<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Mon, 27 Apr 2026 20:56:32 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM Başkanı Özkaya: Mahkememiz 'aynı fiil' unsurunun belirlenmesinde oldukça hassas]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aym-baskani-ozkaya-mahkememiz-ayni-fiil-unsurunun-belirlenmesinde-oldukca-hassas</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aym-baskani-ozkaya-mahkememiz-ayni-fiil-unsurunun-belirlenmesinde-oldukca-hassas" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Kadir Özkaya, "Mahkemenin çeşitli kararlarında vurguladığı üzere, aynı fiilin farklı hukuk disiplinleri kapsamında değerlendirilmesi ve farklı hukuki yararları korumaya yönelik yaptırımlara konu edilmesi mümkündür. Bu durumda, birden fazla yaptırım uygulanması her zaman ilkenin ihlali sonucunu doğurmaz. Ancak mahkememiz, bu esnek yaklaşımına rağmen, özellikle ‘aynı fiil’ unsurunun belirlenmesinde oldukça hassas bir inceleme yapmaktadır" dedi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi’nin 64’üncü kuruluş yıl dönümü dolayısıyla düzenlenen ‘Ne Bis İn İdem İlkesinin Farklı Yargı Alanlarındaki Etkisi’ sempozyumu, Anayasa Mahkemesi Yüce Divan Salonu’nda gerçekleştirildi. Sempozyuma, AYM Başkanı Kadir Özkaya’nın yanı sıra, Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez, yüksek mahkeme üyeleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye Yargıcı Saadet Yüksel, Avrupa Konseyi Ankara Program Ofisi Başkanı William Massolin ve hukukçular katıldı.</p>

<p>AYM Başkanı Özkaya, Anayasa Mahkemesi'nin, 1961 Anayasası ile kurulan ve Türk anayasal düzeninde ilk kez kurumsallaşan anayasa yargısının en somut tezahürü olduğunu vurgulayarak, "Bu yönüyle mahkeme, yalnızca yeni bir yargı organının ihdas edilmesini değil; aynı zamanda anayasanın üstünlüğü ilkesinin yargısal güvence altına alınmasını da ifade etmektedir. Bu da Türk Anayasa Mahkemesi’nin hukuk devleti ilkesinin Türkiye’deki en güçlü güvencelerinden biri olduğunu göstermektedir. Mahkememiz görev ve sorumluluklarını bu bilinç ışığında yerine getirmektedir. Bu şekilde de devam edecektir. Kuruluşundan itibaren mahkememiz, norm denetimi yoluyla yasama organının işlemlerini anayasal sınırlar içinde tutan ve hukuk devletinin temel gereklerini hayata geçiren bir fonksiyon üstlenmiştir. 1982 Anayasası ile birlikte yetkileri yeniden şekillenen Anayasa Mahkemesi, anayasal sistem içindeki merkezi konumunu korumuş ve geliştirmiştir. Özellikle 2010 anayasa değişikliği ile kabul edilen bireysel başvuru mekanizması ise Anayasa Mahkemesi’nin tarihsel gelişiminde en önemli noktalardan birini teşkil etmiştir. Bugün gelinen noktada Anayasa Mahkemesi, 64 yıllık birikimiyle yalnızca Türk hukuk sisteminin değil, aynı zamanda uluslararası insan hakları hukukuyla etkileşim içinde gelişen çok katmanlı bir hak koruma mekanizmasının da önemli bir aktörü olarak faaliyetlerini başarılı bir şekilde sürdürmektedir" diye konuştu.</p>

<p><strong>‘AYNI FİİLE İLİŞKİN BİRDEN FAZLA YAPTIRIM HER ZAMAN İHLAL ANLAMINA GELMEZ’</strong></p>

<p>Bu yıl kuruluş yıl dönümü vesilesiyle düzenlenen sempozyumda, ‘Ne Bis In Idem İlkesinin Farklı Yargı Alanlarındaki Etkisi’ başlığı altında, güncel ve tartışmalı bir anayasal meseleye odaklanmayı tercih ettiklerini ifade eden Özkaya, “Bugün ele alacağımız ‘ne bis in idem’ ilkesi, Anayasa Mahkemesi içtihatlarının en dikkat çekici gelişim alanlarından birini oluşturmaktadır. Her ne kadar bu ilke 1982 Anayasası’nda açıkça düzenlenmemiş olsa da Anayasa Mahkemesi onu hukuk devleti ilkesinin ve adil yargılanma hakkının ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmektedir. Mahkememiz, bireysel başvuru kararlarında 'ne bis in idem' ilkesini, yalnızca ceza hukukuna özgü teknik bir kural olarak değil; bireyin hukuki güvenliğini ve yargılamaların nihailiğini koruyan anayasal bir güvence olarak ele almaktadır. Bu bağlamda özellikle Ünal Gökpınar kararı, Anayasa Mahkemesi’nin konuya yaklaşımını ortaya koyan temel bir içtihattır. Bu kararda mahkeme, aynı fiil nedeniyle hem idari yaptırım hem de ceza yaptırımı uygulanmasını incelemiş; söz konusu süreçlerin ‘amaç, zaman ve hukuki yarar bakımından bir bütün oluşturup oluşturmadığını’ değerlendirmiştir. Mahkeme, bu değerlendirme sonucunda önemli bir ilkesel çerçeve ortaya koymuştur; aynı fiile ilişkin birden fazla yaptırımın varlığı tek başına ihlal anlamına gelmez. Esas olan, bu yaptırımların aynı hukuki yararı koruyup korumadığı ve birbirleriyle yeterli bağlantı içinde olup olmadığıdır” dedi.</p>

<p><strong>'MAHKEMEMİZ HASSAS BİR İNCELEME YAPMAKTADIR'</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu yaklaşımın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin geliştirdiği ‘yeterince sıkı bağlantı’ kriterinin Anayasa Mahkemesi içtihadına yansıması bakımından son derece önemli olduğunu söyleyen Özkaya, şöyle dedi:</p>

<p>"Nitekim mahkememiz, norm denetimi alanında verdiği <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/kacakcilik-sucu-ve-vergi-kabahatlerine-dair-yargilamada-digerini-etkileyebilecek-unsurlarin-dikkate-alinmasini-saglayacak-guvencelere-engel-olan-kuralin-anayasaya-aykiri-oldugu" rel="dofollow">E.2019/4, K.2021/78 sayılı kararı</a></strong>nda da aynı yaklaşımı benimsemiş ve vergi hukukuna ilişkin yaptırım sistemini bu kriterler çerçevesinde incelemiştir. Öte yandan Anayasa Mahkemesi, 'ne bis in idem' ilkesinin mutlak bir ilke olmadığını da açıkça ortaya koymaktadır. Mahkemenin çeşitli kararlarında vurguladığı üzere, aynı fiilin farklı hukuk disiplinleri kapsamında değerlendirilmesi ve farklı hukuki yararları korumaya yönelik yaptırımlara konu edilmesi mümkündür. Bu durumda, birden fazla yaptırım uygulanması her zaman ilkenin ihlali sonucunu doğurmaz.</p>

<p>Ancak mahkememiz, bu esnek yaklaşımına rağmen, özellikle ‘aynı fiil’ unsurunun belirlenmesinde oldukça hassas bir inceleme yapmaktadır. Amaç, zaman ve mekan bakımından birbirine sıkı şekilde bağlı olan eylemlerin tek fiil olarak kabul edilmesi gerektiği yönündeki içtihat, bu hassasiyetin önemli bir göstergesidir. Bu yönüyle Anayasa Mahkemesi, 'ne bis in idem' ilkesini yalnızca bireysel başvurular bağlamında uygulayan bir yargı organı değil; aynı zamanda bu ilkenin sınırlarını ve istisnalarını belirleyen kurucu bir içtihat otoritesi haline gelmiştir. Günümüzde özellikle vergi hukuku, idari yaptırımlar ve ceza hukuku arasındaki kesişim alanlarında ortaya çıkan sorunlar, bu ilkenin uygulanmasını daha da karmaşık hale getirmektedir. Bu karmaşıklık karşısında Anayasa Mahkemesinin geliştirdiği içtihatlar, yalnızca ulusal hukuk bakımından değil, aynı zamanda uluslararası insan hakları hukuku ile uyumun sağlanması açısından da belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu çerçevede 'ne bis in idem' ilkesi, artık yalnızca bir ‘yasak’ değil; aynı zamanda hukuk sistemleri arasında denge kuran, farklı yaptırım rejimlerini uyumlaştıran ve bireyin korunmasını merkeze alan anayasal bir denge mekanizması olarak karşımıza çıkmaktadır.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aym-baskani-ozkaya-mahkememiz-ayni-fiil-unsurunun-belirlenmesinde-oldukca-hassas</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 19:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/kadir-ozkaya-2.webp" type="image/jpeg" length="13283"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye’de Yabancılar Hukuku: Egemenlik Yetkisi ile Temel Hak Güvenceleri Arasında Sınır Dışı Etme, İdari Gözetim, Geri Gönderme Yasağı ve Etkili Başvuru]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/turkiyede-yabancilar-hukuku-egemenlik-yetkisi-ile-temel-hak-guvenceleri-arasinda-sinir-disi-etme-idari-gozetim-geri-gonderme-yasagi-ve-etkili-basvuru-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/turkiyede-yabancilar-hukuku-egemenlik-yetkisi-ile-temel-hak-guvenceleri-arasinda-sinir-disi-etme-idari-gozetim-geri-gonderme-yasagi-ve-etkili-basvuru-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Türkiye’de yabancılar hukuku, devletin ülkeye giriş–ikamet–çıkış–sınır dışı alanındaki egemenlik yetkisi ile bireylerin temel hakları arasındaki gerilimin en yoğun yaşandığı hukuk dallarındandır. 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (“YUKK”), sınır dışı etme (m.52-54), idari gözetim (m.57), geri gönderme yasağı (m.4) ve yargısal denetim/başvuru yolları (özellikle m.53, m.57/6) yönünden hem idarenin araçlarını hem de bireyin güvencelerini bir arada düzenlemiştir. Bu makale; (i) yabancıların temel haklarının sınırlandırılmasının anayasal sınırlarını (Anayasa m.16, m.19), (ii) sınır dışı etme kararına karşı etkili başvuru ve “askı etkisi”ni (YUKK m.53), (iii) idari gözetimin meşruiyet koşullarını ve yargısal denetimini (YUKK m.57; AİHS m.5), (iv) geri gönderme yasağının (non-refoulement) sınır dışı pratiklerine etkisini (YUKK m.4; AİHS m.3), (v) aile hayatına saygı hakkı bağlamında sınır dışı/ikamet/giriş yasağı işlemlerini (AİHS m.8) AYM ve AİHM içtihatları ışığında inceler. Ayrıca 2024 tarihli yasal değişiklikle sınır dışı kararına karşı dava açma süresi ve yargılama mekanizması bakımından getirilen güncel düzenleme ve Anayasa Mahkemesi’nin süre ve etkili başvuru tartışmalarına yaklaşımı değerlendirilir.</p>

<p><strong>1. Giriş: Yabancılar Hukukunun “İki Kutuplu” Yapısı</strong></p>

<p>Yabancılar hukuku klasik olarak “devlet egemenliği” söylemiyle başlar: Devlet, ülkesine yabancı kabul etme, yabancının ikamet koşullarını belirleme ve koşulları ihlal edenleri sınır dışı etme konusunda geniş takdir yetkisine sahiptir. Ne var ki modern insan hakları hukukunun gelişimiyle bu takdir, “mutlak” olmaktan çıkmış; başta işkence ve kötü muamele yasağı olmak üzere temel hak çekirdeği, sınır dışı işlemlerinde belirleyici hale gelmiştir.</p>

<p>AYM içtihadı, bu ikili yapıyı netleştirir: Anayasa’da yabancıların ülkeye giriş/ikamet/çıkışı doğrudan düzenlenmemiş olsa da bunun egemenlik yetkisinin parçası olduğu; ancak bu alandaki işlemlerin Anayasa ile güvence altına alınmış haklara müdahale doğurması halinde bireysel başvuruya konu olabileceği kabul edilmektedir. Bu yaklaşım, sınır dışı ve idari gözetim kararlarını “salt idari” olmaktan çıkarıp “temel hak incelemesi”ne tabi kılar.</p>

<p>Bu çerçevede yabancılar hukukunun güncel tartışması, idarenin hangi gerekçelerle (kamu düzeni/kamu güvenliği/milli güvenlik vb.) ne ölçüde müdahale edebileceği ve bu müdahalelere karşı bireyin hangi usul güvencelerine sahip olması gerektiği noktasında yoğunlaşmaktadır.</p>

<p><strong>2. Anayasal Temel: Anayasa m.16 ve m.19 Ekseninde Sınırlandırma ve Özgürlük Güvenceleri</strong></p>

<p><strong>2.1. Anayasa m.16: “Milletlerarası hukuka uygun” sınırlama şartı</strong></p>

<p>Anayasa m.16, yabancıların temel hak ve özgürlüklerinin kanunla sınırlanabileceğini kabul eder; fakat iki ana sınır çizgisi koyar: (i) sınırlamanın <strong>kanunla</strong> yapılması ve (ii) <strong>milletlerarası hukuka uygun</strong> olması. Bu ikinci unsur, özellikle AİHS standartları ve non-refoulement ilkesi (geri gönderme yasağı) nedeniyle yabancılar hukukunda kritik önemdedir. Nitekim AYM’nin norm denetimi kararlarında da m.16’nın lafzı ve gerekçesinden yabancılar bakımından sınırlamaların kanunilik ve uluslararası hukuka uygunluk şartlarına bağlı olduğu sonucu çıkarılmaktadır (AYM, E.2020/30, K.2023/12; ayrıca E.2024/25, K.2024/116).</p>

<p><strong>2.2. Anayasa m.19 ve idari gözetim: “Sınır dışı için yakalama/tutma” istisnası ve yargısal başvuru</strong></p>

<p>Anayasa m.19, kişi özgürlüğünden yoksun bırakmayı kural olarak yasaklarken, bazı istisnalar sayar. Bunlardan biri, <strong>usulüne aykırı giriş yapan</strong> ya da <strong>hakkında sınır dışı/geri verme kararı verilen</strong> kişilerin yakalanması veya tutulmasıdır. Ancak aynı madde, “hürriyeti kısıtlanan kişinin kısa sürede yargı merciine başvuru” hakkını da güvence altına alır.</p>

<p>Bu anayasal yapı, YUKK m.57’de somutlaşır: idari gözetim kararına karşı <strong>sulh ceza hâkimliğine</strong> başvuru, 5 gün içinde inceleme ve kesin karar gibi güvenceler tanınır. AİHM de Türk hukukunda 6458 sayılı Kanun’un bu boşluğu giderdiğini, sulh ceza hâkimliği yolunun idari gözetimin hukuka uygunluğunun denetimi için bir mekanizma sağladığını vurgulamıştır (G.B. ve diğerleri/Türkiye).</p>

<p><strong>3. 6458 sayılı Kanun (YUKK) ile Kurulan Çekirdek Rejim</strong></p>

<p>YUKK, yabancılar hukukunu “parçalı” düzenlemelerden daha sistematik bir çatıya kavuşturur. Makale açısından çekirdek dört alan önemlidir:</p>

<p>1) <strong>Geri gönderme yasağı (m.4)</strong><br />
2) <strong>Sınır dışı sebepleri ve karar sistemi (m.52-54)</strong><br />
3) <strong>Sınır dışı kararına karşı yargı yolu (m.53)</strong><br />
4) <strong>İdari gözetim ve denetimi (m.57)</strong></p>

<p>Bu maddeler birlikte okunduğunda, Türkiye’de sınır dışı “olabilir” (kamu düzeni/milli güvenlik gerekçeleri), fakat “mutlak” değildir: kötü muamele riski varsa gönderme yasağı devreye girebilir; yargı yolu ve askı etkisi ile sınır dışının icrası ertelenebilir; idari gözetim ise ancak kanuni koşullarda ve yargı denetimine açık şekilde uygulanabilir.</p>

<p><strong>4. Sınır Dışı Etme Kararı ve Etkili Başvuru: Süre, Askı Etkisi ve Usul Güvenceleri</strong></p>

<p><strong>4.1. Sınır dışı kararına karşı dava: YUKK m.53’ün yapısı</strong></p>

<p>YUKK m.53, sınır dışı kararının gerekçeli tebliği, yabancının bilgilendirilmesi ve idare mahkemesine başvuru hakkını düzenler. 2024 değişikliği (7533 sayılı Kanun değişikliği) sonrası, başvuru süresi <strong>7 gün</strong>dür. En kritik güvence ise şudur: “Yabancının rızası saklı kalmak kaydıyla, dava açma süresi içinde veya yargı yoluna başvurulması hâlinde yargılama sonuçlanıncaya kadar yabancı sınır dışı edilmez.” Bu, pratikte “otomatik askı etkisi” olarak anılır ve AİHS m.13 (etkili başvuru) ile m.3 (kötü muamele yasağı) bağlamında yaşamsaldır.</p>

<p>AİHM, 6458 sonrası sistemde idare mahkemesine başvurunun askı etkisi doğurduğunu not ederek etkin hukuk yolu değerlendirmesinde bu hususu önemser (Reda Boudraa/Türkiye).</p>

<p><strong>4.2. Dava açma süresi tartışması: 7 günün “etkililik” bakımından sınanması</strong></p>

<p>Sınır dışı kararları çoğunlukla acil koşullarda (idari gözetim, dil engeli, avukata erişim güçlüğü, tercüme ihtiyacı) tebliğ edilir. Bu nedenle 7 günlük süre, “etkili başvuru” ve “mahkemeye erişim” bakımından tartışmalıdır.</p>

<p>AYM’nin norm denetimi alanındaki kararları, yabancılar bakımından sınırlamanın Anayasa m.16 çerçevesinde incelenmesi gerektiğini kabul eder; aynı zamanda etkili başvuru hakkının makul, erişilebilir ve sonuç doğurucu olması gerektiğini vurgular. AYM E.2020/30, K.2023/12 sayılı kararda, yabancılar için temel hak sınırlamalarında uluslararası hukuka uygunluk ve kanunilik ölçütlerinin altı çizilir; ayrıca etkili başvurunun niteliğine ilişkin genel ilkeler hatırlatılır. Daha yeni E.2024/25, K.2024/116 kararında da ilgili kuralın etkili başvuru hakkı ile bağlantılı olarak ele alındığı görülmektedir.</p>

<p>Bu kararlar, tek başına “7 gün her durumda yeterlidir/yetersizdir” demekten ziyade, kanun koyucunun modelinin anayasallığını tartışırken; sistemin bütününe (bilgilendirme, tebligat, askı etkisi, erişilebilirlik, yargılamanın hızlandırılması) bakma eğilimini gösterir. Bununla birlikte bireysel başvurularda, somut olayın özellikleri (tebligatın dili, gerekçenin somutluğu, avukat erişimi, risk iddiasının ciddiyeti) belirleyici hale gelir.</p>

<p><strong>4.3. Kararın gerekçeli olması ve “savunma imkânı”: AYM’nin bilgiye erişim vurgusu</strong></p>

<p>Sınır dışı kararlarında sık rastlanan sorunlardan biri, kararın dayandığı olguların ve hukuki nedenlerin yabancıya etkin biçimde bildirilmemesi veya “soyut” kalmasıdır. AYM, yabancıların hak arama özgürlüğünü kullanabilmesi için idari işlemin fiili/hukuki nedenlerinin bildirilmesinin gerekliliğini vurgular; aksi halde kişinin iddialara karşı savunma geliştirmesi ve yargısal denetimi etkin kullanması zorlaşır (AYM, 2019/40761).</p>

<p>Bu yaklaşım, “kamu düzeni / kamu güvenliği” gibi kavramların soyutluğu nedeniyle özellikle önemlidir: İdarenin bu gerekçeleri kullanması mümkün olsa da, en azından yargısal denetimin yapılabileceği bir gerekçelendirme standardı sağlanmalıdır.</p>

<p><strong>5. Geri Gönderme Yasağı (Non-Refoulement): YUKK m.4 ve AİHS m.3’ün Birleştiği Nokta</strong></p>

<p>Geri gönderme yasağı, yabancılar hukukunda “çekirdek hak” niteliğindedir: kişi işkence, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele riski olan bir yere gönderilemez (YUKK m.4). Bu yasak, sınır dışı işlemlerinin “otomatik” olamayacağını ve bireysel risk değerlendirmesi yapılmasını gerektirir.</p>

<p>AYM’nin bireysel başvuru kararlarında kötü muamele yasağı, sınır dışı bağlamında çoğu kez ana eksendir. Örneğin AYM, MİT yazısı, tahdit kodu, kamu düzeni/kamu güvenliği gerekçeleriyle alınan sınır dışı kararlarında dahi kötü muamele riskinin yeterli incelenmemesi halinde ihlal sonucuna varabilmektedir (AYM 2017/38596 kararında, önceki bireysel başvuruda ihlal ve yeniden yargılama vurgusu yer almaktadır).</p>

<p>AİHM ise Türkiye bağlamında, sınır dışı–idari gözetim ve etkili başvuru mekanizmalarının mevzuatla güçlendirildiğini; özellikle 6458 ile gelen askı etkisi ve denetim yollarını “etkinlik” analizinde hesaba kattığını belirtir (Reda Boudraa/Türkiye; Sakkal ve Fares/Türkiye, G.B. ve diğerleri/Türkiye).</p>

<p><strong>6. İdari Gözetim: Amaç, Süre, Denetim ve “Gerekli Özen” Standardı</strong></p>

<p><strong>6.1. İdari gözetimin hukuki niteliği ve amaç sınırı</strong></p>

<p>İdari gözetim, cezalandırma amacı taşıyan bir yaptırım değil; sınır dışı etme işleminin yürütülmesi sürecinde başvurulan istisnai bir tedbirdir. AYM, idari gözetim yetkisinin “sınır dışı/iade işlemlerinin yürütülmesi” bağlamında mümkün olduğunu; bu süreç gerekli özenle yürütülmezse özgürlükten yoksun bırakmanın meşruiyetinin tartışmalı hale geleceğini belirtir (AYM 2016/35009).</p>

<p>Bu, pratikte şu sonuca götürür: İdare, kişiyi gözetimde tutuyor fakat sınır dışı sürecini sürüncemede bırakıyorsa, gözetimin amacı (deportasyonun icrası) ile araç (özgürlükten yoksun bırakma) arasındaki bağlantı kopar; bu da ihlal riskini büyütür.</p>

<p><strong>6.2. Süre ve alternatif tedbirler</strong></p>

<p>YUKK m.57, geri gönderme merkezlerinde idari gözetimin kural olarak 6 ayı geçemeyeceğini, bazı koşullarda 6 ay daha uzatılabileceğini düzenler. Ayrıca m.57/A ile idari gözetime alternatif yükümlülükler (belirli adreste ikamet, bildirim, teminat, elektronik izleme vb.) öngörülmüştür. Bu düzenleme, ölçülülük ilkesinin kanuni düzeyde karşılığıdır: her olayda “en ağır” tedbirin otomatik uygulanması değil, risk–amaç–orantı değerlendirmesi yapılması beklenir.</p>

<p><strong>6.3. Yargısal denetim: Sulh ceza hâkimliği</strong></p>

<p>YUKK m.57/6 ile idari gözetim kararına karşı sulh ceza hâkimliği yolu tanınmıştır. AİHM, bu mekanizmanın 6458 sonrası boşluğu giderdiğini ve 5 gün içinde inceleme zorunluluğunu not eder (G.B. ve diğerleri/Türkiye). AYM de 6458 sonrasında idari gözetim kararına itiraz mercii olarak sulh ceza hâkimliğinin münhasır biçimde belirlendiğini; idari yargının burada doğrudan denetim mercii olmadığını açıklayan karar çizgisine sahiptir (AYM 2015/33 ve bağlantılı değerlendirmeler).</p>

<p><strong>7. Aile Hayatına Saygı ve “Adil Denge” Testi: İkamet, Giriş Yasağı, Sınır Dışı</strong></p>

<p>Yabancılar hukukunda “kamu düzeni/milli güvenlik” gerekçeleri ile bireyin aile hayatı arasındaki çatışma, özellikle uzun süre Türkiye’de yaşayan, Türk vatandaşı eşi/çocuğu olan veya güçlü sosyal bağlar kuran yabancılarda belirgindir.</p>

<p>AYM, ikamet izni verilmemesi veya giriş yasağı/sınır dışı kararlarının aile hayatına etkisini incelerken, devletin egemenlik yetkisini kabul etmekle birlikte “adil denge” gereğini vurgular: yabancının ülkede güçlü ailevi bağları varsa, aile hayatı ile kamusal menfaat arasında ölçülü bir denge kurulmalıdır (AYM 2020/21147).</p>

<p>Bu yaklaşımın pratik karşılığı şudur: İdarenin soyut güvenlik gerekçeleri tek başına yeterli görülmeyebilir; kararın birey üzerindeki etkisi (çocuğun üstün yararı, aile birliğinin fiilen imkânsızlaşması, alternatif önlemler) ile birlikte tartılmalıdır.</p>

<p><strong>8. Kamu Düzeni / Kamu Güvenliği Kavramlarının Sorunları: Öngörülebilirlik, Gerekçelendirme ve Yargısal Denetim</strong></p>

<p>YUKK ve uygulama, “kamu düzeni/kamu güvenliği” gibi kavramlara sıkça başvurur. Bu kavramlar kaçınılmaz olarak geniştir; ancak genişlik, keyfiliğe dönüşmemelidir. AYM’nin gerekçeli karar ve etkili başvuru vurgusu, tam da bu riskle ilgilidir: yabancı, hangi olguların aleyhine kullanıldığını bilmezse, mahkemeye erişimi şeklen var olsa bile fiilen etkisiz hale gelebilir.</p>

<p>Bu nedenle iyi işleyen bir yabancılar hukuku rejiminde:</p>

<p>• kararın dayanak olguları (mümkün olduğu ölçüde) somutlaştırılmalı,</p>

<p>• risk değerlendirmesi bireyselleştirilmeli,</p>

<p>• sınır dışı/ikamet/giriş yasağı gibi ağır müdahalelerde alternatif önlemler tartışılmalı,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>• yargısal denetim “gerçek” bir denetim olmalıdır.</p>

<p><strong>9. AYİM (Askerî Yüksek İdare Mahkemesi) ve “Diğer Yargı Kararları” Notu: Kaynak Erişimi Sınırı</strong></p>

<p>Kullanıcı isteğinde AYİM kararlarına atıf istenmiştir. Ancak bu çalışma, yalnızca aşağıda “Kaynakça” bölümünde linklenen ve sistemde mevcut içtihat/karar metinleriyle sınırlı olarak atıflandırılmıştır. Bu nedenle AYİM’ye ilişkin spesifik karar numarası/metni bu kaynak setinde bulunmadığından, AYİM içtihadına doğrudan atıf veremiyorum. İstersen, elinde AYİM karar künyesi (E./K./tarih) veya karar metni varsa paylaşırsan, onu da makaleye entegre edecek şekilde yeniden düzenleyebilirim.</p>

<p><strong>10. Sonuç: Yabancılar Hukukunda “Model”in Başarısı Usul Güvencelerine Bağlıdır</strong></p>

<p>Türkiye’de yabancılar hukukunun normatif mimarisi, bir “denge” üzerine kuruludur: Devletin egemenlik yetkisi korunurken, geri gönderme yasağı, yargısal başvuru/askı etkisi, idari gözetimin denetimi ve aile hayatı gibi temel haklar çekirdeği güvence altına alınır. AYM içtihadı, bu alanı salt idari takdir olarak görmemekte; işlem temel haklara müdahale doğurduğunda etkili başvuru, gerekçelendirme ve ölçülülük testlerini işletmektedir. AİHM ise 6458 sonrası mekanizmaları etkinlik analizinde dikkate almakta; özellikle askı etkisi ve gözetim denetimi yollarını kritik görmektedir.</p>

<p>Bu itibarla uygulamada en sık ihlal riski üreten noktalar; (i) kararların soyut gerekçelerle kurulması, (ii) yabancının dil/avukat erişimi nedeniyle başvuru hakkını fiilen kullanamaması, (iii) kötü muamele riskinin yeterince bireyselleştirilmemesi, (iv) idari gözetimin “özenle yürütülen” sınır dışı sürecinden kopmasıdır. Reform ve iyi uygulama, bu noktaların güçlendirilmesine odaklanmalıdır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-adem-aras" title="Av. Adem ARAS"><img alt="Av. Adem ARAS" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2024/05/adem-aras2.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-adem-aras" title="Av. Adem ARAS">Av. Adem ARAS</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/turkiyede-yabancilar-hukuku-egemenlik-yetkisi-ile-temel-hak-guvenceleri-arasinda-sinir-disi-etme-idari-gozetim-geri-gonderme-yasagi-ve-etkili-basvuru-1</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 19:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/11/terazi/terazis.jpg" type="image/jpeg" length="49862"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[MARKA HAKKINA TECAVÜZ SUÇU - Taklit Ürün, Sahte Marka Kullanımı, Ceza, Tazminat ve Uzlaştırma Süreci]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/marka-hakkina-tecavuz-sucu-taklit-urun-sahte-marka-kullanimi-ceza-tazminat-ve-uzlastirma-sureci-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/marka-hakkina-tecavuz-sucu-taklit-urun-sahte-marka-kullanimi-ceza-tazminat-ve-uzlastirma-sureci-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Marka hakkına tecavüz suçu, yalnızca “sahte ürün satmak”tan ibaret değildir. Bir işletmenin yıllarca emek vererek oluşturduğu markanın, başkası tarafından taklit edilmesi, benzerinin kullanılması, sahte ürünlerin piyasaya sürülmesi, depolanması, taşınması, ithal edilmesi veya ticari amaçla elde bulundurulması hem özel hukuk hem de ceza hukuku bakımından ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle marka hakkına tecavüz, bir yandan marka sahibinin ekonomik değerini, ticari itibarını ve müşteri çevresini korurken; diğer yandan tüketicinin aldatılmasını ve piyasada haksız rekabet yaratılmasını önlemeyi amaçlayan çok boyutlu bir hukuki alandır.</p>

<p>Marka, bir ürünün veya hizmetin piyasadaki kimliğidir. Tüketici çoğu zaman ürünü sadece teknik özelliklerine göre değil, üzerindeki markaya duyduğu güvene göre tercih eder. Bu nedenle taklit marka kullanımı, yalnızca marka sahibinin kazancını azaltan bir eylem değildir; aynı zamanda tüketicinin iradesini yanıltan, piyasadaki güven ilişkisini bozan ve dürüst ticaret düzenini zedeleyen bir davranıştır.</p>

<p>Marka hakkına tecavüz suçunun temel ceza hükmü 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 30. maddesinde düzenlenmiştir. Bu hükme göre başkasına ait marka hakkına iktibas veya iltibas suretiyle tecavüz ederek mal üretmek, hizmet sunmak, satışa arz etmek, satmak, ithal veya ihraç etmek, ticari amaçla satın almak, bulundurmak, nakletmek veya depolamak cezai sorumluluk doğurabilir.</p>

<p><strong>Marka Hakkına Tecavüz Suçu Nedir?</strong></p>

<p>Marka hakkına tecavüz suçu, tescilli bir markanın sahibinden izin alınmadan, markanın aynısının veya karıştırılabilecek derecede benzerinin ticari hayatta kullanılmasıdır. Burada önemli olan nokta, her marka benzerliğinin otomatik olarak suç oluşturmayacağıdır. Suçun oluşması için kullanılan işaretin marka hakkına tecavüz niteliği taşıması, bu kullanımın ticari faaliyet kapsamında gerçekleşmesi ve kanunda sayılan hareketlerden biriyle bağlantılı olması gerekir.</p>

<p>Örneğin bir kişinin evinde kişisel kullanım amacıyla tek bir taklit çanta bulundurması ile bir iş yerinde aynı taklit çantalardan çok sayıda bulundurulması aynı hukuki değerde değildir. Ceza hukuku bakımından özellikle ticari amaç, piyasaya sunma iradesi, satışa arz, depolama, taşıma, ithalat, ihracat veya satış gibi olgular önem taşır. Marka hakkına tecavüz suçunda iki temel kavram öne çıkar: iktibas ve iltibas.</p>

<p><u>İktibas</u>, markanın aynen veya ayırt edilemeyecek kadar yakın biçimde taklit edilmesidir. Örneğin tescilli bir markanın logosunun, yazı karakterinin, ambleminin veya ürün üzerindeki ayırt edici görünümünün neredeyse aynen kullanılması iktibas kapsamında değerlendirilebilir.</p>

<p><u>İltibas </u>ise karıştırılma ihtimalidir. Burada marka birebir aynı olmayabilir; ancak ortalama tüketici, ürünün aynı işletmeye ait olduğunu, markalar arasında ekonomik veya ticari bağlantı bulunduğunu ya da ürünün orijinal olduğunu düşünebilir. İltibas değerlendirmesinde markaların görsel, işitsel ve anlamsal benzerliği; ürün veya hizmetlerin aynı ya da benzer sınıfta olup olmadığı; hedef tüketici kitlesi; markanın tanınmışlık düzeyi ve somut olayın ticari görünümü birlikte değerlendirilir. İltibas nedeniyle markaya tecavüzde korunan amaç, tüketicide yanılgı doğması ihtimalinin önlenmesi ve marka sahibinin malvarlığı değerinin korunmasıdır.</p>

<p><strong>Kanuni Düzenleme: SMK m.30</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu m.30/1 uyarınca, başkasına ait marka hakkına iktibas veya iltibas suretiyle tecavüz ederek mal üreten veya hizmet sunan, satışa arz eden veya satan, ithal ya da ihraç eden, ticari amaçla satın alan, bulunduran, nakleden veya depolayan kişi hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası öngörülmektedir.</p>

<p>Bu düzenleme, suçun yalnızca satış anında oluşmadığını gösterir. Uygulamada sıkça yapılan hatalardan biri, “Ben satmadım, sadece depoda duruyordu” veya “Ben üretmedim, sadece taşıdım” şeklindeki savunmaların her zaman yeterli olacağının düşünülmesidir. Oysa kanun; üretme, satışa arz etme, satma, ithal etme, ihraç etme, ticari amaçla satın alma, bulundurma, nakletme ve depolama fiillerini ayrı ayrı saymıştır. Bu nedenle somut olayda ürünlerin nerede bulunduğu, miktarı, paketleme şekli, fatura ve sevk irsaliyesi durumu, ürünlerin ticari dolaşıma sokulup sokulmadığı, iş yerinin faaliyet konusu ve failin kastı birlikte değerlendirilir.</p>

<p>SMK m.30 yalnızca sahte ürün satışını değil, marka korumasını etkisiz hale getiren diğer bazı eylemleri de düzenler. Markayı veya ayırt edilemeyecek derecede benzerini kullanarak haksız ticari menfaat elde etmek, markanın koruma fonksiyonunu ortadan kaldırmak veya piyasada tüketiciyi yanıltacak şekilde hareket etmek cezai risk doğurabilir.</p>

<p><strong>Suçun Cezası Nedir?</strong></p>

<p>Marka hakkına tecavüz suçunda temel ceza, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezasıdır. Bu ceza, özellikle ticari ölçekte taklit ürün satışı, depo baskını, ithalat/ihracat işlemleri veya organize şekilde sahte ürün piyasaya sürülmesi hâllerinde ciddi sonuçlar doğurabilir.</p>

<p>Burada “adli para cezası” kavramı yanlış anlaşılmamalıdır. Adli para cezası, idari para cezası değildir. Mahkeme tarafından hükmedilen ceza niteliğindedir ve ödenmemesi hâlinde infaz hukuku bakımından ayrıca sonuçlar doğurabilir. Hapis cezası ile birlikte adli para cezası verilmesi mümkündür.</p>

<p>Ayrıca marka hakkına tecavüz suçu nedeniyle ele geçirilen taklit ürünler, etiketler, ambalajlar, baskı kalıpları, üretim araçları, kataloglar, tanıtım materyalleri ve benzeri eşyalar bakımından müsadere, imha veya el koyma gibi koruma ve güvenlik tedbirleri de gündeme gelebilir.</p>

<p><strong>Marka Hakkına Tecavüz Suçunun Unsurları</strong></p>

<p>Marka hakkına tecavüz suçunun oluşması için bazı unsurların birlikte gerçekleşmesi gerekir. Ceza yargılamasında yalnızca şikâyetçinin “markam taklit edildi” demesi yeterli değildir. Savcılık ve mahkeme, somut olayda suçun maddi ve manevi unsurlarının oluşup oluşmadığını araştırır.</p>

<p><u>1. Korunan Bir Marka Hakkı Bulunmalıdır</u></p>

<p>Öncelikle ortada hukuken korunan bir marka hakkı bulunmalıdır. Marka hakkı kural olarak tescille doğar. Bu nedenle ceza soruşturmasında marka tescil belgesi, tescilin kapsamı, marka sınıfları, markanın hangi mal veya hizmetler için korunduğu ve şikâyetçinin hak sahibi olup olmadığı önemlidir.</p>

<p>Marka tescilli değilse, her olayda SMK m.30 kapsamında ceza sorumluluğu doğacağı söylenemez. Tescilsiz işaretler bakımından haksız rekabet, ticaret unvanı ihlali veya özel hukuk hükümleri gündeme gelebilir; ancak marka hakkına tecavüz suçu bakımından tescil ve koruma kapsamı kritik önemdedir.</p>

<p><u>2. İktibas veya İltibas Suretiyle Tecavüz Bulunmalıdır</u></p>

<p>Suçun merkezinde iktibas veya iltibas vardır. İktibas, markanın aynen taklit edilmesi; iltibas ise karıştırılma ihtimali yaratacak derecede benzerlik kurulmasıdır. Bu değerlendirme yapılırken yalnızca iki kelimenin benzerliğine bakılmaz. Logo, renk, ambalaj, ürün dizaynı, etiket, yazı tipi, telaffuz, tüketici algısı, ürünlerin satıldığı mecra ve hedef müşteri kitlesi birlikte değerlendirilir.</p>

<p>Örneğin lüks bir saat markasının logosuna çok benzeyen bir işaretin saat üzerinde kullanılması, spor ayakkabı üzerinde tanınmış bir markanın amblemine benzeyen bir sembol bulunması veya kozmetik ürünlerinde orijinal markayı çağrıştıran ambalaj kullanılması iltibas tartışması doğurabilir.</p>

<p><u>3. Kanunda Sayılan Hareketlerden Biri İşlenmelidir</u></p>

<p>SMK m.30/1’de sayılan hareketler oldukça geniştir. Suç yalnızca üretimle sınırlı değildir. Sahte markalı ürünleri satışa arz etmek, internet sitesinde listelemek, pazaryerinde ilana koymak, dükkânda vitrine çıkarmak, depoda ticari amaçla bulundurmak, kargo ile taşımak, ithal etmek veya ihraç etmek de somut olayın özelliklerine göre suç kapsamında değerlendirilebilir.</p>

<p>Bu nedenle “satış gerçekleşmedi” savunması her zaman yeterli değildir. Satışa arz, ürünün piyasaya sunulmaya hazır hâle getirilmesi anlamına gelir. Ürünün vitrine konulması, internet ilanına yüklenmesi, fiyat etiketiyle sergilenmesi veya müşteriye gösterilmek üzere stokta tutulması satışa arz bakımından önem taşıyabilir.</p>

<p><u>4. Fiil Ticari Amaçla Gerçekleşmelidir</u></p>

<p>Marka hakkına tecavüz suçunda ticari amaç, uygulamada en önemli tartışma başlıklarından biridir. Çok sayıda ürünün bulunması, ürünlerin iş yerinde ele geçirilmesi, paketleme ve etiketleme düzeni, fatura veya irsaliye hareketleri, ürünlerin stoklanması, müşteriyle yazışmalar, sosyal medya satış kayıtları, e-ticaret platformu kayıtları ve kargo hareketleri ticari amacı gösterebilir.</p>

<p>Buna karşılık kişisel kullanım amacıyla edinilmiş tekil ürünlerde ceza sorumluluğu bakımından daha dikkatli değerlendirme yapılmalıdır. Kanun, ticari amaçla satın alma, bulundurma, nakletme veya depolamayı suç kapsamında saymaktadır. Bu nedenle savunma ve ispat stratejisi, ürün miktarı ve kullanım amacı üzerinden kurulmalıdır.</p>

<p><u>5. Kast Bulunmalıdır</u></p>

<p>Marka hakkına tecavüz suçu kasten işlenebilen bir suçtur. Failin ürünün sahte olduğunu bilip bilmediği, markanın taklit edildiğini anlayabilecek durumda olup olmadığı, ticari faaliyet alanı, ürünlerin alış fiyatı, tedarik şekli, piyasa değerine göre olağan dışı ucuzluk, faturasız alım, gizli depolama, seri satış faaliyeti gibi olgular kastın değerlendirilmesinde etkili olabilir.</p>

<p>Örneğin uzun yıllardır aynı sektörde çalışan bir kişinin, piyasa değeri yüksek bir markaya ait olduğu iddia edilen ürünleri çok düşük bedelle ve belgesiz şekilde toplu olarak satın alması hâlinde “sahte olduğunu bilmiyordum” savunması her somut olayda kabul edilmeyebilir.</p>

<p><strong>Suçun Mağduru Kimdir?</strong></p>

<p>Marka hakkına tecavüz suçunun doğrudan mağduru marka hakkı sahibidir. Marka sahibi gerçek kişi olabileceği gibi şirket de olabilir. Lisans alan kişiler, distribütörler veya yetkili satıcılar bakımından ise şikâyet ve dava hakkı, lisans sözleşmesinin kapsamına ve marka sahibiyle aralarındaki hukuki ilişkiye göre değerlendirilir.</p>

<p>Bunun yanında tüketiciler de fiilden zarar görebilir. Sahte ürün alan tüketici, orijinal ürün aldığını düşünerek ekonomik zarara uğrayabilir. Ancak SMK m.30 kapsamındaki ceza soruşturmasının merkezinde marka hakkı sahibinin sınai mülkiyet hakkı yer alır.</p>

<p><strong>Şikâyet Şartı ve Şikâyet Süresi</strong></p>

<p>Marka hakkına tecavüz suçu şikâyete bağlıdır. Bu nedenle marka hakkı sahibi veya şikâyet hakkı bulunan ilgili kişi, yetkili makamlara başvurmadıkça soruşturmanın ilerlemesi mümkün olmayabilir. Şikâyete bağlı suçlarda genel kural olarak şikâyet süresi, fiilin ve failin öğrenilmesinden itibaren altı aydır.</p>

<p>Bu noktada marka sahiplerinin dikkatli olması gerekir. Taklit ürünlerin piyasada görülmesi, internet ilanlarının tespit edilmesi, depo veya iş yeri bilgilerinin öğrenilmesi, ürünlerin hangi kişi tarafından satıldığının belirlenmesi gibi aşamalarda deliller hızlı şekilde toplanmalıdır. Çünkü marka ihlallerinde dijital ilanlar silinebilir, ürünler el değiştirebilir, stoklar başka yere taşınabilir veya deliller kaybolabilir.</p>

<p><strong>Deliller Nasıl Toplanır?</strong></p>

<p>Marka hakkına tecavüz suçunda delil toplama süreci son derece önemlidir. Uygulamada şu deliller öne çıkar: Marka tescil belgeleri, Türk Patent ve Marka Kurumu kayıtları, ürün örnekleri, fatura ve irsaliyeler, internet satış ilanları, sosyal medya paylaşımları, e-ticaret platformu kayıtları, kargo gönderi bilgileri, iş yeri tabela ve vitrin fotoğrafları, müşteri yazışmaları, bilirkişi incelemesi, arama ve el koyma tutanakları, kolluk tespitleri, numune ürünler, depo sayım tutanakları ve uzman raporları.</p>

<p>Özellikle taklit ürün dosyalarında bilirkişi incelemesi belirleyici olabilir. Bilirkişi, ürün üzerindeki işaretin tescilli marka ile benzerliğini, ambalaj ve etiket farklarını, ürünün orijinal olup olmadığını, tüketici nezdinde karıştırılma ihtimali bulunup bulunmadığını ve marka hakkına tecavüz iddiasının teknik yönlerini değerlendirebilir.</p>

<p><strong>Marka Hakkına Tecavüzde Hukuki Talepler: Tazminat ve Diğer Haklar</strong></p>

<p>Marka hakkına tecavüz yalnızca ceza soruşturması ile sınırlı değildir. Marka sahibi ayrıca hukuk mahkemesinde çeşitli taleplerde bulunabilir. SMK m.149, sınai mülkiyet hakkı tecavüze uğrayan hak sahibine; fiilin tecavüz olup olmadığının tespiti, muhtemel tecavüzün önlenmesi, tecavüz fiillerinin durdurulması, tecavüzün kaldırılması, maddi ve manevi zararın tazmini gibi talepler ileri sürme imkânı tanır.</p>

<p>Bu kapsamda marka sahibi, yalnızca “ceza verilsin” demekle yetinmek zorunda değildir. Taklit ürünlerin piyasadan toplatılmasını, satışın durdurulmasını, ürünlere el konulmasını, ürünlerin imhasını, haksız kazancın önlenmesini, maddi zararının ve marka itibarındaki zedelenmenin karşılanmasını talep edebilir.</p>

<p>Maddi tazminat bakımından marka sahibinin gerçek zararı, yoksun kaldığı kazanç, ihlal edenin elde ettiği kazanç, lisans bedeli yöntemi veya somut olayın özelliklerine göre farklı hesaplama yöntemleri gündeme gelebilir. SMK m.150 ve devamı hükümleri, sınai mülkiyet hakkına tecavüz nedeniyle tazminat sorumluluğunun çerçevesini oluşturur.</p>

<p>Manevi tazminat ise özellikle markanın itibarı, güvenilirliği ve piyasadaki algısı zarar gördüğünde gündeme gelir. Örneğin kalitesiz taklit ürünlerin piyasaya sürülmesi, tüketicinin orijinal marka hakkında olumsuz izlenim edinmesine sebep olabilir. Bu durumda marka sahibi yalnızca satış kaybına değil, marka değerindeki zedelenmeye de dayanabilir.</p>

<p><strong>Ceza Davası ile Tazminat Davası Birlikte Yürüyebilir mi?</strong></p>

<p>Marka hakkına tecavüz fiili aynı anda hem ceza soruşturmasına hem de hukuk davasına konu olabilir. Ceza dosyasında failin cezai sorumluluğu tartışılırken, hukuk davasında marka sahibinin zararı, tecavüzün durdurulması, ürünlerin toplatılması, maddi ve manevi tazminat gibi talepler incelenir.</p>

<p>Ancak ceza dosyasındaki tespitler, arama-el koyma tutanakları, bilirkişi raporları ve mahkûmiyet kararı hukuk davasında önemli delil etkisi doğurabilir. Aynı şekilde hukuk mahkemesindeki marka tecavüzü tespitleri de ceza dosyasındaki değerlendirmeyi etkileyebilir.</p>

<p><strong>Marka Hakkına Tecavüz Suçu Uzlaştırmaya Tabi midir?</strong></p>

<p>Marka hakkına tecavüz suçu şikâyete bağlı olduğundan, CMK m.253 kapsamında uzlaştırma süreci gündeme gelir. CMK m.253, uzlaştırma kapsamındaki suçları ve uzlaştırma usulünü düzenlemektedir. Şikâyete bağlı suçlar bakımından uzlaştırma, ceza muhakemesinde tarafların belirli bir edim üzerinde anlaşarak uyuşmazlığı sona erdirebilmesini sağlayan özel bir kurumdur.</p>

<p>Bu nedenle marka hakkına tecavüz dosyalarında savcılık aşamasında dosya uzlaştırma bürosuna gönderilebilir. Uzlaştırmacı, marka hakkı sahibi veya temsilcisi ile şüpheli arasında iletişim kurar. Taraflar para ödemesi, ürünlerin teslimi, taklit ürünlerin imhası, özür, belirli bir faaliyetten kaçınma, lisans veya protokol ilişkisi kurulması, stokların piyasadan çekilmesi gibi hukuka uygun edimler üzerinde anlaşabilir.</p>

<p><strong>Uzlaştırma Süreci Nasıl İşler?</strong></p>

<p>Uzlaştırma süreci genellikle soruşturma aşamasında başlar. Cumhuriyet savcısı, suçun uzlaştırmaya tabi olduğunu değerlendirirse dosyayı uzlaştırma bürosuna gönderir. Uzlaştırmacı görevlendirilir ve taraflara uzlaşma teklifi yapılır. Tarafların uzlaşmayı kabul etmesi, suçun kabul edildiği anlamına gelmez; uzlaştırma, ceza muhakemesinde alternatif çözüm yoludur.</p>

<p>Uzlaştırmacı, tarafların taleplerini alır. Marka sahibi genellikle şu taleplerde bulunabilir: Taklit ürünlerin teslim edilmesi veya imhası, belirli miktarda tazminat ödenmesi, piyasadaki ilanların kaldırılması, stokların satıştan çekilmesi, marka kullanımının derhâl durdurulması, sosyal medya ve e-ticaret hesaplarındaki içeriklerin silinmesi, tekrar ihlal yapılmaması taahhüdü, yargılama ve tespit masraflarının karşılanması, belirli bir süre içinde ödeme yapılması. Şüpheli taraf ise ödeme miktarı, taksit, ürünlerin kaynağı, kusur durumu, ticari faaliyetin hacmi ve uzlaşmanın ceza dosyasına etkisi üzerinden müzakere yürütebilir.</p>

<p>CMK m.253’e göre uzlaştırmacı, dosya kendisine verildikten sonra belirli süre içinde işlemleri sonuçlandırır; bu süre uzlaştırma bürosu tarafından kanunda belirtilen sınırlar içinde uzatılabilir.</p>

<p><strong>Uzlaşmanın Ceza Dosyasına Etkisi</strong></p>

<p>Uzlaşma sağlanır ve edim derhâl yerine getirilirse, soruşturma aşamasında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir. Edim ileri tarihe bırakılmış, takside bağlanmış veya süreklilik arz eden bir edim olarak kararlaştırılmışsa kamu davasının açılmasının ertelenmesi gündeme gelebilir. Edim yerine getirilmezse kamu davası açılır. Kovuşturma aşamasında uzlaşma gerçekleşirse davanın düşmesine karar verilmesi mümkündür. CMK m.254, kamu davası açıldıktan sonra da uzlaştırma işlemlerinin yapılabileceğini düzenlemektedir.</p>

<p>Bu nedenle marka hakkına tecavüz dosyalarında uzlaşma, yalnızca tarafların para üzerinde anlaşması değildir. Doğru düzenlenmiş bir uzlaşma metni, hem ceza dosyasının sonucunu hem de taraflar arasındaki ticari ve hukuki ilişkinin geleceğini belirler.</p>

<p><strong>Uzlaştırma Raporu İlam Niteliğinde midir?</strong></p>

<p>Evet. CMK m.253/19 uyarınca şüpheli edimini yerine getirmezse, uzlaşma raporu veya belgesi 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu m.38 anlamında ilam niteliğinde belge sayılır. Bu, mağdurun ayrıca hukuk davası açmadan ilamlı icra yoluna başvurabilmesi bakımından çok önemlidir.</p>

<p>Örneğin marka sahibi ile şüpheli 500.000 TL ödeme, taklit ürünlerin imhası ve e-ticaret ilanlarının kaldırılması konusunda uzlaşmışsa; şüpheli ödeme yapmazsa marka sahibi, uzlaştırma raporuna dayanarak ilamlı icra takibi başlatabilir. Bu nedenle uzlaştırma tutanağındaki edimin açık, belirli, uygulanabilir ve icra edilebilir şekilde yazılması gerekir.</p>

<p>“Zararımı karşılayacak” gibi belirsiz ifadeler yerine, “şüpheli, marka sahibine 30.06.2026 tarihine kadar 250.000 TL ödeyecektir” veya “ele geçirilen 1.200 adet ürünün imhasına muvafakat eder” gibi net hükümler kullanılmalıdır.</p>

<p><strong>Uzlaşma Tazminat Davasını Engeller mi?</strong></p>

<p>Bu konu, son yıllarda önemli değişiklik ve tartışmalara konu olmuştur. CMK m.253/19’da uzlaşmanın sağlanması hâlinde soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat davası açılamayacağına ilişkin düzenleme bulunmaktaydı. Ancak <a href="https://www.hukukihaber.net/uzlasmanin-saglanmasi-halinde-tazminat-davasi-acilamayacagini-ongoren-kuralin-anayasaya-aykiri-oldugu" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesi, 26.07.2023 tarihli ve 2023/43 E., 2023/141 K. sayılı kararı</a>yla bu sınırlamayı Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmiştir. Karar 18.10.2023 tarihinde yayımlanmıştır.<a href="https://www.hukukihaber.net/uzlasmanin-saglanmasi-halinde-tazminat-davasi-acilamayacagini-ongoren-kuralin-anayasaya-aykiri-oldugu" rel="dofollow"> (Anayasa Mahkemesi)</a></p>

<p>Güncel metinde, uzlaşma anında tespit edilemeyen veya uzlaşmadan sonra ortaya çıkan zararlar hariç olmak üzere, soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat davası açılamayacağına ilişkin daha sınırlı bir ifade yer almaktadır.</p>

<p>Bu nedenle marka hakkına tecavüz dosyalarında uzlaşma yapılırken tazminat boyutu son derece dikkatli düzenlenmelidir. Marka sahibi, uzlaşma sırasında yalnızca ele geçirilen ürünler bakımından ödeme almışsa, daha sonra ortaya çıkan farklı zarar kalemleri, başka satış kanalları, geçmiş dönem satışları veya tespit edilemeyen kazançlar bakımından ayrıca değerlendirme gerekebilir. Bu nedenle uzlaşma metninde hangi zararların karşılandığı, hangi dönem ve hangi ürünlerle sınırlı olduğu, tarafların başka taleplerden feragat edip etmediği açıkça yazılmalıdır.</p>

<p><strong>Taklit Ürün Satıcısı “Ben Üretmedim” Diyerek Sorumluluktan Kurtulabilir mi?</strong></p>

<p>Her zaman hayır. SMK m.30 yalnızca üreticiyi değil, satışa arz eden, satan, ithal eden, ihraç eden, ticari amaçla satın alan, bulunduran, nakleden veya depolayan kişiyi de kapsar. Dolayısıyla failin bizzat üretici olmaması, tek başına cezai sorumluluğu ortadan kaldırmaz.</p>

<p>Örneğin bir mağaza sahibi, sahte markalı ürünleri toptancıdan aldığını ve üretmediğini söyleyebilir. Ancak ürünleri iş yerinde sergilemiş, fiyat etiketi koymuş, müşteriye satmış veya internet üzerinden satışa sunmuşsa satışa arz ve satış fiilleri bakımından sorumluluk gündeme gelebilir.</p>

<p><strong>İnternetten Taklit Ürün Satmak Marka Hakkına Tecavüz Suçu Oluşturur mu?</strong></p>

<p>Evet, koşulları varsa oluşturabilir. Günümüzde marka hakkına tecavüz dosyalarının önemli bir kısmı sosyal medya, e-ticaret platformları, pazaryeri mağazaları ve internet ilanları üzerinden yürümektedir. Ürünün fiziksel mağazada değil, internet üzerinden satışa sunulması suçun oluşmasına engel değildir.</p>

<p>Instagram hesabı üzerinden “orijinal ithal ürün”, “birebir kalite”, “A kalite replika”, “outlet ürün” gibi ifadelerle satış yapılması, e-ticaret platformunda tescilli markaya ait olduğu izlenimi veren ürünlerin listelenmesi, sahte logolu ürünlerin kargo ile gönderilmesi veya stok fotoğraflarının kullanılması marka hakkına tecavüz iddiasını güçlendirebilir.</p>

<p>Bu tür dosyalarda ekran görüntüleri, URL kayıtları, sipariş numaraları, ödeme kayıtları, kargo bilgileri ve platform yazışmaları hızla tespit edilmelidir. Çünkü dijital deliller kolayca silinebilir.</p>

<p><strong>Marka Hakkına Tecavüzde Bilirkişi İncelemesinin Önemi</strong></p>

<p>Marka hakkına tecavüz dosyalarında bilirkişi raporu çoğu zaman dosyanın kaderini belirler. Bilirkişi, ele geçirilen ürünlerin orijinal olup olmadığını, marka tesciliyle karşılaştırmasını, ürün sınıflarını, ambalaj ve logo benzerliğini, tüketici nezdinde karıştırılma ihtimalini değerlendirir.</p>

<p>Ancak bilirkişi raporu mutlak değildir. Eksik inceleme yapılmışsa, marka sınıfları yanlış değerlendirilmişse, orijinal ürün numunesiyle karşılaştırma yapılmamışsa, ürünlerin ticari amaçla bulundurulduğu yeterince tartışılmamışsa veya yalnızca marka sahibinin beyanına dayanılmışsa rapora itiraz edilmelidir.</p>

<p><strong>Marka Sahibi Ne Yapmalı?</strong></p>

<p>Marka hakkı ihlal edilen kişi veya şirket, öncelikle delilleri kaybetmeden hareket etmelidir. İnternet ilanları noter veya güvenilir tespit yöntemleriyle kayıt altına alınmalı, ürün örnekleri temin edilmeli, fatura ve satış belgeleri incelenmeli, gerekirse savcılığa suç duyurusunda bulunulmalı, arama-el koyma talep edilmeli ve hukuk mahkemesinde ihtiyati tedbir seçenekleri değerlendirilmelidir.</p>

<p>Ayrıca marka sahibi yalnızca tek bir satıcıya odaklanmamalıdır. Taklit ürünün kaynağı, tedarik zinciri, depo adresi, üretici, ithalatçı, kargo ve dağıtım ağı araştırılmalıdır. Aksi hâlde yalnızca küçük ölçekli satıcı hakkında işlem yapılır; ancak ihlalin ana kaynağı piyasada faaliyete devam eder.</p>

<p><strong>Şüpheli veya Sanık Ne Yapmalı?</strong></p>

<p>Marka hakkına tecavüz iddiasıyla karşılaşan kişi de dosyayı hafife almamalıdır. “Birkaç ürün sattım, bir şey olmaz” düşüncesi ciddi risklidir. Öncelikle ürünlerin orijinalliği, alış belgeleri, fatura kayıtları, tedarikçi bilgileri, ürün miktarı, satış hacmi, ticari amaç bulunup bulunmadığı ve markayla benzerlik derecesi değerlendirilmelidir.</p>

<p>Eğer ürünler gerçekten taklit ise, uzlaştırma süreci stratejik şekilde yürütülmelidir. Marka sahibinin talep ettiği bedel, ele geçirilen ürün miktarı, gerçek zarar, satış geçmişi, failin ekonomik durumu ve ileride doğabilecek tazminat riskleri birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Marka hakkına tecavüz suçu, ticari hayatın en ciddi sınai mülkiyet ihlallerinden biridir. Bu suç, yalnızca sahte ürün üreten kişileri değil; taklit markalı ürünleri satan, satışa arz eden, depolayan, nakleden, ithal veya ihraç eden kişileri de ilgilendirir. Kanuni düzenleme geniştir ve uygulamada ürün miktarı, ticari amaç, marka benzerliği, tescil kapsamı, tüketici algısı, bilirkişi raporu ve delil durumu belirleyici rol oynar.</p>

<p>Marka sahibi açısından doğru strateji; hızlı delil toplama, etkili suç duyurusu, gerektiğinde ihtiyati tedbir, tazminat talebi ve uzlaştırma sürecinin dikkatli yönetilmesidir. Şüpheli veya sanık açısından ise ürünlerin kaynağı, ticari amaç, kast, bilirkişi raporu ve uzlaşma seçenekleri titizlikle ele alınmalıdır.</p>

<p>Özellikle uzlaştırma süreci, marka hakkına tecavüz dosyalarında hem fırsat hem de risk taşır. Doğru düzenlenmiş bir uzlaşma raporu, taraflar arasındaki uyuşmazlığı hızlı şekilde sona erdirebilir; edim yerine getirilmezse ilam niteliğinde belge olarak icra edilebilir. Ancak eksik, belirsiz veya aceleyle hazırlanmış bir uzlaşma metni, ileride tazminat, icra ve yeni uyuşmazlık risklerini beraberinde getirebilir.</p>

<p>Bu nedenle marka hakkına tecavüz suçunda en doğru yaklaşım, dosyayı yalnızca ceza davası olarak değil; marka hukuku, ticaret hukuku, haksız rekabet, tazminat ve icra hukuku boyutlarıyla birlikte değerlendirmektir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-servet-aksoy" title="Av. Servet AKSOY"><img alt="Av. Servet AKSOY" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/04/servet-aksoy.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-servet-aksoy" title="Av. Servet AKSOY">Av. Servet AKSOY</a></strong></h4>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/marka-hakkina-tecavuz-sucu-taklit-urun-sahte-marka-kullanimi-ceza-tazminat-ve-uzlastirma-sureci-1</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 18:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/06/markadasd.jpg" type="image/jpeg" length="32216"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hakim çiftin 2,5 yaşındaki oğlu, boğazına kaçan çilek sonucu hayatını kaybetti]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hakim-ciftin-25-yasindaki-oglu-bogazina-kacan-cilek-sonucu-hayatini-kaybetti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hakim-ciftin-25-yasindaki-oglu-bogazina-kacan-cilek-sonucu-hayatini-kaybetti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kırşehir'de boğazına çilek kaçan 2,5 yaşındaki Mustafa Kemal Türker, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Adalet Komisyonu Başkanı Hamza Türker ile hakim Berna Saçan Türker'in oğlu için Ahi Evran Camii'nde cenaze töreni düzenlendi. Adalet Bakanı Akın Gürlek de aile için taziye mesajı yayımladı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Kırşehir Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanı Hamza Türker ve Kırşehir Hakimi Berna Saçan Türker’in 2,5 yaşındaki oğulları Mustafa Kemal Türker, nefes borusuna çilek kaçması sonucu hayatını kaybetti.</p>

<p><strong>BOĞAZINA ÇİLEK KAÇTI</strong></p>

<p>Olay; dün akşam saatlerinde Kırşehir'de meydana geldi. Kırşehir Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanı Hamza Türker ve Hakim Berna Saçan Türker’in 2,5 yaşındaki oğulları Mustafa Kemal Türker'in yediği çilek nefes borusuna kaçtı.</p>

<p><strong>HASTANEYE KALDIRILDI</strong></p>

<p>Ailenin, 112 Acil Çağrı Merkezi'ne haber vermesiyle adrese sağlık ekipleri sevk edildi. Küçük çocuk, sağlık ekibinin müdahalesinin ardından Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Türker, burada doktorların tüm çabasına karşın kurtarılamadı.</p>

<p><strong>TÖREN DÜZENLENDİ</strong></p>

<p>Otopsi işlemlerinin ardından Mustafa Kemal Türker için Kırşehir Ahi Evran Camii’nde tören düzenlendi. Törene Kırşehir Valisi Murat Sefa Demiryürek, AK Parti Kırşehir Milletvekili Necmettin Erkan, HSYK 1’inci Daire Başkanı Turan Kuloğlu, HSYK Başkan Vekili Fuzuli Aydoğdu, savcılar ve hakimler, daire müdürleri ve çok sayıda vatandaş katıldı. Türker'in cenazesi, kılınan namazın ardından Mersin'e gönderildi.</p>

<p><strong>BAKAN GÜRLEK’TEN TAZİYE MESAJI</strong></p>

<p>Adalet Bakanı Akın Gürlek de sanal medya hesabından aile için dün taziye mesajı yayımladı. Bakan Gürlek mesajında, “Kırşehir Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanımız Sayın Hamza Türker ve Kırşehir Hakimimiz Sayın Berna Saçan Türker’in kıymetli evlatları Mustafa Kemal Türker’in vefatını derin bir üzüntüyle öğrendim. Evlat acısı, tarifi en zor imtihanlardan biridir. Bu büyük kaybın acısını yürekten paylaşıyorum. Merhum evladımıza Yüce Allah’tan rahmet; başta kıymetli meslektaşlarımız olmak üzere ailesine ve yakınlarına sabır ve başsağlığı diliyorum. Mekanı cennet olsun” ifadelerine yer verdi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM, YAŞAM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hakim-ciftin-25-yasindaki-oglu-bogazina-kacan-cilek-sonucu-hayatini-kaybetti</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 13:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/adsiz-66.jpg" type="image/jpeg" length="92356"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Verinin Aleniyeti ve Merak Saiki Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Ele Geçirme ve Yayma Suçunun Oluşmasına Engel Olur mu?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/verinin-aleniyeti-ve-merak-saiki-kisisel-verileri-hukuka-aykiri-olarak-ele-gecirme-ve-yayma-sucunun-olusmasina-engel-olur-mu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/verinin-aleniyeti-ve-merak-saiki-kisisel-verileri-hukuka-aykiri-olarak-ele-gecirme-ve-yayma-sucunun-olusmasina-engel-olur-mu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Öncelikle belirtmeliyiz ki;</strong> kişisel verinin tanımı, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.136’da yer alan seçimlik hareketlerin kapsamı, gizli veya kısıtlı olmayan sosyal medya hesaplarından elde edilen verilerinin paylaşılmasının ve kamu görevlisinin kendisine verilen sistemden kişisel verileri sorgulamasının TCK m.136’da yer alan suçu oluşturup oluşturmadığı konularını, <i><a href="https://hukukihaber.net/herkese-acik-olan-sosyal-medya-hesabindan-elde-edilen-verinin-paylasilmasi-suc-olusturur-mu" rel="dofollow">“Herkese Açık Olan Sosyal Medya Hesabından Elde Edilen Verinin Paylaşılması Suç Oluşturur mu?<strong>[1]</strong></a>”</i> ve<a href="https://www.hukukihaber.net/kisisel-paylasim-sistemi-uzerinden-sorgu-yapmak-verileri-hukuka-aykiri-ele-gecirme-sucunu-olusturur-mu" rel="dofollow"> </a><i><a href="https://www.hukukihaber.net/kisisel-paylasim-sistemi-uzerinden-sorgu-yapmak-verileri-hukuka-aykiri-ele-gecirme-sucunu-olusturur-mu" rel="dofollow">“Kişisel Paylaşım Sistemi Üzerinden Sorgu Yapmak Verileri Hukuka Aykırı Ele Geçirme Suçunu Oluşturur mu?<strong>[2]</strong></a>”</i> başlıklı yazılarımızda kaleme almıştık.</p>

<p><strong>Bu yazımızda ise; </strong>ilgili herkesin ulaşabildiği, aleni olan kişisel verinin elde edilmesinin ve kamu görevlisinin merak saiki ile bir kişinin kişisel verilerini elde etmesinin TCK m.136’da yer alan verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunu oluşturup oluşturmayacağı değerlendirilecektir.</p>

<p>TCK m.136’da düzenlenen suçun konusu kişisel veridir. Kişisel veri; 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun “Tanımlar” başlıklı m.3/1-d’de, <i>“kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgi”</i> olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>TDK’ya göre yakalamayı, sahibi olmayı, gizlenmek istenen bir şeyi elde etmeyi ifade eden “ele geçirme”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a>; kişisel verinin üzerindeki tasarruf yetkisine son verilerek kendi tasarruf yetkisinin kurulması, ele geçirme fiili olarak kabul edilmelidir. <strong>Ele geçirme fiilinde, verme ve yayma fiillerinden farklı olarak kişisel verinin bir başkasına aktarılması sözkonusu değildir</strong><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><strong><strong>[4]</strong></strong></a><strong>. Failin kişisel veriyi kendi tasarruf alanına geçirmesi yeterlidir. </strong>TCK m.136’da düzenlenen suçun oluşması için <i>genel kast</i> yeterlidir. Kanun koyucu suçların işlenmesi bakımından failin saikine önem vermemiş, dolayısıyla manevi unsurda özel kastı aramamıştır.</p>

<p>6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu m.6/1’de tanımlanan <strong>özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesi kural olarak yasaktır. Bununla birlikte; ilgilinin açık rızasının bulunduğu veya</strong> <strong>ilgili kişinin alenileştirdiği kişisel verilere ilişkin ve alenileştirme iradesine uygun olduğu hallerde, özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesi mümkün hale gelmektedir (m.6/3-a,ç). </strong>Görüldüğü üzere kişinin kişisel veriyi alenileştirilmesi, kişisel verinin işlenmesi için hukuka uygunluk sebebidir. <strong>Alenileştirme, verinin kişisel veri sayılmasına engel teşkil etmez. Ancak işleme, alenileştirme amacına uygun olmalıdır.</strong></p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20232695-e-20254315-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 12.05.2025 tarihli, 2023/2695 E. ve 2025/4315 K. sayılı kararı</a>nda;</strong> katılanların herkese açık olan sosyal medya hesabında paylaştıkları fotoğrafı kendi hesabında paylaşan sanığın, kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirme suçunu işlediği kabul edilmiştir. <strong>Dolayısıyla, kişinin alenileştirdiği kişisel veri de suçun konusu olabilmektedir.</strong></p>

<p><strong>Örneğin;</strong> 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu m.1020/1’de tapu sicilinin herkese açık olduğu belirtilmekle birlikte, 1020. maddenin 2. fıkrası bu açıklığı sınırlamıştır. TMK m.1020/1’de <i>“Tapu sicili herkese açıktır.” </i>yer verilmişken; hemen 2. fıkrasında <i>“İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir.” </i>hükmüyle, ilgisini inanılır kılanlara tapu sicilinin açık olduğu ifade edilerek, tapu sicilinin aleniyetine sınır getirilmiştir.</p>

<p>Tapuda taşınmaza dair bilgiyi elde etmede, “ilgili” sıfatını ispat eden kişilere tapu sicilinde kayıtlı bilgiler açıktır. Örneğin; müvekkili için açacağı davada avukat, müvekkilini ilgilendiren taşınmaz bilgilerine, bu sıfatını ispat ederek erişebilir. Tapu sicili bilgilerine erişmede ilgisini ispat edememiş, m.1020/2’nin ifadesiyle<i> inanılır kılamayanlara</i> tapu sicili bilgileri kapalıdır. Maddede geçen “herkes” ifadesi, “ilgisini inanılır kılan/ispat eden herkes” olarak anlaşılmalıdır. <strong>Bilgiye erişmede ilgisini ispat edememiş/ilgisi olmayan kişilerin, tapu sicili bilgilerine erişmesi hukuka aykırıdır.</strong> <strong>Çünkü bir kişinin kişisel verilere ulaşmasını mümkün kılan amaç neyse, kişisel verilere sadece bu amaç doğrultusunda erişim sağlanabilir.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Aleni bir verinin suça konu olup olmayacağı tartışmasının yanında, kamu görevlisinin; erişim izninin bulunduğu sisteme girerek, kişisel verilere bakması ve bunları öğrenmesi, kişisel verilerin bulunduğu sisteme erişim imkanının bulunmasının, suçun oluşmasına engel teşkil edip etmeyeceği ve burada sırf bakmak, görmek veya öğrenmek ve bu yolla merak gidermek saikinin de kişisel verilerin ihlali suçunu oluşturup oluşturmayacağı tartışmalıdır.</strong></p>

<p><strong>Ülkemizde kamu görevlilerine; doğrudan kişisel veriler teslim edilmeyip, sadece bu kişisel verilere yasal sınırlar dahilinde ve ilgisi derecesinde erişebilme imkanı sağlayan sistemin şifresi verilmektedir. Kamu görevlisi, ancak görevden kaynaklanan yetkinin kullanılması amacına yönelik işlem yapabilmesi için bu kişisel verilere erişim sağlanabilir.</strong></p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202077-esas-202193-karar-sayili-karari" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesi’nin 16.12.2021 tarihli, 2020/77 E. ve 2021/93 K. sayılı kararı</a>nda; </strong><i>“Toplumda asayiş ve güvenliği sağlamakla görevli olan kolluk teşkilatının bu görevin yerine getirilmesi esnasında ihtiyaç duyulan kişisel verileri sorgulama yetkisine sahip olması hizmetin gereği gibi yerine getirilebilmesi için zorunlu ve kaçınılmazdır. Bununla birlikte; <strong>görevinin kapsam ve niteliği gözetilmeksizin ve herhangi bir sınırlamaya tabi olmaksızın tüm kolluk personelinin bireylerin kişisel verileri üzerinde sorgulama yapabileceğinin kabulü anayasal güvenceye bağlanan kişisel verilerin korunması hakkının bizzat devlet tarafından ihlal edilmesi anlamına geleceği gibi, </strong>toplumda kolluk personeline yönelik bu şekilde bir algının oluşması kolluk kuvvetlerine olan güvenin zedelenmesine de yol açabilecektir.” </i>şeklindeki açıklamalar da düşüncemizi desteklemektedir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20193586-e-20205426-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 21.10.2020 tarihli, 2019/3586 E. ve 2020/5426 K. sayılı kararı</a>nda; </strong><i>“Emniyet Genel Müdürlüğü teşkilatında görev yapan bazı polis memurlarının, (…) <strong>İçişleri Bakanı’nın hemşerisi olup olmadığını merak edip, kurumu tarafından kendisine verilen kullanıcı şifresi ile Kimlik Paylaşımı Sistemi’ne giriş yaparak, keyfi ve usulsüz sorgulama yapıp, İçişleri Bakanı olan mağdura ait kişisel veri niteliğindeki nüfus ve adres bilgilerine erişim sağlayarak, görevinin verdiği yetkiyi kötüye kullanmak suretiyle mağdurun kişisel verilerini okuması nedeniyle üzerine atılı verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunun yasal unsurlarının oluştuğu </strong>anlaşıldığından, sanık hakkında mahkumiyet hükmü kurulmasına dair Yerel Mahkemenin kabulünde dosya kapsamına göre bir isabetsizlik görülmemiştir.” </i>açıklamalarına yer verilmiştir<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-2019578-e-20205427-k-sayili-karari" rel="dofollow">[5].</a></p>

<p><strong>Görüldüğü üzere; </strong>kişinin <i>merak</i> saikinin suçun oluşmasına engel olmadığı, kişisel verilere erişmesi mümkün kılan sisteme ait bilgilere sahip olan kamu görevlisinin, sisteme girmek suretiyle keyfi ve usulsüz sorgu yapması halinde TCK m.136’da tanımlanan suç oluşacaktır.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-ceza-genel-kurulunun-2021384-e-2023367-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 21.06.2023 tarihli, 2021/12-384 E. ve 2023/367 K. sayılı kararı</a>nda ise; </strong><i>“Gümrük ve Ticaret Bölge Müdürlüğünde memur olarak çalışan sanığın,<strong> kurumu tarafından kendisine verilen kullanıcı şifresi ile Kimlik Paylaşım Sistemi’ne erişim sağlayarak dönemin İçişleri Bakanı olan katılanın kimlik ve adres bilgilerine baktığının tespit edildiği olayda; </strong>sanığa sistemde kayıtlı kişilerin kimlik ve adres sorgulamalarını yapması için <strong>kullanıcı şifresinin çalıştığı kurum tarafından verilmesi, sisteme girmek için özel gayret sarf etmemiş olması, katılanın kamuya mal olan kişiliği nedeniyle kimlik ve adres bilgilerine kolaylıkla erişilebilmesi,</strong> <strong>sanığın merak saiki ile bu bilgileri sadece okumuş olup başkalarıyla paylaşmaması, </strong>ayrıca hukuka aykırı bir amaç gütmemesi ve ele geçirildiği iddia edilen kişisel verilerin kapsam ve niteliği ile sanığın hukuka aykırılık bilinciyle hareket etmediği yönündeki savunması birlikte değerlendirildiğinde; <strong>incelemeye konu olay görevin gereklerine uygun olmayan disiplin soruşturması gerektiren eylemin suç teşkil etmediği kabul edilmelidir.” </strong></i>açıklamalarına yer verilmiştir.</p>

<p><strong>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun bu kararına iştirak etmiyoruz. Şöyle ki;</strong></p>

<p>Kamu görevlisinin kişisel verileri içeren sisteme erişiminin bulunması, sistemdeki kişisel verilere keyfi veya merak saiki ile bakabileceği anlamına gelmez. Mağdurun tanınan bir kişi, siyasi veya ünlü olmasının, Anayasanın 20. maddesinin 3. fıkrasında herkesin kişisel verilerinin korunmasını isteme hakkının bulunduğunun açıkça belirtilmesi karşısında, suçun oluşmasına engel teşkil etmeyeceği tartışmasızdır. Kanunda suçun oluşması için özel bir saik aranmamakta, kamu görevlisi bu verilere görevi dışında baktığında, hukuka uygun bir davranışta bulunmadığını bilerek hareket etmektedir. Bilerek ve isteyerek kişisel verilerin elde edilmesi suçun oluşması için yeterlidir. Bunun yanında, TCK m.136’nın oluşması için kişisel verilerin bir sisteme kaydedilmiş olması gerekmez<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20188152-e-ve-20194886-k-sayili-karari" rel="dofollow">[6].</a> Kişisel verilerin hukuka aykırı olarak salt duyu organları ile öğrenilmesi de TCK m.136’da düzenlenen suçu oluşturmaktadır. Çünkü kişisel verileri kaydetme suçu, “Kişisel verilerin kaydedilmesi” başlığı altında TCK m.135’de ayrıca suç olarak tanımlanmıştır.</p>

<p><strong>Kişisel verilerin korunmasında aşırıya gidildiği,</strong> “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı Anayasa m.13’ü aşacak şekilde diğer temel hak ve hürriyetlere sınırlamalar getirildiği, TCK m.136/1’de yapılan suç tanımının çok geniş ve kişisel verilerin korunmasından beklenen hukuki yararın aşıldığı, hatta iddia ve savunma dokunulmazlığının bile kısıtlandığı, bu hükmün aşırı sınırlayıcı olduğu düşünülmekte ise, bu konuda hükümde değişikliğe gidilebileceği gibi, gerek TCK m.136’ya ve gerekse 6698 sayılı Kişisel Verileri Koruma Kanunu’na hukuka uygunluk sebepleri eklenerek, bu yolla verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunun daraltılması mümkün olabilir.</p>

<p><strong>Kanaatimizce;</strong> Anayasa m.20/3’ün güvencesi altında bulunan, bu nedenle özel hayatın gizliliği ve korunması hakkı kapsamında sayılan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 6698 sayılı Kişisel Verileri Koruma Kanunu ile korunan kişisel verilerde aşırıya gidildiği, koruma alanları ve sınırları ile ilgili bir belirsizlik olduğu, bir taraftan iddia ve savunma hakkının kullanılması kapsamında veri paylaşılması veya bir veriye sadece bakılması suç sayılırken, diğer taraftan sayısız insanın kişisel verilerinin güvenceden yoksun bir şekilde dolaşıma ve paylaşıma sokulması, hatta bu konuda kamu otoritesinin ciddi hatalarının ve eksikliklerinin bulunması, ancak kişisel verilere güvence sağlayan yeterli önlemlerin alınmaması, sorumlular hakkında yaptırımların da uygulanmaması önemli bir çelişkidir.</p>

<p>Gelişen dijital dünyada ve bilişim sisteminde kişisel verilerin korunması çok önemlidir, fakat bir taraftan kişisel verilere dönük bu güvenceyi sağlarken denge iyi korunmalı, kişisel verileri gerçekten korumaya dönük önlemlerin ve yaptırımların etkinliği artırılırken, diğer yandan temel hak ve hürriyetlerin zorunlu kullanım alanlarının özüne de müdahale edilmemelidir.</p>

<p><strong>Sonuç olarak;</strong></p>

<p>Kamu görevlisinin görevi ile ilgisi bulunmadığı halde bir kişinin kişisel verisini, uhdesinde olan sistem üzerinden elde etmesi fiilinin TCK m.136 kapsamında ele geçirmek seçimlik hareketini oluşturduğu,</p>

<p>Sisteme erişimin kurum tarafından verilmesi ve sisteme kendi şifresi ile girmesinin fiili hukuka uygun hale getirmediği, kişinin kimlik, adres bilgileri, tapu bilgileri gibi, kamuya mal olsa bile kişinin herkesle paylaşmak istemeyeceği, özel hayata ve sır alanına ilişkin kişisel verilerin elde edilmesinin TCK m.136’da yer alan suçu oluşturacağı,</p>

<p>Sırf kişinin tanınmış birisi veya siyasetçi olmasının hukuka uygunluk sebebi oluşturmayacağı, Anayasa m.20/3’de; <i>“Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir.”</i> hükmüne yer verildiği,</p>

<p>Kişisel verinin işlenmesi, alenileştirilmesi amacına uygun olmayan tüm tasarrufların TCK m.136’yı gündeme getireceği, kişisel verinin aleni olmasının, kişisel verinin ancak alenileştirme amacına uygun olarak işlenebileceği kuralını değiştirmeyeceği,</p>

<p>Tapu sicilinin aleni olması kuralının, bu verilere herkesin istediği zaman ulaşabileceği anlamına gelmediği, sadece ilgili kişiler bakımından tapu sicilinin açıklığı kuralından söz edilebileceği,</p>

<p>Suçun genel kastla işlenebileceği, hükümde herhangi bir amaç ve saike yer verilmediği, failin <i>hata </i>hükümlerinden yaralanabilmesi için, içinde bulunduğu durumda hukuka uygun hareket etmemesinin makul görülebilir olması gerektiği, ancak bir memurun görevi gereği başkalarına ait kişisel verileri hizmet gereği olmaksızın erişmesinin hukuka aykırı olacağını bilebilecek durumda bulunması karşısında, işlediği fiilin suç oluşturduğu konusunda <i>haksızlık yanılgısı </i>ile hareket ettiğinden söz edilmesinin kabul edilebilir olmadığı, <i>merak </i>saikinin de fiili suç olmaktan çıkarmayacağı,</p>

<p>Belirtilmelidir.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Av. Alperen Gözükan</strong></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p><span style="color:#999999">-----------</span></p>

<p><a href="https://hukukihaber.net/herkese-acik-olan-sosyal-medya-hesabindan-elde-edilen-verinin-paylasilmasi-suc-olusturur-mu" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://hukukihaber.net/herkese-acik-olan-sosyal-medya-hesabindan-elde-edilen-verinin-paylasilmasi-suc-olusturur-mu" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/herkese-acik-olan-sosyal-medya-hesabindan-elde-edilen-verinin-paylasilmasi-suc-olusturur-m</span></a><span style="color:#999999">u (Son Erişim Tarihi: 30.03.2026).</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/kisisel-paylasim-sistemi-uzerinden-sorgu-yapmak-verileri-hukuka-aykiri-ele-gecirme-sucunu-olusturur-mu" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/kisisel-paylasim-sistemi-uzerinden-sorgu-yapmak-verileri-hukuka-aykiri-ele-gecirme-sucunu-olusturur-mu" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://www.hukukihaber.net/kisisel-paylasim-sistemi-uzerinden-sorgu-yapmak-verileri-hukuka-aykiri-ele-gecirme-sucunu-olusturur-mu</span></a><span style="color:#999999"> (Son Erişim Tarihi: 30.03.2026).</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">[3]</span></a><span style="color:#999999"> https://sozluk.gov.tr/ (Son Erişim Tarihi: 30.03.2026).</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">[4]</span></a><span style="color:#999999"> <strong>Eşref Barış Börekçi,</strong> Kişisel Verileri Verme Yayma veya Ele Geçirme Suçu, Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Hukuk Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2019, s.65.</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-2019578-e-20205427-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[5]</span></a><span style="color:#999999"> </span><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-2019578-e-20205427-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 21.10.2020 tarihli, 2019/578 E. ve 2020/5427 K. sayılı kararı</span></a><span style="color:#999999">nda; </span></strong><span style="color:#999999"><i>“Sanığın; kurumu tarafından kendisine verilen kullanıcı şifresi ile Kimlik Paylaşımı Sistemi’ne giriş yapıp, keyfi ve usulsüz sorgulama yaparak, İçişleri Bakanı olan katılana ait kişisel veri niteliğindeki nüfus ve adres bilgilerine erişim sağlayıp, katılanın kişisel verilerini okuması nedeniyle<strong> üzerine atılı verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunun yasal unsurlarının oluştuğu </strong>ve mahkumiyetine karar verilmesi gerektiği gözetilmeksizin, dosya kapsamına uygun düşmeyen yetersiz gerekçelerle sanık hakkında beraat hükmü kurulması,”</i> bozma sebebi yapılmıştır.</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20188152-e-ve-20194886-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[6]</span></a><span style="color:#999999"> </span><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20188152-e-ve-20194886-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Yargıtay 12. Ceza Dairesi 10.04.2019 tarihli, 2018/8152 E. ve 2019/4886 K. sayılı kararı</span></a><span style="color:#999999">nda; </span></strong><span style="color:#999999"><i>“…belirtmek gerekir ki, kişisel verilerin, üzerinde yazılı olduğu belgenin bulunduğu yerden alınması veya kaydedilmiş haliyle başka bir nesne üzerine taşınarak (örneğin; yazının başka bir kağıt, defter vb. nesne üzerine geçirilmesi, taşınabilir belleğe veya CD’ye aktarılması gibi işlemlerle) sabitlenmesi, böylece istenildiğinde tekrar kullanılabilmesi olanağını sağlayan her türlü faaliyet, <strong>kişisel verileri ‘ele geçirme’ kapsamında değerlendirilebileceği gibi,</strong> <strong>kişisel verilerin kaydedilmeden önce öğrenilmesi, kişisel verilere salt duyu organları aracılığıyla vakıf olunması da aynı kapsamda değerlendirilmelidir.”</strong> </i>açıklamalarına yer vermiştir. Dolayısıyla, m.136 kapsamında bir suçun oluşabilmesi için kişisel verinin kaydedilmesinin gerekmeyeceği belirtilmektedir.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/verinin-aleniyeti-ve-merak-saiki-kisisel-verileri-hukuka-aykiri-olarak-ele-gecirme-ve-yayma-sucunun-olusmasina-engel-olur-mu-1</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 13:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/kisisel-veri-bilgisaray-ters.jpg" type="image/jpeg" length="26176"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hukuk Genel Kurulu'nun 2025/23 E., 2026/116 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-202523-e-2026116-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-202523-e-2026116-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 25.02.2026 tarihli, 2025/23 E., 2026/116 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Hukuk Genel Kurulu </strong></p>

<p><strong>2025/23 E., 2026/116 K.</strong></p>

<p><br />
<strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi<br />
SAYISI : 2024/1045 E., 2024/1612 K.<br />
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 20.12.2023 tarihli ve<br />
2022/533 Esas, 2023/13146 Karar sayılı BOZMA kararı</p>

<p>Taraflar arasındaki Kurum işleminin iptali ve tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir.<br />
Kararın davalı ... vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince davalı ... vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı ... vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.</p>

<p>Direnme kararı davalı ... vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. DAVA</strong></p>

<p>Davacı vekili; serbest hekimlik yapan müvekkiline 01.09.2002 tarihinde 1479 sayılı Kanun kapsamında yaşlılık aylığı bağlandığını, aile hekimi olarak çalışma imkânı doğması üzerine 06.12.2008 tarihinde sosyal güvenlik destek primine (SGDP) tâbi aile hekimi olarak çalışmaya başladığını, Kurumun 10.05.2016 tarihli yazısı ile emeklilerin kamu sektöründe 5510 sayılı Kanun'un 4/1-a maddesi kapsamında çalışmaları hâlinde 5335 sayılı Kanun’un 30. maddesi gereği aylıklarının kesilmesi gerektiği belirtilerek müvekkilinin çalışmaya başladığı 06.12.2008 tarihinden itibaren aylıklarının durdurularak yersiz ödenen aylıklar toplamı olarak 111.855,42 TL borç tahakkuk ettirildiğini, ancak 5335 sayılı Kanun’un 30. maddesinde yapılan değişiklikle Sağlık Bakanlığı tabip ve uzman tabip kadrolarına atananların aylığı kesilecek çalışanlar arasından çıkarıldığını, 5258 sayılı Kanun’un 3. maddesine göre de Sağlık Bakanlığı (Bakanlık) tarafından görevlendirilenlerin yaşlılık aylıklarının kesilmemesi gerektiği yönünde yapılan itirazın davalı Kurum tarafından 2011/58 sayılı Genelge uyarınca işlem yapıldığından bahisle hukuka aykırı olarak reddedildiğini ileri sürerek Kurum işleminin iptaline, aylıkların kesildiği tarihten itibaren tekrar bağlanarak faizi ile birlikte ödenmesi gerektiğinin tespitine karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong></p>

<p>Davalı ... (SGK/Kurum) vekili; 01.03.2002 tarihinden itibaren 1479 sayılı Kanun kapsamında yaşlılık aylığı bağlanan davacının 5510 sayılı Kanun'un 4/1-a maddesine tâbi çalıştığının tespit edilmesi üzerine 06.12.2008 tarihinden itibaren aylığının kesilerek yersiz almış olduğu aylıkların borç kaydedildiğini, Kurum işlemlerinin 2011/58 sayılı Genelge ve Kanun'a uygun olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin 06.11.2018 tarihli ve 2017/55 Esas, 2018/355 Karar sayılı kararı ile; 5258 sayılı Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkındaki Kanun’un 3. maddesindeki Sağlık Bakanlığı tabip ve uzman tabip kadrolarına atananları emekli aylığı kesilecek kişilerden hariç tutan düzenleme uyarınca diğer kurumlarda, yaşlılık aylığı almakta iken sigortalı olarak çalışmasının ya da Kanun'da belirtildiği üzere yaşlılık aylığı alabilmesi için çalıştığı işten ayrılma ve yazılı istekte bulunma gibi bir şart bulunmadığı, öte yandan davacının çalışmalarının sosyal güvenlik destek primine tâbi olduğundan davalı Kurumun herhangi bir kaybının da olmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong></p>

<p>A. İstinaf Yoluna Başvuranlar<br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Kurum vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.</p>

<p>B. Gerekçe ve Sonuç<br />
Bölge Adliye Mahkemesinin 31.05.2019 tarihli ve 2019/200 Esas, 2019/820 Karar sayılı kararı ile; Aile hekimliği müessesesinin genel bütçeden yardım alan bir uygulama olduğu, Bakanlığın yaptığı sözleşmeyle aile hekimlerinden hizmet aldığı, hekimlerin sözleşme gereği sağlık hizmeti sunduğu ve bunun karşılığı belli bir ödenek alarak yardımcı personel ücretleri, bina kirası ve sağlık merkezinin işletilmesi ile ilgili yakıt, temizlik, güvenlik ve diğer giderleri karşıladığı, bu nedenle aile hekimlerinin kendi adına bağımsız çalışan statüsünde ve çalıştırdığı personelin ise işvereni olduğu, nitekim Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin de aile hekiminin işveren olduğuna ilişkin kararlarının bulunduğu, açıktan atanmanın Bakanlığın kadrolarına atanma olduğu, bu şekilde tekrar atanma hâlinde 5335 sayılı Kanun’a göre aylığın kesilebileceği, aile hekimliğinin ise Bakanlık kadrosu olmadığı, hizmet tespiti davalarında kabul edildiği gibi aile hekimlerinin kendi ad ve hesabına bağımsız çalışan statüsünde olduğu, bu nedenle yaşlılık aylığının da devam etmesi gerektiğinden davanın kabulüne dair verilen ilk derece mahkeme kararı isabetli ise de davanın maktu harç yatırılmak suretiyle açıldığı ve Kurum işleminin iptaline ilişkin olduğu, bu itibarla maktu vekalet ücreti takdiri yerine davacı taraf lehine nispi vekalet ücretine hükmedilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ</strong></p>

<p>A. Bozma Kararı</p>

<p>1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Kurum vekili temyiz isteminde bulunmuştur.</p>

<p>2. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin ilâm başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararı ile;</p>

<p>"...1.Dosya kapsamı incelendiğinde, 01.09.2002 tarihinden itibaren 1479 sayılı Kanun kapsamında yaşlılık aylığı alan davacının 06.12.2008 tarihinde Gümüşhane İl Sağlık Müdürlüğünde 4/a kapsamında ve SGDP'ne tabi olarak çalışmaya başladığı, Kurum tarafından 5335 sayılı Kanun'un 30 uncu maddesi gereğince aylıklar durdurularak borç çıkarıldığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>2.Davanın yasal dayanaklarından olan ve 01.01.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5277 sayılı Kanun'un 25 inci maddesinin (f) fıkrasının 2 nci paragrafında “Herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alanlar bu aylıkları kesilmeksizin; genel bütçeye dâhil daireler, katma bütçeli idareler, döner sermayeler, fonlar, belediyeler, il özel idareleri, belediyeler ve il özel idareleri tarafından kurulan birlik ve işletmeler, sosyal güvenlik kurumları, bütçeden yardım alan kuruluşlar ile özel kanunla kurulmuş diğer kamu kurum, kurul, üst kurul ve kuruluşları, kamu iktisadi teşebbüsleri ve bunların bağlı ortaklıkları ile müessese ve işletmelerinde ve sermayesinin %50'sinden fazlası kamuya ait olan diğer ortaklıklarda herhangi bir kadro, pozisyon veya görevde çalıştırılamaz ve görev yapamazlar.”, 3. paragrafında “Diğer kanunların emeklilik veya yaşlılık aylığı almakta iken emeklilik veya yaşlılık aylıkları ve/veya diğer tazminatları kesilmeksizin atanmaya, çalıştırılmaya veya görevlendirilmeye izin veren hükümleri ile 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu'nun ek 11 inci maddesine göre alınmış Bakanlar Kurulu Kararları 2005 yılında uygulanmaz.” düzenlemeleri bulunmakta olup anılan hükümler, 27.04.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5335 sayılı Kanun'un 29 uncu maddesinin (c) bendi ile yürürlükten kaldırılmış, bununla birlikte yürürlükten kaldırılan 2 inci ve 3 üncü paragraf hükümleri, 5335 sayılı Kanun'un 30 uncu maddesinin 2 nci ve 3 üncü fıkralarıyla aynen benimsenip mülga 3 üncü paragrafta yer alan Bakanlar Kurulu Kararlarının 01.01.2005 gününden önce alınmış olması durumunda uygulanmayacağı belirtilmiştir.</p>

<p>3.Diğer taraftan, 5277 sayılı Kanun'un 25 inci maddesinin (f) fıkrasının iptaline ilişkin olarak yapılan başvuru üzerine Anayasa Mahkemesince, 29.11.2005 gün ve 2005/6 - 93 sayılı kararla, iptali istenen fıkranın yürürlükten kaldırılmış olması göz önünde bulundurularak, davanın konusuz kaldığı gerekçesiyle, başvuru hakkında karar verilmesine yer olmadığı yönünde hüküm kurulmuş, ancak Yüksek Mahkeme tarafından başka bir dava sonunda verilen ve 14.11.2006 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 28.12.2005 gün ve 2005/146–105 numaralı karar ile söz konusu düzenlemeler iptal edilmiş, aynı düzenlemeleri içeren 5335 sayılı Kanun'un 30 uncu maddesinin 2 nci ve 3 üncü fıkralarının Anayasaya aykırılığı iddiasıyla açılan davada ise anılan hükümlerin Anayasa’ya aykırı olmadığı ve iptal isteminin reddi yönünde 03.04.2007 gün ve 2005/52 Esas - 2007/35 Karar sayılı karar verilmiştir.</p>

<p>4.Şu durumda, 5510 sayılı Kanun'un 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 105 inci maddesinde sayılan “uygulanmayacak maddeler” arasında, 5335 sayılı Kanun'un 30 uncu maddesinin yer almaması ve Anayasa’nın 153 üncü maddesi gereğince iptal kararlarının geriye yürümemesi karşısında, anılan düzenlemelerin 01.01.2005 gününden itibaren yürürlükte olduğunun ve herhangi bir yasal boşluk dönemi bulunmadığının kabulü gerekmektedir. Buna göre, herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan yaşlılık veya emeklilik aylığı alanların, bu aylıkları kesilmeksizin, 5335 sayılı Kanun'un 30 uncu maddesinde açıklanan nitelikte çalıştırılamayacakları ve görev yapamayacakları belirgin olup emredici yasal düzenlemeye aykırı biçimde çalışanların, fiilen çalışılan döneme ait yaşlılık veya emeklilik aylıklarının davalı Kurum tarafından kesilip yersiz ödenen aylıkların geri alınması zorunludur.</p>

<p>5.Ayrıca 5258 sayılı Aile Hekimliği Kanunu'nun 3 üncü maddesinde, Sağlık Bakanlığının; Bakanlık veya diğer kamu kurum veya kuruluşları personeli olan uzman tabip, tabip ve aile sağlığı elemanı olarak çalıştırılacak sağlık personelini, kendilerinin talebi ve kurumlarının veya Bakanlığın muvafakatı üzerine, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile diğer kanunların sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki hükümlerine bağlı olmaksızın, sözleşmeli olarak çalıştırmaya veya bu nitelikteki Bakanlık personelini aile hekimliği uygulamaları için görevlendirmeye veya aile hekimliği uzmanlık eğitimi veren kurumlarla sözleşme yapmaya yetkili olduğu, sözleşmeli olarak çalışan aile hekimlerinin kurumlarında aylıksız veya ücretsiz izinli sayılacakları ve bunların kadroları ile ilişkilerinin devam edeceği, bu personelin, sözleşmeli statüde geçen sürelerinin kazanılmış hak derece ve kademelerinde veya kıdemlerinde değerlendirilerek her yıl işlem yapılacağı ve bunların talepleri halinde eski görevlerine atanacakları, sözleşmeli olarak çalışmaya başlayanların, daha önce bağlı oldukları sosyal güvenlik kuruluşlarıyla ilişkilerinin aynı şekilde devam ettirileceği, ancak, her türlü prim, kesenek ve kurum karşılıklarının ücretlerden kesilerek ilgili sosyal güvenlik kuruluşuna aktarılacağı belirtilmiştir.</p>

<p>6.Yukarıdaki yasal düzenleme ve açıklamalar ışığında yapılan değerlendirmede, aile hekimleri, özellikle 5335 sayılı Kanun'un 30 uncu maddesinin 4 üncü fıkrasında sayılan istisnalardan da olmadıklarından emekli (yaşlılık) aylığı alıyorken anılan Kanun'un 30 uncu maddesi kapsamında çalışamazlar ve buna göre davalının aylığının kesilerek çalışma dönemindeki aylıkların yersiz ödeme olarak değerlendirilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme yapılmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma sebebidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>7.Diğer taraftan yersiz ödemeye konu alacak hesaplanırken, kasıtlı veya kusurlu davranışı bulunmayan davacı yönünden 5510 sayılı Kanun'un 96/b maddesinin uygulanması gerektiğinden, bu kapsamda hesaplama yapılıp sonucuna göre verilmelidir..." gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.</p>

<p>B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı<br />
Bölge Adliye Mahkemesinin ilâm başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; 5335 sayılı Kanun’un 30. maddesinin 30.01.2010 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 5947 sayılı Kanun’un 18. maddesi ile değiştirilen hükmüne göre emeklilerin Sağlık Bakanlığı tabip ve uzman tabip kadrolarına açıktan atanabilmesi olanağı getirildiği, 5258 sayılı Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun'un 3. maddesinde Sağlık Bakanlığının uzman tabip, tabip ve sağlık personelini sözleşmeli olarak çalıştırmaya yetkili olduğu belirtilerek sözleşmeli olarak çalışmaya başlayanların daha önce bağlı oldukları sosyal güvenlik kuruluşları ile ilişkilerinin aynı şekilde devam ettirileceğinin belirtildiği, Sağlık Bakanlığının sözleşmeyle aile hekimlerinden hizmet alırken sözleşme gereği sağlık hizmeti sunan hekimlerin, bunun karşılığı belli bir ödenekle yardımcı personel ücretlerini, bina kirası ve sağlık merkezinin işletilmesi ile ilgili yakıt, temizlik, güvenlik ve diğer giderleri bu ödenekten karşılayarak faaliyetini sürdürdüğü, temelde Bakanlık kadrosunda yer almayan ve kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanlar statüsündeki aile hekimlerinin yaşlılık aylığı alırken hizmet sunmaları nedeniyle tâbi olacakları statü konusunda Yargıtay kararları arasında mevcut çelişkinin de giderilmesi gerektiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.</p>

<p><strong>VI. TEMYİZ</strong></p>

<p>A. Temyiz Yoluna Başvuranlar<br />
Direnme kararına karşı süresi içinde davalı Kurum vekilince temyiz isteminde bulunulmuştur.</p>

<p>B. Temyiz Sebepleri<br />
Davalı Kurum vekili, herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan yaşlılık aylığı almakta olan kişilerin kamu sektöründe 5510 sayılı Kanun'un 4/1-a maddesi kapsamında çalışmaları durumunda 5335 sayılı Kanun'un 30. maddesi gereğince aylıklarının durdurulması ve Bakanlığa tabip olarak açıktan atanan davacının da açıktan atandığı tarih itibariyle aylığının kesilerek yersiz ödemelerin tahsil edilmesi gerektiğini belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir.</p>

<p>C. Uyuşmazlık<br />
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 01.09.2002 tarihi itibarıyla 1479 sayılı Kanun hükümlerine göre yaşlılık aylığı bağlanan ve yaşlılık aylığı almakta iken aile hekimi olarak yeniden çalışmaya başlayan davacının 5335 sayılı Kanun’un 30. maddesinin 4. fıkrasında yer alan istisnalar arasında yer alıp almadığı; buradan varılacak sonuca göre aile hekimi olarak çalışma döneminde ödenen yaşlılık aylıklarının 5510 sayılı Kanun 96/1-b maddesi kapsamında iadesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.</p>

<p>D. Gerekçe</p>

<p>1. İlgili Hukuk<br />
1.5335 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un (5335 sayılı Kanun) 30. maddesi.<br />
2. 5258 sayılı Aile Hekimliği Kanunu'nun (5258 sayılı Kanun) 2 ve 3. maddeleri.<br />
3. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun (5510 sayılı Kanun) 96.maddesi.</p>

<p>2. Değerlendirme<br />
1. Öncelikle konuyla ilgili kavramlar ve yasal düzenlemeler üzerinde kısaca durulmasında fayda bulunmaktadır.<br />
2. Türk Hukukuna 2004 yılında dahil olan aile hekimliği kurumunun düzenlendiği 24.11.2004 tarihli ve 5258 sayılı Kanun'un adı 11.10.2011 tarihli ve 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 58. maddesi ile Aile Hekimliği Kanunu olarak değiştirilmiş olup bahsi geçen Kanun ile aile hekimliği hizmetlerinin yürütülebilmesi için sözleşmeli veya görevlendirme suretiyle istihdam edilmesi öngörülen aile hekimleri ile aile sağlığı elemanlarının statüsü, malî hakları ve hizmet esasları düzenlenmiştir.</p>

<p>3. Bu kapsamda 09.12.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5258 sayılı Kanun'un amaç ve kapsamı Kanun'un 1. maddesinde Sağlık Bakanlığının belirleyeceği illerde, birinci basamak sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi, birey ihtiyaçları doğrultusunda koruyucu sağlık hizmetlerine ağırlık verilmesi, kişisel sağlık kayıtlarının tutulması ve bu hizmetlere eşit erişimin sağlanması amacıyla aile hekimliği hizmetlerinin yürütülebilmesini teminen görevlendirilecek veya çalıştırılacak sağlık personelinin statüsü ve malî hakları ile hizmetin esaslarını düzenlemek olarak belirtilmiştir.</p>

<p>4. Aile Hekimliği Kanunu kapsamındaki sağlık personeli, Kanun'un 2. maddesi uyarınca aile hekimi ile aile sağlığı çalışanından oluşmaktadır. Sözü edilen 2. maddede aile hekimi, "kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri ile birinci basamak teşhis, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini yaş, cinsiyet ve hastalık ayrımı yapmaksızın her kişiye kapsamlı ve devamlı olarak belli bir mekânda vermekle yükümlü, gerektiği ölçüde gezici sağlık hizmeti veren ve tam gün esasına göre çalışan aile hekimliği uzmanı veya Sağlık Bakanlığının öngördüğü eğitimleri alan uzman tabip veya tabip" olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>5. Aile Hekimliği Kanunu'nda aile hekimlerinin istihdam şekillerine ilişkin hükümlere de yer verilmiş olup Kanun'un 14.07.2023 tarihli ve 7456 sayılı Kanun'un 13. maddesiyle değişik "Personelin statüsü, hak ve yükümlülükleri" başlıklı 3. maddesinin 1. fıkrasında, Sağlık Bakanlığı veya diğer kamu kurum veya kuruluşları personeli olan uzman tabip ve tabiplerin kendilerinin talebi ve kurumlarının veya Bakanlığın muvafakati üzerine 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile diğer kanunların sözleşmeli personel çalıştırılmasına ilişkin hükümlerine bağlı olmaksızın sözleşmeli olarak çalıştırılması veya bu nitelikteki Bakanlık personelinin aile hekimliği uygulamaları için görevlendirilmeleri suretiyle istihdam edilmeleri yönünde düzenleme yapılmış, maddenin 2. fıkrasında ise aile hekimi ihtiyacının karşılanması için ihtiyaç duyulması hâlinde Bakanlığın önerisi ve Hazine ve Maliye Bakanlığının uygun görüşü alınarak 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nda aranan niteliklere sahip kamu görevlisi olmayan kişilerin sözleşmeli olarak çalıştırılabilecekleri hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>6. Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, 5258 sayılı Kanun’un 3. maddesinin 2. fıkrasının son tümcesinde yer alan “…İhtiyaç duyulması halinde, Türkiye'de mesleğini icra etmeye yetkili ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48 inci maddesinin (A) bendinin (4), (5) ve (7) numaralı alt bentlerindeki şartları taşıyan kamu görevlisi olmayan uzman tabip, tabip ve aile sağlığı elemanları; Sağlık Bakanlığının önerisi, Maliye Bakanlığının uygun görüşü üzerine sözleşme yapılarak aile hekimliği uygulamalarını yürütmek üzere çalıştırılabilir...” bölümünün iptali istemiyle yapılan itiraz başvurusu Anayasa Mahkemesinin 21.02.2008 tarihli ve 2005/10 Esas, 2008/63 Karar sayılı kararıyla reddedilmiş ise de uyuşmazlığın çözümünde Yüksek Mahkeme kararının gerekçesinin de yol gösterici olacağı kuşkusuzdur.</p>

<p>7. Anayasa Mahkemesi iptal istemini reddetmekle birlikte söz konusu kararında; "... "Anayasa'nın 128. maddesinde Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerin, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görüleceği, memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük işlerinin yasayla düzenleneceği belirtilmiştir. Maddede sözü edilen 'diğer kamu görevlileri' kavramı memurlar ve işçiler dışında, kamu hizmetinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerde, kamu hukuku ilişkisiyle çalışanları kapsamaktadır. Devletin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerde memur ve/veya diğer kamu görevlilerinden hangisinin çalıştırılacağına ilişkin tercih yasakoyucunun takdir alanı içindedir.<br />
Kamu hizmeti, geniş tanımıyla, devlet ya da diğer kamu tüzelkişileri tarafından ya da bunların denetim ve gözetimleri altında, ortak gereksinimleri karşılamak ve kamu yararını sağlamak için topluma sunulmuş bulunan sürekli ve düzenli etkinliklerdir. Toplumsal yaşamın zorunlu gereksinimlerinden olan düzenlilik ve süreklilik isteyen sağlık hizmeti de niteliği gereği kamu hizmeti olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p>5258 sayılı Yasa'ya göre aile hekimleri ve aile sağlığı elemanlarınca sunulacak hizmetler, kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri ile birinci basamak tanı koyucu, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetleridir.</p>

<p>Sağlık Bakanlığı'nın, aile hekimliği hizmetlerini, pilot olarak belirleyeceği illerde görevlendireceği ya da sözleşmeli olarak çalıştıracağı personel eliyle yürütmesi, bu hizmetlerin niteliği itibariyle belli bir düzenlilik içinde sunulması gereken, kişilerin ve dolayısıyla aile ve toplumun varlığı ve huzuru yönünden vazgeçilmez, ertelenemez ve ikame edilemez hizmetler olması, aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarının bu hizmetleri kapsamlı ve devamlı olarak belli bir mekânda ve tam gün çalışma esasına göre sunmaları, aile hekimliği pilot uygulamasına geçilen illerde bu hizmetlerin ücretsiz olarak verilmesi, kişilerin bu sağlık hizmetlerinden yararlanabilmelerinin aile hekimlerine kayıt olmalarına bağlı olması ve bu illerde aile hekimliği kapsamındaki hizmetlerin sadece aile hekimlerince sunulması, birinci basamakta düzenlenmesi öngörülen her türlü reçete, rapor ve sevklerin ve diğer resmi belgelerin, aile hekimleri tarafından düzenlenmesi, birinci basamaktan ikinci ve üçüncü basamak sağlık kurum ve kuruluşlarına sevklerin aile hekimlerince yapılması, sözleşmeli çalışacak aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarının idare ile imzalayacakları sözleşmenin idari hizmet sözleşmesi niteliğinde bulunması, sözleşmeli aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarının ücretlerinin idarece ödenmesi, aile hekimlerinin düzenledikleri tüm kayıt, evrak ve belgelerin resmi kayıt ve evrak niteliğinde olması, aile hekimleri ve aile sağlığı elemanlarının mevzuat ve sözleşmeye uygunluk ve diğer konularda, Bakanlık, ilgili mülki idare ve sağlık idaresinin denetimine tabi olmaları, görevleriyle ilgili ya da görevleri başında işledikleri veya kendilerine karşı işlenen suçlarda Devlet memuru gibi kabul edilmeleri gözetildiğinde, aile hekimleri ve aile sağlığı elemanlarınca sunulacak olan aile hekimliği hizmetlerinin, Devletin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler olduğu açıktır.<br />
Bu durumda, ihtiyaç duyulması halinde, Türkiye'de mesleğini icra etmeye yetkili ve 657 sayılı Yasa'nın 48. maddesinin (A) bendinin (4), (5) ve (7) numaralı alt bentlerindeki şartları taşıyan kamu görevlisi olmayan uzman tabip, tabip ve aile sağlığı elemanları, Sağlık Bakanlığı'nın önerisi, Maliye Bakanlığı'nın uygun görüşü üzerine idari hizmet sözleşmesi yapılarak aile hekimliği uygulamalarını yürütmek üzere çalıştırılabileceklerdir. Bu şekilde çalıştırılanlar Anayasa'nın 128. maddesinde yer alan 'diğer kamu görevlisi' kapsamında olduğundan, iptali istenen kural Anayasa'ya aykırılık oluşturmamaktadır..." gerekçesine yer verilmiştir.</p>

<p>8. Anayasa Mahkemesinin bahsi geçen bu kararında ve daha sonra verdiği bir çok kararında aile hekimliği hizmetlerinin Devletin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerden olduğu, idari hizmet sözleşmesi ile aile hekimliği uygulamalarını yürütmek üzere çalıştırılanların da 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 128. maddesinde ifade edilen diğer kamu görevlisi kapsamında oldukları kabul edilmiştir (Anayasa Mahkemesi, 14.05.2015 tarihli ve 2014/177 Esas, 2015/49 Karar, 05.03.2015 tarihli ve 2015/17 Esas, 2015/20 Karar, 11.09.2014 tarihli ve 2014/82 Esas, 2014/143 Karar).</p>

<p>9. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Kamu hizmeti görevlileriyle ilgili hükümler" ana başlığı altındaki 128. maddesinde, Devletin kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerin, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görüleceği hükme bağlanmıştır. '"Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması" başlıklı 56. maddesinde ise herkesin, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu belirtilerek, sağlık hizmetlerinin toplumun genel ve ortak ihtiyaçları kapsamında ele alındığı ve bu hizmetlerin bir kamu hizmeti olarak nitelendirildiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>10. Toplumsal yaşamın zorunlu gereksinimlerinden olan, düzenlilik ve süreklilik içeren sağlık alanında yürütülen etkinlikler ve görevler birer kamu hizmetidir. İnsan ve sağlık kavramlarının vazgeçilmez bütünlüğü ve ilişkisi, bu görevin asli ve sürekli olduğunda duraksamaya yer bırakmamaktadır. Bu durumda aile hekimliği sağlık hizmeti, kamu hizmeti olduğundan devletin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü olduğu asli ve sürekli görevleri arasında yer almaktadır.</p>

<p>11. Yeniden 5258 sayılı Kanun'un 3. maddesine dönecek olursak maddenin 3. fıkrasında, "...Sözleşmeli olarak çalışan aile hekimi ve aile sağlığı elemanları kurumlarında aylıksız veya ücretsiz izinli sayılırlar ve bunların kadroları ile ilişkileri devam eder. Bu personel, talepleri halinde eski görevlerine atanırlar ve sözleşmeli statüde geçen süreleri kazanılmış hak derece ve kademelerinde veya kıdemlerinde değerlendirilir. Sözleşmeli personel statüsünde çalışmakta iken aile hekimi ve aile sağlığı elemanı statüsüne geçenlerden önceki sözleşmeli personel statüsüne dönmek isteyenler, eski kurumlarındaki boş pozisyonlara öncelikle atanırlar ve bu madde kapsamındaki çalışmaları hizmet sürelerinde dikkate alınır." hükmü yer almakta olup fıkranın 2. cümlesi 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 58. maddesi ile "Bu personelin, sözleşmeli statüde geçen süreleri kazanılmış hak derece ve kademelerinde veya kıdemlerinde değerlendirilerek her yıl işlem yapılır ve bunlar talepleri halinde eski görevlerine atanırlar.” şeklinde yeniden düzenlenmiştir. 3. maddenin 6. fıkrasında ise aile hekimi olarak görevlendirilenlerin sosyal güvenlik yönünden durumları ile ilgili hükme yer verilmiştir. Bu hükme göre, "Sözleşmeli olarak çalışmaya başlayanların, daha önce bağlı oldukları sosyal güvenlik kuruluşlarıyla ilişkileri aynı şekilde devam ettirilir. Ancak, her türlü prim, kesenek ve kurum karşılıkları bu fıkrada belirtilen ücretlerden kesilerek ilgili sosyal güvenlik kuruluşuna aktarılır. Bunlar önceki durumları çerçevesinde tedavi yardımlarından yararlanmaya devam ederler". Maddenin 4. fıkrasında kadroya bağlı olarak veya sözleşmeli personel pozisyonlarında görev yapan personelden Sağlık Bakanlığınca aile hekimi veya aile sağlığı elemanı olarak görevlendirilenlere; 5. fıkrasında sözleşme yapılan aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarına yapılacak ödeme tutarları hakkında açıklamalara yer verilmiştir.</p>

<p>12. Görüldüğü üzere 5258 sayılı Kanun'un 3.maddesinde kimlerin aile hekimliği personeli olarak sözleşmeli veya görevlendirme suretiyle istihdam edilebileceği, kamu görevlisi olup da sözleşmeli veya görevlendirme suretiyle aile hekimliği personeli olarak istihdam edilenlerin eski kadrolarıyla ilişkisi, bunlara yapılacak ödeme tutarları, sosyal güvenlik kuruluşlarıyla ilişkileri ayrıntılı düzenlenmiş ancak aile hekimi ihtiyacının karşılanması için ihtiyaç duyulması hâlinde sözleşmeli olarak çalıştırılacak kamu görevlisi olmayan hekimlerin sosyal güvenlik kurumu ile ilişkileri hakkında bir düzenlemeye yer verilmemiştir.</p>

<p>13. Bu noktada değinmek gerekir ki, Türk hukukunda emekli veya yaşlılık aylığı alan sigortalıların hizmet akdi ile ya da serbest çalışabilmeleri konusunun daha önceden 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu (506 sayılı Kanun) ve 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu (1479 sayılı Kanun), 01.10.2008 tarihinden itibaren de 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu (5510 sayılı Kanun) ile genel düzenlemeye tâbi tutulduğu ancak yaşlılık veya emekli aylığı almakta olanların kamuda yeniden çalışmalarına ilişkin genel düzenleme yapılmadığı anlaşılmaktadır. Konu hakkında kanun koyucu tarafından 01.01.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5277 sayılı Kanun'un 25. maddesinin (f) fıkrası ile bir düzenleme yapılmış ise de sözü edilen maddenin Anayasaya aykırı olduğu iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulmuş ancak henüz başvuru karara bağlanmadan kanun koyucu tarafından bütçe kanunlarına, bütçe ile ilgili hükümler dışında hiçbir hüküm konulamayacağına ilişkin Anayasanın 161. maddesi gözetilerek bütçe kanunlarında yer almaması gereken hükümlerin temizlenmesi amacıyla çıkarılan 27.04.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5335 sayılı Kanun'un 29. maddesinin (c) bendi ile 5277 sayılı Kanun'un 25. maddesinde yer alan hüküm yürürlükten kaldırılmıştır. Anayasa Mahkemesi de 29.11.2005 tarihli ve 2005/6 Esas, 2005/93 Karar sayılı kararı ile 5277 sayılı Kanun’un 25. maddesinin (f) fıkrasının “21.4.2005 günlü, 5335 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 29. maddesinin (c) fıkrasıyla yürürlükten kaldırıldığından, fıkranın birinci, ikinci ve üçüncü paragraflarına ilişkin konusu kalmayan istemler hakkında karar verilmesine yer olmadığına” karar vermiş, 5277 sayılı Kanun'un 25. maddesinin (f) fıkrasının 2. ve 3. fıkralarının Anayasaya aykırı olduğu iddiasıyla iptali istemiyle yapılan bir başka başvuru üzerine ise Anayasa Mahkemesi 14.11.2006 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 28.12.2005 tarihli ve 2005/146 Esas, 2005/105 Karar sayılı kararıyla diğer kanunlarla düzenlenmesi gereken konuların bütçe kanunuyla düzenlenmesinin Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle maddenin sözü edilen fıkralarını iptal etmiştir. Daha sonra 21.04.2005 tarihli ve 5335 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alanların kamu kurum ve kuruluşlarında istihdamlarına ilişkin düzenlemeler yapılmıştır. 5335 sayılı Kanun'un 30. maddesinin 2. ve 3. fıkralarının iptali istemiyle yapılan başvuru da Anayasa Mahkemesinin 03.04.2007 tarihli ve 2005/22 Esas, 2007/35 Karar sayılı kararı ile "....Dava konusu kural, emekli veya yaşlılık aylığı almakta olan kişinin kendini çalışma gücüne sahip görerek kendi isteği ile kuralda belirtilen yerlerde yeniden çalışmaya başlaması durumunda emekli aylığının kesilmesine ilişkindir.<br />
Buna göre, kişinin sosyal güvenlik hakkı ortadan kaldırılmamakta ve emeklilik statüsü zarar görmemektedir. Kural, sadece belirtilen yerlerde çalışıldığı ve karşılığında gelir elde edildiği sürece emekli aylığının kesilmesini öngörmektedir. Bu durumda da sosyal güvenliğin sosyal riskler karşısında asgari yaşam düzeyinin sağlanması amacı ortadan kalkmamaktadır. Kişi, yaşlılık dolayısıyla çalışamama riski karşılığında sosyal güvenlik sisteminin sağladığı emekli veya yaşlılık aylığından, belirtilen kurumlarda çalışarak daha iyi bir yaşam elde etme düşüncesiyle kendi isteği ile vazgeçmektedir...." şeklindeki gerekçe ile reddedilmiştir.</p>

<p>14. Öte yandan 5510 sayılı Kanun'un 105. maddesinde sayılan uygulanamayacak maddeler arasında 5335 sayılı Kanun'un 30. maddesinin yer almaması ve Anayasanın 153/5. maddesi uyarınca iptal kararlarının geriye yürümemesi karşısında 5335 sayılı Kanun'un 30. maddesindeki düzenlemenin 01.01.2005 tarihinden itibaren yürürlükte olduğu ve herhangi bir yasal boşluk bulunmadığı kabul edilmelidir.</p>

<p>15. Gelinen bu noktada 5335 sayılı Kanun'un 30. maddesinin açıklanması gerekmektedir.</p>

<p>16. 5335 sayılı Kanun'un 30. maddesinde;<br />
"Cumhurbaşkanı tarafından (…) atanan veya görevlendirilenler, Türkiye Büyük Millet Meclisince yapılan seçimler sonucunda görev verilenler ile yükseköğretim kurumlarının öğretim üyeliklerine ve Sağlık Bakanlığının tabip ve uzman tabip kadrolarına yapılacak atamalar hariç olmak üzere, herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alanlar, genel bütçeye dahil dairelerin, katma bütçeli idarelerin, döner sermayelerin, kefalet sandıklarının, sosyal güvenlik kurumlarının ve bütçeden yardım alan kuruluşların kadrolarına açıktan atanamazlar. Diğer kanunların bu fıkraya aykırı hükümleri uygulanmaz.<br />
Herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alanlar bu aylıkları kesilmeksizin; genel bütçeye dahil daireler, katma bütçeli idareler, döner sermayeler, fonlar, belediyeler, il özel idareleri, belediyeler ve il özel idareleri tarafından kurulan birlik ve işletmeler, sosyal güvenlik kurumları, bütçeden yardım alan kuruluşlar ile özel kanunla kurulmuş diğer kamu kurum, kurul, üst kurul ve kuruluşları, kamu iktisadi teşebbüsleri ve bunların bağlı ortaklıkları ile müessese ve işletmelerinde ve sermayesinin %50'sinden fazlası kamuya ait olan diğer ortaklıklarda herhangi bir kadro, pozisyon veya görevde çalıştırılamaz ve görev yapamazlar.<br />
Diğer kanunların emeklilik veya yaşlılık aylığı almakta iken emeklilik veya yaşlılık aylıkları ve/veya diğer tazminatları kesilmeksizin atanmaya, çalıştırılmaya veya görevlendirilmeye izin veren hükümleri ile 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununun ek 11 inci maddesine göre 1.1.2005 tarihinden önce alınmış</p>

<p>Bakanlar Kurulu kararları uygulanmaz.</p>

<p>Bu maddenin ikinci ve üçüncü fıkra hükümleri;</p>

<p>a) Cumhurbaşkanlığına seçilenler,</p>

<p>b) Cumhurbaşkanı yardımcılığı veya bakanlığa atananlar,</p>

<p>c) Yasama Organı üyeliğine seçilenler,</p>

<p>d) Mahalli idareler seçimleri sonucuna göre görev alanlar,</p>

<p>e) Sadece toplantı veya huzur ücreti ya da hakkı ödenen görevleri yürütenler ile yönetim ve denetim kurulu üyeliği ücreti karşılığında görevlendirilenler,</p>

<p>f) Yaş haddini aşmamış olmaları kaydıyla her derece ve türdeki örgün ve yaygın eğitim kurumlarında ders ücreti karşılığı ders görevi verilenler (üniversitelerde ders ücreti karşılığı ders görevi verilenler hakkında yaş haddini aşmamış olmaları kaydı aranmaz.),</p>

<p>g) Vakıf üniversitelerinde görev alanlar,</p>

<p>h) Özel kanunlarında veya Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinde emeklilik veya yaşlılık aylığı kesilmeksizin çalıştırılma veya görev yapma hakkı verilenlerden Cumhurbaşkanı tarafından (…) atanan veya görevlendirilenler ve Türkiye Büyük Millet Meclisince yapılan seçimler sonucunda görev verilenler,</p>

<p>i) 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 60 ıncı maddesinin (a) fıkrası uyarınca Yasama Organı üyeliğinin bitiminden sonra öğretim üyesi olarak atanmış olanlar,</p>

<p>j) (Ek: 31/10/2016-KHK-678/20 md.; Değiştirilerek kabul: 1/2/2018-7071/20 md.) 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanununun ek 36 ncı maddesi kapsamında istihdam edilen ihtiyat pilotlar ile Millî Savunma Bakanlığı ve bağlı birimlerinde personel ve askeri öğrenci temin faaliyetine yönelik hizmetlerin yürütülmesi için görevlendirilen emekli subay ve astsubaylar,</p>

<p>k) (Ek: 17/4/2017-KHK-690/34 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7077/30 md.) 18/3/1924 tarihli ve 442 sayılı Köy Kanununun 74 üncü maddesine göre görevlendirilen güvenlik korucuları,</p>

<p>l) (Ek:28/7/2024-7524/27 md.) Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve bu sözleşmelerin 1977 tarihli ek protokolleri gereği, savaşta ve barışta uluslararası yardımları yürütmekle mükellef özel hukuk tüzel kişiliğini haiz kamuya yararlı dernek olan Türkiye Kızılay Derneği ile bu derneğe ait veya bağlı işletmelerde çalışanlar,</p>

<p>Hakkında uygulanmaz.</p>

<p>(Ek fıkra: 10/1/2013-6385/2 md.) İkinci fıkraya göre emeklilik veya yaşlılık aylığı kesilenlerin sigortalılıklarının sona erdiği tarih yazılı istek tarihi kabul edilerek ilgili sosyal güvenlik kanunlarına göre aylıkları yeniden bağlanır." hükümleri yer almaktadır.</p>

<p>17. Görüldüğü üzere 5335 sayılı Kanun'un 30. maddesinin 1. fıkrası, herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alanların yine söz konusu maddede belirtilen istisnalar dışında fıkrada belirtilen kamu idarelerindeki kadrolara açıktan atanamayacağını hükme bağlamış, bu istisnalar arasına 21.01.2010 tarihli ve 5947 sayılı Kanun'un 18. maddesindeki, "21/4/2005 tarihli ve 5335 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 30 uncu maddesinin birinci fıkrasına "yükseköğretim kurumlarının öğretim üyeliklerine" ibaresinden sonra gelmek üzere "ve Sağlık Bakanlığının tabip ve uzman tabip kadrolarına" ibaresi eklenmiştir." hüküm ile Sağlık Bakanlığının tabip ve uzman tabip kadrolarına yapılacak atanmalar da istisna kapsamına dahil edilmiştir.</p>

<p>18. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 49. maddesinde, çalışmanın herkesin hakkı ve ödevi olduğu belirtilmiş, Devlete, çalışanların yaşam düzeyini yükseltmek, çalışma yaşamını geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı denetlemek ve işsizliği gidermeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli önlemleri almak ödevi verilmiştir. Devlet, kişinin çalışma hakkını kullanabilmesi için iş alanında gerekli önlemleri alacak ve sınırlamaları kaldırarak görevini yerine getirecek, bireyde çalışarak topluma yük olmaktan kurtulacaktır. Devletin herkese iş verme, herkesi işe yerleştirme zorunluluğu bulunmamaktadır. Ancak, Devlet olanakları ölçüsünde, yeterli örgütler kurarak iş bulmayı kolaylaştırıp sağlamak için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. İşsizliği önlemek amacıyla yapacağı çalışmalarla Devlet, öncelikle kamu sektöründe iş vermek yolunu izleyecek, bu nedenle de yasal düzenlemeler yapacaktır. Buna göre, Devlet işsizlere de iş imkânı sağlayacak istihdam tedbirlerini almak zorundadır. (Anayasa Mahkemesi, 03.04.2007 tarihli ve 2005/52 Esas, 2007/35 Karar) 5335 sayılı Kanun'un 30. maddesinin gerekçesinde de eğitim kurumlarından ve özellikle yükseköğretim kurumlarından mezun olan genç ve nitelikli kişilerin sayısının artmasına rağmen kamu kurum ve kuruluşlarının personel alımlarının oldukça kısıtlı olması ve işsizlik sorununun yoğun olarak yaşandığı bir dönemde, tercihini emeklilik yönünde yapmış ve emeklilik haklarını elde etmiş kişilerin tekrar kamuda istihdamının önlenmesinin amaçlandığı belirtilmiştir.</p>

<p>19. Kanun sistematiğinden de anlaşılacağı üzere 5335 sayılı Kanun'un 30. maddesinin ilk fıkrası ile kanun koyucu emeklilik veya yaşlılık aylığı alanların kamuda yeniden çalışmaları hakkında getirdiği özel düzenleme ile genel kuralı/temel ilkeyi ortaya koyduktan sonra diğer kanunların bu genel kural ile bağdaşmayan düzenlemelerinin uygulanmayacağını belirtmiş, yasak nitelikli bu temel ilkenin tek tek sayılan kurum veya görev bazındaki istisnalarını da yine aynı fıkrada sınırlı sayı (numerus clasus) ilkesi kapsamında tek tek sayma yöntemi ile belirlemiştir.</p>

<p>20. Bu düzenlemeye göre genel kural, herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alanların, emekli ve yaşlılık aylıklarının kesilmesi suretiyle dahi olsa kamuda (genel bütçeye dahil dairelerin, katma bütçeli idarelerin, döner sermayelerin, kefalet sandıklarının, sosyal güvenlik kurumlarının ve bütçeden yardım alan kuruluşların kadrolarında) bir göreve atanamayacaklardır.</p>

<p>21. Ancak bu genel kural (yasak), mutlak olmayıp işin niteliği gereği bazı istisnalara yer verilmiştir. Dolayısıyla 5335 sayılı Kanun'un 30. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen yasaktan hariç tutulanlar, herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alıyor olsalar dahi genel bütçeye dahil dairelerin, katma bütçeli idarelerin, döner sermayelerin, kefalet sandıklarının, sosyal güvenlik kurumlarının ve bütçeden yardım alan kuruluşların kadrolarına açıktan atanabileceklerdir.</p>

<p>22. Bununla birlikte 5335 sayılı Kanun'un 30. maddesinin ilk fıkrasına göre emeklilik ya da yaşlılık aylığı alanlardan fıkrada belirtilen istisnalar kapsamında olanlar kamuda görev alabilecekler ise de maddenin 2. fıkrası uyarınca "herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alanların bu aylıkları kesilmeksizin" fıkrada belirtilen kurum ve kuruluşlarda herhangi bir kadro, pozisyon veya görevde çalışamayacakları belirtilmek suretiyle yaşlılık veya emeklik aylığı almasına rağmen kamuda istihdam edilenlerin bu aylıklarının kesileceği hükme bağlanmıştır. Maddenin 3. fıkrasında bu hükümlerin aksine emekli veya yaşlılık aylığı kesilmeden atanmaya, çalıştırılmaya veya görevlendirilmeye izin veren önceki mevzuat hükümlerinin uygulanmayacağı kesin bir biçimde ifade edilmiştir. Emekli veya yaşlılık aylığı kesilmeksizin kamuda istihdam edilebileceklere ilişkin istisna hükmü ise maddenin 4. fıkrasında yine tek tek sayma yöntemi ile belirtilmiştir. Bu hükme göre 4. fıkradaki istisna kapsamında olanların emeklilik veya yaşlılık aylığının kesilmesinin söz konusu olmayacağı anlaşılmaktadır.</p>

<p>23. Bu itibarla anılan yasal düzenlemelere aykırı biçimde çalışılması durumunda çalışanların, fiilen çalıştıkları dönemdeki emeklilik veya yaşlılık aylıklarının Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından kesilmesi ve ödenen aylıkların istirdadı söz konusu olacaktır.</p>

<p>24. Yeri gelmişken 5510 sayılı Kanun’nun 96. maddesine değinilmelidir. Sözü edilen 96. madde Kurum tarafından ilgililere fazla veya yersiz olarak yapılan 5510 sayılı Kanun kapsamındaki her türlü ödemelerin geri alınmasını düzenlemekte olup fazla veya yersiz ödemelerin kasıtlı veya kusurlu davranışlardan kaynaklanması durumu ile Kurumun hatalı işlemlerinden kaynaklanması durumunu ayrı ayrı ele almıştır. Buna göre Kurumun hatalı işleminden kaynaklanan nedenlerle yapılan fazla veya yersiz ödemelerin yaptırımı, ilgililerin kasıtlı veya kusurlu davranışı sonucu yapılan fazla veya yersiz ödemelerin hükümlerine göre hafifletilmiştir (Suzi Alyüz, B. No: 2013/679, 20.04.2016 § 43).</p>

<p>25. Nitekim 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde; yersiz ödemenin kişilerin kasıtlı veya kusurlu davranışlarından doğması durumunda, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla on yıllık sürede, ödeme tarihinden itibaren hesaplanan kanuni faizi ile birlikte geri alınacağı hüküm altına alınmıştır. Bununla birlikte fıkranın (b) bendinde; fazla veya yersiz ödemenin Kurumun hatalı işleminden kaynaklanması hâlinde hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla beş yıllık sürede yapılan ödemeler toplamının, ilgiliye tebliğ edildiği tarihten itibaren yirmi dört ay içerisinde ödenmesi durumunda faizsiz olarak tahsil edileceği belirtilmiş, bu sürenin geçmesinden sonra yapılacak ödemeler bakımından ise yirmi dört aylık sürenin sonundan itibaren hesaplanan kanuni faizi ile geri alınacağı ifade edilmiştir.</p>

<p>26. Somut olayda serbest hekim olarak çalışmaktayken 1479 sayılı Kanun kapsamında 01.03.2002 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı bağlanan davacının 06.12.2008 tarihinde Gümüşhane İl Sağlık Müdürlüğü aile hekimliği sözleşmesi imzalayarak 5510 sayılı Kanun'un 4/1-a maddesi kapsamında ve sosyal güvenlik destek primine tâbi aile hekimi olarak yeniden çalışmaya başladığı, çalışmasının İstanbul'da yine sözleşme kapsamında aile hekimi olarak devam ettiği, davalı Kurum tarafından 10.05.2016 tarihli yazı ile 5335 sayılı Kanun’un 30. maddesi uyarınca davacının aylığı durdurularak yersiz ödeme borcu tahakkuk ettirildiği, 09.06.2016 tarihinde yapılan itirazın Kurumca reddedilmesi üzerine eldeki davanın açıldığı anlaşılmıştır.</p>

<p>27. Şu hâlde yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler ve yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; 5335 sayılı sayılı Kanun'un 30. maddesindeki herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alanların, bu aylıkları kesilmeksizin kamu kurumlarında herhangi bir kadro, pozisyon veya görevde çalıştırılamayacağı ve görev yapamayacağına ilişkin düzenleme karşısında yaşlılık aylığı aldığı dönemde aile hekimi hizmet sözleşmesi imzalayarak aile hekimi olarak yeniden çalışmaya başlayan ve aile hekimliği kamu hizmetini yerine getiren davacının 5335 sayılı Kanun’un 30. maddesinin 4. fıkrasında yer alan istisnalar arasında yer almadığı gözetildiğinde aylığı kesilmeksizin aile hekimi olarak çalışmasının mümkün olmadığı, bu nedenle Kurumca aylığının kesilmesine ilişkin işlem yerinde ise de bu durum davacının kasıtlı veya kusurlu davranışlarından kaynaklanmadığından yersiz aylık ödemeleri konusunda 5510 sayılı Kanun’un 96/1-b maddesi uyarınca uygulama yapılarak karar verilmelidir.</p>

<p>28. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında aile hekimliği çalışma yapısının kamuya atanma veya sözleşmeli çalışma şeklinde nitelendirilemeyeceği ve kendine özgü bir yapısının bulunduğu, bu nedenle 5335 sayılı Kanun'un 30. maddesi kapsamına girmeyeceği, öte yandan 5258 sayılı Kanun'un 3. maddesinin 6. fıkrası ile aile hekimi olarak sözleşmeli olarak çalışmaya başlayanların, daha önce bağlı oldukları sosyal güvenlik kuruluşlarıyla ilişkilerinin aynı şekilde devam ettirileceği de düzenlendiğinden davacının yaşlılık aylığının kesilmesine yönelik Kurum işleminin hatalı olduğu, bu nedenlerle direnme kararının onanması gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul Çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.</p>

<p>29. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki hükümde direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.</p>

<p>30. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.</p>

<p><strong>VII. KARAR</strong></p>

<p>Açıklanan sebeplerle;</p>

<p>Davalı ... vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371. maddesi gereğince BOZULMASINA,</p>

<p>Dosyanın HMK'nın 373. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,</p>

<p>İlk görüşmede yeterli çoğunluk sağlanamadığından 25.02.2026 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-202523-e-2026116-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 11:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa1aa1.jpg" type="image/jpeg" length="29069"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[TAPUDA İŞYERİ OLARAK KAYITLI BAĞIMSIZ BÖLÜMLERDE KULLANIM ŞEKLİNDE DEĞİŞİKLİK]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tapuda-isyeri-olarak-kayitli-bagimsiz-bolumlerde-kullanim-seklinde-degisiklik-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tapuda-isyeri-olarak-kayitli-bagimsiz-bolumlerde-kullanim-seklinde-degisiklik-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>I. Giriş</strong></p>

<p>Kat mülkiyeti rejimi, toplu yaşamın getirdiği zorunluluklar ile mülkiyet hakkının kesiştiği, tabiri caizse demokrasinin en küçük yapı taşı diyebileceğimiz bir düzendir. Bu düzen, bir yandan kişiye bağımsız bölümü üzerinde tasarruf yetkisi verirken, diğer yandan birlikte yaşamanın gereği olan bazı kısıtlamaları, kuralları ve yükümlülükleri de beraberinde getirir. Komşuluk hukukunun yasal çerçevesini çizen bu kurallar bütününde, en çok merak edilen konulardan biri de taşınmazın kullanım amacındaki değişikliklerdir.</p>

<p>Kanun koyucu, mesken niteliğindeki bağımsız bölümlerin kullanım amacındaki değişiklikle ilgili düzenleme getirmiştir. Ancak işyeri-dükkân niteliğindeki bağımsız bölümler bakımından açık bir düzenleme yoktur. Bu yazımda, işyeri-dükkân niteliğindeki bağımsız bölümün tapuda belirtildiği özel şekilden farklı kullanılmasının şartlarına ve bu süreçte Kat Malikleri Kurulu kararına ihtiyaç olup olmadığına değineceğim.</p>

<p><strong>II. </strong><strong>Mesken Niteliğindeki Bölümler İçin Genel Kural (KMK m. 24)</strong></p>

<p>Öncelikle konunun sınırlarını belirlemek adına mesken (konut) niteliğindeki bölümleri incelemek yerinde olacaktır. 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun <strong>(“KMK”)</strong> 24. maddesinin ikinci fıkrası emredici bir kural koyarak, tapuda mesken olarak gösterilen bir yerin işyerine (hastane, dükkân, galeri gibi) dönüştürülmesini tüm kat maliklerinin oy birliği ile vereceği karara bağlamıştır. Ancak burada, avukatlık ofisleri ve 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik ofisleri bakımından istisna bulunmaktadır. Bu istisna kapsamında bu nitelikteki ofisler için kat maliklerinin onayına gerek yoktur.</p>

<p>Peki, halihazırda işyeri olan bir yer için de bu kural geçerli midir?</p>

<p><strong>III. </strong><strong>İşyeri Niteliğindeki Bölümlerde Kullanım Türü Değişikliği</strong></p>

<p>Kanun koyucu tapuda mesken niteliğindeki bağımsız bölümün iş yeri olarak kullanılmasına ilişkin şartları ve istisnaları açık şekilde düzenlemiştir. KMK, tapu kütüğünde "işyeri" ya da “dükkân” olarak tescil edilmiş bağımsız bölümlerin kullanım türünün değiştirilmesi hususunda herhangi bir kısıtlayıcı hüküm içermemektedir. Mülkiyet hakkının özü ve Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesi uyarınca malik, hukuk düzeninin sınırları dâhilinde taşınmazı üzerinde dilediği gibi tasarruf etme, kullanma ve yararlanma yetkisine sahiptir.</p>

<p>Kanun’un 24. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen sınır tapuda mesken olarak gösterilen bağımsız bölümlere ilişkindir. Halihazırda işyeri niteliğiyle kütüğe tescilli olan bağımsız bölümler, anılan maddenin emredici ve kısıtlayıcı kapsamı dışında kalmaktadır<strong>. </strong></p>

<p>Örneğin tapuda "depolu dükkân" olarak kayıtlı bir yerin "kahvehane" olarak kullanılması, mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmektedir<i>. "Davalının kahvehane olarak kullandığı bağımsız bölümü tapuda depolu dükkân, diğer bir anlatımla işyeridir. Bu yerin kahvehane olarak kullanılmasını açıkça yasaklayan bir yönetim planı hükmü bulunmamaktadır. Yönetim planında olmayan bir yasağın yorum yoluyla getirilmesi anayasal güvenceye bağlı bulunan mülkiyet hakkının özüne de aykırılık teşkil etmektedir.” <a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><strong>[1]</strong></a></i></p>

<p>Benzer şekilde, tapuda "düğün salonu" olarak kayıtlı bir yerin "gece kulübü" olarak kullanılması da kat maliklerinin rızasına bağlı değildir. Ancak bu noktada idari makamların ruhsatlandırma süreçlerindeki muvafakat şartı ile kat mülkiyeti hukukundaki onay şartını ayrı olduğunu ve farklı bir değerlendirme yapılması gerektiğini ifade etmek gerekir<i>. “Projesinde ve tapu kaydında 'düğün salonu' olarak kayıtlı bulunan bağımsız bölümün düğün salonu ve kulüp olarak kullanılması kural olarak ve Kat Mülkiyeti Kanunu yönünden diğer bağımsız bölüm maliklerinin muvafakatine bağlı değildir.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><strong>[2]</strong></a></i></p>

<p>Tapuda belirli bir amaca (örneğin kreş) özgülenmiş yerlerin başka bir amaçla (örneğin jimnastik salonu) kullanılması durumunda da, yönetim planında mutlak bir yasak yoksa benzer bir serbesti mevcuttur. <i>"Tapuda kreş olarak nitelendirilen 1 ve 4 no’lu bağımsız bölümlerin jimnastik salonu olarak kullanılmasına gelince; Kat Mülkiyeti Kanununda bu konuda özel bir hüküm bulunmamaktadır. Yönetim planında ise tapudaki kayda paralel olarak bu bağımsız bölümlerin kreş olarak kullanılacağından söz edilmiş ise de inhisarı kullanımı içeren diğer bir deyimle başka türlü kullanımı yasaklayan bir ifadeye yer verilmemiştir. Bu durumda Kat Mülkiyeti Kanununun 18. maddesinin uygulanması söz konusu olup davalının bağımsız bölümleri kreş olarak değil de jimnastik salonu olarak kullanmasının sırf bu nedenle fazla gürültüye ve etrafı rahatsız edici duruma sebebiyet verdiğinin kanıtlanması gerekir." <a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><strong>[3]</strong></a></i></p>

<p>Tapu kaydında dükkân, depo, fırın veya düğün salonu gibi spesifik bir kullanım şekline özgülenmiş olan bağımsız bölümün, bu özel niteliği dışında başka bir ticari amaçla işletilmesi kural olarak diğer kat maliklerinin onayına tabi değildir. Zira işyeri niteliğindeki bir yerin, yine işyeri niteliğini koruyarak sadece faaliyet kolunu değiştirmesi, bağımsız bölümün özgülendiği temel karakteri bozmamaktadır.</p>

<p>İşyeri vasfına sahip bir bağımsız bölümün sağladığı geniş kullanım yetkileri, doğası gereği mesken olarak kullanım hakkını da bünyesinde barındırır. Bir başka ifadeyle, taşınmazın işyeri olarak kullanılabilme statüsü, daha sınırlı bir kullanım türü olan mesken olarak kullanılabilme yetkisini de kendi içinde barındırmakta olup; mesken olarak kullanım hakkı, işyeri olma vasfının içinde <strong>mündemiçtir.</strong></p>

<p><strong>IV. </strong><strong>Yönetim Planı Yasakları ve KMK Madde 18 Sınırı</strong></p>

<p>İşyeri niteliği bakımından kullanım serbestisi olmakla birlikte bunun sınırsız olduğunu söylemek mümkün değildir. KMK m. 18 ile yönetim planındaki hükümler bu serbestinin sınırlarını çizmektedir. Kat mülkiyeti hukukunda yönetim planı, tüm kat maliklerini bağlayan bir sözleşme hükmündedir ve tapudaki nitelik dışına çıkılmasını açıkça yasaklayabilir<strong>. </strong></p>

<p><i>"Yönetim planı tüm kat maliklerini ve haleflerini bağlayıcı bir sözleşme olduğuna göre kat maliklerinin ve kiracılarının bu sözleşmeye uymaları zorunludur... <strong>bağımsız bölümlerin tapu sicilinde belirtilen nitelikleri dışında kullanılamayacağı öngörülmüştür.</strong>” <a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><strong>[4]</strong></a></i></p>

<p><i>"Yönetim planının 12. maddesinde <strong>bağımsız bölümlerin tapuda gösterilenden başka amaçla kullanılamayacağı açıkça öngörülmüştür.</strong> Mahkemece yönetim planının bu açık hükmü karşısında... depo olan eski haline dönüştürülmesine karar verilmesi gerekir." <a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><strong>[5]</strong></a></i></p>

<p>Yönetim planında mutlak bir yasak bulunmasa dahi, mülkiyet hakkının kullanımı KMK m. 18 gereği <strong><i>"komşuları rahatsız etmeme"</i></strong> borcu ile sınırlıdır. Bu kapsamda, tapuda "kreş" olarak kayıtlı bir yerin "jimnastik salonu" olarak işletilmesi prensipte mümkün olsa da çevresine verdiği gürültü ve rahatsızlık denetime tabidir. <i>"Davalının bağımsız bölümleri kreş olarak değil de jimnastik salonu olarak kullanmasının sırf bu nedenle fazla gürültüye ve etrafı rahatsız edici duruma sebebiyet verdiğinin kanıtlanması gerekir.” <a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><strong>[6]</strong></a></i></p>

<p><strong>SONUÇ</strong></p>

<p>Görüldüğü üzere, meskenlerin işyerine dönüşmesinde aranan katı "oy birliği" şartı, tapuda halihazırda işyeri olarak tescilli olan yerler için geçerli değildir. Genel kural, malikin bağımsız bölümünü işyeri sınırları içerisinde dilediği gibi kullanabilmesidir. Ancak bu serbestlik, Yönetim Planı'nda yer alan özel bir yasaklama ve KMK m. 18’de düzenlenen komşulara rahatsızlık vermeme borcu ile sınırlıdır. Özetle; yönetim planında aksine bir hüküm yoksa, dükkânın kahvehaneye, kreşin ise jimnastik salonuna dönüşmesi için kat malikleri kurulundan karar alınması zorunlu değildir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-arb-metincan-ucar" title="Av. Arb. Metincan UÇAR"><img alt="Av. Arb. Metincan UÇAR" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2023/10/metincan-ucar.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-arb-metincan-ucar" title="Av. Arb. Metincan UÇAR">Av. Arb. Metincan UÇAR</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">----------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> T.C. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi, 24.02.2011 Tarihli, 2011/879 Esas, 2011/2517 Karar sayılı içtihat.</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999"> T.C. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi, 12.12.1996 Tarihli, 1996/10337 Esas, 1996/11129 Karar sayılı içtihat.</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">[3]</span></a><span style="color:#999999"> T.C. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi,19.06.1997 Tarihli, 1997/4789 Esas, 1997/6491 Karar sayılı içtihat.</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">[4]</span></a><span style="color:#999999"> T.C. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi, 01.03.2010 Tarihli, 2009/9109 Esas, 2010/3006 Karar sayılı içtihat.</span></p>

<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span style="color:#999999">[5]</span></a><span style="color:#999999"> T.C. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi, 13.02.2006 Tarihli, 2005/11207 Esas, 2006/819 Karar sayılı içtihat.</span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span style="color:#999999">[6]</span></a><span style="color:#999999"> T.C. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi,19.06.1997 Tarihli, 1997/4789 Esas, 1997/6491 Karar sayılı içtihat.</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tapuda-isyeri-olarak-kayitli-bagimsiz-bolumlerde-kullanim-seklinde-degisiklik-1</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 11:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/06/terazi/bina-ev-dlsss.jpg" type="image/jpeg" length="65778"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ceza Yaptırımında Yeni Model Arayışı (Seeking a New Model in Penal Sanctions)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ceza-yaptiriminda-yeni-model-arayisi-seeking-a-new-model-in-penal-sanctions</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ceza-yaptiriminda-yeni-model-arayisi-seeking-a-new-model-in-penal-sanctions" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel yazdı;]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>“...Kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya tabi tutulamaz”</strong></p>

<p>T.C. Anayasası 17. md 3.f.</p>

<p></p>

<p><strong>Giriş</strong></p>

<p></p>

<p>Modern "etkisizleştirme" kavramının temelinde, hapis süresinin bir bekleme süreci olduğu, bireylerin toplumdan uzaklaştırılıp, temel işlevi onları yalnızca muhafaza etmek olan kurumlara yerleştirildiği varsayımı yatmaktadır. Bu hapis anlayışını savunanlar, çoğu mahkûmun aile, okul sistemleri ve topluluklar içindeki şekillendirici deneyimlerle şekillenmiş mevcut bir dizi özellik ile cezaevine girdiğini iddia ederler. Çoğu mahkûmun cezaevinde geçirdiği süre, bu diğer daha belirgin sosyalleşme kaynaklarına kıyasla önemsizdir ve zaten derinden kök salmış eğilimleri değiştirmek için çok az şey yapar. Eğer durum böyleyse, cezaevinden çıkan mahkumların, içeri girdikleri zamanki hallerinden esasen farklı olmamaları beklenmelidir.</p>

<p></p>

<p>Karşıt düşünce ekolü ise, cezaevlerin suçu etkili bir şekilde caydırabileceğini ve mükerririk olasılığını azaltacak şekilde tutumları değiştirebileceğini savunmaktadır. Rasyonellik üzerine kurulu ekonomik bir teoriden doğan <strong>caydırıcılık teorisi</strong>, bireylerin suç işlemeye karar verirken yakalanma ve hapis cezasına çarptırılma olasılığını tartacaklarını öne sürmektedir. Cezayla ilişkili "maliyetler" ne kadar yüksekse ve ceza alma olasılığı ne kadar yüksek algılanıyorsa, bireylerin suç faaliyetine girişme motivasyonu o kadar azalacaktır. Bu özel caydırıcı etki, özellikle cezaevinin sert gerçeklerini öğrenen ve buna göre yeniden suç işlemenin algılanan faydasını güncelleyen ilk defa suç işleyenler için daha da güçlü olabilir.</p>

<p></p>

<p>Temel sorularımız ise, hangi kurumlarda ve uygulamalarda yapılacak uygulanabilir değişiklikler, suç oranlarında en büyük marjinal değişiklikleri yaratacaktır? Toplum olarak rehabilitasyon hakkında bilgimiz var mı? Yapmamız gereken tek şey insanları hapse atmak ve daha fazla hapishane mi inşa etmektir?</p>

<p>“Suç yaratmanın ahlaki kültür ilkesi”, özel durumlar hariç, yalnızca toplumsal yaşamın dayandığı değerleri ihlal eden ve saldıran, dolayısıyla gerçekten “anti-sosyal” olarak nitelendirilebilecek eylem- lerin yasal olarak suç olarak tanımlanması gerektiğini savunur. “Sosyal fayda sağlayan ceza ilkesi” ise, cezanın ilk amacının ve gerekçesinin, anti-sosyal bir eyleme karşı sosyal fayda sağlayan bir yanıt vermek, suçun parçaladığı toplumsal dokuyu yeniden birleştirmek olduğunu savunur (suçun ahlaki kültür ilkesine göre tanımlanması şartıyla).</p>

<p></p>

<p>Suçun toplumsal dokuyu zedelediği yerlerde, ceza hukukunun ayırt edici işlevi onu yeniden onarmaktır. Eğer ceza hukuku bunu yapmazsa ve ceza hukukunun yerine geçebilecek yeterli bir alternatif bulunmazsa, ihlal edilen normun otoritesi ve ihlal edilen mağdurların onuru zedelenecektir.</p>

<p></p>

<p>Bir ceza, onu alan kişi için bir miktar rahatsızlık anlamına gelir; aksi takdirde cezalandırmazdı. Gerçekten de ceza adaleti, cezanın şiddetini–ve dolayısıyla ilişkili rahatsızlık miktarını – bireysel suçlara ve suçlulara göre ayarlayan karmaşık bir sistem olarak görülebilir. Bu, öncelikle hapis cezasının süresi, para cezası miktarı gibi nominal ceza büyüklüğünün ayarlanmasıyla yapılır. Bununla birlikte, bir cezadan kaynaklanan rahatsızlık, cezaevlerindeki farklılıklar, yargı gecikmeleri, cezalandırılan kişinin psikolojik yapısı, zenginliği, şansı, aile ilişkileri vb. gibi bir dizi başka faktör tarafından da belirlenir. Bir cezanın cezalandırılan kişide yarattığı toplam rahatsızlık miktarını belirleyen şey, nominal cezanın bu öznel faktörlerle <i>etkileşimidir</i>. "Öznel ceza" (veya bireyselleştirilmiş ceza), bu faktörleri öne süren çeşitli teoriler için kullanılan genel bir terimdir. Bu bağlamda önemli olan hürriyeti bağlayıcı cezaya seçenek yaptırımların geniş ölçüde uygulanmasıdır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">1</a> Bu konuya tarihsel bir yaklaşım sağlamak üzere aşağıda Beccaria ve Bentham’ın görülerine yer verilecektir.</p>

<p></p>

<p><strong>Yararcılık: Beccaria ve Bentham</strong></p>

<p></p>

<p>XVIII. asır parlak bir İtalyan matematikçisi olan Cesare Beccaria (1738-1794), zamanın genel görüşü olan insanların akıllı varlıklar olarak davranışlarını seçme ve kontrol edebildiğini (<i>akıllı</i> <i>seçim kuramını</i>) benimsemiş;<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><sup>2</sup></a> oluşturmaya çalıştığı hukuk sisteminde mahkemelerin takdir hakkı kaldırılarak her suçun ağırlığına uyarlı ceza miktarına hükmedilmesine yer vermiştir. Beccaria, ceza bilimini, yasalarda yer alan yaptırımlara keyfi hükmedilmesinden akılcı bir enstrümana dönüştürmüştür.</p>

<p></p>

<p>Beccaria, yargılamaların hızlı olması ve cezaların çabuk uygulanması gerektiğini savundu. Bunun nedeni, etkili caydırıcılıkla ilgili bir gerçektir: Cezanın şiddeti kadar, hızı ve öngörülebilirliği de bizi caydırır. Beccaria'nın ceza usulü için önerdiği tüm bu reformların kökenleri, Helvétius'un faydacılığından ziyade Montesquieu'nun De l'Esprit des Lois adlı eserine dayanmaktadır. Bununla birlikte, Beccaria bu reformlara belirgin bir faydacı savunma getirerek, Montesquieu'nun yazılarının merkezinde yer alan hukukun üstünlüğü faydalarından ziyade ortaya çıkan verimliliği vurgulamıştır. Beccaria'nın en ünlü ceza adaleti reformu önerisi, cezai yaptırımlarla ilgili olup, ölüm cezasının kaldırılmasıdır. Burada da argümanı genel olarak faydacıdır. Cezanın amacı, intikamcıların savunduğu gibi, suçluya hak ettiğini vermek değildir. Bunun yerine, Beccaria'ya göre, bu yalnızca değerli bir toplumsal amacı gerçekleştir- mek sorunudur. “İstenen şey, her insanın despotik ruhunun toplumun yasalarını eski kaosa yeniden gömmesini önleyecek kadar somut nedenlerdi.”</p>

<p></p>

<p>Kendisi, cezalandırmada, en az sosyal maliyetle en fazla caydırıcılığı hedeflemeliyiz diye savundu. Cezaların yalnızca caydırıcı olarak etkili oldukları ve yalnızca caydırmayı amaçladıkları eylemden daha fazla zarar vermedikleri ölçüde uygulanması gerektiğinde ısrar etti. Hocam Norval Morris'in “sınırlayıcı cezalandırıcılık” olarak adlandırdığı modern (faydacı) bir ceza hukuku öğretisinin ilkeleri olarak şunu vurguladı: Caydırmayı amaçladığımız suça oranla daha fazla ceza vermemeliyiz ve hatta caydırıcı olmayacaksa bu kadar bile ceza vermemeliyiz.</p>

<p></p>

<p>Beccaria ayrıca genel olarak kolluk ve cezaların infazı reformunu savundu: Amacımız toplumsal olarak zararlı eylemlerin sayısını azaltmaksa, bu amaca yalnızca ceza tehdidiyle değil, devletin tüm politika araçlarıyla ulaşmalıyız.</p>

<p></p>

<p>Daha da geniş bir bakış açısıyla Beccaria, “suçu önlemenin en kesin ama en zor yolu eğitimi iyileştirmektir” diye ısrar etti. Bu ve daha birçok şekilde, suçluların cezalandırılmasını, devletin genel refahı artırmak için kullanabileceği birçok politika aracından sadece biri (pek etkili olmayan) olarak gördü.</p>

<p></p>

<p>Faydacılıkla en yakından ilişkilendirilen XIX yüzyıl reformcusu şüphesiz İngiliz yazar Jeremy Bentham'dır. Bentham (1748-1832), "Tüm yasaların ortak amacı veya olması gereken amaç," diye "toplumun toplam mutluluğunu artırmaktır." Dedi. Bentham, Beccaria'dan ayrıntılı anlatımıyla da farklıdır. Beccaria'nın faydacılık ve ceza adaleti üzerine ana çalışmaları büyük ölçüde 100 sayfalık bir broşürde bulunurken, Bentham'ın ceza adaletiyle ilgili yazıları birçok farklı kitapta binlerce sayfaya yayılmıştır. Ve elbette, Bentham'ın ceza adaleti hakkındaki düşüncelerini doğru bir şekilde anlamak istiyorsak, onun muazzam külliyatına aşina olmalıyız: Ahlak felsefesi, kimlik tespiti ve gözetim çalışmaları, hapishanelerin mimarisi ve diğer birçok ilgili konu üzerine yazılmış ciltler dolusu eser bulunmaktadır. Bazı durumlarda, Bentham'ın reform projesi Beccaria'nınkine çok benziyordu. Beccaria gibi Bentham da o dönemin uygulamalarıyla tamamen zıt olan ceza tasarrufu ilkesini savunuyordu. Bentham, Beccaria ile aynı faydacı gerekçelerle (ağır çalışma daha etkili bir caydırıcıdır) ölüm cezasını reddetti; ancak Beccaria'nın genel yorumlarına özel içerik ve hesaplamalar ekledi ve hatta kendi ceza kanunu modelini ortaya koydu. Bentham'ın ayrıntılara verdiği önem, özellikle "cezalandırılmaya uygun olmayan durumlar" olarak adlandırdığı konuları ele alış biçiminde açıkça görülmektedir. Beccaria, kovuşturulmaması gereken suç türleri (zina ve özel eşcinsel eylemler gibi) hakkında genellemelerle yetinirken, Bentham cezanın ne zaman uygun olduğunu ve eğer öyleyse, ne kadar ağır olması gerektiğini belirlemek için çok daha ayrıntılı bir inceleme yaptı. Beccaria gibi, suç işlemeyi caydırmak için daha ucuz önlemler (eğitim, aydınlatma, gözetim vb.) mevcut olduğunda cezadan kaçınılması gerektiğini kabul etti. Ancak Beccaria'dan farklı olarak, cezanın faydacı gerekçesini ne zaman zayıflatabileceğini belirlemek için genellikle "mazeret koşulları" olarak adlandırılan durumları (çocukluk, akıl hastalığı, sarhoşluk, kasıt eksikliği, istemsizlik, hata, zorlama, gereklilik ve engellilik) dikkatli ve ayrıntılı bir şekilde analiz etti. Ceza hukuku yazarlarının çoğu, bu mazeret koşullarının her birinin, genellikle sorumlu ahlaki eylemlilik kavramlarına dayanan kendine özgü bir gerekçesi olduğunu varsayarken, Bentham bunların hepsini birleştiren tek bir gerekçeyi faydacılık ilkesinde buldu. Bentham'ın burada sorumlu ahlaki eylemliliğin yerine cezanın faydasıyla ilgili hususları koyması, 1962 İsveç Ceza Kanunu'nda yirminci yüzyıl ceza teorisinde önemli bir değişimin habercisi niteliğindedir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">3</a></p>

<p></p>

<p>Özetle, Jeremey Bentham yarar ve acı arasındaki bir dengenin suçlu bir davranışı özgürce seçmesine rehberlik edeceğini ileri sürdü. Bentham, cezaların düzenlenmesine egemen olacak şu kuralları formüle etti:</p>

<p></p>

<p>1. Suç için saptanan ceza değeri, hiçbir halde, suçun sağladığı yararı gidermek için yeterli olandan az olmamalıdır.</p>

<p>2. Suçun neden olduğu zararın büyüklüğü oranında ceza bağlamındaki bedel de büyük olmalıdır.</p>

<p>3. İki suçun cezası karşılaştırıldığında, daha ağır suç için öngörülen ceza insanı hafif suçu işlemeye yöneltici yeterlikte vazedilmelidir. Aksi takdirde, bir suçlu ırzına geçtiği mağduru öldürebilir.</p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>Ceza nedir, iyi bir ceza mümkün müdür?</strong></p>

<p></p>

<p>Ceza, istenmeyen bir davranışı azaltmak veya durdurmak için caydırıcı sonuçlar uygulamak ya da ödülleri ortadan kaldırmak suretiyle bir yaptırımın uygulanmasıdır. Yalnız salt kefaret anlayışına dayalı olmak uğruna kasten başkasının evini yakanın da kendi evinin yakılması nasıl ödeşmede “ifratı” temsil edecekse, hırsız için çaldığı kadarının banka hesabından alınması da o derece “tefrit” şeklinde yetersizlik ifadesi olacaktır. Cezada ödeşme doğrultusundaki ceza siyaset ve uygulaması şimdiye dek istenilen etkiyi sağlayamadığından geleneksel ceza adaleti modeli karşısında <i>toplumsal adalet modeli</i> yeni bir vizyon olarak görülmektedir. Bu yeni modelde tarafların savaşımı yerine taraflar arasında iş birliğine vurgu egemen olmakta; cezai olmayan alternatifler uygulanmakta ve mağdurun tatmin edilmesi ağırlık <a name="_Hlk166482746"></a>kazanmaktadır. Bu modelin gerekliliği aşağıda klasik modelin irdelenmesi ile gün ışığına çıkacaktır.</p>

<p><a name="_Hlk147557813"><strong>Klasik Model</strong></a></p>

<p></p>

<p><a name="_Hlk166482785"></a><a name="_Toc45290536">Uyarıcı-Tepki</a><strong> </strong><i>(stimulus-response) </i>üzerine kurulu bu model televizyon işletim sistemi ile şematize edilebilir.</p>

<p><img alt="Sfasfl-5" height="574" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/sfasfl-5.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="765" /></p>

<p><a name="_Hlk166482889"><strong>Üçlü Ayarlı Sistem</strong></a>:<br />
1. Kaba ayar: Yasama</p>

<p>2. Orta ayar: Ceza mahkemeleri (TCK Md. 61)</p>

<p>3. İnce ayar: İnfaz kurumları</p>

<p></p>

<p><a name="_Hlk187932862"></a><a name="_Hlk166482949">Geleneksel uygulamada cezanın (önleme, nötrleştirme, iyileştirme ve hak ediş) amaçlarından her birine yer veren bir ceza oluşturulması öngörülmektedir-<i>birleşme teorisi</i>. Şimdi bu girift sürecin neleri gerektirdiğini irdeleyelim. </a></p>

<p></p>

<p><i>Önleme amacı</i>- Önleme etkisini maksimize edecek bir yaptırımın biçimlendirilmesinde hâkimin önleme etkisini sağlayabilecek şu faktörleri bilmesini gerektirmektedir: Hangi tür suçlular önlenebilir, hangileri önlenemez? Ne türden suçlular için özel bir önleme mesajı verilmesine gereksinme vardır? Ender olması nedeniyle ne tür suçlulara özgü, özel nitelikte bir önleme mesajı verilmesine gereksinme yoktur? Potansiyel suçluların, suç işlediklerinde ne kadar kazanç elde edebileceklerini, <a name="_Hlk166482982"></a>yakalanma ve ceza görme riskinin ne derece olduğunu ve öngörülen yaptırımdan ne derece kaçınmak istedikleri göz önüne alınarak; hükmedilecek ceza ne miktarda olmalı ki, önleme etkisini gösterebilsin? <a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">4</a> Önleme açısından ciddi suçların küçük suçlardan daha zor caydırıldığına inanılmaktadır.</p>

<p></p>

<p><i>Nötrleştirme amacı</i>-Tehlikeli bir suçlunun nötrleştirilmesi amacını maksimize edecek bir yaptırımı biçimlendirmek üzere şu soruların yanıtlanması gerekmektedir: Hangi tür suçlular mükerrir suçlu olabilecek; hangileri olmayacaktır? Cezaevleri bir nötrleştirme mekanizması ise, her suçluya özgü hürriyeti bağlayıcı ceza süresi ne kadar olmalıdır? Diğer bir anlatımla, gelecekteki suç işleme tehlikesi- nin geçmesi için hükümlü cezaevinde ne kadar süre kalmalıdır? Gereksinme duyulan nötrleştirme sürecinin topluma bedeli işlenmesinden korkulan suçun bedeli ile karşılaştırıldığında tavır ne olacaktır? Cezaevinde bir hükümlü için harcanacak milyonlarca ₺.ye karşılık işlenecek cüzi bedelli bir hırsızlık karşısında hâkim tereddüt içinde kalmayacak mı? İlerde suç işleyecekleri tahmin edilenlerden ne kadarı hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm edilmese idi, suç işlemeyeceklerdi (<i>İkame teorisi</i>)?</p>

<p></p>

<p><i>İyileştirme amacı</i>- Bu amacın gerçekleştirilmesi için elde geniş bilgi ile yeterli zaman ve kaynakların varlığına gereksinme vardır. Bu amaca özgü sorular ise şunlardır: Hangi tür suçlular başarılı bir şekilde iyileştirilebilir? İyileştirilebilir hükümlüler için hangi programlar hangi hükümlü grubu için iyi çalışmaktadır? İşlevsel programlardan hangileri hangi gruptaki hükümlüler için daha etkili olabilmektedir? Fail suçu başka nedenlerden dolayı (örneğin kör olduğu için artık sahtecilik suçu) işleyemeyecek- se ona ceza uygulanması caiz midir?</p>

<p></p>

<p><i>Hak ediş amacı</i>- Bu amaç geçmişte işlenmiş bir suça kanunda öngörülen yaptırım verilmesiyle yerine getirilmektedir. Önceki üç amaç yararcı niteliği ile geleceğe yönelik iken, sonuncu amaç, geçmişe yönelik, salt hak edilen yaptırıma hükmedilmesidir.</p>

<p></p>

<p>Bunlar ceza kanununun ne amaç beslemesi hakkındaki temel görüş ayrılığını yansıtmaktadır. Bu yalnızca teorik bir görüş ayrılığıyla sınırlı kalmayıp, hükmedilecek yaptırımlara özgü pratik sonuçlar açısından önemli <a name="_Hlk166483124"></a>farklılıklar sergilemektedir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">5</a> En önemlisi de gelecekte işlenecek suçları önlemeyi amaçlayan “yararcı yaklaşım” ile “hak ettiği cezanın verilmesi” yaklaşımı arasındaki çatışmadır. Şimdi bu çatışmanın yansıyan görüntülerini irdeleyelim.</p>

<p></p>

<p>Örnek olarak, akıl hastalığı nedeniyle suç işleyen bir kişiyi ele alalım. Cezai sorumluluğu olmayan bu suçluya hak ettiği ceza verilemeyecektir. Öte yandan, yarar ilkesine göre, kişinin sorumlu tutulması için birçok neden bulunmaktadır: Suçlu tehlikeli olduğundan nötrleştirilmelidir; bu kişi cezalandırıldığında, genel ceza hukuku normu vurgulanmakta ve <i>genel önleme</i> amacına hizmet edilmektir; bu tür suçlular, toplumun korunması amacıyla rehabilite edilmek ihtiyacındadırlar. İşte yarar ilkesini yansıtan üç amaca, kişinin sorumlu görülerek hükmedilen yaptırımla hizmet edilirken; hak ediş ilkesine göre, suçlanamayan kişinin cezai sorumluluğu olmayacaktır.</p>

<p></p>

<p>Yukarıdaki örneğin karşıtı olan bir davaya bakıldığında, hak ediş ilkesine göre yaptırım uygulanabilecek bir kişiye, yarar ilkesi, ceza verilmesine izin vermeyecektir. Bu hal “işlenmez suç” örneğinde belirgin olmaktadır: Aids’li bir hastanın başkasına tükürerek hastalığı geçirmek eylemi bu türdendir. Tükürük- le aids’in bulaşmayacağı gerçeği karşısında “işlenmez suç” savunması devreye girecektir. Bu konumdaki kişinin eylemi zararsız ve kişi tehlikeli olmadığından, yarar ilkesine göre, bu kişiye cezai yaptırım uygulanması bir kaynak israfı olacaktır. Buna karşılık “hak ediş” ilkesi uyarınca, kişinin adam öldürmeye teşebbüs eylemi cezayı gerektirir bir suçluluk kanıtı olarak ele alınacaktır.</p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yarar ve hak ediş arasındaki farklılık, hükmedilecek ceza yaptırımda göz önüne alınacak faktörler açısından da belirgindir. Tehlikeli suçlunun nötrleştirilmesi, yaptırım için yegâne belirleyici olduğunda, hürriyeti bağlayıcı ceza, gelecekte suçluluğu tahmine esas alınacak faktörlere göre belirlenecektir. Ciddi bir suç işleme olasılığı gelecekte ne derece yüksek olursa, hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûmiyet gereği de o derece fazla ve ceza süresi de doğal olarak uzun olacaktır. Gelecekteki suçluluğun en iyi belirleyicilerinden biri de cahil bir suçlunun uzun süre işsiz kalmasıdır. Hükümlünün bu niteliği yaptırım süresini artırabilecektir. Yine 21-29 yaş grubunda bulunan veya anne/baba sevgi ve disiplinden yoksun yetişmiş bulunan bir suçlunun uzun süreli bir cezaya mahkumiyeti de aynı gerekçeye dayalı olabilir. Gerçekte, nötrleştirmek için tehlikeli suçlunun suç işlemesini beklemek yerine toplumdaki tehlike sinyalleri veren kişileri ayıklayarak tehlikeli olduğu ve nötrleştirilmesi gereği belirlenenleri mahkûm etmek suçluluğu önlemek bakımından en etkili yöntem olacaktır.</p>

<p></p>

<p>Sorumluluk ve yaptırım saptama açısından önleme ilkesi esas alındığında ise, potansiyel suçluların yakalanma olasılığını algılama derecesi etkili bir önleme için gerekli olan yaptırımın belirlenmesinde göz önüne alınmalıdır. Algılama derecesi düşük olduğunda, bunu telafi edecek şekilde cezalar artırılmalıdır.</p>

<p></p>

<p>Potansiyel suçluların mahkûmiyet olasılığını algılaması da güçlü bir etmen olabilir. Bu doğrultuda, C. Savcıları açısından kanıtlanma zorluğu çekilen kast, ihmal ve benzeri sorumluluk gereklerini sonlandır- mak yararlı olacaktır. Bu suretle mahkûmiyet olasılığı çok artacaktır.</p>

<p></p>

<p>Öte yandan, saf önleme ilkesi de mantıken sorumluluğun, yaptırıma özgü aleniyetin genişliğine dayalı olmasını gerektirecektir. Reklam veren bir şirket, halkın büyük çoğunluğuna ulaşan bir reklam için yüklü bir bedel ödemeye istekli ise, daha ağır bir cezanın bedeli, önleme mesajının çokça kişiye ulaşması sonucu iyi bir yatırım olarak görülmelidir. Böylece kitle iletişim araçlarında bir davanın uzun süre yer alması hükmedilecek cezayı artıracaktır.</p>

<p></p>

<p>Hükümlünün iyileştirilmesine odaklanıldığında ise, kişinin iyileştirilmeye veya tretmana yatkınlığı esas alınacaktır. Bu amaçla cezaların infazında (örneğin bir süre A.B.D.’de) gayrı muayyen süreli ceza (<i>indeterminate sentence</i>) uygulamasına tanık olunmuştur: Hükümle saptanmayan ceza süresi, iyileşme durumunun gerektirdiği süre ile belirlenmekte idi. Bu doğrultuda, hafif bir suç işleyen suçlu için kişilik profili nedeniyle mükerrirliği önleme amaçlı uzun süreli bir tretman gerekirken, ciddi bir suç için hiçbir yaptırım söz konusu olmayabilecektir.</p>

<p></p>

<p>Bu doğrultuda mükerrirlik oranının azaltılmasına yönelik yaklaşımlardan birincisi, caydırıcılığa dayanmakta olup, yaptırımların hem hüküm giymiş suçlular (özel caydırıcılık) hem de genel nüfus (genel caydırıcılık) için suç oranları üzerinde baskılayıcı bir etkiye sahip olacağı beklentisine dayanmaktadır. İkinci yaklaşım ise, suç eylemlerinin meydana gelmesiyle ilişkili risk faktörlerini (suç oluşturucu ihtiyaçları) doğrudan değiştirmek üzere tasarlanmış, belirli tedavi veya eğitim biçimlerine (rehabilitasyona) odaklanan tretman programlarının etkisine ilişkin kanıtlara dayanmaktadır. Aşağıda yer alan mukayeseli veriler ise ikinci yaklaşımın kanıtı olmaktadır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">6</a></p>

<p></p>

<p>· <strong>Almanya</strong>’nın nüfusu-83,445,000 100.000 nüfustaki mahpus oran 71.2<br />
Cezaevlerinin toplam kapasitesi:<strong> 72,258</strong><br />
Toplam mahpus sayısı 59,413<br />
Ortalama mahpus süresi (4.2<u> ay)</u><br />
Cezaevi nüfus yoğunluğu % 82.2 </p>

<p></p>

<p>· <strong>Türkiye</strong>’nin nüfusu-87.772.613<strong> 100.000 nüfustaki mahpus oran </strong><strong> </strong>487</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="57">
   <p>Yıl</p>
   </td>
   <td valign="top" width="104">
   <p>Genel nüfus</p>
   </td>
   <td valign="top" width="113">
   <p>Cezaevi nüfusu</p>
   </td>
   <td valign="top" width="132">
   <p>100.000 nüfustaki</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="57">
   <p>2007</p>
   </td>
   <td valign="top" width="104">
   <p>70.586.256</p>
   </td>
   <td valign="top" width="113">
   <p>57.930*</p>
   </td>
   <td valign="top" width="132">
   <p>82</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="57">
   <p>2026</p>
   </td>
   <td valign="top" width="104">
   <p>87.772.613</p>
   </td>
   <td valign="top" width="113">
   <p>414.401 **</p>
   </td>
   <td valign="top" width="132">
   <p>487</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong>* 2007 yılı cezaevi nüfusu</strong></p>

<p><strong>** 1/04/2026 cezaevi nüfusu</strong></p>

<p></p>

<p></p>

<p><img alt="174461173Df-2" height="390" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/174461173df-2.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="970" /></p>

<p>16.04.2026<strong> </strong>günü UYAP İstatistik Bilgi sistemi-Denetimli serbestlik</p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>Denetimli serbestlik tedbiri uygulanan kişi sayısı dağılımı</strong></p>

<p><strong>(31/03/2026)</strong></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="217">
   <p>Denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezanın infazı yapılan (CGTİHK 105/A)</p>
   </td>
   <td valign="top" width="66">
   <p>230.600</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="217">
   <p>Adli kontrol (CMK 109)</p>
   </td>
   <td valign="top" width="66">
   <p>124.977</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="217">
   <p>Uyuşturucu bağımlıların tedavisi ve denetimli serbestlik (TCK 191/3)</p>
   </td>
   <td valign="top" width="66">
   <p>100.708</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="217">
   <p>Denetim altındaki yetişkin (TCK 51)</p>
   </td>
   <td valign="top" width="66">
   <p>480.447</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="217">
   <p>Denetim altındaki çocuk (5395 sayılı K)</p>
   </td>
   <td valign="top" width="66">
   <p>9.876</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="217">
   <p><strong>Toplam</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="66">
   <p><strong>490.323</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p>Özet olarak, yukarda yer alan her üç amaca özgü <i>yarar ilkesi</i> kapsamında sorumluluk ile yaptırımı belirleyen faktörler, <i>hak edişe</i> özgü faktörlerden oldukça farklıdır. Tehlikeli bir suçlunun nötrleştirilmesinde, hürriyeti bağlayıcı ceza süresini artıracak uzun süreli işsizlik ve diğer faktörler ceza süresini artırabilirken, hak ediş’te bu nedenlerle ceza artırılması söz konusu olamaz. Bu son ilkeye göre de algılanan yakalanma olasılığı az olduğunda ceza artırılamayacaktır.</p>

<p></p>

<p>Bu amaçları gerçekleştirmek üzere, bir hâkim ekonomi, kriminoloji ve sosyal psikoloji gibi disiplinlerden istediği bilgileri elde etse bile, kendisi zorlu bir soruyla karşı karşıya kalmaktadır: İşte yaptırıma özgü bu farklı amaçlara ait genelde birbiriyle çelişen önerilerin nasıl uyumlaştırılabileceğidir? Etkili bir önleme etkili bir nötrleştirmeden farklı bir yaptırıma çağrı yaparken; nötrleştirme de etkili iyileştirme için olanından farklı bir yaptırıma çağrı yapmaktadır. Hâkim her davaya özgü olmak için bu amaçlardan hangisinin en önemli olduğuna nasıl karar verecektir? İşte bu sorular yumağından rasyonel bir yaptırım uygulaması oluşturmak nasıl mümkün olabilecektir?<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">7</a></p>

<p></p>

<p>“<strong>İzinli çıktığı cezaevine ‘Zehir Baronu! olarak döndü</strong>.”</p>

<p>Hürriyet (18/11/2925) s.3</p>

<p><strong>“Aynı fail, aynı ihmal ve yeni kurban”</strong><br />
Hürriyet (17/07/2025) s.3</p>

<p><strong>“Cezaevinden izinli çıktı. Annesini, kızını ve eşini katletti”.</strong></p>

<p>Hürriyet (10/02/2026) s.3</p>

<p>“<strong>Satırlı Dehşet: Bir saatte 3 kişiyi yaraladı-uyuşturucu bağımlısı, 15 suç kaydı olan M.S cezaevinden yeni çıkmış”</strong><br />
Hürriyet (23/04/2026) s.3</p>

<p></p>

<p>Görüldüğü üzere bu model suçluya odaklanmakta ve mağdur göz ardı edilmektedir(!). Ne var ki, mevcut suç ve ceza siyasetlerinin suçu bastırmada veya suç oranını azaltmadaki belirgin başarısızlığına ek olarak ceza adaleti sisteminin aşağıda özetlenen tutarsızlıklarına ve yetersizliklerine işaret eden gerçekler de göz önüne alınmalıdır:</p>

<p>- Ceza adaletinin el atması gereken suçlardan çoğunun rapor edilmemesi nedeniyle sistem dışı kaldığı;</p>

<p>- Açığa çıkarılan suç oranının düşük olması ile sistemde davaların erimesi(<i>attrition</i>) sonucu suç işleyenlerden çok azının yargılandığı ve çok daha azının da mahkûm olduğu- bu konudaki tahminlerin %5 ile %10 arasında değiştiği;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">8</a></p>

<p>- Anglo-sakson ülkelerinde yaygın bir uygulama olan savcılıkta anlaşma (<i>plea bargaining) </i>sonucu çoğu sanığın işlediği suç yerine başka bir suçtan cezalandırıldığı ve suçlarını ikrar etmelerine karşılık hafif bir ceza önerildiği; ABD örneğinde ceza davalarının %95’inin savcılık evresinde anlaşma ile sonuçlandırıldığıdır.<img alt="174461Sdgsd-3" height="393" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/174461sdgsd-3.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="543" /></p>

<p><strong>Tutuklama Olgusu</strong></p>

<p></p>

<p><a name="_Hlk217025470">Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ilk tutuklama kararından itibaren suçun işlendiğine dair makul şüphenin varlığı yanında tutuklamaya ilişkin nedenlerin bulunduğunun ilgili ve yeterli gerekçelerle ortaya konması gerekmesi </a><a name="_Hlk217025713">(Buzadji/Moldova, ([BD], B. No: 23755/07, 5/7/2016)</a> ve “Tutuklama tedbiri kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik ağır bir sınırlamadır. Bu nedenle tutuklamaya ancak zorunlu durumlarda ve kanuni şartları bulunduğunda başvurulabilir. Aksi takdirde tutuklama, kişinin kaçmasını ya da delilleri karartmasını engellemeye yönelik bir tedbir olmaktan çıkıp cezalandırma aracına dönüşebileceği (Anayasa Mah. B. No: 2020/13893, gün 12 Aralık 2020, paragraf 14) ilkeleri karşısında gerçeklerin bunu ne derece yansıttığı tartışmalıdır.</p>

<p>Tutuklu kalınan süre, özgürlüğün kaybı ötesinde oluşan zararlı sonuçları ile “gerçek bir ceza” olmakta- dır. Ülkemizde tutuklu kalınan süre de küçümsenmeyecek derece uzun olmaktadır-tutuklulukta makul süre. Bu noktada yargı performansı açısından bir ölçer olan ilk duruşmaya kadar tutuklulukta (pre-trial custody) geçen ortalama süre de saptanmalıdır. Kuşkusuz, tutuklama kararı gerekçeli olmalıdır (Any. 141/3, CMK 34, 101/2).</p>

<p></p>

<p>Avrupa Birliği'nde hapsedilen her beş kişiden biri, suçtan hüküm giymemiş durumda; bu sayıya yalnızca Almanya'da 12.000 kişi dahil. Çalışmalar, çoğu durumda ön yargılama gözaltının gereksiz olduğunu gösteriyor. Avrupa Birliği genelinde, şu anda yaklaşık 100.000 kişi ön yargılama gözaltında tutuluyor ve bu süre ülkeye bağlı olarak ortalama birkaç aydan bir yıldan fazla sürebiliyor.</p>

<p></p>

<p>Almanya’da tutuklu sayısı ve nedenlerine (2021) ait aşağıdaki tabloya bakıldığında ülkemizdeki tutukla- ma siyasetinin ne derece irrasyonel olduğu daha belirgin olmaktadır:</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="123">
   <p>Kaçma riski</p>
   </td>
   <td valign="top" width="113">
   <p>23,719 (%93,2)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="123">
   <p>Mükerrirlik riski</p>
   </td>
   <td valign="top" width="113">
   <p>1,721 (%6,8)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="123">
   <p>Suçun ciddiyeti</p>
   </td>
   <td valign="top" width="113">
   <p>506 (%2,0)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="123">
   <p>Kanıtların tahrif</p>

   <p>edilme riski</p>
   </td>
   <td valign="top" width="113">
   <p>1,874 (%7,4)</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p>Almanya’da tutuklu kalınan süreler, geniş ölçüde değişiklik göstermesine karşın bizler için ders alınacak bir tablo oluşturmaktadır(www.bmj.de.). Aynı durum tutuklama nedenleri için de geçerlidir.</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="113">
   <p><strong>Tutuklu süresi</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="48">
   <p><strong>Sayısı</strong></p>
   </td>
   <td colspan="2" valign="top" width="38">
   <p><strong>%</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="113">
   <p>1 aya kadar</p>
   </td>
   <td valign="top" width="48">
   <p>6,272</p>
   </td>
   <td colspan="2" valign="top" width="38">
   <p>26</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="113">
   <p>1-3 ay</p>
   </td>
   <td valign="top" width="48">
   <p>5,869</p>
   </td>
   <td valign="top" width="38">
   <p>24</p>
   </td>
   <td width="1">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="113">
   <p>3-6 ay</p>
   </td>
   <td valign="top" width="48">
   <p>6,227</p>
   </td>
   <td valign="top" width="38">
   <p>26</p>
   </td>
   <td width="1">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="113">
   <p>6-12 ay</p>
   </td>
   <td valign="top" width="48">
   <p>4,485</p>
   </td>
   <td valign="top" width="38">
   <p>18,4</p>
   </td>
   <td width="1">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="113">
   <p>1 yıldan fazla</p>
   </td>
   <td valign="top" width="48">
   <p>1,499</p>
   </td>
   <td valign="top" width="38">
   <p>6</p>
   </td>
   <td width="1">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p>Almanya’da tutuklu sayısı sayısının nedenlerine göre dağılımı (2021)<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">9</a></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="123">
   <p>Kaçma riski</p>
   </td>
   <td valign="top" width="113">
   <p>23,719 (%93,2)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="123">
   <p>Mükerrirlik riski</p>
   </td>
   <td valign="top" width="113">
   <p>1,721 (%6,8)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="123">
   <p>Suçun ciddiyeti</p>
   </td>
   <td valign="top" width="113">
   <p>506 (%2,0)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="123">
   <p>Kanıtların tahrif</p>

   <p>edilme riski</p>
   </td>
   <td valign="top" width="113">
   <p>1,874 (%7,4)</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong>Not</strong>. Birden fazla nedenin aynı anda olası olması sonucu toplam %100'ü aşmaktadır.</p>

<p></p>

<p>Tutukluluk süresi bakımından %50’si üç ay ve daha kısa süre tutuklu kalırken %6’sinin bir yıldan fazla kaldığı görülmektedir.</p>

<p></p>

<p>Ülkemizdeki tutukluluk siyaseti sorgulanır bir nitelik sergilemektedir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">10</a> Tutuklulardan ne kadarın hüküm özlü olduğu; tutuklamaların süreler itibariyle dağılımı, tutuklulardan ne kadarının beraat ettiği, adliyeler itibariyle uygulamadaki değişimlerin ne olduğu bilinmemektedir.</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="133">
   <p>Toplam Mahpus Sayısı</p>
   </td>
   <td valign="top" width="66">
   <p>412.991</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="133">
   <p>Kapasite</p>
   </td>
   <td valign="top" width="66">
   <p>304.956</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="133">
   <p>Açık Cezaevi</p>
   </td>
   <td valign="top" width="66">
   <p>114.418</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="133">
   <p>Kapalı Cezaevi</p>
   </td>
   <td valign="top" width="66">
   <p>298.573</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="133">
   <p>Hükümlü</p>
   </td>
   <td valign="top" width="66">
   <p>348.735</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="133">
   <p>Tutuklu</p>
   </td>
   <td valign="top" width="66">
   <p>64.256</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong>Mart 2026</strong></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>Toplumsal Model</strong></p>

<p></p>

<p>Bu modelde adaletin yerini bulması bağlamında güvenli toplumlar geliştirme ve mağdurun tatmin edilmesi hedeflenmekte; cezai olmayan alternatif tedbirlere ağırlık verilmektedir.</p>

<p></p>

<p><img alt="H Gw475Lb M A Elu A3-1" height="192" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/h-gw475lb-m-a-elu-a3-1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="479" /></p>

<p>Şimdi bu yeni yaklaşım felsefesine değinilecektir. Toplum, doğal olarak suça karşıdır ve olması gereken de budur. Ne var ki, bu tepkide halkın dikkatleri suçtan ziyade suçluya kaydırılmış bulunmakta; yanlışların/sosyal sorunların yalnızca illegal yapılmak suretiyle çözümlenebileceği yanılgısına düşülmüştür. Hürriyeti bağlayıcı cezaya hükümlü suçluların toplumdan soyutlanarak cezaevine konulmasının, pahalı olduğu kadar sınırlı bir etkiye sahip olması (mükerrirlik oranının yüksek olması); cezaevine giren her suçlunun yerine yenisinin türemesi karşısında suçlulukla mücadelede yeni bir model nasıl olmalıdır sorusu gündeme gelmektedir. Kuşkusuz, yeni model, toplumu ve toplumun en alt idare birimi olan “mahalle”yi temel alan yaklaşımdır. Bu model Türk toplumuna hiç de yabancı değildir. Kültürümüzde yerleşik olan “mahalle namusu”, “çalınan malların bedelinin mahallece karşılanması”, “mahalle bekçisi” ve “mahalle karakolu” ile toplumsal temelli modelin yeni içerikler kazandırılarak güncelleştirilmesi yerine günümüzde terk edilmesi karşısında, bu modelde saklı bulunan sinerjinin yeni bir içerikle aktive edilmesi gerekmektedir. Bu yaklaşımda mahalle sorun çözen bir birim olarak ele alınmalı; resmi ve gayri resmi hizmetler o düzeyde organize edilerek; karar alma süreçlerine sakinlerinin katkı ve katılımların gerektiği anlayışı yerleştirilmelidir. Bu bağlamda <a name="_Hlk170297904">suçluların neden cezalandırıl- dıkları sorgulanmalı; sistem tutarsızlıklardan arındırılmalıdır. Bu durum 2001 yılı ve sonrası af kanunu ve beş kez yenilenen şartlı salıverilme oranları ile salıverilmeler nedeniyle oldukça belirgin olmuştur. Devlet ne hakla vatandaşlara karşı işlenmiş suçları affederek, onların ikinci kez mağduriyetlerine sebebiyet verebilir(?) sorusu kamuoyunda yankılandı ve oldukça da taraftar buldu. Soyulan, ırzına geçilenin toplum değil, mağdur kişi olması nedeniyle suçlunun borcu, bu nedenle, topluma değil, mağduradır. İşte yeni modelde “<i>giderici adalet</i>” gerçekçi bir paradigma olarak belirmektedir. Bu yaklaşım Türk Ceza sistemine yabancı olmayıp, <i>Cezaların İnfazı Hakkındaki Kanunda</i> (1965) yer alan kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaya alternatif bir tedbir olarak (<i>aynen iade veya tazmin</i>) sisteme girmiş ve yeni TCK ile korunmuş bulunmaktadır. Bunun geleneksel yaptırım sistemine göre başlıca avantajları şunlardır:</a></p>

<p></p>

<ol start="1" style="list-style-type:decimal" type="1">
 <li>Suç mağdurlarına el uzatılması-yardım sağlanması;</li>
 <li>Tazminat elde edebilme olanağının mağdurları suçu ihbar etmeye ve mahkeme huzuruna çıkma- ya cesaretlendirmesi;</li>
 <li>Tazminat keyfiyetinin, suçlunun kendisine bir şey yapılması yerine onun bir şeyler yaparak iyileştirilmesine katkı yapabileceği;</li>
 <li>Bütçe giderlerinde önemli ölçüde tasarruf sağlanacağı; ve</li>
 <li>Suçun kazançlı bir iş olmaktan çıkartılabileceğidir.</li>
</ol>

<p></p>

<p>İşte aynen iade/tazminat etrafında şekillenen bu sistemin en büyük avantajı, hiç kuşkusuz, mağdurlarca sisteme sağlanacak “destek” olacaktır. Çoğu mağdurların cezai adalet (hürriyeti bağlayıcı ceza veya para cezası) yerine onarıcı adaleti (<i>restrotative justice</i>) tercih ettiklerine dair fazlaca kanıt vardır. Mağdur için önemli olan çalınan malın iadesi, kırılan camın değiştirilmesi, hasar gören arabasının tamiri, genelde zararının giderilmesidir. Bu beklenti oldukça gerçekçidir. Öte yandan, ailevi veya kişisel ilişkiler içinde bulunan insanlar arasında işlenen şiddet suçlarına bakıldığında cezai adaletin devreye girmesi sonucu sosyal ve aile bağları kopmakta ve tarafların uzlaşma şansı azalmakta/yok olmaktadır. Bu süreçte fail ve mağdur arasında beliren kutuplaşma ve oluşan taraftarlarla nefret ve düşmanlığın körüklendiğine tanık olunmaktadır. Bu sosyolojik gerçek bile tek başına anlaşmazlıkları çözümleyici mekanizmanın ileride vuku bulacak şiddeti önlemek açısından ne derece önemli olduğunu kanıtlamaktadır.</p>

<p></p>

<p>Onarıcı adalet hem bir süreç ve hem de bir sonuçtur. Ödeşmeci adalet süreci ise öncelikli olarak suçlu ve devlete odaklanmakta; bu modelde <a name="_Hlk170298014"></a>sonuçtan çok süreç ön plana çıkmaktadır. Buraya egemen olan mesele adli usullerin takip edilip edilmediği olup; genelde adil bir sonuç, sanık için adil bir sonuç, mağdurun tatmini veya suçlu ve mağdurun ait olduğu toplumda bir harmoni sağlanıp sağlanmaması değildir. Buna karşın, onarıcı adalet, mağdur, suçlu ve toplumu kapsayan bir bağlamda şu üç öncelikli görüntü sergilemektedir:</p>

<p><i>- Onarım</i>: Olayda tutuklama olsun veya olmasın, mağdurlara yardım ve desteğin sağlanması yer almaktadır. Bu süreçte toplum ve sosyal bağların onarımı mağdura sağlanan destek kadar gelecekteki mağduriyetlerin önlenmesi açısından da anahtar konumundadır. Onarım ile mağdura verilen zararın giderilmesi, suçluların verilen zararı kabullenmesi, eylemleri ve mağdurları için sorumluluğu kabullenmesi sonucu toplumsal yaşama yeniden katılım arzusunu sergilemesi söz konusu olmaktadır.</p>

<p><i>- Sorumluluk</i>:<i> </i>İade (<i>restitution</i>)/tazmin, toplumsal hizmet yanında mağdur-suçlu uzlaşması suçlularda verilen zarar üzerine bilinçlenme yaratılması yanında mağdurlardan özür dilemeyi kapsamaktadır. Bu sürece mümkün olan hallerde mağdurlar doğrudan katılmalıdırlar.</p>

<p><i>- Toplumsal koruma</i>: Toplumsal yaptırım ve gözetim sistemi suçlunun zaman ve enerjisini üretken faaliyetlere kanalize etmesini sağlamaktadır. Sürecin olumlu bir amacı da gözetim altında iş deneyimi kazanmak, yeteneklerini geliştirmek, toplumda olumlu etkileşimlere girmek ve halk katında üretken ve ehil davranışlar sergileyerek suçlulara kendilerini geliştirmek üzere etkin saikler sağlamaktır.</p>

<p></p>

<p><img alt="1744611737S-6" height="487" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/1744611737s-6.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="650" /></p>

<p>Ceza siyaseti adına önemli bir geliştirme uzlaştırma kurumudur. “Uzlaştırma” soruşturulması ve kavuşturulması şikâyete bağlı olan ve ağır cezalık olmayan suçlar bakımından mağdurun zararını gidererek bozulan kamu düzeninin yeniden oluşturulması yolunda “barıştırma” yön temi olarak kayda değer bir kurumdur (CMK 253). 2022 yılında en fazla uzlaşma sağlanan ilk on suçun uzlaşma yoğunluğuna göre sıralaması şöyledir: Kasten yaralama, hakaret, tehdit, taksirle yaralama, mala zarar ver me, hırsızlık, suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi, dolandırıcılık, kişilerin huzur ve sükununu bozmak ve güveni kötüye kullanmadır. Bu kurumun ülke çapında etkinliğini sağlamak arabuluculuk’ta olduğu gibi kamusal barış adına önemli bir kazanım olacaktır. Uzlaştırma verilerine (2015-2024) aşağıda tabloda yer verilmiştir.</p>

<p></p>

<p>Yıllara Göre Uzlaşma ile Sonuçlanan Dosya Sayıları</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="38">
   <p>2015</p>
   </td>
   <td valign="top" width="45">
   <p>2016</p>
   </td>
   <td valign="top" width="55">
   <p>2017</p>
   </td>
   <td valign="top" width="55">
   <p>2018</p>
   </td>
   <td valign="top" width="55">
   <p>2019</p>
   </td>
   <td valign="top" width="55">
   <p>2020</p>
   </td>
   <td valign="top" width="55">
   <p>2021</p>
   </td>
   <td valign="top" width="55">
   <p>2022</p>
   </td>
   <td valign="top" width="55">
   <p>2023</p>
   </td>
   <td valign="top" width="55">
   <p>2024</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="38">
   <p>17.319</p>
   </td>
   <td valign="top" width="45">
   <p>7.817</p>
   </td>
   <td valign="top" width="55">
   <p>223.469</p>
   </td>
   <td valign="top" width="55">
   <p>208.014</p>
   </td>
   <td valign="top" width="55">
   <p>238.905</p>
   </td>
   <td valign="top" width="55">
   <p>219.639</p>
   </td>
   <td valign="top" width="55">
   <p>230.050</p>
   </td>
   <td valign="top" width="55">
   <p>234.294</p>
   </td>
   <td valign="top" width="55">
   <p>225.027</p>
   </td>
   <td valign="top" width="55">
   <p>232.921</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong>Kaynak. </strong>Ceza İşleri Genel Müdürlüğü</p>

<p></p>

<p>Geleneksel ödeşmeci ceza adaleti modelinde zarara zararla, acıya acıyla yanıt verilmekte (<i>lex talionis</i>); suçlunun ıstırabı arttıkça mağdurun ıstırabının azalacağı düşünülmektedir.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">11</a> Bu yaklaşım mantığı ile “göze göz dünyayı kör yapmış” (Ghandi); zarara zararla verilen yanıt toplumdaki zararı katlamış; mağdur (kul) hakkı teslim edilmemiştir. Bu sistemde suç mağdurlarının menfaati/en belirgin ihtiyaçları göz ardı edilmekte; ceza hükmü mağdurun mağduriyetini belgeleyen resmi bir belge olmak <a name="_Hlk170298138"></a>dışında fazlaca bir anlam taşımamaktadır. Sistem “mağdura ne olacağı” yerine “faile ne olacağına” odaklandı- ğından ceza hükmü ile mağdur eski bütünlüğüne kavuşamamaktadır.</p>

<p></p>

<p>Öte yandan, mağdurları yankıladığını iddia edenler, mağdurların ancak en ağır cezaların uygulanması ile tatmin olabileceklerini dile getirmekte iseler de bu genelleme çoğu mağdurlar için geçerli değildir. Yukarda değinildiği üzere, iyileşme, iade, tazminat ve gelecekte mağdur olmayacağından emin olma çoğu suç mağdurları için temel amaçlardandır. İşte sosyal müdahalenin ana amacının toplumsal huzuru sağlamak, zararı gidermek, yaraları sarmak ve yeni suçların işlenmesini önlemek ise, ceza sisteminin başarısız olduğu yerde <strong>uzlaşma, iade ve tazminata dayalı “onarıcı sistem</strong>”in nasıl ve neden başarılı olacağını anlamak daha kolay olmaktadır.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">12</a></p>

<p></p>

<p>İşte bu düşünceler doğrultusunda, bilinçli felsefi bir referans olmaksızın da toplumların pislikleri halı altına süpürmesi şeklindeki inancı gerçekçi ve uygun görülmeyerek terk edilmeğe başlamış, sosyal bir sorun olarak suçun, sosyal sistemin ürünü olduğu; sosyal açıdan belirgin bir şekilde risk oluşturduğu için kabul görmeyecek suçlar dışında kalan tüm suçların toplumda trete edilmesi ilkesi egemen olmaya başlamıştır. İşte hürriyeti bağlayıcı cezaya alternatif, toplum temeline dayanan bu iyileştirme yaklaşımı, negatif ve özelikle kurumsal yöntemlerden daha etkili olmaktadır. İşte Çocuk Mahkemeleri Yasası ile getirilen ve Yeni Türk Ceza Kanunu ile yetişkinleri de kapsamına alan yirmi yıllık denetimli serbestlik (<i>probation</i>) bu toplumsal tretman yaptırımının en tipik örneğini oluşturmaktadır.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">13</a> Bu yaptırımın mana ve önemi iyice algılanarak <i>de facto etkili</i> bir varlık göstermesi beklenilmelidir. İşte bu yeni felsefi yaklaşım ile geleneksel ceza adaleti felsefesi arasındaki farkı aşağıdaki karşıtlar listesi açıkça sergilemektedir:</p>

<p><img alt="H Gw46Gua U A A F6 T L-1" height="283" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/h-gw46gua-u-a-a-f6-t-l-1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="558" /></p>

<p><a name="_Hlk170298212">Bireyin işlediği suçta toplumun da sorumluluk payı olduğundan önlemenin ufkunu toplumsal alana doğru genişletmek zorunludur.</a></p>

<p></p>

<p>Toplumlarda suç ve ceza anlayışının daha nesnel ve daha insancıl doğrultuda gelişmesi de çağımızda “uygar” nitelemesinin başlıca şartı olmuştur. G.B. Shaw’un söylediği gibi “<i>Bir insanı cezalandırmak için ona kötülük etmeniz gerekir. Eğer onu düzeltmek istiyorsanız onun gelişmesine yardım etmelisiniz. Ve insanlar kendilerine kötülük edildiğinde gelişemezler.”</i><a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">14</a></p>

<p></p>

<p>Bireysel suçluların cezalandırılmasını etkileyen kararlarda:</p>

<p></p>

<p>1. Tüm durumlarda cezaları, suçların ağırlığına, suç mağdurlarına verilen zararlara ve suçluların kusurluluğuna orantılı bir şiddet aralığında tutmak;</p>

<p>2. Makul ölçüde mümkün olduğunda, suçluların rehabilitasyonunu, genel caydırıcılığı, tehlikeli suçluların etkisiz hale getirilmesini, suç mağdurlarına tazminat ödenmesini, ailelerin korunma- sını ve suçluların yasalara uyan topluma yeniden entegrasyonunu sağlamak, bu hedeflere orantılılık sınırları içinde ulaşılmasıdır.</p>

<p></p>

<p>Suçlulukla mücadelede aşağıda yer alan üç strateji ve taktiksel açılımları rasyonel birer referans olacaktır.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">15</a></p>

<p></p>

<p><strong>Strateji ve Açılımları</strong></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="129">
   <p></p>

   <p><strong>Strateji</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="115">
   <p></p>

   <p><strong>Kolluğun Rolü</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="110">
   <p></p>

   <p><strong>Adalet Sisteminin Rolü</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="194">
   <p></p>

   <p><strong>Ölçülebilir Taktikler</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="129">
   <p><strong>1. Strateji</strong></p>

   <p>Tehlikeli suçluların<br />
   toplumdan soyutlan-<br />
   masıdır: Gerçek</p>

   <p>Tehlikeli suçlular, <i>saldırgan ve tahripkâr</i> bir yaşam sürdüren kişilerdir ve bunların işlediği suç türü ne olursa olsun, kolluk ve mahkemelerin bu kişiler hakkında çok dikkatli olması gerekir.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="115">
   <p></p>

   <p>Tehlikeli<br />
   suçlulardan</p>

   <p>çoğunun mümkün</p>

   <p>olabildiğince<br />
   yakalanması</p>

   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="110">
   <p></p>

   <p>Tehlikeli suçluların<br />
   mümkün olabildiğince<br />
   mahkumiyetine<br />
   gidilmesi ve uzun<br />
   süre hürriyetten<br />
   yoksun bırakılmala-<br />
   rı/ koşullu<br />
   salıvermenin<br />
   bir hak olmadığı<br />
   bilincinin yer etmesi</p>
   </td>
   <td valign="top" width="194">
   <p></p>

   <p>-Tehlikeli suçluların açığa</p>

   <p>çıkarılması oranının</p>

   <p>maksimize edilmesi-</p>

   <p>karanlık sayı(dark figüre),</p>

   <p>-Ciddi davalardaki mahkûmiyet<br />
   oranının yükseltilmesi,</p>

   <p>-Bu suçlulara özgü hapis cezası<br />
   süresinin uzun tutulması,</p>

   <p>-Cezaevinden tahliye edilenlerde<br />
   mükerrirlik oranının en aza<br />
   indirilmesi.</p>

   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="129">
   <p><strong>2. Strateji</strong></p>

   <p>Suç ve şiddetin olası</p>

   <p>nedenlerinin giderilmesi-makro/ mikro yaklaşımlar</p>
   </td>
   <td valign="top" width="115">
   <p>Anahtar niteliğinde-<br />
   ki ciddi ve ufak<br />
   suçları önlemek<br />
   üzere suç analizi ile<br />
   yakalama/<br />
   tutuklama<br />
   yetkilerinin<br />
   stratejik olarak<br />
   kullanılması.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="110">
   <p>Ceza adaletinin adilliği konusunda kamuoyunda güvenin inşa edilmesi ve anahtar suçlara (örneğin banka hortumlaması) neden olan sorunların çözümüne katkıda bulunulması.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="194">
   <p>-Halkın ceza adaleti sistemine</p>

   <p>olan güveninin maksimize edilmesi,</p>

   <p>-Ciddi suçlar ile ufak suçlarda</p>

   <p>tutuklamaya başvurulmasının</p>

   <p>dengelenmesi-adli kontrolün</p>

   <p>işlevselliği,</p>

   <p>-Tutuklama yasağı(CMK 100/4),</p>

   <p>süresi (CMK 102) ve itiraz üzerine</p>

   <p>veya kendiliğinden tutukluluğun</p>

   <p>incelenmesi üzerinde titizlikle</p>

   <p>durulması(CMK 108), <a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">16</a></p>

   <p>-Kamuoyunda sensasyon yaratıcı</p>

   <p>suçların devamlı olarak azaltılması.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="129">
   <p><strong>3.Strateji</strong></p>

   <p>Denetimli serbesti ve infaz sonrası koruma rejimleri ile topluma dayalı iyileştirmeye yoğunlaşma.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="115">
   <p>“Toplum destekli”</p>

   <p>kolluk esprisi<br />
   içinde eski<br />
   hükümlülere<br />
   yardımcı olunması.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="110">
   <p>Her suçlu tipolojisine (çocuk, genç, yetişkin erkek /bayana) özgü tretman stratejileri geliştirilmesi ve kılavuzlar düzenlenmesi</p>
   </td>
   <td valign="top" width="194">
   <p>Denetimli serbesti ve koruma kurullarının suçluların yeniden</p>

   <p>uyum sağlamasına yönelik çabalarının, hükümlülerin hukuka uyarlı vatandaş olmasına yardımcı sosyalleşme fırsatlarının çeşitlenmesi ve sayıca artırılması<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">17</a> kontrol edilebilir risklerin azaltılması.</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p>Birinci strateji-suçluların toplumdan soyutlanması-oldukça popular ve tüm dünyada yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu strateji olmaksızın bir ceza sistemini düşünmek olası değildir. Kişileri, ciddi suç işleyenleri toplumdan-genelde geçici olarak-soyutlamanın, suçluları yaptıkları eylemlerden sorumlu tutmak ve mağdurları sakinleştirerek öç alma girişimlerinden uzaklaştırmak gibi önemli nedenleri varsa da gelecekteki suç oranı üzerinde yalnızca marjinal bir etkisi olabildiği de belirtilebilir.</p>

<p></p>

<p>Şimdiye dek I. Stratejideki yaklaşımların etkinliği az olduğundan II. Ve III. Stratejideki taktiklere özellikle ceza adaleti sistemine olan güvene fazlaca odaklanılması, eski hükümlüler için sosyalleşme fırsatlarının artırılması ekonomik olduğu kadar kamu düzeni açısından sonuç alıcı nitelikte olacağı beklenilmektedir. Bu doğrultuda suçluların tretman ve iyileştirilmesinin yalnızca ceza ve infaz sistemiy- le sağlanamayacağı; tüm diğer devlet ve toplum kurumlarıyla bu amaçları desteklemek ve geliştirmenin ise temel bir görevi olduğu bilinmelidir.</p>

<p></p>

<p>Soruna stratejik amaçlar doğrultusunda yaklaşıp, mikro/makro bağlamlarda ilişkilendirmek ve irdele- mek gerekmektedir. Aksi takdirde, amaç-değerden yoksun kurumsal ego tatmini ile çok iyi işler yapılması illüzyonuna kapılmak risk ve tehlikesi vardır.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">18</a> Hiç kuşkusuz, belirlenmesi gereken "en iyi uygulamalar" ve ortaya çıkarılması gereken "en kötü uygulamalar" var. Genel fikir şudur ki, orantısız bir ceza olmadığı sürece, mantıklı ve faydacı cezalandırma kabul edilebilir ve arzu edilebilir bir durum- dur. Diğer bir anlatıma, faydacı amaçlar yalnızca “makul ölçüde mümkün olduğunda” izlenebilir.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">19</a></p>

<p></p>

<p><strong>Elde var olan en yeni bilgileri kullanmadığımızda vuku bulan zararlardan biz sorumluyuz.</strong></p>

<p>Suç oranları ve tekrar suç işleme oranları, uzun zamandır ülkenin ceza adalet sisteminin performansının kritik ölçütleri olarak hizmet vermektedir. Bu ölçütler, ceza adalet sisteminin tüm bileşenlerinin katkıda bulunduğu kamu güvenliğinin temel hedeflerini temsil etmektedir. Bununla birlikte, suç oranları ve tekrar suç işleme oranları, ceza adalet kurumlarının ne yaptığının tek veya mutlaka en iyi ölçütleri değildir.</p>

<p>Yine de suç oranları ve suç tekrarı oranları, sistemin kamu güvenliğini koruma performansının anlamlı genel ölçütleridir ve adalet uygulayıcılarının yaptıkları kuşkusuz suç işleme ve mükerrirlik oranlarını etkiler.</p>

<p>Ceza adaleti sistemi suç işleme ve mükerrirlik oranlarını etkiler. James Q. Wilson'ın da belirttiği gibi, "suç veya mükerrirlik oranlarının kolluk veya ıslah uygulamalarındaki olası değişikliklere karşı esnekliği göz önüne alındığında, para, özgürlük vb. açısından belirli bir maliyetle bu oranlarda ne kadar bir değişiklik elde edilebilir? Cevap kesinlikle sıfırdan büyük bir sayıdır. Eğer sıfır olsaydı, toplum üzerinde olumsuz bir etkisi olmadan tutuklamaları ve hapishaneleri ortadan kaldırabilirdik. Açıkçası, bunu denemeye meyilli olmazdık. Toplumdaki suçun yaygınlığı ve ciddiyetinin esas olarak adalet uygulayıcılarının yaptıklarına bağlı olmadığı doğrudur." Ancak asıl soru şu: Hangi kurumlarda ve uygulamalarda yapılacak uygulanabilir değişiklikler, suç oranlarında en büyük marjinal değişiklikleri yaratacaktır? Bu şekilde değerlendirildiğinde, tutuklama veya hapis oranlarının, aile veya okul uygulamalarında yapılabilecek herhangi bir uygulanabilir değişiklikten daha büyük bir etkiye sahip olduğu ortaya çıkabilir.</p>

<p>Uluslararası normlar ve standartlar, hapis cezasının yalnızca son çare olarak kullanılması gerektiğini, özellikle de yargılama öncesi tutuklama söz konusu olduğunda bunun daha da geçerli olduğunu belirtmektedir.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">20</a> Buna rağmen, etkinliğine dair çok az veya hiç değerlendirme yapılmamasına rağmen, özgürlükten mahrum bırakma en yaygın kullanılan ceza biçimi olmaya devam etmektedir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">21</a> Nils Christie (1993), modern toplumların bir suç kontrol endüstrisi yarattığını, yani ceza adalet mekanizmasının, özellikle de cezaevlerinin, bir ekonomik sektör gibi işlev gördüğü bir sistem oluşturduğunu ünlü bir şekilde savunmaktadır. Bu endüstri, yüksek hapis oranlarından beslenir ve cezaevi genişlemesinden fayda sağlayan karmaşık bir kamu ve özel aktörler ağı tarafından desteklenir. Bu metafor, ceza sisteminin kendi kendini sürdüren bir hale geldiğini ve giderek daha cezalandırıcı politikalar yoluyla kendi hizmetlerine olan talebi yarattığını öne sürmektedir-The Penal System as a Growth Industry.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title=""><i>22</i></a></p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Türkiye'deki ceza adalet sisteminin mevcut sertliği ve işlevsizliği, son derece yüksek suç oranlarının yaşandığı bir dönemde halkın korku ve öfkesinin zehirli bir birleşiminin ve suçu en düşük maliyetle kontrol altına almaya yönelik bürokratik, araçsalcı bir yaklaşımın ürünüdür. Ancak halkın öfkesi ve yaklaşımı değiştirilebilir. Türkiye'deki ceza sisteminin sertliği ve işlevsizliğinin ardındaki diğer güç ise, her şeyden önce suçu olabildiğince etkili bir şekilde kontrol etmeye odaklanmış bir ceza adalet sistemidir. Yalnız etkili rehabilitasyon araçlarından yoksun olan bu yaklaşım, ahlaki öfke kadar zararlı, ancak değişime daha az açık olan, işlevsizleştirici sosyal dışlanma biçimlerine yol açmaktadır.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title="">23</a></p>

<p></p>

<p><strong>“Dünya tarihinde belki de suçtan daha çok ceza verildiğini düşünüyordu, ama bu ona pek teselli vermedi.”</strong> Cormack McCarthy, <strong>The Road</strong>/<strong>Yol </strong>(2006).</p>

<h3><strong>Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel</strong></h3>

<h3><span style="color:#999999">---------------</span></h3>

<p><span style="color:#999999">1 Hapis cezasına seçenek yaptırımların parasal değerini ölçme yöntemi için bkz. http://matrixknowledge.co.uk/prison-<br />
economics Ekonomik değeri ölçmek açısından gerçek etki yalnızca mükerrirlik oranının azalması/artması değil, ceza adaleti</span></p>

<p><span style="color:#999999">sistemince müdahalenin bedeli ve etkisel (mükerrirlik oranındaki azalmanın kamuda ne ölçüde tasarruf sağlayacağı ve mağdurlara özgü somut/soyut bedellerin önleneceği) değeri de göz önüne alınmaktadır. Sözü edilen parasal değer aşağıdaki formülle hesaplanmaktadır:</span></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="445">
   <p><span style="color:#999999">Her suçlu için <strong> = </strong> Cezaevi sonrası <strong>+</strong> <i>Müdahale bedelinde</i> <strong>–</strong> Hapis cezası yerine<br />
   cezaevi parasal mükerrirlik oranındaki <i>tasarruf </i>(<strong>*</strong>) bir suçlu tarafından<br />
   tutarı değişimle sağlanan işlenecek suçun bedeli<br />
   tutar</span></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><span style="color:#999999">(<strong>*</strong>) Müdahale bedelindeki tasarruf<strong>=</strong> Cezaevi bedeli- Seçenek bedeli</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">2</span></a><span style="color:#999999"> Başlangıç varsayımı kişilerin menfaat sağlamak üzere suç işledikleri, suç işleme kararının bir seçim yapmayı da içerdiği ve bu sürecin, zaman, yetenek ve bilgi yetersizliği ile kısıtlanmış olsa da belli ölçüde bir rasyonaliteye işaret etmesidir. Suçlular özellikle meskenden/mağazalardan yapılan hırsızlıklar ile uyuşturucu madde kullanımına çevresel fırsatları değerlendirerek yönelmektedirler. Bir hırsız, örneğin, özel bir eve girmeye karar verirken, köpek/alarm olması gibi faktörleri göz önüne almakta; bu suçu itiyat haline getirmesinde ise, zamanla gelişen “profesyonelleşme” duygusu, yaşam biçimi ile arkadaş grubundaki değişimler etkili olmaktadır. Ülkede işlenen töre/namus cinayetlerinde genel- de ceza indiriminden yararlanmak üzere yaşı küçük olanlar kullanılmaktadır. 1091 töre cinayetinin analizindeki bu oran %13’dür. Gerçek dünyada bol bol Hamlet, Macbeth, Lear ve Othello olduğundan hiç kuşku duymamak gerekir. <i>Akıllı seçim kuramı</i> suçun terk edilmesi karar ve olgusunda da uygulanabilir. Bu kuram suçun nedenlerine odaklanmak yerine suçun üstesinden gelinmesiyle (<i>management</i>) çok ilgilidir. Ayrıca bkz. F. Tepecik. “Hukuk Uygulayıcılarının ve Hukuk Öğretisi ile Uğraşanların Gözüyle Suçun Nedenleri” <strong>Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi</strong> 2 (3), ss.161-185. Ayrıca bkz. Halil Cesur. <strong>Ödetmeci Ceza Adaletinin İki Yüzü, </strong>Pinhan Yayıncılık, 2024.</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">3</span></a><span style="color:#999999"> I. Strahl. <strong>İsveç Ceza Politikası </strong>(Ter. D. Yazan) Doyuran basımevi, 1975.</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">4</span></a><span style="color:#999999"> Cezaların önleme teorisine eleştirel bir yaklaşım için bkz. K.D.Tomlinson “An Examination of Deterrence Theory:Where Do We Stand?” <strong>Federal Probation</strong> Vol.80, S.3, Dec.2016, ss.33-38. Ayrıca bkz. J.Goh. “Proportionality-An Unattainable Ideal in the Criminal Justice System” <strong>Manchester Student Law Review</strong> Vol. 2, 2013, ss.41-73: Orantılılık uygulama bakımından oldukça sorunlu bir ilke olarak belirmektedir. Raymond Paternoster. “How Much Do We Really Know about Criminal Deterrence?” Suçluların Önlenmesi Hakkında Gerçekten Ne Kadar Bilgiye Sahibiz? <strong>Journal of Criminal Law and Criminology</strong> Vol. 100 Sayı.3: İnsanlar gelecekteki olayları "önemsizleştirme" eğilimindedir. Belki de Beccaria haklıydı ve Amerika'nın suç sorununa çözüm Panoptikon'da değil, Emile'de bulunuyordu. Bu önemsizleştirme, cezayı deneyimlemiş olanların bile, ortalama olarak, on yıllık hapis cezasını beş yıllık cezanın iki katından çok daha az ağır olarak değerlendirmelerini açıklayabilir. Cezaların uzunluğunu ikiye katlayarak caydırıcılık etkilerini büyük ölçüde artırdığımızı düşündüğümüzde, muhtemelen suçluların suç işleme hesaplamaları üzerindeki etkimiz çok daha az olur. Zaman indirimi, hukuk sisteminin elinde bulunan tüm yaptırımlar için geçerlidir; cezalar gelecekte uygulanır ve <u>bir suç işleyip işlememe kararında bunların kesinliği ve şiddeti büyük ölçüde göz ardı edilebilir</u>. Ceza adalet sisteminin suçlular veya suç işlemeyi düşünenler için sahip olabileceği yaptırımlar ne olursa olsun, suçun önlenmesindeki etkinlikleri, suç işleme kararıyla zamansal yakınlıklarının olmaması nedeniyle doğal olarak azalır.</span></p>

<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span style="color:#999999">5</span></a><span style="color:#999999"> Yararcı amaçlar örneğin suçlunun topluma yeniden entegre olması yaptırım sisteminin meşru ve arzulanan amaçlarından olarak, makul ölçüde mümkün ve adalet sınırları içinde olduğunda izlenmelidir. Yararcı amaçlar her olayda uygulanabilir olmadığı gibi bazılarında da istenilmesine karşın gerçekçilik bağlamında elde edilemez. Örneğin mağdursuz suçlar için tazmin ve iade işlevsel değildir; bireysel yaptırım kararlarıyla genel önlemenin gerçekleştirilmesi zordur ve mükerrirlik riski/tehlikesi olmayan sanıklar için mahpusluk amaçsız kalmaktadır. Bkz. </span><a href="https://www.hukukihaber.net/ceza-siyasetindeki-paradokslar-paradoxes-in-criminal-policy" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Ceza-Siyasetinde-Paradokslar</span></a><span style="color:#999999"> Mustafa T. Yücel. “Yararcılık ve Hukuk” <strong>Hukuk Felsefesinin İşlevi</strong>, ss. 79-88 Yetkin,2026. Kevin R. Reitz and Cecelia M. Kliniğeler. <strong>Model Penal Code: Sentencing—Workable Limits on Mass Punishment</strong>, Electronically published February 13, 2019. Mustafa T. Yücel. </span><a href="https://www.hukukihaber.net/yararcilik-ve-ceza-adaleti-utilitarianism-and-criminal-justice" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/yararcılık-ve-ceza-adaleti</span></a><span style="color:#999999"> Felsefe ve hukuk literatüründe, bir yandan yararcı etik, diğer yandan deontolojik etik olmak üzere iki ana ceza gerekçelendirme teorisi bulunmaktadır. Yararcı etikte, cezanın yalnızca sonuçları uygun bir gerekçe olarak kabul edilmelidir. Bu bağlamda, ceza ancak gelecekteki suçları caydırdığı ölçüde haklı gösterilebilir. Bu görüşün aksine, intikam odaklı teoriler özünde deontolojiktir ve yalnızca işlenen suça ve hak edilen ceza fikrine odaklanır. İntikamcılık genellikle "suça karşı sert" duygular ve "muhafazakâr ve gerici fikirlerle" ilişkilendirilirken, bu düşünce akımı aynı zamanda cezanın suçun ağırlığıyla orantılı olması gerektiği fikriyle de ilişkilendirilmiştir.</span></p>

<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span style="color:#999999">6</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. Ulvi Saran “Tahliyelere rağmen, cezaevi nüfusumuz dünyada ilklerde...”<strong> Karar (</strong>9/01/2026).</span></p>

<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:#999999">7</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. R.E. Redding. “Evidence Based Sentencing: The Science of Sentencing Policy and Practice”, <strong>Chapman Journal of Criminal Justice</strong>, Vol.1:1, 2009, ss.1-19. Ulvi Saran. “Ceza infaz sistemimizin trajikomik hali: Hapisten izinli çıkıp soygun yapan mahkum”<strong> Karar </strong>26/11/2024- “Antalya'da 49 suç kaydı ve toplamda 77 yıl kesinleşmiş hapis cezası bulunan şahıs, cezaevinden izinli çıktıktan sonra kreş soyarken yakalandı.” Sen gel, 49 sabıka kaydı ve 77 yıl kesinleşmiş hapsi olan profesyonel bir hırsızı, üç aylık izinle cezaevinden çıkar, gitsin soygun yapsın”.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Barış Pehlivan. “Hayal bu ya..” <strong>Cumhuriy</strong>et (10/05/2024) Eski mahalleme ve çevreme dönersem yine suça bulaşırım. Nasıl iş bulacağım, bilmiyorum.” Demem o ki suç akademisi haline gelen “ıslah sisteminin” baştan değişmesi gerek.</span></p>

<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><span style="color:#999999">8</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. Mustafa T. Yücel. “Ceza Adaletinde Erime Olgusu” <strong>Ceza Adaletine Özgün Sorunlar</strong>, Adalet, 2023, ss.57-69.Hazırlık soruşturmasında tanık olduğumuz davaların erime/buharlaşması olgusuna yargılama evresi sonucundaki beraat karar oranı (%) ile de tanık olmaktayız.</span></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="88">
   <p><span style="color:#999999"><strong>Türü</strong></span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">2015</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">2017</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">2019</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">2021</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">2022</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">2023</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">2024</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="43">
   <p><span style="color:#999999">% (!)</span></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="88">
   <p><span style="color:#999999"><strong>Mahkûmiyet</strong></span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">624 388</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">525 476</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">733 099</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">877 296</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">867 397</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">881 669</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">991 455</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="43">
   <p><span style="color:#999999"><strong>72,4 </strong></span></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="88">
   <p><span style="color:#999999"><strong>Beraat</strong></span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">394 548</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">299 130</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">383 033</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">393 985</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">375 232</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">360 049</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="61">
   <p><span style="color:#999999">378 251</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="43">
   <p><span style="color:#999999"><strong>27,6</strong></span></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><span style="color:#999999">9</span></a><span style="color:#999999"> Jörg-Martin Jehle.<strong> Criminal Justice in Germany Facts and Figures, </strong>Published by The Federal Ministry of Justice, Eighth Edition 2023, p.25.</span></p>

<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><span style="color:#999999">10</span></a><span style="color:#999999"> Mustafa T. Yücel. </span><a href="https://www.hukukihaber.net/tutuklama-enlasyonu-inflation-in-the-pre-trial-detention" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Tutuklama-Enflasyonu</span></a><span style="color:#999999"> Akın Atalay “Adaletin kırık terazisi ve siyasi rehinelik” <strong>T24</strong> 8/01/2026: Tutuklamanın yarattığı çelişkiler</span><a name="_Hlk217025146"><span style="color:#999999">; </span></a><span style="color:#999999">Muhammet Polat İçten. “Tutuklama ve Türkiye'deki Tutuklama Kararlarının Gerekçesizliği Sorunu” Cilt. 3, Sayı 5, ss.46 – 81 (2019) …<strong>Dicle Adalet Dergisi</strong><a name="_Hlk217025229"></a><a name="_Hlk182895058"></a>, Feridun Yenisey, Ayşe Nuhoğlu: “Tutuklama Kurumunun Uygulanması Hakkında Görüşler”, <strong>Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi</strong>, Ocak-Şubat 2015, ss.7-28. Levent Korkut. Türkiye’de Tutukluluk Sürelerinin İnsan Hakları Boyutu: Hukuki Çerçeve ve Uygulama Üzerine Bir Değerlendirme</span></p>

<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><span style="color:#999999">11</span></a><span style="color:#999999"> Bu ilkenin abartılı bir örneğine 2018 yılında Pakistan’da tanık olundu: “Bir kıza karşı işlenen cinsel tecavüz sonrası saldırganın ailesi özür dilemek ve uzlaşma sağlamak üzere mağdurenin ailesini ziyaret etti. Uzlaşma için mağdure ailesinin şartı, kendi erkek çocuğunun da saldırganın kız kardeşine tecavüz etmesi idi. Anlaşmanın ardından ‘intikam tecavüzü’de ilk tecavüzden bir gün sonra gerçekleşti.” Bkz. “Tecavüze tecavüz anlaşması” <strong>Hürriyet</strong> (28/03/2018).</span></p>

<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><span style="color:#999999">12</span></a><span style="color:#999999"> Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin “Halkın Suç Politikasına Katılımı” (83-7), “Toplum Yaptırımları ve Tedbirleri” (92-16) ve “Suçluluğun Önlenmesinde Erken Psiko-Sosyal Müdahalenin Rolü” (2002-20) konularında Tavsiye Kararları için Bkz. <strong>Suç Politikası</strong> (Ed.Y. Ünver) Seçkin, Ank., 2006; http://www.sentencingproject.org/pubs/pubs.html</span></p>

<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><span style="color:#999999">13</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. H. Schöch “Denetimli Serbestlik Yardımı ve İnsancıl Ceza Yargısı” <strong>Suç Politikası</strong>, Ank., 2006, ss.375-84.</span></p>

<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><span style="color:#999999">14</span></a><span style="color:#999999"> G.B.Shaw <strong>The Crime of Imprisonment</strong>, The Citadel Press, New York, 1961. Excessive punishment/How the justice system creates… Youtube: Kitlesel hapis cezaları kamu güvenliğini sağlamaz/ artırmaz. İnsanlar değişebilir, önemli olan onlara bir şans verilmesidir.</span></p>

<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><span style="color:#999999">15</span></a><span style="color:#999999"> Bu stratejilerin güçlü ve zayıf yanları hakkındaki tartışmalar için bk. David Weisburd and Anthony A. Braga’s “Introduction” to their <strong>Police Innovation: Contrasting Perspectives</strong> Cambridge: Cambridge Univ. Press, 2006. Ceza yasası, ahlak ve teolojik yaptırımlı ahlak biçimleri ile karşılaştırıldığında önemsiz bir yasaklama motoru olarak ele alınabilir. Ülkedeki yasa korkusu ile kaçınılan bir eyleme karşılık ahlaki bir yaptırım olarak komşularca ayıplanma korkusu; dinsel bir yaptırım olarak öteki dünyada cezalandırma korkusu veya bu ikisinin bileşkesi olan vicdan duygusuyla sayısız eylemlerden kaçınan pek çok insan vardır. Türkiye’de <strong>Odak </strong>araştırmasına göre, bireyin davranışlarını belirleyen etkenler: dini değerler %47,3; Yasalar %21,9; gelenek/töre %11,8; evrensel değerler %10,2; ideoloji %8,8. Toplumda “iyi, doğru ve güzel bilinci”nin yer etmesi için değerlerin paylaşılması, bütünlük kazanması; bireylerin öyle olmak üzere isteklendirilmesi gerekmektedir. Diğer bir anlatımla, değerleri gören ve içselleştiren bir topluluk için anılan bilinç oluşabilir (<i>Yazarın notudur</i>).</span></p>

<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><span style="color:#999999">16</span></a><span style="color:#999999"> Mustafa T. Yücel. </span><a href="https://www.hukukihaber.net/tutuklama-enlasyonu-inflation-in-the-pre-trial-detention" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Tutuklama-Enflasyonu</span></a></p>

<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><span style="color:#999999">17</span></a><span style="color:#999999"> “10 ay hapis cezası yerine kamu yararına çalışmak üzere 20 ay süreyle yedi sokak köpeğine bakma tedbirine çevrildi”/ Denetimli Serbestlik Şubesi ile Belediye’nin imzaladığı protokole göre N.B.., 38 gün ilçedeki duvar yazılarını temizleyecek” ile “kapkaççıya/ hırsıza mikro kredi verilecek” /Dayak atan iki kocaya 75 gün ormanda temizlik yapmak cezası verildi <strong>Sabah Gazetesi </strong>(16/03/2007) s.6,20/ (27/03/2007) s.3./(21/04/2007) s.5; M. Tırtır ve C. Bozkurt. “Ceza Anlayışı Değişiyor-Suçluyu Topluma Kazandıran Kurum” <strong>Güncel Hukuk</strong> Mayıs 2007, ss.19-30.</span></p>

<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><span style="color:#999999">18</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. Mustafa T. Yücel. <strong>Kriminoloji ve Hukuk Sosyolojisi Denemeleri</strong><strong>,</strong> Yetkin, 2024. Psiko-sosyal yardım ve rehberlik hizmetlerinde rehber ilkeler için Bk. Adalet Bakanlığı. <strong>Denetimli Serbestlik ve Yardım Hizmetleri El Kitabı</strong>, yayın no.3, Ank., 2006, ss.22-23.</span></p>

<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><span style="color:#999999">19</span></a><span style="color:#999999"> Genel fikir şudur ki, orantısız bir ceza olmadığı sürece, mantıklı ve faydacı cezalandırma kabul edilebilir ve arzu edilebilir bir durumdur. Diğer bir anlatımla, faydacı amaçlar yalnızca “makul ölçüde mümkün olduğunda” izlenebilir.</span></p>

<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><span style="color:#999999">20</span></a><span style="color:#999999"> Araştırmalar, politika yapıcıların suçu azaltmada hapis cezasından daha etkili ve daha ucuz olan çeşitli ceza adaleti uygulamalarını benimseyebileceklerini göstermektedir. Bu faktörler ve suç arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmaların özetleri için bkz. Don Stemen, <strong>Reconsidering Incarceration</strong> (2007) ve Oliver Roeder, Lauren-Brook Eisen, Julia Bowling, <strong>What Caused the Crime Decline</strong>? New York, 2015. Avrupa Konseyi'nin İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) 2021 Türkiye genel raporuna göre, Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Kayseri’deki emniyet müdürlükleri, terörle mücadele şubeleri ve cezaevleri olmak üzere toplam 22 kurumu ziyaret etti. Raporda, ceza politikalarının çok sert ve uzun olması, ev hapsi gibi alternatif tedbirlerin kısıtlı uygulanması ve uzun tutukluluk gibi nedenlerle cezaevlerinin kalabalıklaştığı belirtildi. Her cezaevi için tutuklu sayısının belirlenmesi, bunlara titizlikle uyulması gerektiği ifade edildi. Ayrıca ‘her mahpusa banyo ve WC hariç en az 4 metrekare yaşam alanı verilmelidir’ denildi.</span></p>

<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><span style="color:#999999">21</span></a><span style="color:#999999"> </span><a name="_Hlk228084412"><span style="color:#999999">Kriminoloji bilincinden yoksunluğun faturasının ne olacağını yeni Türk Ceza Siyaseti üzerine yapılan iki toplantıda dile getirmiştim. TBB tarafından Ankara’da düzenlenmiş toplantıya ait tebliğim “Mustafa Tören YÜCEL. “TCK Tasarısı Üzerine Notlar” Türk Ceza Kanunu Tasarısı, TBB Eylül 2004, ss.85-146.” yayınlanmıştı. İkincisi ise “Dünya’da ve Türkiye’de Ceza Hukuku Reformları Konferansı”nın (26 Mayıs-4 Haziran 2010) 2-3 Haziran tarihlerindeki Ankara ayağında kriminoloji olmaksızın ceza hukuku çalışmalarının etkinliğinden söz edilemeyeceğini vurgulamıştım. Konunun ciddiyetini bir kez de Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek’e sunmak üzere kendisinden iki-buçuk saatlik bir zaman ayırması istemi kabul görmedi. Sonuçta 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkındaki Kanun (1965) ve Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüm sırasında sağladığım (bir aylık hapis cezalarını sonlandıran) değişim sonucu 2004 yılındaki mahpus sayısının 100.000 nüfusundaki oranı 82 iken bu oranın 2025 yılında “487” olması ve On birinci yargı paketi ile beşinci kez özel af niteliğindeki düzenlemeye karşın ülkemiz Avrupa Konseyine ülkeler arasında cezaevi nüfusu açısından birinci sırada yer alması sonuçlandı. </span></a><span style="color:#999999">Ayrıca bkz. Türkiye'de toplam hükümlü ve tutuklu sayısı: 414.401 | #BirGöstergeBirYorum [04]-Rapor Bülteni. Ayrıca bkz. Amy E. Lerman. <strong>The Modern Prison Paradox: Politics, Punishment, and Social Comm</strong>unity, Cambridge University Press, 2013.</span></p>

<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><span style="color:#999999">22</span></a><span style="color:#999999"> Ayrıca bkz. H. F. Demir, M. Göregenli, F. İlkiz, S. Sürücü, G. Şan Karabulutlar. <strong>Ceza İnfaz Kurumlarından TBB’ğine Gönderilen Tutuklu ve Hükümlü Mektuplarının Sosyal Psikolojik Açıdan Analizi ile Analizin Temel Aldığı Olguların Hukuki Değerlendirilmesi</strong>, Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi tarafından hazırlanan 2022-2024 raporu.</span></p>

<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><span style="color:#999999">23</span></a><span style="color:#999999"> Mustafa T. Yücel. <strong>Yeni Türk </strong><strong>Ceza Siyaseti</strong>, İmge, 2011.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ceza-yaptiriminda-yeni-model-arayisi-seeking-a-new-model-in-penal-sanctions</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 08:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/12/terazi/kitap-kutuphane.jpg" type="image/jpeg" length="93446"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Gıda Üreticisinin Hukuki Sorumluluğu Açısından (AB) 2024/2853 Sayılı Direktif ile Getirilen Yeniliklerin Değerlendirilmesi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/gida-ureticisinin-hukuki-sorumlulugu-acisindan-ab-20242853-sayili-direktif-ile-getirilen-yeniliklerin-degerlendirilmesi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/gida-ureticisinin-hukuki-sorumlulugu-acisindan-ab-20242853-sayili-direktif-ile-getirilen-yeniliklerin-degerlendirilmesi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>

<p>Avrupa Birliği ürün sorumluluğu hukuku, uzun yıllar boyunca 85/374/EEC sayılı Ürün Sorumluluğu Direktifi çerçevesinde şekillenmiş ve bu Direktif, üye devlet hukuklarının yanı sıra Türk hukukunda da önemli bir etki alanı bulmuştur. Nitekim Türkiye’de 12 Mart 2021 tarihinde yürürlüğe giren 7223 sayılı Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu’nun üreticinin sorumluluğuna ilişkin hükümleri hazırlanırken, söz konusu Direktif esas alınmış ve kusura dayanmayan bir ürün sorumluluğu anlayışı benimsenmiştir.</p>

<p>Ancak Avrupa Birliği hukuku, 23 Ekim 2024 tarihli (AB) 2024/2853 sayılı Yeni Ürün Sorumluluğu Direktifi ile bu alanda köklü bir güncellemeye gitmiştir. Yeni Direktif, yalnızca dijital ürünler ve yazılım gibi yeni üretim unsurlarını kapsama dahil etmekle kalmamış; aynı zamanda ispat yükü, zarar kavramı, sorumlu kişiler, delillere erişim ve geç ortaya çıkan zararlar bakımından da önceki rejime kıyasla daha gelişmiş ve kapsamlı bir model ortaya koymuştur.</p>

<p>Bu gelişme, ürün sorumluluğu hukukunun yalnızca teknik bir güncellemeden ibaret olmadığını; aksine, üretim ilişkilerinin değişen yapısına paralel olarak sorumluluk rejiminin yeniden oluşturulduğunu da göstermektedir. Bu çalışmada, 85/374/EEC sayılı Direktif ile (AB) 2024/2853 sayılı Yeni Ürün Sorumluluğu Direktifi karşılaştırmalı olarak ele alınacak; özellikle gıda üreticisinin hukuki sorumluluğu bakımından ortaya çıkan yenilikler değerlendirilecektir.</p>

<p><strong>I. </strong><strong>(AB) 2024/2853 Sayılı Direktif ile 85/374/EEC Sayılı Direktif Tamamen Ortadan Kalkmış mıdır?</strong></p>

<p>Bu soruya verilecek cevap, "evet, ancak normatif bir geçiş takvimi çerçevesinde" şeklindedir. (AB) 2024/2853 sayılı Direktif'in 21. maddesi (Article 21), 85/374/EEC sayılı Direktif'in yürürlükten kaldırıldığını (repealed) açıkça hükme bağlamıştır. Bu düzenleme ile 1985 yılından bu yana yürürlükte olan ürün sorumluluğu rejimi resmen sona ermiş ve yerini dijital çağa uyum sağlayan yeni bir hukukî çerçeveye bırakmıştır.</p>

<p>Bununla birlikte, bu ilga kararı derhal ve mutlak bir hukukî boşluk yaratmamakta; aksine kademeli bir uygulama planı öngörmektedir:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>• <strong>Yürürlük ve Uygulama Tarihi:</strong> Direktif 18 Kasım 2024 tarihinde yayımlanmış ve 23. madde (Article 23) uyarınca yayımlanmasından yirmi gün sonra, yani 8 Aralık 2024 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ancak üye devletlerin bu düzenlemeyi iç hukuklarına aktarma (transposition) ve fiilen uygulama yükümlülüğü 22. madde (Article 22) uyarınca 9 Aralık 2026 tarihinde başlayacaktır.</p>

<p>• <strong>Geçiş Rejimi (Transitional Provisions):</strong> 21. maddenin 2. fıkrası uyarınca, yeni Direktif hükümleri yalnızca 9 Aralık 2026 tarihinden itibaren piyasaya arz edilen veya hizmete sunulan ürünler için geçerli olacaktır. Bu tarihten önce piyasaya sürülmüş olan gıda ve diğer tüm ürünlerden kaynaklanan zararlar için 85/374/EEC sayılı eski Direktif (ve dolayısıyla bu Direktifi esas alan ulusal mevzuat) uygulanmaya devam edecektir.</p>

<p>Gıda üreticisinin sorumluluğu bakımından bu durumun pratik önemi büyüktür. Zira, gıda kaynaklı sağlık zararları, özellikle toksik birikimler veya genetik etkiler söz konusu olduğunda, ürünün tüketilmesinden on yıllar sonra ortaya çıkabilmektedir (latent damage). Bu nedenle, 9 Aralık 2026 tarihinden önce piyasaya arz edilmiş bir gıda ürünü için açılacak tazminat davalarında, ilerleyen yıllarda dahi 85/374/EEC sayılı eski rejim (ve onun getirdiği ispat kuralları) uygulanmaya devam edebilecektir. Buna karşılık, bu tarihten sonra piyasaya arz edilen veya hizmete sunulan ürünler için psikolojik zararların tazmini (Article 6), ispatı kolaylaştıran karineler (Article 10) ve 25 yıla kadar uzatılabilen zamanaşımı (Article 17) gibi yeni ve güçlü koruma mekanizmaları devreye girecektir.</p>

<p><strong>II. Yeni Direktifin Gıda Üreticisinin Hukuki Sorumluluğu Bakımından Getirdiği Başlıca Yenilikler</strong></p>

<p><strong>1. </strong><strong>Hatalı Ürün Değerlendirmesinin Daha Ayrıntılı Hâle Getirilmesi</strong></p>

<p>Ürün sorumluluğu rejiminin merkezinde yer alan “hata” (defect) kavramı, 85/374/EEC sayılı Direktif’te “kişilerin haklı olarak beklemeye yetkili olduğu güvenliğin sağlanmaması” ölçütüne dayandırılmıştı. Yeni Direktif bu genel çerçeveyi korumakla birlikte, gıda üreticilerinin hukuki risklerini doğrudan etkileyebilecek şekilde değerlendirme kriterlerini somutlaştırmış ve genişletmiştir.</p>

<p><strong>Genişletilmiş Sunum ve Bilgilendirme Kriterleri:</strong> Eski rejimde ürünün sunumu (presentation) daha genel bir ölçüt olarak düzenlenmişken; yeni Direktif’in 7. maddesi, ürünün sunumu ve özellikleri kapsamında etiketleme, tasarım, teknik özellikler, bileşim, ambalaj ve kullanım talimatlarını hatalı ürün değerlendirmesinde dikkate alınacak unsurlar arasında açıkça saymıştır. Gıda ürünleri bağlamında bu durum; yalnızca içerik bilgilerinin değil, aynı zamanda alerjen bildirimlerinin ayırt edilebilirliğinin, muhafaza koşullarına ilişkin talimatların açıklığının ve tüketiciye sunulan bilginin doğruluğunun üreticinin tazminat sorumluluğu bakımından belirleyici olabileceği anlamına gelmektedir.</p>

<p><strong>Makul Öngörülebilir Kullanım ve Hatalı Kullanım:</strong> Yeni düzenleme, ürünün yalnızca üretici tarafından amaçlanan kullanımını değil, aynı zamanda makul olarak öngörülebilir kullanım biçimlerini de dikkate almaktadır. Direktif’in gerekçesinde bu ölçütün, şartlara göre makul olmayan nitelik taşımayan yanlış kullanımları da kapsayabileceği belirtilmiştir. Bu çerçevede, bir gıdanın belirli hassas gruplar tarafından tüketilmesinin makul olarak öngörülebilir olduğu durumlarda, üreticinin çocuklar, hamileler, yaşlılar veya belirli sağlık hassasiyeti bulunan kişiler bakımından gerekli uyarı ve bilgilendirmeyi yapıp yapmadığı, hatalı ürün değerlendirmesinde önem kazanabilecektir.</p>

<p><strong>Piyasaya Arz Sonrası Takip ve Ürün Güvenliği Müdahaleleri:</strong> Yeni Direktif, ürünün piyasaya arz edildiği andaki durumunun yanı sıra, ürün güvenliğine ilişkin sonraki gelişmeleri ve yetkili makamlar veya ekonomik operatörler tarafından yapılan müdahaleleri de hatalı ürün değerlendirmesinde dikkate alınabilecek unsurlar arasında düzenlemiştir. Nitekim Direktif’in 7. maddesinde, ürünün geri çağrılması veya ürün güvenliğiyle ilgili diğer müdahaleler, hata değerlendirmesinde dikkate alınacak kriterler arasında sayılmıştır. Gıdalar açısından bu yaklaşım, bir maddenin sağlık riski veya yeni bir alerjen tehlikesi piyasaya arzdan sonra bilimsel olarak ortaya çıktığında, üreticinin uyarı, geri çağırma veya diğer risk azaltıcı tedbirleri alıp almadığının somut olayda sorumluluk değerlendirmesinde önem taşıyabileceğini göstermektedir.</p>

<p><strong>Güvenlik Beklentisinin Normatifleşmesi:</strong> Türk hukukundaki 7223 sayılı Kanun’un “uygunsuzluk” kavramını teknik düzenlemeye veya genel ürün güvenliği mevzuatına uygun olmama hâli üzerinden tanımlaması, ürün sorumluluğu bakımından teknik uygunluk ile haklı güvenlik beklentisi arasındaki ilişkinin ayrıca tartışılmasını gerektirmektedir. Yeni Direktif ise “haklı güvenlik beklentisi” ölçütü daha ayrıntılı ve çok unsurlu olarak değerlendirilmektedir. Gıda üreticisi bakımından bu durum, ürünün resmi teknik standartlara veya gıda kodeksi kurallarına uygun olmasının her durumda tek başına yeterli görülmeyebileceği; somut olayda ürünün toplumun genel ve haklı güvenlik beklentisini karşılayıp karşılamadığının da ayrıca değerlendirilebileceği anlamına gelmektedir. Örneğin yasal limitler içinde bulunan bir maddenin, belirli tüketici grupları veya birikimli maruziyet bakımından ciddi bir risk doğurduğunun ortaya konulması hâlinde, ürünün güvenliği yalnızca teknik uygunluk üzerinden değil, daha geniş bir güvenlik beklentisi çerçevesinde tartışılabilecektir.</p>

<p>Görüldüğü üzere, yeni Direktif, gıda üreticisinin sorumluluğunu yalnızca üretim bandındaki bir hatayla sınırlı tutmamakta; ürünün bileşimi, etiket doğruluğu, ambalajı, tüketiciye verilen bilginin yeterliliği, makul öngörülebilir kullanım şekilleri ve piyasaya arz sonrası ürün güvenliği müdahaleleri gibi unsurları hukuki sorumluluğun değerlendirilmesinde daha görünür hâle getirmektedir. Bu yönüyle yeni Direktif, gıda üreticisinin sorumluluğunun “tarladan sofraya” uzanan süreçte, özellikle gıda güvenliği mevzuatıyla birlikte daha bütüncül biçimde ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır diyebiliriz.</p>

<p><strong>2. </strong><strong>İspat Yükünün Hafifletilmesi ve Karine Mekanizmaları </strong></p>

<p>Modern üretim süreçlerinin karmaşıklığı ile taraflar arasındaki belirgin bilgi eşitsizliği, ürün sorumluluğu hukukunda zarar görenin tazminata erişimini güçleştiren başlıca teknik engellerden biri olarak kabul edilmektedir. 85/374/EEC sayılı eski Direktif rejiminde, ispat yükü kural olarak zarar görene yüklenmiş; bu durum özellikle gıda ve ilaç gibi bilimsel değerlendirme gerektiren alanlarda açılan davalarda ciddi ispat güçlüklerine yol açmıştır.</p>

<p>Avrupa Komisyonu'nun 2022 tarihli teklif gerekçesinde de vurgulandığı üzere, dijitalleşen ekonomi, karmaşık ürün yapıları ve çok katmanlı tedarik zincirleri karşısında klasik ispat kurallarının yetersiz kalması, (AB) 2024/2853 sayılı Yeni Direktif ile getirilen reformun temel çıkış noktasını oluşturmuştur.</p>

<p>Yeni sistemde ispat yükünün hafifletilmesi için getirilen en önemli düzenlemelerden ilki, delillerin açıklanması (disclosure of evidence) mekanizmasıdır (Directive (EU) 2024/2853, m. 9). Bu madde uyarınca mahkemeler, zarar görenin iddiasını destekleyen makul ölçüde olgusal dayanak sunması hâlinde, üreticinin elinde bulunan teknik belgelerin, üretim kayıtlarının ve güvenlik testlerinin açıklanmasına karar verebilecektir. Gıda üreticisi açısından bu düzenleme, ticari sırların mutlak bir korunma alanı oluşturmadığını; belirli şartlar altında tüketicinin üretim sürecine ilişkin teknik verilere erişiminin mümkün hâle geldiğini göstermektedir. Ancak Direktif, bu noktada ticari sırların korunmasına yönelik dengeleyici önlemlerin alınmasını da öngörmektedir.</p>

<p>İspatın kolaylaştırılmasına yönelik ikinci ve gıda sektörü bakımından en kritik düzenleme ise hata ve nedensellik bağının varlığına ilişkin karinelerin kabul edilmesidir (Directive (EU) 2024/2853, m. 10). Bu madde uyarınca, özellikle ürünün teknik veya bilimsel açıdan karmaşık olması ve zarar görenin ispat yükünü yerine getirmesinin aşırı güçlük arz etmesi hâlinde, mahkemeler belirli şartlar altında ürünün hatalı olduğu veya nedensellik bağının bulunduğu sonucuna karine yoluyla ulaşabilecektir.</p>

<p>Burada dikkat edilmesi gereken husus, Direktif’in açıkça “Malfunction Doctrine” veya Anglo-Sakson hukukundaki “res ipsa loquitur” ilkesini doğrudan kabul ettiği şeklinde yorumlanamayacağıdır. Bununla birlikte öğretide, getirilen sistemin bu ilkelere fonksiyonel olarak yaklaştığı ve özellikle ürünün olağan kullanımında ortaya çıkan tipik zararlar bakımından fiilî karineler yoluyla ispatın kolaylaştırıldığı ifade edilmektedir.</p>

<p>Bu düzenlemenin gıda üreticisinin sorumluluğu bakımından taşıdığı önem, özellikle “gecikmiş zararlar” (latent damage) ve birikimli toksik etkiler bakımından ortaya çıkmaktadır. Bozulmuş bir gıdanın yol açtığı ani zehirlenmelerde nedensellik bağı görece daha kolay kurulabilirken; katkı maddeleri, pestisit kalıntıları, ambalajdan gıdaya geçen kimyasallar veya uzun süreli maruziyet sonucu ortaya çıkan kronik hastalıklar bakımından geleneksel ispat kurallarının uygulanması son derece güçtür.</p>

<p>Yeni Direktif’in 10. maddesi ile getirilen bu ispat modeli, bilimsel kesinliğin tam olarak sağlanamadığı ancak gıdadaki uygunsuzluk ile zarar arasındaki ilişkinin güçlü emarelerle desteklendiği durumlarda zarar görenin ispat yükünü hafifletmekte ve ürün sorumluluğu rejimindeki dengeyi tüketici lehine yeniden kurmaktadır.</p>

<p>Görüldüğü üzere, 7223 sayılı Kanun’un 6. maddesinin ikinci fıkrası ispat yükünü kural olarak zarar görene bırakmışken, Yeni AB Direktifi ile benimsenen bu karine temelli yaklaşım, Türk hukukunda özellikle yargı içtihatları yoluyla gelişebilecek ve ileride yapılabilecek mevzuat değişiklikleri bakımından önemli bir referans noktası teşkil edecektir.</p>

<p><strong>3. </strong><strong>Zarar kavramının genişletilmesi</strong></p>

<p>85/374/EEC sayılı Direktif, ürün sorumluluğundan doğan zararları esas itibarıyla ölüm ve bedensel zarar ile belirli koşullar altında mala gelen zararlarla sınırlı bir çerçevede ele almakta idi. Bu kapsamda mala gelen zararlar bakımından da yalnızca özel kullanıma veya tüketime tahsis edilmiş malların zarar görmesi hâlinde sorumluluk söz konusu olmakta ve belirli bir eşik değer (franchise) öngörülmekteydi. Bu yapı, zarar kavramını görece dar tutan ve özellikle kişilik değerlerinde meydana gelen zararları açıkça kapsamına almayan bir sistem ortaya koymaktaydı (Directive 85/374/EEC, m. 9).</p>

<p>Buna karşılık (AB) 2024/2853 sayılı Yeni Ürün Sorumluluğu Direktifi, zarar kavramını daha geniş ve çağın ihtiyaçlarına uygun bir şekilde yeniden tanımlamıştır. Nitekim Direktif’in 6. maddesinde, ölüm ve bedensel zararın yanı sıra, “tıbben tanınan psikolojik zarar” da açıkça zarar kapsamına dahil edilmiştir. Bu düzenleme ile önceki Direktif döneminde tartışmalı olan, psikolojik etkilerin tazmin edilebilirliği meselesi normatif bir zemine kavuşturulmuştur. Ayrıca yeni Direktif, belirli koşullar altında veri kaybını da zarar türleri arasında kabul ederek, özellikle dijital ürünler bakımından kapsamı genişletmiştir (Directive (EU) 2024/2853, m. 6).</p>

<p>Gıda hukuku bakımından veri kaybı çoğu durumda doğrudan belirleyici bir unsur olmasa da, zarar kavramının genişletilmesi özellikle psikolojik zararlar yönünden önemli sonuçlar doğurmaktadır. Zira uygunsuz gıdaların tüketimi yalnızca fiziksel sağlık üzerinde değil, aynı zamanda bireylerin ruhsal bütünlüğü üzerinde de etkiler yaratabilmektedir. Özellikle ağır gıda zehirlenmeleri, çocuklara yönelik güvenli olmayan gıdalar veya toplu gıda olayları (örneğin okul, hastane veya toplu tüketim yerlerinde meydana gelen vakalar) sonucunda ortaya çıkan korku, kaygı, travma ve benzeri psikolojik etkiler, artık açık bir şekilde tazmin edilebilir zarar kapsamında değerlendirilebilecektir.</p>

<p>Bu bağlamda yeni Direktif ile benimsenen zarar anlayışı, gıda üreticisinin hukuki sorumluluğunu yalnızca somut fiziksel zararlarla sınırlı olmaktan çıkararak, kişilik değerlerinin korunmasını da kapsayan daha geniş bir sorumluluk alanına taşımaktadır. Bu durum, hem tüketicinin korunması bakımından daha güçlü bir güvence sağlamakta hem de gıda üreticilerinin ürün güvenliği ve risk yönetimi süreçlerinde daha yüksek bir özen standardı benimsemelerini zorunlu kılmaktadır.</p>

<p><strong>4. </strong><strong>Sorumlu kişilerin çevresinin genişletilmesi</strong></p>

<p>Yeni Direktif, ürün sorumluluğu rejiminde sorumlu tutulabilecek kişilerin kapsamını önemli ölçüde genişletmiştir. 85/374/EEC sayılı Direktif döneminde sorumluluk esas olarak nihai üretici, parça üreticisi ve ithalatçı ile sınırlı iken, (AB) 2024/2853 sayılı Direktif bu çerçeveyi daha kapsayıcı bir hale getirmiştir. Nitekim yeni düzenleme kapsamında yalnızca ürünü fiilen üreten kişiler değil; aynı zamanda yetkili temsilciler, fulfilment hizmet sağlayıcıları ve belirli şartlar altında çevrim içi platformlar da sorumluluk zincirine dahil edilebilmektedir (Directive (EU) 2024/2853, m. 7 ve ilgili hükümler).</p>

<p>Bu genişleme, özellikle sınır ötesi elektronik ticaretin yoğunlaştığı günümüzde büyük önem taşımaktadır. Günümüzde gıda takviyeleri, özel beslenme ürünleri, işlenmiş ve paketli gıdalar gibi pek çok ürün, üretici ile tüketici arasındaki klasik dağıtım zincirinden ziyade, dijital platformlar aracılığıyla doğrudan tüketiciye ulaşmaktadır. Bu süreçte platform işletmecileri, lojistik ve depolama hizmeti sunan fulfilment sağlayıcıları ve AB dışından gelen ürünleri pazara sokan ara aktörler, ürünün piyasaya arzında fiilen belirleyici rol oynamaktadır.</p>

<p>Yeni Direktif, bu fiilî durumu hukuki sorumluluk rejimine yansıtarak, tüketicinin korunmasını güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Özellikle üreticinin tespit edilemediği veya AB dışında bulunduğu durumlarda, tedarik zincirinde yer alan diğer aktörlerin devreye girmesi, zarar görenin tazminata erişimini kolaylaştırmaktadır. Bu yaklaşım, gıda ürünleri bakımından ayrı bir önem taşımaktadır. Zira gıda ürünlerinin doğrudan insan sağlığına etki eden niteliği, sorumluluk rejiminin dar yorumlanmasını değil, aksine mümkün olduğunca geniş ve etkili bir koruma mekanizması kurulmasını gerektirmektedir.</p>

<p>Bununla birlikte, yeni sistemin sorumluluk alanını genişletirken belirli sınırlar da getirdiği gözden kaçırılmamalıdır. Çevrim içi platformların sorumluluğu, her durumda doğrudan üretici gibi değerlendirilmemekte; ancak belirli koşullar altında (örneğin ürünü kendi adına sunma, üretici gibi davranma veya ürünün güvenliği üzerinde belirleyici etkiye sahip olma gibi durumlarda) söz konusu olmaktadır. Bu yönüyle Direktif, sorumluluğun genişletilmesi ile ticari hayatın sürdürülebilirliği arasında bir denge kurmaya çalışmaktadır.</p>

<p><strong>5. </strong><strong>Geç ortaya çıkan zararlar için daha uzun üst süre</strong></p>

<p>Yeni Direktif, zamanaşımı rejimi bakımından da önemli bir yenilik getirmiştir. Eski Direktif döneminde benimsenen üç yıllık nispi süre ve on yıllık mutlak üst süre sistemi korunmakla birlikte, (AB) 2024/2853 sayılı Direktif kişisel zararın geç ortaya çıktığı durumlar için bu üst sürenin yirmi beş yıla kadar uzatılabilmesine imkân tanımıştır (Directive (EU) 2024/2853, m. 17).</p>

<p>Bu düzenleme, özellikle “gecikmiş zararlar” (latent damage) bakımından dikkat çekici ve yerinde bir müdahale niteliğindedir. Zira bazı ürünler, özellikle gıda ve ilaç gibi insan sağlığı üzerinde doğrudan etkili olan ürünler, zararlı sonuçlarını hemen değil; uzun süreli maruziyet sonrasında ortaya çıkarabilmektedir. Örneğin belirli katkı maddeleri, pestisit kalıntıları, ambalajdan gıdaya geçen kimyasal bileşenler veya biyoteknolojik müdahaleler sonucu oluşan etkiler, yıllar sonra ortaya çıkan kronik hastalıklarla ilişkilendirilebilmektedir.</p>

<p>Bu tür durumlarda, klasik on yıllık üst sürenin korunması, zarar görenin tazminat talebinde bulunmasını fiilen imkânsız hale getirebilmektedir. Çünkü zarar, çoğu zaman bu sürenin dolmasından sonra fark edilebilmektedir. Yeni Direktif, bu sorunu dikkate alarak, özellikle bedensel zararların söz konusu olduğu hallerde daha uzun bir üst süre öngörmüş ve böylece zarar görenin korunmasını güçlendirmiştir.</p>

<p>Gıda hukuku bakımından bu değişiklik ayrı bir önem taşımaktadır. Zira gıda kaynaklı zararların önemli bir kısmı, ani zehirlenmeler şeklinde ortaya çıkmakla birlikte, bir kısmı da uzun vadeli etkilerle kendini göstermektedir. Bu nedenle, zamanaşımı süresinin yalnızca ürünün piyasaya arz edildiği tarihe bağlı olarak katı biçimde sınırlandırılması, gıda güvenliği alanında etkili bir sorumluluk rejimi kurulmasını zorlaştırmaktadır.</p>

<p>Bu bağlamda yeni Direktif ile getirilen yirmi beş yıllık üst süre imkânı, özellikle gıda üreticisinin hukuki sorumluluğu bakımından hem bilimsel gerçekliklere hem de zarar görenin korunması ilkesine daha uygun bir çözüm sunmaktadır. Bununla birlikte, bu düzenlemenin üreticiler açısından öngörülebilirlik ve hukuki güvenlik bakımından yeni tartışmaları da beraberinde getirebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Avrupa Birliği ürün sorumluluğu hukukunun temelini uzun yıllar boyunca oluşturan 85/374/EEC sayılı Direktif, (AB) 2024/2853 sayılı Yeni Ürün Sorumluluğu Direktifi ile birlikte önemli bir dönüşüm sürecine girmiştir. Yeni Direktif, önceki düzenlemeyi normatif düzeyde yürürlükten kaldırmakla birlikte, öngördüğü geçiş hükümleri aracılığıyla eski rejimin belirli bir süre daha uygulanmasına imkân tanımaktadır. Bu yönüyle ürün sorumluluğu hukukunda ani bir kopuştan ziyade, zamana yayılmış ve kademeli bir geçiş sürecinin benimsendiği görülmektedir.</p>

<p>Bununla birlikte, iki Direktif arasındaki ilişki yalnızca bir yürürlükten kaldırma meselesi olarak değil, aynı zamanda ürün sorumluluğu anlayışında yaşanan yapısal dönüşümün bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Nitekim 85/374/EEC sayılı Direktif, ağırlıklı olarak fiziksel ürünler ve klasik üretim ilişkileri temelinde şekillenmiş; zarar kavramı, ispat yükü ve sorumlu kişiler bakımından daha sınırlı bir çerçeve öngörmüştür. Buna karşılık (AB) 2024/2853 sayılı Direktif, dijitalleşen ekonomi, karmaşık üretim süreçleri ve çok katmanlı tedarik zincirlerinin ortaya çıkardığı yeni risk alanlarını dikkate alarak, ürün sorumluluğu rejimini daha kapsamlı ve işlevsel bir yapıya kavuşturmuştur.</p>

<p>Bu dönüşüm, özellikle gıda üreticisinin hukuki sorumluluğu bakımından belirgin sonuçlar doğurmaktadır. Yeni Direktif ile hatalı ürün değerlendirmesinin daha somut kriterlere bağlanması, ispatın kolaylaştırılmasına yönelik mekanizmaların kabul edilmesi, zarar kavramının genişletilmesi, sorumlu kişi çevresinin dijital tedarik zincirlerini kapsayacak şekilde genişletilmesi ve geç ortaya çıkan zararlar bakımından daha uzun sürelerin öngörülmesi; gıda ürünlerinin insan sağlığı üzerindeki doğrudan ve uzun vadeli etkileri dikkate alındığında, son derece önemli yenilikler olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>

<p>Bu çerçevede, yeni Direktif’in ortaya koyduğu yaklaşımın, ürün sorumluluğu hukukunda yalnızca teknik bir güncelleme değil; aynı zamanda tüketicinin korunması ile üretici sorumluluğu arasındaki dengenin yeniden kurulmasına yönelik normatif bir yeniden yapılanma olduğu söylenebilir. Özellikle bilimsel belirsizliklerin ve bilgi asimetrisinin yoğun olduğu gıda alanında, bu yeni yaklaşımın uygulamaya yansımaları, önümüzdeki dönemde Avrupa Birliği yargı içtihatları ile daha da belirginleşecektir.</p>

<p>(AB) 2024/2853 sayılı Direktif, 85/374/EEC sayılı Direktif’in devamı niteliğinde olmakla birlikte, kapsam ve işleyiş bakımından onu aşan ve günümüz üretim ilişkilerine uyum sağlayan yeni bir ürün sorumluluğu modelini ortaya koymaktadır. Bu modelin özellikle gıda üreticisinin hukuki sorumluluğu bakımından getirdiği yenilikler, hem teorik hem de uygulamaya yönelik tartışmalar açısından önemini uzun süre koruyacaktır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-ayfer-bayer" title="Av. Ayfer BAYER"><img alt="Av. Ayfer BAYER" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2024/04/ayfer-bayer1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-ayfer-bayer" title="Av. Ayfer BAYER">Av. Ayfer BAYER</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/gida-ureticisinin-hukuki-sorumlulugu-acisindan-ab-20242853-sayili-direktif-ile-getirilen-yeniliklerin-degerlendirilmesi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/10/terazi/27905720280-4def8d5561-b-orig.jpg" type="image/jpeg" length="42236"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hibrit Kopuş Savunması Perspektifinden Ceza Muhakemesi Sistemleri ve Türk Ceza Muhakemesi Sistemi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesi-sistemleri-ve-turk-ceza-muhakemesi-sistemi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesi-sistemleri-ve-turk-ceza-muhakemesi-sistemi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Ceza muhakemesi sistemleri, yalnızca yargılamanın teknik örgütlenme biçimleri değil; devletin suç, sanık, savunma, hakikat ve yargısal otorite karşısındaki temel zihniyetini açığa vuran kurucu yapılardır. Bu nedenle ithamî sistem, tahkikî sistem ve karma sistem ayrımı, salt tarihsel veya tipolojik bir tasnif olarak değil; hâkimin rolünü, savunmanın sistem içindeki etkisini ve hakikatin hangi usul rejimi içinde üretildiğini gösteren bir çerçeve olarak ele alınmalıdır. Türk Ceza Muhakemesi Sistemi, anayasal ve yasal düzlemde adil yargılanma hakkı, iddia ve savunma hakkı, gerekçeli karar, doğrudan soru ve delilin huzurda tartışılması gibi güvenceleri tanıyan karma bir yapıya sahiptir. Buna karşılık uygulama düzeyinde dosya-merkezlilik, hâkim-merkezli yargılama, savunmanın etkisinin daralması ve tarafsızlığın yapısal olarak aşınmasına yol açan tahkikî refleksler varlığını sürdürebilmektedir.</p>

<p>Bu nedenle Türk sistemi, yalnızca görünürdeki normatif sistem üzerinden değil, fiilen işleyen pratik sistem üzerinden de analiz edilmelidir. Bu durum, ceza muhakemesinde hukuki çoğulluk sorununu gündeme getirir. Bir yanda Anayasa, CMK ve adil yargılanma ilkeleriyle tanımlanan formel sistem; diğer yanda kurum kültürü, tutanak rejimi, iş yükü, güvenlikçi refleksler ve yerleşik uygulama kalıplarıyla işleyen fiilî sistem bulunmaktadır. Makalenin temel tezi, Türk Ceza Muhakemesi Sistemi’nin normatif olarak karma ve güvenceli, fakat uygulamada tahkikî basınca açık çoğul bir yapı sergilediği; bu nedenle savunmanın yalnız klasik uyum stratejileriyle yetinemeyeceği, gerektiğinde kontrollü ve kayıt kurucu müdahaleler üreten Hibrit Kopuş Savunması türünden bir stratejik yaklaşıma ihtiyaç duyduğu yönündedir. Anayasa’nın 36. maddesi adil yargılanma hakkını, 141. maddesi ise kararların gerekçeli yazılmasını ve davaların mümkün olan süratle sonuçlandırılmasını güvence altına almaktadır. CMK m. 160/2 Cumhuriyet savcısına leh ve aleyh delilleri toplama ve şüphelinin haklarını koruma yükümlülüğü yüklerken, m. 201 doğrudan soru hakkını, m. 216-217 ise delilin tartışılması ve hükmün ancak duruşmada ortaya konulmuş ve tartışılmış delillere dayanması ilkesini düzenlemektedir. Bu normatif çerçeve ile fiilî işleyiş arasındaki yarık, savunma stratejisinin merkezî problemidir.</p>

<p><strong>Giriş</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ceza muhakemesi, yalnızca suç isnadının yargısal denetimi değildir. O aynı zamanda devletin bireyle hangi dil üzerinden konuştuğunu, otoriteyi hangi ritüellerle kurduğunu, savunmayı ne kadar gerçek bir özne olarak kabul ettiğini ve hakikatin hangi usul rejimi içinde üretildiğini gösteren siyasal ve hukuksal bir sahnedir. Bu sebeple ceza muhakemesi sistemlerini konuşmak, sadece usul tekniğini değil; hukuk zihniyetini, kurum kültürünü ve karar üretim rejimini konuşmak anlamına gelir.</p>

<p>Klasik öğretide ceza muhakemesi sistemleri çoğunlukla ithamî sistem, tahkikî sistem ve karma sistem biçiminde tasnif edilir. Ancak bu ayrımın değeri, yalnız tarihsel tipleri adlandırmasında değildir. Asıl değer, yargılamanın merkezine hangi aktörü yerleştirdiğini, delilin hangi evrede ve hangi yoğunlukta anlam kazandığını, hâkimin tarafsız karar verici mi yoksa hakikatin araştırıcı öznesi mi olarak kurgulandığını göstermesindedir. Bu nedenle sistem tartışması, savunma teorisi bakımından da doğrudan belirleyicidir.</p>

<p>Türk Ceza Muhakemesi Sistemi, kanun düzeyinde ve anayasal çerçevede bakıldığında açık biçimde adil yargılanma güvencelerini benimsemektedir. Anayasa’nın 36. maddesi herkesin iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğunu belirtirken, 141. madde mahkeme kararlarının gerekçeli yazılmasını ve davaların mümkün olan süratle sonuçlandırılmasını yargının görevi olarak düzenlemektedir. CMK m. 160/2, Cumhuriyet savcısına yalnız aleyhe değil lehine delilleri toplama ve şüphelinin haklarını koruma yükümlülüğü yüklemekte; CMK m. 201 doğrudan soru imkânını tanımakta; CMK m. 216 ve 217 ise delillerin duruşmada tartışılması ve hükmün ancak duruşmada ortaya konulmuş ve tartışılmış delillere dayanması ilkesini normatif olarak güvence altına almaktadır. Bu görünüm, Türk sisteminin salt tahkikî değil, karma bir yapı taşıdığını göstermektedir.</p>

<p>Ne var ki ceza muhakemesi sistemi sadece metinlerden ibaret değildir. Uygulama düzeyinde dosya-merkezlilik, hâkim-merkezli yönetişim, sözlülüğün zayıflaması, savunmanın etkisinin daralması ve tarafsızlığın yapısal aşınması gibi olgular, normatif sistemi fiilen dönüştürebilmektedir. Bu nedenle Türk ceza muhakemesini anlamak için yalnızca formel normlara değil, o normların hangi zihniyet ve pratik içinde işletildiğine de bakmak gerekir. İşte bu makale, tam bu noktadan hareketle, ceza muhakemesi sistemlerini Hibrit Kopuş Savunması perspektifinden yeniden okumayı amaçlamaktadır.</p>

<p>Bu makalenin temel tezi şudur: Türk Ceza Muhakemesi Sistemi, normatif olarak karma ve güvenceli görünmekle birlikte, uygulamada tahkikî basınca açık, hukuki çoğulluk üreten ve görünürdeki sistem ile fiilî sistem arasında yarılma yaşayan bir yapıya sahiptir. Bu nedenle savunma, yalnızca kanunda tanınmış haklara güvenerek değil; o hakların hangi fiilî dirençler altında etkisizleştiğini de gözeterek hareket etmek zorundadır. Hibrit Kopuş Savunması, tam da bu çoğul ve gerilimli yapının içinden doğan stratejik bir savunma teorisidir.</p>

<p><strong>I. Ceza Muhakemesi Sistemleri: Tarihsel Tasnifin Ötesinde Bir Hukuk Zihniyeti Meselesi</strong></p>

<p>Ceza muhakemesi sistemleri, çoğu zaman yalnız karşılaştırmalı hukukun teknik bir tasnif konusuymuş gibi ele alınır. Oysa her muhakeme sistemi, yargılamanın merkezine belirli bir siyasal tahayyül ve belirli bir epistemik mantık yerleştirir. Bu nedenle mesele, yalnızca “kim sorar, kim cevap verir?” sorusundan ibaret değildir. Asıl sorun; hakikatin hangi usul rejimi içinde kurulduğu, savunmanın bu kurulum sürecine ne ölçüde etkide bulunabildiği ve hâkimin kendisini hangi rol içinde konumlandırdığıdır.</p>

<p>İthamî sistemin ideal tipinde yargılama, tarafların karşı karşıya geldiği ve bağımsız bir yargıcın bu mücadeleyi yönettiği bir usul düzeni olarak şekillenir. Bu modelde sözlülük, doğrudanlık, aleniyet ve çelişme ilkeleri daha belirgin bir ağırlık taşır. Hâkim, hakikati tek başına arayan bir özne olmaktan çok, tarafların ortaya koyduğu tez ve delilleri değerlendiren, usulî dengeyi gözeten karar makamı olarak belirir. Bunun doğal sonucu, savunmanın yalnız cevap veren değil; delilin anlamını tartışan, anlatının akışını bozan ve ikna dengesine müdahale eden kurucu bir aktör haline gelmesidir.</p>

<p>Tahkikî sistemin ideal tipinde ise devletin hakikati araştırma yetkisi ve iradesi daha merkezîdir. Hâkimin rolü genişler; dosya, sözlü karşılaşmanın önüne geçebilir; taraflar arasındaki mücadeleden çok, resmî araştırma ve yargısal yönlendirme belirleyici hale gelir. Bu modelin tarihsel mantığı, hakikatin tarafların çelişmesinden değil, kamusal makamların araştırıcı etkinliğinden doğduğu varsayımına dayanır. Ne var ki tehlike de tam burada başlar. Hâkimin aktifliği arttıkça, aktiflik ile tarafsızlık arasındaki sınır bulanıklaşır; hakikati araştırma iddiası, savunmanın etkisini daraltan ve yargısal mesafeyi aşındıran bir işleve dönüşür.</p>

<p>Modern hukuk düzenlerinde baskın yapı ise karma sistemdir. Karma sistem, soruşturma evresinde devlet-merkezli unsurları, kovuşturma evresinde ise adil yargılanma güvencelerini ve taraf usulüne yaklaşan mekanizmaları birlikte taşır. Ancak bir sistemin “karma” olarak adlandırılması, o sistemde bu unsurların gerçekten dengeli olduğu anlamına gelmez. Asıl mesele, hangi unsurun fiilen baskın hale geldiğidir. Kanun metni karma olabilir; fakat uygulama tahkikî reflekslerle işleyebilir. Bu nedenle ceza muhakemesi sistemlerini yalnız biçimsel sınıflandırmalar üzerinden değil, yaşayan hukuk zihniyeti, kurum kültürü ve fiilî yargılama pratiği üzerinden değerlendirmek gerekir.</p>

<p>Tam da bu nedenle Türk Ceza Muhakemesi Sistemi’ni değerlendirirken, yalnız normatif yapıya bakmak yeterli değildir. Asıl mesele, sistemin hangi teorik tipe daha yakın göründüğünden çok, hangi zihniyetle işletildiği ve savunma bakımından hangi fiilî sonuçları doğurduğudur. Türk sistemi de bu bakımdan, görünürde karma; fakat uygulamada farklı eğilimlerin, farklı normatif katmanların ve farklı yargısal reflekslerin çatıştığı bir alan olarak ele alınmalıdır. Bu nedenle Türk Ceza Muhakemesi Sistemi, yalnız kanun metniyle değil; görünürdeki sistem ile fiilî sistem arasındaki mesafe, hukuki çoğulluk olgusu ve savunmanın bu gerilim içindeki gerçek konumu üzerinden analiz edilmelidir.</p>

<p><strong>II. Türk Ceza Muhakemesi Sistemi: Normatif Karma Yapı</strong></p>

<p>Türk Ceza Muhakemesi Sistemi, tarihsel kökeni itibarıyla Kıta Avrupası geleneği içinde yer almakla birlikte, yürürlükteki anayasal ve yasal çerçeve bakımından adil yargılanma hakkını, savunma hakkını ve çelişmeli muhakemeyi açık biçimde tanıyan karma bir yapıya sahiptir. Anayasa’nın 36. maddesi, herkese yargı mercileri önünde iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkı tanımaktadır. Anayasa’nın 141. maddesi ise mahkeme kararlarının gerekçeli yazılmasını ve davaların mümkün olan süratle sonuçlandırılmasını yargının görevi olarak düzenlemektedir. Anayasa Mahkemesi içtihadı da bu güvenceleri, adil yargılanma hakkının somut görünümleri arasında değerlendirmektedir.</p>

<p>CMK’nın temel kurgusu da aynı doğrultudadır. Kanunun sistematiği içinde m. 160/2, Cumhuriyet savcısının maddi gerçeğin araştırılması amacıyla şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplamak ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlü olduğunu ortaya koymaktadır. Yine m. 201 doğrudan soru usulünü, m. 216 delillerin tartışılmasını, m. 217 ise hükmün ancak duruşmada ortaya konulmuş ve huzurda tartışılmış delillere dayanabileceğini düzenlemektedir. Bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde, Türk sisteminin kovuşturma evresini yalnızca dosya incelemesine indirgenen bir süreç olarak değil; duruşmada canlı biçimde anlam kazanan, çelişme içinde şekillenen bir muhakeme alanı olarak tasarladığı görülmektedir.</p>

<p>Bu normatif çerçeve, teorik bakımdan önemli bir sonuca işaret eder: Türk ceza muhakemesi sisteminde savunma, tali bir formalite değil; yargılamanın kurucu unsurlarından biridir. Savunma hakkı, yalnızca konuşma izni anlamına gelmez; delilin anlamını tartışma, anlatının yönünü değiştirme, soru sorma, çelişki üretme ve hükmün dayanaklarını etkileme imkânı anlamına gelir. Aynı şekilde hâkimin tarafsızlığı da salt öznel dürüstlükle ilgili bireysel bir beklenti değil; sistemin yapısal dengesinin zorunlu şartıdır. Eğer hüküm, ancak duruşmada ortaya konulmuş ve tartışılmış delile dayanacaksa, savunmanın o delilin oluşumuna, açığa çıkmasına ve değerlendirilmesine gerçek anlamda etkide bulunabilmesi gerekir.</p>

<p>Ne var ki tam da burada norm ile pratik arasındaki gerilim görünür hale gelir. Çünkü kanun metninin savunmaya kurucu bir yer vermesi, uygulamanın her zaman bu kurucu rolü fiilen teslim ettiği anlamına gelmez. Türk Ceza Muhakemesi Sistemi’nin teorik yapısı ile fiilî işleyişi arasındaki mesafe, çoğu zaman tam da bu noktada açılır: savunma normatif olarak merkezî görünürken, uygulamada çoğu zaman ikincilleştirilmektedir; çelişmeli muhakeme kabul edilmiş görünürken, dosya mantığı fiilen baskın hale gelmektedir; tarafsızlık ilkesi korunmuş görünürken, hâkimin rolü yargılama içinde daha geniş ve daha yönlendirici bir karakter kazanmaktadır. Bu nedenle Türk sistemini anlamak için yalnızca normatif mimariye değil, bu mimarinin hangi hukuk zihniyeti ve hangi kurumsal pratik içinde işletildiğine de bakmak gerekir..</p>

<p><strong>III. Türk Ceza Muhakemesi Sisteminde Fiilî İşleyiş: Tahkikî Basınç ve Tarafsızlığın Aşınması</strong></p>

<p>Türk ceza muhakemesinde uygulama düzeyinde sıkça karşılaşılan temel sorun, kanunun çelişmeli ve savunma merkezli olarak tasarladığı bazı güvencelerin, fiilen <strong>dosya-merkezli ve hâkim-merkezli </strong>bir işleyiş içinde daraltılmasıdır. Yargılama, teorik düzlemde duruşmada kurulan bir hakikat alanı olarak tasarlanmış olsa da, pratikte zaman zaman soruşturma evresinde biçimlenen dosya anlatısının teyit edildiği bir forma kaymaktadır. Bu durumda duruşma, hakikatin canlı biçimde üretildiği asli sahne olmaktan uzaklaşır; önceden oluşmuş kanaatin usulen tamamlandığı, hatta kimi zaman sadece ritüel düzeyde doğrulandığı bir mekâna dönüşme riski taşır.</p>

<p>Bu dönüşümün merkezinde çoğu zaman tahkikî zihniyetin sürekliliği yer alır. Buradaki sorun, her zaman açık ve kaba bir tarafgirlik biçiminde ortaya çıkmaz. Daha derindeki mesele, hâkimin kendisini taraflar arasındaki çatışmayı eşit mesafeyle yöneten bir karar verici olarak değil, dosyanın anlamını bizzat kuran, eksikleri tamamlayan ve hakikati kendi yargısal faaliyetinin merkezinden üreten araştırıcı özne gibi konumlandırabilmesidir. Savunmaya söz verilse bile bu söz, kimi zaman yargılamanın yönünü değiştirebilecek kurucu bir müdahale olarak değil, prosedür gereği alınması gereken bir beyan gibi algılanır. Doğrudan soru hakkı tanınsa bile, savunmanın anlatı kurma kapasitesi belirginleştiği ölçüde müdahaleler artabilir. Delil tartışması yapılmış görünse bile, fiilî karar mantığı çoğu zaman soruşturma evresinde şekillenmiş dosya iskeletine dayanmayı sürdürür.</p>

<p>İşte tam bu noktada hâkimin tarafsızlığı, yalnız etik karaktere veya bireysel niyete ilişkin bir mesele olmaktan çıkar; yapısal bir ceza muhakemesi problemine dönüşür. Çünkü tarafsızlık, ancak hâkimin rolü tarafların yerine geçerek hakikati kurma ve eksikleri tamamlama biçiminde genişlemediği sürece gerçek anlamını koruyabilir. Hâkim elbette aktif olabilir; ancak bu aktiflik, taraflardan birinin eksik bıraktığını telafi etmeye, delilin anlamını tek taraflı biçimde inşa etmeye ya da savunmanın etkisini azaltmaya yöneldiğinde, tarafsızlık görünüşte korunurken maddi olarak aşınmaya başlar. Bu nedenle Türk ceza muhakemesinde tarafsızlık sorunu çoğu zaman bireysel irade veya kişisel eğilim düzeyinde değil; hukuk zihniyeti, kurumsal refleksler ve yerleşik yargılama alışkanlıkları düzeyinde ortaya çıkmaktadır.</p>

<p>Bu durum, Türk Ceza Muhakemesi Sistemi’nin yalnız normatif metinler üzerinden anlaşılmasını güçleştirir. Zira burada artık mesele, sadece kanunun ne dediği değil; kanunun hangi uygulama mantığı içinde, hangi fiilî ön kabullerle ve hangi yargısal reflekslerle işletildiğidir. Böylece ceza muhakemesi, görünürdeki sistem ile fiilî sistem arasındaki mesafenin açıldığı, hatta zaman zaman farklı normatif katmanların aynı anda işlediği çoğul bir alana dönüşür.</p>

<p><strong>IV. Türk Ceza Muhakemesinde Hukuki Çoğulluk: Görünürdeki Sistem ve Fiilî Sistem</strong></p>

<p>Türk Ceza Muhakemesi Sistemi’ni doğru anlayabilmek için, görünürdeki sistem ile fiilî sistem ayrımını esas almak gerekir. Görünürdeki sistem, Anayasa, CMK ve adil yargılanma ilkeleriyle kurulan formel hukuk düzenidir. Bu düzlemde savunma hakkı vardır; doğrudan soru vardır; delilin duruşmada tartışılması ve hükmün tartışılmış delile dayanması ilkesi vardır; gerekçeli karar ve tarafsız mahkeme ideali vardır. Bu görünüm, Türk ceza muhakemesini karma ve güvenceli bir yapı olarak sunar.</p>

<p>Fiilî sistem ise çoğu zaman başka bir normatif düzlem içinde işler. Burada yazılı olmayan, fakat etkisi son derece belirleyici olan kurallar devreye girer: iş yükü baskısı, hız ekonomisi, dosya önceliği, yerleşik uygulama kalıpları, tutanakların seçici biçimde kurulması, savunmanın süresel ve psikolojik olarak daraltılması, güvenlikçi refleksler ve yargısal otoritenin sözlü müdahaleleri. Bu kuralların önemli bir kısmı kanun metninde yer almaz; ancak yargılamanın gerçek akışını çoğu zaman bunlar belirler. Böylece tek katmanlı ve yekpare bir hukuk düzeni yerine, aynı devlet sistemi içinde birden fazla normatif mantığın eşzamanlı biçimde işlediği çoğul bir yapı ortaya çıkar.</p>

<p>İşte ceza muhakemesinde hukuki çoğulluk tam bu noktada görünür hale gelir. Buradaki çoğulluk, yalnız devlet dışı norm düzenlerinin varlığı anlamında kullanılmamaktadır. Aksine mesele, devletin kendi yargılama alanı içinde dahi biri ilan edilen, diğeri uygulanan en az iki ayrı hukuk katmanının birlikte işlemesidir. Bir tarafta Anayasa ve CMK’nın sunduğu görünürdeki sistem; öte tarafta kurumsal pratiklerin, zihinsel şemaların, yerleşik yargılama alışkanlıklarının ve fiilî otorite ilişkilerinin ürettiği uygulama sistemi bulunmaktadır. Türk ceza muhakemesinde savunmanın temel açmazı da tam burada doğar: müdafi yalnız kanuna göre hareket ettiğinde, fiilî hukukun direncini okuyamaz; yalnız fiilî işleyişe teslim olduğunda ise normatif güvencelerin savunusunu kaybeder.</p>

<p>Bu nedenle hukuki çoğulluk, sadece teorik bir kavramsallaştırma değildir; doğrudan doğruya savunma stratejisinin kurucu sorunudur. Savunma, görünürdeki sistemin hukukunu da, fiilî sistemin giderek normatif güç kazanan pratik kurallarını da birlikte okumak zorundadır. Başka bir deyişle müdafi, yalnız metni değil; o metnin hangi ortamda, hangi otorite ilişkileri içinde, hangi kurumsal alışkanlıklarla ve hangi karar psikolojisi altında uygulandığını da çözümlemek zorundadır. Ancak bu çift katmanlı okuma sayesinde, görünürdeki hukuk ile fiilî hukuk arasındaki mesafe teşhis edilebilir ve savunma buna uygun stratejik bir konum geliştirebilir.</p>

<p><strong>V. Hibrit Kopuş Savunması: Çoğul Sisteme Verilen Stratejik Cevap</strong></p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması, tam da bu görünürdeki sistem ile fiilî sistem arasındaki ayrımın içinden doğar. Çünkü savunma, Türk ceza muhakemesinde ne yalnızca klasik ithamî sistem varsayımıyla hareket edebilir ne de bütünüyle tahkikî bir rejim varmış gibi davranabilir. Karşısındaki yapı, normatif düzeyde karma; fiilî düzeyde ise çoğu zaman tahkikî basınca açık çoğul bir sistemdir. Böyle bir zeminde savunmanın tek tonlu olması, çoğu durumda onu ya etkisizleştirir ya da gereksiz ölçüde çatışmacı hale getirir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması’nın temel gücü, işte bu çoğul yapıyı doğru okumasındadır. Savunma bazen görünürdeki sistemi fiilen çalıştırabilmek için ölçülü uyum stratejilerine ihtiyaç duyar; bazen de fiilî sistemin kapattığı alanları yeniden açmak için kontrollü ve kayıt kurucu müdahaleler geliştirmek zorunda kalır. Bu nedenle hibritlik, ilkesizlik ya da yönsüzlük değil; sistem teşhisine dayalı stratejik esneklik anlamına gelir. Aynı şekilde kopuş da keyfî sertlik veya usulsüz çatışma demek değildir. Kopuş, savunmanın etkisizleştirildiği, delil tartışmasının görünüşe indirildiği, tarafsızlığın yapısal olarak aşındığı veya çelişmeli muhakemenin sembolik düzeye sıkıştırıldığı anlarda, normatif güvenceleri yeniden görünür kılacak meşru ve bilinçli müdahaleler üretme kapasitesidir.</p>

<p>Örneğin doğrudan soru hakkı kanunda açıkça tanınmış olabilir. Ancak bu hakkın fiilen daraltıldığı, soruların anlatı kurucu etkisi arttıkça engellendiği veya savunmanın soru düzeninin parçalandığı bir durumda, müdafinin görevi yalnızca “kanunda bu hak vardır” demek değildir. Asıl görev, görünürdeki sistem ile fiilî sistem arasındaki çelişkiyi açığa çıkarmak ve bu çelişkiyi kayda geçirilebilir bir savunma meselesine dönüştürmektir. Aynı şekilde delilin tartışıldığı yazılı olsa da, bu tartışmanın kararın zihinsel iskeletine gerçek bir etkide bulunmadığı bir yapıda savunma, yalnız konuşmuş olmakla yetinemez; konuşmasının karar yapısına dâhil edilmesini zorlayan daha yoğun stratejiler geliştirmek durumundadır.</p>

<p>Bu nedenle Hibrit Kopuş Savunması, savunmanın sistem içindeki rolünü yeniden tanımlar. Müdafi, yalnızca müvekkil adına konuşan kişi değildir; aynı zamanda Türk ceza muhakemesinin görünürdeki güvencelerini fiilen işletmeye zorlayan aktördür. Savunma, bu anlamda sadece bireysel koruma faaliyeti değil; sistemin normatif dengesini diri tutma çabasıdır. Eğer bu çaba gösterilmezse, karma sistemin tahkikî kanadı sessizce baskın hale gelir; görünürdeki hukuk ile fiilî hukuk arasındaki yarık derinleşir; savunma hakkı ise metinde tanınmış, fakat uygulamada etkisi daraltılmış bir forma dönüşür.</p>

<p>Son tahlilde Hibrit Kopuş Savunması, Türk Ceza Muhakemesi Sistemi’nin çoğul ve gerilimli yapısına verilmiş teorik ve pratik bir cevaptır. O, ne saf normatif iyimserliğe ne de teslimiyetçi realizme dayanır. Aksine, norm ile pratik arasındaki mesafeyi teşhis eder; savunma stratejisini de tam bu mesafe içinde kurar. Böylece savunma, yalnız kendisine tanınan hakları kullanan pasif bir taraf olmaktan çıkar; ceza muhakemesinin gerçek anlamda çelişmeli, görünür ve denetlenebilir kalmasını sağlayan kurucu bir özneye dönüşür.</p>

<p><strong>VI. Türk Sisteminin Gerçek Yeri: Saf Tipler Arasında Değil, Norm ile Pratik Arasındaki Gerilimde</strong></p>

<p>Bu noktada Türk Ceza Muhakemesi Sistemi’ni tek cümleyle tanımlamak gerekirse, onu “Kıta Avrupası kökenli, normatif olarak karma ve güvenceli, fakat uygulamada tahkikî basınca açık çoğul bir ceza muhakemesi yapısı” olarak nitelemek daha isabetlidir. Böyle bir tanım, hem kanun metninin savunma lehine açtığı alanları inkâr etmez hem de uygulama düzeyindeki asimetrileri görünmez kılmaz.</p>

<p>Türk sisteminin asıl problemi, hangi tarihsel aileye mensup olduğundan çok, normatif olarak benimsediği ilkeleri hangi yargılama kültürü içinde uyguladığıdır. Adil yargılanma hakkı, gerekçeli karar, doğrudan soru ve delilin huzurda tartışılması ilkeleri normatif düzlemde ne kadar açık olursa olsun, eğer fiilî sistem dosya-merkezlilik, önceden oluşmuş kanaat ve savunmayı prosedürel seviyeye indirgeyen pratiklerle çalışıyorsa, bu ilkelerin gerçek etkisi zayıflar. Bu yüzden ceza muhakemesi sistemleri tartışmasında yalnızca norma değil, normun toplumsal ve kurumsal yaşantısına da bakmak gerekir.</p>

<p>Hukuki çoğulluk meselesi burada yeniden önem kazanır. Çünkü savunma, ancak görünürdeki hukuk ile fiilî hukuku birlikte okuduğunda gerçek bir strateji geliştirebilir. Sadece metne yaslanan savunma saf kalır; sadece pratiğe teslim olan savunma ise normatif meşruiyet zeminini kaybeder. Hibrit Kopuş Savunması bu ikili çıkmazı aşmaya çalışan bir teoridir. O, görünürdeki sistemin normatif imkânlarını fiilî sistemin dirençleri karşısında korumaya ve gerekirse yeniden kurmaya çalışan bir savunma aklı önerir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Ceza muhakemesi sistemleri, suç isnadının nasıl yargılandığını açıklayan teknik kategoriler olmanın ötesinde, savunmanın kaderini, hâkimin rolünü ve hakikatin üretim rejimini belirleyen derin hukuk zihniyetleridir. İthamî sistem, tahkikî sistem ve karma sistem ayrımı bu nedenle hâlâ önemlidir; fakat asıl mesele, bir ülkenin kendisini hangi sistem içinde tanımladığından çok, o sistemi fiilen nasıl işlettiğidir.</p>

<p>Türk Ceza Muhakemesi Sistemi, anayasal ve yasal düzlemde adil yargılanma hakkını, savunma hakkını, gerekçeli kararı, doğrudan soruyu ve delilin duruşmada tartışılmasını tanıyan karma bir yapıya sahiptir. Anayasa’nın 36. ve 141. maddeleri ile CMK’nın 160/2, 201, 216 ve 217. maddeleri bu görünürdeki sistemin temel sütunlarını oluşturmaktadır. Buna karşılık uygulama düzeyinde dosya-merkezlilik, hâkim-merkezli işleyiş, savunmanın etkisinin daralması ve tahkikî zihniyetin sürekliliği, bu normatif yapının fiilen aşınmasına yol açabilmektedir.</p>

<p>Bu durum, Türk ceza muhakemesinde hukuki çoğulluk üreten bir yarılma yaratmaktadır. Bir yanda görünürdeki sistem, diğer yanda fiilî sistem vardır. Savunma, bu iki sistemi aynı anda okumak zorundadır. İşte Hibrit Kopuş Savunması, bu çoğul ve gerilimli yapının içinden yükselen stratejik bir cevaptır. O, savunmaya tek tonlu bir davranış değil; normatif hukuk ile fiilî hukuk arasındaki mesafeyi hesaba katan, gerektiğinde uyumlu, gerektiğinde müdahaleci, gerektiğinde kayıt kurucu biçimde kopuş üreten bir savunma zekâsı önerir.</p>

<p>Son tahlilde mesele yalnız sanığın savunulması değildir. Asıl mesele, savunmanın ceza muhakemesi içindeki kurucu yerinin kaybolmamasıdır. Çünkü savunmanın etkisizleştiği yerde yalnız bir taraf zayıflamaz; ceza muhakemesinin kendisi, görünürdeki hukuk ile fiilî hukuk arasındaki boşluğa düşer. Hibrit Kopuş Savunması, tam da bu boşluğa karşı geliştirilmiş bir savunma teorisidir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/Fahrettin-KAYHAN.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesi-sistemleri-ve-turk-ceza-muhakemesi-sistemi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/10/terazi/turkish-law.jpg" type="image/jpeg" length="82505"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Doyuyo Tenders: Çıtır Tavuğun En Rafine Hali]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/doyuyo-tenders-citir-tavugun-en-rafine-hali</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/doyuyo-tenders-citir-tavugun-en-rafine-hali" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tenders, dünya genelinde çıtır tavuk kategorisinin en seçkin ürünlerinden biri olarak kabul edilir. Kemiksiz ve derisiz tavuk parçalarından hazırlanan bu özel lezzet, tüketim kolaylığı ve üstün lezzet kalitesiyle milyonların favorisidir. Türkiye'de tenders kategorisini en iyi temsil eden markalardan biri olan Doyuyo, sunduğu benzersiz ürünlerle bu alanda fark yaratmaktadır.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p></p>

<p></p>

<p><a href="https://doyuyo.com/menuler/tenders" rel="dofollow"><strong>Doyuyo Tenders</strong></a>, markanın çıtır tavuk uzmanlığının en rafine yansımasıdır. Tenders lezzetini hızlı tüketim alışkanlığından çıkarıp masaya servis konforuyla birleştiren marka, bu ürünü ayaküstü bir atıştırmalık olmanın ötesine taşıyarak keyifli bir ana öğün deneyimine dönüştürmüştür.</p>

<p></p>

<h2><strong>Baby Fileto ile Üstün Kalite</strong></h2>

<p>Doyuyo tenders deneyiminin başlangıç noktası, hammadde kalitesidir. Marka, tenders üretiminde yüzde yüz baby fileto kullanır. Baby fileto, tavuğun göğüs bölgesindeki en yumuşak ve en lezzetli kas parçasıdır. Bu özel parçanın seçilmesi, her bir tenders parçasının homojen bir yapıda, eşit yumuşaklıkta ve zengin lezzette olmasını garanti eder. Endüstriyel tenders üretiminde sıklıkla karşılaşılan sert veya kuru doku problemi, baby fileto tercihi sayesinde tamamen ortadan kalkar. Doyuyo, bu premium hammadde seçimiyle tenders kategorisinde yeni bir kalite standardı belirlemiştir.</p>

<p>Marinasyon süreci, Doyuyo tenders lezzetinin kalbi niteliğindedir. On iki saat boyunca özel baharat karışımlarıyla marine edilen baby filetolar, baharatların etin iç katmanlarına kadar nüfuz etmesini sağlar. Bu uzun süreç, et yumuşatmanın ötesinde derinlikli bir tat profili yaratır. Marinasyon sırasında kullanılan baharat karışımı, araştırma geliştirme tesisinde titizlikle formüle edilmiştir. Ardından uygulanan özel kaplama karışımı, yüksek ısıda kızartıldığında altın sarısı rengiyle göz alıcı bir görünüm kazanır. Dışı çıtır, içi yumuşacık bir doku dengesi oluşturularak mükemmel bir lezzet harmonisi yakalanır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<h2><strong>Tenders Festival ve Baharat Seçenekleri</strong></h2>

<p>Doyuyo tenders menüsünün en dikkat çekici özelliği, sunduğu baharat çeşitliliğidir. Original baharat profili, dengeli ve klasik lezzetiyle her yaştan tüketicinin keyifle tercih edebileceği bir seçenek sunar. Acılı baharat seçeneği, karakteristik ve iştah açıcı acılık arayanlar için özel olarak tasarlanmıştır; çıtır tavuk lezzetine derinlik katan aromalarıyla öne çıkar. Paprika Parmesan ise peynir ve tütsülenmiş biber notalarını buluşturarak farklı bir tat deneyimi yaratır. <a href="https://doyuyo.com/menuler/tenders" rel="dofollow"><strong>Tenders</strong></a> Festival menüsü, bu üç baharat seçeneğini aynı sunumda bir araya getirerek lezzet keşfini tek siparişte mümkün kılar ve tercih yapmayı kolaylaştıran ideal bir çözüm sunar.</p>

<p></p>

<h2><strong>Zengin Menü Alternatifleri</strong></h2>

<p>Doyuyo tenders, farklı menü seçenekleriyle sunularak her ihtiyaca uygun alternatifler yaratır. Tenders, porsiyon olarak sipariş edilebileceği gibi Tenders Royale sandviç seçeneğiyle de tercih edilebilir. Tenders Royale; özel sandviç ekmeği içerisinde çift tenders parçası, bol patates kızartması, büyük içecek ve gurme sosla servis edilen oldukça doyurucu bir seçenektir. Chicken Sandviç ise daha pratik bir alternatif arayanların favorisidir. Yanında sunulan coleslaw salata, pesto cheddar &amp; fusilli ve özel soslar deneyimi zenginleştirir. Tüm menü seçenekleri, fast casual konseptin gerektirdiği özenle hazırlanarak masaya servis edilir.</p>

<p></p>

<h2><strong>Taze Üretim Zinciri</strong></h2>

<p>Doyuyo'nun tenders üretimindeki kalite standartları, markanın genel üretim felsefesiyle tam bir uyum içindedir. Gebze'deki 6000 m2 üretim tesisinde günlük olarak işlenen tavuk ürünleri, dondurulmadan taze biçimde şubelere ulaştırılır. Helal sertifikalı ve katkı maddesi içermeyen üretim anlayışı, gıda güvenliğini ön planda tutar. Gebze'deki araştırma geliştirme tesisinde sürekli olarak yeni baharat ve sos formülleri geliştirilir, bu da menünün dinamik ve yenilikçi kalmasını sağlar. Tüm şubelerde aynı kalite standardının yakalanması, entegre üretim modeliyle garanti altına alınır.</p>

<p></p>

<h2>Tenders Kategorisinde Kalite ve Güven</h2>

<p></p>

<p><strong>Doyuyo Tenders</strong>, çıtır tavuk severler için en kaliteli ve en lezzetli seçeneklerden biri olarak öne çıkmaktadır. Baby fileto seçimi, on iki saatlik özel marinasyon süreci, zengin baharat yelpazesi ve taze üretim anlayışı, markanın tenders kategorisindeki yüksek standartlarını belirleyen temel unsurlardır.</p>

<p></p>

<p><a name="_heading=h.td0qrpgtm11b"></a>Türkiye genelindeki 79 şubesinde ve Dubai’deki uluslararası lokasyonunda aynı kalite standardıyla sunulan Doyuyo Tenders, lezzet tutkunlarını memnun etmeye devam etmektedir. Doyuyo, tenders kategorisindeki uzmanlığını her geçen gün daha geniş kitlelere ulaştırmaktadır. Doyuyo tenders menüsünü detaylı incelemek isteyenler markanın resmi web sitesinden (<a href="https://doyuyo.com/" rel="dofollow">https://doyuyo.com/</a>) bilgi alabilir.</p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/doyuyo-tenders-citir-tavugun-en-rafine-hali</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/images/haberler/no_headline.jpg" type="image/jpeg" length="67235"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Sosyal ve Stratejik Çalışmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ankara-haci-bayram-veli-universitesi-sosyal-ve-stratejik-calismalar-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ankara-haci-bayram-veli-universitesi-sosyal-ve-stratejik-calismalar-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Sosyal ve Stratejik Çalışmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği, 27 Nisan 2026 Tarihli ve 33236 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesinden:</strong></p>

<p><strong>ANKARA HACI BAYRAM VELİ ÜNİVERSİTESİ SOSYAL VE STRATEJİK ÇALIŞMALAR UYGULAMA VE ARAŞTIRMA MERKEZİ YÖNETMELİĞİ</strong></p>

<p>BİRİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Başlangıç Hükümleri</p>

<p><strong>Amaç</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>(1) Bu Yönetmeliğin amacı; Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Sosyal ve Stratejik Çalışmalar Uygulama ve Araştırma Merkezinin amacına, faaliyet alanlarına, yönetim organlarına, yönetim organlarının görevlerine ve çalışma şekline ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.</p>

<p><strong>Kapsam</strong></p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>(1) Bu Yönetmelik; Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Sosyal ve Stratejik Çalışmalar Uygulama ve Araştırma Merkezinin amacına, faaliyet alanlarına, yönetim organlarına, yönetim organlarının görevlerine ve çalışma şekline ilişkin hükümleri kapsar.</p>

<p><strong>Dayanak</strong></p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>(1) Bu Yönetmelik, 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 7 nci maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinin (2) numaralı alt bendi ile 14 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Tanımlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 4- </strong>(1) Bu Yönetmelikte geçen;</p>

<p>a) Danışma Kurulu: Merkezin Danışma Kurulunu,</p>

<p>b) Merkez: Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Sosyal ve Stratejik Çalışmalar Uygulama ve Araştırma Merkezini,</p>

<p>c) Müdür: Merkezin Müdürünü,</p>

<p>ç) Rektör: Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Rektörünü,</p>

<p>d) Üniversite: Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesini,</p>

<p>e) Yönetim Kurulu: Merkezin Yönetim Kurulunu,</p>

<p>ifade eder.</p>

<p>İKİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Merkezin Amacı ve Faaliyet Alanları</p>

<p><strong>Merkezin amacı</strong></p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>(1) Merkezin amacı, öncelikle Türkiye ve dünyada meydana gelen sosyal, siyasi, ekonomik, uluslararası ilişkileri ilgilendiren konularda nitel ve nicel araştırmalar yaparak Merkezin ilgisine giren konularda geliştirilebilecek olası politikalar için alternatif veri kaynağını bilimsel süzgeçten geçirerek üretmektir.</p>

<p><strong>Merkezin faaliyet alanları</strong></p>

<p><strong>MADDE 6- </strong>(1) Merkezin faaliyet alanları şunlardır:</p>

<p>a) Türkiye’nin toplumsal sorun alanlarına dair saha araştırmaları yaparak söz konusu sorunların analizine dair kuramsal bilgi birikimine katkı sunmak.</p>

<p>b) Temel toplumsal, siyasi, ekonomik ve benzeri sorun alanlarına yönelik araştırmaları derinleştirmek için her yıl ulusal ve uluslararası sempozyum düzenlemek.</p>

<p>c) Kuramsal çalışmaların yanında projeler geliştirerek sahaya yönelik nicel ve nitel araştırmalar yapmak; temel toplumsal sorun alanlarını ve çatışmaları üreten çok değişkenli yapının nedenlerini ve olası çözüm önerilerini sahada tespit ederek bu saha bilgisini kuramsal bilgiyle ve diğer ülke örnekleriyle mukayeseyle harmanlayıp toplumsal bütünleşmenin önündeki engelleri ortaya sermek ve bu konuda yürütülecek siyasalar için alternatif veri üretmek.</p>

<p>ç) Lisans ve lisansüstü düzeyde öğrenciler ile sorunun diğer muhataplarına yönelik “toplumsal sorunlar ve çözüm önerileri” temalı sertifika programları düzenlemek ve bu programlarda saha tecrübesi kuramsal birikimi olan uzmanların tecrübe ve birikimlerinden faydalanmak.</p>

<p>d) Toplumsal sorunlar üzerinde çalışan kamu kurumları, STK’lar ve diğer aktörlerle iş birliği ve kuramsal alışveriş sürecini aktif hale getirmek ve ortak araştırma projeleri geliştirerek danışmanlık faaliyetlerinde bulunmak.</p>

<p>e) Yurt içi ve yurt dışında benzer faaliyet sahasına ve merkezlere/enstitülere sahip üniversiteler ya da müstakil araştırma merkezleri ile iş birliği yaparak ortak programlar, projeler ve akademik etkinlikler yürütmek.</p>

<p>f) Faaliyet alanları ile ilgili araştırma ve etkinliklerin verimli bir şekilde yürütülmesi amacıyla bilgi bankası oluşturmak; kütüphane, arşiv ve gerekli diğer tesisleri kurmak, ulusal ve uluslararası yayınları izlemek ve bunları Merkeze kazandırmak.</p>

<p>g) Merkezin faaliyet alanlarıyla ilgili olarak yerli veya yabancı uzmanlardan görüş almak.</p>

<p>ÜÇÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Merkezin Yönetim Organları ve Görevleri</p>

<p><strong>Merkezin yönetim organları</strong></p>

<p><strong>MADDE 7- </strong>(1) Merkezin yönetim organları şunlardır:</p>

<p>a) Müdür.</p>

<p>b) Yönetim Kurulu.</p>

<p>c) Danışma Kurulu.</p>

<p><strong>Müdür</strong></p>

<p><strong>MADDE 8- </strong>(1) Müdür, Merkezin faaliyet alanlarıyla ilgili çalışmaları bulunan Üniversitenin İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde görevli kadrolu öğretim üyeleri arasından Rektör tarafından üç yıl için görevlendirilir. Görev süresi biten Müdür yeniden görevlendirilebilir veya süresinden önce görevden alınabilir.</p>

<p>(2) Müdüre çalışmalarında yardımcı olmak üzere, Merkezin faaliyet alanı ile ilgili çalışmaları bulunan Üniversitede görevli öğretim elemanları arasından bir kişi, üç yıl için Müdürün önerisi ile Rektör tarafından müdür yardımcısı olarak görevlendirilir. Rektör gerektiğinde aynı usulle müdür yardımcısını değiştirebilir.</p>

<p>(3) Müdür görevi başında bulunmadığı zamanlarda yardımcısını vekil olarak bırakır. Vekâlet altı aydan fazla sürerse yeni Müdür görevlendirilir. Müdürün görevi sona erdiğinde yardımcısının da görevi sona erer.</p>

<p><strong>Müdürün görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 9- </strong>(1) Müdürün görevleri şunlardır:</p>

<p>a) Merkezi temsil etmek.</p>

<p>b) Yönetim Kuruluna ve Danışma Kuruluna başkanlık etmek, toplantı gündemini belirlemek.</p>

<p>c) Merkez çalışmalarının gerektirdiği görevlendirmeleri yapmak.</p>

<p>ç) Her öğretim yılı sonunda Merkezin genel durumu ve işleyişi hakkındaki raporunu Yönetim Kurulunun görüşünü de aldıktan sonra Rektöre sunmak.</p>

<p>(2) Müdür; Merkezin amaçları doğrultusundaki çalışmaların düzenli bir şekilde yürütülmesinden, Merkezin tüm etkinliklerinin gözetim ve denetiminden ve bu konularda gerekli önlemlerin alınmasından Rektöre karşı birinci derecede sorumludur.</p>

<p><strong>Yönetim Kurulu</strong></p>

<p><strong>MADDE 10- </strong>(1) Yönetim Kurulu; Müdürün başkanlığında, müdür yardımcısı ile Merkezin faaliyet alanı ile ilgili çalışmaları bulunan Üniversite öğretim elemanları arasından Müdürün önerisi üzerine Rektör tarafından üç yıl için görevlendirilen üç üye olmak üzere toplam beş üyeden oluşur. Görev süresi biten üye yeniden görevlendirilebilir veya süresinden önce görevden alınabilir. Herhangi bir nedenle görevinden ayrılan üyenin yerine kalan süreyi tamamlamak üzere aynı usulle yeni bir üye görevlendirilir.</p>

<p>(2) Yönetim Kurulu yılda iki kez ve gerektiğinde Müdürün yazılı çağrısı üzerine salt çoğunlukla toplanır ve kararlar toplantıya katılanların oy çokluğuyla alınır. Oyların eşitliği halinde Müdürün oyu yönünde çoğunluk sağlanmış sayılır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Yönetim Kurulunun görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 11- </strong>(1) Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır:</p>

<p>a) Her faaliyet dönemi sonunda Müdür tarafından hazırlanan faaliyet raporunu değerlendirmek, sonraki faaliyet dönemi için stratejiler geliştirmek.</p>

<p>b) Merkezin her türlü idari ve bilimsel faaliyetlerle ilgili esaslarını kararlaştırmak.</p>

<p>c) Merkez elemanlarının idari ve bilimsel faaliyetler için gerekli eğitimleri almalarını sağlamak adına gerekli konularda karar almak.</p>

<p>ç) Merkeze gelen proje tekliflerini incelemek ve değerlendirmek.</p>

<p>d) Gerekli hallerde Merkezin faaliyetleri ile ilgili çalışma grupları kurmak ve bunların görevlerini düzenlemek için Müdüre öneride bulunmak.</p>

<p>e) Danışma Kurulunun görüş ve önerilerini değerlendirerek karara bağlamak.</p>

<p><strong>Danışma Kurulu ve görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 12- </strong>(1) Danışma Kurulu; Müdür ve Üniversite içinden veya dışından Merkezin faaliyet alanlarıyla ilgili çalışmaları bulunan kişiler arasından Yönetim Kurulunun önerisi üzerine Rektör tarafından görevlendirilen üyelerle birlikte en fazla beş üyeden oluşur. Danışma Kurulu üyelerinin görev süresi üç yıldır. Süresinden önce görevinden ayrılan üyenin yerine kalan süreyi tamlamak üzere aynı usulle yeni üye görevlendirilir.</p>

<p>(2) Danışma Kurulu; Müdürün çağrısı üzerine yılda bir kez salt çoğunlukla toplanır. Müdür, gerekli gördüğü takdirde de Danışma Kurulunu toplantıya çağırabilir. Danışma Kurulu toplantılarında toplantı ve karar nisabı aranmaz.</p>

<p>(3) Danışma Kurulunun görevleri; Merkezin çalışmalarında etkinlik ve verimliliğin artırılması, yeni görüşlerin çalışmalara kazandırılması için Merkezin faaliyetleri ile ilgili olarak Yönetim Kurulunun ihtiyaç duyduğu konularda değerlendirmeler yapmak ve istişari nitelikte görüş ve önerilerde bulunmaktır.</p>

<p>DÖRDÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Çeşitli ve Son Hükümler</p>

<p><strong>Personel ihtiyacı</strong></p>

<p><strong>MADDE 13- </strong>(1) Merkezin akademik, teknik ve idari personel ihtiyacı, 2547 sayılı Kanunun 13 üncü maddesine göre Rektör tarafından görevlendirilen personel tarafından karşılanır.</p>

<p><strong>Hüküm bulunmayan haller</strong></p>

<p><strong>MADDE 14- </strong>(1) Bu Yönetmelikte hüküm bulunmayan hallerde 2547 sayılı Kanun ve ilgili diğer mevzuat hükümleri uygulanır.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p>

<p><strong>MADDE 15- </strong>(1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 16- </strong>(1) Bu Yönetmelik hükümlerini Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Rektörü yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ankara-haci-bayram-veli-universitesi-sosyal-ve-stratejik-calismalar-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/resmi-g.jpg" type="image/jpeg" length="31332"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Üniversitesi Lisansüstü Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinde Değişiklik]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/anadolu-universitesi-lisansustu-egitim-ogretim-ve-sinav-yonetmeliginde-degisiklik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/anadolu-universitesi-lisansustu-egitim-ogretim-ve-sinav-yonetmeliginde-degisiklik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anadolu Üniversitesi Lisansüstü Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik, 27 Nisan 2026 Tarihli ve 33236 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Anadolu Üniversitesinden:</strong></p>

<p><strong>ANADOLU ÜNİVERSİTESİ LİSANSÜSTÜ EĞİTİM-ÖĞRETİM VE SINAV YÖNETMELİĞİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>26/11/2023 tarihli ve 32381 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Anadolu Üniversitesi Lisansüstü Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinin 1 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Enstitütüsü” ibaresi “Enstitüsü” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>Aynı Yönetmeliğin 3 üncü maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki bent eklenmiştir.</p>

<p>“ö) Eşdeğer diploma programı: İsimleri aynı olan veya Enstitü Yönetim Kurulu tarafından içeriklerinin en az %80’inin aynı olduğu tespit edilen diploma programlarını,”</p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>Aynı Yönetmeliğin 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinin (1) numaralı alt bendi ve dördüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, beşinci fıkrası yürürlükten kaldırılmış ve aynı maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“1) Adayın geçerli bir ALES puanı ile başvurması durumunda sunmuş olduğu puan değerlendirmeye alınır. Geçerli bir ALES puanı bulunmayan adayın mezun olduğu lisansüstü programa girişteki puan türü veya uzmanlık alanı dikkate alınmaksızın, Senato tarafından 55’ten düşük 75’ten fazla olmamak üzere bir puan belirlenir ve bu puan ilgili programın şartlarında ilan edilir.”</p>

<p>“(4) Tezli yüksek lisans/doktora bilim alanı yabancı dil olan bir programa başvuran adayın, programın dilinde ÖSYM tarafından yapılan yabancı dil sınavlarının birinden 100 üzerinden en az 60 puan veya YÖKDİL sınavından en az 60 puan ya da ÖSYM tarafından eşdeğerliği kabul edilen sınavların birinden ÖSYM tarafından belirlenen eşdeğer puanı alması gerekir. İlgili anabilim dalının özelliğine bağlı olarak, 60 olarak belirlenen asgari yabancı dil puanının yükseltilmesine, Anabilim Dalı Kurulu ve Enstitü Kurulunun önerisiyle Senato tarafından karar verilir.”</p>

<p>“(10) Adaylar, asgari başvuru koşullarını ve ilgili programın özel koşullarını sağlamak şartıyla, lisansüstü programlarda ilgili dönemde boş kalan kontenjanlara kayıt olmak üzere kabul belgesi ile başvuru yapabilirler. Kabul belgesi ile başvuran aday sayısının boş kalan kontenjanı aşması durumunda, adayların sıralanmasında bu maddenin ilgili hükümleri uygulanır. Kabul belgesi ile lisansüstü programlara öğrenci kabulü, Senato tarafından belirlenen usul ve esaslara göre yapılır.”</p>

<p><strong>MADDE 4- </strong>Aynı Yönetmeliğin 5 inci maddesi başlığıyla birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“Yabancı uyruklu adaylar için lisansüstü programlara başvuru</p>

<p>MADDE 5- (1) Eğitim dili Türkçe olan lisansüstü programlara kayıt hakkı kazanan yabancı uyruklu adayların kayıtlarının yapılabilmesi için Türkçe Öğretim Merkezi (TÖMER) ve Avrupa Dil Portfolyosu (ADP) seviye karşılığı; C1 düzeyinde olmaları ya da Üniversitede yapılan Türkçe Yeterlik Sınavından 100 üzerinden en az 70 puan almaları gerekir. Eğitim dili Türkçe olan bir programdan mezun olmuş yabancı uyruklu adaylar ile lisans/yüksek lisans eğitiminin tamamını yurt dışında yapmış Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı adaylar için Türkçe dil puanı koşulu aranmaz.</p>

<p>(2) Yabancı uyruklu adaylar, eğitim dili Türkçe olan lisansüstü programlara başvurularda yabancı dil şartından muaf tutulur. Eğitim dili %100 oranında, ÖSYM tarafından kabul edilen bir yabancı dilde yürütülen bir lisans programından mezun olduğunu not durum belgesiyle belgeleyen yabancı uyruklu adaylar, eğitim dili adayın belgelediği dilde olan lisansüstü programlara başvurularda yabancı dil şartından muaf tutulur. Adayın geçerli bir yabancı dil puanı ile başvuruda bulunması hâlinde, sunduğu puan değerlendirmeye alınır. Bilim alanı yabancı dil olan veya yabancı dilde eğitim yapan lisansüstü programlara başvurabilmek için, yabancı uyruklu adayın öğrenim göreceği yabancı dilde, ÖSYM tarafından düzenlenen yabancı dil sınavlarının birinden 100 üzerinden en az 60 puan veya YÖKDİL sınavından en az 60 puan ya da ÖSYM tarafından eşdeğerliği kabul edilen uluslararası yabancı dil sınavlarından bu puanın eşdeğeri bir puanı almış olması gerekir. İlgili anabilim dalının özelliğine bağlı olarak, asgari 60 olarak belirlenen yabancı dil puanının yükseltilmesine, Anabilim Dalı Kurulu ve Enstitü Kurulunun önerisiyle Senato tarafından karar verilir.</p>

<p>(3) Bu maddede belirtilenlerin dışında, yabancı uyruklu adayların lisansüstü programlara kabulüne ilişkin diğer hususlar Senato tarafından belirlenir.”</p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>Aynı Yönetmeliğin 8 inci maddesinin dördüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(4) Özel öğrencilik statüsü, iki yarıyıldan fazla süremez; bu statüde ders alan öğrenci, öğrencilik haklarından yararlanamaz. Bu statüdeki öğrenci toplamda en fazla iki ders alabilir. Özel öğrenci, öğrencilik hakları dışında bu Yönetmelik hükümlerine tabidir.”</p>

<p><strong>MADDE 6- </strong>Aynı Yönetmeliğin 9 uncu maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(1) Üniversitenin lisansüstü programları arasında veya başka bir yükseköğretim kurumunun lisansüstü programlarından, eşdeğer diploma programları kapsamında ve mevzuat hükümleri çerçevesinde Üniversitenin ilgili lisansüstü programına yatay geçiş yoluyla öğrenci kabul edilebilir. Yatay geçiş talebinde bulunan bilimsel hazırlık aşamasındaki öğrencilerin başvuruları ile transkriptlerinde CD, DC, DD, FF, DZ veya YZ harf notu olan öğrencilerin başvuruları değerlendirmeye alınmaz. Tezsiz yüksek lisans programından tezli yüksek lisans programına yatay geçiş başvurusu yalnızca bir kez yapılabilir. Yatay geçiş için;</p>

<p>a) Öğrencinin en az bir yarıyılını tamamlamış,</p>

<p>b) Tezli yüksek lisans programı öğrencisinin tez aşamasına geçmemiş,</p>

<p>c) Tezsiz yüksek lisans programı öğrencisinin ikinci yarıyıla başlamamış,</p>

<p>ç) Lisansa dayalı doktora/sanatta yeterlik programı öğrencisinin doktora yeterlik sınavına girmemiş olması ve beşinci yarıyıla geçmemiş,</p>

<p>d) Yüksek lisansa dayalı doktora/sanatta yeterlik programı öğrencisinin doktora yeterlik sınavına girmemiş olması ve üçüncü yarıyıla geçmemiş,</p>

<p>e) Öğrencinin disiplin cezası almamış, ayrılacağı lisansüstü programındaki geçiş yapacağı yarıyıla kadar olan derslerinin tümünü normal süresi içinde başarmış ve ilgili programın asgari başvuru koşullarını sağlamış,</p>

<p>olması gerekir.”</p>

<p><strong>MADDE 7- </strong>Aynı Yönetmeliğin 10 uncu maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.</p>

<p>“Daha sonraki yarıyıllarda yapılan kredi ve not transferi talepleri işleme alınmaz.”</p>

<p><strong>MADDE 8- </strong>Aynı Yönetmeliğin 14 üncü maddesi başlığıyla birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“Öğretim yılı</p>

<p>MADDE 14- (1) Bir öğretim yılı, sınavlar hariç her biri on dört haftadan oluşan güz ve bahar yarıyıllarını kapsar.</p>

<p>(2) Akademik takvim Senato tarafından belirlenir.</p>

<p>(3) Bir yarıyılda hangi derslerin açılacağı ve bu derslerin doktora veya eşdeğeri lisansüstü eğitim mezunu hangi öğretim elemanları ile 2547 sayılı Kanunun ek 46 ncı maddesi uyarınca görevlendirilen araştırmacılar tarafından verileceği, anabilim/anasanat dalı başkanlığının önerileri üzerine Enstitü Yönetim Kurulu tarafından belirlenir.</p>

<p>(4) Bazı programlar ve dersler, uzaktan eğitim-öğretim teknikleri kullanılarak ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde yürütülebilir.”</p>

<p><strong>MADDE 9- </strong>Aynı Yönetmeliğin 19 uncu maddesinin altıncı fıkrasına aşağıdaki bent eklenmiştir.</p>

<p>“d) UZ (Uzatma) harf notu; lisansüstü programlarda tezi için düzeltme kararı verilen öğrencinin tez ve uzmanlık alan dersleri için verilir ve not ortalamasına dâhil edilmez.”</p>

<p><strong>MADDE 10- </strong>Aynı Yönetmeliğin 22 nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(4) Tezli yüksek lisans programı, bütünleşik yüksek lisans olarak da uygulanabilir. Bütünleşik yüksek lisans programının uygulanması ile ilgili usul ve esaslar Senato tarafından belirlenir.”</p>

<p><strong>MADDE 11- </strong>Aynı Yönetmeliğin 25 inci maddesinin on birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve aynı maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(11) Tez, öğrenim görülen lisansüstü program dilinde yazılır.”</p>

<p>“(12) Tezli yüksek lisans programından mezun olabilmek için öğrencinin bilim alanıyla ilgili hakemli bir dergi makalesi veya hakemli bir konferans bildirisi yayımlaması gerekir.”</p>

<p><strong>MADDE 12- </strong>Aynı Yönetmeliğin 26 ncı maddesinin beşinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“Tezli yüksek lisans programında tez savunmasında tezi reddedilen öğrencinin talepte bulunması durumunda, reddedilen tezinin Enstitü Yönetim Kurulu tarafından dönem projesi olarak kabul edilmesi ve en az 60 AKTS kredilik 10 dersi almış ve başarmış olması koşuluyla kendisine tezsiz yüksek lisans diploması verilir.”</p>

<p><strong>MADDE 13- </strong>Aynı Yönetmeliğin 31 inci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(9) Tezli yüksek lisans programına kayıtlı öğrenci doktora programından ders alabilir. Bu uygulamaya ilişkin usul ve esaslar Senato tarafından belirlenir.”</p>

<p><strong>MADDE 14- </strong>Aynı Yönetmeliğin 34 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “girer” ibaresi “girebilir” şeklinde ve üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(3) Yeterlik sınavı; anabilim dalı başkanlığı tarafından önerilen, Enstitü Yönetim Kurulu tarafından onaylanan beş kişilik yeterlik komitesi tarafından düzenlenir ve yürütülür. Enstitü anabilim dalı başkanı, doktora yeterlik komitesi başkanıdır. Komiteden ayrılan öğretim üyesi yerine Enstitü anabilim dalı başkanlığının gerekçeli önerisi ve Enstitü Yönetim Kurulu kararı ile yeni bir üye atanır. Yeterlik komitesi; farklı alanlar için sınavları hazırlamak, uygulamak ve değerlendirmek amacıyla sınav jürileri oluşturur. Sınav jürisi en az ikisi başka bir yükseköğretim kurumundan olmak üzere, danışman dâhil beş asıl ve iki yedek öğretim üyesinden oluşur. Yedek jüri üyelerinden biri, kurum dışından olmak zorundadır. Asıl jüri üyesi görev yapamayacağını yazılı ve gerekçeli olarak Enstitüye beyan ettiğinde veya beyan etmeksizin sınava katılamadığında bu eksiklik yedeklerden tamamlanır.”</p>

<p><strong>MADDE 15- </strong>Aynı Yönetmeliğin 36 ncı maddesinin üçüncü fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.</p>

<p>“Tez önerisi kabul edilmiş ve tez izleme aşamasına geçmiş olan öğrencinin tez konusu değişikliği yalnızca azamî öğrenim süresini doldurmasına en az beş yarıyıl kalan öğrenciler için yapılır.”</p>

<p><strong>MADDE 16- </strong>Aynı Yönetmeliğin 37 nci maddesinin on birinci fıkrasının birinci cümlesi ve on ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“Lisans derecesi ile doktora programına başvurmuş öğrencilerden doktora tezinde ve çalışmasında başarılı olamayan öğrenciye tezsiz yüksek lisans için gerekli kredi yükü, proje ve benzeri diğer koşulları yerine getirmiş olması kaydıyla talepte bulunması durumunda Enstitü Yönetim Kurulu kararıyla tezsiz yüksek lisans diploması verilir.”</p>

<p>“(12) Tez, öğrenim görülen lisansüstü program dilinde yazılır.”</p>

<p><strong>MADDE 17- </strong>Aynı Yönetmeliğin 42 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “girer” ibaresi “girebilir” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 18- </strong>Aynı Yönetmeliğin 44 üncü maddesinin üçüncü fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.</p>

<p>“Tez önerisi kabul edilmiş ve tez izleme aşamasına geçmiş olan öğrencinin tez konusu değişikliği yalnızca azamî öğrenim süresini doldurmasına en az beş yarıyıl kalan öğrenciler için yapılır.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>MADDE 19- </strong>Aynı Yönetmeliğin 45 inci maddesinin on birinci fıkrasının birinci cümlesi ve on ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“Lisans derecesi ile sanatta yeterlik programına başvurmuş öğrencilerden sanatta yeterlik tezinde ve çalışmasında başarılı olamayan öğrenciye tezsiz yüksek lisans için gerekli kredi yükü, proje ve benzeri diğer koşulları yerine getirmiş olması kaydıyla talepte bulunması durumunda Enstitü Yönetim Kurulu kararıyla tezsiz yüksek lisans diploması verilir.”</p>

<p>“(12) Tez, öğrenim görülen lisansüstü program dilinde yazılır.”</p>

<p><strong>MADDE 20- </strong>Aynı Yönetmeliğin geçici 1 inci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(5) Bu fıkrayı ihdas eden Yönetmelikle 25 inci maddeye eklenen on ikinci fıkra hükmü; 2026-2027 eğitim-öğretim yılı güz döneminden önceki dönemlerde kayıt yaptıran öğrenciler hakkında uygulanmaz.”</p>

<p><strong>MADDE 21- </strong>Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>MADDE 22- </strong>Bu Yönetmelik hükümlerini Anadolu Üniversitesi Rektörü yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/anadolu-universitesi-lisansustu-egitim-ogretim-ve-sinav-yonetmeliginde-degisiklik</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/resmi/resmi-cumhur2.jpg" type="image/jpeg" length="18286"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[HMGS Temel Soru Kitapçığı ve Cevap Anahtarı Yayımlandı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hmgs-temel-soru-kitapcigi-ve-cevap-anahtari-yayimlandi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hmgs-temel-soru-kitapcigi-ve-cevap-anahtari-yayimlandi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ÖSYM tarafından yapılan 2026 Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı (2026-HMGS/1) Temel Soru Kitapçığı ve Cevap Anahtarı (% 10) yayımlandı. Sonuçlar 21 Mayıs'ta açıklanacak.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>DUYURU</strong><br />
<strong><strong>(26 Nisan 2026)</strong></strong></p>

<p><strong>2026-HMGS/1: Temel Soru Kitapçığı ve Cevap Anahtarı Yayımlandı</strong></p>

<p><strong>26 Nisan 2026 </strong>tarihinde uygulanan 2026 Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı’nın<strong> (2026-HMGS/1)</strong> Temel Soru Kitapçığı ile Cevap Anahtarı’nın <strong>%10</strong>’u aşağıdaki bağlantıda erişime açılmıştır.</p>

<p>Sınava başvuran adaylar, <strong>26 Nisan 2026 </strong>tarihinde saat <strong>14.00'ten</strong> itibaren <strong>Temel Soru Kitapçığı </strong><strong>diziliminde</strong> verilen sınav sorularının tamamına, ÖSYM’nin <strong>https://ais.osym.gov.tr </strong>adresinden T.C. kimlik numarası ve aday şifresiyle <strong>10 gün</strong> süreyle erişebilecektir. Temel Soru Kitapçığı’nın görüntüleme süreci <strong>6 Mayıs 2026 </strong>tarihinde saat <strong>23.59’da</strong> sona erecektir.</p>

<p><i>Sorular, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında eser niteliğinde olup telif hakları ÖSYM'ye aittir. ÖSYM'nin yazılı izni olmadan hiçbir şekilde çoğaltılamaz, dağıtılamaz ve yayımlanamaz.</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Adaylara ve kamuoyuna saygıyla duyurulur.</strong></p>

<p><strong>ÖSYM BAŞKANLIĞI</strong></p>

<p><strong><i><a href="https://dokuman.osym.gov.tr/pdfdokuman/2026/HMGS-1/TSK/internetkitapcik_hmg1d26042026.pdf" rel="nofollow"><span style="color:#2980b9"><strong><i>2026-HMGS/1 Temel Soru Kitapçığı ve Cevap Anahtarı</i></strong></span></a> (% 10)</i></strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>DUYURU</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hmgs-temel-soru-kitapcigi-ve-cevap-anahtari-yayimlandi</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 17:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/12/osym-duyurular-2.jpg" type="image/jpeg" length="87327"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[TBB: Adalete Gerçek Anlamda Erişim İçin Öncelik Savunmanın Güçlendirilmesi Olmalıdır]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tbb-adalete-gercek-anlamda-erisim-icin-oncelik-savunmanin-guclendirilmesi-olmalidir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tbb-adalete-gercek-anlamda-erisim-icin-oncelik-savunmanin-guclendirilmesi-olmalidir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği tarafından, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yargıda yapay zeka kullanımına yönelik sözlerine ilişkin açıklama yapıldı. Yapılan açıklamada, "Devletin öncelikli görevi, yurttaşların avukata erişimini yaygınlaştırmak, savunma hizmetini güçlendirmek ve adalete erişimi fiilen mümkün kılan yapısal mekanizmaları kurmaktır." denildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ADALETE GERÇEK ANLAMDA ERİŞİM İÇİN ÖNCELİK SAVUNMANIN GÜÇLENDİRİLMESİ OLMALIDIR</strong></p>

<p>"Adalet Bakanı Akın Gürlek’in katıldığı bir söyleşide yargı süreçlerinde yapay zekâ kullanımına ilişkin değerlendirmeleri, teknolojik unsurların avukatlık mesleğinin yerine ikame edilip edilemeyeceği yönünde tartışmaları gündeme getirmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu tartışmanın, öncelikle hak arama hürriyetinin etkin kullanımı ve adalete erişim hakkı çerçevesinde ele alınması zorunludur. Zira mahkemeye erişim hakkı yalnızca yargı mercilerine başvuru imkânından ibaret değildir; bu hak, nitelikli hukuki yardıma ulaşmayı, sürecin etkin şekilde yürütülmesini ve verilen kararların hayata geçirilmesini de kapsamaktadır. Bu bütüncül yapının teminat altına alınması ise devletin asli yükümlülüğüdür.</p>

<p>Bu noktada açık bir öncelik sıralaması yapılması gerekmektedir. Devletin öncelikli görevi, yurttaşların avukata erişimini yaygınlaştırmak, savunma hizmetini güçlendirmek ve adalete erişimi fiilen mümkün kılan yapısal mekanizmaları kurmaktır. Nitekim Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde yer alan, önleyici hukuk anlayışı çerçevesinde bazı iş ve işlemlerin avukatla yapılması ve belirli davalarda avukatla temsilin zorunlu kılınmasına yönelik taahhütler de bu yaklaşımın bir yansımasıdır.</p>

<p>Bugün hukuk sistemimizde adalete erişimi sınırlayan sorunlar hâlâ yapısal niteliktedir: Yüksek yargı harçları, yargılamaların uzunluğu ve kararların öngörülebilirlikten uzaklaşması bu alanın başlıca engelleridir. Bu nedenle devlet, özellikle ekonomik açıdan dezavantajlı yurttaşlar bakımından avukata erişimi sağlayan adli yardım sistemini güçlendirmeli; tüm yurttaşlar için kamu destekli hukuk sigortası gibi kalıcı çözümleri hayata geçirmelidir. Yargı harçları adalete erişimin önünde bir bariyer olmaktan çıkarılmalı, adli müzaharet sistemi etkinleştirilmeli ve nitelikli hukuk eğitimi, sistemin sürdürülebilirliği açısından yeniden yapılandırılmalıdır.</p>

<p>Unutulmamalıdır ki, yargının kurucu unsurlarından biri olan savunma makamı, yalnızca bir meslek alanı değil, adil yargılanma hakkının güvencesidir. Avukatlar, yapay zekâ dâhil olmak üzere teknolojik gelişmelerden elbette yararlanacaktır; ancak bu araçlar, insan hakları güvencelerinin yerine geçecek değil, onları destekleyecek şekilde kullanılmalıdır. Bu süreçte kişisel verilerin korunması, sır saklama yükümlülüğü ve mesleki bağımsızlık ilkeleri titizlikle korunmalıdır.</p>

<p>Sonuç olarak; adalete erişimin gerçek anlamda sağlanmadığı, savunmanın güçlendirilmediği bir sistemde teknolojik çözümler, yapısal sorunların üzerini örten geçici araçlara dönüşme riski taşımaktadır. Kalıcı çözüm; güçlü bir hukuk devleti iradesiyle, savunmayı güçlendiren, yurttaşın avukata erişimini güvence altına alan ve yargı bağımsızlığını tartışmasız biçimde tesis eden politikaların hayata geçirilmesidir. Hukukun üstünlüğü, ancak bu zeminde gerçek anlamını bulacaktır."</p>

<p><strong>TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ</strong></p>

<h3><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/barolardan-ortak-aciklama-savunma-hakki-yapay-zekaya-devredilemez" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">&gt;&gt; Barolardan ortak açıklama: Savunma hakkı yapay zekaya devredilemez</span></a></strong></h3></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ HUKUK</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tbb-adalete-gercek-anlamda-erisim-icin-oncelik-savunmanin-guclendirilmesi-olmalidir</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 17:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/baro/tbb-1a4.jpg" type="image/jpeg" length="53232"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[HMGS İLK DEĞERLENDİRME (SINAV ZOR MUYDU?)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/bugun-yapilan-hmgs-ilk-degerlendirme-sinav-zor-muydu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/bugun-yapilan-hmgs-ilk-degerlendirme-sinav-zor-muydu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[HMGS’yi geride bıraktık. İlk izlenimim şu yönde: Sınavda yine oldukça ağırlıklı olarak bilgi soruları vardı. Son dönem HMGS’lere baktığımızda, ÖSYM’nin artık doğrudan bilgi ya da bilgi üzerinden yorum ve muhakeme isteyen sorulara ciddi şekilde yöneldiğini net biçimde görüyoruz. Bugünkü sınav da bu çizginin devamıydı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bazı dersler gerçekten zorladı. Özellikle iş hukuku tarafında ve genelde çok ağırlık verilmeyen bazı derslerde beklenenden daha zor sorularla karşılaşıldı. Bu da birçok aday için sürpriz oldu diyebilirim.</p>

<p>Zorluk seviyesiyle ilgili kesin bir şey söylemek için henüz erken. Sonuçlar açıklanmadan net bir tablo çizmek çok sağlıklı olmaz. Ama ilk yorumlara bakıldığında, önceki Eylül HMGS’ye göre bir tık daha yapılabilir bir sınav olduğunu düşünüyorum. Yine de son HMGS’lere baktığımızda başarı oranlarının %20’ler civarında kaldığını unutmamak gerekiyor. O yüzden bu konuda temkinli olmak şart.</p>

<p>Şunu da özellikle söylemek isterim: Bu sınava giren kitlenin önemli bir kısmı zaten daha önce sınav deneyimi yaşamış, belli bir seviyeye gelmiş adaylardan oluşuyor. Bu da doğal olarak soruların çözülme ihtimalini biraz daha artırabilir.</p>

<p>Önemle vurgulamak isterim; sınavın kapsamı geniş, detay seviyesi yüksek. Soruların ciddi bir kısmının doğrudan kanunlardan, mevzuattan ve bunların yorumlanmasından geldiğini bir kez daha net şekilde görmüş olduk.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Umarım herkes için gönlünden geçen sonuç olur. Başarılı neticeler almanızı temenni ederim.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2024/06/ozgur-ozsoy.jpg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2024/06/ozgur-ozsoy.jpg" /></a></p>

<p><strong>Av. Özgür ÖZSOY</strong></p>

<h3><strong><a href="https://hukukihaber.net/hmgs-sonuclarinin-degerlendirilmesi-ve-sonraki-surec" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">&gt;&gt; HMGS SONUÇLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ VE SONRAKİ SÜREÇ</span></a></strong></h3>

<h3><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/hmgs-hukuk-mesleklerine-giris-sinavi-sonrasi-zorluk-seviyesi-ve-sinav-degerlendirmesi" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">&gt;&gt; HMGS (HUKUK MESLEKLERİNE GİRİŞ SINAVI) SONRASI ZORLUK SEVİYESİ VE SINAV DEĞERLENDİRMESİ</span></a></strong></h3>

<h3><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-mesleklerine-giris-sinavi-sinav-sonuc-ve-istatistikleri-degerlendirmesi" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">&gt;&gt; HUKUK MESLEKLERİNE GİRİŞ SINAVI SINAV SONUÇ VE İSTATİSTİKLERİ DEĞERLENDİRMESİ</span></a></strong></h3></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/bugun-yapilan-hmgs-ilk-degerlendirme-sinav-zor-muydu</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 16:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/05/yargi/hakim-tokmak-terazi-dosya.jpg" type="image/jpeg" length="77578"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anayasa Mahkemesi 64. Kuruluş Yıldönümünü Kutluyor]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesi-64-kurulus-yildonumunu-kutluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesi-64-kurulus-yildonumunu-kutluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İnsan haklarına dayalı anayasal düzenin teminatı olarak 25 Nisan 1962 tarihinde kurulan Anayasa Mahkemesi, 64. kuruluş yıldönümünü çeşitli etkinliklerle kutluyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu yılki program, 27 Nisan 2026 tarihinde “Ne Bis in Idem İlkesinin Farklı Yargı Alanlarındaki Etkisi” temasıyla düzenlenecek sempozyum ile başlayacak. Açış konuşmalarını Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye Hâkimi Prof. Dr. Saadet Yüksel ve Avrupa Konseyi Ankara Program Ofisi Başkanı William Massolin’in yapacağı sempozyumun akademik oturumunu Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Basri Bağcı yönetecek. Yargıtay 10. Ceza Dairesi Üyesi Dr. Harun Mert, Danıştay Onüçüncü Dairesi Üyesi Fatih Mehmet Alkış, Anayasa Mahkemesi Başraportörü Doç. Dr. Akif Yıldırım ve Prof. Dr. Feridun Yenisey sunumlarıyla sempozyuma katkıda bulunacak.</p>

<p>Sempozyumda, uluslararası ve ulusal hukukun en temel prensiplerinden biri olan “ne bis in idem” ilkesi ışığında aynı fiilden dolayı iki kez yargılanmama ve cezalandırılmama konusu farklı boyutlarıyla ele alınarak anayasal perspektifte değerlendirilecek.</p>

<p>Kuruluş yıldönümü etkinlikleri kapsamında, Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya ve beraberindeki heyet, 28 Nisan’da Anıtkabir’i ziyaret edecek. Anıtkabir ziyaretinin ardından 64. kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen tören ile Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilen Şaban Kazdal’ın andiçme töreni gerçekleştirilecek.</p>

<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın teşrifleriyle gerçekleştirilecek törende Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya konuşma yapacak. Başkan Kadir Özkaya’nın konuşmasının ardından Anayasa Mahkemesinin yeni üyesi Şaban Kazdal yemin edecek.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Etkinlikler, Anayasa Mahkemesinin resmî YouTube kanalı ve X hesabı ile anayasa.gov.tr adresinden canlı yayımlanacak.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/program-aym.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesi-64-kurulus-yildonumunu-kutluyor</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 13:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/aymms.jpg" type="image/jpeg" length="33481"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[DOLANDIRICILIK SUÇUNDA GECİKMİŞ ZARAR GİDERİMİ VE PARANIN DEĞER KAYBI: ETKİN PİŞMANLIK VE MUNZAM ZARAR İLİŞKİSİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/dolandiricilik-sucunda-gecikmis-zarar-giderimi-ve-paranin-deger-kaybi-etkin-pismanlik-ve-munzam-zarar-iliskisi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/dolandiricilik-sucunda-gecikmis-zarar-giderimi-ve-paranin-deger-kaybi-etkin-pismanlik-ve-munzam-zarar-iliskisi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Dolandırıcılık suçu, malvarlığına karşı işlenen suçlar kategorisinde, toplumsal ve ekonomik hayatın işleyişini doğrudan etkileyen bir boyuta haizdir. Türk Ceza Kanunu'nun 157. maddesinde düzenlenen bu suç, hileli davranışlarla mağdurun aldatılması neticesinde mağdurun veya başka birinin zarara uğratılması ve failin kendisine ya da başkasına fayda sağlaması esasına dayanmaktadır. Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesinde ise dolandırıcılık suçunun nitelikli halleri ve cezayı ağırlaştırıcı sebepler düzenlenmiştir. Ne var ki, suç işlendikten sonra failin pişmanlık göstererek mağdurun zararını gidermesi hâlinde uygulanan etkin pişmanlık kurumu, pratikte günden güne artan enflasyon ve paranın satın alma gücündeki erime karşısında önemli tartışmalar doğurmaktadır.</p>

<p>Türk Ceza Kanunu’nun Etkin Pişmanlık başlıklı 168. maddesinin 1. ve 2. fıkrası şöyledir: <i>‘‘ (1) Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs (…) suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce, failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde, verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilir.</i></p>

<p><i>(2) Etkin pişmanlığın kovuşturma başladıktan sonra ve fakat hüküm verilmezden önce gösterilmesi halinde, verilecek cezanın yarısına kadarı indirilir.’’</i></p>

<p>Zira etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanabilmek için TCK 168. madde uyarınca zararın <i>"aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi"</i> aranmaktadır. Ancak paranın değerinin düştüğü, enflasyonun kronikleştiği ekonomik ortamlarda, suçun işlendiği tarihteki meblağın yıllar sonra mağdura ödenmesi, gerçek anlamda bir zarar giderimi sayılabilir mi? İşte bu soru, yalnızca ceza hukukunun değil, borçlar hukukunun "munzam zarar" kavramıyla da kesişen girift bir meselenin kapısını aralamaktadır.</p>

<p>Madde metnine göre; suç tamamlandıktan sonra ve fakat kovuşturma başlamadan önce failin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilebilmektedir. Kovuşturma başladıktan sonra hüküm verilinceye kadar bu şartların gerçekleşmesi durumunda ise cezanın yarısına kadar indirim yapılması mümkün hale gelmektedir.</p>

<p>Türk ceza sisteminde etkin pişmanlık, suçun tamamlanmasından sonra failin içten gelen bir pişmanlıkla mağdurun zararını gidermesi halinde cezada indirim yapılmasını öngören şahsi bir müessese olarak karşımıza çıkmaktadır. TCK'nın 168. maddesi, malvarlığına karşı işlenen suçlarda bu kurumun uygulanmasına izin vermektedir: "<i>Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 27.05.2008 gün ve 127-147 sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere; TCK'nın 168. maddesinde yer alan "etkin pişmanlık" hükümlerinin uygulanabilmesi için, maddede sınırlı bir şekilde sayılan suçların işlenmesi halinde, failin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı, aynen geri verme ya da tazmin suretiyle gidermesi gerekmektedir." </i><a href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2017654-e-2017333-k-sayili-karari" rel="dofollow">(Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2017/654, K. 2017/333, T. 13.06.2017)</a></p>

<p>Burada dikkat çekilmesi gereken husus, zararın "<i>tamamen</i>" giderilmesi şartıdır. Kanun koyucu<i> </i>Türk Ceza Kanunu’nun 168. maddesinin 4. fıkrasında <i>‘‘Kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, ayrıca mağdurun rızası aranır.’’ </i>demek suretiyle kısmen geri vermeyi veya tazmini mağdurun rızasına bağlamıştır. Yargıtay yerleşik içtihatlarında da, kısmi ödemelerin etkin pişmanlık kapsamında değerlendirilebilmesi için mağdurun bu kısmi ödemeyi kabul ettiğinin açıkça anlaşılması gerektiği vurgulanmaktadır. Mağdurun rızası olmaksızın yapılan kısmi ödemeler, indirim sebebi teşkil etmemektedir. <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-2025816-e-20253507-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin konuyla bağlantılı 2025/816 E. 2025/3507 K. ve 17.03.2025 tarihli kararı </a>şöyledir.<strong> </strong> <strong>“</strong><i>Bu kapsamda inceleme konusu dava dosyası değerlendirildiğinde; 27.04.2022 tarihli sorgusu sırasında katılanın zararını karşılaması kendisine süre verilen sanığın 23.11.2022 ile katılanın 05.12.2022 tarihli dilekçeleri ve ekindeki banka dekontlarına göre, 18.10.2022 tarihli hükümden önce 1.500,00 TL'lik zararın 1.000,00 TL'lik kısmının karşılandığının anlaşılması karşısında, 5237 sayılı Kanun’un 168/4. maddesi gereğince, kısmi geri verme nedeniyle sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına rıza gösterip göstermediği katılandan sorularak, sonucuna göre sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasının gerekip gerekmediğinin tartışılmaması Kanun'a aykırı olup, kanun yararına bozma talebi yerinde görülmüştür.<strong>”</strong></i></p>

<p>Meselenin can alıcı noktası şu: Mağdur 2020 yılında 100 bin TL dolandırılmış, fail ise bu parayı 2025 yılında aynen iade etmiş olsa, zararın gerçekten giderildiğinden söz edilebilir mi?</p>

<p>Paranın nominal değeriyle reel değeri arasındaki bu uçurum, ceza hukukumuzda henüz tatmin edici bir karşılık bulmuş değildir. TCK 168. madde, zararın "<i>aynen geri verme veya tazmin"</i> ifadesini kullanmakla beraber, paranın alım gücündeki kaybın telafi edilmesine dair bir düzenleme içermemektedir. Bu durum, failin lehine işleyen bir boşluk yaratmaktadır. Fail, dolandırılan paranın nominal tutarını yıllar sonra ödemek suretiyle hem ceza indirimi alabilmekte hem de mağdur, paranın satın alma gücünde meydana gelen kayıp sebebiyle zarar etmektedir.</p>

<p>Borçlar hukukunda ise bu sorun, Türk Borçlar Kanunu 122. madde çerçevesinde munzam zarar (aşkın zarar) kavramıyla ele alınmaktadır. Türk Borçlar Kanunu’nun Aşkın Zarar başlıklı 122. maddesi şöyledir: <i>‘‘Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür.</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>Temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hâkim, esas hakkında karar verirken bu zararın miktarına da hükmeder.’’</i></p>

<p>Buna göre alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kusursuzluğunu ispat etmedikçe bu zararı da gidermekle yükümlüdür. Anayasa Mahkemesi'nin 2014/2267 başvuru numaralı 21.12.2017 tarihli kararı da bu noktada bir dönüm noktası oluşturmuştur. Anayasa Mahkemesi, enflasyonist ortamda alacağın geç ödenmesi durumunda paranın değerindeki aşınmanın tek başına munzam zararın varlığı için yeterli olduğunu, alacaklının bu zararı somut delillerle ispat zorunluluğunun mülkiyet hakkını ihlal ettiğini tespit etmiştir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-6-hukuk-dairesinin-2025544-e-20253055-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 6. Hukuk Dairesi de 2025/544 E., 2025/3055 K. ve 23.09.2025 tarihli kararı</a>yla aynı yönde karar vermiştir: <i>‘‘</i><i>Dava konusu arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanan katma değer vergisi alacağından dolayı davalının 15.02.2013 tarihinde temerrüde düştüğü, temerrüt tarihi olan 2013 yılından 2022 yılına kadar ülkemizdeki enflasyon oranları, yabancı paranın değer artışı, altın fiyatlarının artışı, vadeli mevduat faiz oranları, devlet tahviline verilen faiz oranı, asgari ücret artışı gibi ekonomik göstergeler, yine o dönem içerisindeki yasal faiz oranları dikkate alındığında, davacı alacaklının parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için bir çabada bulunmasının hayatın olağan akışına da uygun olduğu, en azından paranın değer kaybını önlemek için döviz, altın, vadeli mevduat hesabı, devlet tahvili gibi yatırımlara yönelmesinin doğal olduğu kanaatine varılmakla, davacı alacaklının temerrüt faiz oranı üzerinde aşkın zararı (munzam) oluştuğunun kabulü gerekir. (Yargıtay 15. Hukuk Dairesi, 14.11.2024 tarihli ve 2023/1766 Esas, 2024/4097 Karar sayılı kararı, Dairemizin 13.01.2025 tarihli ve 2024/3534 Esas, 2025/15 Karar sayılı kararı)</i>’’</p>

<p>Doktrinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasında, borçlar hukukundaki munzam zarar ilkelerinin gözetilip gözetilmeyeceği tartışmalıdır. Bir görüş, TCK 168. maddenin dar yorumlanması gerektiğini, nominal bedelin ödenmesinin yeterli olduğunu savunmaktadır. Zira ceza hukukunda kıyas yasağı ilkesi gereği, kanunda açıkça düzenlenmemiş hususların yorum yoluyla genişletilmesi mümkün değildir. Ancak karşı görüş, suçla korunan hukuki yararın mağdurun malvarlığı olduğunu, dolayısıyla zararın "gerçek anlamda" giderilmemişse etkin pişmanlıktan bahsedilemeyeceğini ileri sürmektedir. Bu görüşe göre, paranın satın alma gücündeki kayıp hesaba katılmadan yapılan ödemeler, failin suçtan elde ettiği haksız menfaati sürdürmesine imkan tanımaktadır. Yargıtay uygulamaları incelendiğinde, ceza daireleri bu konuda nominal ödemeyi yeterli saymaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2011/45 E. 2011/44 K. ve 12.04.2011 tarihli kararında <i>“5237 sayılı TCK’nın 168. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için uğranılan zararın tazmini yeterli olup ayrıca munzam zarar niteliğindeki faizin de ödenmesi koşul değildir.’’ </i>denilmiştir. Yine Yargıtay 5. Ceza Dairesi, 2010/9780 E., 2012/13008 K., 13.12.2012 tarihli kararında <i>"5237 sayılı TCK’nın 168. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için uğranılan zararın tazmini yeterli olup ayrıca munzam zarar niteliğindeki faizin de ödenmesinin gerekmediği"</i>ne karar vermiştir.</p>

<p>Pratikte karşılaşılan asıl güçlük, paranın değer kaybının nasıl hesaplanacağı meselesidir. Borçlar hukuku yargılamasında Yargıtay'ın benimsediği "ekonomik sepet" yöntemi, enflasyon oranları, döviz kuru değişimleri, mevduat faiz oranları, devlet tahvili getirileri gibi göstergelerin ortalaması alınarak paranın reel değerindeki kaybın tespitini öngörmektedir. Ancak ceza muhakemesinde böyle bir hesaplama yapılması hem zaman alıcı hem de usul ekonomisi ilkesiyle bağdaşmamaktadır.</p>

<p>Bir başka sorun, mağdurun munzam zarar talebini nereye yönelteceğidir. Ceza davası içinde mi, yoksa ayrı bir tazminat davası açarak mı bu talebini ileri sürebilir? Mağdur hukuk mahkemelerinde ayrı bir dava açmak suretiyle munzam zararını talep edebilir. Mağdurun hukuk mahkemesinde açacağı davada ceza mahkemesinin kararıyla bağlı olmayacağı birçok Yargıtay kararıyla istikrar kazanmıştır.<strong> </strong>Dolayısıyla mağdur, ceza davasında etkin pişmanlık uygulanarak faile ceza indirimi yapılmış olsa bile, ayrıca hukuk mahkemesinde munzam zarar davası açabilir. Ancak bu durumun, yargı ekonomisi açısından verimli olmadığı malumdur.</p>

<p>Kanımızca, etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasında, paranın satın alma gücündeki kayıp dikkate alınmalıdır. Bunun için TCK 168. maddeye eklenecek bir fıkrayla, zararın giderilmesi kavramının, paranın değerindeki kayıp gözetilerek hesaplanacağına dair açık bir düzenleme getirilmelidir. Böylece hem yorum boşluğu giderilmiş hem de mağdurun koruması güçlendirilmiş olur. Alternatif olarak, mahkemelerin etkin pişmanlık değerlendirmesi yaparken re'sen bir bilirkişi incelemesi yaptırarak, ödenen meblağın paranın o dönemdeki alım gücünü yansıtıp yansıtmadığını tespit etmeleri önerilebilir. Ya da ülkedeki faiz-enflasyon dengesi üzerinden bir çözüm yoluna da gidilebilir. Bu yöntemler, hem hukuk mahkemelerinin iş yükünü azaltacak hem de adaletin daha hızlı tecelli etmesini sağlayacaktır.</p>

<p>Dolandırıcılık suçunda etkin pişmanlık müessesesi, suç-ceza dengesini kurarken failin samimi pişmanlığını ödüllendiren, aynı zamanda mağdurun zararının giderilmesini hedefleyen önemli bir kurumdur. Ancak yüksek enflasyon dönemlerinde, paranın nominal değeriyle reel değeri arasındaki makas açıldıkça, etkin pişmanlık uygulamasının mağdur lehine işlemediği görülmektedir.</p>

<p>Munzam zarar kavramı, borçlar hukukunda alacaklının temerrüt faizini aşan zararının karşılanmasını amaçlarken, ceza hukukunda bu kavramın doğrudan karşılığı bulunmamaktadır. Oysa suçla korunan hukuki yararın malvarlığı olduğu gözetildiğinde, failin paranın değer kaybını hesaba katmadan yaptığı ödemenin tam bir zarar giderimi olarak kabulü hakkaniyete aykırı düşmektedir. Yasa koyucunun bu konuda somut bir düzenleme yapması, hem uygulamadaki tereddütleri giderecek hem de mağdur ile fail arasındaki dengeyi yeniden kuracaktır. Aksi takdirde, etkin pişmanlık hükümleri, failin lehine işleyen bir indirim müessesesi olmaktan öteye geçemeyecek, mağdurun gerçek anlamda tatmini sağlanamayacaktır.</p>

<p></p>

<p><strong>Av. Lokman ÇETİN – Av. Ömer KÖÇER</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/dolandiricilik-sucunda-gecikmis-zarar-giderimi-ve-paranin-deger-kaybi-etkin-pismanlik-ve-munzam-zarar-iliskisi-1</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 00:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/10/terazi/tertasiz.jpg" type="image/jpeg" length="49205"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin 2025/816 E., 2025/3507 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-2025816-e-20253507-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-2025816-e-20253507-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin 17.03.2025 tarihli, 2025/816 E., 2025/3507 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>11. Ceza Dairesi</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>2025/816 E., 2025/3507 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi<br />
SAYISI : 2022/197 E., 2022/360 K.<br />
SUÇ : Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık<br />
KARAR : Mahkûmiyet<br />
KANUN YARARINA BOZMA YOLUNA BAŞVURAN : Adalet Bakanlığının istemi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : İlgili kararın kanun yararına bozulması</p>

<p>Konya 7. Ağır Ceza Mahkemesinin, 18.10.2022 tarihli ve 2022/197 Esas, 2022/360 Karar sayılı kararı ile sanık hakkında bilişim sistemlerinin banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçundan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (5237 sayılı Kanun) 158/1-f-son, 62, 52/2-4 ve 53. maddeleri uyarınca 3 yıl 4 ay hapis ve 3.320,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin hükmün, istinaf edilmeksizin 17.11.2022 tarihi itibarıyla kesinleştirildiği anlaşılmıştır.</p>

<p>Adalet Bakanlığının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 309/1. maddesi uyarınca, 20.01.2025 tarihli ve 2024/11412 sayılı evrakı ile kanun yararına bozma istemine istinaden düzenlenen, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 17.02.2025 tarihli ve KYB-2025/11262 sayılı Tebliğnamesi ile dava dosyası Daireye gönderilmekle, gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. İSTEM</strong></p>

<p>A. Kanun Yararına Bozma İstemi</p>

<p>Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 17.02.2025 tarihli ve KYB-2025/11262 sayılı kanun yararına bozma isteminin;<br />
“5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Etkin Pişmanlık" başlıklı 168. maddesinde yer alan, " (2) Etkin pişmanlığın kovuşturma başladıktan sonra ve fakat hüküm verilmezden önce gösterilmesi halinde, verilecek cezanın yarısına kadarı indirilir.. (4) Kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, ayrıca mağdurun rızası aranır." şeklindeki düzenlemeler nazara alındığında,<br />
Dosya kapsamına göre, müştekinin ve sanığın hüküm tarihinden sonra dosyaya sunduğu 23/11/2022 ve 05/12/2022 tarihli dilekçelerinde, sanığın yargılama devam ederken ve yargılama sonrasında taksitler halinde ödeyerek zararı tamamen giderdiğini, hüküm verilmeden önce 15/06/2022 ve 18/10/2022 tarihlerinde ise kısmen geri ödediğini belirtmeleri ve banka dekontlarını dosyaya sunduklarının anlaşılması karşısında, hüküm verilmeden önce zararının kısmen giderildiği anlaşılan mağdurdan 5237 sayılı Kanun'un 168/4. maddesi gereğince sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına rıza gösterip göstermediği sorulduktan sonra, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmemiştir.”<br />
Şeklindeki gerekçeye dayandığı anlaşılmıştır.<br />
pişmanlık" başlıklı 168. maddesinin birinci, ikinci ve dördüncü fıkraları;<br />
"(1) Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce, failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde, verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilir.<br />
(2) Etkin pişmanlığın kovuşturma başladıktan sonra ve fakat hüküm verilmezden önce gösterilmesi halinde, verilecek cezanın yarısına kadarı indirilir.<br />
...<br />
(4) Kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, ayrıca mağdurun rızası aranır.<br />
..."<br />
Şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p>2. Bu kapsamda inceleme konusu dava dosyası değerlendirildiğinde; 27.04.2022 tarihli sorgusu sırasında katılanın zararını karşılaması kendisine süre verilen sanığın 23.11.2022 ile katılanın 05.12.2022 tarihli dilekçeleri ve ekindeki banka dekontlarına göre, 18.10.2022 tarihli hükümden önce 1.500,00 TL'lik zararın 1000.00 TL'lik kısmının karşılandığının anlaşılması karşısında, 5237 sayılı Kanun’un 168/4. maddesi gereğince, kısmi geri verme nedeniyle sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına rıza gösterip göstermediği katılandan sorularak, sonucuna göre sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasının gerekip gerekmediğinin tartışılmaması Kanun'a aykırı olup, kanun yararına bozma talebi yerinde görülmüştür.</p>

<p><strong>II. KARAR</strong></p>

<p>1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNİN KABULÜNE,</p>

<p>2. Konya 7. Ağır Ceza Mahkemesinin, 18.10.2022 tarihli ve 2022/197 Esas, 2022/360 Karar sayılı kararının, 5271 sayılı Kanun’un 309/3. maddesi gereği, oy birliğiyle KANUN YARARINA BOZULMASINA,</p>

<p>5271 sayılı Kanun’un 309/4-b. maddesi uyarınca gerekli işlemlerin yapılması için dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,<br />
17.03.2025 tarihinde karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-2025816-e-20253507-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/05/yargi/yargitaya-640x360.jpg" type="image/jpeg" length="60870"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ceza Genel Kurulu'nun 2017/654 E., 2017/333 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2017654-e-2017333-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2017654-e-2017333-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 13.06.2017 tarihli, 2017/654 E., 2017/333 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Ceza Genel Kurulu</strong></p>

<p><strong>2017/654 E., 2017/333 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p><br />
Yargıtay Dairesi : 6. Ceza Dairesi</p>

<p>Nitelikli yağma suçundan sanık ...'un TCK'nun 149/1-a-c-d-h, 62, 58, 54 ve 63. maddeleri uyarınca 11 yıl 8 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine, mahsuba ve müsadereye ilişkin, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 12.07.2016 gün ve 175-248 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 01.03.2017 gün ve 6984-489 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.</p>

<p>Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 20.03.2017 gün ve 371329 sayı ile;<br />
"Olay 31.12.2014 günü saat 22.00 sıralarında Ankara'da meydana gelmiş olup, sanıklar ..., ..., ... ve kimliği tespit edilemeyen dördüncü bir kişi aralarında anlaşarak, mağdur ...'ü takip etmişler, Milli Piyango bilet satıcısı olan mağduru motorsikletiyle giderken kiraladıkları araçlarıyla çarparak düşürmüşler ve düşen mağduru yerde darp ettikten sonra, üzerindeki çanta ve paraları yağmalamışlardır. Olayın sübutunda ve sanıkların bu suçu birlikte işlediklerinde herhangi bir şüphe bulunmamaktadır. İtiraz konumuz, iştirak halinde işlenen suçlarda etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına yöneliktir.</p>

<p>Şöyle ki; mahkeme sanık ... hakkında etkin pişmanlık hükümlerini uygulayarak cezada 1/3 oranında indirime giderken; sanık ... hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına yer olmadığına karar vermiştir.</p>

<p>İtiraz konusu olması sebebiyle kısaca etkin pişmanlık hususuna değinmek gerekirse; 5237 sayılı TCK’nun 168. maddesiyle, mala karşı işlenen bazı suçlar tamamlandıktan ve fakat hüküm verilmeden evvel failin pişmanlık göstererek mağdurun zararını gidermesi durumu, etkin pişmanlık olarak düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin sebebi, mağdurun suç nedeniyle uğramış olduğu zararın giderilmesidir. TCK’nun 168. maddesinde yer alan 'etkin pişmanlık' hükmünün uygulanabilmesi için, maddede sınırlı bir şekilde sayılan suçların işlenmesi halinde, failin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi gerekmektedir. Failin, mağdurun zararını tazmin etmesi, suçunu kabul ettiği anlamına gelmez. Fail, suçu işlediğini kabul etmemekle birlikte her ihtimale karşı mahkûm olması durumunda etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak için zararın tazmini yoluna gidebilir. Bu husus, failin suçu ikrarı anlamına gelmez.</p>

<p>Yasada yazılı bulunan 'bizzat pişmanlık göstermek' ibaresi yeni bir kavramdır. Maddenin lafzına göre, fail veya ortaklarının iade veya tazmini bizzat pişmanlık göstererek yapmış olmaları gerekir. Ancak uygulamada yaşanan sorunlar nedeniyle, iade veya tazminin mutlaka sayılan kişiler tarafından yapılması zorunlu değildir. Failin kendisinin, eşyayı iade veya zararı tazmin edebileceği gibi failin görevlendirdiği bir başkası da tazmin veya iade edebilir. (Soyaslan, Doğan, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Yetkin Yayınevi, Ankara 2005, s.380) Çeşitli nedenlerle failin bizzat iade olanağı yoksa örneğin, fail, hastalanmış, sakat kalmış ya da tutuklanmış ise bizzat iade, kabul edilen anlamıyla olanaksız hale gelecektir. O nedenle kanundaki ‘bizzat’ ibaresini, failin bizzat irade, izin ve onayı ile onun adına hareket eden kişiler vasıtasıyla iade veya tazmin anlamında kabul edilmelidir. (Malkoç, İsmail, Açıklamalı-İçtihatlı Yeni Türk Ceza Kanunu, Malkoç Yayınevi, Ankara 2007, s.1136)</p>

<p>Suçun iştirak halinde işlenmesi durumunda, faillerden birisi veya birkaçı iade veya tazmin yükümlülüğünü yerine getirirse, diğer suç ortakları bu yerine getirmeye karşı çıkmadıkları takdirde, o kimseler de, etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmalıdırlar. Etkin pişmanlık kişisel bir ceza indirim nedeni olmakla birlikte, iştirak halinde işlenen suçlarda, fail veya suç ortaklarından birisinin geri verme veya tazmini gerçekleştirmesi, diğerlerinin bu maddeden yararlanma olanağını fiilen kaldırdığından, diğer fail veya suç ortakları hakkında da TCK’nun 168. maddesi uygulanmalıdır. (Tezcan, Durmuş/Erdem, Mustafa Ruhan/Önok, R.Murat, Teorik ve Pratik Ceza Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2006, s.632) Aksi bir düşünüş tarzında suça iştirak etmiş ortaklardan birisinin etkin pişmanlık hükümlerinden yararlandığı durumlarda, diğerlerinin yararlanamaması gibi bir durum ortaya çıkar ki, bu hususun da adalet anlayışıyla ve eşitlik ilkesiyle bağdaşmayacağı açıktır. (Tezcan/Erdem/Önok, s.588) Bazı yazarlar ise aksi görüştedir. (Doğan Soyaslan, s.381).</p>

<p>Bu açıklamalar ışığında, mağdur ...'e yönelik kasten yaralama ve yağma suçları sanıklar tarafından birlikte işlenmiştir. Mağdur, kamu davası açıldıktan sonra 01.06.2016 günü mahkemeye hitaben yazdığı dilekçesinde, suçtan kaynaklanan tüm zararının sanık yakınları tarafından giderildiğini belirtmiş ve sanıklar hakkındaki şikâyetinden vazgeçmiştir. Bu dilekçe karşısında, tüm sanıklar etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmalıdır. Nitekim iştirak halinde suç işleyen sanıklardan birinin mağdurun zararını gidermesi durumunda, diğer sanıkların da bu lehe durumdan yararlanması gerektiği yukarıda doktrin görüşleri aktarılırken belirtilmişti.</p>

<p>Ayrıca, mağdurun şikâyetten vazgeçme dilekçesi ile ilgili olarak, mahkeme heyeti 01.07.2016 günlü duruşmada sanık ...'a soru yöneltmiş, sanık ... ifadesinde, ödemeden haberi olmadığını söylemiş; diğer sanık ... da ifadesinde, ödemeye katkıda bulunmak için süre talebinde bulunmuş;</p>

<p>12.07.2016 günlü duruşmada sanık ... ifadesinde, etkin pişmanlık konusunda bilgisinin bulunmadığını söylemiş, ... savunmanı ise, mağdurun zararının karşılanmasına katıldıklarını belirtmiş; sanık ... ise ifadesinde, mağdur olduğu için zararın giderilmesine katkıda bulunmadığını belirtmiş; ... savunmanı ise sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasını talep etmiştir.</p>

<p>Mağdurun zararının giderilmesi hususunda, sanık ...'ın bilgisinin olmaması hayatın olağan akışına uygun düşmeyip, sanığın gerçekte zararın giderilmesine katkıda bulunmadığı anlaşılmakta olup, sanık ...'ın etkin pişmanlıktan yararlandırılması, sanık ...'un etkin pişmanlıktan yararlandırılmaması ayrıca haksız bir sonucun doğmasına neden olmuştur.<br />
Gerek iştirak halinde işlenen suçta bir tarafın zararı gidermesinin yeterli olması ve gerekse sanıklar arasında adaletsiz bir uygulamaya gidilmiş olması karşısında, sanık ... yönünden mahkûmiyet hükmünün bozulması gerektiği" görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.</p>

<p>5271 sayılı CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 6. Ceza Dairesince 28.04.2017 gün ve 2114-1052 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.</p>

<p><strong>TÜRK MİLLETİ ADINA</strong></p>

<p><strong>CEZA GENEL KURULU KARARI</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sanık ... hakkında kasten yaralama ve nitelikli yağma suçları ile sanık ... hakkında kasten yaralama suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri Özel Dairece onanmak suretiyle, sanık ... hakkında kasten yaralama suçundan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin karar itiraz edilmeksizin, nitelikli yağma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ise yerel mahkemece verilen temyiz isteminin reddi kararı üzerine kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme, sanık ... hakkında nitelikli yağma suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır.</p>

<p>Suçun sübutuna ve nitelendirilmesine ilişkin bir uyuşmazlık ve bu kabulde dosya içeriği itibarıyla herhangi bir isabetsizlik bulunmayan somut olayda; Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında TCK'nun 168/3. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükmünün uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının tespitine ilişkindir.</p>

<p>İncelenen dosya kapsamından;</p>

<p>Olay gecesi sanık ...’un, seyyar milli piyango bileti satıcılığı yapan ve motosikletiyle eve dönmekte olan mağdur ...'ü, yönetimindeki otomobille takip ettiği ve motosiklete arkadan çarparak mağduru yere düşürdüğü, otomobilden inen ve yüzlerini maske ile gizleyen inceleme dışı sanık ... ile açık kimliği belirlenemeyen diğer kişinin ellerindeki sopalarla mağdura vurarak yaraladıkları, motosikletin arka kısmındaki içerisinde 100.000 Lira para 30.000 Lira değerinde piyango bileti ile diğer eşyaların bulunduğu çantayı aldıkları, ardından inceleme dışı diğer sanık ...’ın yönetimindeki otomobille olay yerine geldiği, sanık ...’in bu otomobile, açık kimliği belirlenemeyen diğer kişinin ise sanık ...’ın kullandığı otomobile binerek olay yerinden kaçtıkları,<br />
Mağdur ...’ün kovuşturma evresinde sunduğu 01.06.2016 tarihli dilekçesinde; tüm zararının sanık yakınları tarafından karşılandığını, şikâyetinden tamamen vazgeçtiğini ve davaya katılmak istemediğini belirttiği,</p>

<p>01.07.2016 tarihli oturumda mahkemece söz verilen sanık ...’un; ödeme konusunda bilgisi olmadığını, diğer sanıkların ödemelerine kendisinin de katkıda bulunmak istediğini söylemesi üzerine, 12.07.2016 tarihli bir sonraki oturuma kadar ödeme yapması hususunda sanığa süre verildiği,</p>

<p>12.07.2016 tarihli oturumda inceleme dışı sanık ...'nın; zararın giderilmesine kendisi ile sanık ...’ın katkıda bulunduğunu, ancak sanık ...’ın ödeme yapıp yapmadığını bilmediğini, söz alan sanık ... müdafiinin ise; sanık ... ile beraber mağdurun zararını giderdiklerini söylediği,</p>

<p>Aynı oturumda inceleme dışı sanık ...'ın; bilgi sahibi olmadığını ve müdafiinin bu hususta beyanda bulunacağını söylemesi üzerine kendisine söz verilen sanık ... müdafiinin de; sanıklar Emrah ve Ümit’in yakınları ile birlikte mağdurun zararının giderildiğini belirttiği,</p>

<p>Sanık ...'un ise aynı oturumda bu kez; işlemediği bir suçtan dolayı zararın giderilmesine katkıda bulunmadığını ve kendisinin de mağdur olduğunu savunduğu,</p>

<p>Anlaşılmaktadır.</p>

<p>Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümü için “etkin pişmanlık” kavramı üzerinde durulmalıdır.</p>

<p>Pişmanlık Türk Dil Kurumu Sözlüğünde; "yaptığı bir iş ya da davranışının olumsuz sonucunu görerek üzülme, nadim olma" şeklinde tanımlanmaktadır.</p>

<p>Öğreti ve uygulamada; "bir suçun işlenmesinden sonra failin, herhangi bir dış etken bulunmaksızın kendi hür iradesiyle, meydana gelen neticeyi ortadan kaldırmaya yönelik davranışlarına etkin pişmanlık" denilmektedir.</p>

<p>Türk Ceza Kanununun kabul ettiği suç teorisi uyarınca, suçun kanuni tanımında yer alan unsurların gerçekleşmesiyle, ortaya cezalandırmayı gerektirir bir haksızlık çıkmakta ve kusurluluğu kaldıran bir sebebin bulunmaması halinde, fail hakkında bir ceza ya da güvenlik tedbirine hükmolunmaktadır. Fakat bazı hallerde kanun koyucu, failin cezalandırılması için başka birtakım unsurların da bulunması veyahut bulunmamasını aramıştır. İşte haksızlık ve kusur isnadı dışında kalan bu gibi hususlar "suçun unsurları dışında kalan hâller" başlığı altında ele alınmaktadır. Bunlardan failin cezalandırılması için gerekli olanlara "objektif cezalandırılabilme şartları," bulunmaması gerekenlere ise "şahsi cezasızlık sebepleri" ya da "cezayı kaldıran veya azaltan şahsi sebepler" denilmektedir. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2016, 9. Baskı, s. 359). Bu yönüyle etkin pişmanlık, cezayı kaldıran veya cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebepler arasında yer almaktadır.</p>

<p>İşledikleri suç nedeniyle şahısların cezalandırılması kural olmakla birlikte, bir kısım şartların gerçekleşmesi durumunda kişi hakkında ceza davasının açılmasından, açılmış olan davanın devamından ve sonuçta ceza verilmesinden veya mahkûm olunan cezanın infazından vazgeçilmesi izlenen suç politikasının bir gereğidir. Bilindiği üzere suç, bir süreç içerisinde işlenmekte olup, buna suç yolu ya da "iter criminis" denilmektedir. Bu süreçte fail, önce belli bir suçu işlemek hususunda karar vermekte, daha sonra bunun icrasına yönelik hazırlıkları yapmakta, son olarak icra hareketlerini gerçekleştirmektedir. Çoğu suç, fiilin icra edilmesiyle tamamlanırken, kanuni tarifte ayrıca bir unsur olarak neticeye yer verilen suçlarda, suçun tamamlanması için fiilin icra edilmesinden başka ayrıca söz konusu neticenin gerçekleşmesi de aranmaktadır. Türk Ceza Kanununun 36. maddesindeki "gönüllü vazgeçme" düzenlemesi ile failin suç yolundan dönerek, suçun tamamlanmasını veyahut da neticenin gerçekleşmesini önlemesi; etkin pişmanlığa ilişkin düzenlemeler ile de, suç tamamlandıktan sonra hatasının farkına vararak nedamet duyup neden olduğu haksızlığın neticelerini gidermesi için teşvikte bulunulması amaçlanmıştır.</p>

<p>Etkin pişmanlık kavramıyla ilgili bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlığa konu 5237 sayılı TCK'nun 168. maddesindeki etkin pişmanlık müessesesini irdeleyecek olursak:</p>

<p>5237 sayılı TCK'nun 08.07.2005 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5377 sayılı Kanunun 20. maddesiyle değişik 168. maddesi;</p>

<p>"1)Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs ve karşılıksız yararlanma suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde, verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilir.</p>

<p>2)Etkin pişmanlığın kovuşturma başladıktan sonra ve fakat hüküm verilmezden önce gösterilmesi halinde, verilecek cezanın yarısına kadarı indirilir.</p>

<p>3)Yağma suçundan dolayı etkin pişmanlık gösteren kişiye verilecek cezanın, birinci fıkraya giren hallerde yarısına, ikinci fıkraya giren hallerde üçte birine kadarı indirilir.</p>

<p>4)Kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, ayrıca mağdurun rızası aranır" şeklinde iken; 6352 sayılı Kanunun 84. maddesi ile yapılan değişiklikle "ve karşılıksız yararlanma" ibaresi madde metninden çıkarılmış ve maddeye eklenen 5. fıkrada karşılıksız yararlanma suçlarında etkin pişmanlıkla ilgili farklı bir düzenlemeye gidilmiştir.</p>

<p>Anılan madde bu düzenleniş şekliyle, 765 sayılı TCK'nun 523. maddesinden oldukça farklıdır. 29.06.1955 gün ve 10-16 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile Ceza Genel Kurulunun 11.11.1997 gün ve 248-288 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında açıklandığı üzere, 765 sayılı TCK'nun 523. maddesi, "iade ve tazmin" esasına dayalıdır. 5237 sayılı TCK'nun 168. maddesi ise tazminden çok "pişmanlık" esasını ön plana çıkarmaktadır.</p>

<p>Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 27.05.2008 gün ve 127-147 sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere; TCK'nun 168. maddesinde yer alan "etkin pişmanlık" hükümlerinin uygulanabilmesi için, maddede sınırlı bir şekilde sayılan suçların işlenmesi halinde, failin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı, aynen geri verme ya da tazmin suretiyle gidermesi gerekmektedir.</p>

<p>Öğretide hâkim olan görüşe göre de; 5237 sayılı TCK'nun 168. maddesinin, 765 sayılı TCK'nun 523. maddesinden farklı olarak; "tazminden çok pişmanlık" esasına dayandığı kabul edilmektedir. (Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-Murat Önok, Teorik Ve Pratik Ceza Özel Hukuku, 11. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, s. 696-702; Veli Özer Özbek-Mehmet Nihat Kambur-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 8. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2015, s. 615-618)</p>

<p>Bu açıklamaların sonucu olarak; iade ve tazminin cebri icra yoluyla gerçekleştirilmesi, zararın failin rızası hilafına veya ondan habersiz olarak üçüncü kişilerce giderilmesi, eşyanın failin yakalanmamak için kaçarken atması sonucu veya kaçarken yakalanan failin üzerinde ele geçirilmiş olması gibi hallerde, failin gerçek anlamda pişmanlığından söz edilemeyeceğinden, TCK'nun 168. maddesinin uygulanma şartları oluşmayacaktır. Bununla birlikte, etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için mağdurun uğradığı zararın aynen geri verme veya tazmin suretiyle giderilmesi şartı yerine getirilirken duyulan pişmanlığın mutlaka sözle ifade edilmesi zorunluluğu bulunmayıp, davranışlar yoluyla da gösterilebileceği; yine sanığın en azından pişmanlığını ya da iade ve tazmine rıza gösterdiğini ortaya koyacak söz veya davranışlarda bulunması, karşı duruş sergilememesi koşuluyla, suç nedeniyle meydana gelen zararın, sanık adına, üçüncü kişilerce giderilmesi halinde de sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması olayın özelliklerine göre mümkün olabilecektir.</p>

<p>Bu bağlamda, iştirak halinde işlenmiş suçlarda fail, yardım eden veya azmettiren suç ortaklarından birinin mağdurun zararını tamamen gidermesi halinde, artık giderilmesi gereken bir zarar bulunmadığından zararı gidermeyen diğer suç ortakları yönünden etkin pişmanlık müessesesinin uygulanması için "iade ve tazmin" şartı aranmayacak ise de, TCK'nun 168. maddesi tazminden çok pişmanlık esasına dayandığından zararı gidermeyen diğer suç ortaklarının en azından pişmanlıklarını ya da iade ve tazmine rıza gösterdiklerini ortaya koyacak söz veya davranışlarda bulunmaları gerekmektedir.</p>

<p>Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;</p>

<p>Yağma suçunun mağduru ...'ün uğradığı zararın, sanık ...’un bilgisi dışında inceleme dışı sanıklar ... ve ... tarafından tamamen giderildiği ve mağdurun da kovuşturma evresinde verdiği dilekçesinde, tüm zararının sanık yakınları tarafından karşılandığını belirttiği, bu durumda artık giderilmesi gereken bir zarar bulunmadığından, sanık ... hakkında etkin pişmanlık hükmünün uygulanması için "iade ve tazmin" şartının aranmasının mümkün olmadığı anlaşılmakta ise de; mağdurun zararının giderildiğine ilişkin dilekçesi kendisine okunduğunda, önce zararın tazminine katkıda bulunmak istediğini beyan eden sanık ...’un, bir sonraki oturumda bu ifadesinden farklı olarak, işlemediği bir suçtan dolayı zararın giderilmesine katkıda bulunmadığını söylemesi karşısında; mağdurun zararının giderilmesine yönelik herhangi bir gayret içine girmeyen ve pişmanlığını ortaya koyacak söz veya davranışı da bulunmayan sanık hakkında etkin pişmanlık hükmünün uygulanma koşullarının bulunmadığının kabulü gerekmektedir.</p>

<p>Bu itibarla, sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmamasına karar veren yerel mahkeme hükmü ile bu hükmün onanmasına ilişkin Özel Daire kararı isabetli olup, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmelidir.</p>

<p><strong>SONUÇ:</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,</p>

<p>2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 13.06.2017 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2017654-e-2017333-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/07/yargi/yargitayd4ss.jpg" type="image/jpeg" length="34593"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR, CMK 111]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR</strong></p>

<p>CMK 111 – Adlî Kontrolün Kaldırılması ve İtiraz Süreci</p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 111 Açıklaması </p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sürecinde bireyin özgürlüğünü sınırlayan her tedbirin geçici olması, hukuk devleti ilkesinin temel gereklerinden biridir. Adlî kontrol tedbiri, tutuklamaya alternatif olarak kişisel özgürlüğü koruyan bir güvence niteliği taşır. Ancak bu tedbirin süresiz biçimde devam etmesi, kişi hak ve özgürlükleriyle bağdaşmaz.</p>

<p>Bu videoda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 111. maddesini (CMK 111) ele alarak adlî kontrolün hangi koşullarda kaldırılabileceğini, başvuru yollarını ve itiraz sürecini ayrıntılı şekilde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan konular:</p>

<p>CMK 111 nedir?<br />
Adlî kontrolün kaldırılması nasıl talep edilir?<br />
Hâkim veya mahkeme bu talebi nasıl değerlendirir?<br />
Adlî kontrol kararına itiraz mümkün müdür?<br />
Adlî kontrol tedbirinin süresi ve ölçülülük ilkesi</p>

<p>Öne çıkan noktalar:<br />
CMK’nın 111. maddesi, adlî kontrolün kaldırılmasına ilişkin açık bir yol belirleyerek bireyin özgürlüğünü korur. Şüpheli veya sanık, adlî kontrolün kaldırılmasını talep edebilir; hâkim veya mahkeme de bu talebi en geç beş gün içinde karara bağlamak zorundadır. Ayrıca, kararlara karşı itiraz hakkı tanınarak yargısal denetim sağlanır.</p>

<p>Bu düzenleme, adil yargılanma hakkı, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkesi açısından büyük önem taşır. Adlî kontrolün bir cezaya dönüşmemesi, yalnızca yargılamanın gerektirdiği ölçüde uygulanması, hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu video, ceza muhakemesi, adlî kontrol uygulaması ve kişi özgürlüğü üzerindeki yargısal güvenceler konularında bilgi edinmek isteyen hukuk öğrencileri, avukat adayları ve hukuk meraklıları için hazırlanmıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 09:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/l__BEvTYoto/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="83100"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler</p>

<p>CMK 110 – Adlî Kontrol Kararı Nedir? | Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 110 Açıklaması | Hukuki Haklarım</p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sistemimizde kişi özgürlüğü, en temel haklardan biridir. Ancak bu özgürlük, bazen adaletin sağlanması amacıyla sınırlanabilir. İşte bu noktada tutuklama tedbirine alternatif bir koruma önlemi olan adlî kontrol devreye girer.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110. maddesini (CMK 110) ele alarak, adlî kontrol kararının kim tarafından verileceğini, hangi aşamalarda uygulanabileceğini ve nasıl değiştirilebileceğini ayrıntılı biçimde açıklıyoruz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Videoda ele alınan başlıklar:</p>

<p>CMK 110 nedir?<br />
Adlî kontrol kararı kim tarafından verilir?<br />
Hâkim adlî kontrol kararında değişiklik yapabilir mi?<br />
Kovuşturma aşamasında adlî kontrol nasıl uygulanır?<br />
Cumhuriyet savcısının adlî kontroldeki rolü nedir?<br />
*Adlî kontrol tedbirinin amacı ve hukuk devleti ilkesiyle ilişkisi</p>

<p>Öne çıkan kavramlar:<br />
Adlî kontrol kararı, tutuklama tedbirine alternatif olarak kişi özgürlüğünü daha az kısıtlayan bir sistem getirir. Bu sayede hem yargılamanın güvenliği sağlanır hem de bireyin temel hak ve özgürlükleri korunur. CMK 110, yargılamanın her aşamasında adlî kontrolün uygulanmasına ve değiştirilebilmesine imkân tanıyarak hukuk devleti ilkesinin güçlü bir yansımasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/mqXtkUoSSR4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="78592"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Nedir, Nasıl Düzenlenir CMK 109]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi kapsamında yer alan *“adlî kontrol”* tedbiri ele alınıyor. Tutuklamanın istisna, özgürlüğün ise esas olduğu anlayış doğrultusunda düzenlenen bu madde, kişi özgürlüğünü korurken kamu güvenliğini de sağlamayı amaçlıyor.</p>

<p>Adlî kontrol, şüpheli veya sanığın tutuklanmaksızın belirli yükümlülüklere tabi tutularak denetim altına alınmasıdır. Bu sistem, hem kaçma veya delilleri karartma riskini önlemeyi hem de bireyi tamamen özgürlüğünden yoksun bırakmadan yargılama sürecini güvence altına almayı hedefler.</p>

<p>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p>

<p>Tutuklama nedenleri bulunsa bile hâkim adlî kontrol kararı verebilir mi?<br />
Tutuklama yasağı olan hâllerde adlî kontrol uygulanabilir mi?<br />
Adlî kontrol kapsamında hangi yükümlülükler getirilebilir?<br />
“Konutu terk etmeme” yükümlülüğü ne anlama gelir?<br />
7242 ve 7331 sayılı Kanun değişiklikleri adlî kontrol sistemine ne kazandırmıştır?<br />
Adlî kontrol süresi cezadan düşülür mü?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu video, *Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi* kapsamında adlî kontrol kurumunun kapsamını, uygulanma koşullarını, getirilen yenilikleri ve kişi özgürlüğü üzerindeki etkilerini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 06:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Mmnn1gDQv-k/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="13700"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bakan Gürlek: Savunmanın güçlenmesi, yargının ve toplumsal güvenin güçlenmesidir]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek, yargı teşkilatına hitaben yaptığı konuşmada, güçlü bir adalet sisteminin ancak aynı ideale inanan ve sorumluluğu birlikte taşıyan güçlü bir teşkilatla mümkün olacağını belirterek, “Birlikte başaracağız, birlikte güçleneceğiz.” dedi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Gürlek, hâkimler, savcılar, avukatlar, adalet personeli ve infaz koruma teşkilatının büyük bir aile olduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>“AYNI KÜRSÜDEN GELİYORUM”</strong></p>

<p>Bakan Gürlek, 20 yıl boyunca hâkim ve savcı olarak görev yaptığını hatırlatarak, adliye koridorlarının sesini, dosyaların yükünü ve yargı mensuplarının sorumluluğunu yakından bildiğini söyledi.</p>

<p>“Bugün sizlere aynı kürsüde görev yapmış bir meslektaşınız olarak hitap ediyorum.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının meselelerini içeriden bildiğini ve iş yükünün farkında olduğunu ifade etti.</p>

<p><strong>YAPISAL SORUNLAR İÇİN YENİ ADIMLAR</strong></p>

<p>Göreve başladıkları andan itibaren yapısal sorunların çözümü için çalışmaları başlattıklarını dile getiren Gürlek, iş yükü analizlerinin yeniden yapılacağını, norm kadro sisteminin güncelleneceğini ve performans ölçütlerinin daha adil ve objektif bir zemine oturtulacağını açıkladı.</p>

<p>Hâkim ve savcıların mesleki gelişimini destekleyen uzmanlaşma ve eğitim modellerinin hayata geçirileceğini belirten Gürlek, adalet personelinin özlük haklarının iyileştirilmesi için somut adımlar atılacağını kaydetti.</p>

<p><strong>“ŞEFFAFLIK VE LİYAKAT ESAS OLACAK”</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Adaletin yalnızca kanunu doğru uygulamak olmadığını, kurum içinde hakkaniyeti güçlendirmenin de önemli olduğunu vurgulayan Gürlek, şeffaflığın artırılacağını, liyakatin esas alınacağını ve kurumsal aidiyetin güçlendirileceğini ifade etti.</p>

<p>“Bu teşkilat benim yuvamdır.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının tüm unsurlarının ortak emeğiyle daha güçlü bir yapıya kavuşacağını söyledi.</p>

<p><strong>AVUKATLARA MESAJ: “YARGININ VAZGEÇİLMEZ PARÇASISINIZ”</strong></p>

<p>Konuşmasında savunma makamına özel vurgu yapan Gürlek, avukatların yargının üç sacayağından biri olduğunu belirterek, “Savunma güçlü olduğunda adalet gerçek anlamda hayat bulur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Avukatların mesleklerini güven içinde ve saygınlıkla sürdürebilmeleri için gerekli ortamın güçlendirileceğini kaydeden Gürlek, barolarla daha yakın ve düzenli istişare mekanizmaları kurulacağını bildirdi.</p>

<p><strong>“BÜYÜK BİR ADALET AİLESİYİZ”</strong></p>

<p>Türkiye genelinde 26 bin 765 hâkim ve savcı, 96 bin 53 adalet personeli, 83 bin 929 Ceza ve Tevkifevleri teşkilatı mensubu ve 208 bin 223 avukatla büyük bir adalet ailesi olduklarını belirten Gürlek, aynı ideale inanan güçlü bir bütün olduklarını kaydetti.</p>

<p>Gürlek, “Birlikte daha adil bir gelecek inşa edeceğiz.” ifadeleriyle konuşmasını tamamladı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/H5Vdk8HEEDk/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="34613"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklunun Salıverildiğinde Yükümlülükleri Nelerdir CMK 106]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Tutuklunun Salıverildiğinde Yükümlülükleri Nelerdir CMK 106</p>

<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 106. maddesi kapsamında salıverilen kişinin yükümlülükleri ele alınıyor. Tutukevinden çıkan bir kişinin adres bildirim yükümlülüğü, adres değişikliğini bildirme zorunluluğu ve bildirmeme durumunda doğacak hukuki sonuçlar ayrıntılı biçimde açıklanıyor.</p>

<p>Birçok kişinin farkında olmadığı bu yükümlülükler, dava sürecinde savunma hakkını doğrudan etkileyen ve yargılamanın kesintisiz yürütülmesini sağlayan önemli konulardır. Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Salıverilen kişi hangi bilgileri bildirmek zorundadır?<br />
Adres değişikliği nasıl ve ne zaman bildirilmelidir?<br />
Bildirim yapılmazsa tebligat nasıl geçerli olur?<br />
İhtar süreci nasıl işler ve hangi belgeler düzenlenir?<br />
CMK m.106’nın amacı nedir?</p>

<p>Bu video, salıverilen kişinin sorumluluklarını, tebligatın geçerliliğini, yargılamanın adil yürütülmesini ve hak kayıplarının önlenmesini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/vz86x23hrLw/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="48462"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek gündeme ilişkin soruları yanıtladı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Feb 2026 23:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/bsNmtSsrlGc/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="21293"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklulukta Şüpheli veya Sanığın Salıverilme İstemleri CMK 104]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Tutuklulukta Şüpheli veya Sanığın Salıverilme İstemleri CMK 104</strong></p>

<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 104 ve 105. maddelerinde düzenlenen salıverilme istemi (tahliye talebi) kurumunu ele alıyoruz. Bu hükümler, tutuklama tedbirine karşı en önemli güvencelerden birini oluşturarak, şüpheli veya sanığın bireysel başvuru hakkını ve mahkeme tarafından tutukluluğun denetlenmesini güvence altına alır.</p>

<p><strong>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Salıverilme istemi nedir ve hangi aşamalarda talep edilebilir?<br />
CMK m.104 ve 105 neyi düzenler?<br />
Tutukluluk hangi makamlarca denetlenir?<br />
Sulh Ceza Hâkimi, mahkeme, Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay bu süreçte nasıl görev yapar?<br />
Salıverilme istemine ilişkin usul nasıldır ve karar süreleri nelerdir?<br />
Terör veya örgüt faaliyeti kapsamındaki suçlarda süre farkı neden vardır?<br />
Tahliye taleplerine itiraz nasıl yapılır?</p>

<p>Bu video, özgürlük hakkının korunması, tutuklama tedbirinin denetimi, itiraz yolları ve adil yargılanma hakkı konularında temel hukuki bilgiler sunmaktadır.<br />
Ayrıca, CMK 104 ve 105 hükümlerinin, bireyin özgürlüğünü koruyan hızlı, denetlenebilir ve hukuka uygun bir sistem oluşturduğunu detaylarıyla açıklamaktadır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104</guid>
      <pubDate>Thu, 12 Feb 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/HyLPmzX8YUg/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="27234"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklunun Durumunun Yakınlarına Bildirilmesi Hakkı | CMK 107 |]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 107. maddesi, yani tutuklunun durumunun yakınlarına bildirilmesi konusunu ele alıyoruz.</p>

<p>Tutuklama kararı verildiğinde yakınlara bilgi verilmesi nasıl olur, kim bilgilendirilir, yabancı uyruklular için süreç nasıl işler? Tüm detayları bu videoda bulabilirsiniz.</p>

<p>Bu videoda öğrenecekleriniz:</p>

<p>CMK 107 nedir?</p>

<p>Tutuklama kararı alındığında kim bilgilendirilir?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tutuklu kişi ailesine haber verebilir mi?</p>

<p>Yabancı uyruklu tutuklular için konsolosluk bildirimi nasıl yapılır?</p>

<p>Bu düzenlemenin amacı ve insan haklarıyla bağlantısı nedir?</p>

<p>Bu düzenleme, hem kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını hem de aile bağlarının korunmasını güvence altına alır. Ayrıca yabancı uyruklu tutukluların konsolosluk korumasına erişimini sağlar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107</guid>
      <pubDate>Sat, 31 Jan 2026 15:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/OtFl4vYXEXo/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="81251"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklulukta İncelenme Süresi, Ne Kadar Süreler İle Değerlendirme Yapılır | CMK108 |]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-incelenme-suresi-ne-kadar-sureler-ile-degerlendirme-yapilir-cmk108</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-incelenme-suresi-ne-kadar-sureler-ile-degerlendirme-yapilir-cmk108" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. maddesi, yani tutukluluk süresinin sınırları konusunu ele alıyoruz. Tutuklama kararı ne kadar süreyle uygulanabilir, hangi hâllerde uzatılabilir, çocuklar ve ağır suçlar açısından durum nasıldır? Tüm bu soruların yanıtlarını bu videoda bulabilirsiniz.</p>

<p>📘 Bu videoda öğrenecekleriniz:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK 102 nedir?</p>

<p>Tutukluluk süresi ne kadar olabilir?<br />
Hangi suçlarda tutukluluk uzatılabilir?<br />
Katalog suçlar ve terör suçlarında tutukluluk süresi neden uzundur?<br />
18 yaşından küçükler için tutuklama süresi nasıl uygulanır?<br />
Uzatma kararlarında hangi gerekçeler aranır?<br />
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları bu konuda ne diyor?</p>

<p>Bu düzenleme, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının korunması, hukuk devleti ilkesinin güçlendirilmesi ve masumiyet karinesinin gereği olarak keyfî tutuklulukların önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.</p>

<p>Ayrıca, katalog suçlar ve terörle mücadele kapsamındaki suçlarda öngörülen uzun tutukluluk sürelerinin, uygulamada ne gibi sorunlara yol açtığı ve AİHM’in bu konuda Türkiye’ye yönelik kararlarında neleri eleştirdiği de detaylı biçimde açıklanmıştır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-incelenme-suresi-ne-kadar-sureler-ile-degerlendirme-yapilir-cmk108</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Jan 2026 22:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/3UIwS8bH73w/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="17379"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Savcının Tutuklama Kararının Geri Alınmasını İstemesi, CMK Madde 103]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/savcinin-tutuklama-kararinin-geri-alinmasini-istemesi-cmk-madde-103</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/savcinin-tutuklama-kararinin-geri-alinmasini-istemesi-cmk-madde-103" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 103. maddesi, yani Cumhuriyet savcısının tutukluluğa ilişkin yetkileri konusunu ele alıyoruz. Tutuklama kararının kaldırılması nasıl olur, savcı hangi durumlarda şüpheliyi serbest bırakabilir, hâkim ve savcı yetkileri arasındaki fark nedir? Tüm bu soruların yanıtlarını bu videoda bulabilirsiniz.</p>

<p>📘 Bu videoda öğrenecekleriniz:</p>

<p><strong>CMK 103 nedir?</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Cumhuriyet savcısının serbest bırakma yetkisi hangi durumlarda uygulanır?<br />
Tutuklama kararının kaldırılmasını kim talep edebilir?<br />
Adli kontrol tedbiri nedir ve ne zaman uygulanır?<br />
Savcının serbest bırakma yetkisi hangi aşamada geçerlidir?<br />
Anayasa’nın 19. maddesi bu konuda neyi güvence altına alır?<br />
AİHS (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) özgürlük ve güvenlik hakkı ile bu düzenleme arasındaki ilişki nedir?</p>

<p>Bu düzenleme, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının korunması, hukuk devleti ilkesinin güçlendirilmesi ve tutuklamanın sürekli gözden geçirilmesi gerektiği yönündeki anayasal ilkenin somut bir yansımasıdır.</p>

<p>Cumhuriyet savcısına tanınan bu yetki, tutukluluğun istisnaî olma niteliğini güçlendirir, keyfî özgürlük kısıtlamalarının önüne geçer ve özgürlük lehine yargısal denetimin etkinleşmesini sağlar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/savcinin-tutuklama-kararinin-geri-alinmasini-istemesi-cmk-madde-103</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Jan 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/I-GtWxno8mo/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="17765"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="19591"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="10586"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>

<p></p>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="24845"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="89270"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="35742"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="50782"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="29266"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="94526"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="91330"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="30954"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
