu fiilinden sorumludur.</p>

<p><strong>- </strong>Ailenin, Aile Hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerini ihmal etmesi veya icrai hareketlerle yerine getirmemesi sebebiyle çocuğun suça sürüklendiği ispatı, yani bu illiyet bağının nasıl kurulabileceği belirsizdir. Kişinin bir suçtan cezalandırılabilmesi için, kişi aleyhine şüphenin yüzde yüz yenilmesi gerekmektedir.</p>

<p><strong>-</strong> Çocuğun yanlış davranışlarının bildirilmemesi, ailenin yardım eden sıfatıyla suça iştirak ettiği anlamına gelmez, çünkü kanunlar bakım ve gözetim yükümlülüğü olan kişiler yönünden bildirim yükümlülüğü öngörmemiştir.<strong> Örneğin; </strong>5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu m.5’de ve m.6’da sadece kamu kurumları yönünden korunma ihtiyacı olan çocukların bildirilmesi yükümlülüğü öngörülmüş olup, çocuk ile çocuğun bakımından sorumlu olan kişiler yönünden ise <i>“başvurabilir” </i>ifadesine yer verilmiştir. Dolayısıyla, çocuğun ailesinin bildirim yükümlülüğü yoktur. Aile için bildirim yükümlülüğü bile öngörülmemiş iken, kişilerin aynı sebeple suça iştirak ettiklerinin kabulü mümkün değildir.</p>

<p><strong>- </strong>TCK m.38’de “Azmettirme”, m.39’da ise “Yardım etme” kurumları düzenlenmiştir. Bunların şartları somut olayda varsa, ailenin ceza sorumluluğu zaten gündeme gelecektir. Bunun dışında öngörülecek bir sorumluluk, nedensellik bağı kurulmadan ceza verilmesine yol açacak ve “ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesi ihlal edilecektir. Çocuğun sırf bakım ve gözetim yükümlülüğünün ihmal edilmesi sebebiyle suç işlediğinin nasıl tespit edileceği belirsizdir. Böyle bir düzenleme, <i>otomatik ceza sorumluluğuna</i> yol açacak nitelikte olacaktır.</p>

<p><strong>- </strong><i>Olağan bakım ve gözetim yükümlülüğünün</i> ne olduğu belirsizdir. Çocuk yetiştirmenin, bakımının ve gözetiminin sabit kuralları yoktur. Bu nedenle “kanunilik” ilkesinin de ihlali gündeme gelecektir.</p>

<p><strong>- </strong>Suç işleyen çocuğun topluma kazandırılması hedeflenirken, çocuğun ailesinin de cezalandırılması <i>uslandırmayı </i>ve <i>topluma kazandırmayı </i>imkansız hale getirecektir. Hatta Anayasanın “Ailenin korunması ve çocuk hakları” başlıklı 41. maddesi de ihlal edilecektir.</p>

<p><strong>- </strong>Parçalanmış aile yapısında, sırf velayet annede veya babada olduğu için, çocuğun işlediği suçtan bu ebeveynin sorumlu tutulması hakkaniyete aykırı sonuçlara yol açacaktır. Velayet hakkı olmayan ve çocukla da ilgilenmeyen ebeveynin, çocuğun suç işlemesi ile ilgisinin nasıl kurulacağı açık değildir.</p>

<p><strong>-</strong> Çok çocuklu ailelerde çocuklardan birisinin suç işlediği durumda; ailenin buna <i>neden </i>olduğu tespit edilip, ailenin cezalandırılması halinde diğer çocuklar da ebeveynsiz kalacaktır. Bu durum telafi edilemez sonuçlara yol açacaktır. Hatta ebeveynlerinden bu sebeple uzaklaşan çocukların daha sonra suça karışması halinde, ebeveynlerinin de cezalandırılmasının suça <i>neden </i>olduğu söylenebilecektir. Oysa Devlet, Anayasa m.41 uyarınca çocukların korunmasından sorumludur. Bu kapsamda her çocuk; korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.</p>

<p><strong>- </strong>Bir çocuğun bakımının ve gözetiminin üstlenilmesi ile birden fazla çocuğun bakımının ve gözetiminin üstlenilmesi aynı yük değildir. Bu durumda; aileye de ceza verilmesinin öngörülmesinin, doğum oranlarını dahi etkileyebileceği düşünülmelidir.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p><strong>Görüş 1: Çocuğun işlediği suçtan ailesi sorumlu tutulabilir.</strong></p>

   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p><strong>Görüş 2: Çocuğun işlediği suçtan ailesi sorumlu tutulamaz.</strong></p>

   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p>Ailenin bakım ve gözetim eksiklikleri çocuğu suça yöneltebilir.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>Ceza sorumluluğu şahsidir. Herkes kendi kusurlu fiilinden sorumludur.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p>Ailenin ihmali, suçun önlenememesine neden olabilir veya suça dolaylı katkı sağlayabilir.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>İlliyet bağı kurulamadan ceza verilemez. Ailenin ihmali sebebiyle çocuğun suç işlediği şeklinde illiyet bağının kurulması güçtür.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p>Çocuğun yanlış davranışlarının görevli kurumlara bildirilmemesi ve destek alınmaması, yükümlülük ihlali olarak değerlendirilebilir.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>İştirakin şartları oluşmadan, bu sebeple ceza sorumluluğunun doğduğundan bahsedilemez.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p>Ailenin ceza sorumluluğu genişletilmelidir.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>Ailenin çocuğunun davranışlarını bildirme yükümlülüğü yoktur. Bu nedenle, destek alınmaması da suç işlendiğine gerekçe gösterilemez.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p>“Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali” başlıklı TCK m.233 ceza sorumluluğu bakımından yetersizdir.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>Zaten şartların oluşması halinde ailenin “Azmettirme” başlıklı TCK m.38 ve “Yardım etme” başlıklı TCK m.39 uyarınca ceza sorumluluğunun doğması mümkündür.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p>Caydırıcılık için daha ağır yaptırımlar öngörülmelidir.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>Ailenin hangi davranışlarının bakım ve gözetim yükümlülüğünün ihlali niteliğinde olacağı belirsizdir.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p>Çocukların işlediği ağır suçlarda indirimler azaltılmalıdır. Özellikle bir terör örgütünün veya suç örgütünün faaliyetleri kapsamında suç işleyen çocukların ceza sorumluluklarının tam olması veya ceza indirimlerinin az yapılması düşünülebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>Çocuğun sırf bakım ve gözetim yükümlülüğünün ihmal edilmesi sebebiyle suç işlediğinin nasıl tespit edileceği belirsizdir. Böyle bir düzenleme, <i>otomatik ceza sorumluluğuna</i> yol açacak nitelikte olacaktır.</p>

   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p>TCK m.31’de düzenlenen “yaş küçüklüğü” düzenlemeleri gözden geçirilmelidir. Örneğin; 12 yaşını doldurmayan çocuğun cezasızlığı yerine, bu yaş sınırının aşağı indirilmesi, 12 yaşını doldurmuş 15 yaşını doldurmamış ve 15 yaşını doldurmuş suç tarihinde 18 yaşını doldurmamış çocuklar bakımından tam ceza sorumluluğu kabul edilmeyecekse, indirim oranlarının azaltılması, özellikle bir terör veya suç örgütünün faaliyetleri kapsamında suç işleyen çocukların tam ceza sorumluluklarının olması düşünülmelidir.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>Ailenin cezalandırılması çocuğun topluma kazandırılmasını zorlaştırır.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>Özellikle çok çocuklu ailelerde, aile bütünlüğü zarar görebilir. Suç işlemeyen çocuğun da cezalandırılması gündeme gelir. Çocuğun üstün yararı ihlal edilir.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>Parçalanmış ailelerde velayet hakkı olmayan ve çocukla ilgilenmeyen ebeveyn cezalandırılmayacağından, hakkaniyete aykırı sonuçlar ortaya çıkacaktır.</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Av. Doğa Ceylan</strong></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/cocugun-isledigi-suctan-ailenin-sorumlu-tutulmasina-iliskin-gorusler-1</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 15:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/aile-cocuk1.jpg" type="image/jpeg" length="65225"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[TAŞINMAZIN BELEDİYE TARAFINDAN LÜKS İNŞAAT SINIFINA ALINMASI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tasinmazin-belediye-tarafindan-luks-insaat-sinifina-alinmasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tasinmazin-belediye-tarafindan-luks-insaat-sinifina-alinmasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Emlak Vergisi Farkı, Geriye Dönük Tarhiyat, Düzeltme-Şikayet Yolu ve Güncel Danıştay Kararı Işığında Uygulama.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Belediyelerin “birinci sınıf inşaat” olarak görünen bir bağımsız bölümü ya da binayı sonradan “lüks inşaat” sınıfına geçirmesi ve buna dayanarak geçmiş yıllar için ek vergi talep etmesi hukuka uygun mudur? Uygulamada çoğu taşınmaz maliki, bu değişikliği çoğu zaman açık bir tebligatla değil; borç mesajı, tahakkuk ekranı, vezne uyarısı ya da ödeme talebi ile öğrenmektedir. Asıl sorun ise bundan sonra başlar: Mükellef, çoğu kez “vergi/ceza ihbarnamesi tebliğ edildikten sonra 30 gün geçtiği” gerekçesiyle klasik iptal davası açamaz hale gelir. Bu noktada birçok kişi yanlış biçimde artık hiçbir hukuki yol kalmadığını düşünür. Oysa her olayda olmasa da, özellikle açık bir matrah hatası ve hukuka aykırı sınıf değişikliği söz konusuysa, düzeltme-şikayet başvurusu ve bu başvurunun reddine karşı vergi mahkemesinde açılacak dava ciddi bir hukuki imkân sunabilir. Bu tür davalarda esasa ilişkin asıl tartışma şudur: Belediye, bir taşınmazın inşaat sınıfını gerçekten teknik ve hukuka uygun bir inceleme ile mi değiştirmiştir; yoksa somut, bağımsız bölüme özgü, uzman raporuna dayalı bir tespit olmadan genel ve soyut kabullerle mi “lüks sınıf” sonucuna varmıştır? Eğer ikinci ihtimal söz konusuysa, mesele yalnızca verginin yüksek çıkması değildir. Sorun; vergi matrahını doğrudan etkileyen bir idari işlemin, usule ve esasa aykırı şekilde tesis edilmesidir. Böyle bir durumda mükellefin fazladan vergi ödemesi, kültür varlıklarını koruma katkı payının da hatalı artması ve hatta geçmiş yıllara yayılan bir tahsilat yüküyle karşılaşması mümkündür. Danıştay 9. Daire’nin E.2015/3486, K.2019/1791 sayılı kararı da tam olarak bu eksende son derece önemli bir dayanak oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>1. İnşaat sınıfı neden bu kadar önemlidir?</strong></p>

<p>1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu bakımından bina vergisinin hesabında, taşınmazın vergi değeri belirlenirken bina metrekare normal inşaat maliyet bedelleri ve inşaat sınıfı dikkate alınır. Başka bir ifadeyle, taşınmazın “lüks”, “birinci sınıf”, “ikinci sınıf” ya da başka bir kategoriye alınması salt teknik bir kayıt değişikliği değildir; doğrudan verginin matrahına ve dolayısıyla ödenecek vergi tutarına etki eder. Bu nedenle inşaat sınıfı tespiti, belediyenin keyfi değerlendirmesine bırakılabilecek tali bir işlem olarak görülemez. Özellikle birinci sınıf ile lüks sınıf arasındaki fark, geriye dönük yıllar da devreye girdiğinde oldukça ciddi mali sonuçlar doğurabilir.</p>

<p><strong>2. Belediye bir taşınmazı hangi şartlarda “lüks inşaat” sayabilir?</strong></p>

<p>Uygulamada bazı belediyeler, sitenin bulunduğu bölge, çevre düzenlemesi, güvenlik, havuz, otopark, arsa değeri ya da semtin genel niteliği gibi unsurlardan hareketle taşınmazları topluca lüks sınıfa yaklaştırma eğiliminde olabilmektedir. Oysa hukuki ölçüt bu kadar gevşek değildir. 14 Seri No’lu Emlak Vergisi Kanunu Genel Tebliği uyarınca lüks inşaat değerlendirmesinde esas alınan on teknik kriter bulunmaktadır: dış duvarlar, çatı, tavan, iç duvarlar, taban, merdivenler, pencereler, kapılar, banyo-wc ve ısıtma sistemi. Bir yapının lüks sınıfa alınabilmesi için bu teknik unsurların mevzuatta öngörülen düzeyi karşılaması gerekir; üstelik değerlendirme soyut değil, somut olmalıdır. Asıl mesele, bu kriterlerin bağımsız bölüm bakımından ne zaman, kim tarafından, hangi yöntemle ve hangi teknik dayanakla tespit edildiğidir. Bu nedenle belediyenin “lüks inşaat” sonucu, ancak ciddi bir teknik inceleme ve taşınmaza özgü tespit ile savunulabilir. Aksi halde yapılan işlem, sonuç doğuran ama sebebi ispatlanamayan bir idari tasarruf olarak kalır.</p>

<p><strong>3. Uzman bilirkişi incelemesi neden zorunluya yakın önemdedir?</strong></p>

<p>Bu tür davalarda teknik boyut, davanın esasının temelini oluşturmaktadır. İnşaat sınıfı belirlemesi salt vergi tekniği meselesi değil; aynı zamanda yapı malzemesi, işçilik, donanım ve mimari nitelik incelemesi gerektiren bir konudur. Bu sebeple, “yoklama yapıldı”, “tespit edildi”, “cetvele göre değerlendirildi” gibi genel ifadeler kendi başına yeterli kabul edilmemelidir.</p>

<p>Taşınmazın sınıfını belirleyen tespitler teknik bilgi gerektirir; bu nedenle yoklama memuru düzeyinde, uzman olmayan kişilerce yapılan değerlendirmeler vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyetini ortaya koyamaz. Danıştay 9. Daire’nin 2020/5611 E., 2022/4712 K. sayılı kararına atıfla, teknik bilgi gerektiren bu belirlemelerin uzman kişilerce yapılması gerekmektedir. Pratik sonuç şudur: Belediye, bir daireyi ya da binayı lüks sınıfa aldığını söylüyorsa, bunun teknik dayanağını göstermek zorundadır. Sadece masa başı değerlendirme, genel site özellikleri, çevresel prestij, semtin değeri ya da komşu bağımsız bölümlere ilişkin varsayımlar yeterli değildir. Keşif ve bilirkişi incelemesi çoğu olayda davanın kaderini belirler.</p>

<p><strong>4. En kritik usul sorunu: Vergi ihbarnamesine karşı 30 gün geçmişse artık hiçbir şey yapılamaz mı?</strong></p>

<p>Vergi hukuku bakımından en yaygın hata şudur: Mükellef, olağan dava süresini kaçırınca her türlü hukuki imkânın bittiğini sanır; ya da tam tersine, belediyeye dilekçe verince sanki eski dava açma süresi yeniden doğmuş gibi düşünür. Her iki yaklaşım da eksiktir.</p>

<p>Vergi ihbarnamesine karşı olağan dava açma süresinin geçmesi halinde sonradan yapılan başvuruların “sona eren dava açma süresini canlandırmayacağı” açıktır. Buna rağmen, VUK’un vergi hatalarının düzeltilmesi ve şikayet hükümleri çerçevesinde ayrı bir yol gündeme gelecektir. Yani artık dava konusu, doğrudan eski ihbarname değil; düzeltme/şikayet başvurusunun reddi işlemidir. Bu ayrım hayati önemdedir.</p>

<p>Geçmişe dönük tahakkuk ve tahsilatı öğrendikten sonra belediyeye başvuru yapılıp sınıfın düzeltilmesini, buna bağlı tarhiyatın iptalini, bundan sonrası için doğru sınıfa göre işlem yapılmasını ve ödenen fazla vergi ile katkı payının iadesi talep edilebilir. Belediye Başkanlığının cevap vermemesi (zımni ret) ya da ret yazısı üzerine de bu ret işlemine karşı dava açılabilecektir. Bu kurgu, usul bakımından dosyanın bel kemiğidir.</p>

<p><strong>5. Bu aşamada doğru hukuki yol nedir?</strong></p>

<p>Doğru hukuki yol, Belediye Başkanlığına yapılan başvurunun reddine karşı vergi mahkemesinde iptal istemiyle dava açmak ve buna bağlı olarak fazla tahsil edilen tutarların iadesini istemektir. Burada özellikle şu husus net anlaşılmalıdır: Bu dava, klasik anlamda “bir yıl önce gelen vergi ihbarnamesinin iptal davası” değildir. Bu dava; açık hukuka aykırılık taşıyan sınıf değişikliği nedeniyle yapılan fazla tahsilatın düzeltilmesi için idareye başvurulması, idarenin bunu reddetmesi ve bu ret işleminin yargı denetimine tabi tutulması davasıdır.</p>

<p><strong>6. Sınıf değişikliği neden “vergi hatası / matrah hatası” olarak tartışılabilir?</strong></p>

<p>Danıştay 9. Daire kararı bu noktada çok değerlidir. Kararın tam metninde, ilk derece mahkemesinin kabul gerekçesi özetlenirken şu unsurlar vurgulanmaktadır:</p>

<p>· Taşınmaz başlangıçta “1. sınıf inşaat”tır, sonradan “lüks inşaat”a re’sen çevrilmiştir,</p>

<p>· Değişikliğe dayanak yapılan yoklama doğrudan davacının taşınmazına ilişkin değildir,</p>

<p>· Ayrıca bu işlem davacıya ayrıca tebliğ edilmemiştir,</p>

<p>· Sitenin çevre düzenlemesi, havuz, güvenlik, otopark gibi özellikleri inşaat sınıfının belirlenmesinde esas alınamaz,</p>

<p>· Bu haliyle davacının meskeninin lüks inşaat sınıfına dahil olduğu somut olarak ortaya konulamamıştır,</p>

<p><strong>· </strong>Bu durum 213 sayılı Kanun’un 117. maddesi anlamında “matrahta hata” olarak değerlendirilmiştir.</p>

<p><strong>7. Danıştay 9. Daire’nin 24.04.2019 tarihli kararı neden bu kadar güçlü bir emsaldir?</strong></p>

<p><strong><u>T.C. Danıştay 9. Daire, E. 2015/3486, K. 2019/1791, T. 24.04.2019</u></strong></p>

<p>Bu kararın önemi, yalnızca “mükellef lehine sonuç çıkmış olması” değildir. Daha önemlisi, kararın dayandığı düşünce tarzıdır. Kararda, taşınmazın lüks sınıfa alınmasına dayanak yapılan yoklamanın doğrudan davacının taşınmazına ilişkin olmadığı; ayrıca sitenin çevre düzenlemesi, havuz, güvenlik, otopark gibi özelliklerinin inşaat sınıfı belirlenmesinde esas alınamayacağı; bu nedenle taşınmazın lüks inşaat olduğunun somut biçimde ortaya konulamadığı kabul edilmektedir. Devamında ise bu yanlışlığın 213 sayılı Kanun’un 117. maddesi bağlamında “matrahta hata” niteliğinde olduğu ifade edilmekte ve düzeltme-şikayet başvurusunun reddine ilişkin işlem hukuka aykırı bulunarak iptal edilmektedir. Ayrıca ödenen tutarın faiziyle birlikte iadesi yönündeki kabul de korunmaktadır. Birincisi, belediyenin re’sen sınıf değişikliği yapmış olması tek başına yeterli değildir; bu değişikliğin somut teknik ispatı gerekir.İkincisi, mükellefe özgülenmemiş veya doğrudan o bağımsız bölümü incelemeyen tespitler zayıf olmamalıdır. Üçüncüsü, çevresel veya siteye ilişkin genel nitelikler, tek başına lüks sınıf sonucuna götürmez. Dördüncüsü, fazla tahsil edilen vergi ve katkı payı yönünden düzeltme-şikayet başvurusunun reddi iptal edilebilir. Beşincisi, iade talebi de hukuken dava konusu yapılabilir.</p>

<p><strong>8. Belediyelerin en sık ileri sürdüğü savunma: “Bağımsız bölümlerin iç özellikleri farklı olabilir”</strong></p>

<p>Bu savunma ilk bakışta makul görünür. Gerçekten de aynı sitedeki dairelerin iç kaplamaları, banyo malzemeleri, pencere doğramaları, ısıtma sistemi ya da kapı kalitesi farklı olabilir. Ancak bu savunma, idarenin lehine otomatik sonuç doğurmaz. Tersine, belediyenin ispat yükünü artırır. Çünkü belediye bu savunmayı ileri sürüyorsa, artık mükellefin bağımsız bölümünde hangi kriterlerin lüks sınıfı karşıladığını somut, uzman destekli ve tarihlendirilmiş biçimde göstermek zorundadır. “Aynı sitede ama farklı olabilir” demek kolaydır; önemli olan, gerçekten farklı olduğunu ve bu farkın lüks sınıf eşiğini geçtiğini ispatlamaktır. Bu eksiklik, savunmanın soyut kaldığını göstermektedir.</p>

<p><strong>9. Geriye dönük 5 yıl için vergi farkı alınabilir mi?</strong></p>

<p>Burada iki farklı konu birbirine karıştırılmamalıdır: Birincisi, idarenin zamanaşımı içinde geçmiş yıllara dönük tarhiyat yapabilme sınırıdır. İkincisi ise, bu tarhiyatın dayanağı olan tespitin geçmiş dönemleri ispat etmeye elverişli olup olmadığıdır. Bir an için idare tarafından yapılan işlemin hukuka uygun bir tespit yapıldığı varsayılsa bile, taşınmazın lüks sınıf özelliklerini ne zaman kazandığı ayrıca ortaya konulmalıdır. Sonradan yapılan güncel bir tespitten hareketle doğrudan geçmiş beş yılın tamamına yayılmış ek vergi çıkarılması, her somut olayda ayrıca ispat gerektirir. Çünkü belediye bugün yaptığı bir gözlemle, taşınmazın geçmiş yıllarda da aynı teknik özellikleri taşıdığını kendiliğinden kanıtlamış olmaz. Bu argüman, özellikle bilirkişi incelemesi ile desteklendiğinde çok değerlidir. Zira iç donanım unsurları zaman içinde yenilenebilir, değişebilir, lüks hale getirilebilir ya da tam tersine yıpranabilir. O halde belediyenin geçmiş yıllara dönük tarhiyatı otomatik kabul edilmemelidir.</p>

<p><strong>10. Vergi ziyaı cezası da istenmişse ne olur?</strong></p>

<p>2002 sonrası emlak vergisi uygulamasında vergi ziyaı cezası yönünden ayrıca tartışma bulunduğu görülmektedir. Belediye yalnızca vergi farkı değil, buna bağlı ceza ve fer’iler de istemişse, bunların her biri ayrıca hukuki denetime tabidir. Çünkü cezanın hukuka uygunluğu da önce dayanak vergilendirme işleminin hukuka uygun olmasına bağlıdır. Taşınmazın lüks sınıfa alınması hukuka aykırı ise, buna bağlı vergi farkı kadar ceza ve katkı payı kalemleri de tartışmalı hale gelir.</p>

<p><strong>11. Fazla ödenen bedelin iadesi istenebilir mi?</strong></p>

<p>Evet, istenebilir; zaten Danıştay 9. Daire’nin kararında da uyuşmazlık, yalnızca işlemin iptalinden ibaret bırakılmamış, fazla tahsil edilen emlak vergisi ve katkı payının iadesi boyutuyla ele alınmıştır. Kararın özeti ve ilk derece mahkemesi kabul gerekçesi, fazla tahsil edilen tutarın faiziyle birlikte iadesini de kapsamaktadır. Danıştay da hükmü onamıştır. Birçok mükellef, “eski vergiyi zaten ödedim, artık geri alamam” zannına kapılmaktadır. Oysa hukuka aykırı matrah üzerinden tahsil edilen verginin iadesi, bu davaların ana sonuçlarından biridir.</p>

<p><strong>12. Belediye başkanlığına başvuru neden bu kadar önemlidir?</strong></p>

<p>Çünkü olağan dava süresi geçtikten sonra yapılacak başvurunun makamı ve niteliği, davanın usulden reddedilip reddedilmeyeceğini belirleyebilir. Belediye vergileri bakımından Belediye Başkanlığı’nın şikayet mercii olarak önemini açıkça vurgulanmaktadır. Ayrıca şikayet yolu tüketilmeden doğrudan dava açılması halinde “idari merci tecavüzü” riski mevcuttur. Bu durumda davanın esasına girilememesi söz konusu olabilecektir.</p>

<p><strong>13. Bu tip ihtilaflarda en güçlü stratejisi nasıl kurulmalıdır?</strong></p>

<p>Güçlü strateji şu ayaklar üzerine kurulmalıdır: İlk olarak, dava konusu işlem doğru tanımlanmalıdır. Eski ihbarnameyi değil, düzeltme/şikayet başvurusunun reddi işlemini hedef alan bir kurgu kurulmalıdır. İkinci olarak, sınıf değişikliğinin teknik dayanağının bulunmadığı ayrıntılı şekilde anlatılmalıdır. Üçüncü olarak, 14 Seri No’lu Tebliğ’deki teknik kriterlerin soyut değil, somut daire özelinde değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmalıdır. Dördüncü olarak, emsal mahkeme kararları ve bilirkişi raporu etkili biçimde kullanılmalıdır. Beşinci olarak, belediyenin “daire içi farklılık olabilir” savunmasına karşı ispat yükünün idarede olduğu belirtilmelidir. Altıncı olarak, fazla tahsil edilen vergi ve katkı payının faizli iadesi istenmelidir. Yedinci olarak, halen lüks sınıfa göre işlem yapılmaya devam ediliyorsa yürütmenin durdurulması talebi düşünülmelidir.</p>

<p><strong>14. Pratik sonuç: Böyle bir durumda ne yapılmalı?</strong></p>

<p>Eğer belediye taşınmazı sonradan lüks inşaat sınıfına aldıysa, hemen şu sorular sorulmalıdır: Bu değişiklik ayrıca tebliğ edildi mi? Taşınmaza özgü bir teknik tespit var mı? Bu tespit uzman kişilerce mi yapıldı? Belediye hangi kriterlerin lüks sınıfı karşıladığını somut olarak gösteriyor mu? Aynı sitede benzer durumda başka daireler için mahkeme kararı var mı? Geçmiş yıllar için çıkarılan vergi farkının dayanağı gerçekten ispatlanabiliyor mu? Bu soruların çoğuna net cevap verilemiyorsa, belediyenin işlemi ciddi şekilde tartışmalı olabilir. Bu nedenle, belediyenin bir taşınmazı sonradan lüks inşaat sınıfına geçirip yıllar geriye dönük vergi farkı istemesi, otomatik olarak hukuka uygun kabul edilemez. Tam tersine, böyle bir işlem ancak çok sıkı bir teknik ve hukuki denetimden geçerse ayakta kalabilir. Aksi halde mükellefin fazla ödediği emlak vergisi ile taşınmaz kültür varlıklarını koruma katkı payının iadesi gündeme gelir.</p>

<p><img alt="Servet Aksoy" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/servet-aksoy.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" / width="200" height="203"></p>

<p><strong>Av. Servet AKSOY</strong></p>

<p><span style="color:#999999"><i>İlgili içtihadın tam metni aşağıdadır:</i></span></p>

<p><strong><u>T.C. Danıştay 9. Daire, Esas No: 2015/3486, Karar No: 2019/1791, Karar Tarihi: 24.04.2019</u></strong></p>

<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>DANIŞTAY</strong></p>

<p><strong>9. Daire</strong></p>

<p><strong>Esas No: 2015/3486</strong></p>

<p><strong>Karar No: 2019/1791</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi: 24-04-2019</strong></p>

<p><strong>İPTAL DAVASI - DAVACININ EMLAK VERGİSİ İLE TABİAT VE KÜLTÜR VARLIKLARININ KORUNMASINA KATKI PAYININ İADESİ İSTEMİYLE YAPTIĞI BAŞVURUSUNUN REDDİNE DAİR İŞLEMİN İPTALİNE KARAR VERİLDİĞİ GÖRÜLDÜĞÜ - HÜKMÜN ONANMASI</strong></p>

<p><strong>ÖZET:</strong> Kararın hüküm fıkrasında davacının emlak vergisi ile tabiat ve kültür varlıklarının korunmasına katkı payının iadesi istemiyle yaptığı başvurusunun reddine dair .. tarih ve … sayılı işlemin iptaline karar verildiği görüldüğünden, kararın kültür varlıklarının korunmasına katkı payının iptalini de içermesi nedeniyle davacının temyiz isteminin de reddi gerekmektedir.</p>

<p>(2577 S. K. m. 49)</p>

<p>İSTEMİN KONUSU: İstanbul 7. Vergi Mahkemesinin 11/11/2014 tarih ve E:2013/3601, K:2014/2455 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.</p>

<p><strong>YARGILAMA SÜRECİ:</strong></p>

<p>Dava konusu istem: Davacı tarafından, ...... adresinde kayıtlı gayrimenkulü nedeniyle 2008-2013 yılları için fazladan ödediği emlak vergisi ve kültür varlıklarının korunmasına katkı payının iadesi istemiyle yapılan başvurunun reddine dair 04/12/2013 tarih ve M.34.6.EYÜ.0.12./1-3672 sayılı işlemin iptali ile ödenen tutarların faiziyle birlikte iadesi istemine ilişkindir.</p>

<p>İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: Davalı idarece davacıya ait "1. sınıf inşaat" olan taşınmazın inşaat sınıfının "lüks inşaat" sınıfı olarak re'sen değiştirilmesine dayanak gösterilen yoklamanın, site yönetimi tarafından yapılan düzeltme başvurusuna istinaden düzenlendiği, re'sen değişikliğe ilişkin bu işlemin davacıya ayrıca tebliğ edilmediği, tutanağın davacıya ait taşınmazla doğrudan ilgili olmadığı, … adlı kişi ile birlikte belediyenin iki yetkilisi tarafından düzenlendiği, ayrıca inşaatın bulunduğu yer,</p>

<p>konum, arsa metrekare birim değeri ve sitenin özelliklerinin (çevre düzenlemesi, havuz, güvenlik, otopark gibi) inşaat sınıfının belirlenmesinde esas alınması imkan dahilinde olmadığı halde yoklamada bu hususlara yer verildiği, bu haliyle davacıya ait meskenin lüks inşaat sınıfına dahil olduğunun idarece somut olarak ortaya konulmadığı, bu durumun 213 sayılı Kanunun 117. maddesinde yer alan matrahta hata olarak değerlendirilmesi icap ettiği ve davacıdan 2008-2013 yıllarına ilişkin olarak fazladan tahsil olunan emlak vergileri ile fazlasının iadesi için düzeltme-şikayet başvurusunun reddine dair işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne, dava konusu işlemin iptaline, ödenen tutarın faiziyle birlikte davacıya iadesine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>TEMYİZ EDENLERİN İDDİALARI:</strong></p>

<p><strong>DAVALI İDARENİN İDDİALARI:</strong> İnşaat vasfının tespitinde "Emlak Vergisi Kanunu Genel Tebliği ve İnşaat Sınıflarının Tespitine İlişkin Cetvel"in dikkate alındığı, davacının emlak vergisi bildiriminde taşınmazın lüks inşaat vasfı taşıdığını beyan ettiği, site sakinlerinin başvurusu üzerine düzenlenen yoklama doğrultusunda yapılan işlemlerin yerinde olduğu, taşınmazın aynı vasıf ve mahiyette dairelerden oluşan site içerisinde yer aldığı ve çevresel faktörler değerlendirilmeden de lüks inşaat vasfını taşıyacak nitelikte olduğu iddialarıyla kararın bozulması istenilmektedir.</p>

<p><strong>DAVACININ İDDİALARI:</strong> Davanın emlak vergisi ile tabiat ve kültür varlıklarını koruma katkı payına ait tahakkukların düzeltilmesi ve fuzulen tahsil edilen tutarın iadesi istemiyle açılmasına rağmen mahkeme kararının yalnızca emlak vergisine ilişkin olarak verildiği, tabiat ve kültür varlıkları koruma katkı payı ile ilgili herhangi bir karar verilmediğinden, kararın bu kısmının bozulmasına ve fazladan tahsil edilen bu tutarın da iadesine karar verilmesi iddiasıyla kararın kültür varlıklarının korunmasına katkı payına ilişkin kısmının bozulması istenilmektedir.</p>

<p>KARŞI TARAFIN SAVUNMALARI:</p>

<p>DAVALI İDARENİN SAVUNMALARI: Savunma verilmemiştir.</p>

<p>DAVACININ SAVUNMALARI: Yasal dayanaktan yoksun temyiz isteminin reddi gerektiği yolundadır.</p>

<p>DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ ….'NİN DÜŞÜNCESİ: Temyiz istemlerinin reddi ile usul ve yasaya uygun olan kararın onanması gerektiği düşünülmektedir.</p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>TÜRK MİLLETİ ADINA</strong></p>

<p>Karar veren Danıştay Dokuzuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:</p>

<p></p>

<p><strong>HUKUKİ DEĞERLENDİRME:</strong></p>

<p>İdare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkündür. Davalı idare tarafından ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. Davacının mahkeme kararında tabiat ve kültür varlıklarının korunmasına katkı payına ilişkin olarak hüküm kurulmadığına yönelik temyiz istemine gelince; Mahkeme kararının istemin özeti kısmında "fazladan tahsil olunan emlak vergisi ve ferilerinin yasal faiziyle birlikte iadesine" karar verilmesinin istenildiği, gerekçe kısmında da "fazladan tahsil olunan emlak vergileri ile fazlasının iadesi için yapılan düzeltme-şikayet başvurusunun reddine dair işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna varıldığı" belirtilmiş, bu ifadelerde yer alan "ferileri" ve "fazlasının" sözcüklerinin kültür varlıklarının korunmasına katkı payının yerine kullanıldığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>Öte yandan kararın hüküm fıkrasında davacının emlak vergisi ile tabiat ve kültür varlıklarının korunmasına katkı payının iadesi istemiyle yaptığı başvurusunun reddine dair 04/12/2013 tarih ve M.34.6.EYÜ.0.12./1-3672 sayılı işlemin iptaline karar verildiği görüldüğünden, kararın kültür varlıklarının korunmasına katkı payının iptalini de içermesi nedeniyle davacının temyiz isteminin de reddi gerekmektedir.</p>

<p>Karar Sonucu: Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1. Tarafların temyiz istemlerinin reddine,</p>

<p>2. Yukarıda gerekçesi özetlenen İstanbul 7. Vergi Mahkemesinin 11/11/2014 tarih ve E:2013/3601, K:2014/2455 sayılı sayılı kararının ONANMASINA,</p>

<p>3. Temyiz isteminde bulunanlardan 92,50 TL ilam harcının alınmasına,</p>

<p>4. 2577 sayılı Kanun'un (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 24/04/2019 tarihinde oybirliği ile karar verildi.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tasinmazin-belediye-tarafindan-luks-insaat-sinifina-alinmasi</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 15:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/terazi/tokmak-ev-bina-kitaps.jpg" type="image/jpeg" length="45966"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[BAKİYE HAKEDİŞ ALACAĞI - VASIFLI VE BİLEŞİK İKRARIN DEĞERLENDİRİLMEMESİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/bakiye-hakedis-alacagi-vasifli-ve-bilesik-ikrarin-degerlendirilmemesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/bakiye-hakedis-alacagi-vasifli-ve-bilesik-ikrarin-degerlendirilmemesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Birleşen Dava Sözleşmeden Doğan Teminat Kesintisi - Davacı Taşeron Davalının Kendisine Akaryakıt Verme Maddi Vakıasını Kabul Ettiği Ancak Bu Akaryakıtın Davalının Kiraladığı Araçlar İçin Verildiğini İddia Ederek Yeni Bir Maddi Vakıa İleri Sürdüğünden Yeni Eklenen Bu Maddi Vakıayı Kanıtlama Yükümlülüğünün Kendisine Düştüğü/Davacı Tarafça Bu Yeni Maddi Vakıa Kanıtlanamadığından Mahkemece Davalı Tarafça Davacıya Verilen Akaryakıt Bedeli Dikkate Alınarak Asıl ve Birleşen Davanın Değerlendirilmesi]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.<br />
YARGITAY<br />
6. HUKUK DAİRESİ<br />
E. 2025/575<br />
K. 2025/3048<br />
T. 23.9.2025</strong></p>

<p><strong>BAKİYE HAKEDİŞ ALACAĞI</strong> ( Birleşen Dava Sözleşmeden Doğan Teminat Kesintisi - Davacı Taşeron Davalının Kendisine Akaryakıt Verme Maddi Vakıasını Kabul Ettiği Ancak Bu Akaryakıtın Davalının Kiraladığı Araçlar İçin Verildiğini İddia Ederek Yeni Bir Maddi Vakıa İleri Sürdüğünden Yeni Eklenen Bu Maddi Vakıayı Kanıtlama Yükümlülüğünün Kendisine Düştüğü/Davacı Tarafça Bu Yeni Maddi Vakıa Kanıtlanamadığından Mahkemece Davalı Tarafça Davacıya Verilen Akaryakıt Bedeli Dikkate Alınarak Asıl ve Birleşen Davanın Değerlendirilmesi Gerektiği )</p>

<p><strong>VASIFLI VE BİLEŞİK İKRARIN DEĞERLENDİRİLMEMESİ</strong> ( Davacının Davalı Tarafça Akaryakıt Verildiğini Kabul Etmesine Rağmen Bu Akaryakıtın Kiralanan Araçlar İçin Kullanıldığı Savunmasının Yeni Maddi Vakıa Niteliğinde Olduğu - Bu Yeni Vakıanın Davacı Tarafından Kanıtlanamaması Halinde Davalı Tarafın Mahsuplaşma Talebinin Değerlendirilmesi Gerektiği )</p>

<p><strong>AKARYAKIT TESLİMİNE İLİŞKİN BELGELERİN GÖZ ARDI EDİLMESİ </strong>( Davalı Yüklenicinin Mahsup Talebinin Esaslı Dayanağı Olmasına Rağmen Mahkemece Dikkate Alınmamasının Hatalı Olduğu )</p>

<p>6100/m.188</p>

<p><strong>ÖZET: </strong>Asıl dava, taşeronluk sözleşmesinden kaynaklanan bakiye hakediş alacağı, birleşen dava ise aynı sözleşmeden doğan teminat kesintisinin iadesi istemine ilişkindir.</p>

<p>Taraflar arasında Sahil Sulama Projesine dair taşeronluk sözleşmesi imzalanmıştır. Sözleşme uyarınca akaryakıt bedeli birim fiyatlara dahildir. Davalı yüklenici, bakiye borcu ve davacının nakdi teminat alacağı olduğunu kabul etmekle birlikte kendisinin de davacı taşeron araçlarına akaryakıt verdiğini ve bunun bedelinin iş bedelinden mahsup edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Davacı vekili 30.01.2016 tarihli dilekçesinde, davalı tarafından sunulan ve kendi işçilerinin imzaladığı akaryakıt fişlerini kabul etmiş, ancak bu akaryakıtın, davalının kendisinden kiraladığı araçlarda kullanıldığını iddia etmiş ise de, davalı bu iddiayı kabul etmemiştir. Davacı taşeron, davalının kendisine akaryakıt verme maddi vakıasını kabul etmiş, ancak bu akaryakıtın davalının kiraladığı araçlar için verildiğini iddia ederek yeni bir maddi vakıa ileri sürdüğünden, yeni eklenen bu maddi vakıayı kanıtlama yükümlülüğü kendisine düşmektedir. Davacı tarafça bu yeni maddi vakıa kanıtlanamadığından, mahkemece davalı tarafça davacıya verilen akaryakıt bedeli dikkate alınarak asıl ve birleşen davanın değerlendirilmesi gerekirken, bu husus değerlendirilmeden verilen karar doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.</p>

<p><strong>DAVA : </strong>Bölge Adliye Mahkemesi kararı asıl ve birleşen davada davalı vekili tarafından duruşmalı olarak temyiz istenilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, 23.09.2025 tarihinde duruşma yapılmasına ve duruşma gününün taraflara davetiye ile bildirilmesine karar verilmiştir.</p>

<p>Belli edilen günde asıl ve birleşen davada davalı vekili Avukat ... , Avukat ... ile asıl ve birleşen davada davacı vekili Avukat ... gelmiş olmalarıyla duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için uygun görülen saatte Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlenerek dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>KARAR : I. DAVA</strong></p>

<p>Davacı taşeron vekili dava dilekçesinde özetle; taraflar arasında akdedilen 01.01.2010 tarihli sözleşmeyle davalının yüklenicisi olduğu ... Ovası Sol Sahil Sulama Projesi kapsamındaki bir kısım işlerin müvekkiline taşere edildiğini, tarafların anlaşması ile işin sonlandırıldığını, ancak hesap mutabakatı sağlanamadığını, müvekkilinin 11.12.2015 tarih ve ... yevmiye numaralı ihtarname ile 500.908,82TL bakiye hakediş alacağı ile 1.099.995,76TL teminat kesintisi alacağının ödenmesini davalıdan talep ettiğini, ancak davalının akaryakıt borcu adı altında bir fatura düzenleyip gönderdiğini, müvekkilinin söz konusu faturayı kabul etmeyerek iade ettiğini öne sürerek, 500.908,82TL'nin faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Birleşen davada davacı taşeron vekili dilekçesinde özetle; müvekkilinin hakedişlerinden toplam 1.099.995,76 TL teminat kesintisi yapıldığını, 11.12.2015 tarihli ihtarname ile talep edilmesine rağmen ödenmediğini, oysa ki müvekkilinin sözleşme gereğince 18.11.2016 tarihli borcu bulunmadığına dair SGK belgesini ibraz ettiğini öne sürerek, 1.099.995,76 TL'nin faiziyle davalıdan tahsilini talep etmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>II. CEVAP</strong></p>

<p>Davalı yüklenici vekili asıl davaya karşı cevap dilekçesinde özetle; sözleşmenin birim fiyat cetveli başlıklı bölümünde akaryakıtın birim fiyata dahil olduğunun belirtildiğini, davacı taşeronun kendisine ait araç ve iş makineleri için şantiyede bulunan müvekkiline ait akaryakıtı kullandığını, iade edilmeyen malzemelere ilişkin 12.11.2015 tarihli 110.984,50TL tutarlı 4 adet fatura düzenlenerek davacıya gönderildiğini, akaryakıt faturası ve iade edilmeyen malzemelere ilişkin faturalar kesin hakediş hesabına dahil edildiğinde müvekkilinin 860.780,00TL alacaklı olduğunu savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Birleşen davaya karşı davalı yüklenici vekili cevap dilekçesinde özetle; kesin hakediş sonucu müvekkilinin alacaklı olduğunu savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesi'nin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile taraflar arasındaki sözleşmenin mutabakat ile 30.06.2015 tarihi itibariyle sonlandırıldığı, davacı hakedişlerinden toplam 1.099.995,76TL nakdi teminat kesintisi yapıldığı, davacının birleşen davayı açarken SGK prim borcu bulunmadığına dair belge sunduğu, sözleşmede birim fiyatlara akaryakıt bedelinin dahil olduğunun kararlaştırıldığı, davacının akaryakıtı kendisinin temin ettiğine ilişkin belgeler sunduğu, davalı tarafın ise davacı elemanlarına akaryakıt teslim ettiğine dair belgeler ibraz ettiği, sözleşme süresi içerisinde 01.03.2010-31.01.2014 döneminde davacıya ait iş makineleri ile kamyonların davalıya kiralandığı, davacı tarafça davalının ibraz ettiği akaryakıt teslimine ilişkin belgelerin kiralanan araçlara ilişkin olduğunun savunulduğu, davalı tarafça sözleşmenin feshinden sonra düzenlenen 2013, 2014 ve 2015 yıllarında verilen akaryakıt bedeline ilişkin 25.11.2015 tarihli, 1.248.362,12TL tutarlı faturanın davacının itirazı üzerine davalı tarafça iptal edildiği, davalının akaryakıt verdiğine dair iddiasını yazılı delille kanıtlaması gerektiği, davalının iddiasını davacı çalışanlarının isim ve imzasını içeren belgelerle kanıtlayamayacağı, yemin deliline dayanmadığı, davacı taşeronun 482.493,83TL bakiye hakediş alacağından davalıya iade edilmeyen malzeme bedeli 18.675,57TL'nin mahsubuyla bakiye 463.818,26TL hakediş alacağının bulunduğu, davacının birleşen davasında SGK ilişiksiz belgesi sunduğu gözetilerek nakit teminat kesintisi 1.099.995,76TL'nin iadesi gerektiği belirtilerek, asıl davanın kısmen kabulüyle 463.818,26TL'nin 16.12.2015 tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline; birleşen davanın kabulüyle 1.099.995,76TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesi'nin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davada davalı yüklenici vekilince istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesi'nin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong></p>

<p>A. Temyiz Sebepleri</p>

<p>1. Asıl ve birleşen davada davalı vekili temyiz dilekçesinde;</p>

<p>Sözleşme uyarınca birim fiyata akaryakıt dahil iken davacının, müvekkilin şantiyesinden akaryakıt aldığını, bu akaryakıt bedelini hakedişlerden düşmediğinin sabit olduğunu, davacının kendi çalışanlarının isim ve imzasını içeren belgeleri inkar etmediğini, teminatın iadesi koşullarının oluşmadığını beyan etmektedir.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe</p>

<p>Asıl davada uyuşmazlık bakiye iş bedelinin, birleşen davada uyuşmazlık ise hakedişlerden kesilen nakdi teminatının tahsili istemlerine ilişkindir.</p>

<p>6100 Sayılı HMK'nın 188. maddesinde taraflar veya vekillerinin mahkeme önünde ikrar ettikleri vakıaların çekişmeli olmaktan çıkacağı ve ispatının gerekmediği belirtilmiş, ancak ikrarın tanımı yapılmamıştır. Öğretideki tanımlamalara göre ikrar, görülmekte olan bir davada, taraflardan birinin, diğer tarafça ileri sürülen ve kendisi aleyhine hukuki sonuç doğurabilecek nitelik taşıyan maddi vakıanın doğruluğunu kabul etmesidir.</p>

<p>İkrardan söz edilebilmesi için, bir tarafın bir vakıa ileri sürmüş olması, diğer tarafın da bu vakıanın doğru olduğunu bildirmesi gerekir. İkrarın konusu, ancak karşı tarafın ileri sürdüğü vakıalar olabilir. Bir tarafın, kendisinin ileri sürdüğü bir vakıanın doğruluğunu bildirmesi ikrar niteliği taşımayacağı gibi karşı tarafın ileri sürdüğü hukuki sebepler de ikrara konu olamazlar.</p>

<p>Öğretide ve uygulamada ikrar, kapsamına ve içeriğine göre türlere ayrılmaktadır.</p>

<p>Kapsam yönünden ikrar, çekişmeli olan maddi vakıanın tamamını veya belli bir kesimini kapsayabilir. İlkinde tam, ikincisinde ise kısmi ikrar söz konusudur.</p>

<p>İçeriği itibariyle ikrar ya basit (adi), ya vasıflı (mevsuf) ya da bileşik (mürekkep) nitelikte olabilir. Vasıflı ikrara, gerekçeli inkâr da denilmektedir.</p>

<p>Bir vakıanın aleyhine olduğu kimse herhangi bir ilave yahut nitelik değişikliği yapmaksızın, o vakıanın doğru olduğunu beyan etmişse basit ikrar söz konusu olur. Örneğin davacı davalıya ödünç verdiği 1.000,00 TL'nin iadesi için dava açar, davalı da ödünç olarak aldığını beyan ederse, bu beyan basit ikrar niteliğinde olup, ilişkin olduğu vakıayı çekişmeli olmaktan çıkarır, dolayısıyla bunların ayrıca kanıtlanmasına gerek kalmaz.</p>

<p>Vasıflı ikrarda, (ki buna gerekçeli inkar da denilmektedir) karşı tarafın ileri sürdüğü maddi vakıanın varlığı kabul edilmekle birlikte, onun hukuki niteliğinin (vasfının) ileri sürülenden başka olduğu bildirilir. Örneğin davalının, davacıdan 1.000,00 TL aldığını ikrar etmesi, fakat bu parayı ödünç olarak değil, bağış olarak aldığını bildirmesi hâlinde olduğu gibi. Daha somut bir anlatımla ikrar eden, karşı tarafın talep sonucu açısından dayandığı sonucu/niteliği kabul etmemekte, o vakıadan böyle bir sonuç çıkartılmasının mümkün olmadığını belirtmektedir. Birinci bölümde vakıa ikrar edilerek çekişmeli olmaktan çıkmakta, ikinci bölümde ise niteleme ve doğduğu ileri sürülen sonuç ihtilaflı kalmakta ve dolayısıyla bu hususu kimin ispat etmesi gerektiği sorunu ortaya çıkmaktadır. Öğreti ve Yargıtaydaki hakim görüşe göre, vasıflı ikrar bölünemez, vasıflı ikrarda bulunan taraf, ikrar ettiği maddi vakıa ile ilgili hukuki nitelendirmeye ilişkin iddiayı ispat etmesi beklenemez. Dolayısıyla vasıflı ikrar bölünemeyeceğinden paranın ödünç olarak verildiği iddiasının davacı tarafından ispatı gerekmektedir.</p>

<p>Bileşik (mürekkep) ikrarda ise, bir tarafın ileri sürdüğü vakıa karşı tarafça bütünüyle kabul edilmekle; başka bir anlatımla, vakıanın doğru olduğu ve bildirilen vasıfta bulunduğu kabul edilmekle birlikte, ikrara öyle bir vakıa eklenir ki, eklenen bu vakıa, ya ikrar edilen vakıanın hukuksal sonuçlarının doğmasını engeller ya da onu hükümsüz kılar. Bileşik ikrar, ikrara konu olan vakıa ile, ona eklenen vakıa arasında bir bağlantı bulunup bulunmamasına göre, bağlantılı bileşik ikrar ve bağlantısız bileşik ikrar olarak ikiye ayrılır.</p>

<p>Bağlantılı bileşik ikrarda ikrar edenin ikrarına eklediği vakıa ile ikrar edilen vakıa arasında doğal bir bağlantı vardır; ikrara eklenen vakıa ikrar olanan vakıanın doğal bir sonucudur. “Davalının davacıdan 1.000,00 TL'yi ödünç olarak aldığını, fakat bu parayı kendisine ödediğini bildirmesi örneğinde olduğu gibi”. Bağlantısız bileşik ikrarda ise, ikrar edenin ikrarına eklediği vakıa ile ikrar edilen vakıa arasında hiçbir bağlantı yoktur, başka bir anlatımla ikinci vakıa, ikrar edilen vakıa olmadan da mevcuttur. Örneğin davalının “dava konusu 1.000,00 TL'yi davacıdan ödünç olarak aldım, fakat ben de davacıdan 1.000,00 TL alacaklıyım, bu alacağım ile borcumu takas ediyorum” şeklindeki beyanı bağlantısız bileşik ikrardır.</p>

<p>Bağlantılı bileşik ikrar, vasıflı ikrara benzemektedir. Bileşik ikrar, ikrar edenin ikrarına, başka bir vakıa eklenmesi suretiyle yapılır. Oysa vasıflı ikrarda ikrara eklenen, ikrar edilen olayın vasfına yöneliktir. Vasıflı ikrarda vakıa tektir, onun vasfı tartışmalıdır, bileşik ikrarda ise ikrar edilen vakıayla bağlantılı ya da bağlantısız yeni bir vakıa eklemesi yapılmaktadır.</p>

<p>Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; taraflar arasında ... Ovası Sol Sahil Sulama Projesine dair taşeronluk sözleşmesi imzalanmıştır. Sözleşme uyarınca akaryakıt bedeli birim fiyatlara dahildir. Davalı yüklenici, bakiye borcu ve davacının nakdi teminat alacağı olduğunu kabul etmekle birlikte kendisinin de davacı taşeron araçlarına akaryakıt verdiğini ve bunun bedelinin iş bedelinden mahsup edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Davacı vekili 30.01.2016 tarihli dilekçesinde, davalı tarafından sunulan ve kendi işçilerinin imzaladığı akaryakıt fişlerini kabul etmiş, ancak bu akaryakıtın, davalının kendisinden kiraladığı araçlarda kullanıldığını iddia etmiş ise de, davalı bu iddiayı kabul etmemiştir. Davacı taşeron, davalının kendisine akaryakıt verme maddi vakıasını kabul etmiş, ancak bu akaryakıtın davalının kiraladığı araçlar için verildiğini iddia ederek yeni bir maddi vakıa ileri sürdüğünden, yeni eklenen bu maddi vakıayı kanıtlama yükümlülüğü kendisine düşmektedir. Davacı tarafça bu yeni maddi vakıa kanıtlanamadığından, mahkemece davalı tarafça davacıya verilen akaryakıt bedeli dikkate alınarak asıl ve birleşen davanın değerlendirilmesi gerekirken, bu husus değerlendirilmeden verilen karar doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.</p>

<p><strong>SONUÇ : </strong>Açıklanan sebeplerle;</p>

<p>1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,</p>

<p>2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,</p>

<p>Dairemizdeki duruşmada asıl ve birleşen davada davalı vekille temsil olunduğundan 28.000,00 TL duruşma vekalet ücretinin asıl ve birleşen davada davacıdan alınarak, asıl ve birleşen davada davalıya verilmesine,</p>

<p>Peşin alınan harcın istek hâlinde ilgiliye iadesine,</p>

<p>Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 23.09.2025 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/bakiye-hakedis-alacagi-vasifli-ve-bilesik-ikrarin-degerlendirilmemesi</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 11:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/yargi/yargitay-logo1.jpg" type="image/jpeg" length="99726"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[SİYASETÇİLERİN, GAZETECİLERİN VE HALKIN YAKIN DENETİMİNE AÇIK OLAN, KAMUOYUNA MAL OLMUŞ KİŞİ HALİNE GELMEYİ BİLEREK TERCİH ETMELERİ NEDENİYLE KENDİLERİNE YÖNELİK ELEŞTİRİLERİN İZİN VERİLEN SINIRLARI ÖZEL KİŞİLERE NAZARAN DAHA GENİŞTİR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/siyasetcilerin-gazetecilerin-ve-halkin-yakin-denetimine-acik-olan-kamuoyuna-mal-olmus-kisi-haline-gelmeyi-bilerek-tercih-etmeleri-nedeniyle-kendilerine-yonelik-elestirilerin-izin-verilen-sinirlari-ozel-kisilere-nazaran-daha-genistir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/siyasetcilerin-gazetecilerin-ve-halkin-yakin-denetimine-acik-olan-kamuoyuna-mal-olmus-kisi-haline-gelmeyi-bilerek-tercih-etmeleri-nedeniyle-kendilerine-yonelik-elestirilerin-izin-verilen-sinirlari-ozel-kisilere-nazaran-daha-genistir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Siyasetçilere yönelik eleştirilerin izin verilen sınırlarının özel kişilere nazaran daha geniş olduğu gerek iç hukukumuzda gerekse uluslararası mahkeme kararlarında yerleşmiş bir ilkedir. Bu ilkenin gerekçesi, siyasetçilerin, özel kişilerden farklı olarak, gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açık olan, kamuoyuna mal olmuş kişi haline gelmeyi bilerek tercih etmeleridir.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>YARGITAY</strong></p>

<p><strong>4. CEZA DAİRESİ</strong></p>

<p><strong>Esas Numarası: 2023/16112</strong></p>

<p><strong>Karar Numarası: 2026/296</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi: 06.01.2026</strong></p>

<p><strong>HAKARET SUÇU</strong></p>

<p><strong>İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ</strong></p>

<p><strong>KAST</strong></p>

<p><strong>ÖZETİ:</strong> Siyasetçilere yönelik eleştirilerin izin verilen sınırlarının özel kişilere nazaran daha geniş olduğu gerek iç hukukumuzda gerekse uluslararası mahkeme kararlarında yerleşmiş bir ilkedir. Bu ilkenin gerekçesi, siyasetçilerin, özel kişilerden farklı olarak, gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açık olan, kamuoyuna mal olmuş kişi haline gelmeyi bilerek tercih etmeleridir. Somut olayda; sanığın paylaşımında yer alan sözlerin katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, kaba söz ve siyasi ağır eleştiri niteliğinde olduğu dolayısıyla hakaret suçunun unsurları itibarıyla oluşmadığı düşünülmeden, sanığın beraati yerine yazılı şekilde karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur.</p>

<p>SAYISI : 2022/629 E., 2023/1803 K.</p>

<p>TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Bozma</p>

<p>Yapılan ön inceleme neticesinde sanık hakkında verilen hükmün temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, temyiz isteminin süresinde olduğu, temyiz dilekçesinde temyiz sebeplerine yer verildiği, temyiz isteminin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı tespit edilmekle, gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I.HUKUKÎ SÜREÇ</strong></p>

<p>Sanık hakkında hakaret suçundan İlk Derece Mahkemesince verilen mahkumiyet kararına yönelik olarak Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun düzeltilerek esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II. TEMYİZ SEBEPLERİ</strong></p>

<p>Sanığın temyiz istemi özetle; hakaret kastının bulunmadığına, paylaşımında yer alan ifadelerin eleştiri niteliğinde olduğuna, beraatine karar verilmesi gerektiğine bu ve resen tespit edilecek sebeplerle hükmün bozulmasına ilişkindir.</p>

<p><strong>III. GEREKÇE</strong></p>

<p>Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.</p>

<p>Ancak;</p>

<p>1. Karar duruşmasında hazır bulunan sanığa son söz hakkı verilmeyerek 5271 sayılı Kanun'un 216/3. maddesine aykırı şekilde savunma hakkının kısıtlanması,</p>

<p>2. Kabule göre;Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14.10.2008 tarihli ve 170-220 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etme veya sövme şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır.</p>

<p>Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kişilere yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövme fiilini oluşturması gerekmektedir.</p>

<p>İnsanın serbestçe haber, bilgi ve başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, savunabilmesi ve yayabilmesi olarak kabul edilen, ifade özgürlüğü demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan ve toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini oluşturmaktadır.</p>

<p>Anayasa'nın 26. maddesinde, "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” hükmüne yer verilmiştir. Bunun yanında, bu hak, birçok uluslararası belgeye ve mahkeme kararına da konu olmuştur.</p>

<p>Türkiye'nin de yargılama yetkisini kabul ettiği AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 10. maddesinin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğünün sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız veya ilgisiz kabul edilen "bilgi" ve "fikirler" için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğunu pek çok kararında yinelemiştir. AİHM'e göre ifade özgürlüğü, yokluğu halinde "demokratik bir toplum"dan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir.</p>

<p>Bununla birlikte, ifade özgürlüğü de mutlak ve sınırsız değildir. Bu hak kullanılırken bireylerin hak ve özgürlüklerini ihlal edecek tutum ve davranışlardan kaçınılması hem ulusal hem de uluslar arası mevzuatlarda yer almaktadır.</p>

<p>Nitekim Anayasa'nın 26. maddesinde koruma altına alınan ifade özgürlüğü, aynı maddenin 2. fıkrasında belirtilen sebeplerle sınırlandırılabilir. Dolayısıyla anılan madde ile Anayasanın 13. maddesine göre, ifade özgürlüğüne yönelik sınırlamalar ancak kanunla yapılabilir ve demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı gibi hak ve özgürlüklerin özlerine de dokunamaz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Siyasetçilere yönelik eleştirilerin izin verilen sınırlarının özel kişilere nazaran daha geniş olduğu gerek iç hukukumuzda gerekse uluslararası mahkeme kararlarında yerleşmiş bir ilkedir. Bu ilkenin gerekçesi, siyasetçilerin, özel kişilerden farklı olarak, gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açık olan, kamuoyuna mal olmuş kişi haline gelmeyi bilerek tercih etmeleridir.</p>

<p>Açıklamalar ışığında, somut olayda; sanığın paylaşımında yer alan sözlerin katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, kaba söz ve siyasi ağır eleştiri niteliğinde olduğu dolayısıyla hakaret suçunun unsurları itibarıyla oluşmadığı düşünülmeden, sanığın beraati yerine yazılı şekilde karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur.</p>

<p><strong>IV. KARAR</strong></p>

<p>Gerekçe bölümünde açıklanan nedenle, sanığın temyiz istemi yerinde görüldüğünden, Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi kararının 5271 sayılı Kanun’un 302/2. maddesi gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA,</p>

<p>Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun'un 304. maddesi uyarınca Bursa 28. Asliye Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilâmının bir örneğinin ise Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 12. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,</p>

<p>06.01.2026 tarihinde karar verildi.</p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">legalbank.net</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/siyasetcilerin-gazetecilerin-ve-halkin-yakin-denetimine-acik-olan-kamuoyuna-mal-olmus-kisi-haline-gelmeyi-bilerek-tercih-etmeleri-nedeniyle-kendilerine-yonelik-elestirilerin-izin-verilen-sinirlari-ozel-kisilere-nazaran-daha-genistir</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 10:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/02/yargi/yargi-tay-yeni122.jpg" type="image/jpeg" length="50508"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İdari Yargı İlk Derece Mahkemelerine İlişkin İhtisas Kararları]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/idari-yargi-ilk-derece-mahkemelerine-iliskin-ihtisas-kararlari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/idari-yargi-ilk-derece-mahkemelerine-iliskin-ihtisas-kararlari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>İdari Yargı İlk Derece Mahkemelerine İlişkin İhtisas Kararları</strong></p>

<p>Hâkimler ve Savcılar Kurulu Birinci Dairesinin,</p>

<p>3194 sayılı İmar Kanunundan kaynaklanan iş ve işlemler ile taşınmaz mallara ilişkin işlemler nedeniyle açılacak davalara bakacak mahkemeler nezdinde ihtisas mahkemelerinin belirlenmesine ilişkin 20.04.2026 tarihli ve 888 sayılı,</p>

<p>2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun “Askerî hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıklara dair hükümler” başlıklı 20/C maddesi kapsamındaki iş ve işlemler nedeniyle açılacak davalara bakacak mahkemeler nezdinde ihtisas mahkemelerinin belirlenmesine ilişkin 20.04.2026 tarihli ve 889 sayılı,</p>

<p>5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununun (III) Sayılı Cetvelinde sayılan bazı düzenleyici ve denetleyici kurumların regülasyon ve denetim yetkilerinden kaynaklanan kurul kararı şeklindeki iş ve işlemlerinden doğan davalara bakacak mahkemeler nezdinde ihtisas mahkemelerinin belirlenmesine ilişkin 20.04.2026 tarihli ve 890 sayılı kararları ekte ilan edilmiş olup, mezkûr kararlar 22.04.2026 tarihli ve 33232 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.</p>

<p>Saygıyla duyurulur.<br />
<br />
 </p>

<p><strong>Ekler : </strong></p>

<p>20.04.2026 Tarihli ve 888 Sayılı Karar</p>

<p>20.04.2026 Tarihli ve 889 Sayılı Karar</p>

<p>20.04.2026 Tarihli ve 890 Sayılı Karar</p>

<p>---</p>

<p><strong>Hâkimler ve Savcılar Kurulu Birinci Dairesinin Kararı</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi : 20.04.2026</strong></p>

<p><strong>Karar No : 888</strong></p>

<p>3194 sayılı İmar Kanunundan kaynaklanan iş ve işlemler ile taşınmaz mallara ilişkin işlemler nedeniyle açılacak davalara bakacak mahkemeler nezdinde ihtisas mahkemelerinin belirlenmesi hususu Hâkimler ve Savcılar Kurulu Birinci Dairesince görüşülerek;</p>

<p>2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun’un 2’nci maddesinin dördüncü fıkrasında; özel kanunlarda aksine hüküm bulunmadıkça, ihtisaslaşmanın sağlanması amacıyla gelen işlerin yoğunluğu ve niteliği dikkate alınarak mahkemeler arasındaki iş bölümünün Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından belirlenebileceği hüküm altına alınmıştır. Bu düzenleme ile yargı hizmetlerinin daha etkin, verimli ve uzmanlaşmış bir yapı içerisinde yürütülmesi hedeflenmiştir.</p>

<p>İmar hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıklar, doğası gereği taşınmaz hukukuna ilişkin teknik bilgi ve uzmanlık gerektiren, planlama, parselasyon, ruhsatlandırma ve uygulama işlemleri gibi çok boyutlu değerlendirmeleri içeren karmaşık nitelikteki ihtilaflardır. Bu tür davalarda hem teknik inceleme hem de hukuki değerlendirme süreçlerinin iç içe geçmesi, yargılamanın dikkatli ve uzmanlaşmış bir bakış açısıyla yürütülmesini zorunlu kılmaktadır.</p>

<p>Özellikle ülkemizde hızlı kentleşme olgusunun artması ve buna paralel olarak kentsel dönüşüm süreçlerinin yoğunlaşması, imar hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıkların sayısında ve niteliğinde belirgin bir artışa yol açmakta; bu durum söz konusu alanda uzmanlaşmış yargısal yapılara duyulan ihtiyacı daha da artırmaktadır.</p>

<p>Bu nedenle, imar işlemlerine ilişkin davaların ihtisaslaşmış mahkemelerde görülmesi; yargılamaların daha hızlı, isabetli ve etkin bir şekilde sonuçlandırılmasına önemli katkı sağlayacaktır. İhtisaslaşma, yalnızca teknik bilgi birikiminin artmasını değil; aynı zamanda kararların tutarlılığını, öngörülebilirliğini ve uygulama birliğini de güçlendirecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Öte yandan, imar uygulamalarından ve genel olarak taşınmaz mallara ilişkin imar hukukundan kaynaklanan iş ve işlemlerle de bağlantısı bulunan kentsel dönüşüm uygulamalarından, kıyı mevzuatından, kültür ve tabiat varlıkları ile eski eserlerin korunmasına dair mevzuattan, yapı denetim mevzuatından; 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanundan ve yapı kayıt belgeleri uygulamalarından kaynaklanan uyuşmazlıkların kamusal etkilerinin genişliği ve imar planlarının çok sayıda taşınmaz malikinin mülkiyet hakkını doğrudan etkileyen sonuçlar doğurması nedeniyle, Anayasa ile güvence altına alınan hak arama hürriyeti kapsamında dava ehliyetinin geniş yorumlanabildiği görülmektedir. Bu durum, aynı imar planına veya bu planla bağlantılı parselasyon ve uygulama işlemlerine karşı çok sayıda davanın farklı mahkemelerde açılmasına yol açabilmektedir.</p>

<p>Uygulamada, bu davalar arasında bağlantı bulunmasına rağmen, usulî şartların oluşmaması veya bağlantı kararlarının verilememesi nedeniyle aynı konuya ilişkin<br />
uyuşmazlıkların farklı mahkemelerde eş zamanlı olarak görülmesi söz konusu olabilmektedir. Bu durum ise uygulama birliğinin sağlanmasını zorlaştırmakta, farklı değerlendirmelerin ortaya çıkmasına ve içtihat farklılıklarına neden olabilmektedir.</p>

<p>Bu çerçevede; yargılamalarda gecikmelerin önlenmesi, Anayasa’nın 36’ncı maddesi ile güvence altına alınan adil yargılanma hakkının temel unsurlarından biri olan makul sürede yargılanma ilkesinin etkin şekilde temin edilmesi, hedef süreler doğrultusunda yargılamaların öngörülebilir bir sürede sonuçlandırılması, uygulama ve içtihat birliğinin güçlendirilmesi, özellikle keşif ve bilirkişi incelemesi gibi ortak yargısal süreçlerin daha koordineli ve etkin biçimde yürütülmesi ile yargısal kaynakların rasyonel ve verimli kullanılması birlikte değerlendirildiğinde; imar hukukundan doğan uyuşmazlıkların belirli mahkemelerde toplanarak ihtisaslaşmanın sağlanmasının yargı hizmetlerinin etkinliği ve verimliliği bakımından gerekli ve yerinde olduğu sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>Ayrıca, ihtisaslaşma yoluyla benzer nitelikteki uyuşmazlıkların aynı mahkemelerde görülmesi; hem idare hem de taraflar açısından hukuki öngörülebilirliği artıracak, yargılamaya duyulan güveni güçlendirecek ve uzun yargılama sürelerinden kaynaklanabilecek hak ihlallerinin önlenmesine katkı sağlayacaktır.</p>

<p>Bu kapsamda, 3194 sayılı İmar Kanunundan kaynaklanan iş ve işlemler ile taşınmaz mallara ilişkin bazı işlemler nedeniyle açılacak dava ve işlerde iş dağılımı çerçevesinde Ankara İdare Mahkemelerinde ihtisaslaşmaya gidilmesinin uygun olacağı değerlendirilmiştir.</p>

<p><strong>Bu itibarla;</strong></p>

<p><strong>A)</strong> 3194 sayılı İmar Kanunu’ndan kaynaklanan imar planları, parselasyon işlemleri, yapı ruhsatı işlemleri, iskân izni ve diğer izinler, yıkım ve/veya mühürleme işlemleri, yapı kayıt belgesi uygulamaları, imar para cezaları ve anılan Kanun uyarınca uygulanan diğer ceza ve yaptırımlar ile 3194 sayılı İmar Kanunu uyarınca tesis edilen diğer işlemlerden,</p>

<p><strong>B)</strong> 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanundan ve kentsel dönüşüm uygulamalarından,</p>

<p><strong>C)</strong> 3621 sayılı Kıyı Kanunundan ve diğer kıyı mevzuatından,</p>

<p><strong>D) </strong>2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile 5366 sayılı Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanundan ve eski eserlere ilişkin diğer mevzuattan,</p>

<p><strong>E) </strong>4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanundan ve diğer yapı denetim mevzuatından, Doğan davalara; mevcut iş ve derdest dosya durumları dikkate alınarak, Ankara’da 2, 3, 4 ve 16 numaralı idare mahkemelerinin bakmasına,</p>

<p>Bu kapsamda görülmekte olan dava ve işlerin iş bölümüne dayanılarak mezkûr mahkemelere gönderilmeyerek, işbu kararın yürürlüğe girmesinden önceki esaslara göre tevzi edilmiş olduğu idare mahkemelerince görülüp sonuçlandırılmasına, 01.06.2026 tarihinden itibaren gelecek yeni dava ve işlerin ise anılan ihtisas mahkemelerine tevzi edilmesi ile birlikte genel tevziden iş verilmemesine karar verildi.</p>

<p>---</p>

<p><strong>Hâkimler ve Savcılar Kurulu Birinci Dairesinin Kararı</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi : 20.04.2026</strong></p>

<p><strong>Karar No : 889</strong></p>

<p>2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun “Askerî hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıklara dair hükümler” başlıklı 20/C maddesi kapsamındaki iş ve işlemler nedeniyle açılacak davalara bakacak mahkemeler nezdinde ihtisas mahkemelerinin belirlenmesi hususu Hâkimler ve Savcılar Kurulu Birinci Dairesince görüşülerek;</p>

<p>2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun’un 2’nci maddesinin dördüncü fıkrasında; özel kanunlarda aksine hüküm bulunmadıkça, ihtisaslaşmanın sağlanması amacıyla gelen işlerin yoğunluğu ve niteliği dikkate alınarak mahkemeler arasındaki iş bölümünün Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından belirlenebileceği hüküm altına alınmıştır. Bu düzenleme ile yargı hizmetlerinin daha etkin, verimli ve uzmanlaşmış bir yapı içerisinde yürütülmesi amaçlanmıştır.</p>

<p>2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’na 24.06.2021 tarihli ve 7329 sayılı Kanunun 16”ncı maddesiyle eklenen “Askerî hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıklara dair hükümler” başlıklı 20/C maddesi ile Millî Savunma Bakanlığı kadrolarında çalışan kamu görevlileri ile 25.06.2019 tarihli ve 7179 sayılı Askeralma Kanunu kapsamında askerlik hizmetini yerine getiren yedek subaylar ve yedek astsubaylar ile erbaş ve erleri ilgilendiren ve askerî hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların çözümünde, ilgilinin görev yaptığı yerin idari yargı yetkisi yönünden bağlı olduğu bölge idare mahkemesinin bulunduğu yerdeki idare mahkemesi yetkili kılınmıştır. Anılan hüküm kapsamında yer alan idari dava dosyalarının yargılamaları halen Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Erzurum, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kayseri, Konya ve Samsun idare mahkemelerince yapılmakta, bu davaların istinaf incelemeleri ise ilgili bölge idare mahkemeleri dava dairelerince gerçekleştirilmektedir.</p>

<p>Askerî hizmete ilişkin uyuşmazlıkların önemli bir kısmının, disiplin, statü, görev, özlük hakları ve hizmet gereklerinden doğan teknik ve özel uzmanlık gerektiren konuları içerdiği görülmektedir. Bu tür uyuşmazlıkların genel mahkeme yapısı içerisinde değerlendirilmesi, hem süreçlerin uzamasına hem de farklı uygulamaların ortaya çıkmasına sebebiyet verebilmektedir.</p>

<p>Bu nedenle, söz konusu dava ve işlerin ihtisaslaşmış mahkemelerde görülmesi; yargılamaların daha hızlı, isabetli ve etkin şekilde yürütülmesine katkı sağlayacağı gibi, bölge idare mahkemeleri ile aynı bölge idare mahkemesine bağlı idare mahkemelerinin aynı konuda farklı kararlar vermesini önleyeceği böylece içtihat birliğinin sağlanacağı değerlendirilmiştir. İhtisaslaşma, yalnızca teknik bilginin derinleşmesini değil; aynı zamanda yargısal süreçlerin standardize edilmesini, kararların öngörülebilirliğini artırmayı ve içtihat birliğinin güçlendirilmesini de temin edecektir.</p>

<p>Bu çerçevede; yargılamalarda gecikmelerin önlenmesi, Anayasa’nın 36’ncı maddesi ile güvence altına alınan adil yargılanma hakkının temel unsurlarından biri olan makul sürede yargılanma ilkesinin etkin biçimde sağlanması bakımından ihtisaslaşmanın önemli bir araç olduğu değerlendirilmektedir. Hedef süre uygulamaları kapsamında, belirli nitelikteki uyuşmazlıkların uzmanlaşmış mahkemelerde görülmesi; yargılamaların öngörülen süreler içerisinde sonuçlandırılmasına doğrudan katkı sunacaktır.</p>

<p>Bununla birlikte, uzun yargılama sürelerinden kaynaklanan hak ihlallerinin önlenmesi de önem arz etmektedir. Bu bağlamda, yargılamaların ihtisas mahkemelerinde yürütülmesi suretiyle süreçlerin kısaltılması; başta Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde makul sürede yargılanma hakkının ihlaline ilişkin başvuruların azaltılmasına katkı sağlayacaktır.</p>

<p>Öte yandan, benzer nitelikteki uyuşmazlıkların aynı mahkemelerde görülmesi; uygulama birliğinin sağlanmasına, içtihat farklılıklarının azaltılmasına ve hukuki güvenliğin güçlendirilmesine hizmet edecektir. Bu durum, yalnızca yargı teşkilatı bakımından değil; idare ve taraflar açısından da öngörülebilirliği artırarak memnuniyetin ve güvenin tesisine katkı sunacaktır.</p>

<p>Sonuç olarak, yargı hizmetlerinin hız, etkinlik ve verimlilik ilkeleri doğrultusunda yürütülmesi, süreçlerin gereksiz tekrar ve gecikmelerden arındırılması, tarafların ve idarenin yargılamaya olan güveninin artırılması ve adaletin zamanında tecellisinin sağlanması bakımından; söz konusu dava ve işlerin belirli mahkemelerde toplanarak ihtisaslaşmanın sağlanmasının gerekli ve uygun olduğu sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p><strong>Bu itibarla;</strong></p>

<p>2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun “Askerî hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıklara dair hükümler” başlıklı 20/C maddesi kapsamında kalan dava ve işlere; mevcut iş ve derdest dosya durumları dikkate alınarak, Adana’da 1 numaralı, Ankara’da 1, 20, 22 ve 26 numaralı, Antalya’da 1 numaralı, Bursa’da 1 numaralı, Diyarbakır’da 1 numaralı, Erzurum’da 1 numaralı, Gaziantep’te 1 numaralı, İstanbul’da 15 ve 17 numaralı, İzmir’de 1 numaralı, Kayseri’de 1 numaralı, Konya’da 1 numaralı ve Samsun’da 1 numaralı idare mahkemelerinin bakmasına,</p>

<p>Bu kapsamda görülmekte olan dava ve işlerin iş bölümüne dayanılarak mezkûr mahkemelere gönderilmeyerek, işbu kararın yürürlüğe girmesinden önceki esaslara göre tevzi edilmiş olduğu idare mahkemelerince görülüp sonuçlandırılmasına, 01.06.2026 tarihinden itibaren gelecek yeni dava ve işlerin ise anılan ihtisas mahkemelerine tevzi edilmesi ile birlikte genel tevziden iş verilmemesine karar verildi.</p>

<p>---</p>

<p><strong>Hâkimler ve Savcılar Kurulu Birinci Dairesinin Kararı</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi : 20.04.2026</strong></p>

<p><strong>Karar No : 890</strong></p>

<p>5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununun (III) Sayılı Cetvelinde sayılan bazı düzenleyici ve denetleyici kurumların regülasyon ve denetim yetkilerinden kaynaklanan kurul kararı şeklindeki iş ve işlemlerinden kaynaklanan davalara bakacak mahkemeler nezdinde ihtisas mahkemelerinin belirlenmesi hususu Hâkimler ve Savcılar Kurulu Birinci Dairesince görüşülerek;</p>

<p>2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun’un 2’nci maddesinin dördüncü fıkrasında; özel kanunlarda aksine hüküm bulunmadıkça, ihtisaslaşmanın sağlanması amacıyla gelen işlerin yoğunluğu ve niteliği dikkate alınarak mahkemeler arasındaki iş bölümünün Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından belirlenebileceği hüküm altına alınmıştır. Bu düzenleme ile yargı hizmetlerinin daha etkin, verimli ve uzmanlaşmış bir yapı içerisinde yürütülmesi amaçlanmıştır.</p>

<p>5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun (III) sayılı cetvelinde; Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Sermaye Piyasası Kurulu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu, Kamu İhale Kurumu, Rekabet Kurumu, Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu, Kişisel Verileri Koruma Kurumu, Nükleer Düzenleme Kurumu ile Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu düzenleyici ve denetleyici kurumlar olarak sayılmıştır.</p>

<p>Söz konusu kurum ve kurulların özel mevzuatları gereği gerçekleştirdikleri iş ve işlemlerin teknik ve ileri düzey uzmanlık gerektiren alanlardan kaynaklandığı; özellikle bankacılık, finans, rekabet, enerji ve veri koruma gibi alanlara ilişkin uyuşmazlıkların çok boyutlu, karmaşık ve teknik değerlendirmeler içerdiği görülmektedir. Bu tür uyuşmazlıkların genel mahkeme yapısı içerisinde ele alınması, hem karar süreçlerinin uzamasına hem de uygulama birliğinin zayıflamasına neden olabilmektedir.</p>

<p>Bu nedenle, söz konusu dava ve işlerin ihtisaslaşmış mahkemelerde görülmesi; yargılamaların daha hızlı, isabetli ve öngörülebilir şekilde yürütülmesine imkân sağlayacaktır. İhtisaslaşma, yalnızca teknik bilginin derinleşmesini değil; aynı zamanda yargısal süreçlerin standartlaşmasını, içtihat birliğinin güçlenmesini ve karar kalitesinin yükselmesini de beraberinde getirecektir.</p>

<p>Bu çerçevede; yargılamalarda gecikmelerin önlenmesi, Anayasa’nın 36’ncı maddesi ile güvence altına alınan adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından biri olan makul sürede yargılanma ilkesinin etkin biçimde sağlanması bakımından ihtisaslaşmanın zorunlu olduğu değerlendirilmektedir. Nitekim hedef süre uygulamaları çerçevesinde, belirli nitelikteki dosyaların uzmanlaşmış mahkemelerde görülmesi, yargılamaların öngörülen süreler içerisinde sonuçlandırılmasına doğrudan katkı sağlayacaktır.</p>

<p>Bununla birlikte, uzun yargılama sürelerinden kaynaklanan hak ihlallerinin önlenmesi de önem arz etmektedir. Bu kapsamda, hem Anayasa Mahkemesi hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde makul sürede yargılanma hakkının ihlaline ilişkin başvuruların önemli bir kısmının yargılamaların uzun sürmesinden kaynaklandığı dikkate alındığında; ihtisaslaşma yoluyla süreçlerin kısaltılması, bu tür ihlallerin azaltılması bakımından da etkili bir yöntem olarak ortaya çıkmaktadır.</p>

<p>Ayrıca, ihtisaslaşmış mahkemeler aracılığıyla benzer nitelikteki uyuşmazlıkların aynı mahkemelerde görülmesi; uygulama birliğinin sağlanmasına, içtihat farklılıklarının azaltılmasına ve hukuki öngörülebilirliğin artırılmasına katkı sunacaktır. Bu durum, sadece yargı organları bakımından değil, aynı zamanda idare ve bireyler açısından da hukuki güvenliğin güçlendirilmesi anlamına gelmektedir.</p>

<p>Sonuç olarak, yargı hizmetlerinin hız, etkinlik ve verimlilik ilkeleri doğrultusunda yürütülmesi; makul sürede yargılanma hakkının teminat altına alınması; hak ihlallerinin önlenmesi ve vatandaşın adalete olan güveninin güçlendirilmesi bakımından, söz konusu dava ve işlerin belirli mahkemelerde toplanarak ihtisaslaşmanın sağlanmasının gerekli ve uygun olduğu sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>Bu kapsamda, anılan düzenleyici ve denetleyici kurumların regülasyon ve denetim yetkilerinden kaynaklanan kurul kararlarından doğan uyuşmazlıkların büyük bir kısmının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 32’nci maddesi uyarınca Ankara İdare Mahkemelerinezdinde görüldüğü gözetilerek iş dağılımı çerçevesinde öncelikle Ankara İdare Mahkemelerinde ihtisaslaşmaya gidilmesinin uygun olacağı değerlendirilmiştir.</p>

<p><strong>Bu itibarla;</strong></p>

<p><strong>A)</strong> Sermaye Piyasası Kurulu, Rekabet Kurumu ile Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunun regülasyon ve denetim yetkilerinden kaynaklanan kurul kararı şeklindeki iş ve işlemlerinden doğan dava ve işlere; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 20/A maddesinin 1/(a) alt bendi kapsamında, ihaleden yasaklama kararları hariç ihale iş ve işlemlerine, aynı kapsamda Kamu İhale Kurulunun 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ve 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunundan kaynaklanan kurul kararı şeklindeki iş ve işlemlerinden doğan dava ve işlere; mevcut iş ve derdest dosya durumları dikkate alınarak, Ankara’da 10, 13 ve 25 numaralı idare mahkemelerinin bakmasına,</p>

<p><strong>B) </strong>Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, Bilgili Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu, Nükleer Düzenleme Kurumu ve Kişisel Verileri Koruma Kurulunun regülasyon ve denetim yetkilerinden kaynaklanan kurul kararı şeklindeki iş ve işlemlerinden doğan dava ve işlere; mevcut iş ve derdest dosya durumları dikkate alınarak, Ankara’da 12, 14 ve 15 numaralı idare mahkemelerinin bakmasına,</p>

<p>Bu kapsamda görülmekte olan dava ve işlerin iş bölümüne dayanılarak mezkûr mahkemelere gönderilmeyerek, işbu kararın yürürlüğe girmesinden önceki esaslara göre tevzi edilmiş olduğu idare mahkemelerince görülüp sonuçlandırılmasına, 01.06.2026 tarihinden itibaren gelecek yeni dava ve işlerin ise anılan ihtisas mahkemelerine tevzi edilmesi ile birlikte genel tevziden iş verilmemesine karar verildi.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>DUYURU, MESLEKİ HUKUK</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/idari-yargi-ilk-derece-mahkemelerine-iliskin-ihtisas-kararlari</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 07:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/02/yargi/hsk-yeni-bina.jpg" type="image/jpeg" length="92616"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Özel Tüketim Vergisi (II) Sayılı Liste Uygulama Genel Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ (Seri No: 17)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ozel-tuketim-vergisi-ii-sayili-liste-uygulama-genel-tebliginde-degisiklik-yapilmasina-dair-teblig-seri-no-17</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ozel-tuketim-vergisi-ii-sayili-liste-uygulama-genel-tebliginde-degisiklik-yapilmasina-dair-teblig-seri-no-17" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Özel Tüketim Vergisi (II) Sayılı Liste Uygulama Genel Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ (Seri No: 17), 22 Nisan 2026 Tarihli ve 33232 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Hazine ve Maliye Bakanlığı (Gelir İdaresi Başkanlığı)’ndan:</strong></p>

<p><strong>ÖZEL TÜKETİM VERGİSİ (II) SAYILI LİSTE UYGULAMA GENEL TEBLİĞİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR TEBLİĞ</strong></p>

<p><strong>(SERİ NO: 17)</strong></p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>MADDE 1- </strong>18/4/2015 tarihli ve 29330 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Özel Tüketim Vergisi (II) Sayılı Liste Uygulama Genel Tebliğinin (II/C/1.1) bölümünde yer alan “(II/C/1.3)” ibaresi “(II/C/1.3.1)” olarak değiştirilmiş ve “Yerli katkı oranı” tanımından sonra gelmek üzere aşağıdaki tanım eklenmiştir.</p>

<p>“Sürücü adayları ve sürücüler için sağlık raporu: 2918 sayılı Kanunun 41 inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 26/9/2006 tarihli ve 26301 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Sürücü Adayları ve Sürücülerde Aranacak Sağlık Şartları ile Muayenelerine Dair Yönetmelik hükümlerine göre düzenlenen raporu,”</p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>Aynı Tebliğin (II/C/1.3) bölümüne “1.3. Engellilik Derecesi %90’ın Altında Olanların Taşıt Alımlarında İstisna” başlığından sonra gelmek üzere “1.3.1. Bizzat Kullanma Amacıyla Engelliliğine Uygun Hareket Ettirici Tertibat Yaptıranların Taşıt Alımlarında İstisna” başlığı eklenmiş ve “1.3.1” bölümünden sonra gelmek üzere aşağıdaki bölüm eklenmiştir.</p>

<p>“1.3.2. Ortopedik Engel Oranı %40 ve Üzeri Olan ve Sürücü Belgesi Alamayanların Taşıt Alımlarında İstisna</p>

<p>Özel Tüketim Vergisi Kanununun 7 nci maddesinin birinci fıkrasının (2) numaralı bendinin (c) alt bendi uyarınca, (II) sayılı listedeki kayıt ve tescile tabi ve yerli katkı oranı en az %40 olan mallardan, Türk Gümrük Tarife Cetvelinin,</p>

<p>• 87.03 tarife pozisyonunda yer alan, motor silindir hacmine bakılmaksızın, hesaplanması gereken özel tüketim vergisi ve diğer her türlü vergiler dâhil bedeli 2.873.900 TL’nin altında olan binek otomobil, panelvan, pick-up, arazi taşıtı, ATV, jeep, steyşın vagon, vb. taşıtların,</p>

<p>• 87.04 tarife pozisyonunda yer alan, eşya taşımaya mahsus, 2800 cm³ veya altında motor silindir hacmine sahip van, panelvan, kamyonet, pick-up, vb. taşıtların,</p>

<p>• 87.11 tarife pozisyonunda yer alan, motor silindir hacmine bakılmaksızın, motosikletlerin,</p>

<p>engel oranı %40 ve üzeri olan ortopedik engellilerden ortopedik engelleri nedeniyle hakkında sürücü belgesi alamayacağına karar verilen malul veya engelliler tarafından ilk iktisabı ÖTV’den müstesnadır.</p>

<p>ÖTV mükellefleri, bu istisna kapsamındaki taşıt tesliminde hesaplanan ÖTV tutarını, fatura bedeline dâhil etmez, ancak fatura bedeline dâhil edilmeyen bu tutarı düzenlenen faturada “ÖTV Kanununun 7/2 Maddesi Kapsamında Hesaplanıp Fatura Bedeline Dâhil Edilmeyen ÖTV Tutarı ................ TL’dir.” şerhi ile gösterir.</p>

<p>İstisna uygulanarak ilk iktisap kapsamında teslim edilen taşıtlar için de mükellefler tarafından (2A) numaralı ÖTV Beyannamesi verilir, ancak beyannamede ÖTV hesaplanmaz.</p>

<p>Beyannamenin verildiği günü takip eden günün mesai saati bitimine kadar bir dilekçe ekinde;</p>

<p>• Alıcının (malul veya engellinin), maluliyet veya engel durumu itibarıyla ortopedik engel oranının %40 ve üzerinde olduğu belirtilen ve ortopedik engeli nedeniyle hakkında sürücü belgesi alamayacağına dair değerlendirmeyi içeren engellilik sağlık kurulu raporunun bir örneği (elektronik ortamda teyit edilemeyenler için, aslı veya noter onaylı örneği),</p>

<p>• Ortopedik engeli nedeniyle sürücü belgesi alınamayacağının engellilik sağlık kurulu raporuyla tevsik edilememesi durumunda, bu değerlendirmenin yer aldığı sürücü adayları ve sürücüler için sağlık raporunun bir örneği (elektronik ortamda teyit edilemeyenler için, aslı veya noter onaylı örneği),</p>

<p>• Satış faturasının, aslının aynı olduğu işletme yetkililerince imzalanarak ve kaşe tatbik edilerek onaylanmış fotokopisi,</p>

<p>mükellef tarafından, beyannamenin verildiği vergi dairesine verilir.</p>

<p>Vergi dairesince beyanname ve söz konusu belgeler incelenerek, engellilik sağlık kurulu raporundaki ortopedik engel oranının %40 ve üzerinde olduğu ve kişinin ortopedik engeli nedeniyle sürücü belgesi alamadığı tespit edilir.</p>

<p>Ortopedik engel oranı, malul veya engellinin sadece ortopedik engeli bulunması halinde, engellilik sağlık kurulu raporunda belirtilen orandır. Malul veya engellinin ortopedik engeli dışında başka engeli bulunması halinde, istisnadan yararlanılabilmesi için engellilik sağlık kurulu raporunda yer alan ortopedik engel teşhisinin karşısındaki engel oranının %40 ve üzerinde olması gerekir.</p>

<p>Malul veya engellinin engel oranı %40’ın altında birden fazla ortopedik engelinin bulunması halinde, ortopedik engel oranları, Erişkinler İçin Engellilik Değerlendirmesi Hakkında Yönetmelik çerçevesinde belirlenen hesaplama yöntemiyle toplanır. Vergi dairesince, engellilik sağlık kurulu raporundan ortopedik engel oranının tespit edilememesi veya hesaplanamaması halinde raporu düzenleyen hastaneden ortopedik engel oranının %40 ve üzerinde olup olmadığı teyit edilir.</p>

<p>Bu tespitler ve engellilik sağlık kurulu raporunun geçerli ve malul veya engellinin haiz olduğu en son tarihli rapor olduğunun Sağlık Bakanlığının sistemi üzerinden elektronik ortamda teyit edilmesi (bu şekilde teyit edilemeyenlerin ilgili hastaneden/il sağlık müdürlüğünden teyit edilmesi) üzerine, istisna uygulandığını gösteren “ÖTV Ödeme Belgesi” mükellefe verilir.”</p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>Bu Tebliğ yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>MADDE 4- </strong>Bu Tebliğ hükümlerini Hazine ve Maliye Bakanı yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>EKONOMİ, Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ozel-tuketim-vergisi-ii-sayili-liste-uygulama-genel-tebliginde-degisiklik-yapilmasina-dair-teblig-seri-no-17</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 01:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/11/engelli-arac.webp" type="image/jpeg" length="46778"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tıbbi Cihazların Elektronik Kullanım Talimatlarına İlişkin Tebliğde Değişiklik]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tibbi-cihazlarin-elektronik-kullanim-talimatlarina-iliskin-tebligde-degisiklik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tibbi-cihazlarin-elektronik-kullanim-talimatlarina-iliskin-tebligde-degisiklik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tıbbi Cihazların Elektronik Kullanım Talimatlarına İlişkin Tebliğde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ, 22 Nisan 2026 Tarihli ve 33232 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Türkiye İlaç ve Tıbbî Cihaz Kurumundan:</strong></p>

<p><strong>TIBBİ CİHAZLARIN ELEKTRONİK KULLANIM TALİMATLARINA İLİŞKİN TEBLİĞDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR TEBLİĞ</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>6/4/2023 tarihli ve 32155 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tıbbi Cihazların Elektronik Kullanım Talimatlarına İlişkin Tebliğin 2 nci maddesinin ikinci fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.</p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>Aynı Tebliğin 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde yer alan “Tıbbi cihazı” ibaresi “Cihazı” şeklinde değiştirilmiş ve aynı fıkranın (ç) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“ç) Sabit kurulumlu cihazlar: Bir sağlık kuruluşunun spesifik bir konumuna, bu konumdan taşınamayacak veya araç ve aparatlar kullanılmadan sökülemeyecek şekilde kurulması, sabitlenmesi veya başka bir şekilde korunması amaçlanan ve özellikle gezici sağlık hizmeti veren bir kuruluş bünyesinde kullanılması amaçlanmayan cihazları,”</p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>Aynı Tebliğin 5 inci maddesinin birinci ve ikinci fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(1) İmalatçılar, kullanım talimatlarının Tıbbi Cihaz Yönetmeliğinin 1 inci maddesinin ikinci fıkrasında atıfta bulunulan ve profesyonel kullanıcılar tarafından kullanılmak üzere tasarlanmış cihazlara ilişkin olduğu durumlarda, bu talimatları kâğıt yerine elektronik ortamda sağlayabilir.</p>

<p>(2) Profesyonel kullanıcılar tarafından kullanılmak üzere tasarlanmış bir cihazın, meslekten olmayan kişiler tarafından da kullanılacağının makul olarak öngörülebildiği durumlarda, imalatçılar meslekten olmayan kişilere yönelik kullanım talimatlarını kâğıt formunda sağlar.”</p>

<p><strong>MADDE 4- </strong>Aynı Tebliğin 7 nci maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde yer alan “tıbbi cihazlardaki” ibaresi “cihazlardaki” şeklinde, (ı) bendinde yer alan “kullanıcıya ya da hastaya sunulduğu” ibaresi “sunulduğu” şeklinde değiştirilmiş, (i) bendi yürürlükten kaldırılmış ve aynı fıkranın (j) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“j) İmalatçılar (ğ) ve (h) bentlerinde belirtilen süreler boyunca, kullanım talimatlarının yayımlanmış olan tüm elektronik sürümlerini ve bunların yayımlanma tarihlerini internet sitesinde bulundurur veya artık geçerli olmayan sürümler söz konusu olduğunda ise, talep üzerine sunulması için hazır bulundurur.”</p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>Aynı Tebliğin 8 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Sabit kurulumlu tıbbi cihazlar” ibaresi “Sabit kurulumlu cihazlar” şeklinde değiştirilmiş ve aynı maddenin dördüncü fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.</p>

<p><strong>MADDE 6- </strong>Aynı Tebliğin 9 uncu maddesinin ikinci fıkrasının (e) bendi yürürlükten kaldırılmış ve aynı maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(3) Uygulanabilir olduğu şekilde, Tıbbi Cihaz Yönetmeliğinin 111 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi veya geçici 1 inci maddesinin on yedinci fıkrasının (a) bendi uyarınca, mezkur Yönetmeliğin 28 inci maddesinde atıfta bulunulan UDI veri tabanına cihazların kaydının geçerli olduğu tarihten geç olmamak üzere, imalatçı bu maddenin ikinci fıkrasının (d) bendinde atıfta bulunulan internet adresini, Tıbbi Cihaz Yönetmeliğinin Ek VI Kısım B’sinin, 22 numaralı maddesi uyarınca UDI veri tabanına sağlar.”</p>

<p><strong>MADDE 7- </strong>Aynı Tebliğin 10 uncu maddesi yürürlükten kaldırılmıştır.</p>

<p><strong>MADDE 8- </strong>Aynı Tebliğin 11 inci maddesinin ikinci fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.</p>

<p><strong>MADDE 9- </strong>Aynı Tebliğin 12 nci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“MADDE 12- (1) Bu Tebliğ;</p>

<p>a) Tıbbi Cihazların Elektronik Kullanım Talimatlarına İlişkin 14/12/2021 tarihli ve (AB) 2021/2226 sayılı Komisyon Uygulama Tüzüğü,</p>

<p>b) (AB) 2021/2226 sayılı Uygulama Tüzüğünü kullanım talimatını elektronik ortamda sunabilen tıbbi cihazlar bakımından tadil eden 25/6/2025 tarihli ve (AB) 2025/1234 sayılı Komisyon Uygulama Tüzüğü,</p>

<p>dikkate alınarak Avrupa Birliği mevzuatına uyum çerçevesinde hazırlanmıştır.”</p>

<p><strong>MADDE 10- </strong>Bu Tebliğ 16/7/2025 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>MADDE 11- </strong>Bu Tebliğ hükümlerini Türkiye İlaç ve Tıbbî Cihaz Kurumu Başkanı yürütür.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tibbi-cihazlarin-elektronik-kullanim-talimatlarina-iliskin-tebligde-degisiklik</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/resmi-g.jpg" type="image/jpeg" length="30505"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Dicle Üniversitesi Lisansüstü Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinde Değişiklik]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/dicle-universitesi-lisansustu-egitim-ogretim-ve-sinav-yonetmeliginde-degisiklik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/dicle-universitesi-lisansustu-egitim-ogretim-ve-sinav-yonetmeliginde-degisiklik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dicle Üniversitesi Lisansüstü Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik, 22 Nisan 2026 Tarihli ve 33232 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Dicle Üniversitesinden:</strong></p>

<p><strong>DİCLE ÜNİVERSİTESİ LİSANSÜSTÜ EĞİTİM-ÖĞRETİM VE SINAV YÖNETMELİĞİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>4/6/2017 tarihli ve 30086 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Dicle Üniversitesi Lisansüstü Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinin 4 üncü maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki bentler eklenmiştir.</p>

<p>“u) DUS: Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavını,</p>

<p>ü) VUS: Veteriner Hekimliği Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavını,</p>

<p>v) EUS: Eczacılıkta Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavını,”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>MADDE 2-</strong> Aynı Yönetmeliğin 6 ncı maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “lisans/lisansüstü” ibaresi “lisans ve lisansüstü” olarak değiştirilmiş ve “yurt dışında” ibaresi “KKTC hariç yabancı bir ülkede” ibaresi olarak değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 3-</strong> Aynı Yönetmeliğin 8 inci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(12) Ana bilim dalları, adayların değerlendirilmelerinde bilim/test, mülâkat, kompozisyon, yetenek sınavı, portfolyo incelemesi ve benzeri değerlendirme şekillerinden birini önerir. Enstitü yönetim kurulu, ana bilim dalı başkanlığının önerisini de dikkate alarak değerlendirme türlerinden en az birine karar verir. Enstitü kontenjanın üç katı kadar adayı yazılı veya sözlü sınava çağırabilir. Başvuruların değerlendirilmesi, ilgili programın ana bilim/ana sanat dalı başkanlığında, ana bilim/ana sanat dalının yetkili kurullarınca önerilen ve ilgili enstitü tarafından onaylanan üç ya da beş öğretim üyesinden oluşan bir jüri tarafından yapılır. Eğitim ve öğretimin tamamen yabancı dille yapıldığı lisansüstü programlarda, adayların değerlendirilmeleri eğitim ve öğretimin yapıldığı dilde yapılır. Değerlendirme sonunda adayın değerlendirme puanı, yapılan sınavların 100 üzerinden tespit edilecek aritmetik ortalaması olarak belirlenir. Ancak yapılan sınavlardan herhangi birine girmeyen öğrenci değerlendirme dışında kalır ve programa kabul edilmez.”</p>

<p><strong>MADDE 4-</strong> Aynı Yönetmeliğin 11 inci maddesinin birinci fıkrasının (b), (c) ve (d) bentleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“b) Tezli yüksek lisans programı için başarı notu %50 ALES, %30 AGNO/lisans ve varsa %20 yabancı dil puanlarının toplamından, resim-iş eğitiminde ise %50 ALES, %30 portfolyo, %10 AGNO/lisans ve varsa %10 yabancı dil puanlarının toplamından oluşur. Güzel sanatlar fakültelerinin ve konservatuvarın enstitülerdeki ana bilim ve ana sanat dallarına öğrenci kabulünde ALES puanı yerine sanatta yetenek sınavı veya portfolyo puanı kullanılır. Değerlendirme sınavlarının yapılması halinde ise, başarı notu %50 ALES, %20 AGNO/lisans, %20 değerlendirme ve %10 yabancı dil puanlarının toplamından oluşur. Adayın başarılı sayılması için başarı notunun en az 50/100 olması gerekir. Tezli yüksek lisans programı için başarı notu hesaplama işlemine, varsa lisans birinciliği kontenjanından başlanır. Lisans birinciliği kontenjanından yerleşemeyen adaylar diğer başvurularla birlikte genel sıralamaya dâhil edilir. 6 ncı maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen kontenjanlara yerleşen aday olmaması halinde, bu kontenjanlar genel kontenjanlara müracaat eden diğer adaylar için kullanılır.</p>

<p>c) Doktora programı için başarı notu %50 ALES, %20 AGNO/lisans, %10 AGNO/yüksek lisans ve %20 yabancı dil puanlarının toplamından oluşur. Lisans mezuniyetleri yüksek lisans olarak sayılanlar için başarı notu %50 ALES/TUS/DUS, %30 AGNO/lisans ve %20 yabancı dil puanlarının toplamından oluşur. Temel tıp bilimlerinin doktora programları için başvurularda başarı notu %50 ALES/TUS/DUS/VUS/EUS, %30 AGNO/lisans ve %20 yabancı dil puanlarının toplamından oluşur. Değerlendirme sınavlarının yapılması halinde ise, başarı notu %50 ALES, %10 AGNO/lisans, %10 AGNO/yüksek lisans, %20 değerlendirme ve %10 yabancı dil puanlarının toplamından oluşur. Lisans mezuniyetleri yüksek lisans olarak sayılanlar için başarı notu %50 ALES, %20 AGNO/lisans, %20 değerlendirme ve %10 yabancı dil puanlarının toplamından oluşur. Temel tıp bilimlerinin doktora programları için başvurularda başarı notu %50 ALES/temel tıp, %20 AGNO/lisans, %20 değerlendirme ve %10 yabancı dil puanlarının toplamından oluşur. Adayların başarılı sayılabilmesi için en az 60/100 puan almış olmaları gerekir.”</p>

<p>“d) Lisans derecesi ile doktora/sanatta yeterlik programı için başarı notu %50 ALES, %30 AGNO/lisans ve %20 yabancı dil puanlarının toplamından oluşur. Değerlendirme sınavlarının yapılması halinde ise, başarı notu %50 ALES, %20 AGNO/lisans, %20 değerlendirme ve %10 yabancı dil puanlarının toplamından oluşur.”</p>

<p><strong>MADDE 5-</strong> Aynı Yönetmeliğin 13 üncü maddesinin birinci ve beşinci fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve sekizinci fıkrasının birinci cümlesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki cümle eklenmiştir.</p>

<p>“(1) Yatay geçiş kontenjanları ve kontenjanlara başvurabilecek öğrencilerin programları, ana bilim/ana sanat dalı başkanlıklarının görüşü alınarak ilgili enstitü yönetim kurulunun kararıyla belirlenir ve ilân edilir.”</p>

<p>“(5) Bir öğrencinin yatay geçiş başvurusunun kabul edilmesi için, başvuru yapacağı tarihe kadar kayıtlı olduğu derslerden başarılı olması ve AGNO’sunun en az 70/100 olması gerekir.”</p>

<p>“Yatay geçişle gelen öğrencilerin muafiyet işlemlerinde 19 uncu maddenin ikinci fıkrası hükümleri uygulanmaz.”</p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> Aynı Yönetmeliğin 14 üncü maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(2) Tezi reddedilen öğrencinin talepte bulunması halinde, tezsiz yüksek lisans programının ders kredi yükü, proje yazımı ve benzeri gereklerini yerine getirmiş olmak kaydıyla kendisine tezsiz yüksek lisans diploması verilir.</p>

<p>(3) Aynı bilim/sanat dalında, bilim/sanat dalı olmayan programlar için aynı ana bilim/ana sanat dalında olmak üzere tezsiz yüksek lisans programından, tezli yüksek lisans programına geçiş kontenjanları ilgili ana bilim dalının teklifi, enstitü yönetim kurulunun onayı ile belirlenir ve ilgili döneme ait eğitim-öğretime başlama tarihinden önce ilân edilir. Başvuruda bulunacak öğrencinin tezli yüksek lisans programının asgari koşullarını sağlaması, aldığı tüm dersleri başarı ile tamamlaması ve AGNO’sunun en az 90/100 olması gerekir. Başvurular, ilgili ana bilim/ana sanat dalı tarafından onaylanır ve ilgili enstitü yönetim kurulu kararı ile kesinleşir. Kontenjan belirlenmesi durumunda ise tezli yüksek lisans programına öğrenci kabulündeki değerlendirmeye göre yapılır. Tezsiz yüksek lisans programında alınan derslerden ilgili ana bilim/ana sanat dalı tarafından uygun görülenler ilgili enstitü yönetim kurulu kararı ile tezli yüksek lisans programındaki derslerin yerine sayılabilir.”</p>

<p><strong>MADDE 7-</strong> Aynı Yönetmeliğin 17 nci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(1) Kesin kayıt işlemi, ilânda belirtilen süreler dâhilinde ve belirtildiği şekilde yapılır. Süresi içerisinde kesin kaydını yaptırmayan adaylar kayıt haklarını kaybederler. Bu adayların yerine yedek listedeki adaylar sırasıyla ilân edilerek kayıt hakkı kazanırlar. Ayrıca, ilgili döneme ait eğitim-öğretime başlama tarihine kadar kontenjanlarda boşluk kalması durumunda veya kesin kayıt işlemini yaptıktan sonra kaydını sildirenlerin yerine başvuruda bulunan ve başvurusu uygun görülen adaylar arasından yerleştirme yapılabilecektir. İlânları ve bu ilânlara ilişkin otomasyondaki başvuru süreci dâhil olmak üzere güncellemeleri takip etme sorumluluğu adaylara aittir. Kayıtlar enstitü yönetim kurulu kararı ile kesinleşir.”</p>

<p><strong>MADDE 8- </strong>Aynı Yönetmeliğin 19 uncu maddesinin birinci fıkrası ve ikinci fıkrasının ikinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(1) Ders muafiyet başvuruları ilk kayıt tarihinden başlayarak, ilgili döneme ait eğitim-öğretim başlama tarihinden en az beş iş günü öncesine kadar öğrencinin kendisine ait öğrenci otomasyonu sayfasından yapılır. Kayıt yaptırdığı dönemde muafiyet başvurusunu yapamayan öğrenci ise bir defaya mahsus olmak üzere sonraki eğitim-öğretim döneminde belirlenen takvim dâhilinde belirtilen şekilde başvuru yapabilir.”</p>

<p>“Yatay geçişle gelen öğrenciler hariç olmak üzere muafiyet talep edilen ders/derslerin toplam kredisi ilgili programın mezuniyet koşulu için gerekli olan ulusal kredinin %50’sini geçemez.”</p>

<p><strong>MADDE 9-</strong> Aynı Yönetmeliğin 20 nci maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve aynı maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(2) Öğrenimine ara vermek isteyen öğrenci, ilgili döneme ait eğitim-öğretime başlama tarihinden önce akademik takvimde belirlenen tarihler arasında kendisine ait öğrenci otomasyonu sayfasında başvuruda bulunur ve başvurusunun enstitü yönetim kurulu tarafından uygun görülmesi durumunda öğrencinin öğrenimine ara verilir. Ancak, öğrenciden kaynaklanmayan nedenlerle, öngörülen süre içinde başvuruda bulunamayan ya da sonradan ortaya çıkan durumlar sebebiyle, öğrencinin mazeretini belirten belgelerin düzenlenme tarihinden en geç beş iş günü içinde ilgili enstitü müdürlüğüne teslim edilmesi ve talebin enstitü yönetim kurulu tarafından uygun görülmesi durumunda dönem içinde de öğrenci öğrenimine ara verebilir. Bu durumda öğrenci aktif dönem derslerini hiç almamış sayılır.”</p>

<p>“(7) Doğum yapan lisansüstü öğrencilere talepleri halinde doğum sonrası iki dönem ek süre verilebilir ve verilen bu ek süreler azami süreden sayılmaz.”</p>

<p><strong>MADDE 10-</strong> Aynı Yönetmeliğin 21 inci maddesinin birinci fıkrası ve ikinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve aynı maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(1) Kaydını silmek isteyen öğrenci, kendisine ait öğrenci otomasyonu sayfasından veya dilekçeyle ilgili enstitü müdürlüğüne başvuruda bulunur.”</p>

<p>“Öğrencilerin yazılı veya dijital olarak kayıtlarının silinmesini istemeleri dışında, aşağıda belirtilen hallerde ilgili enstitü yönetim kurullarının kararı ile de kayıtları silinir:”</p>

<p>“(6) Kendi isteğiyle kaydını sildiren öğrencinin, kayıt sildirdiği günden sonraki ilk iş günü mesai bitimine kadar yazılı başvuru yapması halinde bir defaya mahsus olmak üzere kaydı yeniden yapılır.”</p>

<p><strong>MADDE 11-</strong> Aynı Yönetmeliğin 23 üncü maddesinin üçüncü fıkrasının dördüncü cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, dördüncü ve dokuzuncu fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“Tezli yüksek lisans ve doktora programına kayıtlı öğrenci bir yarıyılda en fazla 45 AKTS, tezsiz yüksek lisans programı öğrencisi ise en fazla 60 AKTS’lik ders alabilir.”</p>

<p>“(4) Bir yarıyılda hangi lisansüstü derslerin açılacağı ve bu derslerin doktora veya eş değeri lisansüstü eğitim mezunu hangi öğretim elemanları ile 2547 sayılı Kanunun ek 46 ncı maddesi uyarınca görevlendirilen araştırmacılar tarafından verileceği, ilgili enstitü ana bilim/ana sanat dalları başkanlarının önerileri üzerine enstitü yönetim kurulu tarafından belirlenir.”</p>

<p>“(9) Bilimsel araştırma teknikleri ve yayın etiği konularını içeren bir dersin lisansüstü eğitimde en az bir defa alınması zorunludur. Daha evvel mezun olduğu herhangi bir lisansüstü programda bu dersi başaran öğrenci, bu Yönetmelikle belirlenen asgari kredili ders ve kredi yükünü programdaki alan dersleri ile tamamlar, söz konusu dersi alamaz ve muafiyet talebinde bulunamaz.”</p>

<p><strong>MADDE 12-</strong> Aynı Yönetmeliğin 24 üncü maddesinin üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve sekizinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(3) Tezli yüksek lisans programında tez danışmanı, Üniversite kadrosunda bulunan ve doktorası veya doçentliği ilgili alandan olan ve en az iki yarıyıl süreyle bir yükseköğretim programında ders vermiş öğretim üyeleri arasından atanır. 2547 sayılı Kanunun ek 46 ncı maddesi kapsamında kısmi zamanlı olarak görevlendirilen en az doktora derecesine sahip araştırmacılar da tez danışmanı olarak seçilebilir. Ancak bu kişilerin danışman olarak görevlendirilebilmesi için öğrencinin talebi, ilgili araştırmacının yazılı muvafakati ve enstitü yönetim kurulunun kararı şarttır. Üniversitede belirlenen niteliklere sahip öğretim üyesi bulunmaması halinde Senatonun belirlediği ilkeler çerçevesinde enstitü yönetim kurulu tarafından başka bir yükseköğretim kurumundan öğretim üyesi danışman olarak seçilebilir. Tez çalışmasının niteliğinin birden fazla tez danışmanı gerektirdiği durumlarda atanacak ikinci tez danışmanı, Üniversite kadrosu dışından da en az doktora derecesine sahip kişilerden olabilir.</p>

<p>(4) Doktora programında tez danışmanı, Üniversite kadrosunda bulunan ve doktorası veya doçentliği ilgili alandan olan, en az iki yarıyıl süreyle bir yükseköğretim programında ders vermiş olan öğretim üyeleri arasından atanır. 2547 sayılı Kanunun ek 46 ncı maddesi kapsamında kısmi zamanlı olarak görevlendirilen en az doktora derecesine sahip araştırmacılar da tez danışmanı olarak seçilebilir. Ancak bu kişilerin danışman olarak görevlendirilebilmesi için öğrencinin talebi, ilgili araştırmacının yazılı muvafakati ve enstitü yönetim kurulunun kararı şarttır. Üniversitede belirlenen niteliklere sahip öğretim üyesi bulunmaması halinde Senatonun belirlediği ilkeler çerçevesinde enstitü yönetim kurulu tarafından başka bir yükseköğretim kurumundan öğretim üyesi danışman olarak seçilebilir. Diş hekimliği, eczacılık, tıp ve veteriner fakülteleri ana bilim dalları hariç, doktora programlarında öğretim üyelerinin tez yönetebilmesi için, başarıyla tamamlanmış en az bir yüksek lisans tezi yönetmiş olması gerekir. Tez çalışmasının niteliğinin birden fazla tez danışmanı gerektirdiği durumlarda atanacak ikinci tez danışmanı, Üniversite kadrosu dışından da en az doktora derecesine sahip kişilerden olabilir.</p>

<p>(5) Ana bilim/ana sanat dalı başkanlığı, her öğrenci için danışmanlık yapacak Üniversite kadrosunda bulunan, ders ve uygulama seçimi ile tez, sergi, proje, resital, konser, temsil gibi çalışmaların yürütülmesi için bir danışman ve öğrencinin birlikte belirleyeceği tez, sergi, proje, resital, konser, temsil gibi çalışmaların konusu ve başlığı enstitüye önerilir ve bu öneri enstitü yönetim kurulu kararı ile kesinleşir. Sanatta yeterlik çalışmasının niteliğinin birden fazla tez danışmanı gerektirdiği durumlarda ikinci tez danışmanı atanabilir. Sanatta yeterlik programlarında tez, sergi, proje, resital, konser, temsil gibi çalışmalar yönetilebilmesi için, başarıyla tamamlanmış en az bir yüksek lisans tezi yönetmiş olmak gerekir. İkinci tez danışmanı Üniversite kadrosu dışından da doktora/sanatta yeterlik derecesine sahip kişilerden olabilir.”</p>

<p>“Yüksek lisans ve doktora programlarında, en az doktora derecesine sahip öğretim elemanı, kredili derslerden toplamda en fazla 2 ders açabilir ve tezli yüksek lisans ve doktora için en fazla on dört danışmanlık, tezsiz yüksek lisans programları için ise tezli yüksek lisans ve doktora programları hariç en fazla on altı danışmanlık üstlenebilir.”</p>

<p><strong>MADDE 13-</strong> Aynı Yönetmeliğin 25 inci maddesinin ikinci fıkrasının son cümlesinde yer alan “10” ibaresi “30” olarak değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 14-</strong> Aynı Yönetmeliğin 27 nci maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve dokuzuncu fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “başarı notlarının” ibaresinden sonra gelmek üzere “AKTS” ibaresi eklenmiştir.</p>

<p>“(2) Öğrencilerin ders başarı düzeyleri, dersin özelliğine göre düzenlenen yarıyıl içi tamamlayıcı faaliyetler veya uygulamalar ve yarıyıl sonu sınavları ile ölçülür. Bir dersin yarıyıl içi değerlendirmesinde, en az bir ara sınav ve o dersin bilgi paketlerinde tanımlanan ve oranları belirtilen diğer etkinlikler dikkate alınır. Ara sınavın ders başarı notuna etkisi %30, yarıyıl sonu sınavının ise %70’tir.”</p>

<p><strong>MADDE 15-</strong> Aynı Yönetmeliğin 35 inci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(1) Tezsiz yüksek lisans programı toplam 30 ulusal krediden ve 90 AKTS’den az olmamak kaydıyla en az on ders ile yarıyıl projesi dersinden oluşur. Yarıyıl projesinin ulusal kredisi 0 olup, AKTS kredisi 30’dur.”</p>

<p><strong>MADDE 16-</strong> Aynı Yönetmeliğin 40 ıncı maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(3) Öğrencinin alacağı derslerin en çok ikisi, lisans öğrenimi sırasında alınmamış olması kaydıyla, lisans derslerinden seçilebilir. Lisans düzeyindeki devam koşulları geçerli olmak üzere seçilen lisans derslerinden alınan notlar, lisans öğrencileri ile aynı ölçütlere göre değerlendirilir. Ancak bu öğrencilerin başarı koşulları, lisansüstü programdaki başarı değerlendirme ölçütlerine göre belirlenir. Ayrıca enstitü ana bilim/ana sanat dalı başkanlığının önerisi ve enstitü yönetim kurulu onayı ile diğer eş değer yükseköğretim kurumlarında verilmekte olan derslerden en fazla her biri en az 6 AKTS değerinde olan 2 ders seçilebilir. Ancak, bir AKTS değerinde düşük olan derslerin alınıp alınmaması enstitü yönetim kurulunca kararlaştırılır. Diğer yükseköğretim kurumlarından alınacak derslerin Üniversitenin öğretim programlarında açılmamış olması gerekir.”</p>

<p><strong>MADDE 17-</strong> Aynı Yönetmeliğin 61 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“MADDE 61- (1) Öğrencilerin disiplin iş ve işlemlerinde, 2547 sayılı Kanunun 54 üncü maddesi hükümleri uygulanır.”</p>

<p><strong>MADDE 18-</strong> Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>MADDE 19-</strong> Bu Yönetmelik hükümlerini Dicle Üniversitesi Rektörü yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/dicle-universitesi-lisansustu-egitim-ogretim-ve-sinav-yonetmeliginde-degisiklik</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/resmi/resmi-cumhur2.jpg" type="image/jpeg" length="86787"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hibrit Kopuş Savunması Perspektifinden Ceza Muhakemesinde Inverse Fallacy]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesinde-inverse-fallacy-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesinde-inverse-fallacy-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Bu çalışma, ceza muhakemesinde olasılıksal delillerin değerlendirilmesi sırasında ortaya çıkan <strong>inverse fallacy</strong> sorununu, <strong>Hibrit Kopuş Savunması</strong> perspektifinden ele almaktadır. Inverse fallacy, en yalın biçimiyle, delilin belirli bir hipotez altında görülme olasılığı ile hipotezin delil karşısındaki doğruluk olasılığının birbirine karıştırılmasıdır. Ceza muhakemesinde bu hata, özellikle DNA bulguları, dijital izler, iletişim kayıtları, teknik bilirkişi raporları ve profil temelli değerlendirmelerde görünür hale gelmektedir. Böyle durumlarda mahkeme, delilin sınırlı açıklayıcı gücünü doğrudan suçluluğun güçlü göstergesi gibi okuyabilmekte; böylece olasılık dili, fark edilmeden kesinlik diline dönüşebilmektedir.</p>

<p>Makale, inverse fallacy’nin yalnızca teknik bir mantık yanlışı olmadığını, aynı zamanda yargısal kanaatin oluşumunu etkileyen epistemik bir sapma olduğunu ileri sürmektedir. Özellikle dosya merkezli ceza muhakemesinde, hâkimin önceden oluşmuş kanaati, bilimsel veya teknik görünümlü deliller aracılığıyla güç kazanabilmektedir. Bu nedenle inverse fallacy, “şüpheden sanık yararlanır” ilkesini zedeleyen görünmez bir muhakeme hatası olarak değerlendirilmelidir. Çalışmada ayrıca, Hibrit Kopuş Savunması’nın dereceli müdahale modeli çerçevesinde, müdafinin bu hataya karşı nasıl stratejik bir savunma geliştirebileceği tartışılmaktadır. Sonuç olarak inverse fallacy, ceza muhakemesinde yalnızca olasılığın yanlış okunması değil; savunmanın müdahale etmesi gereken yapısal bir karar verme problemidir.</p>

<p><strong>Giriş</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde bazı akıl yürütme hataları, açık bir hukuka aykırılık gibi görünmez; buna rağmen hükmün kuruluşunu derinden etkiler. <strong>Inverse fallacy</strong> bunlardan biridir. En yalın biçimiyle bu hata, <strong>delilin belirli bir hipotez altında görülme olasılığı</strong> ile <strong>hipotezin delil karşısındaki doğruluk olasılığını</strong> birbirine karıştırmaktan doğar. Başka bir ifadeyle, “sanık masum ise bu bulgunun ortaya çıkma ihtimali düşüktür” önermesi, fark edilmeden “öyleyse bu bulgu karşısında sanığın masum olma ihtimali de düşüktür” sonucuna çevrilir. Oysa bu iki önerme mantıksal olarak aynı şey değildir. İstatistik ve hukuk literatürü, bu hatayı çoğu zaman <strong>“prosecutor’s fallacy”</strong> ya da <strong>“transposed conditional”</strong> olarak tanımlar ve özellikle DNA, eşleşme, profil, frekans, olasılık ve benzerlik diliyle kurulan adli delillerde tehlikeli bulur.</p>

<p>Bu sorun, ceza muhakemesinde yalnızca teknik bir istatistik yanlışı değildir. Çünkü mahkeme, çoğu zaman delili çıplak matematiksel bir nesne olarak değil, önceden oluşmuş kanaatle birlikte okur. Böylece inverse fallacy, sadece bir olasılık hatası olmaktan çıkar; <strong>prematüre kanaatin bilimsel görünüşlü meşrulaştırma aracına</strong> dönüşür. Özellikle bilirkişi raporlarında, HTS değerlendirmelerinde, dijital materyal eşleşmelerinde, biyolojik bulgularda, kamera görüntüsü benzerliklerinde ve davranışsal profil çıkarımlarında, delilin suçluluk yönünde fazladan “çekilmesi” tehlikesi ortaya çıkar. Royal Society’nin mahkemeler için hazırladığı istatistik rehberi de, delilin olasılığı ile suçluluğun olasılığının birbirine karıştırılmasının mahkemeyi yanıltabileceğini açıkça vurgular.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması perspektifinden bakıldığında inverse fallacy, savunmanın karşısına çıkan sıradan bir teknik kusur değildir. Bu hata, ceza yargılamasında <strong>hakimin zihinsel konfor alanını</strong> güçlendiren, dosya merkezli muhakemenin içindeki görünmez sıçrama noktalarından biridir. Bu nedenle müdafi, yalnızca “istatistik yanlış anlaşılmıştır” demekle yetinemez; hatanın nasıl çalıştığını, hangi noktada hükme sızdığını ve buna karşı hangi derecede müdahale gerektiğini de belirlemelidir. Bu makalede inverse fallacy önce kavramsal düzeyde açıklanacak, ardından ceza muhakemesindeki görünüm biçimleri incelenecek, sonrasında ise Hibrit Kopuş Savunması çerçevesinde bu hataya karşı geliştirilebilecek dereceli savunma stratejileri ortaya konulacaktır.</p>

<p><strong>I. Inverse Fallacy’nin Kavramsal Çerçevesi</strong></p>

<p>Inverse fallacy, en genel anlamıyla, <strong>koşullu olasılığın ters çevrilmesi</strong>dir. Bir olayın başka bir olay altında gerçekleşme ihtimali ile, ikinci olayın birinci olay karşısındaki ihtimali birbirinden farklıdır. Ceza muhakemesi bağlamında hata genellikle şu biçimde görünür: “Bu DNA eşleşmesinin rastlantısal ortaya çıkma ihtimali milyonda birdir” denildiğinde, bu ifade bazen “öyleyse sanığın masum olma ihtimali de milyonda birdir” şeklinde anlaşılır. Oysa ilk önerme, <strong>delilin masumiyet hipotezi altındaki görünme sıklığına</strong> ilişkindir; ikinci önerme ise <strong>sanığın masumiyetinin, bu delil ışığında ne kadar muhtemel olduğuna</strong> ilişkindir. Aradaki fark, hukuki kaderi belirleyecek kadar büyüktür. Royal Society ve adli istatistik literatürü, bu yanlış dönüşümü klasik bir muhakeme hatası olarak tanımlar.</p>

<p>Bu noktada özellikle <strong>likelihood ratio</strong> ile <strong>posterior probability</strong> arasındaki ayrımı korumak gerekir. Adli bilim uzmanı çoğu zaman delilin iki rakip hipotez altında ne kadar beklenir olduğunu söyleyebilir; fakat bu, sanığın kesin olarak suçlu ya da masum olduğuna dair nihai bir olasılık hesabı verdiği anlamına gelmez. Güncel literatür de, uzmanların delilin gücünü çoğunlukla likelihood ratio üzerinden ifade etmesi gerektiğini, fakat mahkemelerin bunu kolayca nihai suçluluk olasılığına dönüştürme eğiliminde olabildiğini belirtir.</p>

<p>Bu nedenle inverse fallacy’nin özü, yalnızca matematiksel bir hata değildir; aynı zamanda <strong>rol karmaşasıdır</strong>. Uzman, delilin kuvvetini anlatır; mahkeme ise delilin tüm dosya içindeki yerini değerlendirir. Uzmanın söylediği şey ile mahkemenin çıkardığı sonuç arasındaki sınır silinince, teknik ifade hükmün yerine geçmeye başlar. İşte ceza muhakemesinde asıl tehlike burada doğar.</p>

<p><strong>II. Ceza Muhakemesinde Inverse Fallacy’nin Başlıca Görünüm Biçimleri</strong></p>

<p>Inverse fallacy, uygulamada çoğu zaman açık bir formül halinde görünmez. Daha çok, rapor dili, duruşma söylemi ve gerekçedeki cümle yapıları içinde gizlenir.</p>

<p>İlk ve en klasik görünüm, <strong>DNA ve biyolojik deliller</strong> alanındadır. “Bu profilin rastlantısal eşleşme ihtimali çok düşüktür” cümlesi, kolaylıkla “sanığın suçsuz olma ihtimali çok düşüktür” sonucuna dönüştürülebilir. Oysa DNA eşleşmesi delilin belirli bir kişiyle uyumunu gösterir; bu uyumun otomatik olarak faillik sonucuna çevrilmesi başka öncüller gerektirir. Royal Society’nin adli DNA rehberi de, eşleşme olasılığının doğrudan masumiyet ihtimali gibi sunulmasının hatalı olduğunu açıkça belirtir.</p>

<p>İkinci görünüm, <strong>HTS, baz istasyonu ve konum verileri</strong> gibi dijital-olasılıksal delillerdedir. Bir kişinin belli bir baz istasyonundan sinyal vermesi, o kişinin mutlaka olay yerinde olduğunu göstermez; sadece belirli bir teknik ilişkiyi gösterir. Fakat uygulamada bu teknik ilişki, bazen doğrudan mekânsal kesinliğe dönüştürülür. Böylece “bu veri sanığın olay yerine yakın olduğunu gösterebilir” ifadesi, “sanık olay yerindeydi” sonucuna çekilir.</p>

<p>Üçüncü görünüm, <strong>dijital materyal ve cihaz eşleşmeleri</strong>ndedir. Bir IP kaydı, cihaz izi, kullanıcı deseni ya da veri kümesi benzerliği, belirli bir hipotez lehine delil değeri taşıyabilir; ancak bu değer, failin kimliğini tek başına kesinleştirmez. Özellikle çok kullanıcılı cihazlar, ortak ağlar, başkası tarafından erişim ihtimali, veri manipülasyonu ve bağlam eksikliği gibi unsurlar göz ardı edildiğinde inverse fallacy devreye girer.</p>

<p>Dördüncü görünüm, <strong>profil ve tipiklik delilleri</strong>ndedir. Kimi zaman belirli davranış kalıpları, örgütsel iletişim örüntüleri veya fail profilini andıran benzerlikler, doğrudan kişiye bağlanır. Oysa bir profile benzemek ile o profilin faili olmak aynı şey değildir. <strong>Nadirlik</strong>, tek başına <strong>aidiyet</strong> anlamına gelmez.</p>

<p>Beşinci görünüm, <strong>bilirkişi raporlarının dilinde</strong> ortaya çıkar. Özellikle teknik uzmanlık alanlarında, raporun dikkatli yazılmış bölümleri ile duruşmada veya kararda yapılan sadeleştirmeler arasında kopma yaşanır. Literatür, mahkemelerin ve hatta uzman olmayan hukuk aktörlerinin olasılıksal dili yanlış okuyabildiğini, bunun da hem prosecutor’s fallacy’ye hem de aşırı/eksik değerleme hatalarına yol açabildiğini gösteriyor.</p>

<p><strong>III. Inverse Fallacy’nin Yargısal Psikolojisi</strong></p>

<p>Inverse fallacy’nin bu kadar etkili olmasının sebebi, sadece mantık kurallarının ihlali değildir. Bu hata, aynı zamanda insan zihninin <strong>kesinlik arzusuna</strong> hitap eder. Sayı, oran ve olasılık dili; belirsiz bir olguyu sanki netleşmiş gibi gösterir. Hakim veya savcı, “milyonda bir” ifadesiyle karşılaştığında, çoğu zaman bu ifadenin hangi soruya cevap verdiğini değil, taşıdığı güçlü ikna etkisini algılar. Böylece sayı, düşüncenin yerine geçer.</p>

<p>Burada özellikle <strong>prematüre kanaat</strong> belirleyicidir. Hakim dosyayı önceden okumuş, sanık hakkında bir ilk izlenim oluşturmuş ve sonra duruşmada gelen teknik delili bu izlenimi destekleyen bir doğrulama olarak algılamış olabilir. Bu durumda inverse fallacy, hatalı bir hesap değil; mevcut kanaatin mantık kılığına bürünmesidir.</p>

<p>Buna bir de kurumsal güven etkisi eklenir. Bilirkişi raporu, laboratuvar çıktısı veya teknik inceleme, mahkeme nezdinde çoğu zaman sıradan bir beyan değil, “tarafsız bilim” görüntüsü taşır. Oysa bilimsel görünüm, muhakeme sıçramasını ortadan kaldırmaz. Tam tersine, bazen onu görünmez hale getirir. Delilin gerçekten ne söylediği ile kararda ona ne söyletildiği arasındaki fark, bu nedenle savunma tarafından özellikle açığa çıkarılmalıdır.</p>

<p><strong>IV. Hibrit Kopuş Savunması Perspektifinden Inverse Fallacy</strong></p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından inverse fallacy’ye verilecek cevap, tek tip değildir. Müdahalenin derecesi; mahkemenin açıklık düzeyine, bilirkişi raporunun niteliğine, dosyada başka hangi delillerin bulunduğuna ve yanlış akıl yürütmenin hükmün merkezinde mi yoksa çevresinde mi olduğuna göre değişir.</p>

<p><strong>1. Tam Uyum Düzeyi: Teknik Düzeltme</strong></p>

<p>İlk düzeyde müdafi, çatışma üretmeden kavramsal ayrımı görünür kılar. Amaç, mahkemeyi utandırmak değil; yanlışı nazikçe düzeltmektir. Burada kullanılabilecek dil şudur:<br />
“Bu rapor, sanığın suçlu olma ihtimalini değil, gözlenen bulgunun belirli bir varsayım altında ne ölçüde beklenir olduğunu göstermektedir.” Bu düzeyde savunma, hâkimin zihinsel direncini tetiklemeden doğru kategoriyi hatırlatır.</p>

<p><strong>2. Mikro Müdahale Düzeyi: Soruyu Değiştirme</strong></p>

<p>İkinci düzeyde müdafi, bilirkişiye veya mahkemeye şu ayrımı açıkça sordurur:<br />
“Raporunuz sanığın fail olduğunu mu söylüyor, yoksa sadece bu bulgunun belirli bir hipotez altında daha beklenir olduğunu mu?” Bu soru, inverse fallacy’nin merkezini hedef alır. Çünkü hata çoğu zaman cevaptan değil, yanlış sorudan doğar.</p>

<p><strong>3. Kontrollü Kopuş Düzeyi: Tutanakta Akıl Yürütme Hatasını Sabitleme</strong></p>

<p>Üçüncü düzeyde savunma artık teknik açıklamayla yetinmez; hatalı muhakemenin tutanağa geçirilmesini ister. Örneğin şu itiraz yapılabilir:<br />
“Mahkeme ve iddia makamı, eşleşme olasılığını doğrudan suçluluk sonucuna çevirmektedir. Oysa rapor, delilin açıklayıcı gücü hakkında sınırlı bilgi vermekte; faillik sonucunu tek başına temellendirmemektedir.” Burada amaç, sadece duruşmayı etkilemek değil, aynı zamanda istinaf ve temyiz için muhakeme kusurunu kayıt altına almaktır.</p>

<p><strong>4. Stratejik Çatışma Düzeyi: Bilimsel Görünümlü Kanaat Eleştirisi</strong></p>

<p>Dördüncü düzeyde müdafi, artık yanlışı münferit değil yapısal bir sorun olarak teşhir eder. Şöyle denebilir:<br />
“Dosyada teknik delil, hukuken taşıyabileceğinden daha büyük bir yükle kullanılmaktadır. Bilimsel görünüşlü bu değerlendirme, aslında eksik öncüller üzerinden kurulmuş bir kanaat sıçramasıdır.” Bu düzey, mahkemenin delili kullanma tarzını sorgular.</p>

<p><strong>5. Radikal Kopuş Düzeyi: Yargılamanın Epistemik Meşruiyetini Tartışma</strong></p>

<p>Beşinci düzeyde inverse fallacy, artık sadece bir delil hatası değil; <strong>adil yargılanma ve gerekçeli karar</strong> sorununa dönüşür. Burada savunma, mahkemenin belirsizliği bastırarak olasılığı kesinlik gibi kullandığını, bunun da şüpheden sanık yararlanır ilkesini içeriden aşındırdığını ileri sürebilir. Böylece hata, epistemik bir kusurdan anayasal bir probleme yükseltilir.</p>

<p><strong>V. Müdafi İçin Pratik Savunma Araçları</strong></p>

<p>Inverse fallacy’ye karşı en etkili savunma, soyut matematik dersi vermek değil; yanlış akıl yürütmeyi sadeleştirmektir. Müdafi şu cümleleri stratejik biçimde kullanabilir:</p>

<p>“Bu delil, suçluluğu değil; yalnızca belirli bir açıklamanın diğerine göre daha uyumlu görünebileceğini göstermektedir.”</p>

<p>“Rastlantısal eşleşmenin düşük olması, masumiyet ihtimalinin aynı ölçüde düşük olduğu anlamına gelmez.”</p>

<p>“Delilin kuvveti ile hükmün kesinliği aynı şey değildir.”</p>

<p>“Uzmanın alanı delilin değerini açıklamaktır; sanığın suçluluğuna karar vermek mahkemenin işidir.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“Mahkeme, delilden sonuca geçerken kullandığı ara öncülleri açıkça göstermelidir; aksi halde gerekçe görünüşte bilimsel, özünde ise sezgisel kalır.”</p>

<p>Bu araçların önemi, yalnızca beraat ihtimalini artırmalarında değildir. Bunlar aynı zamanda, mahkemenin delil karşısında hangi düşünsel sıçramaları yaptığını görünür kılar. Hibrit Kopuş Savunması’nın özü de tam olarak budur: savunma, yalnızca karşı tez ileri sürmez; <strong>kararın görünmeyen mantığını görünür hale getirir</strong>.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Inverse fallacy, ceza muhakemesinde özellikle teknik ve olasılıksal delillerin yorumunda ortaya çıkan, fakat etkisi yalnızca teknik olmayan bir muhakeme hatasıdır. Bu hata, delilin belirli bir hipotez altındaki görülme ihtimali ile, o hipotezin delil karşısındaki doğruluk ihtimalini birbirine karıştırır. Böylece delil, gerçek probatif sınırlarını aşarak hükmün taşıyıcısına dönüşebilir. Bilimsel görünüş, bu yanlışı bazen daha da tehlikeli hale getirir; çünkü mahkeme, kendi sezgisel sıçramasını nesnel bilgi sanabilir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması perspektifinden inverse fallacy, sıradan bir teknik yanlış değil; savunmanın müdahale etmesi gereken bir <strong>yargısal konfor alanıdır</strong>. Müdafi burada yalnızca istatistiksel doğruluğu savunmaz; aynı zamanda mahkemenin belirsizliği nasıl bastırdığını, olasılığı nasıl kesinlik gibi kullandığını ve bu süreçte şüpheden sanık yararlanır ilkesini nasıl zayıflattığını da gösterir. Bu nedenle inverse fallacy’ye karşı savunma, kimi dosyada nazik bir kavramsal düzeltme; kimi dosyada ise hükmün epistemik temelini sarsan güçlü bir kopuş müdahalesi olabilir.</p>

<p>Son tahlilde inverse fallacy, ceza muhakemesinde hakikati değil, çoğu zaman <strong>hakikat görüntüsünü</strong> üretir. Hibrit Kopuş Savunması ise bu görüntünün arkasındaki düşünsel mekanizmayı açığa çıkaran savunma sanatıdır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/Fahrettin-KAYHAN.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesinde-inverse-fallacy-1</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 22:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/terazi/themis-jjdkfa1a.jpg" type="image/jpeg" length="20470"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA["Boşanma konusunda önemli değişiklikler yapacağız"]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/bosanma-konusunda-onemli-degisiklikler-yapacagiz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/bosanma-konusunda-onemli-degisiklikler-yapacagiz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek, "Boşanma davası 8 yıl sürüyor. 10 yıl soran boşanma davası var. Biz sorunları yerinden tespit ediyoruz. Yaptığımız bir çalışma var. Yargının hızlandırılması için adımları atıyoruz. Nafaka konusunda düzenleme yapmayı düşünüyoruz." dedi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adalet Bakanı Akın Gürlek, CNN Türk’te yayınlanan Tarafsız Bölge Özel programında gündemi değerlendirdi.</p>

<p>Adalet Bakanı olarak soruşturmalara müdahale etme yetkisi bulunmadığını belirten Bakan Gürlek, hiç kimsenin hakim ve savcılara talimat, telkin ve teselli de bulunamayacağını hatırlattı.</p>

<p><strong>86 milyonun Adalet Bakanı olduğunu vurgulayan Bakan Gürlek, mağdur ve haklı kimse onun yanında olduğunu belirtti. </strong></p>

<p><strong>GÜLİSTAN DOKU SORUŞTURMASINDA YENİ DELİLLER</strong></p>

<p>Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yeni deliller üzerine Gülistan Doku soruşturmasında harekete geçildiğini ifade eden Gürlek, Doku'ya ilişkin soruşturmanın 2020'de başladığını, 2025'ten sonra dosyada yeni delillerin gelmeye başladığını aktardı.</p>

<p>Bu kapsamda gizli tanık ifadesinin bulunduğunu, hatta mezar yeri olduğu belirtilen yerde inceleme yapıldığını aktaran Gürlek, "Burada soruşturmayı yapan iddia makamı. Adalet Bakanlığı olarak soruşturmaya kesinlikle müdahale etme yetkimiz yok. Başsavcılığımız çok titiz bir inceleme yapıyor. Soruşturma evre evre gidiyor. Gizli tanık beyanlarından sonra telefon kayıtları, baz istasyonu kayıtları, HTS kayıtları, PTS kayıtlarına bakılıyor, kamera görüntüleri inceleniyor. Soruşturma aşamasında da bir kısım itirafçılar çıkıyor" ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>FİRARİ ŞÜPHELİYE KIRMIZI BÜLTEN</strong></p>

<p>Soruşturma kapsamında tutuklananların bulunduğunu, firari şüpheli Umut Altaş ile ilgili kırmızı bülten çıkarıldığını anımsatan Gürlek, "Umut Altaş'ın beyanlarının mutlaka alınması gerekiyor. Soruşturma devam ediyor" diye konuştu.</p>

<p>Bakan Gürlek, "Yeni delil çıktı. Burada bizim amacımız, bizim uğraşımız kızcağızımızın bir mezarı varsa ailesinin o mezarının yerini bilmesi, dua etmesi. Bizim tek uğraşımız bu. Başsavcılığın uğraşı da o, bizim de amacımız, temennimiz bu. Yani bir mezarı varsa onun ortaya çıkması” dedi.</p>

<p><strong>“YARGI DOSYANIN KAPAĞINDAKİ İSME, MAKAMA, MEVKİYE BAKMAZ”</strong></p>

<p>Hakim ve savcıların delile baktığını asla dosyanın içinde geçen isimlere, makamlara bakmadığının altını çizen Bakan Gürlek konuşmasını şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Yargıda şöyle bir şey yoktur; işte o vali, o kaymakam, o siyasetçi, o belediye başkanı. Yargı bunlara bakmaz. Yargı dosyanın kapağındaki isme bakmaz, makamına mevkisine bakmaz. Burada suç var mıdır yok mudur yargı ona bakar. Ben özellikle açıklamalarında bunu söyledim. ‘Ucu nereye giderse gitsin’ derken zaten savcılarımız da bunlara bakmaz. Ben başsavcılık yaptım, ağır ceza mahkemesi başkanlığı yaptım. Burada dosyanın kapağında yazılan isimler önemli değildir. Burada suç var mıdır, yok mudur, deliller var mıdır ve hakim vicdani kanatine göre ve dosyadaki delillere göre karar verir. Burada da Başsavcılığımız elbette delilleri topluyor, delilleri topladıktan sonra kendisi ya iddianame düzenleyecek ya da tekrardan takipsizlik kararı verecek.”</p>

<p>Takipsizlik kararı verilen dosyalarda delil bulunduğu zaman dosyaların tekrar açıldığını anlatan Bakan Gürlek, “Savcılık gerçekten ince bir işçilik yaptı. Delilleri topladı. Zor şartlar altında. Özellikle jandarma teşkilatıyla birlikte yaptı. Şimdi daha bir profesyonel ekip bakıyor. Ankara merkezden bir ekip görevlendirildi.” dedi.</p>

<p><strong>“CESEDİN BULUNAMAMASI O OLAYIN CİNAYET OLMADIĞI SONUCUNU DOĞURMAZ”</strong></p>

<p>Gürlek, Gülistan Doku'nun mezar yerinin henüz tespit edilememesine ilişkin soruyu yanıtlarken, "Gizli tanık beyanları aslında soruşturma ile örtüşüyor. Gizli tanık 'burada gömüldü, daha sonra yeri değiştirildi' diyor. Kamuoyunda 'ceset yoksa cinayet yoktur' deniliyor. Burada öyle bir şey yok. Burada cesedin bulunamaması o olayın cinayet olmadığı sonucunu doğurmaz. Yargıtay'ın bu yönde kararları var. Burada ikrarlar vardır, deliller vardır, kamera kayıtları vardır" dedi.</p>

<p><strong>GÜLİSTAN DOKU OLAYINDA NET DELİLLER VAR</strong></p>

<p>Gülistan Doku soruşturmasında net delillerin olduğunun altını çizen Bakan Gürlek, “Soruşturmayla ilgili bizim açıklama yapmamız uygun değil. Soruşturmanın gizli. Ama şu var yani biliyorsunuz kamuoyuna da yansıdı. İki tane delil var. Özellikle bir sim kartın aileden alınarak işte Ankara'da bir özel siber polisine gönderilip içindeki bilgilerinin silinmesi var. Bu açık net. Zaten itiraflar da var. Bir de hastane kayıtlarının silinmesi var. Normalde kızcağız, hastaneye gitmiş. Hastane kayıtları silinmiş. Bu iki tane vaka belli” dedi.</p>

<p><strong>ESKİ VALİNİN TUTUKLANMASI</strong></p>

<p>Adalet Bakanı Akın Gürlek Gülistan Doku soruşturması kapsamında tutuklanan eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in yargılama soruşturmasının Erzurum’da yapılması ile ilgili olarak, “Kamu görevlileri bakımından bir yargılama soruşturma usulü var. Kaymakam ve valiler hakkında soruşma yapma makamı, suç yerine en yakın ağır ceza merkezinin bulunduğu başsavcılık yapar. Burada suç yeri Tunceli biliyorsunuz. Tunceli'ye en yakın Ağır Ceza Merkezi Erzurum olduğu için Erzurum Başsavcılığı tarafından soruşturma yapılıyor. Bu kanunda yazan bir madde. Bu kanun gereği böyle yani” şeklinde konuştu.</p>

<p>Gürlek, Tunceli Valisi Tuncay Sonel'e yönelik soru üzerine, Doku'nun telefonunun sim kartının alınıp, Ankara'ya gönderilerek kayıtların silinmesi ile hastane kayıtlarının silinmesi durumlarının tespit edildiğini, bunların suç isnatları arasında yer aldığını ifade etti.</p>

<p><strong>“TOPLUMDA HASSASİYET OLUŞTURAN DOSYALARA YENİDEN BAKILIYOR”</strong></p>

<p>Bakan Gürlek, Ceza İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde bir ekip kurarak daimi aramaya alınmış, intihar şüphesi bulunan dosyaların tekrardan incelendiğini ifade etti. Soruşturmaları başsavcılıkların yaptığının altını çizen Bakan Gürlek, “Bu dosyaları arkadaşlarımız farklı bir gözle bakıyorlar, inceliyorlar. Bir ekip kurduk, böyle dosyaları inceliyor arkadaşlarımız, bakıyor. Biz bir anlamda şunu yapıyoruz, farklı bir gözle bakabiliyoruz. Ama burada tabii elbette soruşturmayı yapacak makam ilgili savcılık. Yani burada biz soruşmayı yapmıyoruz. Ama inceliyoruz, oradaki savcı arkadaşla sürekli olarak müzakere ediyoruz“ diye konuştu.</p>

<p>Herhangi bir karar tesis etmediklerine vurgu yaparak Bakan Gürlek, sadece toplumda hassasiyet oluşturan dosyalarda gözden kaçan bir şey var mı diye bakıldığını belirtti.</p>

<p>Bir anlamda teknik destek verdiklerinin altını çizen Bakan Gürlek, “Soruşturma makamı kesinlikle savcımız. Bizim onun takdir hakkına, onun yetkisine karışma yetkimiz yok.” dedi.</p>

<p>5 Ocak 2020'den bu yana kendisinden haber alınamayan üniversite öğrencisi Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada 11 tutuklunun bulunduğunu belirten Bakan Gürlek şöyle devam etti: “Şimdi burada tabii toplumu yaralayan bazı olaylar var. Gülistan Doku kardeşimiz tekrardan ailesine taziye dileklerimi iletmek istiyorum. Bu tarz simge bazı isimler var. Gülistan Doku, Rojin Kabaiş gibi. Gülistan Doku gencecik bir kızcağız yani hayatın baharında öldü ya da intihar etti şu an henüz belli değil. Tunceli Başsavcılığımız bir soruşturma yapıyor. Soruşturma sonucunda ortaya çıkacak.”</p>

<p><strong>NARİN GÜRAN DAVASI</strong></p>

<p>Adalet Bakanı Gürlek, Narin Güran davası ile ilgili soru üzerine de, “Şimdi Narin davası ile ilgili olarak Yargıtay tarafından kesinleşti. Orada biliyorsunuz anne, amca ve kardeş hakkında ağırlaşmış müebbet hapis cezası verildi. Bir de Nevzat Bahtiyar. Nevzat Bahtiyar hakkında Yargıtay buradaki eylemin daha ağır olması gerektiğini bozdu. İlk derece mahkemesi 17,5 yılı ceza verdi. Şimdi şöyle kesinleşen dosyalarda da yeni bir delil ortaya çıkarsa, burada yargılama yenilenmesi yapabilir.” dedi.</p>

<p><strong>“TÜM TÜRKİYE’NİN ADALET BAKANIYIZ”</strong></p>

<p>Muhalefet partilerinin kendisini ziyaret eden olup olmadığıyla ilgili soru üzerine Bakan Gürlek, “Yok etmediler ama ben dediğim gibi onların da bir ihtiyacı varsa burada Adalet Bakanı olarak biz tüm Türkiye'nin Adalet Bakanı'yız diyoruz. Burada mağdur ya da adalet duygusuna kim mağdursa, kim haklıysa, adalet duygusuna kim ihtiyacı varsa ben her zaman diyorum onların yanındayım. Ki bana da ulaşabiliyorlar yani vatandaşlarımız da ulaşabiliyor. Hatta dediğim gibi sürekli olarak arıyorlar işte bu 12. paket şu an gündemde onunla ilgili düzenli yapılacak mı yapılmayacak mı diye soruyorlar.”</p>

<p><strong>“MAHKEME DELİLE GÖRE KARAR VERİR”</strong></p>

<p>Ekrem İmamoğlu dosyası ile ilgili 143 eylem hakkında isnat yapıldığını açıklayan Bakan Gürlek, “407 sanık hakkında iddianame kabul edildi. Artık yargılama aşaması başladı. Mahkeme yargılama yapıyor. Bildiğim kadarıyla da belirli bir aşamaya geldi. Yani orada tabii biz soruşturma aşamasında görev yaptık. Başsavcıydım. İddianameyi düzenledim. Biz görevimizi yaptık artık dava yargılama aşaması başladı mahkemenin takdiri. Şimdi şunu ayırmamız lazım burada mahkeme maddi delillere göre ve vicdani kanaatine göre karar verir. Burada hatırladığım kadarıyla 143 eylem hakkında isnat yapılmıştı.“ dedi.</p>

<p><strong>“MAHKEME SALONLARI SİYASET ARENASI DEĞİLDİR”</strong></p>

<p>Mahkeme salonlarında kesinlikle siyaset yapılmaması gerektiğinin altını çizen Bakan Gürlek, “Önemli davalara bakmak nasip oldu. Mahkeme salonları siyaset arenası değildir. Orada yargılama faaliyeti yapılır. Orada savunma alınır, deliller tartışılır, herkes delillere karşı söz alır, tanıklara soru sorulur, mahkemenin aklına takılan bir şey varsa bunları açıklattırılması istenir.” dedi. Mahkeme salonunda yapılmak istenen selamlama konuşmasına da değinen Bakan Gürlek, “Burada yani maalesef görüyoruz orada işte selamlama konuşması gündeme gelmişti hatırlıyorsunuz. Yani böyle bir usul yok. Burada savunma yapılır, deliller tartışılır. Mahkeme salonlarını ayrı tutmamız gerekiyor. Ve hakimler de kesinlikle buradaki siyasi tartışmalara göre karar vermezler. Dosyadaki delillere göre karar verirler. Mahkemeler Türk milleti adına yargılama yapar. Türk milleti adına hakimler vicdanı kanaatine göre karar verir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>CHP’NİN ‘KUMPAS OPERASYONU’ İDDİASI</strong></p>

<p>Bakan Gürlek, CHP’nin ‘Kumpas Operasyonu’ iddiasına katılmadığının altını çizerek, “Yani burada bakın maddi deliller var. Biliyorsunuz MASAK raporları var. İtirafçı beyanları var. Banka hesapları var. HTS kayıtları telefon trafikleri var. Yani 143 tane eylem var. Bunlar tek tek hepsi somut olarak İddianamede belirtilmiş. Şimdi bunu niye söylüyorum? İddianame artık kabul edildiği için. Burada artık bu iddianame kabul edilince yargılama aşaması başlıyor. O yüzden bu konuşulabilir. Ben ona katılmıyorum. Elbette bunu sanıklar söyleyebilirler. Bu siyasi yargılamadır diyebilirler. Ama dosyadaki delilere bakmak lazım. Burada mahkemede mutlaka dosyadaki delilere bakacak.” dedi.</p>

<p><strong>SAVCI HAKİM İSME, PARTİYE DEĞİL DELİLE BAKAR </strong></p>

<p>Adalet Bakanı Gürlek, belediyelerle ilgili soruşturmalara yönelik soru üzerine şu yanıtı verdi:</p>

<p>“Dosyaların bir olgunlaşma aşaması var. Deliller toplanıyor, MASAK raporlar alınıyor, tanık beyanları alınıyor. Bildiğim kadarıyla İstanbul ya da diğer Başsavcılarımızın hepsi burada parti önemli değildir. Bakın bu kesinlikle burada yolsuzluk var mı, dolandırıcılık var mı? Kamuya tahsil edilmesi gereken paraların şahsa geçilmesi durumu var mı? Bunlara bakar. Burada partinin önemi yoktur. Burada AK Parti'dir, CHP'dir, başka parti de olabilir. Belki ileride onlara da olabilir. Bu partilerle ilgili bir sorun değildir. Savcılık şuna göre hareket etmez. A partisi, B partisi, C belediye başkanı. C Siyasi Parti Başkanı, buna göre hareket etmez. Dosyanın kapağındaki şüpheli ismi savcıyı ilgilendirmez. Dosyadaki deliller savcıyı ilgilendirir. Burada dediğiniz gibi şu an devam eden bir soruşturma vardır ya da henüz operasyon aşamasına gelmeyen bir dosya vardır. Bunu elbette biz bilemeyiz. Sürekli olarak Cumhur İttifakına operasyon yapılmıyor korunuyor, kollanıyor deniliyor. Hakkında işlem yapılan belediye başkan sayısı 30, mahkumiyet kararı verilen başkan sayısı 13, yargılaması devam eden yani mahkemesi devam eden başkan sayısı 7, diğer karar verilen 10. Yani baktığın zaman burada savcılığın parti ayırmadan işlem yaptığını görüyoruz."</p>

<p><strong>YASAL DÜZENLEME GERİKİYORSA YAPACAĞIZ</strong></p>

<p>Bakan Gürlek, uzun süren yargılamaların önüne geçmek için 12. Yargı Paketinde çalışmalar bulunduğunu belirtti. Hedef sürelere uyulması açısından da Yargının Etkinliği Bürosunun aktif çalıştığını aktaran Bakan Gürlek şöyle konuştu:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“İl ziyaretlerimde özellikle meslektaşlarımla çok sık görüşüyorum çünkü buradaki uygulamacılar onlar. Bir boşanma davası 8 yıl sürüyor. Daha sonra bölge adliyeye gidiyor, daha sonra Yargıtay’a gidiyor. Yani 10 yıl süren bir boşanma davası var. Burada şahıs bir hayat kuramıyor. Sürekli bir nafaka ödüyor. Biz burada sorunları yerelden, yerinden özellikle tespit ediyoruz. 12. Yargı Paketi üzerinde çalışmamız var. Elbette yargının hızlandırılması için tedbirleri alacağız. Özellikle kamuoyunda bazı davaların uzunluğu tartışılıyor. Yargının Etkinliği Büromuz var. Yargının Etkinliği Büromuz çok önemli. Özellikle hakim arkadaşlarımızın biz hepsinin özveriyle dosyalara çalıştığını düşünüyoruz, ama bazen hakim arkadaşlarımız dosyayı safsaklayabiliyor. Yani süresinde karar vermesi gerekirken o süreyi uzatabiliyor. Hangi davanın ne kadar sürede karara bağlanacağı bizde belli. Hedef süre var. Ne demek? Bir kira davası 6 ayda karara bağlanacak. Burada bütün hakimlerimiz de bunu bilir. Şimdi burada hedef süre neden aşılıyor? İşte buna bakmamız lazım. Şimdi eğer hakimin şahsından kaynaklanan bir hedef süre aşımı varsa burada elbette biz hakim hakkında gerekli işlemleri yapacağız. Eğer burada hakimin şahsından kaynaklanmayan sistemden kaynaklanan bir yasal mevzuat düzenlemesi gereken bir şey varsa biz onu yapacağız. Gerekiyorsa yeni mahkeme kuracağız.”</p>

<p><strong>‘ALO ADALET’ İLE VATANDAŞA DAVASININ HANGİ AŞAMADA OLDUĞUNUN BİLGİSİNİ VERECEĞİZ</strong></p>

<p>Yargının Etkinliği Bürosuyla birlikte yargının hızlanılmasını hedeflediklerini aktaran Bakan Gürlek, “Vatandaş ‘Alo Adalet' birlikte dosyasının ne aşamada olduğunu bilecek. Vatandaş aile mahkemesinde açmış olduğu bir nafaka davasının 8. ayda arıyor ‘Benim davam bitmedi.’ Biz diyeceğiz ki vatandaşa, ‘Senin henüz yargılaman devam ediyor, makul süre içerisinde.’ Ama eğer makul süre aşılmışsa biz vatandaşa hangi aşamada olduğunu dosyanın bilgi vereceğiz. Özellikle bir muhataplık anlamında vatandaş bunu fark edecek.” Bakan Gürlek, 12. Yargı Paketinde özel düzenlemelerin yer alacağını kaydetti.</p>

<p><strong>"YASA DIŞI BAHİS SUÇ OLARAK TANIMLANMALI"</strong></p>

<p>Adalet Bakanı Gürlek, uyuşturucu, yasa dışı bahis, sanal kumar konusunda da kararlılıkla mücadele edeceklerini belirterek, "Şubat ve mart ayında bütün başsavcılıklarımız yoğun bir çalışma yapmış." dedi.</p>

<p>Söz konusu eylemlerden toplumun bütün kesimlerinin etkilendiğini aktaran Gürlek, yasa dışı bahsin "suç" olarak değil "kabahat" olarak düzenlendiğini belirterek, "Bizim kanunlarımızda yasa dışı bahsi 'suç' olarak düzenlememiz gerekiyor. Oynatanda müeyyide var, oynayana da suç olarak düzenlenmesi gerekiyor. Meclis'ten geçmesi gerekiyor." görüşünü paylaştı.</p>

<p>Bakan Gürlek, sokak çeteleri konusunda da operasyonlar yapıldığını, bu çetelerin çocukları kullandığını anımsatarak, "Bizim suça sürüklenen çocuk kavramıyla ilgili sil baştan düzenleme yapmamız gerekiyor. 11. Yargı Paketi'nde bunlarla ilgili bir düzenleme yapıldı. 12. Paket'te de bu konuda ceza artırımı düşünüyoruz." diye konuştu.</p>

<p><strong>"RUHSATLI SİLAHLARIN EVDE BELİRLİ ŞARTLARDA SAKLANMASI LAZIM"</strong></p>

<p>Adalet Bakanı Gürlek, Kahramanmaraş'taki okul saldırısına ilişkin, okulun rehber öğretmeninin 13 kez saldırganı psikoloğa götürülmesini önerdiğini ancak ailenin bunu ötelediğini ifade etti.</p>

<p>Konuyla ilgili "velilik görevini ihmal" suçunun Türk Ceza Kanunu 233. maddesinde yer aldığına işaret eden Gürlek, "Tabii 233. maddedeki düzenleme biraz aslında çok sert bir düzenleme. Biz bunun artık bazı suçlarda, her işlenen suçta değil; işte adam öldürme ya da ağırlaştırılmış yaralama gibi suçlarda burada veli, babalık annelik görevini ihmal etmişse, bunun da bizce sorumlu olması gerekir. Bu konuda da çalışmalarımız var." şeklinde konuştu.</p>

<p>Kahramanmaraş'taki okul saldırganı İsa Aras Mersinli'nin üzerinden babasına ait 5 tane silah çıktığını anımsatan Gürlek, şöyle devam etti:</p>

<p>"Bununla ilgili de Sayın Cumhurbaşkanımız da dün kabine toplantısından sonra açıklama yaptı. Bununla ilgili de yasal düzenleme yapılması gerekiyor. Özellikle ruhsatlı silahların nasıl saklanması gerektiği konusunda dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranışlarda bulunan ve daha sonradan bu silahın çocuk tarafından ele geçirilmesi durumunda kanunumuzda bir düzenleme yapılması gerekiyor. 6136 sayılı kanunda düzenleme var. Bir kere ruhsatlı silahların evde belirli şartlarda saklanması lazım. Maalesef bu yaşanan üzücü olayda da 5 tane silahı çocuk o gün okula götürüyor. Burada babanın özellikle bu silahları güvenli bir ortamda, güvenli bir yerde muhafaza etmesi gerekiyordu. 6136 sayılı Kanun'un 13. maddesinde bir bent düzenlemesi yapılması gerekebilir. Özellikle ruhsatlı silahların muhafazası konusunda dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranılması sebebiyle bir eylem gerçekleşmişse elbette burada bir sorumluluk olması gerekiyor."</p>

<p>Bakan Gürlek, TBMM'de 15 yaş ve üstü için sosyal medya kullanımına ilişkin düzenleme yapılması gerektiğini belirterek, sosyal medya hesabını kullananların gerçek kişi olması gerektiğini kaydetti.</p>

<p>Kişilerin kendi adıyla sosyal medya hesabını kullanmak zorunda kalmayacağını vurgulayan Bakan Gürlek, konuyla ilgili katalog suçların belirlenerek hesabı kullananın kimlik bilgilerinin tespit edilmesi gerektiğini dile getirdi.</p>

<p>Bakan Gürlek, İsa Aras Mersinli'nin annesinin tutuklandığının belirtilmesi üzerine, "Babası tutuklanmıştı, anne de tutuklanmış oldu. Herhalde yeni deliller ortaya çıktı. Az önce söylediğim gibi, çocuğun acilen psikoloğa götürüleceğine dair rehber öğretmenimizin bir yazmış olduğu rapor var. Velilerimize bir temennide bulunmak istiyorum, lütfen çocuklarımızla ilgilenelim. Yani çocuklar maalesef özellikle ekran başında, sosyal medyada, oyunlarda çok vakit geçiriyor. Benim de çocuğum var, sürekli olarak takip etmek gerekiyor. Ebeveynlik aynı zamanda sorumluluk gerektiriyor, çocuklarımızı kontrol etmemiz gerekiyor, takip etmemiz gerekiyor." değerlendirmesinde bulundu.</p>

<p><strong>KIRMIZI BÜLTEN VE ULUSLARARASI SUÇLULARIN İADESİ TABLOSU</strong></p>

<p>Uluslararası suçluların iadesi konusunda da bilgiler veren Bakan Gürlek sözlerini şöyle sürdürdü: “Bakın mesela 2025 yılında 1256 kişinin iadesini istemişiz. Ülkemize iade edilen kişi sayısı 302. Yani 1256 iade istemişiz, 302'sini iade etmişler. Yani burada tabii yeni delil olduğu zaman yeniden istiyoruz. Yabancı ülkelerde tabii bizden suçların iadesi kapsamında onlar da suçları iade ediyorlar. Mesela 2025 yılında bizden 185 kişinin iadesini istemişler. Biz de 26 kişiyi iade etmişiz. Biz de mütekabiliyet ilkesi gereğince karşılıklı olarak onların durumlarına göre yeniden değerlendiriyoruz. Yani burada şunu vurgulamak istiyorum, yeni delil ortaya çıkabiliyor. Yeni delil ortaya çıktığı zaman biz tekrardan iade istiyoruz ve bu süreci de takip ediyoruz.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/bosanma-konusunda-onemli-degisiklikler-yapacagiz</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 22:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/02/akin-gurlek-2-1.jpg" type="image/jpeg" length="85974"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[CESETSİZ CİNAYET OLUR MU?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/cesetsiz-cinayet-olur-mu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/cesetsiz-cinayet-olur-mu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>12.01.2024 tarihli <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/cesetsiz-cinayet-ersan-sen" rel="dofollow">“Cesetsiz Cinayet”</a></strong>, 26.10.2024 tarihli <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/cesetsiz-cinayet-ikinci-kisim" rel="dofollow">“Cesetsiz Cinayet: İkinci Kısım”</a></strong> ve 05.11.2025 tarihli <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/cesetsiz-cinayet-ucuncu-kisim-mahkemenin-resen-delil-arastirma-yetkisi-var-mi" rel="dofollow">“Cesetsiz Cinayet Üçüncü Kısım: Mahkemenin Re’sen Delil Araştırma Yetkisi Var mı?”</a></strong> başlıklı yazılarımızda; cesedin bulunamadığı hallerde mahkumiyet hükmü kurulup kurulamayacağına, bunun şartlarının neler olduğuna ve konu ile ilgili Yargıtay kararlarına detaylı şekilde yer vermiştik.</p>

<p><strong>Bu yazımızda ise; “Cesetsiz cinayet olur mu, hangi durumlarda olduğu kabul edilebilir?” sorusunun cevabı başlıklar halinde özetlenmiş, yazının sonuna konu ile ilgili bir tablo eklenmiştir.</strong></p>

<p>Öncelikle belirtmeliyiz ki, yargı kararlarında “ceset olmasa da cinayet olabilir” görüşü kabul edilmektedir. Ancak <i>cesetsiz cinayetin </i>kabulü ile birlikte “şüpheden sanık yararlanır” ilkesinin ve <i>suçsuzluk/masumiyet karinesinin </i>ihlal edilmemesi için; kişinin öldüğü, öldürüldüğü ve hatta sanık tarafından öldürüldüğünün sabit olması gerekir.</p>

<p><strong>1- Kişinin Öldüğünün Tespiti</strong></p>

<p><strong>Özet:</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>- </strong>Etkin ve makul süre araştırma,</p>

<p><strong>-</strong> Kişinin öldüğünü gösterebilecek diğer delillerin varlığı (mağdura ait vücut parçası veya kalıntısı, kan izi, mağdurun hayati ilaçlarını almaması, mağdura ait kıyafetlere veya üzerinde taşıdığı benzeri eşyaya ulaşılması vb.),</p>

<p><strong>-</strong> Cesedin neden bulunamadığının makul ve mantıklı açıklaması.</p>

<p><strong>Açıklama:</strong></p>

<p>Kişinin hayatta olma olasılığını tamamen ortadan kaldıran, yani kişinin sağ olduğu kanaatine ulaşılmasını imkansızlaştıracak delillere ulaşılmalıdır.</p>

<p>Kişinin sağ olup olmadığının kesin tespiti amacıyla, buna ilişkin tüm iddiaların araştırılması ve gerekli tüm araştırmanın yapılması için yeterli sürenin kullanılması gerekmektedir. Kayıp şahsın bulunması için makul süre boyunca devam eden etkin bir araştırma yapılmadan, öldüğü varsayımı ile hareket edilmesi hatalı sonuçlara yol açabilecektir. Bir kişinin öldüğü kabul edilerek faile ceza verildikten sonra, kayıp şahsın daha sonra canlı şekilde ortaya çıkma ihtimali bulunmamalıdır.</p>

<p>Kişinin cesedinin bulunması, kişinin öldüğü kanaatine ulaşılmasına yol açan en açık ve şüpheye yer bırakmayan delil olmakla birlikte, bu kanaate başkaca delillerle ulaşılmasına hukuken bir engel yoktur. Ancak bunun şartı;<strong> </strong>tıp biliminin kurallarına göre, kişinin hayatta olmadığını kabul ettirmeyi gerektirecek delillerin bulunmasıdır. Bu hususta verilen örnekler; kişiye ait uzuvların veya beyin, kalp, akciğer ve benzeri organların, kişinin yaşamını devam ettirmesine izin vermeyecek şekilde bulunmasıdır.</p>

<p>Kişinin öldüğü kabul edilecek ise, cesedin neden bulunamadığının bilimsel ve mantıklı sebeplerle ortaya koyulması gerekmektedir. Örneğin, gölete atıldığı söylenen bir bebek ile yüzme bilen bir yetişkinin içinde bulunduğu şartlar ve hayatta olma <i>ihtimalleri</i> elbette farklıdır. Bu fark gözetilerek; durumun şartlarından ulaşılabilecek tek sonuç, kişinin <i>öldüğü</i> ve <i>öldürüldüğü</i> olmalıdır ki, ceza sorumluluğu gündeme gelebilsin.</p>

<p><strong>2- Kişinin Fail Tarafından Öldürüldüğünün Tespiti</strong></p>

<p>Yargı kararlarında, kişinin sanık tarafından öldürüldüğü kanaatine varılması için çeşitli delillerin değerlendirildiği ve bunlara sonuç bağlandığı görülmektedir.</p>

<p><strong>a) İkrar</strong></p>

<p><strong>Özet: </strong>İkrar şart değildir, ancak varsa bunun güvenilirliği tartışılmalıdır.</p>

<p><strong>- </strong>Anlatım detaylı mı?</p>

<p><strong>- </strong>Anlatım diğer delillerle uygun mu, değilse neden değil?</p>

<p><strong>- </strong>İkrar için samimi mi, istikrarlı mı? Kişi baskıya maruz kalmış mı?</p>

<p><strong>- </strong>İkrar hangi aşamada ve hangi sebeple verilmiş?</p>

<p>Sanığın mahkumiyetine karar verilmesi için ikrarın varlığı şart değildir.</p>

<p>İkrarın, sanığın mahkumiyetine esas alınabildiği görülmektedir. Ancak sanığın ikrarının güvenilir ve maddi hakikati ortaya koyabilecek nitelikte olup olmadığı tartışılmalıdır (Beccaria’nın 1764 yılında basılan “Suçlar ve Cezalar Yahut Beşeriyetin Mecellesi” adlı eserinde yer verdiği olayda; bir kadının öldüğü dedikodusu ile hareket eden hakim, aleyhine şüpheden başka hiçbir delil bulunmayan kişinin ikrarı ile hareket ederek, kişinin idamına karar vermiştir, ancak öldüğü iddia edilen kişi iki yıl sonra köye geri dönmüştür).</p>

<p>İkrar varsa, anlatımın detaylı ve gerçeğe uygun olabilecek nitelikte olup olmadığı tartışılmalıdır. Mümkünse ikrar başka delillerle desteklenmeli, değilse<strong> </strong>soruşturma ve/veya kovuşturma aşamasındaki ikrarın samimi, uyumlu, istikrarlı ve hiçbir baskıya maruz kalınmadan verildiğinden emin olunmalıdır.</p>

<p><i>Cesetsiz cinayet </i>dosyalarında ikrarın ne zaman ve hangi sebeple yapılmış olabileceğine dikkat edildiği görülmektedir. Örneğin; ortada hiçbir sebep yokken, vicdan azabı duyduğu gerekçesiyle uzun süredir kendisinden haber alınamayan bir kişiyi öldürdüğünü beyan eden kişinin ikrarı <i>güvenilir</i> kabul edilmektedir. Çünkü kişinin <i>yalan söylemesi </i>ve <i>gelip kendisini de ihbar etmesi</i> için bir sebep yoktur. Bu durumlarda; cesede ait bir kalıntının, kanın veya dokunun bulunması şartının da aranmadığı ve kişinin gerçekten tüm aramalara rağmen bulunamaması halinde ikrarda bulunan kişinin anlatımına itibar edildiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>İkrarı güvenilir kılan bir başka husus ise ikrarın içeriğidir. İkrara itibar edilerek, cesedin bulunamadığı bir olayda sanık hakkında kasten insan öldürme suçundan mahkumiyet hükmü kurulabilmesi için, ikrarın ayrıntılı ve inandırıcı olması aranır. Aksi halde, sadece soyut ve genel bilgiler içeren ikrarla kişinin hayatta olduğu şüphesinin giderilmesi dahi mümkün değildir. Kişinin kasten insan öldürme suçunu ne şekilde işlediğine ilişkin anlatımı, hem suçun işlendiği konusundaki şüphenin giderilmesi ve hem de varsa suçun nitelikli hallerinin tespiti bakımından önem ifade etmektedir; zira ikrar güvenilir bulunduğunda, buna bir bütün olarak itibar edilecek, kısmen itibar edilecek ise de bunun gerekçelerinin ortaya koyulması gerekecektir.</p>

<p>Ayrıca; ikrarla birlikte cesedin gösterildiği, ancak cesede belirtilen yerde ulaşılmadığı durumda, cesedin neden belirtilen yerde bulunmayabileceğine ilişkin inandırıcı bir gerekçe olmalıdır. Bir başka ifadeyle, cesedin bulunmaması veya kişinin sağ olma ihtimalini ortadan kaldıran delillere neden ulaşılmadığı gerekçelendirilmelidir.</p>

<p><strong>b) Husumet (Öldürme Motivasyonu) ve Diğer Deliller</strong></p>

<p><strong>Özet:</strong> Tüm deliller birlikte değerlendirilmeli, ihtimaller arasından seçim yapılmamalı, maddi hakikat dışında bir ihtimal bulunmamalıdır.<strong> </strong></p>

<p>Hem ceset ve hem de ikrar yoksa, bu durumda diğer delillerin detaylı şekilde tartışılması ve değerlendirilmesi ihtiyacı doğar. <strong>Bu kapsamda;</strong> mağdura ait izlere rastlandıysa, bunlara nerede ve nasıl rastlandığı, mağdur ile şüpheli/sanık arasında husumetin bulunup bulunmadığı, şüphelinin/sanığın öldürme hazırlığında bulunduğunu gösteren delillerin olup olmadığı ve mağduru son gören kişinin kim olduğu gibi hususlar önem ifade edebilecektir.</p>

<p><strong>Bu durumda; </strong>somut olayın şartları kendi içinde değerlendirilmeli, ihtimaller arasında seçim yolu ile değil, gerçekten mağdurun sanık tarafından öldürüldüğü hususunda hiçbir şüphe kalmayacak şekilde sonuca varılmalıdır. Örneğin, sırf mağduru canlı gören kişinin sanık olduğundan bahisle sanığın cezalandırılması yoluna gidilmesi hatalı olabilecektir. Bilgiler ve anlatımlar bir bütün halinde dikkate alınarak, mağdurun sanık tarafından öldürülmesinin tek gerçek olabileceği kanaatine varılabildiği durumda sanığın mahkumiyetine karar verilebilmelidir.</p>

<p>Kişinin kasten öldürülmesi ihtimali bakımından, “hayatın olağan akışına aykırılık/uygunluk” kriterine dayanılmasında da sakınca bulunmaktadır. Öldürülme, halihazırda hayatın olağan akışına uygun bir kavram olarak kullanılarak, bir kimsenin bir kimseyi öldürdüğüne gerekçe gösterilmeye uygun bir kavram değildir.</p>

<p><strong>Sonuç olarak; </strong>kişiler arasında husumet bulunup bulunmadığı, yani sanığın, maktulü öldürmek için bir gerekçesinin bulunup bulunmadığı, kişinin bir cinayete kurban gittiği yönünde şüphe oluşması bakımından etkili ise de, tek başına bir kimseyi ölüm neticesinden sorumlu tutmak için yeterli değildir. Ceset ve sanığın ikrarının bulunmadığı durumlarda, diğer tüm delillerin, kişinin sanık tarafından öldürüldüğünü şüphesiz olarak ortaya koyması aranmaktadır.</p>

<p>Mağduru gören veya onunla iletişimde olan son kişinin, mağdurun ölümü ile bağlantılı olabileceği şüphesi kapsamında soruşturma yürütülmesi, soruşturmanın amacına uygun olsa da, yalnız bu sebeple kişinin mahkumiyetine karar verilmesi, öldürme fiili ile ölüm neticesi arasındaki illiyet bağının kurulmadan mahkumiyet hükmü verildiği anlamına gelecek, böylece şüpheyi kesin olarak giderdiği kabul edilemeyecektir.</p>

<p><strong>Tüm bu nedenlerle;</strong> HTS, PTS ve görüntü kayıtları ile suçun işlendiğinin ileri sürüldüğü tarihte kişilerin gerçekten birlikte olup olmadıklarının tespiti, sanığın maktulü gören son kişi olup olmadığı, aralarında bir husumetin veya samimiyetin, yakınlığın varlığı, fail ile maktul arasında güç dengesizliğinin bulunup bulunmadığı, cesedin neden bulunamadığının bilimsel ve mantıklı sebeplerle ortaya koyulması, kayıp şahsın makul bir süre boyunca etkin şekilde aranması ve kişinin öldüğünü ve öldürüldüğünü gösteren delillerin bir bütün olarak değerlendirilmesi önem kazanmaktadır. Ancak bu sırada; CMK m.223/5’de düzenlenen <i>yaklaşık ispat yasağı</i> da gözardı edilmemeli, maktulün sanık tarafından öldürüldüğü sonucuna kesin olarak ulaşılmadan, sanık hakkında mahkumiyet kararı verilmemelidir.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/cesetsiz-cinayet.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /><img alt="Cesetsiz Cinayet" height="1209" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/cesetsiz-cinayet.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="950" /></p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Av. Doğa Ceylan</strong></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/cesetsiz-cinayet-olur-mu-1</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 17:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/cesetsiz-cinayet-01.jpg" type="image/jpeg" length="53991"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bakan Gürlek: Faili meçhul kalmış bütün dosyalar özel birim tarafından yeniden incelenecek!]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/bakan-gurlek-faili-mechul-kalmis-butun-dosyalar-ozel-birim-tarafindan-yeniden-incelenecek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/bakan-gurlek-faili-mechul-kalmis-butun-dosyalar-ozel-birim-tarafindan-yeniden-incelenecek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek, Kabine Toplantısı sonrasında Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin açıklamalarda bulundu. 11 tutuklu bulunduğunu hatırlatan Gürlek, naaşın yerini tespit etmek için çalışmaların devam ettiğini ifade etti. Ayrıca Gürlek, faili meçhul kalmış tüm dosyaların özel birim tarafından yeniden inceleneceğini bildirdi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adalet Bakanı Akın Gürlek, Kabine Toplantısı sonrasında Gülistan Doku soruşturmasının seyrine ilişkin açıklamalarda bulundu. 11 tutuklu bulunduğunu hatırlatan Gürlek, naaşın yerini tespit etmek için çalışmaların devam ettiğini ifade etti. Gürlek, faili meçhul kalmış tüm dosyaların özel birim tarafından tek tek yeniden inceleneceğini duyurdu.</p>

<p><strong>"HASSAS DOSYALAR İÇİN ÖZEL BİRİM KURDUK"</strong></p>

<p>Adalet Bakanı Akın Gürlek, Kabine Toplantısı sonrasında açıklamalarda bulundu. Faili meçhul kalmış tüm dosyaların özel birim tarafından tek tek yeniden inceleneceğini ifade eden Gürlek, “Faili meçhuller, daha önce takipsizlik verilen tüm dosyalar tek tek inceleniyor. Eksik ve aksak noktalar var mı diye bakılacak. Özellikle toplumda böyle hassasiyet oluşturan, infial oluşturanlar. Tabii herkesin davası kendi için önemli ama toplumda hassasiyet oluşturan davalara ilişkin bir birim kurduk. Şimdi bir de tecrübeli gözlerin bakması farklı olur. Gülistan'dan sonra tabii bir beklenti var ama her dosya illa öyle olacak diye bir şey yok yani. Ama kararlılıkla ve titizlikle üstüne gidilecek.” dedi.</p>

<p><strong>"ÖNEMLİ OLAN YERİNİ TESPİT ETMEK"</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Gülistan Doku'ya ait cansız bedene ulaşılıp ulaşılmadığı sorusuna ilişkin Bakan Gürlek, "İşte önemli olan bu mezarın yerini bulmak. Cansız bedenin yerini tespit etmek. Çalışma yürütülüyor" dedi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/bakan-gurlek-faili-mechul-kalmis-butun-dosyalar-ozel-birim-tarafindan-yeniden-incelenecek</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 14:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/akin-gurlek7.jpg" type="image/jpeg" length="33652"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 10. Hukuk Dairesi'nin 2016/7146 E., 2018/4028 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-hukuk-dairesinin-20167146-e-20184028-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-hukuk-dairesinin-20167146-e-20184028-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 10. Hukuk Dairesi'nin 25/04/2018 tarihli, 2016/7146 E., 2018/4028 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>10. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2016/7146 E., 2018/4028 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Mahkemesi :İş Mahkemesi</p>

<p>Dava, ödeme emrinin iptali ile borçlu olunmadığının tespiti istemine ilişkindir.</p>

<p>Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar verilmiştir.</p>

<p>Hükmün, davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.</p>

<p>Davaya konu olayda; dava dışı ... Metal San. Tic. Ltd. Şti’nin ... işyeri sicil numaralı işyerine ilişkin, işsizlik sigortası prim borçlarından dolayı 2015/011957 numaralı 2015/4-5. aylara ilişkin prim borcuna ilişkin ödeme emrinin iptali ile borçlu olmadığının tespitini istemiş, mahkemece usulüne uygun düzenlenmiş ödeme emri bulunmaması nedeniyle davanın kabulüne karar verilmiş ise de verilen kararın eksik araştırma ve yanılgılı değerlendirmeye dayalı olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>Tüzel kişi işverenlerin ortak ve yetkililerinin kamu alacaklarından sorumluluğu, 6183 sayılı Kanunun 35, mükerrer 35, mülga 506 sayılı Kanunun 80. ve bazı maddeleri dışında 01.07.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanunun 88. maddesinde düzenlenmiştir.</p>

<p>506 sayılı Kanunun 80/12 maddesi, "Sigorta primlerini haklı sebepleri olmaksızın, birinci fıkrada belirtilen süre içerisinde tahakkuk ve tediye etmeyen kamu kurum ve kuruluşların tahakkuk ve tediye ile görevli kamu görevlileri mesul muhasip, sayman ile tüzelkişiliği haiz diğer işverenlerin üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri kuruma karşı, işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur." hükmünü öngörmüş, 5510 sayılı Kanunun 88/20 maddesi de bazı farklar dışında anılan maddeye paralel düzenleme getirmiş olup, "Kurumun sigorta primleri ve diğer alacakları haklı bir sebep olmaksızın bu Kanunda belirtilen sürelerde ödenmez ise kamu idarelerinin tahakkuk ve tediye ile görevli kamu görevlileri, tüzel kişiliği haiz diğer işverenlerin şirket yönetim kurulu üyeleri de dahil olmak üzere üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri ile kanuni temsilcileri Kuruma karşı işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur." hükmünü öngörmüştür.</p>

<p>İnceleme konusu davada; davacının, dava dışı limited şirketin ... şubesine 25.09.2012 tarihli ortaklar genel kurulu kararı ile şubeyi münferiden temsil ve ilzam etmek üzere temsilci olarak atandığı, yetkisinin 20.05.2015 tarihine kadar devam ettiği, borç döneminin ise temsil yetkisinin bulunduğu dönemi kapsayacak şekilde 2015/4-5. aylarına ait olduğu anlaşılmaktadır.<br />
Ticaret Kanunu’nun 371/1. maddesinde; “Temsile yetkili olanlar şirketin amacına ve işletme konusuna giren her türlü işleri ve hukuki işlemleri, şirket adına yapabilir ve bunun için şirket ünvanını kullanabilirler. Kanuna ve esas sözleşmeye aykırı işlemler dolayısıyla şirketin rücu hakkı saklıdır.” hükmü bulunmaktadır.</p>

<p>TTK 623. maddede ise " (1) şirketin yönetimi ve temsili şirket sözleşmesi ile düzenlenir. Şirketin sözleşmesi ile yönetimi ve temsili, müdür sıfatını taşıyan bir veya birden fazla ortağa veya tüm ortaklara ya da üçüncü kişilere verilebilir. En azından bir ortağın, şirketi yönetim hakkının ve temsil yetkisinin bulunması gerekir.</p>

<p>(2) Şirketin müdürlerinden biri bir tüzel kişi olduğu takdirde, bu kişi bu görevi tüzel kişi adına yerine getirecek bir gerçek kişiyi belirler.</p>

<p>(3) Müdürler, kanunla veya şirket sözleşmesi ile genel kurula bırakılmamış bulunan yönetime ilişkin tüm konularda karar almaya ve bu kararları yürütmeye yetkilidirler " hükmü düzenlenmiştir.</p>

<p>Davacı ortaklar kurulu kararı ile şubenin müdürü olarak atanmış ve şubeyi idare ve her konuda temsil hususunda yetkili kılınmıştır. Buna göre davacının şube işlerinin idaresinde, şubenin 3. kişilere karşı temsilinde yetkili ve sorumlu olduğunda şüphe yoktur. Davacının yetki ve sorumluluğu şube işleri ile sınırlıdır. Ancak bu şekilde yapılan yetkilendirme daha ziyade şubenin idari konuları ve yönetimi ile ilgili olup, mali konularda ayrıca yetki verilmesi gerektiği düşünülmektedir. Dolayısıyla şube müdürünün, kurumun prim borçlarından sorumlu tutulabilmesi için şubeyi hem mali hem de idari konularda temsil ve ilzama yetkili kılınmış olması gerekmektedir.</p>

<p>5510 sayılı Yasanın 88/20 maddesinde, Kurumun sigorta primleri ve alacakları yönünden, tüzel kişiliği haiz diğer işverenlerin şirket yönetim kurulu üyeleri de dahil olmak üzere üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri ile kanuni temsilcilerinin Kuruma karşı işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu olacağı düzenlenmiş ise de madde metninde sorumluluğu düzenlenen kişiler şirketin ana yönetiminde yetkili ve görevli olan kişilerdir. Söz konusu maddede ifade edilen sorumluluk şartları şube müdürlerini kapsamaz. Ancak borcun şubeye ait olması, şube müdürüne şirketi idare ve temsil yanında genel merkez tarafından harcama yetkisi verilmiş olması halinde şube müdürleri de üst düzeyde yönetici kabul edilerek sorumluluğuna gidilebilir.</p>

<p>Somut davada; davacıya prim ödemeyi de kapsayacak şekilde mali konularda yetki verilip verilmediği, şube veya davacı emrine belli miktarda paranın harcanmak üzere tahsis edilip edilmediği, muhasebe işlemlerinin şirket merkezince mi yürütüldüğü yoksa şubenin ayrı muhasebesinin mi olduğu davacının imza yetkisinin olup olmadığı hususları detaylı araştırılarak, şirket merkezi tarafından davacıya mali konularda harcama yetkisi verilip verilmediği ve 5510 sayılı Yasanın 88/20 kapsamında üst düzey yönetici veya yetkilisi ile kanuni temsilci olarak sorumlu olup olmadığı tespit edilmeli, davacının mali konularda yetkisinin olmadığının tespiti halinde bu durumun davacı yönünden haklı sebep kabul edilmesi gerektiği bilinmeli, elde edilecek sonuç değerlendirilmek suretiyle karar verilmelidir.</p>

<p>Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik araştırma ve yanılgılı değerlendirme sonucu, yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.</p>

<p>O hâlde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.</p>

<p><strong>SONUÇ: </strong>Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 25/04/2018 gününde karar verildi.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-hukuk-dairesinin-20167146-e-20184028-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 11:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/yargi/yargi-tay-yeni122201.jpg" type="image/jpeg" length="63840"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Limited Şirket Müdürlerinin SGK Prim Borçlarından Kişisel Sorumluluğu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/limited-sirket-mudurlerinin-sgk-prim-borclarindan-kisisel-sorumlulugu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/limited-sirket-mudurlerinin-sgk-prim-borclarindan-kisisel-sorumlulugu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Sermaye şirketlerinde tüzel kişilik perdesi, kamu alacaklarının tahsili söz konusu olduğunda oldukça geçirgen bir yapıya sahiptir. Özellikle 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 88/20. maddesi, şirketlerin prim borçlarından dolayı yönetim kurulu üyelerini, üst düzey yönetici veya yetkilileri ile kanuni temsilcileri işverenle birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu tutmaktadır. Ancak uygulamada Sosyal Güvenlik Kurumu, "üst düzey yönetici" kavramını ticaret sicilinde "müdür" sıfatı bulunan her bir gerçek kişiyi kapsayacak şekilde hatalı ve genişletici bir yoruma tabi tutmaktadır.</p>

<p>Bu durum, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 371. maddesinde düzenlenen "temsil yetkisinin sınırlandırılması" müessesesini ve sorumluluğun şahsiliği ilkesini adeta işlevsiz kılmaktadır. Oysa kanunun lafzı ve ruhu; prim borçlarının ödenmemesinden doğan sorumluluğu, şirketin mali politikasını belirleyen ve mali konularda yetkiye sahip kişilere yüklemiştir. Bu yazıda; temsil yetkisi sadece bir şube veya belirli bir alanla sınırlandırılmış olan şube müdürlerinin, şirketin genel prim borçlarından sorumlu tutulmasının hukuki imkansızlığı, TTK m. 371 hükümleri ve güncel içtihatlar ışığında analiz edilecektir.</p>

<p><strong>1-</strong> 6102 sayili Türk Ticaret Kanunun 371/1. maddesinde; "<i>Temsile yetkili olanlar şirketin amacına ve işletme konusuna giren her tür işleri ve hukuki işlemleri, şirket adına yapabileceği ve bunun için şirket unvanını kullanabileceği"</i>, 371/3. maddesinde; <i>"Temsil yetkisinin merkez veya bir şube özelinde sınırlandırılabileceği"</i>, 371/7. maddesinde ise; <i>"Şirkete hizmet akdi ile bağlı olanları sınırlı yetkiye sahip ticari vekil veya diğer tacir yardımcıları olarak atanabileceği"</i> düzenlenmiştir. (Limited Şirket temsilleri de bu maddelere atıflıdır)</p>

<p>Temsile yetkili kişi, (kural olarak) şirket adına her türlü işleri yapabilme ehliyetine haizdir. 5510 sayılı kanunun 88/20. madde hükmünde yer alan sorumlu kişilerde zaten işverenin merkez yönetimindeki kişileri işaret etmektedir. Öyle ki 5510 sayılı kanunun 88/20. maddesi <i>"Kurumun sigorta primleri ve diğer alacakları haklı bir sebep olmaksızın bu Kanunda belirtilen sürelerde ödenmez ise kamu idarelerinin tahakkuk ve tediye ile görevli kamu görevlileri, tüzel kişiliği haiz diğer işverenlerin şirket yönetim kurulu üyeleri de dahil olmak üzere üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri ile kanuni temsilcileri Kuruma karşı işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur"</i> şeklinde düzenlenmiş olsa da, madde metninde sorumluluğu düzenlenen kişiler şirketin ana yönetiminde yetkili ve görevli olan kişilerdir.</p>

<p>Nitekim <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-hukuk-dairesinin-20167146-e-20184028-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 10. Hukuk Dairesi'nin 2016/7146 E., 2018/4028 K. Sayılı ilamı</a>nda; "...5510 SAYILI KANUNUN 88/20. MADDE METNİNDE SORUMLULUĞU DÜZENLENEN KİŞİLER ŞİRKETİN ANA YÖNETİMİNDE YETKİLİ VE GÖREVLİ OLAN KİŞİLER OLDUĞU, SÖZ KONUSU MADDEDE İFADE EDİLEN SORUMLULUK ŞARTLARİ ŞUBE MÜDÜRLERİNİ KAPSAMAYACAĞI, ancak borcun şubeye ait olması, şube müdürüne şirketi idare ve temsil yanında genel merkez tarafından harcama yetkisi verilmiş olması halinde şube müdürleri de üst düzeyde yönetici kabul edilerek sorumluluğuna gidilebileceğine" karar verilmiştir.</p>

<p><strong>2- </strong>Mevcut bir dosya kapsamında yapılacak iş; davacıya prim ödemeyi de kapsayacak şekilde mali konularda yetki verilip verilmediği, şube veya müdür emrine belli miktarda paranın harcanmak üzere tahsis edilip edilmediği, muhasebe işlemlerinin şirket merkezince mi yürütüldüğü yoksa şubenin ayrı muhasebesinin mi olduğu, müdürün imza yetkisinin olup olmadığı hususları detaylı araştırılarak, şirket merkezi tarafından müdüre mali konularda harcama yetkisi verilip verilmediği ve 5510 sayılı Yasanın 88/20 kapsamında üst düzey yönetici veya yetkilisi ile kanuni temsilci olarak sorumlu olup olmadığı tespit edilmeli, müdürün mali konularda yetkisinin olmadığının tespiti halinde bu durumun müdür yönünden haklı sebep kabul edileceği düşünülmeli ve toplanan deliller doğrultusunda çıkacak sonuca göre karar verilmelidir.</p>

<p>Açıklanan nedenler ışığında, limited şirket müdürüne SGK tarafından gönderilen ödeme emirlerine karşı açılacak iptal davalarında öncelikle;</p>

<p>Şirket müdürünün prim ödemeyi kapsayacak şekilde mali konularda yetkisi,</p>

<p>Şube veya emrine belli miktarda paranın harcanmak üzere tahsisi,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sermaye ve muhasebe işlemlerinin işveren tarafından merkezden yürütülmesi,</p>

<p>Şirket müdürünün şirket adına imza yetkisinin olup olmadığı hususları irdelenmelidir.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2023/12/huseyin-murat-gocer.jpg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2023/12/huseyin-murat-gocer.jpg" /></a></p>

<p><strong>Av. Hüseyin Murat GÖÇER</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/limited-sirket-mudurlerinin-sgk-prim-borclarindan-kisisel-sorumlulugu</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 11:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/bilgis5haaa.jpg" type="image/jpeg" length="41810"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR, CMK 111]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR</strong></p>

<p>CMK 111 – Adlî Kontrolün Kaldırılması ve İtiraz Süreci</p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 111 Açıklaması </p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sürecinde bireyin özgürlüğünü sınırlayan her tedbirin geçici olması, hukuk devleti ilkesinin temel gereklerinden biridir. Adlî kontrol tedbiri, tutuklamaya alternatif olarak kişisel özgürlüğü koruyan bir güvence niteliği taşır. Ancak bu tedbirin süresiz biçimde devam etmesi, kişi hak ve özgürlükleriyle bağdaşmaz.</p>

<p>Bu videoda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 111. maddesini (CMK 111) ele alarak adlî kontrolün hangi koşullarda kaldırılabileceğini, başvuru yollarını ve itiraz sürecini ayrıntılı şekilde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan konular:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK 111 nedir?<br />
Adlî kontrolün kaldırılması nasıl talep edilir?<br />
Hâkim veya mahkeme bu talebi nasıl değerlendirir?<br />
Adlî kontrol kararına itiraz mümkün müdür?<br />
Adlî kontrol tedbirinin süresi ve ölçülülük ilkesi</p>

<p>Öne çıkan noktalar:<br />
CMK’nın 111. maddesi, adlî kontrolün kaldırılmasına ilişkin açık bir yol belirleyerek bireyin özgürlüğünü korur. Şüpheli veya sanık, adlî kontrolün kaldırılmasını talep edebilir; hâkim veya mahkeme de bu talebi en geç beş gün içinde karara bağlamak zorundadır. Ayrıca, kararlara karşı itiraz hakkı tanınarak yargısal denetim sağlanır.</p>

<p>Bu düzenleme, adil yargılanma hakkı, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkesi açısından büyük önem taşır. Adlî kontrolün bir cezaya dönüşmemesi, yalnızca yargılamanın gerektirdiği ölçüde uygulanması, hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.</p>

<p>Bu video, ceza muhakemesi, adlî kontrol uygulaması ve kişi özgürlüğü üzerindeki yargısal güvenceler konularında bilgi edinmek isteyen hukuk öğrencileri, avukat adayları ve hukuk meraklıları için hazırlanmıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 09:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/l__BEvTYoto/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="84602"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK 110 – Adlî Kontrol Kararı Nedir? | Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 110 Açıklaması | Hukuki Haklarım</p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sistemimizde kişi özgürlüğü, en temel haklardan biridir. Ancak bu özgürlük, bazen adaletin sağlanması amacıyla sınırlanabilir. İşte bu noktada tutuklama tedbirine alternatif bir koruma önlemi olan adlî kontrol devreye girer.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110. maddesini (CMK 110) ele alarak, adlî kontrol kararının kim tarafından verileceğini, hangi aşamalarda uygulanabileceğini ve nasıl değiştirilebileceğini ayrıntılı biçimde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan başlıklar:</p>

<p>CMK 110 nedir?<br />
Adlî kontrol kararı kim tarafından verilir?<br />
Hâkim adlî kontrol kararında değişiklik yapabilir mi?<br />
Kovuşturma aşamasında adlî kontrol nasıl uygulanır?<br />
Cumhuriyet savcısının adlî kontroldeki rolü nedir?<br />
*Adlî kontrol tedbirinin amacı ve hukuk devleti ilkesiyle ilişkisi</p>

<p>Öne çıkan kavramlar:<br />
Adlî kontrol kararı, tutuklama tedbirine alternatif olarak kişi özgürlüğünü daha az kısıtlayan bir sistem getirir. Bu sayede hem yargılamanın güvenliği sağlanır hem de bireyin temel hak ve özgürlükleri korunur. CMK 110, yargılamanın her aşamasında adlî kontrolün uygulanmasına ve değiştirilebilmesine imkân tanıyarak hukuk devleti ilkesinin güçlü bir yansımasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/mqXtkUoSSR4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="78205"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Nedir, Nasıl Düzenlenir CMK 109]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi kapsamında yer alan *“adlî kontrol”* tedbiri ele alınıyor. Tutuklamanın istisna, özgürlüğün ise esas olduğu anlayış doğrultusunda düzenlenen bu madde, kişi özgürlüğünü korurken kamu güvenliğini de sağlamayı amaçlıyor.</p>

<p>Adlî kontrol, şüpheli veya sanığın tutuklanmaksızın belirli yükümlülüklere tabi tutularak denetim altına alınmasıdır. Bu sistem, hem kaçma veya delilleri karartma riskini önlemeyi hem de bireyi tamamen özgürlüğünden yoksun bırakmadan yargılama sürecini güvence altına almayı hedefler.</p>

<p>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tutuklama nedenleri bulunsa bile hâkim adlî kontrol kararı verebilir mi?<br />
Tutuklama yasağı olan hâllerde adlî kontrol uygulanabilir mi?<br />
Adlî kontrol kapsamında hangi yükümlülükler getirilebilir?<br />
“Konutu terk etmeme” yükümlülüğü ne anlama gelir?<br />
7242 ve 7331 sayılı Kanun değişiklikleri adlî kontrol sistemine ne kazandırmıştır?<br />
Adlî kontrol süresi cezadan düşülür mü?</p>

<p>Bu video, *Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi* kapsamında adlî kontrol kurumunun kapsamını, uygulanma koşullarını, getirilen yenilikleri ve kişi özgürlüğü üzerindeki etkilerini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 06:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Mmnn1gDQv-k/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="15073"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bakan Gürlek: Savunmanın güçlenmesi, yargının ve toplumsal güvenin güçlenmesidir]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek, yargı teşkilatına hitaben yaptığı konuşmada, güçlü bir adalet sisteminin ancak aynı ideale inanan ve sorumluluğu birlikte taşıyan güçlü bir teşkilatla mümkün olacağını belirterek, “Birlikte başaracağız, birlikte güçleneceğiz.” dedi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Gürlek, hâkimler, savcılar, avukatlar, adalet personeli ve infaz koruma teşkilatının büyük bir aile olduğunu vurguladı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>“AYNI KÜRSÜDEN GELİYORUM”</strong></p>

<p>Bakan Gürlek, 20 yıl boyunca hâkim ve savcı olarak görev yaptığını hatırlatarak, adliye koridorlarının sesini, dosyaların yükünü ve yargı mensuplarının sorumluluğunu yakından bildiğini söyledi.</p>

<p>“Bugün sizlere aynı kürsüde görev yapmış bir meslektaşınız olarak hitap ediyorum.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının meselelerini içeriden bildiğini ve iş yükünün farkında olduğunu ifade etti.</p>

<p><strong>YAPISAL SORUNLAR İÇİN YENİ ADIMLAR</strong></p>

<p>Göreve başladıkları andan itibaren yapısal sorunların çözümü için çalışmaları başlattıklarını dile getiren Gürlek, iş yükü analizlerinin yeniden yapılacağını, norm kadro sisteminin güncelleneceğini ve performans ölçütlerinin daha adil ve objektif bir zemine oturtulacağını açıkladı.</p>

<p>Hâkim ve savcıların mesleki gelişimini destekleyen uzmanlaşma ve eğitim modellerinin hayata geçirileceğini belirten Gürlek, adalet personelinin özlük haklarının iyileştirilmesi için somut adımlar atılacağını kaydetti.</p>

<p><strong>“ŞEFFAFLIK VE LİYAKAT ESAS OLACAK”</strong></p>

<p>Adaletin yalnızca kanunu doğru uygulamak olmadığını, kurum içinde hakkaniyeti güçlendirmenin de önemli olduğunu vurgulayan Gürlek, şeffaflığın artırılacağını, liyakatin esas alınacağını ve kurumsal aidiyetin güçlendirileceğini ifade etti.</p>

<p>“Bu teşkilat benim yuvamdır.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının tüm unsurlarının ortak emeğiyle daha güçlü bir yapıya kavuşacağını söyledi.</p>

<p><strong>AVUKATLARA MESAJ: “YARGININ VAZGEÇİLMEZ PARÇASISINIZ”</strong></p>

<p>Konuşmasında savunma makamına özel vurgu yapan Gürlek, avukatların yargının üç sacayağından biri olduğunu belirterek, “Savunma güçlü olduğunda adalet gerçek anlamda hayat bulur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Avukatların mesleklerini güven içinde ve saygınlıkla sürdürebilmeleri için gerekli ortamın güçlendirileceğini kaydeden Gürlek, barolarla daha yakın ve düzenli istişare mekanizmaları kurulacağını bildirdi.</p>

<p><strong>“BÜYÜK BİR ADALET AİLESİYİZ”</strong></p>

<p>Türkiye genelinde 26 bin 765 hâkim ve savcı, 96 bin 53 adalet personeli, 83 bin 929 Ceza ve Tevkifevleri teşkilatı mensubu ve 208 bin 223 avukatla büyük bir adalet ailesi olduklarını belirten Gürlek, aynı ideale inanan güçlü bir bütün olduklarını kaydetti.</p>

<p>Gürlek, “Birlikte daha adil bir gelecek inşa edeceğiz.” ifadeleriyle konuşmasını tamamladı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/H5Vdk8HEEDk/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="88457"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklunun Salıverildiğinde Yükümlülükleri Nelerdir CMK 106]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Tutuklunun Salıverildiğinde Yükümlülükleri Nelerdir CMK 106</p>

<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 106. maddesi kapsamında salıverilen kişinin yükümlülükleri ele alınıyor. Tutukevinden çıkan bir kişinin adres bildirim yükümlülüğü, adres değişikliğini bildirme zorunluluğu ve bildirmeme durumunda doğacak hukuki sonuçlar ayrıntılı biçimde açıklanıyor.</p>

<p>Birçok kişinin farkında olmadığı bu yükümlülükler, dava sürecinde savunma hakkını doğrudan etkileyen ve yargılamanın kesintisiz yürütülmesini sağlayan önemli konulardır. Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Salıverilen kişi hangi bilgileri bildirmek zorundadır?<br />
Adres değişikliği nasıl ve ne zaman bildirilmelidir?<br />
Bildirim yapılmazsa tebligat nasıl geçerli olur?<br />
İhtar süreci nasıl işler ve hangi belgeler düzenlenir?<br />
CMK m.106’nın amacı nedir?</p>

<p>Bu video, salıverilen kişinin sorumluluklarını, tebligatın geçerliliğini, yargılamanın adil yürütülmesini ve hak kayıplarının önlenmesini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/vz86x23hrLw/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="27297"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek gündeme ilişkin soruları yanıtladı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Feb 2026 23:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/bsNmtSsrlGc/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="74626"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklulukta Şüpheli veya Sanığın Salıverilme İstemleri CMK 104]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Tutuklulukta Şüpheli veya Sanığın Salıverilme İstemleri CMK 104</strong></p>

<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 104 ve 105. maddelerinde düzenlenen salıverilme istemi (tahliye talebi) kurumunu ele alıyoruz. Bu hükümler, tutuklama tedbirine karşı en önemli güvencelerden birini oluşturarak, şüpheli veya sanığın bireysel başvuru hakkını ve mahkeme tarafından tutukluluğun denetlenmesini güvence altına alır.</p>

<p><strong>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Salıverilme istemi nedir ve hangi aşamalarda talep edilebilir?<br />
CMK m.104 ve 105 neyi düzenler?<br />
Tutukluluk hangi makamlarca denetlenir?<br />
Sulh Ceza Hâkimi, mahkeme, Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay bu süreçte nasıl görev yapar?<br />
Salıverilme istemine ilişkin usul nasıldır ve karar süreleri nelerdir?<br />
Terör veya örgüt faaliyeti kapsamındaki suçlarda süre farkı neden vardır?<br />
Tahliye taleplerine itiraz nasıl yapılır?</p>

<p>Bu video, özgürlük hakkının korunması, tutuklama tedbirinin denetimi, itiraz yolları ve adil yargılanma hakkı konularında temel hukuki bilgiler sunmaktadır.<br />
Ayrıca, CMK 104 ve 105 hükümlerinin, bireyin özgürlüğünü koruyan hızlı, denetlenebilir ve hukuka uygun bir sistem oluşturduğunu detaylarıyla açıklamaktadır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104</guid>
      <pubDate>Thu, 12 Feb 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/HyLPmzX8YUg/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="37867"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklunun Durumunun Yakınlarına Bildirilmesi Hakkı | CMK 107 |]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 107. maddesi, yani tutuklunun durumunun yakınlarına bildirilmesi konusunu ele alıyoruz.</p>

<p>Tutuklama kararı verildiğinde yakınlara bilgi verilmesi nasıl olur, kim bilgilendirilir, yabancı uyruklular için süreç nasıl işler? Tüm detayları bu videoda bulabilirsiniz.</p>

<p>Bu videoda öğrenecekleriniz:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK 107 nedir?</p>

<p>Tutuklama kararı alındığında kim bilgilendirilir?</p>

<p>Tutuklu kişi ailesine haber verebilir mi?</p>

<p>Yabancı uyruklu tutuklular için konsolosluk bildirimi nasıl yapılır?</p>

<p>Bu düzenlemenin amacı ve insan haklarıyla bağlantısı nedir?</p>

<p>Bu düzenleme, hem kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını hem de aile bağlarının korunmasını güvence altına alır. Ayrıca yabancı uyruklu tutukluların konsolosluk korumasına erişimini sağlar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107</guid>
      <pubDate>Sat, 31 Jan 2026 15:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/OtFl4vYXEXo/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="12365"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklulukta İncelenme Süresi, Ne Kadar Süreler İle Değerlendirme Yapılır | CMK108 |]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-incelenme-suresi-ne-kadar-sureler-ile-degerlendirme-yapilir-cmk108</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-incelenme-suresi-ne-kadar-sureler-ile-degerlendirme-yapilir-cmk108" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. maddesi, yani tutukluluk süresinin sınırları konusunu ele alıyoruz. Tutuklama kararı ne kadar süreyle uygulanabilir, hangi hâllerde uzatılabilir, çocuklar ve ağır suçlar açısından durum nasıldır? Tüm bu soruların yanıtlarını bu videoda bulabilirsiniz.</p>

<p>📘 Bu videoda öğrenecekleriniz:</p>

<p>CMK 102 nedir?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tutukluluk süresi ne kadar olabilir?<br />
Hangi suçlarda tutukluluk uzatılabilir?<br />
Katalog suçlar ve terör suçlarında tutukluluk süresi neden uzundur?<br />
18 yaşından küçükler için tutuklama süresi nasıl uygulanır?<br />
Uzatma kararlarında hangi gerekçeler aranır?<br />
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları bu konuda ne diyor?</p>

<p>Bu düzenleme, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının korunması, hukuk devleti ilkesinin güçlendirilmesi ve masumiyet karinesinin gereği olarak keyfî tutuklulukların önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.</p>

<p>Ayrıca, katalog suçlar ve terörle mücadele kapsamındaki suçlarda öngörülen uzun tutukluluk sürelerinin, uygulamada ne gibi sorunlara yol açtığı ve AİHM’in bu konuda Türkiye’ye yönelik kararlarında neleri eleştirdiği de detaylı biçimde açıklanmıştır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-incelenme-suresi-ne-kadar-sureler-ile-degerlendirme-yapilir-cmk108</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Jan 2026 22:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/3UIwS8bH73w/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="67122"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Savcının Tutuklama Kararının Geri Alınmasını İstemesi, CMK Madde 103]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/savcinin-tutuklama-kararinin-geri-alinmasini-istemesi-cmk-madde-103</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/savcinin-tutuklama-kararinin-geri-alinmasini-istemesi-cmk-madde-103" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 103. maddesi, yani Cumhuriyet savcısının tutukluluğa ilişkin yetkileri konusunu ele alıyoruz. Tutuklama kararının kaldırılması nasıl olur, savcı hangi durumlarda şüpheliyi serbest bırakabilir, hâkim ve savcı yetkileri arasındaki fark nedir? Tüm bu soruların yanıtlarını bu videoda bulabilirsiniz.</p>

<p>📘 Bu videoda öğrenecekleriniz:</p>

<p><strong>CMK 103 nedir?</strong></p>

<p>Cumhuriyet savcısının serbest bırakma yetkisi hangi durumlarda uygulanır?<br />
Tutuklama kararının kaldırılmasını kim talep edebilir?<br />
Adli kontrol tedbiri nedir ve ne zaman uygulanır?<br />
Savcının serbest bırakma yetkisi hangi aşamada geçerlidir?<br />
Anayasa’nın 19. maddesi bu konuda neyi güvence altına alır?<br />
AİHS (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) özgürlük ve güvenlik hakkı ile bu düzenleme arasındaki ilişki nedir?</p>

<p>Bu düzenleme, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının korunması, hukuk devleti ilkesinin güçlendirilmesi ve tutuklamanın sürekli gözden geçirilmesi gerektiği yönündeki anayasal ilkenin somut bir yansımasıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Cumhuriyet savcısına tanınan bu yetki, tutukluluğun istisnaî olma niteliğini güçlendirir, keyfî özgürlük kısıtlamalarının önüne geçer ve özgürlük lehine yargısal denetimin etkinleşmesini sağlar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/savcinin-tutuklama-kararinin-geri-alinmasini-istemesi-cmk-madde-103</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Jan 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/I-GtWxno8mo/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="39814"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="89287"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="13619"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>

<p></p>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="66313"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="82722"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="32566"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="64107"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="43778"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="86149"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="52092"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="56249"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
