<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Wed, 17 Jun 2026 01:51:46 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinde Değişiklik]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/istanbul-saglik-ve-teknoloji-universitesi-lisansustu-egitim-ogretim-ve-sinav-yonetmeliginde-degisiklik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/istanbul-saglik-ve-teknoloji-universitesi-lisansustu-egitim-ogretim-ve-sinav-yonetmeliginde-degisiklik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik, 17 Haziran 2026 Tarihli ve 33283 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesinden:</strong></p>

<p><strong>İSTANBUL SAĞLIK VE TEKNOLOJİ ÜNİVERSİTESİ LİSANSÜSTÜ EĞİTİM ÖĞRETİM VE SINAV YÖNETMELİĞİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>6/9/2021 tarihli ve 31590 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinin 20 nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(9) Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenen yükseköğretim kurumlarının Yükseköğretim Kurulunca tespit edilen öncelikli alanlarındaki doktora programlarına Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenen sayı kadar doktora öğrencisi seçimi; Türk vatandaşları için 9/11/2018 tarihli ve 30590 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Öğretim Üyesi Dışındaki Öğretim Elemanı Kadrolarına Yapılacak Atamalarda Uygulanacak Merkezi Sınav ile Giriş Sınavlarına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik hükümleri, yabancı uyruklular için Yükseköğretim Kurulunca belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde yapılır.”</p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>Aynı Yönetmeliğin 35 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“MADDE 35- (1) Bir yüksek lisans, doktora ya da sanatta yeterlik programına kayıtlı olan öğrenciler, diğer yükseköğretim kurumlarındaki lisansüstü derslere kayıtlı olduğu enstitü anabilim/ana sanat dalı başkanlığının onayı ile özel öğrenci olarak kabul edilebilir. Lisansüstü derslere kabul edilen öğrencilerin özel öğrenci olarak aldığı ve başarılı olduğu derslerin muafiyet işlemleri kayıtlı olduğu enstitü anabilim/ana sanat dalı başkanlığı tarafından yürütülür. Özel öğrenci kabul koşulları ve bu konudaki diğer hükümler Senato tarafından belirlenir.”</p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>Aynı Yönetmeliğin 39 uncu maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(3) Lisansüstü eğitim enstitüsünde kayıt dondurmada yıllık eğitim ücreti uygulanan programlarda, eğitim ücretinin tamamı alınarak kayıt dondurulan dönem ya da dönemlere karşılık gelen ücret, bir sonraki dönem ya da dönemlere ait eğitim yılı ücretinden mahsup edilir. Ücretin mahsup edildiği akademik yılda kayıt sildirme işlemi talep edilirse 40 ıncı madde hükümleri uygulanır. Mazeret göstererek kaydının dondurulmasını talep eden ve mazereti enstitü yönetim kurulunda uygun görülen tez aşamasındaki öğrencilerden ücret tahakkuk edilmez.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>MADDE 4- </strong>Aynı Yönetmeliğin 40 ıncı maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(3) Lisansüstü eğitim enstitüsünde yıllık eğitim ücreti uygulanan programlarda, kayıt tarihinden itibaren dersler başlayana kadar öğrencinin kaydını sildirmesi durumunda eğitim ücretinin %10’u tahsil edilir, kalanı tahsil edilmez ancak tahsil edilmişse iade edilir. Öğrenci dersler başladıktan sonra ilk hafta içinde kayıt sildirirse eğitim ücretinin %50’si tahsil edilir, kalanı tahsil edilmez ancak tahsil edilmişse iade edilir. Daha sonra kaydını sildiren öğrencilerden eğitim ücretinin tamamı tahsil edilir, iade yapılmaz. Paket eğitim ücreti uygulanan programlarda ilişik kesme talebi ilk eğitim-öğretim yılı başında ilgili yılın akademik takviminde belirtilen derslerin başlama tarihinden önce yapılması halinde eğitim-öğretim ücretinin %10’u tahsil edilir, kalanı tahsil edilmez ancak tahsil edilmişse iade edilir. Öğrencinin dersler başladıktan sonra ilk eğitim-öğretim yılında kayıt sildirmesi halinde eğitim ücretinin %50’si, programın ikinci ders yılı mevcut ise ikinci yılda kayıt sildirmesi halinde eğitim-öğretim ücretinin %75’i tahsil edilir, kalanı tahsil edilmez ancak tahsil edilmişse iade edilir. Diğer tüm durumlarda iade işlemi yapılmaz.”</p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>Aynı Yönetmeliğin 42 nci maddesinin beşinci fıkrasının (a) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“a) Bir yarıyılda her dersten en az bir ara sınav, final (yarıyıl/yıl sonu) ve bütünleme sınavları akademik takvimde belirtilen tarihlerde yapılır. Sınavlar; ara sınav, mazeret, final (yarıyıl/yıl sonu) ve bütünleme sınavı olmak üzere yazılı, sözlü veya hem yazılı hem sözlü ve/veya uygulamalı olacak şekilde yapılır. Sınava girmeyen bir öğrenci, enstitü yönetim kurulu tarafından onaylanmış bir mazereti olmadığı takdirde o sınav hakkını kullanmış sayılır. Ders başarı notunun hesaplanmasında yarıyıl/yıl sonu sınavı ve diğer çalışmaların başarı notu içindeki ağırlığı %40’tan az %60’tan fazla olamaz. Sınavlara ilişkin esaslar şunlardır:</p>

<p>1) Ara sınav: Her dersten en az bir ara sınav yapılır. Öğretim elemanı, ödev, proje, laboratuvar/atölye ve benzeri çalışmaları ara sınav olarak değerlendirebilir.</p>

<p>2) Mazeret sınavı: Ara sınava geçerli mazereti nedeniyle giremeyen öğrencilere verilen sınav hakkıdır. Öğrencinin mazeret sınavına girebilmesi için durumunu açıklayan bir dilekçe ile gerekli belgeleri (doğal afet ve kazayı gösteren resmî belge, yakınlarının ölümünü gösteren resmî belge, sağlık raporu veya diğer ilgili belge) beş iş günü içinde enstitüye bildirmesi gerekir. Mazereti kabul edilen öğrenciye enstitü yönetim kurulunca mazeret sınavı hakkı verilir. Mazeret sınavına giremeyen öğrenciye yeni bir mazeret sınavı hakkı verilmez.</p>

<p>3) Final (yarıyıl/yıl sonu) sınavı: Bir dersin yarıyıl/yıl sonu sınavı, o dersin tamamlandığı yarıyıl/yıl sonunda yapılan sınavdır. Yarıyıl/yıl sonu sınavı, yazılı olabileceği gibi bilimsel araştırma yöntemlerine uygun olarak hazırlanmış dönem ödevinin değerlendirilmesi şeklinde de olabilir. Yarıyıl/yıl sonu sınavına girmemiş öğrenci bütünleme sınavına girebilir ancak bütünleme sınavına girme hakkı elde ettiği halde sınava girmeyen öğrenci için mazeret sınavı düzenlenmez ve bu sınavlar için rapor kabul edilmez. Raporlu olunan süre içinde sınavlara girilemez.</p>

<p>4) Bütünleme sınavı: Yarıyıl/yıl sonu sınavından başarısız olan, derse devam koşulunu sağladığı halde yarıyıl/yıl sonu sınavına giremeyen veya yarıyıl/yıl sonu sınavını geçtiği halde not yükseltmek amacıyla öğrencinin girdiği sınavdır.</p>

<p>5) Yeterlik, seviye tespit veya ders başarılarını ölçen tüm sınavlar, kâğıt ortamında ve eş zamanlı olarak yapılabileceği gibi, alan ve zorluk düzeyine göre sınıflandırılarak güvenli biçimde saklanan bir soru bankasından her bir adaya farklı zamanlarda farklı soru sorulmasına izin verecek şekilde elektronik ortamda da yapılabilir. Sınavlarda sorulacak soruların hazırlanması, soru bankasının oluşturulması ve şifrelenmesi, sınav sorularının kâğıt ortamında veya elektronik ortamda saklanması ile sınav güvenliğinin sağlanması YÖK tarafından belirlenen esaslar doğrultusunda yapılır.”</p>

<p><strong>MADDE 6- </strong>Aynı Yönetmeliğin 44 üncü maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(3) Doğum yapan lisansüstü kadın öğrencilere talepleri halinde doğum sonrası iki dönem ek süre verilebilir, verilen bu ek süreler azami süreden sayılmaz.”</p>

<p><strong>MADDE 7- </strong>Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>MADDE 8- </strong>Bu Yönetmelik hükümlerini İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi Rektörü yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/istanbul-saglik-ve-teknoloji-universitesi-lisansustu-egitim-ogretim-ve-sinav-yonetmeliginde-degisiklik</guid>
      <pubDate>Wed, 17 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/resmi/resmi-cumhur2.jpg" type="image/jpeg" length="56337"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Rekabet Kurulu’nun Lastik Sektörüne Verdiği 3,6 Milyar TL’lik İdari Para Cezasına Hukuki Bir Bakış]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/rekabet-kurulunun-lastik-sektorune-verdigi-36-milyar-tllik-idari-para-cezasina-hukuki-bir-bakis-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rekabet-kurulunun-lastik-sektorune-verdigi-36-milyar-tllik-idari-para-cezasina-hukuki-bir-bakis-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p></p>

<p>Rekabet Kurumu, otomotiv sektöründe lastik üretimi ve dağıtımı alanında faaliyet gösteren teşebbüslere yönelik yürüttüğü kapsamlı soruşturmayı tamamladı. Toplamda 3,6 milyar TL’yi aşan idari para cezası ile sonuçlanan süreç, yalnızca ceza miktarı nedeniyle değil; rekabet hukukunun şirketlerin günlük faaliyetlerine ne ölçüde temas ettiğini göstermesi bakımından da son yılların en dikkat çekici gelişmelerinden biri olarak öne çıktı.</p>

<p></p>

<p>İlk bakışta bu gelişme, kamuoyunda <i>“lastik sektörüne rekor ceza”</i> şeklinde değerlendirilebilecek bir haber niteliği taşımaktadır. Ancak kararın içeriği incelendiğinde, meselenin bundan çok daha öte olduğu görülmektedir. Rekabet Kurulu; üretici-bayi ilişkilerinden fiyat politikalarına, rakipler arasındaki bilgi paylaşımından insan kaynakları uygulamalarına kadar uzanan geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulunmuş ve şirketlerin çoğu zaman rutin iş uygulaması olarak gördüğü bazı davranışların rekabet hukuku bakımından ciddi sonuçlar doğurabileceğini ortaya koymuştur.</p>

<p></p>

<p>Nitekim, Rekabet Kurulunun 21.11.2024 tarihli ve 24-49/1091-M sayılı kararı uyarınca, otomotiv sektöründe lastik üretimi ve dağıtımı alanında faaliyet gösteren teşebbüslerin 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesini ihlal ettikleri iddiasına yönelik olarak yürütülen soruşturma sonuçlanmıştır.</p>

<p>Soruşturma kapsamında teşebbüslerin;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>rakipler arasında rekabete hassas bilgi paylaşımında bulunup bulunmadıkları,</li>
 <li>bayilerin yeniden satış fiyatlarını doğrudan veya dolaylı olarak belirleyip belirlemedikleri,</li>
 <li>bayilere müşteri ve bölge kısıtlamaları uygulanıp uygulanmadığı,</li>
 <li>iş gücü piyasasına ilişkin bilgi paylaşımı yapılıp yapılmadığı,</li>
 <li>çalışan ayartmama anlaşmaları tesis edilip edilmediği,</li>
 <li>rekabet etmeme yükümlülüklerinin hukuka uygun olup olmadığı, hususları detaylı şekilde incelenmiştir.</li>
</ul>

<p>Bir avukat olarak kanaatimizce bu kararın en önemli yönü, verilen para cezalarının büyüklüğünden ziyade, Rekabet Kurulu’nun iş dünyasına verdiği mesajdır. Zira karar, rekabet hukukunun artık yalnızca fiyat kartelleri veya klasik rakipler arası anlaşmalarla sınırlı olmadığını açıkça göstermektedir.</p>

<p></p>

<p>Türk rekabet hukukunda üretici veya tedarikçinin, bayinin satış fiyatını doğrudan ya da dolaylı şekilde belirlemesi kural olarak yasaktır. Buna rağmen uygulamada birçok teşebbüs, <i>“tavsiye edilen fiyat”</i> ile fiili fiyat dayatması arasındaki sınırı farkında olmadan aşabilmektedir.</p>

<p></p>

<p>Bayilere gönderilen fiyat listeleri, belirli iskonto oranlarına uyma beklentileri, fiyat sapmalarının sorgulanması veya fiyat politikasına uyulmaması hâlinde ticari baskı kurulması gibi uygulamalar, rekabet hukuku bakımından ciddi riskler doğurabilmektedir.</p>

<p></p>

<p>Bu karar, yeniden satış fiyatının belirlenmesine ilişkin Rekabet Kurulu yaklaşımının oldukça katı olduğunu ve dağıtım ağı bulunan şirketlerin bu konudaki uygulamalarını yeniden değerlendirmeleri gerektiğini göstermektedir.</p>

<p></p>

<p>Kararın dikkat çeken bir diğer yönü ise iş gücü piyasalarına ilişkin değerlendirmeleridir.</p>

<p>Soruşturma kapsamında;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>rakip şirketler arasında ücret ve çalışanlara ilişkin bilgi paylaşımı,</li>
 <li>birbirlerinin çalışanlarını işe almamaya yönelik mutabakatlar,</li>
 <li>çalışan transferlerini zorlaştıran uygulamalar, rekabet hukuku perspektifinden ele alınmıştır.</li>
</ul>

<p>Geçmişte daha çok iş hukuku veya etik ilkeler çerçevesinde tartışılan bu tür uygulamalar, artık rekabet otoritelerinin de doğrudan inceleme alanına girmektedir. Nitekim Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği uygulamalarında son yıllarda görülen yaklaşımın Türkiye’de de etkisini göstermeye başladığı söylenebilir. Bu nedenle insan kaynakları departmanlarının da rekabet hukuku uyum süreçlerinin bir parçası hâline gelmesi gerektiği açıktır.</p>

<p></p>

<p>Bu kararın ortaya koyduğu bir diğer gerçek ise rekabet hukuku uyum programlarının yalnızca büyük ölçekli şirketlere özgü bir kurumsal tercih olmadığıdır.</p>

<p>Bugün birçok işletmede;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>bayi toplantıları,</li>
 <li>sektör buluşmaları,</li>
 <li>WhatsApp grupları,</li>
 <li>e-posta yazışmaları,</li>
 <li>fiyat listelerinin paylaşılması,</li>
 <li>insan kaynakları yöneticileri arasındaki iletişim, herhangi bir hukuki denetim mekanizmasına tabi olmaksızın yürütülebilmektedir.</li>
</ul>

<p>Oysa milyonlarca liralık idari para cezalarının bazen birkaç satırlık bir yazışmadan veya iyi niyetle gerçekleştirildiği düşünülen bir bilgi paylaşımından kaynaklanabildiği unutulmamalıdır.</p>

<p>Bu nedenle şirketlerin;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>rekabet hukuku eğitimleri düzenlemesi,</li>
 <li>yazılı uyum politikaları oluşturması,</li>
 <li>bayi sözleşmelerini gözden geçirmesi,</li>
 <li>insan kaynakları süreçlerini denetlemesi,</li>
 <li>yöneticiler ve çalışanlar için farkındalık çalışmaları yürütmesi,</li>
</ul>

<p>artık kurumsal risk yönetiminin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir.</p>

<p></p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Lastik sektörüne ilişkin bu soruşturma sonucunda verilen 3,6 milyar TL’yi aşan idari para cezası, yalnızca belirli teşebbüslere uygulanan yüksek tutarlı bir yaptırım olarak değerlendirilmemelidir. Karar, rekabet hukukunun günümüzde ne kadar geniş bir uygulama alanına sahip olduğunu ve şirketlerin günlük ticari pratiklerinin dahi bu denetime konu olabileceğini açıkça göstermektedir.</p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu nedenle söz konusu gelişmenin, yalnızca lastik sektörünü ilgilendiren münferit bir yaptırım olarak değil; dağıtım ağı bulunan tüm şirketler açısından önemli bir uyarı niteliğinde değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyiz.</p>

<p></p>

<p>Önümüzdeki dönemde rekabet hukuku uyumuna yatırım yapan, çalışanlarını bu konuda bilinçlendiren ve ticari süreçlerini hukuki denetime tabi tutan şirketlerin önemli bir avantaj elde edeceği; buna karşılık rutin kabul edilen uygulamaların dahi ciddi yaptırımlara yol açabileceği bir döneme girildiği söylenebilir.</p>

<p></p>

<p>Bu yönüyle Rekabet Kurulu’nun lastik sektörüne ilişkin bu kararı, yalnızca geçmişe ilişkin bir yaptırım değil; iş dünyasına yönelik güçlü bir gelecek uyarısı niteliği de taşımaktadır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mehmet-onur-ozkilinc" title="Av. Mehmet Onur ÖZKILINÇ"><img alt="Av. Mehmet Onur ÖZKILINÇ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/03/mehmet-onur-ozkilinc.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mehmet-onur-ozkilinc" title="Av. Mehmet Onur ÖZKILINÇ">Av. Mehmet Onur ÖZKILINÇ</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/rekabet-kurulunun-lastik-sektorune-verdigi-36-milyar-tllik-idari-para-cezasina-hukuki-bir-bakis-1</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 23:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/04/rekabet-ka.jpg" type="image/jpeg" length="51967"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Duruşmada kalp krizi geçiren Savcı Ayhan Uyumaz vefat etti]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/durusmada-kalp-krizi-geciren-savci-ayhan-uyumaz-vefat-etti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/durusmada-kalp-krizi-geciren-savci-ayhan-uyumaz-vefat-etti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Cumhuriyet Savcısı Ayhan Uyumaz, Gebze 1. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşma esnasında geçirdiği ani kalp krizi sonucu 49 yaşında hayatını kaybetti. Yargı dünyasını yasa boğan acı kaybın ardından Adalet Bakanlığı ve Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı taziye mesajı yayımladı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Kocaeli'nin Gebze ilçesinde bulunun Gebze 1. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmada görevli olarak bulunan Cumhuriyet Savcısı Ayhan Uyumaz (49), rahatsızlanması sonucu hastaneye kaldırıldı. Kalp krizi geçirdiği öğrenilen Savcı Ayhan Uyumaz, yapılan müdahaleye rağmen kurtarılamadı.</p>

<p><strong>"BÜYÜK ÜZÜNTÜ DUYDUM"</strong></p>

<p>Adalet Bakanı Akın Gürlek, sosyal medya hesabından paylaştığı taziye mesajında "Görevi başında geçirdiği rahatsızlık sonucu hayatını kaybeden Gebze Cumhuriyet Savcımız Ayhan Uyumaz’ın vefatını büyük bir üzüntüyle öğrendim.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Merhum savcımıza Yüce Allah’tan rahmet; ailesine, yakınlarına ve yargı camiamıza başsağlığı ve sabır diliyorum. Mekânı cennet olsun." ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>BAŞSAĞLIĞI MESAJI</strong></p>

<p>Adalet Bakan Yardımcısı Can Tuncay da sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "Gebze Cumhuriyet Savcımız Sayın Ayhan Uyumaz'ın bugün Gebze 1. Ağır Ceza Mahkemesi duruşma salonunda görevi esnasında geçirdiği rahatsızlık sonucu, kaldırıldığı hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen vefat ettiğini derin bir üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayız. Adalet teşkilatımıza uzun yıllar emek veren kıymetli savcımıza Allah'tan rahmet, kederli ailesine, yakınlarına ve tüm yargı camiamıza başsağlığı ve sabır dileriz. Mekanı cennet olsun." ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>ADLİYEDE CENAZE TÖRENİ</strong></p>

<p>Cumhuriyet Savcısı Ayhan Uyumaz'ın vefatına ilişkin Gebze Cumhuriyet Başsavcılığından yapılan açıklama şöyle;</p>

<p>"Gebze Cumhuriyet Başsavcılığında görev yapmakta olan Cumhuriyet Savcısı Ayhan Uyumaz, 16.06.2026 tarihinde duruşma savcısı olarak görevini ifa ettiği sırada geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmiştir.</p>

<p>Görevine bağlılığı, mesleki birikimi ve özverili çalışmalarıyla temayüz eden değerli meslektaşımızın ani vefatı, teşkilatımızı ve yargı camiamızı derin bir üzüntüye sevk etmiştir. Merhuma Allah'tan rahmet, kederli ailesine, yakınlarına ve yargı teşkilatımıza başsağlığı ve sabır dileriz.</p>

<p>Merhum Cumhuriyet Savcısı Ayhan Uyumaz için 17.06.2026 günü saat 10.00'da Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı protokol alanında tören düzenlenecektir.</p>

<p>Kamuoyuna saygıyla duyurulur."</p>

<p><strong>BARODAN TAZİYE MESAJI</strong></p>

<p><i>Kocaeli Barosu tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:</i></p>

<p>"Gebze Cumhuriyet Savcısı Sayın Ayhan Uyumaz bugün Gebze 1. Ağır Ceza Mahkemesi duruşma salonunda görevi esnasında geçirdiği rahatsızlık sonucu kaldırıldığı hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen vefat etmiştir.</p>

<p>Merhum savcımıza Allah'tan rahmet, kederli ailesine, yakınlarına ve tüm yargı camiamıza sabırlar dileriz."</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>YAŞAM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/durusmada-kalp-krizi-geciren-savci-ayhan-uyumaz-vefat-etti</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 23:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/savci-ayhan-uyumaz-durusmada-gecirdigi-kalp-krizi-sonucu-vefat-etti.jpg" type="image/jpeg" length="20646"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adalet Bakanı Gürlek 'e-Avukat uygulaması'nı tanıttı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/adalet-bakani-gurlek-e-avukat-uygulamasini-tanitti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/adalet-bakani-gurlek-e-avukat-uygulamasini-tanitti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek, yakın zamanda hizmete alınan e-Avukat uygulamasına ilişkin paylaşımda bulundu. Uygulama sayesinde avukatların müvekkilleriyle ofislerinden görüntülü görüşme yapabildiğini belirten Gürlek, "Zaman ve erişim engellerini ortadan kaldırarak savunma hakkının daha etkin kullanılmasına katkı sunuyoruz" dedi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adalet Bakanı Akın Gürlek, "Avukat dostu yaklaşımla hayata geçirdiğimiz e-Avukat uygulamamızla, zaman ve erişim engellerini ortadan kaldırarak savunma hakkının daha etkin kullanılmasına katkı sunuyoruz" dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>"AVUKAT DOSTU YAKLAŞIMLA"</strong></p>

<p>Bakan Gürlek, sosyal medya hesabından, Adalet Bakanlığı'nın 'e-Avukat uygulaması'na ilişkin paylaşımını alıntılayarak açıklama yaptı.</p>

<p>Gürlek, "Avukat dostu yaklaşımla hayata geçirdiğimiz e-Avukat uygulamamızla, zaman ve erişim engellerini ortadan kaldırarak savunma hakkının daha etkin kullanılmasına katkı sunuyoruz. Yakın zamanda hizmete aldığımız uygulama sayesinde avukatlarımız, müvekkilleriyle ofislerinden görüntülü görüşme yapabiliyor; adalet hizmetlerine daha hızlı, daha etkin ve daha erişilebilir şekilde ulaşabiliyor. Adalet hizmetlerinin sunum kalitesini artırmak için teknolojinin tüm imkanlarından faydalanmayı kararlılıkla sürdüreceğiz" dedi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/adalet-bakani-gurlek-e-avukat-uygulamasini-tanitti</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 17:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/akin-gurlek-1.jpg" type="image/jpeg" length="48944"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[HÜKÜMDE HUKUKA AYKIRI DELİLİN İNCELENME SIRASI VE DELİLİN REDDİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hukumde-hukuka-aykiri-delilin-incelenme-sirasi-ve-delilin-reddi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hukumde-hukuka-aykiri-delilin-incelenme-sirasi-ve-delilin-reddi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p></p>

<p>Elde edilen hukuka aykırı delil dikkate alındığında dahi sanığın beraatına karar verilmesi gerektiği durumda, delilin hukuka aykırı niteliği dikkate alınmaksızın beraat kararı verilmesi yerinde midir?</p>

<p><strong>Bir başka ifadeyle;</strong> sanığın iddianamede gösterilen fiili işlendiğine ilişkin bir veya birden fazla delil olduğu, ancak mahkemenin, bu delillerin hukuka aykırı yol ve yöntemle elde edildiğini tespit ettiği durumda, delillerin hukuka aykırılığına ilişkin hiçbir tespitte bulunmaksızın beraat kararı verilebilir mi?</p>

<p><strong>Kanaatimizce;</strong> bu konuda bir değerlendirme yapılırken, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.223/2’de düzenlenen beraat kararları kapsamında bir ayırım yapılması gerekir. CMK m.230/2’de <i>“Beraat hükmünün gerekçesinde, 223 üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir.”</i> hükmüne yer verilmiştir.</p>

<p>CMK m.223/2-e’de yer alan <i>“Yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması”</i>, yani “şüpheden sanık yararlanır” ilkesinden hareketle sanığın beraatına karar verilmesi halinde, dosya kapsamında sanık aleyhine sunulan delillerin hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edildiği dikkate alınarak ve bu deliller tümü ile gözardı edilerek, bu delillerin sanık hakkında “şüphe” sebebi dahi olamayacağı tespit edilmelidir. Bu durumda; CMK m.223/2-b’de düzenlenen, <i>“Yüklenen suçun sanık tarafından işlenmediğinin sabit olması” </i>gerekçesine dayanılmalı, hukuka aykırı delilin fiilin sanık tarafından işlendiğine dair şüphe meydana getiremeyeceği dikkate alınmalı ve beraat kararının gerekçesi olarak karara yazılmalıdır.</p>

<p><strong>CMK m.230/1-b’de;</strong> <i>“Mahkumiyet hükmünün gerekçesinde aşağıdaki hususlar gösterilir: (…) Delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi”</i> gerektiği, bu hükümden anlaşılacağı üzere, gerekçede reddedilen delillerden hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edilenlerin ayrıca ve açıkça gösterileceği anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>Kanaatimizce; </strong>elde edilen delilin hukuka aykırı olduğu tespit edilmekle birlikte, bu delil sanığın suçsuzluğunu ortaya koyuyorsa yargılamada kullanılabilmeli, hukuka aykırı delilin sanık aleyhine olduğu durumda mahkumiyete esas alınmamalıdır. Çünkü itham sisteminde iddia eden ve soruşturmayı başlatan savcılık makamı hukuka uygun yol ve yöntemlerle delil toplamalı, hukuka aykırı yol ve yöntemlerle toplanan delillerden şüphelinin veya sanığın lehine olanlar varsa, bunlar kullanılmalıdır.</p>

<p><strong>Delilin şüpheli veya sanık tarafından veya onun adına birisi tarafından hukuka aykırı yol ve yöntemle elde edilmesi durumunda, sanık bu hukuka aykırı delilden yararlanabilir mi?</strong></p>

<p>Cebir ve şiddet veya tehdit kullanmak suretiyle tanığı konuşturan şüphelinin veya sanığın veya onun adına hareket eden bir başkasının, suçun şüpheli veya sanık tarafından işlenmediğini ortaya koyan somut delillere ulaşılması halinde, gerçekten ortada sorunlu bir hukuki durumla karşı karşıya kalınacaktır.</p>

<p>Esasen hukuka aykırı delillerin yargılamada kullanılamayacağını söyleyen Anayasa m.38/6 ile CMK m.206/2-a ve m.217/2, hem hukuka aykırı delilin şüphelinin veya sanığın lehine olup olmadığı ve hem de hukuka aykırılığın hangi tarafça kullanıldığı hususunda ayırıma gitmemiş ve hukuka aykırı delillerin kullanılamayacağını ortaya koymuştur. CMK m.206/2-a uyarınca, ortaya koyulması istenilen delil kanuna aykırı olarak elde edilmişse reddedilmelidir. Delilin hukuka aykırılığı, CMK m.230/1-b uyarınca gerekçeli kararda gösterilmelidir. Her ne kadar bu yükümlülük mahkumiyet kararları ile sınırlı tutulmuşsa da, Anayasa m.141/3 ve CMK m.34 uyarınca mahkemece verilen tüm kararlar gerekçeli olmak zorundadır. Bu nedenle, bir beraat kararında da delilin neden hukuka aykırı yol ve yöntemle elde edildiği açıklanmalıdır. “Hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususlar” başlıklı CMK m.230/2’de yer alan; <i>“Beraat hükmünün gerekçesinde, 223 üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir.” </i>hükmü, CMK m.206/2-a uyarınca hukuka aykırı yol ve yöntemle elde edildiğinden bahisle reddedilen delilin ve bu nedenle<i> </i>sanığın beraatına dair kararın gerekçesinin açıklanmasına engel teşkil etmez.</p>

<p>Prensip olarak, hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edilen deliller ceza muhakemesinde şüphelinin ve sanığın lehine olsa da kullanılmamalıdır.</p>

<p><strong>Bununla birlikte; </strong>elde edilişine şüphelinin veya sanığın veya onun adına bir başkasının karışmadığı hukuka aykırı delilin şüpheli veya sanık lehine olduğu durumda, maddi hakikat ve bilhassa da adalet adına, suçsuz insanın mahkum edilmesinin yanlışlığına sebebiyet vermemek amacıyla istisnai olarak ceza muhakemesinde dikkate alınması gerektiği söylenebilir. Sonuçta, delili kirleten veya hukuka aykırı hale getiren şüpheli veya sanık değildir. Bunun dışında, elbette şüphelinin veya sanığın veya onun adına bir başkasının cebir ve şiddet veya tehdit yoluyla ulaştığı delillere itibar edilemez. Nitekim CMK m.290’da, “<i>Sanığın yararına olan hukuk kurallarına aykırılık, sanık aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet savcısına bir hak vermez.”</i> hükmüne yer verilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İşlendiği iddia olunan bir suç ve onun fail veya failleri hakkında delil toplama yetkisi adli makamlara tanınmakla birlikte, bu makamlar dışında kalan kişilerce, yani özel kişilerce elde edilen hukuka aykırı delillere değinecek olursak;</p>

<p>Özel kişilerce elde edilen hukuka aykırı delillerden anlaşılması gereken; adli makamların dışında kalan ve işlendiği iddia olunan bir suçla ilgili soruşturma ve kovuşturma yetkisine sahip olmayan kişiler tarafından, hukuk kurallarının ihlal edilmesi ile elde edilen deliller demektir.</p>

<p><strong>Sonuç olarak;</strong></p>

<p>Hukuka aykırı olarak elde edilen delillerin yargılamada kullanılması hukuka aykırıdır. Özel kişilerin hukuka aykırı şekilde elde ettiği deliller yargılamada kullanılmamalıdır. Bu tespit “dürüst yargılanma hakkı” kapsamında bir zorunluluk olmakla beraber, bunun yegane istisnasını adli makamların bu delillere ceza yargılaması normları çerçevesinde ulaşabilme imkanı oluşturur.</p>

<p><strong>Bir başka ifadeyle;</strong> hukuka aykırı delil elde edenin özel kişi olmasının veya delil toplamaya yetkili kişi sıfatı taşımasının, hukuka aykırı delile yargılamada kullanılabilme gücü vermesinin kıstası sayılması kabul edilemez. Burada önemli olan husus, yargılamada kullanılmak istenilen delilin hukuka aykırı olarak elde edilmiş olmasıdır. Bu şekilde bir delil yargılamada yine de kullanılacak olursa, mahkemenin verdiği karar hukuka aykırı nitelikte olacaktır.</p>

<p><strong>Bunun dışında,</strong> özel kişilerin hukuka uygun şekilde elinde bulundurdukları delillerin ise yargılamada kullanılabileceğini söylemeliyiz. Örneğin; özel kişinin çöpe atılan silahı veya uyuşturucu veya uyarıcı maddeyi veya evinin bahçesine atılan kanlı bir kazağı bulması halinde, bu delillerin hukuka uygunluğu elbette vardır.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Av. Buğra Şahin</strong></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hukumde-hukuka-aykiri-delilin-incelenme-sirasi-ve-delilin-reddi-1</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 13:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/terazidfol.jpg" type="image/jpeg" length="24243"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[MEŞRU SAVUNMADA "SİLAH" KULLANIMI ÜZERİNE BAZI NOTLAR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/mesru-savunmada-silah-kullanimi-uzerine-bazi-notlar-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/mesru-savunmada-silah-kullanimi-uzerine-bazi-notlar-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Meşru savunma amaçlı silah kullanımı, çoğu kişinin merak ettiği bir konudur. Toplum içinde özellikle eve giren bir kişinin ancak yatak odasına girdiğinde vurulabileceğine dair genel bir inanış (veya kulaktan kulağa dolaşan bir söylenti) olduğu da bilinmektedir. Belirtmek gerekir ki meşru savunmada bıçak, sopa gibi diğer savunma araçlarını kullanmayla kıyaslandığında "silah" kullanımı için daha büyük bir merak vardır. Yazımda bu merakı gidermek amacıyla bazı temel hukuki ve pratik bilgileri paylaşacağım.</p>

<p><strong>1- </strong>Meşru savunmada silah kullanmak için "mükemmel bir atıcı" olmanız gerekmiyor. Ancak silahınızı, olayın stresi altında orantılı şekilde kullanabilecek düzeyde "iyi bir atıcı" olmanız gerekir. Özellikle atış poligonlarında ve senaryolar üzerinden atış yaparak kısa sürede iyi bir atıcı olmak mümkündür. Üzülerek belirtmek gerekir ki, ülkemizde <strong>birçok kişi silah ruhsatına sahip olmasına rağmen</strong> atış tecrübesine sahip değildir. Silah rusatı alırken böyle bir zorunluluk olmadığı gibi atıcılık çok az kişi tarafından spor veya hobi amaçlı bir faaliyet olarak görülmektedir. Eğitim almadan gerçek hayatta silah kullanmak, büyük ihtimalle istenmeyen neticelere neden olacaktır.</p>

<p><strong>2- </strong>Meşru savunmanın haklılığı "kime" karşı yapıldığıyla açıklanamaz. Örneğin saldırganın suç geçmişi olması, halk arasında katil, hırsız, dolandırıcı vb. olarak bilinmesi bu kişilere karşı doğrudan silah kullanılabileceği anlamına gelmemektedir. Özellikle ölüm neticesinin meydana gelmesi durumunda ölen kişinin yakınlarının dava sürecini yakından takip edeceğinden ve ölen kişinin intikamını almaya çalışacağından emin olabilirsiniz.</p>

<p><strong>3- </strong>Meşru savunmada bulunan kişi, hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılacağını bilmelidir. Dolayısıyla meşru savunma yapan kişiler, kendilerine yönelik hiçbir soruşturma yapılmayacağı bekletisinde olmamalıdır. Başka bir ifadeyle bu türlü haksız saldırı olaylarında <strong>yolun bir tarafında</strong> ölmek/yaralanmak <strong>diğer tarafında</strong> saldırıdan kurtulup soruşturulmak şeklinde <strong>iki kötü seçenek</strong> bulunmaktadır. Bu nedenle meşru savunma yapılırken adli makamlara "haklılığı" ortaya koyacak şekilde hareket edilmelidir. Her olayın koşulları kendine özgüdür. Ölümcül güç kullanımına ilişkin hiçbir vaka bir diğerinin aynısı değildir. Her davada, mevcut delillere göre koşullar bir bütün olarak değerlendirilmektedir. Başımıza bir iş geldiğinde ortaya çıkan durumu başkalarına benzeterek iyimser veya kötümser düşüncelere inanmak yerine profesyonel hukuk yardımı almak gerekir. Dolayısıyla silahı olan herkesin, kötü günlerde danışabileceği ve hukuki yardım alabileceği bir avukatı olmalıdır.</p>

<p><strong>4- </strong>Meşru savunma yapan kişi olayı tetikleyen ilk haksız hareketi yapmamış olmalıdır. Başka bir ifadeyle meşru savunma olarak kabul edilecek olay önceden kurgulandığı üzere gerçekleştirilen, <strong>haksız fiile tepki sonrası savunma görünümünde</strong> olmamalıdır. Silah da bu planın bir parçası olarak taşınmamalıdır. Örneğin bir olayda 6. Ceza Dairesi Esas No: 2023/2205, Karar No: 2023/12431 kararına konu olayda "...<i>sanığın olay öncesinde katılanın eşine göndermiş olduğu tehdit içerikli mesaj dökümlerinin tespit edilmiş olduğu, yine aynı bilirkişi raporuna göre olay esnasında katılanın elinde saldırı amaçlı herhangi bir cisim bulunmaksızın elleriyle darp eylemini gerçekleştirdiği görülmekle, ilk haksız hareketin sanıktan kaynaklanması, sanığın olay öncesi tasarlanmış bir şekilde iş yerine silahı ile birlikte gelmesi ve olay sırasında katılanın üzerinde silah ve benzeri bir cisim bulunmaması hususları göz önüne alındığında, meşru müdafaa hükümlerinin uygulanması şartlarından olan "saldırı ve savunma arasında bir oran" ve "haksız bir saldırı" unsurlarının somut olayda gerçekleştiği yönünde bir kabulün mümkün bulunmadığı anlaşılmakla; sanık lehine meşru savunma ve meşru savunmada sınırın aşılması koşulları oluşmadığı halde, yazılı şekilde hükümler kurulması hukuka aykırılık bulunmuştur</i>..." denilmektedir.</p>

<p><strong>5-</strong> Meşru savunmanın amacı "saldırıyı def etmek" ile sınırlıdır. Saldırganın saldırma yeteneği ortadan kalktıktan ve saldırı sona erdikten sonra silah kullanmak, savunma kapsamında değerlendirilmeyecektir. Dolayısıyla savunma amacının ötesinde olayı büyüten fiiller, meşru savunma sınırlarını aşacaktır. Saldırı sona erdikten sonra yapılan hareketler de savunma olarak değerlendirilemez. Örneğin bıçaklı saldırgan vurulup yere düşmüş bıçak da elinde değilse artık saldırı sona ermiştir. Bu kişiye bir kez daha ateş edilemez. Saldırı başlamadan önce yapılan şüpheli hareketlerin (örneğin silahı olmasa bile silah çekecek gibi elini beline atma gibi), meşru savunmayı haklı çıkarmak için yeterli olup olmayacağı da olayın koşullarına göre değerlendirilecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>6- </strong>Meşru savunmada <strong>silah kullanmak, doğrudan saldırganı öldürmek anlamına gelmez</strong>. Özellikle saldırganın TCK’daki tanıma göre (ateşli silah, sopa vb. dahil) silahsız olduğu durumlarda (saldırganın boğma, ölümcül bölgelere vurma gibi durumları hariç) ölüm neticesi orantılı bir müdahale sayılmayacaktır. Silah taşıyan kişiler silahlarını <strong>korkutma, uyarı, yaralama veya öldürme</strong> amaçlı olarak kullanabileceklerini bilmelidir. Dolayısıyla savunma amaçlı silah kullanım düzeyi, saldırganın fiiline (bu fiilin savunma yapan kişiyi hangi düzeyde tehdit ettiğine) bağlıdır. Saldırı ne düzeyde ise savunma da saldırıyı def edecek düzeyde olmalıdır.</p>

<p><strong>7-</strong> Meşru savunmada ölümcül güç kullanımı, saldırganın ölümcül güç kullanması koşuluyla orantılı kabul edilecektir. Ölümcül güç; makul bir kişinin ölüme veya ağır bedensel zarara neden olabileceğini düşüneceği güç derecesidir. <strong>Ölümcül güç sadece son çare olarak kullanılabildiğinden, tehlikeden başka türlü kurtulmanın kaçınılmaz olması gerekir</strong>. Ölüm veya ağır yaralanma tehlikesi içeren bu durum, genellikle yetenek, fırsat ve tehlike şeklindeki üç kriterin aynı anda mevcut olmasıyla belirlenmektedir.</p>

<p><strong>8- Yetenek,</strong> saldırganın öldürme veya ağır yaralama gücüne sahip olduğu anlamına gelir. Bu güç en açık şekilde bir ateşli silah biçiminde ortaya çıkmaktadır. Silahın oyuncak olması veya şarjörünün boş olması gibi durumlarda da meşru savunma yapan kişinin bunu bilmesi mümkün değildir (hata hükümleri uygulanması gerekir). Bununla birlikte bıçak, kılıç, kırık şişe, jilet gibi kesici ve delici aletler ile sopa gibi eşyalar da öldürücü olarak kullanılabilir. Dolayısıyla sayılan bu aletleri, silahtan daha az öldürücü görmek yanlış bir anlayıştır. Özellikle bıçağın, silahla mukayese edildiğinde, gücü yalnızca onu kullanan kişinin gücü ve hareket kabiliyetiyle sınırlıdır. Bıçak asla sıkışmaz, tutukluk yapmaz. Bıçağın mühimmatı asla bitmez, bıçaklar ucuzdur ve her yerden satın alınabilir. Kanunen, daha önceden mahkum olmuş bir suçluya bıçak satılmasına karşı herhangi bir yasak bulunmamaktadır. Bıçaklar küçük ve yassı olabilir ve şaşırtıcı derecede kolayca gizlenebilirler. İnsan vücudunda nabzın ölçülebileceği herhangi bir yerde, bıçağın sadece birkaç milimetre derinliğe kadar kesmesi bile kan kaybından ölüme yol açabilir. Hakeza sopa için de benzer değerlendirmeler mümkündür. Neredeyse her ortamdaki her kavgada, hızla kapılıp başka bir insanın başına vurmak için kullanılabilecek bir nesne her zaman mevcuttur. Mesela görünüşte zararsız beyzbol sopası, saldırı ve cinayetlerde sıkça kullanılan bir araçtır. Boynundan tutulan kırık bir şişenin ölümcül, keskin bir silah olduğu da açıktır. Belirtilmesi gereken diğer bir durumda saldırganın veya muhatabın rastgele kalabalığın üzerine araç sürmesidir. Polislerin bu duruma sıradan vatandaşlardan daha sık rastladığı da ayrı bir gerçektir. Böyle bir durumda polisin silah kullanması neticesinde ölüm veya yaralanma meydana gelse polisi, "silahsız" birini öldürmekle veya yaralamakla suçlamak yerine bu saldırganın aracını bir silah olarak kullandığını ve polisin meşru savunma yaptığını kabul etmek gerekir. Üzerine araç sürülen kişi, aracı öylesine büyük görür ki iradi davranma yeteneğini kaybedebilir, eğer kendini bir kenara atarak kurtarmaya karar veremezse içgüdüsel olarak silahla karşılık verebilir. Yetenek bakımından cinsiyet faktörü (kadına saldıran erkek), profesyonel dövüş sporcusu, engellilik durumu, çocuk-yetişkinlik durumu, dezavantajlı konumda olma (örneğin araçta kemeri takılı olan birine camdan saldırılması vb.) gibi faktörler de dikkate alınmaktadır.</p>

<p><strong>9- Fırsat,</strong> saldırganın saldırı anında öldürme veya yaralama yeteneğine sahip olduğu anlamına gelir. Fırsat faktörü; mesafe, engeller ve zaman yönünden olayın koşullarının değerlendirilmesidir. Gerek silahlı saldırıda gerekse sopa, bıçak vb. saldırılarda mesafe, meşru savunmanın haklılığını yakından ilgilendirmektedir. Bıçaklı bir saldırgana karşı güvenliği korumak için asgari güvenlik mesafesi en az 6 ila 7 metre olmalıdır. Güvenlik standartlarında bu durum "Tueller Kuralı" (21-Foot Rule) olarak bilinmektedir ve kılıfından silah çekmeye çalışan eğitimli bir personelin bile saldırgan bu mesafeyi koşarak aşmadan önce yeterli tepki süresine sahip olabilmesi için belirlenmiştir. Ortalama bir insan, görsel bir uyarıyı fark edip tepki vermesi yarım saniye sürmektedir. Saldırganın bu mesafeyi koşarak yaklaşık 1.5-2 saniyede kapatabileceği dikkate alındığında güvenlik mesafesi bu sınırın altına indiğinde, saldırıyı fark edip fiziksel olarak kaçmak veya savunma pozisyonu almak neredeyse imkansız hale gelecektir. Bu mesafenin başlı başına ihlal edilmesi, silah kullanmayı doğrudan haklı çıkarmaz ancak saldırganın, saldırı amacıyla bu mesafeyi ihlal etmesi silah kullanmayı haklı kılmaktadır. Polisin veya diğer kişilerin belindeki-elindeki silahın alınması amacıyla hareket etmek de bu mesafeyi ihlal eden meşru savunmayı haklı kılan durumlardır. Fırsat faktörünün zaman yönü ise savunma "o anda, acilen" yapılmazsa saldırgan hedefine ulaşacağı anlamına gelir. Savunma yapan kişi, silah kullanımının "derhal gerekli" olduğuna dürüst ve makul bir şekilde inanmış olmalıdır.</p>

<p><strong>10- Tehlike</strong> ise olayın koşullarının makul bir kişiye göre saldırganın bunu yapmayı amaçladığını ve yapmak üzere olduğunu göstermesi anlamına gelir. Özellikle olay esnasında (saldırı anında) söylenen sözlerin failin kastının belirlenmesinde büyük önemi bulunmaktadır. Saldırganın sözleri veya agresif hareketleri öldürme veya yaralama kastını açığa çıkaran ipuçlarıdır. Diğer bir nokta ise gerçek hayatta tehditlerin çoğu zaman küçük başladığı sonradan büyüdüğüdür. Toplumumuzda trafik kavgalarının büyük bir kısmı, ısrarlı takipler, apartmanda gürültü veya yan bakma olayları küçük olaylarla başlayan ancak neticede ölümlere varan saldırı olaylarına örnek verilebilir. (Ancak meşru savunma durumunda savunma yapan ilk haksız hareketi kendisi yapmaması gerektiğinden dolayı sayılan tüm bu olaylar meşru savunma kapsamında değerlendirilmeyebilir. Ceza Genel Kurulu Esas No: 2022/1-279 Karar No: 2025/75 kararında "...<i>Yerleşmiş yargısal kararlarda kabul edildiği üzere, gerek fail, gerekse mağdurun karşılıklı haksız davranışlarda bulunması hâlinde, tahrik uygulamasında kural olarak, haksız bir eylem ile mağduru tahrik eden fail, karşılaştığı tepkiden dolayı tahrik altında kaldığını ileri süremez. Ancak maruz kaldığı tepki, kendi gerçekleştirdiği eylemle karşılaştırıldığında aşırı bir hâl almışsa, başka bir deyişle tepkide açık bir oransızlık varsa, bu tepkinin artık başlı başına haksız bir nitelik alması nedeniyle fail bakımından haksız tahrik oluşturduğu kabul edilmelidir</i>…" denilmektedir.)</p>

<p><strong>11-</strong> Sonuç olarak hukukumuzda meşru savunmanın kapsamı oldukça geniş tutulmuştur. Malvarlığı hakkı veya diğer hakları korumak için, hatta bu saldırıların üçüncü kişilere yapılması durumunda dahi meşru savunma mümkündür. Meşru savunmada silah kullanımı da bu hak kapsamında diğer koşulların varlığı halinde hukuka uygun olarak kabul edilmektedir. Meşru savunmada silah kullanımında <strong>en sorunlu algı, silah kullanmanın saldırganı öldürerek etkisiz hale getirmekle eşdeğer</strong> olarak görülmesidir. Elbette silah kullanılan olaylarda ölüm neticesi meydana gelebilir, savunma yapan kişi hedef alma imkanına sahip olmayabilir, olay esnasında mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaş nedeniyle hareketlerini yönlendiremeyebilir. Olay neticesinde meydana gelen öldürme veya yaralamanın hukuka uygun olması orantılılık ilkesi kapsamında olayın kendi koşulları içinde değerlendirilir. Olayın koşulları saldırganın yetenek, fırsat ve tehlike koşulları bakımından incelenir, savunma yapanın da kendini savunabilme yeteneği, o anki koşullarda makul bir insanın davranışına göre değerlendirilmektedir. Dolayısıyla yatak odasına giren kişiye karşı silahla savunma yapmak ile bu kişiyi öldürmeye çalışmak aynı anlama gelmemektedir. Silah kullanmak için de illa ki yatak odasına girilmesi şart değildir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/doc-dr-enver-kasli" title="Doç. Dr. Enver KAŞLI"><img alt="Doç. Dr. Enver KAŞLI" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/05/enver-kasli.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/doc-dr-enver-kasli" title="Doç. Dr. Enver KAŞLI">Doç. Dr. Enver KAŞLI</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/mesru-savunmada-silah-kullanimi-uzerine-bazi-notlar-1</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 13:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/02/terazi/tokmak-silah.jpg" type="image/jpeg" length="93074"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İŞ HUKUKUNDA KÖTÜNİYET TAZMİNATI: HAK KAZANMA KOŞULLARI VE İSPAT YÜKÜ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/is-hukukunda-kotuniyet-tazminati-hak-kazanma-kosullari-ve-ispat-yuku-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/is-hukukunda-kotuniyet-tazminati-hak-kazanma-kosullari-ve-ispat-yuku-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p></p>

<p></p>

<p>4857 sayılı İş Kanunu, iş sözleşmesinin sona erdirilmesinde işverenin fesih hakkını sınırsız bırakmamış, dürüstlük kuralına aykırı ve hakkın kötüye kullanılması niteliğindeki fesihleri yaptırıma bağlamıştır. Bu yaptırımlardan biri de İş Kanunu’nun 17. maddesinin altıncı fıkrasında düzenlenen kötüniyet tazminatıdır.</p>

<p>Kötüniyet tazminatı, işverenin sahip olduğu fesih hakkını hukukun koruduğu amaç dışında kullanması nedeniyle işçiye ödemek zorunda olduğu özel nitelikli bir tazminattır. Ancak her haksız fesih kötüniyet tazminatı sonucunu doğurmaz. İşçinin bu tazminata hak kazanabilmesi için kanunda ve yargı kararlarında belirlenen şartların birlikte gerçekleşmesi gerekir<strong>.</strong></p>

<p><strong>I. Kötüniyet Tazminatının Hukuki Dayanağı</strong></p>

<p><strong>4857 sayılı İş Kanunu’nun 17/6. maddesine göre; “</strong><i>İşverenin bildirim şartına uymaması veya bildirim süresine ait ücreti peşin ödeyerek sözleşmeyi feshetmesi, bu Kanunun 18, 19, 20 ve 21 inci maddesi hükümlerinin uygulanmasına engel olmaz. 18 inci maddenin birinci fıkrası uyarınca bu Kanunun 18, 19, 20 ve 21 inci maddelerinin uygulanma alanı dışında kalan işçilerin iş sözleşmesinin, fesih hakkının kötüye kullanılarak sona erdirildiği durumlarda işçiye bildirim süresinin üç katı tutarında tazminat ödenir. Fesih için bildirim şartına da uyulmaması ayrıca dördüncü fıkra uyarınca tazminat ödenmesini gerektirir</i>.<strong>”</strong></p>

<p>Bu düzenleme ile kanun koyucu, iş güvencesi kapsamında bulunmayan işçileri korumayı amaçlamış ve işverenin keyfi fesihlerini yaptırıma bağlamıştır.</p>

<p><strong>II. Kötüniyet Tazminatına Hak Kazanmanın Şartları</strong></p>

<p><strong>1. İşçinin İş Güvencesi Kapsamında Bulunmaması</strong></p>

<p>Kötüniyet tazminatının en önemli koşulu, işçinin iş güvencesi hükümlerinden yararlanamıyor olmasıdır.</p>

<p><strong>Dolayısıyla; işyerinde 30 veya daha fazla işçi çalışıyorsa, işçinin en az 6 aylık kıdemi varsa, iş sözleşmesi belirsiz süreli ise, işçi iş güvencesi kapsamında kabul edilir ve kötüniyet tazminatı talep edemez.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yargıtay’ın yerleşik uygulaması da bu yöndedir. Mahkeme öncelikle işyerindeki çalışan sayısını ve işçinin iş güvencesi kapsamında olup olmadığını araştırmak zorundadır.</p>

<p><i>Dosya içeriğine göre, davacının 30'dan az çalışan olduğunu, davalı işverenin ise 30'dan fazla çalışan olduğunu ileri sürdüğü, davalı iş yerinde fesih tarihinde 30'dan fazla çalışan olup olmadığı yönünde kayıt olmadığı halde mahkemece davalı iş yerinde çalışan sayısının 30'dan fazla olduğu bu nedenle davacının iş güvencesi hükümlerinden yararlandığı gerekçesiyle kötüniyet tazminatının reddi hatalı gerekçeye dayanmış olup, işverenin iş akdinin feshinde kötüniyetli davrandığı ispat edilemediğinden davacının kötü niyet tazminatının reddine karar verilmiş ve yerel mahkemenin kararının gerekçe yönünden düzeltilmesi gerekmiştir.</i><strong> (Adana Bölge Adliye Mahkemesi)</strong></p>

<p><i>Öncelikle 17 nci maddenin altıncı fıkrasının açık hükmüne göre, iş güvencesi kapsamında olan işçiler yönünden kötüniyet tazminatına hak kazanılması mümkün değildir.Bu çerçevede akdin fesih tarihinde işyerinde çalışan sayısının 30'u aşıp aşmadığı incelenmelidir. Bundan sonra ayrıca davalı feshinin kötü niyetle yapıldığının davacı tarafça ispatlanması da gerekmektedir</i><strong>.(Yargıtay 9. HD.2016/23586 E.2020/9326 K.)</strong></p>

<p></p>

<p><strong>2. Fesih Hakkının Kötüye Kullanılması</strong></p>

<p>İşverenin fesih hakkını kullanması tek başına kötüniyet anlamına gelmez. Fesih işleminin dürüstlük kuralına aykırı olarak gerçekleştirilmiş olması gerekir.</p>

<p>Uygulamada özellikle;işçinin işvereni resmi makamlara şikâyet etmesi, işveren aleyhine dava açması, tanıklık yapması,yasal haklarını talep etmesi, iş sağlığı ve güvenliği eksikliklerine itiraz etmesi nedenleriyle gerçekleştirilen fesihler kötüniyetli fesih olarak kabul edilmektedir.</p>

<p>Örneğin, iş kazası sonrasında gerçeğe aykırı belge imzalamayı reddeden işçilerin işten çıkarılması halinde Bölge Adliye Mahkemesi, fesih hakkının kötüye kullanıldığı sonucuna ulaşmış ve işçinin kötüniyet tazminatına hak kazandığını kabul etmiştir.</p>

<p><i>İş Kanunu 17. Maddesi gereğince, iş güvencesi hükümlerinden yararlanamayan çalışanların sözleşmelerini, fesih hakkını kötüye kullanarak fesheden işveren ayrıca bu nedenle de tazminat ödemek zorunda kalacaktır. <strong>İşyerinde meydana gelen iş kazası nedeniyle, işçileri gerekli önlemlerin alındığı yönünde gerçeği aykırı belge imzalamaya zorlayan, işçilerin im</strong>zalamamaları karşısında sözleşmelerini fesheden işverenin fesih hakkını kötüye kullandığı sabittir. Olayın oluşuyla ilgili dinlenilen tanık beyanları, karşılıklı gönderilen ihtarnameler bu hususu ortaya koymaktadır. Aksi yöndeki kanaat olaya uygun değildir. Dosya kapsamında, davalı işyerinde çalışan işçi sayısı, dolayısıyla davacının iş güvencesi kapsamında kalıp kalmadığının belirli olmadığının görülmesi üzerine SGK İl Müdürlüğü'ne müzekkere yazılmış, genel müzekkere cevabında fesih tarihi itibariyle işyerinde çalışan işçi sayısının 30 kişinin altında olduğu dolayısıyla davacının iş güvencesi kapsamında olmadığı anlaşılmıştır. Yukarıda açıklandığı üzere, iş güvencesi kapsamında olmadığı anlaşılan ve kötü niyetli olarak işten çıkarıldığı kanaatine varılan davacı işçi kötü niyet tazminatına hak kazanacaktır. İş Kanunu 17/6. Fıkrası gereğince kötü niyet tazminatı tutarı, ihbar süresinin 3 katı tutarına göre belirlenecektir. 3 yıldan fazla kıdeme sahip davacının ihbar süresi 8 haftadır. (56 gün) Kötü niyet tazminatı 24 hafta ( 168 gün ) üzerinden hesaplanacaktır</i><strong>.( Adana Bölge Adliye Mahkemesi)</strong></p>

<p><i>Davacı her ne kadar baskı ve kötü davranışlara maruz kaldığı (mobbing) iddia etmiş ise de, 4857 sayılı Kanun'un 17. maddesinin 6. fıkrasının açık hükmüne göre, iş güvencesi kapsamında olan işçiler yönünden kötüniyet tazminatına hak kazanılması mümkün olmadığından ve davacınında iş güvencesi kapsamında olduğu anlaşıldığından bu talebin reddinde usul ve yasaya aykırılık bulunmamış ve bu yönde istinafa itibar edilmemiştir<strong>.(</strong></i><strong>Bursa Bölge Adliye Mahkemesi)</strong></p>

<p></p>

<p><strong>3. Belirsiz Süreli İş Sözleşmesinin Feshi</strong></p>

<p>Kötüniyet tazminatı yalnızca belirsiz süreli iş sözleşmelerinde uygulanabilir. Belirli süreli iş sözleşmelerinin sürenin sonunda sona ermesi halinde İş Kanunu’nun 17. maddesi uygulanmayacağından kötüniyet tazminatı da söz konusu olmayacaktır.</p>

<p><strong>III. Kötüniyet Tazminatında İspat Yükü</strong></p>

<p>Hukuk Muhakemeleri Kanunu uyarınca herkes iddiasını ispatla yükümlüdür. Bu nedenle kötüniyet tazminatı davalarında da fesih hakkının kötüye kullanıldığını ispat yükü davacı işçiye aittir.</p>

<p><strong>İşçi sadece feshin haksız olduğunu değil, aynı zamanda işverenin dürüstlük kuralına aykırı hareket ettiğini somut delillerle ortaya koymalıdır.</strong></p>

<p></p>

<p><strong>Ankara Bölge Adliye Mahkemesi , davacının kötüniyetli feshe ilişkin vakıaları somutlaştıramadığı ve tanık anlatımlarının ispata elverişli olmadığı gerekçesiyle kötüniyet tazminatı talebinin reddine karar vermiştir.</strong></p>

<p><i>Davacının dava dilekçesinde işverenin kötüniyetli feshine ya da haksız fesih tazminatına hak kazandıracak feshe dayanak oluşturacak vakıaların ne olduğunun somutlaştırılıp açıklanmadığı davalı tanık beyanlarının da içerikleri dikkate alındığında ispata elverişli de olmadığı görüldüğünden bu alacağa hak kazanıldığı ispatlanamadığından reddine karar verilmesi yerindedir</i>.<strong>( Ankara Bölge Adliye Mahkemesi )</strong></p>

<p><i>Dosyada fesih hakkının kötüniyetle kullanıldığını ispata yarar başkaca bilgi ve belge de bulunmadığından, davalı işverenin fesih hakkını kullanırken davacıya zarar verme kastı, kusuru, menfaatler arasında aşırı dengesizlik getirmesi, fesih hakkını meşru bir menfaat bulunmaksızın veya sosyal amacından saptırarak kullanması gibi objektif iyi niyet kurallarından ayrıldığının da davacı tarafından ispat edilemediği anlaşılmaktadır. Fesih hakkının kötüniyetle kullanıldığı ispatlanamadığından kötüniyet tazminatının reddi gerekirken kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir</i><strong>.( Yargıtay 22.Hukuk Dairesi<i>)</i></strong></p>

<p>Dosyada kötüniyetli feshi destekleyen tanık anlatımı, yazılı belge, ihtarname veya diğer deliller bulunmadığı takdirde kötüniyetin ispatlandığından söz edilemeyeceği kabul edilmektedir.<strong>Dolayısıyla yalnızca haksız fesih olgusu, kötüniyet tazminatı için tek başına yeterli değildir.</strong></p>

<p></p>

<p><strong>IV. Kötüniyet Tazminatının Hesaplanması</strong></p>

<p>İş Kanunu’nun 17. maddesi uyarınca kötüniyet tazminatı; bildirim (ihbar) süresine ait ücretin üç katı üzerinden hesaplanmaktadır.</p>

<p>Örneğin; 3 yıldan fazla kıdeme sahip bir işçinin ihbar süresi 8 hafta olup, kötüniyet tazminatı 24 haftalık ücret üzerinden hesaplanacaktır. Ayrıca işveren ihbar sürelerine de uymamışsa, işçi ihbar tazminatını da ayrıca talep edebilecektir.</p>

<p>Hesaplamada yalnızca çıplak ücret değil, işçiye sağlanan para ve para ile ölçülebilir düzenli menfaatler de dikkate alınmalıdır.</p>

<p></p>

<p>Özetlemek gerekirse, Kötüniyet tazminatı, iş güvencesi kapsamında bulunmayan işçilerin keyfi fesihlere karşı korunmasını amaçlayan özel bir hukuki mekanizmadır. Ancak bu tazminata hak kazanılabilmesi için yalnızca haksız fesih yeterli olmayıp, işverenin fesih hakkını dürüstlük kuralına aykırı ve hakkın kötüye kullanılması niteliğinde kullandığının somut delillerle ispat edilmesi gerekir. Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararları birlikte değerlendirildiğinde, davalarda en çok tartışılan hususların işçinin iş güvencesi kapsamında olup olmadığı ile kötüniyetin ispatı olduğu görülmektedir. Bu nedenle kötüniyet tazminatı talep eden işçinin dava dilekçesinde vakıaları ayrıntılı şekilde açıklaması ve bunları destekleyen güçlü deliller sunması, davanın başarıya ulaşması açısından belirleyici önem taşımaktadır.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aynur-oguz-ekmekci" title="Av. Arb. Aynur Oğuz Ekmekçi"><img alt="Av. Arb. Aynur Oğuz Ekmekçi" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2023/03/aynur-oguz-ekmekci.jpg" width="96" /></a></strong></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aynur-oguz-ekmekci" title="Av. Arb. Aynur Oğuz Ekmekçi">Av. Arb. Aynur Oğuz Ekmekçi</a></strong></h4>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/is-hukukunda-kotuniyet-tazminati-hak-kazanma-kosullari-ve-ispat-yuku-1</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 13:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/02/terazi/themisis41.jpg" type="image/jpeg" length="99808"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartlarında yapılan önemli değişiklikler üzerine değerlendirme]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/zorunlu-mali-sorumluluk-sigortasi-genel-sartlarinda-yapilan-onemli-degisiklikler-uzerine-degerlendirme</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/zorunlu-mali-sorumluluk-sigortasi-genel-sartlarinda-yapilan-onemli-degisiklikler-uzerine-degerlendirme" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/karayollari-motorlu-araclar-zorunlu-mali-sorumluluk-sigortasi-genel-sartlarinda-degisiklik-yapilmasina-dair-genel-sartlar-1" rel="dofollow">12.06.2026 tarihli ve 332778 sayılı Resmi Gazete ile, Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları</a>nda önemli değişiklikler yapılmış olup, bu değişiklikler şu şekildedir;</strong></p>

<p></p>

<p><strong>1)Tanım maddesinde yapılan değişiklikler</strong></p>

<p>14/5/2015 tarihli ve 29355 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartlarında bahse konu düzenlenmeyle yapılan ilk değişiklik, “sigortalının” tanımına ilişkindir.</p>

<p>Değişiklik öncesi, “Sigortalı: Poliçe konusu motorlu araçta 2918 sayılı Kanunun 91 inci maddesi uyarınca zorunlu mali sorumluluk sigortası yaptırmak zorunda olan işletenleri” ifade etmekteyken değişiklik sonrası ilgili hüküm, “<strong>Poliçe konusu motorlu araçta 2918 sayılı Kanuna göre işleten sayılan kişiyi”</strong> şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p>Ayrıca bu değişiklikle birlikte <strong>“kalıcı veri saklayıcısı”</strong> tanımına ilişkin (j) bendi eklenmiştir. Eklenen ilgili metin ise şu şekildedir;</p>

<p>“Kalıcı veri saklayıcısı: Sigorta ettirenin, sigortalının ve sigortadan faydalanacak kişilerin gönderdiği veya kendisine gönderilen bilgiyi, bu bilginin amacına uygun olarak makul bir süre incelemesine elverecek şekilde kaydedilmesini ve değiştirilmeden kopyalanmasını sağlayan ve bu bilgiye aynen ulaşılmasına imkân veren kısa mesaj, elektronik posta, internet, mobil uygulama, disk, CD, DVD, hafıza kartı ile Sigorta Bilgi ve Gözetim Merkezi üzerinden veya e-Devlet üzerinden kurulacak yapı ve benzeri her türlü araç veya ortamı,”</p>

<p></p>

<p><strong>2)Genel şartların A.5. maddesi kapsamına giren teminat türlerine ilişkin yapılan değişiklikler</strong></p>

<p><strong>a-Genel Şartların “Maddi Zararlar Teminatı” başlıklı, A.5 maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi değişiklik öncesi şu şekildedir; </strong>“Maddi Zararlar Teminatı: Hak sahibinin bu Genel Şartlarda tanımlanan ve zarar gören araçta meydana gelen değer kaybı dahil doğrudan malları üzerindeki azalmadır. Değer kaybı, Kurum tarafından belirlenecek usul ve esaslara göre atanacak sigorta eksperi tarafından aracın markası, yaşı, modeli, kullanılmışlık düzeyi, hasar gördüğü kısımları, geçmiş hasar durumu ve aracın kaza tarihinden önceki ikinci el satış değeri ile onarılmasından sonraki ikinci el satış değerinin arasındaki fark dikkate alınarak tespit edilir. Araç hasarına ilişkin eksper atanması halinde tespiti yapan sigorta eksperi, değer kaybı tutarına ilişkin tespitine de raporunda yer verir.</p>

<p>Bu teminat kapsamında yapılacak başvurular, araçta meydana gelen hasar bedelini ve değer kaybını kapsar. Bu teminat kapsamında araç hasarı için başvuruda bulunan hak sahibi, değer kaybı talebinde de bulunmuş kabul edilir.</p>

<p>Sigortacı, hesaplanan değer kaybı tutarını, yazılı olarak veya kalıcı veri saklayıcısı aracılığıyla, en geç nihai eksper raporunun kendisine ulaştığı tarihi takip eden iş günü içerisinde hak sahibine bildirir.”</p>

<p>Değişiklik sonrası ise ilgili hüküm, “<strong>Hak sahibinin bu Genel Şartlarda tanımlanan ve zarar gören araçta meydana gelen değer kaybı dahil doğrudan malları üzerindeki azalmadır. Değer kaybı, Kurum tarafından belirlenecek usul ve esaslara göre atanacak sigorta eksperi tarafından aracın markası, yaşı, modeli, kullanılmışlık düzeyi, hasar gördüğü kısımları, geçmiş hasar durumu ve aracın kaza tarihinden önceki ikinci el satış değeri ile onarılmasından sonraki ikinci el satış değerinin arasındaki fark dikkate alınarak tespit edilir. Araç hasarına ilişkin eksper atanması halinde tespiti yapan sigorta eksperi, değer kaybı tutarına ilişkin tespitine de raporunda yer verir.</strong></p>

<p><strong>Bu teminat kapsamında yapılacak başvurular, araçta meydana gelen hasar bedelini ve değer kaybını kapsar. Bu teminat kapsamında araç hasarı için başvuruda bulunan hak sahibi, değer kaybı talebinde de bulunmuş kabul edilir.</strong></p>

<p><strong>Sigortacı, hesaplanan değer kaybı tutarını, yazılı olarak veya kalıcı veri saklayıcısı aracılığıyla, en geç nihai eksper raporunun kendisine ulaştığı tarihi takip eden iş günü içerisinde hak sahibine bildirir.</strong>” şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>Görüldüğü üzere bu madde kapsamında yapılan değişiklikler daha çok araçta meydana gelen değer kaybına ilişkin olup ilgili değişiklikler şu şekildedir;</strong></p>

<p></p>

<p><strong>aa)</strong>Bahse konu değişikliklerden ilki, maddi zararlar teminatı kapsamında sigorta şirketine yapılacak başvuruların araçta meydana gelen değer kaybını da kapsayacağı ve araç hasarı için başvuruda bulunan hak sahibinin değer kaybı talebinde de bulunmuş sayılacağıdır.</p>

<p>Böylelikle araç hasarına ilişkin eksper atanması halinde tespiti yapan sigorta eksperinin değer kaybına ilişkin de tespit yapması gerekecektir.</p>

<p><strong>bb)</strong>Kurum tarafından atanan bu sigorta eksperi ise değer kaybına ilişkin tespitini yaparken, aracın markası, yaşı, modeli, kullanılmışlık düzeyi, hasar gördüğü kısımları, geçmiş hasar durumu ve aracın kaza tarihinden önceki ikinci el satış değeri ile onarılmasından sonraki ikinci el satış değerinin arasındaki fark gibi <strong><u>nesnel ölçütleri</u></strong> dikkate alarak bir hesaplama yapacaktır.</p>

<p><strong>dd)</strong>Ayrıca, bu düzenleme sonrasında sigortacı hesaplanan değer kaybı tutarını, yazılı olarak veya kalıcı veri saklayıcısı aracılığıyla, en geç nihai eksper raporunun kendisine ulaştığı tarihi takip eden iş günü içerisinde hak sahibine bildirecektir.</p>

<p></p>

<p><strong>b-Genel Şartların “Sağlık Giderleri” başlıklı, A.5 maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi</strong>, değişiklik öncesi “Üçüncü kişinin trafik kazası dolayısıyla bedenen eski haline dönmesini teminen protez organ bedelleri de dahil olmak üzere yapılan tüm tedavi giderlerini içeren teminattır. Kaza nedeniyle mağdurun tedavisine başlanmasından itibaren mağdurun sürekli sakatlık raporu alana kadar tedavi süresince ortaya çıkan (Danıştay Sekizinci Dairesinin 19/12/2024 tarihli ve E.:2020/772; K.:2024/7229 sayılı kararı ile iptal ibare; bakıcı giderleri, tedaviyle ilgili diğer giderler ile trafik kazası nedeniyle çalışma gücünün kısmen veya tamamen azalmasına bağlı giderler) sağlık gideri teminatı kapsamındadır. Sağlık giderleri teminatı Sosyal Güvenlik Kurumunun sorumluluğunda olup ilgili teminat dolayısıyla sigorta şirketinin ve Güvence Hesabının sorumluluğu 2918 sayılı Karayoları Trafik Kanununun 98 inci maddesi hükmü gereğince sona ermiştir.” şeklindeyken, yapılan bahse konu düzenlemeyle ilgili madde;<strong> </strong></p>

<p>“<strong>Üçüncü kişinin trafik kazası dolayısıyla bedenen eski haline dönmesini teminen protez organ bedelleri de dahil olmak üzere yapılan tüm tedavi giderlerini içeren teminattır. Kaza nedeniyle mağdurun tedavisine başlanmasından itibaren mağdurun sürekli sakatlık raporu alana kadar tedavi süresince ortaya çıkan giderler ile sürekli bakıcı gideri bu teminat kapsamındadır. 2918 sayılı Kanunun 98 inci maddesi kapsamındaki sağlık giderleri genel sağlık sigortalısı sayılanlar için belirlenen sağlık hizmeti geri ödeme usul ve esasları çerçevesinde Sosyal Güvenlik Kurumunun sorumluluğunda olup, söz konusu madde kapsamında ödenen giderler için sigorta şirketinin ve Güvence Hesabının sorumluluğu sona ermiştir. Kaza nedeniyle mağdurun tedavisine başlanmasından itibaren mağdurun sürekli sakatlık raporu alana kadar tedavi süresince ortaya çıkan bakıcı giderleri ile sürekli sakatlık oranının belirlenmesinden sonra ortaya çıkan ve tıbben gerekli olan sürekli bakıcı giderleri sigorta şirketleri veya Güvence Hesabı tarafından bu teminattan karşılanır. Mağdurun bakıcı ihtiyacı süresi ile tedavi sürecinin tamamlanması sonrasında sürekli bakıcı ihtiyacının belirlenmesinde, Kurul Raporu dikkate alınır.”</strong> Şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p><strong><u>Görüldüğü üzere bu madde kapsamında öncelikle 2918 sayılı Kanun’un 98. maddesinde kalan sağlık giderlerinden Sosyal Güvenlik Kurumunun sorumlu olduğu ve söz konusu madde kapsamında ödenen giderler için sigorta şirketinin ve Güvence Hesabının sorumluluğunun sona erdiği düzenlenmiştir. </u></strong></p>

<p><strong><u>Ayrıca kaza nedeniyle mağdurun tedavisine başlanmasından itibaren mağdurun sürekli sakatlık raporu alana kadar tedavi süresince ortaya çıkan bakıcı giderleri ile sürekli sakatlık oranının belirlenmesinden sonra ortaya çıkan ve tıbben gerekli olan sürekli bakıcı giderlerinin ise sigorta şirketleri veya Güvence hesabı tarafından bu teminattan karşılanacağı düzenlenmiştir.</u></strong></p>

<p></p>

<p><strong>c-Sakatlanma teminatının düzenlendiği madde metni ise değişiklik öncesi</strong>,<strong> “</strong>Sakatlanma Teminatı: Üçüncü kişinin sürekli sakatlığı dolayısıyla ileride ekonomik olarak uğrayacağı maddi zararları karşılamak üzere, (Danıştay Sekizinci Dairesinin 14/5/2025 tarihli ve E.:2022/772; K.:2025/4513 sayılı kararı ile iptal ibare; bu (Değişik ibare:RG-4/12/2021-31679) Genel Şartların Ek-2’sinde yer alan esaslara göre) (Değişik ibare:RG-4/12/2021-31679) belirlenen tazminatları içeren teminattır. (Değişik cümle:RG-4/12/2021-31679) Trafik kazası nedeniyle mağdurun geçici iş göremezliği ve sürekli sakatlığı bu teminattan karşılanır. (Değişik cümle:RG-4/12/2021-31679) Mağdurun tedavi sürecinin tamamlanması sonrasında sakatlık oranının ve geçici iş göremezlik süresinin belirlenmesinde, Kurul Raporu dikkate alınır. (Mülga cümle:RG 4/12/2021-31679)</p>

<p>(Mülga cümle:RG-4/12/2021-31679) Tazminat ödemesinde, ilgili (Değişik ibare:RG-4/12/2021-31679) kurum ve kuruluşlarca tanzim edilecek trafik kazasına ilişkin belgelerde iliyet bağı ile ilgili tespitin yer alması durumunda bu tespitin aksini ispat sigorta şirketine aittir. Sigortacı söz konusu rapor hakkında ilgili mevzuat uyarınca itiraz usulüne başvurduğunda mağdurun itiraz üzerine yaptığı belgelenmiş harcamalarını bu teminat kapsamında karşılamakla yükümlüdür. (Ek cümle:RG-4/12/2021-31679) Geçici iş göremezlik süresi ve sürekli sakatlık oranının belirlenmesinden sonra ortaya çıkan ve tıbben gerekli olan sürekli bakıcı giderleri de bu teminat kapsamındadır. (Ek cümle:RG-4/12/2021-31679) Söz konusu tazminat miktarlarının tespitinde sakat kalan kişi esas alınır.” şeklindeyken yapılan bu değişiklik sonrası ilgili madde,</p>

<p><strong>“Sakatlanma Teminatı: Üçüncü kişinin sürekli sakatlığı dolayısıyla ileride ekonomik olarak uğrayacağı maddi zararları karşılamak üzere, 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun haksız fiillere ilişkin hükümlerine göre belirlenen tazminatları içeren teminattır. Trafik kazası nedeniyle mağdurun geçici iş göremezliği ve sürekli sakatlığı bu teminattan karşılanır. Mağdurun tedavi sürecinin tamamlanması sonrasında sakatlık oranının ve geçici iş göremezlik süresinin belirlenmesinde, Kurul Raporu dikkate alınır.</strong></p>

<p><strong>Tazminat ödemesinde, ilgili kurum ve kuruluşlarca tanzim edilecek trafik kazasına ilişkin belgelerde illiyet bağı ile ilgili tespitin yer alması durumunda bu tespitin aksini ispat sigorta şirketine aittir. Sigortacı söz konusu rapor hakkında ilgili mevzuat uyarınca itiraz usulüne başvurduğunda mağdurun itiraz üzerine yaptığı belgelenmiş harcamalarını bu teminat kapsamında karşılamakla yükümlüdür. Söz konusu tazminat miktarlarının tespitinde sakat kalan kişi esas alınır.</strong>” Şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>Görüldüğü üzere yapılan ilk değişiklik “sakatlanma teminatının” tanımına ilişkin olup sakatlanma teminatının 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun haksız fiillere ilişkin hükümlerine göre belirleneceği düzenleme altına alınmıştır. </strong></p>

<p><strong>Ayrıca sakatlanma teminatı kapsamında değişiklik öncesi, geçici iş göremezlik süresi ve sürekli sakatlık oranının belirlenmesinden sonra ortaya çıkan ve tıbben gerekli olan sürekli bakıcı giderleri de teminat kapsamındayken bu değişiklik ile bunlar da teminat kapsamından çıkarılmıştır. </strong></p>

<p></p>

<p><strong>ç-Destekten yoksun kalma teminatına ilişkin A.5. maddesinin 1 numaralı fıkrasının (ç) bendi </strong>ise söz konusu değişiklikten önce, “Üçüncü kişinin ölümü dolayısıyla ölenin desteğinden yoksun kalanların destek zararlarını karşılamak üzere (Danıştay Sekizinci Dairesinin 14/5/2025 tarihli ve E.:2022/772; K.:2025/4513 sayılı kararı ile iptal ibare; bu (Değişik ibare:RG-4/12/2021-31679) Genel Şartların Ek-3’ünde yer alan esaslara göre) (Değişik ibare:RG-4/12/2021-31679) belirlenen tazminatları içeren teminattır . Söz konusu tazminat miktarının tespitinde ölen kişi esas alınır.” Şeklindeyken,<strong> </strong>yapılan değişiklikle birlikte bu madde,</p>

<p>“<strong>Destekten Yoksun Kalma (Ölüm) Teminatı: Üçüncü kişinin ölümü dolayısıyla ölenin desteğinden yoksun kalanların destek zararlarını karşılamak üzere 6098 sayılı Kanunun haksız fiillere ilişkin hükümlerine göre belirlenen tazminatları içeren teminattır. Söz konusu tazminat miktarının tespitinde ölen kişi esas alınır.</strong>” şeklinde düzenlenmiştir</p>

<p><strong>Görüldüğü üzere, bu tazminatına ilişkin de tanım maddesinde bir düzenlemeye gidilmiş olup, bu teminatın da 6098 sayılı Kanunun haksız fiillere ilişkin hükümlerine göre belirlenen tazminatları içerdiğine yer verilmiştir.</strong></p>

<p></p>

<p><strong>3)Genel şartların B.2’nci maddesine ilişkin yapılan değişiklikler yönünden değerlendirme</strong></p>

<p><strong>a-Hasar gören parçanın onarımı veya yenisinin değiştirilmesine ilişkin genel şartların B.2 inci maddesinin 2.1 inci fıkrasının iki ve üçüncü paragrafları; </strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Değişiklik öncesi genel şartların B.2 inci maddesinin 2.1 inci fıkrasının ikinci cümlesi;<strong> </strong>“(Değişik:RG-4/12/2021-31679) Hasar halinde, hasar gören orijinal parça, onarımı mümkün değilse orijinal parça ile değiştirilir. Ancak, hak sahibinin onayının alınması veya hasar gören parçanın orijinal parça ile değiştirilmesine imkân olmaması halinde hasar gören parça, eşdeğer (Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 6/10/2022 tarihli ve YD İtiraz No.:2022/471 sayılı kararı ile yürütmesi durdurulan ibare: veya yeniden kullanılabilir parça) ile değiştirilir. Bu fıkra kapsamında hak sahibinden onay alındığını veya hasar gören parçanın orijinal parça ile değiştirilmesine imkan olmadığını ispat yükü sigortacıya aittir. Bu fıkranın uygulanması sonucu araçta bir kıymet artışı meydana gelse dahi bu fark tazminat miktarından indirilemez.” şeklindeyken<strong>, </strong>değişiklik sonrası, “<strong>Hasar halinde, hasar gören orijinal parçanın onarımı mümkün değilse orijinal parça ile değiştirilir. Ancak, hak sahibinin onayının alınması veya hasar gören parçanın orijinal parça ile değiştirilmesine imkân olmaması halinde hasar gören parça, yeniden kullanılabilir veya eşdeğer parça ile değiştirilir. Bu fıkra kapsamında hak sahibinden onay alındığını veya hasar gören parçanın orijinal parça ile değiştirilmesine imkân olmadığını ispat yükü sigortacıya aittir. Bu fıkranın uygulanması sonucu araçta bir kıymet artışı meydana gelmiş olsa dahi bu fark tazminat miktarından indirilemez</strong>.” şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p>Yine, değişiklik öncesi genel şartların B.2 inci maddesinin 2.1 inci fıkrasının üçüncü cümlesi değişiklik öncesi, “(Değişik:RG-4/12/2021-31679) Hasar gören parçanın orijinal olmaması halinde ise eşdeğer (Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 6/10/2022 tarihli ve YD İtiraz No.:2022/471 sayılı kararı ile yürütmesi durdurulan ibare: veya yeniden kullanılabilir parça) ile değiştirilir. Ancak, hasar gören parçanın eşdeğer (Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 6/10/2022 tarihli ve YD İtiraz No.:2022/471 sayılı kararı ile yürütmesi durdurulan ibare: veya yeniden kullanılabilir parça) ile değiştirilmesine imkân olmaması halinde orijinal parça ile değiştirilir. Eşdeğer (Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 6/10/2022 tarihli ve YD İtiraz No.:2022/471 sayılı kararı ile yürütmesi durdurulan ibare: veya yeniden kullanılabilir parça) ile değişim imkânı olduğu halde orijinal parça ile onarım sağlanır ise sigortacının sorumluluğu, sigortacının kaza tarihi itibarıyla benzer hasarlardaki onarım uygulamasına göre, eşdeğer (Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 6/10/2022 tarihli ve YD İtiraz No.:2022/471 sayılı kararı ile yürütmesi durdurulan ibare: veya yeniden kullanılabilir parça) bedeli ile sınırlıdır. Eşdeğer (Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 6/10/2022 tarihli ve YD İtiraz No.:2022/471 sayılı kararı ile yürütmesi durdurulan ibare: veya yeniden kullanılabilir parça) ile değişim imkânı olduğunu ispat yükü sigortacıya aittir. Bu fıkranın uygulanması sonucu araçta bir kıymet artışı meydana gelse dahi bu fark tazminat miktarından indirilemez.” şeklindeyken, bu hüküm değişiklikle birlikte,</p>

<p>“<strong>Hasar gören parçanın orijinal olmaması halinde parçanın onarımı mümkün değilse yeniden kullanılabilir veya eşdeğer parça ile değiştirilir. Ancak, hasar gören parçanın yeniden kullanılabilir veya eşdeğer parça ile değiştirilmesine imkân olmaması halinde orijinal parça ile değiştirilir. Yeniden kullanılabilir veya eşdeğer parça ile değişim imkânı olduğu halde orijinal parça ile onarım sağlanır ise sigortacının sorumluluğu, sigortacının kaza tarihi itibarıyla benzer hasarlardaki onarım uygulamasına göre, yeniden kullanılabilir veya eşdeğer parça bedeli ile sınırlıdır. Yeniden kullanılabilir veya eşdeğer parça ile değişim imkânı olduğunu ispat yükü sigortacıya aittir. Bu fıkranın uygulanması sonucu araçta bir kıymet artışı meydana gelmiş olsa dahi bu fark tazminat miktarından indirilemez</strong>.” şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>Görüldüğü üzere, hasar gören parçanın orijinal parça olması durumuna ilişkin olarak madde metninde <u>esaslı bir değişiklik yapılmamışsa da hasar gören parçanın orijinal olmaması durumunda bu parçanın öncelikle tamir edilmesi esas alınmıştır.</u> </strong></p>

<p><strong><u>Buna göre, hasar gören orijinal olmayan parça onarımı mümkün değilse yeniden kullanılabilir veya eşdeğer bir parça ile değiştirilecek, hasar gören parçanın yeniden kullanılabilir veya eşdeğer bir parça ile değiştirilmesinin mümkün olmaması durumunda ise hasar gören bu parça orijinal parça ile değiştirilecektir. </u></strong></p>

<p></p>

<p><strong>b-Genel şartların B.2 inci maddesinin 2.3 numaralı fıkrasının ikinci paragrafı yönünden değerlendirme</strong></p>

<p>Değişiklik öncesi ilgili hüküm şu şekildedir; “Onarım masrafları zarar gören aracın rizikonun gerçekleştiği tarihteki değerini aşsın veya aşmasın, ağır hasarlı aracın onarımının mümkün olduğunun eksper raporu doğrultusunda tespit edilmiş olması durumunda, aracın ilgili mevzuat doğrultusunda trafikten çekildiğine dair “trafikten çekilmiştir” kaşeli tescil belgesi sigortacıya ibraz edilmeden tazminat ödenmez.”</p>

<p>Değişiklikle birlikte ise bu hüküm, “Zarar gören aracın Kurumca belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde ağır hasara uğramış olduğunun eksper raporu doğrultusunda tespit edilmiş olması durumunda, aracın ilgili mevzuat doğrultusunda trafikten çekildiğine dair “trafikten çekilmiştir” kaşeli tescil belgesi sigortacıya ibraz edilmeden tazminat ödenmez.” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p></p>

<p><strong>4)Genel şartların B.4 üncü maddesine ilişkin değişiklikler yönünden değerlendirme</strong><strong> </strong></p>

<p>Genel Şartların B.4 üncü maddesinin üçüncü fıkrasının (f) bendi değişiklik öncesi, “Bedeni hasara neden olan trafik kazalarında sigortalının veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerin, tedavi veya yardım amaçlı sağlık kuruluşuna gitme, can güvenliği nedeniyle uzaklaşma gibi zorunlu haller hariç olmak üzere, olay yerini terk etmesi veya kaza tutanağı, alkol raporu vb. kazanın oluş koşularına ilişkin gereken belgelerin düzenlenmesi yükümlülüğüne aykırı davranması halinde,” şeklindeyken, değişiklikle birlikte bu madde, <strong>“Trafik kazalarında sigortalının veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerin, can güvenliği nedeniyle uzaklaşma hali ile bedeni hasara neden olan trafik kazalarında tedavi veya yardım amaçlı sağlık kuruluşuna gitme gibi zorunlu haller hariç olmak üzere, olay yerini terk etmesi veya kaza tutanağı, alkol raporu ve benzeri kazanın oluş koşullarına ilişkin gereken belgelerin düzenlenmesi yükümlülüğüne aykırı davranması halinde,”</strong> şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p>Ödemede bulunan sigortacının hangi hallerde kazaya sebebiyet veren sigortalıya rücu edebileceği kanunda düzenlenmiş olup bu hallerden biri de Genel Şartların B.4 üncü maddesinin üçüncü fıkrasının (f) bendinde yer aldığı üzere, olay yerini terk etme, kaza tutanağı, alkol raporu vb. kazanın oluş koşullarına ilişkin gerekli belgelerin düzenlenmesi yükümlülüğüne aykırılıktır.</p>

<p><strong><u>Görüldüğü üzere, değişiklikten önce sigortacının sigortalıya rücu edebileceği hallerden olan olay yerini terk etme halinin istisnası olarak yalnızca bedeni hasara neden olan trafik kazaları sayılmışken yeni yapılan bu düzenleme ile maddi hasarlı kazalarda da “Trafik kazalarında sigortalının veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerin, can güvenliği nedeniyle uzaklaşma” hali istisna kapsamına alınmıştır. </u></strong></p>

<p></p>

<p><strong>5)Genel şartların C.4 üncü maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi yürürlükten kaldırılmıştır.</strong></p>

<p>Genel Şartların “Sigortalının Değişmesi” başlıklı C.4 ‘üncü maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi;<strong> “</strong>Ancak, mevcut sözleşme sigortalının değiştiği tarihten itibaren onbeş gün süresince herhangi bir işleme gerek kalmaksızın ve prim ödenmeksizin yeni işleten için sözleşme yapılana kadar geçerlidir” şeklinde olup, yapılan düzenlemeyle birlikte bu cümle yürürlükten kaldırılmıştır.</p>

<p><strong><u>Dolayısıyla bu düzenlemeyle birlikte sigortalının değişmesi durumunda mevcut sözleşmenin sigortalının değiştiği an itibariyle sona erecek olup</u></strong>, <strong>on beş gün süreyle yeni işletenle sigorta sözleşmesinin devamına ilişkin hüküm yürürlük tarihi itibariyle uygulanmayacaktır. </strong></p>

<p></p>

<p><strong>6)Bu değişikliklere ek olarak, </strong></p>

<p>a-Değer Kaybı Tazminatı Hesaplanmasına İlişkin Ek-1’inci madde</p>

<p>b-Sakatlık Tazminatları Hesaplamasına İlişkin Ek-2’nci madde</p>

<p>c-Destekten Yoksun Kalma Tazminatı Hesaplamasına İlişkin Ek-3’üncü madde</p>

<p>d-Tazminat Hesaplamalarında Esas Alınacak Hayat Tablolarına İlişkin Ek-7’nci maddeleri yürürlükten kaldırılmıştır.</p>

<p>e-Tazminat Ödemelerinde İstenilecek Belgelere İlişkin Ek 6’ncı Maddesi ise ekte yer aldığı şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>Yukarıda bahsetmiş olduğumuz bu değişiklikler, 1/7/2026 tarihinde yürürlüğe girecektir. </strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/karayollari-motorlu-araclar-zorunlu-mali-sorumluluk-sigortasi-genel-sartlarinda-degisiklik-yapilmasina-dair-genel-sartlar-1" rel="dofollow"><strong>Eki için tıklayınız.</strong></a></p>

<p></p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/gizem-akbas.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p><strong>Av. Gizem AKBAŞ</strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/zorunlu-mali-sorumluluk-sigortasi-genel-sartlarinda-yapilan-onemli-degisiklikler-uzerine-degerlendirme</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 12:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/bilgis5h.jpg" type="image/jpeg" length="13912"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2024/236 E., 2026/52 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2024236-e-202652-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2024236-e-202652-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 26/2/2026 tarihli, 2024/236 esas - 2026/52 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p><strong>Esas Sayısı</strong> <strong>:202</strong><strong>4</strong><strong>/</strong><strong>236</strong></p>

<p><strong>Karar</strong> <strong>Sayısı</strong> <strong>:</strong><strong>202</strong><strong>6</strong><strong>/</strong><strong>52</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi :</strong><strong>26/2/2026</strong></p>

<p><strong>R.</strong><strong>G.Tarih</strong><strong>-Sayı : 16/6/2026-33</strong><strong>28</strong><strong>2</strong></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN:</strong> Sivas 1. Asliye Hukuk Mahkemesi</p>

<p><strong>İTİRAZIN KONUSU:</strong> 7/5/1987 tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na 12/5/2022 tarihli ve 7406 sayılı Kanun’un 14. maddesiyle eklenen ek 18. maddenin ikinci fıkrasının Anayasa’nın 130. maddesine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>OLAY:</strong> Tıbbi uygulama hatası nedeniyle üniversite tarafından ödenen tazminatın olayda kusuru bulunan kamu görevlilerinden rücuen tahsili talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I.</strong> <strong>İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ</strong></p>

<p>Kanun’un ek 18. maddesinin itiraz konusu ikinci fıkrası şöyledir:</p>

<p>“<i><strong><u>Kamu kurum ve kuruluşları ve Devlet üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle idare tarafından ödenen tazminattan dolayı ilgilisine rücu edilip edilmeyeceğine ve rücu miktarına, ilgilinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanıp kullanmadığı ve kusur durumu gözetilerek Mesleki Sorumluluk Kurulu</u></strong></i> <i><strong><u>tarafından</u></strong></i> <i><strong><u>bir yıl içinde karar verilir</u></strong></i><i>. (Ek cümle: 21/2/</i><i>2024 -</i> <i>7496/21 md.)</i><i><strong><u> Devlet üniversitelerinde görev yapanlar bakımından, ilgili üniversite tarafından Mesleki Sorumluluk Kurulu kararı ve varsa ilgili hakkında görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullandığına dair kesinleşmiş ceza mahkemesi kararı dikkate alınarak altı ay içinde nihai karar verilir.</u></strong></i>”<strong> </strong></p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p>1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 16/1/2025 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural ve sınırlama sorunları görüşülmüştür.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>2. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptalleri için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikteki kurallardır.</p>

<p>3. 3359 sayılı Kanun’un ek 18. maddesinin itiraz konusu ikinci fıkrasının birinci cümlesinde kamu kurum ve kuruluşları ve devlet üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle idare tarafından ödenen tazminatın ilgili meslek mensubuna rücu edilip edilmeyeceğine ve rücu miktarına, ilgilinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanıp kullanmadığı ve kusur durumu gözetilmek suretiyle Mesleki Sorumluluk Kurulu (Kurul) tarafından bir yıl içinde karar verileceği belirtilmiştir.</p>

<p>4. İtiraz yoluna başvuran Mahkemede bakılmakta olan davanın konusunu devlet üniversitesinde görev yapan iki hekime karşı açılan rücu davası oluşturmaktadır. Dolayısıyla anılan cümlede yer alan “<i>Kamu kurum ve kuruluşları</i><i>…</i>” ibaresinin bakılmakta olan davada uygulanma imkânı bulunmamaktadır. Bu itibarla söz konusu ibareye yönelik başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddi gerekir.</p>

<p>5. Söz konusu cümlenin “<i>…</i><i>ve</i> <i>D</i><i>evlet üniversitelerinde</i><i>…</i>” ibaresi dışında kalan kısmı ise hem kamu kurum ve kuruluşları hem de devlet üniversitelerinde görev yapan hekim, diş hekimleri ve diğer sağlık meslek mensupları bakımından genel, ortak kural niteliğindedir. Bakılmakta olan davanın konusu gözetilerek cümlenin kalan kısmının esasına ilişkin incelemenin “<i>…ve</i> <i>Devlet üniversitelerinde</i><i>…</i>” ibaresi ile sınırlı olarak yapılması gerekir.</p>

<p>6. Kuralın ikinci cümlesinde ise devlet üniversitelerinde görev yapanlar bakımından, ilgili üniversite tarafından Kurul kararı ve varsa ilgili hakkında görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullandığına dair kesinleşmiş ceza mahkemesi kararı dikkate alınarak altı ay içinde nihai kararın verileceği düzenlenmiştir.</p>

<p>7. Bakılmakta olan davada hakkında rücu davası açılan hekimler hakkında kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla anılan cümlenin “<i>…ve varsa ilgili hakkında görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullandığına dair kesinleşmiş ceza mahkemesi kararı…</i>” bölümünün bakılmakta olan davada uygulanacak kural olmaması nedeniyle bu bölüme yönelik başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddi gerekmektedir.</p>

<p>8. Cümlenin kalan kısmı ise cümlede yer alan “<i>…Mesleki Sorumluluk Kurulu kararı</i><i>…</i>” ibaresinin yanı sıra bakılmakta olan davada uygulanma imkânı olmayan bölüm yönünden geçerli, ortak kural niteliğindedir. Bu itibarla cümlenin kalan kısmının esasına ilişkin incelemenin “<i>…</i><i> </i><i>Mesleki Sorumluluk Kurulu kararı</i><i>…</i>” ibaresi ile sınırlı olarak yapılması gerekir.</p>

<p>9. Açıklanan nedenlerle 7/5/1987 tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na 12/5/2022 tarihli ve 7406 sayılı Kanun’un 14. maddesiyle eklenen ek 18. maddenin;</p>

<p><strong>A.</strong> İkinci fıkrasının;</p>

<p><strong>1.</strong> Birinci cümlesinde yer alan “<i>Kamu kurum ve kuruluşları…</i>” ibaresinin itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma imkânı bulunmadığından bu ibareye yönelik başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,</p>

<p><strong>2.</strong> Birinci cümlesinin kalan kısmının esasının incelenmesine, esasa ilişkin incelemenin anılan cümlede yer alan “<i>…ve</i> <i>Devlet üniversitelerinde</i><i>…</i>” ibaresi ile sınırlı olarak yapılmasına,</p>

<p><strong>B.</strong> İkinci fıkrasına 21/2/2024 tarihli ve 7496 sayılı Kanun’un 21. maddesiyle eklenen ikinci cümlenin;</p>

<p><strong>1.</strong> “<i>…ve varsa ilgili hakkında görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullandığına dair kesinleşmiş ceza mahkemesi kararı…</i>” bölümünün itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma imkânı bulunmadığından bu bölüme yönelik başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,</p>

<p><strong>2.</strong> Kalan kısmının esasının incelenmesine, esasa ilişkin incelemenin anılan cümlede yer alan “<i>…</i><i>Mesleki Sorumluluk Kurulu kararı</i><i>…</i>” ibaresi ile sınırlı olarak yapılmasına,</p>

<p>OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p>10. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Şermin BİRTANE tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>11. 3359 sayılı Kanun’un ek 18. maddesiyle Sağlık Bakanlığı (Bakanlık) bünyesinde Kurul oluşturulmuştur. Anılan maddenin üçüncü fıkrasında Kurulun yapısı düzenlenmiştir. Buna göre Kurul; Sağlık Bakanı tarafından belirlenen bir bakan yardımcısı, sağlık hizmetleri, kamu hastaneleri, hukuk hizmetleri, yönetim hizmetleri genel müdürleri veya yardımcıları ile profesör veya doçent ünvanlı biri dâhilî, diğeri cerrahi branştan hekim olmak üzere yedi üyeden oluşmaktadır. Kurulun başkanı bakan yardımcısıdır. Profesör veya doçent ünvanlı hekimlerin görev süresi iki yıl olarak belirlenmiştir.</p>

<p>12. Maddenin birinci ve ikinci fıkraları uyarınca Kurul iki alanda yetkili kılınmıştır. Bu kapsamda birinci fıkraya göre Kurul, 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 53. maddesinde yer alan soruşturma usulüne tabi olanlar hariç olmak üzere kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşları ve vakıf üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle yapılan soruşturmalar hakkında izin vermekle yetkilidir.</p>

<p>13. İkinci fıkranın birinci cümlesinde de Kurulun kamu kurum ve kuruluşları ve devlet üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının birinci fıkra kapsamında belirtilen işlem ve uygulamalar nedeniyle idare tarafından ödenen tazminat yönünden -görevin gereklerine aykırı hareket edilmesi suretiyle görevin kötüye kullanılıp kullanılmadığı ve kusur durumu gözetilerek- ilgilisine rücu edilip edilmeyeceği ve rücu miktarı ile ilgili hususlarda karar vermekle yetkili olduğu belirtilmiştir. Anılan cümlede yer alan “<i>…ve</i> <i>Devlet üniversitelerinde</i><i>…</i>” ibaresi itiraz konusu kurallardan ilkini oluşturmaktadır.</p>

<p>14. Anayasa Mahkemesi 30/11/2023 tarihli ve E.2022/90, K.2023/201 sayılı kararıyla devlet üniversitelerinde çalışan sağlık personeline rücu bakımından Kurula yetki verilmesini Anayasa’ya aykırı bularak 3359 sayılı Kanun’un ek 18. maddesinin üçüncü fıkrasını, “<i>ikinci fıkrada yer alan</i> <i>‘…Devlet üniversitelerinde…’</i><i> ibaresi</i>” yönünden iptal etmiştir. Anılan kararda, devlet üniversitelerinin bütçesinden ödenen tazminatın rücu edilmesine ilişkin olarak karar verme yetkisinin de bizzat üniversitelere ait olduğu, idari ve mali özerkliğe sahip üniversitelerin yerine geçerek bu kurumların bütçe hazırlama yetkisi üzerinde doğrudan etki doğurabilecek nitelikte karar alma yetkisine sahip bir Kurulun oluşturulmasının merkezî yönetimin vesayet yetkisinin sınırlarıyla bağdaşmadığı belirtilmiştir (AYM, E.2022/90, K.2023/201, 30/11/2023, § 63).</p>

<p>15. Anayasa Mahkemesinin söz konusu iptal kararından sonra 7496 sayılı Kanun’un 21. maddesiyle ek 18. maddenin ikinci fıkrasına eklenen ikinci cümleyle devlet üniversitelerinde görev yapanlar bakımından, Kurul kararının ve -varsa- ilgili hakkında görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullandığına dair kesinleşmiş ceza mahkemesi kararının dikkate alınarak ilgili üniversite tarafından altı ay içinde nihai kararın verilmesi öngörülmüştür. Anılan cümlede yer alan “<i>…</i><i> </i><i>Mesleki Sorumluluk Kurulu kararı</i><i>…</i>” ibaresi de itiraz konusu diğer kuralı oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>B. İtirazın Gerekçesi</strong></p>

<p>16. Başvuru kararında özetle; devlet üniversitelerinde çalışan hekimlerle ilgili olarak rücu davası açılabilmesi için Kurul kararı alınmasını öngören düzenlemenin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiği, anılan iptal kararından sonra yapılan itiraz konusu kuralla da devlet üniversitelerinde çalışan hekimler bakımından Kurulun rücu konusunda karar alma yetkisinin devam ettiği, bu durumun üniversitelerin özerkliği ilkesine uygun olmadığı, Kurul kararının alınmasından sonra ilgili üniversitenin altı ay içinde nihai kararı alacağı belirtilmesine karşın üniversitenin Kurul kararının aksine karar verip veremeyeceğinin, verdiği takdirde hangi karara itibar edileceğinin belirsiz olduğu ifade edilerek kuralın Anayasa’nın 130. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p>17. Anayasa’nın yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130. maddesinin birinci fıkrasında “<i>Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile; ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler Devlet tarafından kanunla kurulur.</i>”, dördüncü fıkrasında ”<i>Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler. Ancak, bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhinde faaliyette bulunma serbestliği vermez.</i>”, sekizinci fıkrasında ”<i>Üniversitelerin hazırladığı bütçeler; Yükseköğretim Kurulunca tetkik ve onaylandıktan sonra Millî Eğitim Bakanlığına sunulur ve merkezî yönetim bütçesinin bağlı olduğu esaslara uygun olarak işleme tâbi tutularak yürürlüğe konulur ve denetlenir</i><i>.</i>”, dokuzuncu fıkrasında da ”<i>Yükseköğretim kurumlarının kuruluş ve organları ile işleyişleri ve bunların seçimleri, görev, yetki ve sorumlulukları üniversiteler üzerinde Devletin gözetim ve denetim hakkını kullanma usulleri, … öğrenimin ve öğretimin hürriyet ve teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji gereklerine göre yürütülmesi, … kanunla düzenlenir.</i>” hükümleri yer almaktadır.</p>

<p>18. Üniversitelerin bilimsel özerkliği; üniversitelerde yürütülen eğitim, araştırma, yayın ve benzeri etkinliklerin planlanması, düzenlenmesi ve icra edilmesi aşamalarında yönetim yetkisinin serbestçe kullanılabilmesini, belirtilen faaliyetlerle ilgili üniversite kaynaklarının kullanımına yönelik kararların üniversite yönetim organlarınca serbestçe alınabilmesini gerektirmektedir. Bilimsel özerklik, idari ve mali özerklikle birlikte üniversitelerin bağımsızlığı için olmazsa olmaz nitelikte bir bütünün parçalarını oluşturur. Bu unsurlardan herhangi birine yapılacak müdahale diğer unsurların da olumsuz şekilde etkilenmesine neden olacaktır (AYM, E.2015/61, K.2016/172, 2/11/2016, §§ 43-45).</p>

<p>19. Anayasa’nın 130. maddesinde de belirtildiği üzere, anayasal düzeyde sahip olunan idari özerklik elbette üniversitelere sınırsız bir yönetim yetkisi tanımamaktadır. Nitekim anılan maddede merkezî idarenin üniversiteler üzerinde gözetim ve denetim yetkisinin bulunduğu açıkça hükme bağlanmıştır.</p>

<p>20. Bununla birlikte Anayasa’nın anılan maddesinin sekizinci fıkrasında üniversitelerin bütçelerinin kendileri tarafından hazırlanacağı açıkça belirtilmek suretiyle mali konularda anayasal sınırlar gözetilerek karar alma yetkisinin üniversitelere ait olduğu hüküm altına alınmıştır. Bu itibarla devlet üniversitelerinin bütçesinden ödenen tazminatın rücu edilmesine ilişkin karar verme yetkisinin de bizzat üniversitelere ait bir yetki olduğu hususunda şüphe bulunmamaktadır (AYM, E.2022/90, K.2023/201, 30/11/2023, § 59).</p>

<p>21. Devlet üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının mesleğin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle doğabilecek tazminat sorumluluğu, bu görevlilerin istihdam edildikleri üniversitelere yöneltilmektedir. Dolayısıyla ilgili kamu görevlisine rücu yetkisinin üniversitelerin idari ve mali özerkliği kapsamında ele alınması gerekmektedir (AYM, E.2022/90, K.2023/201, 30/11/2023, § 54).</p>

<p>22. Kanun koyucu, üniversitelerin idari ve mali özerkliği kapsamındaki faaliyetlerine yönelik olarak idari vesayet niteliğinde düzenlemeler yaparken hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan ölçülülük ilkesiyle bağlıdır. Bu ilke ise <i>elverişlilik, gereklilik</i> ve <i>orantılılık</i> olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. <i>Elverişlilik</i>, öngörülen sınırlamanın ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını, <i>gereklilik</i> sınırlamanın ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını, <i>orantılılık</i> ise sınırlamanın ve ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir.</p>

<p>23. İtiraz konusu kurallarda idare tarafından ödenen tazminatın ilgilisine rücu edilmesi konusunda karar alınmak üzere öncelikle Kurula başvurulması, Kurul kararının alınmasından sonra üniversitenin nihai kararı vermesi öngörülmüştür.</p>

<p>24. Devlet üniversitelerinin, bünyelerinde görev yapan sağlık personelinin tıbbi işlem ve uygulamaları nedeniyle ödediği tazminatın ilgilisine rücu edilip edilmeyeceğine karar vermeden önce konuya ilişkin olarak Kurul tarafından verilen kararı dikkate almasını öngören kuralın rücu konusunda uygulamada yeknesaklığın sağlanmasına katkıda bulunmak amacıyla ihdas edildiği anlaşılmaktadır. Bu yönüyle kuralların meşru amaca yönelik ve bu amaca ulaşma bakımından elverişli olduğu açıktır.</p>

<p>25. Kanun koyucunun vesayet yetkisinin kullanılmasına ilişkin yöntemi belirleme hususunda takdir yetkisinin bulunduğu da gözetildiğinde kurallarla öngörülen usulün söz konusu amaca ulaşma bakımından gerekli olmadığı da söylenemez.</p>

<p>26. Öte yandan 3359 sayılı Kanun’un ek 18. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesine göre Kurul; kamu kurumlarında ve devlet üniversitelerinde görev yapan sağlık personelinin sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle idare tarafından ödenen tazminattan dolayı ilgilisine rücu edilip edilmeyeceğine ve rücu miktarına karar verecektir. İkinci cümlede ise devlet üniversitelerinde görev yapanlar bakımından, ilgili üniversite tarafından Kurul kararının dikkate alınarak nihai kararın verileceği belirtilmiştir.</p>

<p>27. Bu itibarla kurallarda üniversitenin Kurul kararını dikkate alacağı belirtilmekle birlikte rücu konusundaki nihai değerlendirmenin ve icrai karar alma yetkisinin üniversiteye ait olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla ilgili üniversitenin rücu konusunda vereceği karar yönünden Kurul kararının herhangi bir bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Öte yandan ödenen tazminatın ilgilisine rücu edilmesine ilişkin sürecin hangi kurum tarafından yürütüleceği hususu da özerklik bakımından önem taşımaktadır. Devlet üniversitelerinde görev yapan sağlık çalışanlarının hatalı tıbbi işlem ve uygulamaları nedeniyle açılacak tazminat davaları ilke olarak ilgili üniversite aleyhine açılacak ve bunun sonucu olarak hükmedilen tazminat da üniversite tarafından ödenecektir. Dolayısıyla ilgili üniversite tarafından mahkeme kararına bağlı olarak ödenen tazminatın sağlık mensubundan rücuen tazmin edilip edilmeyeceği konusunda ek 18. maddede öngörülen sürecin de üniversite tarafından başlatılacağı açıktır. Üniversite, Kurulun görüşünü aldıktan sonra nihai değerlendirmeyi de yaparak süreci sonlandıracaktır. Bu itibarla üniversitelerin sağlık çalışanlarına karşı rücu davası açılıp açılmayacağına karar verirken Kurul kararını dikkate almasını öngören kuralın üniversite özerkliği ile çelişen bir yönü bulunmamaktadır.</p>

<p>28. Açıklanan nedenlerle kurallar, Anayasa’nın 130. maddesine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir.</p>

<p>Engin YILDIRIM, Yusuf Şevki HAKYEMEZ ve Yıldız SEFERİNOĞLU bu görüşe katılmamışlardır.</p>

<p><strong>IV. HÜKÜM</strong></p>

<p>7/5/1987 tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na 12/5/2022 tarihli ve 7406 sayılı Kanun’un 14. maddesiyle eklenen ek 18. maddenin;</p>

<p><strong>A.</strong> İkinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “<i>…ve</i> <i>D</i><i>evlet üniversitelerinde</i><i>…</i>” ibaresinin,</p>

<p><strong>B</strong><strong>.</strong> İkinci fıkrasına 21/2/2024 tarihli ve 7496 sayılı Kanun’un 21. maddesiyle eklenen ikinci cümlede yer alan “<i>…</i><i>Mesleki Sorumluluk Kurulu kararı</i><i>…</i>” ibaresinin,</p>

<p>Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve itirazın REDDİNE, Engin YILDIRIM, Yusuf Şevki HAKYEMEZ ile Yıldız SEFERİNOĞLU’nun karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA 26/2/2026 tarihinde karar verildi.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>Basri BAĞCI</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Engin YILDIRIM</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Recai AKYEL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>İrfan FİDAN</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Kenan YAŞAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Muhterem İNCE</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yılmaz AKÇİL</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Ömer ÇINAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Metin KIRATLI</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p><strong>1.</strong> 3359 sayılı Kanun’un ek 18. maddesinde Sağlık Bakanlığı (Bakanlık) bünyesinde Mesleki Sorumluluk Kurulu (Kurul,) oluşturulmuştur. Maddenin itiraz konusu ikinci fıkrasında Kurulun, kamu kurum ve kuruluşları ve devlet üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının birinci fıkra kapsamında belirtilen işlem ve uygulamalar nedeniyle idare tarafından ödenen tazminat nedeniyle -görevin gereklerine aykırı hareket edilmesi suretiyle görevin kötüye kullanılıp kullanılmadığı ve kusur durumu gözetilerek- ilgilisine rücu edilip edilmeyeceği ve rücu miktarı ile ilgili hususlarda karar vermekle yetkili olduğu belirtilmiştir. Anılan cümlede yer alan “…ve Devlet üniversitelerinde…” ibaresi itiraz konusu kurallardan ilkini oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>2.</strong> Anayasa Mahkemesinin 30/11/2023 tarihli ve E.2022/90, K.2023/201 sayılı kararıyla 3359 sayılı Kanun’a eklenen ek 18. maddenin üçüncü fıkrasının, ikinci fıkrasında yer alan “…Devlet üniversitelerinde…” ibaresi yönünden iptaline karar verilmiştir. Anayasa Mahkemesi devlet üniversitelerinde çalışan sağlık meslek mensupları bakımından Kurula yetki verilmesini Anayasa’ya aykırı bulmuştur. Anılan kararın gerekçesinde, devlet üniversitelerinin bütçesinden ödenen tazminatın rücu edilmesine ilişkin karar verme yetkisinin de bizzat üniversitelere ait bir yetki olduğu, idari ve mali özerkliğe sahip üniversitelerin yerine geçerek bu kurumların bütçe hazırlama yetkisi üzerinde doğrudan etki doğurabilecek nitelikte karar alma yetkisine sahip bir Kurulun oluşturulmasının merkezî yönetimin vesayet yetkisinin sınırlarıyla bağdaşmadığı belirtilmiştir (§ 63).</p>

<p><strong>3.</strong> Anayasa Mahkemesinin söz konusu iptal kararından sonra 7496 sayılı Kanun’un 21. maddesiyle ek 18. maddenin ikinci fıkrasına eklenen cümleyle devlet üniversitelerinde görev yapanlar bakımından, ilgili üniversite tarafından Kurul kararı ve varsa ilgili hakkında görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullandığına dair kesinleşmiş ceza mahkemesi kararı dikkate alınarak altı ay içinde nihai karar verileceği öngörülmüştür. Cümlede yer alan “… Mesleki Sorumluluk Kurulu kararı ve…” ibaresi de itiraz konusu diğer kuralı oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>4.</strong> Anayasa’nın yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130. maddesinin birinci fıkrasında “Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile; ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler Devlet tarafından kanunla kurulur.”, dördüncü fıkrasında “Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler. Ancak, bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhinde faaliyette bulunma serbestliği vermez.”, sekizinci fıkrasında “Üniversitelerin hazırladığı bütçeler; Yükseköğretim Kurulunca tetkik ve onaylandıktan sonra Millî Eğitim Bakanlığına sunulur ve merkezî yönetim bütçesinin bağlı olduğu esaslara uygun olarak işleme tâbi tutularak yürürlüğe konulur ve denetlenir.” dokuzuncu fıkrasında da “Yükseköğretim kurumlarının kuruluş ve organları ile işleyişleri ve bunların seçimleri, görev, yetki ve sorumlulukları üniversiteler üzerinde Devletin gözetim ve denetim hakkını kullanma usulleri, … öğrenimin ve öğretimin hürriyet ve teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji gereklerine göre yürütülmesi, … kanunla düzenlenir.” hükümleri yer almaktadır.</p>

<p><strong>5.</strong> Üniversitelerin bilimsel özerkliği; üniversitelerde yürütülen eğitim, araştırma, yayın ve benzeri etkinliklerin planlanması, düzenlenmesi ve icra edilmesi aşamalarında yönetim yetkisinin serbestçe kullanılabilmesini, belirtilen faaliyetlerle ilgili üniversite kaynaklarının kullanımına yönelik kararların üniversite yönetim organlarınca serbestçe alınabilmesini gerektirmektedir Bilimsel özerklik, idari ve mali özerklikle birlikte üniversitelerin bağımsızlığı için olmazsa olmaz nitelikte bir bütünün parçalarını oluşturur. Bu unsurlardan herhangi birine yapılacak müdahale diğer unsurların da olumsuz şekilde etkilenmesine neden olacaktır (AYM, E.2015/61, K.2016/172, 2/11/2016, § § 43- 45).</p>

<p><strong>6.</strong> Anayasa’nın 130. maddesinde de belirtildiği üzere, anayasal düzeyde sahip olunan idari özerklik elbette üniversitelere sınırsız bir yönetim yetkisi tanımamaktadır. Nitekim anılan maddede merkezî idarenin üniversiteler üzerinde gözetim ve denetim yetkisinin bulunduğu açıkça hükme bağlanmıştır.</p>

<p><strong>7.</strong> Bununla birlikte Anayasa’nın anılan maddesinin sekizinci fıkrasında üniversitelerin bütçelerinin kendileri tarafından hazırlanacağı açıkça belirtilmek suretiyle mali konularda anayasal sınırlar gözetilerek karar alma yetkisinin üniversitelere ait olduğu hüküm altına alınmıştır. Bu itibarla devlet üniversitelerinin bütçesinden ödenen tazminatın rücu edilmesine ilişkin karar verme yetkisinin de bizzat üniversitelere ait bir yetki olduğu hususunda şüphe bulunmamaktadır (AYM, E.2022/90, K.2023/201, 30/11/2023, § 59).</p>

<p><strong>8.</strong> Devlet üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının mesleğin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle doğabilecek tazminat sorumluluğu, bu görevlilerin istihdam edildikleri üniversitelere yöneltilmektedir. Dolayısıyla ilgili kamu görevlisine rücu yetkisinin üniversitelerin idari ve mali özerkliği kapsamında ele alınması gerekmektedir (AYM, E.2022/90, K.2023/201, 30/11/2023, § 54).</p>

<p><strong>9.</strong> Buna göre kanun koyucu, üniversitelerin idari ve mali özerkliği kapsamındaki faaliyetlerine yönelik idari vesayet niteliğinde düzenlemeler yaparken hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan ölçülülük ilkesiyle bağlıdır. Bu ilke ise elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik, başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını, gereklilik başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını, orantılılık ise başvurulan önlem ve ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir.</p>

<p><strong>10.</strong> Kuralda idare tarafından ödenen tazminatın rücusu konusunda karar alınmak üzere öncelikle Mesleki Sorumluluk Kuruluna başvurulması, Kurul kararının alınmasından sonra üniversitenin nihai kararı vermesi usulü öngörülmüştür.</p>

<p><strong>11.</strong> İdari vesayet, hiyerarşik denetimden farklı olarak genel nitelikte bir yetki olmayıp kanunla belirlenen sınırlar içinde kullanılabilen istisnai bir yetkidir. Bu nedenle vesayetin temel özellikleri istisnailik ve kanuniliktir. Vesayet makamları bu yetkiyi yerinden yönetim kuruluşlarının işlemlerini iptal etme, onama, erteleme, izin verme, yeniden görüşülmesini isteme, düzeltme ya da bu işlemlere karşı idari yargıda dava açma yollarıyla kullanabilir. Ancak vesayet yetkisi kural olarak merkezî idareye yerinden yönetim kuruluşunun yerine geçerek icrai karar alma yetkisi tanımaz. (AYM, E.2019/112, K.2020/35, 25/6/2020, § § 43-44).</p>

<p><strong>12.</strong> Ek 18. maddenin ikinci fıkrasının ilk cümlesine göre Mesleki Sorumluluk Kurulu, kamu kurumları ile devlet üniversitelerinde görev yapan sağlık personelinin mesleklerini icra ederken gerçekleştirdikleri muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle idare tarafından ödenen tazminatın personele rücu edilip edilmeyeceği ve rücu edilecek tutar hakkında karar verme yetkisine sahiptir. Aynı fıkranın ikinci cümlesinde ise devlet üniversitelerinde çalışanlar bakımından nihai kararın, Mesleki Sorumluluk Kurulunun kararı göz önünde bulundurularak ilgili üniversite tarafından verileceği ifade edilmiştir.</p>

<p><strong>13.</strong> Anayasa Mahkemesi’nin 30/11/2023 tarihli ve E.2022/90, K.2023/201 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, idari ve mali özerkliğe sahip üniversitelerin bütçe oluşturma yetkisini doğrudan etkileyebilecek nitelikte kararlar alma yetkisi bulunan bir kurulun kurulması, merkezî idarenin üniversiteler üzerindeki vesayet yetkisinin sınırlarıyla bağdaşmamaktadır.</p>

<p><strong>14.</strong> Kurala göre rücu mekanizmasının işletilebilmesi için öncelikle Mesleki Sorumluluk Kurulunun karar alması, ardından üniversitenin bu karar doğrultusunda nihai değerlendirmeyi yapması gerekmektedir. Bu nedenle üniversitenin kendiliğinden rücu sürecini başlatması mümkün değildir. Üniversite hem süreci başlatmak için Kurulun kararını beklemek hem de nihai kararını verirken bu kararı dikkate almak durumundadır.</p>

<p><strong>15.</strong> Bakanlık bünyesinde kurulan Kurulun bu yetkisi, üniversitenin karar alma sürecinde belirleyici bir rol üstlenmesine ve merkezi idarenin denetim ve gözetim yetkisinin ötesine geçen bir etki kullanmasına yol açmaktadır. Her ne kadar nihai kararın üniversite tarafından verileceği öngörülse de Kurul kararının dikkate alınmasının zorunlu olması, Kurulun üniversite kararı üzerinde fiilen etkili ve bağlayıcı bir konumda bulunduğunu göstermektedir. Nitekim Kurulun uygun görüş vermemesi hâlinde üniversitenin rücu kararı alması mümkün değildir. Bu nedenle tercih edilen vesayet aracının üniversite özerkliğini anlamsız hâle getirdiği sonucuna ulaşılmaktadır.</p>

<p><strong>16.</strong> Açıklanan nedenlerle kural, ek 18. maddenin ikinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Devlet üniversitelerinde…” ibaresi ve ikinci cümlesinde yer alan “…Mesleki Sorumluluk Kurulu kararı…” ibaresi yönünden Anayasa’nın 130. maddesine aykırılık taşıdığından çoğunluk kararına katılmadım.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
   <td>
   <p></p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p>1. Mahkememiz çoğunluğunun7/5/1987 tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na 12/5/2022 tarihli ve 7406 sayılı Kanun’un 14. maddesiyle eklenen ek 18. maddenin ikinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…<i>ve Devlet üniversitelerinde</i>…” ibaresinin ve ikinci cümlesinde yer alan “…<i>Mesleki Sorumluluk Kurulu kararı</i>…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ilişkin kanaatine katılmamaktayım.</p>

<p>2. Dava konusu ibarelerin içinde yer aldığı ikinci fıkrada kamu kurum ve kuruluşları ve devlet üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin işlem ve uygulamalar nedeniyle idare tarafından ödenen tazminat nedeniyle ilgilisine rücu edilip edilmeyeceği hususu düzenlenmektedir.</p>

<p>3. Bu fıkra hükmüne göre kamu kurum ve kuruluşları ve devlet üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle idare tarafından ödenen tazminattan dolayı ilgilisine rücu edilip edilmeyeceğine ve rücu miktarına, ilgilinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanıp kullanmadığı ve kusur durumu gözetilerek Mesleki Sorumluluk Kurulu tarafından bir yıl içinde karar verilir. Devlet üniversitelerinde görev yapanlar bakımından, ilgili üniversite tarafından Mesleki Sorumluluk Kurulu kararı ve varsa ilgili hakkında görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullandığına dair kesinleşmiş ceza mahkemesi kararı dikkate alınarak altı ay içinde nihai karar verilir.</p>

<p>4. Görüldüğü üzere kuralda devlet üniversitelerinde görevli hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası bağlamında bir rücu durumu söz konusu olduğunda dava konusu kuralla bu konuda karar verme yetkisi Sağlık Bakanlığı bünyesinde kurulan Mesleki Sorumluluk Kuruluna bırakılmıştır.</p>

<p>5. Anayasa Mahkemesi kararlarında da ifade edildiği üzere Anayasa’nın yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130. maddesinin birinci fıkrasında “Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile; ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler Devlet tarafından kanunla kurulur.”, dördüncü fıkrasında “Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler. Ancak, bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhinde faaliyette bulunma serbestliği vermez.”, sekizinci fıkrasında “Üniversitelerin hazırladığı bütçeler; Yükseköğretim Kurulunca tetkik ve onaylandıktan sonra Millî Eğitim Bakanlığına sunulur ve merkezî yönetim bütçesinin bağlı olduğu esaslara uygun olarak işleme tâbi tutularak yürürlüğe konulur ve denetlenir.” dokuzuncu fıkrasında da “Yükseköğretim kurumlarının kuruluş ve organları ile işleyişleri ve bunların seçimleri, görev, yetki ve sorumlulukları üniversiteler üzerinde Devletin gözetim ve denetim hakkını kullanma usulleri, … öğrenimin ve öğretimin hürriyet ve teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji gereklerine göre yürütülmesi, … kanunla düzenlenir.” hükümleri yer almaktadır (AYM, E.2022/90, K.2023/201, 30/11/2023, § 55).</p>

<p>6. Bu bağlamda kendi görev alanlarındaki konularda üniversiteler özerklik ilkesi çerçevesinde işlerini yürütürler. Üniversitelerin bilimsel özerkliği; üniversitelerde yürütülen eğitim, araştırma, yayın ve benzeri etkinliklerin planlanması, düzenlenmesi ve icra edilmesi aşamalarında yönetim yetkisinin serbestçe kullanılabilmesini, belirtilen faaliyetlerle ilgili üniversite kaynaklarının kullanımına yönelik kararların üniversite yönetim organlarınca serbestçe alınabilmesini gerektirmektedir Bilimsel özerklik, idari ve mali özerklikle birlikte üniversitelerin bağımsızlığı için olmazsa olmaz nitelikte bir bütünün parçalarını oluşturur. Bu unsurlardan herhangi birine yapılacak müdahale diğer unsurların da olumsuz şekilde etkilenmesine neden olacaktır (AYM, E.2015/61, K.2016/172, 2/11/2016, § § 43- 45).</p>

<p>7. Bununla birlikte Anayasa’nın 130. maddesinde de belirtildiği üzere, anayasal düzeyde sahip olunan idari özerklik elbette üniversitelere sınırsız bir yönetim yetkisi tanımamaktadır. Nitekim anılan maddede merkezî idarenin üniversiteler üzerinde gözetim ve denetim yetkisinin bulunduğu açıkça hükme bağlanmıştır (AYM, E.2022/90, K.2023/201, 30/11/2023, § 58).</p>

<p>8. Her ne kadar dava konusu kurallarla devlet üniversitelerinde görev yapan sağlık çalışanlarına, sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle rücu edilmesine karar verme yetkisinin tek bir elden yürütülmesinin farklı ve çelişkili kararlar verilmesinin önüne geçilerek bu konuda uygulama birliğinin sağlanmasına hizmet edeceği açık ise de idari vesayet yetkisi, hiyerarşik denetimde olduğu gibi genel bir yetki niteliği taşımayıp kanunla çerçevesi çizilen sınırlar içinde kullanılması gereken istisnai bir yetkidir. İstisnailik ve kanunilik idari vesayetin en belirgin iki temel özelliğidir. Vesayet makamlarınca bu yetki yerinden yönetim kuruluşunun işlemlerini iptal, onama, erteleme, izin verme, tekrar görüşülmesini isteme, düzeltme şeklinde kullanılabileceği gibi bunların organlarının kararlarına karşı idari yargı mercilerinde dava açma şeklinde de kullanılabilir. Buna karşılık vesayet yetkisi ilke olarak merkezî idareye, yerinden yönetim kuruluşları yerine geçerek icrai karar alma yetkisi vermez (AYM, E.2019/112, K.2020/35, 25/6/2020, § § 43-44: E.2022/90, K.2023/201, 30/11/2023, §§ 61-62).</p>

<p>9. Oysa fıkradaki düzenleyiş biçiminden halen Devlet Üniversitelerinin re’sen rücu sürecini başlatma yetkisinin bulunduğu şeklindeki bir anlam çıkmamaktadır. Kuraldan Mesleki Sorumluluk Kurulunun halen devlet üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensupları ile ilgili rücü süreçlerini başlatmada tek başına inisiyatifi elinde tuttuğu şeklindeki anlam geçerliliğini koruduğu sürece devlet üniversitelerinin bu süreci kendiliğinden başlatmaları mümkün gözükmemektedir. Bu durum ise üniversitelerin idari özerkliği ile çelişmektedir.</p>

<p>10. Bu nedenle dava konusu ibarelerin Anayasa’nın 130. maddesine aykırı olduğu için iptal gerektiği gerekçesiyle çoğunluğun iptal talebinin reddi şeklindeki kararına katılmamaktayım.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
   <td>
   <p></p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>KARŞIOY</strong></p>

<p>​1- 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’nun ek 18. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan, devlet üniversitelerinde görev yapan sağlık personeline yönelik rücu sürecinde Mesleki Sorumluluk Kurulu’nun (Kurul) yetkili kılınmasına ilişkin düzenlemelerin, Anayasa’ya uygun olduğuna dair çoğunluk görüşüne katılmıyorum.</p>

<p>​2- Anayasa’nın 130. maddesi uyarınca üniversiteler; bilimsel, idari ve mali özerkliğe sahip, kamu tüzel kişiliğini haiz anayasal kurumlardır. Üniversitelerin “mali özerkliği”, kendi bütçelerini oluşturma ve bu bütçe üzerindeki harcamalar ile gelir kalemlerini yönetme yetkisini de kapsar.</p>

<p>​3- Mahkememizin daha önce oybirliğiyle alınan emsal kararında (E.2022/90, K.2023/201, 30.11.2023) ;</p>

<p>“Anayasa’nın anılan maddesinin sekizinci fıkrasında üniversitelerin bütçelerinin kendileri tarafından hazırlanacağı açıkça belirtilmek suretiyle mali konularda anayasal sınırlar gözetilerek karar alma yetkisinin üniversitelere ait olduğu hüküm altına alınmıştır. Bu itibarla devlet üniversitelerinin bütçesinden ödenen tazminatın rücu edilmesine ilişkin karar verme yetkisinin de bizzat üniversitelere ait bir yetki olduğu hususunda şüphe bulunmamaktadır.” (AYM, E.2022/90, K.2023/201, 30.11.2023, § 59).</p>

<p>​“Devlet üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının mesleğin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle doğabilecek tazminat sorumluluğu, bu görevlilerin istihdam edildikleri üniversitelere yöneltilmektedir. Dolayısıyla ilgili kamu görevlisine rücu yetkisinin üniversitelerin idari ve mali özerkliği kapsamında ele alınması gerekmektedir.” (AYM, E.2022/90, K.2023/201, 30.11.2023, § 54) şeklinde vurgulanmıştır.</p>

<p>​4- Anayasa’nın 130. maddesi, merkezi idareye üniversiteler üzerinde sadece “gözetim ve denetim” yetkisi tanımaktadır. Ancak idari vesayet niteliğindeki bu yetki, yerinden yönetim kuruluşunun (üniversitenin) yerine geçerek karar alma veya onun iradesini tamamen devre dışı bırakma sonucunu doğuramaz.</p>

<p>​5- Dava konusu kuralda, rücu sürecinin başlatılması ve rücu miktarının belirlenmesi konusunda merkezi idare bünyesinde, başkanı Bakan yardımcısı olan bir Kurulun “karar verici” konumda olduğu görülmektedir. Üniversitenin ancak bu Kurul kararından sonra “nihai karar” verebileceğinin öngörülmesi, üniversite iradesini merkezi idarenin hiyerarşik veya ağır vesayet denetimine tabi kılmaktadır. Kurul kararı olmaksızın üniversitenin rücu sürecini kendiliğinden işletememesi, anayasal gözetim sınırlarını aşan, “yerindelik” denetimi mahiyetinde bir müdahaledir.</p>

<p>​6- Kurulun yapısı incelendiğinde; Bakan yardımcısı başkanlığında büyük çoğunluğu Sağlık Bakanlığı bürokratlarından oluşan bir heyetin, üniversite personeli hakkında mali bir yükümlülük kararı vermesi öngörülmüştür. Üniversitenin kendi personeli üzerindeki disiplin ve mali sorumluluk yetkisinin, bünyesinde hiçbir üniversite temsilcisi barındırmayan veya üniversitenin karar organlarını dışlayan merkezi bir kurula devredilmesi, Anayasa’nın 130. maddesindeki “idari özerklik” güvencesini işlevsiz bırakmaktadır.</p>

<p>​7- Düzenleme ile getirilmek istenen “uygulama birliği” ve “kamu yararı” amacı, anayasal bir ilke olan “özerkliğin” ortadan kaldırılmasının gerekçesi olamaz. Rücu mekanizmasının işletilmesi için Kurulun karar vermesinin “ön şart” olarak dayatılması, üniversitenin anayasal yetkilerini kullanmasını imkânsız hale getiren veya aşırı zorlaştıran bir ölçüsüzlük teşkil etmektedir. Ayrıca, üniversitenin Kurul kararına aykırı bir karar verip veremeyeceği konusundaki muğlaklık, “hukuki belirlilik” ilkesine de aykırıdır.</p>

<p>​8- Sonuç olarak; devlet üniversitelerinde görev yapan sağlık personelinin tıbbi işlem ve uygulamalarından kaynaklanan rücu davalarında, karar yetkisinin üniversite dışındaki merkezi bir kurula verilmesi, Anayasa’nın 130. maddesinde düzenlenen “idari ve mali özerklik” ilkesine açıkça aykırıdır. Açıkladığım bu nedenlerle ilgili kuralın iptal edilmesi gerektiği düşüncesiyle çoğunluğa iştirak etmiyorum.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
   <td>
   <p></p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2024236-e-202652-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 09:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/06/yargi/ayma-js.jpg" type="image/jpeg" length="84442"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2025/5 E., 2026/68 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-20255-e-202668-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-20255-e-202668-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 26/3/2026 tarihli, 2025/5 esas - 2026/68 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESI KARARI</strong></p>

<p><strong>Esas Sayısı</strong> <strong>:</strong> <strong>202</strong><strong>5</strong><strong>/</strong><strong>5</strong></p>

<p><strong>Karar</strong> <strong>Sayısı :</strong> <strong>2026/68</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi:</strong> <strong>26/3/2026</strong></p>

<p><strong>R.G.Tarih</strong><strong>-Sayı : 16/6/2026-33</strong><strong>282</strong></p>

<p><strong>İPTAL DAVASINI AÇAN:</strong> Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 132 milletvekili</p>

<p><strong>İPTAL DAVASININ KONUSU</strong><strong>:</strong> 20/10/2022 tarihli ve 7419 sayılı Endüstri Bölgeleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;</p>

<p><strong>A.</strong> 5. maddesiyle 9/1/2002 tarihli ve 4737 sayılı Endüstri Bölgeleri Kanunu’nun 4. maddesinin birinci fıkrasına eklenen ikinci cümlenin,</p>

<p><strong>B</strong><strong>.</strong> 10. maddesiyle 4737 sayılı Kanun’un 4/D maddesinin değiştirilen on birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “<i>...her türlü belge ve bilgiyi...</i>” ibaresinin,</p>

<p>Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 2., 5., 6., 7., 10., 13., 20., 35., 48., 90., 104., 123., 153., 166. ve 167. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>I.</strong> <strong>İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ</strong></p>

<p>Kanun’un iptali talep edilen kuralların da yer aldığı;</p>

<p><strong>1.</strong> 5. maddesiyle 4737 sayılı Kanun’un başlığı, ibare ve bazı cümleleri değiştirilen, bazı cümle ve fıkraların eklendiği 4. maddesi şöyledir:</p>

<p>“<i>Teşvik tedbirleri ve mülkiyet (Değişik başlık:20/10/2022-7419/5</i> <i>md.</i><i>)</i></p>

<p><i>Madde 4- Endüstri bölgelerinde yer alan yatırımlara yatırım teşvik kararnamesi çerçevesinde hangi teşviklerin verileceği ve verilecek tüm teşviklerin hangi yatırımlara ne şekilde ve ne ölçüde uygulanacağı hususlarında Cumhurbaşkanı yetkilidir. (Ek cümle:20/10/2022-7419/5</i> <i>md.</i><i>)</i> <i><strong><u>Endüstri bölgelerinde yer alan yatırımlara ilişkin olarak Cumhurbaşkanınca ek teşvikler belirlenebilir.</u></strong></i></p>

<p><i>Endüstri bölgeleri içinde kalan özel mülkiyet konusu arazi ve arsaların yatırım faaliyetlerine tahsisi amacıyla, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 27’nci maddesi hükümlerine göre acele kamulaştırma yapılabilir. Bu şekilde kamulaştırılan taşınmaz mallar, tapuda Hazine adına tescil edilir. (Değişik cümleler:20/10/2022-7419/5</i> <i>md.</i><i>) Bakanlıkça, kamulaştırılan bu taşınmaz malların kamulaştırma bedelleri Bakanlığın bütçesinden karşılanmış ise, bu taşınmaz mallar üzerinde sözleşmesinde belirtilen süre kadar yönetici şirket ve/veya yatırımcılar lehine bedeli karşılığında, kamulaştırma bedeli yönetici şirket ve/veya yatırımcılar tarafından karşılanmış ise yönetici şirket ve/veya yatırımcılar lehine bedelsiz olarak bağımsız ve sürekli irtifak hakkı tesis edilebilir. İrtifak haklarına ilişkin tüm işlemler Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca yapılır.</i></p>

<p><i>(Ek fıkra:20/10/2022-7419/5</i> <i>md.</i><i>) Endüstri bölgelerinde; Hazine adına tescilli taşınmazlar ile bedeli Bakanlığın bütçesinden karşılanmak suretiyle kamulaştırılarak Hazine adına tescil edilen taşınmazlardan yatırımcılar lehine irtifak hakkı tesis edilenler, yatırımın tamamlanması şartıyla ve yatırımcının talep etmesi durumunda Bakanlığın uygun görüşü üzerine Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca yatırımcıya üzerindeki</i> <i>muhdesatın</i> <i>bedeli alınmaksızın rayiç bedel üzerinden doğrudan satılabilir. Kamulaştırma bedeli yatırımcılar tarafından karşılanmak suretiyle kamulaştırılarak Hazine adına tescil edilen taşınmazlardan yatırımcılar lehine irtifak hakkı tesis edilenlerin mülkiyeti ise, yatırımın tamamlanması şartıyla ve yatırımcının talep etmesi durumunda Bakanlığın uygun görüşü üzerine Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca yatırımcıya bedelsiz olarak devredilebilir.</i></p>

<p><i>(Ek fıkra:20/10/2022-7419/5</i> <i>md.</i><i>) Altyapı harcamalarının yönetici şirket tarafından karşılandığı bölgelerde, Hazine adına tescilli taşınmazlar ile bedeli Bakanlığın bütçesinden karşılanmak suretiyle kamulaştırılarak Hazine adına tescil edilen taşınmazlar, altyapının tamamlanması şartıyla Bakanlığın uygun görüşü üzerine Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca yönetici şirkete üzerindeki</i> <i>muhdesatın</i> <i>bedeli alınmaksızın rayiç bedel üzerinden doğrudan satılabilir. Kamulaştırma bedeli yönetici şirket tarafından karşılanmak suretiyle kamulaştırılarak Hazine adına tescil edilen taşınmazların mülkiyeti ise; altyapının tamamlanması şartıyla Bakanlığın uygun görüşü üzerine Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca yönetici şirkete bedelsiz olarak devredilebilir. Yönetici şirket, mülkiyet devri yapılan alanları; bu Kanun hükümleri gereğince yatırım yapacağını taahhüt eden yatırımcılara Bakanlığın uygun görüşü üzerine parseller hâlinde veya işletme binaları da yapmak suretiyle kiraya verebilir veya tapuya geri alım şerhi konmak suretiyle satabilir.</i>”</p>

<p><strong>2</strong><strong>.</strong> 10. maddesiyle 4737 sayılı Kanun’un ikinci ve on birinci fıkraları değiştirilen ve on ikinci fıkranın eklendiği 4/D maddesi şöyledir:</p>

<p>“<i>Yönetici şirket</i></p>

<p><i>MADDE 4/D- (Ek: 18/6/2017-7033/79</i> <i>md.</i><i>) Bölgenin yönetimi ve işletmesinden sorumlu yönetici şirkete, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğine bağlı odalar, yerel yönetimler, bankalar ve finans kurumları, bölgede sınai faaliyet yürüten yerli ve yabancı özel hukuk tüzel kişileri, konuyla ilgili vakıf, kooperatif ve dernekler, ilgili kamu kuruluşları ve ihracatçı birlikleri kurucu ya da sonradan ortak olabilirler. Yabancı özel hukuk tüzel kişileri 5/6/2003 tarihli ve 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu ve ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde yönetici şirkete iştirak edebilir.</i></p>

<p><i>(Değişik fıkra:20/10/2022-7419/10</i> <i>md.</i><i>) Yönetici şirket, kurum ve kuruluşlardan gelen taleplerde başvuru sahibi tarafından; Bakanlıkça resen yapılan çalışmalarda ise endüstri bölgesinin kurulacağı il sınırları içindeki varsa sanayi odaları, yoksa ticaret ve sanayi odası belirlenen gerçek veya tüzel kişiler tarafından kurulur.</i></p>

<p><i>Bölgedeki yönetici şirketin faaliyet ve uygulamaları Bakanlık tarafından denetlenir.</i></p>

<p><i>Bakanlık, bölgede bu Kanunda belirtilen amacın dışında faaliyet gösteren yönetici şirketi uyarır ve belirli bir süre vererek amacına uygun faaliyette bulunulmasını ister. Bu sürenin sonunda, yönetici şirketin amacı doğrultusunda faaliyet göstermediğinin tespit edilmesi durumunda, Bakanlık görevli mahkemeye başvurarak mevcut yönetici şirketin yönetim kurulu üyelerinin görevlerinin sona erdirilmesini, şirketin yönetimi için kayyım tayin edilmesini ve yönetici şirketin tasfiyesini ister. Mahkemece yönetici şirketin tasfiyesine karar verilmesi hâlinde, şirket ve yöneticilerin hak ve yükümlülükleri ile sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla yeni bir yönetici şirket kurulur.</i></p>

<p><i>Bölgenin yönetilmesi ve işletilmesinden kaynaklanan giderler, bölge faaliyete geçene kadar kurucu ortakların yönetici şirkete taahhüt ettikleri sermaye payları ve bölgenin faaliyete geçmesini takiben yatırımcılardan alınacak katılım payları ile karşılanır.</i></p>

<p><i>Katılım payları yönetmelikle belirlenen esaslar çerçevesinde yönetici şirket tarafından belirlenir ve Bakanlıkça onaylanır. Bakanlık, gerekli görmesi hâlinde endüstri bölgelerindeki katılım payı üst limitlerini belirlemeye yetkilidir.</i></p>

<p><i>Altyapıya yönelik giderlerin yönetici şirket tarafından karşılandığı endüstri bölgelerindeki, imar plânı ve parselasyon plânları ve değişiklikleri ile alt yapı ile ilgili</i> <i>etüd</i><i>, harita, plân ve projeler yönetici şirketçe hazırlanır ve Bakanlık tarafından onaylanarak yürürlüğe girer.</i></p>

<p><i>Yönetici şirket, kendisine ve bölge içerisinde yer alan yatırımcıların faaliyetlerine ilişkin verileri Bakanlığa bildirmekle yükümlüdür.</i></p>

<p><i>Yönetici şirket, her yılın sonunda kendisinin ve bölge içerisinde yer alan yatırımcıların gerçekleştirdiği faaliyetlerin etki değerlendirmesini yapar ve bu konuda düzenlenen raporun bir örneğini Bakanlığa gönderir.</i></p>

<p><i>Yönetici şirket, her türlü hesap ve işlemlerini yıllık olarak müteakip yılın ocak ayında ve gerekli görülen hâllerde her zaman yeminli mali müşavire inceletir. Yeminli mali müşavir, düzenlediği denetim raporunun birer örneğini yönetici şirkete ve Bakanlığa eşzamanlı olarak gönderir.</i></p>

<p><i>(Değişik fıkra:20/10/2022-7419/10</i> <i>md.</i><i>) Yönetici şirket, Bakanlığın talebi üzerine faaliyetleriyle ilgili</i> <i><strong><u>her türlü belge ve bilgiyi</u></strong></i> <i>Bakanlığa sunmakla yükümlüdür. Yükümlülüklerini yerine getirmeyen yönetici şirket görevlilerine elli bin Türk lirasından iki yüz bin Türk lirasına kadar Bakanlıkça idari para cezası verilir. Verilen idari para cezaları, tebliğinden itibaren bir ay içinde ödenir.</i></p>

<p><i>(Ek fıkra:20/10/2022-7419/10</i> <i>md.</i><i>) Yönetici şirketin kurulması, görev ve sorumlulukları, gelirleri ve benzeri hususlar yönetmelikle düzenlenir.</i>”</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>İLK İNCELEME</strong></p>

<p>1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 29/12/2022 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. AYIRMA VE ESASA KAYIT</strong> <strong>KARARI</strong></p>

<p>2. 20/10/2022 tarihli ve 7419 sayılı Endüstri Bölgeleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;</p>

<p><strong>A.</strong> 5 maddesiyle 9/1/2002 tarihli ve 4737 sayılı Endüstri Bölgeleri Kanunu’nun 4. maddesinin birinci fıkrasına eklenen ikinci cümlenin,</p>

<p><strong>B.</strong> 10. maddesiyle 4737 sayılı Kanun’un 4/D maddesinin değiştirilen on birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “<i>... her türlü belge ve bilgiyi...</i>” ibaresinin,</p>

<p>iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına ilişkin davanın E.2022/158 sayılı davadan ayrılmasına, yeni bir esasa kaydedilmesine ve esas incelemenin bu yeni esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine 5/12/2024 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV.</strong> <strong>ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p>3. Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Ömer MENCİK tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava konusu kanun hükümleri, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Genel Açıklama</strong></p>

<p>4. Toplumun refah, huzur ve mutluluğunun sağlanabilmesi ancak ülkenin gelişmiş bir ekonomiye sahip olmasıyla mümkündür. Ülkenin gelişmiş bir ekonomiye sahip olması ise sanayisinin gelişmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Ancak plansız sanayileşme, kentleşme üzerinde olumsuz etkiler meydana getirmekte, çevre sorunlarının ortaya çıkmasına ve toplumun sosyal gelişmesinin olumsuz etkilenmesine neden olmaktadır.</p>

<p>5. Devlet; söz konusu etkinin ortadan kaldırılması, çarpık sanayileşmenin ve çevre sorunlarının önlenmesi, kentleşmenin yönlendirilmesi, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmanın desteklenmesi amacıyla bazı sanayi bölgeleri oluşturmuştur. Bunlardan biri de endüstri bölgeleridir.</p>

<p>6. Kanun koyucu bu yerlerde yapılacak yatırım ve faaliyetlerin belirli bir düzen içinde yürütülebilmesini, öngörülebilir bir yapı oluşturulmasını bir ihtiyaç olarak görmüş ve bu alanda kanuni düzenleme yapmıştır. Bu bağlamda endüstri bölgelerinin kurulmasına, yönetimine ve işletilmesine ilişkin esaslar 4737 sayılı Kanun’la düzenlenmiştir.</p>

<p>7. Anılan Kanun’un 1/A maddesinin birinci fıkrasının (b) bendine göre endüstri bölgesi; ülke ekonomisini uluslararası rekabet edebilir bir yapıya kavuşturmak, teknoloji transferini sağlamak, üretim ve istihdamı artırmak, yabancı sermaye girişini hızlandırmak ve özellikle üretim maliyetleri açısından büyük ölçekli yatırımlar için uygun sanayi alanı oluşturmak üzere Kanun uyarınca kurulacak üretim bölgelerini ifade etmektedir.</p>

<p>8. Endüstri bölgelerinin kuruluşu ve ilanı Kanun’un 3. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı (Bakanlık), kurum ve kuruluşların veya yönetici şirketin başvurusuna istinaden ya da resen yer seçimi yapmak suretiyle endüstri bölgelerinin kurulması önerisinde bulunabilir. Bakanlıkça belirlenen alanlarda Cumhurbaşkanınca endüstri bölgelerinin kurulmasına izin verilebilir. Cumhurbaşkanının endüstri bölgelerinin kurulmasına dair kararları Resmî Gazete’de yayımlanır.</p>

<p>9. Maddenin ikinci fıkrasında ise endüstri bölgesi olarak ilan edilen alanlardaki özel mülkiyete konu arazilerin 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümleri uyarınca Bakanlıkça kamulaştırılarak Hazine adına tescil edileceği ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından endüstri bölgesi olarak kullanılmak üzere Bakanlığa tahsis edileceği hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>10. Üçüncü fıkranın birinci cümlesinde endüstri bölgesinin yatırıma hazır hâle getirilmesi için gerekli kamulaştırma bedeli ve etüt, harita, plan, proje dâhil altyapı ile ilgili tüm giderlerin öncelikle yönetici şirket ve/veya yatırımcılar tarafından veya Bakanlık bütçesine bu amaçla konulacak ödenekten karşılanacağı belirtilmiştir.</p>

<p>11. Diğer yandan Kanun’da endüstri bölgelerinin yönetilmesi ve işletilmesine ilişkin düzenlemelere de yer verilmiştir. Bu kapsamda 3. maddenin yedinci fıkrasında endüstri bölgelerinin yönetiminin ve işletilmesinin yönetici şirket tarafından yürütüleceği, sekizinci fıkrasında ise bölge sınırları içinde tek bir yatırımcının olması durumunda bu firmanın yönetici şirket olarak kabul edileceği öngörülmüştür.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Kanun’un</strong> <strong>5</strong><strong>. Maddesiyle</strong> <strong>4737</strong> <strong>Sayılı Kanun’</strong><strong>un</strong> <strong>4. Madde</strong><strong>si</strong><strong>nin</strong> <strong>Birinci Fıkrasına Eklenen İkinci Cümlenin</strong> <strong>İncelenmesi</strong></p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>12. 4737 sayılı Kanun’un 4. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde endüstri bölgelerinde yer alan yatırımlara yatırım teşvik kararnamesi çerçevesinde hangi teşviklerin verileceği ve verilecek tüm teşviklerin hangi yatırımlara ne şekilde ve ne ölçüde uygulanacağı hususlarında Cumhurbaşkanının yetkili olduğu hüküm altına almıştır.</p>

<p>13. Anılan fıkranın dava konusu ikinci cümlesinde ise endüstri bölgelerinde yer alan yatırımlara ilişkin olarak Cumhurbaşkanınca ek teşviklerin belirlenebileceği öngörülmüştür.</p>

<p><strong>2.</strong> <strong>İptal Talebinin Gerekçesi</strong></p>

<p>14. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kuralla Cumhurbaşkanına kanunda genel bir çerçeve çizilmeden ve herhangi bir ölçüt belirlenmeden doğrudan teşviklerin kapsamını belirleme yetkisinin tanındığı, bu durumun keyfî uygulamalara, yatırımcılar arasında ayrımcı muamelelere neden olabileceği ve bu konuda yürütülecek işlemlerdeki öngörülebilirliği ortadan kaldıracağı, devletin ulusal kalkınmayı sağlayacak elverişli ekonomik ortamı oluşturmak amacıyla teşvik mekanizmasını kullandığı, kuralda öngörülen ek teşviklerin bu yönüyle endüstri bölgelerindeki yatırımcıların mülkiyet hakkının ve teşebbüs özgürlüğünün kullanımına etki edeceği, dolayısıyla kuralın anılan haklara sınırlama oluşturduğu fakat bu hakların ancak kanunla sınırlanabileceği, kuralın ise sınırlama bakımından belirli ve öngörülebilir olmadığı, ek teşviklerin objektif ölçütler yerine sübjektif değerlendirmeler gözetilerek dağıtılmasına sebep olacağı, böylece ulusal kalkınmayı sağlamak amacıyla kurulan endüstri bölgelerinin bu amaca hizmet etmeyeceği, kuralla Cumhurbaşkanına kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetkinin tanındığı, hiçbir organın Anayasa’dan kaynaklanmayan bir yetkiyi kullanamayacağı, bu durumun mülkiyet hakkına ilişkin düzenlemeler içeren uluslararası sözleşme hükümleriyle de bağdaşmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 2., 5., 6., 7., 10., 13., 35., 48., 90., 104., 123., 166. ve 167. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>3.</strong> <strong>Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p>15. Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri belirliliktir. Bu ilkeye göre kanuni düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi gerekir. Kanunda bulunması gereken bu nitelikler hukuki güvenliğin sağlanması bakımından da zorunludur. Nitekim bu ilke hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar (AYM, E.2015/41, K.2017/98, 4/5/2017, §§ 153, 154; E.2019/106, K.2019/100, 25/12/2019, § 20; E.2020/15, K.2020/78, 24/12/2020, § 10; E.2019/32, K.2021/54, 14/7/2021, § 25).</p>

<p>16. Belirlilik ilkesi; düzenlenen konudan yalnız kavram, ad ve kurum olarak söz edilmesini değil bunların kanun metninde kurallaştırılmasını gerekli kılar. Kurallaştırma ise düzenlenen alanda temel ilkelerin ortaya konulmasını ve çerçevenin çizilmiş olmasını ifade eder. Buna karşılık söz konusu düzenlemelerin tamamının aynı kanunda yapılması zorunlu olmayıp incelenen kanun dışındaki kanunlar ya da başka kanunlarla yapılmış olması da belirlilik ilkesi açısından yeterlidir (AYM, E.2020/11, K.2023/98, 18/5/2023, § 125).</p>

<p>17. 4737 sayılı Kanun’un 4. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde öngörülen ve endüstri bölgelerinde yer alan yatırımlara yatırım teşvik kararnamesi çerçevesinde Cumhurbaşkanınca verilebilecek teşvikler çeşitli kanunlarda düzenleme altına alınmıştır.</p>

<p>18. Teşviklere ilişkin düzenlemelerin yer aldığı kanun hükümlerinden ilki 14/5/1964 tarihli ve 474 sayılı Gümrük Giriş Tarife Cetveli Hakkında Kanun’un 2. maddesidir. Anılan maddede belirli alt ve üst sınırlar arasında Gümrük Giriş Tarife Cetveli’nde değişiklikler yapma yetkisi Cumhurbaşkanına tanınmıştır. Böylece anılan maddeyle yatırımcılara gümrük vergisi muafiyeti tanınması hususunda Cumhurbaşkanı yetkili kılınmıştır.</p>

<p>19. Diğer yandan 29/6/2001 tarihli ve 4706 sayılı Hazineye Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi ve Katma Değer Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un ek 3. maddesinde bir diğer teşvik olarak yatırım yeri tahsisine ilişkin düzenlemeler öngörülmüştür. Anılan maddede yatırım yeri teşvikine ilişkin şartlar düzenlenmiş, söz konusu şartların gerçekleşmesi durumunda yatırımcılar lehine bağımsız ve sürekli nitelikli irtifak hakkının tesis edilebileceği veya kullanma izninin verilebileceği öngörülmüştür. Maddede ayrıca bazı şartların gerçekleşmesi durumunda Hazine arazilerinin satışının mümkün olduğu hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>20. Yatırım teşviklerinden bir diğeri de 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun ek 2. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre yatırımlarda devlet yardımları hakkındaki kararlar çerçevesinde düzenlenen teşvik belgeleri kapsamında gerçekleştirilecek yatırımlarda istihdam edilen sigortalılar için işveren hisselerinin tamamına veya Cumhurbaşkanınca istatistiki bölge birimleri sınıflandırması, kişi başına düşen millî gelir veya sosyoekonomik gelişmişlik düzeyleri dikkate alınmak suretiyle belirlenen illerde işveren hisseleri ile birlikte sigortalı hisselerinin tamamına kadar olan kısmının Ticaret Bakanlığı bütçesinden karşılanacağı hükme bağlanmıştır. Böylece yatırımcılara sigorta primi desteği şeklinde bir teşvikin verilmesine imkân tanınmıştır. Maddede ayrıca sigorta primi desteği verilmesinin şartları ve iptal nedenleri ile diğer hususlara da yer verilmiştir.</p>

<p>21. 25/10/1984 tarihli ve 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’nda ise iki ayrı teşvik düzenlemesine yer verilmiştir. Bunlardan ilki anılan Kanun’un 13. maddesinde öngörülen katma değer vergisi (KDV) istisnasıdır. Söz konusu maddenin birinci fıkrasının (d) bendinde yatırım teşvik belgesi sahibi KDV mükelleflerine belge kapsamındaki makine ve teçhizat teslimleri ile yazılım ve gayri maddi hak satış ve kiralamalarının KDV’den istisna olduğu öngörülmüştür.</p>

<p>22. Anılan Kanun’da öngörülen diğer bir teşvik ise KDV iadesidir. Kanun’un geçici 30. maddesine göre 31/12/2023 tarihine kadar uygulanmak üzere, yatırım teşvik belgeleri kapsamında asgari 500 milyon Türk lirası tutarında sabit yatırım öngörülen yatırımlara ilişkin inşaat işleri nedeniyle yüklenilen ve takvim yılı sonuna kadar indirim yoluyla telafi edilemeyen KDV, izleyen yıl talep edilmesi hâlinde belge sahibi vergi mükellefine iade edilecektir.</p>

<p>23. Yatırımcılar için öngörülen bir diğer teşvik 13/6/2006 tarihli ve 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 32/A maddesinde yer alan indirimli gelir ve kurumlar vergisi teşvikidir. Anılan maddede indirimli vergiden yararlanma şartları ve indirimin iptal edileceği hâller düzenlenmiştir. Dolayısıyla bir yatırıma 4737 sayılı Kanun’un 4. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi kapsamında teşvik verilmesine Cumhurbaşkanı tarafından karar verilmesi durumunda, anılan Kanun hükümlerinde öngörülen şartlar çerçevesinde yatırımların teşviklerden yararlanması mümkün olacaktır.</p>

<p>24. Dava konusu kuralın “<i>Cumhurbaşkanınca, endüstri bölgelerindeki yatırımlara özel olarak yatırım teşvik kararnamesinde yer alan destek ve teşviklere ek yeni ve farklı destek ve teşviklerin belirlenebilmesi ile bu bölgelere stratejik öneme sahip yerli ve yabancı yatırımların çekilmesi hedeflenmektedir.</i>” şeklindeki gerekçesi dikkate alındığında kuralla anılan Kanunlarda düzenlenen teşviklerden farklı teşviklerin yatırımcılara verilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>25. Kural; yeni teşviklerin konusu, kapsamı ve şartları ile ilgili olarak herhangi bir düzenleme içermemektedir. Başka bir ifadeyle yeni teşviklerin neler olduğu, hangi yatırımların bu yeni teşviklerden yararlanacağı, yeni teşviklerden yararlanma ve teşviklerin iptal edilmesi şartları konusunda kuralda ya da farklı bir kanunda herhangi bir belirleme yapılmamıştır. Dolayısıyla Cumhurbaşkanına tanınan yetkinin genel çerçevesinin çizilmediği, temel ilke ve esasların belirlenmediği anlaşılmaktadır. Bu suretle kuralın yatırımcılar açısından ek teşviklerden hangi şartlarla yararlanabileceklerini öngörebilmelerine imkân tanımadığı açıktır.</p>

<p>26. Bu itibarla tabi olacağı ilkeler açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel şekilde düzenlenmeksizin Cumhurbaşkanına ek teşvik belirleme hususunda yetki tanıyan kuralın <i>hukuki</i> <i>belirlilik</i> ilkesiyle bağdaştığı söylenemez.</p>

<p>27. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırıdır. İptali gerekir.</p>

<p>Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI bu görüşe katılmamışlardır.</p>

<p>Kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı görülerek iptal edildiğinden ayrıca Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 5., 6., 7., 10., 13., 35., 48., 90., 104., 123., 166. ve 167. maddeleri yönünden incelenmemiştir.</p>

<p><strong>C.</strong> <strong>Kanun’un 10. Maddesiyle 4737 Sayılı Kanun’un 4/D Maddesinin Değiştirilen On Birinci Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan</strong> <strong>“</strong><i><strong>...her türlü belge ve bilgiyi...</strong></i><strong>”</strong> <strong>İbaresinin İncelenmesi</strong></p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>28. 4737 sayılı Kanun’un 4/D maddesinin üçüncü fıkrasında endüstri bölgesindeki yönetici şirketin faaliyet ve uygulamalarının Bakanlık tarafından denetleneceği öngörülmüştür. Anılan maddenin sekizinci fıkrasında ise yönetici şirketin, kendisine ve bölge içinde yer alan yatırımcıların faaliyetlerine ilişkin verileri Bakanlığa bildirmekle yükümlü olduğu hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>29. Maddenin dokuzuncu fıkrasında yönetici şirketin her yılın sonunda kendisinin ve bölge içinde yer alan yatırımcıların gerçekleştirdiği faaliyetlerin etki değerlendirmesini yapacağı ve bu konuda düzenlenen raporun bir örneğini Bakanlığa göndereceği öngörülmüştür. Onuncu fıkrada ise yönetici şirketin, her türlü hesap ve işlemlerini yıllık olarak müteakip yılın ocak ayında ve gerekli görülen hâllerde her zaman yeminli mali müşavire inceleteceği, düzenlenen denetim raporunun birer örneğinin yönetici şirkete ve Bakanlığa eşzamanlı olarak yeminli mali müşavirce gönderileceği düzenlenmiştir.</p>

<p>30. On birinci fıkranın birinci cümlesinde yönetici şirketin Bakanlığın talebi üzerine faaliyetleriyle ilgili her türlü belge ve bilgiyi Bakanlığa sunmakla yükümlü olduğu belirtilmiştir. Anılan cümlede yer alan “<i>...her türlü belge ve bilgiyi...</i>” ibaresi dava konusu kuralı oluşturmaktadır. Söz konusu fıkranın ikinci cümlesinde ise bu yükümlülüğü yerine getirmeyen yönetici şirket görevlilerine Bakanlıkça idari para cezası verileceği hüküm altına alınmıştır.</p>

<p><strong>2.</strong> <strong>İptal Talebinin Gerekçesi</strong></p>

<p>31. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kural kapsamında kişisel veri niteliğindeki bilgi ve belgelerin de Bakanlık tarafından istenebileceği, bu itibarla kuralın özel hayata saygı gösterilmesini isteme hakkını sınırladığı, bu sınırlamanın usul ve esaslarının ise kanun düzeyinde belirlenmediği, endüstri bölgelerinin kendine özgü yapısı nedeniyle 24/3/2016 tarihli ve 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun yeterli güvence sağlamadığı, istenecek bilgi ve belgelerin Bakanlığın endüstri bölgelerine ilişkin görev alanıyla sınırlı olmadığı, kuralın ayrımcı işlemler yapılmasına, özel teşebbüslerin rekabet güçlerinin zayıflamasına ve millî ekonominin zarara uğramasına neden olacağı, ayrıca bu durumun uluslararası sözleşme hükümleriyle de bağdaşmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 2., 5., 6., 7., 10., 13., 20., 35., 48., 90., 123., 153., 166. ve 167. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>3.</strong> <strong>Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p>32. Anayasa’nın 20. maddesinin birinci fıkrasında herkesin özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu, özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamayacağı belirtilmiş; üçüncü fıkrasında da “<i>Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.</i>” denilerek kişisel verilerin korunması özel hayatın gizliliğinin korunması kapsamında güvenceye kavuşturulmuştur.</p>

<p>33. Anayasa’nın anılan maddesinde 7/5/2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanun’la yapılan değişikliğe ilişkin madde gerekçesinde “<i>Anayasada kişisel verilerin korunmasına yönelik dolaylı hükümler bulunmakla birlikte yeterli değildir. Mukayeseli hukukta ve tarafı olduğumuz uluslararası belgelerde de kişisel verilerin korunması önemle</i> <i>vurgulanmaktadır./</i> <i>Maddeyle, herkesin, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı, anayasal bir hak olarak teminat altına alınmaktadır. Bu bağlamda, bireylerin kendilerini ilgilendiren kişisel veriler üzerinde hangi hak ve yetkilere sahip olduğu ve kişisel verilerin hangi hallerde işlenebileceği hükme bağlanırken, kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usullerin kanunla düzenleneceği öngörülmektedir.</i>”<i> </i>denilmiştir.</p>

<p>34. Söz konusu gerekçe gözetildiğinde anayasa koyucunun kişisel verilerin korunmasını istemeyi Anayasa’nın anılan maddesi kapsamında güvence altına almakla birlikte bu güvenceyi “<i>bireylerin kendilerini ilgilendiren kişisel veriler</i>” demek suretiyle gerçek kişiler bakımından mümkün kıldığı görülmektedir.</p>

<p>35. Nitekim Kişisel Verilerin İşlenmesine İlişkin Olarak Gerçek Kişilerin Korunması ve Bu Verilerin Serbest Dolaşımı Hakkında 27/4/2016 Tarihli ve 2016/679 Sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konseyi Tüzüğü (Genel Veri Koruma Tüzüğü) ile Elektronik İletişim Sektöründe Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Mahremiyetin Korunması Hakkındaki 12/7/2002 tarihli ve 2002/58/EC sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konseyi Direktifi’nde tüzel kişilerin, kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı kapsamında olduğuna ilişkin bir kabul yapılmamıştır. Benzer olarak Avrupa Konseyinin 18/5/2018 tarihli Kişisel Verilerin İşlenmesine İlişkin Olarak Bireylerin Korunmasına Yönelik Sözleşmeyi (108 sayılı Sözleşme) Modernize Eden Sözleşmesi<i> </i>ile<i> </i>12/5/2022 tarihli Gelişmiş İşbirliği ve Elektronik Delillerin İfşasına İlişkin Siber Suçlar Sözleşmesi İkinci Ek Protokolü’nde yer alan kişisel veri tanımlamalarında gerçek kişilere ilişkin bilgilerin kapsama alındığı anlaşılmaktadır (AYM, E.2024/113, K.2025/177, 10/9/2025, § 13).</p>

<p>36. Anayasa Mahkemesinin yerleşik kararlarında da belirtildiği üzere “<i>...adı, soyadı, doğum tarihi ve doğum yeri gibi bireyin sadece kimliğini ortaya koyan bilgiler değil; telefon numarası, motorlu taşıt plakası, sosyal güvenlik numarası, pasaport numarası, özgeçmiş, resim, görüntü ve ses kayıtları, parmak izleri, IP adresi, e-posta adresi, hobiler, tercihler, etkileşimde bulunulan kişiler, grup üyelikleri, aile bilgileri, sağlık bilgileri gibi kişiyi doğrudan veya dolaylı olarak belirlenebilir kılan tüm veriler…</i>” kişisel veri olarak kabul edilmektedir (AYM, E.2013/122, K.2014/74, 9/4/2014; E.2014/149, K.2014/151, 2/10/2014; E.2014/74, K.2014/201, 25/12/2014; E.2014/180, K.2015/30, 19/3/2015; E.2015/32, K.2015/102, 12/11/2015).</p>

<p>37. 4737 sayılı Kanun’un 4/D maddesinin sekizinci fıkrasında yönetici şirketin, kendisine ve bölge içinde yer alan yatırımcıların faaliyetlerine ilişkin verileri Bakanlığa bildirmekle yükümlü olduğu, dava konusu kuralda ise yönetici şirketin Bakanlığın talebi üzerine faaliyetleriyle ilgili her tür belge ve bilgiyi Bakanlığa sunmakla yükümlü olduğu öngörülmüştür. Bu kapsamda kural, Bakanlığa bölgede faaliyet gösteren gerçek kişi yatırımcıların mali durumlarına, ticari iş ve faaliyetlerine ilişkin kişisel veri niteliğindeki bilgi ve belgeleri elde edebilme imkânı tanımaktadır. Bu itibarla kural, kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sınırlama getirmektedir.</p>

<p>38. Anayasa’nın 20. maddesi uyarınca kişisel veriler ancak kanunda öngörülen hâllerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Anayasa’nın 13. maddesinde de “<i>Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz</i>.” hükmüne yer verilerek temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceği ifade edilmiştir.</p>

<p>39. Anayasa’nın 13. ve 20. maddeleri uyarınca kişisel verilerin korunmasını isteme hakkını sınırlamaya yönelik kanuni bir düzenlemenin şeklen var olması yeterli olmayıp yasal kuralların keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir düzenlemeler niteliğinde olması gerekir.</p>

<p>40. Esasen temel hakları sınırlayan kanunun bu niteliklere sahip olması, Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye bağlanan hukuk devleti ilkesinin de bir gereğidir. Hukuk devletinde, kanuni düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi gerekir. Kanunda bulunması gereken bu nitelikler hukuki güvenliğin sağlanması bakımından da zorunludur. Zira bu ilke hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar (AYM, E.2015/41, K.2017/98, 4/5/2017, §§ 153, 154). Dolayısıyla Anayasa’nın 13. ve 20. maddelerinde sınırlama ölçütü olarak belirtilen kanunilik, Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye bağlanan hukuk devleti ilkesi ışığında yorumlanmalıdır.</p>

<p>41. Yönetici şirketin Bakanlığa sunmakla yükümlü olduğu bilgi ve belgeler faaliyet alanlarıyla sınırlıdır. Yönetici şirketin faaliyet alanı ise anılan Kanun’un 1/A maddesinin birinci fırkasının (g) bendinde ve 4/D maddesinde belirlenmiştir. Dolayısıyla Bakanlığın kural kapsamındaki yetkisinin konusu, kapsamı ve sınırlarının açık ve net olarak belirlendiği gözetildiğinde kuralın belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir nitelikte olduğu, bu yönüyle kanunilik şartını taşıdığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>42. Anayasa’nın 20. maddesinde kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı sınırlarının bulunduğu kabul edilmektedir. Öte yandan Anayasa’nın başka maddelerinde yer alan hak ve özgürlükler ile devlete yüklenen ödevler, özel sınırlama sebebi gösterilmemiş hak ve özgürlüklere sınır teşkil edebilir (AYM, E.2020/47, K.2023/36, 22/2/2023, § 67).</p>

<p>43. Anayasa’nın 167. maddesinin birinci fıkrasında “<i>Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri</i> <i>alır;…</i>” denilmek suretiyle devlete, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirler alma görevi yüklenmiş olup bu görevlerin yerine getirilebilmesi için mal ve hizmet piyasalarının düzenlenmesi gereksinimi duyulabilir. Bu amaçla devlet ekonomik hayatın işleyişini düzenlemek ve gerektiğinde bu alana müdahale etmekle yükümlü kılınmıştır (AYM, E.2021/128, K.2022/68, 1/6/2022, § 27; E.2019/110, K.2021/85, 11/11/2021, § 49).</p>

<p>44. Endüstri bölgelerinin kurulması, sadece yatırımcıların kişisel menfaatlerinin korunması amacını taşımamaktadır. Büyük ölçekli yatırımlar için uygun bir yatırım ortamı sağlayan endüstri bölgelerinin aynı zamanda istihdam ve üretim merkezleri olduğu gözetildiğinde bu yerlerdeki faaliyetlerin ülke ekonomisine de katkı sunacağı açıktır. Bu nedenle endüstri bölgelerinin millî ekonominin gereklerine uygun bir şekilde yürümesi ile sağlıklı ve düzenli işlemesini sağlamak amacıyla bazı tedbirler alınması, bu kapsamda bu bölgelerdeki yatırımcıların ve bu bölgeleri yöneten şirketin denetlenmesi gerekebilir.</p>

<p>45. Bu kapsamda Bakanlığın bu görevini gereği gibi yerine getirebilmesi için bazı bilgi ve verilere ihtiyaç duyabileceği açıktır. Kural ise Bakanlığın bu alanlardaki görevini yapabilmesi amacıyla ihtiyaç duyduğu bilgi ve belgelerin yönetici şirket tarafından sağlanmasını öngörmektedir. Bu itibarla Anayasa’nın 167. maddesinde belirtilen pozitif yükümlülüklerin bir gereği olarak ihdas edildiği anlaşılan kuralın kamu yararı amacı taşıdığı, bu yönüyle anayasal anlamda meşru bir amacının bulunduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>46. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan <i>demokratik toplum düzeninin gereklerinden</i> olma, bir sınırlamanın demokratik bir toplumda zorunlu bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik olmasını ifade etmektedir. Kuralla yönetici şirketten temin edilen bilgi ve belgelerin Bakanlığın, endüstri bölgelerinin millî ekonominin gereklerine uygun bir şekilde yürümesi ile sağlıklı ve düzenli işlemesini sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri alması şeklindeki görevini yerine getirmesine katkıda bulunacağı gözetildiğinde kuralın zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamaya yönelik olmadığı söylenemez. Bu itibarla kural demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırılık taşımamaktadır.</p>

<p>47. Anayasa’nın anılan maddesinde ifade edilen <i>ölçülülük ilkesi</i>, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin başvurularda dikkate alınması gereken bir diğer ilkedir. Ölçülülük ilkesi <i>elverişlilik</i>, <i>gereklilik</i> ve <i>orantılılık</i> olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. <i>Elverişlilik</i> öngörülen sınırlamanın ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, <i>gereklilik</i> ulaşılmak istenen amaç bakımından sınırlamanın zorunlu olmasını diğer bir ifadeyle aynı amaca daha hafif bir sınırlama ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, <i>orantılılık</i> ise hakka getirilen sınırlama ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir.</p>

<p>48. Bakanlığın endüstri bölgelerinin millî ekonominin gereklerine uygun bir şekilde yürümesi ile sağlıklı ve düzenli işlemesini sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri alma noktasında üstlendiği görevlerini gereği gibi yerine getirebilmesi, yatırımcıların ve yönetici şirketin iş ve ticari faaliyetlerine ilişkin bilgi ve belgelerin elde edilmesi yoluyla mümkün olabilir. Bu nedenle Bakanlığın yönetici şirketin faaliyetleriyle ilgili her türlü bilgi ve belgeyi temin edebilmesine imkân sağlayan kuralın anılan görevin yerine getirilmesinde kolaylaştırıcı bir yönünün olduğu açıktır. Dolayısıyla kuralla Bakanlığa tanınan yetkinin endüstri bölgelerinin millî ekonominin gereklerine uygun bir şekilde yürümesi ile sağlıklı ve düzenli işlemesini sağlama amacına ulaşma bakımından elverişli bir sınırlama aracı olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>49. Öte yandan kanun koyucunun ülkenin ekonomik işleyişinin sağlıklı yürümesi amacıyla alacağı tedbirleri belirlemede takdir yetkisinin bulunduğu açıktır. Bunun yanı sıra kuralda öngörülen tedbire alternatif olabilecek nitelikte ve daha hafif bir sınırlama aracının varlığı da tespit edilememiştir. Bu itibarla kuralın meşru amaca ulaşma bakımından gerekli olmadığı da söylenemez.</p>

<p>50. Orantılılık ilkesi bakımından yapılacak değerlendirmede kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına getirilen sınırlama ile elde edilmek istenen kamu yararı amacı arasında adil ve makul bir dengenin gözetilip gözetilmediğine bakılması gerekir. Bu kapsamda kuralda söz konusu dengeyi sağlayacak yasal güvencelere yer verilip verilmediğinin incelenmesi gerekir.</p>

<p>51. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi, daha önce verdiği kararlarda kişisel verileri işleyen tüm gerçek ve tüzel kişilerin 6698 sayılı Kanun kapsamında olmasından hareketle incelenen kanunda özel bir düzenleme yer almasa dahi anılan Kanun’daki genel hükümlerin kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı yönünden gerekli güvenceleri karşıladığını belirtmiştir (bkz. AYM, E.2021/84, K.2022/117, 13/10/2022, §§ 65-73; E.2020/67, K.2022/139, 9/11/2022, §§ 54-59; E.2021/28, K.2024/11, 18/1/2024, § 15).</p>

<p>52. Anılan Kanun’un 28. maddesinin (1) numaralı fıkrasında bu Kanun hükümlerinin uygulanmayacağı hâller sayılmış olup kuralda düzenlenen bilgi ve belgelerin istisna sayılan hâller kapsamında yer almadığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla Kanun hükümlerinin yönetici şirketin Bakanlığa sunmakla yükümlü olduğu bilgi ve belgeler bakımından da geçerli olduğu hususunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır.</p>

<p>53. Dolayısıyla sınırlamanın, amacına uygun ve orantılı şekilde kullanılmasını sağlayacak yasal güvencelere yer verildiği, böylece kuralda meşru amaç ile gerçek kişilerin kişisel verilerinin korunmasını isteme hakkı arasındaki makul dengenin gözetildiği, bu yönüyle sınırlamanın orantılı olduğu sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>54. Diğer yandan Anayasa’nın 35. maddesinin birinci fıkrasında “<i>Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.</i>” denilmek suretiyle mülkiyet hakkı güvenceye bağlanmıştır. Anayasa'nın anılan maddesiyle güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır (AYM, E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, § 20). Bu bağlamda mülk olarak değerlendirilmesi gerektiğinde kuşku bulunmayan menkul ve gayrimenkul mallar ile bunların üzerinde tesis edilen sınırlı ayni haklar ve fikrî hakların yanı sıra, icrası kabil olan her türlü hak ve alacaklar da mülkiyet hakkının kapsamına dâhildir (<i>Mahmut Duran ve diğerleri</i> [2. B.], B. No: 2014/11441, 1/2/2017, § 60).</p>

<p>55. Kural; Bakanlığa bölgede faaliyet gösteren tüzel kişi yatırımcılara ait işletme ruhsatı, mesleki ünvan, ticari sır, fikrî haklar ya da müşteri çevresi gibi ekonomik olarak değeri bulunan varlıklara ilişkin bilgi ve belgeleri temin etme yetkisi de vermektedir. Anılan varlıkların mülk teşkil ettiği hususunda şüphe bulunmamaktadır.</p>

<p>56. Bu itibarla kuralla tüzel kişilerin mülkiyet hakkı kapsamında korunabilecek değerlerine yönelik sınırlama getirildiği açıktır (benzer değerlendirmeler için bkz. AYM, E., K.2025/177, 10/9/2025, § 32; E.2024/125, K.2025/178, 10/9/2025, § 132; E.2025/103, K.2025/250, 11/12/2025, § 32). Mülkiyet hakkına yönelik sınırlamada da Anayasa’nın 13. maddesinin gözönüne alınması gerekmektedir.</p>

<p>57. Kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına yönelik sınırlamada kanunilik, meşru amaç, elverişlilik ve gereklilik ilkeleri kapsamında açıklanan gerekçeler mülkiyet hakkı yönünden de geçerlidir. Bu itibarla kuralın kanunilik şartını taşıdığı, anayasal anlamda meşru amacının bulunduğu, söz konusu amaca ulaşma bakımından elverişli ve gerekli olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>58. Diğer yandan gerek 4737 sayılı Kanun’da gerekse başka bir kanunda kural kapsamında Bakanlıkça elde edilen tüzel kişilere ait veri ve bilgilerin kullanılmasına ve saklanmasına ilişkin ilke ve esasların belirlenmediği, bu veri ve bilgilerin ne suretle ve ne kadar süreyle saklanacağına, ilgili tüzel kişilerin söz konusu veri ve bilgilerin talep edilmesine itiraz etme imkânının olup olmadığına, veri ve bilgilerin bir süre sonra silinip silinmeyeceğine, silinecekse bu sırada izlenecek usulün ne olduğuna ilişkin kanun düzeyinde herhangi bir düzenlemenin öngörülmediği, ayrıca elde edilen veri ve bilgilerin gizliliğinin korunmasını ve amacı dışında kullanılmasını önleyecek yasal güvencelere de yer verilmediği gibi bu veri ve bilgilerin kötüye kullanılıp kullanılmadığını denetleyecek mekanizmalar ile -özellikle keyfîliğe karşı denetim ve uygulanacak yaptırımlarla- ilgili yeterli güvencelerin de öngörülmediği anlaşılmıştır (benzer yönde değerlendirmeler için bkz. AYM, E.2024/113, K.2025/177, 10/9/2025, § 34; E.2024/125, K.2025/178, 10/9/2025, § 134; E.2025/103, K.2025/250, 11/12/2025, § 34).</p>

<p>59. Bu itibarla sınırlama amacının gerçekleştirilmesi bakımından asgari düzeyde dahi güvenceler öngörülmediği anlaşılan kuralla tüzel kişilerin mülkiyet hakkına getirilen sınırlamanın orantısız olduğu sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>60. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.</p>

<p>Engin YILDIRIM, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ ve Kenan YAŞAR bu görüşe farklı gerekçeyle katılmışlardır.</p>

<p>Muhterem İNCE, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI bu görüşe katılmamışlardır.</p>

<p>Kuralın Anayasa’nın 2. maddesine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 13., 20. ve 35. maddeleri yönünden yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 2. maddesi yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p>Kural, Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırı görülerek iptal edildiğinden ayrıca Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 5., 6., 7., 10., 48., 90., 123., 153. 166. ve 167. maddeleri yönünden incelenmemiştir.</p>

<p><strong>V.</strong> <strong>İPTALİN DİĞER KURALLARA ETKİSİ</strong></p>

<p>61. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrasında kanunun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün belirli kurallarının iptali, diğer kurallarının veya tümünün uygulanmaması sonucunu doğuruyorsa bunların da Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilebileceği öngörülmektedir.</p>

<p>62. Bu kapsamda 7419 sayılı Kanun’un 10. maddesiyle 4737 sayılı Kanun’un 4/D maddesinin değiştirilen on birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “<i>... her türlü belge ve bilgiyi...</i>” ibaresinin iptali nedeniyle uygulanma imkânı kalmayan anılan fıkranın kalan kısmının 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince iptali gerekir.</p>

<p><strong>VI.</strong> <strong>İPTAL KARARININ YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ GÜN SORUNU</strong></p>

<p>63. Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında “<i>Kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez.</i>” denilmekte, 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrasında da bu kural tekrarlanmak suretiyle Anayasa Mahkemesinin gerekli gördüğü hâllerde Resmî Gazete’de yayımlandığı günden başlayarak iptal kararının yürürlüğe gireceği tarihi bir yılı geçmemek üzere ayrıca kararlaştırabileceği belirtilmektedir.</p>

<p>64. 7419 sayılı Kanun’un 5. maddesiyle 4737 sayılı Kanun’un 4. maddesinin birinci fıkrasına eklenen ikinci cümlenin ve 10. maddesiyle 4734 sayılı Kanun’un 4/D maddesinin değiştirilen on birinci fıkrasının iptal edilmesi nedeniyle doğacak hukuksal boşluk kamu yararını ihlal edecek nitelikte görüldüğünden Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasıyla 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince iptal hükümlerinin kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.</p>

<p><strong>VII.</strong> <strong>YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI TALEBİ</strong></p>

<p>65. Dava dilekçesinde özetle, dava konusu kuralların uygulanmaları hâlinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğabileceği belirtilerek yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi talep edilmiştir.</p>

<p>20/10/2022 tarihli ve 7419 sayılı Endüstri Bölgeleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;</p>

<p><strong>A.</strong> 5. maddesiyle 9/1/2002 tarihli ve 4737 sayılı Endüstri Bölgeleri Kanunu’nun 4. maddesinin birinci fıkrasına eklenen ikinci cümleye,</p>

<p><strong>B.</strong> 10. maddesiyle 4737 sayılı Kanun’un 4/D maddesinin değiştirilen on birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan <i>“...her türlü belge ve bilgiyi...”</i> ibaresine,</p>

<p>yönelik iptal hükümlerinin yürürlüğe girmelerinin ertelenmeleri nedeniyle bu cümleye ve ibareye ilişkin yürürlüğün durdurulması taleplerinin REDDİNE 26/3/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>VIII. HÜKÜM</strong></p>

<p>20/10/2022 tarihli ve 7419 sayılı Endüstri Bölgeleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;</p>

<p><strong>A.</strong> 5. maddesiyle 9/1/2002 tarihli ve 4737 sayılı Endüstri Bölgeleri Kanunu’nun 4. maddesinin birinci fıkrasına eklenen ikinci cümlenin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ile Metin KIRATLI’nın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA, iptal hükmünün Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK DOKUZ AY SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p><strong>B.</strong> 10. maddesiyle 4737 sayılı Kanun’un 4/D maddesinin değiştirilen on birinci fıkrasının;</p>

<p><strong>1.</strong> Birinci cümlesinde yer alan <i>“...her türlü belge ve bilgiyi...”</i> ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Muhterem İNCE, Ömer ÇINAR ile Metin KIRATLI’nın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA, iptal hükmünün Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK DOKUZ AY SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p><strong>2.</strong> Kalan kısmının 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince İPTALİNE, iptal hükmünün Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK DOKUZ AY SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>26/3/2026 tarihinde karar verildi.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Başkan</p>

      <p>Kadir ÖZKAYA</p>
      </td>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>Basri BAĞCI</p>
      </td>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>İrfan FİDAN</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Engin YILDIRIM</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Recai AKYEL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Kenan YAŞAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Muhterem İNCE</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yılmaz AKÇİL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Ömer ÇINAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Metin KIRATLI</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>FARKLI GEREKÇE</strong></p>

<p>1. Dava konusu kuralla, endüstri bölgesindeki yönetici şirketin Bakanlığın talebi üzerine faaliyetleriyle ilgili her türlü belge ve bilgiyi Bakanlığa sunmakla yükümlü tutulduğu görülmektedir.</p>

<p>2. Anayasa’nın 20. maddesinin birinci fıkrasında herkesin özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu, bu alanlara dokunulamayacağı hükme bağlanmış; üçüncü fıkrasında ise kişisel verilerin korunması, özel hayatın gizliliğinin ayrılmaz bir güvencesi olarak düzenlenmiştir. Anayasa hükmünün lafzı uyarınca belirli veya belirlenebilir bir gerçek ya da tüzel kişiye ilişkin her türlü bilgi kişisel veri kapsamında değerlendirilmekte olup tüzel kişilerin bu hakkın öznesi olabileceği Mahkememizin yerleşik içtihadıyla kabul görmektedir (AYM, E.2020/67, K.2022/139, 9/11/2022; E.2020/103, K.2023/68, 5/4/2023).</p>

<p>3. Tüzel kişilerin özel hayatı, gerçek kişilerin insan haysiyetine dayalı bireysel mahremiyetinden niteliksel olarak ayrılmaktadır. Burada söz konusu olan, ontolojik temelli bir gizlilik alanı değil, ticari sırların korunması, iş stratejilerinin gizliliği, rekabet avantajının sürdürülmesi ve kurumsal karar alma süreçlerinin dış müdahaleden bağımsız tutulması gibi unsurlara dayanan işlevsel bir koruma alanı olup, kurumsal mahremiyet olarak da nitelendirilebilir. Bu koruma insan haysiyetinden değil, ekonomik özerkliğin, kurumsal güvenliğin ve hukuki öngörülebilirliğin korunması ihtiyacından doğmaktadır. Dolayısıyla kurumsal mahremiyet, tüzel kişilerin ekonomik ve kurumsal faaliyetlerini, keyfi ve sınırsız müdahalelere maruz kalmaksızın güvenle sürdürebilmelerini teminat altına alan özgün bir hukuki güvencedir.</p>

<p>4. İdarenin herhangi bir kapsam ve süre sınırı öngörülmeksizin her türlü belge ve bilgiyi talep edebilmesi, bu güvenceyi doğrudan zedelemektedir. Müdahalenin sınırlarının önceden belirlenmemiş olması tüzel kişileri süregelen bir denetim ve müdahale tehdidiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu durum yalnızca ticari sırların ifşa riskini doğurmakla kalmayıp kurumsal karar alma süreçlerini de baskı altına alarak ekonomik özgürlükleri dolaylı biçimde kısıtlamaktadır. Öngörülemeyen ve amaçla sınırlandırılmamış bir bilgi talep yetkisi, idarenin keyfi hareket etme olasılığını artırmakta ve hukuki güvenlik ilkesini zedelemektedir.</p>

<p>5. Öte yandan dava konusu kuralın etki alanı, tüzel kişinin kurumsal verileriyle sınırlı kalmamaktadır. Yönetici şirketin uhdesinde bulunan veri setleri, çalışanlara ait özlük dosyaları, performans değerlendirmeleri ve sağlık bilgilerini, müşterilere ilişkin kimlik ve işlem verilerini, tedarikçilere ait sözleşmesel ve finansal bilgileri kapsamakta olup bunların tamamı gerçek kişileri tanımlayan ya da tanımlanabilir kılan kişisel verilerdir. Normun muhatabı biçimsel olarak bir tüzel kişi olsa da fiilî etkisi gerçek kişilerin veri alanına doğrudan temas etmektedir. Görünüşte tüzel kişilere yönelik olan bu tür düzenlemelerin gerçek kişilerin temel haklarını da etkileyebildiği gözetildiğinde, anayasal denetimin normun yalnızca doğrudan muhataplarıyla değil, etki doğurduğu alanların tamamıyla bütüncül biçimde ele alınmasını gerektirdiği açıktır.</p>

<p>6. Bunun yanı sıra söz konusu düzenleme, veri sorumlusu konumundaki tüzel kişiyi ciddi bir hukuki ikilemle karşı karşıya bırakmaktadır. Bir yandan idarenin talebine uyma yükümlülüğü, diğer yandan kişisel verilerin korunmasına ilişkin yasal yükümlülükler arasında çözümsüz bir gerilim ortaya çıkmaktadır. Açık ve öngörülebilir bir yasal çerçeveden yoksun olan bu durum, tüzel kişinin hem idari yaptırıma muhatap olma hem de veri ihlali sorumluluğuyla karşılaşma riskini eş zamanlı olarak artırmaktadır.</p>

<p>7. Anayasa’nın 20. maddesi uyarınca kişisel veriler ancak kanunda öngörülen hâllerde veya ilgilinin açık rızasıyla işlenebilir. Anayasa’nın 13. maddesi ise temel hak ve özgürlüklerin yalnızca kanunla ve ölçülülük ilkesine uygun biçimde sınırlandırılabileceğini öngörmektedir. Bu çerçevede kişisel verilerin korunması hakkına yönelik bir sınırlamanın anayasal meşruiyet taşıyabilmesi için şeklen kanuni bir dayanağının bulunması yeterli değildir; söz konusu düzenlemenin aynı zamanda belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir nitelikte olması zorunludur.</p>

<p>8. Mahkememizin yerleşik içtihadına göre kişisel verilerin korunması hakkını sınırlayan düzenlemelerde; talep edilecek bilgi ve belgelerin kapsamının, bu bilgilerin kullanım biçiminin, muhafaza süresinin, imha usulünün, ilgililerin itiraz haklarının ve yetkinin kötüye kullanımına karşı öngörülen denetim mekanizmalarının açıkça belirlenmesi gerekmektedir (AYM, E.2018/73, K.2019/65, 24/7/2019, § 171; E.2020/24, K.2021/39, 3/6/2021, § 48; E.2018/137, K.2022/86, 30/6/2022, § 796; Fatih Saraman [GK], B. No: 2014/7256, 27/2/2019, §§ 89, 90; Turgut Duman, B. No: 2014/15365, 29/5/2019, § 88).</p>

<p>9. Dava konusu kuralla Bakanlığa tanınan belge ve bilgi talep yetkisi, bu güvencelerin hiçbirini içermemektedir. Kanunda talep edilen bilgilerin ne suretle ve ne kadar süreyle saklanacağına, ilgililerin bu bilgilere itiraz edip edemeyeceğine, bilgilerin belirli bir süre sonunda silinip silinmeyeceğine ve silinecekse uygulanacak usule, yetkinin kötüye kullanımını önlemeye yönelik denetim mekanizmalarına ilişkin herhangi bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Kural; ilgili ve gerekli veri ile ilgisiz veriler arasında ayrım gözetmemekte, daha sınırlı araçlarla ulaşılabilecek bir amaca yönelik olarak gereğinden geniş bir kapsayıcılık taşımaktadır.</p>

<p>10. Bu itibarla, kişisel veri niteliğindeki bilgilerin alınması, işlenmesi ve kullanılmasına ilişkin temel güvenceler kanunla belirlenmeksizin Bakanlığa sınırsız biçimde belge ve bilgi temin etme yetkisi tanınması, Anayasa’nın 13. ve 20. maddeleriyle bağdaşmamaktadır.</p>

<p>11. Açıklanan nedenlerle dava konusu kuralın anılan anayasal hükümler bakımından iptal edilmesine farklı gerekçeyle katılıyoruz.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Engin YILDIRIM</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Kenan YAŞAR</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>FARKLI GEREKÇE</strong></p>

<p>1. Mahkememiz çoğunluğunun 20/10/2022 tarihli ve 7419 sayılı Endüstri Bölgeleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 10. maddesiyle 4737 sayılı Kanun’un 4/D maddesinin değiştirilen on birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan <i>“... her türlü belge ve bilgiyi...”</i> ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğu şeklindeki kanaatine farklı gerekçe ile katılmaktayım.</p>

<p>2. Dava konusu kuralla endüstri bölgesindeki yönetici şirketin Bakanlığın talebi üzerine her türlü bilgi ve belgeyi Sanayi ve Teknoloji Bakanlığına sunmakla yükümlü olduğu öngörülmektedir.</p>

<p>3. Mahkememiz çoğunluğu, dava konusu kuralın tüzel kişilerin mülkiyet hakkına sınırlama getirdiğini belirtmiştir (bkz.: § 56).</p>

<p>4. Ancak, dava konusu kuralın kural kapsamında elde edilen bilgi ve belgelere yönelik belirtilen türde güvenceler ile temel ilkelerin öngörülmüş olduğu herhangi bir kanuni düzenleme içerdiğini tespit edememiş ve bu gerekçe ile de sınırlama amacının gerçekleştirilmesi bakımından asgari düzeyde dahi güvenceler öngörülmemiş kuralla getirilen sınırlamanın tüzel kişilerin mülkiyet hakkı kapsamındaki menfaatleri ile karşılaştırıldığında orantısız olduğu sonucuna ulaşarak kuralın Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırı olduğu sonucuna ulaşmıştır (bkz.: §§ 58-60).</p>

<p>5. Kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu noktasında çoğunluk kararına katılmakla birlikte kanaatimizce burada ölçü norm olarak alınması gereken Anayasa hükmünün Anayasa’nın 20. maddesi olduğunu belirtmek gerekir. Dolayısıyla burada dava konusu kuralın Anayasa’nın 13. ve 20. maddelerinden hareketle Anayasa’ya aykırı olduğu sonucuna ulaşmak gerekir.</p>

<p>6. Bilindiği üzere konumuz bağlamında Anayasa’nın 20. maddesinin üçüncü fıkrasında; herkesin kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahip olduğu, bu hakkın kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsadığı, kişisel verilerin ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebileceği ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usullerin kanunla düzenleneceği hüküm altına alınmaktadır.</p>

<p>7. Çoğunluk kararında da ifade edildiği gibi özel hukuk tüzel kişileri için bu bağlamda kanunlarda gerekli güvencelere yer verilmemiş olması nedeniyle dava konusu kuralların tüzel kişilerin kişisel verileri yönüyle Anayasa’ya aykırılık taşıdığı kanaatindeyim.</p>

<p>8. Mahkememiz çoğunluğundan ayrıldığım nokta ise dava konusu kuralların Anayasa’ya uygunluğunun Anayasa’nın 35. maddesi yönünden değil, doğrudan bu konu ile ilgili hak olan Anayasa’nın 20. maddesi kapsamında ele alınması gerektiği hususunda odaklanmaktadır.</p>

<p>9. Zira kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı ile ilgili olarak Anayasa’nın 20. maddesinin üçüncü fıkrasında kişisel verilerle ilgili muhatabın, gerçek ve tüzel kişi ayrımı yapılmaksızın, “herkes” şeklinde açıkça ifade edildiği görülmektedir. Bu nedenle kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı hem gerçek kişiler için hem de özel hukuk tüzel kişileri için geçerli ortak bir anayasal hüküm olarak görülmelidir.</p>

<p>10. Nitekim Anayasa Mahkemesi de önceki kararlarında bu doğrultuda bir yaklaşım sergileyerek, Anayasa’nın 20. maddesinde yer alan bu hakkın aynı zamanda özel hukuk tüzel kişilerini de kapsamakta olduğunu şu şekilde ifade ederek denetlediği kuralın iptaline karar vermiştir:</p>

<p><i>“Anayasa'nın 20. maddesinde kişisel verilerin kişi bakımından korunma alanının gerçek kişiler ya da tüzel kişileri veya her ikisini içine alıp almadığı konusunda bir açıklık bulunmamaktadır. Maddenin gerekçesinde de buna ilişkin bir değerlendirme yoktur. Her ne kadar Anayasa'nın 20. maddesinde daha ziyade gerçek kişilerin özel hayatı ve bu bağlamda gerçek kişilere ilişkin kişisel verilerin korunma altında bulundurulduğu ileri sürülebilir ise de madde metninde kişisel verilerle ilgili olarak ‘herkes’ tabirinin kullanılması dikkate alındığında, tüzel kişilere ilişkin verilerin de 20. madde kapsamında değerlendirilmesi gerekeceği açıktır.</i></p>

<p><i>…</i></p>

<p><i>Esasen her ne kadar 95/46/EC sayılı Avrupa Veri Koruması</i> <i>Direktifi'nde</i> <i>yer alan tanım, tüzel kişilere ilişkin verileri dışlamakta ve kişisel veri kapsamına yalnızca gerçek kişilere ilişkin bilgilerin gireceğini kabul etmekte ise de, gerek ‘Elektronik haberleşme sektöründe kişisel bilgilerin işlenmesi ve gizliliğinin korunması’ hakkında 12.7.2002 gün ve 2002/58/EC sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey</i> <i>Direktifi'nde</i><i>, yalnızca elektronik haberleşme sektörüne ilişkin olarak, hem gerçek kişilerin hem de tüzel kişilerin veri sahibi kabul edileceğinin ifade edilmesi; gerekse son yıllarda kabul edilen bazı ülke kanunlarında tüzel kişilerin de kişisel verilerin korunma alanına dâhil edilmesi bir bütün olarak dikkate alındığında, Avrupa ve Dünyadaki gelişimin kişisel verilerin korunmasında tüzel kişilerin de kapsamda yer alması gerektiği yönünde olduğu görülmektedir.</i></p>

<p><i>Bu durumda, Anayasa'nın 20. maddesinde kişisel verilerin ‘ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla</i> <i>işlenebileceğinin</i> <i>açıkça ifade edilmesi karşısında, tüzel kişilerin kişisel veri niteliğinde bulunan fiziki veya elektronik adreslerinin, yetkili kişi ya da organlarının rızaları alınmaksızın, dava konusu kural uyarınca PTT A.Ş. tarafından reklam ve tanıtım amacıyla toplanıp kaydedilmesinin ve bunların üçüncü kişilere verilmesinin, Anayasa'nın 20. maddesine aykırılık oluşturduğu açıktır. Tüzel kişilere ilişkin kişisel verilerin ilgili kanunlar gereği ya da kişilerin kendilerince kamuya açıklanmış olması veya açık sicillerde yer almış olması, söz konusu verilerin ticari amaçlarla üçüncü kişilere aktarımına rıza gösterildiği anlamına gelmez</i><i>.”</i>(Bkz.: AYM, E.2013/84, K.2014/183, 04/12/2014)</p>

<p>11. Anayasa Mahkemesi daha sonraki kararlarında da bu yaklaşımı sergileyen içtihadını sürdürmüştür. (bkz.: AYM, E.2020/67, K.2022/139, 09/11/2022, §§ 40-42; E.2020/103, K.2023/68, 5/4/2023, §§ 37-38, 46-53).</p>

<p>12. Hal böyle iken eldeki dosyada kuralların denetim sürecinde Anayasa Mahkemesinin yıllar boyunca sergilediği bu yaklaşımı terk edip tüzel kişilerin kişisel verileri ile ilgili güvenceler içermeyen dava konusu kuralların Anayasa’ya uygunluk denetiminde Anayasa’nın mülkiyet hakkı ile ilgili 35. maddesini ölçü norm olarak kabul ederek denetim yapması isabetli değildir.</p>

<p>13. Kabul etmek gerekir ki dava konusu kurallardaki bu güvence eksiklikleri tüzel kişilerin mülkiyet hakkı bağlamında da sorunludur. Ancak tüzel kişilerin kişisel verileri bakımından daha doğrudan ilgili hak Anayasa’nın 20. maddesi olduğundan denetimde bu hak ölçü norm olarak kullanılmalıydı.</p>

<p>14. Elbette ki tüzel kişilerin kişisel verileri ile ilgili güvenceler ile gerçek kişilerin kişisel verileri ile ilgili güvenceler arasında bazı esaslı farklılıklar mevcuttur. Dolayısıyla tüzel kişilerin kişisel veriler ile ilgili olarak 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’na tabi tutulması söz konusu edilemez. Nitekim 6698 sayılı Kanun’da da tüzel kişilere ilişkin verilerden hiç bahsedilmeden açıkça bu Kanun’daki kişisel veri; <i>“Kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgi”</i> şeklinde tanımlanmıştır (Kanun’un 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendi).</p>

<p>15. Tüzel kişilerin kişisel verileri ile ilgili güvencelerin gerçek kişilerle ilgili olanlardan farklı olduğu da dikkate alınarak bu konunun kanunla düzenlenmesi Anayasa’nın 20. maddesinin bir gereğidir. Bu yönü ile dava konusu kurallarla ilgili olarak kanunlarda bu konuya ilişkin güvencelerin asgari düzeyde de olsa düzenlenmemiş olması dava konusu kuralları Anayasa’nın 20. maddesine aykırı sınırlamalar haline getirdiğinden, burada tüzel kişilerin kişisel verilerinin korunmasını isteme hakkına yönelik bir Anayasa’ya aykırılık göze çarpmaktadır.</p>

<p>16. Esasında çoğunluğun tüzel kişilerin kişisel verileri yönünden Anayasa’nın 20. maddesi yerine 35. maddesini ölçü norm olarak almasının gerçekleştirilen denetimde hiçbir pratik anlamı da bulunmamaktadır. Zira çoğunluk tüzel kişiler yönünden dava konusu kuralları Anayasa’nın 35. maddesine aykırı bulurken aslında Anayasa’nın 20. maddesindeki gibi tüzel kişilerin kişisel verilerine ilişkin güvencelere kanun maddelerinde yer verilmemesine işaret ederek iptal sonucuna ulaşmaktadır.</p>

<p>17. Öte yandan, Anayasa Mahkemesinin konuya ilişkin yukarıda sıralanan kararları ortada iken, (bkz.: AYM, E.2013/84, K.2014/183, 4/12/2014; E.2020/67, K.2022/139, 9/11/2022; E.2020/103, K.2023/68, 5/4/2023) çoğunluk kararındaki yaklaşım, kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı ile ilgili Anayasa’nın 20. maddesinin üçüncü fıkrası hükmünün artık özel hukuk tüzel kişilerini kapsamına almadığı şeklinde yeni bir yaklaşıma kapıların aralanmaya başlandığı değerlendirmelerini gündeme getirecektir. Bu durum Mahkemenin kendi eliyle gerçekleştirdiği bu konudaki özgürlükler lehine olan yaklaşımı kararlı biçimde sürdürmekten imtina etmeye başladığını göstermektedir.</p>

<p>18. Yukarıda sıralanan sebeplerle dava konusu kuralın özel hukuk tüzel kişilerinin güvenceleri yönünden Anayasa’nın 13. ve 20. maddesinin üçüncü fıkrasına aykırı olduğu için iptali gerektiği şeklindeki farklı gerekçeyle çoğunluğun iptal kararına katılmaktayım.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>KARŞIOY</strong></p>

<p>Mahkememiz çoğunluğu tarafından, 20/10/2022 tarihli ve 7419 sayılı Endüstri Bölgeleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 5. maddesiyle 9/1/2002 tarihli ve 4737 sayılı Endüstri Bölgeleri Kanunu’nun 4. maddesinin birinci fıkrasına eklenen ikinci cümlenin ve 10. maddesiyle 4737 sayılı Kanun’un 4/D maddesinin değiştirilen on birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan <i>“...her türlü belge ve bilgiyi...”</i> ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar verilmiştir. Aşağıda belirttiğimiz gerekçelerle, söz konusu düzenlemelerin Anayasa’ya aykırı olmadığı kanaatinde olduğumuzdan aksi yönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyoruz. Şöyle ki;</p>

<p>Aşağıda (a) başlığı altında dava konusu kurallardan 4737 sayılı Endüstri Bölgeleri Kanunu’nun 4. maddesinin birinci fıkrasına eklenen ikinci cümle, (b) başlığı altında ise anılan Kanun’un 4/D maddesinin değiştirilen on birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan <i>“...her türlü belge ve bilgiyi...”</i> ibaresi incelenecektir.</p>

<p><strong>a)</strong> <strong>7419 Sayılı Kanun’un 5. Maddesiyle 4737 Sayılı Kanun’un 4. Maddesinin Birinci Fıkrasına Eklenen İkinci Cümlenin İncelenmesi</strong></p>

<p>4737 sayılı Kanun’un 4. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde endüstri bölgelerinde yer alan yatırımlara yatırım teşvik kararnamesi çerçevesinde hangi teşviklerin verileceği ve verilecek tüm teşviklerin hangi yatırımlara ne şekilde ve ne ölçüde uygulanacağı hususlarında Cumhurbaşkanı’nın yetkili olduğu hüküm altına almıştır. Anılan fıkranın dava konusu ikinci cümlesinde ise endüstri bölgelerinde yer alan yatırımlara ilişkin olarak Cumhurbaşkanı’nca ek teşviklerin belirlenebileceği öngörülmüştür.</p>

<p>Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri belirliliktir. Belirlilik ilkesi; düzenlenen konudan yalnız kavram, ad ve kurum olarak söz edilmesini değil bunların kanun metninde kurallaştırılmasını gerekli kılar. Kurallaştırma ise düzenlenen alanda temel ilkelerin ortaya konulmasını ve çerçevenin çizilmiş olmasını ifade eder. Buna karşılık söz konusu düzenlemelerin tamamının aynı kanunda yapılması zorunlu olmayıp incelenen kanun dışındaki kanunlar ya da başka kanunlarla yapılmış olması da belirlilik ilkesi açısından yeterlidir (AYM, E.2020/11, K.2023/98, 18/5/2023, § 125).</p>

<p>Kuralda, ek teşvikin “<i>endüstri bölgelerinde yer alan yatırımlara ilişkin olarak</i>” verileceği belirtilmiştir. Bu itibarla, kuralla Cumhurbaşkanı’na verilen yetkinin sınırı bizzat dava konusu kuralda çizilmiştir.</p>

<p>Öte yandan, Anayasa’nın açıkça kanunla düzenlenmesini öngörmediği konularda kanunda genel ifadelerle düzenleme yapılarak ayrıntıların düzenlenmesinin yürütmenin türevsel nitelikteki düzenleyici işlemlerine bırakılması mümkündür. Anayasa’da münhasıran kanunla düzenleme yapılması öngörülmeyen konularda yasamanın asliliği ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleri haricinde geçerli olan yürütmenin türevselliği ilkeleri gereği idari işlemlerin kanuna dayanması zorunluluğu vardır. Ancak bu durumda kanunda belirlenmesi gereken çerçeve, Anayasa’nın kanunla düzenlenmesini öngördüğü durumdakinden çok daha geniş olabilecektir (AYM, E., K.2020/10, 19/2/2020, § 110; E., K.2021/15, 4/3/2021, § 56; E., K.2022/99, 8/9/2022, § 27).</p>

<p>Dava konusu kuralın <i>“</i><i>Cumhurbaşkanınca, endüstri bölgelerindeki yatırımlara özel olarak yatırım teşvik kararnamesinde yer alan destek ve teşviklere ek yeni ve farklı destek ve teşviklerin belirlenebilmesi ile bu bölgelere stratejik öneme sahip yerli ve yabancı yatırımların çekilmesi hedeflenmektedir.”</i> şeklindeki gerekçesi dikkate alındığında kuralla anılan Kanunlarda düzenlenen teşviklerden farklı teşviklerin yatırımcılara verilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>Kanun’un 1/A maddesinin birinci fıkrasının (b) bendine göre endüstri bölgesi, ülke ekonomisini uluslararası rekabet edebilir bir yapıya kavuşturmak, teknoloji transferini sağlamak, üretim ve istihdamı artırmak, yabancı sermaye girişini hızlandırmak ve özellikle üretim maliyetleri açısından büyük ölçekli yatırımlar için uygun sanayi alanı oluşturmak üzere Kanun uyarınca kurulacak üretim bölgelerini ifade etmektedir.</p>

<p>Bu itibarla, <i>endüstri bölgelerinde yer alan yatırımlara ilişkin olarak</i> verileceği hükme bağlanan ek teşviklerin ilişkin genel çerçevenin Kanun’da belirlendiği, kuralla Cumhurbaşkanına belirleme yetkisi verilen konuların uzmanlık ve idare tekniğine yönelik olduğu gözetildiğinde kural kapsamında eş teşviklerin Cumhurbaşkanınca belirlenmesine imkân tanınmasının belirlilik ilkesine aykırı düşen bir yönü bulunmamaktadır.</p>

<p><strong>b)</strong> <strong>7419 Sayılı Kanun’un 10. Maddesiyle 4737 Sayılı Kanun’un 4/D Maddesinin Değiştirilen On Birinci Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan</strong> <i><strong>“...her türlü belge ve bilgiyi...”</strong></i> <strong>İbaresinin İncelenmesi</strong></p>

<p>4737 sayılı Kanun’un 4/D maddesinin üçüncü fıkrasında endüstri bölgesindeki yönetici şirketin faaliyet ve uygulamalarının Bakanlık tarafından denetleneceği öngörülmüştür. Anılan maddenin sekizinci fıkrasında ise yönetici şirketin, kendisine ve bölge içinde yer alan yatırımcıların faaliyetlerine ilişkin verileri Bakanlığa bildirmekle yükümlü olduğu hüküm altına alınmıştır. Maddenin on birinci fıkrasının birinci cümlesinde yönetici şirketin, Bakanlığın talebi üzerine faaliyetleriyle ilgili her türlü belge ve bilgiyi Bakanlığa sunmakla yükümlü olduğu belirtilmiştir. Anılan cümlede yer alan <i>“...her türlü belge ve bilgiyi...”</i> ibaresi dava konusu kuralı oluşturmaktadır. Söz konusu fıkranın ikinci cümlesinde ise bu yükümlülüğü yerine getirmeyen yönetici şirket görevlilerine Bakanlıkça idari para cezasının verileceği hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>Kanun’un 1/A maddesinin birinci fıkrasının (g) bendinde yönetici şirket, bu Kanuna uygun ve anonim şirket olarak kurulan, bölgenin yönetimi ve işletilmesinden sorumlu şirket olarak tanımlanmıştır. Bu itibarla yönetici şirket kâr amacı güden bir ticari şirket değil, bölgenin yönetimi ve işletilmesinden sorumlu şirkettir.</p>

<p>Endüstri bölgesi, ülke ekonomisini uluslararası rekabet edebilir bir yapıya kavuşturmak, teknoloji transferini sağlamak, üretim ve istihdamı artırmak, yabancı sermaye girişini hızlandırmak ve özellikle üretim maliyetleri açısından büyük ölçekli yatırımlar için uygun sanayi alanı oluşturmak üzere kurulacak üretim bölgeleri olduğundan, Bakanlığın bu görevini gereği gibi yerine getirilebilmesi için bazı bilgi ve verilere ihtiyaç duyacağı açıktır. Bununla birlikte kuralın da yer aldığı cümlede, yönetici şirketin Bakanlığa sunmakla yükümlü olduğu bilgi ve belgeler faaliyet alanlarıyla sınırlanmıştır. Yönetici şirketin faaliyet alanı ise 4737 sayılı Kanun’un 1/A maddesinin birinci fırkasının (g) bendinde ve 4/D maddesinde belirlenmiştir.</p>

<p>Çoğunluk görüşünde de ifade edildiği üzere, Bakanlığın endüstri bölgelerinin millî ekonominin gereklerine uygun yürümesi ile sağlıklı ve düzenli işlemesini sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri alma noktasında üstlendiği görevlerini gereği gibi yerine getirebilmesi, yatırımcıların ve yönetici şirketin iş ve ticari faaliyetlerine ilişkin bilgi ve belgelerin elde edilmesi yoluyla mümkün olabilir. Bu nedenle Bakanlığın yönetici şirketin faaliyetleriyle ilgili her tür bilgi ve belgeyi temin edebilmesine imkân sağlayan dava konusu kuralın, anılan görevin yerine getirilmesinde kolaylaştırıcı bir yönü bulunmaktadır. Öte yandan kanun koyucunun ülkenin ekonomik işleyişi için gerekli tedbirleri alma ve müdahalede bulunma hususundaki yöntemleri belirlemede takdir yetkisinin bulunduğu açıktır.</p>

<p>Mahkememiz çoğunluğu tarafından, Bakanlığın talep edebileceği veriler arasında bölgede faaliyet gösteren ve tüzel kişi olan yatırımcılara ait işletme ruhsatı, mesleki unvan, ticari sır, fikri haklar ya da müşteri çevresi gibi ekonomik olarak değeri bulunan varlıkların da bulunduğu, bu bilgilerin Anayasa’nın 35. maddesi çerçevesinde mülkiyet kavramı içinde yer aldığı, kuralla tüzel kişilerin mülkiyet hakkına getirilen sınırlama amacının gerçekleştirilmesi bakımından asgari düzeyde dahi güvenceler öngörülmediği, bu nedenle kuralla tüzel kişilerin mülkiyet hakkına getirilen sınırlamanın orantısız ve kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ve iptali gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p>Belirtmek gerekir ki, tüzel kişilerin kişisel verilerinin korunması konusunda Anayasa’nın 20. maddesinde devlete yüklenmiş bir pozitif yükümlülük mevcut değildir. Hal böyle olunca tüzel kişilerin kişisel verilerinin korunması konusunda Anayasa’nın 20. maddesi çerçevesinde inceleme yapılması mümkün değildir.</p>

<p>Tüzel kişilerin kişisel verilerinin korunması konusunda Anayasa’nın 35. maddesi çerçevesinde de inceleme yapılması mümkün değildir. Anayasa’nın 35. maddesinde herkesin mülkiyet ve miras haklarına sahip olduğu, bu hakların, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabileceği belirtilmiş olup, söz konusu maddede devlete pozitif olarak yüklenmiş bir ödev bulunmamaktadır. Devletin mülkiyet hakkına kamu yararı amacı ile kanunla sınırlama getireceği belirtildiğinden, söz konusu maddede devlete negatif bir yükümlülük yüklenmiş olmaktadır.</p>

<p>Nitekim 27 Nisan 2016 tarihli ve (AB) 2016/679 sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğünün (Genel Veri Koruma Tüzüğü) (GDPR) gerek başlık ve gerekse giriş kısmında gerçek kişilerin kişisel verilerinin korunmasını isteyebileceği, tüzel kişilerin ise kapsam dışında kaldığı açıkça ifade edilmiştir. Giriş kısmının 14. Paragrafına göre, “<i>Bu Tüzük ile sağlanan</i> <i>koruma, uyrukları veya ikametgâhları fark etmeksizin kişisel verilerinin işlenmesiyle ilgili olarak, gerçek kişilere uygulanmalıdır. Bu Tüzük, tüzel kişinin adı ve türü ile irtibat bilgileri dâhil tüzel kişilere ve özellikle tüzel kişi olarak kurulmuş teşebbüslere ilişkin kişisel verilerin işlenmesini kapsamaz</i>”. Yine Tüzüğün 1. maddesinde, “1. <i>Bu Tüzük gerçek kişilerin, kişisel verilerin işlenmesiyle ilgili olarak korunmasına ve kişisel verilerin serbest dolaşımına ilişkin kuralları belirler. 2. Bu Tüzük, gerçek kişilerin temel hak ve özgürlükleri ile özellikle, kişisel verilerin korunmasına ilişkin haklarını korur</i>” düzenlemesine yer verilerek, tüzel kişilerin kapsam dışında olduğu açıkça belirtilmiştir. Tüzüğün AB üyesi ülkelerce benimsendiği ve iç hukuka aktarıldığı nazara alındığında, mukayeseli hukukta tüzel kişilerin kişisel verilerinin korunmasına yönelik bir kabulün olmadığı belirtilmelidir.</p>

<p>Yönetici şirketin faaliyetleriyle ilgili her türlü belge ve bilginin Bakanlık tarafından alınabilmesinin mülkiyet hakkına müdahale ettiği ileri sürülmüşse de dava konusu kuralın, yatırımcıların doğrudan kendilerine ilişkin bilgilerinin temini için getirilen bir düzenleme olmayıp, sadece yönetici şirket nezdinde bulunan ve endüstri bölgesinde faaliyet alanına ilişkin bilgi ve belgeler ile sınırlı olarak bir müdahale içerdiği ve bu nedenle de Anayasaya aykırı olmadığı sonucuna ulaşılmalıdır. Kaldı ki, tüzel kişilere ait veriler açısından Türk Medeni Kanunu’nun kişilik haklarının korunması, Türk Ticaret Kanunu’nun haksız rekabete ilişkin düzenlemeleri ve Türk Borçlar Kanunu’nun haksız fiil hükümleri başta olmak üzere genel hükümler çerçevesinde yargı yoluna başvurulabileceğinden, Bakanlık tarafından elde edilen verilerin amacı dışında kullanılmasını önleyecek güvencelerin bulunmadığı da söylenemez.</p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p><strong>a)</strong> bendi yönünden Üyeler Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI olarak dava konusunu kuralın Anayasa’nın 2. maddesine,</p>

<p><strong>b)</strong> bendi yönünde Üyeler Muhterem İNCE, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI olarak dava konusu kuralın Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine,</p>

<p>Aykırı olmadıkları ve iptal taleplerinin reddi gerektiği kanaatindeyiz.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Muhterem İNCE</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yılmaz AKÇİL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Ömer ÇINAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Metin KIRATLI</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-20255-e-202668-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 09:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/aymms.jpg" type="image/jpeg" length="96749"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2020/32193 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202032193-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202032193-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 27/1/2026 tarihli ve 2020/32193 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>GENEL KURUL</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>VİENNALİFE</strong> <strong>EMEKLİLİK</strong> <strong>VE</strong> <strong>HAYAT</strong> <strong>A.Ş. BAŞVURUSU </strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>(Başvuru Numarası: 2020/32193)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Karar Tarihi: 27/1/2026</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 16/6/2026- 33282</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>GENEL KURUL</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <colgroup>
  <col width="15%" />
  <col width="5%" />
  <col width="80%" />
 </colgroup>
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Engin YILDIRIM</p>

   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>

   <p>Recai AKYEL</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>

   <p>İrfan FİDAN</p>

   <p>Kenan YAŞAR</p>

   <p>Yılmaz AKÇİL</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>

   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Murat BAŞPINAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Viennalife Emeklilik ve Hayat A.Ş.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Vekilleri</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Av. Tuğba ÖNAL</p>

   <p>Av. Kadriye Pınar DURMAZ</p>

   <p>Av. Cem KARAKO</p>

   <p>Av. Nedim KARAKO</p>

   <p>Av. Kemal AKAN</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p><strong>I. BAŞVURUNUN </strong><strong>KONUSU</strong></p>

<p>1. Başvuru, hakkında uygulanan idari para cezası nedeniyle suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuruda başkaca temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiaları da bulunmaktadır.</p>

<p><strong>II. BAŞVURU SÜRECİ </strong></p>

<p>2. Başvuru 8/10/2020 tarihinde yapılmıştır.</p>

<p>3. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasının gerekmesi nedeniyle kabul edilebilirlik hususu karara bağlanmadan şikâyetlerin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.</p>

<p>4. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur.</p>

<p>5. Birinci Bölüm tarafından başvurunun Genel Kurula sevkine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. OLAY VE OLGULAR </strong></p>

<p>6. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:</p>

<p>7. Şikâyetçi A.Y. 24/9/2018 tarihinde sigortacılık faaliyetleri konusunda konuşmak ve randevu talep edilmek üzere başvurucu Şirket tarafından telefonla arandığını belirterek kişisel verilerinin açık rızası olmadan temin edilerek kullanılması nedeniyle Kişisel Verileri Koruma Kurumuna (Kurum) 12/11/2018 tarihinde şikâyet dilekçesi vermiştir. Şikâyetçinin arayan Şirketle daha önce bir faaliyetinin bulunmamasına ve kişisel verilerinin temin edilmesine rızası olmamasına karşın telefon numarasından aranmasına ilişkin inceleme başlatılmıştır.</p>

<p>8. Kurum, yapılan şikâyet üzerine 24/1/2019 tarihli Kişisel Verileri Koruma Kurulu (Kurul) kararıyla konuyla ilgili inceleme başlatıp başvurucudan bilgi vermesini istemiştir. Başvurucu Şirket verdiği cevapta;</p>

<p>i. Şikâyetçinin adı, soyadı ve telefon bilgisinin finansal güvence danışmanlarınca teklif araması yapılmadan önce gerçekleştirilen araştırmalar sonucunda <i>"hizmetburada.com"</i> adresinden bulunduğunu ve yazı tarihi itibarıyla ilgili sitede belirtilen bilgilerin halka açık bir şekilde yer aldığını,</p>

<p>ii. Bu hâliyle 24/3/2016 tarihli ve 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nun 5. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (d) bendi uyarınca kişinin kendisi tarafından alenileştirilen kişisel verilerinin alenileştirme amacına uygun bir şekilde açık rızası aranmaksızın işlenebileceğini, alenileştirilmiş bilgilerin kullanılmasının hukuka aykırı olarak değerlendirilemeyeceğini ve Şirket tarafından mevzuata aykırı bir işlem yapılmadığını,</p>

<p>iii. Belirtilen sitede de mevcut olan ad, soyadı ve telefon bilgileri dışında başvurucu Şirket uhdesinde bilgi bulunmadığını, şikâyetçinin başvuru üzerine bir daha aranmayacağının kendisine bildirildiğini ve bu bilgilerin de Şirket tarafından işlenmediğini ifade etmiştir.</p>

<p>9. Kurum değerlendirmesinde; başvurucunun şikâyetçiye ait adı, soyadı ve telefon bilgilerini<i> "</i><i>hizmetburada.com" </i>isimli internet adresinden edindiğini belirtmesi karşısında yaptığı inceleme sonucunda söz konusu internet sitesinin çeşitli sektörlerde hizmet veren ve bu hizmetlerden faydalanmak isteyen kişileri buluşturma amacı taşıyan bir site olduğu ve hizmet sağlayan kimselerin ad, soyadı, telefon numarası ve adres gibi bilgileriyle siteye üye olduklarının anlaşıldığı belirtilmiştir. Ayrıca anılan internet sitesinde yapılan sorgulamada şikâyetçiye ait herhangi bir bilgiye ulaşılamadığı gibi başvurucu Şirket tarafından gönderilen ve ilgili sitede şikâyetçinin profilinin olduğuna dair ekran görüntüsüne ait sayfaya da erişilemediği belirtilmiştir.</p>

<p>10. Kurum tarafından yayımlanan "<i>Kişisel Verilerin Korunması Kanununa İlişkin Uygulama Rehberi</i>"nde kişisel verilerin ilgili kişi tarafından alenileştirilmiş olması terimi şöyle detaylandırılmıştır:</p>

<p>"<i>İlgili kişinin kendisi tarafından alenileştirilen, bir başka ifadeyle herhangi bir şekilde kamuoyuna açıklanmış olan kişisel verileri işlenebilecektir. Bu duruma örnek olarak ise bir </i><i>kişinin belirli hallerde kendisiyle iletişime geçilmesi amacıyla iletişim bilgilerini kamuya açık şekilde ilan etmesi verilebilir. Kurumsal internet sitelerinde, çalışanların işyeri telefon numaraları ve kurumsal elektronik posta adreslerinin üçüncü kişilerin erişimine açık şekilde paylaşılması halinde de alenileştirmeden söz edilebilir. Ancak kişisel verinin aleni kabul edilebilmesi için ait olduğu kişinin aleni olmasını istemesi gerekir. Başka bir ifade ile, alenileştirmenin gerçekleştirilmesi için alenileştirme iradesinin varlığı gerekir. Yoksa bir kişinin kişisel verisinin herkesin görebileceği bir yerde olması aleni olmasını sağlamaz. Ayrıca, alenileştirme durumunda kişisel verinin amacı dışında da kullanılmaması gerekmektedir. Örneğin, ikinci el araç satışı yapılan internet sitelerinde aracını satmak isteyen ilgili kişinin iletişim bilgilerinin pazarlama amaçlarıyla kullanılması mümkün değildir</i>."</p>

<p>11. Başvurucu Şirketin kişisel verilerin bir müşterinin referans vermesiyle temin edildiği, kişisel verilerin referans yöntemiyle temin edilebileceğinin aydınlatma metniyle web sitesinden duyurulduğu ve sistemlerinden şikâyetçinin kişisel verilerinin silindiğinin beyan edildiği hususunda, konuya ilişkin şikâyetçi tarafından sunulan e-posta yazışmalarında Şirketin bu şekilde cevap verdiğine ilişkin bir bilgi bulunmadığının görülmesi, dolayısıyla şikâyetçi tarafından iddiasını tevsik edici herhangi bir bilgi, belge veya kayıt sunulmaması nedeniyle Kurulca yapılacak bir işlem bulunmadığının değerlendirildiği belirtilmiştir. Ayrıca şikâyetçinin dilekçesinde başvurucu Şirketin "<i>Kişisel Verilerin Korunması Politikası" ve "Kişisel Verilerin İmha ve Saklama Politikası</i>" dokümanlarını oluşturma ile silme ve saklama yöntemlerinin web sayfasında beyan etmediği iddialarıyla ilgili olarak gerek kanunda gerekse de yönetmelikte veri sorumlularının hazırlamakla yükümlü oldukları kişisel veri saklama ve imha politikasını web sayfasında yayımlama yükümlülüğü olmadığından başvurucu Şirket hakkında bu hususta yapılacak bir işlem bulunmadığının düşünüldüğü bildirilmiştir.</p>

<p>12. Başvurucunun verdiği bilgilerin de değerlendirilmesi neticesinde 7/11/2019 tarihinde Kurulca şikâyetçinin kişisel verileri <i>"hizmetburada.com"</i> uzantılı internet sitesinde hâlihazırda görüntülenemiyor olmakla birlikte bahse konu verilerin söz konusu internet sitesinde bir dönem bulunuyor olması ihtimalinde dahi Şirketin şikâyetçinin bu bilgilerini internet sitesinde bulunma ve alenileştirilme amacıyla kullanmadığı, diğer bir deyişle şikâyetçinin mesleki yetkinliğinden faydalanmak için kendisine ulaşmaya çalışmadığı, aksine Şirket faaliyetlerine ilişkin randevu talebi ile şikâyetçiyi aradığı anlaşıldığından Şirket tarafından gerçekleştirilen veri işleme faaliyetinin 6698 sayılı Kanun'un 5. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (d) bendi çerçevesinde değerlendirilemeyeceği kanaati belirtilerek kişisel verilerin hukuka aykırı olarak işlenmesini önlemek amacıyla uygun güvenlik düzeyini temin etmeye yönelik teknik ve idari tedbirleri almayarak aynı Kanun'un 12. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendine aykırı davranmış olması nedeniyle 18. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi uyarınca 100.000 TL idari para cezası uygulanmasına karar vermiştir. Bu karar 14/1/2020 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.</p>

<p>13. Başvurucu, tebliği üzerine idari yaptırım kararının ortadan kaldırılması için Sulh Ceza Hâkimliğine başvurmuştur. Anılan başvuruda, şikâyetçiye ait bilgilerin herkese açık olan <i>"hizmetburada.com"</i> adlı internet sitesinden temin edildiği, şikâyetçinin söz konusu bilgileri kendi rızası ile alenileştirdiği ve eylemin 6698 sayılı Kanun'un 5. maddesi kapsamında kalması nedeniyle hukuka aykırı olmadığı belirtilmiştir.</p>

<p>14. İstanbul Anadolu 5. Sulh Ceza Hâkimliği (Hâkimlik) 21/5/2020 tarihli kararı ile eylemin 6698 sayılı Kanun'un 5. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (d) bendi çerçevesinde değerlendirilemeyeceğini ve uygulanan idari yaptırım kararının yerinde olduğunu belirterek idari para cezası uygulanırken alt sınırdan uzaklaşma nedeninin yaptırım kararında belirtilmemesi nedeniyle itirazı kısmen kabul ederek idari para cezasının 17.828 TL olarak uygulanmasına karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"... </i><i>Şikayetçi</i> [A.Y.nin]<i> kişisel verilerinin 'hizmetburada.com' uzantılı internet sitesinde hali hazırda görüntülenemiyor olmakla birlikte bahse konu verilerin söz konusu internet sitesinde bir dönem bulunuyor olması ihtimalinde dahi muteriz şirketin, şikayetçinin mesleki yetkinliğinden faydalanmak için kendisine ulaşmaya çalışmadığı, aksine şirketin ticari faaliyetlerine ilişkin randevu talebi ile şikayetçiyi aradığı anlaşıldığından, şirket tarafından gerçekleştirilen veri işleme faaliyetinin kanunun 5. Maddesinin (2.) numaralı fıkrasının d bendi çerçevesinde değerlendirilemeyeceği ve </i><i>muteriz hakkında </i><i>düzenlenen idari yaptırımın usule ve yasaya uygun olduğu ancak</i><i> 5326 Sayılı Kabahatler Kanunun 17/2 maddesi gereğince idari para cezası düzenlenirken alt sınırdan neden uzaklaşıldığı idari yaptırım kararında açıkça belirtilmediğinden, itirazın kısmen kabulü ile 5326 Sayılı Kanunun 28/9 maddesi uyarınca idari para cezasının alt sınırdan belirlenerek</i><i> 82.172</i><i> TL</i><i>'lik kısmının kaldırılması ile </i><i>17.828</i><i> TL olarak tahsiline</i> <i> dair aşağıdaki şekilde karar vermek gerekmiştir."</i></p>

<p>15. Başvurucu, Hâkimliğin kararına itirazda bulunmuştur. İtiraz, İstanbul Anadolu 6. Sulh Ceza Hâkimliğinin 17/6/2020 tarihli kararıyla kesin olarak reddedilmiştir. Hâkimliğin kararına Kurum da itiraz etmiştir. Anılan itiraz da İstanbul Anadolu 6. Sulh Ceza Hâkimliğinin 7/7/2020 tarihli kararıyla kesin olarak reddedilmiştir. Her iki kararda da Hâkimliğin kararında usul ve kanuna aykırılık bulunmadığı belirtilmiştir.</p>

<p>16. Başvurucu, nihai kararı 9/9/2020 tarihinde öğrenmiştir.</p>

<p><strong>IV. İLGİLİ HUKUK </strong></p>

<p><strong>A. Ulusal Hukuk</strong></p>

<p>17. 6698 sayılı Kanun'un <i>"Amaç"</i> başlıklı 1. maddesi şöyledir:</p>

<p>"<i>(1)</i> <i>Bu Kanunun amacı, kişisel verilerin işlenmesinde başta özel hayatın gizliliği olmak üzere kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin yükümlülükleri ile uyacakları usul ve esasları düzenlemektir."</i></p>

<p>18. 6698 sayılı Kanun'un <i>"Tanımlar" </i>başlıklı 3. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"</i><i>(1) Bu Kanunun uygulanmasında; </i></p>

<p><i>... </i></p>

<p><i>d) Kişisel veri: Kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgiyi, </i></p>

<p><i>e) Kişisel verilerin işlenmesi: Kişisel verilerin tamamen veya kısmen otomatik olan ya da herhangi bir veri kayıt sisteminin parçası olmak kaydıyla otomatik olmayan yollarla elde edilmesi, kaydedilmesi, depolanması, muhafaza edilmesi, değiştirilmesi, yeniden düzenlenmesi, açıklanması, aktarılması, devralınması, elde edilebilir hâle getirilmesi, sınıflandırılması ya da kullanılmasının engellenmesi gibi veriler üzerinde gerçekleştirilen her türlü işlemi, </i></p>

<p><i>... </i></p>

<p><i>ı</i><i>) Veri sorumlusu: Kişisel verilerin işleme amaçlarını ve vasıtalarını belirleyen, veri kayıt sisteminin kurulmasından ve yönetilmesinden sorumlu olan gerçek veya tüzel kişiyi, </i></p>

<p><i>ifade eder.</i><i>" </i></p>

<p>19. 6698 sayılı Kanun'un <i>"Kişisel verilerin işlenme şartları" </i>başlıklı 5. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Kişisel veriler ilgili kişinin açık rızası olmaksızın işlenemez. </i></p>

<p><i>(2) Aşağıdaki şartlardan birinin varlığı hâlinde, ilgili kişinin açık rızası aranmaksızın kişisel verilerinin işlenmesi mümkündür: </i></p>

<p><i>... </i></p>

<p><i>d) İlgili kişinin kendisi tarafından alenileştirilmiş olması. </i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>20. 6698 sayılı Kanun'un <i>"Veri güvenliğine ilişkin yükümlülükler" </i>başlıklı 12. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Veri sorumlusu; </i></p>

<p><i>a) Kişisel verilerin hukuka aykırı olarak işlenmesini önlemek, </i></p>

<p><i>..." </i></p>

<p>21. 6698 sayılı Kanun'un <i>"Şikâyet üzerine veya resen incelemenin usul ve esasları"</i> başlıklı 15. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Kurul, şikâyet üzerine veya ihlal iddiasını öğrenmesi durumunda resen, görev alanına giren konularda gerekli incelemeyi yapar. </i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>22. 6698 sayılı Kanun'un "<i>Kabahatler</i>" başlıklı 18. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Bu Kanunun; </i></p>

<p><i>... </i></p>

<p><i>b) 12 nci maddesinde öngörülen veri güvenliğine ilişkin yükümlülükleri yerine getirmeyenler hakkında 15.000 Türk lirasından 1.000.000 Türk lirasına kadar, </i></p>

<p><i>... </i></p>

<p><i>idari para cezası verilir. </i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p><strong>B. Uluslararası Hukuk </strong></p>

<p>23. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 7. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:</p>

<p><i>"Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz. Aynı biçimde, suçun işlendiği sırada uygulanabilir olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez." </i></p>

<p>24. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) <i>Başkaya ve Okçuoğlu/Türkiye </i>([BD], B. No: 23536/94 ve 24408/94, § 36) kararında Sözleşme'de düzenlenen 7. maddenin bir suçun ancak kanun tarafından tanımlanıp cezanın öngörülebileceği ilkesini ve ceza kanununun bir analoji ile kapsamlı şekilde sanığın aleyhine yorumlanmaması ilkesini içerdiğini hatırlatmaktadır. AİHM, bu ilkelerden suç ve ilgili yaptırımın kanunlarda açık şekilde tanımlanması gerektiği sonucuna varmaktadır. AİHM'e göre bireyin ilgili hükmün metninin kendisinin suçtan sorumlu olmasına neden olabilecek hareket ve ihmallerinin bilinir hâle getirilmesi ile bu şart karşılanmaktadır. AİHM, ayrıca kıyas yaparak genişletici bir yorum yapmak suretiyle cezalandırma yoluna gitmenin suçta ve cezada kanunilik ilkesi ile bağdaşmayacağını vurgulamıştır. Zira AİHM, somut olayda yayın sahibine verilen cezanın sorumlu müdür için öngörülen cezanın kıyas yoluyla yorumlanmasına dayanması sebebiyle Sözleşme'nin 7. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (<i>Başkaya ve Okçuoğlu/Türkiye</i>, §§ 42, 43).</p>

<p>25. AİHM, bir kişinin hakkında dava açılmasına ve hüküm giymesine neden olan fiilin gerçekleştirildiği zamanda<i> bu fiilin suç olduğunu gösteren bir kanuni hükmün bulunduğunu ve uygulanan cezanın bu hükümle belirlenen sınırları aşmadığının doğrulanması gerektiğini </i>vurgulamıştır (<i>Coeme ve diğerleri/Belçika,</i> B. No: 32492/96, 32547/96,32548/96, 33209/96 ve 33210/96, 22/6/2000, §§ 146, 149-151).</p>

<p>26. AİHM; Sözleşme'nin 7. maddesinin işlevi konusunda ceza hukukunun davalının aleyhine olacak biçimde geriye dönük olarak uygulanmasını önlemekle kalmayıp aynı zamanda daha genel olarak bir suçun sadece kanunla tanımlanıp cezasının belirlenebileceği prensibini de benimsediğini belirtmektedir. AİHM'e göre anılan maddenin koruması, ceza hukukunun -örneğin kıyas gibi yollarla- suçlanan tarafın aleyhine yorumlanmamasını da kapsar. AİHM, bir suçun kanunda açık bir biçimde tanımlanması şartının kişinin ilgili hükmün ifadesinden ve/veya gerekiyorsa mahkemelerin bu hükmü yorumlamaktaki içtihatları yardımıyla hangi eylem ve kusurların kendisine atfedilebileceğini ve suçlu duruma düşebileceğini bilebilmesi sayesinde yerine getirileceğini belirtmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme'nin 7. maddesinde geçen<i> "kanun"</i> teriminin yazılı olan ve yazılı olmayan kurallar ile erişilebilirlik ve öngörülebilirlik de dâhil olmak üzere niteliksel şartları zımnen ifade ettiğini vurgulamaktadır (<i>Tolstoy Miloslavsky</i>/<i>Birleşik Krallık</i>, B. No:18139/91, 19/7/1995, Seri A No: 316-B, § 37; <i>Kasymakhunov ve Saybatalov/Rusya,</i> B. No. 26261/05 ve 26377/06, 14/3/2013, § 77).</p>

<p><strong>V.</strong><strong> İNCELEME VE GEREKÇE </strong></p>

<p>27. Anayasa Mahkemesinin 27/1/2026 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A. </strong><strong>Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü </strong></p>

<p>28. Başvurucu; şikâyetçinin işlenen kişisel verilerini daha önce <i>"hizmetburada.com"</i> internet sitesinde herkesin görebileceği şekilde alenileştirdiğini ve bu durumda 6698 sayılı Kanun'un 5. maddesine göre kişisel verilerin işlenmesi için artık rızasının olmasının gerekmediğini ancak Kurul kararında başvurucunun söz konusu kişisel verileri<i> alenileştirme amacı dışında</i> kullandığının kabulü ile yaptırım uygulandığını ifade etmiştir. Başvurucu, <i>alenileştirme amacı</i> kavramına mevzuatta yer verilmediğini, mevzuatta düzenlenmeyen bir kavrama dayanılarak idari para cezası kararı verilmesinin öngörülebilirlik ve hukuki güvenlik ilkesine aykırı olduğunu belirterek suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>29. Bakanlık görüşünde; başvuruda öncelikle 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ve İçtüzük'te belirtilen kabul edilebilirlik şartlarının karşılanıp karşılanmadığının incelenmesi gerektiğini, suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edilip edilmediği konusunda ise Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri, Anayasa Mahkemesi içtihadı ve mevzuat hükümlerinin dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p>30. Başvurucu, Bakanlık görüşüne ilişkin beyanında aleyhe belirtilen hususların hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ve ayrıca yeterli açıklamalar içermediğini belirterek genel olarak bireysel başvuru formundaki iddialarını yinelemiştir.</p>

<p><strong>B</strong><strong>. Değerlendirme </strong></p>

<p>31. Anayasa'nın <i>"Suç ve cezalara ilişkin esaslar" </i>başlıklı 38. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:</p>

<p><i>''Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.'' </i></p>

<p>32. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucunun yukarıda yer verilen şikâyetlerinin özü, kanun maddesinde bulunmayan alenileştirme amacı kavramına dayanılarak idari para cezası uygulanmasıdır. Bu nedenle bu kısımdaki ihlal iddiaları suçta ve cezada kanunilik ilkesi kapsamında incelenmiştir.</p>

<p><strong>1</strong><strong>. Kabul Edilebilirlik Yönünden </strong></p>

<p>33. Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın 38. maddesinde düzenlenen suçta ve cezada kanunilik ilkesinin kabahatler yönünden de geçerli olup olmadığını incelediği <i>Onmed Tıbbi Ürünler Paz. ve Dış Tic. Ltd. Şti.</i> ([2. B.], B. No: 2016/8342, 17/6/2020, §§ 31-37), <i>Mustafa Karakuş</i> ([GK], B. No: 2020/34781, 17/1/2023, §§ 53-60) kararlarında suçta ve cezada kanunilik ilkesinin kabahatler yönünden de geçerli olduğu ve başvuruların kabul edilebilir olduğu sonucuna ulaşmıştır (<i>B.Y.Ç. </i>[2. B.]<i>,</i> B. No: 2013/4554, 15/12/2015; <i>D.M.Ç. </i>[1. B.]<i>,</i> B. No: 2014/16941, 24/1/2018; <i>Selçuk</i> <i>Özbölük</i> [1. B.], B. No: 2015/7206, 14/11/2018). Anılan kararlarda belirtilen ilkeler doğrultusunda açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>2. Esas Yönünden </strong></p>

<p><strong>a</strong><strong>. Genel İlkeler</strong></p>

<p>34. Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklerle ilgili bölümlerindeki pek çok maddede kanunla düzenleme ilkesine yer verilmiştir. Bu düzenlemeler dışında Anayasa'nın 13. maddesinde ifade edilen temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına ilişkin genel ilkelerde de sınırlamaların <i>ancak kanunla </i>yapılabileceği kurala bağlanmıştır. Anayasa’nın suç ve cezaları düzenleyen 38. maddesinde de <i>suçta ve cezada kanunilik ilkesi </i>özel olarak güvence altına alınmıştır (<i>Karlis A.Ş. </i>[1. B.], B. No: 2013/849, 15/4/2014, § 31).</p>

<p>35. Suçta ve cezada kanunilik ilkesi, hukuk devletinin kurucu unsurlarındandır. Kanunilik ilkesi, genel olarak bütün hak ve özgürlüklerin düzenlenmesinde temel bir güvence oluşturmanın yanı sıra suç ve cezaların belirlenmesi bakımından özel bir anlam ve öneme sahiptir. Bu ilke kapsamında kişilerin kanunen yasaklanmamış veya yaptırıma bağlanmamış fiillerden dolayı keyfî bir şekilde suçlanmaları ve cezalandırılmaları önlenmekte, buna ek olarak suçlanan kişinin lehine olan düzenlemelerin geriye etkili olarak uygulanması sağlanmaktadır (<i>K</i><i>arlis A.Ş., </i>§ 32).</p>

<p>36. Anayasa’nın 38. maddesinin birinci fıkrasında "<i>Kimse, ... kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz." </i>denilerek suçta kanunilik, üçüncü fıkrasında da "<i>Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur." </i>denilerek cezada kanunilik ilkeleri güvence altına alınmıştır. Anayasa’da öngörülen suçta ve cezada kanunilik ilkesi insan hak ve özgürlüklerini esas alan bir anlayışın öne çıktığı günümüzde ceza hukukunun temel ilkelerinden birini oluşturmaktadır. Anayasa’nın 38. maddesine benzer şekilde 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 2. maddesinde düzenlenen <i>suçta ve cezada kanunilik ilkesi;</i> yasaklanan eylemlerin ve bu yasak eylemlere verilecek cezaların hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanunda gösterilmesini, kuralın açık, anlaşılır ve sınırlarının belli olmasını gerektirmektedir. Kişilerin yasak eylemleri önceden bilmeleri düşüncesine dayanan bu ilkeyle temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması amaçlanmaktadır (AYM, E.2010/69, K.2011/116, 7/7/2011).</p>

<p>37. Anayasa Mahkemesi, Anayasa'da temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması gibi münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda kanunun temel esasları, ilkeleri ve çerçeveyi belirlemiş olması gerektiğini ve anayasa koyucunun açıkça kanunla düzenlemesini öngördüğü konularda yasama organının temel kurallarını saptadıktan sonra uzmanlık ve idare tekniğine ilişkin hususları yürütmeye bırakmasının yasama yetkisinin devri olarak yorumlanamayacağını kabul etmiştir (AYM, E.2014/133, K.2014/165, 30/10/2014; <i>Mustafa</i> <i>Karakuş</i>, § 63).</p>

<p>38. Bu bağlamda temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına yönelik kanuni düzenlemelerde kanun koyucu tarafından temel esaslar, ilkeler ve çerçeve belirlendikten sonra diğer ayrıntıların düzenleyici işlemlerle belirlenebileceği kabul edilmiştir (<i>Mehmet Koray Eryaşa</i> [2. B.], B. No: 2013/6693, 16/4/2015, § 63; <i>Bülent Polat </i>[GK], B. No: 2013/7666, 10/12/2015, § 78).</p>

<p>39. Suçlar kadar katı değerlendirilmemekle birlikte bu ilke ana hatlarıyla kabahatler için de geçerli kabul edilmektedir. Yargı organları, kabahate ilişkin olguları değerlendirirken ve özellikle fiillerin bir kabahate karşılık gelip gelmediğini belirlerken suçta ve cezada kanunilik ilkesini anlamsız kılacak şekilde öngörülemez bir yaklaşımda bulunmamalıdır (benzer değerlendirmeler için bkz. <i>Mehmet Emin Karamehmet ve diğerleri </i>[2. B.], B. No: 2017/4902, 28/1/2020, § 47; <i>Adnan Şen</i> [GK], B. No: 2018/8903, 15/4/2021, § 107).</p>

<p><strong>b</strong><strong>. İlkelerin Olaya Uygulanması </strong></p>

<p>40. Suçta ve cezada kanunilik ilkesi yönünden öncelikle incelenecek mesele başvurucunun şeklî manada bir kanuna dayalı olarak cezalandırılıp cezalandırılmadığıdır. Bu yönüyle başvurucunun 6698 sayılı Kanun'un 12. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendine aykırı davranmış olması nedeniyle aynı Kanun'un 18. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi uyarınca cezalandırıldığı görülmektedir. Anılan fıkrada veri güvenliğine ilişkin yükümlülükleri yerine getirmeyenlerin cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır. Dolayısıyla başvurucunun şeklî manada bir kanuna dayalı olarak cezalandırıldığı anlaşılmıştır.</p>

<p>41. 6698 sayılı Kanun'un 3. maddesinde kişisel verinin <i>"k</i><i>imliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgiyi"</i> ifade ettiği belirtilmiştir. Buna göre kişinin adı, soyadı ve telefon numarası gibi iletişim bilgilerinin kişisel veri olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Aynı maddede kişisel verilerin elde edilmesi, kaydedilmesi, depolanması, muhafaza edilmesi, değiştirilmesi, yeniden düzenlenmesi, açıklanması, aktarılması, devralınması, elde edilebilir hâle getirilmesi, sınıflandırılması ya da kullanılmasının engellenmesi gibi veriler üzerinde gerçekleştirilen her türlü işlem kişisel verilerin işlenmesi olarak tanımlanmıştır. Anılan Kanun'un 5. maddesinde ise kişisel verilerin işlenme şartları düzenlenmiştir. Buna göre kişisel verilerin ilgili kişinin açık rızası olmaksızın işlenemeyeceği belirtilmiş olup bazı hâllerde ilgili kişinin açık rızası aranmaksızın kişisel verilerin işlenmesinin mümkün olduğu ifade edilmiştir. Kişisel verilerin ilgili kişinin kendisi tarafından alenileştirilmiş olması hâli de açık rızanın aranmayacağı hâller arasında sayılmıştır.</p>

<p>42. Başvurucu Şirket, anılan verilerin danışmanlarınca teklif araması yapılmadan önce gerçekleştirilen araştırmalar sonucunda <i>"hizmetburada.com"</i> adresinden bulunduğunu ve bir süre ilgili sitede bu bilgilerin halka açık bir şekilde yer aldığını, şikâyetçinin söz konusu bilgileri kendi rızası ile alenileştirdiğini ve eylemin 6698 sayılı Kanun'un 5. maddesi kapsamında kalması nedeniyle hukuka aykırı olmadığını belirtmiştir. Başvurucu ayrıca Kurul kararında söz konusu kişisel verilerin<i> alenileştirme amacı dışında</i> kullanıldığının kabulü ile yaptırım uygulandığını belirterek <i>alenileştirme amacı</i> kavramına mevzuatta yer verilmediğini ve bu durumun öngörülebilirlik ve hukuki güvenlik ilkesine aykırı olduğunu ifade etmiştir.</p>

<p>43. Anayasa'nın 38. maddesinde güvence altına alınan suçta ve cezada kanunilik ilkesinin gereği olarak kişilerin eylemi işledikleri tarihte öngörebilecekleri bir kanun hükmüyle o eylemin suç olup olmadığının ve cezanın açıklıkla belirlenmesi gerekir. Başvuru konusu olayda, kişisel verilerin hukuka aykırı olarak işlenmesini önlemek amacıyla uygun güvenlik düzeyini temin etmeye yönelik her türlü teknik ve idari tedbirleri almadığı belirtilerek başvurucuya 6698 sayılı Kanun'a göre idari para cezası uygulanmıştır. 6698 sayılı Kanun'un 5. maddesinde kişisel verilerin işlenme şartları belirtilirken verilerin kişinin kendisi tarafından alenileştirilmiş olması hâlinde ilgili kişinin açık rızasının aranmayacağı belirtilmiş ancak anılan Kanun'da verilerin alenileşmesinin ne şekilde gerçekleşeceğine, alenileşme amacına ve kişisel verilerin alenileştirme amacına aykırı kullanılmasının bir yaptırıma bağlanıp bağlanmadığına ilişkin açık bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Alenileştirme amacına ilişkin açıklamalar ise Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'na İlişkin Uygulama Rehberi'nde açıklanmaya çalışılmıştır. Buna göre şikâyetçinin herkes tarafından erişilebildiği kabul edilen bir internet sitesinde paylaşması sonucu aleniyet kazandığı değerlendirilen kişisel verilerinin paylaşılma amacına aykırı şekilde kullanıldığı belirtilerek<i> k</i><i>işisel verilerin hukuka aykırı olarak işlenmesini önleme yükümlülüğüne </i>aykırı davrandığı gerekçesiyle başvurucu hakkında idari para cezası uygulanması kanun hükmünün öngörülemez şekilde geniş yorumlanması ile mümkün olmuştur.</p>

<p>44. Öte yandan veri sorumlusu aynı Kanun'un 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (i) bendinde<i> "Kişisel verilerin işleme amaçlarını ve vasıtalarını belirleyen, veri kayıt sisteminin kurulmasından ve yönetilmesinden sorumlu olan gerçek veya tüzel kişi"</i> olarak tanımlanmıştır. Bu bağlamda kararda, belirli amaçla alenileştirildiği kabul edilen kişisel verilerle ilgili olarak başvurucunun neden veri sorumlusu olduğunun yasal dayanaklarına ve verilerin ilk paylaşıldığı sitenin sorumluluğu bulunup bulunmadığına ilişkin olarak ayrıca ve açıkça bir tartışma ve değerlendirmenin yapılmadığı da görülmektedir.</p>

<p>45. Bu itibarla şikâyet konusu olan verilerin 6698 sayılı Kanun'un 5. maddesi kapsamında yorumlanıp değerlendirilerek idari para cezası uygulanması nedeniyle Anayasa'nın 38. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>46. Suçta ve cezada kanunilik ilkesine ilişkin olarak yukarıda ulaşılan ihlal sonucu dikkate alındığında kararda varılan sonuca ve uygun görülen giderime göre başvurucunun adil yargılanma hakkı kapsamındaki diğer şikâyetleri ile mülkiyet hakkına yönelik şikâyetinin ayrıca incelenmesine gerek bulunmadığına karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VI. GİDERİM </strong></p>

<p>47. Başvurucu, ihlalin tespiti ve yeniden yargılama yapılması taleplerinde bulunmuştur.</p>

<p>48. Başvuruda tespit edilen hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. <i>Mehmet Doğan</i> [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; <i>Aligül Alkaya ve diğerleri (2)</i> [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; <i>Kadri Enis Berberoğlu (3) </i>[GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).</p>

<p>49. Öte yandan hak ihlali kararından Anayasa Mahkemesinin davanın neticesiyle ilgili bir tutum sergilediği sonucu çıkarılmamalıdır. Anayasa Mahkemesince verilen hak ihlali kararı uyuşmazlığın sonuçlarından bağımsız olup davanın kabulüne, reddine ya da beraate veya mahkûmiyete karar verilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Kural olarak yargılamanın her aşamasında olduğu gibi ihlalin sonuçlarını gidermek üzere yeniden yapılacak yargılama sonunda da delillerin dava ile ilişkisini kurma ve bunları değerlendirip sonuç çıkarma yetkisi ilgili mahkemelere aittir.</p>

<p><strong>VII. HÜKÜM </strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>B. Anayasa’nın 38. maddesinde güvence altına alınan suçta ve cezada kanunilik ilkesinin İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>C. Diğer ihlal iddialarının İNCELENMESİNE GEREK BULUNMADIĞINA,</p>

<p>D. Kararın bir örneğinin suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İstanbul Anadolu 5. Sulh Ceza Hâkimliğine (2020/784 D. İş sayılı kararı) GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>E. 446,90 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.446,90 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 27/1/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202032193-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 09:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/aymf.jpg" type="image/jpeg" length="74903"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2020/22992 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202022992-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202022992-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 3/12/2025 tarihli ve 2020/22992 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>İKİNCİ</strong> <strong>BÖLÜM</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>MUSTAFA</strong> <strong>BAHADIR</strong> <strong>BAĞYAPAN</strong><strong> BAŞVURUSU </strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>(Başvuru Numarası: 2020/22992)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Karar Tarihi: 3/12/2025</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 16/6/2026 - 33282</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>İKİNCİ</strong> <strong>BÖLÜM</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <colgroup>
  <col width="15%" />
  <col width="5%" />
  <col width="80%" />
 </colgroup>
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Engin YILDIRIM</p>

   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>

   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>

   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Nur Hilal MERMER</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Mustafa Bahadır BAĞYAPAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Av. Suat SERT</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p><strong>I. BAŞVURUNUN ÖZETİ </strong></p>

<p>1. Başvuru, kamulaştırmasız el atma karşılığında hükmedilen tazminatın düşük belirlenmesi ve tazminatın enflasyon karşısında değer kaybına uğratılarak ödenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p>2. Başvurucu; İzmir'in Gaziemir ilçesi, Sakarya Mahallesi, 1833 ada, 3 sayılı parselde bulunan taşınmazın hissedar malikidir. İzmir Büyükşehir Belediyesi (İdare) tarafından başvurucuya ait taşınmazın imar planında belediye hizmet alanı olarak ayrılması dolayısıyla taşınmaza yol yapılmak suretiyle el atılmıştır. Başvurucu 17/1/2013 tarihinde İdareye karşı İzmir 7. Asliye Hukuk Mahkemesinde taşınmazına el atmadan kaynaklanan tazminat davası açmıştır.</p>

<p>3. Taşınmazın diğer hissedarları tarafından açılan davalar ile işbu davanın birleştirilmesine ve yargılamanın İzmir 9. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Mahkeme) E.2012/401 sayılı dosyası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir. Mahkemece belirtilen dosya kapsamında yapılan keşif sonucunda düzenlenen bilirkişi raporunda taşınmazın arsa niteliğinde olduğu tespit edilmiş ve değerlendirme tarihi itibarıyla emsal taşınmazın değerinin %64 oranında olduğu ifade edilmiştir. Sonuç olarak taşınmazın dava tarihindeki m² değerinin 914 TL olduğu belirtilerek başvurucunun hissesine isabet eden tazminat bedeli 2.401.159 TL olarak hesaplanmıştır.</p>

<p>4. Mahkeme daha sonra dosyaların tefrikine karar vermiş ve E.2014/149 sayılı dosya üzerinden yargılamaya devam etmiştir. Mahkeme, söz konusu dosyada farklı bir bilirkişi heyeti ile yeniden keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırılmasına karar vermiştir. Yapılan keşif sonucu düzenlenen bilirkişi raporunda da önceki raporda emsal alınan taşınmaz yine emsal olarak kabul edilmiş ve uyuşmazlık konusu taşınmazın söz konusu emsal taşınmaza göre değerinin %45 oranında olduğu belirtilerek taşınmazın dava tarihindeki m² değeri 642 TL olarak hesaplanmıştır. Başvurucunun payına isabet eden tutar 1.686.590,98 TL olarak hesaplanmış ancak el atılan kısmın bedelinin 146.284,52 TL olduğu ifade edilmiştir.</p>

<p>5. Mahkeme 3/11/2014 tarihinde davanın kabulüne, başvurucu adına kayıtlı olan tapunun iptali ile taşınmazın İdare lehine yol olarak tapudan terkinine ve 146.284,51 TL kamulaştırmasız el atma tazminatının yasal faiziyle birlikte başvurucuya ödenmesine karar vermiştir.</p>

<p>6. Tarafların temyiz kanun yoluna başvurması üzerine (kapatılan) Yargıtay 18. Hukuk Dairesi 2/7/2015 tarihli kararıyla Mahkeme kararının bozulmasına karar vermiştir. Kararda aynı taşınmazın bir kısım paydaşı tarafından açılan kamulaştırmasız el atma davasında uyuşmazlık konusu taşınmazın aynı emsalin %30 değerinde olduğu kabul edilmişken taşınmazın emsalin %45 değerinde olduğu kabul edilmek suretiyle bedel tespit edilmesinin, yargılama giderinin nispi olarak uygulanmamasının ve infazda tereddüt oluşturacak biçimde karar verilmesinin hatalı olduğu belirtilmiştir. Tarafların karar düzeltme talebinde bulunmaları üzerine bu kez Yargıtay 5. Hukuk Dairesince (Yargıtay Dairesi) uyuşmazlık konusu taşınmaza yol yapılmak suretiyle fiilen el atıldığı ve proje bütünlüğü dikkate alınarak imar planında belediye hizmet alanında kalan başvurucuya ait olan hissenin tamamının bedeline hükmedilmesi gerektiği yönündeki gerekçe de bozma kararına işlenmiş ve tarafların karar düzeltme taleplerinin reddine karar verilmiştir.</p>

<p>7. Mahkemece bozma kararı doğrultusunda %30 ve %45 oranındaki değer farklılığının kaynağının da açıklanması suretiyle ek bilirkişi raporu alınmasına karar verilmiştir. Bu kapsamda düzenlenen ek bilirkişi raporunda taşınmazın uydu görüntülerine bakıldığında taşınmazda %30 oranında değer farkı belirlenmesinden sonra taşınmazın çevresinde birtakım gelişmelerin (alışveriş merkezi açılması, metro güzergâhında olması) yaşandığı vurgulanarak %45 oranının uygun görüldüğü belirtilmiştir. Taşınmazın değerinin emsal taşınmazın %45'i olacağı duruma göre başvurucunun hissesine isabet eden miktar 1.686.590,98 TL olarak hesaplanmıştır.</p>

<p>8. Mahkemece 5/6/2018 tarihli kararla taşınmazın emsal taşınmaza göre değerinin %45 oranında, başvurucunun payına isabet eden tutarın ise 1.686.590,98 TL olduğu kabul edilmek suretiyle davanın kısmen kabulüne, taşınmazın tapusunun iptaline ve taşınmazın yol olarak terkininden bakiye kalan kısmın belediye hizmet alanı olarak İdare adına tesciline karar verilmiştir. Tarafların temyiz talebinde bulunması üzerine Yargıtay Dairesi tarafından gerekçeli kararda yer alan, taşınmazın tamamının tapusunun iptaline ve taşınmazdaki takyidatların kaldırılarak İdare adına tesciline ilişkin olan ibareler düzeltilmiş; kararın onanmasına karar verilmiştir. Başvurucunun karar düzeltme başvurusu da Yargıtay Dairesince reddedilmiş ve karar kesinleşmiştir.</p>

<p>9. Başvurucu nihai kararı 17/3/2020 tarihinde öğrenmiştir. Başvurucu COVID-19 salgını nedeniyle yasal sürelerin 13/3/2020-15/6/2020 tarihleri arasında durmasına dair düzenlemelerden istifade etmek suretiyle 16/7/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.</p>

<p>10. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II. DEĞERLENDİRME </strong></p>

<p>11. Başvurucu; hissedar maliki olduğu taşınmazın komşusu konumunda olan ve aynı İdare tarafından el atılan taşınmazlara farklı değerler biçildiğini, en düşük bedelin tarafına ait taşınmaz için tespit edildiğini, Mahkemece ayırma kararı verilmeden önce alınan bilirkişi raporunda taşınmazın m² değeri 914 TL olarak belirlenmesine rağmen 642 TL üzerinden karar verildiğini, kamulaştırmasız el atma karşılığında lehine hükmedilen tazminatın düşük belirlendiğini, enflasyon karşısında değer kaybına uğradığını belirterek adil yargılanma hakkının ve mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>12. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde; kamulaştırmasız el atmadan kaynaklı olarak başvurucu lehine hükmedilen tazminatın ödenmiş olması hâlinde başvurucunun mağdur sıfatının devam edip etmediğinin değerlendirilmesi gerektiği, diğer hak ihlali iddialarının ise kanun yolu şikâyeti niteliğinde olduğu belirtilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında başvuru formunda belirtilen iddialarını yinelemiştir.</p>

<p>13. Başvuru, mülkiyet hakkı kapsamında incelenmiştir.</p>

<p><strong>A. Kamulaştırmasız El Atma Karşılığında Hükmedilen Tazminatın Düşük Belirlenmesi Nedeniyle Mülkiyet Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia</strong></p>

<p>14. Başvurunun dayanağını oluşturan kamulaştırmasız el atılan taşınmazın uğradığı zararın gerçek değerinin ödenmesi talebi, Anayasa'nın 35. maddesinde yer alan mülkiyet hakkının kapsamına dâhildir. Anayasa'nın 35. maddesinde mülkiyet hakkının mutlak bir hak olmadığı ve kamu yararı amacıyla sınırlandırılabileceği belirtilmiştir. Anayasa'nın 13. maddesi temel hak ve hürriyetleri sınırlandırmada genel ilkeleri tespit ederken devlet ve kamu tüzel kişilerine özel mülkiyette bulunan taşınmazları kamulaştırma yetkisi veren ve kamulaştırma ilkelerini belirleyen Anayasa'nın 46. maddesi, mülkiyet hakkının sınırlandırılmasına ilişkin özel hükümler içermektedir. Anayasa'nın bütünselliği ilkesi gereği başvurucunun bahsedilen talebinin değerlendirilmesinde Anayasa'nın 35. maddesiyle birlikte 13. ve 46. maddelerinin de gözönünde bulundurulması gerekir (<i>Mehmet Akdoğan ve diğerleri </i>[1. B.], B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 28).</p>

<p>15. Anayasa Mahkemesince olay ve olguları somut başvuru ile benzer nitelikte olan <i>Ayla Aydinç ve diğerleri</i> ([1. B.], B. No: 2014/10319, 14/9/2017, § 48) ve <i>Emine Kevser ve diğerleri</i> ([1. B.], B. No: 2014/312, 14/9/2017, § 30) kararlarında uzman mahkemeler tarafından yapılan tespit kapsamında hükmedilen tazminat miktarı, tutar itibarıyla belirli bir tatmin sağladığı ve taşınmazın kabul edilen durumuna göre makul seviyede olduğu sürece Anayasa Mahkemesinin tazminat miktarlarının belirlenmesi konusunda uzman mahkemelerin takdir yetkisine müdahalesinin söz konusu olamayacağı vurgulanmıştır.</p>

<p>16. Somut olayda yargılama sürecinde uyuşmazlık konusu taşınmazın tapu kaydının, imar durumunun ve taşınmaza emsal olabilecek taşınmaz kayıtlarının incelendiği, resen seçilen bilirkişiler katılımında taşınmazda keşif yapılarak bilirkişi raporları düzenlendiği, aynı taşınmaza ilişkin bir başka dava dosyasında %30 olarak belirlenen emsal değerlendirme oranının dava tarihi itibarıyla taşınmazın çevresinde meydana gelen gelişmeler de dikkate alınarak %45 olarak kabul edilmek suretiyle (bkz. §§ 7, 8) karar verildiği anlaşılmıştır. Anılan hususlara ilişkin olarak kararda ilgili ve yeterli gerekçeye yer verildiği görülmüştür.</p>

<p>17. Başvurucu, dava konusu taşınmazla aynı bölgede ve aynı nitelikte olduğunu iddia ettiği taşınmazların m² değerlerinin daha yüksek belirlendiğini ileri sürmüştür. Bu doğrultuda başvurucunun emsal olduğunu iddia ettiği İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2012/861 sayılı dosyasında Yargıtay Dairesince emsal olarak incelenen taşınmazın yüz ölçümü itibarıyla uyuşmazlığa konu taşınmaza göre çok küçük olması nedeniyle bu emsali hükme esas alan raporun inandırıcı ve hüküm kurmaya elverişli olmadığı belirtilerek ilk derece mahkemesi kararının bozulmasına karar verildiği görülmüştür (Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 5/7/2018 tarihli ve E.2017/6964, K.2018/14022 sayılı kararı). Yine başvurucu tarafından emsal olduğunu iddia ettiği İzmir 12. Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2012/93 sayılı dosyasında Yargıtay Dairesi tarafından eksik incelemeye dayalı olarak karar verilmesi dolayısıyla kararın bozulması yönünde karar verildiği anlaşılmıştır (Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 2/7/2018 tarihli ve E.2017/6706, K.2018/13428 sayılı kararı). Ayrıca Mahkemece ayırma kararı öncesi alınan bilirkişi raporu (bkz. § 3) raporun alındığı dosya bakımından dahi hükme esas alınmamış, söz konusu dosyada taşınmazın emsal taşınmaza göre değeri %30 olarak kabul edilmiş, bu değer üzerinden tazminata hükmedilmiştir. Öte yandan bu husus Yargıtay Dairesince bozmaya konu edilmemiştir (Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 20/5/2019 tarihli ve E.2018/13719, K.2019/9921 sayılı kararı). Netice itibarıyla başvurucunun aynı bölgedeki taşınmazların m² değerlerinin farklı şekilde hesaplandığını öne sürmesi, Mahkemenin ulaştığı kanaatin keyfî olduğunun kabulü için tek başına yeterli değildir. Diğer yandan başvurucunun emsal olarak gösterdiği taşınmazlar hakkında Yargıtay Dairesince bozma kararları verildiği de anlaşılmıştır. Bu itibarla uyuşmazlık konusu taşınmazın değerinin emsal taşınmazlardan farklı olarak tespit edildiği yönündeki iddianın yerinde olmadığı değerlendirilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>18. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının <i>açıkça dayanaktan yoksun olması </i>nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p>Yıldız SEFERİNOĞLU bu sonuca farklı gerekçeyle katılmıştır.</p>

<p><strong>B</strong><strong>. Kamulaştırmasız El Atma Karşılığında Hükmedilen Tazminatın Değer Kaybına Uğratılması Nedeniyle </strong><strong>Mülkiyet Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia</strong></p>

<p>19. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan kamulaştırmasız el atma karşılığında hükmedilen tazminatın değer kaybına uğratılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p>Yıldız SEFERİNOĞLU bu sonuca katılmamıştır.</p>

<p>20. Anayasa Mahkemesi, olay ve olguları somut başvuru ile benzer nitelikte olan <i>Ali Şimşek ve diğerleri</i> ([1. B.], B. No: 2014/2073, 6/7/2017), <i>Mehmet Akdoğan ve diğerleri</i>, <i>Kadir Çakar</i> ([1. B.], B. No: 2015/18908, 21/3/2018),<i> Hanım Çeyiz ve Mehmet Gündüz</i> ([1. B.], B. No: 2015/19289, 17/7/2018), <i>Türkan Poyraz</i> ([1. B.], B. No: 2015/15388, 13/9/2018) ve <i>Emine Dilek Onaran ve diğerleri</i> ([1. B.], B. No: 2017/19987, 12/2/2020) kararlarında kamulaştırma bedellerinin ve kamulaştırmasız el atma karşılığında hükmedilen tazminatın enflasyon karşısında değer kaybına uğratılmasına veya uğratılarak ödenmesine ilişkin şikâyetleri inceleyerek uygulanacak anayasal ilkeleri belirlemiştir. Bu çerçevede kamulaştırma bedellerinin ve kamulaştırmasız el atma karşılığında hükmedilen tazminatın enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılmasının veya uğratılarak ödenmesinin başvuruculara şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklediğini belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır. Somut başvuruda da anılan kararlarda açıklanan ilkelerden ve ulaşılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmamaktadır.</p>

<p>21. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>III. GİDERİM </strong></p>

<p>22. Başvurucu; ihlalin tespiti, yeniden yargılama yapılması ile 462.034,03 TL maddi ve 50.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.</p>

<p>23. Kamulaştırmasız el atma karşılığında hükmedilen tazminatın değer kaybetmesi nedeniyle tespit edilen mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. <i>Mehmet Doğan</i> [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; <i>Aligül Alkaya ve diğerleri (2)</i> [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; <i>Kadri Enis Berberoğlu (3)</i> [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100). Öte yandan ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasının yeterli bir giderim sağlayacağı anlaşıldığından tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>IV. HÜKÜM </strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. 1. Kamulaştırmasız el atma karşılığında hükmedilen tazminatın düşük belirlendiği şikâyeti yönünden mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın <i>açıkça dayanaktan yoksun olması </i>nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>2. Kamulaştırmasız el atma karşılığında hükmedilen tazminatın değer kaybına uğratılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA Yıldız SEFERİNOĞLU'nun karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,</p>

<p>B. Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının kamulaştırmasız el atmadan kaynaklı olarak hükmedilen tazminatın değer kaybına uğratılması nedeniyle İHLAL EDİLDİĞİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İzmir 9. Asliye Hukuk Mahkemesine (E.2017/538, K.2018/333) GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>D. Başvurucunun tazminat talebinin REDDİNE,</p>

<p>E. 446,90 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.446,90 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 3/12/2025 tarihinde karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202022992-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 09:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/aymaasasf.jpg" type="image/jpeg" length="29863"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ARABULUCULUK MASASINDA GABİN]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/arabuluculuk-masasinda-gabin-demir-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/arabuluculuk-masasinda-gabin-demir-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Arabuluculuk uygulamasında anlaşma belgesine büyük bir değer atfedilmektedir. Şüphesiz olması gereken de budur. Taraflar uyuşmazlığı masada çözmüş, mahkeme yoluna gitmeden ortak bir paydada buluşmuşsa, hukuk düzeninin bu iradeye güven duyması gerekir.</p>

<p>Fakat son yıllarda yargı önüne gelen dosyalar, madalyonun diğer yüzünü de göstermiştir:</p>

<p>Her imza, her zaman serbest bir iradenin ürünü olmayabiliyor.</p>

<p>Özellikle işçilik alacakları, iş kazaları, sigorta tazminatları ve bedensel zararlara ilişkin dosyalarda arabuluculuk anlaşma belgesi, gerçek bir çözüm aracı olmaktan çıkabilmektedir. Güçlü tarafın dava riskini ucuz yoldan kapattığı, zayıf tarafın ise acil para ihtiyacı nedeniyle haklarından feragat ettiği bir "tasfiye" mekanizmasına dönüşebilmektedir.</p>

<p>Son dönemde yargının müdahale ettiği nokta da tam olarak burasıdır.</p>

<p>Hukuk düzeni, sözleşme serbestisini ve taraf iradesini elbette önemser. Ancak iradenin varlığını denetlemek için metnin imzalanmış olmasını yeterli görmez. İmzaların hangi ortamda, hangi bilgi düzeyiyle, nasıl bir baskı altında ve hangi ekonomik zorunluluklar içinde atıldığını da dikkate alır.</p>

<p>Yargıtay'ın son dönemde ortaya koyduğu içtihat çizgisi giderek netleşmektedir:</p>

<p>Arabuluculuk anlaşma belgesi dokunulmaz değildir.</p>

<p>Söz konusu belge, usul hukuku bakımından güçlü sonuçlar doğurur. Taraflar, kural olarak anlaştıkları uyuşmazlık konusu hakkında yeniden dava açamazlar. Bu, arabuluculuğun en temel hukuki sonucudur. Ancak aynı belge, maddi hukuk bakımından bir sözleşme niteliğindedir.</p>

<p>Bu nedenle Türk Borçlar Kanunu’nun sözleşmeler için öngördüğü genel denetim mekanizmalarından muaf tutulamaz. TBK m. 28’de düzenlenen aşırı yararlanma (gabin), arabuluculuk anlaşma belgesi için de ileri sürülebilir. Hata, hile ve korkutma gibi irade sakatlığı hâlleri de bu belgeler yönünden pekâlâ gündeme gelebilir.</p>

<p>Daha yalın bir ifadeyle; arabuluculuk anlaşma belgesi uyuşmazlığı görünüşte bitirebilir fakat hâkim yine de şu sorunun peşine düşer: <i>Bu uyuşmazlık gerçekten özgür iradeyle mi çözüldü?</i></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-hukuk-dairesinin-202311638-e-202410791-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin iş kazasına ilişkin 11.11.2024 tarihli kararı</a>nda bu konu açıkça masaya yatırılmıştır. Daire; iş kazasından kaynaklanan tazminat davasında ihtiyari arabuluculuk tutanağı bulunsa bile, işçinin gabin ve irade fesadı iddialarının bir ön sorun olarak incelenmesi gerektiğini kabul etmiştir. Yerel mahkemenin kusur ve zarar hesabı yapmadan, yalnızca “anlaşma var” gerekçesiyle davayı reddetmesi hukuka uygun bulunmamıştır.</p>

<p>Bu kararın gösterdiği yalın gerçek şudur: Arabuluculuk tutanağı; gerçek zararı, zayıf tarafın çaresizliğini ve edimler arasındaki açık dengesizliği görünmez kılan bir perde değildir.</p>

<p><strong>Gabin Nerede Başlar?</strong></p>

<p>Gabin, uygulamada çoğunlukla yalnızca “olması gerekenden düşük bir bedelle anlaşmak” şeklinde eksik yorumlanmaktadır.</p>

<p>Aşırı yararlanmanın varlığı için sadece ödenen ile ödenmesi gereken bedel arasında fahiş bir farkın bulunması yetmez. Bu farkın; taraflardan birinin zor durumundan, düşüncesizliğinden veya deneyimsizliğinden yararlanılarak ortaya çıkarılması gerekir.</p>

<p>İş kazası geçiren bir işçi, işten yeni çıkarılan bir çalışan veya trafik kazasında malul kalan bir vatandaş, çoğu zaman yalnızca alacağını elde etmek için girişimde bulunmaz. Kirasını, biriken borçlarını, tedavi masraflarını veya evinin geçimini düşünür. Önüne bir teklif getirildiğinde, bu durum zayıf taraf için “Bu benim hakkım olan miktar mı?” sorusundan önce “Bu para bugünü kurtarır mı?” çaresizliğine dönüşür.</p>

<p>Karşı tarafta ise kurumsal bir işveren, bir holding veya bir sigorta şirketi yer alır. Bu taraflar için zaman bir baskı unsuru değildir; bekleyebilirler. Davanın uzamasını bilançolarına yazar, risk hesabı yapar, bilirkişi raporunu bekler ve istinaf sürecini göze alırlar.</p>

<p>Bir tarafın zamana direnme gücü varken, diğer tarafın yoktur. Bir taraf davayı stratejik ve kârlı bir süreç olarak yürütürken, diğer taraf hayatını toparlamaya çalışmaktadır. İşte arabuluculuk masasındaki asıl eşitsizlik bu noktada başlar.</p>

<p>Bu nedenle gabin denetimi, yalnızca “Ne kadar ödendi?” sorusundan ibaret değildir. “Bu tutar hangi şartlar altında kabul ettirildi?” sorusu da en az ilki kadar hayatidir.</p>

<p><strong>İş Kazalarında Atılan İmza ve Gerçek Zarar İlişkisi</strong></p>

<p>İş kazası ve bedensel zarar davalarında mesele çok daha hassastır. Çünkü ortaya çıkan zarar, masada hemen hesaplanabilecek tek boyutlu bir meblağ değildir.</p>

<p>Kusur oranının tespiti, maluliyet derecesinin belirlenmesi, geçici ve sürekli iş göremezlik sürelerinin hesaplanması gerekir. Meslekte kazanma gücü kaybı, aktüeryal kriterler, gelecekteki olası zararlar ve manevi tazminat dengesi ancak uzmanlık gerektiren bir incelemeyle netleşir.</p>

<p>Bu teknik süreçler işletilmeden, iş kazası geçirmiş bir işçiye alelacele düşük meblağlı bir anlaşma belgesi imzalatılması sıradan bir anlaşma olarak kabul edilemez.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-hukuk-dairesinin-202311638-e-202410791-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin E. 2023/11638, K. 2024/10791 sayılı kararı</a>nda davacı işçi, sırtına asit dökülmesi sonucu meydana gelen iş kazasından doğan zararını talep etmiştir. İşveren ise ihtiyari arabuluculuk tutanağına dayanarak davanın reddini istemiştir. Yargıtay, arabuluculuk anlaşma belgesinin dava engeli doğurabileceğini kabul etmekle birlikte, bunun özünde bir sulh sözleşmesi olduğunu; TBK m. 28 ve TBK m. 30-39 çerçevesinde iptalinin istenebileceğini net bir şekilde vurgulamıştır.</p>

<p>Bu karar, iş kazasından kaynaklanan uyuşmazlıklar için önemli bir emsaldir. Arabuluculuk yolu, iş kazalarında “hızlı ibraname” üretme mekanizması değildir. İşçinin gerçek zararı nesnel biçimde ortaya konulmadan, yalnızca sembolik bir ödeme yapılarak uyuşmazlık çözülmüş sayılamaz. Eğer ödenen bedel ile gerçek zarar arasında ciddi bir uçurum olduğu ileri sürülüyorsa, mahkemenin bu farkı esastan araştırması zorunludur.</p>

<p><strong>Fesih Günü Yapılan Arabuluculuk: Çözüm mü, Tasfiye mi?</strong></p>

<p>İş hukukunun en gri alanlarından biri, fesih günü veya hemen sonrasında yapılan ihtiyari arabuluculuk anlaşmalarıdır.</p>

<p>Kâğıt üzerinde her şey kusursuz görünür: İşçi ve işveren arabulucu önüne gelmiş, alacak kalemleri tek tek yazılmış, ödeme kararlaştırılmış ve anlaşma imza altına alınmıştır. Ancak arka plandaki gerçek tablo bazen bambaşkadır.</p>

<p>İşçi aynı gün işten çıkarılmakta, hemen ardından arabulucuya yönlendirilmekte ve önceden hazırlanmış matbu metinler önüne konulmaktadır. Kıdem, ihbar, fazla mesai veya yıllık izin gibi alacaklarının gerçek tutarını bilmeden, bir tür bilinçsizlik anında, sadece parmakla gösterilen yere isminin altına imza atmaktadır. Görünürde bir arabuluculuk faaliyeti vardır; fakat gerçekte işveren organizasyonu içinde yürüyen hızlı bir işten çıkış prosedürü işletilmektedir.</p>

<p>Burada sorulması gereken asıl soru şudur: <i>Bu süreç gerçekten bir uyuşmazlığın çözümü müdür, yoksa fesih anının getirdiği kırılganlıktan yararlanarak hakların bir an önce tasfiye edilmesi girişimi midir?</i></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20251656-e-20254292-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2025/1656, K. 2025/4292 sayılı kararı</a>nda bu gri alanı netleştirmiştir. İş sözleşmesi kâğıt üzerinde feshedilen fakat hemen ertesi gün fiilen çalışmaya devam eden işçinin imzaladığı arabuluculuk tutanağının serbest iradeye dayanmadığı kabul edilmiştir. Tutanakta işçinin istifa ettiği yazılı olmasına rağmen kendisine kıdem ve ihbar tazminatı ödenmesinin kararlaştırılması da kendi içinde çelişkili bulunmuştur.</p>

<p>Bu içtihat oldukça nettir: İş ilişkisi fiilen devam ediyorsa, fesih yalnızca kâğıt üzerindeyse ve tutanak içeriği kendi içinde çelişiyorsa arabuluculuk, anlaşma belgesine kayıtsız şartsız bir hukuki koruma sağlanamaz. Arabuluculuk, feshin geçerli görünmesi için bir kılıf olarak kullanılamaz.</p>

<p><strong>Devam Eden İş İlişkilerinde İrade Denetimi</strong></p>

<p>İş ilişkisi aktif olarak devam ederken yapılan arabuluculuklarda, işçinin iradesinin serbestliği çok daha sıkı bir denetime tabi tutulmalıdır.</p>

<p>Çünkü çalışan bir işçi, masaya işverenle eşit bir psikolojik güçle oturmaz. İşini kaybetme korkusu, yarın yine aynı yöneticilerle yüz yüze bakacak olması ve “İmzalamazsam ne olur?” endişesi, rasyonel kararlar almasını engeller.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20252722-e-20254874-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin E. 2025/2722, K. 2025/4874 sayılı kararı</a>nda bu hassasiyete dikkat çekilmiştir. Fiili çalışması devam ederken telekonferans yoluyla arabuluculuk görüşmesine katılan işçi, tutanağı işini kaybetme baskısı altında imzaladığını ileri sürmüştür. Bölge Adliye Mahkemesi anlaşmanın geçersizliğine karar vermiş, Yargıtay da bu kararı onamıştır.</p>

<p>Bu karar, özellikle uzaktan yapılan görüşmeler yönünden de önemlidir. Telekonferans veya çevrim içi toplantı yöntemleri tek başına bir sakatlık doğurmaz; asıl olan, uzaktaki tarafın o esnada özgür iradesiyle karar verebileceği güvenli bir ortamın sağlanıp sağlanamadığıdır.</p>

<p>Arabulucular için de buradan çıkarılacak ders bellidir: Aktif çalışan işçiyle yapılan ihtiyari arabuluculuklarda süreç bir formaliteye dönüştürülmemeli; tarafın baskı altında kalmadan, neye imza attığını bilerek sürece katılımı bizzat gözlemlenmelidir.</p>

<p><strong>Avukatsız Katılım ve Ücretin İşverence Ödenmesi</strong></p>

<p>Arabuluculuk anlaşma belgelerinin iptali davalarında en sık sığınılan iddialar, zayıf tarafın görüşmeye avukatsız katılmış olması veya arabuluculuk ücretinin işveren tarafından ödenmesidir.</p>

<p>Yargıtay bu konuda oldukça dengeli ve ölçülü bir çizgi izlemektedir: Avukatsız katılım veya ücretin işverence karşılanması, tek başına bir gabin ya da irade sakatlığı karinesi teşkil etmez.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20247540-e-202412307-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin E. 2024/7540, K. 2024/12307 sayılı kararı</a>nda, iptal için ileri sürülen aşırı yararlanma iddialarının somut delillerle ispatlanması gerektiği vurgulanmış; avukatsız katılım ve arabuluculuk ücretinin işverence ödenmesi, anlaşma belgesinin iptali için tek başına yeterli görülmemiştir.</p>

<p>Bu yaklaşım hukuki güvenlik açısından yerindedir. Aksi bir kabul, avukatsız yapılan tüm geçerli anlaşmaları baştan şüpheli hâle getirirdi.</p>

<p>Öte yandan avukatsız katılım, büyük resmin tamamlayıcı bir parçası olarak önem kazanabilir: İşçi sürece avukatsız katılmış, aynı gün işten çıkarılmış, alacaklar hiç müzakere edilmemiş, kendisine düşünme süresi tanınmamış ve ödenen bedel gerçek alacağın çok altında kalmışsa; işte o zaman avukatsız katılım, iradenin sakatlandığını gösteren güçlü bir emareye dönüşür.</p>

<p>Buradaki temel ölçü şudur:</p>

<p><i>Yargı, atılan imzadan sonradan duyulan pişmanlığı değil, imza anında sakatlanmış olan iradeyi denetler.</i></p>

<p><strong>Soyut İddiaların Sınırı ve Somut Delil Kriteri</strong></p>

<p>Arabuluculuk anlaşma belgesinin denetlenebilir olması, her anlaşmanın kolayca iptal edilebileceği anlamına gelmemelidir. Yargıtay’ın bu alandaki kırmızı çizgisi, somut delil kriteridir.</p>

<p>“Baskı altındaydım”, “Tam anlayamadım”, “Sonradan pişman oldum” gibi genel ve soyut iddialar anlaşmanın iptali için yeterli sayılamaz.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20248763-e-202410645-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin E. 2024/8763, K. 2024/10645 sayılı kararı</a>nda bu husus titizlikle işlenmiştir. Daire, hata, hile ve korkutma iddialarının somut delillerle kanıtlanması gerektiğini; imza inkârı yoksa ve irade sakatlığı kamera kayıtları, tanık beyanları veya diğer somut verilerle ispatlanamıyorsa anlaşmanın geçerliliğinin esas olduğunu benimsemiştir.</p>

<p>Bu sınır, alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin geleceği ve hukuki istikrar için şarttır. Aksi takdirde arabuluculuk kurumu işlevini tamamen yitirirdi. Ancak soyut iddiaların ötesinde; fesih tarihi, fiili çalışma düzeni, ödeme miktarı, anlaşma içi çelişkiler, yazışmalar ve uzman raporları gibi somut olgular mevcutsa, mahkemenin de bunlara göz yumması mümkün değildir.</p>

<p><strong>Şirketler Topluluğunda Tasfiye Sınırları ve Muğlaklık</strong></p>

<p>Bir diğer kronik sorun, grup şirketlerinde ve birlikte istihdam ilişkilerinde karşımıza çıkmaktadır. İşçi yıllarca aynı işyerinde, aynı yöneticilerin talimatıyla çalışmış; fakat kâğıt üzerinde farklı grup şirketlerine giriş-çıkışı yapılmıştır.</p>

<p>Böyle bir tabloda, tek bir şirketle yapılan arabuluculuk anlaşmasının, işçinin tüm çalışma dönemini ve holdinge bağlı diğer tüm şirketleri kapsadığını ileri sürmek maddi gerçeklikle bağdaşmaz.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20256197-e-20257421-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin E. 2025/6197, K. 2025/7421 sayılı kararı</a>nda, holding bünyesindeki şirketler arasındaki geçişler ve birlikte istihdam olgusu yeterince araştırılmadan arabuluculuk tutanağının geçerli kabul edilmesi bozma sebebi yapılmıştır. Daire, şirketler arasındaki organik bağın ve işçinin gerçek çalışma biçiminin tutanak kapsamıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir.</p>

<p>Anlaşma metninde belirsizlik varsa, bu durum güçlü tarafın lehine yorumlanamaz. Anlaşma belgesi neyi kapsıyorsa ancak ondan ibarettir; açıkça yazılmayan dönem ve alacakların zımnen tasfiye edildiği varsayılamaz <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-202411418-e-202415980-k-sayili-karari" rel="dofollow">(Bkz: Yargıtay 9. HD, E. 2024/11418, K. 2024/15980).</a></p>

<p><strong>Sigorta Uyuşmazlıklarında Bilgi Üstünlüğünün Kötüye Kullanılması</strong></p>

<p>Benzer bir güç ve bilgi asimetrisi sigorta ve trafik kazası uyuşmazlıklarında da yaşanmaktadır. Bir tarafta profesyonel risk yönetimi yapan, aktüerya hesabını ve mevzuatı avucunun içi gibi bilen bir sigorta şirketi; diğer tarafta ise hakkının sınırlarını bilmeyen ve bekleyecek ekonomik gücü bulunmayan mağdur yer almaktadır. Bu masada taraflar şeklen eşit görünse de gerçekte derin bir dengesizlik mevcuttur.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-hukuk-dairesinin-20246624-e-202514020-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin E. 2024/6624, K. 2025/14020 sayılı kararı</a>nda, trafik kazasından kaynaklanan sürekli iş göremezlik tazminatına ilişkin arabuluculuk anlaşmasının gabin yönünden incelenmesi gerektiği açıkça hükme bağlanmıştır. Kararda ayrıca davacının yabancı uyruklu olması nedeniyle teminat ve karşılıklılık araştırmasının yapılması gerektiğine de dikkat çekilmiştir.</p>

<p>Demek ki belirli bir ödemenin yapılmış olması, her zaman adil bir anlaşma yapıldığı anlamına gelmemektedir. Bilgi üstünlüğü ile ekonomik sıkışmışlık birleştiğinde, arabuluculuk masası da gabin denetiminin kapsamına girebilmektedir.</p>

<p><strong>Gabin İddiasında Hak Düşürücü Süre</strong></p>

<p>Aşırı yararlanma (gabin) iddiası hukuk düzeninde güçlü bir koruma sağlasa da süresiz bir hak arama yolu değildir. TBK m. 28 uyarınca zarar gören; düşüncesizlik veya deneyimsizliğini öğrendiği tarihten, zor durumda kalmada ise bu durumun ortadan kalktığı tarihten itibaren <strong>bir yıl</strong> ve her hâlükârda sözleşmenin kurulduğu tarihten itibaren <strong>beş yıl</strong> içinde bu hakkını kullanmalıdır.</p>

<p>Uygulamada sıklıkla gözden kaçırılan bu süre sınırları, gabin iddiası ne kadar haklı olursa olsun, davanın reddedilmesine yol açabilir. Bu nedenle süreç yönetilirken zamanlama hatası yapılmamalıdır.</p>

<p><strong>Sonuç Olarak</strong></p>

<p>Arabuluculuk sisteminin geleceği, anlaşma belgelerinin mutlak geçerli sayılması ile her belgenin kolayca iptal edilmesi arasındaki hassas dengede gizlidir. Gerçek anlamda müzakere edilmiş, tarafların neyi kabul ettiğini bilerek imzaladığı belgeler hukuki güvenliğin gereği olarak korunmalıdır. Ancak zayıf tarafın çaresizliğinden yararlanılan, bilgi üstünlüğünün kötüye kullanıldığı ve gerçek bir müzakerenin olmadığı hallerde yargı denetimi kaçınılmazdır. Bu denetim arabuluculuğu zayıflatmaz, aksine sisteme olan toplumsal güveni tahkim eder.</p>

<p><strong>Uygulayıcılar İçin Kontrol Listesi:</strong></p>

<p><strong>- Arabulucular İçin:</strong> Süreci yalnızca şekli bir imza tamamlama işi olarak görmeyip; özellikle iş kazası, fesih günü anlaşmaları ve aktif çalışan işçilerin söz konusu olduğu dosyalarda irade serbestliğini ve tarafların aydınlatılıp aydınlatılmadığını bizzat gözetmelidirler.</p>

<p><strong>- Şirket Vekilleri İçin:</strong> "Tutanak imzalandı, dava açılması ihtimali sonsuza dek bitti" yanılgısından uzak durulmalıdır. Gerçek zarar tespit edilmeden, alelacele ve fahiş oransızlıkla yapılan anlaşmalar, gelecekte açılacak davaların ana deliline dönüşebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>- Mağdur Vekilleri İçin:</strong> Gabin iddiası soyut bir mağduriyet anlatısıyla değil; fesih tarihlerini, puantajları, WhatsApp yazışmalarını, maluliyet raporlarını ve edimler arasındaki fahiş farkı gösteren somut ve matematiksel delillerle mahkeme önüne taşınmalıdır.</p>

<p><strong>Yazıda Geçen Kararlar:</strong></p>

<p><strong>- <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-hukuk-dairesinin-202311638-e-202410791-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 10. HD, E. 2023/11638, K. 2024/10791, T. 11.11.2024</a>:</strong> İş kazalarında arabuluculuk tutanağına karşı gabin ve irade fesadı iddialarının ön sorun olarak incelenmesi zorunluluğu.</p>

<p>- <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20248763-e-202410645-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 9. HD, E. 2024/8763, K. 2024/10645, T. 04.07.2024:</strong> </a>İrade fesadı iddialarında somut delil aranması ve geçerlilik karinesi.</p>

<p>- <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20247540-e-202412307-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 9. HD, E. 2024/7540, K. 2024/12307, T. 23.09.2024:</strong></a> Avukatsız katılım ve ücretin işverence ödenmesinin tek başına iptal nedeni sayılmaması.</p>

<p>- <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20251656-e-20254292-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 9. HD, E. 2025/1656, K. 2025/4292:</strong></a> Fesih ertesi gün çalışmaya devam edilmesi hâlinde tutanak içi çelişki ve irade sakatlığı.</p>

<p>- <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20252722-e-20254874-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 9. HD, E. 2025/2722, K. 2025/4874, T. 27.05.2025:</strong> </a>Aktif çalışan işçinin uzaktan katılımda işini kaybetme baskısıyla imza atması.</p>

<p>- <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20256197-e-20257421-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 9. HD, E. 2025/6197, K. 2025/7421, T. 06.10.2025:</strong> </a>Grup şirketlerinde organik bağ ve birlikte istihdamın tutanak kapsamıyla ilişkisi.</p>

<p><strong>- <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-202411418-e-202415980-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 9. HD, E. 2024/11418, K. 2024/15980, T. 11.12.2024</a>:</strong> Arabuluculuk belgesinin yalnızca açıkça yazılan dönem ve alacakları tasfiye edeceği kuralı.</p>

<p><strong>- <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-hukuk-dairesinin-20246624-e-202514020-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 4. HD, E. 2024/6624, K. 2025/14020, T. 13.10.2025</a>:</strong> Trafik kazalarında sigorta şirketiyle yapılan anlaşmalarda gabin denetimi.</p>

<p><strong>- <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-202410834-e-202414288-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 9. HD, E. 2024/10834, K. 2024/14288, T. 23.10.2024</a>:</strong> Arabuluculuk belgesinin geçerliliğinin asıl alacak davasında "ön sorun" olarak incelenebileceğine dair çoğunluk görüşü (Karşı oy: Müstakil iptal davası açılmalıdır).</p>

<p><i>- Demir, Şamil. “Arabuluculuk anlaşma belgesinin i̇rade sakatlıkları ve aşırı yararlanma sebebiyle i̇ptali”, 2025. https://doi.org/10.5281/zenodo.16361897.</i></p>

<p></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-samil-demir" title="Av. Şamil DEMİR"><img alt="Av. Şamil DEMİR" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/09/samil-demir.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-samil-demir" title="Av. Şamil DEMİR">Av. Şamil DEMİR</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/arabuluculuk-masasinda-gabin-demir-1</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 08:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/04/uzlassamf.jpg" type="image/jpeg" length="15664"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 2024/6624 E., 2025/14020 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-hukuk-dairesinin-20246624-e-202514020-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-hukuk-dairesinin-20246624-e-202514020-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 13.10.2025 tarihli, 2024/6624 E., 2025/14020 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>4. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2024/6624 E., 2025/14020 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi<br />
SAYISI : 2024/399-2024/405<br />
SAYISI : 2024/İHK-22708<br />
SAYISI : K-2024/36092</p>

<p>İtiraz Hakem Heyeti kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. DAVA</strong></p>

<p>Davacı vekili dava dilekçesinde; 07.09.2020 tarihinde davacı yayaya davalıya Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (ZMSS) Poliçesi ile sigortalı aracın çarpması sonucu oluşan trafik kazasında davacının yaralanarak malul kaldığını belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla belirsiz alacak olarak şimdilik 50,00 TL sürekli iş göremezlik tazminatının temerrüt tarihinden itibaren işleyecek temerrüt faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong></p>

<p>Davalı vekili cevap dilekçesinde; davaya konu kaza nedeniyle meydana gelen zararın ödenmesi için davacı ile davalı arasında 20.06.2022 tarihli ihtiyari arabuluculuk anlaşmasının imzalandığını, söz konusu anlaşmaya göre davalının davacıya tazminat ödediğini, davacının bakiye tazminata ilişkin talebinin reddi gerektiğini, maluliyet raporunun hatalı olduğunu, davalıya sigortalı aracın sürücüsünün kazanın meydana gelmesinde kusurunun bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir.</p>

<p><strong>III. UYUŞMAZLIK HAKEM HEYETİ KARARI</strong></p>

<p>Uyuşmazlık Hakem Heyetinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davaya konu kaza nedeniyle meydana gelen zararın ödenmesi için davacı ile davalı arasında 20.06.2022 tarihli ihtiyari arabuluculuk anlaşmasının imzalandığı, davaya konu taleplerin arabuluculuk yoluyla çözümlendiği, 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanununun 18. maddesinin 5. bendinde; “Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz.” şeklinde hüküm bulunduğu, düzenlenen arabuluculuk anlaşma belgesinin incelenmesinde tarafların sürekli ve geçici iş göremezlik, geçici bakıcı gideri, tedavi gideri, ilaç gideri ve yol gideri taleplerine ilişkin olarak anlaşmaya vardığının anlaşıldığı, yukarıda anılan hüküm uyarınca anlaşma ile sonuçlanan arabuluculuk başvurularından sonra dava yoluna gidilemeyeceğinden dolayı davacının sürekli iş göremezlik tazminatı talebinin bu kapsamda reddi gerektiği gerekçesiyle başvurunun reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İTİRAZ</strong></p>

<p>Uyuşmazlık Hakem Heyetinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekilince itiraz edilmesi üzerine; İtiraz Hakem Heyetinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davacı vekili arabuluculuk tutanaklarının dosyaya sunulmadığını iddia etmişse de, davalı vekilinin cevap dilekçesinin ekinde arabuluculuk anlaşma belgesinin dosyaya sunulduğunun görüldüğü, 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanununun 18. maddesinin 5. bendinde; “Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz.” şeklinde hüküm bulunduğu, arabuluculuk anlaşma tutanağının içeriğinde sürekli iş göremezlik tazminatı yönünden anlaşmaya varıldığının açıkça belirtildiği, bu nedenle davacının bakiye maluliyet tazminatı talebinde bulunamayacağı gerekçesiyle davacı vekilinin itirazının reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong><br />
A. Temyiz Sebepleri<br />
Davacı vekili temyiz dilekçesinde; kararda ihtiyari arabuluculuk yoluyla daha önce ödeme alındığı belirtilmişse de dosyada buna ilişkin herhangi bir evrakın bulunmadığını, var ise bunun dosyaya kazandırılması gerektiğini, ceza dosyasında şüphelinin belirlenen tutarı iki taksit halinde ödeyeceğini taahhüt ettiğini, ancak edimini yerine getirmediğini, bu nedenle iddianame düzenlendiğini, uzlaşma ve arabuluculuğun söz konusu olmaması sebebiyle davacının zararının karşılanması gerektiğini beyan etmektedir.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe<br />
Uyuşmazlık, davalı ... tarafından ZMSS poliçesi ile teminat altına alınan aracın karıştığı trafik kazası sonucu yaralanan davacı yayanın sürekli iş göremezlik tazminatı talebine ilişkindir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>1.Dosyadaki davacı tarafından verilen vekaletnamedeki kimlik numarası ve tedavi evraklarından davacının, Suriye Arap Cumhuriyeti uyruklu olduğu anlaşılmaktadır. 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'un (MÖHUK) 48/1 hükmü uyarınca Türk mahkemesinde dava açan, davaya katılan veya icra takibinde bulunan yabancı gerçek ve tüzel kişiler, yargılama ve takip giderleriyle karşı tarafın zarar ve ziyanını karşılamak üzere mahkemenin belirleyeceği teminatı göstermek zorundadırlar. Anılan Kanun, teminat gösterme yükümlülüğü konusunda “yabancılık” ölçütünü esas almış, yabancılar için karşılıklılık esasını ise teminatın istisnası olarak kabul etmiştir. Bu nedenle öncelikle yabancı gerçek veya tüzel kişinin uyruğunda bulunduğu Devlet ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında akdi, fiili veya kanuni karşılıklılık bulunup bulunmadığının araştırılması gerekir.</p>

<p>Öte yandan, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 114/1-ğ hükmü uyarınca, teminat gösterilmesine ilişkin kararın gereğinin yerine getirilmesi tamamlanabilir dava şartlarındandır. Dava şartı eksikliği davanın usulden reddini gerektiren bir usul kuralı olduğundan dava şartlarının mevcut olup olmadığı, davanın her aşamasında re'sen araştırılacağı gibi taraflar da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebilirler.</p>

<p>Yine, HMK'nın 85. maddesi uyarınca davacının adli yardımdan yararlanabilecek olması, teminat istenmesinin istisnasını teşkil etmekte olduğu gibi, aynı şekilde HMK'nın 335/1-b hükmü uyarınca yargılama ve takip giderleri için teminat göstermekten muafiyetin de adli yardımın kapsamında olduğu kabul edilmiştir. Bu itibarla, adli yardım konusunda karşılıklılığın bulunduğu devletin vatandaşlarının açacakları veya katılacakları davalarda ve başlatacakları icra takiplerinde teminattan muaf tutulmaları gerekir.</p>

<p>Adli yardım müessesesi, HMK'nın 334 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olup kendisi ve ailesinin geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin, gereken yargılama veya takip giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olan kimselerin, iddia ve savunmalarında, geçici hukuki korunma taleplerinde ve icra takibinde, taleplerinin açıkça dayanaktan yoksun olmaması kaydıyla adli yardımdan yararlanabilecekleri şeklinde belirtilmiştir. Aynı Kanun'un 334. maddesinin son fıkrasında karşılıklılık şartına bağlı olmak kaydıyla yabancıların da adli yardımdan yararlanabilecekleri belirlenmiştir.</p>

<p>Karşılıklılık, iki devlet arasında imzalanan (iki taraflı) anlaşma veya iki devletin de taraf olduğu uluslararası (çok taraflı) anlaşma ile sağlanabileceği gibi, kanuni veya fiili karşılıklılık şeklinde de sağlanabilir. Türkiye ile davacının uyruğunda bulunduğu Suriye Arap Cumhuriyeti arasında akdedilen Hukuki ve Ticari Konularda Adli Yardımlaşma Anlaşması 09.04.2009 tarihinde imzalanmış, 02.11.2010 tarihli ve 6040 sayılı Kanun'la onaylanması uygun bulunmuş ve 15.06.2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ancak 2011 yılından itibaren Suriye Arap Cumhuriyetinde meydana gelen iç karışıklıklar ve sınırlarımıza yönelen terör eylemleri dolayısıyla iki ülke arasında yaşanan diplomatik sorunlar neticesinde Türkiye açısından bu iki taraflı anlaşmanın uygulaması askıya alındığından karşılıklılık esası söz konusu değildir.</p>

<p>Belirtmek gerekir ki Suriye Arap Cumhuriyeti, 1954 tarihli Hukuk Usulüne Dair Lahey Sözleşmesi'ne taraf olmadığından davacı bakımından bu sözleşmenin uygulanma kabiliyeti yoktur. Bunun yanında Türkiye Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilen 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesini ve eki Protokolü, mülteci tabirinin tanımlanması noktasında coğrafi bakımından (Türkiye, sadece Avrupa’da yaşanan olaylar nedeniyle gelen kişilerin mülteci olarak kabul edilebileceğini belirterek çekince koymuştur.) ihtirazı kayıtla onayladığından ve 6458 sayılı Kanun'un 61. maddesi uyarınca Avrupa ülkelerinden gelmediğinden mülteci statüsü bulunmayan davacı bakımından bu Sözleşme ve eki Protokollerin uygulanması da mümkün değildir.</p>

<p>Bu durumda davacının konumu ile ilgili olarak 6458 sayılı Kanun'a bakmak gerekir. Anılan Kanun'un 61, 62... . maddeleri uyarınca uluslararası koruma çeşitleri; "mülteci", "şartlı mülteci" ve "ikincil koruma" statüleri şeklinde tanımlanmış, yine aynı Kanun'un 88. maddesinde ise uluslararası koruma statüsü sahibi kişilerin, karşılıklılık şartından muaf tutulacakları hükme bağlanmıştır.</p>

<p>6458 sayılı Kanun'un 91/1 maddesinde ise uluslararası koruma statüsü kazanamamış kişiler bakımından geçici koruma statüsü belirlenmiştir. Anılan madde ve bu maddenin uygulama esaslarını belirleyen Geçici Koruma Yönetmeliği'nin 7. maddesinde; ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel veya bu kitlesel akın döneminde bireysel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen yabancılardan haklarında bireysel olarak uluslararası koruma statüsü belirleme işlemi yapılamayan yabancılara uygulanacağı öngörülmüştür. Aynı Yönetmelik'in 7/3 maddesinde de geçici korunanların, Kanun'a göre belirlenen uluslararası koruma statülerinden herhangi birini doğrudan elde etmiş sayılamayacağı belirlenmiştir. 6458 sayılı Kanun'da ve Geçici Koruma Yönetmeliği'nde, geçici koruma sağlananların teminat gösterme yükümlülüğünden ya da karşılıklılık şartından muaf olduklarına dair bir düzenleme yer almadığından geçici koruma sağlananlar, teminat gösterme yükümlülüğünden ve karşılıklılık şartından muaf değildir.</p>

<p>Bu bağlamda Suriye Arap Cumhuriyetinden gelenler, Ekim 2011 tarihinden itibaren İçişleri Bakanlığının 1994 sayılı Yönetmeliği’nin 10. maddesi gereğince “geçici koruma statüsüne” alınmış, 30.03.2012 tarih ve 62 sayılı “Yönerge” ile de “geçici koruma” altında oldukları kabul edilmiştir.</p>

<p>Öte yandan Anayasa Mahkemesi; HMK'nın 334/3 maddesindeki karşılıklılık şartının, kişilerin öznel durumlarını (statü, ödeme gücü vs.) dikkate almadan kategorik bir yaklaşımla yabancıların adli yardımdan yararlanmalarına sınırlama getirdiğini, söz konusu yaklaşımın sosyal ve ekonomik durumları itibarıyla ödeme gücü bulunmadığı açıkça anlaşılan yabancı kişilerin sırf karşılıklılık şartı yerine getirilmediği gerekçesiyle dava açma hakkından yoksun bırakılmaları sonucunu doğuracağını, bunun ise mahkemeye erişim hakkı bağlamında ciddi sorunlara yol açabileceğini tespit etmiştir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi; mütekabiliyet şartının kategorik olarak uygulanması zorunluluğu getirilmek suretiyle hâkime, dava açmak isteyen yabancıların her somut olay özelinde ekonomik ve sosyal durumlarını dikkate alarak gerçekten ödeme gücünden yoksun olup olmadığını değerlendirmesi konusunda herhangi bir takdir yetkisi tanınmamış olması nedeniyle herhangi bir geliri bulunmayan başvurucuların ülke şartlarına göre oldukça yüksek olan mahkeme harç ve masraflarını ödemek zorunda bırakılmalarına, ayrıca devam eden yargılamada gider avansını aşan miktarlardaki masrafları ödeme zorluğuyla karşı karşıya kalmalarına yol açarak tazminat taleplerini yargı mercileri önünde dava konusu yapma ya da devam eden davayı sürdürme imkânlarının ortadan kaldırılması veya bunun ciddi ölçüde zorlaştırılması sonucunu doğurduğu kanaatine ulaşmıştır. (Mohamma Salem Pashto ve Nazı Salem [GK], B. No: 2019/26339, 17.05.2023, § 75, 78).</p>

<p>Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, davacının mülteci statüsünde olmadığı sabit olup mahkemece; öncelikle davacıya 6458 sayılı Kanun'un 62... . maddeleri uyarınca uluslararası koruma kapsamında "şartlı mülteci" veya "ikincil koruma" statüsünün verilip verilmediği araştırılarak uluslararası koruma statüsü var ise aynı Kanun'un 88/1 maddesi uyarınca davacı karşılıklılık esasından ve teminat göstermekten muaf tutulmalıdır. Davacı geçici koruma altında ise bu kez ekonomik ve sosyal durumu araştırılmak suretiyle adli yardımdan yararlanıp yararlanamayacağı, dolayısıyla teminat göstermekten muaf tutulup tutulmayacağı belirlenmelidir. Adli yardımdan yararlanamayacak durumda ise ve teminat göstermekten muaf olmadığının anlaşılması hâlinde ise MÖHUK'un 48/1 maddesi uyarınca, yargılama ve takip giderleriyle karşı tarafın zarar ve ziyanını karşılamak üzere İtiraz Hakem Heyetince takdir olunacak teminatı göstermek üzere, davacıya gerekli ihtarat yapılarak kesin süre verilip verilecek kesin süre içerisinde teminatın gösterilmesi hâlinde davanın esasına girilmesi, aksi hâlde dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verilmesi gerekirken doğrudan işin esasına girilmesi doğru değildir. Kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.</p>

<p>2.Bozma ilamının kapsam ve şekline göre, davacı vekilinin diğer temyiz itirazları şimdilik incelenmemiştir.</p>

<p><strong>VI. KARAR</strong></p>

<p>1.Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile temyiz olunan İtiraz Hakem Heyeti kararının BOZULMASINA,</p>

<p>2.Yukarıda (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle bozma ilamının kapsam ve şekline göre davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına,</p>

<p>Peşin alınan temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine,<br />
Dosyanın mahkemeye gönderilmesine,<br />
13.10.2025 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-hukuk-dairesinin-20246624-e-202514020-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 08:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/01/yargi/yargitay-kapiif.jpg" type="image/jpeg" length="46949"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2024/10834 E., 2024/14288 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-202410834-e-202414288-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-202410834-e-202414288-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 23.10.2024 tarihli, 2024/10834 E., 2024/14288 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>9. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2024/10834 E., 2024/14288 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesi<br />
İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 2. İş Mahkemesi</p>

<p>Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.</p>

<p>Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince, davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüyle İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; yapılan ön inceleme sonucunda gereği düşünüldü:</p>

<p>Miktar veya değeri kesinlik sınırını geçmeyen davalara ilişkin nihai kararlar, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 362 nci maddesi uyarınca temyiz edilemez. Temyize konu edilen miktarın kesinlik sınırının altında kalması hâlinde anılan Kanun’un 366 ncı maddesi atfıyla aynı Kanun’un 352 nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekir.</p>

<p>Somut uyuşmazlıkta, davacı işçi ihtiyari arabuluculuk tutanağının geçersizliğini de ileri sürerek bir kısım alacaklarının tahsilini talep etmiş; Mahkemece ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesinin geçersiz olduğu sonucuna varılarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.<br />
Dairemiz uygulamasına göre ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesinin geçerli olup olmadığı hususu, alacak davasında ön sorun olarak incelenebileceğinden kararın miktar itibarıyla kesin olup olmadığının tespiti bakımından, hüküm altına alınan ya da reddedilen ve temyize konu edilen alacak miktarının dikkate alınması gerekmektedir.</p>

<p>Dosya içeriğine göre davalı vekili tarafından temyize konu edilen dava değeri (karar tarihindeki Merkez Bankası efektif satış kuru üzerinden TL'ye çevrilmekle hesaplanan), Bölge Adliye Mahkemesinin karar tarihi itibarıyla kesinlik sınırı olan 378.290,00 TL’nin altında kalmaktadır.</p>

<p><strong>KARAR</strong><br />
Açıklanan sebeple;<br />
Davalı vekilinin temyiz dilekçesinin miktardan REDDİNE,</p>

<p>Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,</p>

<p>Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,</p>

<p>23.10.2024 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.</p>

<p><strong>K A R Ş I O Y</strong></p>

<p>Arabuluculuk anlaşma tutanağına bağlanmış işçilik alacaklarının anlaşma tutanağına rağmen dava konusu edilip edilemeyeceği ve edilebilecekse bunun koşulları uyuşmazlık konusudur.</p>

<p>Bu hususa ilişkin olarak mevzuat hükümleri incelendiğinde karşımıza çıkan hükümler, 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'nun (6325 sayılı Kanun) 18 inci maddesine 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun (7036 sayılı Kanun) 35 inci maddesi ile eklenen dördüncü fıkra ve aynı Kanun'un 24 üncü maddesiyle eklenen beşinci fıkradır.</p>

<p>6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin dördüncü fıkrasına göre “Kanunlarda icra edilebilirlik şerhi alınmasının zorunlu kılındığı haller hariç, taraflar ve avukatları ile arabulucunun, ticari uyuşmazlıklar bakımından ise avukatlar ile arabulucunun birlikte imzaladıkları anlaşma belgesi, icra edilebilirlik şerhi aranmaksızın ilam niteliğinde belge sayılır.”</p>

<p>Aynı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrası ise “Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz.” şeklindedir.</p>

<p>Yukarıya alınan maddelerin gerekçesi sırasıyla;<br />
“... 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesine eklenen dördüncü fıkra ile, taraflar ve avukatları ile arabulucunun birlikte imzaladıkları anlaşma belgesinin, icra edilebilirlik şerhi aranmaksızın ilâm niteliğinde belge sayılacağı hükme bağlanmaktadır. Bu düzenleme yapılırken 19.03.1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 'Uzlaşma sağlama' başlıklı 35/A maddesi dikkate alınmaktadır. Zira bu maddede 'Avukatlar dava açılmadan veya dava açılmış olup da henüz duruşma başlamadan önce kendilerine intikal eden iş ve davalarda, tarafların kendi iradeleriyle istem sonucu elde edebilecekleri konulara inhisar etmek kaydıyla, müvekkilleriyle birlikte karşı tarafı uzlaşmaya davet edebilirler. Karşı taraf bu davete icabet eder ve uzlaşma sağlanırsa, uzlaşma konusunu, yerini, tarihini, karşılıklı yerine getirmeleri gereken hususları içeren tutanak, avukatlar ile müvekkilleri tarafından birlikte imza altına alınır. Bu tutanaklar 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 38 inci maddesi anlamında ilâm niteliğindedir.' hükmü yer almaktadır. ...”</p>

<p>“... 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesine eklenen beşinci fıkra ile, arabulucu huzurunda anlaşılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağı hüküm altına alınmaktadır. Anlaşılan hususların bilahare dava edilemeyeceği dikkate alındığında arabulucu tarafından düzenlenecek ve taraflar ve varsa temsilcileri veya avukatları tarafından imzalanacak anlaşma tutanağında 'anlaşılan hususların' net bir şekilde ortaya konulmasında zorunluluk bulunmaktadır. Örneğin işçi ve işveren tarafı kıdem ve ihbar tazminatı ile fazla çalışma ücreti konusunda anlaştıklarında arabulucunun bu kalemleri ayrıca ve açıkça tutanağa bağlamasında fayda görülmektedir. Anlaşma tutanağının içeriğinden 'anlaşılan hususlar' net bir şekilde görülebilmeli ve bilahare dava açma yasağına tâbi olan bu hususlar tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça tespit edilebilmelidir. ...” şeklindedir.</p>

<p>Arabuluculuk anlaşma tutanağının ilâm niteliğinde belge kabul edilmesi, “anlaşılan hususlarda taraflarca dava açılamaz” şeklindeki hüküm, 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarının gerekçesi ve 6325 sayılı Kanun'un Türkiye Büyük Millet Meclisinde 07.06.2012 tarihinde kabul edilen ilk metninde yer almayan 18 inci maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarının görülen ihtiyaç ve lüzum üzerine yaklaşık beş yıl sonra çıkarılan 7036 sayılı Kanun'un 24 ve 35 inci maddeleriyle Kanun'a eklenmiş olması hususları birlikte değerlendirildiğinde; kanun koyucunun açık iradesinin arabulucu önünde konuşulup anlaşma tutanağına bağlanan hususların, arabuluculuk anlaşma tutanağı hukuken geçerliliğini yitirmeden hiçbir şartta dava konusu edilmesine müsade etmemek olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır.</p>

<p>Hiç kuşkusuz anlaşma tutanağındaki imzanın sahteliğinin veya taraflardan birisinin iradesinin fesada uğratılmış olduğunun veya arabuluculuk görüşmesinin usulüne uygun yapılmadığının tespiti durumunda, anlaşma tutanağının iptal edilmesi mümkündür ve iptal kararının kesinleşmesi ile birlikte yukarıda değinilen dava açma yasağı ortadan kalkacağından iptal edilen anlaşma tutanağındaki hususlar dava konusu edilebilecektir.</p>

<p>Anlaşma tutanağının sahteliği veya irade fesadı ile sakatlığı veya arabuluculuk görüşmesinin usulüne uygun yapılmadığı iddiası, doğrudan doğruya açılacak bir alacak veya işe iade davasında görülmesi mümkün bir ön sorun mudur; yoksa işe iade veya alacak davasından önce ve bağımsız bir dava olarak açılması zorunlu mudur sorusunun cevabı uyuşmazlığın özüne tekabül etmektedir.</p>

<p>Kanun'un "Anlaşılan hususlarda dava açılamaz." şeklindeki net ve emredici hükmü ile aynı doğrultudaki gerekçesi ve anlaşma tutanağını ilâm niteliğindeki belgelerden sayan yaklaşımı karşısında, dava açma yasağı ortadan kalkmadan yani arabuluculuk tutanağı iptal edilip bu karar kesinleşmeden anlaşma tutanağına konu hususlarda dava açılması mümkün olmadığından, bu hususun doğrudan doğruya açılacak işe iade veya alacak davası içerisinde ön sorun olarak tartışılıp karara bağlanmasına yasal olanak bulunmamaktadır. Kanun'un açık hükmünün olduğu yerde yorum veya işçi lehine yorum gibi argümanlarla açık kanun hükmü boşa çıkarılamaz. Bu aşamada hemen belirtmek gerekir ki eğer 6325 sayılı Kanun ilk çıkarıldığı hâliyle kalsaydı yani yaklaşık beş yıl sonra 7036 sayılı Kanun'un 24 üncü maddesi ile 18 inci maddeye eklenen beşinci fıkra olmasaydı hiç kuşkusuz arabuluculuk anlaşma tutanağının geçerli olup olmadığı ilgisine göre açılacak işe iade veya alacak davasında ön sorun olarak incelenebilirdi. Ancak açıkça belli ki kanun koyucu tam da bu olasılığı engellemek için bilinçli bir tercihle yukarıda değinilen ek maddeyi 6325 sayılı Kanun'a monte etmiştir. Kanun koyucunun iradesi ve kanun hükmü bu kadar açıkken bu yasal değişiklik yapılmamış gibi davranmaya devam etmenin de izahı yoktur.</p>

<p>Bu hususta bir diğer görüş de iptal davasının ön sorun olarak ele alınamayacağını benimseyip müstakil dava niteliğini kabul etmekle birlikte, anlaşma tutanağının iptali davası ile duruma göre anlaşma tutanağının konusunu oluşturan işe iade veya alacak davasının birlikte açılabileceği, ancak bu durumda müstakil iki davanın varlığı nedeniyle her ikisi bakımından da (işin doğası gereği önce iptal davası ile ilgili karar verilecektir) ayrı ayrı hüküm kurmak gerektiği şeklindedir ki, bu görüşe de katılmak mümkün değildir. Şöyle ki yukarıda da izah olunduğu üzere anlaşma tutanağının hukuken varlığını sürdürdüğü herhangi bir zaman dilimi içerisinde Kanun'dan kaynaklanan dava açma yasağı nedeniyle anlaşma tutanağının konusu olan hususların dava konusu edilmesi mümkün değildir. İlgili Kanun hükmü bu durumu açıkça ve yoruma imkân bırakmayacak netlikte düzenlemiştir. Meseleyi bir örnek üzerinden açıklamak gerekirse örneğin; arabuluculuk anlaşma tutanağına bağlanmış kıdem tazminatı bakımından, hem arabuluculuk anlaşma tutanağının irade fesadı nedeniyle iptali ve hem de bakiye kıdem tazminatının tahsili talepli davada, anlaşma tutanağının konusu kıdem tazminatının dava edildiği tarih nedir? Hiç kuşkusuz anlaşma tutanağının iptalinin istendiği tarihtir. Peki bu tarih itibarıyla arabuluculuk anlaşma tutanağı hukuken geçersiz midir? Yine hiç kuşkusuz henüz iptal edilip bu yöndeki karar kesinleşmediği için arabuluculuk anlaşma tutanağı hukuken geçerliliğini devam ettirmektedir. Peki arabuluculuk anlaşma tutanağı hukuken geçerliyken anlaşma tutanağına konu husus dava konusu edilebilir mi? 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrasındaki açık ve kesin emredici düzenleme nedeniyle edilemez.</p>

<p>Meselenin tartışılması gereken bir diğer yönü de davanın miktarı veya türü bakımından kesinlik hususudur.</p>

<p>Bu hususta da iki farklı görüş ortaya çıkmış olup Dairemizin çoğunluk görüşü, iptal davası ile duruma göre işe iade veya alacak davası birlikte açılmış ve mahkemenin de iptal istemi ve sonrasındaki dava bakımından ayrı ayrı hüküm kurduğu hâl ile arabuluculuk anlaşma tutanağının neden geçersiz olduğunu izahla birlikte ayrıca iptal talebinde bulunulmayan ve doğrudan işe iade veya alacak talep edilen davalarda, mahkemenin arabuluculuk anlaşma tutanağının geçersizliği iddiasını ön sorun olarak inceleyip bu yönde hüküm fıkrası kurmadan doğrudan diğer taleple ilgili karar verdiği durumda, arabuluculuk anlaşma tutanağının geçersizliği hususunun bağımsız bir dava olmayıp diğer davada değerlendirilmesi gereken ön sorun olduğu, buna bağlı olarak da ön sorun olarak incelenecek bağımsız bir dava olmayan geçersizlik hususunun kesinliğe etkisi olmadığı şeklindedir ki kanaatimizce burada ulaşılan sonuç da hukuka uygun değildir. Konunun daha iyi anlaşılması bakımından yine örnek vermek gerekirse, işe iade hususunda arabulucuya gitmiş ve arabuluculuk görüşmesi anlaşma ile sonuçlanmış işçinin, iradesinin fesada uğratıldığını iddia edip arabuluculuk anlaşma tutanağının iptalini ve işe iadesini veya geçersizliğin nedenlerini açıkladıktan sonra arabuluculuk anlaşma tutanağının iptalini istemeden doğrudan işe iadesine karar verilmesini istediği bir davada, mahkeme iptal/geçersizlik hususunu ister ön sorun olarak değerlendirmiş, isterse iptal/geçersizlik hususu ile işe iadeyi ayrı iki dava olarak niteleyip iki ayrı hüküm kurmuş olsun, bölge adliye mahkemelerinin işe iadeye dair verecekleri kararlar tür itibarıyla temyizi kabil kararlardan olmadığı için bu kararın Yargıtay tarafından incelenemeyeceği yönündedir. Keza konu işe iade değil de alacak ise bu defa da temyiz edenin sıfatına göre bakılması gereken ret veya kabul miktarı temyiz sınırının altında ise temyiz incelemesinin miktar bakımından kesinlik nedeniyle yapılamayacağı yönündedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yukarıda birkaç kez izah edildiği üzere, arabuluculuk anlaşma tutanağına bağlanan hususlarda söz konusu anlaşma tutanağı açılacak bağımsız bir davada iptal ettirilip kararın kesinleşmesi sağlanmadan dava açılamaz. Davanın bağımsız iptal davası olarak açılması hâlinde verilecek karar tür itibarıyla temyize tâbi olduğu gibi bir miktar söz konusu olmadığı için miktar bakımından kesinliğe de takılmayacak ve her hâlde temyizen incelenmesi mümkün olacaktır. Bizce birlikte dava açılması yine yukarıda izah ettiğimiz üzere mümkün olmamakla birlikte bir an için mümkün olduğunu düşündüğümüzde de tek başına iptal davası iken temyizi kabil olan bir kararın yanına ilave bir dava geldi diye temyizi kabil olmaktan çıktığını düşünmenin hukuki ve mantıki bir dayanağı da bulunmamaktadır.</p>

<p>Yine yukarıda izah edildiği üzere, birlikte açılan davalarda iptal/geçersizlik hususunun ayrı bir dava olmayıp diğer davada çözümlenmesi gereken ön sorun olduğu görüşüne katılmamız ve temyiz/kesinlik meselesine bu gözle bakmamız mümkün değildir.</p>

<p>Kabul ettiğimiz görüşün, müstakil açılacak iptal davasının yıllar sonra kesinleşeceği gerçeği karşısında, işçinin bu zaman zarfında alacaklarının zamanaşımına uğrama riski ile alacağına oldukça geç kavuşma riskini barındırması hususunda gelmesi muhtemel eleştiriler bakımından da konunun açıklığa kavuşturulmasında fayda vardır. Öncelikle açık ve kesin bir kanun hükmünün uygulanmasından sosyal kaygılarla imtina edilemez. Diğer taraftan dava açmanın kanunen yasak olduğu dönem bakımından dava zamanaşımının işlemeye devam ettiği de işin mahiyeti gereği düşünülemez. Kaldı ki 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 153 üncü maddesinin birinci fıkrasının (6) ncı bendi de bu konu bakımından değerlendirilmeli ve tartışılmalıdır.</p>

<p>Son olarak değinilmesi gereken bir husus da, 6100 sayılı Kanun'un 208 inci maddesinin üçüncü fıkrasındaki “Bir belgenin sahteliğini iddia eden kimse, bunu aynı mahkemede ön sorun şeklinde ileri sürebileceği gibi, bu konuda ayrı bir dava da açabilir.” hükmüdür. Buradaki düzenleme “bunu aynı mahkemede ön sorun olarak ileri sürebileceği gibi” ifadesinden de açıkça anlaşılacağı üzere, görülmekte olan bir davada taraflardan birisi tarafından sunulan delil niteliğindeki belgeye ilişkin olup ilâm niteliğindeki belgelerden sayılan ve dava açma engeli teşkil eden arabuluculuk anlaşma tutanağının bu kapsamda değerlendirilmesi kanaatimizce mümkün değildir. Çünkü birisi dava açılmasına engel teşkil etmeyen ama davanın sonucunu etkileyebilecek bir delilken, diğeri doğrudan doğruya davanın açılmasına kanunen engel olan ilâm niteliğinde bir belgedir. Mahiyeti gereği de açılmış bir davada sonradan ileri sürülmesinden ziyade dava açılırken başlangıçta davacı tarafından getirilmesi beklenir. Aynı zamanda bu düzenleme sadece sahtecilik (imza inkârı) iddiasına ilişkin olup irade fesadı iddiasını ve diğer hususları kapsamaz. Diğer taraftan 6100 sayılı Kanun'un bu hükmü karşısında özel hüküm olduğu tartışmasız olan 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrasının varlığı karşısında uygulanma imkânı yoktur ve anılan madde hükmü nedeniyle arabuluculuk anlaşma tutanağının iptaline ilişkin davanın müstakil bir dava olarak açılması zorunludur.</p>

<p>Sonuç olarak toparlamak gerekirse;</p>

<p>6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrasındaki açık hüküm nedeniyle, arabuluculuk anlaşma tutanağına bağlanan konularda sahtecilik, irade fesadı veya arabuluculuk sürecinde usulsüzlük iddiasında bulunarak dava açmak isteyen kimse; öncelikle müstakil bir arabuluculuk anlaşma tutanağının iptali davası açmalı, eğer tutanağın iptaline karar verilir ve bu karar kesinleşirse ancak bu kesinleşmeden sonra arabuluculuk anlaşma tutanağına konu hususlarda dava açılabilmelidir.</p>

<p>Arabuluculuk anlaşma tutanağının geçersizliği doğrudan açılmış bir alacak veya işe iade davasında ön sorun olarak değerlendirilemez.</p>

<p>Arabuluculuk anlaşma tutanağının iptali ile buna bağlı olarak işe iade veya alacak talepli iki dava, dava yığılması şeklinde birlikte açılamaz ve görülemez. Birlikte açılan davalar bakımından hukuki vasıflandırma adı altında veya başka bir yöntemle iptal istemli dava diğer davanın ön sorunu olarak nitelendirilemez.</p>

<p>Birlikte açılan davalarda duruma göre işe iade veya alacak davası tefrik edilerek ayrı bir esasa kaydedilmeli ve bu talep bakımından dava tarihi itibarıyla 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrasının dava açılmasına izin vermemesi gerekçe gösterilerek usulden ret kararı verilmelidir.</p>

<p>Arabuluculuk anlaşma tutanağının iptali/geçersizliği hususu, bağlantılı diğer davada değerlendirilmesi gereken ön sorun olamayacağından, her ne şekilde açılırsa ve her ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın, sadece arabuluculuk tutanağının iptali istemli bağımsız bir dava kabul edilmesi gereken talep nedeniyle verilecek her türlü karara karşı her durumda temyiz yolunun açık olduğu kabul edilmelidir.</p>

<p>Arabuluculuk görüşmesi sonrasında anlaşmaya varılamadığına dair düzenlenmiş tutanak eklenerek açılan davada aynı talepler bakımından daha önce arabuluculuk anlaşma tutanağı düzenlendiğinin yargılama esnasında ortaya çıkması durumunda 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrasının dava açılmasına izin vermemesi gerekçe gösterilerek usulden ret kararı verilmelidir. Bu durum dava dilekçesinde açıklanıp anlaşma tutanağının iptali istendikten sonra anlaşmaya varılamadığına dair tutanağa bağlı olarak talepte bulunulmuş olması hâlinde ise iptal istemi tefrik edilip ayrı bir esasa kayıtla davaya devam olunmalı, diğer dava ise yine aynı şekilde yukarıdaki gerekçeyle usulden reddolunmalıdır.</p>

<p>Usulüne uygun şekilde bağımsız olarak açılacak iptal davasının görülmesi süresince zamanaşımı süresinin durduğu kabul edilmelidir.</p>

<p>Şeklindeki hukuki ve vicdani kanaatim nedeniyle, arabuluculuk tutanağının iptalinin gerektiği veya geçersiz olduğu savıyla gerek iptal artı buna bağlı istek, gerekse iptal talep edilmeksizin duruma göre alacak veya işe iade istemli olarak açılan davalarda, öncelikle bu şekilde de dava açılabileceği şeklindeki kabul ile arabuluculuk anlaşma tutanağının geçersizliği meselesinin ayrı bir talep ve dava olarak incelenemeyeceği, duruma göre işe iade veya alacak davasının ön sorunu olarak incelenmesi gerektiği, bu görüşe paralel olarak da işe iade davalarında arabuluculuk anlaşma tutanağının geçerliliğine veya geçersizliğine ve burada oluşacak sonuca göre işe iade talebine ilişkin kararların temyizi kabil olmadığı, keza alacak davalarında da arabuluculuk anlaşma tutanağının geçerliliğine veya geçersizliğine ve burada oluşacak sonuca göre alacağa ilişkin kararların temyiz edenin sıfatına göre ret veya kabul miktarı temyiz sınırının altındaysa temyizen incelenemeyeceğine ilişkin sayın çoğunluk görüşüne katılamıyorum.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-202410834-e-202414288-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 08:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/02/yargi/yargitay-556dfgv.jpg" type="image/jpeg" length="51043"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2024/11418 E., 2024/15980 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-202411418-e-202415980-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-202411418-e-202415980-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 11.12.2024 tarihli, 2024/11418 E., 2024/15980 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>9. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2024/11418 E., 2024/15980 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi<br />
KARAR : İstinaf başvurusunun esastan reddi<br />
İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 66. İş Mahkemesi</p>

<p>Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Kararın davacı vekilince istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. DAVA</strong><br />
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı Şirketin Rusya ve Kazakistan'da bulunan muhtelif şantiyelerinde 03.05.2010-02.06.2019 tarihleri arasında sıva ustası olarak aylık net 2.200,00 USD ücret ile çalıştığını, ücretin bir kısmının elden avans olarak kalanının banka aracılığıyla ödendiğini, iş sözleşmesinin davalı tarafından haksız ve bildirimsiz olarak feshedildiğini, işçilik alacaklarının ödenmediğini ileri sürerek kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong><br />
Davalı vekili cevap dilekçesinde; husumet itirazı ve zamanaşımı def'inde bulunduklarını, davacı ile dava dışı ... ... Şirketi arasında ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesinin düzenlendiğini ve sürecin anlaşma ile sona erdiğini, anlaşma belgesine rağmen davacının işbu davayı açmasının mümkün olmadığını, uyuşmazlıkta Türk hukukunun uygulanamayacağını, talep konusu alacakların Rusya hukukuna göre değerlendirilmesi gerektiğini, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil alacağının ücret bordroları ile ödendiğini savunarak davanın reddini istemiştir.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong><br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; dosya kapsamına göre davalı Şirket ile organik bağı olan ve davalı Şirketin yurt dışı işlerinde aktif olan ... Şirketi ile davacı arasında dava konusu tüm işçilik alacakları konusunda ihtiyari anlaşma belgesi imzalandığı, bunun aksine söz konusu arabuluculuk belgesinin iptaline yahut sakatlığına ilişkin delil de bulunmadığı, 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'nun (6325 sayılı Kanun) 18 inci maddesinin beşinci fıkrasında "Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz." şeklinde düzenleme bulunduğu, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşılan konularda dava açılması durumunda dava şartı yokluğundan davanın usulden reddi gerektiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.</p>

<p><br />
<strong>IV. İSTİNAF</strong><br />
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar<br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.</p>

<p>B. İstinaf Sebepleri<br />
Davacı vekili; arabuluculuk anlaşma tutanağının geçerli olmadığını, arabuluculuk anlaşma belgesinde arabulucunun imzasının bulunmadığını, arabuluculuk görüşme tutanaklarında davalı Şirketin taraf olmadığını, müvekkilinin iş sözleşmesinin sona ermesi esnasında önüne konulan tüm belgeleri alacaklarının ödenmemesi korkusuyla imzalamak zorunda kaldığını, iradesinin fesada uğratıldığını, arabuluculuk son tutanağının imzalandığı tarihte müvekkilinin davalı işveren nezdinde yurt dışında çalışmaya devam ettiğini, müvekkilinin arabulucuya başvurduğuna dair herhangi bir belge veya bilgi olmadığını, arabulucu belirleme tutanağının sunulmadığını, arabuluculuk ilke ve kurallarının hiçbirine riayet edilmediğini, anlaşma belgesine itibar edilmesinin hatalı olduğunu, mahkemeye erişim hakkının engellendiğini belirterek İlk Derece Mahkemesi kararının ortadan kaldırılması ve davanın kabulüne karar verilmesi istemi ile istinaf yoluna başvurmuştur.</p>

<p>C. Gerekçe ve Sonuç<br />
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; dosya kapsamındaki fesih bildirimine göre davacının iş sözleşmesinin 31.05.2019 tarihinde sona erdiği, arabuluculuk görüşmesinin 31.05.2019 tarihinde telekonferans sistemi ile gerçekleştirildiği, tarafların bu durumu kabul ettikleri, arabuluculuk ilk oturum ve açılış tutanağında arabulucu konusunda anlaşıldığı, arabulucunun arabuluculuğun temel ilkeleri konusunda verdiği bilgilerin açıkça yazılı olduğu, davacının anlatılan hususları anladığı ve anlaşmaya ilişkin son tutanağın hukuki sonuçlarını anladığını beyan ettiği, anlaşmayla ilgili konuların açıkça yazıldığı, davayla talep edilen işçilik alacaklarının da anlaşma belgesine dâhil olduğunun belirlendiği, telekonferans yoluyla gerçekleştirilen ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesinin daha sonra fiziki ortamda imzalandığı, davacının imza inkârında bulunmadığı, arabuluculuk belgesinin tarafların imzalarını ve numarayı içerdiği, ihtiyari arabuluculuk anlaşma tutanağında 6325 sayılı Kanun ve Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Yönetmeliği (Yönetmelik) kapsamındaki düzenlemelere aykırı bir yön tespit edilmediği, davacı tarafın yargılama aşamasında söz konusu anlaşmanın irade fesadı altında yapıldığına ilişkin delil ibraz etmediği gibi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 39 uncu maddesi uyarınca yasal bir yıllık sürede ihtiyari arabuluculuk belgesinin iptali için dava açıldığını da ispat edemediği dikkate alındığında İlk Derece Mahkemesince dava şartı yokluğu nedeniyle davanın reddine karar verilmesinde bir aykırılık görülmediği gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong></p>

<p>A. Temyiz Yoluna Başvuranlar<br />
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.</p>

<p>B. Temyiz Sebepleri<br />
Davacı vekili; istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü gerekçeleri tekrar ederek ve resen dikkate alınacak nedenlerle Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozularak ortadan kaldırılması istemi ile temyiz yoluna başvurmuştur.</p>

<p>C. Gerekçe<br />
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme<br />
Uyuşmazlık; ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesinin 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrası kapsamında geçerli bir anlaşma belgesi olup olmadığı ve bunun sonucuna göre davacının dava konusu alacaklara hak kazanıp kazanmadığı ile iş sözleşmesine uygulanacak hukuk noktasında toplanmaktadır.</p>

<p>2. İlgili Hukuk<br />
1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 371 inci maddesi.</p>

<p>2. 6325 sayılı Kanun'un 3, 8, 9, 11, 13, 14, 15, 16, 17 ve 18 inci maddeleri ile Yönetmelik'in 5, 10, 11, 13, 17, 20 ve 21 nci maddeleri.</p>

<p>3. 6098 sayılı Kanun'un 30 ilâ 39 uncu maddeleri.</p>

<p>4. 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'un (5718 sayılı Kanun) 27 nci maddesi şöyledir :<br />
" (1) İş sözleşmeleri, işçinin mutad işyeri hukukunun emredici hükümleri uyarınca sahip olacağı asgarî koruma saklı kalmak kaydıyla, tarafların seçtikleri hukuka tâbidir.<br />
(2) Tarafların hukuk seçimi yapmamış olmaları hâlinde iş sözleşmesine, işçinin işini mutad olarak yaptığı işyeri hukuku uygulanır. İşçinin işini geçici olarak başka bir ülkede yapması hâlinde, bu işyeri mutad işyeri sayılmaz.<br />
(3) İşçinin işini belirli bir ülkede mutad olarak yapmayıp devamlı olarak birden fazla ülkede yapması hâlinde iş sözleşmesi, işverenin esas işyerinin bulunduğu ülke hukukuna tâbidir.<br />
(4) Ancak hâlin bütün şartlarına göre iş sözleşmesiyle daha sıkı ilişkili bir hukukun bulunması hâlinde sözleşmeye ikinci ve üçüncü fıkra hükümleri yerine bu hukuk uygulanabilir."</p>

<p>5. 5718 sayılı Kanun'un 2, 5, 8, 24, 40 ve 44 üncü maddeleri.</p>

<p>3. Değerlendirme<br />
1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davacı vekilinin aşağıdaki paragrafların kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.</p>

<p>2. 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin birinci fıkrasına göre arabuluculuk faaliyeti sonunda varılan anlaşmanın kapsamı taraflarca belirlenir ve aynı maddenin beşinci fıkrasına göre de arabuluculuk faaliyeti sonucunda anlaşmaya varılması hâlinde anlaşılan hususlarda dava açılamaz.</p>

<p>3. Dairemizce yapılan değerlendirmede, anlaşma belgesinin veya anlaşmaya dair son tutanağın, anlaşılan hususlarda dava açılmasının önünde hukuki bir engel oluşturduğu sonucuna varılmıştır. 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinde açıkça ve emredici şekilde, anlaşılan hususlarda dava açılamayacağı öngörüldüğünden öncelikle bu engelin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Kanun, anlaşma belgesinin varlığı karşısında bu belgede anlaşıldığı belirtilen hususlarda dava açılmasına imkân tanımamaktadır.</p>

<p>4. Somut uyuşmazlıkta dosyada mevcut 31.05.2019 tarihli ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesi ve son tutanağına göre arabuluculuk faaliyeti sırasında tarafların arabuluculuğun esasları, süreci, hukuki ve mali sonuçları konusunda bilgilendirildikleri; arabuluculuk süreci sonunda da davacı işçinin 20.03.2018-31.05.2019 tarihleri arasındaki çalışma dönemine ilişkin olarak anlaşmaya vardıkları anlaşılmaktadır. Dosyadaki delil durumuna göre söz konusu çalışma dönemi yönünden anlaşma belgesine itibar edilmesi yerindedir. Ancak bilirkişi raporunda davacının davalı işveren nezdinde yurt dışında 03.05.2010-31.05.2019 tarihleri arasında fasılalı olarak çalıştığı belirlenmiştir. O hâlde öncelikle davacının 20.03.2018 tarihinden önceki hizmet süresinin tespit edilmesi, ardından da ilgili çalışma döneminde uyuşmazlığa uygulanacak hukukun belirlenmesi ve sonucuna göre talep konusu alacaklar hakkında bir karar verilmesi gerekmektedir. İlk Derece Mahkemesince, açıklanan hususlar dikkate alınmaksızın ve arabuluculuk anlaşmasının kapsamı dışına çıkılarak davacının tüm çalışma dönemi yönünden davanın reddine karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>VI. KARAR</strong></p>

<p>Açıklanan sebeplerle;</p>

<p>1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,</p>

<p>2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,</p>

<p>Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,</p>

<p>Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,<br />
11.12.2024 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.<br />
(Karşı Oy)</p>

<p><strong>K A R Ş I O Y</strong></p>

<p>Arabuluculuk anlaşma tutanağına bağlanmış işçilik alacaklarının anlaşma tutanağına rağmen dava konusu edilip edilemeyeceği ve edilebilecekse bunun koşulları uyuşmazlık konusudur.</p>

<p>Bu hususa ilişkin olarak mevzuat hükümleri incelendiğinde karşımıza çıkan hükümler, 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesine 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun (7036 sayılı Kanun) 35 inci maddesi ile eklenen dördüncü fıkra ve aynı Kanun'un 24 üncü maddesiyle eklenen beşinci fıkradır.<br />
6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin dördüncü fıkrasına göre “Kanunlarda icra edilebilirlik şerhi alınmasının zorunlu kılındığı haller hariç, taraflar ve avukatları ile arabulucunun, ticari uyuşmazlıklar bakımından ise avukatlar ile arabulucunun birlikte imzaladıkları anlaşma belgesi, icra edilebilirlik şerhi aranmaksızın ilam niteliğinde belge sayılır.”<br />
Aynı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrası ise “Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz.” şeklindedir.</p>

<p>Yukarıya alınan maddelerin gerekçesi sırasıyla;<br />
“... 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesine eklenen dördüncü fıkra ile, taraflar ve avukatları ile arabulucunun birlikte imzaladıkları anlaşma belgesinin, icra edilebilirlik şerhi aranmaksızın ilâm niteliğinde belge sayılacağı hükme bağlanmaktadır. Bu düzenleme yapılırken 19.03.1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 'Uzlaşma sağlama' başlıklı 35/A maddesi dikkate alınmaktadır. Zira bu maddede 'Avukatlar dava açılmadan veya dava açılmış olup da henüz duruşma başlamadan önce kendilerine intikal eden iş ve davalarda, tarafların kendi iradeleriyle istem sonucu elde edebilecekleri konulara inhisar etmek kaydıyla, müvekkilleriyle birlikte karşı tarafı uzlaşmaya davet edebilirler. Karşı taraf bu davete icabet eder ve uzlaşma sağlanırsa, uzlaşma konusunu, yerini, tarihini, karşılıklı yerine getirmeleri gereken hususları içeren tutanak, avukatlar ile müvekkilleri tarafından birlikte imza altına alınır. Bu tutanaklar 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 38 inci maddesi anlamında ilâm niteliğindedir.' hükmü yer almaktadır. ...”</p>

<p>“... 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesine eklenen beşinci fıkra ile, arabulucu huzurunda anlaşılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağı hüküm altına alınmaktadır. Anlaşılan hususların bilahare dava edilemeyeceği dikkate alındığında arabulucu tarafından düzenlenecek ve taraflar ve varsa temsilcileri veya avukatları tarafından imzalanacak anlaşma tutanağında 'anlaşılan hususların' net bir şekilde ortaya konulmasında zorunluluk bulunmaktadır. Örneğin işçi ve işveren tarafı kıdem ve ihbar tazminatı ile fazla çalışma ücreti konusunda anlaştıklarında arabulucunun bu kalemleri ayrıca ve açıkça tutanağa bağlamasında fayda görülmektedir. Anlaşma tutanağının içeriğinden 'anlaşılan hususlar' net bir şekilde görülebilmeli ve bilahare dava açma yasağına tâbi olan bu hususlar tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça tespit edilebilmelidir. ...” şeklindedir.</p>

<p>Arabuluculuk anlaşma tutanağının ilâm niteliğinde belge kabul edilmesi, “Anlaşılan hususlarda taraflarca dava açılamaz.” şeklindeki hüküm, 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarının gerekçesi ve 6325 sayılı Kanun'un Türkiye Büyük Millet Meclisinde 07.06.2012 tarihinde kabul edilen ilk metninde yer almayan 18 inci maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarının görülen ihtiyaç ve lüzum üzerine yaklaşık beş yıl sonra çıkarılan 7036 sayılı Kanun'un 24 ve 35 inci maddeleriyle Kanun'a eklenmiş olması hususları birlikte değerlendirildiğinde; kanun koyucunun açık iradesinin arabulucu önünde konuşulup anlaşma tutanağına bağlanan hususların, arabuluculuk anlaşma tutanağı hukuken geçerliliğini yitirmeden hiçbir şartta dava konusu edilmesine müsade etmemek olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır.</p>

<p>Hiç kuşkusuz anlaşma tutanağındaki imzanın sahteliğinin veya taraflardan birisinin iradesinin fesada uğratılmış olduğunun veya arabuluculuk görüşmesinin usulüne uygun yapılmadığının tespiti durumunda, anlaşma tutanağının iptal edilmesi mümkündür ve iptal kararının kesinleşmesi ile birlikte yukarıda değinilen dava açma yasağı ortadan kalkacağından iptal edilen anlaşma tutanağındaki hususlar dava konusu edilebilecektir.</p>

<p>Anlaşma tutanağının sahteliği veya irade fesadı ile sakatlığı veya arabuluculuk görüşmesinin usulüne uygun yapılmadığı iddiası, doğrudan doğruya açılacak bir alacak veya işe iade davasında görülmesi mümkün bir ön sorun mudur; yoksa işe iade veya alacak davasından önce ve bağımsız bir dava olarak açılması zorunlu mudur sorusunun cevabı uyuşmazlığın özüne tekabül etmektedir.</p>

<p>Kanun'un "Anlaşılan hususlarda dava açılamaz." şeklindeki net ve emredici hükmü ile aynı doğrultudaki gerekçesi ve anlaşma tutanağını ilâm niteliğindeki belgelerden sayan yaklaşımı karşısında, dava açma yasağı ortadan kalkmadan yani arabuluculuk tutanağı iptal edilip bu karar kesinleşmeden anlaşma tutanağına konu hususlarda dava açılması mümkün olmadığından, bu hususun doğrudan doğruya açılacak işe iade veya alacak davası içerisinde ön sorun olarak tartışılıp karara bağlanmasına yasal olanak bulunmamaktadır. Kanun'un açık hükmünün olduğu yerde yorum veya işçi lehine yorum gibi argümanlarla açık kanun hükmü boşa çıkarılamaz. Bu aşamada hemen belirtmek gerekir ki eğer 6325 sayılı Kanun ilk çıkarıldığı hâliyle kalsaydı yani yaklaşık beş yıl sonra 7036 sayılı Kanun'un 24 üncü maddesi ile 18 inci maddeye eklenen beşinci fıkra olmasaydı hiç kuşkusuz arabuluculuk anlaşma tutanağının geçerli olup olmadığı ilgisine göre açılacak işe iade veya alacak davasında ön sorun olarak incelenebilirdi. Ancak açıkça belli ki kanun koyucu tam da bu olasılığı engellemek için bilinçli bir tercihle yukarıda değinilen ek maddeyi 6325 sayılı Kanun'a monte etmiştir. Kanun koyucunun iradesi ve kanun hükmü bu kadar açıkken bu yasal değişiklik yapılmamış gibi davranmaya devam etmenin de izahı yoktur.</p>

<p>Bu hususta bir diğer görüş de iptal davasının ön sorun olarak ele alınamayacağını benimseyip müstakil dava niteliğini kabul etmekle birlikte, anlaşma tutanağının iptali davası ile duruma göre anlaşma tutanağının konusunu oluşturan işe iade veya alacak davasının birlikte açılabileceği ancak bu durumda müstakil iki davanın varlığı nedeniyle her ikisi bakımından da (işin doğası gereği önce iptal davası ile ilgili karar verilecektir) ayrı ayrı hüküm kurmak gerektiği şeklindedir ki bu görüşe de katılmak mümkün değildir. Şöyle ki yukarıda da izah olunduğu üzere anlaşma tutanağının hukuken varlığını sürdürdüğü herhangi bir zaman dilimi içerisinde Kanun'dan kaynaklanan dava açma yasağı nedeniyle anlaşma tutanağının konusu olan hususların dava konusu edilmesi mümkün değildir. İlgili Kanun hükmü bu durumu açıkça ve yoruma imkân bırakmayacak netlikte düzenlemiştir. Meseleyi bir örnek üzerinden açıklamak gerekirse örneğin; arabuluculuk anlaşma tutanağına bağlanmış kıdem tazminatı bakımından, hem arabuluculuk anlaşma tutanağının irade fesadı nedeniyle iptali ve hem de bakiye kıdem tazminatının tahsili talepli davada, anlaşma tutanağının konusu kıdem tazminatının dava edildiği tarih nedir? Hiç kuşkusuz anlaşma tutanağının iptalinin istendiği tarihtir. Peki bu tarih itibarıyla arabuluculuk anlaşma tutanağı hukuken geçersiz midir? Yine hiç kuşkusuz henüz iptal edilip bu yöndeki karar kesinleşmediği için arabuluculuk anlaşma tutanağı hukuken geçerliliğini devam ettirmektedir. Peki arabuluculuk anlaşma tutanağı hukuken geçerliyken anlaşma tutanağına konu husus dava konusu edilebilir mi? 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrasındaki açık ve kesin emredici düzenleme nedeniyle edilemez.</p>

<p>Meselenin tartışılması gereken bir diğer yönü de davanın miktarı veya türü bakımından kesinlik hususudur.</p>

<p>Bu hususta da iki farklı görüş ortaya çıkmış olup Dairemizin çoğunluk görüşü, iptal davası ile duruma göre işe iade veya alacak davası birlikte açılmış ve mahkemenin de iptal istemi ve sonrasındaki dava bakımından ayrı ayrı hüküm kurduğu hâl ile arabuluculuk anlaşma tutanağının neden geçersiz olduğunu izahla birlikte ayrıca iptal talebinde bulunulmayan ve doğrudan işe iade veya alacak talep edilen davalarda, mahkemenin arabuluculuk anlaşma tutanağının geçersizliği iddiasını ön sorun olarak inceleyip bu yönde hüküm fıkrası kurmadan doğrudan diğer taleple ilgili karar verdiği durumda, arabuluculuk anlaşma tutanağının geçersizliği hususunun bağımsız bir dava olmayıp diğer davada değerlendirilmesi gereken ön sorun olduğu, buna bağlı olarak da ön sorun olarak incelenecek bağımsız bir dava olmayan geçersizlik hususunun kesinliğe etkisi olmadığı şeklindedir ki kanaatimizce burada ulaşılan sonuç da hukuka uygun değildir. Konunun daha iyi anlaşılması bakımından yine örnek vermek gerekirse, işe iade hususunda arabulucuya gitmiş ve arabuluculuk görüşmesi anlaşma ile sonuçlanmış işçinin, iradesinin fesada uğratıldığını iddia edip arabuluculuk anlaşma tutanağının iptalini ve işe iadesini veya geçersizliğin nedenlerini açıkladıktan sonra arabuluculuk anlaşma tutanağının iptalini istemeden doğrudan işe iadesine karar verilmesini istediği bir davada, mahkeme iptal/geçersizlik hususunu ister ön sorun olarak değerlendirmiş, isterse iptal/geçersizlik hususu ile işe iadeyi ayrı iki dava olarak niteleyip iki ayrı hüküm kurmuş olsun, bölge adliye mahkemelerinin işe iadeye dair verecekleri kararlar tür itibarıyla temyizi kabil kararlardan olmadığı için bu kararın Yargıtay tarafından incelenemeyeceği yönündedir. Keza konu işe iade değil de alacak ise bu defa da temyiz edenin sıfatına göre bakılması gereken ret veya kabul miktarı temyiz sınırının altında ise temyiz incelemesinin miktar bakımından kesinlik nedeniyle yapılamayacağı yönündedir.</p>

<p>Yukarıda birkaç kez izah edildiği üzere, arabuluculuk anlaşma tutanağına bağlanan hususlarda söz konusu anlaşma tutanağı açılacak bağımsız bir davada iptal ettirilip kararın kesinleşmesi sağlanmadan dava açılamaz. Davanın bağımsız iptal davası olarak açılması hâlinde verilecek karar tür itibarıyla temyize tâbi olduğu gibi bir miktar söz konusu olmadığı için miktar bakımından kesinliğe de takılmayacak ve her hâlde temyizen incelenmesi mümkün olacaktır. Bizce birlikte dava açılması yine yukarıda izah ettiğimiz üzere mümkün olmamakla birlikte bir an için mümkün olduğunu düşündüğümüzde de tek başına iptal davası iken temyizi kabil olan bir kararın yanına ilave bir dava geldi diye temyizi kabil olmaktan çıktığını düşünmenin hukuki ve mantıki bir dayanağı da bulunmamaktadır.</p>

<p>Yine yukarıda izah edildiği üzere, birlikte açılan davalarda iptal/geçersizlik hususunun ayrı bir dava olmayıp diğer davada çözümlenmesi gereken ön sorun olduğu görüşüne katılmamız ve temyiz/kesinlik meselesine bu gözle bakmamız mümkün değildir.</p>

<p>Kabul ettiğimiz görüşün, müstakil açılacak iptal davasının yıllar sonra kesinleşeceği gerçeği karşısında, işçinin bu zaman zarfında alacaklarının zamanaşımına uğrama riski ile alacağına oldukça geç kavuşma riskini barındırması hususunda gelmesi muhtemel eleştiriler bakımından da konunun açıklığa kavuşturulmasında fayda vardır. Öncelikle açık ve kesin bir kanun hükmünün uygulanmasından sosyal kaygılarla imtina edilemez. Diğer taraftan dava açmanın kanunen yasak olduğu dönem bakımından dava zamanaşımının işlemeye devam ettiği de işin mahiyeti gereği düşünülemez. Kaldı ki 6098 sayılı Kanun'un 153 üncü maddesinin birinci fıkrasının (6) ncı bendi de bu konu bakımından değerlendirilmeli ve tartışılmalıdır.</p>

<p>Son olarak değinilmesi gereken bir husus da, 6100 sayılı Kanun'un 208 inci maddesinin üçüncü fıkrasındaki “Bir belgenin sahteliğini iddia eden kimse, bunu aynı mahkemede ön sorun şeklinde ileri sürebileceği gibi, bu konuda ayrı bir dava da açabilir.” hükmüdür. Buradaki düzenleme “bunu aynı mahkemede ön sorun olarak ileri sürebileceği gibi” ifadesinden de açıkça anlaşılacağı üzere, görülmekte olan bir davada taraflardan birisi tarafından sunulan delil niteliğindeki belgeye ilişkin olup ilâm niteliğindeki belgelerden sayılan ve dava açma engeli teşkil eden arabuluculuk anlaşma tutanağının bu kapsamda değerlendirilmesi kanaatimizce mümkün değildir. Çünkü birisi dava açılmasına engel teşkil etmeyen ama davanın sonucunu etkileyebilecek bir delilken, diğeri doğrudan doğruya davanın açılmasına kanunen engel olan ilâm niteliğinde bir belgedir. Mahiyeti gereği de açılmış bir davada sonradan ileri sürülmesinden ziyade dava açılırken başlangıçta davacı tarafından getirilmesi beklenir. Aynı zamanda bu düzenleme sadece sahtecilik (imza inkârı) iddiasına ilişkin olup irade fesadı iddiasını ve diğer hususları kapsamaz. Diğer taraftan 6100 sayılı Kanun'un bu hükmü karşısında özel hüküm olduğu tartışmasız olan 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrasının varlığı karşısında uygulanma imkânı yoktur ve anılan madde hükmü nedeniyle arabuluculuk anlaşma tutanağının iptaline ilişkin davanın müstakil bir dava olarak açılması zorunludur.</p>

<p>Sonuç olarak toparlamak gerekirse;<br />
6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrasındaki açık hüküm nedeniyle, arabuluculuk anlaşma tutanağına bağlanan konularda sahtecilik, irade fesadı veya arabuluculuk sürecinde usulsüzlük iddiasında bulunarak dava açmak isteyen kimse; öncelikle müstakil bir arabuluculuk anlaşma tutanağının iptali davası açmalı, eğer tutanağın iptaline karar verilir ve bu karar kesinleşirse ancak bu kesinleşmeden sonra arabuluculuk anlaşma tutanağına konu hususlarda dava açılabilmelidir.</p>

<p>Arabuluculuk anlaşma tutanağının geçersizliği doğrudan açılmış bir alacak veya işe iade davasında ön sorun olarak değerlendirilemez.<br />
Arabuluculuk anlaşma tutanağının iptali ile buna bağlı olarak işe iade veya alacak talepli iki dava, dava yığılması şeklinde birlikte açılamaz ve görülemez. Birlikte açılan davalar bakımından hukuki vasıflandırma adı altında veya başka bir yöntemle iptal istemli dava diğer davanın ön sorunu olarak nitelendirilemez.<br />
Birlikte açılan davalarda duruma göre işe iade veya alacak davası tefrik edilerek ayrı bir esasa kaydedilmeli ve bu talep bakımından dava tarihi itibarıyla 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrasının dava açılmasına izin vermemesi gerekçe gösterilerek usulden ret kararı verilmelidir.</p>

<p>Arabuluculuk anlaşma tutanağının iptali/geçersizliği hususu, bağlantılı diğer davada değerlendirilmesi gereken ön sorun olamayacağından, her ne şekilde açılırsa ve her ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın, sadece arabuluculuk tutanağının iptali istemli bağımsız bir dava kabul edilmesi gereken talep nedeniyle verilecek her türlü karara karşı her durumda temyiz yolunun açık olduğu kabul edilmelidir.</p>

<p>Arabuluculuk görüşmesi sonrasında anlaşmaya varılamadığına dair düzenlenmiş tutanak eklenerek açılan davada aynı talepler bakımından daha önce arabuluculuk anlaşma tutanağı düzenlendiğinin yargılama esnasında ortaya çıkması durumunda 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrasının dava açılmasına izin vermemesi gerekçe gösterilerek usulden ret kararı verilmelidir. Bu durum dava dilekçesinde açıklanıp anlaşma tutanağının iptali istendikten sonra anlaşmaya varılamadığına dair tutanağa bağlı olarak talepte bulunulmuş olması hâlinde ise iptal istemi tefrik edilip ayrı bir esasa kayıtla davaya devam olunmalı, diğer dava ise yine aynı şekilde yukarıdaki gerekçeyle usulden reddolunmalıdır.</p>

<p>Usulüne uygun şekilde bağımsız olarak açılacak iptal davasının görülmesi süresince zamanaşımı süresinin durduğu kabul edilmelidir.</p>

<p>Somut olay özelinde ise, ihtiyari arabuluculuk anlaşma tutanağının varlığına rağmen sanki bu belge yokmuş gibi anlaşma tutanağına konu edilen ve anlaşma ile sonuçlanan hususlarda da bu belgeden hiç bahsetmeden açılan alacak davasında, davalı tarafın söz konusu belgeyi sunması sonrasında öne sürülen ve özü itibarıyla irade fesadı kapsamında olup ispatta edilemeyen itirazların bu davada değerlendirilemeyeceği, ayrı müstakil bir iptal davasına konu edilmelerinde zorunluluk bulunduğu, şeklindeki hukuki ve vicdani kanaatim nedeniyle aksi yöndeki sayın çoğunluk görüşüne katılamıyorum.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-202411418-e-202415980-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 08:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa.jpg" type="image/jpeg" length="78936"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2025/6197 E., 2025/7421 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20256197-e-20257421-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20256197-e-20257421-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 06.10.2025 tarihli, 2025/6197 E., 2025/7421 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>9. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2025/6197 E., 2025/7421 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi<br />
SAYISI : 2024/2437 E., 2025/1400 K.<br />
İLK DERECE MAHKEMESİ: Bursa 12. İş Mahkemesi<br />
SAYISI : 2020/605 E., 2024/178 K.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı ... (... Şirketi) vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. DAVA</strong></p>

<p>Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 21.04.2014-20.05.2019 tarihleri arasında ...( ...) alt işveren şirketleri olan diğer davalı Şirketlerde harita şefi- takograf başı olarak, 8.000,00 TL ücret ile yemek, servis ve benzeri haklarla çalıştığını, 20.05.2019 tarihinde, "Yeni yatırım alamadık, çalışma sona erdi." denilerek iş sözleşmesine son verildiğini, ... tarafından işine son verilirken birtakım evraklar imzalaması gerektiğinin söylendiğini, 31.07.2019 tarihinde 20.518,00 TL "arabuluculuk ile anlaşılan tutar" açıklaması ile hesabına para gelince durumu anladığını, arabuluculuk görüşmesi yapılmadığını, müvekkilinin arabulucuyu görmediğini, çıkış belgeleri arasında muhasebeci tarafından arabuluculuk tutanağının imzalatıldığını ileri sürerek arabuluculuk tutanağının iptali ile kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ile yıllık ücretli izin alacaklarının davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong></p>

<p>1. Davalı ...(...), ... (...), ... (...) vekili cevap dilekçesinde; zamanaşımı def'inde bulunduklarını, davacının 20.05.2019 tarihinde arabulucuya başvurduğunu, kendisi ile anlaşma sağlandığını, anlaşılan tutarın kendisine ödendiğini, bu davayı açmakta hukuki yararı bulunmadığını, davacının müvekkili Şirketlerin çalışanı olmadığını, ... ile ... personeli olduğunu, müvekkili Şirketler sözleşmenin tarafı olmadığından fesih ile gündeme gelebilecek alacaklardan sorumlu olmadıklarını, arabuluculuk tutanağı kapsamında davacıya hak etmiş olduğu kıdem ve ihbar tazminatlarının ödendiğini, müvekkili Şirketler nezdinde başkaca alacağı bulunmadığını, davacının 07.11.2017 tarihli kendi imzasını taşıyan istifa dilekçesi bulunduğunu, müvekkili Şirketlerde kural olarak fazla çalışma yapılmadığını, nadiren de olsa fazla çalışma yapılması durumunda karşılığının bordroya yansıtıldığını, bordroların imzalı olduğunu, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalışma olmadığını, davacının yıllık ücretli izin alacağı bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.</p>

<p>2. Davalı Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) Genel Müdürlüğü vekili cevap dilekçesinde; davacının imzalamış olduğu ihtiyari arabuluculuk tutanağı ile anlaşmaya varıldığını, dava konusu alacaklardan müvekkilinin sorumlu tutulabilmesinin mümkün olmadığını, davacının ... ile ... iş oraklığının alt yüklenicisi olan ... ile ... bünyesinde çalıştığını savunarak davanın husumetten reddini istemiştir.</p>

<p>3. Davalı ... (...) vekili cevap dilekçesinde; arabuluculuğa konu edilen alacaklar bakımından dava açılamayacağını, zamanaşımı def'inde bulunduklarını, davanın husumetten reddi gerektiğini, davacının fazla çalışma, hafta tatili, yıllık ücretli izin ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının bulunmadığını, davacının yaptığı fazla çalışmaların kayıt altına alındığını, karşılıklarının ödendiğini, ücret bordrolarının imzalı olduğunu, davacının kıdem tazminatı hakkının bulunmadığını, ihbar öneli verildiğini savunarak davanın reddini istemiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>4. Davalı ... vekili cevap dilekçesinde; arabuluculuk görüşmesinde taraflar arasında anlaşma sağlandığını, ihtiyari arabuluculuk anlaşma tutanağının usule uygun hazırlandığını, davacı tarafın kendi iradesi ile tutanağı imzaladığını, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde taraflarca dava açılamayacağını, dava açılmasında hukuki yarar bulunmadığını, zamanaşımı def'inde bulunduklarını savunarak davanın reddini istemiştir.</p>

<p>5. Davalı ..., süresinde cevap dilekçesi sunmamıştır.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong><br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; arabuluculuk tutanağında taraf olarak gösterilen ... yetkililerinin tutanakta imzalarının bulunmadığı, diğer taraf temsilcilerinin ise ad soyadlarının belirtilmediği, ayrıca tutanakta açıkça toplantının nerede ve hangi saatte yapıldığının belirtilmediği, davacı vekilinin müvekkilinin iradesinin fesada uğratıldığı iddiasının usulüne uygun delillerle ispatlandığı, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 39. maddesi gereğince davanın 1 yıllık hak düşürücü süre içerisinde açıldığı, bu hâli ile taraflar arasında yapılan davaya konu 14.05.2019 tarihli, 2019/49800 sayılı ihtiyari arabuluculuk tutanağının geçersizliğinin tespiti ile iptaline karar verilmesi gerektiği, davacının bünyesinde çalıştığı ... farklı projelerde farklı asıl işverene veya asıl işverenlere/adi ortaklıklara hizmet verdiği, davacının da bu farklı projelerde çalıştığı, bu kapsamda son olarak organik bağ bulunduğu belirtilen ... çalıştığı, hizmet süresinin 21.04.2014-17.05.2019 tarihleri arasında toplam 5 yıl 26 gün olduğu, TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğünün ihale makamı olduğu ve bu davalı bakımından davanın reddi gerektiği, dinlenen tanıkların kayıt dışı ödemenin varlığını doğruladığı, emsal ücret yazı cevapları ve tanık anlatımlarının davacının iddiasını doğruladığı, davacının 364,06 TL günlük brüt ücret, 372,73 TL günlük brüt giydirilmiş ücret ile çalıştığı, davacının iş sözleşmesinin tazminata hak kazanılacak şekilde sona erdiği konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmadığı, davacının yıllık ücretli izin alacağının olduğu, imzalı bordroların bulunduğu dönemlerin hesaplamadan dışlandığı, davacının tanık beyanlarına göre hesaplanan fazla çalışma, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının bulunduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong><br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı ... vekili ve davalı ... vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; ihtiyari arabuluculuk anlaşma tutanağının iptaline karar verilmesinin isabetli olduğu, davacının davalı işyerinde çalışmakta iken iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından feshedilerek ayrılışının Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) Kod 04 (işveren tarafından haklı neden bildirilmeden fesih) olarak bildirildiği ve davacıya kısmi kıdem ve ihbar tazminatı ödendiği, davacının kıdem ve ihbar tazminatına hak kazandığı, davacının hizmet süresi nazara alındığında 70 günlük yıllık ücretli izin hakkı bulunduğu, bu iznin kullanıldığı ya da ücretinin ödendiğinin usulünce kanıtlanamadığı, Mahkemece verilen kararın yerinde olduğu, davalı tarafından sunulan ücret bordroları, dinlenen taraf tanıkların beyanları dikkate alındığında, davacının ara dinlenmeler ve tahakkuk bulunan aylar düşüldükten sonra haftalık 45 saatin üzerinde dönem dönem değişen sürelerle fazla çalışma yaptığı, bir kısım ulusal bayram genel tatil günlerinde ve hafta tatili günlerinde çalıştığının anlaşıldığı, davalı işverenin bu çalışmaların karşılığının ödendiğini kanıtlayamadığı gerekçesiyle davalı ... ve davalı ... istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong><br />
A. Temyiz Sebepleri<br />
Davalı ... vekili temyiz dilekçesinde;<br />
1. İhtiyari arabuluculukta anlaşma sağlandığını, davanın hukuki yarar yokluğundan reddi gerektiğini, usulüne uygun düzenlenen son tutanağın tarafların özgür iradeleri ile imzalandığını,<br />
2. Müvekkili Şirketin, davacının ...çalışma süresinden sorumlu tutulmasının hukuka aykırı olduğunu,<br />
3. Giydirilmiş ücret hesabının hatalı olduğunu,<br />
4. Davacının kıdem ve ihbar tazminatına hak kazanmadığını,<br />
5. Davacının fazla çalışma ve hafta tatili ücreti alacağının bulunmadığını,<br />
6. Ulusal bayram ve genel tatil ücretine hükmedilmesinin hatalı olduğunu,<br />
7. Yıllık ücretli izin alacağının hüküm altına alınmasının hatalı olduğunu ileri sürmüştür.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe<br />
Uyuşmazlık, ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesinin geçerli olup olmadığı, davalı ... davacının dava dışı ...çalışmasından sorumlu olup olmadığı, davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanıp kazanmadığı, ücret ile fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ile yıllık ücretli izin alacaklarının ispatı ve hesaplanmasına ilişkindir.<br />
Davalı ... davacının dava dışı ... geçen çalışmasından sorumlu olup olmadığı hususunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmaktadır.<br />
... veya holdingler bünyesinde yer alan çalışmalar açısından; çalışma hayatında işçinin sigorta kayıtlarında yer alan işverenin dışında grubun başka şirketlerine hizmet verdiği, yine işçinin bilgisi dışında birbiri ile bağlantısı olan bu Şirketler tarafından sürekli giriş çıkışlarının yapıldığı sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Sadece şirketler arasında organik bağdan söz edilerek işçilik alacaklarından aralarında bağlantı bulunan işverenlerin birlikte sorumluluğuna gidilmesi veya birden fazla şirkette geçen çalışmalar için sadece bir şirketin sorumluluğunun yeterli görülmesi mümkün değildir. Belirtmek gerekir ki aynı gruba ait olan şirketlerin aralarında organik bağ bulunması olağandır. İşçilik alacaklarının belirlenmesi noktasında, kural olarak aynı gruba ya da holdinge bağlı farklı tüzel kişiliği haiz şirketlerde geçen hizmetlerin birleştirilmesi mümkün olmaz. Bu gibi durumlarda işçilik alacaklarının hesabında, hizmetlerin değerlendirilmesi ve işverenlerin sorumluluklarının belirlenmesi için şirketler/işverenler arasında işyeri devri, iş sözleşmesi devri, asıl işveren alt işveren ilişkisi veya birlikte istihdam olgularının bulunup bulunmadığının somut olarak belirlenmesi gerekir.<br />
Tüzel kişiler arasında sadece organik bağ bulunması, çalışma döneminin tamamına ilişkin alacaklardan işçinin çalışmış olduğu her bir tüzel kişinin müteselsilen sorumlu olması sonucunu doğurmaz. Zira sadece organik bağın varlığı tüzel kişilik perdesinin kaldırılması için yeterli değildir.<br />
Somut uyuşmazlıkta; davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkilinin 21.04.2014 tarihinde ... alt işverenleri olan ... harita şefi topograf başı olarak çalışmaya başladığını, 29.12.2015 tarihinde çıkışının yapılarak 30.12.2015 tarihinde ..., ..., ... ve ... giriş çıkış yapılarak çalışmasının sürekli ve hiç ara vermeden devam ettiğini, 20.05.2019 tarihinde "Yeni yatırım alamadık, çalışma durduruldu." denilerek müvekkilinin iş sözleşmesine son verildiğini iddia etmiştir. SGK kayıtlarına göre davacının 30.01.2013-13.03.2014, 21.04.2014-29.12.2015, 30.12.2015-28.02.2017, 01.03.2017-21.11.2017 tarihleri arasında ... Şirketinde, 22.11.2017-17.05.2019 tarihleri arasında dava dışı ... çalıştığı anlaşılmıştır. İlk Derece Mahkemesince Şirketler arasında organik bağ bulunduğu gerekçesi ile davacının ... geçen çalışmasından da davalı ... sorumlu tutulmuş ise de bu kabul şekli hatalıdır.</p>

<p>Dairemiz uygulamasına göre aralarında organik bağ bulunan işverenler arasında birlikte işverenlik, işyeri devri, asıl işveren alt işveren ilişkisi gibi bir hukuki ilişki varsa birlikte sorumluluk söz konusu olabilir. Bunun dışında tüzel kişilik perdesinin arkasına sığınmanın hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilebileceği gibi bir durum bulunmadıkça salt organik bağdan hareketle işçi işveren ilişkisinin kabul edilmesi doğru olmaz. Dava dilekçesinde ... ile ... Şirketi arasında organik bağ bulunduğu iddiasında da bulunulmamıştır. Birlikte işverenlik, işyeri devri, asıl işveren alt işveren ilişkisi gibi bir hukuki ilişkinin ispatlanmadığı somut davada, davalı ..., davacının dava dışı ...çalışma dönemlerinden kaynaklanan işçilik alacaklarından sorumluluğu bulunmadığından, davalı ... yazılı şekilde sorumluluğuna hükmedilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. Davacının talebi ile bağlı kalınarak, davacı işçinin sadece davalı ... nezdinde sigortalı olarak çalıştığı dönemler olan 21.04.2014-29.12.2015, 30.12.2015-28.02.2017, 01.03.2017-21.11.2017 tarihleri arasındaki çalışmaları yönünden davalı ... sorumluluğu bulunduğu kabul edilmek suretiyle dava konusu alacaklar bakımından bir değerlendirme yapılarak karar verilmesi gerekmektedir.</p>

<p><strong>VI. KARAR</strong><br />
Açıklanan sebeple;<br />
1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,<br />
2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,<br />
Bozma sebebine göre davalı ... vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına,<br />
Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,<br />
Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,<br />
06.10.2025 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.</p>

<p><br />
<strong>K A R Ş I O Y</strong></p>

<p>Arabuluculuk anlaşma tutanağına bağlanmış işçilik alacaklarının anlaşma tutanağına rağmen dava konusu edilip edilemeyeceği ve edilebilecekse bunun koşulları uyuşmazlık konusudur.</p>

<p>Bu hususa ilişkin olarak mevzuat hükümleri incelendiğinde karşımıza çıkan hükümler, 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'na (6325 sayılı Kanun) 7036 sayılı Kanun'un 24. maddesi ile eklenen ve 4. fıkra bakımından 7445 sayılı İcra ve İflas Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 35. maddesiyle değiştirilen 18/4-5 hükümleridir.</p>

<p>6325 sayılı Kanun'un 18/4 hükmüne göre "Kanunlarda icra edilebilirlik şerhi alınmasının zorunlu kılındığı hâller hariç, taraflar ve avukatları ile arabulucunun, ticari uyuşmazlıklar bakımından ise avukatlar ile arabulucunun birlikte imzaladıkları anlaşma belgesi, icra edilebilirlik şerhi aranmaksızın ilâm niteliğinde belge sayılır."<br />
Aynı Kanun'un 18/5 hükmü ise "Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz." şeklindedir.</p>

<p>Yukarıya alınan maddelerin gerekçesi ise sırasıyla;<br />
"6325 sayılı Kanunun 18 inci maddesine eklenen dördüncü fıkra ile, taraflar ve avukatları ile arabulucunun birlikte imzaladıkları anlaşma belgesinin, icra edilebilirlik şerhi aranmaksızın ilâm niteliğinde belge sayılacağı hükme bağlanmaktadır. Bu düzenleme yapılırken 19.03.1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 'Uzlaşma sağlama' başlıklı 35/A maddesi dikkate alınmaktadır. Zira bu maddede 'Avukatlar dava açılmadan veya dava açılmış olup da henüz duruşma başlamadan önce kendilerine intikal eden iş ve davalarda, tarafların kendi iradeleriyle istem sonucu elde edebilecekleri konulara inhisar etmek kaydıyla, müvekkilleriyle birlikte karşı tarafı uzlaşmaya davet edebilirler. Karşı taraf bu davete icabet eder ve uzlaşma sağlanırsa, uzlaşma konusunu, yerini, tarihini, karşılıklı yerine getirmeleri gereken hususları içeren tutanak, avukatlar ile müvekkilleri tarafından birlikte imza altına alınır. Bu tutanaklar 09.06.1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 38 inci maddesi anlamında ilâm niteliğindedir.' hükmü yer almaktadır."</p>

<p>"6325 sayılı Kanunun 18 inci maddesine eklenen beşinci fıkra ile, arabulucu huzurunda anlaşılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağı hüküm altına alınmaktadır. Anlaşılan hususların bilahare dava edilemeyeceği dikkate alındığında arabulucu tarafından düzenlenecek ve taraflar ve varsa temsilcileri veya avukatları tarafından imzalanacak anlaşma tutanağında 'anlaşılan hususların' net bir şekilde ortaya konulmasında zorunluluk bulunmaktadır. Örneğin işçi ve işveren tarafı kıdem ve ihbar tazminatı ile fazla mesai ücreti konusunda anlaştıklarında arabulucunun bu kalemleri ayrıca ve açıkça tutanağa bağlamasında fayda görülmektedir. Anlaşma tutanağının içeriğinden 'anlaşılan hususlar' net bir şekilde görülebilmeli ve bilahare dava açma yasağına tâbi olan bu hususlar tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça tespit edilebilmelidir." şeklindedir.</p>

<p>Arabuluculuk anlaşma tutanağının ilâm niteliğinde belge kabul edilmesi, "Anlaşılan hususlarda taraflarca dava açılamaz." şeklindeki hüküm, 18. maddenin 4 ve 5. fıkralarının gerekçesi ve 6325 sayılı Kanun'un TBMM’de 07.06.2012 tarihinde kabul edilen ilk metninde yer almayan 18. maddenin 4 ve 5. fıkralarının görülen ihtiyaç ve lüzum üzerine yaklaşık beş yıl sonra çıkarılan 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun 24. maddesiyle Kanun'a eklenmiş olması hususları birlikte değerlendirildiğinde, kanun koyucunun açık iradesinin arabulucu önünde konuşulup anlaşma tutanağına bağlanan hususların, arabuluculuk anlaşma tutanağı hukuken geçerliliğini yitirmeden hiçbir şartta dava konusu edilmesine müsade etmemek olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır.<br />
Hiç kuşkusuz anlaşma tutanağındaki imzanın sahteliğinin veya taraflardan birisinin iradesinin fesada uğratılmış olduğunun veya arabuluculuk görüşmesinin usulüne uygun yapılmadığının tespiti durumunda, anlaşma tutanağının iptal edilmesi mümkündür ve iptal kararının kesinleşmesi ile birlikte yukarıda değinilen dava açma yasağı ortadan kalkacağından iptal edilen anlaşma tutanağındaki hususlar dava konusu edilebilecektir.<br />
Anlaşma tutanağının sahteliği veya irade fesadı ile sakatlığı veya arabuluculuk görüşmesinin usulüne uygun yapılmadığı iddiası, doğrudan doğruya açılacak bir alacak veya işe iade davasında görülmesi mümkün bir ön sorun mudur yoksa işe iade veya alacak davasından önce ve bağımsız bir dava olarak açılması zorunlu mudur sorusunun cevabı uyuşmazlığın özüne tekabül etmektedir.</p>

<p>Kanun'un "Anlaşılan hususlarda dava açılamaz." şeklindeki net ve emredici hükmü ile aynı doğrultudaki gerekçesi ve anlaşma tutanağını ilâm niteliğindeki belgelerden sayan yaklaşımı karşısında, dava açma yasağı ortadan kalkmadan yani arabuluculuk tutanağı iptal edilip bu karar kesinleşmeden anlaşma tutanağına konu hususlarda dava açılması mümkün olmadığından, bu hususun doğrudan doğruya açılacak işe iade veya alacak davası içerisinde ön sorun olarak tartışılıp karara bağlanmasına yasal olanak bulunmamaktadır. Kanunun açık hükmünün olduğu yerde yorum veya işçi lehine yorum gibi argümanlarla açık kanun hükmü boşa çıkarılamaz. Bu aşamada hemen belirtmek gerekir ki, eğer 6325 sayılı Kanun ilk çıkarıldığı hâliyle kalsaydı yani yaklaşık beş yıl sonra 7036 sayılı Kanun'un 24. maddesi ile 18. maddeye eklenen 5. fıkra olmasaydı hiç kuşkusuz arabuluculuk anlaşma tutanağının geçerli olup olmadığı ilgisine göre açılacak işe iade veya alacak davasında ön sorun olarak incelenebilirdi. Ancak açıkça belli ki kanun koyucu tam da bu olasılığı engellemek için bilinçli bir tercihle yukarıda değinilen ek maddeyi 6325 sayılı Kanun'a monte etmiştir. Kanun koyucunun iradesi ve kanun hükmü bu kadar açıkken bu yasal değişiklik yapılmamış gibi davranmaya devam etmenin de izahı yoktur.</p>

<p>Bu hususta bir diğer görüş de iptal davasının ön sorun olarak ele alınamayacağını benimseyip müstakil dava niteliğini kabul etmekle birlikte, anlaşma tutanağının iptali davası ile duruma göre anlaşma tutanağının konusunu oluşturan işe iade veya alacak davasının birlikte açılabileceği ancak bu durumda müstakil iki davanın varlığı nedeniyle her ikisi bakımından da (işin doğası gereği önce iptal davası ile ilgili karar verilecektir) ayrı ayrı hüküm kurmak gerektiği şeklindedir ki, bu görüşe de katılmak mümkün değildir. Şöyle ki yukarıda da izah olunduğu üzere anlaşma tutanağının hukuken varlığını sürdürdüğü herhangi bir zaman dilimi içerisinde kanundan kaynaklanan dava açma yasağı nedeniyle anlaşma tutanağının konusu olan hususların dava konusu edilmesi mümkün değildir. İlgili kanun hükmü bu durumu açıkça ve yoruma imkan bırakmayacak netlikte düzenlemiştir. Meseleyi bir örnek üzerinden açıklamak gerekirse örneğin, arabuluculuk anlaşma tutanağına bağlanmış kıdem tazminatı bakımından, hem arabuluculuk anlaşma tutanağının irade fesadı nedeniyle iptali ve hem de bakiye kıdem tazminatının tahsili talepli davada, anlaşma tutanağının konusu kıdem tazminatının dava edildiği tarih nedir? Hiç kuşkusuz anlaşma tutanağının iptalinin istendiği tarihtir. Peki bu tarih itibarıyla arabuluculuk anlaşma tutanağı hukuken geçersiz midir? Yine hiç kuşkusuz henüz iptal edilip bu yöndeki karar kesinleşmediği için arabuluculuk anlaşma tutanağı hukuken geçerliliğini devam ettirmektedir. Peki arabuluculuk anlaşma tutanağı hukuken geçerliyken anlaşma tutanağına konu husus dava konusu edilebilir mi? 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmündeki açık ve kesin emredici düzenleme nedeniyle edilemez.<br />
Meselenin tartışılması gereken bir diğer yönü de davanın miktarı veya türü bakımından kesinlik hususudur.</p>

<p>Bu hususta da iki farklı görüş ortaya çıkmış olup Dairemizin çoğunluk görüşü, iptal davası ile duruma göre işe iade veya alacak davası birlikte açılmış ve mahkemenin de iptal istemi ve sonrasındaki dava bakımından ayrı ayrı hüküm kurduğu hâl ile arabuluculuk anlaşma tutanağının neden geçersiz olduğunu izahla birlikte ayrıca iptal talebinde bulunulmayan ve doğrudan işe iade veya alacak talep edilen davalarda, mahkemenin arabuluculuk anlaşma tutanağının geçersizliği iddiasını ön sorun olarak inceleyip bu yönde hüküm fıkrası kurmadan doğrudan diğer taleple ilgili karar verdiği durumda, arabuluculuk anlaşma tutanağının geçersizliği hususunun bağımsız bir dava olmayıp diğer davada değerlendirilmesi gereken ön sorun olduğu, buna bağlı olarak da ön sorun olarak incelenecek bağımsız bir dava olmayan geçersizlik hususunun kesinliğe etkisi olmadığı şeklindedir ki kanaatimizce burada ulaşılan sonuçta hukuka uygun değildir. Konunun daha iyi anlaşılması bakımından yine örnek vermek gerekirse, işe iade hususunda arabulucuya gitmiş ve arabuluculuk görüşmesi anlaşma ile sonuçlanmış işçinin, iradesinin fesada uğratıldığını iddia edip arabuluculuk anlaşma tutanağının iptalini ve işe iadesini veya geçersizliğin nedenlerini açıkladıktan sonra arabuluculuk anlaşma tutanağının iptalini istemeden doğrudan işe iadesine karar verilmesini istediği bir davada, mahkeme iptal/geçersizlik hususunu ister ön sorun olarak değerlendirmiş isterse iptal/geçersizlik hususu ile işe iadeyi ayrı iki dava olarak niteleyip iki ayrı hüküm kurmuş olsun, bölge adliye mahkemelerinin işe iadeye dair verecekleri kararlar tür itibarıyla temyizi kabil kararlardan olmadığı için bu kararın Yargıtay tarafından incelenemeyeceği yönündedir. Keza konu işe iade değilde alacak ise bu defada temyiz edenin sıfatına göre bakılması gereken ret veya kabul miktarı temyiz sınırının altında ise temyiz incelemesinin miktar bakımından kesinlik nedeniyle yapılamayacağı yönündedir.</p>

<p>Yukarıda birkaç kez izah edildiği üzere arabuluculuk anlaşma tutanağına bağlanan hususlarda söz konusu anlaşma tutanağı açılacak bağımsız bir davada iptal ettirilip kararın kesinleşmesi sağlanmadan dava açılamaz. Davanın bağımsız iptal davası olarak açılması hâlinde verilecek karar tür itibarıyla temyize tâbi olduğu gibi bir miktar söz konusu olmadığı için miktar bakımından kesinliğe de takılmayacak ve her hâlde temyizen incelenmesi mümkün olacaktır. Bizce birlikte dava açılması yine yukarıda izah ettiğimiz üzere mümkün olmamakla birlikte bir an için mümkün olduğunu düşündüğümüzde de tek başına iptal davası iken temyizi kabil olan bir kararın yanına ilave bir dava geldi diye temyizi kabil olmaktan çıktığını düşünmenin hukuki ve mantıki bir dayanağı da bulunmamaktadır.<br />
Yine yukarıda izah edildiği üzere birlikte açılan davalarda iptal/geçersizlik hususunun ayrı bir dava olmayıp diğer davada çözümlenmesi gereken ön sorun olduğu görüşüne katılmamız ve temyiz/kesinlik meselesine bu gözle bakmamız mümkün değildir.</p>

<p>Kabul ettiğimiz görüşün, müstakil açılacak iptal davasının yıllar sonra kesinleşeceği gerçeği karşısında, işçinin bu zaman zarfında alacaklarının zamanaşımına uğrama riski ile alacağına oldukça geç kavuşma riskini barındırması hususunda gelmesi muhtemel eleştiriler bakımından da konunun açıklığa kavuşturulmasında fayda vardır. Öncelikle açık ve kesin bir kanun hükmünün uygulanmasından sosyal kaygılarla imtina edilemez. Diğer taraftan dava açmanın kanunen yasak olduğu dönem bakımından dava zaman aşımının işlemeye devam ettiği de işin mahiyeti gereği düşünülemez; kaldı ki 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 153/6 hükmü de bu konu bakımından değerlendirilmeli ve tartışılmalıdır.</p>

<p>Son olarak değinilmesi gereken bir husus da 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 208/3 hükmündeki "Bir belgenin sahteliğini iddia eden kimse, bunu aynı mahkemede ön sorun şeklinde ileri sürebileceği gibi, bu konuda ayrı bir dava da açabilir." hükmüdür. Buradaki düzenleme "bunu aynı mahkemede ön sorun olarak ileri sürebileceği gibi" ifadesinden de açıkça anlaşılacağı üzere görülmekte olan bir davada taraflardan birisi tarafından sunulan delil niteliğindeki belgeye ilişkin olup, ilâm niteliğindeki belgelerden sayılan ve dava açma engeli teşkil eden arabuluculuk anlaşma tutanağının bu kapsamda değerlendirilmesi kanaatimizce mümkün değildir. Çünkü birisi dava açılmasına engel teşkil etmeyen ama davanın sonucunu etkileyebilecek bir delilken, diğeri doğrudan doğruya davanın açılmasına kanunen engel olan ilâm niteliğinde bir belgedir. Mahiyeti gereği de açılmış bir davada sonradan ileri sürülmesinden ziyade dava açılırken başlangıçta davacı tarafından getirilmesi beklenir. Aynı zamanda bu düzenleme sadece sahtecilik (imza inkarı) iddiasına ilişkin olup irade fesadı iddiasını ve diğer hususları kapsamaz. Diğer taraftan 6100 sayılı Kanun'un bu hükmü karşısında özel hüküm olduğu tartışmasız olan 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmünün varlığı karşısında uygulanma imkânı yoktur ve anılan madde hükmü nedeniyle arabuluculuk anlaşma tutanağının iptaline ilişkin davanın müstakil bir dava olarak açılması zorunludur.</p>

<p>Sonuç olarak toparlamak gerekirse;<br />
6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmündeki açık hüküm nedeniyle, arabuluculuk anlaşma tutanağına bağlanan konularda sahtecilik, irade fesadı veya arabuluculuk sürecinde usulsüzlük iddiasında bulunarak dava açmak isteyen kimse öncelikle müstakil bir arabuluculuk anlaşma tutanağının iptali davası açmalı, eğer tutanağın iptaline karar verilir ve bu karar kesinleşirse ancak bu kesinleşmeden sonra arabuluculuk anlaşma tutanağına konu hususlarda dava açılabilmelidir.<br />
Arabuluculuk anlaşma tutanağının geçersizliği doğrudan açılmış bir alacak veya işe iade davasında ön sorun olarak değerlendirilemez.<br />
Arabuluculuk anlaşma tutanağının iptali ile buna bağlı olarak işe iade veya alacak talepli iki dava, dava yığılması şeklinde birlikte açılamaz ve görülemez. Birlikte açılan davalar bakımından hukuki vasıflandırma adı altında veya başka bir yöntemle iptal istemli dava diğer davanın ön sorunu olarak nitelendirilemez.<br />
Birlikte açılan davalarda duruma göre işe iade veya alacak davası tefrik edilerek ayrı bir esasa kaydedilmeli ve bu talep bakımından dava tarihi itibarıyla 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmünün dava açılmasına izin vermemesi gerekçe gösterilerek usulden ret kararı verilmelidir.</p>

<p>Arabuluculuk anlaşma tutanağının iptali/geçersizliği hususu, bağlantılı diğer davada değerlendirilmesi gereken ön sorun olamayacağından, her ne şekilde açılırsa ve her ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın, sadece arabuluculuk tutanağının iptali istemli bağımsız bir dava kabul edilmesi gereken talep nedeniyle verilecek her türlü karara karşı her durumda temyiz yolunun açık olduğu kabul edilmelidir.</p>

<p>Arabuluculuk görüşmesi sonrasında anlaşmaya varılamadığına dair düzenlenmiş tutanak eklenerek açılan davada aynı talepler bakımından daha önce arabuluculuk anlaşma tutanağı düzenlendiğinin yargılama esnasında ortaya çıkması durumunda 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmünün dava açılmasına izin vermemesi gerekçe gösterilerek usulden ret kararı verilmelidir. Bu durum dava dilekçesinde açıklanıp anlaşma tutanağının iptali istendikten sonra anlaşmaya varılamadığına dair tutanağa bağlı olarak talepte bulunulmuş olması hâlinde ise iptal istemi tefrik edilip ayrı bir esasa kayıtla davaya devam olunmalı diğer dava ise yine aynı şekilde yukarıdaki gerekçeyle usulden reddolunmalıdır.</p>

<p>Usulüne uygun şekilde bağımsız olarak açılacak iptal davasının görülmesi süresince zamanaşımı süresinin durduğu kabul edilmelidir.<br />
Şeklindeki hukuki ve vicdani kanaatim nedeniyle, arabuluculuk tutanağının iptali ile alacak istemli davanın birlikte açılıp görülebileceğini kabul eden Sayın Çoğunluk görüşüne katılamıyorum.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20256197-e-20257421-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 07:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/07/yargi/yargitayd4ss.jpg" type="image/jpeg" length="26524"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2024/8763 E., 2024/10645 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20248763-e-202410645-k-sayili-karari-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20248763-e-202410645-k-sayili-karari-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 04.07.2024 tarihli, 2024/8763 E., 2024/10645 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>9. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2024/8763 E., 2024/10645 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesi<br />
SAYISI : 2024/237 E., 2024/779 K.<br />
KARAR : İstinaf başvurusunun esastan reddi<br />
İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 31. İş Mahkemesi<br />
SAYISI : 2022/683 E., 2023/519 K.<br />
MAHKEMESİ : Ankara 12. İş Mahkemesi<br />
SAYISI : 2023/10 E., 2023/21 K.</p>

<p>Taraflar arasındaki arabuluculuk tutanağının iptali ve işe iade davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleşen davaların reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><br />
<strong>I. DAVA</strong><br />
1. Davacı vekili asıl dava dilekçesinde; davacının, davalı işyerinde resepsiyon görevlisi olarak 02.01.2018 tarihinden iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiği 19.12.2022 tarihine kadar çalıştığını, müvekkilin iş sözleşmesinin oldu bittiye getirilmek suretiyle ve planlı bir şekilde otele davet edilen bir arabulucu aracı kılınarak işverenin talepleri doğrultusunda düzenlenen arabuluculuk tutanağı ile feshedildiğini, iş sözleşmesini sonlandırma işleminin müvekkilinin gerçek iradesini yansıtmadığını ileri sürerek iş sözleşmesinin feshini içeren ihtiyari arabuluculuk anlaşma tutanağının iptaline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>2. Davacı vekili birleşen dava dilekçesinde; davacının iş sözleşmesinin 19.12.2022 tarihinde haksız ve usulsüz olarak feshedildiğini, daha önceden ayarlanan bir arabulucu ile sanki gerçek anlamda ortada taraflar arasında uzlaşarak yapılan iradi bir iş sözleşmesi feshi söz konusuymuş gibi tutanak hazırlatılıp davacıya imzalattırıldığını, iş sözleşmesi sonlandırma işleminin hem müvekkilinin gerçek iradesini yansıtmadığını hem de sözleşmesinin feshinde müvekkilinin herhangi bir kusurunun bulunmadığını ileri sürerek iş sözleşmesinin feshinin geçersizliğinin tespiti ile işe iadesine, somut davanın, bağlantılı olan Ankara 31. İş Mahkemesinin 2022/683 Esas sayılı dosyası ile birleştirilmesine karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong><br />
1.Davalı vekili asıl davaya cevap dilekçesinde; davacının, arabuluculuk sürecini iyiniyet kurallarına aykırı şekilde reddetmesini makul bulmanın mümkün olmadığını, bütün hesapları bizzat onaylayan ve haklarını bilen davacının arabuluculuk sürecine ilişkin iddialarını kabul etmediklerini, usulüne uygun olarak yapılan arabuluculuk süreci neticesinde tarafların ... iradeleriyle anlaşmaya vardıklarını savunarak davanın reddini istemiştir.</p>

<p>2. Davalı vekili birleşen davaya cevap dilekçesinde; ihtiyari arabuluculuk yoluyla aralarındaki iş ilişkisini anlaşma ile sona erdirdiklerini, söz konusu arabuluculuk dosyasının davacının işe iade davasından doğabilecek haklarını da kapsadığını, taraflar arasında geçerli ve ilâm hükmündeki anlaşma belgesine rağmen açılan davanın başkaca bir hususun araştırılmasına dahi gerek olmadan reddine karar verilmesi gerektiğini belirterek davanın reddini istemiştir.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong><br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; taraflar arasında yapılan ihtiyari arabuluculuk görüşmeleri sonucunda imzalanan arabuluculuk tutanağının hata, hile ve ikrah gibi irade fesadına maruz kalınması nedeniyle imzalandığı hususunun dosya kapsamındaki delillerle ispatlanamadığı, davacının haklarını ve arabuluculuk tutanağını imzaladığında sonuçlarını bilebilecek durumda olduğu, ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesinin iptali talebinin reddi gerektiği, davacının ihtiyari arabuluculuk sürecinde iradesinin sakatlandığı hususunda ispat gerçekleşmediğinden arabuluculuk müzakeresi sonucu anlaşma sağlanan işe iade talebi yönünden de davanın dava şartı yokluğu nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle asıl ve birleşen davaların reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong><br />
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar<br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.</p>

<p>B. İstinaf Sebepleri<br />
Davacı vekili istinafa başvuru dilekçesinde; davacının 02.01.2018 tarihinden iş sözleşmesinin davalı tarafından haksız olarak feshedildiği 19.12.2022 tarihine kadar görevini layıkıyla yerine getirdiğini, davalının, iş sözleşmesini haksız ve usulsüz olarak feshettiğini, davalı Şirketin sözde haksız olarak iş sözleşmesini feshettiği müvekkiline kıdem tazminatı ödediğini, davalı tarafından planlanan iş sözleşmesini sonlandırma işleminin davacının gerçek iradesini yansıtmadığını ve sözleşmenin feshinde müvekkilinin herhangi bir kusurunun söz konusu olmadığından, arabuluculuk tutanağının iptali ile müvekkilinin işine iade edilmesi gerektiğini, usulüne uygun bir arabuluculuk müzakeresinin/görüşmesinin dahi yapılmadığını, başvurucu işverenin işçi işveren uyuşmazlıkları için kanunen getirilen arabuluculuk uygulamasını kanuna karşı hile yapmak suretiyle uygulattığının görüldüğünü, arabuluculuk tutanağının 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 30 vd. maddelerinde yer alan hükümler nedeniyle (arabuluculuk tutanağı korku yaratmak suretiyle imzalatıldığından) iptali gerektiğini; dolayısıyla müvekkilinin de işe iadesinin gerektiğini belirterek istinaf yoluna başvurmuştur.</p>

<p>C. Gerekçe ve Sonuç<br />
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; ihtiyari arabuluculuk anlaşma tutanağına göre işçilik alacakları ile işe iade konusunda taraflarca anlaşma sağlandığı, işçinin işveren nezdinde hizmet dönemine ilişkin olarak anlaşılan kalemler hariç geçmiş dönem ücret, hafta tatili, yol ve yemek, ulusal ... ve genel tatil, prim ve ikramiye, sosyal yardım, yıllık izin, fazla çalışma, asgari geçim indirimi, kötüniyet tazminatı, haksız fesih tazminatı, ayrımcılık tazminatı, maddi ve manevi tazminat alacağı bulunmadığının belirtildiği, toplam 51.772,30 TL ödeme konusunda mutabakat sağlandığı, işçinin işe iade talebinin bulunmadığı, buna bağlı parasal haklar ile işe iade sonrası boşta geçen süre ücreti ve işe başlatmama tazminatı taleplerinin olmadığı konusunda tutanağın düzenlendiği, ihtiyari arabulucunun tutanakta belirtilen adresi ile davalı işyeri adresinin aynı olmadığı, tutanak tarihi olan 20.12.2022 tarihli işyeri kamera kayıtlarının Mahkemece incelemeye alındığı, ses detayı olmayan kayıtlarda davacı ile muhasebeci olduğu belirtilen kişinin konuştukları ve el sıkışarak işçinin ayrıldığının görüldüğü, beyanlarına başvurulan tek tanığın da arabulucu görüşmesi konusunda görgüye dayalı bilgisi bulunmadığı gözetilerek ve imzaların geçerliliği konusunda da herhangi bir iddia olmadığından davacının iradesinin fesada uğratıldığının davacı tarafça ispat edilemediği, işe iade davası yönünden de ihtiyari arabuluculukta anlaşma sağlandığı göz önüne alınarak istinaf sebeplerine itibar edilmediği gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong><br />
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar<br />
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.</p>

<p>B. Temyiz Sebepleri<br />
Davacı vekili, istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü sebepleri belirterek kararı temyiz etmiştir.</p>

<p>C. Gerekçe<br />
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme<br />
Uyuşmazlık, ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesinin iptali davası ile birleşen işe iade davasının birlikte görülüp görülemeyeceği noktasında toplanmaktadır.</p>

<p>2. İlgili Hukuk<br />
1.6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 371 inci maddesi.</p>

<p>2. 6100 sayılı Kanun'un "Davaların ayrılması" kenar başlıklı 167 nci maddesi şu şekildedir:<br />
" (1) Mahkeme, yargılamanın iyi bir şekilde yürütülmesini sağlamak için, birlikte açılmış veya sonradan birleştirilmiş davaların ayrılmasına, davanın her aşamasında, talep üzerine veya kendiliğinden karar verebilir. Bu durumda mahkeme, ayrılmasına karar verilen davalara bakmaya devam eder.<br />
"</p>

<p>3. 6100 sayılı Kanun'un "Bekletici sorun" kenar başlıklı 165 inci maddesi ise şöyledir:<br />
"(1) Bir davada hüküm verilebilmesi, başka bir davaya, idari makamın tespitine yahut dava konusuyla ilgili bir hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı ise mahkemece o davanın sonuçlanmasına veya idari makamın kararına kadar yargılama bekletilebilir."</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>4. 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun (7036 sayılı Kanun) 3 üncü maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şu şekildedir:<br />
" (1) Kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda, arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.<br />
(2) Davacı, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağın aslını veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğini dava dilekçesine eklemek zorundadır. Bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde mahkemece davacıya, son tutanağın bir haftalık kesin süre içinde mahkemeye sunulması gerektiği, aksi takdirde davanın usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilir. İhtarın gereği yerine getirilmez ise dava dilekçesi karşı tarafa tebliğe çıkarılmaksızın davanın usulden reddine karar verilir. Arabulucuya başvurulmadan dava açıldığının anlaşılması hâlinde herhangi bir işlem yapılmaksızın davanın, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilir."</p>

<p>5. 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'nun (6325 sayılı Kanun) 18 inci maddesinin beşinci fıkrası şöyledir:<br />
"(5) (Ek: 12/10/2017-7036/24 md.) Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz."</p>

<p>6. 6098 sayılı Kanun’un 27, 30, 39 ve 420 nci maddeleri.</p>

<p>7. 7036 sayılı Kanun'un 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi.</p>

<p>3. Değerlendirme<br />
1.Somut uyuşmazlıkta davacı vekili, asıl dava dilekçesi ile davacının iradesinin sakatlandığını ileri sürerek iş sözleşmesinin feshini içeren ihtiyari arabuluculuk anlaşma tutanağının iptalini talep etmiş; birleşen dava ile iş sözleşmesini sonlandırma işleminin hem müvekkilinin gerçek iradesini yansıtmadığını hem de sözleşmenin feshinde müvekkilinin herhangi bir kusurunun söz konusu olmadığını belirterek iş sözleşmesinin feshinin geçersizliğinin tespiti ile işe iadesine, dava dosyasının, Ankara 31. İş Mahkemesinin 2022/683 Esas sayılı dava dosyası ile birleştirilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Ankara 12. İş Mahkemesinin 10.01.2023 tarihli ve 2023/10 Esas, 2023/21 Karar sayılı kararı ile aralarında fiilî ve hukuki bağlantı bulunduğu gerekçesiyle işe iade davasının, Ankara 31. İş Mahkemesinin 2022/683 Esas sayılı davası ile birleştirilmesine karar vermiştir.</p>

<p>2. İlk Derece Mahkemesince davacının ihtiyari arabuluculuk sürecinde iradesinin sakatlandığı hususunda ispat gerçekleşmediği gerekçesiyle asıl davanın reddine ve arabuluculuk müzakeresi sonucu anlaşma sağlanan işe iade talebine ilişkin birleşen davanın da dava şartı yokluğu nedeniyle reddine karar verilmiştir.</p>

<p>3. Bölge Adliye Mahkemesince ise davacının iradesinin fesada uğratıldığının davacı tarafça ispat edilemediği, bu yönden somut delil ibraz edilemediği, işe iade davası yönünden de ihtiyari arabuluculukta anlaşma sağlandığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p>4. Bilindiği gibi 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrasına göre arabuluculuk faaliyeti sonucunda anlaşmaya varılması hâlinde anlaşılan hususlarda dava açılamaz.</p>

<p>5. Dairemizce yapılan değerlendirmede, anlaşma belgesinin veya anlaşmaya dair son tutanağın, anlaşılan hususlarda dava açılmasının önünde hukuki bir engel oluşturduğu sonucuna varılmıştır. 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinde açıkça ve emredici şekilde, anlaşılan hususlarda dava açılamayacağı öngörüldüğünden öncelikle bu engelin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Kanun, anlaşma belgesinin varlığı karşısında bu belgede anlaşıldığı belirtilen hususlarda dava açılmasına imkân tanımamaktadır. Bu bakımdan anlaşma belgesinin iptaline karar verilmedikçe alacak yahut işe iade talebi ile açılan davaların esasına yönelik inceleme yapılması mümkün değildir. Anlaşma belgesinin geçersizliğini ileri süren taraf, bu belgenin iptalini ayrı bir dava ile talep edebileceği gibi anlaşma belgesinin iptali talebini, alacak veya işe iade talebi ile aynı davada da ileri sürebilir.</p>

<p>6. Davacının dava dilekçesinde anlaşma belgesinin geçersiz olduğunu ileri sürerek netice-i talep bölümünde alacak veya işe iade talep etmesi veya dava dilekçesinde anlaşma belgesinin geçersiz olduğunu ileri sürerek netice-i talep bölümünde anlaşma belgesinin iptali ile alacak veya işe iade talep etmesi durumunda tek bir dava vardır. Anlaşma belgesinin geçersizliği iddiası, açılan davada ön sorun olarak incelenir. Mahkemece, alacak veya işe iade davası ile ilgili hükümden ayrı olarak anlaşma belgesinin iptaline ilişkin bir hüküm kurulması sonucu değiştirmez. Alacak ya da işe iade davasında, cevap dilekçesinde geçerli bir anlaşma belgesi olduğunun savunulması durumunda da bu husus, davada ön sorun olarak ele alınır. Diğer bir ifade ile davacıya anlaşma belgesinin iptaline yönelik ayrı bir dava açılması için süre verilmesine gerek bulunmamaktadır. Kesinlik hususu ön soruna göre belirlenemeyeceğinden, temyiz incelemesi sırasında işe iade davası mahiyeti itibarıyla kesin kabul edilir, alacak davasında ise miktara göre kesinlik belirlenir.</p>

<p>7. Davacı tarafından anlaşma belgesinin geçersizliğinin tespiti ile alacak veya işe iade davası birlikte talep edilmediği veya açılan davada davalı tarafça geçerli bir anlaşma belgesinin varlığı ileri sürülmediği sürece, anlaşma belgesinin iptali hususunun, 6100 sayılı Kanun'un 163 üncü maddesi bağlamında ön sorun olarak ele alınması mümkün değildir.</p>

<p>8. Öte yandan; 25.10.2017 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7036 sayılı Kanun'un 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi gereğince 4857 sayılı İş Kanunu'nun (4857 sayılı Kanun) 20 nci maddesi uyarınca açılan fesih bildirimine itiraz davalarında verilen kararlar hakkında temyiz yoluna başvurulamaz. 4857 sayılı Kanun'un geçici 1 inci maddesinin dördüncü fıkrasında da İlk Derece Mahkemeleri tarafından bu Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten önce verilen kararların karar tarihindeki kanun yoluna ilişkin hükümlere tâbi olduğu hususu düzenlenmiştir. Belirtilen düzenlemeler uyarınca ilk derece mahkemelerinden 25.10.2017 tarihinden sonra verilen işe iade davalarındaki kararlar hakkında bölge adliye mahkemesi kararları kesindir, bu kararlara karşı temyiz yoluna başvurulamaz. Tek başına anlaşma belgesinin iptali talebine ilişkin davalarda verilen kararlar ise Yargıtay denetimine tâbidir. Bu şekilde 25.10.2017 tarihinden sonra her iki davanın kanun yolu da birbirinden farklı hâle gelmiştir.</p>

<p>9. Her iki dava için kanunlarda yer alan düzenleme ve kanun yolları farklı olduğundan, arabuluculuk anlaşma belgesinin iptali davası ile işe iade davası ayrı ayrı açıldığında, bu davaların ayrı görülmesi ve arabulucuğun iptali davası bekletici mesele yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekmektedir.</p>

<p><br />
10. Somut uyuşmazlıkta; davacı tarafından işe iade davası ve arabuluculuk tutanağının iptali davaları ayrı ayrı açılmış olup işe iade davasında, arabuluculuk tutanağının iptali davasının sonucunun bekletici mesele yapılması gerkirken davaların birleştirilerek görülmeleri isabetsizdir.</p>

<p>11. 6100 sayılı Kanun'un 167 nci maddesi uyarınca yargılamanın iyi bir şekilde yürütülmesini sağlamak için aralarında bağlantı bulunsa bile davaların ayrılmasına, davanın her safhasında karar verilebilir.</p>

<p>12. Hâl böyle olunca Mahkemece, birleştirilen Ankara 12. İş Mahkemesinin 2023/10 Esas sayılı işe iade dava dosyası asıl davadan tefrik edilerek yeni bir esasa kaydedilmeli ve tefrik edilen davada, arabuluculuk anlaşma belgesinin iptali davası bekletici mesele yapılmalıdır. Davaların birlikte görülmesi usul ve kanuna aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.</p>

<p><strong>VI. KARAR</strong><br />
Açıklanan sebeplerle;<br />
1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,</p>

<p>2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,</p>

<p>Peşin alınan temyiz karar harcının talep hâlinde davacıya iadesine,</p>

<p>Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,</p>

<p><br />
04.07.2024 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.</p>

<p><strong>K A R Ş I O Y</strong></p>

<p>Davacı işçi, asıl dava dilekçesi ile işveren tarafından süreci başlatılan ihtiyari arabuluculuk sonunda düzenlenen anlaşma tutanağının gerçek iradesini yansıtmaması nedeniyle iptalini istemiş, daha sonra birleşen dava ile işveren tarafından yapılan feshin geçersizliğinin tespitine ve işe iadesine karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Mahkemece yapılan yargılama sonucunda asıl dava ile birleşen davanın reddine karar verilmiş, kararın davacı tarafından istinafı üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.</p>

<p>7036 sayılı Kanun’un 11 inci maddesi ile 4857 sayılı Kanun’un 20 nci maddesinin üçüncü fıkrasında yapılan değişiklikle bölge adliye mahkemelerinin işe iade davalarına ilişkin verdiği kararlar kesin olup temyiz edilemez. Hangi gerekçe ile olursa olsun işe iade davası sonucu verilen karar kesin olduğuna göre, işe iadeye ilişkin anlaşma tutanağının geçersizliğinin tespitine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın da kesin olduğu kabul edilmelidir. Öncelikle temyiz isteğinin kesinlik nedeniyle reddi gerekirdi.</p>

<p>Diğer yandan, 6100 sayılı Kanun’un 106 ncı maddesinin ikinci fıkrasına göre kanunda belirtilen durumlar dışında tespit davası açan davacı, dava açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararının bulunduğunu açıkça ortaya koymak zorundadır. Bu nedenle diğer davalarda aranan hukuki yarar yanında tespit davası açan davacının, kendisi için söz konusu olan tehlike veya tereddütlü durumun ortaya çıkaracağı zararın ancak tespit davası ile giderilebileceğini ispat etmesi gerekir. Şayet davacı, kendisini tehdit eden tehlikenin tespit davası ile giderilebileceğini ispat ederse hukuki yararının varlığından söz edilebilir. Tespit davası ile elde edilecek hukuki koruma başka bir yolla veya başka bir davayla sağlanabiliyorsa bu konuda tespit davası açmakta hukuki yarar bulunmamaktadır. Bir dava içerisinde iddia veya savunma olarak ileri sürülebilecek hususlar da tespit davasının konusu olamaz (... Pekcanıtez, Pekcanıtez Usûl, İstanbul, On Beşinci Baskı, 2018, s. 976-977).</p>

<p>Arabuluculuk anlaşma belgesinin iptaline yönelik dava niteliği itibarıyla bir tespit davasıdır. Bu dava ile borçlar hukuku sözleşmesi niteliğindeki anlaşmanın geçersizliğinin tespiti istenmektedir. Her tespit davasında olduğu gibi burada da davacı söz konusu davayı açmakta güncel hukuki yararının varlığını ortaya koymak durumundadır.</p>

<p>Anlaşma belgesinin geçersizliğinin tespiti işe iade davasında ön sorun olarak incelenebildiğine göre tespit davası ile elde edilecek hukuki korumanın başka bir yol veya dava ile sağlanabildiği açıktır. Bu durumda davacının anlaşma belgesinin iptali istemiyle ayrı bir dava açmasında güncel hukuki yararının varlığından söz edilemez. Bir an güncel hukuki yararının bulunduğu kabul edilse bile birleşen işe iade davasında da arabuluculuk anlaşma belgesinin geçersizliği ileri sürüldüğüne göre artık arabuluculuk anlaşma belgesinin geçersizliğinin tespitinde güncel hukuki yarar kalmadığı gibi derdestlik dava şartı sorunu da ortaya çıkacaktır. Bu nedenle arabuluculuk anlaşma belgesinin iptaline ilişkin açılan davanın hukuki yarar yokluğu nedeniyle usulden reddedilmesi gerekir.<br />
Son olarak 6100 sayılı Kanun’un 168 inci maddesinin son fıkrası uyarınca birleştirme ve ayırma hususundaki kararlar tek başına bozma sebebi teşkil etmez.</p>

<p>Yukarıda açıklanan sebeplerle sayın çoğunluğun kararın kesin olmadığı yönündeki görüşüne ve bozma gerekçesine katılamıyorum.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20248763-e-202410645-k-sayili-karari-1</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 07:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa1.jpg" type="image/jpeg" length="71722"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2025/2722 E., 2025/4874 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20252722-e-20254874-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20252722-e-20254874-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 27.05.2025 tarihli, 2025/2722 E., 2025/4874 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>9. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2025/2722 E., 2025/4874 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 33. Hukuk Dairesi<br />
SAYISI : 2024/2977 E., 2025/92 K.<br />
İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 42. İş Mahkemesi<br />
SAYISI : 2023/540 E., 2024/496 K.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı ... vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. DAVA</strong></p>

<p>Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 28.07.2006-08.03.2023 tarihleri arasında aralıksız olarak davalılardan ... International Anonim Şirketi'ne (...) ait işyerinde, alt işveren olan diğer davalı Şirket nezdinde çalıştığını, iş sözleşmesinin 08.03.2023 tarihinde emeklilik sebebiyle feshedildiğini ve işçilik alacaklarının ödenmemesi üzerine açtığı davada davalı ... tarafından 27.12.2021 tarihli 2023/348420 dosya numaralı arabuluculuk anlaşma tutanağı, ilk tutanak ve son tutanak sunduğunu, söz konusu arabuluculuk tutanağının usulüne uygun düzenlenmediğini, davacının herhangi bir şekilde arabulucuyla bir araya gelmediğini, sadece telefonla aranarak haklarını alıp almadığının sorulduğunu, zira müvekkilinin o tarihten sonra da çalışmaya devam ettiğini ve çalışmasının kesintisiz olduğunu, ihale bitiminde işe devam edebilmek için tüm işçilere bir takım evrak imzalatıldığını, kendisinin de önüne konulan tüm evrakı imzalamak zorunda kaldığını, ancak anlaşma tutanağı ya da son tutanak imzaladığını bilmediğini, davacının ihale bitiminde çalışmaya devam edebilmek için iptalini talep ettikleri 27.12.2021 tarihli arabuluculuk anlaşma ve son tutanağını imzalamak zorunda kaldığını, anlaşma ve son tutanağın, müvekkilinin çalıştığı sırada 27.12.2021 tarihinde imzalatılmışsa da davalı nezdinde çalışmaya devam ettiğini, iş sözleşmesi 08.03.2023 tarihinde sona erdiğinden işten atılma baskı ve korkutmasının kalktığı tarihten bir yıllık yasal süresi içinde anlaşma tutanağının iptali için işbu davayı açtıklarını belirterek, 27.12.2021 tarihli ve 2021/348420 Dosya numaralı arabuluculuk tutanağı ve son tutanağın iptaline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong></p>

<p>1. Davalı ... vekili cevap dilekçesinde; davanın süresinden sonra açıldığını, arabuluculuk sürecinin usulüne uygun yürütüldüğünü, davacının aksi yöndeki iddialarının gerçeği yansıtmadığını, arabuluculuk tutanağının niteliği itibarıyla bir sözleşme olduğunu ve irade fesadı iddiasının iki yıl sonra ileri sürülmesinin kabul edilmez olduğunu ileri sürerek davanın reddini istemiştir.</p>

<p>2. Davalı ... (... Şirketi) vekili cevap dilekçesinde; davanın yetkisiz mahkemede açıldığını ve yetki itirazında bulunduklarını, müvekkili Şirketin kurumsal bir yapıda olduğunu ve çalışanlarını hiç bir şekilde mağdur etmediğini, bu bağlamda arabuluculuk sürecinin de kanuna ve usule uygun yürütüldüğünü, davacının sürecin usulsüz olduğu yönündeki iddiasının gerçeği yansıtmadığını, davacının çalışma süresi ile tazminatının ödenmesi için arabulucu aracılığı ile davacınını tüm hak ve ücretleri tarafların anlaşması ile nihayete erdirildiğini ve arabulucu anlaşma son tutanağında belirlenen bedelin davacıya ödendiğini, davanın haksız ve hukuki dayanaktan yoksun olduğunu beyanla davanın reddini talep etmiştir.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; maddi hukuk sözleşmesi olan arabuluculuk anlaşma belgesinin geçerliliği için uyuşmazlığın taraflarının uyuşmazlığın çözümüne dair karşılıklı ve birbirlerine uygun irade beyanlarının buluşması ve bu anlaşmayı yazılı bir hâle getirme yönündeki karşılıklı istekleri gerektiği, karşılıklı irade beyanlarının uyuşmazlığın tamamını kapsamasının zorunlu olmadığı, kıdem tazminatı ve ihbar tazminatının uyuşmazlık konusu olduğu bir durumda, sadece kıdem tazminatının konu edildiği bir anlaşma belgesi düzenlenebileceği, arabuluculuk faaliyeti sonunda elde edilen ilâm niteliğindeki anlaşma belgesi maddi anlamda kesin hüküm olmadığından, tarafların kesin hükümsüzlük, aşırı yararlanma, yanılma, aldatma, korkutma, sahtelik iddiası gibi hâllerde anlaşma belgesinin geçersizliğini ileri sürmesinin mümkün olduğu, 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'nda (6325 sayılı Kanun) da arabulucunun tarafların her biri ile ayrı ayrı veya birlikte görüşebileceği ve iletişim kurabileceğinin ifade edildiği, bu bağlamda arabulucunun taraflarla aynı fiziki ortamda görüşmesi şeklinde bir zorunluluk öngörülmediği, mevzuatta arabuluculuk faaliyetinin hangi iletişim araçlarıyla gerçekleştirilebileceğine yönelik bir sınırlama bulunmadığı, salt telefonla görüşme yapılmış olmasının faaliyetin usulüne uygun olmadığı şeklinde değerlendirilemeyeceği, somut olayda, davacının arabulucu tarafından arandığı ve arabulucuyla telefonda görüşme yaptığının davacı tarafından da kabul edildiği, her ne kadar davacı işe devam etmek için imzalamak zorunda kaldığını iddia etmişse de tanık anlatımlarından bir kısım işçilerin evrakı imzaladığı bir kısım işçilerin imzalamadığı, görüşme sırasında baskı olmadığını davalı ve davacı tanıklarının beyan ettiği, irade fesadı iddiasının davacı tarafından usulüne uygun olarak ispat edilemediği gerekçeleriyle davanın reddine dair karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararının davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 2024/10147 Esas, 2024/13332 Karar sayılı ilâmında da açıkca vurgulandığı üzere ortada somut bir uyuşmazlık bulunmadığı hâlde ihtiyari arabuluculuk yoluyla düzenlenen son tutanağın veya anlaşma belgesinin, 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrasında öngörülen bir belge anlamında değerlendirilmesinin mümkün olmadığı, somut uyuşmazlıkta; taraflar arasında ihtiyari arabuluculuk görüşmesi yapılmış ise de tutanak tarihinde davacının iş sözleşmesinin sona ermediği ve çalışmasının devam ettiği, bu nedenle anlaşma belgesinde yer alan, sözleşmenin sona ermesine bağlı olan kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık ücretli izin alacağı yönünden taraflar arasında bir uyuşmazlık çıktığından söz edilemeyeceği, bu durumda gerçekte bir fesih söz konusu olmadığı hâlde işçiye ihbar ve kıdem tazminatı adı altında bir ödemenin arabulucu önünde yapılan anlaşma ile kararlaştırılmış olmasının, ödemenin avans niteliğini ortadan kaldırmayacağı, aynı şekilde iş sözleşmesi sona ermediği hâlde yıllık ücretli izin hakkının arabuluculuk anlaşma belgesi ile paraya tahvil edilmesinin de kabul edilemez olduğu, öte yandan tutanakta yer alan diğer ücret alacakları yönünden de arabuluculuk süreci başlamadan önce taraflar arasında uyuşmazlık bulunduğuna yönelik dosyada herhangi bir delil mevcut olmadığı, açıklanan sebeplerle davanın reddine karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle davacı tarafın istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü ortadan kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong><br />
Davalı ... Şirketi vekili temyiz başvurusunda;</p>

<p>1. Taraflar arasında yapılan arabuluculuk görüşmesinin iradi bir şekilde yürütüldüğünü, davacının arabuluculuk görüşmesine telekonferans yolu ile uzaktan katılım sağladığını ve tutanağın kendisine posta yolu ile tevdii edildiğini, davacının kabul etmemesi hâlinde işten çıkarılabileceği beyanının çelişkili olup müvekkili davalı nezdinde uzun yıllar boyu çalışmış olan davacının işçilik alacakları için dava açmasının mümkün olduğunu,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>2. Müvekkili Şirketle anlaşma yoluna gitmeyen işçiler de olduğunu, söz konusu çalışanlara herhangi bir yaptırım uygulanmadığını, tanık anlatımlarından bir kısım işçilerin imzaladığı bir kısım işçilerin imzalamadığı, görüşme sırasında baskı olmadığının sübut bulduğunu,</p>

<p>3. Davacı tarafın arabuluculuk anlaşmasının iptaline yönelik iddialarının mesnetsiz ve hukuki dayanaktan yoksun olduğunu, her türlü alacak hakkı ile kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla çalışma ücreti, ulusal bayram ve genel tatil ücreti, hafta tatili çalışma ücreti, ücret/maaş alacağı, asgari geçim indirimi alacağı, yıllık izin ücreti alacağı bakımından toplamda 21.302,08 TL'nin tarafına ödenmesini arabuluculuk görüşmesinde kabul ettiğini ve söz konusu tutarın davacıya banka kanalıyla ödendiğini</p>

<p>4. Konuya ilişkin emsal içtihatta davacının iddiaların soyut olmasından ve sahteliği ispat olununcaya kadar geçerli ilâm niteliğinde belge olduğundan dolayı arabuluculuk tutanağının iptaline karar verilemeyeceğinden bahsedildiğini,</p>

<p>5. Davanın kabulü yönündeki kararın haksız ve dayanaksız olduğunu beyan etmiş ve inceleme sırasında resen gözetilmesi gereken diğer nedenlerle kararın bozulması gerektiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe<br />
Uyuşmazlık, ihtiyari arabuluculuk tutanağının 6325 sayılı Kanun'un 18. maddesi bağlamında geçerli olup olmadığı noktasındadır.<br />
Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 371. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.</p>

<p>Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davalılardan ... Şirketi vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.</p>

<p>VI. KARAR</p>

<p>Açıklanan sebeple;</p>

<p>Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370/1 hükmü uyarınca ONANMASINA,</p>

<p>Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,</p>

<p>27.05.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20252722-e-20254874-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 07:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa1a.jpg" type="image/jpeg" length="86751"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2025/1656 E., 2025/4292 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20251656-e-20254292-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20251656-e-20254292-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 12.05.2025 tarihli, 2025/1656 E., 2025/4292 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>9. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2025/1656 E., 2025/4292 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi<br />
SAYISI : 2024/3069 E., 2024/3367 K.<br />
İLK DERECE MAHKEMESİ : Alanya 3. İş Mahkemesi<br />
SAYISI : 2022/266 E., 2023/364 K.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. DAVA</strong></p>

<p>Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 22.06.2014-14.06.2022 tarihleri arasında davalı işyerinde fasılasız çalıştığını, 14.06.2022 tarihinde işten çıkartıldığını, davalı tarafından 14.06.2022 tarihinde işyerinde denetim olduğu ve müvekkilinin eksik evraklarının olduğu, bunları imzalaması gerektiği belirtilerek iş yerine çağrıldığını, müvekkiline içeriklerini bilmediği bir kısım evraklar imzalatıldığını ve aynı gün müvekkilinin işine son verildiğini, aynı gün davalı tarafından işyerine çağrıldığını, işten kendi isteğiyle istifa etmiş gibi arabulucuya gidip imza atmak zorunda bırakıldığını, müvekkilinin arabulucuyu görmeden, müzakerede bulunulmadan, işveren tarafından hazırlanan ihtiyari arabuluculuk tutanağını imzaladığını, tutanakta belirtilen tutarın ödenmediğini belirterek 2022/59723 numaralı ihtiyari arabuluculuk tutanağının iptaline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong></p>

<p>Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının talep etmiş olduğu alacakların zamanaşımına uğradığını, davacının iş sözleşmesinin davalı Şirket yetkilisine karşı 14.06.2022 tarihinde yapmış olduğu ağır hakaretlerden ötürü (43) çıkış kodu ile haklı nedenle sonlandırıldığını, davacıyla ihtiyari arabuluculuk tutanağı imzalandığını, tutanakta yazılı bedelin davacıya ödendiğini belirterek davanın reddini istemiştir.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile, davacı tarafından arabuluculuk tutanağının sahteliği konusunda bir iddianın ileri sürülmediği, dava dilekçesinde her ne kadar davalı tarafça irade fesadına uğratılarak ihtiyari arabuluculukta anlaşmaya zorlandığı iddiasında bulunmuş ise de bu iddiasını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile, İlk Derece Mahkemesi kararının usul ve kanuna uygun olduğu gerekçesi ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong></p>

<p>A. Temyiz Sebepleri</p>

<p>Davacı vekili temyiz dilekçesinde;<br />
1. İhtiyari arabuluculuk tutanağının usulüne uygun düzenlenmediğini,</p>

<p>2. İhtiyari arabuluculuk tutanağında müvekkilinin hem istifa ettiğinin yazılı olduğunu hem de kıdem ve ihbar tazminatının ödendiğinin yazılı olduğunu ileri sürmüştür.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe<br />
Uyuşmazlık, ihtiyari arabuluculuk tutanağının iptaline ilişkindir.</p>

<p>1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davacı vekilinin aşağıdaki paragrafların kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.</p>

<p>2. Ülkemizde hukuk uyuşmazlıklarında alternatif bir uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak arabuluculuk, ilk defa 07.06.2012 tarihli ve 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu (6325 sayılı Kanun) ile kabul edilmiştir. Daha sonra başta 12.10.2017 tarihli ve 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu (7036 sayılı Kanun) olmak üzere bazı kanunlarla arabuluculuk, dava şartı hâline getirilmiştir.<br />
Arabuluculuk, 6325 sayılı Kanun'un 2/1-(b) hükmünde, "Sistematik teknikler uygulayarak, görüşmek ve müzakerelerde bulunmak amacıyla tarafları bir araya getiren, onların birbirlerini anlamalarını ve bu suretle çözümlerini kendilerinin üretmesini sağlamak için aralarında iletişim sürecinin kurulmasını gerçekleştiren, tarafların çözüm üretemediklerinin ortaya çıkması hâlinde çözüm önerisi de getirebilen, uzmanlık eğitimi almış olan tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişinin katılımıyla ve ihtiyarî olarak yürütülen uyuşmazlık çözüm yöntemini ..." olarak tanımlanmıştır. Uyuşmazlık ise tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri çıkar aykırılığından doğan ve özel hukuktan kaynaklanan her türlü anlaşmazlıktır.</p>

<p>Arabuluculuk süreci sonunda düzenlenen anlaşma belgesi maddi hukuka ilişkin bir borçlar hukuku sözleşmesidir (.., .. .. .., “ İş Uyuşmazlıklarına İlişkin İbra Hükmü İçeren Arabuluculuk Anlaşma Belgesinin Arabuluculuğa Elverişlilik Bakımından Değerlendirilmesi”, Çalışma ve Toplum, 2018/3, s. 1497; .. ..., "Arabuluculuk Anlaşma Belgesinin Borçlar Hukuku Açısından Değerlendirilmesi", Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, Y.9, S.11, Aralık 2021, s.66-67; ... .., “Arabuluculuk Faaliyeti Sonucunda Anlaşılan Hususlarda Dava Açma Yasağı ve Sonuçları”, DEÜHFD, C.20, S.2, s.16). Söz konusu belgede taraflar dışındaki bir üçüncü kişinin imzasının bulunması ve hatta bu belgenin mahkemece şerh verilebilir nitelikte olması, belgenin maddi hukuk sözleşmesi olma özelliğini ortadan kaldırmaz. Tarafların ehliyeti, sözleşmenin konusunun emredici hukuk kurallarına, kamu düzenine, genel ahlâka, kişilik haklarına aykırı olmaması, irade beyanlarının sağlıklı olması gibi diğer tüm sözleşmeler bakımından aranan geçerlilik şartlarının, arabuluculuk sonunda düzenlenen anlaşma belgesi bakımından da aranması, bu durumun bir sonucudur (.. .. .., "Arabuluculuk Faaliyeti Sonunda Varılan Anlaşmanın Hukuki Niteliği", .. Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2019/1, 344).<br />
Öğretide de arabuluculuk anlaşma belgesi, arabuluculuk faaliyeti sonucunda uyuşmazlığın taraflarınca varılan anlaşmanın yazılı hâle getirildiği, taraflar ( ya da yasal veya iradi temsilcileri) ve arabulucu tarafından imzalanması sonucunda tamamlanan bir sözleşme olarak tanımlanmaktadır.</p>

<p>Borçlar hukuku sözleşmesi olan arabuluculuk anlaşma belgesinde bulunması gereken esaslı unsurlardan ilki, bu anlaşmaya arabuluculuk faaliyeti sonucunda ulaşılmış olmasıdır (Badur, s. 59). Tarafların kendi aralarında gerçekleşen bir müzakere veya görüşme sonucunda anlaşmaya varılması üzerine anlaşma belgesinin arabulucu tarafından imzalanması hâlinde kanuna uygun bir arabuluculuk faaliyetinden söz edilemez. Keza arabuluculuk faaliyeti sürecin başından sonuna kadar bizzat arabulucu tarafından yürütülmelidir. Anlaşmanın arabuluculuk faaliyeti sonucunda gerçekleşmiş olması, tek bir aşamayı değil arabulucuya başvuru ve arabulucunun seçiminden faaliyetin sona ermesine kadarki tüm süreci ifade eder. Arabuluculuk faaliyetinin kanuna uygunluğu, sürecin tamamında mevcut olmalıdır. Kanuna uygun biçimde yürütülen arabuluculuk faaliyetinin sonucunda düzenlenen anlaşma belgesinin varlığı hâlinde ilk koşul gerçekleşmiş kabul edilmelidir. İşçinin arabuluculuk faaliyetinin hiç gerçekleşmediği veya usulüne uygun olarak gerçekleştirilmediği yönündeki iddiası, bu ilke ve esaslar ile birlikte somut olayın özellikleri dikkate alınarak titizlikle araştırılmalıdır. Arabuluculuk faaliyetinin kanuna uygun olarak yürütülmediği sonucuna varıldığı takdirde arabuluculuk faaliyeti sonucunda gerçekleşen bir anlaşmadan söz edilemez. Bu hâlde anlaşma belgesinin iptaline karar verilmelidir.</p>

<p>Arabuluculuk faaliyeti sonucunda düzenlenen anlaşma belgesinin ikinci esaslı unsuru tarafların anlaşmasıdır. 6325 sayılı Kanun'un 18/1 hükmüne göre arabuluculuk faaliyeti sonunda varılan anlaşmanın kapsamı taraflarca belirlenir; anlaşma belgesi düzenlenmesi hâlinde bu belge taraflar ve arabulucu tarafından imzalanır. Kanun'un 17/2 hükmünde ise arabuluculuk faaliyeti sonunda tarafların anlaştıkları, anlaşamadıkları veya arabuluculuk faaliyetinin nasıl sonuçlandığının bir tutanak ile belgelendirileceği ifade edilmiştir.</p>

<p>Tarafların hangi konularda, hangi ölçüde ve koşulda anlaştıklarının anlaşma belgesinden veya son tutanaktan tespit edilebilmesi gerekir. Aksi takdirde 6325 sayılı Kanun'un 18/4 hükmünün uygulanabilir olması mümkün değildir. Söz konusu hükümde, kanunlarda icra edilebilirlik şerhi alınmasının zorunlu kılındığı hâller hariç, taraflar ve avukatları ile arabulucunun birlikte imzaladıkları anlaşma belgesinin, icra edilebilirlik şerhi aranmaksızın ilâm niteliğinde belge olduğu ifade edilmektedir. Aynı maddenin beşinci fıkrasında arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağı vurgulanmıştır.</p>

<p>Her iki düzenleme, arabuluculuk faaliyeti sonucunda varılan anlaşmanın asgari unsurlarının tespit edilebilir olmasını zorunlu kılmaktadır. 6325 sayılı Kanun'un 18. maddesinin gerekçesinde de "... arabulucu tarafından düzenlenecek ve taraflar ve varsa temsilcileri veya avukatları tarafından imzalanacak anlaşma tutanağında 'anlaşılan hususların' net bir şekilde ortaya konulmasında zorunluluk bulunmaktadır." denilerek anlaşmanın açık ve net olması gerekliliği vurgulanmıştır.<br />
Bu bakımdan anlaşılan hususlarda dava açılamayacağına ilişkin kural, mahkemeye erişim hakkını sınırlayıcı bir düzenleme olduğundan, dar yorumlanmalıdır. Anlaşma belgesinden, anlaşılan hususların açık ve net bir şekilde belirlenememesi hâlinde, arabuluculuk faaliyetinin anlaşma ile sona ermediği kabul edilmelidir.</p>

<p>Belirtmek gerekir ki maddi hukuk sözleşmesi olan arabuluculuk anlaşma belgesinin geçerliliği için uyuşmazlığın taraflarının uyuşmazlığın çözümüne dair karşılıklı ve birbirlerine uygun irade beyanlarının buluşması ve bu anlaşmayı yazılı bir hâle getirme yönündeki karşılıklı istekleri gerekir. Şüphesiz karşılıklı irade beyanlarının uyuşmazlığın tamamını kapsaması zorunlu değildir (Badur, s. 59). Kıdem tazminatı ve ihbar tazminatının uyuşmazlık konusu olduğu bir durumda, sadece kıdem tazminatının konu edildiği bir anlaşma belgesi düzenlenebilir. Arabuluculuk faaliyeti sonunda elde edilen ilâm niteliğindeki anlaşma belgesi maddi anlamda kesin hüküm olmadığından, tarafların kesin hükümsüzlük, aşırı yararlanma, yanılma, aldatma, korkutma, sahtelik iddiası gibi hâllerde anlaşma belgesinin geçersizliğini ileri sürmesi mümkündür (Akkan, s. 22-23). İrade fesadı iddiasıyla arabuluculuk anlaşma belgesinin iptalinin talep edilmesi hâlinde, yanılma ve aldatmanın öğrenildiği, korkutmanın ortadan kalktığı tarihten itibaren bir yıl içinde iptal iradesinin ileri sürülmesi gerektiği gözden kaçırılmamalıdır.</p>

<p>Anlaşma belgesinin geçerliliği bakımından gerçekleşmesi gereken üçüncü ve son koşul şekildir. Arabuluculuk sonucunda varılan anlaşmanın geçerliliği, anlaşma belgesinin düzenlenmesi hâlinde imza dışında herhangi bir şekil kuralına tâbi kılınmamıştır. Bununla birlikte varılan anlaşmanın, arabuluculuk anlaşma belgesi olarak nitelenebilmesi için, 6325 sayılı Kanun'da belirtilen şekil kuralına uyulması gereklidir. Buna göre arabuluculuk sonucunda ortaya çıkan anlaşma tutanağında (belgesinde), arabulucunun ve tarafların imzasının bulunması zorunludur. Arabulucunun imzasının bulunmadığı tutanak, arabuluculuk anlaşma tutanağı değil ancak taraflar arasında genel hükümlere göre düzenlenmiş bir adi yazılı sözleşme niteliğinde olacaktır. Böyle bir anlaşma belgesi, icra edilebilirlik şerhi verilmesine konu edilemez (Hıdır Kırkıcı, “İş Uyuşmazlıklarında Dava Şartı Arabuluculuk ve Arabuluculuk Tutanakları", İzmir Barosu Dergisi, Mayıs 2020, 309).</p>

<p>Dairemize intikal eden dosyalardan, taraflar arasında henüz bir uyuşmazlık bulunmamasına rağmen, işverence başlatılan arabuluculuk süreci sonunda anlaşma belgesi düzenlenmesi şeklinde bir uygulamaya sıklıkla başvurulduğu anlaşılmaktadır. 6325 sayılı Kanun'un 1. maddesinde arabuluculuğun hukuk uyuşmazlıklarının çözümünde uygulanacak bir çözüm yolu olduğu hüküm altına alınmıştır. Bu nedenle öncelikle taraflar arasında bir hukuk uyuşmazlığının varlığı, arabuluculuğun ön koşuludur. Ortada somut bir uyuşmazlık bulunmadığı hâlde ihtiyari arabuluculuk yoluyla düzenlenen son tutanağın veya anlaşma belgesinin, 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmünde öngörülen bir belge anlamında değerlendirilmesi mümkün değildir.</p>

<p>Taraflar arasında 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmü kapsamında bir anlaşmanın varlığından söz edebilmek için ise öncelikle bir uyuşmazlığın ortaya çıkmış olması ve bundan sonra arabulucuya başvurulmuş olması gerekmektedir. Burada sözü edilen uyuşmazlıktan anlaşılması gereken, 6325 sayılı Kanun'un 1/2 hükmünde de ifade edildiği üzere tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri iş veya işlemlerden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarıdır. Taraflar arasında uyuşmazlık çıktığından söz edilebilmesi için, taraflardan birinin diğer tarafa karşı alacak, tazminat ve işe iade gibi bir hak iddiasında bulunması, bunu ileri sürmesi; ancak karşı tarafın bu iddia ve talebi kabul etmemesi sonucunda kendi aralarında anlaşamamış olmaları gerekir.</p>

<p>Örneğin; henüz iş sözleşmesinin sona ermediği durumda, taraflar arasında kıdem tazminatına ilişkin bir uyuşmazlık bulunmadığından, kıdem tazminatına ilişkin 6325 sayılı Kanun anlamında bir anlaşmanın varlığından da söz edilemez ( Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 07.02.2022, 2021/12911 Esas ve 2022/1387 Karar sayılı kararı). Yine işçinin fazla çalışma alacağının ödenmesi yönünde bir talepte bulunmadığı ya da yapılmak istenen ödemeyi reddetmediği; bir diğer ifadeyle taraflar arasında bu konuda henüz bir uyuşmazlık çıkmadığı hâlde, başlatılan arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenen son tutanak veya anlaşma belgesi de geçerli kabul edilemez.</p>

<p>Diğer yandan, 6325 sayılı Kanun'un açıkça hukuk uyuşmazlıklarının çözümü için öngördüğü bu yöntemin amacına uygun kullanılması gerekir. Bir hakkın amacına aykırı kullanılması, bütün hukuk sistemlerinde olduğu gibi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesine göre de hakkın kötüye kullanımı niteliği taşır. Bu nedenle arabuluculuk, iş sözleşmesinin sona erdirilmesi ve feshin sonuçlarına ilişkin muhasebe işlemlerinin yapılması için bir araç olarak kullanılamaz. Başka bir anlatımla; arabuluculuk sistemi, iş sözleşmesinin sona erdirilmesi veya iş sözleşmesinden doğan alacaklara ilişkin ödeme belgelerinin düzenlenmesi amacıyla kullanılacak bir yöntem değildir. Belirtmek gerekir ki ortada bir uyuşmazlık bulunmadığı hâlde, iş sözleşmesinden doğan borcun ifasına yönelik işlemlerin arabulucu önünde yapılması gerekmez. Salt ödemeyi belgelendirmek amacıyla yapılan bu uygulama, bir uyuşmazlığı çözmeye yönelik bir yöntem değil; aksine işverenin borcu ifa işlemine, arabuluculuk anlaşma belgesi niteliği kazandırmak amacıyla başvurduğu bir yöntem olarak değerlendirilmelidir.</p>

<p>Unutulmamalıdır ki Türkiye Arabulucular Etik Kuralları'nın (Etik Kuralları) 5/6 hükmü uyarınca arabulucu da, arabuluculuk sürecinde arabuluculuktan başka bir uyuşmazlık çözüm yöntemini yürütemez. Arabuluculuk mevzuatından kaynaklanan avantajları kullanmak amacıyla herhangi bir çözüm yolunu arabuluculuk olarak adlandıramaz. Esasen arabulucunun görevi de taraflar arasında mevcut bir uyuşmazlığın bulunmasına bağlı olup, ortada 6325 sayılı Kanun'un 1/2 hükmünün anlamında somut bir uyuşmazlık yoksa arabulucu, Etik Kuralları gereğince, arabuluculuk faaliyetini sürdürmemelidir.</p>

<p>Hiç kuşkusuz arabulucu önünde yapılan anlaşmada, ibraya ilişkin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun) 420. maddesinin uygulanması mümkün değildir. Aksi kabulde arabulucu önünde tarafların anlaşması imkânsız hâle gelir. Nitekim 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmünde arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağı öngörülmüş olup, buna göre ibraya ilişkin düzenlemelerden hareketle arabuluculuk anlaşma tutanağının geçerliliği değerlendirilemez (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 07.02.2022 tarihli ve 2022/436 Esas, 2022/1380 Karar sayılı kararı).</p>

<p>Ancak bu kabul şekli, sadece usulüne uygun gerçekleştirilmiş olan bir arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenen bir son tutanak veya anlaşma belgesinin varlığı hâlinde mümkündür. Çünkü ibraya ilişkin hükümlerin emrediciliği karşısında, bu hükümleri devre dışı bırakacak bir anlaşma belgesinin de Kanun'un öngördüğü kurallar çerçevesinde yürütülen arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenmiş olması gerekir. 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmü kapsamında bir anlaşma söz konusu değilse, somut olayın özelliğine göre, 6098 sayılı Kanun'un 420. maddesindeki koşulların veya ifaya ilişkin hükümlerin göz önünde bulundurularak sonuca gidilmesine bir engel bulunmamaktadır.</p>

<p>Somut olayda, davacı ihtiyari arabuluculuk tutanağının iptalini talep etmiştir. İlk Derece Mahkemesi davacının iddialarını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiş, Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Davacının işe giriş çıkış kayıtları incelendiğinde, davalı Şirket tarafından 18.02.2022 tarihinde (03) kodu ile işten çıkışının bildirildiği, 19.02.2022 tarihinde yeniden davalı Şirkette çalışmaya başladığı ve 14.06.2022 tarihinde bu kez (43) koduyla işten çıkışının bildirildiği anlaşılmıştır. Dosya kapsamında bulunan ihtiyari arabuluculuk tutanağı incelendiğinde, arabuluculuk son tutanak tarihinin 18.02.2022 olduğu, davacının istifa ettiği, kıdem ve ihbar tazminatları ile bir kısım işçilik alacaklarına karşılık 20.000,00 TL'nin 22.02.2022 tarihine kadar ödeneceğinin yazılı olduğu anlaşılmıştır.</p>

<p>Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacının arabuluculuk anlaşma tutanağından sonra da işyerinde çalışmaya devam ettiği, arabuluculuk tutanağının da kendi içerisinde çelişkili olduğu, arabuluculuk sürecinin 6325 sayılı Kanun hükümlerine uygun olmadığı anlaşıldığından, Mahkemece davacının ihtiyari arabuluculuk tutanağının iptaline yönelik talebinin kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi hatalı olmuştur.</p>

<p><strong>VI. KARAR</strong></p>

<p>Açıklanan sebeplerle;</p>

<p>1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,</p>

<p>2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,</p>

<p>Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,</p>

<p>Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,</p>

<p>12.05.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20251656-e-20254292-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 07:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa1aa1.jpg" type="image/jpeg" length="71929"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Eşim Boşanmak İstemiyor Ben Yine de Boşanabilir miyim?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Eşim Boşanmak İstemiyor Ben Yine de Boşanabilir miyim?</strong></p>

<p>Boşanma davası, taraflardan birinin boşanmak istemesine rağmen diğer eşin karşı çıkması halinde de açılabilir. Türk Medeni Kanunu’na göre eşin rızası şart değildir. Mahkeme, boşanma davası kapsamında evlilik birliğinin temelinden sarsılıp sarsılmadığını inceler.</p>

<p><strong>Boşanma Türleri</strong></p>

<p>• Anlaşmalı boşanma davası: Tarafların boşanmayı ve şartlarını kabul etmesiyle hızlı ilerler.</p>

<p>• Çekişmeli boşanma davası: Eşlerden biri boşanmaya karşı çıkıyorsa açılır ve süreç daha uzun olabilir.</p>

<p><strong>Hukuki Dayanak</strong></p>

<p>Boşanma davası TMK 166. maddeye dayanır. Ortak yaşamın sürdürülemeyecek ölçüde bozulması boşanma gerekçesidir. Bir eşin boşanmak istememesi boşanma davası açılmasına engel olmaz.</p>

<p><strong>Delillerin Önemi</strong></p>

<p>Boşanma davası sürecinde mahkeme, tarafların iddialarını somut delillerle değerlendirir.</p>

<p>• Tanık anlatımları</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>• Mesaj kayıtları</p>

<p>• Raporlar</p>

<p>• Diğer yazılı veya görsel deliller</p>

<p>Delil yetersizliği durumunda boşanma davası reddedilebilir.</p>

<p><strong>Aynı Evde Yaşama Durumu</strong></p>

<p>Aynı çatı altında yaşamaya devam edilmesi boşanma davası açılmasına engel değildir. Ayrı odalarda yaşamak, iletişimin kopması, ilgisizlik gibi unsurlar evliliğin fiilen bittiğini gösterebilir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Eşin boşanmaya karşı çıkması boşanma davası açılmasını engellemez. Önemli olan evliliğin sürdürülemez olduğunun somut şekilde ortaya konmasıdır. Boşanma davası süreci delillerin gücüyle şekillenir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 23:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/498gsBydbiA/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="44729"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR</strong></p>

<p><strong>1. Boşanma davası sürecinin duygusal boyutu</strong></p>

<p>Boşanma davası, tarafların en yoğun duyguları yaşadığı dönemlerden biridir. Bu duygusal yük nedeniyle boşanma davası sırasında sağduyulu karar vermek çoğu zaman zorlaşır. Ancak unutulmamalıdır ki boşanma davası sırasında yapılan her yanlış hamle, hem hukuki hem ekonomik açıdan uzun vadeli sonuçlar doğurabilir.</p>

<p><strong>2. Boşanma davası açmadan önce doğru hazırlık yapmanın önemi</strong></p>

<p>Birçok kişi ani öfke ve kırgınlıklarla boşanma davası açmaktadır. Oysa boşanma davası, sadece ayrılığı değil; mal paylaşımı, velayet, nafaka ve tazminat gibi birçok konuyu kapsayan kapsamlı bir hukuki süreçtir. Bu nedenle boşanma davası açmadan önce durumun dikkatle değerlendirilmesi gerekir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>3. Delil olmadan boşanma davası açmanın riskleri</strong></p>

<p>Boşanma davasında en sık rastlanan hatalardan biri delilsiz başvuru yapılmasıdır. Aldatma, şiddet veya terk iddiaları somut delillerle desteklenmediği sürece mahkeme boşanma davasında istenen sonucu vermez. Mesaj kayıtları, görüntüler, tanık anlatımları veya kamera kayıtları olmadan açılan boşanma davalarının reddedilmesi çok yaygındır.</p>

<p><strong>4. Mal paylaşımı ve boşanma davasındaki yanlış bilinenler</strong></p>

<p>Boşanma davası sürecinde malların paylaşımı konusunda çok sayıda yanlış bilgi bulunmaktadır. Malın bir eşin üzerine kayıtlı olması diğer eşin hakkı olmadığı anlamına gelmez. Edinilmiş mallara katılma rejimi gereğince evlilik süresince edinilen mallarda her iki eşin de hakkı vardır. Bu nedenle boşanma davası açılmadan önce mal varlığının doğru tespit edilmesi önemlidir.</p>

<p><strong>5. Nafaka ve tazminat haklarının doğru değerlendirilmesi</strong></p>

<p>Boşanma davasında tazminatın boşanmayı kimin istediğine göre belirlendiği yönünde yaygın bir yanılgı vardır. Oysa tazminat, tarafların kusur durumuna göre değerlendirilir. Daha az kusurlu olan ve boşanma davası sonucunda ekonomik kayba uğrayan taraf tazminat talep edebilir. Nafaka hakkı da aynı şekilde boşanma davası içerisindeki genel durum ve ihtiyaçlara göre değerlendirilir.</p>

<p><strong>6. Velayet konusunun boşanma davasındaki yeri</strong></p>

<p>Boşanma davası sırasında velayeti bir rekabet alanı olarak görmek ciddi bir hatadır. Mahkemeler velayet kararını ebeveynlerin duygusal beyanlarına göre değil, çocuğun üstün yararını gözeterek verir. Çocuğun gelişimini hangi ebeveynin daha iyi destekleyebileceği belirleyici unsurdur.</p>

<p><strong>7. Sosyal medyanın boşanma davasına etkisi</strong></p>

<p>Boşanma davası devam ederken yapılan sosyal medya paylaşımları sürecin seyrini olumsuz etkileyebilir. Kişinin duygusal bir anla yaptığı paylaşım, boşanma davasında karşı taraf için delil niteliği taşıyabilir ve mahkemenin bakış açısını değiştirebilir.</p>

<p><strong>8. İletişimin tamamen kopması ve boşanma davasına etkileri</strong></p>

<p>Boşanma davasında tarafların iletişimi tamamen kesmesi özellikle çocukların olduğu durumlarda büyük sorunlara yol açar. Saygılı ve kontrollü bir iletişim biçimi, hem boşanma davasının sağlıklı ilerlemesini sağlar hem de çocukların psikolojik açıdan korunmasına katkıda bulunur.</p>

<p><strong>9. Sonuç: Boşanma davası bir son değil, yeni bir başlangıçtır</strong></p>

<p>Boşanma davası, yalnızca bir evliliğin bitişi değildir; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Bu nedenle boşanma davasının bilinçli, planlı ve hukuka uygun yürütülmesi, gelecekte karşılaşılabilecek sorunların önüne geçmek açısından büyük önem taşır</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</guid>
      <pubDate>Sat, 30 May 2026 17:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/6hqXrTPHfjE/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="47520"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK (Zina Nedeni İle Boşanma)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK ( Zina Nedeni İle Boşanma)</strong></p>

<p>Bu video, eşinizin sizi aldatması durumunda Türk Medeni Kanunu’nun size tanıdığı tüm hakları anlaşılır şekilde öğrenebilmeniz için hazırlanmıştır. Zina, kanunda özel boşanma sebebi olarak düzenlenmiştir ve atacağınız her adım hukuki sonucunuzu doğrudan etkiler. Aldatma fiilini öğrendiğiniz tarihten itibaren 6 ay içinde ve her hâlde fiilin üzerinden 5 yıl geçmeden dava açabilirsiniz. Eşinizi açık veya örtülü biçimde affetmişseniz dava hakkınız ortadan kalkar. Birlikte yaşamaya devam etmek dahi affetme olarak kabul edilebilir.</p>

<p>Sadakat yükümlülüğünün ihlali ağır bir kusur sayıldığından, boşanma davasında kusur tespiti maddi ve manevi tazminat taleplerinizi güçlendirir. Mahkeme tazminat miktarını tarafların ekonomik durumu, evliliğin süresi ve aldatmanın etkilerine göre belirler. Çocukların velayetinde ise çocuğun üstün yararı esastır. Sadakatsizlik çocuğun gelişimini olumsuz etkiliyorsa velayet çoğunlukla sadakatsiz olmayan tarafa verilir.</p>

<p>Bu süreçte geçerli delillerin hukuka uygun şekilde toplanması önemlidir. Tanık beyanları, otel kayıtları, sosyal medya paylaşımları ve alenileşmiş mesajlaşmalar kullanılabilir. Boşanma ile birlikte mal paylaşımı da gündeme gelir ve yasal mal rejimi gereği evlilik süresince edinilen mallar eşit şekilde paylaşılır.</p>

<p>Bu açıklama, aldatma gibi sarsıcı bir durumda haklarınızı doğru adımlarla kullanabilmeniz için hazırlanmıştır. Duygusal tepkiyle değil, hukuki bilinçle hareket etmek sürecin en önemli unsurudur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</guid>
      <pubDate>Thu, 28 May 2026 18:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Sy5Wvj2MyHc/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="17089"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanmak İsteyen Ama Korkan Kadınların Bilmesi Gereken 5 Gerçek]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Boşanma sürecine adım atmak isteyen ancak psikolojik, ekonomik ya da toplumsal nedenlerle çekinen kadınlar için hazırlanan bu video, temel hukuki hakları sade ve anlaşılır bir şekilde ortaya koymaktadır. Aile baskısı, maddi kaygılar ve çocukların geleceği gibi unsurlar çoğu zaman kadınların karar vermesini zorlaştırsa da, Türk hukuku kadınları koruyan güçlü düzenlemelere sahiptir. Bu açıklama bölümünde videoda ele alınan konuların profesyonel bir özeti yer almaktadır.</p>

<p>Boşanma hakkı, anayasal ve yasal güvencelere sahip temel bir haktır. Türk Medeni Kanunu’na göre evlilik birliği ortak hayatı sürdürmeyi eşlerden beklenemeyecek ölçüde sarsılmışsa, kadın tek başına boşanma davası açabilir. Eşin rızası aranmaz ve kimse istemediği bir evliliği sürdürmek zorunda değildir.</p>

<p>Şiddet veya baskıya maruz kalan kadınlar 6284 sayılı Kanun çerçevesinde güvence altındadır. Uzaklaştırma kararı, gizlilik tedbirleri, geçici maddi destek ve gerektiğinde devlet koruması gibi önemli hukuki mekanizmalar kadınların güvenliği için düzenlenmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ekonomik endişeler de çoğu zaman gerçeği tam olarak yansıtmaz. Nafaka, maddi tazminat ve mal paylaşımı gibi süreçler, boşanma sonrası kadının ekonomik güvencesini desteklemek amacıyla kanunda düzenlenmiştir. Evlilik sürecinde edinilen mallarda her iki eşin de hakkı bulunmaktadır ve kadın yoksulluk nafakası talep edebilir.</p>

<p>Çocukların velayeti konusunda mahkemeler çocuğun üstün yararını esas alır. Özellikle küçük yaştaki çocukların bakım ve ilgisinde anne önemli bir konumda kabul edilmekte olup, annenin sorumluluk bilinci ve çocuğa sağladığı duygusal istikrar dikkate alınmaktadır.</p>

<p>Boşanma bir bitiş değil, yeni bir başlangıçtır. Hukuk sistemi bireyin özgür ve bağımsız yaşam hakkını esas alır. Kadın haklarını bildiğinde ve bilinçli hareket ettiğinde, toplumsal önyargılara rağmen kendine güçlü bir yol çizebilir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek</guid>
      <pubDate>Mon, 25 May 2026 23:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/yUapvan2SsQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="14205"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Altında Geçecek Azami Süreler Nelerdir, CMK 110/A]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Adli Kontrol Altında Geçecek Azami Süreler Nelerdir,<br />
CMK 110/A Adlî Kontrol Süresi ve Hukuki Sınırlar</strong></p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110/A maddesi, adlî kontrol süresi, uzatma koşulları ve çocuklar açısından uygulanma biçimi konusunda temel düzenlemeleri içerir. Bu videoda, adlî kontrol tedbirinin ne kadar süreyle uygulanabileceğini, hangi durumlarda uzatılabileceğini ve hukuki sınırlarını ayrıntılı biçimde ele alıyoruz.</p>

<p><strong>⚖️ Bu videoda yanıt bulacağınız sorular:</strong></p>

<p>Adlî kontrol süresi ne kadar olabilir?<br />
CMK 110/A maddesi neyi düzenler?<br />
Adlî kontrol süresi hangi hâllerde uzatılabilir?<br />
Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlarda adlî kontrol süresi kaç yıldır?<br />
Çocuklar için adlî kontrol süresi nasıl uygulanır?<br />
Adlî kontrol tedbirinin sınırları nelerdir?</p>

<p><strong>📚 Kısa Özet:</strong><br />
Ceza yargılamasında tutuklama yerine uygulanan adlî kontrol, bireyin özgürlüğünü daha az sınırlayan bir önlemdir. Ancak bu tedbirin süresiz devam etmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. CMK madde 110/A, hem soruşturma hem de kovuşturma aşamasında adlî kontrolün süre sınırlarını, uzatma şartlarını ve çocuklar yönünden indirimi açıkça düzenleyerek kişi özgürlüğünü korur.</p>

<p>🔹 Ağır ceza kapsamına girmeyen suçlarda: En fazla 2 yıl, zorunlu hâllerde 1 yıl uzatma<br />
🔹 Ağır ceza kapsamındaki suçlarda: En fazla 3 yıl, uzatma ile birlikte toplam 4 yıl<br />
🔹 Çocuklar bakımından: Süre yarı oranında uygulanır</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Sonuç:</strong><br />
CMK madde 110/A, adlî kontrolün süresiz hale gelmesini engelleyerek hukuk devleti ilkesini ve insan haklarına saygıyı somut biçimde güvence altına alır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a</guid>
      <pubDate>Thu, 21 May 2026 10:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/eMoMx9pjrgY/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="93813"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Tedbirine Uymamanın Sonuçları, CMK Madde 112]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı Tedbirine Uymamanın Sonuçları, CMK Madde 112</p>

<p>Ceza muhakemesi süreci, bir yandan toplumsal adaletin sağlanmasını, diğer yandan bireyin özgürlüğünün korunmasını amaçlar. Bu iki ilke arasında kurulan hassas denge, yargılamanın temelini oluşturur. İşte bu noktada, adli kontrol tedbirleri, tutuklamaya alternatif bir önlem olarak devreye girer. Ancak bu tedbirlerin etkili olabilmesi, şüpheli veya sanığın yükümlülüklere tam anlamıyla uymasına bağlıdır.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 112. maddesi (CMK m.112) kapsamında, adli kontrol hükümlerine uymamanın sonuçlarını tüm yönleriyle inceliyoruz. Kanun koyucu, bu maddeyle hem yargılama sürecinin güvenliğini hem de tedbirlerin ciddiyetini korumayı hedeflemiştir. Adli kontrolün bir “lütuf” değil, kamu düzenini ve yargılamanın sağlıklı yürütülmesini güvence altına alan bir yargısal sorumluluk olduğunu vurguluyoruz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Videoda şu sorulara detaylı yanıtlar bulabilirsiniz:</p>

<p>- Adli kontrol yükümlülüklerine uymayan kişi hakkında ne yapılabilir?</p>

<p>- Mahkûmiyet kararı verilmiş bir kişi adli kontrolü ihlal ederse ne olur?</p>

<p>- Tutukluluk süresi dolmuş ve salıverilmiş bir kişi adli kontrolü ihlal ederse yeniden tutuklanabilir mi?</p>

<p>CMK 112’nin hukuk sistemimizdeki işlevi ve önemi nedir?</p>

<p>CMK 112’nin birinci fıkrasına göre, adlî kontrol yükümlülüklerini kasten yerine getirmeyen şüpheli veya sanık, hükmedilebilecek hapis cezasının süresi ne olursa olsun derhâl tutuklanabilir. Bu düzenleme, yargılamanın disiplinini sağlamak amacıyla getirilmiştir.</p>

<p>Ayrıca 14 Nisan 2020’de yapılan değişiklikle, hakkında mahkûmiyet kararı verilmiş ve bu karar istinaf veya temyiz aşamasında olan kişiler de artık aynı hükme tabidir. Yani adlî kontrolü ihlal eden bu kişiler hakkında da ilk derece mahkemesi doğrudan tutuklama kararı verebilir.</p>

<p>Öte yandan, 24 Kasım 2016 tarihli değişiklik ile getirilen bir diğer önemli hüküm, azami tutukluluk süresi dolduğu için serbest bırakılan sanıkların durumunu düzenlemiştir. Buna göre, bu kişiler hakkında adlî kontrol kararı verilmişse ve bu tedbiri ihlal ederlerse, yeniden tutuklanmaları mümkündür. Ancak bu tutuklama süresi, ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlarda en fazla dokuz ay, diğer suçlarda ise iki ayla sınırlıdır.</p>

<p>Bu hüküm, hem kişi özgürlüğünün korunması hem de adli sürecin güvenliği açısından son derece önemlidir. CMK 112, bireyin özgürlük hakkını ortadan kaldırmadan, yargılamanın sağlıklı yürütülmesi için bir denge mekanizması kurar. Tedbirlere uymamanın ciddi sonuçları olduğunu hatırlatır ve adli kontrolün hukuk sistemimizdeki caydırıcı gücünü ortaya koyar.</p>

<p>Sonuç olarak, CMK madde 112; adli kontrol tedbirine uymamanın hukuki sonuçlarını belirleyerek, ceza muhakemesinin etkinliğini artıran ve yargı sürecinin disiplinini koruyan bir düzenlemedir. Bu madde, bireysel hak ve özgürlükleri gözetirken aynı zamanda adaletin tecellisini sağlamayı hedefler.</p>

<p>Bir yargılamada özgürlük, yükümlülüklerle anlam kazanır. Adli kontrolün ihlali, sadece bir kural ihlali değil, aynı zamanda adaletin işleyişine müdahale anlamına gelir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112</guid>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/-vQAh0iF830/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="95103"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR, CMK 111]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR</strong></p>

<p>CMK 111 – Adlî Kontrolün Kaldırılması ve İtiraz Süreci</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 111 Açıklaması </p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sürecinde bireyin özgürlüğünü sınırlayan her tedbirin geçici olması, hukuk devleti ilkesinin temel gereklerinden biridir. Adlî kontrol tedbiri, tutuklamaya alternatif olarak kişisel özgürlüğü koruyan bir güvence niteliği taşır. Ancak bu tedbirin süresiz biçimde devam etmesi, kişi hak ve özgürlükleriyle bağdaşmaz.</p>

<p>Bu videoda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 111. maddesini (CMK 111) ele alarak adlî kontrolün hangi koşullarda kaldırılabileceğini, başvuru yollarını ve itiraz sürecini ayrıntılı şekilde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan konular:</p>

<p>CMK 111 nedir?<br />
Adlî kontrolün kaldırılması nasıl talep edilir?<br />
Hâkim veya mahkeme bu talebi nasıl değerlendirir?<br />
Adlî kontrol kararına itiraz mümkün müdür?<br />
Adlî kontrol tedbirinin süresi ve ölçülülük ilkesi</p>

<p>Öne çıkan noktalar:<br />
CMK’nın 111. maddesi, adlî kontrolün kaldırılmasına ilişkin açık bir yol belirleyerek bireyin özgürlüğünü korur. Şüpheli veya sanık, adlî kontrolün kaldırılmasını talep edebilir; hâkim veya mahkeme de bu talebi en geç beş gün içinde karara bağlamak zorundadır. Ayrıca, kararlara karşı itiraz hakkı tanınarak yargısal denetim sağlanır.</p>

<p>Bu düzenleme, adil yargılanma hakkı, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkesi açısından büyük önem taşır. Adlî kontrolün bir cezaya dönüşmemesi, yalnızca yargılamanın gerektirdiği ölçüde uygulanması, hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.</p>

<p>Bu video, ceza muhakemesi, adlî kontrol uygulaması ve kişi özgürlüğü üzerindeki yargısal güvenceler konularında bilgi edinmek isteyen hukuk öğrencileri, avukat adayları ve hukuk meraklıları için hazırlanmıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 09:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/l__BEvTYoto/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="22501"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler</p>

<p>CMK 110 – Adlî Kontrol Kararı Nedir? | Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 110 Açıklaması | Hukuki Haklarım</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sistemimizde kişi özgürlüğü, en temel haklardan biridir. Ancak bu özgürlük, bazen adaletin sağlanması amacıyla sınırlanabilir. İşte bu noktada tutuklama tedbirine alternatif bir koruma önlemi olan adlî kontrol devreye girer.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110. maddesini (CMK 110) ele alarak, adlî kontrol kararının kim tarafından verileceğini, hangi aşamalarda uygulanabileceğini ve nasıl değiştirilebileceğini ayrıntılı biçimde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan başlıklar:</p>

<p>CMK 110 nedir?<br />
Adlî kontrol kararı kim tarafından verilir?<br />
Hâkim adlî kontrol kararında değişiklik yapabilir mi?<br />
Kovuşturma aşamasında adlî kontrol nasıl uygulanır?<br />
Cumhuriyet savcısının adlî kontroldeki rolü nedir?<br />
*Adlî kontrol tedbirinin amacı ve hukuk devleti ilkesiyle ilişkisi</p>

<p>Öne çıkan kavramlar:<br />
Adlî kontrol kararı, tutuklama tedbirine alternatif olarak kişi özgürlüğünü daha az kısıtlayan bir sistem getirir. Bu sayede hem yargılamanın güvenliği sağlanır hem de bireyin temel hak ve özgürlükleri korunur. CMK 110, yargılamanın her aşamasında adlî kontrolün uygulanmasına ve değiştirilebilmesine imkân tanıyarak hukuk devleti ilkesinin güçlü bir yansımasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/mqXtkUoSSR4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="56330"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Nedir, Nasıl Düzenlenir CMK 109]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi kapsamında yer alan *“adlî kontrol”* tedbiri ele alınıyor. Tutuklamanın istisna, özgürlüğün ise esas olduğu anlayış doğrultusunda düzenlenen bu madde, kişi özgürlüğünü korurken kamu güvenliğini de sağlamayı amaçlıyor.</p>

<p>Adlî kontrol, şüpheli veya sanığın tutuklanmaksızın belirli yükümlülüklere tabi tutularak denetim altına alınmasıdır. Bu sistem, hem kaçma veya delilleri karartma riskini önlemeyi hem de bireyi tamamen özgürlüğünden yoksun bırakmadan yargılama sürecini güvence altına almayı hedefler.</p>

<p>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tutuklama nedenleri bulunsa bile hâkim adlî kontrol kararı verebilir mi?<br />
Tutuklama yasağı olan hâllerde adlî kontrol uygulanabilir mi?<br />
Adlî kontrol kapsamında hangi yükümlülükler getirilebilir?<br />
“Konutu terk etmeme” yükümlülüğü ne anlama gelir?<br />
7242 ve 7331 sayılı Kanun değişiklikleri adlî kontrol sistemine ne kazandırmıştır?<br />
Adlî kontrol süresi cezadan düşülür mü?</p>

<p>Bu video, *Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi* kapsamında adlî kontrol kurumunun kapsamını, uygulanma koşullarını, getirilen yenilikleri ve kişi özgürlüğü üzerindeki etkilerini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 06:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Mmnn1gDQv-k/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="31914"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bakan Gürlek: Savunmanın güçlenmesi, yargının ve toplumsal güvenin güçlenmesidir]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek, yargı teşkilatına hitaben yaptığı konuşmada, güçlü bir adalet sisteminin ancak aynı ideale inanan ve sorumluluğu birlikte taşıyan güçlü bir teşkilatla mümkün olacağını belirterek, “Birlikte başaracağız, birlikte güçleneceğiz.” dedi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Gürlek, hâkimler, savcılar, avukatlar, adalet personeli ve infaz koruma teşkilatının büyük bir aile olduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>“AYNI KÜRSÜDEN GELİYORUM”</strong></p>

<p>Bakan Gürlek, 20 yıl boyunca hâkim ve savcı olarak görev yaptığını hatırlatarak, adliye koridorlarının sesini, dosyaların yükünü ve yargı mensuplarının sorumluluğunu yakından bildiğini söyledi.</p>

<p>“Bugün sizlere aynı kürsüde görev yapmış bir meslektaşınız olarak hitap ediyorum.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının meselelerini içeriden bildiğini ve iş yükünün farkında olduğunu ifade etti.</p>

<p><strong>YAPISAL SORUNLAR İÇİN YENİ ADIMLAR</strong></p>

<p>Göreve başladıkları andan itibaren yapısal sorunların çözümü için çalışmaları başlattıklarını dile getiren Gürlek, iş yükü analizlerinin yeniden yapılacağını, norm kadro sisteminin güncelleneceğini ve performans ölçütlerinin daha adil ve objektif bir zemine oturtulacağını açıkladı.</p>

<p>Hâkim ve savcıların mesleki gelişimini destekleyen uzmanlaşma ve eğitim modellerinin hayata geçirileceğini belirten Gürlek, adalet personelinin özlük haklarının iyileştirilmesi için somut adımlar atılacağını kaydetti.</p>

<p><strong>“ŞEFFAFLIK VE LİYAKAT ESAS OLACAK”</strong></p>

<p>Adaletin yalnızca kanunu doğru uygulamak olmadığını, kurum içinde hakkaniyeti güçlendirmenin de önemli olduğunu vurgulayan Gürlek, şeffaflığın artırılacağını, liyakatin esas alınacağını ve kurumsal aidiyetin güçlendirileceğini ifade etti.</p>

<p>“Bu teşkilat benim yuvamdır.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının tüm unsurlarının ortak emeğiyle daha güçlü bir yapıya kavuşacağını söyledi.</p>

<p><strong>AVUKATLARA MESAJ: “YARGININ VAZGEÇİLMEZ PARÇASISINIZ”</strong></p>

<p>Konuşmasında savunma makamına özel vurgu yapan Gürlek, avukatların yargının üç sacayağından biri olduğunu belirterek, “Savunma güçlü olduğunda adalet gerçek anlamda hayat bulur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Avukatların mesleklerini güven içinde ve saygınlıkla sürdürebilmeleri için gerekli ortamın güçlendirileceğini kaydeden Gürlek, barolarla daha yakın ve düzenli istişare mekanizmaları kurulacağını bildirdi.</p>

<p><strong>“BÜYÜK BİR ADALET AİLESİYİZ”</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Türkiye genelinde 26 bin 765 hâkim ve savcı, 96 bin 53 adalet personeli, 83 bin 929 Ceza ve Tevkifevleri teşkilatı mensubu ve 208 bin 223 avukatla büyük bir adalet ailesi olduklarını belirten Gürlek, aynı ideale inanan güçlü bir bütün olduklarını kaydetti.</p>

<p>Gürlek, “Birlikte daha adil bir gelecek inşa edeceğiz.” ifadeleriyle konuşmasını tamamladı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/H5Vdk8HEEDk/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="15931"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="50565"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="30774"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>

<p></p>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="56210"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="67708"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="50229"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="65088"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="82055"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="24715"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="13225"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="77876"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
