<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Fri, 07 Aug 2026 10:37:37 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2026/10 E., 2026/111 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202610-e-2026111-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202610-e-2026111-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 13/5/2026 tarihli, 2026/10 esas - 2026/111 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESI KARARI</strong></p>

<p><strong>Esas Sayısı</strong> <strong>:</strong> <strong>202</strong><strong>6</strong><strong>/</strong><strong>10</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı</strong> <strong>: 202</strong><strong>6</strong><strong>/</strong><strong>111</strong></p>

<p><strong>Karar</strong> <strong>Tarihi</strong> <strong>:</strong> <strong>13/5/</strong><strong>202</strong><strong>6</strong></p>

<p><strong>R.G.</strong> <strong>Tarih -</strong> <strong>Sayı : 7/8/2026-33333</strong></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN</strong><strong>LAR</strong><strong>:</strong> 1. Osmaniye 13. Asliye Ceza Mahkemesi (E.2026/10)</p>

<p>2. İstanbul Anadolu 90. Asliye Ceza Mahkemesi (E.2026/12)</p>

<p>3. Konya 11. Asliye Ceza Mahkemesi (E.2026/20)</p>

<p><strong>İTİRAZ</strong><strong>LARIN</strong> <strong>KONUSU:</strong> 24/12/2025 tarihli ve 7571 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 631 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;</p>

<p><strong>A.</strong> 12. maddesiyle 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un 12. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “<i>…nitelikli dolandırıcılık (m. 158</i><i>),…</i>” ibaresinin madde metninden çıkarılmasının,</p>

<p><strong>B.</strong> 13. maddesiyle 5235 sayılı Kanun’a eklenen geçici 7. maddenin,</p>

<p>Anayasa’nın 2., 10., 36. ve 37. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve 5235 sayılı Kanun’un 12. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “<i>…nitelikli dolandırıcılık (m. 158</i><i>),…</i>” ibaresinin madde metninden çıkarılmasının yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talepleridir.</p>

<p><strong>OLAY</strong><strong>:</strong> Nitelikli dolandırıcılık suçundan açılan davalarda itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkemeler, iptalleri için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ</strong></p>

<p><strong>1.</strong> Kanun’un 12. maddesiyle 5235 sayılı Kanun’un itiraz konusu ibarenin madde metninden çıkarıldığı 12. maddesi şöyledir:</p>

<p>“<i>Ağır ceza mahkemesinin görevi</i></p>

<p><i>Madde 12- (Değişik: 21/2/2014 – 6526/2 md.)</i></p>

<p><i>Kanunların ayrıca görevli kıldığı hâller saklı kalmak üzere, Türk Ceza Kanununda yer alan yağma (m. 148), irtikâp (m. 250/1 ve 2), resmî belgede sahtecilik (m. 204/2),</i> <i><strong><u>nitelikli dolandırıcılık (m. 158),</u></strong></i> <i>hileli iflâs (m. 161) suçları, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısmının Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (318, 319, 324, 325 ve 332 nci maddeler hariç) ve 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun kapsamına giren suçlar dolayısıyla açılan davalar ile ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçlarla ilgili dava ve</i> <i>işlere bakmakla ağır ceza mahkemeleri görevlidir. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler, askerî mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler ile çocuklara özgü kovuşturma hükümleri saklıdır</i><i><strong>.</strong></i>”</p>

<p><strong>2.</strong> Kanun’un 13. maddesiyle 5235 sayılı Kanun’a eklenen geçici 7. madde şöyledir:</p>

<p>“<i><strong><u>Geçici Madde 7</u></strong></i><i><strong>-</strong></i> <i>(Ek:24/12/2025-7571/13 md.)</i></p>

<p><i><strong><u>Bu</u></strong></i> <i><strong><u>maddenin yürürlüğe girdiği tarihte ağır ceza mahkemelerinde görülmekte olan davalarda veya istinaf ya da temyiz kanun yolu incelemesinde bulunan dosyalarda nitelikli dolandırıcılık (m. 158) suçlarına bakan mahkemenin görevinin bu maddeyi ihdas eden Kanunla değiştiği gerekçesiyle görevsizlik veya bozma kararı verilemez. Bu davalara kesin hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önceki göreve ilişkin kurallara göre bakılmaya devam olunur.</u></strong></i>”</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>İLK İNCELEME</strong></p>

<p><strong>A.</strong> <strong>E.2026/10 Sayılı Başvuru Yönünden</strong></p>

<p>1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 12/2/2026 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>E.2026/12 Sayılı Başvuru Yönünden</strong></p>

<p>2. Anılan İçtüzük hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 12/2/2026 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.</p>

<p>3. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptalleri için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte kurallardır.</p>

<p>4. İtiraz başvurusunda bulunan Mahkeme 5235 sayılı Kanun’un 12. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “<i>…nitelikli dolandırıcılık (m. 158</i><i>),…</i>” ibaresinin madde metninden çıkarılmasının ve anılan Kanun’a eklenen geçici 7. maddenin iptallerini talep etmiştir.</p>

<p>5. İtiraz konusu ibarenin ağır ceza mahkemelerinin görevinin düzenlendiği madde metninden çıkarılması suretiyle ağır ceza mahkemelerinin nitelikli dolandırıcılık suçuna ilişkin yargılama görevinin sona erdiği, genel görevli mahkeme niteliğinde olan asliye ceza mahkemesinin bu suçtan açılan davalara bakmakla görevli hâle geldiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>6. Öte yandan Kanun’un itiraz konusu geçici 7. maddesiyle nitelikli dolandırıcılık suçlarına dair kovuşturma dosyaları bakımından bir geçiş hükmü öngörülmüştür. Bu bağlamda itiraz konusu maddede nitelikli dolandırıcılık suçlarıyla ilgili olarak ilk derece mahkemesi önünde ya da istinaf veya temyiz incelemesinde bulunan dosyalar yönünden görevsizlik veya bozma kararı verilemeyeceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p>7. İtiraz konusu maddenin nitelikli dolandırıcılık suçundan açılan ve ağır ceza mahkemelerinde görülen davalarla bu suçlara ilişkin olarak ağır ceza mahkemelerince verilen ve istinaf veya temyiz mercilerinde kanun yolu incelemesinde bulunan dosyalara yönelik düzenleme içerdiği açıktır. Dolayısıyla söz konusu kuralın asliye ceza mahkemeleri tarafından uygulanma imkânı bulunmamaktadır. Bu itibarla itiraz konusu maddeye ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddi gerekir.</p>

<p>8. Açıklanan nedenlerle 24/12/2025 tarihli ve 7571 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 631 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;</p>

<p><strong>A.</strong> 12. maddesiyle 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un 12. maddesinin birinci cümlesinde yer alan “<i>…nitelikli dolandırıcılık (m. 158</i><i>),…</i>” ibaresinin madde metninden çıkarılmasının esasının incelenmesine,</p>

<p><strong>B.</strong> 13. maddesiyle 5235 sayılı Kanun’a eklenen geçici 7. maddenin itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma imkânı bulunmadığından bu maddeye yönelik başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,</p>

<p>OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>C.</strong> <strong>E.2026/20 Sayılı Başvuru Yönünden</strong></p>

<p>9. İçtüzük hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 12/2/2026 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. BİRLEŞTİRME KARAR</strong><strong>LAR</strong><strong>I</strong></p>

<p><strong>A.</strong> <strong>E.2026/12 Sayılı Başvuru Yönünden</strong></p>

<p>10. 24/12/2025 tarihli ve 7571 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 631 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 12. maddesiyle 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un 12. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “<i>…nitelikli dolandırıcılık (m. 158),…</i>” ibaresinin madde metninden çıkarılmasının iptaline karar verilmesi talebiyle yapılan itiraz başvurusuna ilişkin E.2026/12 sayılı davanın, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle E.2026/10 sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas incelemenin E.2026/10 sayılı dosya üzerinden yürütülmesine 12/2/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>E.2026/20 Sayılı Başvuru Yönünden</strong></p>

<p>11. 24/12/2025 tarihli ve 7571 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 631 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 12. maddesiyle 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un 12. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “<i>…nitelikli dolandırıcılık (m. 158),…</i>” ibaresinin madde metninden çıkarılmasının iptaline karar verilmesi talebiyle yapılan itiraz başvurusuna ilişkin E.2026/20 sayılı davanın, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle E.2026/10 sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas incelemenin E.2026/10 sayılı dosya üzerinden yürütülmesine 12/2/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>I</strong><strong>V</strong><strong>.</strong> <strong>ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p>12. Başvuru kararları ve ekleri, Raportör Ömer MENCİK tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükümleri, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A</strong><strong>.</strong> <strong>Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>13. 5235 sayılı Kanun’da adlî yargı ilk derece mahkemeleri ile bölge adliye mahkemelerinin kuruluş, görev ve yetkilerine ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir.</p>

<p>14. Anılan Kanun’un 2. maddesinde adlî yargı ilk derece mahkemelerinin, hukuk ve ceza mahkemeleri olduğu öngörülmüştür. Kanun’un 8. maddesinde ceza mahkemelerinin, asliye ceza ve ağır ceza mahkemeleri ile özel kanunlarla kurulan diğer ceza mahkemelerinden oluştuğu belirtilmiştir. 11. maddede asliye ceza mahkemelerinin, 12. maddede ise ağır ceza mahkemelerinin görevi düzenlenmiştir.</p>

<p>15. 11. maddede kanunların ayrıca görevli kıldığı hâller saklı kalmak üzere, sulh ceza hâkimliği ve ağır ceza mahkemelerinin görevleri dışında kalan dava ve işlere asliye ceza mahkemelerince bakılacağı hüküm altına alınmıştır. Dolayısıyla asliye ceza mahkemelerinin genel görevli mahkeme olarak düzenlendiği, görevleri özel olarak düzenlenen sulh ceza hâkimliği ile ağır ceza mahkemelerinin görevleri dışında kalan dava ve işlere bakacakları anlaşılmaktadır.</p>

<p>16. 12. maddenin önceki hâlinde nitelikli dolandırıcılık suçları da ağır ceza mahkemesinin görevli olduğu suçlar arasında sayılmış iken itiraz konusu kuralla “<i>…nitelikli dolandırıcılık (m. 158</i><i>),…</i>” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır. Bu itibarla anılan suçlara ilişkin davalar yönünden ağır ceza mahkemelerinin görevine son verilmiş olup bu davalar 11. madde uyarınca asliye ceza mahkemelerinin görev alanına dâhil olmuştur.</p>

<p><strong>B</strong><strong>.</strong> <strong>İtirazın Gerekçesi</strong></p>

<p>17. Başvuru kararlarında özetle; ağır ceza mahkemelerinin heyet hâlinde çalıştığı, bu nedenle bu mahkemelerde usule ilişkin güvenceler bakımından daha nitelikli kurumsal bir yargılamanın yapıldığı, ayrıca ağır ceza mahkemelerinin nitelikli dolandırıcılık suçu yönünden uzmanlaştığı, bu itibarla itiraz konusu kuralla yargılama görevinin ağır ceza mahkemelerinden alınarak asliye ceza mahkemelerine verilmesinin kişiyi usule ilişkin güvencelerden yoksun bıraktığı, dolandırıcılık suçunun basit hâli ile nitelikli hâlinin farklı mahkemelerde görülmesinin herhangi bir görev uyuşmazlığına neden olmadığı, ayrıca kuralın yargılamaların uzamasına yol açacağı, kamu yararına yönelik olmadığı, doğal hâkim ilkesini de ihlal ettiği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 10., 36. ve 37. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>C.</strong> <strong>Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p>18. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 142. maddesi yönünden de incelenmiştir.</p>

<p>19. Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuki güvenliği sağlayan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuk kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir.</p>

<p>20. Anayasa’nın anılan maddesinde güvence altına alınan hukuk devleti ilkesi gereğince kanunlar kamu yararı amacıyla çıkarılır. Anayasa Mahkemesinin kararlarına göre kamu yararı genel bir ifadeyle bireysel, özel çıkarlardan ayrı ve bunlara üstün olan toplumsal yararı ifade etmektedir. Kanunun amaç ögesi bakımından Anayasa’ya uygun sayılabilmesi için çıkarılmasında kamu yararı dışında bir amacın gözetilmemiş olması gerekir. Kanunun kamu yararı dışında bir amaçla yalnız özel çıkarlar için veya yalnızca belirli kişilerin yararına olarak çıkarılmış olduğu açıkça anlaşılabiliyorsa amaç unsuru bakımından Anayasa’ya aykırılık söz konusudur (AYM, E.2025/92, K.2025/127, 3/6/2025, § 16).</p>

<p>21. Anayasa’nın 142. maddesinde de mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usullerinin kanunla düzenleneceği hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>22. Hukuk devletinde suçlara ve ceza yargılamasına ilişkin kurallar -Anayasa’nın konuya ilişkin kuralları başta olmak üzere- ülkenin sosyal ve kültürel yapısı, etik değerleri ve ekonomik hayatın gereksinimleri gözönüne alınarak saptanacak suç siyasetine göre belirlenir. Kanun koyucu, cezalandırma yetkisini kullanırken toplumda hangi eylemlerin suç sayılacağı, bunun hangi tür ve ölçüdeki ceza yaptırımı ile karşılanacağı, nelerin ağırlaştırıcı veya hafifletici sebep olarak kabul edileceği konusunda takdir yetkisine sahip olduğu gibi ceza yargılamasına ilişkin kuralları belirleme ve bu çerçevede mahkemelerin kuruluşu, yapısı, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri hakkında da Anayasa kurallarına bağlı olmak koşuluyla ihtiyaç duyduğu düzenlemeyi yapabilir. Bu anlamda bir davaya bakmakla yetkili ve görevli mahkemenin yeniden belirlenmesi yargılama usulünde yapılan bir değişiklik olup anayasal sınırlar dâhilinde yasama organının takdirindedir (AYM, E.2016/144, K.2020/75, 10/12/2020, § 298).</p>

<p>23. İtiraz konusu kuralla nitelikli dolandırıcılık suçu ağır ceza mahkemesinin görev alanından çıkarılarak söz konusu suçla ilgili olarak açılan davaların asliye ceza mahkemelerinde görülmesi hükme bağlanmıştır.</p>

<p>24. Kuralın gerekçesinde kuralla dolandırıcılık suçu ile nitelikli dolandırıcılık suçuna ilişkin yargılamaların farklı mahkemelerde yürütülmesi nedeniyle oluşan görev uyuşmazlıklarının önüne geçilmesinin ve asliye ceza mahkemeleri nezdinde uzmanlaşma sağlanmak suretiyle bu suçlara ilişkin yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmasının, böylece bu suçlarla daha etkin mücadele edilmesinin amaçlandığı belirtilmiştir.</p>

<p>25. Yargı teşkilatının görev alanlarının belirlenmesi ve yargılamanın etkinliğini artırmaya yönelik düzenlemelerin yapılması hususunda kanun koyucunun geniş bir takdir yetkisi bulunmaktadır. Kuralın gerekçesinde de belirtildiği üzere görev uyuşmazlıklarının giderilmesi, yargılamanın daha hızlı ve etkin şekilde yürütülmesi ile yargı mercilerinde uzmanlaşmanın sağlanmasına yönelik düzenlemelerin kamu yararına yönelik olduğu açıktır. Dolayısıyla kuralın Anayasa’nın 142. maddesi kapsamında kanun koyucunun takdir yetkisi içinde öngörüldüğü ve hukuk devleti ilkesiyle çelişen bir yönünün bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>26. Öte yandan Anayasa’nın “<i>Hak arama hürriyeti</i>” başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrasında “<i>Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.</i>” hükmüne yer verilmiştir. Buna göre hak arama özgürlüğünün en önemli iki ögesini oluşturan iddia ve savunma haklarını kısıtlayacak, bu hakların eksiksiz kullanımını engelleyecek ve adil yargılanmaya engel olacak kanun hükümlerinin Anayasa’nın 36. maddesine aykırılık oluşturacağı açıktır (AYM, E.2016/144, K.2020/75, 10/12/2020, § 305).</p>

<p>27. Anayasa’nın anılan maddesinde güvenceye bağlanan adil yargılanma hakkının önemli unsurlarından biri de makul sürede yargılanma hakkıdır. Anayasa’nın 141. maddesinin dördüncü fıkrasında da “<i>Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir.</i>” denilmek suretiyle davaların makul bir süre içinde bitirilmesi gerekliliği açıkça ifade edilmiştir. Bu hak gereğince devlet, yargılamaların gereksiz yere uzamasını engelleyecek etkin çareler oluşturmak zorundadır. Bu bağlamda hukuk sisteminin ve özellikle yargılama usulünün yargılamaların makul süre içinde bitirilmesini mümkün kılacak şekilde düzenlenmesi ile mahkemelerin nicelik ve nitelik bakımından yeterli miktarda insan kaynağı, araç ve gereçlerle donatılması makul sürede yargılanma ilkesinin bir gereğidir (AYM, E.2025/102, K.2025/182, 10/9/2025, § 21).</p>

<p>28. Diğer yandan hak arama özgürlüğü açısından devletin gerçekleştirmesi gereken pozitif yükümlülükleri bulunmaktadır. Bu kapsamda devletin bir yargı teşkilatı kurması gerektiği gibi mahkemelerin bağımsızlığını ve tarafsızlığını, silahların eşitliği, çelişmeli yargılama, aleni yargılama gibi maddi gerçeğe ulaşmak için gerekli usule ilişkin güvenceleri, davaların makul bir sürede ve usul ekonomisini gözeterek sonuçlandırılmasını da sağlaması gerekir (AYM, E.2022/89, K.2022/129, 26/10/2022, § 24).</p>

<p>29. Anayasa’nın davaların mümkün olan süratle sonuçlandırılmasını öngören 141. maddesi ile Anayasa’nın mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usullerinin kanunla düzenleneceğini öngören 142. maddesinin Anayasa’nın 36. maddesiyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkının kapsamının belirlenmesinde gözetilmesi gerektiği açıktır. Anayasa’nın tüm maddeleri aynı etki ve değerde olup aralarında bir üstünlük sıralaması bulunmadığından uygulamada bunlardan birine öncelik tanımak mümkün değildir. Bu nedenle Anayasa’da yer alan aynı konuya ilişkin farklı düzenlemelerin, bunların birlikte uygulanmasını sağlayacak şekilde yorumlanması gerekir (AYM, E.2025/92, K.2025/127, 3/6/2025, § 21).</p>

<p>30. Bu bağlamda benzer nitelikteki suçlara ilişkin yargılamaların farklı mahkemelerde yürütülmesi sebebiyle oluşan görev uyuşmazlıklarının önüne geçilmesi, benzer davaların aynı mahkemede görülerek uzmanlaşmanın sağlanması, bu suretle bu suçlara ilişkin yargılamaların makul sürede sonuçlandırılarak söz konusu suçlarla daha etkin mücadele edilmesi makul sürede yargılanma ilkesinin bir gereğidir. Ancak bu amaçla alınacak kanuni tedbirlerin yargılama sonucunda işin esasına yönelik olarak adil ve hakkaniyete uygun bir karar verilmesine engel oluşturmaması gerekir (AYM, E.2017/120, K.2018/33, 28/3/2018, § 20; E.2023/60, K.2023/176, 11/10/2023, § 18).</p>

<p>31. Nitelikli dolandırıcılık suçuna ilişkin davaların ağır ceza mahkemeleri yerine asliye ceza mahkemelerinde görülmesini öngören kuralın yargılama usulüne ilişkin bazı farklılıklar doğurduğu açıktır. Bununla birlikte söz konusu değişikliğin sanığın savunma haklarını kullanabilmesi, delillerini sunabilmesi ve iddialara karşı beyanda bulunabilmesi bakımından herhangi bir kısıtlama getirdiği söylenemez. Nitekim asliye ceza mahkemelerinde yürütülen yargılamalarda da sanığın savunma hakkını kullanabilmesi, delillerin tartışılması, çelişmeli yargılama ve aleniyet gibi adil yargılanma hakkının temel güvenceleri uygulanmaktadır. Bu nedenle yargılamanın tek hâkim tarafından yürütülmesinin tek başına sanık bakımından daha güvencesiz bir yargılama yapılacağı anlamına geldiği söylenemez.</p>

<p>32. Ayrıca asliye ceza mahkemelerinde nitelikli dolandırıcılık suçlarına ilişkin olarak yürütülen yargılamalarda adil yargılanma hakkının güvencelerine riayet edilmediği yönündeki iddiaların, istinaf ve temyiz kanun yolları kapsamında ileri sürülmesi ve üst dereceli mahkemeler tarafından denetlenmesi mümkündür. Dolayısıyla söz konusu yargılamalarda adil yargılanma hakkının korunmasına yönelik güvencelerin yargılama sürecinin bütününde sağlandığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>33. Bu itibarla nitelikli dolandırıcılık suçuna ilişkin davaların asliye ceza mahkemelerinde görülmesini öngören kuralın sanığın savunma haklarını kullanmasına veya adil yargılanma hakkının güvencelerine erişimine engel oluşturmadığı gibi yargılamanın hakkaniyete uygun şekilde yürütülmesi imkânını ortadan kaldırmadığı açıktır. Dolayısıyla kanun koyucunun yargılamada uzmanlaşmanın sağlanarak söz konusu sürecin seri, etkin ve verimli şekilde sürdürülmesi amacıyla takdir yetkisi kapsamında öngördüğü kuralın adil yargılanma hakkıyla bağdaşmayan bir yönünün bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>34. Kural, suçun işlendiği tarihten sonra yürürlüğe giren ve mahkemelerin görevine ilişkin düzenleme içeren usule ilişkin bir kuraldır. Kuralın yürürlüğe girdiği tarihte henüz kamu davası açılmamış, diğer bir ifadeyle soruşturma aşaması devam eden nitelikli dolandırıcılık suçlarına ilişkin dosyalar bakımından özel bir geçiş hükmü öngörülmemiştir. Bu durum, kuralın yürürlüğe girdiği tarihte soruşturma aşamasında bulunan söz konusu suça ilişkin dosyalar yönünden davaya bakmakla görevli mahkemenin değişmesi sonucunu doğurmaktadır. Dolayısıyla kuralın doğal hâkim ilkesi yönünden de incelenmesi gerekir.</p>

<p>35. Anayasa’nın 37. maddesinde “<i>Hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz. / Bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz.</i>” denilmektedir.</p>

<p>36. Anayasa’nın anılan maddesinde düzenlenen doğal hâkim ilkesi, yargılama makamlarının suçun işlenmesinden veya çekişmenin meydana gelmesinden sonra kurulmasına ya da yargıcın atanmasına engel oluşturur; sanığın veya davanın taraflarına göre yargıç atanmasına imkân vermez. Söz konusu ilkeyle suçun işlenmesinden sonra çıkarılacak bir kanun ile oluşturulacak mahkeme önüne davanın götürülmesi ve böylece <i>kişiye</i> ya da <i>olaya</i> özgü mahkeme kurulması yasaklanmıştır (AYM, E.2016/144, K.2020/75, 10/12/2020, § 307). Başka bir deyişle anılan ilke sanığa veya davanın taraflarına göre hâkim atanmasını yasaklamaktadır (AYM, E.2014/164, K.2015/12, 14/1/2015).</p>

<p>37. Bununla birlikte doğal hâkim ilkesi, yeni kurulan veya kurulu olan mahkemelerde görev düzenlemesi yapılamayacağı ya da bu mahkemelerin önceden ortaya çıkan uyuşmazlıklara ilişkin olarak hiçbir şekilde yargılama yapamayacakları biçiminde anlaşılamaz. Belirli bir olay, kişi veya toplulukla sınırlı olmamak kaydıyla kurulu bulunan bir mahkemeye bir suçla ilgili görev verilmesi ve bu mahkemenin kurulma veya görevlendirilme tarihinden önce gerçekleşen uyuşmazlıklara bakması doğal hâkim ilkesine aykırılık oluşturmaz (kanuni hâkim güvencesi yönünden benzer değerlendirme için bkz. AYM, E.2022/104, K.2023/28, 16/2/2023, § 36).</p>

<p>38. Kuralla, nitelikli dolandırıcılık suçlarından kaynaklanan davalar bakımından genel olarak görevli mahkemenin belirlendiği, kuralın bir kişiye veya olaya özgü olarak bir suçun işlenmesinden sonra bu suça ilişkin davayı görecek yargı yerini belirlemeyi amaçlamadığı açıktır. Dolayısıyla belirli bir uyuşmazlığın ortaya çıkmasından sonra o uyuşmazlığa özel bir düzenleme yapılmaması ve yürürlüğe girmesinin ardından kapsamına giren tüm davalara uygulanması nedeniyle kuralın doğal hâkim ilkesine aykırı bir yönü bulunmamaktadır (benzer yöndeki değerlendirme için bkz. AYM, E.2016/144, K.2020/75, 10/12/2020, § 307).</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>39. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2., 36., 37. ve 142. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir.</p>

<p>Kuralın Anayasa’nın 10. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.</p>

<p><strong>V. YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI TALEBİ</strong></p>

<p>40. Başvuru kararında özetle, itiraz konusu kuralın uygulanması hâlinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğabileceği belirtilerek yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talep edilmiştir.</p>

<p>24/12/2025 tarihli ve 7571 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 631 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 12. maddesiyle 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un 12. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “<i>…nitelikli dolandırıcılık (m. 158),…</i>” ibaresinin madde metninden çıkarılmasına yönelik iptal talebi 13/5/2026 tarihli ve E.2026/10, K.2026/111 sayılı kararla reddedildiğinden bu ibareye ilişkin yürürlüğün durdurulması talebinin REDDİNE 13/5/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V</strong><strong>I</strong><strong>. HÜKÜM</strong></p>

<p>24/12/2025 tarihli ve 7571 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 631 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 12. maddesiyle 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un 12. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “<i>…nitelikli dolandırıcılık (m. 158),…</i>” ibaresinin madde metninden çıkarılmasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE 13/5/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>Basri BAĞCI</p>
      </td>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>İrfan FİDAN</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Engin YILDIRIM</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Kenan YAŞAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Muhterem İNCE</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Şaban KAZDAL</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202610-e-2026111-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 10:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/yargi/aym-n.jpg" type="image/jpeg" length="65357"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2025/260 E., 2026/85 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025260-e-202685-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025260-e-202685-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 16/4/2026 tarihli, 2025/260 esas - 2026/85 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p><strong>Esas Sayısı</strong> <strong>: 2025/260</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı</strong> <strong>: 2026/85</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi</strong> <strong>: 16/4/2026</strong></p>

<p><strong>R.G.</strong> <strong>Tarih -</strong> <strong>Sayı : 7/8/2026-33333</strong></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN:</strong> Kahramanmaraş 1. İdare Mahkemesi</p>

<p><strong>İTİRAZIN KONUSU:</strong> 29/7/1970 tarihli ve 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu’nun 7/3/2002 tarihli ve 4751 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle değiştirilen 29. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin “<i>…</i><i>arsalar için her mahalle ve arsa sayılacak parsellenmemiş arazide her köy için cadde, sokak veya değer bakımından farklı bölgeler (turistik bölgelerdeki cadde, sokak veya değer bakımından farklı olanlar ilgili valilerce tespit edilecek pafta, ada veya parseller),…</i>” bölümünün Anayasa’nın 2., 13., 35. ve 73. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>OLAY:</strong> Ruhsatsız yapı inşa edildiği gerekçesiyle uygulanan idari para cezasının iptali talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanaatine varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I.</strong> <strong>İPTALİ İSTENEN</strong> <strong>KANUN HÜKMÜ</strong></p>

<p>Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 29. maddesi şöyledir:</p>

<p>“<i>Vergi değeri:</i></p>

<p><i>Madde 29 – (Değişik: 7/3/2002-4751/2</i> <i>md.</i><i>)</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>Vergi değeri;</i></p>

<p><i>a) Arsa ve araziler için, 213 sayılı Vergi Usul Kanununun asgari ölçüde birim değer tespitine ilişkin hükümlerine göre takdir komisyonlarınca</i> <i><strong><u>arsalar için her mahalle ve arsa</u></strong></i> <i><strong><u>sayılacak</u></strong></i> <i><strong><u>parsellenmemiş arazide her köy için cadde, sokak veya değer bakımından farklı bölgeler (turistik bölgelerdeki cadde, sokak veya değer bakımından farklı olanlar ilgili valilerce tespit edilecek pafta, ada veya parseller),</u></strong></i> <i>arazide her il veya ilçe için arazinin cinsi (kıraç, taban, sulak) itibarıyla takdir olunan birim değerlere göre,</i></p>

<p><i>b) Binalar için, Maliye ve Bayındırlık ve</i> <i>İskan</i> <i>bakanlıklarınca müştereken tespit ve ilân edilecek bina metrekare normal inşaat maliyetleri ile (a) bendinde belirtilen esaslara göre bulunacak arsa veya arsa payı değeri esas alınarak 31 inci madde uyarınca hazırlanmış bulunan yönetmelik hükümlerinden yararlanılmak suretiyle,</i></p>

<p><i>Hesaplanan bedeldir.</i></p>

<p><i>Vergi değeri, mükellefiyetin başlangıç yılını takip eden yıldan itibaren her yıl, bir önceki yıl vergi değerinin 213 sayılı Vergi Usul Kanunu hükümleri uyarınca aynı yıl için tespit edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle bulunur</i><i>.</i></p>

<p><i>33 üncü</i> <i>maddeye (8 numaralı fıkra hariç) göre mükellefiyet tesisi gereken hallerde vergi değerinin hesaplanmasında, 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 49 uncu maddesinin</i> <i>(b) fıkrasına göre belirlenen arsa ve arazi birim değerleri, takdir işleminin yapıldığı yılı takip eden ikinci yıldan başlamak suretiyle her yıl, bir önceki yıl birim değerinin, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu hükümleri uyarınca aynı yıl için tespit edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle dikkate alınır.</i></p>

<p><i>(Değişik dördüncü fıkra: 16/6/2009-5904/33</i> <i>md.</i><i>) Vergi değerinin hesabında bin liraya, verginin hesaplanmasında ise bir liraya kadar olan kesirler dikkate alınmaz.</i></p>

<p><i>Cumhurbaşkanı, bu maddede belirtilen artış oranını sıfıra kadar indirmeye (…) yetkilidir. Cumhurbaşkanı bu yetkisini, 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanununun 95 inci maddesi uyarınca belirlenen belediye grupları itibarıyla farklı oranlar tespit etmek suretiyle de kullanabilir.</i>”</p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p><strong>1.</strong> Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 11/12/2025 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural ve sınırlama sorunları görüşülmüştür.</p>

<p><strong>2.</strong> Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptalleri için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görev kapsamına giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikteki kurallardır.</p>

<p><strong>3.</strong> 1319 sayılı Kanun’un 1. ve 12. maddelerinde Türkiye sınırları içinde bulunan binaların bina vergisine, arsa ve arazilerin arazi vergisine tabi olduğu, anılan Kanun’un 7. ve 17. maddelerinde de bu vergilerin matrahının kanun hükümlerine göre tespit olunan vergi değeri olduğu hüküm altına alınmıştır.</p>

<p><strong>4.</strong> Kanun’un 29. maddesinin birinci fıkrasında ise bina ve arazi vergisinin matrahını oluşturan vergi değerinin nasıl hesaplanacağı düzenlenmiştir. Bu kapsamda söz konusu fıkranın (a) bendinde arsa ve arazi için vergi değerine esas birim değerin nasıl belirleneceğine ilişkin hükümlere yer verilmiştir. Buna göre söz konusu birim değer; takdir komisyonlarınca arsalar için her mahalle ve arsa sayılacak parsellenmemiş arazide her köy için cadde, sokak veya değer bakımından farklı bölgelere göre takdir olunacaktır. Birim değer, turistik bölgelerdeki cadde, sokak veya değer bakımından farklı olan yerler açısından ilgili valiliklerce tespit edilecek pafta, ada veya parseller itibarıyla takdir olunabilir. İtiraz yoluna başvuran Mahkeme anılan bendin “<i>…</i><i>arsalar için her mahalle ve arsa sayılacak parsellenmemiş arazide her köy için cadde, sokak veya değer bakımından farklı bölgeler (turistik bölgelerdeki cadde, sokak veya değer</i> <i>bakımından farklı olanlar ilgili valilerce tespit edilecek pafta, ada veya parseller</i><i>),…</i>” bölümünün iptalini talep etmiştir.</p>

<p><strong>5.</strong> İtiraz başvurusunda bulunan Mahkemede bakılmakta olan davanın konusunu inşa edilen yapının ruhsatsız olduğu gerekçesiyle 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 42. maddesinin ikinci fıkrasının (ç) bendi gereğince uygulanan idari para cezasının iptali talebi oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>6.</strong> Anılan Kanun’un “<i>İdari müeyyideler</i>” başlıklı 42. maddesinin ikinci fıkrasının (ç) bendinde, bu fıkra uyarınca idari para cezası verilmesini gerektiren aykırılığa konu alan ile bu alanın bulunduğu arsa veya arazinin emlak vergisine esas asgari metrekare birim değerinin çarpımı ile bulunan bedel kadar idari para cezasının sorumlu olan yapı sahibine ve yapı müteahhidine verilen para cezalarına ayrıca ilave edileceği öngörülmüştür. Bu itibarla anılan fıkra gereğince uygulanacak idari para cezasının arsa ve arazinin 1319 sayılı Kanun’un 29. maddesine göre belirlenen vergi değeri üzerinden hesaplanacağı anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>7.</strong> Bakılmakta olan davaya konu idari para cezasının mahallede yer alan cadde üzerinde bulunan parsellenmiş arsanın vergi değeri üzerinden hesaplandığı gözetildiğinde kuralda yer alan “<i>…ve arsa sayılacak parsellenmemiş arazide her köy için…</i>” ve “<i>…sokak veya değer bakımından farklı bölgeler (turistik bölgelerdeki cadde, sokak veya değer bakımından farklı olanlar ilgili valilerce tespit edilecek pafta, ada veya parseller),…</i>” ibarelerinin bakılmakta olan davada uygulanma imkânının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla anılan ibarelere yönelik başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddi gerekir.</p>

<p><strong>1.</strong> Öte yandan kuralda yer alan “<i>…</i><i>cadde</i><i>,</i><i>…</i>” ibaresi bakılmakta olan davada uygulanma imkânı olmayan “<i>…ve arsa sayılacak parsellenmemiş arazide her köy için…</i>” ibaresi yönünden de geçerli, ortak kural niteliğindedir. Dolayısıyla bakılmakta olan davanın konusu gözetildiğinde kuralın kalan kısmının esasına ilişkin incelemenin “<i>…arsalar için her mahalle…</i>” ibaresi ile sınırlı olarak yapılması gerekir.</p>

<p><strong>8.</strong> Açıklanan nedenlerle 29/7/1970 tarihli ve 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu’nun 7/3/2002 tarihli ve 4751 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle değiştirilen 29. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan;</p>

<p><strong>A.</strong> “<i>…ve arsa sayılacak parsellenmemiş arazide her köy için…</i>” ve “<i>…sokak veya değer bakımından farklı bölgeler (turistik bölgelerdeki cadde, sokak veya değer bakımından farklı olanlar ilgili valilerce tespit edilecek pafta, ada veya parseller</i><i>),…</i>” ibarelerinin itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma imkânı bulunmadığından bu ibarelere yönelik başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,</p>

<p><strong>B.</strong> “<i>…</i><i>arsalar için her mahalle</i><i>…</i>” ve “<i>…</i><i>cadde,…</i>” ibarelerinin esasının incelenmesine, esasa ilişkin incelemenin anılan bentte yer alan “<i>…arsalar için her mahalle…</i>” ibaresi ile sınırlı olarak yapılmasına,</p>

<p>OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>ESASIN</strong> <strong>İNCELENMESİ</strong></p>

<p><strong>2.</strong> Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Murat ÖZDEN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A</strong><strong>.</strong> <strong>Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p><strong>3.</strong> 1319 sayılı Kanun’un 29. maddesinde bina ve arazi vergisinin matrahını oluşturan vergi değerinin belirlenmesine ilişkin esaslar düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>4.</strong> Anılan maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde vergi değerinin, arsa ve araziler için 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun asgari ölçüde birim değer tespitine ilişkin hükümlerine göre takdir komisyonlarınca arsalar için her mahalle ve arsa sayılacak parsellenmemiş arazide her köy için cadde, sokak veya değer bakımından farklı bölgeler (turistik bölgelerdeki cadde, sokak veya değer bakımından farklı olanlar ilgili valilerce tespit edilecek pafta, ada veya parseller), arazide her il veya ilçe için arazinin cinsi (kıraç, taban, sulak) itibarıyla takdir olunan birim değerlere göre hesaplanan bedel olduğu belirtilmiştir. Anılan bentte yer alan “<i>…arsalar için her mahalle…</i>” ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>5.</strong> Söz konusu fıkranın (b) bendinde vergi değerinin; binalar için Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca müştereken tespit ve ilân edilecek bina metrekare normal inşaat maliyetleri ile fıkranın (a) bendinde belirtilen esaslara göre bulunacak arsa veya arsa payı değeri esas alınarak 31. madde uyarınca hazırlanan yönetmelik hükümlerinden yararlanılmak suretiyle hesaplanan bedel olduğu hükme bağlanmıştır. Bu kapsamda binaların vergi değerinin hesaplanmasında arsa payı değerinin de dikkate alındığı anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>İtirazın Gerekçesi</strong></p>

<p><strong>6.</strong> Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralın arsa sahiplerinin mülkiyet hakkını sınırladığı, birden fazla cadde ve/veya sokağa bitişik olan yapılar açısından hangi cadde veya sokak için belirlenen m2 birim fiyatları üzerinden emlak vergisinin hesaplanacağına ilişkin olarak kanunda açık bir düzenlemenin bulunmadığı, vergiye ilişkin hususların kanunda açıkça belirlenmesi gerektiği, kanundaki boşluğun yargı içtihatlarıyla doldurulamayacağı, bu durumun vergilerin kanuniliği ve belirlilik ilkeleri ile temel hak ve özgürlüklerin kanunla sınırlanabileceğine ilişkin ilkeyi ihlal ettiği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 13., 35. ve 73. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p><strong>7.</strong> Anayasa’nın 35. maddesinde “<i>Herkes, mülkiyet ve miras haklarına </i><i>sahiptir./</i><i>Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir./Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.</i>” denilmek suretiyle mülkiyet hakkı güvenceye bağlanmıştır.</p>

<p><strong>8.</strong> Mülkiyet hakkı ekonomik değer ifade eden ve değeri parayla ölçülebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır. Mülkiyet hakkı; kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve kanunların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, semerelerinden yararlanma ve tasarruf etme imkânı veren bir haktır. Bu bağlamda malikin mülkünü kullanma, semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin kısıtlanması veya mülkünden yoksun bırakılması mülkiyet hakkına sınırlama teşkil eder (AYM, E.2021/9, K.2022/4, 26/1/2022, §§ 26, 27; E.2021/128, K.2022/68, 1/6/2022, §§ 17, 18; E.2022/61, K.2022/101, 8/9/2022, § 22).</p>

<p><strong>9.</strong> Vergilendirmenin mülkiyet hakkına yönelik bir sınırlama oluşturduğunda kuşku bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarında; vergi ve benzeri yükümlülükler ile sosyal güvenlik prim ve katkılarını belirlemeye, değiştirmeye ve bunların ödenmesini güvence altına almaya yönelik müdahalelerin -taşıdığı amaçlar dikkate alındığında- devletin mülkiyetin kamu yararına kullanımını kontrol veya düzenleme yetkisi kapsamında incelenmesi gerektiği kabul edilmiştir (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. AYM, E.2019/100, K.2020/62, 22/10/2020, § 14; <i>Türkiye İş Bankası A.Ş.</i> [GK], B. No: 2014/6192, 12/11/2014, § 48; <i>İskenderun Demir ve Çelik A.Ş.</i> [GK], B. No: 2015/941, 25/10/2018, §§ 45, 46; <i>Türkiye Sınai Kalkınma Bankası A.Ş.</i> [1. B.], B. No: 2015/12721, 18/4/2019, §§ 36, 37).</p>

<p><strong>10.</strong> Bu itibarla arsaların vergi matrahını düzenleyen itiraz konusu kural yönünden anılan ilkelerden ayrılmayı gerektirir bir durum bulunmadığından kuralın mülkiyet hakkını sınırladığı anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>11.</strong> Anayasa’nın 13. maddesinde “<i>Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.</i>” denilmektedir. Buna göre temel hak ve özgürlüklere sınırlama getiren düzenlemelerin kanunla yapılması Anayasa’da öngörülen sınırlama sebebine uygun ve ölçülü olması gerekir.</p>

<p><strong>12.</strong> Bu kapsamda temel hak ve özgürlükleri sınırlamaya yönelik bir kanuni düzenlemenin şeklen var olması yeterli olmayıp yasal kuralların keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli ve öngörülebilir nitelikte olması gerekir (AYM, E.2024/104, K.2024/173, 17/10/2024, § 22).</p>

<p><strong>13.</strong> Esasen temel hakları sınırlayan kanunun bu niteliklere sahip olması, Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye alınan hukuk devleti ilkesinin de bir gereğidir. Hukuk devletinin temel unsurlarından olan hukuki belirlilik ilkesi uyarınca kanuni düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi gerekir. Kanunda bulunması gereken bu nitelikler hukuki güvenliğin sağlanması bakımından da zorunludur. Zira bu ilke hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar (AYM, E.2015/41, K.2017/98, 4/5/2017, §§ 153, 154). Dolayısıyla Anayasa’nın 13. maddesinde sınırlama ölçütü olarak belirtilen kanunilik, Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye alınan hukuk devleti ilkesi ışığında yorumlanmalıdır.</p>

<p><strong>14.</strong> Nitekim Anayasa’nın 73. maddesinin üçüncü fıkrası gereğince vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülüklerin kanunla konulması, değiştirilmesi veya kaldırılması gerekmektedir. Bu yönüyle verginin kanuniliği ilkesi, devletin vergilendirme yetkisinin genel, soyut, objektif, vergiye ilişkin esaslı unsurlara yer veren ve yasama organı tarafından anayasal usullere uygun olarak çıkartılan kanunlarla kullanılması anlamına gelmektedir. Anılan ilke, takdire dayalı keyfî uygulamaları önleyecek sınırlamaların kanunda yer almasını gerektirmekte ve vergi yükümlülüğüne ilişkin düzenlemelerin konulması, değiştirilmesi veya kaldırılmasının kanunla yapılmasını zorunlu kılmaktadır (AYM, E.2009/63, K.2011/66, 14/4/2011; E.2020/11, K.2023/98, 18/5/2023, § 44; E.2024/68, K.2024/167, 24/9/2024, § 24; E.2025/152, K.2025/195, 8/10/2025, § 29).</p>

<p><strong>15.</strong> Kuralın da içinde yer aldığı fıkra, arsalar açısından mahalledeki cadde, sokak veya değer bakımından farklı olan bölgeler açısından birim değerlerin ayrı ayrı belirlenmesini öngörmektedir. Bu kapsamda kuralla arsalar açısından birim değerin tespit edilmesine yönelik olarak genel bir çerçevenin belirlendiği anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>16.</strong> İtiraz konusu kural söz konusu birim değerin tespiti hususunda teknik bir konuyu düzenlemekte olup, kanunda her bir ayrıntıya yer verilmesi mümkün değildir. Bu yönüyle hiç kuşkusuz her düzenlemede olduğu gibi kuralın uygulanmasıyla ilgili olarak bazı sorunlar ortaya çıkabilir. Bu bağlamda mevcut uyuşmazlıklara ilişkin sorunların her somut olayın özellikleri dikkate alınarak kuralların amacına uygun şekilde yorumlanması suretiyle mahkeme içtihatlarıyla çözülmesi gerekir. Kuralın lafzı ile amacı birlikte yorumlanarak ve idare hukukunun genel kabul görmüş ilkeleri gözönünde bulundurularak çözülebilecek sorunların uygulamaya ilişkin olduğu açıktır. Bu nedenle de kuraldan ziyade kuralın uygulanması ile ilgili olarak ortaya çıkabilecek sorunlar anayasallık denetiminin konusu dışında kalmaktadır (AYM, E.2017/135, K.2019/35, 15/5/2019, § 31; E.2020/82, K.2021/20, 18/3/2021, § 14; E.2021/24, K.2021/79, 4/11/2021, § 9; E.2024/116, K.2025/151, 10/7/2025, § 57).</p>

<p><strong>17.</strong> Bu itibarla mülkiyet hakkına sınırlama getiren kuralda bir belirsizliğin bulunduğu söylenemeyeceğinden kuralın kanunilik şartını taşıdığı anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>18.</strong> Anayasa’nın 35. maddesinin ikinci fıkrasında mülkiyet hakkının kamu yararı amacıyla sınırlanabileceği belirtilmiştir. Kuralın arsalar açısından vergi değerinin, dolayısıyla vergi matrahının doğru bir şekilde belirlenerek mali güce göre vergilendirmenin sağlanması amacıyla öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Bu kapsamda kural meşru bir amaca dayanmaktadır. Ancak kuralın meşru bir amaca yönelik olmasının yanında ölçülü de olması gerekir.</p>

<p><strong>19.</strong> Anayasa’nın 13. maddesinde güvence altına alınan <i>ölçülülük</i> ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. <i>Elverişlilik</i> öngörülen sınırlamanın amaca ulaşmaya elverişli olmasını, <i>gereklilik</i> amaç bakımından sınırlamanın zorunlu olmasını, diğer bir ifadeyle aynı amaca daha hafif bir sınırlama ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, <i>orantılılık</i> ise hakka getirilen sınırlama ile amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir. Buna göre temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamanın elverişlilik, gereklilik ve orantılılık alt ilkelerine uygun olması gerekir.</p>

<p><strong>20.</strong> Kuralın da içinde yer aldığı fıkra arsalar açısından vergi değerine esas birim değerin her mahalledeki cadde, sokak veya değer bakımından farklı bölgeler için ayrı ayrı belirlenmesini öngördüğünden kural gerçek vergi değerine ulaşılması ve mali güce göre vergilendirmenin sağlanması bakımından elverişlidir. Anayasal ilkelere aykırı olmadığı sürece vergi matrahının hangi ölçütlere göre belirleneceği hususunda kanun koyucunun takdir yetkisi bulunduğundan kuralın gereklilik şartını da sağladığı anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>21.</strong> Söz konusu fıkranın, dolayısıyla kuralın vergilendirmede taşınmazın gerçek değerinin dikkate alınmasını sağladığı açıktır. Ayrıca takdir komisyonlarınca belirlenen birim değerlere karşı vergi mahkemelerinde dava açılması mümkün olduğundan kuralın arsa sahiplerine orantısız bir külfet getirdiği söylenemez. Bu itibarla kuralla mülkiyet hakkına getirilen sınırlamanın ölçülü olduğu sonucuna varılmıştır.</p>

<p><strong>22.</strong> Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir.</p>

<p>Kuralın Anayasa’nın 2. ve 73. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 13. ve 35. maddeleri yönünden yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 2. ve 73. maddeleri yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p><strong>IV</strong><strong>. HÜKÜM</strong></p>

<p>29/7/1970 tarihli ve 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu’nun 7/3/2002 tarihli ve 4751 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle değiştirilen 29. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan “<i>…</i><i>arsalar için her mahalle</i><i>…</i>” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE 16/4/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Başkan</p>

      <p>Kadir ÖZKAYA</p>
      </td>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>Basri BAĞCI</p>
      </td>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>İrfan FİDAN</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Engin YILDIRIM</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Recai AKYEL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Kenan YAŞAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yılmaz AKÇİL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Ömer ÇINAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Metin KIRATLI</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025260-e-202685-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 10:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/12/yargi/aymdf.jpg" type="image/jpeg" length="98342"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2025/267 E., 2026/86 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025267-e-202686-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025267-e-202686-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 16/4/2026 tarihli, 2025/267 esas - 2026/86 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p><strong>Esas Sayısı</strong> <strong>: 2025/267</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı</strong> <strong>: 2026/86</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi</strong> <strong>: 16/4/2026</strong></p>

<p><strong>R.G.</strong> <strong>Tarih -</strong> <strong>Sayı : 7/8/2026-33333</strong></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN:</strong> Ankara 23. İdare Mahkemesi</p>

<p><strong>İTİRAZIN KONUSU:</strong> 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 18/6/2014 tarihli ve 6545 sayılı Kanun’un 19. maddesiyle değiştirilen 45. maddesinin (5) numaralı fıkrasının Anayasa’nın 2., 13. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>OLAY:</strong> Vazife malullüğü nedeniyle aylık bağlanması talebiyle yapılan başvurunun reddine yönelik işlemin iptali talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I.</strong> <strong>İPTALİ İSTENEN</strong> <strong>KANUN HÜKMÜ</strong></p>

<p>Kanun’un 45. maddesinin itiraz konusu (5) numaralı fıkrası şöyledir:</p>

<p>“<i><strong><u>5. Bölge idare mahkemesi, ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan istinaf başvurusunu haklı bulduğu, davaya görevsiz veya yetkisiz mahkeme yahut reddedilmiş veya yasaklanmış hâkim tarafından bakılmış olması hâllerinde, istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar vererek dosyayı ilgili mahkemeye gönderir. Bölge idare mahkemesinin bu fıkra uyarınca verilen kararları kesindir</u></strong></i><i><u>.</u></i>”</p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p><strong>1.</strong> Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 25/12/2025 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.</p>

<p><strong>2.</strong> Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptalleri için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görev kapsamına giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikteki kurallardır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>3.</strong> İtiraz yoluna başvuran Mahkeme 2577 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (5) numaralı fıkrasının iptalini talep etmiştir.</p>

<p><strong>4.</strong> İtiraz konusu fıkranın birinci cümlesinde bölge idare mahkemesinin ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan istinaf başvurusunu haklı bulduğu, davaya görevsiz veya yetkisiz mahkeme yahut reddedilmiş ya da yasaklanmış hâkim tarafından bakılmış olması hâllerinde istinaf başvurusunun kabulüne ve ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar vererek dosyayı ilgili mahkemeye göndereceği hüküm altına alınmıştır. Fıkranın ikinci cümlesinde ise bölge idare mahkemesinin bu fıkra uyarınca verilen kararlarının kesin olduğu öngörülmüştür.</p>

<p><strong>5.</strong> Anılan birinci cümlede bölge idare mahkemesi tarafından istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verilerek dosyanın ilgili mahkemeye gönderileceği hâller sayılmıştır. Bakılmakta olan dava ise daha önce verilmiş olan görevsizlik kararının istinaf mercii tarafından kaldırılarak dosyanın gönderildiği ilk derece mahkemesi aşamasındadır. Dolayısıyla itiraz konusu fıkranın istinaf merciince yapılacak incelemenin konusunu ve verilebilecek kararları düzenleyen birinci cümlesinin bakılmakta olan davanın bu aşamasında uygulanma imkânı bulunmamaktadır.</p>

<p><strong>6.</strong> Açıklanan nedenle 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 18/6/2014 tarihli ve 6545 sayılı Kanun’un 19. maddesiyle değiştirilen 45. maddesinin (5) numaralı fıkrasının;</p>

<p><strong>A</strong><strong>.</strong> Birinci cümlesinin itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma imkânı bulunmadığından bu cümleye yönelik başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,</p>

<p><strong>B</strong><strong>.</strong> İkinci cümlesinin esasının incelenmesine,</p>

<p>OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>ESASIN</strong> <strong>İNCELENMESİ</strong></p>

<p><strong>1.</strong> Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Murat ÖZDEN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları, bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A</strong><strong>.</strong> <strong>Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p><strong>2.</strong> İdare ve vergi mahkemelerinin kararlarına karşı başvurulabilecek kanun yollarından biri olan <i>istinaf</i><i>,</i><i> </i>2577 sayılı Kanun’un 45. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre idare ve vergi mahkemelerinin kararlarına karşı başka kanunlarda farklı bir kanun yolu öngörülmüş olsa dahi mahkemenin bulunduğu yargı çevresindeki bölge idare mahkemesine, kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde istinaf kanun yoluna başvurulabilir.</p>

<p><strong>3.</strong> Söz konusu Kanun’un 20/A ve 20/B maddeleri uyarınca ivedi yargılama ile merkezî ve ortak sınavlara ilişkin yargılama usullerinde ilk derece mahkemesi kararlarına karşı istinaf yoluna başvurulması mümkün olmayıp bu kararlara karşı temyiz kanun yoluna başvurulabilir. Bununla birlikte konusu otuz bir bin (2026 yılı için elli beş bin) Türk lirasını geçmeyen vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemlere karşı açılan iptal davaları hakkında idare ve vergi mahkemelerince verilen kararlar kesin olup bunlara karşı istinaf yoluna başvurulması mümkün değildir.</p>

<p><strong>4.</strong> İstinaf incelemesi açısından bölge idare mahkemesinin hukuka uygun bulmadığı kararları kaldırarak işin esasını inceleyerek yeniden karar vermesi ilke olmakla birlikte bunun istisnalarına Kanun’un 45. maddesinin (5) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer verilmiştir. Anılan cümleye göre bölge idare mahkemesi, ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan istinaf başvurusunu haklı bulduğu, davaya görevsiz veya yetkisiz mahkeme yahut reddedilmiş veya yasaklanmış hâkim tarafından bakılmış olması hâllerinde istinaf başvurusunun kabulüne ve ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar vererek dosyayı ilgili mahkemeye gönderir. Söz konusu fıkranın itiraz konusu ikinci cümlesinde ise bölge idare mahkemesinin bu fıkra uyarınca verdiği kararların kesin olduğu hüküm altına alınmıştır.</p>

<p><strong>5.</strong> İdari davalarda ilk inceleme aşamasında dikkate alınacak hususlar Kanun’un 14. maddesinde sayılmıştır. Buna göre ilk incelemede dava dilekçesi; görev ve yetki, idari merci tecavüzü, ehliyet, idari davaya konu olacak kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem olup olmadığı, süre aşımı, husumet, Kanun’un dilekçelerin şekil şartlarına ilişkin 3. maddesi ile aynı dilekçeyle dava açılabilecek hâlleri ve bağlantılı davaları düzenleyen 5. maddesine uygun olup olmadığı yönlerinden sırasıyla değerlendirilir.</p>

<p><strong>6.</strong> İlk inceleme sonucunda verilecek kararlar ise 15. maddede düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre adli yargının görevli olduğu konularda açılan davaların reddine, idari yargının görevli olduğu konularda ise görevli veya yetkili olmayan mahkemeye açılan davanın görev veya yetki yönünden reddedilerek dava dosyasının görevli veya yetkili mahkemeye gönderilmesine, dava ve taraf ehliyetinin bulunmaması, işlemin idari davaya konu olacak kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem olmaması ve süre aşımı hâllerinde davanın reddine, davanın hasım gösterilmeden veya yanlış hasım gösterilerek açılması hâlinde dava dilekçesinin tespit edilecek gerçek hasma tebliğine, dilekçenin 3. ve 5. maddelere uygun şekilde düzenlenmemesi yahut ehliyetli olan şahsın avukat olmayan vekili tarafından dava açılmış olması durumunda usulüne uygun düzenlenmek veya bizzat ya da bir avukat vasıtasıyla dava açılmak üzere dilekçenin reddine, idari merci tecavüzü durumunda ise dilekçelerin görevli idare merciine tevdiine karar verilir.</p>

<p><strong>7.</strong> İdari yargının görevli olduğu konularda davanın görev ve yetki yönünden reddine ilişkin kararlarla, gerçek hasma tebliğ ve dilekçe ret kararları dışında ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı ilgisine göre istinaf ya da temyiz yoluna başvurulabilir.</p>

<p><strong>8.</strong> Bölge idare mahkemesinin, ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan istinaf başvurusunu haklı bulduğu, davaya görevsiz veya yetkisiz mahkeme yahut reddedilmiş veya yasaklanmış hâkim tarafından bakılmış olması hâllerinde ilk derece mahkemesi kararını kaldırdığı ve dosyayı bu mahkemeye gönderdiği durumlarda buna ilişkin kararlar kural gereğince kesindir. Diğer bir ifadeyle bölge idare mahkemesinin bu kararına karşı taraflar kanun yollarına başvuramaz ve ilk derece mahkemesince bu kararlara direnilemez.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>İtirazın Gerekçesi</strong></p>

<p><strong>9.</strong> Başvuru kararında özetle; bölge idare mahkemesinin göreve ilişkin konularda ilk derece mahkemesi kararını kaldırarak dosyayı bu mahkemeye gönderdiği kararlara karşı mahkemelerin direnemediği, bu nedenle Uyuşmazlık Mahkemesinin emsal davalarda uyuşmazlığın çözülmesinde adli yargının görevli olduğuna dair kararlarının bulunduğu durumlarda dahi ilk derece mahkemelerinin uyuşmazlığı çözmek durumunda kaldığı, bölge idare mahkemelerinin göreve ilişkin konulardaki kararlarına ilk derece mahkemelerinin direnebilmesi durumunda göreve ilişkin hususların içtihat makamı olan Danıştayın ilgili dairelerince çözülebileceği, bu durumun Danıştayın içtihat makamı olma işlevini de güçlendireceği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 13. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p><strong>10.</strong> 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 141. ve 142. maddeleri yönünden de incelenmiştir.</p>

<p><strong>7.</strong> Anayasa Mahkemesi 11/10/2023 tarihli ve E.2023/60, K.2023/176 sayılı kararında 2577 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (5) numaralı fıkrasının birinci cümlesinin bölge idare mahkemesinin dosyayı ilk derece mahkemesine göndereceği hâlleri düzenleyen “<i>…</i><i>ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan istinaf başvurusunu haklı bulduğu, davaya görevsiz veya yetkisiz mahkeme yahut reddedilmiş veya yasaklanmış hâkim tarafından bakılmış olması hâllerinde,…</i>” bölümünü “<i>bölge idare mahkemesinin vereceği kesin kararlar</i>” yönünden incelemiştir.</p>

<p><strong>8.</strong> Anılan kararda Anayasa’nın 142. maddesinin -yargılama sonucunda işin esasına yönelik adil ve hakkaniyete uygun bir karar verilmesine engel oluşturmamak kaydıyla- yargılama yöntemini belirlemek hususunda kanun koyucuya takdir yetkisi tanıdığı, bu takdir yetkisi kapsamında kanun koyucunun, maddi ve usule ilişkin eksikliklerin giderilmesi ve işin esasına karar verilmesi için istinaf mercii tarafından dosyanın ilk derece mahkemesine gönderilmesini öngörebileceği gibi hukuki ve maddi eksikliklerin istinaf mercii tarafından tamamlanarak işin esası hakkında bu merci tarafından karar verilmesini de öngörebileceği vurgulanmıştır (AYM, E.2023/60, K.2023/176, 11/10/2023, § § 18,19).</p>

<p><strong>9.</strong> Kararda kanun koyucunun anılan bölümde sayılan hâlleri diğer usul eksiklikleri ve maddi eksikliklerden farklı ve önemli gördüğü ve bu hâllerin uyuşmazlığın esasına ilişkin kararlara yönelik olmadığı gözetildiğinde kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında kalan kuralın, adil yargılanma hakkını ve adalet duygusunu zedeleyen bir yönünün bulunmadığı gibi Anayasa’nın davaların kısa sürede sonuçlandırılmasını öngören 141. ve mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usullerini düzenleyen 142. maddelerine de aykırı bir yönünün bulunmadığı sonucuna varılmıştır (AYM, E.2023/60, K.2023/176, 11/10/2023, § 21).</p>

<p><strong>10.</strong> Ayrıca kararda, istinaf mercii tarafından verilen kararlardan temyize tabi olanların anılan Kanun’un 46. maddesinde düzenlendiği, bu maddede sayılan davalara ilişkin istinaf kararlarının hukuki denetiminin Danıştay tarafından yapıldığı, bunların dışındaki davalarda istinaf mercii tarafından verilen kararların temyiz incelemesine tabi olmadığı ve Kanun’un 45. maddesinin (6) numaralı fıkrasına göre bu kararların kesin olduğu, dolayısıyla 45. maddenin (5) numaralı fıkrası dışındaki hâllerde istinaf mercii tarafından işin esasına ilişkin olarak verilen kararların denetiminin anılan düzenlemelere tabi olduğu belirtilerek, istinaf mercii tarafından yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın ilk derece mahkemesine gönderilebileceği hâlleri düzenleyen kuralın hükmün denetlenmesi hakkıyla ilgisinin bulunmadığı sonucuna varılmıştır (AYM, E.2023/60, K.2023/176, 11/10/2023, §§ 26, 27)</p>

<p><strong>11.</strong> İtiraz konusu kural bakımından da Anayasa Mahkemesinin anılan kararından ayrılmayı gerektirir bir durum bulunmamaktadır.</p>

<p><strong>12.</strong> Kuralda kesin olduğu öngörülen kararlar uyuşmazlığı sona erdirmemekte, dosyanın gönderildiği ilgili mahkemelerce yeniden bir karar verilmektedir. İlk derece mahkemelerinin yeniden verecekleri bu kararlara karşı 45. maddenin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesine göre istinaf, istinafın vereceği kararlara karşı da 46. madde kapsamında -bu maddede sayılan davalarla sınırlı olmak üzere- temyiz kanun yoluna başvurulabilir.</p>

<p><strong>13.</strong> Kuralla kanun yoluna başvurulamayacağı ve direnilemeyeceği öngörülen bölge idare mahkemesi kararlarının uyuşmazlığın esasını sonuçlandırmadığı da gözetildiğinde kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında kalan kuralın adil yargılanma hakkını ve adalet duygusunu zedeleyen bir yönü bulunmadığı gibi Anayasa’nın davaların kısa sürede sonuçlandırılmasını öngören 141. ve mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usullerini düzenleyen 142. maddelerine aykırı bir yönünün de bulunmadığı sonucuna varılmıştır (benzer yöndeki değerlendirmeler için ayrıca bkz. AYM, E.2017/48, K.2017/129, 26/7/2017, §§ 50, 51).</p>

<p><strong>11.</strong> Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 36., 141. ve 142. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir.</p>

<p>Kuralın Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 36., 141. ve 142. maddeleri yönünden yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 2. maddesi yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p>Kuralın Anayasa’nın 13. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.</p>

<p><strong>IV</strong><strong>. HÜKÜM</strong></p>

<p>6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 18/6/2014 tarihli ve 6545 sayılı Kanun’un 19. maddesiyle değiştirilen 45. maddesinin (5) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE 16/4/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Başkan</p>

      <p>Kadir ÖZKAYA</p>
      </td>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>Basri BAĞCI</p>
      </td>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>İrfan FİDAN</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Engin YILDIRIM</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Recai AKYEL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Kenan YAŞAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yılmaz AKÇİL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Ömer ÇINAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Metin KIRATLI</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025267-e-202686-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 10:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/aymaasasf.jpg" type="image/jpeg" length="57806"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2025/265 E., 2026/84 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025265-e-202684-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025265-e-202684-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 16/4/2026 tarihli, 2025/265 esas - 2026/84 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p><strong>Esas Sayısı</strong> <strong>: 2025/</strong><strong>265</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı</strong> <strong>:</strong> <strong>2026/84</strong></p>

<p><strong>Karar</strong> <strong>Tarihi :</strong> <strong>16/4/2026</strong></p>

<p><strong>R.G.</strong> <strong>Tarih -</strong> <strong>Sayı :</strong> <strong>7/8</strong><strong>/2026-</strong><strong>33333</strong></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN:</strong> Erzurum Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesi</p>

<p><strong>İTİRAZIN KONUSU:</strong> 31/1/2018 tarihli ve 7068 sayılı Genel Kolluk Disiplin Hükümleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 8. maddesinin (5) numaralı fıkrasının (a) bendinin (1) numaralı alt bendinin Anayasa’nın 2., 20., 35., 38. ve 71. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>OLAY:</strong> Belirlenen durum ve sürelerde mal bildiriminde bulunulmaması nedeniyle uygulanan disiplin cezasının iptali talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I.</strong> <strong>İPTALİ İSTENEN</strong> <strong>KANUN HÜK</strong><strong>MÜ</strong></p>

<p>Kanun’un 8. maddesinin itiraz konusu kuralın da yer aldığı (5) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p>“<i>(5) Uzun süreli durdurma cezasını gerektiren fiiller şunlardır:</i></p>

<p><i>a)</i> <i>Oniki</i> <i>ay uzun süreli durdurma cezasını gerektiren fiiller;</i></p>

<p><i><strong><u>1) Belirlenen durum ve sürelerde mal bildiriminde bulunmamak veya gerçeğe aykırı bildirimde bulunmak.</u></strong></i></p>

<p><i>2) Görev sırasında kişilere veya herhangi bir nedenle kurum binalarına gelen ya da getirilenlere hakaret etmek.</i></p>

<p><i>…</i>”</p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p><strong>1.</strong> Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 25/12/2025 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.</p>

<p><strong>2.</strong> Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptalleri için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görev kapsamına giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikteki kurallardır.</p>

<p><strong>3.</strong> İtiraz yoluna başvuran Mahkeme 7068 sayılı Kanun’un 8. maddesinin (5) numaralı fıkrasının (a) bendinin (1) numaralı alt bendinin iptalini talep etmiştir. Anılan alt bentte söz konusu Kanun kapsamında bulunan kamu görevlileri tarafından belirlenen durum ve sürelerde mal bildiriminde bulunulmamasının veya gerçeğe aykırı bildirimde bulunulmasının on iki ay uzun süreli durdurma disiplin cezasıyla cezalandırılacağı öngörülmüştür.</p>

<p><strong>4.</strong> Bakılmakta olan davanın konusu, belirlenen durum ve sürelerde mal bildiriminde bulunulmaması nedeniyle uygulanan disiplin cezasına ilişkindir. Bu itibarla itiraz konusu kuralda yer alan “<i>…</i><i>veya gerçeğe aykırı bildirimde bulunmak.</i>” ibaresinin bakılmakta olan davada uygulanma imkânı bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu ibareye yönelik başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddi gerekir.</p>

<p><strong>5.</strong> Açıklanan nedenle 31/1/2018 tarihli ve 7068 sayılı Genel Kolluk Disiplin Hükümleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 8. maddesinin (5) numaralı fıkrasının (a) bendinin;</p>

<p><strong>A.</strong> (1) numaralı alt bendinde yer alan “<i>Belirlenen durum ve sürelerde mal bildiriminde bulunmamak…</i>” ibaresinin esasının incelenmesine,</p>

<p><strong>B.</strong> (1) numaralı alt bendinin kalan kısmının itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma imkânı bulunmadığından bu kısma yönelik başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,</p>

<p>OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p><strong>6.</strong> Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Muhammed Nuri ÖZGÜR tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p><strong>7.</strong> 7068 sayılı Kanun; Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı personeline ilişkin disiplinsizlik hâllerini ve cezalarını, disiplin amirlerini ve kurullarını, disiplin soruşturma usulünü ve ilgili diğer hususları düzenlemektedir.</p>

<p><strong>8.</strong> Anılan Kanun’un 2. maddesine göre Emniyet Genel Müdürlüğü teşkilatında çalışan her sınıftan memurlar, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı teşkilatlarında görev yapan subay, astsubay, sözleşmeli subay, sözleşmeli astsubay, uzman jandarma, uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve sözleşmeli erler ile diğer sınıflardaki memurlar Kanun’un kapsamında yer almaktadır.</p>

<p><strong>9.</strong> Kanun’un 7. maddesinin (1) numaralı fıkrasında fiilin niteliğine göre personele verilebilecek disiplin cezaları uyarma, kınama, aylıktan kesme, kısa süreli durdurma, uzun süreli durdurma, meslekten çıkarma ve devlet memurluğundan çıkarma cezası olarak belirlenmiştir. Anılan fıkranın (d) bendinde uzun süreli durdurmanın personelin bulunduğu kademede ilerlemesinin on iki, on altı, yirmi veya yirmi dört ay süreyle durdurulması olduğu belirtilmiştir.</p>

<p><strong>10.</strong> 8. maddenin (5) numaralı fıkrasının (a) bendinde ise on iki ay uzun süreli durdurma cezasını gerektiren fiiller sayılmıştır. Söz konusu bendin (1) numaralı alt bendinde, belirlenen durum ve sürelerde mal bildiriminde bulunmamak veya gerçeğe aykırı bildirimde bulunmak fiilinin on iki ay uzun süreli durdurma cezasıyla cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır. Anılan alt bentte yer alan “<i>Belirlenen durum ve sürelerde mal bildiriminde bulunmamak…</i>” ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>11.</strong> Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin mal biriminde bulunmasına ilişkin usul ve esaslar 19/4/1990 tarihli ve 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nda düzenlenmiştir. Anılan Kanun’un 1. maddesinde Kanun’un amacının rüşvet ve yolsuzluklarla mücadele amacıyla Kanun’da sayılanların mal bildiriminde bulunmalarını, bildirimlerin yenilenmesini, mal edinmelerin denetimi ve haksız mal edinme veya gerçeğe aykırı bildirimde bulunma hâlinde uygulanacak hükümleri, Kanun’da belirlenen suçlarla bazı suçlardan dolayı kamu görevlileri ve suç ortakları hakkında takip ve muhakeme usulünü düzenlemek olduğu belirtilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>12.</strong> Kanun’un 2. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendine göre genel ve katma bütçeli daireler, il özel idareleri, belediyeler ve bunlara bağlı kuruluş veya alt kuruluşlarda, kamu iktisadi teşebbüsleri ile bunlara bağlı müessese, bağlı ortaklık ve işletmelerde, özel kanunlarla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulan ve kamu hizmeti gören kurum ve kuruluşlar ile bunların alt kuruluşlarında veya komisyonlarında aylık, ücret ve ödenek almak suretiyle kamu hizmeti gören memurlar, işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri ile yönetim ve denetim kurulu üyeleri mal bildiriminde bulunmak zorundadır.</p>

<p><strong>13.</strong> Mal bildiriminde bulunma zamanını düzenleyen 6. maddenin birinci fıkrasında bu Kanun kapsamındaki göreve atanmada göreve giriş için gerekli belgelerle, Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakan olarak atanmalarda atamayı izleyen bir ay içinde, seçimle gelinen görevlerde seçimin kesinleşmesi tarihini izleyen iki ay içinde, mal varlığında önemli bir değişiklik olduğunda bir ay içinde, yönetim ve denetim kurulu üyelikleri ile komisyon üyeliklerine seçim ve atamalarda göreve başlama tarihini izleyen bir ay içinde, görevin sona ermesi hâlinde ayrılma tarihini izleyen bir ay içinde, gazete sahibi gerçek kişiler ile gazete sahibi şirketlerin yönetim ve denetim kurulu üyelerinin faaliyete geçme tarihini, sorumlu müdürleri, başyazarları ve fıkra yazarlarının ise bu işe veya görevlerine başlama tarihini izleyen bir ay içinde mal bildirimlerinin verilmesinin zorunlu olduğu hükme bağlanmıştır.</p>

<p><strong>14.</strong> Öte yandan 7. maddenin birinci fıkrasına göre Kanun kapsamındaki görevlere devam edenlerin, sonu (0) ve (5) ile biten yılların en geç şubat ayı sonuna kadar bildirimlerini yenilemeleri ve yetkili merci tarafından yeni bildirimlerin daha önceki bildirimler ile karşılaştırılması gerekmektedir.</p>

<p><strong>15.</strong> 10. maddenin birinci fıkrasında da 6. maddede belirtilen sürelerde mal bildiriminde bulunmayanlara bildirimlerin verileceği merciler tarafından ihtarda bulunulacağı, ihtarın tebliğinden itibaren otuz gün içinde mazeretsiz olarak bildirimde bulunmayan kişiye üç aya kadar hapis cezası verileceği öngörülmüştür.</p>

<p><strong>B</strong><strong>. İtirazın Gerekçesi</strong></p>

<p><strong>16.</strong> Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kural kapsamında disiplin cezası yaptırımına bağlanan mal bildiriminde bulunmama eyleminin belirli, açık ve öngörülebilir olmadığı, teknolojik imkânların gelişmesiyle memur adına kayıtlı mal varlığı bilgisine idarenin kolaylıkla ulaşma imkânı olduğu dikkate alındığında mal bildiriminde bulunmama eylemi için öngörülen on iki ay uzun süreli durdurma cezasının ölçülü olmadığı, yaptığı görevle ilgisinin bulunduğu ortaya konulmaksızın mal alım satımlarını bildirmediği gerekçesiyle memura disiplin cezası verilmesinin özel hayata saygı hakkına ölçüsüz bir sınırlama oluşturduğu, ayrıca söz konusu eylem için 3628 sayılı Kanun’da da adli ceza yaptırımının öngörülmesi nedeniyle bu durumun aynı fiilden dolayı birden fazla yargılamama veya cezalandırmama ilkesiyle bağdaşmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 20., 35., 38. ve 71. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>C</strong><strong>.</strong> <strong>Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p><strong>17.</strong> 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 36. ve 128. maddeleri yönünden de incelenmiştir.</p>

<p><strong>18.</strong> İtiraz konusu kuralın yer aldığı 7068 sayılı Kanun, olağanüstü hâl kapsamında çıkarılan 2/1/2017 tarihli ve 682 sayılı Genel Kolluk Disiplin Hükümleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmesi sonucu yürürlüğe girmiştir. Bununla birlikte kural olağanüstü hâl süresiyle sınırlı bir düzenleme öngörmediğinden kurala ilişkin incelemenin Anayasa’nın olağan dönem kuralları yönünden öngördüğü denetim rejimine göre yapılması gerekir.</p>

<p><strong>19.</strong> Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti; eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuki güvenliği sağlayan, hukuk kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir.</p>

<p><strong>20.</strong> Anayasa’nın “<i>IV. Kamu hizmetlerine girme hakkı</i>” kenar başlığı altında yer alan “<i>Mal bildirimi</i>” başlıklı 71. maddesinde “<i>Kamu hizmetine girenlerin mal bildiriminde bulunmaları ve bu bildirimlerin tekrarlanma süreleri kanunla düzenlenir</i><i>.</i>” hükmüne yer verilmiştir.</p>

<p><strong>21.</strong> Anayasa’nın 128. maddesinin ikinci fıkrasında da memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük işlerinin kanunla düzenleneceği belirtilmiştir. Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin statü haklarını doğrudan etkileyen disiplin işlemlerinin <i>diğer özlük işleri</i> kavramı kapsamına girdiğine kuşku bulunmamaktadır. Bu durumda disiplin işlemlerine ilişkin düzenlemelerin kanunla yapılması gerekmektedir (AYM, E.2020/72, K.2022/160, 13/12/2022, § 133; E.2020/55, K.2023/228, 28/12/2023, § 60).</p>

<p><strong>22.</strong> Kanuni düzenleme ilkesi, düzenlenen alanda temel ilkelerin kanunla konulmasını ve çerçevenin kanunla çizilmesini ifade etmektedir. Bu bağlamda bir kanun hükmünün, muhataplarının hangi eylemin disiplin suçu oluşturduğunun ve bu eyleme bağlanan yaptırımın ne olduğunun belli bir açıklık ve kesinlikte öngörebilmelerine imkân verecek şekilde kaleme alınmış olması kanunilik ilkesinin sağlanması bakımından gereklidir.</p>

<p><strong>23.</strong> Kuralla 7068 sayılı Kanun kapsamında bulunan kamu görevlilerinin belirlenen durum ve sürelerde mal bildiriminde bulunmamaları hâlinde on iki ay uzun süreli durdurma disiplin cezasıyla cezalandırılacakları öngörülmektedir.</p>

<p><strong>24.</strong> Kuralda, mal bildiriminde bulunulması gereken durum ve süreler gösterilmemekle birlikte 7068 sayılı Kanun kapsamında bulunan kamu görevlilerinin 3628 sayılı Kanun’un 2. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi kapsamında genel bütçeli dairelerde kamu hizmeti gören memurlar ve diğer kamu görevlileri oldukları, bu çerçevede anılan Kanun’da mal bildirimi için belirlenen durum ve sürelerin 7068 sayılı Kanun kapsamında görev yapanlar bakımından da geçerli olduğu açıktır.</p>

<p><strong>25.</strong> Memur ve diğer kamu görevlilerinin mal bildirimine ilişkin hususları düzenleyen ve genel kanun niteliğinde olan 3628 sayılı Kanun kapsamında anılan Kanun’da sayılanların mal bildiriminde bulunmaları, bildirimlerin yenilenmesi, mal edinmelerin denetimi, haksız mal edinme veya gerçeğe aykırı bildirimde bulunma hâlinde uygulanacak hükümler düzenlenmiş; bu kapsamda hangi durumlarda ve ne kadar süre içinde mal bildiriminde bulunulması gerektiği belirlenmiştir.</p>

<p><strong>26.</strong> Bu itibarla kuralda düzenlenen disiplin yaptırımına konu eylemin ve bu eylem için öngörülen yaptırıma ilişkin temel çerçevenin anılan Kanunlarda açık ve net olarak belirlendiği dikkate alındığında kuralın belirsiz ve öngörülemez olduğu söylenemez. Dolayısıyla kuralla disiplin cezası ile ceza gerektiren fiil ve durumlar konusunda kanuni çerçevenin çizildiği, disiplin suç ve cezaları yönünden kanuni güvencenin sağlandığı sonucuna varılmıştır.</p>

<p><strong>27.</strong> Disiplin cezaları, kamu hizmetlerinin gereği gibi yürütülmesini sağlamak amacıyla öngörülmüş yapma veya yapmama biçiminde beliren davranış kurallarının ihlali hâlinde uygulanan idari yaptırımlardır (AYM, E.2018/30, K.2018/94, 25/9/2018, § 16; E.2021/16, K.2021/62, 22/9/2021, § 12). Disiplin cezalarının amacı; hizmetin sürekli, düzenli ve etkin bir şekilde sunulmasını ve kurum içi düzene aykırı davranışları yaptırım altına alarak devletin saygınlığının muhafaza edilmesini sağlamaktır. Bu itibarla memurların özlük hakları üzerinde doğrudan ve önemli sonuçlar doğurması sebebiyle subjektif ve bireysel etkileri bulunan disiplin cezalarının aynı zamanda kamu görevinin gereği gibi sürdürülmesi ve kamu düzeninin sağlanması bakımından objektif ve kamusal önemi de bulunmaktadır (AYM, E.2022/152, K.2023/66, 5/4/2023, § 36).</p>

<p><strong>28.</strong> Kamu hizmetlerinin gereği gibi yürütülmesinin sağlanması amacıyla kanun koyucunun anayasal ilkelere bağlı kalmak koşuluyla hangi eylemlerin disiplin suçu sayılacağı ve bu eylemlerin hangi disiplin cezasıyla cezalandırılacağını belirleme konusunda takdir yetkisi bulunmaktadır. Personel rejimi gibi sıkı kural ve şartlara tabi bir alanda kamu makamlarının faaliyetin niteliği ve sınırlamanın amacına göre değişen geniş bir takdir yetkisinin bulunması doğaldır (bazı farklarla birlikte AYM, E.2023/162, K.2024/20, 23/1/2024, § 29; E.2020/53, K.2021/55, 14/7/2021, § 63; E.2018/67, K.2018/110, 6/12/2018, § 8).</p>

<p><strong>29.</strong> Kanun koyucu, takdir yetkisi kapsamındaki bu tür düzenlemeleri yaparken hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan ölçülülük ilkesiyle bağlıdır. Bu ilke ise <i>elverişlilik</i>, <i>gereklilik</i> ve <i>orantılılık</i> olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. <i>Elverişlilik</i> getirilen kuralın ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmek için elverişli olmasını, <i>gereklilik</i> söz konusu amaca daha hafif bir düzenleme ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, <i>orantılılık</i> ise getirilen kural ile ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir. Buna göre bir kuralda öngörülen düzenleme ile ulaşılmak istenen amaç arasında ölçülülük ilkesi gereğince makul bir dengenin bulunması zorunludur.</p>

<p><strong>30.</strong> Kolluk teşkilatı; iç güvenlik hizmeti vermesi sebebiyle silah ve benzeri araçlar kullanma yetkisi olan, idari kolluk faaliyetlerinin yanı sıra adli soruşturma ve kovuşturmalarla ilgili de hassas yetkileri bulunan bir teşkilattır. 7068 sayılı Kanun kapsamında bulunan kolluk görevlilerinin belirlenen durum ve sürelerde mal beyanında bulunmalarını zorunlu kılan kuralla bu kişilerin olağan dışı kazançlarının takip edilmesinin ve görevleriyle bağlantılı olarak nüfuzlarını ve kamu gücünü kullanmak suretiyle haksız kazanç sağlamalarının önüne geçilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır. Böylece kuralla kamu hizmetlerinin dürüst ve şeffaf bir şekilde ifa edilmesi ile devlete olan güvenin korunması, kamu hizmetlerinin etkin şekilde sürdürülmesi ve bu hizmetlerin saygınlığına zarar verilmesinin engellenmesi sağlanmaktadır.</p>

<p><strong>31.</strong> Kamu hizmetlerinin saygınlığına zarar verilmesini önlemek için ilgili kolluk görevlilerinin mal varlıklarında meydana gelen değişimleri takip etmek amacıyla ilgililere mal bildiriminde bulunma yükümlülüğü getiren ve bu yükümlülük yerine getirilmediğinde disiplin cezası yaptırımı öngören kuralın söz konusu amaca ulaşılmasında elverişli olduğu açıktır.</p>

<p><strong>32.</strong> Kanun koyucunun kamu hizmetlerinin gereği gibi yürütülmesinin sağlanması amacıyla hangi eylemlerin hangi disiplin cezasıyla cezalandırılacağı konusunda takdir yetkisinin bulunduğu gözetildiğinde ulaşılmak istenen amaca daha hafif bir yöntemle ulaşılabileceği söylenemez. Bu bağlamda belirlenen durum ve sürelerde mal bildiriminde bulunulmamasını disiplin cezası yaptırımına bağlayan kuralın gerekli olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>33.</strong> Kamu hizmetlerinin dürüst, şeffaf ve etkin bir şekilde sürdürülmesi amacıyla düzenlenen kuralda belirlenen eylem nedeniyle öngörülen cezanın ağırlığı ve niteliği ile bu yöndeki işlemin yargı denetimine tabi olduğu gözetildiğinde kuralın orantılılık alt ilkesi yönünden de ölçülülük ilkesine aykırı olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p><strong>34.</strong> Öte yandan 3628 sayılı Kanun’da aynı eylemin adli suç olarak düzenlenmiş olması nedeniyle kuralın <i>aynı fiilden dolayı birden fazla yargılanmama veya cezalandırılmama</i> ilkesi yönünden de incelenmesi gerekmektedir.</p>

<p><strong>35.</strong> Anayasa’da <i>aynı fiilden dolayı birden fazla yargılanmama veya cezalandırılmama (ne</i> <i>bis</i> <i>in idem)</i> ilkesine ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bununla birlikte aynı fiilden dolayı birden fazla yargılanmama veya cezalandırılmama ilkesi kişilerin haklarında yürütülen bir ceza yargılaması sürecinin bulunması durumunda aynı fiil nedeniyle tekrar yargılanmamalarını veya cezalandırılmamalarını güvence altına almak suretiyle <i>adil yargılanma hakkı</i> kapsamındaki ceza yargılamaları bakımından hukuki güvenliğin sağlanmasına hizmet etmektedir (bu yöndeki değerlendirme için bkz. <i>Ünal</i> <i>Gökpınar</i> [GK], B. No: 2018/9115, 27/3/2019, § 49).</p>

<p><strong>36.</strong> Bu itibarla aynı fiilden dolayı birden fazla yargılanmama ve cezalandırılmama ilkesi <i>adil yargılanma hakkı</i>nın bir unsuru olarak Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınmıştır (<i>Ünal</i> <i>Gökpınar</i>, §§ 49, 50).</p>

<p><strong>37.</strong> Konuya ilişkin uluslararası belgeler de dikkate alınarak aynı fiilden dolayı birden fazla yargılanmama veya cezalandırılmama ilkesi şöyle tarif edilebilir: Hiç kimse, ceza yargılamasında kesin/kesinleşmiş bir hükümle mahkûm edildiği ya da beraat ettiği bir fiilden dolayı ceza yargılaması kapsamında yeniden yargılanamaz veya cezalandırılamaz. Bu tarife göre söz konusu ilkeye aykırılık sonucuna varılabilmesi için gerçekleşmesi gereken bazı koşullar vardır. Bu koşullar şunlardır:</p>

<p>- <i>Ceza</i> ile ilgili bir yargılama sürecinin olması</p>

<p>- Bu sürecin kesin/kesinleşmiş mahkûmiyet veya beraat hükmüyle sonuçlanmış olması</p>

<p>- Tekrar (yeniden) <i>ceza</i> ile ilgili bir yargılama sürecinin işletilmesi</p>

<p>- Farklı yargılama süreçlerinin aynı fiile ilişkin olması</p>

<p>- İlkenin istisnalarından birinin olmaması (AYM, E.2019/4, K.2021/78, 4/11/2021, § 27)</p>

<p><strong>38.</strong> Aynı fiilden dolayı birden fazla yargılanmama veya cezalandırılmama ilkesi bakımından gösterilen koşullardan birinci ve üçüncüsünde belirtilen ceza ile ilgili yargılama süreçlerinin her durumda teknik olarak ceza yargılaması hukuku anlamında bir süreç olarak öngörülmüş olması şart olmayıp bu kavram anayasal anlamda özerk bir yoruma tabidir.</p>

<p><strong>39.</strong> Bu kapsamda belirlenen durum ve sürelerde mal bildiriminde bulunmayan kolluk görevlilerinin on iki ay uzun süreli kademe ilerlemesinin durdurulması cezasıyla cezalandırılacağını öngören kuralın disiplin cezalarına ilişkin olduğu ve ceza yargılamasıyla bir ilgisinin bulunmadığı açıktır. Bununla birlikte anayasal anlamda özerk yoruma tabi olan <i>cezayla ilgili yargılama süreçleri</i>nin teknik olarak ceza yargılaması hukuku anlamında bir süreç şeklinde öngörülmesi şartı bulunmadığından söz konusu disiplin cezasının cezai nitelikte olup olmadığının ortaya konulması gerekmektedir.</p>

<p><strong>40.</strong> Anayasa Mahkemesi, idari bir yaptırımın cezai nitelikte olup olmadığının tespiti amacıyla üç ayrı ölçüt kullanmaktadır. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi, bir yaptırımın cezai nitelikte olup olmadığını belirlerken mevzuatta bunların nasıl tanımlandığını, suçun türünü (mahiyetine göre cezalandırma ve caydırma amacı taşıyıp taşımadığı) ve cezanın türü ile ağırlığını dikkate almaktadır. Son iki ölçüt birbirine alternatif olup bir arada bulunmak zorunda değildir. Ancak bu ölçütlerden birinin tek başına sonucu etkilemediği durumlarda her iki ölçütün bir arada olması koşulu aranabilmektedir (AYM, E.2020/97, K.2022/62, 1/6/2022, §§ 20, 21; <i>B.Y.Ç.</i> [2. B.]<i>,</i> B. No: 2013/4554, 15/12/2015, §§ 31, 32; <i>Yavuz Kemal İnan</i> [1. B.], B. No: 2018/26126, 15/6/2021, §§ 45, 46).</p>

<p><strong>41.</strong> Belirtilen son iki ölçüt özellikle disiplin hukuku alanına ait cezalar söz konusu olduğunda önem taşımaktadır. Zira bu ölçütlere göre yapılacak değerlendirme sonucunda mevzuatta suç olarak düzenlenmemiş olan disiplin cezasına konu bazı eylemlerin cezai anlamda suç olarak kabul edilmesi mümkündür. Bu bağlamda bir disiplin cezasının cezai nitelikte olup olmadığının belirlenmesinde disiplin cezasının belirli bir grubu mu yoksa herkesi mi bağladığı, caydırma ve cezalandırma amacı taşıyıp taşımadığı, ilgili suçun ceza hukukunda yer alan suçlarla benzerlik taşıyıp taşımadığı, uygulanan usullerin ceza hukuku alanındaki yargısal usullere benzeyip benzemediği gibi unsurlar dikkate alınabilir (AYM, E.2020/97, K.2022/62, 1/6/2022, § 22; <i>B.Y.Ç.</i>, § 32).</p>

<p><strong>42.</strong> Buna göre cezai anlamda suçun herkes tarafından işlenebilmesi mümkün iken genellikle bir kurumun iç işleyişiyle ilgili olan disiplin suçları, yalnızca belli sıfata sahip kişiler tarafından işlenebildiğinden sadece belli bir grubu bağlar ve bu nedenle cezai anlamda suç niteliği taşımaz. Ayrıca disiplin hukuku çerçevesinde uygulanan yaptırımın -hürriyeti bağlayıcı ceza gibi- ciddi şekilde ağır olması durumunda mevzuatta disiplin suçu olarak düzenlenmiş olmasına rağmen cezai anlamda bir suçun bulunduğu kabul edilebilir (AYM, E.2020/97, K.2022/62, 1/6/2022, § 23; <i>B.Y.Ç.</i>, § 33).</p>

<p><strong>43.</strong> Anılan ilkeler çerçevesinde kuralda öngörülen disiplin cezasının genel kolluğun iç içleyişiyle ilgili olduğu ve disiplin cezasını gerektiren eylemlerin gerçekleştirilmesinin herkes için mümkün olmadığı, bu nedenlerle kurala konu kademe ilerlemesinin durdurulması cezasının <i>cezai</i> nitelikte olmadığı anlaşılmıştır (benzer değerlendirmeler için bkz. AYM, E.2020/97, K.2022/62, 1/6/2022, § 24; <i>B.Y.Ç.</i>, § 34). Bu itibarla belirlenen durum ve sürelerde mal beyanında bulunmama eylemi için öngörülen kademe ilerlemesinin durdurulmasına ilişkin disiplin cezası, cezai nitelikte olmadığından kuralın birden fazla yargılanmama veya cezalandırmama ilkesiyle bağdaşmayan bir yönü de bulunmamaktadır.</p>

<p><strong>44.</strong> Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2., 36., 71. ve 128. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir.</p>

<p>Kuralın Anayasa’nın 20. ve 38. maddelerine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 2., 36., 71. ve 128. maddeleri bağlamında yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 20. ve 38. maddeleri yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p>Kuralın Anayasa’nın 35. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.</p>

<p><strong>IV. HÜKÜM</strong></p>

<p>31/1/2018 tarihli ve 7068 sayılı Genel Kolluk Disiplin Hükümleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 8. maddesinin (5) numaralı fıkrasının (a) bendinin (1) numaralı alt bendinde yer alan “<i>Belirlenen durum ve sürelerde mal bildiriminde bulunmamak…</i>” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE 16/4/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Başkan</p>

      <p>Kadir ÖZKAYA</p>
      </td>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>Basri BAĞCI</p>
      </td>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>İrfan FİDAN</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Engin YILDIRIM</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Recai AKYEL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Kenan YAŞAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yılmaz AKÇİL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Ömer ÇINAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Metin KIRATLI</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025265-e-202684-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 10:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/aymmsa.jpg" type="image/jpeg" length="99328"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2022/69350 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202269350-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202269350-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 18/2/2026 tarihli ve 2022/69350 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>İKİNCİ</strong> <strong>BÖLÜM</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>K.</strong><strong>B.</strong><strong> BAŞVURUSU </strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>(Başvuru Numarası: 2022/69350)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Karar Tarihi: 18/2/2026</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 7/8/2026 - 33333</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>İKİNCİ</strong> <strong>BÖLÜM</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <colgroup>
  <col width="15%" />
  <col width="5%" />
  <col width="80%" />
 </colgroup>
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>

   <p>Kenan YAŞAR</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>

   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Eren Can BENAKAY</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p><strong>I. BAŞVURUNUN ÖZETİ </strong></p>

<p>1. Başvuru, disiplin cezasına yapılan itirazın reddine ilişkin işleme karşı açılan davada tanığın disiplin soruşturması sırasında dinlenilmemesi ve savunmanın gereği gibi alınmadan disiplin cezası verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p>2. Başvurucunun Tokat Plevne Anadolu Lisesinde öğretmen olarak görev yapmaktayken 27/11/2020 tarihinde müdürün odasına gelerek bağırdığı ve müdürü tehdit ettiği iddiaları ile ilgili olarak hakkında 10/12/2020 tarihinde disiplin soruşturması başlatılmıştır. Soruşturma esnasında başvurucunun 21/12/2020 tarihinde ifadesine başvurulmuştur. Soruşturma sonucunda 31/12/2020 tarihli disiplin raporu düzenlenmiş; raporda, başvurucunun eylem tarihinde müdürün odasına gelerek <i>"Bana siz emir veremezsiniz, eğer beni pandemi döneminde okulda isterseniz hiçbir iş eskisi gibi olmaz."</i> diye bağırdığının, <i>"Okulda en büyük problem sensin, müfettiş çağırın elinizden geleni yapın."</i> şeklinde sözler sarf ettiğinin, okul müdürüne karşı olumsuz davranışlarda bulunduğunun tanık beyanları ile doğrulandığı, bu sebeple müdürle gerektiği gibi iletişim kurmakta zorlandığı belirtilmiştir. Raporun sonunda yer alan disiplin değerlendirmesinde başvurucunun eyleminin 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 125. maddesinin birinci fıkrasının (B) bendinin (c) alt bendi uyarınca görev sırasında amire hal ve hareketi ile saygısız davranma kapsamına girmesi nedeniyle kınama cezası ile tecziye edilmesi gerektiği sonucuna varıldığı açıklanmıştır.</p>

<p>3. Disiplin raporu başvurucuya 7/1/2021 tarihinde tebliğ edilerek başvurucunun savunması istenmiştir. Başvurucu 12/1/2021 tarihinde savunmasını sunmuş; savunmasında, gerçekleştiği iddia edilen olayların tamamının asılsız olduğunu, iftira atıldığını, otuz yıllık memurluk hayatında disiplin cezası almadığı gibi hakkında herhangi bir disiplin soruşturması da açılmadığını, isnat edilen eylemlerin muğlaklık taşıdığını, bu durumu kanıtlayan somut bir tespitin yer almadığını dile getirmiştir. Konuya ilişkin tanıkların tekrar dinlenerek hakkında haksız ve hukuka aykırı şekilde gerçekleştirilen disiplin soruşturmasının sonlandırılması ve disiplin cezası verilmemesi gerektiğini savunmuştur.</p>

<p>4. İl Millî Eğitim Müdürlüğü 19/1/2021 tarihinde başvurucunun görev sırasında hâl ve hareketi ile amire saygısız davranması nedeniyle 657 sayılı Kanun'un 125. maddesinin birinci fıkrasının (B) bendinin (c) alt bendi ile aynı maddenin üçüncü fıkrası uyarınca bir derece hafif olan uyarma cezası ile tecziyesine karar vermiştir. Anılan karara başvurucu 29/1/2021 tarihinde itiraz etmiş, dilekçesinde özellikle 12/1/2021 tarihli savunmasının dikkatle incelenmesi gerektiğini vurgulamıştır. İl Millî Eğitim Müdürlüğü Disiplin Kurulu 18/2/2021 tarihinde yapılan itirazı reddetmiştir. Söz konusu kararın 26/2/2021 tarihinde tebliği üzerine başvurucu 4/3/2021 tarihinde iptal davası açmış, dava dilekçesinde disiplin cezası ile birlikte başka bir okula atanmasına dair işlemin birlikte iptal edilmesini talep etmiştir.</p>

<p>5. Tokat İdare Mahkemesi (Mahkeme) 12/3/2021 tarihinde 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi uyarınca dava konusu her bir işlem için ayrı dilekçelerle yeniden dava açılmak üzere dava dilekçesinin reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararda, başvurucunun disiplin cezasına ilişkin yaptığı itirazın reddine yönelik işlemin iptali ile atama işleminin iptali istemlerinin ayrı ayrı hukuki irdeleme gerektirdiğini, söz konusu işlemlerin aralarında maddi ya da hukuki yönde bağlılık ve sebep-sonuç ilişkisi bulunmamasına rağmen her iki istem için tek dilekçe ile dava açıldığını ifade etmiştir.</p>

<p>6. Başvurucu 27/4/2021 tarihinde davasını yenileyerek uyarma cezasına yaptığı itirazın reddine dair kararın iptalini talep etmiş, dava dilekçesinde disiplin soruşturması sırasında verdiği 12/1/2021 tarihli savunmasındaki hususları tekrar etmiştir.</p>

<p>7. Mahkeme 25/11/2021 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararda, disiplin soruşturmasında tespit edilen hususların özetine yer verdikten sonra başvurucunun cezalandırılmasına esas teşkil eden fiili gerçekleştirdiğinin sabit olduğunu, bu fiilin 657 sayılı Kanun'un 125. maddesinin birinci fıkrasının (B) bendinin (c) alt bendinde düzenlenen <i>"</i><i>görev sırasında amire hal ve hareketi ile saygısız davranmak"</i> disiplin suçuna karşılık geldiğini, bir alt ceza uygulanmak suretiyle uyarma disiplin cezası ile tecziyesine ilişkin işleme karşı yaptığı itirazın reddine yönelik dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığını belirtmiştir. Ayrıca başvurucunun müdürün olaya sonradan şahit olan eşinin tarafsız olamayacağına dair iddiasını da değerlendirmiştir. Tanık C.Ç.nin soruşturma kapsamında alınan ifadesinde odada yüksek sesle konuşulması üzerine müdürün eşinin odaya geldiği ve sonra disiplin cezasına konu olan söylemlerin yüksek ses tonuyla söylendiğini belirttiği kararda yer almıştır. Mahkeme, bu durum müdürün eşinin ifadesi ile tutarlı olduğu gerekçesiyle başvurucunun anılan iddiasının yerinde olmadığı kanaatine ulaşmıştır.</p>

<p>8. Başvurucu, karara karşı 17/1/2022 tarihinde istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Dilekçesinde, disiplin soruşturması sırasında verdiği 12/1/2021 tarihli savunmasında belirttiği hususları tekrar etmiştir. Samsun Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesi 14/4/2022 tarihinde istinaf başvurusunu kesin olarak reddetmiştir.</p>

<p>9. Başvurucu, nihai kararı 29/4/2022 tarihinde öğrendikten sonra 26/5/2022 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilemez olduğu hususunda oybirliği sağlanamaması nedeniyle kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II. DEĞERLENDİRME</strong></p>

<p>10. Başvurucu, isimlerini belirttiği tanıklar dinlenmeden ve savunma yazısını teslim etmeden önce disiplin soruşturmasının tamamlanması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>11. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde, başvurucunun temel hak ve hürriyetlerinin ihlal edilip edilmediği konusunda yapılacak incelemede Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri ile somut olayın kendine özgü koşullarının da dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanında bireysel başvuru formunda belirttiği hususları biraz daha detaylandırarak adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini vurgulamıştır.</p>

<p>12. Anayasa'nın 36. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 6. maddesi hükümlerine göre adil yargılanma hakkı dava sürecine özgülenmiştir. Dolayısıyla söz konusu hak kapsamındaki güvenceler, esas olarak mahkemedeki yargılama sürecine uygulanmaktadır. Ancak dava öncesi ya da sonrasındaki süreçte yaşanan birtakım ihlal ya da eksiklikler yargılamanın bir bütün olarak adilliğine zarar verebilecek nitelikte ise adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelerin dava öncesi ya da sonrasındaki süreçler için de uygulanması gerekmektedir. Bu gereklilik adil yargılanma hakkının tam anlamıyla gerçekleştirilebilmesi amacından kaynaklanmaktadır. Örneğin bir suç şüphesi ile yakalanan kişinin polis tarafından sorgulanması aşaması, dava öncesine ilişkin olmakla birlikte adil yargılanma hakkı kapsamındadır. Zira sorgulama sırasında şüpheli kişinin bu hakkın getirdiği güvencelerden yararlanmaksızın verdiği ifadelerin mahkemede delil olarak kullanılması bir bütün olarak muhakemenin adil bir şekilde gerçekleştirilmesini tehlikeye sokabilir. Yine yargı mercileri önünde dava açılmadan önce idari bir başvuru yolunun tüketilmesinin zorunlu olduğu bazı hâllerde adil yargılanma hakkına ilişkin güvencelerin idari süreç bakımından da uygulanması gerekebilmektedir. Adil yargılanma hakkının davadan önceki ve sonraki aşamalara uygulanması uyuşmazlığa konu olayın ve yargılama sürecinin koşullarına bağlı olup her davada ayrıca incelenmesi gereken bir husustur (<i>Yusuf Gezer</i> [2. B.], B. No: 2013/2103, 14/1/2014, § 24).</p>

<p>13. Buna göre adil yargılanma hakkına dayanan ancak yargılama süreci dışında meydana geldiği ileri sürülen ihlal iddialarına ilişkin başvurular, istisnai durumlar dışında Anayasa ve Sözleşme kapsamı dışında kalacağından bireysel başvuruya konu olamaz (<i>Yusuf Gezer</i>, § 25).</p>

<p>14. Başvurucunun şikâyetlerinden ilki, savunması alınmadan disiplin soruşturmasına dair raporun tamamlanmasıdır. Diğer bir şikâyeti ise ismini verdiği tanıklar dinlenmeden disiplin soruşturmasının sonuçlandırılmasıdır yani başvurucunun tüm şikâyetleri yargılama aşamasından önce gerçekleşen disiplin soruşturması aşamasına ilişkindir. Başka bir deyişle başvurucunun idari yargı mercileri nezdinde gerçekleştirilen yargılama aşamasına ilişkin bir şikâyeti olmadığından olayda adil yargılanma hakkının uygulanmasını gerektirir istisnai bir durum yoktur.</p>

<p>15. Sonuç olarak başvurucunun Anayasa'nın 36. maddesine dayanan ihlal iddiasının konusu Anayasa'da güvence altına alınan ve Sözleşme kapsamında olan temel hak ve özgürlüklerin koruma alanı dışındadır.</p>

<p>16. Açıklanan gerekçelerle başvurunun <i>konu bakımından yetkisizlik</i> nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p>Basri BAĞCI ve Kenan YAŞAR bu sonuca katılmamıştır.</p>

<p><strong>III. HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Başvurunun <i>konu bakımından yetkisizlik</i> nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA Basri BAĞCI ve Kenan YAŞAR'ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,</p>

<p>B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA 18/2/2026 tarihinde karar verildi.</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>KARŞIOY</strong></p>

<p>1. Değerlendirmeye konu edilen dosyada 27/11/2020 tarihinde meydana gelen olay nedeniyle başvurucu hakkında müfettiş marifetiyle yapılan soruşturma 31/12/2020 tarihinde tamamlanarak aleyhine 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125. maddesinin B bendinin (c) alt bendi uyarınca<i> “görev sırasında amire hal ve hareketleri ile saygısız davranmak”</i> eylemi nedeniyle <i>kınama</i> cezasıyla cezalandırılması yönünde talepte bulunulmuştur.</p>

<p>2. Başvurucunun konuya ilişkin savunmasını yapması noktasındaki yazı, muhakkikin tahkikatı sona erdirmesi ve olaya ilişkin kanaatini ihtiva eden raporunu tamamlamasından sonra 7/1/2021 tarihinde tebliğ edilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>3. Başvurucu söz konusu savunmasında, aleyhine isnat olunan hadiselerin asılsız olduğunu, otuz yıllık memurluk yaşantısında hakkında herhangi bir disiplin soruşturması açılmadığını, olayın muğlak olduğunu ve on kişilik bir tanık listesi vererek bunların dinlenilmesi gerektiğini dile getirmiştir.</p>

<p>4. İdare başvurucunun tanık dinlenmesi gerektiği yönündeki talebine dair bir işlem yapmaksızın muhakkikin dinlediği tanık beyanlarıyla iktifa edip, geçmiş sicillerinin iyi olması hususunu da gözeterek bir alt ceza olan<i> uyarma</i> cezasıyla başvurucunun tecziyesine karar vermiş ve görev yerini de değiştirmiştir.</p>

<p>5. Yargılama aşamasında başvurucu tarafından savunmasındaki talepler yinelenmesine rağmen savunma tanıklarının dinlenilmesi konusunda bir işlem icra edilmemiştir.</p>

<p>6. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun savunma hakkını düzenleyen 130. maddesi Devlet memuru hakkında savunması alınmadan disiplin cezası verilemeyeceği hükmünü amirdir.</p>

<p>7. Uygulamada savunma alma işleminin disiplin cezası verilmesinden önceki bir aşamada yerine getirilmiş olması yeterli görülmektedir.</p>

<p>8. Değerlendirmeye konu edilen olayda disiplin soruşturması devam ederken tahkikatı yapan müfettiş 21/12/2020 tarihinde başvurucunun beyanını almıştır. Müfettişi soruşturmasını tamamlayıp kanaatini belirtmesinden sonra başvurucunun savunması talep edilmiştir. Bu uygulamadan da anlaşılacağı gibi tahkikat sırasında başvurucunun alınan ifadesi kendisine bir disiplin suçu itham edilerek alınan bir savunma mahiyetinde değil olaya ilişkin bilgi edinme vasfında olup bu aşamada başvurucudan kendisini savunmasını beklemek olaya ilişkin savunma tanıklarını sunmasını ummak makul bir beklenti değildir.</p>

<p>9. Yaşanan olayda başvurucu aleyhine itham edilen konu bariz bir hakaret değil amirine karşı hal ve hareketleriyle saygısız davranmak şeklinde tarif edilen ve sübjektif niteliği ağır basan bir suçlamadır. Başvurucunun olay sırasında takındığı tavır ve yüksek sesle konuşması eylemin nitelendirilmesinde önemli bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır.</p>

<p>10. Konunun niteliği gereği eylem öncesinde yaşananların önemsiz olduğunu iddia etmekte mümkün değildir. Zira olaya muhatap olan yöneticilerin süreç içerisindeki hal ve tavırlarının tespit edilmesi de sonuca etki edecek niteliktedir.</p>

<p>11. Gerek disiplin soruşturması ve gerekse yargılama sürecinde başvurucunun bu yöndeki talebinin yeterli gerekçe ile reddedildiğini söylemek mümkün değildir.</p>

<p>12. Diğer taraftan müfettişin tahkikatı bitirdikten sonra savunma talep etmesi savunmayı önemsizleştirmektedir. Bu usul başvurucunun dile getireceği hiçbir hususun tahkikat kapsamında önem ifade etmeyeceği ve oluşan kanaati değiştirmeyeceği anlamına da gelmektedir.</p>

<p>13. Bununla birlikte muhakkikin olaya ilişkin kanaatini oluştururken tüm delilleri etraflıca toplaması büyük önem arz etmektedir. Bu bağlamda hakkında işlem yapılanın konuya dair savunmaları da büyük önem taşımaktadır. Soruşturmacıdan beklenen tavır, hakkında işlem yapılanın ne olursa olsun cezalandırması değil somut verilerin tarafsız bir şekilde ortaya konularak konu hakkında doğru bir sonuca ulaşmasıdır. Bunun için de disiplin tahkikatı sürecinde iddia sahibi ile hakkında işlem yapılan her iki tarafa argümanlarını dile getirme konusunda eşit imkân sağlanmalıdır.</p>

<p>14. Tahkikat sırasında başvurucudan bilgi alınması savunma mahiyetinde olamaz. Zira bu aşamada soruşturma tam olarak olgunlaşmış değildir. Her iki tarafın da sonuçta kusurlu çıkabileceği bir süreç yaşanmaktadır. Bu nedenle başvurucudan bilgi alınmasına rağmen ayrıca savunmasının alınmasına dair bir işlemde yapılmıştır ki bu durum ilk yapılan dinlemenin savunma mahiyetinde olmadığını teyit etmektedir. Kendi aleyhine suç ithamında bulunulmasından sonra başvurucunun dile getireceği hususlar ve ortaya koyacağı deliller sonuca tesir etme potansiyeline sahiptir. Ancak bu işlemin muhakkikin soruşturmasını tamamlamasından sonra yapılması savunma işlemini disiplin tahkikatı sürecinin tamamlanması açısından şeklen yerine getirilmesi gereken gereksiz bir teferruat düzeyine indirgemektedir.</p>

<p>15. Başvuruya konu hadisede, başvurucunun göstermiş olduğu tanıkların dinlenmesinin gereksizliğine karar veren mercii süreci bizzat yürüten ve maddi detaylara daha çok hâkim konumda olan muhakkik değil, başvurucu hakkında disiplin cezasına hükmeden disiplin kurulu olmuştur. Olayı bizzat soruşturan müfettişin konuya dair tanık dinlemenin gerekli olup olmadığı hususunda görüş beyan etmesi uygulanan bu süreç nedeniyle mümkün gözükmemektedir.</p>

<p>16. Adaletli bir sonuç ortaya çıkması için usul adaletinin de sağlanması önemli bir gerekliliktir. Sonucun adaletli olduğuna inanılması adaletli bir usulün uygulanması ile mümkündür.</p>

<p>17. Verilen disiplin cezası yanında başvurucunun görev yerinin de değiştirildiği göz önüne alındığında yapılan işlemlerin başvurucu üzerinde önemli tesirlerinin bulunduğu aşikardır.</p>

<p>18. Süreçte idare mahkemesinin takındığı tavır nedeniyle disiplin cezası verilmesi ve yer değişikliği ile ilgili süreç birbirinden ayrıştırılmış ve başvurucu üzerindeki tesirlerinin tek dosya üzerinden dile getirilme imkânı ortadan kaldırılmıştır. Yer değişikliği uygulaması tamamıyla disiplin cezasının bir sonucu olarak gerçekleşmiş olup bu durum ortada medeni bir hakkın bulunmadığı iddiasını çürütecek niteliktedir.</p>

<p>19. Diğer taraftan dosyanın konusu ile bu haliyle kişisel açıdan arz ettiği önem dikkate alındığında kabul edilebilirlik kriterlerinin bulunmadığını savunmak mümkün değildir.</p>

<p>20. Gerek idari ve gerekse yargılama süreçleri bir bütün halinde gözetildiğinde başvurucunun savunmaya ilişkin argümanlarının göz ardı edildiğini ve bu durumun da kendisini ciddi şekilde dezavantajlı duruma düşürdüğünü değerlendirdiğimizden, başvurunun kabul edilebilir olduğuna ve adil yargılanma hakkı kapsamında silahların eşitliği ilkesi çerçevesinde ihlal kararı verilmesi gerektiğini düşündüğümüzden, çoğunluğun başvurunun kabul edilemez olduğuna ilişkin kararına iştirak edilmemiştir.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td width="50%">
      <p>Başkan</p>

      <p>Basri BAĞCI</p>
      </td>
      <td width="50%">
      <p>Üye</p>

      <p>Kenan YAŞAR</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202269350-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 10:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/yargi/aym-n.jpg" type="image/jpeg" length="92745"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2020/37416 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202037416-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202037416-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 5/3/2026 tarihli ve 2020/37416 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>GENEL KURUL</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>E</strong><strong>.</strong><strong>D</strong><strong>. BAŞVURUSU </strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>(Başvuru Numarası: 2020/37416)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Karar Tarihi: 5/3/2026</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 7/8/2026 - 33333</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>GENEL KURUL</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR </strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong>GİZLİLİK TALEBİ KABUL</strong></p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <colgroup>
  <col width="15%" />
  <col width="5%" />
  <col width="80%" />
 </colgroup>
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Engin YILDIRIM</p>

   <p>Recai AKYEL</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>

   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>

   <p>İrfan FİDAN</p>

   <p>Kenan YAŞAR</p>

   <p>Muhterem İNCE</p>

   <p>Yılmaz AKÇİL</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>

   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>İsmail ŞAHİN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>E.D.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Av. Fatma Esin BATAK</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p><strong>I. BAŞVURUNUN ÖZETİ</strong></p>

<p>1. Başvuru, isim değişikliği davası sonrasında düzeltilen isme göre üniversite diploması düzenlenmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p>2. Başvurucu, ön ismini 15/2/2016 tarihinde kesinleşen mahkeme kararıyla E. olarak değiştirmiştir. Başvurucu, ayrıca 13/12/2018 tarihinde kesinleşen mahkeme kararıyla nüfus kayıtlarında kadın olan cinsiyetini erkek olarak değiştirmiştir.</p>

<p>3. Bartın Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden (Üniversite) 2/7/2014 tarihinde mezun olan başvurucu, eski ismine ve cinsiyet bilgilerine göre düzenlenmiş diplomasının yeni kimlik bilgilerine uygun şekilde yeniden düzenlenmesi talebiyle Üniversiteye başvurmuştur. Üniversitenin 30/4/2019 tarihli cevabi yazısı ile Bartın Üniversitesi Diploma, Diploma Eki ve Geçici Mezuniyet Belgelerinin Düzenlenmesine İlişkin Yönerge'de (Yönerge) kimlik bilgilerinin değişikliği durumunda yeni duruma göre diploma düzenleneceğine ilişkin bir hükmün bulunmadığı gerekçesiyle ilgilinin talep etmesi hâlinde hâlihazırdaki diplomasının uygun bir yerine isim değişikliği ile ilgili açıklama yapılabileceği bildirilmiştir.</p>

<p>4. Başvurucunun anılan işlemin iptali talebiyle açtığı dava Zonguldak İdare Mahkemesinin (Mahkeme) 14/2/2020 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Kararın gerekçesinde, öncelikle 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile 2/8/2011 tarihli ve 28013 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Bartın Üniversitesi Ön Lisans ve Lisans Eğitim, Öğretim ve Sınav Yönetmeliği'nin (Yönetmelik) ve Yönerge'nin diplomaların düzenlenmesine yönelik hükümlerine yer verilmiştir. Bu kapsamda diplomaların düzenlendiği tarih itibarıyla mevcut olan hukuki ve fiilî durumu gözeten belgeler olduğu, diploma tarihinden sonra kimlik bilgilerinde oluşan değişikliklerin önceki durumu geçersiz kılmayacağı gibi diplomanın yeniden düzenlenmesini gerektiren hukuki bir neden oluşturamayacağı belirtilmiştir. Sonuç olarak dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı ifade edilmiştir.</p>

<p>5. Başvurucu, karara karşı Ankara Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesine (Bölge İdare Mahkemesi) sunduğu istinaf dilekçesinde; Mahkeme kararında anayasal gerekçelere değinilmediğini, anılan işlemin sadece Yönerge'ye uygun olduğunun tespiti ile yetinildiğini belirtmiştir. Ayrıca ismin kişinin özel hayatına ilişkin bir bilgi olduğunu, diplomasının yeni ismine göre düzenlenmesinde hukuki yarar bulunduğunu ve Üniversite açısından diplomada yapılacak bir değişikliğin kamu yararına aykırı olmayacağını vurgulamıştır.</p>

<p>6. Bölge İdare Mahkemesinin 22/10/2020 tarihli kararıyla istinaf başvurusunun reddine kesin olarak karar verilmiştir. Kararda, Mahkemece verilen kararın usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu ifade edilmiştir.</p>

<p>7. Başvurucu, nihai kararı 6/11/2020 tarihinde öğrendikten sonra 7/12/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.</p>

<p>8. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.</p>

<p>9. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir.</p>

<p>10. Öte yandan Danıştay Sekizinci Dairesinin başvuru konusu olaya benzer nitelikteki 13/1/2021 tarihli (E.2019/9162, K.2021/10) kararında; davacının diplomasında yer alan önceki isim ve cinsiyetine dair bilgilerin üçüncü kişilere ifşa edilmemesi gerektiği zira cinsiyet değişikliği sürecinin mevzuata uygun olarak tamamlayan ve bu durumu mahkeme kararıyla yasal koruma altına alınan davacının kanuni tanınma sonrasında tüm resmî belgelerinin değiştirilmesinin ve eski kimlik bilgilerinin üçüncü kişilerin erişimine kapalı olmasının kişinin manevi varlığı ile doğrudan ilgili olduğu vurgulanmıştır. Bu kapsamda davacıya temel insan hakları çerçevesinde yeni kimlik bilgilerine göre düzenlenmiş bir diploma verilmesi gerektiği, aksi takdirde nüfus bilgilerinde meydana gelen değişikliklerin diploma gibi resmî evraka işlenmemesinin özel hayatın gizliliği başta olmak üzere kişinin temel hak ve özgürlüklerini ihlal edeceği ve beraberinde mağdur olacağı ifade edilmiştir.</p>

<p><strong>II. DEĞERLENDİRME</strong></p>

<p>11. Başvurucu; ismi mahkeme kararıyla düzeltilmesine rağmen diplomasının yeni kimlik bilgilerine göre yeniden düzenlenme talebinin Üniversite tarafından haksız olarak reddedildiğini, Mahkemenin işlemin Yönerge'ye uygunluğunu denetlemekle yetindiğini, özel hayata ilişkin anayasal güvencelerin dikkate alınmadığını ileri sürmüştür. İsminin özel hayat kapsamında yer aldığını, daha önceki isminin ve cinsiyet değişikliğinin üçüncü kişilerce bilinmemesine yönelik mahremiyet hakkı bulunduğunu, iş başvurularında diploması istendiğinden isim ve cinsiyet değişikliğinin sorgulandığını iddia etmiştir. Başvurucu, başka üniversitelerin yönergelerinde kendisinin durumunda olabilecek kişiler gözetilerek diploma değişikliğine imkân tanıyan özel düzenlemeler yapıldığını, mezun olduğu üniversitede ise bu imkânın tanınmamasının ayrımcılık oluşturduğunu öne sürmüştür.</p>

<p>12. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde; Anayasa Mahkemesi tarafından yapılacak incelemede Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri, Anayasa Mahkemesi içtihadı ve somut olayın kendine özgü koşullarının da dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu; Bakanlık görüşüne karşı sunduğu cevap dilekçesinde isim ve cinsiyet değişikliğinin tamamen özel hayat kapsamında kalan bilgiler olduğunu, diplomasına ilgili mahkeme kararı işlenerek yapılacak bir eklemenin özel hayatını ifşa etmek anlamına geleceğini belirtmiştir. Kendisiyle aynı durumda olan kişilerin diplomalarını değiştirmek suretiyle anayasal haklarını kullanabilirken kendisinin bu imkândan yoksun bırakılmasının eşitlik ilkesine aykırı olduğunu ifade etmiştir.</p>

<p>13. Özel hayata saygı hakkı kapsamında korunan hukuksal çıkarlardan biri de bireyin mahremiyet hakkıdır ancak mahremiyet hakkı sadece yalnız bırakılma hakkından ibaret olmayıp bu hak, bireyin kendisi hakkındaki bilgileri kontrol edebilme hukuksal çıkarını da kapsamaktadır. Bireyin kendisine ilişkin herhangi bir bilginin kendi rızası olmaksızın açıklanmaması, yayılmaması, bu bilgilere başkaları tarafından ulaşılamaması ve rızası hilafına kullanılamaması, kısaca bu bilgilerin mahrem kalması konusunda menfaati bulunmaktadır. Bu husus, bireyin kendisi hakkındaki bilgilerin geleceğini belirleme hakkına işaret etmektedir (AYM, E.1986/24, K.1987/8, 31/3/1987; E.2009/1, K.2011/82, 18/5/2011; K.Ş. [2. B.], B. No: 2013/1614, 3/4/2014, § 32; Serap Tortuk [1. B.], B. No: 2013/9660, 21/1/2015, § 32).</p>

<p>14. Bireyin mahremiyet alanının ve bu alanda cereyan eden eylem ve davranışlarının da kişinin özel yaşamı kapsamında olduğu açıktır. Mahremiyet hakkı ve bu alana ilişkin bilgilerin gizliliğinin korunması Anayasa Mahkemesi tarafından da Anayasa'nın 20. maddesi kapsamında değerlendirilmektedir (AYM, E.1986/24, K.1987/8, 31/3/1987; E.2009/1, K.2011/82, 18/5/2011; K.Ş., § 37; Serap Tortuk, § 36).</p>

<p>15. İsim değişikliğine ilişkin uyuşmazlıklar, Anayasa Mahkemesi tarafından daha önce özel hayata saygı hakkı kapsamında incelenmiştir (Hacı Ahmet Eskikanbur [2. B.], B. No: 2015/2944, 9/1/2019, § 27; Kağan Osman Karamanoğlu [1. B.], B. No: 2017/21063, 15/1/2020, § 20; H.K. [GK], B. No: 2019/42944, 17/6/2021, § 33). Somut olayda da başvurucunun diplomasının yeni ismine göre düzenlenmesi talebi reddedilmiştir. Başvurucunun isim ve cinsiyet değişikliği yaptığı, yeni isme göre diploma düzenlemenin özel hayatına ve mahremiyetine ilişkin olduğu anlaşıldığından anılan inceleme yönteminden ayrılmayı gerektirir bir durum bulunmadığı değerlendirilmiştir.</p>

<p>16. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p>17. Başvurucunun isim değişikliği davası sonucunda aldığı yeni isme göre diplomasının düzenlenmesi talebinin reddedilmesi özel hayata saygı hakkına müdahale teşkil etmektedir (benzer yönde bkz. <i>M.K.</i> [2. B.], B. No: 2019/42961, 12/7/2023, § 33). Bu kapsamda söz konusu müdahalenin Anayasa'nın 13. maddesinde öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen, kanun tarafından öngörülme, Anayasa'nın 20. maddesinde belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanma ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.</p>

<p>18. İsim değişikliği davası sonrasında alınan yeni isme göre diplomanın düzenlenmesi talebi 2547 sayılı Kanun'un 43. maddesi ve bu Kanun'a dayanılarak çıkarılan Yönetmelik ve Yönerge hükümleri dikkate alınarak reddedilmiştir. Anılan kanun hükmünün diplomalarla ilgili esaslar konusunda hiçbir belirleme yapmadığı, konuyla ilgili düzenlemelerin yapılmasını yönetmeliklere bıraktığı, bu bağlamda anılan müdahalenin ikincil nitelikteki düzenleyici işlemlerle gerçekleştirildiği anlaşılmıştır. Dolayısıyla öngörülebilirliği sağlayan çerçeve bir kanuni düzenleme bulunmaması nedeniyle incelenen olayda kanunilik ölçütünün karşılanması açısından yeterli güvenceler bulunmamaktadır. Bununla birlikte bu konu <i>demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluk</i> ve <i>ölçülülük </i>koşulu bağlamında daha ayrıntılı olarak değerlendirilecektir.</p>

<p>19. Müdahalenin kamu gücünü kullanan idarenin kamu düzeninin korunması ile kamu hizmetinin sürdürülebilirliğinin sağlanması amacını taşıdığı, bu suretle meşru amacının bulunduğu değerlendirilmiştir (benzer yönde değerlendirme için bkz. <i>M.K.</i>, § 37).</p>

<p>20. Anayasa Mahkemesi kararlarına göre demokratik toplum düzeninin gerekleri kavramı öncelikle ilgili hak yönünden getirilen sınırlamaların zorunlu ya da istisnai tedbir niteliğinde olmasını, başvurulabilecek en son çare ya da alınabilecek en son önlem olarak kendisini göstermesini gerektirmektedir. Demokratik toplum düzeninin gereklerinden olma, bir sınırlamanın demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik olmasını ifade eder (AYM, E.2016/179, K.2017/176, 28/12/2017; Ata Türkeri [1. B.], B. No: 2013/6057, 16/12/2015, § 44; Haluk Öktem [GK], B. No: 2014/13433, 13/10/2016, § 49; Erhun Öksüz [GK], B. No: 2014/12777, 13/10/2016, § 53; Salim Onur Şakar [2. B.], B. No: 2015/2711, 21/9/2017, § 35; C.A. (3) [GK], B. No: 2018/10286, 2/7/2020, § 114).</p>

<p>21. Anayasa'nın 13. maddesinde demokratik toplum düzeninin gerekleri ve ölçülülük kriterleri iki ayrı ölçüt olarak düzenlenmiş olmakla birlikte bu iki ölçüt arasında ayrılmaz bir ilişki vardır. Ölçülülük ilkesinin amacı, temel hak ve özgürlüklerin gereğinden fazla sınırlandırılmasının önlenmesidir. Anayasa Mahkemesi kararları uyarınca ölçülülük ilkesi; sınırlama için kullanılan aracın sınırlama amacını gerçekleştirmeye uygun olmasını ifade eden elverişlilik, sınırlayıcı önlemin sınırlama amacına ulaşmak bakımından zorunlu olmasına işaret eden gereklilik ve araçla amacın orantısız bir ölçü içinde bulunmaması ile sınırlamanın ölçüsüz bir yükümlülük getirmemesi anlamına gelen orantılılık unsurlarını içermektedir (Bülent Polat [GK], B. No: 2013/7666, 10/12/2015, § 106; Tevfik Türkmen [GK], B. No: 2013/9704, 3/3/2016, § 70; Bülent Kaya [GK], B. No: 2013/2941, 11/5/2016, § 82; Ferhat Üstündağ [1. B.], B. No: 2014/15428, 17/7/2018, §§ 45, 48; C.A. (3), § 115).</p>

<p>22. Anayasa Mahkemesi benzer bir şikâyeti içeren <i>M.K.</i> kararında, başvurucunun ileri sürdüğü yeni kimlik bilgilerinin diplomanın arkasına şerh düşülmesi ile yetinilmesinin kendisi için yeterli olmadığına, değiştirdiği isme göre diplomanın yeniden düzenlenmesinin mensubu olduğu mesleğin icrası ve temsili açısından önemli olduğuna ve eski ismin bilinmemesi yönünde mahremiyet hakkının bulunduğuna ilişkin iddialarının idarece ve yargı makamlarınca anayasal güvenceleri içerecek şekilde yeterli şekilde değerlendirilmemesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır. Anılan kararında Anayasa Mahkemesi, diplomanın yeniden düzenlenmemesinin kamusal yarar ile bireysel yarar arasındaki dengenin adil olmayacak şekilde bozulmasına neden olduğunu kabul etmiştir. Neticede başvurucunun söz konusu iddialarına ve talebine rağmen diplomanın yeniden düzenlenmesi için haklı nedenlerin oluşup oluşmadığı hususunda ilgili ve yeterli gerekçelerin ortaya konulmaması nedeniyle müdahalenin gereklilik ve ölçülülük ilkesini karşılamadığını tespit etmiştir (<i>M.K.</i>, §§ 49-51).</p>

<p>23. Başvuru konusu olayda idarece ve yargı mercilerince yalnızca ikincil mevzuatta yer alan ve diplomanın yeniden tanzim edilmesini yasaklayan düzenlemelere dayanılmış, başvurucunun yeni kimlik bilgilerinin diplomanın uygun bir yerinde açıklama yapılmak suretiyle belirtilmesinin yeterli olacağı kabul edilmiştir. Başvurucu, diplomasının yeniden düzenlenmesinin gerekliliğine ve diplomanın yeni kimlik bilgilerine göre düzenlenmesine ihtiyaç duyma nedenlerine ilişkin açıklamalarda bulunmuştur. Bunun yanında yeni kimlik bilgisiyle ilgili olarak diplomanın uygun bir yerinde açıklama yapılması ile yetinilmesinin kendisi için yeterli olmadığını da vurgulamıştır. Başvurucunun cinsiyet değişikliği yaptığına ve ismini değiştirdiğine dair bilginin mahremiyet hakkı kapsamında kaldığı açıktır. Başvurucu, idareye ve yargı makamlarına sunduğu talep dilekçelerinde değiştirilmiş kimlik bilgilerinin gizli kalmasına yönelik mahremiyet hakkı bulunduğunu ve diplomanın yeniden düzenlenmesinin kişisel koşullar içinde neden gerekli olduğunu belirtmesine rağmen idarece ve yargı mercilerince söz konusu iddialar dikkate alınmamıştır.</p>

<p>24. Anılan mercilerce başvurucunun iddiaları ve talebi esaslı şekilde değerlendirilmemiş, kapsamı öngörülebilir bir kanuna dayanmayan ve yalnızca ikincil nitelikteki düzenlemelerde yer alan kuralın uygulanmasıyla yetinilmiştir. Diplomanın yeniden düzenlenmesi için haklı nedenlerin oluşup oluşmadığı hususunda idarece ve yargı makamlarınca konuyla ilgili ve yeterli kabul edilebilecek bir gerekçe açıklanmamış, kamusal yarar ile başvurucunun bireysel yararı arasındaki dengenin gözetildiğine veya tartışıldığına ilişkin bir gerekçe de gösterilmemiştir. Dolayısıyla müdahalenin gerekliliği ve orantılılığı konusunda başvurucunun mevcut koşullarını dikkate alan ilgili ve yeterli gerekçelerin ortaya konulamadığı anlaşılmıştır.</p>

<p>25. Sonuç olarak başvurucunun diplomasının yeni kimlik bilgileriyle düzenlenmesi talebinin reddi şeklindeki müdahalenin kamusal yarar ile bireysel yarar arasında korunması gereken dengenin başvurucu aleyhine bozulmasına neden olduğu, kamusal makamlarca müdahalenin gerekli ve orantılı olduğunun ilgili ve yeterli gerekçelerle ortaya konulamadığı değerlendirilmiştir.</p>

<p>26. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p>Muhterem İNCE ve Ömer ÇINAR bu sonuca katılmamıştır.</p>

<p><strong>III. GİDERİM </strong></p>

<p>27. Başvurucu, ihlalin tespiti ile yeniden yargılama yapılması talebinde bulunmuştur.</p>

<p>28. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. <i>Mehmet Doğan</i> [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; <i>Aligül Alkaya ve diğerleri (2)</i> [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; <i>Kadri Enis Berberoğlu (3)</i> [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).</p>

<p>29. Öte yandan hak ihlali kararından Anayasa Mahkemesinin davanın neticesiyle ilgili bir tutum sergilediği sonucu çıkarılmamalıdır. Anayasa Mahkemesince verilen hak ihlali kararı uyuşmazlığın sonuçlarından bağımsız olup davanın kabulüne ya da reddine karar verilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Kural olarak yargılamanın her aşamasında olduğu gibi ihlalin sonuçlarını gidermek üzere yeniden yapılacak yargılama sonunda da delillerin dava ile ilişkisini kurma ve bunları değerlendirip sonuç çıkarma yetkisi ilgili mahkemelere aittir.</p>

<p><strong>IV. HÜKÜM </strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Kamuya açık belgelerde başvurucunun kimliğinin gizli tutulması talebinin KABULÜNE,</p>

<p>B. Özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>C. Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE Muhterem İNCE ve Ömer ÇINAR'ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,</p>

<p>D. Kararın bir örneğinin özel hayata saygı hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Zonguldak İdare Mahkemesine (E.2019/476, K.2020/97) GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>E. 446,90 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.446,90 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 5/3/2026 tarihinde karar verildi.</p>

<p></p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>KARŞIOY </strong></p>

<p>Başvuru, isim ve cinsiyet değişikliği davası sonrasında düzeltilen isme ve cinsiyete göre üniversite diplomasının düzenlenmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin olup, Mahkememiz çoğunluğu tarafından, başvurucunun Anayasa’nın 20. maddesindeki özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Aşağıda belirttiğimiz gerekçelerle çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.</p>

<p>Başvurucu Bartın Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Yönetim Bilişim Sistemleri bölümünden 2 Temmuz 2014 tarihinde mezun olmuştur. Başvurucunun isim ve cinsiyet değiştirdiğini belirterek yeni nüfus bilgilerine göre diploma belgesinin yeniden düzenlenmesi yönündeki talebi Bartın Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Yönetim Kurulu tarafından 30 Nisan 2019 tarihinde reddedilmiştir. Üniversite söz konusu yazısında ilgilinin talep etmesi halinde diplomanın uygun bir yerine isim değişikliği ile ilgili açıklama yapılabileceğini de belirtmiştir. Başvurucu bu işlemin iptali talebiyle açtığı Zonguldak İdare Mahkemesi (İdare Mahkemesi) nezdinde iptal davası açmıştır. İdare Mahkemesi 14 Şubat 2020 tarihinde istinaf yolu açık olmak üzere davanın reddine karar vermiş, başvurucunun istinaf talebini inceleyen Bölge İdare Mahkemesi kararı usul ve yasaya uygun bularak bistinaf talebini reddetmiş ve karar kesinleşmiştir.</p>

<p>Yerel mahkeme davanın reddine gerekçe olarak, diplomaların, düzenledikleri tarih itibariyle mevcut olan hukuki ve fiili durumu gözeten belgeler oldukları, davacının mezun olduğu ve diplomanın düzenlendiği tarihteki isminin K…olması nedeniyle düzenlenmiş olan diplomanın da mevcut hukuksal durumu yansıttığı, diploma tarihinden sonra kimlik bilgilerinde oluşan değişikliklerin önceki durumu geçersiz kılmayacağı gibi diplomanın yeniden düzenlenmesini gerektiren hukuki bir neden oluşturamayacağı dikkate alındığında, dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varıldığını belirtmiştir.</p>

<p>2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun “Lisans Düzeyinde Öğretim” kenar başlıklı 43. maddesine göre; “Yükseköğretim, harca tabi olup bu kanunda belirlenen amaç ve ana ilkelere göre aşağıdaki şekilde düzenlenir. a) Yükseköğretim kurumlarında, kuruluş özelliklerine ve ihtiyaçlarına göre yapılan eğitim- öğretim ve buna dayalı olarak verilen diplomalarla ilgili esaslar her üniversitece hazırlanacak öğretim ve sınav yönetmeliğinde belirtilir…”. Olay tarihinde yürürlükte bulunan 02/08/2011 tarihli ve 28013 sayılı Resmî Gazete ‘de yayımlanarak yürürlüğe giren Bartın Üniversitesi Önlisans ve Lisans Eğitim Öğretim ve Sınav Yönetmeliği'nin "Diploma" kenar başlıklı 19. maddesinde mezuniyet ve diplomaya ilişkin koşullar belirtilmiş olup, söz konusu maddede diploma ve geçici mezuniyet belgesine ilişkin esasların Senato tarafından belirleneceği düzenlenmiştir.</p>

<p>Bartın Üniversitesi Senatosunun 16/02/2012 tarihli ve 2012/06 sayılı kararıyla kabul edilen Diploma, Diploma Eki ve Geçici Mezuniyet Belgelerinin Düzenlenmesi Yönergesinin "Diplomada Yer Alan Bilgiler" başlıklı 8. maddesinin 1. fıkrasında, diplomanın ön yüzüne; a) T.C. kısaltması, b) Üniversitenin adı, c) Birimin adı, ç) Öğrencinin adı ve soyadı, d) Mezun olunan bölüm/anabilim/program adı, e) Mezuniyet tarihi, d) Birim Yöneticisi ve Rektörün adı-soyadı ve unvanı ile elektronik imzası, (Diplomalar, düzenleme tarihinde görevde bulunan Rektör ile dekan veya müdür tarafından elektronik olarak imzalanır.) g) Diploma numarası, ğ) Derece (Ön Lisans, Lisans..) yazılacağı, aynı maddenin 2. fıkrasında, diplomanın arka yüzüne ise, T.C. kimlik numarası, adı ve soyadı, baba adı, ana adı, doğum yeri ve tarihi, nüfusa kayıtlı olduğu yer, diplomanın düzenlenme tarihi, elektronik imza listesi, evrakın takip ve sayısı, diplomanın teyit bilgisini gösteren adres ve karekod yazılarak Daire Başkanı tarafından elektronik olarak imzalanacağı düzenlenmiştir.</p>

<p>Somut olayda, mahkeme kararlarına istinaden nüfus sicilinde kayıtlı ismini ve cinsiyetini değiştiren başvurucu, mevcut diplomasının yeni isim ve cinsiyet bilgilerine göre yeniden düzenlenmesi istemiyle mezun olduğu Bartın Üniversitesine başvurmuştur. Bartın Üniversitesinin diplomaya ilişkin 2012 tarihli Yönergesi incelendiğinde cinsiyete ilişkin bilginin diplomanın ön veya arka yüzünde yer almadığı görülmekte olup, cinsiyet değişikliği açısından diplomada değişiklik yapılması tartışma konusu değildir. İsim değişikliği açısından ise, Üniversite, mevzuatta açık bir hüküm bulunmaması nedeniyle talebi reddetmiş, ancak ilgilinin talep etmesi halinde diplomanın uygun bir yerine isim değişikliği ile ilgili açıklama yapılabileceğini de belirtmiştir. Yani, ismini değiştiren başvurucu, bu hususa ilişkin diplomaya açıklama düşürterek diplomanın kendisine ait olduğunu ve ilgisini belgeleyebilecektir.</p>

<p>Türk Medeni Kanunu’nun 27. maddesinde, adın değiştirilmesinin, ancak haklı sebeplere dayanılarak hâkimden istenebileceği, adın değiştirildiği nüfus siciline kayıt ve Basın İlan Kurumunun ilan portalında ilan olunacağı, bu ilanda; hükmü veren mahkeme, kararın verildiği tarih, dosyanın esas ve karar numarası ile adının değiştirilmesine karar verilen kişinin nüfusa kayıtlı olduğu yer, doğum tarihi, ana ve baba adı, önceki adı ve soyadı, mahkeme kararıyla verilen yeni adı ve soyadı yer alacağı, adın değişmesi ile kişisel durumun değişmeyeceği düzenlenmiştir. Buna göre, adın değişmesi kişisel durumu değiştirmeyeceğinden idare mahkemesinin düzenlenmiş olan diplomanın da mevcut hukuksal durumu yansıttığı, diploma tarihinden sonra kimlik bilgilerinde oluşan değişikliklerin önceki durumu geçersiz kılmayacağı gibi diplomanın yeniden düzenlenmesini gerektiren hukuki bir neden oluşturamayacağı yönündeki gerekçesi TMK’nın 27. maddesine uygundur.</p>

<p>Anayasa’nın “Özel hayatın gizliliği” başlıklı 20. maddesinin birinci fıkrasında “<i>Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.</i>” hükmü yer almaktadır. Anayasa Mahkemesi kararlarında; özel hayata saygı gösterilmesini isteme hakkının kişinin çevresinde bulunanlarla temas kurma hakkını içerdiği, kişilerin mesleki hayatları ile özel hayatları arasında sıkı bir ilişkinin bulunduğu, kişinin mesleği ile ilgili tasarrufların özel hayata saygı gösterilmesini isteme hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir (Anayasa Mahkemesi’nin Serap Tortuk kararı, Başvuru No; 2013/9660, K. Tarihi; 21/1/2015, § 36; Yine bkz. AYM, Bülent Polat kararı, Başvuru No;2013/7666, K. Tarihi; 10/12/2015, § 62). Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi, özel hayata ilişkin herhangi bir nedene dayanmayan ve kişilerin mesleki hayatlarına ya da sosyal statülerine yönelik müdahaleler ya da tedbirler içeren her durumun doğrudan doğruya özel hayata saygı hakkı kapsamında değerlendirilmesi mümkün olmadığını, bu türden müdahalelerin konu olduğu süreçlerin özel hayata saygı hakkının incelenmesini ve güvencelerinin harekete geçirilmesini sağlamaya elverişli olması gerektiğini, mesleki hayata ve sosyal statüye yönelik olarak gerçekleştirilen müdahalelerin ya da alınan tedbirlerin kişilerin sosyal yaşamlarına ve çevreleriyle kuracakları iletişime, dolayısıyla özel hayatlarına dolaylı da olsa bir etkisinin olacağı öngörülebilir olsa da bu kapsamdaki gerçekleşmiş ya da gerçekleşmesi muhtemel etkinin meselenin özel hayata saygı hakkı kapsamında ele alınmasını gerekli kılacak ölçüde ciddi ve asgari bir ağırlık düzeyinde olduğunun ortaya konulması gerektiğini, bu çerçevede özel hayata ilişkin herhangi bir nedene dayanılmaksızın mesleki hayata ve sosyal statüye yönelen müdahalelerin ya da tedbirlerin özel hayata saygı hakkı kapsamında değerlendirilebilmesi için muhataplarının özel hayatları üzerinde ciddi etkisinin olması veya bu düzeyde bir etkinin doğmasının muhtemel olması gerektiğini ifade etmiştir ( Bkz. Anayasa Mahkemesi’nin 23.07.2024 tarihli, 2023/25 E. ve 2024/139 K. sayılı kararı, §45,46).</p>

<p>Yukarıda yer verilen Anayasa Mahkemesi kararları uyarınca, somut olayda diplomada ad değişikliği yapılmamasının başvurucunun özel hayatı üzerinde ciddi bir etkisi olduğu ortaya konulamamış olup, adın değişmesi kişisel durumu değiştirmediğinden ve ad değişikliği kararı kural olarak ilan edileceğinden, yani üçüncü kişilerin bu değişikliği öğrenmesinde kural olarak sakınca bulunmadığı kabul edildiğinden, diploma üzerine ad değişikliği konusunda açıklama yazılması yeterli olup, diplomadaki ismin değiştirilmemesi başvurucuya aşırı bir külfet yüklememektedir.</p>

<p>Açıklanan nedenlerle, başvurucunun Anayasa’nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkı ihlal edilmediğinden, aksi yöndeki çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td width="50%">
      <p>Üye</p>

      <p>Muhterem İNCE</p>
      </td>
      <td width="50%">
      <p>Üye</p>

      <p>Ömer ÇINAR</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202037416-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 10:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/yargi/aymsasa.jpg" type="image/jpeg" length="65897"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Erteleme mi, Fiili Cezasızlık mı? Toplumsal Barış Amacıyla Öngörülen Kanun Teklifinin Hukuk Devleti Açısından Değerlendirilmesi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/erteleme-mi-fiili-cezasizlik-mi-toplumsal-baris-amaciyla-ongorulen-kanun-teklifinin-hukuk-devleti-acisindan-degerlendirilmesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/erteleme-mi-fiili-cezasizlik-mi-toplumsal-baris-amaciyla-ongorulen-kanun-teklifinin-hukuk-devleti-acisindan-degerlendirilmesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına 5 Ağustos 2026 tarihinde sunulan <a href="https://www.hukukihaber.net/terorsuz-turkiye-yasa-teklifinin-tum-detaylari" rel="dofollow"><strong>Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi</strong>,</a> genel gerekçesinde "toplumsal barışın güçlendirilmesi" ve "Terörsüz Türkiye" hedeflerine dayandırılmaktadır. Bu amaçların meşruiyeti kuşkusuz tartışma konusu değildir. Bununla birlikte, bir kanuni düzenlemenin hukuka uygunluğu yalnızca ulaşmayı hedeflediği amaç üzerinden değil, bu amaca ulaşmak için benimsediği yöntemler ve öngördüğü hukuki mekanizmalar bakımından da değerlendirilmelidir.</p>

<p>Teklif, şeklen bir <strong>erteleme</strong> düzenlemesi olarak kurgulanmış; gerekçesinde de mahkûmiyet hükümlerini ortadan kaldırmadığı ve af niteliği taşımadığı özellikle vurgulanmıştır. Ancak teklifin öngördüğü hukuki rejim, doğurduğu sonuçlar itibarıyla fiilî bir cezasızlık mekanizması oluşturmakta; ceza yargısının işleyişini önemli ölçüde yürütme organının takdirine bırakmakta ve ceza adaletinin temel ilkeleriyle ciddi bir gerilim yaratmaktadır. Bu çalışma kapsamında Teklif; <strong>(i)</strong> ceza yargısının yürütme organının takdirine bağımlı hâle getirilmesi, <strong>(ii)</strong> mağdur hakları ile devletin pozitif yükümlülükleri üzerindeki etkileri ve <strong>(iii)</strong> hukuki belirlilik, öngörülebilirlik ile eşitlik ilkeleri bakımından doğurduğu sakıncalar olmak üzere üç temel eksende incelenmektedir.</p>

<p><strong>I. Ceza Yargısının Yürütme Organının Takdirine Bağlanması</strong></p>

<p>Teklifin en belirgin yapısal sorunu, ceza muhakemesine ilişkin süreçlerin başlamasını, devamını ve sona ermesini yargısal iradeden ziyade yürütme organının kararlarına bağlı hâle getirmesidir. Teklifin 1 ve 3. maddeleri uyarınca erteleme rejiminin uygulanabilmesi; örgütün fiilî varlığına son verdiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesine ve buna ilişkin Millî Güvenlik Kurulu kararının Resmî Gazete'de yayımlanmasına bağlanmıştır. Böylece devam eden veya başlayacak yargısal süreçlerin kaderi, bağımsız mahkemelerin hukuki değerlendirmesinden çok idari ve siyasi nitelik taşıyan bir karar mekanizmasına bırakılmaktadır.</p>

<p>Bu yaklaşım, Teklifin 3. maddesinin üçüncü fıkrasında daha da belirginleşmektedir. Anılan hükme göre, Kurul kararının Resmî Gazete'de yayımlanmasından önce işlendiği iddia edilen suçlar hakkında bu tarihten sonra soruşturma başlatılabilmesi Kurulun iznine bağlanmaktadır. Oysa Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 160. maddesi uyarınca Cumhuriyet savcısı, bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez resen soruşturma başlatmakla yükümlüdür. Kamu davasının açılmasına esas teşkil eden soruşturma sürecinin idari bir merciin iznine bağlanması; soruşturmanın kamusallığı, savcılık makamının bağımsızlığı ve ceza muhakemesinin temel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.</p>

<p>Yürütmenin ceza adaletindeki belirleyici konumu, Teklifin 7. maddesiyle kurulan Kurulun yapısında da açıkça görülmektedir. Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında; Adalet, Dışişleri, İçişleri ve Millî Savunma Bakanları ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanı ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinden oluşan bu Kurulda herhangi bir yargı mensubuna yer verilmemiştir.</p>

<p>Benzer bir sorun, Teklifin 4. maddesinin ikinci fıkrasında da ortaya çıkmaktadır. Söz konusu hüküm, istinaf veya temyiz incelemesinde bulunan dosyalar bakımından kanun yolu mercilerine herhangi bir değerlendirme alanı tanımaksızın "bozma kararı verilir" şeklinde emredici bir sonuç öngörmektedir. Kanun yolu incelemesini zorunlu bir sonuca bağlayan bu yaklaşım, mahkemelerin somut uyuşmazlığı kendi hukuki değerlendirmeleri doğrultusunda inceleme yetkisini sınırlandırmaktadır.</p>

<p><strong>II. Mağdur Hakları, Cezasızlık ve Devletin Pozitif Yükümlülükleri</strong></p>

<p>Teklif, gerekçesinde açıkça "af" niteliği taşımadığını ifade etmekteyse de, öngördüğü hukuki sonuçlar itibarıyla fiilî bir cezasızlık rejimi meydana getirmektedir. Nitekim Teklifin 6. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca, erteleme süresinin herhangi bir terör suçunun işlenmeksizin tamamlanması hâlinde, hükmolunan cezanın infaz edilmiş sayılacağı kabul edilmektedir. Bu durumda mahkûmiyet hükmü hukuken varlığını sürdürmekle birlikte, cezanın fiilen hiçbir zaman infaz edilmemesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, kavramsal olarak af kurumundan ayrıldığı ileri sürülen bu düzenleme, uygulamada affın doğurduğu sonuçlara büyük ölçüde yaklaşmaktadır.</p>

<p>Teklifin kapsamı da benzer şekilde önemli hukuki sorunlar doğurmaktadır. Birinci maddenin ikinci fıkrası; örgüt kurma, yönetme, örgüte üye olma, örgüte yardım etme ve propaganda suçlarının yanı sıra, "örgütün faaliyeti kapsamında işlenen suçları" da düzenleme kapsamına almaktadır. Buna karşılık kapsam dışında bırakılan suçlar oldukça sınırlı tutulmuş; yalnızca örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçu ile 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlenmiş olup müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlar istisna kapsamına alınmıştır. Bu sistematik tercih, ölümle sonuçlanmayan ağır yaralama fiilleri, işkence iddiaları, patlayıcı madde kullanımı veya benzeri ağır nitelikteki eylemlerin de erteleme rejiminden yararlanabilmesine imkân tanımaktadır. Suçun mağdur üzerinde doğurduğu ağır sonuçlar ile fail hakkında öngörülen hukuki sonuç arasındaki dengenin bu ölçüde zayıflaması, ceza adaletinin temel ilkeleri bakımından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.</p>

<p>Teklif, mağdurun ceza muhakemesindeki usulî konumu bakımından da yeterli güvenceleri içermemektedir. Üçüncü maddenin birinci fıkrasında yalnızca "kanun yollarına başvurma hakkı bulunanlara" tebligat yapılacağı düzenlenmiş; buna karşılık mağdurun veya katılanın yargılamaya etkili katılımı, görüş ve itirazlarını ileri sürebilmesi ya da süreç hakkında düzenli biçimde bilgilendirilmesi hususlarında açık bir güvence öngörülmemiştir.</p>

<p>Bu yönüyle Teklif, Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama hürriyeti ve adil yargılanma hakkı ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 13. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkı bakımından da çeşitli tereddütler doğurmaktadır. Delillerin muhafaza edileceğinin öngörülmüş olması, tek başına bu sakıncaları gidermeye yeterli değildir.</p>

<p><strong>III. Teknik-Hukuki Belirsizlikler, Öngörülebilirlik ve Eşitlik</strong></p>

<p>Teklifin üçüncü temel sorunu, ceza ve infaz hukukunun mevcut sistematiğiyle tam olarak bağdaşmayan, kapsamı ve hukuki niteliği açık biçimde belirlenmemiş yeni bir <strong>erteleme rejimi</strong> ihdas etmesidir. Böylece Teklif, mevcut hukuki kurumlarla tam anlamıyla örtüşmeyen, kendine özgü (<i>sui generis</i>) bir yapı öngörmektedir. Ancak bu yapının hangi ilkelere tabi olacağı, hangi usul güvencelerinin uygulanacağı ve ortaya çıkabilecek uyuşmazlıklarda hangi hukuki rejimin esas alınacağı konusunda yeterli açıklık bulunmamaktadır. Hukuk devleti ilkesinin temel unsurlarından biri olan belirlilik ve öngörülebilirlik, bireylerin hukuki durumlarını makul bir kesinlik içinde öngörebilmelerini gerektirir. Bu yönüyle Teklif, Anayasa'nın 2. maddesinde güvence altına alınan hukuk devleti ilkesi bakımından ciddi tereddütler doğurmaktadır.</p>

<p>Benzer bir belirsizlik, Teklifin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan sorumsuzluk hükmünde de görülmektedir. Anılan hükümde, "Bu Kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğu doğmaz." denilmek suretiyle son derece geniş kapsamlı bir sorumsuzluk alanı oluşturulmaktadır. Buna karşın, bu korumanın hangi kişi gruplarını kapsadığı, hangi görevlerin bu kapsamda değerlendirileceği ve sorumsuzluğun sınırlarının nerede başlayıp nerede sona ereceği hususlarında herhangi bir açıklık bulunmamaktadır. Bu nedenle, sorumluluğu istisna hâline getirmesi gereken bir düzenlemenin, genel nitelikli ve sınırları belirsiz bir dokunulmazlık mekanizmasına dönüşmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır.</p>

<p>Teklif, Anayasa'nın 10. maddesinde güvence altına alınan eşitlik ilkesi yönünden de çeşitli sorunlar içermektedir. Aynı hukuki değeri ihlal eden fiilleri işlemiş kişiler arasında yalnızca suçun işlendiği tarih veya fiilin işlendiği bağlam esas alınarak farklı hukuki sonuçlar öngörülmektedir. Özellikle 1 Haziran 2005 tarihinin neden esas alındığı ve örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlar bakımından yalnızca kasten öldürme suçunun kapsam dışında bırakılmasının hangi objektif ve makul gerekçeye dayandığı teklifte açıklanmamıştır. Kanun koyucunun farklı hukuki durumlar arasında ayrım yapabilmesi kuşkusuz mümkündür. Ancak bu ayrımın nesnel, makul ve ölçülü gerekçelere dayanması hukuk devleti ilkesinin zorunlu sonucudur. Teklifte ise bu ölçütlerin yeterince ortaya konulamadığı görülmektedir.</p>

<p>Öte yandan, erteleme süresi boyunca dava zamanaşımının duracağı öngörülmesine rağmen, ceza muhakemesinin fiilen işlemeyecek olması hem sanık hem de mağdur bakımından uzun süre devam edebilecek hukuki belirsizlikler doğurmaktadır.</p>

<p><strong>Sonuç ve Değerlendirme</strong></p>

<p>Toplumsal barışın tesis edilmesi, şiddetin sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi, demokratik bir hukuk devletinin meşru ve ulaşılması gereken temel hedefleri arasında yer almaktadır. Ancak hukuk devletinde, meşru amaçlara ulaşılması kadar bu amaçlara ulaşmak için başvurulan yöntemlerin de hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ilkeleriyle uyumlu olması zorunludur. Hukuki güvenceleri zayıflatan veya ceza adaletinin temel ilkelerini istisnai düzenlemeler yoluyla aşındıran yöntemler, kısa vadede belirli sorunlara çözüm üretse dahi uzun vadede hukuk düzenine duyulan güveni zedeleme tehlikesi taşımaktadır.</p>

<p>Düzenlemenin yalnızca mevcut uyuşmazlık bakımından değil, gelecekte oluşturabileceği kurumsal ve anayasal etkiler bakımından da değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira ceza muhakemesinin yürütme organının takdirine bağlı olarak durdurulabileceği, yeniden başlatılabileceği veya sonuçlandırılabileceği yönünde oluşturulacak istisnai bir modelin, ilerleyen dönemlerde farklı suç tipleri veya farklı toplumsal olaylar bakımından da uygulanmasının önünde ilkesel bir engel kalmayacaktır. Hukuk devletini ayakta tutan temel unsur, istisnai durumlarda dahi anayasal güvencelerin korunabilmesidir. Bu güvencelerin belirli kişi veya suç grupları bakımından esnetilmesi, yalnızca ilgili dosyaları değil, ceza adalet sisteminin bütününe duyulan güveni de etkileme potansiyeline sahiptir.</p>

<p>Ceza adaletinin işleyişi, siyasal konjonktüre göre şekillenen idari tercihlere değil; önceden belirlenmiş, öngörülebilir ve herkes bakımından eşit biçimde uygulanan hukuk kurallarına dayanmalıdır. Hukuk devletinin varlık sebebi, özellikle kamu otoritesinin takdir yetkisinin genişlediği dönemlerde bireyi koruyan anayasal güvenceleri muhafaza etmektir. Bu nedenle, ceza muhakemesinin temel ilkelerini istisna hâline getiren düzenlemelerin, yalnızca siyasi hedefler bakımından değil, anayasal meşruiyet bakımından da titizlikle değerlendirilmesi zorunludur.</p>

<p>Bu nedenlerle Teklifin mevcut hâliyle yasalaşması, Anayasa'nın 2., 9., 10., 36., 125. ve 138. maddelerinde güvence altına alınan hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, eşitlik, hak arama hürriyeti ve idarenin yargısal denetimine ilişkin temel ilkeler bakımından önemli anayasal tartışmaları beraberinde getirebilecek niteliktedir. Aynı zamanda düzenlemenin, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nden kaynaklanan etkili soruşturma, adil yargılanma ve etkili başvuru hakkına ilişkin yükümlülükleri yönünden de yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>

<p>Şayet kanun koyucunun amacı gerçekten kalıcı toplumsal barışı hukuk devleti ilkesiyle bağdaşır bir çerçevede tesis etmek ise, öncelikle düzenlemenin kapsamı açık ve objektif ölçütlerle yeniden belirlenmeli; yürütme organına tanınan geniş takdir alanı daraltılarak etkili yargısal denetim sağlanmalı; mağdurun ceza muhakemesindeki usulî hakları açık güvencelere bağlanmalı ve sorumsuzluk hükümleri hukuk devleti ilkesinin gerektirdiği ölçülülük sınırları içerisinde yeniden düzenlenmelidir. Ancak bu şekilde hazırlanacak bir kanuni çerçevenin hem toplumsal barış hedefini desteklemesi hem de anayasal hukuk düzeninin temel güvencelerini koruması mümkün olacaktır.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/emre-guler.jpg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/emre-guler.jpg" /></a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Av. Emre GÜLER</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/erteleme-mi-fiili-cezasizlik-mi-toplumsal-baris-amaciyla-ongorulen-kanun-teklifinin-hukuk-devleti-acisindan-degerlendirilmesi</guid>
      <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 09:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/07/terazi/turk-ceza-kanunu-2.jpg" type="image/jpeg" length="91791"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'DEN KAMULAŞTIRMA KANUNU'NDA ÖNEMLİ İPTAL KARARI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymden-kamulastirma-kanununda-onemli-iptal-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymden-kamulastirma-kanununda-onemli-iptal-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin Resmî Gazete'de yayımlanan iptal kararı ile, kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davası kapsamında verilen kararın icrası sürecinde, idareyi, icranın geri bırakılması yoluna gitmesi halinde teminat göstermekten muaf tutan Kamulaştırma Kanunu ek m. 4/2 hükmü, "kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davası" yönünden iptal edilmiştir.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesinin 13/5/2026 Tarihli ve E: 2026/24, K: 2026/106 Sayılı Kararı, 07 Ağustos 2026 Tarihli ve 33333 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.</p>

<p></p>

<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p><strong>Esas Sayısı</strong> <strong>: 202</strong><strong>6</strong><strong>/</strong><strong>24</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı</strong> <strong>:</strong> <strong>2026/106</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi</strong> <strong>:</strong> <strong>13/5/2026</strong></p>

<p><strong>R.G.</strong> <strong>Tarih -</strong> <strong>Sayı : 7/8/2026-33333</strong></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN:</strong> Bursa 4. İcra Hukuk Mahkemesi</p>

<p><strong>İTİRAZIN KONUSU:</strong> 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na 16/11/2022 tarihli ve 7421 sayılı Kanun’un 5. maddesiyle eklenen ek 4. maddenin ikinci fıkrasının Anayasa’nın 5., 35. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>OLAY:</strong> İcranın geri bırakılması talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I. İPTALİ İSTENEN VE İLGİLİ GÖRÜLEN KANUN HÜKÜMLERİ</strong></p>

<p><strong>A. İptali İstenen Kanun Hükmü</strong></p>

<p>Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı ek 4. maddesi şöyledir:</p>

<p>“<i>Ek Madde 4- (Ek:16/11/2022-7421/5 md.)</i></p>

<p><i>Bu Kanun uyarınca mahkemelerce hükmedilen bedel, tazminat, vekâlet ücreti ve yargılama giderleri, davacının veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına, bu bildirim tarihinden itibaren, otuz gün içinde yatırılır. Bu süre içinde ödeme yapılmaması halinde, genel hükümler dairesinde icra olunur.</i></p>

<p><i><strong><u>Bu Kanun uyarınca yapılacak icra takiplerinde idare, 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun</u></strong></i> <i><strong><u>36 ncı</u></strong></i> <i><strong><u>maddesi uyarınca icranın geri bırakılmasını talep ederse idarenin teminat gösterme zorunluluğu yoktur.</u></strong></i></p>

<p><i>Bu Kanun kapsamında açılan davalarda verilen bedel ve tazminat kararlarına ilişkin mahkeme ve icra harçları, davalı idare tarafından ödenmek üzere maktu olarak belirlenir.</i>”</p>

<p><strong>B. İlgili Görülen Kanun Hükmü</strong></p>

<p>9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 36. maddesi şöyledir:</p>

<p>“<i>İcranın geri bırakılması için verilecek süre</i></p>

<p><i>Madde 36 – (Değişik: 2/3/2005 – 5311/5 md.)</i></p>

<p><i>İlâma karşı istinaf veya temyiz yoluna başvuran borçlu, hükmolunan para veya eşyanın resmî bir mercie depo edildiğini ispat eder yahut hükmolunan para veya eşya kıymetinde icra mahkemesi tarafından kabul edilecek taşınır rehni veya esham veya tahvilât veya</i> <i>taşınmaz rehni veya muteber banka kefaleti gösterirse veya borçlunun hükmolunan para ve eşyayı karşılayacak malı mahcuz ise</i> <i>icranın geri bırakılması için takibin yapıldığı yer icra</i> <i>mahkemesinden karar alınmak üzere icra müdürü tarafından kendisine uygun bir süre verilir.</i> <i>Bu süre ancak zorunluluk hâlinde uzatılabilir.</i></p>

<p><i>Borçlu, Devlet veya adlî yardımdan yararlanan bir kimse ise teminat gösterme zorunluluğu yoktur.</i></p>

<p><i>(Değişik üçüncü fıkra:24/11/2021-7343/5 md.) Ücreti ilgililer tarafından verilirse icra mahkemesince icranın geri bırakılması hakkındaki karar, hükmü veren mahkemeye ve icra dairesine en uygun vasıtalarla bildirilir.</i></p>

<p><i>Nafaka hükü</i><i>mlerinde böyle bir süre verilemez.</i></p>

<p><i>Bölge adliye mahkemesince başvurunun haklı görülmesi hâlinde teminatın geri verilip verilmeyeceğine karar verilir. Yargıtayca hükmün bozulması hâlinde borçlunun başvurusu üzerine, bozmanın mahiyetine göre teminatın geri verilip verilmeyeceğine bozma sonrası esası inceleyecek mahkemece kesin olarak karar verilir.</i></p>

<p><i>Bölge adliye mahkemesince başvurunun kesin olarak esastan reddine karar verilmesi veya Yargıtayca hükmün onanması hâlinde alacaklının istemi üzerine başkaca işleme gerek kalmaksızın teminata konu olan para alacaklıya ödenir. Mal ve haklar ise, malın türüne göre icra dairesince paraya çevrilir. (Ek cümle:24/11/2021-7343/5 md.) Bölge adliye mahkemesinin başvurunun esastan reddine ilişkin kararına karşı temyiz yolunun açık olması hâlinde, temyiz yoluna başvurma süresinin dolmasına kadar icranın geri bırakılması kararının etkisi devam eder. İlâm alacaklısının teminat üzerinde rüçhan hakkı vardır.</i>”</p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p><strong>1.</strong> Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 12/2/2026 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p><strong>2.</strong> Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Muhammed Nuri ÖZGÜR tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu ve ilgili görülen kanun hükümleri, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A. Sınırlama Sorunu</strong></p>

<p><strong>3.</strong> Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, bu dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması hâlinde bu hükümlerin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikteki kurallardır.</p>

<p><strong>4.</strong> İtiraz yoluna başvuran Mahkeme 2942 sayılı Kanun’un ek 4. maddesinin ikinci fıkrasının iptalini talep etmiştir. İtiraz konusu kuralda söz konusu Kanun uyarınca yapılacak icra takiplerinde idarenin icranın geri bırakılmasını talep etmesi hâlinde teminat gösterme zorunluluğunun bulunmadığı hükme bağlanmıştır.</p>

<p><strong>5.</strong> Bakılmakta olan davanın konusunu kamulaştırmasız el atma nedeniyle hükmedilen alacaklara yönelik olarak başlatılan icra takibinin geri bırakılması talebi oluşturmaktadır. Söz konusu talebe esas icra takibinin kamulaştırmasız el atmadan kaynaklanan tazminat davasında hükmedilen alacağa dayalı başlatıldığı gözetildiğinde kuralın esasına ilişkin incelemenin <i>kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davaları</i> yönünden yapılması gerekir.</p>

<p><strong>B</strong><strong>. </strong><strong>Genel Açıklama</strong></p>

<p><strong>6.</strong> 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 350. ve 367. maddelerinde istinaf ve temyiz yoluna başvurmanın kararın icrasını durdurmayacağı, 2004 sayılı Kanun’un icranın geri bırakılmasıyla ilgili 36. maddesi hükmünün saklı olduğu, nafaka kararlarında icranın geri bırakılmasına karar verilemeyeceği, kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz malla ilgili ayni haklara ilişkin kararların kesinleşmedikçe yerine getirilemeyeceği düzenlenmiştir. Bu itibarla bazı istisnalar dışında hukuk mahkemeleri tarafından verilen kararlara karşı istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulmasının söz konusu kararların icrasını durdurmayacağı anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>7.</strong> Anılan Kanun’un 36. maddesinin birinci fıkrasında ilama karşı istinaf veya temyiz yoluna başvuran borçlunun hükmolunan para veya eşyanın resmî bir merciye depo edildiğini ispat etmesi veya hükmolunan para veya eşya kıymetinde icra mahkemesi tarafından kabul edilecek taşınır rehini, hisse senedi, tahvil, taşınmaz rehini, muteber banka kefaleti göstermesi ya da borçlunun hükmolunan para ve eşyayı karşılayacak malının önceden haczedilmesi hâlinde icranın geri bırakılması için takibin yapıldığı yer icra mahkemesinden karar alınmak üzere icra müdürü tarafından kendisine uygun bir sürenin verileceği, bu sürenin ancak zorunluluk hâlinde uzatılabileceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p><strong>8.</strong> Anılan maddenin ikinci fıkrasında ise borçlunun devlet veya adli yardımdan yararlanan bir kimse olması hâlinde icranın geri bırakılması için teminat gösterme zorunluluğunun bulunmadığı belirtilmiştir.</p>

<p><strong>9.</strong> Kamulaştırmanın usul ve esasları 2942 sayılı Kanun’da düzenlenmiştir. Söz konusu Kanun’un 3. maddesinin birinci fıkrasında idarelerin kanunlarla ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle yapma yükümlülüğünde oldukları kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin yürütülmesi için gerekli olan taşınmaz malları, kaynakları ve irtifak haklarını, bedellerini nakden ve peşin olarak veya bazı hâllerde eşit taksitlerle ödemek suretiyle kamulaştırabilecekleri öngörülmüştür. Kanun’un 4 ila 7. maddeleri uyarınca kamulaştırma yapılabilmesi için ödenek temini, kamu yararı kararının verilmesi ve kamulaştırılacak taşınmazın belirlenmesi süreçlerinden sonra yetkili idare tarafından kamulaştırma kararının alınması gerekmektedir.</p>

<p><strong>10.</strong> Yine 7., 8. ve 10. maddelerde kamulaştırma kararının alınmasından sonra kamulaştırmanın tapu siciline şerh verilmesi, satın alma usulünün uygulanması, bu usul ile kamulaştırmanın yapılamaması hâlinde ise kamulaştırma bedelinin tespiti davasının açılması öngörülmektedir. Anılan hükümlere göre söz konusu davada kamulaştırma bedeli tespit edilerek bu miktar peşin ve nakit olarak hak sahibi adına bankaya yatırıldıktan sonra taşınmazın idare adına tesciline karar verilecektir.</p>

<p><strong>11.</strong> Belirtilen usule uygun bir kamulaştırma işlemi yapılmaksızın kamu hizmetlerine tahsis amacıyla zaman zaman idarelerin taşınmazlara fiilen elkoyması veya hukuken el atmasına ilişkin çeşitli durumlarla karşılaşılabilmektedir. Buna göre kamulaştırma işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen taşınmazların fiilen kamu hizmetine ayrılması, kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılması, malikin rızası olmaksızın taşınmazlara kısmen veya tamamen fiilen el konulması veya hukuken el atılmasına ilişkin olarak hukuki dayanağı bulunmamakla birlikte uygulamada ortaya çıkan çeşitli durumlar kamulaştırmasız el atma olarak ifade edilmektedir.</p>

<p><strong>C</strong><strong>. Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p><strong>12.</strong> 2942 sayılı Kanun’un ek 4. maddesinin birinci fıkrasında anılan Kanun uyarınca mahkemelerce hükmedilen bedel, tazminat, vekâlet ücreti ve yargılama giderlerinin davacının veya davacı vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına bu bildirim tarihinden itibaren otuz gün içinde yatırılacağı, bu süre içinde ödeme yapılmaması hâlinde ise genel hükümler dairesinde icra olunacağı öngörülmüştür.</p>

<p><strong>13.</strong> Anılan maddenin itiraz konusu ikinci fıkrasında ise Kanun uyarınca yapılacak icra takiplerinde idarenin 2004 sayılı Kanun’un 36. maddesi uyarınca icranın geri bırakılmasını talep etmesi hâlinde teminat gösterme zorunluluğunun bulunmadığı hükme bağlanmıştır. Kural, <i>kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davaları yönünden</i> incelenmiştir.</p>

<p><strong>14.</strong> 2942 sayılı Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı ek 4. maddesinin gerekçesinde anılan Kanun uyarınca verilen mahkeme kararlarına istinaden yapılacak icra takiplerinde, 2004 sayılı Kanun’un 36. maddesi uyarınca idarelerin teminat gösterme zorunluluğu olmaksızın icranın geri bırakılmasını talep edebilmesinin öngörüldüğü belirtilmiştir.</p>

<p><strong>15.</strong> Bu itibarla kurala göre 2942 sayılı Kanun uyarınca yargı kararıyla hüküm altına alınan bedel, tazminat, vekâlet ücreti ve diğer yargılama giderlerinin tahsili amacıyla başlatılan icra takibinde idarenin herhangi bir teminat göstermeksizin kararın kesinleşmesine kadar icranın geri bırakılmasını talep edebileceği anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>16.</strong> Kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davası, taşınmaz maliki tarafından idare aleyhine açılmakta olup davanın kabul edilmesi durumunda malik lehine bir alacağa hükmedilmektedir. Bu bağlamda kuralla, kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davasında hükmedilen alacaklara ilişkin olarak idare aleyhine başlatılan icra takibinde idarenin herhangi bir teminat göstermesine gerek kalmaksızın icranın geri bırakılmasına karar verilmesine imkân tanındığı anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>Ç</strong><strong>. İtirazın Gerekçesi</strong></p>

<p><strong>17.</strong> Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralla idareye teminat göstermeksizin icranın geri bırakılması kararı verilmesini talep etme imkânı tanınmasının kişilerin malik oldukları taşınmazlara el konulmasına rağmen bu taşınmazların gerçek karşılıklarının uzun süre ödenmemesine neden olacağı, kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan davalarda herhangi bir hukuki nedene dayanılmaksızın yapılan müdahalenin ortadan kaldırılabilmesi için tespit edilen bedel ve tazminatın ödenmesine karar verilmesinin yeterli olmadığı, ayrıca bu bedel ve tazminatın bir an önce hak sahiplerine ödenmesinin gerektiği, aksi takdirde kişilerin taşınmazlarına hukuka aykırı şekilde gerçekleştirilen elkoymanın telafi imkânının ortadan kalkacağı, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarında benzer düzenlemeler içeren kanun hükümlerinin iptal edildiği, çeşitli kanunlarda kamu mallarının haczedilmesine ilişkin sınırlamaların getirildiği, bu suretle 2942 sayılı Kanun’dan kaynaklı alacağı bulunan kimsenin alacağın ödenmesi bakımından idareyi zorlayacak imkânlardan mahrum bırakıldığı, bu durumun mülkiyet ve adil yargılanma hakkının ölçüsüz şekilde sınırlanmasına neden olduğu belirtilerek kuralın Anayasa’nın 5., 35. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>D</strong><strong>. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p><strong>18.</strong> 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 13. ve 46. maddeleri yönünden de incelenmiştir.</p>

<p><strong>19.</strong> Anayasa’nın 35. maddesinde “<i>Herkes, mülkiyet ve miras haklarına</i> <i>sahiptir./</i> <i>Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir./ Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.</i>” denilmektedir. Mülkiyet hakkı ekonomik değer ifade eden ve değeri parayla ölçülebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır. Bu bağlamda mülkiyet hakkı, maddi varlığı bulunan taşınır ve taşınmaz mal varlığını kapsadığı gibi maddi bir varlığı bulunmayan hak ve alacakları da içermektedir (AYM, E.2024/8, K.2024/126, 27/6/2024, §§ 10, 11).</p>

<p><strong>20.</strong> Mülkiyet hakkı, kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve kanunların öngördüğü sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve ondan tasarruf etme imkânı veren bir haktır (AYM, E.2022/128, K.2023/136, 26/7/2023, § 18; <i>Mehmet Akdoğan ve diğerleri </i>[1. B.], B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 32). Bu bağlamda malikin mülkünü kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması veya mülkünden yoksun bırakılması mülkiyet hakkına sınırlama oluşturur (<i>Recep Tarhan ve Afife Tarhan </i>[1. B.], B. No: 2014/1546, 2/2/2017, § 53).</p>

<p><strong>21.</strong> Hak sahibinin taşınmazına kamulaştırmasız olarak el konulması mülkiyet hakkına yönelik bir sınırlama niteliğindedir.</p>

<p><strong>22.</strong> Anayasa’nın kamulaştırmayı düzenleyen 46. maddesinin birinci fıkrasında “<i>Devlet ve kamu tüzelkişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idarî irtifaklar kurmaya yetkilidir.</i>” denilmektedir.</p>

<p><strong>23.</strong> Anayasa’nın söz konusu maddesine göre özel mülkiyette bulunan taşınmazların gerçek karşılıklarının nakden ve peşin olarak ödenmesi, maddede sayılan istisnai hâllerde taksitlendirme süresinin beş yılı aşmaması, taksitlendirmelerde ve herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faizin uygulanması kamulaştırma için belirtilen esaslardır (AYM, E.2021/127, K.2022/85, 30/6/2022, § 50).</p>

<p><strong>24.</strong> Türk hukukunda idarelerin kamu hizmetlerini yerine getirirken ihtiyaç duydukları ancak kendilerine ait olmayan taşınmazlar üzerinde tasarrufta bulunabilmeleri ilke olarak kamulaştırma ile mümkündür. Kamulaştırma, mülkiyet hakkının idarenin tek taraflı tasarrufu ile malikin rızası olmaksızın sınırlandığı veya sona erdirildiği istisnai hâllerden biridir. Nitekim Anayasa’da temel haklardan biri olarak düzenlenen <i>mülkiyet hakkı</i> üzerinde yarattığı etkiden dolayı anayasa koyucu kamulaştırmayı özel olarak düzenlemiştir. Bu itibarla kişinin mülkiyet hakkının rızası dışında tek taraflı bir işlemle sonlandırılmasının Anayasa’ya aykırı olmaması için Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen usullere uyulması gerekmektedir (AYM, E.2025/93, K.2025/153, 10/7/2025, § 29). Başka bir ifadeyle Anayasa’nın 46. maddesinde belirtilen kamulaştırmanın anayasal ögelerine uygun olarak yapılan bir düzenleme Anayasa’nın 35. maddesine aykırılık oluşturmayacaktır.</p>

<p><strong>25.</strong> Dolayısıyla kamulaştırma işlemi, taşınmaza elkoymak zorunda kalındığında kamu yararının özel mülkiyet hakkından üstün tutulduğu durumlarla sınırlı olarak ve Anayasa’da belirlenen usul güvenceleri izlenerek yapıldığında hukuka uygun sayılır (AYM, E.2017/110, K.2017/133, 26/7/2017, § 11; E.2020/47, K.2023/36, 22/2/2023, § 110; <i>Şevket Karataş</i> [GK], B. No: 2015/12554, 25/10/2018, § 45).</p>

<p><strong>26.</strong> İdarelerin zaman zaman Anayasa ve kanunlara uygun olmayan yöntemlerle özel mülkiyete konu taşınmazları kamu hizmetine tahsis etmek amacıyla hareket etmeleri sonucu kamulaştırmasız el atma olgusu ortaya çıkmıştır (AYM, E.2019/89, K.2021/10, 4/2/2021, § 94).</p>

<p><strong>27.</strong> Kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davaları ise idarenin Anayasa ve kanunla öngörülen kamulaştırma usul ve esaslarına uymaksızın özel mülkiyete konu bir taşınmaza fiilen el atması durumunda gündeme gelmektedir. Anılan davaların açılmasına neden olan kamulaştırmasız el atma, mülkiyet hakkına yönelik, Anayasa’ya açıkça aykırı bir müdahale niteliğindedir.</p>

<p><strong>28.</strong> Hukuk devletinde idare, anayasa koyucunun özel olarak öngördüğü güvencelere aykırı eylemde bulunmamak konusunda ciddi bir hassasiyet göstermekle yükümlüdür. Özel mülkiyete konu bir taşınmaza idare tarafından fiilen el atılması anayasal bağlamda idareden beklenmeyen, hukuk güvenliğini ortadan kaldıran ve Anayasa’yla güvence altına alınmış özel mülkiyet rejimini tehdit eden bir eylemdir. İdarenin Anayasa’ya açıkça aykırı bu eylemine dolaylı da olsa müsamaha gösterilmesi sonucunu doğuracak ve kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davası açmak zorunda kalan kişileri daha da dezavantajlı bir konuma düşürecek düzenlemeler Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen güvenceleri işlevsiz hâle getirebilecektir (AYM, E.2022/61, K.2022/101, 8/9/2022, § 40).</p>

<p><strong>29.</strong> Kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davalarıyla idarenin, taşınmazına el attığı kişilere tazminat ödemesinin yeterli bir güvence niteliğinde olmadığı ve anayasal bağlamda kamulaştırmasız el atmanın kamulaştırmanın yerine ikame edilebilecek bir yol olarak görülemeyeceği açıktır. Bu itibarla idarenin Anayasa’da belirlenen usul ve esasların tümüyle dışına çıkarak taşınmazına el attığı kişinin taşınmazın bedelini idareden tahsil edebilmek için açmak zorunda kaldığı davada durumunu daha da ağırlaştıran yükümlülüklerle karşılaşmaması gerekir. Başka bir deyişle idarenin Anayasa’ya açıkça aykırı eyleminin sonuçlarına, taşınmazına fiilen veya hukuken el atılan ve anayasal güvenceden yoksun bırakılan kişinin katlanması sonucunu doğuracak şekilde yükümlülüklerin öngörülmesi Anayasa’ya aykırılık teşkil edecektir (AYM, E.2022/61, K.2022/101, 8/9/2022, § 41).</p>

<p><strong>30.</strong> İtiraz konusu kural kapsamında kamulaştırmasız el atmadan dolayı hak sahiplerince açılan bedel ve tazminata ilişkin davalarda malik lehine hükmedilen tazminat, yargılama gideri ve vekâlet ücretine yönelik olarak hak sahibi tarafından başlatılan icra takibinde idarenin herhangi bir teminat göstermeksizin icranın geri bırakılmasını talep edebilmesi, malikin alacağına geç kavuşması sonucunu doğurmakta, Anayasa’nın 46. maddesinde yer alan <i>peşin ödeme</i> güvencesine yönelik olarak ortaya çıkan ihlali daha da ağırlaştırmaktadır. Bu itibarla kuralla mülkiyet hakkına sınırlama getirildiği açıktır.</p>

<p><strong>31.</strong> Anayasa’nın 13. maddesinde “<i>Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.</i>”<i> </i>denilmektedir. Buna göre temel hak ve özgürlüklere sınırlama getiren düzenlemeler kanunla yapılmalı, Anayasa’da öngörülen sınırlama sebebine uygun ve ölçülü olmalıdır.</p>

<p><strong>32.</strong> Bu kapsamda mülkiyet hakkını sınırlamaya yönelik bir kanuni düzenlemenin şeklen var olması yeterli olmayıp kuralların keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli ve öngörülebilir nitelikte olması gerekir.</p>

<p><strong>33.</strong> Esasen temel hakları sınırlayan kanunun bu niteliklere sahip olması Anayasa’nın 2. maddesinde güvence altına alınan hukuk devleti ilkesinin de bir gereğidir. Hukuk devletinde, kanuni düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi gerekir. Kanunda bulunması gereken bu nitelikler hukuki güvenliğin sağlanması bakımından da zorunludur. Zira bu ilke hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Dolayısıyla Anayasa’nın 13. maddesinde sınırlama ölçütü olarak belirtilen kanunilik, Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye bağlanan hukuk devleti ilkesi ışığında yorumlanmalıdır.</p>

<p><strong>34.</strong> Kuralda idare yönünden icranın geri bırakılması talebiyle ilgili olarak öngörülen muafiyetin kapsamının açık ve net olarak düzenlendiği gözetildiğinde kuralın belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir nitelikte olduğu ve bu yönüyle kanunilik şartını taşıdığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p><strong>35.</strong> Anayasa’nın 35. maddesinin ikinci fıkrasında mülkiyet hakkının kamu yararı amacıyla sınırlanabileceği belirtilmiştir. Toplumsal yaşamın sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için kamu kaynaklarının korunmasını ve kanun yoluna başvuru sonucunda mahkeme kararının bozulması hâlinde icranın iadesinde yaşanabilecek sorunların önlenmesini amaçlayan kuralın anayasal anlamda meşru bir amacının bulunduğu açıktır.</p>

<p><strong>36.</strong> Diğer yandan mülkiyet hakkına yönelik sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca ölçülü olması gerekir. Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. <i>Elverişlilik</i> öngörülen sınırlamanın ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, <i>gereklilik</i> ulaşılmak istenen amaç bakımından sınırlamanın zorunlu olmasını, diğer bir ifadeyle aynı amaca daha hafif bir sınırlama ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, <i>orantılılık</i> ise hakka getirilen sınırlama ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir.</p>

<p><strong>37.</strong> Kuralın kamu kaynaklarının korunması suretiyle kamu hizmetlerinde meydana gelebilecek aksaklıkların önlemesi ve icranın iade edilmesi durumunda kamu kaynağı niteliğindeki bedelin tahsil edilmesinde yaşanabilecek muhtemel sorunların ortadan kaldırılması amacına ulaşma bakımından elverişli ve gerekli olmadığı söylenemez.</p>

<p><strong>38.</strong> Kamu hizmetlerinin yerine getirilmesi için ihtiyaç duyulan taşınmaza 2942 sayılı Kanun ve diğer kanunlarda kamulaştırma için öngörülen usul ve esaslara uygun hareket edilmeksizin fiilen el konulması nedeniyle mahkemelerce tazminata hükmedilmesinin mülkiyet hakkına yönelik ihlalin giderilmesi amacına yönelik olduğu açıktır. Bu telafinin gerçekleşmesinde mahkemelerce tazminata hükmedilmesi yeterli olmayıp anılan kararın gereğinin bir an önce yerine getirilmesi ve bedelin hak sahiplerine ödenmesi gerekmektedir. Bu durum ihlalin ortadan kaldırılması için zorunluluk teşkil etmektedir. Aksi durumda gerçek anlamda bir telafiden veya tasfiyeden bahsetmek mümkün olmaz (bazı farklarla birlikte bkz. AYM, E.2021/127, K.2022/85, 30/6/2022, § 65).</p>

<p><strong>39.</strong> Dava açma külfetinin hak sahibine yüklendiği kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davalarında davacının hükmedilen bedel veya tazminatın yanı sıra bu dava nedeniyle yapmış olduğu gider ve vekâlet ücretinden de yoksun kaldığı açıktır. Kural ise söz konusu alacaklara ilişkin olarak başlatılan icra takibinde alacağın tahsilini, icranın geri bırakılması kararının sona erdiği tarihe kadar ertelemektedir. Bu durumun herhangi bir hukuki işleme dayalı olmaksızın mülkiyet hakkına müdahale edilen hak sahiplerinin zararlarının telafisini geciktireceği ve zorlaştıracağı açıktır.</p>

<p><strong>40.</strong> Öte yandan Anayasa’nın 46. maddesinin birinci fıkrasında yer alan gerçek karşılık güvencesinin zorunlu bir sonucu olarak devletin kamulaştırma bedelinin geç ödenmesi sebebiyle paranın değerinde oluşacak aşınmayı telafi edecek mekanizmaları da geliştirmesi gerekir (AYM, E.2022/83, K.2023/69, 5/4/2023, § 19). Gerçek karşılığın ödenmesine yönelik güvence, kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davalarında da taşınmazın tespit edilen bedelinin herhangi bir değer kaybına uğratılmadan hak sahibine ödenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu itibarla anılan davalarda taşınmazın hesap edilen gerçek bedelinin ödenme tarihine kadar değerini kaybetmesini önleyecek güvenceler öngörülmelidir.</p>

<p><strong>41.</strong> Bu bağlamda Anayasa’da kamulaştırma için öngörülmüş hükümlere uyulmaksızın fiilen bir el atma niteliğinde olan kamulaştırmasız el atmadan kaynaklanan bedel ve tazminat alacaklarına ilişkin olarak mahkemelerce hükmedilen bedelin bir an önce hak sahiplerine ödenmesi gerekir. Buna rağmen kuralla, bu alacaklara ilişkin olarak idare aleyhine başlatılan icra takibinde idarenin herhangi bir teminat göstermesine gerek kalmaksızın icranın geri bırakılmasına imkân tanınması hukuka aykırı olarak mülkiyet hakkına müdahale edilen maliklerin alacak ve tazminatlarının ödenmesinin gecikmesine ve zorlaşmasına neden olmaktadır. Kural kapsamında icranın geri bırakılması kararının sona erdiği tarihe kadarki süreçte paranın değerinde oluşan aşınmayı telafi edecek mekanizmanın da oluşturulmadığı gözetildiğinde hak sahiplerine aşırı bir külfet yükleyen kuralda kamu yararı ile kişisel yarar arasındaki makul dengenin ortadan kaldırıldığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kuralla mülkiyet hakkına getirilen sınırlama orantısız olduğu gibi kuralın Anayasa’da kamulaştırmaya ilişkin öngörülen esaslarla da bağdaşmadığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p><strong>42.</strong> Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 13., 35. ve 46. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.</p>

<p>Yıldız SEFERİNOĞLU bu görüşe katılmamıştır.</p>

<p>Kuralın Anayasa’nın 5. maddesine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 13., 35. ve 46. maddeleri yönünden yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 5. maddesi yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p>Kural, Anayasa’nın 13., 35. ve 46. maddelerine aykırı görülerek iptal edildiğinden Anayasa’nın 36. maddesi yönünden ayrıca incelenmemiştir.</p>

<p><strong>I</strong><strong>V. HÜKÜM</strong></p>

<p>4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na 16/11/2022 tarihli ve 7421 sayılı Kanun’un 5. maddesiyle eklenen ek 4. maddenin ikinci fıkrasının;</p>

<p><strong>A.</strong> Esasına ilişkin incelemenin “<i>kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davaları</i>” yönünden yapılmasına OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p><strong>B.</strong> “<i>K</i><i>amulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davaları</i>” yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Yıldız SEFERİNOĞLU’nun karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,</p>

<p>13/5/2026 tarihinde karar verildi.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>Basri BAĞCI</p>
      </td>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>İrfan FİDAN</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Engin YILDIRIM</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Kenan YAŞAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Muhterem İNCE</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Şaban KAZDAL</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p></p>

<p><strong>KARŞIOY</strong></p>

<p>1- Mahkememiz çoğunluğu, 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na 16/11/2022 tarihli ve 7421 sayılı Kanun’un 5. maddesiyle eklenen ek 4. maddenin ikinci fıkrasının “kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davaları” yönünden Anayasa’nın 13., 35. ve 46. maddelerine aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Aşağıda açıklanan gerekçelerle bu sonuca katılmıyorum.</p>

<p>2- İtiraz konusu kural incelendiğinde, idare lehine maddi hukuk alanında herhangi bir ayrıcalık getirilmediği görülür. Düzenlemenin tek işlevi, hakkında hüküm kurulan bedel, tazminat, vekâlet ücreti ve yargılama giderlerinin kanun yolu incelemesi sürerken icrasının ertelenebilmesi amacıyla, idareyi 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 36. maddesindeki teminat yükümlülüğünden muaf tutmaktan ibarettir.</p>

<p>3- Hak sahibinin alacağı ortadan kalkmamakta, tazminat hakkı hükümsüz hâle gelmemekte, mahkeme kararının icrası nihai olarak imkânsız kılınmamaktadır; söz konusu olan, kesinleşmeye kadar süren, icra hukukuna özgü geçici bir usul düzenlemesidir.</p>

<p>4- Devletin icra hukukunda teminat göstermekten muaf tutulması zaten sistemin bir parçasıdır; 2004 sayılı Kanun’un 36. maddesinin ikinci fıkrası, borçlunun Devlet olması hâlinde aynı muafiyeti genel hüküm olarak tanımaktadır. Bunun arkasında devletin ödeme gücünün süreklilik arz etmesi, kamu tüzel kişiliğinde mal kaçırma riskinin bulunmaması ve kamu hizmetinin aksamaması gibi gerekçeler yer alır.</p>

<p>5- Dolayısıyla itiraz konusu kural, var olan bu genel ilkenin 2942 sayılı Kanun kapsamına taşınmasından başka bir şey değildir. Çoğunluk kararı bu sistematik bağlamı yeterince gözetmemiş, meseleyi yalnızca kamulaştırmasız el atma olgusu üzerinden değerlendirerek icra hukukunun yerleşik ilkelerini ikinci plana atmıştır.</p>

<p>6- Kamulaştırmasız el atmanın Anayasa’nın 46. maddesindeki usul ve esaslara aykırı olduğu açıktır; bunda tereddüt yok. Ne var ki bu tespitten, el atmayla bağlantılı her usul kuralının kendiliğinden Anayasa’ya aykırı sayılması gerektiği sonucu çıkmaz. Zira çoğunluk kararında “idare hukuka aykırı davrandığına göre usul hukukunda korumadan da yararlanmamalıdır” şeklinde özetlenebilecek bir varsayımını doğru bulmuyorum.</p>

<p>7- Kanun yolu incelemesi başlı başına anayasal bir güvencedir ve ilk derece kararının üst mercide değişme ihtimali her davada vardır. İdarenin yüksek tutarlı tazminatları kesin hüküm oluşmadan ödemeye zorlanması, kanun yolunda kararın bozulması veya bedelin değişmesi hâlinde ödenen paranın geri alınamaması riskini taşır. Bu risk soyut değildir; kamulaştırmasız el atma davalarının hem sayısı hem tutarları düşünüldüğünde gerçek bir tehlikedir. Kanun koyucunun, kesinleşmeye kadar idareye sınırlı bir usuli koruma tanıması hukuk devleti ilkesiyle çelişmez; tam tersine kamu kaynağının ve kamu hizmetinin sürekliliğinin korunmasına hizmet eder.</p>

<p>8- Çoğunluk, E.2019/89, K.2021/10 ve E.2021/127, K.2022/85 sayılı kararlara dayanarak bu sonuca varmıştır. Oysa o kararların konusu başkadır: orada mahkeme kararı kesinleşmedikçe icraya hiç konulamıyor, hatta başlamış takipler bile kesinleşmiş karar ibraz edilinceye kadar duruyordu. Bu, idarenin herhangi bir başvurusuna gerek kalmaksızın kendiliğinden işleyen, kanun gereği mutlak bir ertelemedir.</p>

<p>9- Dava konusu kural ise bambaşka bir mekanizma kurmaktadır. İcranın geri bırakılması kendiliğinden olmamakta; idare, 2004 sayılı Kanun’un 36. maddesi uyarınca icra mahkemesine başvurmak ve talebini orada değerlendirtmek durumundadır. Kural yalnızca bu başvuruda teminat şartını kaldırmaktadır; geri bırakma kararını verecek olan yine mahkemedir. Bu farkı gözardı ederek kuralı önceki kararlara konu otomatik ve mutlak erteleme rejimleriyle aynı kefeye koyup aynı anayasal sonuca bağlamak isabetli olmamıştır.</p>

<p>10- Çoğunluk kararı, kuralın meşru amacını –kamu kaynağının korunması, icranın iadesinde çıkabilecek sorunların önlenmesi– kabul etmekle birlikte orantılılık incelemesinde bu amacı geri plana itmiştir. Hâlbuki belediyeler, altyapı kuruluşları ve benzer kamu idareleri, kamulaştırmasız el atma iddialarıyla sık sık ve çoğu zaman yüksek meblağlarla karşılaşmaktadır. Kararın kesinleşmeden icraya konulup sonradan kaldırılması veya bedelin değişmesi hâlinde ödenenin geri alınamaması, kamu hizmetinin sürekliliği için gerçek bir tehlikedir.</p>

<p>11- Anayasa’nın 35. maddesi de alacağın derhâl ve mutlaka tahsil edilmesini güvenceye bağlayan bir hüküm değildir; mülkiyet hakkı kanunla ve kamu yararı amacıyla orantılı biçimde sınırlanabilir. Kural kapsamında hak sahibinin alacağı yok olmamakta, yalnızca kesinleşmeye kadar süren ve zamanla sınırlı bir gecikme yaşanmaktadır. Kanun yolu tamamlandığında alacak, faiziyle birlikte tahsil edilebilir olma niteliğini korumaktadır.</p>

<p>12- Kararda üzerinde durulan “paranın değer kaybı” meselesine gelince: bu risk hukuk sistemimizde genel hükümler çerçevesinde işleyen gecikme/yasal faiz mekanizmalarıyla zaten karşılanmaktadır. İcranın geri bırakıldığı süre boyunca faiz işlemeye devam ettiği sürece gerçek karşılık ilkesi makul ölçüde korunmuş olur. Orantılılık incelemesinde bu mekanizmanın hesaba katılmamış olması, kanımca eksik bir değerlendirmedir.</p>

<p>13-Sonuç olarak, itiraz konusu kural idareye maddi hukukta bir ayrıcalık tanımamakta, hak sahibinin alacağını ortadan kaldırmamaktadır; icra mahkemesinin denetimine tabi, geçici ve usule ilişkin bir düzenlemedir. Kamu yararına yönelik, elverişli ve gerekli olduğu çoğunlukça da kabul edilen bu kural, mülkiyet hakkının özüne dokunmadan kamu hizmetinin sürekliliğini gözetmektedir. Kanun koyucunun kamu hizmetinin sürekliliği ile bireysel menfaat arasında yaptığı bu tercihte açık bir takdir hatası bulunduğu söylenemez.</p>

<p>14- Bu nedenlerle kuralın, “kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davaları” yönünden Anayasa’nın 13., 35. ve 46. maddelerine aykırı olmadığını düşünüyor, çoğunluğun iptal yönündeki kararına katılmıyorum.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
   <td>
   <p></p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymden-kamulastirma-kanununda-onemli-iptal-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 08:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/12/yargi/aym-js.jpg" type="image/jpeg" length="22380"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifinin Değerlendirilmesi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/milli-dayanisma-ve-toplumsal-butunlesmenin-guclendirilmesine-dair-kanun-teklifinin-degerlendirilmesi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/milli-dayanisma-ve-toplumsal-butunlesmenin-guclendirilmesine-dair-kanun-teklifinin-degerlendirilmesi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>I. Kapsam Yönünden Değerlendirme</strong></p>

<p>PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı her türlü oluşumun fiili varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidine dair Milli Güvenlik Kurulu kararının Resmi Gazete’de yayımlanmasını müteakip, yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar ile verilen mahkumiyet hükümlerinin infazının ertelenmesi işlemlerinin ve yapılacak diğer işlemlerin düzenlendiği Kanun Teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulmuştur.</p>

<p><strong>Kanun Teklifi incelendiğinde;</strong> bu Kanun hükümlerinin sadece PKK/KCK terör örgütünü kurma veya yönetme, örgüte üye olma veya bilerek ve isteyerek yardım etme ve örgütün propagandasını yapma suçları ile bu örgütün faaliyeti kapsamında işlenen suçları ve bu örgüt lehine işlenen 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun’da düzenlenen suçları kapsadığı görülmektedir.</p>

<p><strong>Yeri gelmişken belirtmeliyiz ki;</strong> kanunların en temel niteliği, genel ve nesnel nitelikte olmalarıdır. Bu ilke, “kanun önünde eşitlik” ilkesi ile de bağlantılıdır. Nitekim; kanunlar belli bir kişiyi veya kişileri hedef almamalı, ilgili tüm kişilere uygulanabilecek hükümler içermelidir. Kanunlar; genel hukuk kuralları koymayan ve kişiye özel nitelik taşıyan düzenlemeler içermemeli, kapsam itibariyle aynı suçu işleyen bazı kişilere ayrıcalık tanımamalıdır.</p>

<p><strong>Kanun Teklifinin bu bakımdan;</strong> yukarıda değinilen ilkeler karşısında sorunlu olduğu, “kanunların genelliği” ve “kanun önünde eşitlik” ilkeleri yönünden tartışmaya açık olduğu görülmektedir.</p>

<p><strong>5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma” başlıklı 220. maddesinde;</strong> suç işlemek amacıyla örgüt kurma, bu örgüte üye olma, örgüte yardım ve örgüt propagandası suç olarak düzenlenmiştir. <strong>TCK’nın “Silahlı örgüt” başlıklı 314. maddesinde de;</strong> Kanunun Dördüncü Bölümünde ve Beşinci Bölümünde yer alan suçları işlemek amacıyla kurulan silahlı örgütlere dair hükümlere yer verilmiştir. <strong>Ayrıca; </strong>3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda ve 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun’da, silahlı terör örgütleri ile bu örgütlerin finansmanına dair genel nitelikli hükümler ortaya koyulmuş olup, anılan bu kanunlar uygulama alanını belli örgütlerle sınırlı olarak düzenlememiştir.</p>

<p>Hukukumuzda terör örgütü olarak kabul edilen çok sayıda silahlı yapılanma mevcut olup, PKK/KCK terör örgütü bunlardan sadece birisidir. Bir önceki paragrafta değinilen ve Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ile 6415 sayılı Kanunda belirtilen suçlar; terör örgütü olarak kabul edilen tüm örgütlerin kurucuları ve üyeleri ile bunlara yardım eden ve finansman sağlayanlara yönelik olarak düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>Bu suçların tüm terör örgütleri kapsamında işlenebilen suçlar olması karşısında;</strong> sadece PKK/KCK terör örgütü yararına olduğu görülen Kanun Teklifi, “kanunların genelliği” ve “kanun önünde eşitlik” ilkelerine açıkça aykırıdır. Kaldı ki; kamuoyuna “Terörsüz Türkiye” adıyla tanıtılan süreç, Teklifin bu haliyle, yani sadece PKK/KCK’ya yönelik olması halinde tüm boyutları ile ülkeyi terörden arındırmaya yönelik olmayacak, sadece “PKK’sız Türkiye” hedefine yönelecek, belki de diğer terör örgütlerinin silah bırakarak sürece dahil olmasının önünü açmayacaktır.</p>

<p><strong>Bu hususta dikkat edilmesi gereken; </strong>örgüt kurucusu veya yöneticisi olanların, örgüt kurma ve yönetme suçu Teklif kapsamına alındığından, her ne kadar bu suçlar yönünden Kanundan yararlanmaları mümkün olsa da, TCK m.220/5’de yer alan <strong><i>“Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır.”</i></strong><i> </i>hükmü gereğince, örgüt kapsamında işlenen tüm suçlardan da fail olarak sorumlu olacakları ve kapsam dışı bırakılan suçlar yönünden sorumluluklarının devam edeceği görülmektedir. Bu sebeple; örgüt kurucusu ve yöneticileri hakkında sadece bu suçlarla sınırlı kalmayıp, ayrıca örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmiş tüm suçlar yönünden soruşturmaların yapılması ve neticeye göre de erteleme kurumundan faydalanıp faydalanmayacaklarının takdir edilmesi gereklidir.</p>

<p><strong>II. İstisnalar Yönünden Değerlendirme</strong></p>

<p><strong>Teklifin “Soruşturma ve kovuşturmaların ertelenmesi” başlıklı 3. maddesi gereğince;</strong> üst sınırı on beş yıl veya daha az cezayı gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar beş yıl, on beş yıldan fazla hapis cezası ile müebbet hapis cezasını veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar on yıl süreyle ertelenecektir. Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçu ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.06.2005 tarihinden önce işlenen müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlar ise Kanun kapsamı dışında tutulmuştur. Bu konudaki tercih ve takdir hakkı; tamamen kanun koyucuda olup, “kanun önünde eşitlik” ilkesine bir aykırılık teşkil etmemektedir.</p>

<p><strong>III. Kanun Yolu İncelemesinde Bulunan Dosyalar Yönünden Değerlendirme</strong></p>

<p><strong>Kanun Teklifinin “Koruma tedbirleri ve kanun yolu incelemesinde bulunan dosyalar” başlıklı 4. maddesinde;</strong> 3. madde uyarınca erteleme kararı verilecek suçlardan dolayı uygulanmakta olan tutuklama ve adli kontrole ilişkin koruma tedbirlerinin, yetkili hakim veya mahkeme ile bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay ilgili ceza dairesi tarafından değerlendirilerek, koşullarının bulunması halinde kaldırılmasına karar verileceği düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>Burada belirtilen <i>“koşulların bulunması”</i> tabiri;</strong> tutuklama veya adli kontrol tedbirlerine ilişkin genel koşullar olarak değil, failin ve fiilin bu Kanun Teklifi kapsamında değerlendirilebilecek olup olmadığı şeklinde anlaşılmalıdır. Kanun Teklifinde öngörülmemişse de, erteleme kararı sonrasındaki süre içerisinde en azından denetimli serbestlik hükümlerinin uygulanmasının faydalı ve hatta gerekli olacağı kanaatindeyiz.</p>

<p><strong>Teklifin 4. maddesinin 2. fıkrasında ise;</strong> erteleme kararı verilecek suçlarla ilgili istinaf veya temyiz kanun yolu incelemesinde bulunan dosyalar hakkında bozma kararı verileceği düzenlenmiştir. Bu fıkraya ilişkin gerekçede ise; beraat veya zamanaşımı nedeniyle düşme şartlarının varlığı halinde bozma kararı verilmeksizin, yargılamanın neticelendirilmesi yoluna gidileceği belirtilmiştir. Bu bakımdan; madde metni ile gerekçe arasında bir uyumsuzluk bulunduğu açıktır. Nitekim; madde metninden anlaşıldığı üzere, beraat ya da düşme kararı verilmesinin şartları oluşsa dahi bozma kararı verilmelidir.</p>

<p><strong>Esasen;</strong> Ceza Hukukumuza ve Ceza Muhakemesi Hukukumuza hakim olan ilke ve kurallar çerçevesinde değerlendirme yapıldığında, kanun yolu incelemesinde beraat veya zamanaşımının nazara alınmasının uygun olacağı, madde metninin bu konuda tereddüt oluşturmayacak şekilde düzenlenmesi gerektiği kanaatindeyiz.</p>

<p><strong>IV. Yeniden Suç İşlenmesi Yönünden Değerlendirme</strong></p>

<p><strong>Teklifin “Erteleme kararlarının kaydedilmesi ve yeniden suç işlenmesi” başlıklı 5. maddesinde;</strong> 3. madde gereğince soruşturma veya kovuşturmanın ertelenmesi, 6. madde gereğince ise mahkum olan hükümlülerin cezalarının infazının ertelenmesi halinde, erteleme kararının verildiği tarihten itibaren erteleme süresi içinde terör suçlarından birinin işlenmesi halinde, erteleme kararı kaldırılarak soruşturma, kovuşturma ya da cezanın infazının devamına karar verileceği belirtilmiştir.</p>

<p>Bu hükümlerde Ceza Kanunumuzdaki genel hükümlerden farklı olarak yine bir ayrıcalık tanınmış, erteleme şartlarının sadece terör suçlarından birinin işlenmesi halinde ortadan kalkacağı düzenlenmiştir. Atıfetin atıfeti mahiyetindeki bu düzenlemenin uygun olmadığı, erteleme şartlarının kasıtlı herhangi bir suçun işlenmesi ile ortadan kalkacağı yönünde düzenleme yapılmasının daha uygun, eşitlikçi ve vicdani olacağı kanaatindeyiz.</p>

<p><strong>V. Uygulama Yönünden Değerlendirme</strong></p>

<p><strong>Teklifin “Süre” başlıklı 9. maddesinde bu Kanun hükümlerinin;</strong> Teklifin “Amaç ve kapsam” başlıklı 1. maddesinde belirtilen Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmi Gazete’de yayımlanmasını müteakiben altı ay içinde Kanun hükümlerinden yararlanmak istediğini bulundukları yerdeki Cumhuriyet başsavcılıklarına veya Kurul tarafından görev verilen kurumlara yazılı olarak bildirenlere uygulanacağı belirtilmişse de, “Soruşturma ve kovuşturmaların ertelenmesi” başlıklı 3. maddede, “Koruma tedbirleri ve kanun yolu incelemesinde bulunan dosyalar” başlıklı 4. maddede ve “Mahkumiyet hükümlerinin infazının ertelenmesi” başlıklı 6. maddede talep şartına yer verilmemiştir. Nitekim; 3, 4 ve 6. maddeler sırasıyla soruşturma ve kovuşturma, kanun yolu ve infaz aşamalarını ilgilendirmekte olup, metinde belirtilen hususlar nazara alındığında re’sen işlem yapılacağı anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>Teklifin 9. maddesinde bulunan <i>“bulundukları yerdeki”</i> ibaresi ve 3, 4 ve 6. maddeler birlikte değerlendirildiğinde;</strong> 9. maddenin, hakkında henüz başlatılmış bir soruşturma bulunmayıp, kendiliğinden başvuruda bulunacaklar yönünden bir düzenleme olduğu kanaati oluşmaktadır. Nitekim haklarında bir soruşturma, kovuşturma ya da kesinleşmiş ilam bulunan şüpheli, sanık ya da mahkumların; talep şartı varsa, bu taleplerini ilgili başsavcılık veya mahkemelere yöneltmesi gerekecek olup, bulundukları yerdeki başsavcılığa talepte bulunsalar dahi, bu talepleri ilgili makama yönlendirilecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>VI. Hak Yoksunlukları Yönünden Değerlendirme</strong></p>

<p><strong>Teklifin “Takip, koordinasyon ve uygulama” başlıklı 7. maddesisin 4. fıkrasında;</strong> <i>“Bu Kanun uyarınca verilen erteleme kararları, 1 inci maddede belirtilen Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmi Gazete’de yayımlanmasını müteakiben dönemsel olarak Kurul tarafından değerlendirilir ve gerekli görülmesi halinde; a) Soruşturma ve kovuşturmalar nedeniyle doğan hak yoksunluğunun tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması, sulh ceza hakimliğinden veya mahkemesinden, b) Mahkumiyet hükümleri nedeniyle doğan hak yoksunluğunun tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması, infaz hakimliğinden, Kurul tarafından talep edilir.”</i> hükmüne yer verilmiştir.</p>

<p>Anayasa m.76/2’de öngörülen seçilme yeterliliğine ilişkin engellerin, kanuni bir düzenleme veya yasaklanmış hakların geri verilmesi kararı ile ortadan kaldırılamayacağı söylenebilir. Her ne kadar Yüksek Seçim Kurulu’nun kararlarında; yasaklanmış hakların iadesi kurumuna dayanan ve milletvekili seçiminin önünü açan lehe kararlar olsa da, bu düşüncenin yeniden gözden geçirilmesi isabetli olacaktır.</p>

<p><strong>Çünkü bu yasak ve kısıtlama;</strong> sadece 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu m.11’den değil, Anayasa m.76/2’den de kaynaklanmaktadır. Teklifte ise; mevcut sistemde bile tartışmalı olan yasaklanmış hakların geri verilmesi usulü beklenilmeksizin, erteleme süresi devam ederken hak yoksunluklarının kaldırılmasının öngörülmesi, Anayasa m.76/2 yönünden çok daha ağır bir soruna sebep olmaktadır.</p>

<p><strong>Teklif;</strong> mahkumiyetten doğan hak yoksunluklarını kaldırmayı hedeflese de, Anayasada düzenlenen milletvekili seçilme yeterliliğine ilişkin sınırlamaların kanunla bertaraf edilmesi mümkün değildir. <strong>Dolayısıyla;</strong> Teklifte öngörülen erteleme ve hak yoksunluklarının kaldırılması hükümlerinin, Anayasaya uygunluk bakımından ciddi tartışmaları da beraberinde getireceği tartışmasızdır.</p>

<p><strong>VII. Sonuç</strong></p>

<p><strong>İlk olarak; </strong>kanun yolu incelemesinde bulunan dosyalarla ilgili beraat veya düşme kararı verilmesinin şartlarının varlığı halinde verilecek karar hususundaki tereddüt ile soruşturma, kovuşturma, infaz aşamalarında Kanunun uygulanması için talep şartının bulunup bulunmadığı hususundaki tereddüdün Kanunun Meclis’teki görüşmelerinde ortadan kaldırılması gerekmektedir.</p>

<p><strong>Ayrıca;</strong></p>

<p><strong>1-</strong> Kanun kapsamının PKK/KCK terör örgütü ile sınırlı tutulup, bu örgüt dışında kalanların ve diğer suçları işleyenlerin kapsam dışında bırakılması,</p>

<p><strong>2- </strong>Kasten insan öldürme suçu Kanun kapsamı dışında tutulmasına rağmen; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlenen ve müebbet hapis cezasını veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturmalar ve kovuşturmalar ile mahkumiyet hükümlerinin Kanun Teklifinin 3. ve 6. maddelerinde “ceza” yönünden istisna tutulması,</p>

<p><strong>3- </strong>Kanun Teklifinin 1. maddesinin 2. fıkrasında hükümlerin hangi suçları kapsayacağı belirtilmişken, 3. ve 6. maddelerde düzenlenen erteleme hükümleri bakımından getirilen sınırlama,</p>

<p><strong>4- </strong>Teklifteki hak yoksunluklarının kaldırılmasına ilişkin hükümlerin Anayasa m.76/2 ile uyumsuzluğu,</p>

<p>Yönlerinden, “kanun önünde eşitlik” ilkesi gereğince, 4616 sayılı Kanunda olduğu gibi Anayasa Mahkemesi tarafından kapsamın genişletilmesi ihtimali,</p>

<p>Hususları da gözönünde bulundurulmalıdır.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Av. Taner Akıncı</strong></p>

<p>(Bu makale, sayın <a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow">Prof. Dr. Ersan ŞEN </a>tarafından <a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow">www.hukukihaber.net</a> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/milli-dayanisma-ve-toplumsal-butunlesmenin-guclendirilmesine-dair-kanun-teklifinin-degerlendirilmesi-1</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 18:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/01/yazar/ersan-sen-yazdi-bayrak-2024.jpg" type="image/jpeg" length="11170"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[7589 sayılı Kanun’un Geçici 7. Maddesi ve İnfazın Durdurulması: Zarar Giderimi Şart Mı?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/7589-sayili-kanunun-gecici-7-maddesi-ve-infazin-durdurulmasi-zarar-giderimi-sart-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/7589-sayili-kanunun-gecici-7-maddesi-ve-infazin-durdurulmasi-zarar-giderimi-sart-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Son bir haftadır üzerine en çok konuşulan hukuki meselelerin başında şüphesiz ki<strong><a href="https://www.hukukihaber.net/12-yargi-paketi-resmi-gazetede-yayimlandi" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9"> 7589 sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun</span></a></strong>’un 13. maddesi ile birlikte Geçici 6. ve 7. maddeleri gelmektedir. Söz konusu düzenlemede yer alan Geçici Madde 7’nin hatalı bir şekilde yorumlanmaya müsait bir hüküm olduğu kanaatindeyim.</p>

<p>Geçici Madde 7 aynen şöyledir;</p>

<p>“<i>Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce 5237 sayılı Kanunun 157 </i><i>nci</i><i> veya 158 inci maddesi uyarınca haklarında hüküm verilmiş olup da dosyası infaz aşamasında olan ve haklarında 5237 sayılı Kanunun 168 inci maddesi uygulanmamış hükümlülerden, bu maddeyi ihdas eden Kanunla 5237 sayılı Kanunun 158 inci maddesine eklenen dördüncü fıkranın uygulanacağı hükümlüler, mağdurun uğradığı zararı mahkemece yapılacak ihtardan itibaren altı ay içinde aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde, 5237 sayılı Kanunun 168 inci maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanabilir. </i><i>Bu süre içinde mağdurun zararı tamamen giderilinceye kadar, bu fıkra uyarınca infazın ertelenmesine veya durdurulmasına karar verilemez. Bu fıkra hükümleri, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla hüküm verilmiş olup da kanun yoluna başvurulmaması sebebiyle bu maddenin yürürlüğe girmesinden sonra kesinleşen hükümler bakımından da uygulanır.</i>”</p>

<p>Hükmün ilk okunuşunda zihinde beliren soru şudur: Kanun koyucu, TCK m. 158/4'ün infaz aşamasındaki dosyalara uygulanmasını mağdurun zararının altı ay içinde tamamen giderilmesi koşuluna mı bağlamıştır? Bir başka deyişle, zararı gideremeyen ya da gidermeyen hükümlü, lehine getirilen yeni düzenlemenin kapısından infaz hukuku açısından geri mi çevrilecektir? Maddenin lafzının bu yönde bir muhakemeye müsait olduğu inkâr edilemez. Ne var ki, aşağıda ortaya konulacağı üzere, böyle bir muhakeme hem hükmün sistematik konumuyla hem de ceza hukukunun temel ilkeleriyle bağdaşmamakta; geçici maddenin gerçekte TCK 168/2 ile düzenlenen etkin pişmanlık kurumundan tekrardan faydalanma imkanını düzenlediği gerçeğini gözden kaçırabilecektir.</p>

<p><strong>Geçici Madde 7 Neyi Düzenlemektedir?</strong></p>

<p>Sorunun cevabı, geçici maddenin ihdas ediliş amacında saklıdır. Bilindiği üzere TCK m. 168/2'de düzenlenen etkin pişmanlık, hüküm verilinceye kadar ileri sürülebilen bir kurum olup hükmün kesinleşmesiyle birlikte bu imkân ortadan kalkmaktadır.<a href="https://www.hukukihaber.net/12-yargi-paketi-resmi-gazetede-yayimlandi" rel="dofollow"> 7589 sayılı Kanun</a>’un Geçici Madde 7'nin asıl düzenleme konusu, kural olarak kapanmış olan bu kapının, haklarında TCK m. 158/4 uygulanacak hükümlüler lehine, bir defaya mahsus ve altı aylık süreyle sınırlı olarak yeniden aralanmasıdır. Maddede öngörülen mağdurun uğradığı zararı altı ay içinde tamamen giderme koşulu, işte münhasıran bu istisnai imkânın (kesinleşme sonrası etkin pişmanlıktan yararlanmanın) şartıdır.</p>

<p>O hâlde şu tespit yapılmalıdır: Geçici Madde 7, TCK m. 158/4'ün infaz aşamasındaki dosyalara <i>uygulanmasının</i> şartlarını düzenleyen bir hüküm değildir; bu uygulamaya <i>ek olarak</i> tanınan etkin pişmanlık imkânının şartlarını düzenleyen bir hükümdür. Zira TCK m. 158/4'ün kesinleşmiş hükümlere uygulanması, geçici maddenin lütfuna muhtaç olmayıp, doğrudan doğruya TCK m. 7/2'den kaynaklanan bir zorunluluktur. Anılan hüküm emredici bir dille şunu buyurmaktadır:</p>

<p>“<i>Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.</i>” (TCK m. 7/2)</p>

<p>Lehe kanunun geçmişe yürümesi ilkesinin kesinleşmiş mahkûmiyetler alanındaki görünümü olan uyarlama yargılaması, bu emredici hükmün zorunlu sonucudur. Sonradan yürürlüğe giren TCK m. 158/4 kapsamına giren hükümlüler bakımından tartışmasız biçimde lehe bir düzenleme teşkil ettiğine göre bu fıkranın şartlarını taşıyan hükümlüler hakkında mağdurun zararını gidermiş olup olmadıklarına bakılmaksızın uyarlama yargılaması yapılması zorunludur. Geçici bir maddenin niteliği gereği yeni düzenlemenin geçiş sürecine katkıda bulunduğu, dolayısıyla ceza hukukunun anayasal dayanağı da bulunan bu temel güvencesini zımnen bertaraf ettiği sonucuna varılamaz; istisnai ve geçici nitelikteki hükümlerin dar yorumlanacağı ve ancak açıkça düzenledikleri konu bakımından sonuç doğuracağı yorum metodolojisinin yerleşik bir gereğidir.</p>

<p>Şu hâlde ilk soruya verilecek cevap açıktır: Zararı gidermeyen hükümlü yalnızca TCK m. 168/2'deki indirim imkânından mahrum kalır; TCK m. 7/2 uyarınca hakkında uyarlama yargılaması yapılması ve TCK m. 158/4'ün lehe hükmünden yararlandırılması ise her hâlükârda mümkündür ve gereklidir.</p>

<p><strong>Peki ya İnfazın Durdurulması? Zararı Gideremeyen Hükümlü, Lehine Olduğu Tartışmasız Bir Kanuna Rağmen Cezaevinde mi Kalacaktır?</strong></p>

<p>Asıl çetrefilli soru budur ve kaynağı, geçici maddenin şu cümlesidir: “<i>Bu süre içinde mağdurun zararı tamamen giderilinceye kadar, bu fıkra uyarınca infazın ertelenmesine veya durdurulmasına karar verilemez.</i>”</p>

<p>Bu cümle, ilk bakışta, altı aylık süre içinde zararını gideremeyen hükümlü bakımından infazın durdurulmasının mutlak surette yasaklandığı izlenimini uyandırmaktadır. Böyle bir muhakeme kabul edilirse ortaya şu tablo çıkar: Hakkında uyarlama yargılaması yürütülen, HAGB alacağı kuvvetle muhtemel olan ancak ekonomik imkânsızlık nedeniyle zararı gideremeyen hükümlü uyarlama süreci boyunca infaza katlanmaya devam edecektir. Bu sonuç kabul edilebilir midir?</p>

<p>Kanaatimizce hayır ve bunun cevabı yine cümlenin kendi lafzında gizlidir. Cümledeki “<strong>bu fıkra uyarınca</strong>” ibaresi, yasağın kapsamını bizzat kanun koyucunun kalemiyle sınırlamaktadır. Yasaklanan husus, salt geçici madde ile tanınan etkin pişmanlık imkânına <i>dayanılarak</i>, yani “zararı altı ay içinde gidereceğim” beklentisi ileri sürülerek infazın ertelenmesi veya durdurulmasıdır. Kanun koyucunun buradaki amacı isabetlidir ve bellidir: Zararı henüz gidermemiş hükümlünün, sırf kendisine tanınan süreden söz ederek infazı sürüncemede bırakmasının önüne geçmek.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ancak bu yasaktan, infazın <i>hiçbir hukuki sebebe dayanılarak</i> durdurulamayacağı sonucunu çıkarmak, “bu fıkra uyarınca” ibaresini metinden silmek anlamına gelecektir. Oysa kanun koyucunun gerçek amacı göz önüne alındığında metindeki her ibareye bir anlam yüklenmesi gerekir. Dolayısıyla, kanun koyucu mutlak bir yasak murat etseydi, yasağı “bu fıkra uyarınca” verilecek kararlara özgülemez, kayıtsız şartsız kaleme alırdı.</p>

<p>TCK m. 7/2'ye dayalı uyarlama yargılaması ise geçici maddeden bağımsız, kendi hukuki rejimine tâbi bir süreçtir. Bu süreçte infazın durdurulmasına karar verilip verilemeyeceği, uyarlama yargılamasına ilişkin genel hükümlere göre belirlenecek olup Geçici Madde 7'deki yasak bu alana sirayet etmez.</p>

<p>Mutlak yasak yorumunun varacağı sonucun düzenlemenin esasıyla ne ölçüde bağdaşmaz olduğu, somut bir örnekle çarpıcı biçimde görülebilir. Yeni düzenlemedeki şartları taşıyan ve TCK m. 158/1-f kapsamında, 1/6 oranında indirim de uygulanmak suretiyle 3 yıl 4 ay hapis cezasına mahkûm edilen ve hükümlü bulunan bir kişi düşünüldüğünde; TCK m. 158/4'ün uyarlama yoluyla uygulanması hâlinde bu kişinin cezası yarı oranında inerek 1 yıl 8 aya düşecek, böylece diğer koşulların da varlığı hâlinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun uygulanma ihtimali dahi gündeme gelecektir.</p>

<p>Bu örnek kapsamında sorulması gereken soru işe şudur: Uyarlama sonucunda cezası bu ölçüde değişecek, hatta mahkûmiyet hükmü askıya alınma ihtimali beliren bir hükümlünün infazının durdurulabilmesi için zararın giderilmiş olmasını aramak hangi hukuki gerekçeyle savunulabilir? Böyle bir yorum, hükümlüyü, hukuka uygunluğu artık esaslı biçimde tartışmalı hâle gelmiş bir infaza, üstelik sırf ödeme gücü bulunmadığı için katlanmaya zorlamak anlamına gelecektir. Bu ise hem kanun koyucunun lehe düzenlemeyi geçmişe etkili kılma yönündeki açık iradesiyle hem düzenlemenin ele alınış biçimi ve esasıyla hem de HAGB kurumunun uygulanabilmesi durumuyla açıkça çelişecektir. Dahası, zararı giderme imkânı bulunan varlıklı hükümlü ile bu imkândan yoksun hükümlü arasında, salt ekonomik güce dayalı bir infaz farklılığı yaratır ki, böyle bir sonucun eşitlik ilkesi karşısında savunulması mümkün değildir.</p>

<p><strong>Sonuç olarak; </strong>Geçici Madde 7, kanun koyucunun amacına uygun olarak muhakeme edilmezse yanlış okumaya müsait bir hükümdür. Doğru okuma şudur: (i) Maddedeki zararı giderme koşulu ve altı aylık süre, münhasıran kesinleşme sonrası etkin pişmanlıktan (TCK m. 168/2) yararlanmanın şartıdır. (ii) TCK m. 158/4'ün infaz aşamasındaki dosyalara uygulanması ise TCK m. 7/2'nin emredici hükmü gereği, zararın giderilip giderilmediğinden bağımsız olarak zorunludur. (iii) İkinci cümledeki infaz yasağı, “bu fıkra uyarınca” ibaresinin çizdiği sınır içinde, yalnızca etkin pişmanlık beklentisine dayalı erteleme ve durdurma taleplerini kapsamaktadır. Dolayısıyla, TCK m. 7/2'ye dayalı uyarlama sürecinde infazın durdurulması genel hükümler çerçevesinde her hâlükârda mümkündür.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-coskun-genc" title="Av. Coşkun GENÇ"><img alt="Av. Coşkun GENÇ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/06/coskun-genc.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-coskun-genc" title="Av. Coşkun GENÇ">Av. Coşkun GENÇ</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/7589-sayili-kanunun-gecici-7-maddesi-ve-infazin-durdurulmasi-zarar-giderimi-sart-mi-1</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 17:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/12/terazi/tok-kitpsaksg.jpg" type="image/jpeg" length="83551"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İcra takibi başlatan avukatı öldüren sanık için ağırlaştırılmış müebbet istemi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/icra-takibi-baslatan-avukati-olduren-sanik-icin-agirlastirilmis-muebbet-istemi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/icra-takibi-baslatan-avukati-olduren-sanik-icin-agirlastirilmis-muebbet-istemi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bursa'nın Gürsu ilçesinde borcunu ödemediği gerekçesiyle kendisine yönelik icra takibi başlatan Avukat Hatice Kocaefe'yi (26) düzenlediği silahlı saldırıda öldüren Hakkı Ç.’in (49) 'Nitelikli kasten öldürme' suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapsi istendi. Hakkı Ç.’in oğlu Ali Ç. ile eski eşi Esra Ü.'in de 'Azmettirme' suçundan ayrı ayrı ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılması talep edildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Olay, 28 Nisan’da saat 17.00 sıralarında Gürsu ilçesi Ağaköy Mahallesi’nde meydana geldi. İddiaya göre; olaydan önce Hakkı Ç., soğuk hava deposu bulunan Elif Çalışkan'a (40) armut sattı. Ödemesini yapan Çalışkan'dan ihracatta kullanılan 5 milyon TL'lik armut kasası satın alan Hakkı Ç. borcunu ödemedi. Çalışkan, İstanbul Barosu’na kayıtlı avukat olan kız kardeşi Hatice Kocaefe aracılığıyla hukuki süreç başlatınca Hakkı Ç. ile aralarında husumet oluştu. Yine iddiaya göre; kız kardeşleri telefonda tehdit eden Ç., hakkında başlatılan icra takibinin geri çekilmesini istedi. Kocaefe, olumsuz yanıt verip hukuki sürecin devam edeceğini belirtti.</p>

<p><strong>KIZ KARDEŞLERE SİLAHLI SALDIRI</strong></p>

<p>İki kız kardeşe, babaları Rahmi Kocaefe ve erkek kardeşleri Muammer Kocaefe ile birlikte sahibi oldukları soğuk hava deposuna yürüyerek gittikleri sırada, otomobille önlerini kesen Hakkı Ç. tarafından silahla ateş açıldı. Şüpheli otomobille kaçarken, Elif Çalışkan dizinden, Hatice Kocaefe ise göğsüne isabet eden tek kurşunla yaralandı. İhbarla bölgeye jandarma ve sağlık ekipleri sevk edildi. Hatice Kocaefe, ambulansla kaldırıldığı Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde kurtarılamadı.</p>

<p><strong>5 SUÇ KAYDI BULUNAN ŞÜPHELİ YAKALANDI</strong></p>

<p>Olay sonrası jandarma ilk aşamada iki şüpheliyi gözaltına aldı. Soruşturmanın devredildiği Bursa İl Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şubesi ekipleri, Hakkı Ç.'i Nilüfer ilçesinde rezidanstaki bir evde yakaladı. Hakkı Ç.'in 5 ayrı suçtan kaydı olduğu ortaya çıktı. Polis, ardından 6 kişiyi daha gözaltına aldı.</p>

<p><strong>'ÇEKLERİ İCRAYA VERDİLER, SİNİRLENDİM'</strong></p>

<p>Emniyet Müdürlüğü'nde sorgulanan Hakkı Ç.'in verdiği ifadesinde, "Birlikte ticaret yapıyorduk. Borcum karşılığında kendilerine çek verdim. Ödeme yapacağımı söylememe rağmen çekleri icraya verdiler, buna sinirlendim" dediği öğrenildi.</p>

<p><strong>5 ŞÜPHELİ TUTUKLANDI</strong></p>

<p>Hakkı Ç. ile kendisine yardım ve yataklık yaptıkları belirlenen Ali Ç., Esra Ü. Serkan Sakin ve Hakan S. tutuklanırken, Salih U. Ve Volkan A. adli kontrolle serbest bırakıldı. Olayın ardından Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülen soruşturma tamamlandı. Bursa 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi'nce kabul edilen iddianamede; avukat Hatice Kocaefe'nin ablası Elif Çalışkan'la babalarına ait soğuk hava deposunu işlettikleri belirtildi. Tutuklu sanıklardan Ali Ç. ve Esra Ü.’in tarımsal ürün şirketlerinin bulunduğu, tarım işiyle uğraşan tutuklu sanık Hakkı Ç.'in ise Esra Ü.’in eski eşi ve Ali Ç.’in babası olduğu belirtilirken, Elif Çalışkan'ın Hakkı Ç.'den 'hatır çeki' aldığı vurgulandı.</p>

<p><strong>'ALACAĞI ERTELEMEZSENİZ SİZİ ÖLDÜRÜRÜZ'</strong></p>

<p>Hakkı Ç.’in çeklerin tarihi geldiğinde ödemesini yapmadığı belirtilen iddianamede; Elif Çalışkan’ın çekin ödemesini istediği, finans müdürleriyle birlikte hesapları konuşmak için Ali Ç. ile bir araya geldikleri ve konuşma sırasında Ali Ç.'in yanında babası Hakkı Ç. ve Serkan Sakin’in bulunduğu kaydedildi. Ali Ç.’in Çalışkan'ı, "Alacağı ertelemezsen sizi öldürürüz" diyerek tehdit ettiği, Hakkı Ç.’in de "Çekleri icraya verirseniz gençliğinize doyamazsınız, ayaklarınıza sıkarım. Bütün malınız mülkünüz sizi kurtarmaya yetmez" ifadeleri iddianamede yer aldı.</p>

<p><strong>'BİZİMLE UĞRAŞMA, HAKKI SİZİ VURUR'</strong></p>

<p>Elif Çalışkan’ın avukat kardeşi Hatice Kocaefe aracılığıyla çekler için icra takibi başlattığı ve bunun üzerine tutuklu sanık Esra Ü.’in adresine icra memurlarının geldiği belirtilen iddianamede; Kocaefe'nin Ü.'i avukat sıfatıyla aradığı ve haklarında icra takibi olduğunu söylediği, Esra Ü.’in ise Kocaefe'ye "Bizimle uğraşma, Hakkı sizi vurur, gerekeni yapar" şeklinde tehdit ettiği kaydedildi.</p>

<p><strong>'ELİF ÇALIŞKAN'A YANINDAKİ İNSANLARI GÖRMEDEN ATEŞ ETTİM'</strong></p>

<p>İddianamede ifadesine yer verilen Hakkı Ç.’in, Elif Çalışkan'la 5 senedir ticaret yaptıklarını söylediği, 2025 yılında Çalışkan'ın kendisinden 7 milyon 800 bin liralık çek aldığını ancak karşılığında kendisinin ürün almadığını, tutuklu sanık Serkan S.'in oğlu Ali Ç. ile ortak iş yaptıklarını, kendisinin oğluna işleri devrettiğini, Salih U.'nun da kendisinin yanında çalışan eleman olduğunu söylediği belirtildi. Hakkı Ç.’in, Çalışkan'ın çekleri icraya verdiğini eski eşinden öğrendiğini, olay günü bahçeleri gezdiği sırada Çalışkan'ı gördüğünü ve yanındaki insanları görmeden Elif Çalışkan'a ateş ettiğini söylediği de iddianamede yer aldı.</p>

<p><strong>‘7 SANIK ARASINDA EYLEM BİRLİKTELİĞİ VAR’</strong></p>

<p>7 sanık arasında eylem birlikteliği bulunduğu belirtilen iddianamede; Hakkı Ç.’in kamu görevini ifa eden avukat Hatice Kocaefe'ye karşı 'Nitelikli kasten öldürme', babası Rahmi Kocaefe, erkek kardeşi Muharrem Kocaefe ve ablası Elif Çalışkan'a karşı ise ‘Kasten öldürmeye teşebbüs’ suçunu 3 kez işlediği, tutuklu sanıklar Esra Ü. ve Ali Ç.'in Hakkı Ç.’i azmettirdikleri kaydedildi. Tutuklu sanık Serkan S.'in olaydan sonra Hakkı Ç.'i aracıyla alıp gizleneceği yere götürdüğü, olaydan önce de bu plana dahil olarak Hakkı Ç.'in işlediği suça yardım ettiği, tutuklu sanık Hakan S. ile tutuksuz sanıklar Salih U. ve Volkan A.'nın olaydan sonra sanığın suçu işlediğini bilmelerine rağmen yerini kolluk kuvvetlerine bildirmedikleri, bu nedenle 'Suçluyu kayırma suçunu' işledikleri belirtildi.</p>

<p><strong>AYRI AYRI AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBETLERİ İSTENDİ</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İddianamede; Hakkı Ç., oğlu Ali Ç. ve eski eşi Esra Ü.'in ayrı ayrı ağırlaştırılmış müebbet ve 3'er kez 21 yıla kadar, Serkan S.'in 51,5 yıla kadar, Hakan S., Salih U. ve Volkan A.'nın ise 5 yıla kadar hapisle cezalandırılması istendi. Sanıkların yargılanmasına, Bursa 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi'nce önümüzdeki aylarda başlanacak.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/icra-takibi-baslatan-avukati-olduren-sanik-icin-agirlastirilmis-muebbet-istemi</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 16:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/adsiz-181.jpg" type="image/jpeg" length="12654"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA["ANAYASA MAHKEMESİNDEN ARABULUCULUKLA İLGİLİ HATALI HAK İHLALİ KARARI"]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesinden-arabuluculukla-ilgili-hatali-hak-ihlali-karari-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesinden-arabuluculukla-ilgili-hatali-hak-ihlali-karari-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>AYM, Başvurucunun Euroserve Hizmet ve İşletmecilik A. Ş.'de çalışıp, Euroserve Güvenlik A. Ş. ile yürüttüğü zorunlu arabuluculuk süreci ardından bu şirkete karşı işe iade davası açtığı olayda, mahkemenin taraf değişikliğini kabul ederek verdiği işe iade kararının Sakarya BAM tarafından asıl işveren şirketle arabuluculuk süreci yürütülmediği gerekçesiyle kesin olarak kaldırması ve ret kararını, <a href="http://www.hukukihaber.net/aymden-zorunlu-arabuluculuk-dava-sartina-orantisiz-kulfet-degerlendirmesi" rel="dofollow">mahkemeye erişim hakkının ihlali </a>olarak değerlendirdi.</p>

<p>Bu ihlal kararı, daha önceki arabulucunun sorumluluğunu tespit ettiği<a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202039775-basvuru-numarali-karari"> 28.11.2024 tarih ve 2020/39775 sayılı kararı</a>nda olduğu gibi, AYM'nin arabuluculuk hukukuna hakim olmadığını bir kez daha ortaya koydu.</p>

<p>Öncelikle, AYM'nin ihlal kararı metninde 6325 sayılı kanunda açık ve net olarak zikredilen <i>"ARABULUCULUK"</i> sözcüğünü <i>"ARA BULUCULUK"</i> şeklinde 25 kez hatalı yazılması kabul edilebilir değil. Anayasa Mahkemesinin metinlerinde genel dil bilgisi ve yanım kuralları kadar hukuki terimler açısından da hatasızlık aranmalıdır.</p>

<p>Olayın AYM tarafından arabuluculuk hukuku bakımından değerlendirilmesi de yanlıştır. Şöyle ki;</p>

<p>Bireysel başvuru konusu uyuşmazlıkta, ilk derece mahkemesinin başvurucu davacının davasını doğru davacıya husumet yöneltebilmesi açısından yaptığı değerlendirme ve doğru tarafın davaya dahil edilmesi, HMK 124. maddesine uygun ve mahkemeye erişim hakkı ve usul ekonomisi bakımından yerindedir.</p>

<p>Ancak sonrasında davaya eklenen tarafla ilgili bir arabuluculuk sürecinin yokluğunun mahkeme tarafından ihmali hatalıdır. Nitekim BAM da buna işaret ederek kabul kararını kaldırmış ve davanın reddine karar vermiştir.</p>

<p>Arabuluculuk dava şartı, davalıyla dava açılmadan önce arabuluculuk sürecinin yürütülmesi hem 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu hem de 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu kapsamında çok açık biçimde zorunlu.</p>

<p>Davacı işçinin yeterli bilgi ve bilince sahip olmadığından, arabuluculuk sürecinde ve davada husumeti yanlış şirkete yöneltmesi, dava şartı eksikliğine neden olur ve bu eksiklik HMK m. 114 gereğince sonradan (davada taraf değişikliği vb yollarla) giderilemez; maddenin 2. fıkrasındaki <i>“</i><i>Diğer kanunlarda yer alan dava şartlarına ilişkin hükümler saklıdır.” </i>ifadesi arabuluculuk dava şartının sonradan tamamlanmasına engel. Bu engel karşısında ne istinaf mahkemesinin ne de Anayasa Mahkemesinin arabuluculuk dava şartı eksikliğini genel hukuk ilkeleri veya temel haklara atıfla bertaraf etme şansı olabilir.</p>

<p>Pek çok hukukçu tarafından eleştirilse de, HUAK ve dava şartı arabuluculuk hükümleri var oldukça; yokmuş gibi kabul edilerek, usulu ve hukuku zorlamak, genel hukuk ilkelerine dayanılarak yasal zorunlulukları, özellikle AYM eliyle, yok saymak sorunlu ve hukuki belirlilik - eşitlik açısından sakıncalı bir yol. Usul ekonomisi veya mahkemeye erişim hakkı kavramlarının, özellikle AYM, kararıyla, net yasal düzenlemelerin önüne geçirilemeyeceği düşüncesindeyim.</p>

<p>Davanın bu gerekçelerle reddi gerekirken, kabul edilmesi hukuken hatalıdır ve bunu tespit eden kesin BAM kararının hak ihlali doğurması da söz konusu olamaz.</p>

<p>Hatalı tarafla arabuluculuk ve dava süreci yürütmesi davacı başvurucunun hak kaybına da yol açmamıştır. Çünkü İş Kanunu kapsamında davacı başvurucu doğru şirketle arabuluculuk süreci yürütüp ardından yeniden dava açma hakkına sahiptir.</p>

<p>İş Kanunu 20. maddesine göre, <i>"Arabulucuya başvurmaksızın doğrudan dava açılması sebebiyle davanın usulden reddi hâlinde ret kararı taraflara resen tebliğ edilir. KESİNLEŞEN RET KARARININ da resen TEBLİĞİNDEN itibaren İKİ HAFTA İÇİNDE ARABULUCUYA BAŞVURULABİLİR."</i> der.</p>

<p>Davacı BAM'ın işe iade davasını kesin ret kararının tebliğinden itibaren iki hafta içinde arabuluculuk başvurusuyla dava şartını elde edip yeni bir dava açarak hukuki yararının peşinden gitmek yerine, AYM'ye bireysel başvuruda bulunmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Davacının ulaştığı ihlal kararı sonrasında, bu karardan doğan menfaatine karşılık; savunduğu işe iade hakkı bakımından hukuki yararı bulunmamaktadır. Çünkü 4 yıl sonra verilen hak ihlali sonrasında yapılacak yeni yargılamada, <u>iki haftalık arabuluculuğa başvuru süresi AYM sürecinde kaçırılmış olduğundan</u>, işe iade kararı alma şansı hukuken kalmamıştır.</p>

<p>Bu nedenlerle, <a href="http://www.hukukihaber.net/aymden-zorunlu-arabuluculuk-dava-sartina-orantisiz-kulfet-degerlendirmesi" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı</a>nı, olayın hukukunu doğru tespit açısından eksik ve mahkemeye erişim hakkının yorumlanması bakımından yasal düzenlemelerle çelişkili buluyorum.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-m-turgay-bilge" title="Av. M. Turgay BiLGE"><img alt="Av. M. Turgay BiLGE" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2024/08/turgay-bilge.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-m-turgay-bilge" title="Av. M. Turgay BiLGE">Av. M. Turgay BiLGE</a></strong></h4>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymden-zorunlu-arabuluculuk-dava-sartina-orantisiz-kulfet-degerlendirmesi" rel="dofollow">&gt;&gt; AYM kararının tam metni için <span style="color:#2980b9"><strong>TIKLAYINIZ</strong></span></a></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesinden-arabuluculukla-ilgili-hatali-hak-ihlali-karari-1</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 15:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/02/yargi/aym-ter.jpg" type="image/jpeg" length="16531"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[EMSAL KARARLAR ÇERÇEVESİNDE MİRASBIRAKANIN VASİYETNAMEDEKİ TASARRUFUNU SAĞLARARASI BİR TASARRUFLA GERİ ALMASI VE SONUÇLARI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/emsal-kararlar-cercevesinde-mirasbirakanin-vasiyetnamedeki-tasarrufunu-saglararasi-bir-tasarrufla-geri-almasi-ve-sonuclari-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/emsal-kararlar-cercevesinde-mirasbirakanin-vasiyetnamedeki-tasarrufunu-saglararasi-bir-tasarrufla-geri-almasi-ve-sonuclari-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Genel Olarak</strong></p>

<p>Mirasbırakanın, malvarlığında yer alan bir mal veya hakla ilgili vasiyetname yapmış olması onun söz konu malvarlığı değerleri ile ilgili sağlararası tasarrufta bulunma özgürlüğünü sınırlandırmaz ya da ortadan kaldırmaz. Şu hâlde, miras bırakan, vasiyet ettiği mal varlığı değerlerine ilişkin, kısmen veya tamamen vasiyetle çelişecek şekilde sağlığında tasarrufta bulunmuş olabilir. Böylece miras bırakan, vasiyetnamesinde belirli bir mala ilişkin <strong>vasiyette</strong> bulunabilmekte, ancak sağlığında bu vasiyetle <strong>bağdaşmayan başka bir tasarruf</strong> gerçekleştirerek geri alma iradesini kullanabilmektedir.</p>

<p>İşte, ifade etmiş olduğumuz duruma ilişkin Kanun koyucu TMK m. 544/II hükmünde bir <strong>karine kabul etmektedir</strong>. Buna göre, miras bırakan, belirli bir malı üzerinde ölüme bağlı tasarrufta bulunduktan sonra, aynı mala ilişkin sağlararası bir tasarrufta bulunmuşsa, <a name="_Hlk236066322">ölüme bağlı tasarruf <strong>geri alınmış sayılır</strong>.</a></p>

<p><strong>Vasiyetname ile çelişen tasarruf işlemi vasiyetten rücu sonucunu doğurur</strong></p>

<p>Yukarıda ifade edildiği gibi, TMK m. 544/II hükmü esasen vasiyetle çelişen sağlararası tasarrufla mirasbırakanın vasiyeti geri aldığı şeklinde bir <strong>adi karineye</strong> yer vermektedir. Burada vasiyetnamenin hükümsüz hale gelmesi için mirasbırakanın ayrıca beyanda bulunmasına da gerek yoktur.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Örneğin, miras bırakanın bir taşınmazını A’ya vasiyet ettikten sonra aynı taşınmaz üzerinde B ile ölünceye kadar bakma sözleşmesi yaparak yeni bir tasarrufta bulunmuşsa ya da vasiyete konu taşınmazı C’ye satıp devretmişse sonraki tasarrufla bağdaşmayan önceki vasiyetname TMK m.544 uyarınca <strong>kendiliğinden hükümsüz</strong> hale gelecektir.</p>

<p>Örneğin Yargıtay vermiş olduğu bir kararında belirttiğimiz husus şu şekilde ifade edilmiştir: <i>“…davacı <strong>davalılar C.ve H.'ya yapılan vasiyetin iptalini istemiş ise de vasiyetnameye konu olan taşınmazlar vasiyetten sonra davalı C. ve H.'ye tapuda satış göstermek suretiyle davadan önce intikal ettirilmiş olduğundan, hukuki geçerliliğini kanun gereğince yitireceğinden</strong> (TMK. 544.md.) vasiyetnamenin iptali konusunda ayrıca bir karar verilmesine gerek bulunmadığı gözardı edilerek bu istekle ilgili <strong>davanın reddine</strong> karar verilmesi gerekirken, konusu kalmadığından bahisle <strong>esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına şeklinde</strong> hüküm kurulması da doğru değildir.” Şeklindeki gerekçe ile bu hususu açıkça ifade etmiştir (Bkz. Y. 1. HD., E. 2008/12458 K. 2009/2623 T. 2.3.2009).</i></p>

<p>Yargıtay vermiş olduğu bir başka kararında ise kızına vasiyet ettiği taşınmazı sağlığında yine aynı kızına satmış olmasını, yine mirasbırakanın vasiyetnameyi geri aldığı şeklinde yorumlamıştır. Söz konu karar şu şekildedir: <i>“Olayda mirasbırakan 1.10.1986 günlü vasiyetnamede, taşınmazını kızı Rahmiye’ye vasiyet ettikten sonra, aynı taşınmazı 24.2.1987 gününde yine kızı Rahmiye’ye satmış, tapuda mülkiyeti ona devir etmiştir. Miras bırakan bu davranışı ile, ölümü halinde bu malın, terekesinde bulunması imkanını ortadan kaldırmıştır. Yararına vasiyet yapılan kişinin, ölenin mirasçısı olması, fiili rücu (dönüş) kuralını etkilemez. Mahkemece aksine düşünce ile ve ölüme bağlı tasarrufların hukukî niteliği ile çelişerek ve Medeni Kanun’un 491. maddesi ile bağdaşmayan bir düşünce biçimiyle davanın red edilmesi yanlıştır. Oysa yapılacak iş, <strong>vasiyetnamenin geçerliğini yitirdiğinin tesbitinden ibarettir. </strong>Bu yönün gözetilmemiş olması usul ve kanuna aykırıdır.” (Bkz. Yargıtay 2. HD, E. 1989/3178, K. 1989/4929, T. 22.05.1989).</i></p>

<p>Belirtelim ki ifade ettiğimiz TMK m. 544 hükmü çerçevesinde mirasbırakanın malvarlığı değeri üzerindeki tasarrufun geri alma sonucunu doğurabilmesi için <strong>sadece borçlandırıcı işlem yapılması yeterli olmayıp, tasarruf işleminin de gerçekleşmiş olması</strong>, diğer bir anlatımla vasiyete konu malvarlığı değerinin mirasbırakanın malvarlığından çıkıp <strong>üçüncü kişinin malvarlığına girmiş olması şarttır</strong>.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Nitekim bu yönde verilmiş eski tarihli bir Yargıtay kararında şu ifadelere yer veriliştir: <i>“Medeni Kanun’un 491. maddesinin ikinci fıkrasında söz konusu edilen tasarruf, vasiyetnamenin infazını imkânsız kılan tasarruflara aittir. Oysa <strong>bağış vaadi taahhüdü ile (Teslim vaki olmadıkça) bağış yapanın o mal üzerindeki mülkiyeti son bulmayacağına ve ölümü ile beraber kitapların tereke arasında katılması gerektiğine göre, sözü edilen maddenin ikinci fıkrasındaki halin gerçekleştiği iddia edilemez</strong>.”</i> <i>(Y. 2. HD, E. 1963/5131, K. 1963/5128, T. 30.09.1963)</i></p>

<p><strong>Hükmün belirli mal vasiyetine özgü olma özelliği</strong></p>

<p>Öte yandan ifade etmiş olduğumuz TMK m.544 uyarınca <strong>kendiliğinden hükümsüz</strong> hale gelme hali <strong>sadece belirli mal vasiyetine konu vasiyetnameler bakımından uygulama alanı bulur</strong>. Buradaki belirli malın da ferden muayyen yani <strong>parça vasiyeti </strong>şeklinde olması gerekir. Dolayısıyla <strong>çeşit vasiyetin</strong> söz konusu olduğu hallerde işin niteliği gereği murisin sağlığında yapacağı tasarruf nedeniyle vasiyetin geri alındığından da söz edilemez.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Ancak, kanaatimizce mirasbırakan malvarlığındaki belirli bir stoktaki mallar için vasiyette bulunmuşsa, diğer bir anlatımla <strong>sınırlı çeşit vasiyeti (mahdut çeşit vasiyet)</strong> söz konusu ise murisin bu stokta sağlığında yapacağı tasarruf ölüme bağlı tasarrufun da <strong>geri alınması sonucunu doğurur</strong>. Örneğin, mirasbırakanın X Bankasında 10 milyon TL’sinin bulunduğu varsayımında, düzenlediği vasiyetnamede <i>“A’ya 10 milyon vasiyet ediyorum” </i>demesi ile<i> “X Bankası’ndaki 10 milyon TL paramı A’ya vasiyet ediyorum” </i>demesi arasında fark bulunmaktadır. Zira mirasbırakanın sağlığında bankadaki tüm parayı çekerek harcaması, yani 10 milyon TL üzerinde tasarrufta bulunmuş olması halinde, çeşit vasiyetin söz konusu olduğu ilk ihtimalde ölüme bağlı tasarruf geri alınmış sayılmayacağı için A mirasbırakanın mirasçılarından bunu talep edebilir. Buna karşılık, ikinci ihtimalde sınırlı çeşit vasiyet (mahdut çeşit vasiyet) söz konusu olduğundan, mirasbırakanın bu vasiyetle çelişen tasarrufu, vasiyetin de geri alınmış sayılması sonucunu doğurur.</p>

<p><strong>Hükmün mirasçı atama halinde uygulanmama özelliği</strong></p>

<p>Vasiyetname ile <strong>mirasçı atamanın</strong> söz konusu olduğu hallerde murisin sağlığında terekeye konu bir ya da bir baç mal varlığı değerine ilişkin tasarrufta bulunmuş olması, mirasçı atamaya ilişkin vasiyetnamenin de <strong>geri alınması sonucunu doğurmaz</strong>. Özetle, vasiyetname ile <strong>mirasçı atanmışsa </strong>aksi mirasbırakana ait başka bir rücu iradesiyle açıkça anlaşılmadıkça, miras bırakanın sağlığında yapacağı tasarruflar vasiyetnameyi geri alma olarak değerlendirilemez ve vasiyetname hüküm ifade etmeye devam eder. Dolayısıyla mirasçı olarak atanan kişi terekenin tamamı veya belirli bir kısmı üzerinde hak sahibi olmayı sürdürür ve mirasbırakanın terekesi üzerinde tasarruf etmesi atanmış mirasçının terekeden alacağı oranı etkilemez.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a></p>

<p>Nitekim emsal pek çok kararda, vasiyetname ile <strong>mirasçı atama halinde</strong> mirasbırakanın sağlığında yapmış olduğu <strong>tasarrufların vasiyetnamenin geri alınması olarak değerlendirilemeyeceği </strong>kabul edilmektedir. Örneğin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 04.11.2009 tarhli ve E. 2009/455 K. 2009/464 sayılı kararında bu ettiğimiz husus şu şekilde ifade edilmiştir:<i> “Miras bırakan, vasiyette bulunduktan sonra, vasiyetname ile bağdaşmayacak şekilde ölüme bağlı olmayan bir tasarrufla vasiyete konu olan şey üzerinde tasarrufta bulunursa, bu davranışı ilk vasiyetten rücu anlamını taşır ( Esat Şener, Miras Hukuku, 1981, s. 374 vd.; Zahit İmre,Türk Miras Hukuku, 1968, s. 154 vd. Kemal Oğuzman, Miras Hukuku Dersleri, 1972, 184; Nuşin Ayiter, Miras Hukuku 1971, s. 57; İlhan Öztrak, Miras Hukuku 1968, 83 ). Dolayısı ile böyle bir durumda miras bırakanın eylemli olarak vasiyetten döndüğü kabul edilir. <strong>Bu hüküm sadece belirli mal vasiyetleri için geçerlidir. Mirasçı atanmasına (nasbına) ilişkin vasiyetlerde uygulanmaz. Çünkü atanmış mirasçı (TMK. m. 516) vasiyetçinin mirasçısı olup, terekenin aktifi pasifinden az da olsa, çok da olsa, tasarruf geçerliliğini korur</strong>.</i>”</p>

<p><strong>Vasiyet edilende tasarruf edilse dahi bazı hallerde vasiyet hüküm ifade edebilir</strong></p>

<p>TMK m.544 uyarınca sadece belirli mal vasiyetinde vasiyetle çelişen tasarruflar vasiyeti hükümsüz hale getirecektir. Ancak, miras bırakan böyle bir tasarrufta bulunmakla birlikte bazı hallerde vasiyetnamedeki tasarruf yine de geçerli sayılabilir. Buna göre, bir defa miras bırakanın <strong>iradesinden</strong> malvarlığından çıkan şeyin karşılığının, buna rağmen ölüme bağlı tasarrufla lehine tasarrufta bulunulan kişiye verilmesini <strong>istediği anlaşılıyorsa</strong>, ölüme bağlı tasarruf <strong>geçersiz değildir</strong>. Bu durumda vasiyet alacaklısı, terekeden çıkan vasiyet edilen şeyin <strong>karşılığını</strong> talep edebilir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Benzer şekilde, miras bırakanın sağlararası tasarrufu vasiyet edilen şeyin değerini düşürse ya da onu yüklü hale getirse dahi ölüme bağlı tasarruf <strong>geçersiz değildir</strong>. Başka bir anlatımla, vasiyet edilen şeyin muris tarafından sağlığında tasarrufa konu edilmesi vasiyetin geri alınması niteliğinde ise de sağlararası tasarruf vasiyetnameden doğan borcun ifasına engel değilse, geri almadan da söz edilemez. Ancak bu durumda vasiyet alacaklısı, terekedeki vasiyet olunan şeyi ancak <strong>yükleriyle birlikte</strong> talep edebilir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Örneğin, bankadan kredi kullanan M, A’ya vasiyet ettiği taşınmazda banka lehine ipotek tesis etmişse ya da sağlığında kiraya verdiği bu taşınmazda B lehine kira şerhi verilmişse durum bu şekildedir. Dolayısıyla vasiyetname yürürlükte kalmaya devam ederken A söz konu yüklerle birlikte o taşınmaza malik olabilir.</p>

<p>Bazı Yargıtay kararlarında vasiyetnamedeki tasarrufun sağlararası tasarrufla kısmen <strong>geri alınması halinde</strong>, <strong>geri alınmayan</strong> ölüme bağlı tasarrufların <strong>geçerli kalmaya devam</strong> edeceği ifade edilmektedir. Örneğin Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 03.03.2004 tarihli ve E. 2004/1807, K. 2004/2635 sayılı kararına göre, <i>“Murisin, taşınmazının 2/6’şardan toplam 4/6 hissesini ve bu hisselere ayrılan (2) ve (3) nolu meskenlerini, sağlığında, oğulları Ahmet ve Mehmet’e <strong>vasiyetname ile bağdaşmayacak şekilde sağlararası tasarrufla temlik etmesi, bu hisseler ve (2) ve (3) nolu meskenler yönünden vasiyetnameden rücu edildiğini gösterir</strong>. (TMK.544/2) Ancak, <strong>murisin uhdesinde kalan 2/6 hisse ve bu hisseye tekabül eden (1) nolu mesken üzerinde muris lehine tesis edilmiş olan kat irtifakı yönünden vasiyetname ayakta ve geçerliliğini sürdürmektedir</strong>. O halde vasiyetnamenin tamamen iptalini sonucunu doğuracak şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.”</i></p>

<p>Öte yandan öğretide, mirasbırakanın vasiyet ettiği şeyde sağlığında t<strong>asarrufta bulunduktan sonra tekrar o şeyin malvarlığına girmesi </strong>halinde geri almanın etkisiz hale geleceği, dolayısıyla vasiyet alacaklısının vasiyetin aynen ifasını talep edebileceği ileri sürülmekle birlikte<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> katıldığımız görüş çerçevesinde mirasbırakanın vasiyete konu bu şeyde tasarruf etmesinin vasiyetten rücu anlamına geldiği, dolayısıyla tekrar yürürlüğe girmesini istediği yönündeki miras bırakanın aksi yöndeki arzusu ispat edilmedikçe <strong>vasiyetnamenin kendiliğinden hükümsüz sayılacağı </strong>kabul edilmelidir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a></p>

<p><strong>Geri alma sonucunun doğması için sağlararası tasarruf işlemi de geçerli olmalıdır</strong></p>

<p>Burada değinilmesi gereken bir başka husus da şudur; vasiyetnamedeki tasarrufun sağlararası bir başka tasarrufla geri alınmasından söz edilebilmesi için, <strong>sağlar arası tasarrufun da geçerli olması </strong>gerekir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a></p>

<p>Örneğin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 04.11.2009 tarihli ve E. 2009/455 K. 2009/464 T. 04.11.2009 sayılı kararında bu husus şu şekilde karara bağlanmıştır: <i>“Miras bırakan S. 19.08.2002 tarihinde ölmüştür. Mirası çocukları M. Y., H. S., V. U. ve C. Ç.’a kalmıştır. Dava C. Ç. tarafından diğer mirasçıların hasım gösterilerek açılmıştır. Miras bırakan S.’un vasiyetnamesi 05.01.1982 tarihinde noterde hazırlanmış, 01.10.2002 tarihinde Eskişehir 2.Sulh Hukuk Mahkemesinin 2002/1143-1190 E-K. sayılı kararı ile açılmış ve taraflarca herhangi bir itiraza uğramamıştır. Ancak, davacı miras bırakan tarafından A. R.’e 13.11.1997 tarihinde bir genel vekâletname verildiği, vekil A. R.’in bu vekâletnameye dayanarak 22.02.2000 tarihinde, dava konusu 107 numaralı parseli davacının oğlu Y. Ç.’a; 86,559 ve 296 numaralı parseller ile Alpu ilçesinde bulunan 2046, 545, 546, 490, 491 ve 53 parsel sayılı taşınmazları davacı C. Ç.’e miras bırakanın sağlığında sattığı anlaşılmaktadır. Niza konusu taşınmazların bir kısmını murisin ölümünden sonra açılan ve kesinleşen muris muvazaasına dayalı tapu iptali ve tescil davaları sonucunda terekeye döndüğü bir kısmının da tapuda muris adına kayıtlı olduğu sabittir. <strong>Vasiyetçi, her ne kadar vasiyetnameden vasiyetname ile bağdaşmayan bir hukuki tasarrufla rücu edebilirse de, o tasarrufun hukuki sonuç doğurabilmesi; daha açık bir anlatımla vasiyetnameyi ortadan kaldırabilmesi için, sonradan yaptığı hukuki tasarrufun geçerli olması gerekir. </strong>(Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 21.11.2001 gün ve 2001/1-958 Esas, 2001/1035 Karar sayılı ilamı). Somut olay irdelendiğinde, davaya konu olan 530 ve 141 numaralı parsellerin miras bırakan adına kayıtlı olduğu, 107, 86, 559 ve 296 numaralı parsellerin ise Mahmudiye Asliye Hukuk Mahkemesinin 15.10.2004 gün ve 2003/39-24 sayılı kararı ile C. Ç. adına olan kayıtların iptal edilerek S. mirasçıları adına tesciline karar verildiği görülmektedir. Hal böyle olunca,<strong> usulünce noterde düzenlenen vasiyetnameye bir itiraz olmadığı gibi, iptali yönünden de herhangi bir dava açılmadığı anlaşıldığından; vasiyetnamenin geçerli olduğu, davaya konu olan tüm taşınmazların da terekeye dâhil olduğu anlaşılmakla, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken</strong>, uygun olmayan gerekçelerle direnilerek davanın reddine karar verilmesi doğru bulunmamıştır.”</i></p>

<p>Vasiyetnamedeki tasarrufun sağlararası bir başka tasarrufla geri alınmasından söz edilebilmesi için, <strong>sağlar arası tasarrufun da geçerli olması </strong>özellikle uygulama açısından oldukça önemlidir. Zira, uygulamada miras bırakan tarafından önce vasiyetname düzenlenerek belirli bir taşınmazın vasiyet edildiği, ancak daha sonra bu taşınmazın üçüncü kişiye ya da bizzat vasiyet alacaklısına farklı hukuki sebeplere dayalı olarak devredildiği görülmektedir.</p>

<p>Örneğin miras bırakan, A’ya vasiyet ettiği taşınmazı, <strong>üçüncü kişi B’ye</strong> satış ya da bağış suretiyle ya da başka bir hukuki işlemle devredebilmektedir. Benzer şekilde, miras bırakan tarafından A’ya vasiyet edilen taşınmaz, bu kez muris sağken <strong>yine A’ya</strong> devredilmektedir. Bu devrin hukuki sebebi ise bazen <strong>bağış ya da satış bazen de ölünceye kadar bakma sözleşmesi</strong> olabilmektedir.</p>

<p>İşte, vasiyet edilenin şeyin (ister üçüncü kişiye isterse bizzat vasiyet alacaklısına) sağlar arası bir işlemle devri halinin vasiyetnamedeki tasarrufun geri alınması olarak değerlendirilebilmesi için sağlararası bu tasarrufun da geçerli olması gerekmektedir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Aksi, durumda, yani <strong>geçersizlik halinde vasiyetnamenin geri alınmasından da söz edilemez</strong>.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Bu nedenle hala <strong>murisin terekesinde bulunan vasiyete konu şeyin vasiyetnamedeki şekliyle tenfizi gerekir</strong>.</p>

<p>Örneğin Yargıtay’a göre, mirasbırakanın vasiyetname düzenledikten sonra vasiyetnameye konu mala ilişkin ölünceye kadar bakım sözleşmesi yapmış ve bu şekildeki bir tasarruf <strong>muvazaalı değilse</strong>, TMK m. 544 hükmünce vasiyetnameden rücu söz konusudur. Söz konu karara göre, <i>“Davacı, söz konusu vasiyetnamenin geçersiz olduğunu, zira vasiyete konu taşınmazı 22.01.2010 tarihinde ölünceye kadar bakım akti ile yine davalıya temlik ettiğini, bu suretle vasiyetnamenin kendiliğinden geçersiz olduğunu, murisin yaşlı ve hasta olmasından faydalanan davalının ikna etmesi neticesinde devrin gerçekleştiğini, öte yandan temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, vasiyetnamenin iptali, bakım aktinin iptali, tapu iptal ve pay oranında telcil istekli eldeki davayı açtığı, yargılama sırasında talep sonucunu ıslah ederek, anılan isteklerinin kabul edilmemesi halinde tenkise karar verilmesini istediği görülmektedir… Mahkemece, tenkis isteğinin kabulüne karar verilmiştir… Hemen belirtilmelidir ki, <strong>miras bırakan 09.06.2009 tarihinde çekişme konusu vasiyetnameyi yapmış, 30.12.2009 tarihli ölünceye kadar bakma sözleşmesi yapmakla da TMK'nın 544. maddesi (743 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 491. maddesi) hükmü uyarınca vasiyetname hükümsüz hale gelmiştir</strong>. Öte yandan; ölünceye kadar bakım akti ivazlı akitlerden olup, bu tür temliklerde tenkis hükümlerinin uygulanamayacağı açıktır… Somut olaya gelince; <strong>davalı bakım borcunu yerine getirmiştir</strong>. Esasen bu husus mahkemenin de kabulündedir. Öte yandan; davalının bakım borcunu yerine getirmediğine yönelik <strong>miras bırakanın sağlığında herhangi bir iddiasının ve davasının olmadığı da sabittir</strong>. O halde, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirmeyle yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Kabule göre de; davacının vasiyetname ile bakım sözleşmesinin iptali, tapu iptal ve tescil istekleri hakkında olumlu olumsuz açıkça bir hüküm kurulmadan terditli <strong>tenkis isteği hakkında karar verilmiş olması da isabetsizdir</strong>.”</i> (Bkz. Y. 1. HD., E. 2012/8148 K. 2012/12187, T. 01.11.2012)</p>

<p>Yine Yargıtay vermiş olduğu bir başka kararında, mirasbırakanın vasiyetname ile çelişen tasarrufunun iptali halinde, vasiyet edilen malın <strong>murisin terekesine döneceği ve vasiyet alacaklısın vasiyetin tenfizini</strong> dava edebileceği şu şekilde karara bağlanmıştır: <i>“Davacı vekili dava dilekçesinde; tarafların kardeş olduğunu, muris (anneleri)...'in, 5. Noterliği'nin 15.09.2004 tarih, 17256 yevmiye numaralı vasiyetnamesi ile, .... Merkez ...Köyü 758 ada 13 ve 14 parsel numaralı taşınmazları davacılara bıraktığını, vasiyetnamenin açılıp okunduğunu ve bu kararın kesinleştiğini, davalının vasiyetnamenin iptali istemi ile açmış olduğu davanın da reddedilerek kesinleştiği, murisin vasiyetnameyi düzenledikten sonra sağlığında gördüğü lüzum üzerine aynı taşınmazları davacılara, kullanım hakkı kendisinde kalmak üzere, satış sureti ile devrettiğini, bu kez davalının, vasiyetname konusu taşınmazların da içinde bulunduğu üç farklı taşınmaz için tapu iptal tescil davası açtığını, yapılan yargılama sonunda vasiyetname konusu taşınmazların davacılar adına olan tapu kayıtlarının iptali ile muris...'in mirasçıları adına tesciline karar verildiğini, <strong>bu karar gereğince terekeye geri dönen taşınmazların mirasçılar adına değil, bu karar ile birlikte tekrar gündeme gelen dava konusu vasiyetname gereğince davacılar adına tescilinin gerektiğini </strong>belirterek, murise ait 5. Noterliği'nin 15.09.2004 tarih, ....yevmiye numaralı düzenleme şeklindeki <strong>vasiyetnamenin tenfizi ile vasiyetname konusu taşınmazların davacılar adına tesciline karar verilmesini talep</strong> ve etmiştir… Mahkemece, "... dava konusu edilen taşınmazların tarafların murisi tarafından vasiyetname ile davacılara bıraktığı incelenen 5.Noterliğinin ....yevmiye numaralı düzenleme şeklinde resmi vasiyetnamesinden anlaşılmış ise de murisin ölümünden sonra dava konusu taşınmazlar ile ilgili muris muvazaasına dayalı tapu iptal tescil davası açıldığı, yargılama sonucunda taşınmazların veraset ilamı gereğince mirasçıları adına tapuya kayıt ve tesciline karar verildiği, <strong>bu haliyle vasiyetnamenin hükmünün kalmadığı.</strong>.." <strong>gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş</strong>, hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir… mirasbırakanın sonradan vasiyetname konusu mal üzerinde bu vasiyetle bağdaşmayan başka bir tasarrufta bulunmasıyla birlikte vasiyetnamenin ortadan kalkmış sayılabilmesi için, sağlararası kazandırmanın geçerli bir hukuki işleme (satışa) dayanması gerekmekte olup, <strong>tapu iptal tescil kararının kesinleşmesi ile birlikte, satış işlemi şeklinde gerçekleştirilen tasarrufun geçersiz olduğu sabit hale gelecek ve vasiyetnameye konu bu gayrimenkullerin kesinleşen bu kararla birlikte terekeye geri döndüğü sabit olacaktır.</strong> O halde mahkemece, öncelikle tapu iptal tescil davasının sonucunun kesinleşmesi beklenerek, karar kesinleştikten sonra açıklanan ilkeler çerçevesinde dava ve vasiyetname konusu taşınmazların terekeye geri döndüğü göz önüne alınarak, buna göre yapılacak inceleme neticesinde hasıl olacak sonuca göre hüküm kurulması gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.”</i> (Bkz. <i>Y. 3. HD., E. 2015/8642 K. 2016/6577 T. 26.4.2016)</i></p>

<p>Yargıtay vermiş olduğu bir başka kararında ise miras bırakanın vasiyetname ile bıraktığı taşınmazı s<strong>ağlararası işlemle yine vasiyet alacaklısına devretmesi</strong> halinde, söz konu devrin muris muvazaası nedeniyle geçersizliğinin tespiti halinde, geçersiz devir işleminin vasiyetnamenin geri alınması işlevini yitireceğini ve <strong>vasiyetin yine vasiyet alacaklısı lehine hüküm ifade edeceğini </strong>kabul etmektedir. Söz konu karara göre:<i> ”Somut uyuşmazlıkta murisin davaya konu edilen 08.07.2015 tarihli vasiyetnamenin düzenlenmesinden sonra 19.11.2015 tarihinde davalılardan ...'a yaptığı ve <strong>vasiyete konu tüm taşınmazları da içerir satışların geçerli bir hukuki işleme(satışa) dayalı olmadığı </strong>... Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 10.05.2018 tarih ve 2016/210 E. 2018/530 K. sayılı kararı ile sabit olduğundan, vasiyetnameye konu edilen tüm taşınmazların 05.02.2019 tarihinde kesinleşen bu karar ile birlikte <strong>yeniden murisin terekesine döndüğünün kabulü ile, davacıların diğer vasiyetnamenin iptali-tenkis talepleri yönünden inceleme ve değerlendirme yapılması suretiyle </strong>sonucuna uygun hüküm tesisi yoluna gidilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile davanın hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bu husus hükmün bozulmasını gerektirmiştir.“</i> (<i>Bkz. Y. 3. HD., E. 2019/759 K. 2020/342 T. 20.1.2020).</i></p>

<p>Benzer şekilde Yargıtay’a göre, vasiyet edilen taşınmazın <strong>sonradan yapılan ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile yine bizzat vasiyet edilen kişiye devri </strong>halinde, sonraki devrin muvazaalı olması ya da ölünceye kadar bakım şartının yerine getirilmemiş olması nedeniyle <strong>iptaline karar verilmesinin taşınmazın murise ait terekeye dönmesini sağlayacağı</strong>, bu durumda da vasiyetin yeniden hüküm ifade edeceği kabul edilmektedir. Nitekim Yargıtay vermiş olduğu bir kararında, vasiyetnameye konu malın mirasbırakan tarafından ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile üçüncü kişiye devri halinde, söz konu sözleşmenin muvazaa sebebiyle kesin hükümsüz olmasından dolayı vasiyetnamenin geri alınmış sayılamayacağına ve vasiyetnamenin geçerliliğini koruduğuna hükmetmiş ve şu şekilde karar vermiştir: <i>“Somut olayda miras bırakan Mahmure Ö., Mudanya Noterliğinin 07.07.1994 gün ve 05997 yevmiye numaralı düzenleme şeklinde vasiyetname ile; <strong>maliki olduğu ve vasiyetnamede tek tek sayılan taşınmazlarını, oğlu Metin Ö. ve gelini Oya Ö.’e vasiyet etmiştir</strong>. Yine miras bırakan Mahmure Ö. aynı noterliğin 07.07.1994 gün ve 05998 yevmiye numaralı düzenleme şeklinde <strong>ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile, vasiyet ettiği taşınmazlar için Metin Ö. ve Oya Ö.’ün bakım borçlusu olduğu adı geçen sözleşmeyi yapmıştı</strong>r. Muris 16.08.1996 tarihinde ölmüştür. Veraset belgesine göre mirasçı olarak Metin Ö., Hayri Ö. kalmıştır. Mahmure’nin ölümü üzerine Mudanya vasiyeti Sulh Hukuk Mahkemesine göndermiş, bu mahkemenin 03.06.1998 gün ve E: 1996/343 K: 1998/174 sayılı dosyası ile usulüne uygun şekilde vasiyetname mirasçılar huzurunda açılıp okunmuştur. Bu davada Hayri Ö. vasiyetnameye konu taşınmazların ayrıca ölünceye kadar bakma akdi ile Metin Ö. ve onun eşi Oya’ya verildiğini, bu akit uyarınca tapuya tescil edildiğini muris muvazaası sebebiyle tapu iptal davası açıldığını bildirmiştir. Gerçekten <strong>vasiyetnameye konu taşınmazlar için aynı gün noterden ölünceye kadar bakma aktine istinaden Metin Ö. ve Oya Ö. lehine sözleşme yapılmış ve bu sözleşme bir gün sonra tapuya ibraz edilerek vasiyete konu taşınmazlar Metin Ö. ve Oya Ö. adına tapuya tescil edilmiştir.</strong> Hayri Ö., Metin Ö. ve Oya Ö. aleyhine 27.09.1996 tarihinde Mudanya Asliye Hukuk Mahkemesinin E: 1996/521 K: 1999/142 sayılı dosyası ile <strong>muris muvazaasına dayalı olarak tapu iptali ve tenkis davası açmıştır.</strong> Yapılan yargılama sonucunda Yargıtay’dan geçip <strong>kesinleşen mahkeme kararı ile muris muvazaası sabit olduğundan Metin ve Oya Ö. adına olan tapu kayıtlarının iptali ile taşınmazların veraset belgesindeki payları oranında Hayri ve Metin Ö. adına tesciline karar vermiştir</strong>. Bu dava 03.02.2000 tarihinde kesinleşmiştir. Görülmekte olan dava; 2 Aralık 1996 tarihinde açılmıştır. M.K.nun 491. maddesi gereği sağlar arası kazandırma ile vasiyet konusu malın, vasiyetnamede yazılı kişilere değil başkalarına satılması vasiyetten dönme olarak değerlendirilmektedir. <strong>Vasiyetten dönmenin gerçekleşmesi için sağlar arası kazandırmanın geçerli bir satışa dayanması gerekir.</strong> Ana ilkeler bunlar iken somut olayda vasiyete konu taşınmaz mal <strong>başkalarına değil vasiyetnamede gösterilen kişilere ölünceye kadar bakma sözleşmesi uyarınca temlik edilmiştir</strong>. Yüksek 2. Hukuk Dairesinin, 03.03.1995 gün E: 3162 K: 3880 sayılı içtihadında belirtildiği gibi; eğer ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile yapılan temlik mahkemece iptal edilmese idi vasiyetname konusuz kalacaktı. Oysa, davalı tarafından açılan ve muvazaa nedenine dayalı dava sonucunda <strong>davalılar adına oluşan tapu kaydı iptal edildiğinde vasiyet geçerliliğini korumuştur. Bu itibarla iptal edilmediği sürece vasiyetname geçerliliğini koruyup infaz edilecektir</strong>. O halde, işin esasına girilerek Özel Dairenin bozma ilamı yönünde araştırma yapılması gerekirken önceki kararda direnilmesi hatalıdır. Direnme kararı bozulmalıdır.”(Bkz. YHGK, E. 2002/874, K. 2002/893, T. 06.11.2002)</i></p>

<p>Yine Yargıtay aynı yönde vermiş olduğu bir başka kararında ise <strong>sağlararası tasarruf işleminin iptaline karar verilmişse, vasiyetin hüküm ifade edeceği</strong> şu şekilde hükme bağlanmıştır: <i>“Muris vasiyetnameden sonra 17/04/1998 yılında aynı taşınmazı yine aynı kişiye(davacıya) ölünceye kadar bakma vaadi karşılığı davacı adına tapusunu devretmiştir… Muris tarafından bizzat ... 4.Asliye Hukuk Mahkemesi'ne 03/12/2001 tarihinde davacı aleyhine, kendisine bakmadığı gerekçesiyle ölünceye kadar bakma vadiyle bıraktığı bu taşınmazın tapusunun iptal edilerek adına tescili için dava açmış, muris yargılama aşamasında (21/08/2002) vefat etmiş, davaya diğer mirasçılar devam etmiş, yargılama sonunda da, davalının (eldeki davanın davacısı) ölünceye kadar bakma aktinin yerine getirmediği gerekçesiyle davalı adına olan tapunun iptali ile davaya devam eden mirasçıların miras hisseleri oranında iptali ile bu mirasçılar adına tesciline karar verilmiş, hüküm Yargıtay denetiminden geçerek 28/11/2007'de kesinleşmiş olduğu anlaşılmıştır… O halde, yükümlülüklerini yerine getirmeyen bakım borçlusuna karşı bakım alacaklısı her zaman fesih hakkını kullanabilmekte, fesih geçmişe etkili (makable şamil) olmak üzere sözleşmeyi sona erdirdiğinden verdiği şeyi de geri isteyebilmektedir (HGK 13.04.2011 gün ve 1-701 E-130 K).<strong>Sağlararası kazandırma ile vasiyet konusu malın, vasiyetnamede yazılı kişilere değil, başkalarına adlandırılması halinde "vasiyetten dönme" olarak nitelendirilmektedir. Vasiyetten dönmenin gerçekleşmesi için sağlararası kazandırmanın geçerli bir satışa dayanması gerekir. </strong>Ana ilkeler bunlar iken, somut olayda vasiyete konu taşınmaz mal başkalarına değil, vasiyetnamede gösterilen kişiye "ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile" temliki tasarruf yapılmıştır. Yüksek 2.Hukuk Dairesinin 03.03.1995 gün ve 3162/3880 sayılı içtihadında da belirtildiği üzere "ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile yapılan temliki tasarruf iptal olunmasa idi; vasiyetname konusuz kalacaktı. Oysa, tapu kaydı iptal olunduğundan" vasiyet geçerliliğini korumuştur. (Ö.U.Gençcan Miras Hukuku Ank. 2011.sh. 370, 371). Görüldüğü üzere "Sağlararası Kazandırma" ile vasiyet konusu malın vasiyetnamede yazılı kişilere değil, "üçüncü şahıslara satılması" vasiyetten dönme olarak değerlendirilecektir. (a.g.e.sh.371) <strong>Sağlararası işlemin iptali için dava açılmış ise sonucuna göre karar verilmelidir. Bu bağlam ve sonucuna göre, vasiyetname ayakta olup, geçerliliğini korumaktadır.</strong> Mahkemece, davanın kabulü ile vasiyetnamenin tenfizine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması bozmayı gerektirmiştir. Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 17/10/2012 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.” (Bkz. Y. 3. HD., E. 2012/14841 K. 2012/22907 T. 7.11.2012)</i></p>

<p>Yine Yargıtay’a göre, vasiyetname ile belirli bir taşınmazın kendisine vasiyet edildiği kimsenin, taşınmazın<strong> muris tarafından sağlığında üçüncü kişiye devri</strong> halinde bu <strong>devrin geçersizliğini dava etmesinde hukuki yararının bulunduğu</strong> kabul edilmektedir. Söz konu kararda şu ifadelere yer verilmiştir: <i>“Somut olayda, muris R. U. 16.06.1986 tarihli vasiyetname ile 123 parseldeki payını davacılar ile davalının eşi Ş.'a 1/6'şar olarak muayyen mal vasiyeti ile temliki tasarrufta bulunmuş, daha sonra aynı taşınmazı dava dışı Ş.'a verdiği vekaletname ile davalı İ. U.'e 11.01.2008 tarihinde satış yoluyla temlik etmiştir… Mirasbırakan, vasiyette bulunduktan sonra, vasiyeti ile bağdaşmayacak nitelikte olmak üzere ve ölüme bağlı olmayan bir tasarrufla, vasiyete konu şey üzerinde bir tasarrufta bulunursa, bu davranış ilk vasiyetten rücu anlamını taşır. TMK.nun 544.maddesi gereği, sağlararası kazandırma ile vasiyet konusu malın, vasiyetnamede yazılı kişilere değil, başkasına satılması vasiyetten dönme olarak değerlendirilmektedir. Vasiyetten dönmenin gerçekleşmesi için sağlararası kazandırmanın geçerli bir satışa dayanması gerekir. Davacılar, dava konusu taşınmazın muvazaalı işlem ile davalıya devredildiğini iddia etmiştir. TBK'nun 19.maddesi (BK'nun 18.maddesi) gereğince muvazaa, tarafların 3.kişileri aldatmak amacıyla ve fakat gerçek iradelerine uymayan, aralarında hüküm ve sonuç meydana getirmeyen bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır. Muris muvazaası ise, mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmayı hedefleyen mirasbırakanın gerçek amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği taşınmazını tapuda yaptığı sözleşmede iradesini satış doğrultusunda açıklamak suretiyle devrini gerçekleştirmesidir. Muvazaa ispat edildiği takdirde sonradan yapılan sözleşme mutlak butlan ile batıl olacağından hiç bir hüküm ve sonuç doğurmayacaktır. <strong>Bu durumda, lehine muayyen mal vasiyetinde bulunulan davacıların vasiyetnameden kaynaklanan kişisel hakka dayanarak vasiyetçinin sonradan yaptığı satışın muvazaa nedeniyle iptalini istemekte hukuki yararları vardır </strong>(Yargıtay 2.H.D. 21.11.2001 958-1035). Dosya kapsamından, davalının taşınmazı tapuda satın aldığı tarihte öğrenci olduğu, geliri bulunmadığı gibi eşinin de çalışmadığı tanık beyanları ile sabit olduğuna göre, mahkemece; <strong>muris muvazaası nedeniyle tapu kaydının iptali ile "vasiyetçi" R. U. adına tesciline karar verilmesi gerekir.</strong> Bundan sonra, lehine muayyen mal vasiyetinde bulunan kişilerin (davacıların), vasiyetnameden doğan kişisel haklarını usulüne göre "16.06.1986 tarihli vasiyetnamenin okunması" dosyası ile vasiyetnamenin okunup, itiraza uğramadığı veya itiraz edilmişse (vasiyetnamenin iptali veya tenkisi yönünden) itirazları reddedilerek kesinleştikten sonra TMK'nun 600.maddesi gereğince vasiyetçinin <strong>"yasal mirasçıları"na karşı taraf teşkili sağlanarak ileri sürme hakkına kavuşmuş olacaklardır</strong>. Bu durumda, mahkemece; muris muvazaasına dayalı olarak tapu kaydının iptali ile vasiyetçi adına tesciline karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.” (Bkz. Y. 3. HD., E. 2013/7594 K. 2013/8560 T. 28.05.2013)</i></p>

<p>Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun anı yöndeki bir başka kararı ise şu şekildedir: <i>“Vasiyetçi her ne kadar vasiyetnameden, vasiyetname ile bağdaşmayan bir hukuki tasarrufla rücu edebilirse de o tasarrufun hukuki sonuç doğurabilmesi daha açık bir anlatımla <strong>vasiyetnameyi ortadan kaldırabilmesi için sonradan yaptığı hukuki tasarrufun geçerli olması gerekir</strong>. Öyleyse lehine muayyen mal vasiyetinde bulunulan davalı ve karşı davacı Meral Gaspralı <strong>vasiyetnameden kaynaklanan kişisel hakkına dayanarak vasiyetçinin daha sonra yaptığı satışın muvazaa nedeniyle hüküm ve sonuç doğurup doğurmayacağını ileri sürüp iptal ve vasiyetçi adına tescili yönünde dava açmakta hukuki yararı ve hakkı bulunduğunun</strong> kabulü gerekir.”</i> (B<i>kz. YHGK, E. 2001/1-958, K. 2001/1035, T. 21.11.2001)</i></p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Tek taraflı hukuki işlemlerden olan vasiyetname, miras bırakan tarafından her zaman geri alınabilir. Vasiyetnamenin geri alınması, sonradan yapılacak bir başka ölüme bağlı tasarrufla gerçekleşebileceği gibi (TMK m. 542), vasiyetnamenin yok edilmesi (TMK m. 543) ya da vasiyetname konusunun sağlar arası veya başka bir ölüme bağlı tasarrufa konu edilmesi şeklinde de (TMK m. 544/II) gerçekleşebilir.</p>

<p>Vasiyetnamedeki tasarrufun sağlararası bir işlemle geri alınması, uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir rücu işlemidir. Kanun koyucu TMK m. 544/II hükmü ile esasen vasiyetle çelişen sağlararası tasarrufla mirasbırakanın vasiyeti geri aldığı şeklinde bir adi karineye yer vermektedir. Dolayısıyla, söz konu durumun aksinin ispatı halinde vasiyet geçerliliğini korur. Benzer şekilde, mirasbırakanın iradesinin vasiyeti geri alma olarak yorumlanamayacağı veya onun açık veya zımni iradesinin vasiyetin yerine getirilmesi yönünde olduğu hallerde vasiyetle çelişse de rücudan söz edilemez.</p>

<p>TMK m. 544/II hükmü kapsamında bir rücudan söz edilebilmesi için vasiyetle çelişen sağlararası tasarrufun da geçerli olması şarttır. Uygulama açısından oldukça önemli olan bu husus, mirasbırakanın sağlığında yapmış olduğu tasarrufun emredici hukuk kurallarına aykırılık taşıması ve dolayısıyla geçersiz olması halinde vasiyet alacaklısına dava hakkı vermektedir. Zira böyle bir davayı açmada hukuki menfaati bulunan vasiyet alacaklısının ikame edeceği dava ile tasarruf işleminin geçersizliğinin tespiti o malın terekeye dönmesini sağlayacak, devamında da vasiyet alacaklısının murisin mirasçılarında yönelik ifa talebini ileri sürmesine imkân sağlayacaktır.</p>

<p></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/doc-dr-mehmet-sengul" title="Doç. Dr. Mehmet ŞENGÜL"><img alt="Doç. Dr. Mehmet ŞENGÜL" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/01/mehmet-sengul.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/doc-dr-mehmet-sengul" title="Doç. Dr. Mehmet ŞENGÜL">Doç. Dr. Mehmet ŞENGÜL</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">------------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> <strong>KOCAYUSUFPAŞAOĞLU</strong>, Necip, Miras Hukuku, 3. Bası, İstanbul 1987, s. 237; <strong>DURAL</strong>, Mustafa<strong>/ÖZ</strong>, Turgut, Türk Özel Hukuku Cilt IV, Miras Hukuku, İstanbul 2025., s. 114.</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999"> <strong>ÇABRİ</strong>, Sezer, Miras Hukuku Şerhi (TMK m. 495-574) Cilt I, İstanbul 2018., s. 646; <strong>ANTALYA</strong>, O. Gökhan/<strong>SAĞLAM</strong>, İpek, Miras Hukuku, İstanbul 2021, s. 143; <strong>DURAL/ÖZ</strong>, s. 114.</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">[3]</span></a><span style="color:#999999"> <strong>KOCAYUSUFPAŞAOĞLU</strong>, s. 237;</span><a name="_Hlk236070300"><span style="color:#999999"> <strong>ÇABRİ</strong>, s. 643; </span></a><span style="color:#999999"><strong>SEROZAN</strong>, Rona/<strong>ENGİN</strong>, Baki İlkay, Miras Hukuku, Ankara 2024, s. 365; <strong>İMRE</strong>, Zahit/<strong>ERMAN</strong>, Hasan, Miras Hukuku, İstanbul 2024, s. 107; <strong>İNAN</strong>, Ali Naim/<strong>ERTAŞ</strong>, Şeref/<strong>ALBAŞ</strong>, Hakan, Miras Hukuku, Ankara 2024, s. 196.</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">[4]</span></a><span style="color:#999999"> <strong>ÇABRİ</strong>, s. 644; <strong>İMRE/ERMAN</strong>, s. 107; <strong>İNAN/ERTAŞ/ALBAŞ</strong>, s. 196; <strong>AYAN</strong>, s. 115.</span></p>

<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span style="color:#999999">[5]</span></a><span style="color:#999999"> <strong>ÇABRİ</strong>, s. 645; <strong>DURAL/ÖZ</strong>, s. 114.</span></p>

<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span style="color:#999999">[6]</span></a><span style="color:#999999"> <strong>DURAL/ÖZ</strong>, s. 114;</span><a name="_Hlk236073466"><span style="color:#999999"> <strong>ÇABRİ</strong>, s. 650;</span></a><span style="color:#999999"> <strong>ANTALYA/SAĞLAM</strong>, s. 143.</span></p>

<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:#999999">[7]</span></a><span style="color:#999999"> <strong>KOCAYUSUFPAŞAOĞLU</strong>, s. 237, dn. 24.</span></p>

<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><span style="color:#999999">[8]</span></a><span style="color:#999999"> <strong>OĞUZMAN</strong>, M. Kemal, Miras Hukuku, Gözden geçirilmiş 6. bası, İstanbul 1995, s. 180, dn. 454b; <strong>ÇABRİ</strong>, s. 650.</span></p>

<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><span style="color:#999999">[9]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a name="_Hlk236070556"><span style="color:#999999"><strong>KOCAYUSUFPAŞAOĞLU</strong>, s. 237; <strong>DURAL/ÖZ</strong>, s. 114</span></a><span style="color:#999999">.</span></p>

<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><span style="color:#999999">[10]</span></a><span style="color:#999999"> <strong>KOCAYUSUFPAŞAOĞLU</strong>, s. 237<strong> </strong><strong>ÇABRİ</strong>, s. 645; <strong>DURAL/ÖZ</strong>, s. 114.</span></p>

<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><span style="color:#999999">[11]</span></a><span style="color:#999999"> Aksi yönde bkz. <strong>BAĞCI</strong>, Ömer, Vasiyetnamenin Geri Alınması, YÜSBE, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul 2012, s. 277, 278 (Yazara göre sağlararası hukuki işlemin geçerlilik şartları bulunmasa dahi mirasbırakanın geri alma iradesine ağırlık verilmeli, dolayısıyla vasiyetnamenin geri alınması sonucu bağlanan bir sağlararası tasarrufun muvazaa nedeniyle hükümsüz hale gelmesi durumunda dahi, mirasbırakanın geri alma iradesine üstünlük tanınarak vasiyetname tekrar yürürlüğe girmemelidir.)</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/emsal-kararlar-cercevesinde-mirasbirakanin-vasiyetnamedeki-tasarrufunu-saglararasi-bir-tasarrufla-geri-almasi-ve-sonuclari-1</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 14:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/02/terazi/themisis41aa.jpg" type="image/jpeg" length="81771"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ÇOCUKLARI AĞIR CEZALAR DEĞİL, GÜÇLÜ BİR ADALET SİSTEMİ VE SOSYAL HUKUK DEVLETİ KORUR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/cocuklari-agir-cezalar-degil-guclu-bir-adalet-sistemi-ve-sosyal-hukuk-devleti-korur-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/cocuklari-agir-cezalar-degil-guclu-bir-adalet-sistemi-ve-sosyal-hukuk-devleti-korur-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[TBMM'de görüşülen Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, çocukların suç işlemesi ve çocuk adalet sistemi bakımından önemli değişiklikler öngörmektedir. Başlıca düzenlemeler şunlardır.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Yaş küçüklüğü nedeniyle uygulanan ceza indirimleri daraltılıyor. Özellikle kasten öldürme ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçlarında, 15-18 yaş grubundaki çocuklar bakımından hâkime, yaş indiriminin uygulanmaması veya daha sınırlı uygulanması yönünde takdir yetkisi tanınıyor. Böylece bazı durumlarda çocuklar yetişkinlere çok yakın cezalara mahkûm olabilecek. Hapis cezalarının alt ve üst sınırları artırılıyor. Teklif, yaş küçüklüğü nedeniyle uygulanacak hapis cezalarının alt ve üst sınırlarını yükselterek çocuklar açısından daha ağır bir ceza rejimi öngörüyor.</p>

<p>Tekerrür hükümleri genişletiliyor. 15-18 yaş grubunda işlenen bazı fiillerin ileride tekerrüre esas alınmasına yönelik düzenleme getiriliyor.</p>

<p>İnfaz sisteminde değişiklikler yapılıyor. Çocuk hükümlüler için bireysel müdahale planları hazırlanması, infaza çocuk kapalı ceza infaz kurumunda başlanması ve iyi hâl durumunda eğitimevine ayrılma gibi rehabilitasyona yönelik hükümler de teklifte yer alıyor.</p>

<p>"Suça sürüklenen çocuk" kavramında değişiklik yapılıyor. Teklifte terminolojiye ilişkin değişiklik öngörülüyor ve çocuk odaklı yeni bir ifade benimsenmesi amaçlanıyor. Ancak bu değişiklik, kavramsal bir dönüşüm olarak sunulsa da içeriğinde ceza rejiminin ağırlaştırıldığı yönünde eleştiriler bulunmaktadır. Özellikle Teklif'in gerekçe kısmında ; Çocuk adalet sisteminde kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuk için kullanılan "suça sürüklenen çocuk" teriminin; soruşturma aşamasında suç işlediği hususunda kesin bir hüküm bulunmadığı halde suça sürüklendiği ön kabulünde bulunması ve her yaş grubundaki çocuğu edilgen kabul etmesinden dolayı bu terim ile ilgili düzenleme yapılmaktadır. Özellikle '' her yaş grubundaki çocuğu edilgen kabul etmesinden'' gibi bir bakış açısı "suça sürüklenme" ifadesinin ceza hukukundaki "kusurluluk" ilkesiyle olan teorik gerilimidir. Çocuğun "sürüklenmiş" olduğunun kabulü, onun iradesini ve kişisel kusurunu gölgeleyebilir olarak görülmektedir . Ancak bu terminoloji, hukuki sorumluluğu ortadan kaldırmamakta, sadece sorumluluğun belirlenmesinde gelişimsel özelliklerin öncelenmesini sağlamaktadır. Literatürde bu terimin seçilme nedeni, çocuğu doğrudan "suçlu" olarak damgalamaktan kaçınmak ve çocuğun suça yönelmesinde sosyal çevre, ihmal ve yapısal faktörlerin etkisini kabul etmektir . Teklifin gerekçesinde gösterildiği gibi bu kavram soruşturma aşamasında suç işlediği hususunda kesin bir hüküm bulunmadığı halde suça sürüklendiği ön kabulünde bulunması değildir. 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun benimsediği bu yaklaşım, çocuğun suça çoğu zaman kendi iradesiyle değil; ihmal, istismar, yoksulluk, eğitim eksikliği, aile içi şiddet, bağımlılık ve sosyal çevre gibi birçok risk faktörünün etkisiyle sürüklendiğini kabul etmektedir. Dolayısıyla çocuk, yalnızca işlediği iddia edilen fiil üzerinden değil; içinde bulunduğu sosyal gerçeklik dikkate alınarak değerlendirilmelidir.</p>

<p>Hukuk sistemimizde çocuk kavramı ve bu kavramın adli süreçteki farklı görünümleri, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu çerçevesinde belirli statülere bağlanmıştır.5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 6. maddesi uyarınca çocuk; "henüz onsekiz yaşını doldurmamış kişi" olarak tanımlanmaktadır. Bu genel tanım içerisinde, çocuğun adli süreçteki konumu işlediği iddia edilen fiile veya maruz kaldığı eyleme göre farklılık gösterir</p>

<p>5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 3. maddesi kapsamında "suça sürüklenen çocuk" teknik bir terim olarak şu şekilde tanımlanmıştır:</p>

<p>"Suça sürüklenen çocuk: Kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuğu,"</p>

<p>Buna karşılık, adli süreçteki çocuk ifadesi mevzuatta tanımlanmış müstakil bir hukuki statü olmayıp; suça sürüklenen, mağdur, tanık veya korunma ihtiyacı olan çocukları kapsayan genel bir nitelemedir. Suça sürüklenen çocuk ile adli süreçte mağdur/tanık sıfatıyla bulunan çocuk arasındaki temel farklar, uygulanan usul hükümlerinde belirginleşmektedir.</p>

<p><strong>Bütüncül Yaklaşım:</strong> Suça sürüklenen her çocuk aslında potansiyel olarak korunma ihtiyacı olan bir çocuktur. Çocuğun suça karışmadan önce ihmal veya istismara uğramış olması, onu aynı zamanda bir "mağdur" kılmaktadır.</p>

<p><strong>Damgalama Karşıtı Yaklaşım:</strong> "Suça sürüklenen" ifadesi, BM Pekin Kuralları ile uyumlu olarak, çocuğun öncelikli sıfatının "fail" değil "çocuk" olduğunu kabul eder.</p>

<p><strong>Travmaya Duyarlı Sistem:</strong> Adli süreçteki çocuğun, sürecin kendisi nedeniyle (ikincil örselenme) zarar görmemesi için sistemin cezalandırıcı değil, onarıcı ve travmaya duyarlı olması gerektiği savunulmaktadır.</p>

<p>Halihazırda çocuk adalet sistemini iki ana sütun üzerine inşa etmektedir: Koruma ve Yargılama. TBMM'ye sunulan kanun teklifi, çocuk adalet sisteminde hem cezalandırmayı ağırlaştıran hem de koruyucu ve rehabilite edici yeni düzenlemeler içermektedir. Mevcut çocuk adalet sistemi, esasen koruma ve yargılama olmak üzere iki temel sütun üzerine inşa edilmiştir. Koruma ayağının amacı, çocuğun suça sürüklenmesini önlemek; risk altındaki çocukları erken tespit ederek eğitim, aile desteği, sosyal hizmet ve psikososyal müdahalelerle topluma kazandırmaktır. Yargılama ise suça sürüklenen çocuğun, gelişim özellikleri ve üstün yararı gözetilerek adil, onarıcı ve yeniden topluma kazandırıcı bir anlayışla muhakeme edilmesini amaçlar. Ancak uygulamada bu iki sütunun da istenilen etkinlikte çalıştığını söylemek güçtür. Koruyucu mekanizmalar çoğu zaman suça sürüklenme gerçekleşmeden önce devreye girememekte; yargılama süreçleri ise çocuk odaklı olmaktan uzaklaşarak uzun, yıpratıcı ve çoğu zaman rehabilitasyon amacını ikinci plana iten bir görünüm sergilemektedir. Sorun, çocuklara yönelik hukuki korumanın yetersizliğinden değil, mevcut koruma mekanizmalarının etkin uygulanamamasından kaynaklanmaktadır.</p>

<p>Buna rağmen TBMM'de görüşülen yeni kanun teklifi, sistemin eksik kalan koruma ayağını güçlendirmek yerine, ağırlıklı olarak ceza rejimini sertleştirmeyi tercih etmektedir. Çocuklara uygulanacak hapis cezalarının artırılması ve bazı suçlarda yetişkin ceza rejimine yaklaştırılmaları, çocuk adalet sisteminin temel felsefesi olan koruma ve yeniden topluma kazandırma ilkesinden uzaklaşma riskini taşımaktadır. Oysa çocukları suçtan uzaklaştırmanın yolu, onları cezaevlerinin soğuk duvarlarıyla daha erken yaşta ve daha uzun süre karşı karşıya bırakmak değildir. Gerçek çözüm; aileyi güçlendiren sosyal politikaların yaygınlaştırılması, okul terklerinin önlenmesi, psikolojik destek mekanizmalarının etkinleştirilmesi, bağımlılıkla mücadele programlarının geliştirilmesi, risk altındaki çocukların erken tespit edilmesi ve çocuk koruma sisteminin kurumlar arası koordinasyonla işler hâle getirilmesidir. Çünkü güçlü bir çocuk adalet sistemi, daha fazla çocuğu cezalandıran değil; daha az çocuğun suçla tanışmasını sağlayan sistemdir. Çocukları toplumdan uzaklaştırarak değil, topluma yeniden kazandırarak hem kamu düzeni hem de toplumsal barış kalıcı biçimde korunabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Teklif, bir yandan çocukların korunmasına ve yeniden topluma kazandırılmasına yönelik sosyal tedbirleri güçlendireceğini iddia ederken; diğer yandan özellikle 15-18 yaş grubundaki çocukların ağır suçlarda yetişkinlere daha yakın cezalarla karşılaşabilmesine yol açacak çocuk ceza hukukunda daha sert bir yaklaşım benimsemektedir. Bu nedenle teklif, çocuğun üstün yararı, onarıcı adalet ve rehabilitasyon ilkeleri bakımından hukuk çevrelerinde yoğun şekilde tartışılmaktadır.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/08/adsiz-180.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>Kamuoyunda yaşanan haklı infiallerin ardından yetkililer çözüm olarak cezaların ağırlaştırılması gösterilmektedir. Elbette mağdurların adalet beklentisi son derece haklıdır. Ancak ağır cezalar tek başına adaleti sağlamaz. Daha ağır cezalar; etkisiz yürütülen soruşturmaları düzeltmez, kaybolan delilleri geri getirmez, yıllarca süren yargılamaları hızlandırmaz ve mağdurun adalet sistemi içinde yeniden örselenmesini engellemez. Gerçek adalet; delillerin zamanında toplandığı, soruşturmanın etkin yürütüldüğü, yargılamanın makul sürede tamamlandığı ve mağdurun psikolojik olarak desteklendiği bir sistemle mümkündür.</p>

<p>Çocuklar bakımından da çözüm daha fazla ceza değildir. Çocukların yetişkinler gibi yargılanması, daha uzun süre özgürlüklerinden mahrum bırakılması veya ceza infaz sisteminin sertleştirilmesi; suçun nedenlerini ortadan kaldırmamaktadır. Bilakis araştırmalar, çocukların erken yaşta ağır ceza infaz kurumlarıyla karşılaşmasının yeniden suç işleme riskini artırabildiğini göstermektedir. Devletin görevi yalnızca suç işlendikten sonra cezalandırmak değildir. Asıl görev, çocuğun suça sürüklenmesini önlemektir. Bunun yolu ise güçlü sosyal hizmetlerden, nitelikli eğitimden, aile destek mekanizmalarından, psikolojik danışmanlıktan ve risk altındaki çocukların erken tespit edilmesinden geçmektedir.</p>

<p>"Bugünün küçükleri, yarının büyükleridir." diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, çocukları yalnızca geleceğin yetişkinleri olarak değil, Cumhuriyet'in en kıymetli emaneti olarak görmüştür. Çocuklara armağan edilen 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı da bu anlayışın en somut göstergesidir. Çocukları korumak, onları cezalandırmaktan önce gelir. Çünkü çocuk, devletin en güçlü yaptırımlarına maruz bırakılacak bir birey değil; korunması, eğitilmesi ve topluma kazandırılması gereken bir hak öznesidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu'nda görüşülen çocuklara ilişkin yasa teklifi ise bu temel yaklaşımı tartışmaya açmaktadır. Özellikle bazı ağır suçlar bakımından çocukların yetişkinlere yakın ceza rejimine tabi tutulmasını öngören düzenlemeler, çocuk adalet sisteminin temel ilkeleri bakımından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.</p>

<p>Çocuk adalet sisteminin amacı intikam değil; çocuğun yeniden topluma kazandırılmasıdır. Nitekim hem Anayasa'nın çocukların korunmasına ilişkin hükümleri hem de Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, çocuklar hakkında uygulanacak adalet sisteminin yetişkinlerden farklı olmasını zorunlu kılmaktadır. Çocuğun üstün yararı ilkesi, çocukların gelişim özellikleri dikkate alınarak özel koruma tedbirleri uygulanmasını gerektirir.</p>

<p>Bugün tartışılması gereken esas soru şudur: Çocuk neden suça sürüklenmektedir? Bu soruya cevap vermeden yalnızca cezaları artırmak, hastalığı tedavi etmek yerine belirtileri bastırmaya çalışmaktır. Çocuklar hata yapabilir. Ancak çocuk hukukunun varlık nedeni, o hatayı çocuğun bütün geleceğine dönüştürmemektir. Bir çocuğu cezalandırmak kolaydır; onu yeniden topluma kazandırmak ise hukuk devletinin gerçek başarısıdır.</p>

<p>Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı Çocukların Suça Sürüklenme Döngüsü: Yapı-aktör Ekseninde Sincan Cezaevi Örneği isimli Doktora Tezi çalışmasında Ayça Sümeyra AYKUT SAĞKAN 'ın giriş bölümündeki yorumuyla ;</p>

<p>''....İşte tam bu noktada, suça sürüklenen çocuk gerçeği modern çocukluk paradigmasının çocukluk anlayışıyla keskin bir çelişki halindedir. Masumiyeti, korunmaya muhtaçlığı ve gelişimsel yetersizliği hukuken tescil edilen, üstün yararı devletin en temel yükümlülüğü olarak kabul edilen bir varlık, aynı zamanda bir "fail" olarak adalet sisteminin içinde yer aldığında, korumacı söylem ile cezalandırıcı sistem arasında derin bir gerilim meydana gelmektedir. Bu gerilim, suça sürüklenen çocuklar meselesini salt bir asayiş sorunu olmanın ötesine taşıyarak toplumun çocuğa bakışındaki ikiyüzlülükleri, sosyal eşitsizliklerin yeniden üretim mekanizmalarını ve hukuk sisteminin koruma iddiası ile cezalandırma pratiği arasındaki çelişkiyi gözler önüne seren çok katmanlı bir sosyolojik analiz alanı haline getirmektedir. Ailevi sorunlar, yoksulluk, yoksunluk, sömürü, istismar, eğitimden kopuş veya toplumsal dışlanma gibi yapısal sorunların gölgesinde adalet sistemine dahil olan bir çocuğun birden fazla kez suça sürüklenmesi, iki temel gerçeği açığa çıkarmaktadır: sosyolojik düzlemde çocuğu suça iten yapısal koşulların sürdüğünü ve hukuksal düzeyde sistemin çocuğu önce koruma, sonra topluma kazandırma işlevini yerine getirmekte başarısız olduğunu. Bu bağlamda, suça birden fazla kere sürüklenen her çocuk, yalnızca bir kolluk kuvveti meselesi değil aynı zamanda bir toplumun çocukluk anlayışını, adalet duygusunu ve sosyal politika tercihlerini görünür kılan bir gözlem alanıdır...''</p>

<p>Atatürk'ün ifade ettiği gibi bugünün küçükleri yarının büyükleridir. Bugün ağır cezalarla umudunu elinden aldığımız çocuklar, yarın topluma nasıl kazandırılacaktır? Hukuk devletinin görevi çocukları yetişkin gibi cezalandırmak değil; çocuk olduklarını unutmadan adalet sağlamaktır. Toplumda suçu üreten faktörleri yok etmektir. Çocuklardan vazgeçmemek gerekmektedir. Çocuk adalet sistemini cezalandırma ekseninde değil; koruma, onarma ve topluma yeniden kazandırma ilkeleri üzerine inşa edilmelidir. Çünkü güçlü devlet, çocuklarına en ağır cezayı veren değil; onları suça sürüklenmeden koruyabilen devlettir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-cigdem-cetin" title="Av. Çiğdem ÇETİN"><img alt="Av. Çiğdem ÇETİN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2024/09/cigdem-cetin-1.jpg" width="96" /></a></strong></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-cigdem-cetin" title="Av. Çiğdem ÇETİN">Av. Çiğdem ÇETİN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/cocuklari-agir-cezalar-degil-guclu-bir-adalet-sistemi-ve-sosyal-hukuk-devleti-korur-1</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 13:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/11/cocuk-terazi-cocuk-hukuk.jpg" type="image/jpeg" length="70036"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[YABANCI ŞİRKETLERİN TÜRKİYE’DE İRTİBAT BÜROSU KURMASI: HUKUKİ ÇERÇEVE, FAALİYET SINIRLARI VE HUKUKİ DANIŞMANLIĞIN ÖNEMİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yabanci-sirketlerin-turkiyede-irtibat-burosu-kurmasi-hukuki-cerceve-faaliyet-sinirlari-ve-hukuki-danismanligin-onemi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yabanci-sirketlerin-turkiyede-irtibat-burosu-kurmasi-hukuki-cerceve-faaliyet-sinirlari-ve-hukuki-danismanligin-onemi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>

<p>Türkiye pazarına girmeyi planlayan yabancı şirketler açısından ilk seçenek her zaman Türkiye’de bir sermaye şirketi kurmak veya şube açmak değildir. Yabancı ülke kanunlarına göre kurulmuş şirketler, mevzuatta öngörülen şartlar çerçevesinde ve ticari faaliyette bulunmamak kaydıyla Türkiye’de irtibat bürosu açabilmektedir.</p>

<p>İrtibat bürosu; özellikle Türkiye pazarını tanımak, yatırım olanaklarını değerlendirmek ve ana şirket ile Türkiye arasındaki belirli iletişim ve koordinasyon faaliyetlerini yürütmek isteyen yabancı şirketler açısından işlevsel bir yapılanma modeli olabilir.</p>

<p>Bununla birlikte irtibat bürosu kuruluşunun yalnızca idari bir izin prosedürü olarak değerlendirilmesi eksik olacaktır. Yabancı yatırımcının Türkiye’de gerçekleştirmeyi planladığı faaliyetlerin hukuki niteliğinin doğru belirlenmesi, irtibat bürosu modelinin bu faaliyetlere uygun olup olmadığının değerlendirilmesi ve kuruluş sonrasında faaliyetlerin izin verilen sınırlar içerisinde tutulması önem taşımaktadır.</p>

<p>Bu nedenle mesele esasen “İrtibat bürosu nasıl kurulur?” sorusundan önce, “Yabancı şirketin Türkiye’deki faaliyetleri için hangi hukuki yapılanma uygundur?” sorusuyla başlamaktadır.</p>

<p><strong>1. İrtibat Bürosunun Hukuki Çerçevesi</strong></p>

<p>Yabancı şirketlerin Türkiye’de irtibat bürosu açmasının temel hukuki dayanağını 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu ile Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu Uygulama Yönetmeliği oluşturmaktadır.</p>

<p>Mevzuat, yabancı ülke kanunlarına göre kurulmuş şirketlerin Türkiye’de ticari faaliyette bulunmamak kaydıyla irtibat bürosu açabilmesine imkân tanımaktadır.</p>

<p>İrtibat bürosu açılması izin prosedürüne tabi olup süreç Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Teşvik Uygulama ve Yabancı Sermaye Genel Müdürlüğü nezdinde yürütülmektedir.</p>

<p>İrtibat bürolarına ilk başvuruda, beyan edilen faaliyet kapsamında azami üç yıl süreyle faaliyet izni verilebilmektedir. Süre uzatımı ise büronun geçmiş dönem faaliyetleri, yabancı şirketin Türkiye’deki gelecek planları ve ilgili mevzuatta öngörülen diğer kriterler dikkate alınarak ayrıca değerlendirilmektedir.</p>

<p>Dolayısıyla verilen izin yalnızca büronun kuruluşu açısından değil, daha sonra yürütülebilecek faaliyetlerin kapsamı bakımından da önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>2. İrtibat Bürosu Neden Tercih Edilebilir?</strong></p>

<p>Türkiye’ye yatırım yapmayı düşünen yabancı bir şirket, doğrudan ticari faaliyete başlamadan önce Türkiye pazarını ve yatırım ortamını değerlendirmek isteyebilir.</p>

<p>İrtibat büroları, Bakanlık tarafından izin verilen faaliyet konusu ve kapsamı çerçevesinde; pazar araştırması, ana şirketin Türkiye’deki faaliyetleriyle bağlantılı temsil ve koordinasyon, bilgi aktarımı ve benzeri faaliyetlerde bulunabilir.</p>

<p>Ancak her durumda izin belgesinde belirlenen faaliyet sınırlarına uyulması ve ticari faaliyette bulunulmaması gerekir.</p>

<p>Bu yönüyle irtibat bürosu, yabancı şirket açısından Türkiye pazarına kontrollü bir giriş modeli oluşturabilir.</p>

<p>Buna karşılık yabancı şirketin amacı Türkiye’de doğrudan mal veya hizmet satmak, ticari gelir elde etmek veya Türkiye’deki yapılanması üzerinden ticari faaliyet yürütmek ise irtibat bürosu modeli uygun olmayabilir.</p>

<p>Bu durumda şube veya Türk hukukuna göre kurulacak bir sermaye şirketinin değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p><strong>3. En Önemli Sınır: Ticari Faaliyet Yasağı</strong></p>

<p>İrtibat bürosunun hukuki niteliğinin merkezinde ticari faaliyette bulunma yasağı yer almaktadır.</p>

<p>Bu yasak yalnızca kuruluş sırasında yerine getirilecek şekli bir koşul değildir. İrtibat bürosunun Türkiye’de bulunduğu bütün süre boyunca fiili faaliyetlerinin bu sınır içerisinde kalması gerekir.</p>

<p>Uygulamada özellikle Türkiye’de potansiyel müşterilerle kurulan temasların ve yapılan görüşmelerin niteliği, teklif süreçlerindeki rol, sözleşmelerin kim tarafından akdedildiği, ana şirket adına gerçekleştirilen işlemlerin kapsamı ve Türkiye’deki personelin fiilen hangi görevleri yürüttüğü önem kazanabilir.</p>

<p>Burada faaliyete verilen isimden çok faaliyetin fiilen nasıl yürütüldüğü önemlidir.</p>

<p>Bir faaliyetin “pazar araştırması”, “temsil” veya “koordinasyon” olarak adlandırılması, o faaliyetin kendiliğinden irtibat bürosuna verilen izin kapsamında bulunduğu anlamına gelmez.</p>

<p>Nitekim irtibat bürolarının faaliyetlerinin mevzuata ve verilen izne uygunluğu idari denetime tabidir. Ticari faaliyette bulunulduğunun tespit edilmesi ise faaliyet izni bakımından ciddi sonuçlar doğurabilir.</p>

<p>Bu nedenle faaliyet sınırlarının kuruluş sonrasında da hukuki açıdan izlenmesi önemlidir.</p>

<p><strong>4. Faaliyet Süresince Yükümlülükler</strong></p>

<p>İrtibat bürosunun faaliyet iznini almasıyla süreç sona ermemektedir.</p>

<p>Mevzuatta irtibat büroları açısından faaliyet döneminde yerine getirilmesi gereken bildirim yükümlülükleri de öngörülmektedir. Bu kapsamda irtibat bürolarının geçmiş yıl faaliyetlerine ilişkin bilgi ve belgeleri her yıl en geç Mayıs ayı sonuna kadar Bakanlığa bildirmeleri gerekmektedir.</p>

<p>Faaliyet süresinin sona ermesinden sonra çalışmaya devam edilmek istenmesi halinde ise süre uzatımının ayrıca talep edilmesi gerekir.</p>

<p>Bu yükümlülükler de irtibat bürosu yapılanmasının yalnızca kuruluş anında değil, faaliyet devam ettiği sürece hukuki ve idari takip gerektirdiğini göstermektedir.</p>

<p><strong>5. İrtibat Bürosu mu, Şube mi, Şirket mi?</strong></p>

<p>Yabancı yatırımcı açısından en önemli kararlardan biri Türkiye’ye hangi hukuki yapılanmayla girileceğinin belirlenmesidir.</p>

<p>Bu noktada yalnızca kuruluş maliyetleri veya işlemlerin kolaylığı esas alınmamalıdır.</p>

<p>Yabancı şirketin Türkiye’de gerçekleştirmeyi planladığı faaliyetlerin niteliği, gelir elde edilip edilmeyeceği, sözleşmelerin hangi yapı üzerinden kurulacağı, personel yapısı, Türkiye’de kalıcı bir ticari organizasyon hedeflenip hedeflenmediği ve yatırımın uzun vadeli planları birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p>Türkiye pazarını araştırmak ve izin verilen kapsamda belirli temsil veya koordinasyon faaliyetleri yürütmek isteyen bir yabancı şirket açısından irtibat bürosu uygun olabilir.</p>

<p>Buna karşılık doğrudan ticari faaliyetin hedeflendiği durumlarda şube veya sermaye şirketi yapılanması gündeme gelecektir.</p>

<p>Dolayısıyla irtibat bürosu, şube ve sermaye şirketi yalnızca farklı kuruluş yöntemleri değil; farklı hukuki ve ticari amaçlara hizmet eden yapılanmalardır.</p>

<p><strong>6. Vergi ve Personel Boyutu</strong></p>

<p>İrtibat bürosunun ticari faaliyette bulunamaması, bu yapılanmanın vergisel ve personel hukukuna ilişkin sonuçlarının bulunmadığı anlamına gelmemektedir.</p>

<p>İrtibat bürosunda çalışan personelin ücretlerinin vergilendirilmesi bakımından mevzuatta belirli şartların birlikte gerçekleşmesine bağlı düzenlemeler bulunmaktadır.</p>

<p>Dolayısıyla irtibat bürosunda çalışanların ücretlerinin her durumda vergiden istisna olduğu şeklinde genel bir değerlendirme yapılması doğru değildir. Ücretin kim tarafından ödendiği, ödemenin kaynağı ve yabancı şirketin Türkiye’deki faaliyetinin niteliği gibi unsurların somut olay özelinde değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p>Benzer şekilde irtibat bürosunun kurulmuş olması, yabancı personelin Türkiye’de kendiliğinden çalışma hakkı elde ettiği anlamına gelmez.</p>

<p>Yabancı personel bakımından çalışma izni mevzuatı ve ilgili kriterlerin ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>

<p>Bu durum irtibat bürosu yapılanmasının yalnızca yabancı yatırım mevzuatı bakımından değil; vergi, iş ve yabancılar hukuku boyutlarıyla birlikte ele alınmasının önemini göstermektedir.</p>

<p><strong>7. İrtibat Bürosu Kuruluşunda Hukuki Danışmanlığın Önemi</strong></p>

<p>İrtibat bürosu kuruluşunda hukuki danışmanlığın önemi yalnızca izin başvurusunun hazırlanmasından kaynaklanmamaktadır.</p>

<p>Hukuki değerlendirme esasen kuruluş öncesinde başlamakta, kuruluş aşamasında devam etmekte ve kuruluş sonrasında da önemini korumaktadır.</p>

<p><strong>Kuruluş öncesinde</strong></p>

<p>Öncelikle yabancı yatırımcının Türkiye’de gerçekleştirmek istediği faaliyetlerin niteliği belirlenmeli ve buna uygun hukuki yapı seçilmelidir.</p>

<p>Yabancı şirketin hedeflediği faaliyetlerin esasen ticari nitelikte olması halinde başlangıçta irtibat bürosunun tercih edilmesi, ilerleyen dönemde yapının değiştirilmesi ihtiyacını veya çeşitli hukuki ve idari sorunları beraberinde getirebilir.</p>

<p>Bu nedenle irtibat bürosu–şube–sermaye şirketi tercihi, yabancı yatırımcının Türkiye stratejisinin hukuki açıdan en önemli aşamalarından biridir.</p>

<p><strong>Kuruluş aşamasında</strong></p>

<p>İzin sürecinde irtibat bürosunun faaliyet alanının doğru tanımlanması ve yabancı şirketin Türkiye’de gerçekleştirmeyi planladığı faaliyetlerle uyumlu bir hukuki çerçeve oluşturulması gerekir.</p>

<p>Bu nedenle kuruluş işlemi yalnızca gerekli belgelerin hazırlanarak idareye sunulmasından ibaret bir işlem olarak değerlendirilmemelidir.</p>

<p><strong>Kuruluş sonrasında</strong></p>

<p>Belki de hukuki danışmanlığın en önemli olduğu alanlardan biri bu aşamadır.</p>

<p>İrtibat bürosunun fiili faaliyetlerinin zaman içerisinde ticari faaliyet niteliği kazanmaması, verilen izin kapsamının dışına çıkılmaması ve yabancı şirketin Türkiye’deki faaliyet modelinde meydana gelen değişikliklerin hukuki yapılanmaya zamanında yansıtılması gerekir.</p>

<p>Örneğin başlangıçta yalnızca Türkiye pazarını araştıran bir yabancı şirket zaman içerisinde Türkiye’de müşteriler edinmeye, satış süreçlerine aktif biçimde katılmaya veya kalıcı bir ticari organizasyon oluşturmaya karar verebilir.</p>

<p>Bu durumda mevcut irtibat bürosu modelinin hâlen uygun olup olmadığının yeniden değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p>Dolayısıyla hukuki danışmanlık yalnızca kuruluş işleminin gerçekleştirilmesine yönelik bir hizmet değil; yabancı yatırımcının Türkiye’deki faaliyet modelinin hukuken doğru şekilde yapılandırılması ve sürdürülmesi süreci olarak ele alınmalıdır.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>İrtibat bürosu, yabancı şirketlerin Türkiye pazarını değerlendirmeleri ve doğrudan ticari faaliyete başlamadan önce Türkiye’de belirli bir kurumsal varlık oluşturmaları açısından önemli bir hukuki imkândır.</p>

<p>Ancak bu modelin temelinde yer alan ticari faaliyet yasağı, irtibat bürosunun kullanım alanını aynı zamanda sınırlandırmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu nedenle yabancı yatırımcı açısından mesele yalnızca bir irtibat bürosu açılması değil, Türkiye’de yürütülmesi planlanan faaliyetlere en uygun hukuki yapının başlangıçta belirlenmesidir.</p>

<p>İrtibat bürosu, şube veya sermaye şirketi arasındaki tercih; planlanan faaliyetlerin niteliği, sözleşme ilişkileri, vergisel sonuçlar, personel yapısı ve yatırımcının uzun vadeli hedefleri birlikte değerlendirilerek yapılmalıdır.</p>

<p>Ayrıca irtibat bürosunun kurulmasından sonra faaliyetlerin verilen izin sınırları içerisinde kalıp kalmadığının izlenmesi ve yatırımcının Türkiye’deki faaliyet modelinde meydana gelen değişikliklerin zamanında değerlendirilmesi, ileride ortaya çıkabilecek idari, vergisel ve hukuki risklerin azaltılması bakımından önem taşımaktadır.</p>

<p>Bu nedenle irtibat bürosu kuruluşunun yalnızca idari bir izin prosedürü olarak değil, yabancı yatırımcının Türkiye’deki faaliyet modelinin hukuken yapılandırılması süreci olarak ele alınması gerekir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-filiz-sutcigil" title="Av. Filiz SÜTÇİGİL"><img alt="Av. Filiz SÜTÇİGİL" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/04/filiz-sutcigil.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-filiz-sutcigil" title="Av. Filiz SÜTÇİGİL">Av. Filiz SÜTÇİGİL</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yabanci-sirketlerin-turkiyede-irtibat-burosu-kurmasi-hukuki-cerceve-faaliyet-sinirlari-ve-hukuki-danismanligin-onemi-1</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 13:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/terazi/themsisiaf.jpg" type="image/jpeg" length="46810"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nin 2020/18883 E., 2020/18874 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-ceza-dairesinin-202018883-e-202018874-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-ceza-dairesinin-202018883-e-202018874-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nin 08/12/2020 tarihli, 2020/18883 E., 2020/18874 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>4. Ceza Dairesi</strong></p>

<p><strong>2020/18883 E., 2020/18874 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p><strong>KARAR</strong></p>

<p>Hakaret suçundan sanık ...’nün, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 125/1, 125/4, 62 ve 52/2. maddeleri gereğince 1.740,00 Türk lirası adlî para cezası ile cezalandırılmasına dair Avanos Asliye Ceza Mahkemesinin 01/02/2019 tarihli ve 2017/234 esas, 2019/116 sayılı kararının Adalet Bakanlığı tarafından kanun yararına bozulmasının istenilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 14/05/2020 tarih ve 2020/44065 istem yazısıyla dava dosyası Dairemize gönderilmekle incelendi:</p>

<p>İstem yazısında; "Dosya kapsamına göre, mahkemesince, sanığın mağdura hitaben söylediği “terbiyesizlik yapma, terbiyesiz” şeklindeki sözü nedeniyle sanık hakkında hakaret suçundan mahkûmiyet kararı verildiğinin anlaşılması karşısında; benzer bir olay sebebiyle Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 08/01/2019 tarihli ve 2018/3600 esas, 2019/586 karar sayılı ilâmında yer alan "...İncelenen somut olayda; olay günü sanığın, katılan l...'e hitaben söylediği “terbiyesiz” şeklinde ve kaba hitap tarzı niteliğindeki sözlerin, katılanın onur, şeref ve saygınlığı rencide edici boyutta olmaması nedeniyle hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden, mahkumiyet kararı verilmesi, hukuka aykırı görülmüştür..." şeklindeki açıklamalar nazara alındığında, kaba söz ve ağır eleştiri niteliğindeki sözlerin, mağdurların onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmaması nedeniyle hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığı anlaşıldığından, sanığın hakaret suçundan beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeksizin, yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesinde, isabet görülmemiştir. " denilmektedir.</p>

<p>Hukuksal Değerlendirme:</p>

<p>Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kişilere yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref, ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövme fiilini oluşturması gerekmektedir.</p>

<p>İncelenen somut olayda; sanığın katılana hitaben söylediği iddianamede tanımlanıp, mahkemenin de kabul ettiği kaba hitap tarzındaki "terbiyesizlik yapma, terbiyesiz" sözünün, mağdurun onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmaması nedeniyle hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığından, sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerekirken, mahkumiyetine karar verilmesi hukuka aykırıdır.</p>

<p><strong>Sonuç ve Karar:</strong></p>

<p>Yukarıda açıklanan nedenlerle;<br />
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, kanun yararına bozma isteği doğrultusunda düzenlediği tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden,</p>

<p>1- Hakaret suçundan sanık ... hakkında kurulan Avanos Asliye Ceza Mahkemesinin 01/02/2019 tarihli ve 2017/234 esas, 2019/116 sayılı kararının, 5271 sayılı CMK’nın 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA,</p>

<p>2- Hükümdeki hukuka aykırılık sanığa verilen cezanın kaldırılmasını gerektirmekle, 5271 sayılı CMK’nın 309. maddesinin 4-d fıkrası gereğince, sanığın hakaret suçundan BERAATİNE,</p>

<p>3- Sanığın beraat etmesi nedeni ile bu suç için yapılan yargılama giderinin Hazine üzerinde bırakılmasına,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>4- Hükmolunan cezanın çektirilmemesine, dosyanın Yüksek Adalet Bakanlığı'na sunulmak üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na TEVDİİNE, 08/12/2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-ceza-dairesinin-202018883-e-202018874-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 12:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/yargi/yargitay-af.jpg" type="image/jpeg" length="27571"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nin 2021/31536 E., 2021/26608 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-ceza-dairesinin-202131536-e-202126608-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-ceza-dairesinin-202131536-e-202126608-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nin 09/11/2021 tarihli, 2021/31536 E., 2021/26608 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>4. Ceza Dairesi</strong></p>

<p><strong>2021/31536 E., 2021/26608 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi</p>

<p><br />
<strong>KARAR</strong></p>

<p>Yerel Mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle, başvurunun süresi, kararın niteliği ile suç tarihine göre, dosya görüşüldü:</p>

<p>Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.</p>

<p>Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre, yapılan incelemede;</p>

<p>A- Sanıklar ... ile ...’e yükletilen görevi yaptırmamak için direnme eylemleriyle ulaşılan çözümü haklı kılıcı zorunlu öğelerinin ve bu eylemlerin sanıklar tarafından işlendiğinin Kanuna uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve eksiksiz sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı,<br />
Eylemlerin doğru olarak nitelendirildiği ve Kanunda öngörülen suç tipine uyduğu,</p>

<p>Sanıkların direnme eylemlerini silahtan sayılan araç ile gerçekleştirmesine karşın, haklarında TCK'nın 265/4. maddesi uygulanmamış, tekerrüre esas sabıkası olan ... hakkında TCK’nın 58. maddesi uygulanmamış ise de, aleyhe temyiz olmadığından bozma yapılamayacağı,</p>

<p>Anlaşıldığından, sanık ... ile ...’un ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmediğinden, tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE</p>

<p><strong>HÜKÜMLERİN ONANMASINA,</strong></p>

<p>B- Sanıklar ... hakkında hakaret, ... hakkında kasten yaralama ve hakaret suçları ile sanık ... hakkında hakaret ve görevi yaptırmamak için direnme suçlarından kurulan hükümlerin incelenmesinde, tekerrüre esas sabıkası olan sanık ... hakkında TCK’nın 58. maddesi uygulanmamış ise de aleyhe temyiz olmadığından bozma yapılamayacağı anlaşılarak, yapılan incelemede, başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.</p>

<p>Ancak,<br />
1) UYAP sisteminden alınan güncel nüfus kaydına göre, sanık ...’in 08/01/2018 tarihinde öldüğünün anlaşılması karşısında, ölümün doğruluğu kesin biçimde saptanarak, sanık hakkında açılan kamu davalarının TCK’nın 64 ve CMK’nın 223/8. maddeleri gereğince düşmesine karar verilip verilmeyeceğinin değerlendirilmesi zorunluluğu,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>2) Sanık ... hakkında hakaret suçundan kurulan hükümde,<br />
a- Hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye yönelik olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşa yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir.</p>

<p>Yargılamaya konu somut olayda; sanığın mağdurlara hitaben söylediği kabul edilen “ lan” sözünün muhatapların onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, rahatsız edici, kaba ve nezaket dışı hitap tarzı niteliğinde olduğu, dolayısıyla hakaret suçunun unsurları itibari ile oluşmadığı gözetilmeden, sanığın beraati yerine mahkûmiyet kararı verilmesi,</p>

<p>b- Kabule görede,<br />
TCK'nın 125/4. maddesinde ağırlaştırıcı neden olarak öngörülen aleniyetin gerçekleşmesi için olay yerinde başkalarının bulunması yeterli olmayıp, hakaretin belirlenemeyen sayıda kişi ve herkes tarafından görülme, duyulma ve algılanabilme olasılığının bulunması, herhangi bir sınırlama olmaksızın herkese açık olan yerlerde işlenmesinin gerekmesi karşısında, somut olayda sitenin önünde gerçekleşen hakaret eyleminde aleniyet öğesinin oluşup oluşmadığının, TCK’nın 125/4. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağının belirlenmesi gerektiği gözetilmeden eksik incelemeyle hüküm kurulması,</p>

<p>3- Sanık ... hakkında hakaret suçundan kurulan hükmün incelenmesinde ise,<br />
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının 141, 5271 sayılı CMK’nın 34/1, 230 ve 1412 sayılı CMUK’nın 308/7. maddeleri uyarınca mahkeme kararlarının, Yargıtay denetimine olanak verecek biçimde açık ve gerekçeli olması ve Yargıtayın bu işlevini yerine getirmesi için gerekçe bölümünde iddia ve savunmada ileri sürülen görüşlerin belirtilmesi, mevcut delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin açıkça gösterilmesi ve ulaşılan kanaat, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiillerinin ve bunların nitelendirilmesinin belirtilmesi, delillerle sonuç arasında bağ kurulması gerektiği gözetilmeden, gerekçesiz hüküm kurulması,</p>

<p>4- Sanık ... hakkında kasten yaralama suçundan kurulan hükümde ise,<br />
17/10/2019 gün ve 7188 sayılı Kanun'un 24. maddesiyle değişik CMK’nın 251. maddesinde Basit Yargılama Usulü düzenlenmiş olup, bu düzenlemenin uygulanmasıyla ilgili olarak, CMK’ya 7188 sayılı Kanunla eklenen geçici 5. maddenin birinci fıkrasının (d) bendinde yer alan “ hükme bağlanmış” ibaresinin Anayasa Mahkemesinin 14/01/2021 tarihli ve 2020/81 Esas, 2021/4 karar sayılı kararıyla “basit yargılama usulü” yönünden Anayasa’nın 38. maddesine aykırı görülerek iptaline karar verilmesi karşısında, temyiz incelemesi yapılan ve CMK’nın 251/1. maddesi kapsamına giren suç yönünden Anayasa’nın 38. maddesi ile 5237 sayılı TCK’nın 7 ve CMK’nın 251 vd. maddeleri gereğince yeniden değerlendirme yapılması zorunluluğu,</p>

<p>Bozmayı gerektirdiğinden, sanık ..., ... ile ...’in temyiz nedenleri yerinde görülmekle, tebliğnameye aykırı olarak, sanık ... hakkında kurulan hükümler ile sanık ... hakkında hakaret suçundan kurulan hükmün sair yönleri incelenmeksizin HÜKÜMLERİN BOZULMASINA, sanık ... hakkında yeniden hüküm kurulurken 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi gereğince yürürlükte olan 1412 sayılı CMUK'nın 326/son maddesi uyarınca cezayı aleyhe değiştirme yasağının gözetilmesine, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 09/11/2021 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-ceza-dairesinin-202131536-e-202126608-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 12:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/yargi/yargitay-12aa4.jpg" type="image/jpeg" length="94673"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[YARGITAY'A GÖRE HAKARET SAYILMAYAN SÖZLER]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitaya-gore-hakaret-sayilmayan-sozler-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitaya-gore-hakaret-sayilmayan-sozler-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Hakaret suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesinde düzenlenmiştir.</p>

<p><strong><i>Hakaret</i></strong></p>

<p><strong><i>Madde 125-</i></strong><i> (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir.</i></p>

<p><i>(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.</i></p>

<p><i>(3) Hakaret suçunun;</i></p>

<p><i>a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, </i></p>

<p><i>b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, </i></p>

<p><i>c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle,</i></p>

<p><i>İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.</i></p>

<p><i>(4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.</i></p>

<p><i>(5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır</i>.</p>

<p></p>

<p>Hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye yönelik olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşa yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-ceza-dairesinin-202131536-e-202126608-k-sayili-karari" rel="dofollow">.[1]</a> <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-ceza-dairesinin-202018883-e-202018874-k-sayili-karari" rel="dofollow">[2]</a></p>

<p></p>

<p><strong>YARGITAY'A GÖRE HAKARET SAYILMAYAN İFADELER:</strong></p>

<p>• <strong>Lan</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2019/7381 E. , 2020/4109 K.)</p>

<p>• <strong>Terbiyesiz </strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-ceza-dairesinin-202018883-e-202018874-k-sayili-karari" rel="dofollow">(Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2020/18883 E. , 2020/18874 K.)</a></p>

<p>• <strong>Terbiyesizlik yapma</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2020/11502 E. , 2021/8900 K.)</p>

<p>• <strong>Saygısız </strong>(Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2016/18985 E. , 2017/2174 K.)</p>

<p>• <strong>Yalancısın</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2013/2054 E. , 2014/12843 K.)</p>

<p>• <strong>Ukalalık yapma</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2019/390 E. , 2020/1377 K.)</p>

<p>• <strong>Açgözlü</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2019/8256 E. , 2020/4884 K.)</p>

<p>• <strong>Çapsız </strong>(Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2023/2741 E. , 2023/19895 K.)</p>

<p>• <strong>Çingene </strong>(Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2012/30384 E. , 2014/574 K.)</p>

<p>• <strong>Kör </strong>(Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2022/1882 E. , 2024/14991 K.)</p>

<p>• <strong>Hanzo </strong>(Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2016/13348 E. , 2018/14285 K.)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>• <strong>Defol git</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2020/16349 E. , 2021/20390 K.)</p>

<p>• <strong>Adam değilsin lan </strong>(Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2018/2762 E. , 2019/14315 K.)</p>

<p>• <strong>Sen erkek misin</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2017/20925 E. , 2021/2728 K.)</p>

<p>• <strong>Kuş beyinli</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2013/5577 E. , 2014/20763 K.)</p>

<p>• <strong>Gerici yobazlar</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2017/373 E. , 2017/1182 K.)</p>

<p>• <strong>Zibidi </strong>(Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2017/1806 E. , 2019/6629 K.)</p>

<p>• <strong>Lavuklar </strong>(Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2021/20603 E. , 2024/602 K.)</p>

<p>• <strong>Senin kafan bozuk</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2019/7667 E. , 2020/893 K.)</p>

<p>• <strong>Seni paramla satın alırım</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2019/8789 E. , 2020/4519 K.)</p>

<p>• <strong>Allah belanızı versin</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2017/7660 E. , 2019/15697 K.)</p>

<p>• <strong>Allahsız</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2017/5698 E. , 2019/11138 K.)</p>

<p>• <strong>Bacaksız</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2018/3727 E. , 2021/12060 K.)</p>

<p>• <strong>Basitsin</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2015/38074 E. , 2017/8480 K.)</p>

<p>• <strong>Dallamalık yapmayın</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2021/29004 E. , 2024/3631 K.)</p>

<p>• <strong>Karı gibi gülme</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2020/28180 E. , 2023/577 K.)</p>

<p>• <strong>Ruh sağlığın yerinde mi senin, köylü kurnazlığı yapıyorsun, bu da kapak olsun sana </strong>(Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2016/17134 E. , 2018/15901 K.)</p>

<p>• <strong>Sizin gibi cahilleri buraya koyuyorlar ondan sonra böyle oluyor</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2017/565 E. , 2019/3443 K.)</p>

<p>• <strong>İşlem yapmazsan adam değilsin, erkeksen yaparsın</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2019/7103 E. , 2020/1789 K.)</p>

<p>• <strong>Köylüsünüz, buraya layık değilsiniz</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2015/11272 E. , 2016/140 K.)</p>

<p>• <strong>Siz eşkıya mısınız?</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2017/6485 E. , 2019/17210 K.)</p>

<p>• <strong>Ulan ne biçim adamsın</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2018/258 E. , 2019/10218 K.)</p>

<p>• <strong>Sen kimsin lan, sesin çok çıkıyor merdane gibi </strong>(Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2018/6039 E. , 2020/1173 K.)</p>

<p>• <strong>Sen bu kişilerin etkisi altında kaldın, ben her şeyi biliyorum, hakim savcı bir olmuşsunuz, zaten hakim de senin gibi düşünür, seni yukarılara şikayet edeceğim, savunmanı onlara verirsin çoluğundan çocuğundan çıksın</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2019/8948 E. , 2020/4006 K.)</p>

<p>•<strong> İki buçuk milyarlık adamsınız</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2017/4751 E. , 2019/9316 K.)</p>

<p>• <strong>Menopozlu kadın kaşın gözün oynuyor</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2018/2631 E. , 2019/16047 K.)</p>

<p>• <strong>Delikanlı değilsin sen karısın</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2015/44413 E. , 2017/15756 K.)</p>

<p>• <strong>IQ seviyen düşük</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2020/411 E. , 2020/7982 K.)</p>

<p>• <strong>Asıl senin evin kokuyor, evin pis kokuyor, benim köpeklerim pis değil, pis olan sensin</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2020/12282 E. , 2021/7983 K.)</p>

<p>• <strong>Kukla gibi buraya oturmuşsunuz </strong>(Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2019/11782 E. , 2020/5741 K.)</p>

<p>• <strong>Okumuşsun ama adam olamamışsın</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2021/12763 E. , 2023/19336 K.)</p>

<p>• <strong>O, insanların ve doktorların yüz karası</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2020/30293 E. , 2023/15562 K.)</p>

<p>• <strong>Eşek gibi yapmak zorundasınız</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2021/8046 E. , 2023/17172 K.)</p>

<p>• <strong>Ben bu lavuk polislere güvenmiyorum</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2021/20565 E. , 2024/409 K.)</p>

<p>• <strong>Siz kimsiniz lan, hepiniz artistsiniz</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2020/14705 E. , 2021/15523 K.)</p>

<p>• <strong>Siz nasıl polissiniz lan</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2019/1216 E. , 2021/25279 K.)</p>

<p>• <strong>Çakal sen tanımıyor musun beni, vermiyorum kimlik</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2021/24594 E. , 2024/3125 K.)</p>

<p>• <strong>Üç kuruşluk adamlar bana torbacı muamelesi yapıyor</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2021/13074 E. , 2023/21527 K.)</p>

<p>• <strong>Beceriksiz herif, meziyetsiz, karaktersiz</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2015/42880 E. , 2017/11006 K.)</p>

<p>• <strong>Tombaladan müdür</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2019/71 E. , 2020/7755 K.)</p>

<p>•<strong> Dinsiz, imansızlar</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2015/33137 E. , 2017/7985 K.)</p>

<p>• <strong>Sen şizofren hastasısın, iki ruhlusun, doktora git bir an evvel sağlığına kavuş</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2015/11055 E. , 2015/10949 K.)</p>

<p>• <strong>Kömürleriniz ölü kazanında yansın ölü kazanının altında kalın inşallah Allah belanızı versin </strong>(Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2020/1477 E. , 2020/19982 K.)</p>

<p>• <strong>Sinkaf ederim, böyle düzeni de, yeri de</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2012/25400 E. , 2014/1014 K.)</p>

<p>• <strong>Ya sizin bu polis memurlarınız ne kadar şerefsiz rüşvet yiyorlar yazık ya, sonrada tertemizsiniz, devlet vatandaşın hakkını yemezse terör falan olmaz size hayırlı mesailer</strong> (sınırlandırılmamış ve belirlenmemiş kişi topluluğuna yönelik olduğundan hakaret suçunu oluşturmayacağı... ) (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2012/31757 E. , 2014/1432 K.)</p>

<p>• <strong>Senden hoca değil münafık bile olamaz</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2021/6112 E. , 2021/17619 K.)</p>

<p>• <strong>Sizler yalakasınız</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2019/4890 E. , 2021/27093 K.)</p>

<p>• <strong>Amk yerinde herkes işini yapacak</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2021/3864 E. , 2021/20597 K.)</p>

<p>• <strong>Seni hakem yapanı</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2020/13180 E. , 2021/5762 K.)</p>

<p>• <strong>Lanet gardiyan</strong> (Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2017/6940 E. , 2019/11937 K.)</p>

<p>• <strong>Hasta mısın kızım sen</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2020/24317 E. , 2021/2804 K.)</p>

<p>• <strong>Size de kurumunuza başlarım lan</strong> (Yargıtay 2. Ceza Dairesi 2020/10052 E. , 2021/38 K.)</p>

<p>• <strong>Yalancılar şu an belediyeyi yönetiyor, düzenbazlar, la ... sen piyon musun, maşa mısın la birilerinin maşası olmuşsun</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2021/8598 E. , 2023/17156 K.)</p>

<p>• <strong>Meymenetsiz, suratında meymenet yok </strong>(Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2021/22657 E. , 2024/2924 K.)</p>

<p>• <strong>Ben senin ağa babanı biliyorum, uyuz</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2021/21845 E. , 2024/1556 K.)</p>

<p>• <strong>Haddini bilmez, çirkin ördek yavrusu aciz</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2021/23724 E. , 2024/1748 K.)</p>

<p>• <strong>Aybaşısı gelmiştir</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2021/20541 E. , 2024/804 K.)</p>

<p>• <strong>İt iti ısırmaz</strong> (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2022/2408 E. , 2024/17634 K.)</p>

<p><strong>SONUÇ:</strong></p>

<p>Hakaret suçu, kişilerin onur, şeref ve saygınlığını korumayı amaçlayan bir suç tipi olmakla birlikte, her kaba, nezaket dışı veya rahatsız edici sözün hakaret suçunu oluşturduğu söylenemez. Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarında da vurgulandığı üzere, kullanılan ifadelerin hakaret suçunu oluşturup oluşturmadığı, somut olayın özellikleri çerçevesinde değerlendirilmelidir.</p>

<p>Bununla birlikte, aynı ifadeler farklı bir olayda, mağdurun onur, şeref ve saygınlığını objektif olarak rencide edecek şekilde kullanıldığında hakaret suçunun unsurlarını oluşturabilir.</p>

<p></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-emir-sezer" title="Av. Emir SEZER"><img alt="Av. Emir SEZER" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/07/emir-sezer.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-emir-sezer" title="Av. Emir SEZER">Av. Emir SEZER</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">--------</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-ceza-dairesinin-202131536-e-202126608-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-ceza-dairesinin-202131536-e-202126608-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 2021/31536 E. , 2021/26608 K.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-ceza-dairesinin-202018883-e-202018874-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-ceza-dairesinin-202018883-e-202018874-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2020/18883 E. , 2020/18874 K.</span></a></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitaya-gore-hakaret-sayilmayan-sozler-1</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 12:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/07/yargi/yargitayadajk.jpg" type="image/jpeg" length="75315"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ANAYASA MAHKEMESİ’NİN DAVA ŞARTI ARABULUCULUK HAKKINDAKİ GÜNCEL KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesinin-dava-sarti-arabuluculuk-hakkindaki-guncel-kararinin-degerlendirilmesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesinin-dava-sarti-arabuluculuk-hakkindaki-guncel-kararinin-degerlendirilmesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Başvuruya Konu Olay ve AYM Kararı</strong></p>

<p>Dava konusu olayda, hak ihlali gerekçesiyle AYM’ye başvuran işçi, gerçekte <i>Euroserve Hizmet ve İşletmecilik A.Ş.</i> bünyesinde çalışmasına rağmen, isim benzerliği olan <i>Euroserve Güvenlik A.Ş.</i> ile arabuluculuk görüşmeleri yürütmüştür. Arabuluculuk sürecinin olumsuz sonuçlanması üzerine de bu şirkete karşı işe iade davası açmıştır. İlk derece mahkemesi, iki şirket arasındaki organik bağı gözeterek davacının taraf değişikliği talebini kabul etmiş ve işe iade kararı vermiştir. Ancak bu karar, Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) tarafından "asıl işveren şirketle arabuluculuk sürecinin yürütülmediği" gerekçesiyle, dava şartı yokluğundan kesin olarak kaldırılmıştır.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/aymden-zorunlu-arabuluculuk-dava-sartina-orantisiz-kulfet-degerlendirmesi" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">AYM, 6 Ağustos 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan gerekçeli kararı</span></a></strong>nda; dava şartı arabuluculuk sürecindeki şekilci usul hataları nedeniyle davaların reddedilmesini, ölçülülük ilkesine aykırı bir müdahale ve mahkemeye erişim hakkının ihlali olarak nitelendirmiştir. Özellikle işçi başvurularında usuli eksikliklerin, adil yargılanma hakkını engelleyen birer barikata dönüştürülmesini anayasaya aykırı bulmuştur.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymden-zorunlu-arabuluculuk-dava-sartina-orantisiz-kulfet-degerlendirmesi" rel="dofollow">AYM’nin ihlal kararı</a>nın temel gerekçelerinden biri de dürüstlük ilkesidir. Yüksek Mahkeme; davacı işçinin organik bağa sahip grup şirketleri arasında düşmüş olduğu yanılgının, Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m. 124 kapsamında dürüstlük kuralına uygun ve kabul edilebilir bir hata olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla davanın bu aşamada usulden reddedilmesinin "aşırı şekilcilik" teşkil edeceğine ve "mahkemeye erişim hakkı"nı zedeleyeceğine dikkat çekmiştir.</p>

<p><strong>Kararın Değerlendirilmesi</strong></p>

<p>Anayasa Mahkemesinin bu kararı, hukuk camiasında ve sosyal medyada geniş yankı uyandırarak farklı tartışmaları beraberinde getirmiştir. Özellikle uyuşmazlık çözüm süreçlerinde aktif rol oynayan bazı hukukçular ve arabulucular kararı eleştirmiştir. Bu çevreler; AYM'nin müdahalesinin arabuluculuk pratiğinde "çok su kaldıracağını", yerleşik usul hukuku kurallarını sarsacak nitelikte radikal bir adım olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, usul kurallarının esnetilmesinin arabuluculuk sisteminin ciddiyetine ve "dava şartı" olma niteliğine zarar vereceği, tarafların süreci özensiz yürütmesine kapı aralayacağı iddia edilmiştir. Eleştirilerin bir diğer odak noktası ise davacının hukuki yararına ilişkindir; davacının, BAM'ın kesin ret kararının tebliğinden itibaren iki hafta içinde yeniden arabuluculuğa başvurup dava şartını sağlayarak yeni bir dava açmak yerine AYM'ye bireysel başvuruya gitmesinde hukuki yararının bulunmadığı, AYM'nin bunu göz ardı ederek verdiği ihlal kararının açık yasal düzenlemelere aykırı olduğu savunulmuştur.</p>

<p><strong>Kanaatimizce karara yöneltilen bu eleştiriler yerinde değildir.</strong></p>

<p>Özellikle somut olayda olduğu gibi; alt işveren-asıl işveren ilişkilerinin, holding yapılanmalarının ve unvanları neredeyse tamamen aynı olan grup şirketlerinin söz konusu olduğu durumlarda, işçinin bu organik bağı ve asıl işverenin kim olduğunu davanın başında tam olarak tespit etmesi her zaman mümkün olmamaktadır. Birbirinin alternatifi veya ortağı gibi görünen şirketler arasındaki bu tür karmaşalar, hayatın olağan akışı içinde "kabul edilebilir bir yanılgı" kapsamındadır. Bu gibi durumlarda mahkemelerin katı şekilcilikten uzaklaşıp maddi gerçeği ortaya çıkarmaya odaklanması gerekir.</p>

<p>Nitekim HMK m. 124/3-4 hükümleri; temsilcide yanılma veya dürüstlük kuralına aykırı olmayan maddi hatalarda, karşı tarafın rızası aranmaksızın hâkim tarafından taraf değişikliğine izin verilmesini yasal bir yükümlülük olarak düzenlemektedir. Maddi hata veya temsilcide yanılma hâlinde taraf değişikliğinin kabul edilmesi, dava şartının da usulüne uygun olarak iyileştirildiği şeklinde yorumlanmalıdır.</p>

<p>İlk derece mahkemesinin, organik bağı bulunan iki şirket arasındaki bu maddi hatayı tespit ederek taraf değişikliğini kabul etmesi ve uyuşmazlığın esasına girerek karar vermesi, usul ekonomisi ve adaletin tecellisi bakımından hukuka tamamen uygundur. Bölge Adliye Mahkemesinin ise bu kararı "arabuluculuk sürecinin yanlış tarafla yürütüldüğü" gerekçesiyle kesin olarak ortadan kaldırması, HMK m. 124'ün amir hükmünün amacına aykırılık teşkil etmekte ve bu düzenlemeyi işlevsiz bırakmaktadır.</p>

<p>Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin, özellikle de iş uyuşmazlıklarında zorunlu arabuluculuğun hukuk sistemimize entegrasyonu, yargının iş yükünü azaltma ve taraflar arasında barışçıl çözümler üretme noktasında kuşkusuz önemli bir işlev görmektedir. Ancak bu usul mekanizmalarının, hakkın özünü ortadan kaldıracak veya taraflardan birinin mağduriyetine yol açacak derecede katı uygulanması, anayasal bir güvence olan adil yargılanma hakkını zedelemektedir. AYM, iddia edildiğinin aksine, arabuluculuk hukukunu bilmediği için değil; usul kurallarının, işçinin hak arama özgürlüğünün önüne aşılması imkânsız birer barikat olarak dikilmesine karşı çıktığı için bu ihlal kararını vermiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kararı eleştirenlerin, "işçinin BAM kararından sonra iki hafta içinde yeniden arabulucuya giderek hakkını arayabileceği, bu yüzden bir hak kaybı doğmadığı" yönündeki iddiaları, pratik yargılama gerçekleri ve "makul sürede yargılanma" ilkesi karşısında zayıf kalmaktadır. İlk derece mahkemesi ve akabinde Bölge Adliye Mahkemesi süreçlerinin tamamlanması uygulamada yıllar almaktadır. İşe iade gibi işçinin geçimini doğrudan ilgilendiren ve ivedilikle çözülmesi gereken bir uyuşmazlıkta, işçiyi yıllar sonra sıfırdan yeni bir sürece zorlamak adaleti geciktirir ve hakkı işlevsiz kılar. İşçi zaten halihazırda bir kez arabuluculuk masasına oturmuş ve aynı yönetim mekanizmasına sahip bir şirketle müzakere yürütmüştür. Sırf unvandaki bir kelime farkı yüzünden her şeye baştan başlanmasını dayatmak, dürüstlük ve usul ekonomisi ilkeleriyle bağdaşmayacağı gibi hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymden-zorunlu-arabuluculuk-dava-sartina-orantisiz-kulfet-degerlendirmesi" rel="dofollow">&gt;&gt; AYM kararının tam metni için <span style="color:#2980b9"><strong>TIKLAYINIZ</strong></span></a></p>

<p><br />
<img alt="Rauf Karasu" height="480" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/07/rauf-karasu.jpg" width="861" /></p>

<p><strong>Prof. Dr. Rauf Karasu</strong></p>

<p><strong>Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Özel Hukuk Bölüm Başkanı</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesinin-dava-sarti-arabuluculuk-hakkindaki-guncel-kararinin-degerlendirilmesi</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 10:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/03/yargi/anayasan.jpg" type="image/jpeg" length="93673"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tehiri İcradan İcranın Geri Bırakılmasına]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tehiri-icradan-icranin-geri-birakilmasina-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tehiri-icradan-icranin-geri-birakilmasina-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Hukukta bazen aynı isim kullanılmaya devam eder; ancak o ismin ifade ettiği hukuki kurum zaman içinde tamamen farklı bir niteliğe bürünür. İcra ve İflâs Kanunu’nun 36. maddesinde düzenlenen icranın geri bırakılması kurumu da bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.</p>

<p>Bugün uygulamada ve öğretide zaman zaman “tehiri icra” ifadesi kullanılmaya devam edilmektedir. Ancak bu terminolojik alışkanlık, kurumun hukuki niteliğinin değişmediği anlamına gelmez. İstinaf kanun yolunun hukuk sistemimize girmesiyle birlikte yalnızca kanun yolu değişmemiş, icranın geri bırakılması kurumunun hukuki rejimi de önemli ölçüde yeniden şekillenmiştir.</p>

<p>Ne var ki uygulamada bu değişimin yeterince dikkate alınmadığı, kurumun hâlâ eski sistemin mantığıyla değerlendirildiği görülmektedir. Oysa aynı kavramın kullanılmaya devam edilmesi, eski hukuki yapının da devam ettiği sonucunu doğurmaz.</p>

<p><strong>Eski Sistem Neye Dayanıyordu?</strong></p>

<p>Bölge Adliye Mahkemelerinin faaliyete başlamasından önce ilk derece mahkemesi kararlarına karşı doğrudan temyiz yoluna başvuruluyordu.</p>

<p>Bu dönemde tehiri icra, tamamen Yargıtay incelemesine bağlı bir kurumdu. Borçlu, kanunun öngördüğü teminatı gösterdiğinde Yargıtay incelemesi sonuçlanıncaya kadar ilamın icrası ertelenebiliyordu. Başka bir ifadeyle, kurumun işleyişi tek dereceli kanun yolu sistemine göre şekillenmişti.</p>

<p>Dolayısıyla eski uygulamada tehiri icra denildiğinde akla doğal olarak Yargıtay incelemesi gelmekteydi.</p>

<p><strong>Değişen Sadece Kanun Yolu Değildir</strong></p>

<p>20 Temmuz 2016 tarihinde Bölge Adliye Mahkemelerinin faaliyete başlamasıyla birlikte hukuk yargılamasında istinaf sistemi uygulanmaya başlanmıştır. Bu değişiklik, yalnızca temyiz öncesine yeni bir kanun yolu eklenmesi anlamına gelmemektedir.</p>

<p>İcra ve İflâs Kanunu’nun 36. maddesi de Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile oluşturulan yeni kanun yolu sistemine uyum sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmiştir. Böylece icranın geri bırakılması, eski temyiz sisteminin tamamlayıcı bir kurumu olmaktan çıkmış; iki dereceli kanun yolu sisteminin bir parçası hâline gelmiştir.</p>

<p>Bu nedenle bugün icranın geri bırakılmasını değerlendirirken yalnızca İİK’nın 36. maddesine değil, HMK’nın istinaf ve temyize ilişkin hükümlerine de birlikte bakmak gerekir.</p>

<p><strong>Eski ve Yeni Sistem Arasındaki Üç Temel Fark</strong></p>

<p>İcranın geri bırakılması kurumundaki değişimi en açık şekilde ortaya koyan husus, eski ve yeni sistem arasındaki temel farklılıklardır.</p>

<p>Birinci fark, kanun yolu bakımındandır.</p>

<p>Eski sistemde tehiri icra yalnızca temyiz incelemesine bağlı olarak uygulanabiliyordu. Günümüzde ise istinaf başvurusu üzerine de icranın geri bırakılması mümkündür. Böylece kurumun uygulama alanı önemli ölçüde genişlemiştir.</p>

<p>İkinci fark, korumanın süresidir.</p>

<p>Eski uygulamada koruma esas itibarıyla Yargıtay kararına kadar devam etmekteydi. Bugünkü sistemde ise icranın geri bırakılmasının süresi, kararın hangi kanun yoluna tabi olduğuna göre belirlenmektedir. Kararın istinafta kesinleşmesi veya temyize açık olması, korumanın devam süresini doğrudan etkilemektedir.</p>

<p>Üçüncü fark, hukuki sistematik bakımındandır.</p>

<p>Eski düzenlemede tehiri icra, temyiz sisteminin doğal bir uzantısıydı. Bugün ise icranın geri bırakılması, HMK ile oluşturulan iki dereceli kanun yolu sisteminin tamamlayıcı kurumlarından biri hâline gelmiştir. Bu nedenle kurumun hukuki niteliği de eski sistemden farklı bir zemine oturmuştur.</p>

<p><strong>İcra Mahkemesinin Görevi Değişmemiştir</strong></p>

<p>İcranın geri bırakılması kurumunun hukuki rejimi değişmiş olmakla birlikte, icra mahkemesinin inceleme yetkisi bakımından temel yaklaşım değişmemiştir.</p>

<p>İcra mahkemesi, uyuşmazlığın esasını incelemez; ilk derece mahkemesi kararının doğru veya yanlış olduğuna ilişkin bir değerlendirme yapmaz.</p>

<p>Mahkemenin görevi, kanunda öngörülen şekli şartların gerçekleşip gerçekleşmediğini denetlemektir. Kanun yoluna başvurulmuş olması, gerekli teminatın gösterilmesi ve diğer usul şartlarının yerine getirilmesi hâlinde icranın geri bırakılmasına karar verilir.</p>

<p>Bu nedenle icranın geri bırakılması kararı, ilk derece mahkemesi kararının isabetsiz olduğu ya da kanun yoluna başvuran tarafın haklı bulunduğu anlamına gelmez. Bu karar yalnızca, üst mahkeme incelemesi tamamlanıncaya kadar cebrî icranın geçici olarak ertelenmesini sağlayan usulî bir güvencedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>İcra ve İflâs Kanunu’nun 36. maddesinde yapılan değişiklik, yalnızca terminolojiyi veya usulü etkileyen teknik bir düzenleme değildir. Bu değişiklik, Türk yargı sisteminde istinafa geçişin icra hukukuna yansıyan en önemli sonuçlarından biridir.</p>

<p>Bugün uygulamada ve öğretide zaman zaman “tehiri icra” ifadesi kullanılmaya devam edilmektedir. Ancak bu terminolojik alışkanlık, kurumun hukuki niteliğinin değişmediği anlamına gelmez. Hukukta isimler aynı kalabilir; fakat o isimlerin ifade ettiği kurumlar, değişen hukuki sistem içinde farklı bir içerik kazanabilir.</p>

<p>İcranın geri bırakılması kurumu bunun en belirgin örneklerinden biridir. Artık söz konusu olan, temyiz esaslı eski tehiri icra sistemi değil; istinaf sistemine uyarlanmış yeni bir icranın geri bırakılması rejimidir. Dolayısıyla bu kuruma ilişkin hukuki değerlendirmelerin de eski alışkanlıklarla değil, yeni kanun yolu sisteminin mantığı ve amacı çerçevesinde yapılması gerekmektedir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-seyithan-deliduman" title="Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN"><img alt="Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/12/seyithan-deliduman.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-seyithan-deliduman" title="Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN">Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tehiri-icradan-icranin-geri-birakilmasina-1</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 10:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/10/terazi/dava1-ta11-cover.jpg" type="image/jpeg" length="21557"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanma Davasında Fiziksel Şiddet Nasıl Ispatlanır ve Boşanma Davasına Etkisi Nedir?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-fiziksel-siddet-nasil-ispatlanir-ve-bosanma-davasina-etkisi-nedir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-fiziksel-siddet-nasil-ispatlanir-ve-bosanma-davasina-etkisi-nedir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Boşanma davalarında şiddet iddiaları, hem hukuki hem de vicdani açıdan en ağır ve en hassas konuların başında gelir. Bu videoda; boşanma davasında fiziksel şiddetin nasıl ispatlandığını, mahkemelerin hangi delillere özellikle önem verdiğini ve şiddetin nafaka, tazminat ve velayet üzerindeki etkilerini tüm yönleriyle ele alıyorum.</p>

<p>Boşanma davalarında fiziksel şiddet, psikolojik şiddet, tehdit, baskı ve aile içi şiddetin her türü; Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanunu kapsamında ağır kusur olarak değerlendirilir. Şiddetin varlığının ispatında en güçlü ve tartışmasız deliller; doktor raporları, Adli Tıp Kurumu raporları ve polis tutanaklarıdır.</p>

<p><strong><i>Videoda özellikle şu başlıklara detaylı şekilde değinilmektedir:</i></strong></p>

<p>Boşanma davasında fiziksel şiddetin hukuki anlamı</p>

<p>Doktor raporlarının ve hastane kayıtlarının delil değeri</p>

<p>Adli Tıp Kurumu raporlarının kusur tespitindeki rolü</p>

<p>Polis tutanakları, 155/112 başvuruları ve 6284 sayılı Kanun kapsamında verilen uzaklaştırma kararlarının önemi</p>

<p>Hakimin şiddet iddialarını değerlendirirken dikkate aldığı kriterler</p>

<p>Şiddetin ispatlanmasının nafaka, maddi-manevi tazminat ve velayet üzerindeki etkileri</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Şiddet iddialarının somut, resmi ve bilimsel delillerle desteklenmesi, boşanma davalarının seyrini doğrudan etkiler. Özellikle Adli Tıp raporları, acil servis ve adli muayene kayıtları ile polis tutanakları; mahkemeler nezdinde en güçlü ispat araçlarıdır. Bu deliller, şiddetin ne zaman ve nasıl gerçekleştiğini objektif şekilde ortaya koyar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-fiziksel-siddet-nasil-ispatlanir-ve-bosanma-davasina-etkisi-nedir</guid>
      <pubDate>Sat, 01 Aug 2026 13:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/_GXN6UozM2Y/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="24237"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanma Davasında Hak Kaybına Neden Olan En Büyük Hatalar]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-hak-kaybina-neden-olan-en-buyuk-hatalar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-hak-kaybina-neden-olan-en-buyuk-hatalar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-hak-kaybina-neden-olan-en-buyuk-hatalar</guid>
      <pubDate>Sat, 18 Jul 2026 23:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/BjdDJh1aHnQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="40521"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Eşim Boşanmak İstemiyor Ben Yine de Boşanabilir miyim?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Eşim Boşanmak İstemiyor Ben Yine de Boşanabilir miyim?</strong></p>

<p>Boşanma davası, taraflardan birinin boşanmak istemesine rağmen diğer eşin karşı çıkması halinde de açılabilir. Türk Medeni Kanunu’na göre eşin rızası şart değildir. Mahkeme, boşanma davası kapsamında evlilik birliğinin temelinden sarsılıp sarsılmadığını inceler.</p>

<p><strong>Boşanma Türleri</strong></p>

<p>• Anlaşmalı boşanma davası: Tarafların boşanmayı ve şartlarını kabul etmesiyle hızlı ilerler.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>• Çekişmeli boşanma davası: Eşlerden biri boşanmaya karşı çıkıyorsa açılır ve süreç daha uzun olabilir.</p>

<p><strong>Hukuki Dayanak</strong></p>

<p>Boşanma davası TMK 166. maddeye dayanır. Ortak yaşamın sürdürülemeyecek ölçüde bozulması boşanma gerekçesidir. Bir eşin boşanmak istememesi boşanma davası açılmasına engel olmaz.</p>

<p><strong>Delillerin Önemi</strong></p>

<p>Boşanma davası sürecinde mahkeme, tarafların iddialarını somut delillerle değerlendirir.</p>

<p>• Tanık anlatımları</p>

<p>• Mesaj kayıtları</p>

<p>• Raporlar</p>

<p>• Diğer yazılı veya görsel deliller</p>

<p>Delil yetersizliği durumunda boşanma davası reddedilebilir.</p>

<p><strong>Aynı Evde Yaşama Durumu</strong></p>

<p>Aynı çatı altında yaşamaya devam edilmesi boşanma davası açılmasına engel değildir. Ayrı odalarda yaşamak, iletişimin kopması, ilgisizlik gibi unsurlar evliliğin fiilen bittiğini gösterebilir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Eşin boşanmaya karşı çıkması boşanma davası açılmasını engellemez. Önemli olan evliliğin sürdürülemez olduğunun somut şekilde ortaya konmasıdır. Boşanma davası süreci delillerin gücüyle şekillenir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 23:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/498gsBydbiA/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="53041"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR</strong></p>

<p><strong>1. Boşanma davası sürecinin duygusal boyutu</strong></p>

<p>Boşanma davası, tarafların en yoğun duyguları yaşadığı dönemlerden biridir. Bu duygusal yük nedeniyle boşanma davası sırasında sağduyulu karar vermek çoğu zaman zorlaşır. Ancak unutulmamalıdır ki boşanma davası sırasında yapılan her yanlış hamle, hem hukuki hem ekonomik açıdan uzun vadeli sonuçlar doğurabilir.</p>

<p><strong>2. Boşanma davası açmadan önce doğru hazırlık yapmanın önemi</strong></p>

<p>Birçok kişi ani öfke ve kırgınlıklarla boşanma davası açmaktadır. Oysa boşanma davası, sadece ayrılığı değil; mal paylaşımı, velayet, nafaka ve tazminat gibi birçok konuyu kapsayan kapsamlı bir hukuki süreçtir. Bu nedenle boşanma davası açmadan önce durumun dikkatle değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p><strong>3. Delil olmadan boşanma davası açmanın riskleri</strong></p>

<p>Boşanma davasında en sık rastlanan hatalardan biri delilsiz başvuru yapılmasıdır. Aldatma, şiddet veya terk iddiaları somut delillerle desteklenmediği sürece mahkeme boşanma davasında istenen sonucu vermez. Mesaj kayıtları, görüntüler, tanık anlatımları veya kamera kayıtları olmadan açılan boşanma davalarının reddedilmesi çok yaygındır.</p>

<p><strong>4. Mal paylaşımı ve boşanma davasındaki yanlış bilinenler</strong></p>

<p>Boşanma davası sürecinde malların paylaşımı konusunda çok sayıda yanlış bilgi bulunmaktadır. Malın bir eşin üzerine kayıtlı olması diğer eşin hakkı olmadığı anlamına gelmez. Edinilmiş mallara katılma rejimi gereğince evlilik süresince edinilen mallarda her iki eşin de hakkı vardır. Bu nedenle boşanma davası açılmadan önce mal varlığının doğru tespit edilmesi önemlidir.</p>

<p><strong>5. Nafaka ve tazminat haklarının doğru değerlendirilmesi</strong></p>

<p>Boşanma davasında tazminatın boşanmayı kimin istediğine göre belirlendiği yönünde yaygın bir yanılgı vardır. Oysa tazminat, tarafların kusur durumuna göre değerlendirilir. Daha az kusurlu olan ve boşanma davası sonucunda ekonomik kayba uğrayan taraf tazminat talep edebilir. Nafaka hakkı da aynı şekilde boşanma davası içerisindeki genel durum ve ihtiyaçlara göre değerlendirilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>6. Velayet konusunun boşanma davasındaki yeri</strong></p>

<p>Boşanma davası sırasında velayeti bir rekabet alanı olarak görmek ciddi bir hatadır. Mahkemeler velayet kararını ebeveynlerin duygusal beyanlarına göre değil, çocuğun üstün yararını gözeterek verir. Çocuğun gelişimini hangi ebeveynin daha iyi destekleyebileceği belirleyici unsurdur.</p>

<p><strong>7. Sosyal medyanın boşanma davasına etkisi</strong></p>

<p>Boşanma davası devam ederken yapılan sosyal medya paylaşımları sürecin seyrini olumsuz etkileyebilir. Kişinin duygusal bir anla yaptığı paylaşım, boşanma davasında karşı taraf için delil niteliği taşıyabilir ve mahkemenin bakış açısını değiştirebilir.</p>

<p><strong>8. İletişimin tamamen kopması ve boşanma davasına etkileri</strong></p>

<p>Boşanma davasında tarafların iletişimi tamamen kesmesi özellikle çocukların olduğu durumlarda büyük sorunlara yol açar. Saygılı ve kontrollü bir iletişim biçimi, hem boşanma davasının sağlıklı ilerlemesini sağlar hem de çocukların psikolojik açıdan korunmasına katkıda bulunur.</p>

<p><strong>9. Sonuç: Boşanma davası bir son değil, yeni bir başlangıçtır</strong></p>

<p>Boşanma davası, yalnızca bir evliliğin bitişi değildir; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Bu nedenle boşanma davasının bilinçli, planlı ve hukuka uygun yürütülmesi, gelecekte karşılaşılabilecek sorunların önüne geçmek açısından büyük önem taşır</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</guid>
      <pubDate>Sat, 30 May 2026 17:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/6hqXrTPHfjE/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="97315"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK (Zina Nedeni İle Boşanma)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK ( Zina Nedeni İle Boşanma)</strong></p>

<p>Bu video, eşinizin sizi aldatması durumunda Türk Medeni Kanunu’nun size tanıdığı tüm hakları anlaşılır şekilde öğrenebilmeniz için hazırlanmıştır. Zina, kanunda özel boşanma sebebi olarak düzenlenmiştir ve atacağınız her adım hukuki sonucunuzu doğrudan etkiler. Aldatma fiilini öğrendiğiniz tarihten itibaren 6 ay içinde ve her hâlde fiilin üzerinden 5 yıl geçmeden dava açabilirsiniz. Eşinizi açık veya örtülü biçimde affetmişseniz dava hakkınız ortadan kalkar. Birlikte yaşamaya devam etmek dahi affetme olarak kabul edilebilir.</p>

<p>Sadakat yükümlülüğünün ihlali ağır bir kusur sayıldığından, boşanma davasında kusur tespiti maddi ve manevi tazminat taleplerinizi güçlendirir. Mahkeme tazminat miktarını tarafların ekonomik durumu, evliliğin süresi ve aldatmanın etkilerine göre belirler. Çocukların velayetinde ise çocuğun üstün yararı esastır. Sadakatsizlik çocuğun gelişimini olumsuz etkiliyorsa velayet çoğunlukla sadakatsiz olmayan tarafa verilir.</p>

<p>Bu süreçte geçerli delillerin hukuka uygun şekilde toplanması önemlidir. Tanık beyanları, otel kayıtları, sosyal medya paylaşımları ve alenileşmiş mesajlaşmalar kullanılabilir. Boşanma ile birlikte mal paylaşımı da gündeme gelir ve yasal mal rejimi gereği evlilik süresince edinilen mallar eşit şekilde paylaşılır.</p>

<p>Bu açıklama, aldatma gibi sarsıcı bir durumda haklarınızı doğru adımlarla kullanabilmeniz için hazırlanmıştır. Duygusal tepkiyle değil, hukuki bilinçle hareket etmek sürecin en önemli unsurudur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</guid>
      <pubDate>Thu, 28 May 2026 18:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Sy5Wvj2MyHc/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="45199"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanmak İsteyen Ama Korkan Kadınların Bilmesi Gereken 5 Gerçek]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Boşanma sürecine adım atmak isteyen ancak psikolojik, ekonomik ya da toplumsal nedenlerle çekinen kadınlar için hazırlanan bu video, temel hukuki hakları sade ve anlaşılır bir şekilde ortaya koymaktadır. Aile baskısı, maddi kaygılar ve çocukların geleceği gibi unsurlar çoğu zaman kadınların karar vermesini zorlaştırsa da, Türk hukuku kadınları koruyan güçlü düzenlemelere sahiptir. Bu açıklama bölümünde videoda ele alınan konuların profesyonel bir özeti yer almaktadır.</p>

<p>Boşanma hakkı, anayasal ve yasal güvencelere sahip temel bir haktır. Türk Medeni Kanunu’na göre evlilik birliği ortak hayatı sürdürmeyi eşlerden beklenemeyecek ölçüde sarsılmışsa, kadın tek başına boşanma davası açabilir. Eşin rızası aranmaz ve kimse istemediği bir evliliği sürdürmek zorunda değildir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Şiddet veya baskıya maruz kalan kadınlar 6284 sayılı Kanun çerçevesinde güvence altındadır. Uzaklaştırma kararı, gizlilik tedbirleri, geçici maddi destek ve gerektiğinde devlet koruması gibi önemli hukuki mekanizmalar kadınların güvenliği için düzenlenmiştir.</p>

<p>Ekonomik endişeler de çoğu zaman gerçeği tam olarak yansıtmaz. Nafaka, maddi tazminat ve mal paylaşımı gibi süreçler, boşanma sonrası kadının ekonomik güvencesini desteklemek amacıyla kanunda düzenlenmiştir. Evlilik sürecinde edinilen mallarda her iki eşin de hakkı bulunmaktadır ve kadın yoksulluk nafakası talep edebilir.</p>

<p>Çocukların velayeti konusunda mahkemeler çocuğun üstün yararını esas alır. Özellikle küçük yaştaki çocukların bakım ve ilgisinde anne önemli bir konumda kabul edilmekte olup, annenin sorumluluk bilinci ve çocuğa sağladığı duygusal istikrar dikkate alınmaktadır.</p>

<p>Boşanma bir bitiş değil, yeni bir başlangıçtır. Hukuk sistemi bireyin özgür ve bağımsız yaşam hakkını esas alır. Kadın haklarını bildiğinde ve bilinçli hareket ettiğinde, toplumsal önyargılara rağmen kendine güçlü bir yol çizebilir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek</guid>
      <pubDate>Mon, 25 May 2026 23:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/yUapvan2SsQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="32145"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Altında Geçecek Azami Süreler Nelerdir, CMK 110/A]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Adli Kontrol Altında Geçecek Azami Süreler Nelerdir,<br />
CMK 110/A Adlî Kontrol Süresi ve Hukuki Sınırlar</strong></p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110/A maddesi, adlî kontrol süresi, uzatma koşulları ve çocuklar açısından uygulanma biçimi konusunda temel düzenlemeleri içerir. Bu videoda, adlî kontrol tedbirinin ne kadar süreyle uygulanabileceğini, hangi durumlarda uzatılabileceğini ve hukuki sınırlarını ayrıntılı biçimde ele alıyoruz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>⚖️ Bu videoda yanıt bulacağınız sorular:</strong></p>

<p>Adlî kontrol süresi ne kadar olabilir?<br />
CMK 110/A maddesi neyi düzenler?<br />
Adlî kontrol süresi hangi hâllerde uzatılabilir?<br />
Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlarda adlî kontrol süresi kaç yıldır?<br />
Çocuklar için adlî kontrol süresi nasıl uygulanır?<br />
Adlî kontrol tedbirinin sınırları nelerdir?</p>

<p><strong>📚 Kısa Özet:</strong><br />
Ceza yargılamasında tutuklama yerine uygulanan adlî kontrol, bireyin özgürlüğünü daha az sınırlayan bir önlemdir. Ancak bu tedbirin süresiz devam etmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. CMK madde 110/A, hem soruşturma hem de kovuşturma aşamasında adlî kontrolün süre sınırlarını, uzatma şartlarını ve çocuklar yönünden indirimi açıkça düzenleyerek kişi özgürlüğünü korur.</p>

<p>🔹 Ağır ceza kapsamına girmeyen suçlarda: En fazla 2 yıl, zorunlu hâllerde 1 yıl uzatma<br />
🔹 Ağır ceza kapsamındaki suçlarda: En fazla 3 yıl, uzatma ile birlikte toplam 4 yıl<br />
🔹 Çocuklar bakımından: Süre yarı oranında uygulanır</p>

<p><strong>Sonuç:</strong><br />
CMK madde 110/A, adlî kontrolün süresiz hale gelmesini engelleyerek hukuk devleti ilkesini ve insan haklarına saygıyı somut biçimde güvence altına alır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a</guid>
      <pubDate>Thu, 21 May 2026 10:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/eMoMx9pjrgY/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="25548"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Tedbirine Uymamanın Sonuçları, CMK Madde 112]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı Tedbirine Uymamanın Sonuçları, CMK Madde 112</p>

<p>Ceza muhakemesi süreci, bir yandan toplumsal adaletin sağlanmasını, diğer yandan bireyin özgürlüğünün korunmasını amaçlar. Bu iki ilke arasında kurulan hassas denge, yargılamanın temelini oluşturur. İşte bu noktada, adli kontrol tedbirleri, tutuklamaya alternatif bir önlem olarak devreye girer. Ancak bu tedbirlerin etkili olabilmesi, şüpheli veya sanığın yükümlülüklere tam anlamıyla uymasına bağlıdır.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 112. maddesi (CMK m.112) kapsamında, adli kontrol hükümlerine uymamanın sonuçlarını tüm yönleriyle inceliyoruz. Kanun koyucu, bu maddeyle hem yargılama sürecinin güvenliğini hem de tedbirlerin ciddiyetini korumayı hedeflemiştir. Adli kontrolün bir “lütuf” değil, kamu düzenini ve yargılamanın sağlıklı yürütülmesini güvence altına alan bir yargısal sorumluluk olduğunu vurguluyoruz.</p>

<p>Videoda şu sorulara detaylı yanıtlar bulabilirsiniz:</p>

<p>- Adli kontrol yükümlülüklerine uymayan kişi hakkında ne yapılabilir?</p>

<p>- Mahkûmiyet kararı verilmiş bir kişi adli kontrolü ihlal ederse ne olur?</p>

<p>- Tutukluluk süresi dolmuş ve salıverilmiş bir kişi adli kontrolü ihlal ederse yeniden tutuklanabilir mi?</p>

<p>CMK 112’nin hukuk sistemimizdeki işlevi ve önemi nedir?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK 112’nin birinci fıkrasına göre, adlî kontrol yükümlülüklerini kasten yerine getirmeyen şüpheli veya sanık, hükmedilebilecek hapis cezasının süresi ne olursa olsun derhâl tutuklanabilir. Bu düzenleme, yargılamanın disiplinini sağlamak amacıyla getirilmiştir.</p>

<p>Ayrıca 14 Nisan 2020’de yapılan değişiklikle, hakkında mahkûmiyet kararı verilmiş ve bu karar istinaf veya temyiz aşamasında olan kişiler de artık aynı hükme tabidir. Yani adlî kontrolü ihlal eden bu kişiler hakkında da ilk derece mahkemesi doğrudan tutuklama kararı verebilir.</p>

<p>Öte yandan, 24 Kasım 2016 tarihli değişiklik ile getirilen bir diğer önemli hüküm, azami tutukluluk süresi dolduğu için serbest bırakılan sanıkların durumunu düzenlemiştir. Buna göre, bu kişiler hakkında adlî kontrol kararı verilmişse ve bu tedbiri ihlal ederlerse, yeniden tutuklanmaları mümkündür. Ancak bu tutuklama süresi, ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlarda en fazla dokuz ay, diğer suçlarda ise iki ayla sınırlıdır.</p>

<p>Bu hüküm, hem kişi özgürlüğünün korunması hem de adli sürecin güvenliği açısından son derece önemlidir. CMK 112, bireyin özgürlük hakkını ortadan kaldırmadan, yargılamanın sağlıklı yürütülmesi için bir denge mekanizması kurar. Tedbirlere uymamanın ciddi sonuçları olduğunu hatırlatır ve adli kontrolün hukuk sistemimizdeki caydırıcı gücünü ortaya koyar.</p>

<p>Sonuç olarak, CMK madde 112; adli kontrol tedbirine uymamanın hukuki sonuçlarını belirleyerek, ceza muhakemesinin etkinliğini artıran ve yargı sürecinin disiplinini koruyan bir düzenlemedir. Bu madde, bireysel hak ve özgürlükleri gözetirken aynı zamanda adaletin tecellisini sağlamayı hedefler.</p>

<p>Bir yargılamada özgürlük, yükümlülüklerle anlam kazanır. Adli kontrolün ihlali, sadece bir kural ihlali değil, aynı zamanda adaletin işleyişine müdahale anlamına gelir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112</guid>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/-vQAh0iF830/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="99870"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR, CMK 111]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR</strong></p>

<p>CMK 111 – Adlî Kontrolün Kaldırılması ve İtiraz Süreci</p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 111 Açıklaması </p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sürecinde bireyin özgürlüğünü sınırlayan her tedbirin geçici olması, hukuk devleti ilkesinin temel gereklerinden biridir. Adlî kontrol tedbiri, tutuklamaya alternatif olarak kişisel özgürlüğü koruyan bir güvence niteliği taşır. Ancak bu tedbirin süresiz biçimde devam etmesi, kişi hak ve özgürlükleriyle bağdaşmaz.</p>

<p>Bu videoda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 111. maddesini (CMK 111) ele alarak adlî kontrolün hangi koşullarda kaldırılabileceğini, başvuru yollarını ve itiraz sürecini ayrıntılı şekilde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan konular:</p>

<p>CMK 111 nedir?<br />
Adlî kontrolün kaldırılması nasıl talep edilir?<br />
Hâkim veya mahkeme bu talebi nasıl değerlendirir?<br />
Adlî kontrol kararına itiraz mümkün müdür?<br />
Adlî kontrol tedbirinin süresi ve ölçülülük ilkesi</p>

<p>Öne çıkan noktalar:<br />
CMK’nın 111. maddesi, adlî kontrolün kaldırılmasına ilişkin açık bir yol belirleyerek bireyin özgürlüğünü korur. Şüpheli veya sanık, adlî kontrolün kaldırılmasını talep edebilir; hâkim veya mahkeme de bu talebi en geç beş gün içinde karara bağlamak zorundadır. Ayrıca, kararlara karşı itiraz hakkı tanınarak yargısal denetim sağlanır.</p>

<p>Bu düzenleme, adil yargılanma hakkı, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkesi açısından büyük önem taşır. Adlî kontrolün bir cezaya dönüşmemesi, yalnızca yargılamanın gerektirdiği ölçüde uygulanması, hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu video, ceza muhakemesi, adlî kontrol uygulaması ve kişi özgürlüğü üzerindeki yargısal güvenceler konularında bilgi edinmek isteyen hukuk öğrencileri, avukat adayları ve hukuk meraklıları için hazırlanmıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 09:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/l__BEvTYoto/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="32450"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler</p>

<p>CMK 110 – Adlî Kontrol Kararı Nedir? | Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 110 Açıklaması | Hukuki Haklarım</p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sistemimizde kişi özgürlüğü, en temel haklardan biridir. Ancak bu özgürlük, bazen adaletin sağlanması amacıyla sınırlanabilir. İşte bu noktada tutuklama tedbirine alternatif bir koruma önlemi olan adlî kontrol devreye girer.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110. maddesini (CMK 110) ele alarak, adlî kontrol kararının kim tarafından verileceğini, hangi aşamalarda uygulanabileceğini ve nasıl değiştirilebileceğini ayrıntılı biçimde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan başlıklar:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK 110 nedir?<br />
Adlî kontrol kararı kim tarafından verilir?<br />
Hâkim adlî kontrol kararında değişiklik yapabilir mi?<br />
Kovuşturma aşamasında adlî kontrol nasıl uygulanır?<br />
Cumhuriyet savcısının adlî kontroldeki rolü nedir?<br />
*Adlî kontrol tedbirinin amacı ve hukuk devleti ilkesiyle ilişkisi</p>

<p>Öne çıkan kavramlar:<br />
Adlî kontrol kararı, tutuklama tedbirine alternatif olarak kişi özgürlüğünü daha az kısıtlayan bir sistem getirir. Bu sayede hem yargılamanın güvenliği sağlanır hem de bireyin temel hak ve özgürlükleri korunur. CMK 110, yargılamanın her aşamasında adlî kontrolün uygulanmasına ve değiştirilebilmesine imkân tanıyarak hukuk devleti ilkesinin güçlü bir yansımasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/mqXtkUoSSR4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="89060"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="14570"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="14753"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>

<p></p>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="33078"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="42442"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="86467"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="96598"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="88042"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="63027"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="57793"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="78723"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
