<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 18 Aug 2026 21:54:44 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[En yüksek ve en düşük sıralamayla öğrenci alan hukuk fakülteleri]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/en-yuksek-ve-en-dusuk-siralamayla-ogrenci-alan-hukuk-fakulteleri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/en-yuksek-ve-en-dusuk-siralamayla-ogrenci-alan-hukuk-fakulteleri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[2026-YKS yerleştirme sonuçlarına göre hukuk fakültelerinde en yüksek başarı sırası Koç Üniversitesi Burslu programının, devlet üniversitelerinde ise Galatasaray Üniversitesi'nin oldu. Vakıf üniversitelerinde burslu ve ücretli programlar arasındaki makas açılırken; devlet kontenjanlarında en düşük sıralama Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi'nde gerçekleşti.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>2026 Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) eşit ağırlık puan türü kapsamında hukuk fakültelerine yerleştirme sonuçları açıklandı. ÖSYM'nin duyurduğu verilere göre, ülke genelindeki devlet, vakıf ve KKTC'deki hukuk fakültelerinin taban ve tavan başarı sıralamaları netleşti. Adaylar sonuçlarını ÖSYM'nin ykssonuc.osym.gov.tr adresinden T.C. kimlik numarası ve aday şifresiyle görüntüleyebiliyor.</p>

<p><strong>Zirvede Koç Üniversitesi var</strong></p>

<p>2026-YKS'de hukuk fakülteleri arasında en yüksek başarı sırasıyla dolan program, Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin burslu ve yüzde 30 İngilizce hazırlıklı programı oldu. Söz konusu programa 100'üncü sıradaki aday kadar yerleştirme yapılabildi. Koç'u sırasıyla Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin Fransızca programı (300'üncü sıra), İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi'nin burslu ve yüzde 30 İngilizce programı (310'uncu sıra) ve TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi'nin burslu ve yüzde 30 İngilizce programı (500'üncü sıra) izledi.</p>

<p><strong>Devlet üniversiteleri arasında en yüksek performans Galatasaray'da</strong></p>

<p>Devlet üniversitelerinin hukuk fakülteleri arasında en seçici program, Fransızca eğitim veren Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi oldu; program 300'üncü sırada tamamen doldu. Galatasaray'ı yüzde 30 İngilizce hazırlıklı Boğaziçi Üniversitesi (1.150'inci sıra) izledi. Herhangi bir burs veya İngilizce hazırlık şartı aranmayan tam kapasiteli devlet hukuk fakülteleri arasında ise Ankara Üniversitesi 2.050'nci sırayla ilk sırada yer aldı. Ankara Üniversitesi'ni Hacettepe Üniversitesi (2.910), İstanbul Üniversitesi (3.100), Marmara Üniversitesi (4.390) ve Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi (4.700) takip etti.</p>

<p><strong>En düşük sıralama Nuh Naci Yazgan Üniversitesi'nde</strong></p>

<p>2026-YKS hukuk fakülteleri arasında kontenjanını tamamen dolduran programlar içinde en düşük başarı sıralamasıyla yerleştirme, Kayseri'deki Nuh Naci Yazgan Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin yüzde 25 indirimli programında gerçekleşti. Söz konusu programa 99 bin 530'uncu sıradaki aday kadar yerleştirme yapıldı. Bu program, 2025'te 86.801'inci sırada dolmuştu; bir yılda yaklaşık 12.700 basamaklık bir gerileme yaşandı.<br />
Devlet üniversiteleri arasında ise en düşük sıralamayla dolan program, Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Hukuk Fakültesi oldu. Herhangi bir burs veya indirim uygulanmayan bu devlet programı, 180 kişilik kontenjanının tamamını 37.492'nci sıradaki adaya kadar doldurdu. Türk-Alman Üniversitesi'nin Almanca ağırlıklı özel programı ise 47.242'nci sırayla dolan devlet destekli en düşük sıralamalı program oldu.</p>

<p><strong>KKTC üniversitelerinde tam ücretli programlara talep arttı</strong></p>

<p>Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki üniversitelerin hukuk fakültelerinde de dikkat çekici bir tablo ortaya çıktı. Doğu Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin herhangi bir indirim uygulanmayan tam ücretli programı, yıllık 890.862 TL eğitim ücretine rağmen 50 kişilik kontenjanının tamamını 96.740'ıncı sıradaki adaya kadar doldurdu. Bu program bir önceki yıl aynı kontenjanı sadece 108.149'uncu sıraya kadar doldurabilmişti; yani 2026'da programa olan ilgi belirgin şekilde arttı.</p>

<p><strong>Vakıf üniversitelerinde burslu-ücretli makası</strong></p>

<p>Vakıf üniversitelerinin hukuk fakültelerinde burslu ve ücretli programlar arasındaki talep farkı bu yıl da öne çıktı. Koç Üniversitesi'nin herhangi bir indirim uygulanmayan tam ücretli programı, yıllık 2 milyon 180 bin TL'lik eğitim bedeliyle 2026-YKS'nin en pahalı hukuk fakültesi programı oldu; program 59 kişilik kontenjanının 54'ünü doldurabildi ve 5 kontenjan boş kaldı. Buna karşılık aynı üniversitenin burslu programı saniyeler içinde dolan programlar arasında yer aldı.</p>

<p>Bazı vakıf ve yabancı üniversitelerin tam ücretli hukuk programları ise bu yıl hiç öğrenci alamadı. İstanbul Kültür Üniversitesi, Nuh Naci Yazgan Üniversitesi, Girne Amerikan Üniversitesi, Uluslararası Final Üniversitesi ve Arnavutluk'taki Tiran New York Üniversitesi'nin tam ücretli hukuk programlarına hiçbir aday yerleşmedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Buna karşılık bazı indirimli vakıf programlarında geçen yıla kıyasla ciddi bir talep artışı yaşandı. Bahçeşehir Üniversitesi'nin tam ücretli ve yüzde 30 İngilizce hazırlıklı programı 2025'te kontenjanının yalnızca yüzde 51'ini doldururken, 2026'da kontenjanının tamamını 91.000'inci sıradaki adaya kadar doldurdu. Benzer şekilde Altınbaş Üniversitesi'nin yüzde 50 indirimli programı da geçen yıl yüzde 29 doluluktan bu yıl yüzde 100 doluluğa yükseldi. İstanbul Ticaret Üniversitesi'nin yüzde 50 indirimli programında ise taban başarı sırası bir yılda 124.250'den 33.620'ye geriledi; bu da programa yönelik rekabetin belirgin biçimde arttığını gösteriyor. (memurlar.net)</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>EĞİTİM, GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/en-yuksek-ve-en-dusuk-siralamayla-ogrenci-alan-hukuk-fakulteleri</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 19:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/08/hukuk-fak.jpg" type="image/jpeg" length="22646"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Deepfake ve 1971 Tarihli Anayasa Mahkemesi Kararı: Delil Otantikliğine İlişkin Yarım Asırlık Bir Öngörü]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/deepfake-ve-1971-tarihli-anayasa-mahkemesi-karari-delil-otantikligine-iliskin-yarim-asirlik-bir-ongoru-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/deepfake-ve-1971-tarihli-anayasa-mahkemesi-karari-delil-otantikligine-iliskin-yarim-asirlik-bir-ongoru-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>I. Giriş</strong></p>

<p>Derin sahte (deepfake), insanların yüz, hareket ve sesini gerçeğe uygun olacak şekilde taklit etmek veya değiştirmek için yapay zekâ teknikleri aracılığıyla fotoğrafların, videoların veya seslerin kullanılmasıdır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> Kavram, Kasım 2017'de Reddit isimli sosyal medya platformunda bir kullanıcının derin sahtecilik üretiminde kullanılabilecek kodları paylaşmasının ardından ortaya çıkmış ve kısa sürede geniş kitlelere yayılmıştır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> Bu teknoloji, gerçek kişileri aslında hiçbir zaman söylemedikleri sözleri söylemiş ya da yapmadıkları eylemleri yapmış gibi gösteren ses ve video kayıtlarının oluşturulmasını mümkün kılmaktadır. Ceza muhakemesi bakımından meselenin kalbinde ise şu soru yer almaktadır: Bir ses veya görüntü kaydı, hangi koşullar altında gerçekliğin belgesi olarak hükme esas alınabilir?</p>

<p>Görsel ve işitsel medyanın nesnel bir gerçeklik belgesi olarak ele alınması, esasen on dokuzuncu yüzyıl hukukunun bir inşasıdır. Bilim insanı Tal Golan, 1850'lerden itibaren fotografik delillerin mahkemelerde kabul edilebilirliğinin olay bazında değerlendirildiğini ortaya koymuş; tanık anlatıları uzun süre boyunca mahkemelerde delillerin en güvenilir ve kıymetli ispat aracı olarak kabul edilmişken, fotoğraf ve yazılı kayıtlar giderek nesnel gerçekliğin belgesi statüsüne yükselmiştir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> İşte bu inşanın ne denli kırılgan olduğuna ilişkin Türk hukuk tarihindeki en erken ve kanaatimizce en dikkat çekici uyarılardan biri, Anayasa Mahkemesi'nin bundan yarım asrı aşkın bir süre önce, 1971 yılında verdiği bir kararda saklıdır. Söz konusu karar, tarihi itibariyle doğal olarak doğrudan derin sahtecilikle ilgili değildir. Fakat kararda, ses kayıtlarında montaj ya da ses taklidi yöntemleriyle, usta kişilerden alınacak yardım ile sahtecilik yapılabileceği hususu değerlendirilmiştir. Bir diğer ifadeyle Yüksek Mahkeme, günümüzde deepfake kavramı içinde değerlendirilen manipülasyon riskini, dijital sentezleme ve yapay zekâ algoritmalarının tahayyül dahi edilemediği bir dönemde delil hukuku düzlemine taşımıştır.</p>

<p><strong>II. Kararın Arka Planı: Ses Bantlarına Dayanan Bir Dokunulmazlık Dosyası</strong></p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-197141-e-197167-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">Anayasa Mahkemesi'nin 1971 tarihinde verdiği 1971/41 Esas 1971/67 Karar sayılı ilamı</span></a><span style="color:#2980b9">,</span></strong><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-197141-e-197167-k-sayili-karari" rel="dofollow">[4]</a> Cumhuriyet Senatosu'nun Cumhurbaşkanınca seçilmiş üyesi Osman Köksal'ın yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulu kararının iptali istemine ilişkindir. Köksal'a yöneltilen suç isnadı ise; Anayasa'yı tağyir ve tebdil ile Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni iskata veya vazifesini yapmaktan men'e cebren teşebbüs gayesiyle gizlice ittifak kurmaktır.</p>

<p>Dönemin kamuoyunda geniş yankı uyandıran bu soruşturmada isnadın dayanağını ise büyük ölçüde tek bir Millî İstihbarat Teşkilâtı görevlisinin raporları ile bu görevlinin katılmadığı toplantılarda alındığı ileri sürülen ses bantları ve bunların çözümleri oluşturmaktadır.</p>

<p>Mahkeme, yasama dokunulmazlığının kaldırılması kararlarını denetlerken delilleri sübut yönünden değerlendirmeyeceğini, yalnızca isnadın ciddi olarak nitelendirilmesine olanak bulunup bulunmadığı bakımından ve bu yönde aydınlanacak kadar deliller üzerinde duracağını özenle vurgulamıştır. Bu çerçevede yürütülen inceleme, dosyanın omurgasını oluşturan ses bantlarının delillik gücü sorununu kaçınılmaz biçimde gündeme getirmiştir.</p>

<p><strong>III. Kararın Ses Kayıtlarına İlişkin Değerlendirmesi</strong></p>

<p>Kararın konumuz bakımından ilgi çekici kısmı aynen şöyledir:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>“Ses alma alanındaki ilerleme ve gelişmeler bugün o evrededir ki bir sesin belirli bir kişiye ilişkin bulunduğunun hala parmak izlerinde olduğu gibi kuşkusuzca ve kesinlikle saptanamamasına karşılık birtakım montaj yollarıyla ve gerekirse ses taklit etmede usta kişilerin yardımlarından da yararlanılarak bantlar istenildiği gibi doldurulabilmektedir. Bir toplantıda hazır bulunanlar, zamanında ve usulünce tutanaklarla saptanarak o toplantıya ilişkin bulunduğu ileri sürülen ses bantlarına böylece destek ve güç kazandırılmadıkça bant çevirilerine hukuk yönünden tam bir güvenle bağlanıp dayanılamayacağı ortadadır.”</i></p>

<p>Bu paragraf dikkatle okunduğunda, Mahkemenin üç katmanlı bir hukuki şüphecilik geliştirdiği görülmektedir. İlk olarak ses, parmak izi gibi kuşkusuz ve kesin bir aidiyet tespitine elverişli değildir; teknik veri, kişiye aidiyet konusunda tek başına mutlak bir kanıt oluşturmaz. İkinci olarak kayıtlar, montaj ve ustalıklı taklit yöntemleriyle istenildiği gibi doldurulabilir niteliktedir; yani içerik, gerçekliğin pasif bir yansıması değil, aktif bir üretimin konusu olabilir. Üçüncü olarak, teknik verinin hukuk yönünden tam bir güvenle kabul edilebilmesi ancak dışsal ve usulüne uygun destekleyici unsurlarla, bir diğer ifadeyle zamanında ve usulünce düzenlenmiş tutanaklarla tahkim edilmesine bağlıdır.</p>

<p>Kararın devamı, bugünün adli bilişim terminolojisiyle okunduğunda daha da çarpıcıdır. Mahkeme; ses alma araçlarının ilgili ev ve bürolara kimlerce, ne vakit ve nasıl yerleştirildiğinin, nasıl uzun bir zaman korunup çalıştırılabildiğinin, bantların ne zaman ele alınıp nasıl değerlendirildiğinin, konuşanların kimliklerinin ve banda çekilmiş seslerle ilişkilerinin ne yolla saptandığının bilinmemesini, bantların isnada ciddilik verme gücünü gölgeleyen bir husus olarak değerlendirmiştir<a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-197141-e-197167-k-sayili-karari" rel="dofollow">.[5]</a></p>

<p>Bu değerlendirme, günümüz ceza muhakemesinde elektronik delilin güvenilirliğinin ön şartı sayılan delil zinciri kavramının neredeyse kelimesi kelimesine tarifidir. Yine Mahkeme, ses bantlarını inceleyen bilirkişilerin kimliklerinin raporda açıklanmamış olması karşısında, incelemelerinde böylesine kesin bir sonuca varabilen bu kimselerin ses alma alanındaki bilimsel ve teknolojik yetenek ve yetkileri üzerinde bir fikir edinilemediğini belirterek, teknik bilirkişiliğin denetlenebilirliğini delil değerlendirmesinin merkezine yerleştirmiştir<a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-197141-e-197167-k-sayili-karari" rel="dofollow">.[6]</a></p>

<p>Kararda yer alan bir başka ayrıntı ise adeta günümüz tartışmalarına ışık tutmaktadır. Osman Köksal, ses bantlarıyla saptandığı ileri sürülen 23/11/1970 ve 27/11/1970 tarihli toplantılara ilişkin olarak, ilgili günlerde İstanbul'da bulunduğunu Türk Hava Yolları'ndan aldığı belge ile; evinde konuklarını ağırladığını ise noter tasdikli yazılı ifadelerle ortaya koymuştur. Teknik kayıt ile fiziki gerçeklik arasındaki bu çelişki Mahkeme’nin ses bantlarına duyduğu güvensizliği besleyen somut olgulardan biri olmuştur. Nihayetinde Mahkeme, başkaca inandırıcı ve pekiştirici kanıtlar bulunmadıkça yalnızca ses bantlarının ve gizli ajan raporlarının böylesine ağır bir isnada ciddilik kazandırabilmesinin bir hukuk devletinde düşünülemeyeceği sonucuna ulaşmış ve dokunulmazlığın kaldırılmasına ilişkin Senato kararının Osman Köksal'a ilişkin bölümünü iptal etmiştir<a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-197141-e-197167-k-sayili-karari" rel="dofollow">.[7]</a></p>

<p><strong>IV. 1971'den Bugüne: Deepfake Çağında Kararın Anlamı</strong></p>

<p>Söz konusu kararda ses kayıtları üzerinde yapılabilecek montaj ve ustalıklı taklit yöntemlerine yönelik yapılan vurgu, henüz dijital sentezleme ve yapay zekâ algoritmalarının tahayyül dahi edilemediği bir dönemde delilin otantikliği hususunda sağlıklı bir hukuki şüphecilik ortaya koymuştur. 1971'de ses taklit etmede usta kişilerin yardımını gerektiren sahtecilik, bugün <strong><u>Çekişmeli Üretici Ağlar (Generative Adversarial Networks)</u></strong> sayesinde teknik bilgisi sınırlı kişilerin dahi erişebileceği yazılımlarla gerçekleştirilebilmektedir. Değişen şey tehdidin niteliği değil; ölçeği, değişmezliği ve erişilebilirliğidir.</p>

<p>Bu yaklaşım, günümüzün manipülatif yapay zekâ çıktılarına karşı geliştirilen şeffaflık ve etiketleme yükümlülüğü doktrininin tarihsel bir izdüşümü niteliğindedir. Nitekim Avrupa Birliği'nin 2024 tarihli Yapay Zekâ Tüzüğü'nün (EU AI Act) 50/4. maddesi, derin sahtecilik teşkil eden görüntü, ses veya video içeriği üreten ya da manipüle eden yapay zekâ sistemlerinin kullanım sunucularını ilgili içeriğin yapay yöntemlerle oluşturulduğunu veya manipüle edildiğini ifşa etmekle yükümlü kılmaktadır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> Anayasa Mahkemesi'nin yarım asır önce aradığı dışsal ve usulüne uygun destekleyici unsurlar, bugün normatif düzlemde etiketleme, teknik işaretleme ve kaynak doğrulama yükümlülükleri biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Mahkeme’nin sesin bir parmak izi kesinliğiyle saptanamayacağı gerçeğinden hareketle geliştirdiği usuli güvence arayışı ile Avrupa Birliği'nin yapay içeriklerin ayırt edilebilir biçimde işaretlenmesini zorunlu kılan tercihi, aynı hukuki kaygının farklı yüzyıllardaki tezahürleridir.</p>

<p><strong>V. Sonuç</strong></p>

<p>Tüm açıklamalar kapsamında denilebilir ki; 1971 tarihli Anayasa Mahkemesi kararında öngörüldüğü üzere, teknik veriye duyulan hukuki güven ancak katı usuli güvencelerle ve teknoloji-hukuk eş güdümüyle korunabilecektir. Suçun soruşturulması evresinde yalnızca yasal düzenlemelerin varlığı yeterli olmayıp elektronik delillerin otantikliğini saptayabilecek gelişmiş yazılımsal altyapıların inşası ve teknik kapasitesi yüksek uzman personelin istihdamı, suçun tespiti ve normların etkin tatbiki açısından stratejik bir zorunluluktur.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a> Yarım asır önce ses bantları için söylenenler, bugün deepfake içerikler için aynen ve daha güçlü biçimde geçerlidir: Delil, ancak doğrulanabildiği ölçüde delildir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-coskun-genc" title="Av. Coşkun GENÇ"><img alt="Av. Coşkun GENÇ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/06/coskun-genc.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-coskun-genc" title="Av. Coşkun GENÇ">Av. Coşkun GENÇ</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">--------------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999">Deepfake Bilgi Notu, Kişisel Verileri Koruma Kurulu, KVKK Yayınları, No: 75, Ankara, 2025, s. 7.</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999">Yavuz, Can, Deepfake (Derin Sahte): Yapay Zekâ Tarafından Üretilen Yeni Nesil Görsel-İşitsel İçerik, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2022, s. 37.</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">[3]</span></a><span style="color:#999999">Paris, B./Donovan, J., Deepfakes And Cheap Fakes: The Manipulation of Audio and Visual Evidence, Data &amp; Society, 2019, s. 17-18.</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-197141-e-197167-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[4]AYM'nin 17.8.1971 ve 19.8.1971 günlü, 1971/41 E., 1971/67 K. sayılı kararı</span></a><span style="color:#999999"> (RG 15.1.1972, S. 14073). Kararın tam metni için bkz. Anayasa Mahkemesi Kararlar Bilgi Bankası, https://normkararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/?id=e82cdd47-66b9-4b7d-b541-a79d8515c7fe</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-197141-e-197167-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[5]AYM, 1971/41 E., 1971/67 K.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-197141-e-197167-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[6]AYM, 1971/41 E., 1971/67 K.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-197141-e-197167-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[7]AYM, 1971/41 E., 1971/67 K.</span></a></p>

<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><span style="color:#999999">[8]</span></a><span style="color:#999999">Regulation (EU) 2024/1689 of the European Parliament and of the Council (EU AI Act), m. 50/4.</span></p>

<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><span style="color:#999999">[9]</span></a><span style="color:#999999">Konuya ilişkin ayrıntılı değerlendirmelerimiz için bkz. Genç, Coşkun, Bilişim Suçlarının Soruşturulması ve Koruma Tedbirleri, Yetkin Yayınları, Ankara, 2026, s. 408 vd.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/deepfake-ve-1971-tarihli-anayasa-mahkemesi-karari-delil-otantikligine-iliskin-yarim-asirlik-bir-ongoru-1</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 18:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/yargi/aym-tokm.jpg" type="image/jpeg" length="50321"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[7594 Sayılı Kanun ve Sosyal Güvenlikte Adalet: Geçmişte Doğan Mağduriyet, Bugün Teslim Edilen Hak]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/7594-sayili-kanun-ve-sosyal-guvenlikte-adalet-gecmiste-dogan-magduriyet-bugun-teslim-edilen-hak-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/7594-sayili-kanun-ve-sosyal-guvenlikte-adalet-gecmiste-dogan-magduriyet-bugun-teslim-edilen-hak-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bir kanun bugün yürürlüğe girer; fakat bazen düzenlediği mağduriyet yıllar önce ortaya çıkmıştır.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/7594-sayili-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">7594 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun</span></a></strong>, 9 Ağustos 2026 tarihinde kabul edilmiş ve 18 Ağustos 2026 tarihli ve 33344 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır. Kanun, sosyal güvenlik alanında çeşitli değişiklikler getirirken; özellikle şehit ana ve babalarına aylık bağlanması, vazife malullüğü aylıkları ve terörle mücadele sırasında yaralanan bazı kişilere yeni aylık imkânı sağlanması bakımından dikkat çekmektedir.</p>

<p>Düzenlemenin konumuz açısından en önemli yönlerinden biri, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na eklenen Geçici 20. madde ile getirilen aylık hakkıdır. Madde; terörle mücadele görevinin ifası sırasında belirli nitelikte yaralanan, ancak malul sayılmayan veya vazife malullüğü bakımından derece tespiti yapılmayan belirli askerî personel, MİT ve Emniyet personeli ile güvenlik korucularını kapsamaktadır. Şartları taşıyanlara, başvuruları üzerine, 17.135 gösterge rakamının memur aylık katsayısıyla çarpımı sonucunda bulunacak tutarda aylık bağlanması öngörülmektedir. Düzenleme, yürürlük tarihinden önce meydana gelen olaylar bakımından bir defaya mahsus uygulanacak ve başvuruların bir yıl içinde yapılması gerekecektir. Madde 1 Eylül 2026 tarihinde yürürlüğe girecektir.</p>

<p>İlk bakışta teknik bir sosyal güvenlik düzenlemesi gibi görünen bu hüküm, aslında daha temel bir hukuk sorusunu gündeme getirmektedir:</p>

<p><strong>Geçmişte meydana gelen bir olay nedeniyle ortaya çıkan mağduriyet, o tarihte yeterli hukuki korumaya kavuşmamışsa, yıllar sonra yeni bir kanunla giderilebilir mi?</strong></p>

<p>Bize göre cevap açıktır:</p>

<p><strong>Evet. Hukuk, geçmişte yeterince karşılanmamış bir mağduriyeti bugün tanıyabilir ve ona yeni bir hukuki sonuç bağlayabilir.</strong></p>

<p>7594 sayılı Kanun’un asıl anlamı da burada ortaya çıkmaktadır.</p>

<p><strong>Mevzuatın öngördüğü eşik, mağduriyetin kendisi değildir</strong></p>

<p>Sosyal güvenlik hukukunda bazı hakların doğumu belirli şartlara ve ölçütlere bağlanmıştır. Maluliyet de bunlardan biridir.</p>

<p>Ancak burada temel bir ayrım yapmak gerekir:</p>

<p><strong>Bir kişinin malul sayılmaması, onun zarar görmediği anlamına gelmez.</strong></p>

<p>Mevzuatın öngördüğü eşik, mağduriyetin varlık eşiği değil, belirli bir sosyal güvenlik hakkının doğum eşiğidir.</p>

<p>Bir kişi görev sırasında yaralanmış, bu yaralanma hayatında ve çalışma gücünde çeşitli sonuçlar doğurmuş olabilir. Fakat mevcut mevzuatın belirlediği maluliyet derecesine ulaşılmadığı için belirli bir aylık veya sosyal güvenlik hakkından yararlanamamış olabilir.</p>

<p>Buradan çıkarılabilecek sonuç, yalnızca <strong>belirli bir hakkın mevcut mevzuata göre doğmadığıdır.</strong></p>

<p>Bundan, kişinin mağdur olmadığı sonucu çıkarılamaz.</p>

<p>Çünkü bir zararın mevzuatın belirlediği eşiğin altında kalması, o zararın gerçekliğini ortadan kaldırmaz.</p>

<p><strong>Mağduriyet vardır; fakat hukuk onu yeterince tanımamış olabilir.</strong></p>

<p><strong>Zarar ve mağduriyet zaman içinde değişebilir</strong></p>

<p>Üstelik sosyal güvenlik hukukunu ilgilendiren zarar ve mağduriyetler her zaman meydana geldikleri anda bütün sonuçlarıyla ortaya çıkmayabilir.</p>

<p>Özellikle görev sırasında meydana gelen yaralanma ve buna bağlı maluliyetlerde, ilk anda mevzuatın öngördüğü eşiğin altında kalan bir durum zaman içerisinde ağırlaşabilir. Kişinin çalışma gücündeki kayıp artabilir, sağlık ve yaşam koşulları üzerindeki etkiler belirginleşebilir ve başlangıçta eşik altında bulunan maluliyet veya mağduriyet ilerleyen yıllarda bu eşiği dahi aşabilir.</p>

<p>Bu nedenle bir olayın gerçekleştiği tarihte mevzuatın öngördüğü ölçütün altında kalması, o olayın doğurduğu sosyal güvenlik riskinin gelecekte de aynı düzeyde kalacağı anlamına gelmez.</p>

<p><strong>Zararın zaman içinde gelişebilen niteliği, sosyal güvenlik hukukunun da yalnızca olayın gerçekleştiği andaki görünümle sınırlı kalmamasını gerektirebilir.</strong></p>

<p>Aksi hâlde başlangıçta mevzuatın öngördüğü eşiğin altında kalan bir mağduriyetin zaman içerisinde ağırlaşması ve kişinin hayatını giderek daha fazla etkilemesi, yalnızca ilk tespit esas alınarak göz ardı edilmiş olur.</p>

<p>Bu ise adalet duygusunu zedeleyebilecek bir sonuçtur.</p>

<p>Çünkü <strong>bir mağduriyetin belirli bir tarihte eşik altında bulunması, onun zaman içerisinde büyümeyeceği veya ağırlaşmayacağı anlamına gelmez.</strong></p>

<p>7594 sayılı Kanun’un getirdiği düzenleme bu bakımdan, geçmişte yeterince karşılanmamış durumların bugün yeniden değerlendirilmesine imkân vermesi açısından ayrıca önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>Geçmişte karşılanmayan mağduriyet</strong></p>

<p>Hukuk düzeni, hakların doğumu için ölçütler belirlemek zorundadır. Ancak zaman içinde bu ölçütlerin bazı gerçek hayat durumlarını yeterince karşılamadığı ortaya çıkabilir.</p>

<p>Özellikle sosyal güvenlik hukukunda hayatın bütün risklerini önceden ve eksiksiz biçimde kategorilere ayırmak kolay değildir.</p>

<p>Bir kişinin belirli bir maluliyet derecesine ulaşmaması, onun görev sırasında uğradığı zararın önemsiz olduğu anlamına gelmeyebilir.</p>

<p>Buradaki sorun çoğu zaman zararın yokluğu değil, <strong>zararın mevcut mevzuat içinde yeterli bir sosyal güvenlik sonucuna bağlanmamış olmasıdır.</strong></p>

<p>İşte bu noktada kanun koyucunun sonradan müdahalesi önem kazanır.</p>

<p>Geçmişte mevzuatın öngördüğü eşiğe ulaşmadığı için koruma dışında kalan bir kişinin durumunun bugün yeniden değerlendirilmesi, geçmişte kazanılmış bir hakkın değiştirilmesi değildir.</p>

<p>Yeni kanun, geçmişte tamamlanmış bir hukuki sonucu bozmak yerine, geçmişte yeterince karşılanmamış bir sosyal güvenlik ihtiyacına yeni bir hukuki sonuç bağlamaktadır.</p>

<p>Bu yönüyle 7594 sayılı Kanun, geçmişte ortaya çıkmış ancak dönemin mevzuatı içinde yeterince karşılanmamış bir mağduriyetin bugün giderilmesine yönelik bir düzenleme olarak değerlendirilebilir.</p>

<p><strong>Geçmişe temas etmek, geçmişe yürümek değildir</strong></p>

<p>Kanunların zaman bakımından uygulanması bakımından da önemli bir ayrım bulunmaktadır.</p>

<p>Yeni kanunun geçmişte meydana gelmiş olayları esas alması, tek başına kanunun geçmişe yürüdüğü anlamına gelmez.</p>

<p>Asıl soru şudur:</p>

<p><strong>Yeni kanun geçmişte tamamlanmış bir hukuki sonucu mu değiştiriyor, yoksa geçmişte meydana gelen bir olaydan hareketle bugün ve gelecek bakımından yeni bir hukuki sonuç mu öngörüyor?</strong></p>

<p>Geçmişte kesinleşmiş ve kişiselleşmiş bir hakkın daha sonra kanunla ortadan kaldırılması ile geçmişte meydana gelen bir olay nedeniyle bugün yeni bir sosyal güvenlik hakkı tanınması aynı hukuki mesele değildir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/7594-sayili-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow">7594 sayılı Kanun</a> bakımından düzenlemenin ağırlık noktası ikinci durumdur.</p>

<p>Kanun, geçmişte meydana gelen belirli olayları esas almakta; fakat bu olaylardan kaynaklanan ve daha önce yeterince karşılanmamış mağduriyetler bakımından bugün yeni bir sosyal güvenlik koruması oluşturmaktadır.</p>

<p>Dolayısıyla burada öncelikle geçmişe yürüyen bir kanun sorunundan değil, <strong>geçmişte eksik kalan hukuki korumanın bugün tamamlanmasından</strong> söz etmek gerekir.</p>

<p><strong>Kazanılmış hakkın ötesinde: Eksik kalan hakkın teslimi</strong></p>

<p>Kazanılmış hak, hukuk güvenliğinin önemli unsurlarındandır. Hukuk düzeni tarafından kazanılmış ve kişiselleşmiş bir hakkın sonradan keyfî biçimde ortadan kaldırılması kabul edilemez.</p>

<p>Ancak kazanılmış hakkın korunmasını yalnızca <strong>mevcut olanı korumak</strong> şeklinde anlamak da eksik olur.</p>

<p>Hukukun görevi yalnızca geçmişte kazanılmış hakları korumak değildir. Hukuk, aynı zamanda daha önce yeterince karşılanmamış ve haklı bir nedene dayanan mağduriyetleri giderebilecek imkânları da yaratabilmelidir.</p>

<p>Bu nedenle kazanılmış hakkın korunması, adalet düşüncesinden bağımsız düşünülemez.</p>

<p><strong>Kazanılmış hakkın korunması, haklı bir nedene rağmen zamanında hakka dönüşememiş bir mağduriyetin hukuk düzenince sonradan giderilmesini de dışlamamalıdır.</strong></p>

<p>Burada amaç, teknik anlamda hiç doğmamış her türlü menfaatin sonradan “kazanılmış hak” hâline getirilmesi değildir.</p>

<p>Söz konusu olan; haklı bir hukuki veya sosyal nedene dayanan bir mağduriyetin, dönemin mevzuatında yer alan bir eşik veya sınırlama nedeniyle yeterli bir hukuki korumaya dönüşememiş olmasıdır.</p>

<p>Böyle bir durumda sonradan yapılan düzenleme, geçmişte kazanılmış bir hakkı değiştirmemekte; <strong>geçmişte karşılanmamış mağduriyeti gidermektedir.</strong></p>

<p>Bu nedenle mesele yalnızca kazanılmış hakkın korunması değildir.</p>

<p>Mesele aynı zamanda <strong>daha önce koruma dışında bırakılmış bir mağduriyetin bugün hakka dönüştürülmesidir.</strong></p>

<p>Adalet bazen mevcut hakkı korumaktır; bazen de zamanında teslim edilmemiş hakkı teslim etmektir.</p>

<p><strong>Eşitlik ve sosyal devlet</strong></p>

<p>Düzenlemenin eşitlik boyutu da göz ardı edilmemelidir.</p>

<p>Anayasa’nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesi, her durumda herkese aynı kuralın uygulanmasını değil, benzer durumda bulunanların haklı bir neden olmaksızın farklı muameleye tabi tutulmamasını gerektirir.</p>

<p>Geçmişte aynı veya benzer sosyal riske maruz kalan, ancak yalnızca mevzuatın belirlediği bir eşik nedeniyle yeterli korumadan yararlanamayan kişilerin durumunun sonradan yeniden değerlendirilmesi, eşitlik düşüncesiyle de ilişkilidir.</p>

<p>Ancak burada eşitlikten daha geniş bir mesele vardır:</p>

<p><strong>Daha önce yeterince karşılanmamış bir mağduriyetin sosyal devlet ilkesi doğrultusunda giderilmesi.</strong></p>

<p>Sosyal devlet yalnızca mevcut sosyal güvenlik haklarını koruyan bir devlet anlayışından ibaret değildir. Sosyal devlet aynı zamanda ortaya çıkan sosyal riskleri görmek, mağduriyetleri değerlendirmek ve gerektiğinde yeni koruma mekanizmaları geliştirmek zorundadır.</p>

<p>Bu nedenle geçmişte yeterince korunmamış bir mağduriyet alanının bugün sosyal güvenlik sistemi içine alınması, sosyal devlet ilkesinin doğal bir sonucu olarak değerlendirilebilir.</p>

<p><strong>Sosyal devlet, hukuk devletinin alternatifi değil; onun sosyal adalet boyutudur.</strong></p>

<p><strong>Geç gelen adalet, değersiz adalet değildir</strong></p>

<p>Hukuk ve adalet tartışmalarında sıkça kullanılan bir söz vardır:</p>

<p><strong>“Geç gelen adalet, adalet değildir.”</strong></p>

<p>Bu sözün taşıdığı uyarı elbette önemlidir. Çünkü geciken adalet, bazen telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilir. Zamanında tanınmayan bir hak veya zamanında giderilmeyen bir mağduriyet, kişinin hayatında kalıcı kayıplara yol açabilir.</p>

<p>Ancak bize göre adaletin gecikmesi ile adaletin hiç tecelli etmemesi arasında önemli bir fark vardır.</p>

<p><strong>Geç gelen adalet, zamanında gelen adaletin yerini tutmayabilir; fakat adalet olmaktan çıkmaz.</strong></p>

<p>Çünkü hiç tecelli etmeyen adalet ile geç de olsa tecelli eden adalet aynı şey değildir.</p>

<p>Geç gelen bir hak, geçmişte yaşanan zararı bütünüyle ortadan kaldıramaz. Yaşananları geri alamaz. Fakat mağduriyetin hukuk tarafından tanınmasını ve mümkün olduğu ölçüde telafi edilmesini sağlar.</p>

<p>Bu nedenle bize göre:</p>

<p><strong>Geç gelen adalet, gecikmiş adalettir; yok olmuş adalet değildir.</strong></p>

<p>7594 sayılı Kanun da bu düşüncenin somut bir örneği olarak görülebilir.</p>

<p>Yıllar önce meydana gelen bir olay nedeniyle ortaya çıkan mağduriyet, o tarihte mevcut hukuk düzeni içerisinde yeterli bir sosyal güvenlik korumasına kavuşmamış olabilir. Ancak kanun koyucu bugün bu mağduriyeti fark ederek yeni bir hak tanıyorsa, bu düzenleme yalnızca geçmişe ilişkin bir eksikliği değil, bugünün adalet anlayışını da düzeltmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Geç kalmış olması, yapılan düzenlemeyi anlamsızlaştırmaz.</p>

<p>Tam tersine, <strong>gecikmiş de olsa hakkın teslim edilmesi, hukuk düzeninin kendi eksikliğini düzeltme iradesini gösterir.</strong></p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/7594-sayili-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow">7594 sayılı Kanun</a>’un önemi, yalnızca sosyal güvenlik sistemine eklediği yeni bir aylık hakkından ibaret değildir.</p>

<p>Kanun, geçmişte meydana gelen olaylar nedeniyle ortaya çıkan; ancak dönemin mevzuatının öngördüğü eşikler nedeniyle yeterince korunamamış belirli bir mağduriyet alanını bugün yeniden değerlendirmektedir.</p>

<p>Burada temel ayrımı unutmamak gerekir:</p>

<p><strong>Bir kişinin belirli bir sosyal güvenlik statüsünü kazanamaması ile hiçbir mağduriyet yaşamamış olması aynı şey değildir.</strong></p>

<p>Mevzuatın öngördüğü eşik, mağduriyetin ölçüsü değildir.</p>

<p>Kazanılmış hakkın korunması da geçmişte karşılanmamış her mağduriyetin sonsuza kadar hukukun dışında kalacağı anlamına gelmez.</p>

<p><strong>Kazanılmış hakkın korunması kadar, haklı bir nedene rağmen zamanında hakka dönüşememiş mağduriyetin giderilmesi de adaletin gereğidir.</strong></p>

<p>Bu açıdan 7594 sayılı Kanun, yalnızca yeni bir sosyal güvenlik hakkı getirmemekte; <strong>geçmişte yeterince karşılanmamış bir mağduriyeti bugün hukuk düzeninin görmesini ve ona bir sonuç bağlamasını sağlamaktadır.</strong></p>

<p>Çünkü bazı mağduriyetler ortaya çıktıkları gün bütün ağırlığıyla görünmeyebilir. Bazıları yıllar içinde büyüyebilir, derinleşebilir ve başlangıçta mevzuatın öngördüğü eşiğin altında kalan zarar, zamanla o eşiği dahi aşabilir.</p>

<p>Bu nedenle hukuk, geçmişteki bir olayın yalnızca gerçekleştiği andaki fotoğrafına değil, o olayın insan hayatında zaman içinde meydana getirdiği sonuçlara da bakabilmelidir.</p>

<p><strong>Geçmiş değiştirilemez. Fakat geçmişte eksik kalan adalet bugün tamamlanabilir.</strong></p>

<p><strong>Geç gelen adalet, zamanında gelen adalet kadar kıymetli olmayabilir; fakat yine de adalettir.</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-seyithan-deliduman" title="Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN"><img alt="Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/12/seyithan-deliduman.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-seyithan-deliduman" title="Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN">Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/7594-sayili-kanun-ve-sosyal-guvenlikte-adalet-gecmiste-dogan-magduriyet-bugun-teslim-edilen-hak-1</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 18:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/terazi-kitaplad.jpg" type="image/jpeg" length="51648"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukat Gülşen Çelik vefat etti]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/avukat-gulsen-celik-vefat-etti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/avukat-gulsen-celik-vefat-etti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ankara Barosu üyesi Avukat Gülşen Çelik (48146) vefat etti.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><i>Ankara Barosu'ndan yapılan açıklama şöyle;</i></p>

<p><strong>BAROMUZ ÜYESİ AV. GÜLŞEN ÇELİK (48146) VEFAT ETMİŞTİR</strong></p>

<p>22.05.2024 tarihinde avukatlık mesleğine başlayan Baromuz üyesi Av. Gülşen ÇELİK (48146) vefat etmiştir.</p>

<p>Cenazesi, 16.08.2026 tarihinde Karşıyaka Mezarlığı’na defnedilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Meslektaşımıza Allah’tan rahmet, ailesine ve Baromuz üyelerine başsağlığı dileriz.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/08/gulsen-celik.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>YAŞAM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/avukat-gulsen-celik-vefat-etti</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 15:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/gulsen-celik-1.jpg" type="image/jpeg" length="27163"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye’nin Yapay Zeka Vizyonu Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/turkiyenin-yapay-zeka-vizyonu-resmi-gazetede-yayimlanarak-yururluge-girdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/turkiyenin-yapay-zeka-vizyonu-resmi-gazetede-yayimlanarak-yururluge-girdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Cumhurbaşkanı Erdoğan imzasıyla yayımlanan 2026/9 sayılı Genelge ile Türkiye Yapay Zeka Eylem Planı (2026-2030) resmen yürürlüğe girdi. Önceki Ulusal Yapay Zeka Stratejisi'nin kazanımları üzerine inşa edilen plan; "Fark Et, İstifade Et, Üret ve Yönet" ilkeleriyle insan odaklı, güvenilir ve sürdürülebilir bir yapay zeka ekosistemi kurmayı hedefliyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Türkiye Yapay Zekâ Eylem Planı (2026-2030) ile İlgili 2026/9 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi, 18 Ağustos 2026 Tarihli ve 33344 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile “Türkiye Yapay Zeka Eylem Planı (2026-2030)” yürürlüğe girdi. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı koordinasyonunda kamu, özel sektör, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarının ortak çalışmasıyla hazırlanan plan, ülkenin teknolojik egemenliğini güçlendirmeyi ve küresel rekabette öncü konum elde etmeyi amaçlıyor.</p>

<p>Önceki dönemde 20 Ağustos 2021 tarihli Genelge ile uygulamaya konulan “Ulusal Yapay Zeka Stratejisi (2021-2025)” önemli kazanımlar sağlamıştı. Yeni eylem planı ise bu temel üzerine; veriden değere, bilgiden üretime uzanan bir yol haritası çizerek farkındalık artırma, nitelikli insan kaynağı yetiştirme, altyapı güçlendirme ve güvenilir yapay zeka ekosistemi oluşturma hedeflerini ortaya koyuyor.</p>

<p><strong>BAKAN KACIR: “SEYİRCİ DEĞİL, ÖNCÜ OLACAĞIZ”</strong></p>

<p>Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, X hesabından yaptığı paylaşımda planı şöyle değerlendirdi:</p>

<p>“2026-2030 Türkiye Yapay Zeka Eylem Planına ilişkin Genelge, Cumhurbaşkanı’nın imzasıyla Resmî Gazete’de yayımlandı.</p>

<p>Yapay zeka, yalnızca teknolojik bir alan değil; ekonomik refahın, rekabet gücünün ve egemenlik sınırlarının yeni belirleyicilerinden biri.</p>

<p>Türkiye olarak bu dönüşümün seyircisi değil, öncülerinden olacağız.</p>

<p>Kendi değerleriyle yapay zeka teknolojileri geliştiren, güvenilir ürün ve hizmetler üreten; sanayiden sağlığa, eğitimden kamu hizmetlerine kadar stratejik alanlarda yapay zeka çözümlerini ölçeklendiren bir Türkiye inşa edeceğiz.</p>

<p>Nitelikli insan kaynağımız, güçlü Ar-Ge altyapımız, girişimcilik ekosistemimiz ve üretim kabiliyetimizle Türkiye’yi yapay zeka alanında yatırımın, yeteneğin ve yenilikçi teknolojilerin merkezi haline getireceğiz.</p>

<p>Yapay zekayı Türkiye’nin teknolojik bağımsızlığının ve ekonomik kalkınmasının yeni güç alanlarından biri kılacağız.</p>

<p>Yapay zekanın sunduğu imkanlardan milletimizin refahı ve insanlığın ortak faydası için en üst düzeyde yararlanacağız. 2026-2030 Türkiye Yapay Zeka Eylem Planımız milletimize hayırlı olsun.”</p>

<p><strong>DÖRT ANA AŞAMADAN OLUŞUYOR</strong></p>

<p>Eylem planı dört temel aşama üzerine kurgulanıyor.</p>

<p><strong>- FARK ET: </strong>aşamasında 81 ilde yapay zekâ okuryazarlığı atölyeleriyle 2 yılda 5 milyon vatandaşa eğitim verilecek. 10 bin ileri düzey yapay zekâ uzmanı ve 100 bin uygulama profesyoneli yetiştirilecek. En az 2 bin kamu veri seti hazırlanacak, kullanıcı haklarını koruyan ve yatırımcılara öngörülebilirlik sağlayan hukuki-etik çerçeve oluşturulacak.</p>

<p><strong>- İSTİFADE ET:</strong> kapsamında 2030’a kadar toplam 1 GW’lık Veri Merkezi kurulu gücü hedefleniyor. Araştırmacılar, girişimler ve KOBİ’lere 20 milyon GPU-saat tahsis edilecek. Kamu yatırımlarından yapay zekâ projelerine en az yüzde 2 pay ayrılacak. Sağlık, enerji ve akıllı üretim başta olmak üzere öncelikli alanlarda sektörel pilot programlar hayata geçirilecek.</p>

<p><strong>- ÜRET: </strong>aşamasında enerji ve altyapısı hazır kampüsler ile Yapay Zekâ Büyüme Bölgeleri kurulacak. Yapay Zekâ Araştırma Fonu ve Büyüme Fonu devreye alınacak. Türkçe sektörel dil modellerinin geliştirilmesi ve ihracı teşvik edilecek. İmalat ve katma değerli ürünlerde fiziksel yapay zekâ ile robotik çözümler geliştirilecek.</p>

<p><strong>- YÖNET:</strong> başlığı altında en az 10 milyar dolar büyüklüğünde özel sektör ağırlıklı yapay zekâ ve veri merkezi yatırımı çekilmesi hedefleniyor. OECD, G20 ve Birleşmiş Milletler platformlarında etkin rol üstlenilecek. Türk dilleri için ortak “Türk Dilleri Büyük Dil Modeli” geliştirilecek. En az 5 öncelikli sektörde düzenleyici deney alanları işletilecek.</p>

<p><strong>TEMEL VE KESİŞEN KATMANLAR</strong></p>

<p>Planın altyapısı; enerji, hesaplama donanımı, altyapı, modeller-veri ve uygulamalar şeklinde kısa ve uzun vadeli katmanlardan oluşuyor. Bunları yetenek, finansman ile düzenleme ve güvenlik gibi kesişen katmanlar destekliyor.</p>

<p>Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, planın detaylarını resmi internet sitesinde (www.sanayi.gov.tr) (www.sanayi.gov.tr) yayımlayacak. Tüm kamu kurum ve kuruluşlarından görev ve sorumluluklarını hassasiyetle yerine getirmeleri ve ihtiyaç duyulan her türlü desteği sağlamaları isteniyor.</p>

<p>Türkiye, bu planla yapay zekâ alanında sadece kullanıcı değil; geliştiren, üreten, ihraç eden ve güvenilir şekilde yöneten bir ülke konumuna ulaşmayı hedefliyor.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/08/adsiz-188.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/turkiyenin-yapay-zeka-vizyonu-resmi-gazetede-yayimlanarak-yururluge-girdi</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 13:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/yapay-zess.jpg" type="image/jpeg" length="62613"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hakim Boşanma Davasında Hangi Soruları Sorar]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/hakim-bosanma-davasinda-hangi-sorulari-sorar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/hakim-bosanma-davasinda-hangi-sorulari-sorar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu videoda boşanma davalarında hâkimin hangi soruları, hangi amaçla yönelttiğini ve bu soruların hukuki anlamını ele aldım. Boşanma yargılamasında hâkim, evlilik birliğinin neden sona erme noktasına geldiğini doğru şekilde anlayabilmek için sistematik ve yönlendirici sorular sorar. Bu soruların amacı tarafları zorlamak değil, ileri sürülen iddiaların gerçekliğini, sürekliliğini ve evlilik birliği üzerindeki etkisini ortaya koymaktır. Çekişmeli veya anlaşmalı boşanma olmasına göre sorular değişebilse de temel çerçeve çoğu dosyada aynıdır.</p>

<p>Hâkim öncelikle evliliğin genel seyrini anlamaya yönelik sorular yöneltir. Evliliğin ne zamandır sorunlu olduğu, ilk ciddi problemlerin ne zaman başladığı, sorunların geçici mi yoksa kalıcı mı hale geldiği ve evliliği kurtarmaya yönelik bir çaba gösterilip gösterilmediği bu aşamada değerlendirilir. Amaç, evlilik birliğinin temelden sarsılıp sarsılmadığını tespit etmektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kusur iddialarının bulunduğu dosyalarda hâkim, bu iddiaları somutlaştırmaya yönelik ayrıntılı sorular sorar. Fiziksel veya psikolojik şiddet, hakaret, tehdit, aldatma, ilgisizlik, eve bakmama ya da aile müdahalesi gibi iddiaların hangi tarihlerde, hangi sıklıkta ve ne şekilde yaşandığı açıklattırılır. Böylece soyut anlatımlar yerine somut olaylara dayalı bir hukuki değerlendirme yapılır.</p>

<p>Çocuk bulunan dosyalarda ise sorular daha hassas bir noktaya odaklanır. Çocuğun mevcut yaşam düzeni, kiminle yaşadığı, bakım ve ihtiyaçlarının kim tarafından karşılandığı, ebeveynlerle kurduğu bağ ve ruhsal durumu sorgulanır. Bu değerlendirmede esas alınan ölçüt anne veya babanın talebi değil, çocuğun üstün yararıdır.</p>

<p>Nafaka, velayet ve maddi ya da manevi tazminat taleplerinin bulunduğu hallerde hâkim, tarafların ekonomik ve sosyal durumlarını anlamaya yönelik sorular yöneltir. Çalışma durumu, düzenli gelir, yaşam standartları ve giderler bu kapsamda ele alınır. Son aşamada ise hâkim, tarafların boşanma iradelerinin kesin olup olmadığını ve evliliğin fiilen sona erip ermediğini değerlendirir. Tüm bu soruların amacı dosyaya uygun, adil ve hakkaniyete dayalı bir karar verebilmektir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/hakim-bosanma-davasinda-hangi-sorulari-sorar</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 12:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/BcgV0SzllhI/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="35005"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukat Nazmi Baran vefat etti]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/avukat-nazmi-baran-vefat-etti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/avukat-nazmi-baran-vefat-etti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ankara Barosu üyesi Avukat Nazmi Baran (6350) vefat etti.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><i>Ankara Barosu'ndan yapılan açıklama şöyle;</i></p>

<p><strong>BAROMUZ ÜYESİ AV. NAZMİ BARAN (6350) VEFAT ETMİŞTİR</strong></p>

<p>11.12.1971 tarihinde avukatlık mesleğine başlayan Baromuz üyesi Av. Nazmi BARAN (6350) vefat etmiştir.</p>

<p>Cenazesi, 18.08.2026 Salı günü İsmet Oğultürk Camii’nde kılınacak öğle namazının ardından Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedilecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Meslektaşımıza Allah’tan rahmet, ailesine ve Baromuz üyelerine başsağlığı dileriz.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/08/nazmi-baran.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>YAŞAM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/avukat-nazmi-baran-vefat-etti</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 10:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/nazmi-baran-1.jpg" type="image/jpeg" length="86821"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ALKOLLÜ SÜRÜCÜYE RÜCUDA MÜNHASIRLIK ŞARTI KORUNDU, İSPAT YÜKÜ YER DEĞİŞTİRDİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/alkollu-surucuye-rucuda-munhasirlik-sarti-korundu-ispat-yuku-yer-degistirdi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/alkollu-surucuye-rucuda-munhasirlik-sarti-korundu-ispat-yuku-yer-degistirdi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ALKOLLÜ SÜRÜCÜYE RÜCUDA MÜNHASIRLIK ŞARTI KORUNDU, İSPAT YÜKÜ YER DEĞİŞTİRDİ</strong></p>

<p><i><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20252402-e-20254431-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 23.06.2025 Tarihli Uyuşmazlığın Giderilmesi Kararı </a>Üzerine Bir Değerlendirme</i></p>

<p></p>

<p><strong>I. Sorunun Ortaya Çıkışı</strong></p>

<p>Zorunlu mali sorumluluk sigortacısının, alkollü araç kullanan sigortalısına rücu edip edemeyeceği, sigorta hukukunun en çok dava üreten başlıklarından biridir. Tartışmanın kaynağı, birbirini izleyen iki mevzuat değişikliğidir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 48/1 hükmü, 11.06.2013 tarihli değişiklikten önce "alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin" araç sürmesini yasaklarken, değişiklikten sonra doğrudan "alkollü olan sürücülerin" araç sürmesini yasaklar hâle gelmiştir. Buna paralel biçimde, 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren ZMSS Genel Şartları'nın B.4.c bendi, mülga 2003 tarihli Genel Şartlar'ın B.4.d bendindeki "aracı güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş bulunmalarından ileri geliyorsa" ifadesini terk ederek, aracın "ilgili mevzuatta belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce kullanılması sırasında meydana gelen zararlar" için rücu hakkı tanımıştır.</p>

<p>Sigorta şirketleri bu değişiklikleri, kırk yıllık "münhasırlık" içtihadının terk edildiği yönünde okudu: Artık kazanın alkolün etkisiyle meydana gelmesi aranmayacak, sürücünün yasal sınırın üzerinde alkollü olması rücu için yeterli olacaktı. Bölge adliye mahkemeleri ise bölündü. Bir kısım daire salt alkollü olmayı yeterli görürken, bir daire münhasırlık şartında ısrar etti. Ortaya, aynı olayın hangi bölge adliye mahkemesinde görüldüğüne göre farklı sonuçlandığı bir tablo çıktı.</p>

<p><strong>II. Yargıtay'ın Çözümü: Münhasırlık Şartı Korunuyor</strong></p>

<p>Bu bölünme, 5235 sayılı Kanun'un 35/3 hükmü uyarınca Yargıtay önüne taşındı. <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20252402-e-20254431-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 23.06.2025 tarihli ve 2025/2402 E., 2025/4431 K. sayılı kararı</span></a>yla uyuşmazlığı kesin olarak giderdi: 01.06.2015 tarihli değişiklikten sonra da, ZMMS Genel Şartları'nın B.4.c bendine dayalı rücu davalarında kazanın münhasıran alkolün etkisi altında gerçekleşmiş olması aranacaktır.</p>

<p>Kararın gerekçesi, sonucundan daha önemlidir. Daire, 2918 sayılı Kanun'un 48. maddesindeki düzenlemenin sorumluluk hukukuna değil, cezai ve idari yaptırıma ilişkin olduğunu; salt alkollü olmanın soyut tehlike oluşturan bir kabahati meydana getirdiğini, buna karşılık sorumluluk hukukunda tazmin yükümlülüğünün illiyet bağına dayandığını vurgulamıştır. Daha çarpıcı olan tespit ise normlar hiyerarşisine ilişkindir: İlliyet bağı ilkesinin dayanağı Anayasa ve Türk Borçlar Kanunu hükümleri olduğundan, kanundan sonra gelen Genel Şartlar'ın bu ilkeyi bertaraf eden hükmünün uygulama yeri bulunmayacaktır. Karar, kanuna aykırı ikincil düzenlemelerin geçerli bir genel şart olarak kabul edilemeyeceğini açıkça ifade etmektedir.</p>

<p>Bu yaklaşım isabetlidir. Genel Şartlar, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından onaylanan ve sözleşme içeriğine dönüşen idari nitelikte metinlerdir. Bir sorumluluk ilkesinin, kanun değişikliği olmaksızın genel şart düzenlemesiyle askıya alınabilmesi kabul edilseydi, sigorta ettirenin hukuki güvenliği tamamen sektörün düzenleyici iradesine bırakılmış olurdu. Kararın sonuç kısmı, Hukuk Genel Kurulu'nun yerleşik uygulamasıyla da uyumludur (HGK, 11.05.2011, E.2011/182 K.2011/294; HGK, 10.12.2014, E.2013/1199 K.2014/1018; <a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021203-e-20221940-k-sayili-karari" rel="dofollow">HGK, 28.12.2022, E.2021/203 K.2022/1940</a>).</p>

<p><strong>III. Kararın Sessiz Kısmı: İspat Yükünün Yer Değiştirmesi</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Buraya kadar karar, sigortalı lehine bir istikrar kararıdır. Ancak kararın dokuzuncu paragrafı, ilk bakışta teknik bir ayrıntı gibi görünen fakat uygulamada sonucu tersine çevirebilecek bir kabul içermektedir. Daire, yeni düzenlemenin etkisinin "sadece ispat yüküne" ilişkin olduğunu belirttikten sonra şu ayrımı yapmaktadır: Sürücüdeki alkol miktarı mevzuatta öngörülen miktarda (1 promil) ise ispat yükü sigortacı üzerinde kalacak; bu miktardan fazla ise ispat yükü sigortalıya geçecektir. Karara göre sigortacı, sürücünün Kanun'un 48. maddesinde belirtilen oranların üstünde alkollü olduğunu ispatlamakla yükünü yerine getirmiş sayılır; bundan sonra alkolün kazada etkisi olmadığını ispat külfeti sigortalıya düşer ve illiyet bağının bulunmadığına ilişkin ispatsızlık riskini sigortalı taşır.</p>

<p>Bu kabul, üç yönden tartışmaya açıktır.</p>

<p>Birincisi, pozitif hukuk metniyle uyum sorunudur. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 1409/2 hükmü, sözleşmede öngörülen rizikolardan herhangi birinin teminat dışında kaldığını ispat yükünü açıkça sigortacıya yüklemekte; aynı kural 1485. madde uyarınca sorumluluk sigortaları bakımından da uygulanmaktadır. Karar, ispatı gereken hususun "riziko" değil "trafik kazasına sebep olan olgu" olduğu ayrımına dayanarak bu hükmün mutlak uygulanmasından ayrılmaktadır. Ne var ki teminat dışılık iddiasının çekirdeği, tam olarak zararın hangi olgudan doğduğudur; bu olgu ispatlanmadan teminat dışılık da ispatlanmış olmaz. Kanun hükmünün, hakkaniyet mülahazasıyla ve kanun değişikliği olmaksızın yön değiştirmesi, kararın kendi normlar hiyerarşisi gerekçesiyle de bir gerilim doğurmaktadır: Genel Şartlar kanunu bertaraf edemiyorsa, içtihat da kanunun açık ispat kuralını ters çeviremez.</p>

<p>İkincisi, Hukuk Genel Kurulu içtihadıyla uyum sorunudur. Hukuk Genel Kurulu, kararında da atıf yapılan içtihatlarında münhasırlık şartını benimserken, aynı cümlelerde teminat dışılığın ispat yükünün sigortacıya düştüğünü açıkça belirtmiştir. Bu kabul yalnızca eski tarihli kararlarda değil,<strong><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021468-e-20221143-k-sayili-karari" rel="dofollow"> 22.09.2022 tarihli E.2021/468 K.2022/1143 </a></strong>ve <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021203-e-20221940-k-sayili-karari" rel="dofollow">28.12.2022 tarihli E.2021/203 K.2022/1940 sayılı </a></strong>güncel kararlarda da tekrarlanmıştır. 2025 tarihli karar, esas kuralı korurken ispat yükü bakımından bu içtihattan sessizce ayrılmakta, ancak bu ayrılışın gerekçesini Hukuk Genel Kurulu kararlarını tartışarak değil, doktrinden bir görüşe atıfla kurmaktadır.</p>

<p>Üçüncüsü, kararın getirdiği eşik belirsizdir. Karar, ispat yükünün yer değiştirmesi için "mevzuatta öngörülen miktar" olarak 1 promili esas almaktadır. Oysa rücu hakkının dayanağı olan Genel Şartlar B.4.c bendi "ilgili mevzuatta belirlenen seviye"ye atıf yapmakta, Karayolları Trafik Yönetmeliği'nin 97. maddesi ise hususi otomobil sürücüleri için 0,50, diğer araç sürücüleri için 0,20 promil sınırını öngörmektedir. 1 promil ise Kanun'un 48/6 hükmünde, Türk Ceza Kanunu'nun 179/3 maddesinin uygulanacağı ceza hukuku eşiği olarak geçmektedir. Böylece uygulamada üç ayrı eşikli bir yapı doğmuştur: 0,20-0,50 promil sınırının altında rücu yoktur; bu sınır ile 1 promil arasında ispat yükü sigortacıdadır; 1 promilin üzerinde ise sigortalıdadır. Bu kademelendirmenin metinsel dayanağı zayıftır ve sahada tartışma üreteceği öngörülebilir.</p>

<p><strong>IV. Muhalefet Şerhi ve Caydırıcılık Tartışması</strong></p>

<p>Karara ekli muhalefet şerhi, çoğunluk görüşünü sonuç itibarıyla eleştirmekte ve mevzuat değişikliklerinin amacının tam olarak münhasırlık anlayışına son vermek olduğunu savunmaktadır. Şerhte, münhasırlık şartının sigortacı yönünden fiilen ispat imkânsızlığı anlamına geldiği, yol koşulları veya karşı sürücü kusuru gibi cüzi bir etken bulunduğunda rücu hakkının ortadan kalktığı belirtilmekte; bu durum, bir kazanın münhasıran alkolün etkisiyle meydana gelmesinin ancak aracın deposuna yakıt yerine alkol konulmasıyla mümkün olabileceği benzetmesiyle eleştirilmektedir.</p>

<p>Şerhin trafik güvenliğine ilişkin kaygısı yerindedir; ancak bu kaygının muhatabı sorumluluk hukuku değil, ceza ve idari yaptırım hukukudur. Alkollü araç kullanımının caydırılması, ehliyet geri alma, adli para cezası ve hapis yaptırımlarıyla sağlanır. Sigorta ilişkisinde rücu, cezalandırma aracı değil, ödenen tazminatın gerçek sorumluya aktarılması mekanizmasıdır. Kaldı ki münhasırlık şartı, alkolün kazadaki etkisinin tespitine ilişkin bir ispat sorunudur ve bu sorun, nöroloji ve trafik uzmanlarından oluşan bir bilirkişi kurulundan, olayın oluş biçimi değerlendirilerek alınacak raporla aşılabilir. Yargıtay'ın yerleşik uygulaması da bu yöndedir.</p>

<p><strong>V. Uygulamaya Etkisi</strong></p>

<p>Karar kesin nitelikte olduğundan, bölge adliye mahkemeleri bakımından yeknesaklık sağlanmıştır; bu yönüyle hukuki öngörülebilirliğe katkısı tartışmasızdır. Ancak sigortalı vekilleri bakımından pratik sonuç şudur: Sürücünün 1 promilin üzerinde alkollü olduğu dosyalarda savunma, artık "sigortacı illiyet bağını ispatlayamadı" pasif tezine dayandırılamaz. Kazanın oluş biçimine ilişkin delillerin baştan itibaren aktif olarak toplanması gerekir. Kaza tespit tutanağı ve krokinin, karşı sürücünün kusurunu ortaya koyan unsurları; yol, aydınlatma ve hava koşullarına ilişkin veriler; varsa kamera görüntüleri ve tanık beyanları; ceza dosyasındaki kusur bilirkişi raporu bu kapsamda önem kazanmaktadır. Talep edilmesi gereken delil ise, olayın dinamiğini değerlendirerek alkolün kazadaki etkisini ortaya koyacak nöroloji uzmanı ve trafik uzmanından oluşan bilirkişi kurulu raporudur.</p>

<p>Buna karşılık, aracın park hâlindeki bir araca çarpması gibi kazanın oluşunda başka hiçbir etkenin bulunmadığı tipik olaylarda, yüksek promilli sürücü bakımından ispat yükünün yer değiştirmesi sonucu değiştirmeyecektir. Tartışma asıl olarak, karşı tarafın da kusurlu olduğu, görüş mesafesinin düşük olduğu veya yol kusurunun bulunduğu sınır vakalarında sertleşecektir. Bu vakalarda dosyanın kaderini, artık kimin ispat edemediği belirleyecektir.</p>

<p><strong>VI. Sonuç</strong></p>

<p>Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 2025 tarihli kararıyla sorumluluk hukukunun temel ilkesine sahip çıkmış; genel şart düzenlemesinin illiyet bağı gerekliliğini ortadan kaldıramayacağını isabetle ortaya koymuştur. Kararın normlar hiyerarşisine ilişkin gerekçesi, sigorta hukukunda genel şartların sınırını çizen bir referans olarak kalıcı değer taşımaktadır.</p>

<p>Ne var ki aynı karar, ispat yükünü 1 promil eşiğine bağlayarak sigortalı aleyhine kaydırmakta ve bunu Türk Ticaret Kanunu'nun 1409. maddesindeki açık hüküm ile Hukuk Genel Kurulu'nun güncel içtihadını tartışmaksızın yapmaktadır. Ortaya, esas kuralı koruyan ancak sonucu ters yönde etkileyebilecek melez bir çözüm çıkmıştır. Kanaatimizce bu ikinci yön, ilk fırsatta Hukuk Genel Kurulu önünde yeniden değerlendirilmeye muhtaçtır. Zira bir ilkeyi korumanın en zayıf biçimi, onu ispat kuralları eliyle uygulanamaz hâle getirmektir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-melih-kucukcankurtaran" title="Av. Melih Küçükcankurtaran"><img alt="Av. Melih Küçükcankurtaran" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/08/melih-kucukcankurtaran.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-melih-kucukcankurtaran" title="Av. Melih Küçükcankurtaran">Av. Melih Küçükcankurtaran</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/alkollu-surucuye-rucuda-munhasirlik-sarti-korundu-ispat-yuku-yer-degistirdi-1</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 10:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/bilgis5haaa.jpg" type="image/jpeg" length="60759"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hukuk Genel Kurulu'nun 2021/203 E., 2022/1940 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021203-e-20221940-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021203-e-20221940-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 28.12.2022 tarihli, 2021/203 E., 2022/1940 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Hukuk Genel Kurulu</strong></p>

<p><strong>2021/203 E., 2022/1940 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi</p>

<p>1. Taraflar arasında birleştirilerek görülen “itirazın iptali” davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen asıl ve birleştirilen davanın kabulüne ilişkin karar asıl ve birleştirilen davada davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.</p>

<p>2. Direnme kararı asıl ve birleştirilen davada davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.</p>

<p>3. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun’la değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin 2. fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından asıl ve birleştirilen davada davalı vekilinin duruşma isteminin reddine karar verilip dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:</p>

<p><strong>I. YARGILAMA SÜRECİ</strong></p>

<p>Asıl Davada;</p>

<p>Davacı İstemi:</p>

<p>4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirkete trafik sigortalı davalının maliki olduğu aracın 14.06.2014 tarihinde saat 05.35 civarında davalının çalışanı dava dışı ...’un sevk ve idaresinde iken park hâlindeki birçok araca çarparak hasar verdiğini, sürücünün tam kusurlu ve güvenli sürüş yeteneğini kaybedecek kadar alkollü olduğunu, ehliyetini kaybetmemek için olay yerinden kaçtığını, müvekkilinin hasar gören üç araç için toplam 12.659,65TL ödediğini, ödenen bedelin tahsili amacıyla başlatılan icra takibine davalı tarafça haksız yere itiraz edildiğini ileri sürerek takibe vaki itirazın iptaline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Davalı Cevabı:</p>

<p>5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; kazaya karışan aracın şirketin bilgisi ve izni dışında dava dışı sürücü tarafından garajdan alınıp götürüldüğünü ve daha sonra müvekkilinin kendi imkânları ile yaptığı araştırmalar sonucu terk edilmiş hâlde bulunduğunu, sürücünün mahkemeye alkollü olduğunu beyan etmediğini, ancak her nasılsa sigortaya alkolü olduğunu belirten yazı verdiğini, yazının şirketi zarara uğratmak amacıyla verildiğini, dava dışı sürücü hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu ve sanığın eyleminin sabit görüldüğünü, araç çalınmış olduğundan rücu şartlarının oluşmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.</p>

<p>Birleştirilen Davada;</p>

<p>Davacı İstemi:</p>

<p>6. Davacı vekili dava dilekçesinde; asıl davada belirtilen nedenlerle park hâlinde olan ve zarar gören araç sahibinin başvurusu üzerine ödenen 3.795TL’nin tahsili amacıyla başlatılan icra takibine davalı tarafından haksız yere itiraz edildiğini ileri sürerek takibe vaki itirazın iptaline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Davalı Cevabı:</p>

<p>7. Davalı vekili cevap dilekçesinde; birleştirilen dava dilekçesi ve eklerinin kendilerine tebliğ edilmediğini, asıl talebin dava dışı sürücüye yöneltilmesinin gerektiğini, asıl davada belirtilen gerekçelerle rücu şartları oluşmadığının kabulünün gerektiğini, kusur ve hasar durumunu da kabul etmediklerini belirterek davanın reddini savunmuştur.</p>

<p>İlk Derece Mahkemesi Kararı:</p>

<p>8. ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 22.03.2016 tarihli ve 2015/37 E., 2016/296 K. sayılı kararı ile; 14.06.2014 tarihinde saat 06.00 sıralarında davalı araç sürücüsü dava dışı ...'un, sevk ve idaresindeki araç ile sokakta park hâlinde bulunan araçlara çarparak hasarlanmalarına sebebiyet verdiği, kazanın oluşumunda davalı sigortalı araç sürücüsünün %100 kusurlu olduğu, kazanın münhasıran sürücünün almış olduğu alkolün etkisi ile meydana geldiği, münhasıran alkolün etkisiyle meydana gelen kazalarda sigorta şirketinin sigorta ettirene rücü hakkının bulunduğu, her ne kadar davalı şirket tarafından, talep olunan bedelden sorumlu olmadığı, aracın bilgisi dışında çalışanı tarafından alındığı, husumetin dava dışı sürücüye yönlendirilmesi gerektiği beyan edilmiş ise de; dava dışı sürücünün davalı şirketin çalışanı olup, davalı şirket tarafından tır şöförü olarak işe alındığı, aracın davalı şirket tarafından sürücüye rızası ile teslim edildiği, bu hususun ceza mahkemesi dosya içeriği ile sabit olduğu, dava dışı sürücü hakkında görevi kötüye kullanma eylemi nedeniyle mahkumiyet kararı verildiği, bu durumda davalı şirketin, davacıya olan sorumluluğundan kurtulamayacağı ancak kendi çalışanına rücu edebileceği gerekçesiyle asıl ve birleştirilen davanın kabulüne asıl dava dosyasında; davalının ... 19. İcra Müdürlüğünün 2014/11889 E. sayılı takip dosyasına yaptığı itirazının 12.659,65TL asıl alacak, 220,83TL işlemiş faiz, icra gideri, vekâlet ücreti ile 12.659,65TL asıl alacağa, takip tarihinden tahsil gününe kadar yürütülecek değişen oranlarda avans faiziyle birlikte sınırlı olarak iptaline, birleştirilen davada davalının ... 20. İcra Müdürlüğünün 2015/6394 E. sayılı takip dosyasına yaptığı itirazının 3.795TL asıl alacak, 270,87TL işlemiş faiz, icra gideri, vekâlet ücreti ile 3.795TL asıl alacağa, takip tarihinden tahsil gününe kadar yürütülecek değişen oranlarda avans faiziyle birlikte sınırlı olarak iptaline karar verilmiştir.</p>

<p>Özel Daire Bozma Kararı:</p>

<p>9. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleştirilen davada davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.</p>

<p>10. Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 16.01.2019 tarihli ve 2018/5638 E., 2019/225 K. sayılı kararı ile;</p>

<p>“…Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir.<br />
Asıl ve birleşen davada davacı ... şirketinin davalının çalışanının sevk ve idaresindeki, davalıya ait araçla park halindeki birden çok araca hasar verdiğini belirterek, hasar gören araçlar için ödediği hasar bedelini icra yoluyla talep ettiği, davalının itirazı üzerine duran takiplerin devamı için de eldeki davayı açtığı görülmüştür. Davalı taraf ise çalışanının sevk ve idaresindeki aracın kendilerinin izni ve haberi olmaksızın alındığı, sürücü hakkında ... 1. Asliye Ceza Mahkemesinde hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan yargılama yapıldığı, mahkumiyetine karar verildiği savunmasında bulunmuştur.</p>

<p>O halde, sürücünün ceza mahkemesinde hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan mahkum olması, söz konusu mahkumiyet kararının kesinleşmiş olması, ceza mahkemesi kararı ile aracın şirket izni olmadan garajdan alındığının belirlenmesine bu durumda davalı malikin kusuru bulunmadığının ve sigorta şirketinin davalı malike rücu edemeyeceğinin anlaşılması karşısında mahkemece asıl ve birleşen davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.</p>

<p>Direnme Kararı:</p>

<p>11. ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 29.11.2019 tarihli ve 2019/687 E., 2019/1574 K. sayılı kararı ile; Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasında sigortacının rücu hakkının 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun (KTK) 95/2 maddesi ile Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (ZMSS) Genel Şartlarında düzenlemeye tabi tutulduğu, ZMSS Poliçe Genel Şartları’nın 4. maddesine göre, kazanın salt alkolün etkisi ile meydana geldiği sabit olduğundan sigortacının sigorta ettirene rücu hakkı bulunduğu, gasp ve hırsızlık iddiası ile sigorta ettirenin bu suçların işlenmesinde kusurunun olmadığını ispat ederse ancak o zaman rücudan kurtulabileceği, Genel Şartlar’da gasp ve hırsızlık hâlinin tahdidi olarak sayıldığı, sigorta ettirenin olayda emniyeti suistimal vardır diyerek ve kendisinin bu suçun işlenmesinde bir kusurunun olmadığını iddia ederek sorumluktan kurtulamayacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.</p>

<p>Direnme Kararının Temyizi:</p>

<p>12. Direnme kararı süresi içinde asıl ve birleştirilen davada davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.</p>

<p><strong>II. UYUŞMAZLIK</strong></p>

<p>13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda dosya kapsamı ve dava dışı sürücü hakkında verilen kesinleşen ceza mahkemesi kararında yapılan belirlemeye göre davacı ... şirketinin zarar gören üçüncü kişilere ödenen hasar bedelini davalı sigortalısından rücu etme hakkının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.</p>

<p><strong>III. GEREKÇE</strong></p>

<p>14. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili yasal düzenlemelerin ve kavramların incelenmesi gerekmektedir.</p>

<p>15. Karayolları Trafik Kanununun 85/1 maddesinde; bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, araç işletenin bu zarardan sorumlu olacağı; aynı Kanun’un 85/son maddesinde; işleten ve araç işleticisi teşebbüsün sahibinin, aracın sürücüsü veya aracın kullanılmasına katılan yardımcı kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumlu olacağı; 107. maddesinde ise, işletenin, kendisinin veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerden birinin, aracın çalınmasından veya gasp edilmesinden kusurlu olmadığını ispat etmesi durumunda zarardan sorumlu tutulamayacağı düzenlenmiştir.</p>

<p>16. Karayolları Trafik Kanunu’nun “Tazminatın azaltılması veya kaldırılması sonucunu doğuran haller” başlıklı 95. maddesi uyarınca; sigorta sözleşmesinden veya sigorta sözleşmesine ilişkin kanun hükümlerinden doğan ve tazminat yükümlülüğünün kaldırılması veya miktarının azaltılması sonucunu doğuran hâller zarar görene karşı ileri sürülemeyeceğinden, ödemede bulunan sigortacı, sigorta sözleşmesine ve bu sözleşmeye ilişkin kanun hükümlerine göre, tazminatın kaldırılmasını veya azaltılmasını sağlayabileceği oranda sigorta ettirene rücu edebilecektir. Bu düzenlemeye paralel olarak; poliçenin düzenlendiği ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (Trafik Sigortası) Genel Şartları’nın “Zarar görenlerin haklarının saklı tutulması ve sigortacının işletene rücu” başlıklı B.4. maddesinde sigortacının sigortalısına rücu edebileceği durumlar sıralanmıştır.</p>

<p>17. Eldeki davada da davacı, sigortalı aracı kullanan kişinin kazayı münhasıran alkolün etkisi ile işlediğini ileri sürerek KTK’nın 95. ve Genel Şartlar’ın B.4.d maddesince poliçe kapsamında ödediği tazminatı sigortalıdan rücuen tazmini talebinde bulunmuştur. Davalı tarafça, işletenin sorumlu olmadığı, işletenin sorumluluğunu üstlenen sigorta şirketinin de sorumluluğu bulunmadığından rücu şartlarının oluşmadığı savunulmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>18. Karayolları Trafik Kanunu’nun 107. maddesi uyarınca işletenin sorumluluktan kurtulabilmesi için aracın sadece çalınması ya da gaspedilmesinin kanıtlanması yetmemekte, bunun önlenmesi bakımından olağan, makul, uygulanabilir türden gerekli tüm önlemlerin yerine getirildiği hâlde çalınma ya da gasp eyleminin önüne geçilemediğinin de kanıtlanması gerekmektedir. Çalınma veya gasp eylemi sınırlı olarak sayılmıştır. Benzer düzenlemeler Genel Şartlar’ın A.3.-j maddesi ve rücu bakımından B.4.-g maddelerinde de yer almaktadır. Somut olayda kesinleşmiş ceza dosyasındaki maddi vakıa ve sanığa yüklenen suç tanımına göre araç anahtarlarının ve aracın zilyetliğinin sürücüye rıza ile verilip, güveni kötüye kullanmanın söz konusu olduğu sabit olduğundan KTK’nın 107. maddesinin somut olayda uygulama yerinin bulunmadığı ve işletenin bu belirlemeye göre sorumluluktan kurtulamayacağı açıktır.</p>

<p>19. Poliçenin geçerli olduğu dönemde yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken Zorunlu Malî Sorumluluk Genel Şartlarının B.4.d maddesinde; tazminatı gerektiren olay, işletenin veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerin veya motorlu aracın hatır için karşılıksız olarak kendilerine verilen kişilerin uyuşturucu veya keyif verici maddeler almış olarak aracı sevk ve idare etmeleri esnasında meydana gelmiş veya olay yukarıda sayılan kişilerin alkollü içki almış olmaları nedeniyle aracı güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş bulunmalarından ileri geliyorsa, sigortacının sigorta ettirene rücu hakkının olduğu açıklanmıştır. Zorunlu Malî Sorumluluk Genel Şartlarının B.4.d maddesinin dayanağını teşkil eden KTK’nın 48. maddesinin yasaklamayı düzenleyen ilk fıkrasında, alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli araç sürme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin karayolunda araç sürmeleri yasaklanmış olup, aynı maddenin ikinci fıkrasındaki yönetmelik düzenlemesine olanak tanıyan hükümde, yasaklama yetkisi yönetmeliğe bırakılmış olmadığından, Karayolları Trafik Yönetmeliği’nin 97. maddesinde yukarıda anılan yasa hükmü tekrarlandıktan ve uyuşturucu veya keyif verici maddeler ile alkollü içkilerin oranlarının ne şekilde saptanacağı belirlendikten sonra, yasada yer alan hüküm dikkate alınmadan salt (mücerret) 0.50 promil üstünde alınan alkol miktarına göre araç kullanma yasağı getirilmesinin yasal dayanağı bulunmadığından geçersiz bulunmaktadır. Geçersiz yönetmelik hükümlerinin, yasaya aykırı bir şekilde genel şart olarak kabulü de mümkün değildir.</p>

<p>20. O hâlde, hasarın teminat dışı kalabilmesi için kazanın meydana geliş şekli itibarıyla sürücünün salt (münhasıran) alkolün etkisi altında kaza yapmış olması gerekmektedir. Diğer bir anlatımla, sürücünün alkollü olması, tek başına hasarın teminat dışı kalmasını gerektirmez. Üstelik, böyle bir durumda hasarın teminat dışı kaldığının ispat yükü, sigortacıya düşmektedir. Somut olayda davacı ..., Zorunlu Malî Sorumluluk Sigortası Genel Şartları uyarınca, sürücünün alkollü bulunduğunu, kazanın alkolün etkisiyle meydana geldiğini bilirkişi raporu ve hasar dosyasında yer alan diğer somut deliller ile kanıtlamıştır.</p>

<p>21. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece yukarıda açıklanan hususlara değinilerek rücu koşullarının oluştuğu gözetilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup yerindedir.</p>

<p>22. Ne var ki, Özel Dairece tazminat kapsamı yönünden bir inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.</p>

<p><strong>IV. SONUÇ :</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>Direnme uygun olduğundan, hükmedilen tazminat kapsamına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi gereğince uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 28.12.2022 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021203-e-20221940-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 10:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-baskanligi.jpg" type="image/jpeg" length="23986"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hukuk Genel Kurulu'nun 2021/468 E., 2022/1143 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021468-e-20221143-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021468-e-20221143-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 22.09. 2022 tarihli, 2021/468 E., 2022/1143 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Hukuk Genel Kurulu</strong></p>

<p><strong>2021/468 E., 2022/1143 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : Ticaret Mahkemesi</p>

<p>1. Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, ... Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.</p>

<p>2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.</p>

<p>3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:</p>

<p><strong>I. YARGILAMA SÜRECİ</strong></p>

<p>Davacı İstemi:</p>

<p>4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirkete zorunlu mali sorumluluk sigortası ile sigortalı, davalının işleteni ve sürücüsü olan araçta yolcu olan dava dışı üçüncü kişinin tek taraflı trafik kazasında yaralandığını, kazanın davalı tarafın kusurundan kaynaklandığını, kazadan hemen sonra davalı sürücünün olay yerini terk etmesi nedeniyle alkol ve ehliyet durumunun belirlenemediğini, iş gücü kaybı ve tedavi gideri nedeniyle dava dışı üçüncü kişiye ödenen toplam 14.648,84TL’nin Trafik Sigortası Genel Şartları’nın B. 4. maddesi uyarınca rücuen tahsili amacıyla davalı taraf aleyhine başlatılan icra takibine haksız yere itiraz edildiğini ileri sürerek vaki itirazın iptali ile davalının icra inkâr tazminatına mahkûm edilmesine karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Davalı Cevabı:</p>

<p>5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin evden para almak için olay yerini terkettiğini ancak daha sonra karakola gidip ifadesini verdiğini, rücu şartlarının oluşmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.</p>

<p>İlk Derece Mahkemesi Kararı:</p>

<p>6. ... Asliye Ticaret Mahkemesinin 07.04.2015 tarihli ve 2013/228 E., 2015/437 K. sayılı kararı ile; davalının tam kusurlu olduğu ve rücu şartlarının oluştuğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile ... İcra Müdürlüğünün 2013/192 E. sayılı dosyasında takibe yapılan itirazın iptali ile takibin 14.317TL asıl alacak ve 331,84TL işlemiş faiz toplamı 14.648,84TL üzerinden devamına, asıl alacağa takip tarihinden itibaren talep gibi yasal faiz yürütülmesine, davacının icra inkâr tazminatı talebinin reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Özel Daire Bozma Kararı:</p>

<p>7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.</p>

<p>8. Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 13.09.2018 tarihli ve 2015/14237 E., 2018/7746 K. sayılı kararı ile;<br />
“…Dava, zorunlu mali sorumluluk sigortası ilişkisinden kaynaklanan rücu davasıdır. Bu tür davalarda sigortacı 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 95/2. maddesi gereğince tazminat yükümlülüğünün azaltılması veya kaldırılmasına ilişkin halleri üçüncü kişilere karşı ileri süremeyeceğinden zarar görene ödeme yaptıktan sonra sigorta sözleşmesine ve bu sözleşmeye ilişkin kanun hükümlerine göre kendi sigorta ettirenine rücu edebilir.</p>

<p>Davacı sigorta şirketi, davalı ... adına kayıtlı aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısı olup, kaza sırasında sigortalı aracı kullanan kişinin olay yerini terk ettiğini, ehliyet ve alkol durumunun belirsiz olduğunu ileri sürerek poliçe kapsamında ödediği tazminatı sigortalıdan rücuan tazmini talebinde bulunmuştur.</p>

<p>Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası poliçe genel şartlarının B.4. maddesinde sigorta şirketinin sigortalısına rücu edebileceği haller düzenlenmiş olup, rücu hakkının doğduğunun ve maddede sayılan bu hallerin mevcut olduğunu ispat yükü sigorta şirketindedir. Davacı vekili dava dilekçesinde rücu nedeni olarak sürücünün firar ettiğini belirtmiş olup sürücünün olay yerini terk etmesi sigortacıya rücu hakkı vermez. Sigorta şirketinin somut delillerle genel şartlar B.4. maddesinde sayılan hallerin gerçekleştiğini ispat etmesi gerekir. Davacı sigorta şirketi, zorunlu mali sorumluluk sigortası genel şartları uyarınca, sürücünün ehliyetsiz olduğunu veya alkollü bulunduğunu somut delillerle kanıtlaması buna göre araştırma inceleme yapılması gerekir. (HGK.nun 10.12.1997 gün 1997/11-772-1043, HGK.nun 16.12.1998 gün, 1998/11-872-905, HGK.nun 22.12.2010 gün 2010/17-655, 688 sayılı kararları)<br />
O halde, mahkemece davacı davasını somut delillerle kanıtlayamadığından davasının reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu şekilde kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.</p>

<p>Direnme Kararı:</p>

<p>9. ... Asliye Ticaret Mahkemesinin 19.11.2019 tarihli ve 2018/1284 E., 2019/1194 K. sayılı kararı ile; davalının kazadan sonra hemen gerekli işlemleri yaptırmayıp iki gün sonra gelmesi ve para almak için olay yerini terk ettiğini, tekrar olay yerine dönme denemesinde evden eşinin hasta olduğu haberinin geldiği şeklinde dayanaksız beyanlarının değerlendirmeye alındığı, bozma gerekçesi geçerli kabul edildiği takdirde alkollü olarak gerçekleşen kazalarda sürücünün olay yerini terk etmesi durumunda olayın ispatı tamamen sürücünün inisiyatifine bırakıldığı, yine bozma gerekçesi kabul edildiği takdirde alkollü olarak araç kullanan kişilerin kaza yaptıkları anda olay yerini terk etmek isteyecekleri, sigorta şirketinin kaza anında kazadan haberi olmadığı için şoförün alkollü olduğunu ispat etmesinin imkânsızlaştığı, Sigorta Genel Şartları’nın B.4 d, f ve B.1-c maddeleri ile 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’ndaki (KTK) düzenlemelerin bu duruma cevaz vermediği gerekçesi ile direnme kararı verilmiştir.</p>

<p>Direnme Kararının Temyizi:</p>

<p>10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.</p>

<p><strong>II. UYUŞMAZLIK</strong></p>

<p>11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından sigorta poliçesinin geçerli olduğu dönemde yürürlükte bulunan Zorunlu Malî Sorumluluk Sigortası Genel Şartlarının B.4. maddesi uyarınca sigortacının işletenine rücu hakkının doğup doğmadığı, sürücünün tam kusurlu olmasının ve kazadan hemen sonra olay yerini terk etmiş olmasının sigortacının sigortalısına rücu edebilmesi için tek başına yeterli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.</p>

<p><strong>III. GEREKÇE</strong></p>

<p>12. Karayolları Trafik Kanunu’nun “Tazminatın azaltılması veya kaldırılması sonucunu doğuran haller” başlıklı 95. maddesi uyarınca; sigorta sözleşmesinden veya sigorta sözleşmesine ilişkin kanun hükümlerinden doğan ve tazminat yükümlülüğünün kaldırılması veya miktarının azaltılması sonucunu doğuran hâller zarar görene karşı ileri sürülemeyeceğinden, ödemede bulunan sigortacı, sigorta sözleşmesine ve bu sözleşmeye ilişkin kanun hükümlerine göre, tazminatın kaldırılmasını veya azaltılmasını sağlayabileceği oranda sigorta ettirene rücu edebilecektir. Bu düzenlemeye paralel olarak; poliçenin düzenlendiği ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (Trafik Sigortası) Genel Şartları’nın “Zarar görenlerin haklarının saklı tutulması ve sigortacının işletene rücu” başlıklı B.4. maddesinde sigortacının sigortalısına rücu edebileceği durumlar sıralanmıştır.</p>

<p>13. Eldeki davada da davacı, sigortalı aracı kullanan kişinin olay yerini terk ettiğini, ehliyet ve alkol durumunun belirsiz olduğunu ileri sürerek KTK’nın 95. ve Genel Şartlar’ın B.4. maddesince poliçe kapsamında ödediği tazminatı sigortalıdan rücuen tazmini talebinde bulunmuştur.</p>

<p>14. Sigortalı aracın sürücüsünün yeterli ehliyetnameye sahip olduğu hususu dosya kapsamından tespit edilmiş olup, uyuşmazlığın çözümü için alkol durumu hakkında da birtakım açıklamaların yapılmasında fayda bulunmaktadır.</p>

<p>15. Poliçenin geçerli olduğu dönemde yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken Zorunlu Malî Sorumluluk Genel Şartlarının B.4.d maddesinde; tazminatı gerektiren olay, işletenin veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerin veya motorlu aracın hatır için karşılıksız olarak kendilerine verilen kişilerin uyuşturucu veya keyif verici maddeler almış olarak aracı sevk ve idare etmeleri esnasında meydana gelmiş veya olay yukarıda sayılan kişilerin alkollü içki almış olmaları nedeniyle aracı güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş bulunmalarından ileri geliyorsa, sigortacının sigorta ettirene rücu hakkının olduğu açıklanmıştır. Zorunlu Malî Sorumluluk Genel Şartlarının B.4.d maddesinin dayanağını teşkil eden KTK’nın 48. maddesinin yasaklamayı düzenleyen ilk fıkrasında, alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli araç sürme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin karayolunda araç sürmeleri yasaklanmış olup, aynı maddenin ikinci fıkrasındaki yönetmelik düzenlemesine olanak tanıyan hükümde, yasaklama yetkisi yönetmeliğe bırakılmış olmadığından, Karayolları Trafik Yönetmeliği’nin 97. maddesinde yukarıda anılan yasa hükmü tekrarlandıktan ve uyuşturucu veya keyif verici maddeler ile alkollü içkilerin oranlarının ne şekilde saptanacağı belirlendikten sonra, yasada yer alan hüküm dikkate alınmadan salt (mücerret) 0.50 promil üstünde alınan alkol miktarına göre araç kullanma yasağı getirilmesinin yasal dayanağı bulunmadığından geçersiz bulunmaktadır. Geçersiz yönetmelik hükümlerinin, yasaya aykırı bir şekilde genel şart olarak kabulü de mümkün değildir.</p>

<p>16. O hâlde, hasarın teminat dışı kalabilmesi için kazanın meydana geliş şekli itibarıyla sürücünün salt (münhasıran) alkolün etkisi altında kaza yapmış olması gerekmektedir. Diğer bir anlatımla, sürücünün alkollü olması, tek başına hasarın teminat dışı kalmasını gerektirmez. Üstelik, böyle bir durumda hasarın teminat dışı kaldığının ispat yükü, sigortacıya düşmektedir. Somut olayda davacı sigorta şirketi, Zorunlu Malî Sorumluluk Sigortası Genel Şartları uyarınca, davalının alkollü bulunduğunu, kazanın alkolün etkisiyle meydana geldiğini somut delillerle kanıtlayamamış, sürücünün olay yerini terk etmiş olmasından ötürü bu yönde bir tespitin yapılamadığı gerekçesiyle rücu hakkının doğduğunu ileri sürmüştür.</p>

<p>17. Sigorta poliçesinin geçerli olduğu dönemde yürürlükte bulunan Zorunlu Malî Sorumluluk Sigortası Genel Şartlarının B.4. maddesi uyarınca olay yerini terk etmesinin sigortacıya rücu hakkı tanıdığına ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Bir başka anlatımla, poliçenin geçerli olduğu dönemde yürürlükte bulunan Genel Şartlar’ın ilgili maddesi gözetildiğinde, sürücünün tam kusurlu olması ve kazadan hemen sonra olay yerini terk etmiş olması sigortacının sigortalısına rücu edebilmesi için tek başına yeterli değildir. Sigortacı, sürücünün alkollü ve ehliyetsiz olduğunu, kazanın da bu nedenle gerçekleştiğini somut delilerle ispatlayamamıştır. Bu durumda mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve hatalı gerekçe ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.</p>

<p>18. Hâl böyle olunca Hukuk Genel kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.</p>

<p>19. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.</p>

<p><strong>IV. SONUÇ:</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,</p>

<p>İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 22.09. 2022 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021468-e-20221143-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 10:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-7aaa.jpeg" type="image/jpeg" length="93143"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 2025/2402 E., 2025/4431 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20252402-e-20254431-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20252402-e-20254431-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 23.06.2025 tarihli, 2025/2402 E., 2025/4431 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>11. Hukuk Dairesi</strong></p>

<p><strong>2025/2402 E., 2025/4431 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Esas No : 2025/2402<br />
Karar No : 2025/4431</p>

<p><strong>I. BAŞVURU</strong><br />
... Sigorta A.Ş. vekili Avukat ... ... Bölge Adliyesi Başkanlar Kuruluna verdiği 13.02.2025 havale tarihli dilekçesi ile 12.08.2003 tarihli Zorunlu Mali Mesuliyet Sigortası (ZMMS) Genel Şartları'nın zarar görenlerin haklarının saklı tutulması ve sigortacının sigortalıya rücu hakkını düzenleyen B.4.d bendinde, "tazminatı gerektiren olay, işletenin veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerin uyuşturucu veya keyıf verici maddeler almış olarak aracı sevk ve idare etmeleri esnasında meydana gelmiş veya olay, yukarıda sayılan kişilerin alkollü içki almış olmaları nedeni ile aracı güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş bulunmalarından ileri geliyorsa" sigortacının sigorta ettirene rücu edebileceğinin düzenlendiğini, 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren ve halen yürürlükte olan ZMSS Genel Şartları'nın B.4.c bendinde ise "Aracın, uyuşturucu madde veya ilgili mevzuatta belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce veya aynı mevzuatta alkollü içki alamayacağı belirtilen kişilerce alkollü içki alınmak suretiyle kullanılması sırasında meydana gelen zararlar" için sigortalıya rücu edilebileceğinin düzenlendiğini, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun (2918 sayılı KTK) 48/1 hükmünün 11.06.2013 tarihindeki değişiklikten önce, "uyuşturucu veya keyif verici maddeleri almış olanlar ile alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin karayolunda araç sürmeleri yasaktır" şeklinde iken 11.06.2013 tarihindeki değişiklik ile "uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri almış olan sürücüler ile alkollü olan sürücülerin karayolunda araç sürmeleri yasaktır" şeklinde düzenlendiğini, gerek ZMMS Genel Şartlarında gerekse 2918 sayılı KTK'nın 48/1 hükmünde yapılan değişiklikle "güvenli sürüş yeteneği"ne bağlı kalınmaksızın Karayolları Trafik Yönetmeliği kapsamında belirtilen yasal sınırlar üzerinde kullanılmasının baz alındığını, buna göre 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren ZMMS Genel Şartları hükmü ve 2918 sayılı KTK'nın 48/1 hükmü çerçevesinde sigortacının, sigortalıya rücu hakkında kazanın salt/münhasıran alkolün etkisi ile meydana gelmesinin aranmayacağını, Bölge Adliye Mahkemeleri arasında "ZMMS Genel Şartları B.4.c bendine dayalı rücuen tazminat istemlerinde aracın ilgili mevzuatta belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce kullanılması sırasında meydana gelmesinin yeterli olduğu, kazanın ayrıca münhasıran alkolün etkisi altında gerçekleşmesinin zorunlu olup olmadığı hususunda verilen kesin kararlar arasında uyuşmazlık meydana geldiğini, ... Bölge Adliye Mahkemesi 26. Hukuk Dairesinin, ... Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin, ... Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesinin kazanın münhasıran alkolün etkisiyle meydana gelmesinin gerekli olmadığı görüşünde iken ... Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin kazanın meydana gelmesinde münhasıran alkolün etkili olmasını aradığını, aynı konuya ilişkin olarak Hukuk Daireleri arasındaki hukuki uyuşmazlığın giderilmesi gerektiğini ileri sürerek ... Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Daireleri Başkanlar Kuruluna başvurmuştur.</p>

<p><strong>II. BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ HUKUK DAİRELERİ BAŞKANLAR KURULU KARARI</strong><br />
... Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Daireleri Başkanlar Kurulunun 19.02.2025 tarihli ve 2025/4 E. sayılı kararı ile Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin uyuşmazlığa konu kararları hakkında 02.10.2024 tarihli 2022/7285 E., 2024/8513 K. sayılı ve 26.09.2024 tarihli 2022/3237 E., 2024/8207 K. sayılı ilamlarında ayrı ayrı, 01.06.2015 tarihinden sonra meydana gelen 22.07.2018 tarihli kazada oluşan tazminat istemli davada kaza anında her ne kadar sigortalı araç sürücüsü alkollü ise de kaza salt alkol nedeniyle meydana gelmediğinden teminat şartlarının kalkmadığı yönünde hüküm kurduğu, ... Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesince de Yargıtayın bu görüşünü benimser nitelikte "kazanın rücu şartlarının oluşması için kazanın münhasıran alkolün etkisinde olması şartı arandığı" şeklinde verilen kararın Başkanlar Kurulunca oybirliği ile benimsenerek, ... Sigorta A.Ş. vekili Avukat ...'nün 11.02.2025 tarihli ... Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi ve diğer Bölge Adliye Mahkemeleri kararları arasındaki uyuşmazlığın giderilmesi talebinin kabulü ile 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun'un (5235 sayılı Kanun) 35/3 hükmü gereğince Yargıtay'a gönderilmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. UYUŞMAZLIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLAR</strong><br />
A. ... Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin 2022/1084 E., 2025/67 K. sayılı ilamı ile Yargıtay 17. (Kapatılan) Hukuk Dairesinin ve Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin alkollü sürücüyle ilgili yeni genel şartlara göre verilmiş bir kararına rastlanmadığı, ancak 01.04.2013 tarihinde yürürlüğe giren Kara Araçları Kasko Sigortası Genel Şartları'nın A.5.5. maddesinde "Aracın, uyuşturucu madde veya Karayolları Trafik Yönetmeliğinde belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce veya aynı mevzuatta alkollü içki alamayacağı belirtilen kişilerce alkollü içki alınmak suretiyle kullanılması sırasında meydana gelen zararlar" teminat dışı sayılmış olup Kasko Sigortası Genel Şartları'nda da Karayolları Trafik Yönetmeliği'nde belirlenen seviyenin üzerinde alkollü olma koşulu belirtilmiş olsa da Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 28.06.2021 tarihli 2021/15097 E., 2021/3716 K. sayılı ve 10.12.2018 tarihli 2018/4623 E., 2018/11940 K. sayılı kararlarında yine mevzuattaki alkol sınırı değil alkolün kazanın meydana gelmesinde münhasıran etkili olması koşulunun arandığı, buna göre yeni genel şartlarda mevzuatta belirlenen sınırın üzerinde alkol alınması teminat dışı hal olarak belirtilse bile alkolün kazanın oluşumunda münhasıran etkili olması gerektiği sonucuna ulaşıldığı, somut olayda kazanın salt alkolün etkisiyle gerçekleşmediği dolayısıyla teminat dışı halin söz konusu olmadığı ve davacının davalı sigortalıya rücu edemeyeceği sonucuna varılmakla; mahkemece asıl ve birleşen davanın reddine dair verilen kararda bir isabetsizlik bulunmadığı gerekçesiyle asıl ve birleşen davada davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine kesin olmak üzere karar verilmiştir.</p>

<p>B. ... Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin 2022/1114 E., 2022/929 K. sayılı ilamı ile 01.06.2015 tarihinden önceki Sigorta Genel Şartlarında kazanın münhasıran alkol etkisi ile meydana gelmiş olması aranırken, 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren Sigorta Genel Şartlarında kazanın, aracın, uyuşturucu madde veya ilgili mevzuatta belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce veya aynı mevzuatta alkollü içki alamayacağı belirtilen kişilerce alkollü içki alınmak suretiyle kullanılması sırasında meydana gelmesinin rücu için yeterli sayıldığı, kaza tarihi olan 05.12.2015 itibarıyla davanın 01.06.2015 tarihli Genel Şartlara tabi olduğu, anılan genel şartlar uyarınca kazanın tek başına mevzuat kapsamında yasal sınırların üzerinde alkollü sürücü tarafından meydana gelmiş olması halinde rücu koşullarının gerçekleştiği kabul edilmekte olup, aynı zamanda davacı sigortacı tarafından davalı sigortalı sürücünün olay yerini terk etmesi sebebiyle olay yeri terk rücu sebebine de dayanıldığı, İlk Derece Mahkemesince dosya arasına alınan ... 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 22.03.2018 tarihli 2016/472 E., 2018/227 K. sayılı kararı ile davalı sigortalı ....'nın kaza sırasında 1,45 promil alkollü olarak araç kullandığı kabul edilerek taksirle birden fazla kişinin yaralanmasına sebebiyet verme suçu nedeniyle 2 yıl 2 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, bu kararın istinafı üzerine ... Bölge Adliye Mahkemesi 11. Ceza Dairesinin 12.07.2018 tarihli 2018/1912 E., 2018/2101 K. sayılı ilamı ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verildiği ve kararın bu şekilde kesinleştiği anlaşılmakla, davacının davalıdan rücuen talepte bulunabileceğinin görüldüğü, İlk Derece Mahkemesince kesinleşen ceza mahkumiyet kararında olayın gerçekleşmesine ilişkin kabulü de gözetilerek davacının zarar gören üçüncü kişiye yaptığı ödemenin yerinde olup olmadığına dair rapor aldırılarak oluşacak sonuç dairesinde karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile davacının olay yeri terk sebebine ilişkin iddiası hiç değerlendirilmeden karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, dosyanın Mahkemesine gönderilmesine kesin olmak üzere karar verilmiştir.</p>

<p>C.... Bölge Adliye Mahkemesi 26. Hukuk Dairesinin 2019/1182 E., 2021/1705 K. sayılı ilamı ile 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren ZMMS Genel Şartlarının B.4.c. bendine göre, aracın ilgili mevzuatta belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce kullanılması sırasında olması yeterli olup, kazanın ayrıca münhasıran alkolün etkisi altında gerçekleşmesinin zorunlu olmadığı, mevzuatta belirtilen alkol oranının ise Karayolları Trafik Yönetmeliği'nin "Uyuşturucu ve Keyif Verici Maddeler ile İçkilerin Etkisinde Araç Sürme Yasağı" başlıklı 97/1. hükmünün b-2 bendine göre 0.50 promil alkol olarak belirlendiği, dosya kapsamında bulunan 22.07.2015 tarihli poliçe örneğine göre sigorta sözleşmesinin tarafı davalı olup, sigortalı aracı kullanan sürücünün 2.53 promil alkollü olduğu sırada yaptığı kaza nedeni ile üçüncü kişiye verdiği zararı ödeyen davacı sigorta şirketinin davalıya rücu hakkının doğduğu gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine kesin olmak üzere karar verilmiştir.</p>

<p>D.... Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesinin 2018/1401 E., 2019/25 K. sayılı ilamı ile 01.06.2015 tarihinden önce yürürlükte bulunan genel şartların B.4.d bendinde rücu hakkı düzenlenirken olayın alkollü içki almış olmaları nedeni ile aracı güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş bulunmalarından ileri gelmesi halinde yani kazanın salt alkollü araç kullanmadan meydana gelmiş olması halinde rücu hakkının olduğu düzenlenmiş iken, yürürlüğe giren yeni genel şartlarda yasal sınırın (0,50 promilin) üstünde alkol alınarak araç kullanılması halinde rücu hakkının bulunduğunuun düzenlendiği, her ne kadar Mahkemece kazanın sırf alkol sebebi ile meydana gelip gelmediği konusunda araştırma yapılıp, bu sebeple kaza meydana gelmediğinden davanın reddine karar verilmiş ise de poliçe, kaza tarihi ve genel şartların B.4.c bendi dikkate alınarak sürücünün 1,69 promil alkollü olması sebebi ile rücu şartlarının gerçekleştiği anlaşıldığından varılan sonucun hatalı olduğu,... mahkemece aktüerya bilirkişisinden, davacının ödeme yaptığı tarihteki verilere göre, davalının müterafik kusur iddiası ve sürücünün kusur oranı dikkate alınarak tazminat hesaplaması yaptırılması ve denetime elverişli rapor alınarak sonucuna göre tazminata karar verilmesi gerektiği halde, eksik inceleme ile davanın esasıyla ilgili deliller toplanmadan karar verildiği gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüyle kararın kaldırılarak dosyanın mahalline gönderilmesine kesin olmak üzere karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. GEREKÇE</strong><br />
A. Uyuşmazlık, Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Trafik Yönetmeliği ile ZMMS Genel Şartlarında yapılan değişikliklerle "alkollü içki almış olmaları nedeniyle güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş" olma şartının ilgili hükümlerden çıkartılmış olması karşısında, ZMMS sigortacısı tarafından kendi akidi olan sigortalı aleyhine açılan rücuan tazminat davalarında, kazanın münhasıran alkolün etkisinde meydana gelmiş olma şartının aranıp aranmayacağı noktasında toplanmaktadır.</p>

<p>B. İlgili Hukuk 1. 2918 sayılı KTK'nın 48/1 hükmü, 95. maddesi<br />
2. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (TTK) 1409, 1485 vd. hükümleri<br />
3. Karayolları Trafik Yönetmeliğinin (KTY) 97. maddesi<br />
4. 12.08.2003 tarihli ZMMS Genel Şartları'nın B.4.d bendi<br />
5. 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren ZMSS Genel Şartları'nın B.4.c bendi</p>

<p>C. Değerlendirme<br />
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili kavram ve mevzuatın belirtilip değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>

<p>1. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Trafik Yönetmeliği, sürücülerin uyması gereken kuralları düzenlemiştir. Bu bağlamda, alkollü araç kullanmaya ilişkin hükümlere de yer verilmiştir.</p>

<p>2918 sayılı KTK'nın 48/1. maddesi, 11.06.2013 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un 19. maddesi ile değiştirilmesinden önceki halinde, "....alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin karayolunda araç sürmeleri yasaktır..." hükmünü düzenlemişti. Ancak, 11.06.2013 tarihinde yapılan değişiklikle Kanunun 48. maddesinin birinci fıkrasında, "...Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri almış olan sürücüler ile alkollü olan sürücülerin karayolunda araç sürmeleri yasaktır..." hükmü getirilmiştir. Bu maddenin altıncı fıkrasında, "...Yapılan tespit sonucunda, 1.00 promilin üzerinde alkollü olduğu tespit edilen sürücüler hakkında ayrıca Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 179. maddesinin üçüncü fıkrasının uygulanacağı; maddenin yedinci fıkrası ile de, hususi otomobil sürücüleri bakımından 0.50 promilin, diğer araç sürücüleri bakımından 0.20 promilin üzerinde alkollü olan sürücülerin trafik kazasına sebebiyet vermesi hâlinde, ayrıca TCK'nın ilgili hükümlerinin uygulanacağı düzenlenmiştir.</p>

<p>2.KTY'nin 18.07.1997 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan değişiklikten önceki halinde, “Uyuşturucu ve Keyif Verici Maddeler ile İçkilerin Etkisinde Araç Sürme Yasağı” başlıklı 97. maddesinde, alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli sürme yeteneğini kaybetmiş kişilerin karayolunda araç sürmelerinin yasak olduğu açıklandıktan sonra, konu ile ilgili olan “b-2” bendinde “Alkollü içki almış olarak kandaki alkol miktarına göre araç sürme yasağı” kenar başlığı altında; Alkollü içki almış olarak araç kullandığı tespit edilen diğer araç sürücülerinden kandaki alkol miktarı 0.50 promilin üstünde olanların araç kullanamayacakları düzenlenmişti. Ancak yürürlükte olan Yönetmeliğin değişik 97. maddesinin birinci fıkrasında ise, "...Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri almış olan sürücüler ile kanlarındaki alkol miktarı 0.50 promilin üzerinde olan hususi otomobil sürücülerinin ve kanlarındaki alkol miktarı 0.20 promilin üstünde olan diğer araç sürücülerinin karayolunda araç sürmeleri yasaktır...." hükmüne yer verilmiştir.</p>

<p>3.Yine mülga 12.08.2003 tarihli ZMMS Genel Şartları'nın "Zarar Görenlerin Haklarının Saklı Tutulması ve Sigortacının İşletene Rücu Hakkı" başlıklı B.4. maddesinin (d) bendinde, "...Tazminatı gerektiren olay, işletenin veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerin uyuşturucu veya keyıf verici maddeler almış olarak aracı sevk ve idare etmeleri esnasında meydana gelmiş veya olay, yukarıda sayılan kişilerin alkollü içki almış olmaları nedeni ile aracı güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş bulunmalarından ileri geliyorsa" sigortacının, sigorta ettirene rücu edebileceği düzenlenmesine yer verilmişken, 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren ve halen yürürlükte olan ZMSS Genel Şartları'nın değişik B.4.c bendinde "Aracın, uyuşturucu madde veya ilgili mevzuatta belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce veya aynı mevzuatta alkollü içki alamayacağı belirtilen kişilerce alkollü içki alınmak suretiyle kullanılması sırasında meydana gelen zararlar" için sigortalıya rücu edilebileceğinin düzenlendiği görülmektedir.</p>

<p>Söz konusu mevzuat hükümlerinin halen yürürlükte bulunan değişik hallerinde, eski hükümlerde yer verilen "güvenli sürüş yeteneğini kaybetme" ibaresine yer verilmediği görülmektedir.</p>

<p>4. 2918 sayılı KTK'nın 95. maddesi uyarınca, sigorta sözleşmesinden veya sigorta sözleşmesine ilişkin kanun hükümlerinden doğan ve tazminat yükümlülüğünün kaldırılması veya miktarının azaltılması sonucunu doğuran haller zarar görene karşı ileri sürülemez, ödemede bulunan sigortacı, sigorta sözleşmesine ve bu sözleşmeye ilişkin kanun hükümlerine göre tazminatın kaldırılmasını veya azaltılmasını sağlayabileceği oranda sigorta ettirene başvurabilir.</p>

<p>5. TTK'nın sigorta hukukunun genel hükümleri kısmında "sigortanın kapsamı" kenar başlıklı 1409. maddesinde sigortacının, sözleşmede öngörülen rizikonun gerçekleşmesinden doğan zarardan veya bedelden sorumlu olduğu, sözleşmede öngörülen rizikolardan herhangi birinin veya bazılarının sigorta teminatı dışında kaldığını ispat yükünün sigortacıya ait olduğu düzenlenmiştir. Aynı hüküm 6102 sayılı TTK'nın 1485. maddesi gereğince sorumluluk sigortaları bakımından da uygulama alanı bulacaktır.</p>

<p>6. Alkol veya uyuşturucu madde etkisinde olan kişilerin davranışlarında değişme olmakta, fizyolojik ve metabolik reaksiyonlarda bozukluk meydana gelmekte, sinir sistemi üzerindeki etkisiyle psikolojik anormallikler ortaya çıkmaktadır. Yine sarhoş olan kişinin duygu, düşünce, idrak (algılama) yetenekleri değişmekte, koordinasyon ve motor fonksiyonlarında bozukluklar görülmektedir. Alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığının insanın ruh ve beden sağlığı üzerinde yaptığı tahribat tıp biliminin araştırma konusuna girmekle birlikte, alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek hâlde olmasına rağmen kişinin araç kullanması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK)’nun 179. maddesinin üçüncü fıkrasına uyan somut tehlike suçunu oluşturmaktadır. Somut tehlikenin varlığı için, kişinin salt alkollü veya uyuşturucu maddenin etkisinde olması yeterli değildir. Salt alkollü olmak sadece soyut tehlike oluşturan 2918 sayılı KTK’nın 48. maddesine uyan kabahati oluşturacaktır (Parlar, Ali/ Hatipoğlu, Muzaffer: 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Yorumu, ..., 2007, s. 1360 vd., Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 24.03.2022 tarihli, 2019/(17)4-816 E., 2022/375 K. sayılı ilamı).</p>

<p>7. 2918 sayılı KTK'nın anılan hükümleri, sorumluluk hukukuyla ilgili düzenlemeler değil, cezai ve idari yaptırıma ilişkin düzenlemeler getirmektedir. Diğer bir ifade ile anılan Kanun hükümleri tehlike suçunu ve kabahat oluşturan eylemleri düzenlemektedir. 2918 sayılı KTK'nın hem eski hem de yürürlükte olan düzenlemelerine göre tehlike suçunun oluşması için kazanın alkolün etkisinde oluşması gerekmektedir. Diğer bir ifade ile kişinin alkollü haliyle kaza arasında nedensellik bağının bulunması gerekmektedir. Kabahat oluşması için salt alkollü olmak yeterli kabul edilmelidir. Zira salt alkollü olmak soyut tehlike oluşturmaktadır. Uyuşmazlığın ait olduğu sorumluluk hukukunda ise durum farklıdır.</p>

<p>8. Kişi hürriyeti ve güvenliğini düzenleyen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 19. maddesinde belirtilen esaslar dışında bir muameleye maruz kalan kişilerin uğradıkları zararların giderimi sorumluluk/tazminat hukukunun genel prensiplerine göre devletçe giderileceği anılan hükmün son fıkrasında düzenlenmiştir. Bu hükümden hareketle her türlü zararın gideriminin hukuki dayanağının sorumluluk hukukunun genel prensipleri olduğunun kabulü gerekir. Söz konusu prensipler Türk Borçlar Kanunu'nda (TBK) genel olarak düzenlenmiştir. Uyuşmazlık konusu haksız fiil niteliğinde olan trafik kazası olup ilgili prensipler TBK'nın 59 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Uyuşmazlığın çözümünde esas alınması gereken prensip ise "illiyet" bağıdır. Bu bağ, hukuki sonuç ile sonucu ortaya çıkaran olguların arasındaki bağı belirten hukuki bir terimdir. Diğer bir ifade ile illiyet, nedeni sonuca bağlayan bağdır (Özcan, Hüseyin: Ansiklopedik Hukuk Sözcüğü, Seçkin, ... 1985, s. 359). Hem ceza hukukunda hem de sorumluluk hukukunda bir kişinin sorumlu tutulabilmesi için illiyet bağının varlığı aranır. Diğer bir ifade ile sorumlu tutulabilme neden-sonuç ilişkisinin kurulmasına bağlıdır. Somut olayda ise illiyet bağı, alkolle trafik kazası arasında kurulmalıdır. Bu bağlamda illiyet bağının varlığından söz edebilmek için, alkollü olmakla trafik kazası arasında ilişki kurulması gerekir. Bu ilişki ancak trafik kazasının alkolün etkisiyle meydana gelmesi ile kurulabilir.</p>

<p>Sorumluluk hukukunun prensiplerinden olan bu ilkenin dayanağı Anayasa ve TBK hükümleridir. O nedenle, normlar hiyararşisinde kanundan sonra gelen ZMMS Genel Şartlarının bu ilkeyi bertaraf eden hükmünün kanun karşısında uygulama yeri bulunmamaktadır. Zira kanuna aykırı ikincil düzenlemelerdeki hükümlerin geçerli bir genel şart olarak kabulü hukuka uygun olamaz (bkz. HGK, T. 09.04.2019, E. 2017/17-1082, K. 431, s. 4, Par. 3)</p>

<p>Aksinin kabulü halinde, yani sürücünün alkollü olmasının tek başına yeterli kabul edilip, sigortalıyı sorumlu tutup sigortacıya rücu hakkı tanımak için trafik kazasının münhasıran alkolün etkisinde meydana gelmiş olma şartının ve dolayısıyla illiyet bağının aranmaması durumunda, trafik kazasına alkol dışında yol, hava durumu, olayın oluşu vb. gibi başka unsurların sebep olması halinde tüm bu olgular yaptırımsız kalır ki, böyle bir uygulama hak ve nesafetle bağdaşmaz. O nedenle, sigortacının rücu edebilmesi için kazanın alkolün etkisinde meydana gelmiş olma şartının kabul edilmesi hem sorumluluk hukukunun genel prensipleri hem de hakkaniyet gereğidir.</p>

<p>9. Belirtmek gerekir ki, yeni düzenlemenin etkisi sadece ispat yükünedir. Bu bağlamda, uyuşmazlık konusu yönünden önemli bir sorun trafik kazasının münhasıran alkolün etkisinde meydana gelip gelmediğinin ispat yükünün kimin üzerinde olduğu hususudur. Bunun tespiti için öncelikle ispat hükmü olan TTK'nın 1409. maddesi hükmünün mutlak olarak uygulanmasının hakkaniyete uygun olup olmadığının ortaya konulması gerekmektedir. Belirtmek gerekir ki; somut olayda ispatı gereken husus trafik kazasına sebep olan olgunun ispatıdır. Söz konusu olgu ise rizikodan farklı görülmelidir. O nedenle ispat yükünün tamamen sigortacı üzerinde bırakılması doğru olamaz. Bu durumda, sürücüdeki alkol miktarının mevzuatta öngörülen miktar da (1 promil) olması halinde ispat yükünün sigortacı üzerinde, anılan miktardan (1 promil) fazla olması halinde ise ispat yükünün sigortalı üzerinde olması hakkaniyete uygun olur. Diğer bir ifade ile sigorta şirketi, kaza yapan araç sürücüsünün 2918 sayılı KTK'nın 48. maddesinde belirtilen oranların üstünde alkollü olduğunu ispat etmesi ispat yükünü yerine getirmiş sayılması için yeterli olup bundan sonra, sigortalı, alkolün kazanın meydana gelmesinde etkisi olmadığını ispat ederek durumu lehine çevirebilir. Bu durumda illiyet bağının bulunmadığına ilişkin ispatsızlık riskini sigortalı/sigorta ettiren taşıyacaktır. (bkz. SEVEN, Vural: "Alkollü Araç Kullanma ile İlgili Karayolları Trafik Kanunun'da Yapılan Değişikliğin Sigorta Şirketinin İspat Yüküne Etkisi", Prof. Dr. Cevdet Yavuza Armağan, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Dergisi, C. 22, S. 3, Legal İstanbul 2016, s. 2527 ve 2528).</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>10. Dairemizin önüne gelen uyuşmazlık bakımından Yargıtay uygulamasına da bakmak gerekir.</p>

<p>Konunun işbölümü bakımından Dairemizin görevinde olduğu yıllarda (2918 sayılı KTK, Yönetmelik ve ZMMS genel şartlarında yapılan değişiklilerden önce olmakla birlikte) uygulamasının, "...2918 sayılı KTK'nın 48. maddesi ve ZMMS Genel Şartları’nın B.4.d maddesi hükümleri bir arada değerlendirildiğinde sigorta teminatı dışında kalan zararların, aracın alkollü olarak kullanımının güvenli sürüş yeteneğinin kaybına yol açmasına bağlı olarak meydana gelen zararlar olduğu, bu nedenle, sürücünün aldığı alkolün promil oranlarının doğrudan doğruya sonuca etkisi bulunmadığı, bu hususun haksız eylem ile meydana gelen zarar arasında uygun illiyet bağı bulunması gerektiği yönündeki genel ilkenin de bir sonucu olduğu, bu duruma ve Dairemizin yerleşik uygulamasına göre, zararın teminat dışı kalabilmesi için aranan alkol alımı ile meydana gelen olay arasındaki illiyet bağının bu tür maddelerin sinir sistemini etkilemesi nedeniyle nöroloji uzmanı bir hekim ile trafik uzmanından oluşturulacak bilirkişi kurulundan olayın oluş şekli de değerlendirilmek suretiyle kazanın münhasıran alınan alkolün tesiri altında meydana gelip gelmediğine ilişkin olarak alınacak rapor sonucuna göre belirlenmesi gerektiği..." şeklinde olduğu görülmektedir (Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin, 21.05.2009 tarihli, 2008/1677 E., 2009/6163 K. sayılı, 14.02.2007 tarihli, 2008/904 E., 2008/1651 K. sayılı, 06.04.2009 tarihli, 2008/36 E., 2009/4117 K. sayılı ilamları)</p>

<p>Yargıtay Hukuk Dairelerinin işbölümü bakımından konunun Yargıtay 17. Hukuk Dairesi ve sonrasında Yargıtay 4. Hukuk Dairesi tarafından incelendiği dönemde de yine benzer içtihadın uygulanmaya devam ettiği görülmektedir (Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 18.03.2021 tarihli, 2020/9716 E., 2021/2975 K. sayılı, 05.03.2019 tarihli, 2018/6381 E. 2019/2489 K. sayılı ilamları, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 19.03.2024 tarihli, 2022/430 E., 2024/2873K. sayılı, 16.01.2024 tarihli, 2023/10586 E., 2024/496 K. sayılı ilamları).</p>

<p>Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun uygulamaları da yine hasarın teminat dışı kalabilmesi için kazanın meydana geliş şekli itibarıyla sürücünün salt (münhasıran) alkolün etkisi altında kaza yapmış olması gerektiği, diğer bir anlatımla sürücünün alkollü olmasının, tek başına hasarın teminat dışı kalmasını gerektirmeyeceği yönündedir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 23.10.2002 tarihli 2002/11-768-840 E., K. sayılı, 07.04.2004 tarihli 2004/11-257-212 E., K. sayılı, 22.09.2022 tarihli, 2021/(17)4-468 E., 2022/1143 K. sayılı, 28.12.2021 tarihli, 2021/(17)4-203 E., 2022/1940 K. sayılı, 10.12.2014 tarihli 2013/(17)-1199 E., 2014/1018 K. sayılı ilamları).</p>

<p>Yukarıda belirtilen mevzuat değişikliğine benzer değişiklik Kara Araçları Kasko Sigortası Genel Şartları'nın A.5.5. maddesinde de yapılmış olup Kasko Sigortası Genel Şartları'nda da Karayolları Trafik Yönetmeliği'nde belirlenen seviyenin üzerinde alkollü olma koşulu belirtilmiş ve Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 28.06.2021 tarihli 2021/15097 E., 2021/3716 K. sayılı ve 10.12.2018 tarihli 2018/4623 E., 2018/11940 K. sayılı kararlarında yine mevzuattaki alkol sınırı değil alkolün kazanın meydana gelmesinde münhasıran etkili olması koşulunu aradığı görülmüştür.</p>

<p>Bu itibarla yukarıda sayılan mevzuat hükümlerinde yapılan değişiklik sonrası "güvenli sürüş yeteneğini kaybetme" kavramına yer verilmemiş ise de sorumluluk hukukunun genel prensipleri nazara alınarak, alkollü durumla zararın doğumuna neden olan trafik kazası arasında uygun uygun illiyet bağı bulunması gerektiği (sonuç ile sonucu ortaya çıkaran olgu arasındaki neden sonuç ilişkisi bulunması gerektiği) yönündeki genel ilkeden hareketle 2918 sayılı KTK'nın 48/1 hükmünün 11.06.2013 tarihindeki değişiklikten sonra ve 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren ve halen yürürlükte olan ZMSS Genel Şartları'nın B.4.c bendinde yapılan değişiklikten sonra da sigorta şirketleri tarafından sigortalı akidi aleyhine açılan rücuan tazminat davalarında, sorumluluk için illiyet bağının bulunması zorunlu olduğundan, kazanın münhasıran alkolün etkisi altında gerçekleşmesinin aranması gerektiğine yönelik Yargıtay içtihadının aynen korunması gerektiği kanaatine varılmakla, aşağıdaki şekilde karar verilmesi gerekmiştir.</p>

<p><strong>V. SONUÇ</strong><br />
Yukarıda açıklanan nedenlerle, 01.06.2015 tarihli değişiklikten sonra ZMMS Genel Şartlarının B.4.c bendine dayalı olarak sigorta şirketleri tarafından sigortalı akidi aleyhine açılan rücuan tazminat davalarında, kazanın münhasıran alkolün etkisi altında gerçekleşmesi gerektiğine, ... Bölge Adliye Mahkemesi 26. Hukuk Dairesi, ... Bölge Adliye Mahkemesi 11.Hukuk Dairesi, ... Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi ile ... Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi arasında çıkan hukuki uyuşmazlığın bu şekilde giderilmesine, 23.06.2025 tarihinde 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un 35/4 hükmü gereğince oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.</p>

<p><br />
<strong>MUHALEFET ŞERHİ</strong></p>

<p>Uyuşmazlık, 2918 sayılı KTK, KTY ile ZMMS Genel Şartlarında yapılan değişikliklerle; alkol ve uyuşturucu madde alanlar için “güvenli sürüş yeteneklerini kaybetmiş” olma şartının çıkarılmış olması karşısında ZMMS sigortacısı tarafından kendi akidi olan sigortalı aleyhine açılan rücuan tazminat davalarında, kazanın münhasıran alkolün etkisinde meydana gelmiş olma şartının aranıp aranmayacağı hususunda toplanmaktadır.</p>

<p>KTK’nun 48/1 maddesindeki önceki düzenleme “…alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin karayolunda araç sürmeleri yasaktır…” hükmünü içermekteyken 11.06.2013 tarihinde “…uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri almış olan sürücüler ile alkollü olan sürücülerin karayolunda araç kullanmaları yasaktır…” şeklinde değişikliğe uğramıştır. Ayrıca 1.00 promilin üzerinde alkollü olduğu tespit edilen sürücülerin TCK'nın 179. maddesi kapsamında cezalandırılacağı, keza hususi araç kullananların 0.50, diğer araç sürücülerinin ise 0.20 promilin üzerinde alkolle kazaya sebebiyet vermeleri halinde ayrıca TCK hükümleri çerçevesinde cezalandırılacakları hükme bağlanmıştır. Buna paralel aynı içeriğin KTY’ye de işlendiği görülmektedir.</p>

<p>Keza benzer anlayış ZMMS Genel Şartlarına da dercedilmiş; 01.06.2015 tarihinde yapılan değişiklikle “aracın, uyuşturucu madde veya ilgili mevzuatta belirtilen kişilerce veya aynı mevzuatta alkollü içki alamayacağı belirtilen kişilerce alkollü içki alınmak suretiyle kullanılması sırasında meydana gelen zararlar” için sigortalıya rücu edilebileceği düzenlenmiştir.</p>

<p>Trafiğe çıkmak, şahsi riskin yanı sıra birçok insanın, can ve mal emniyetiyle doğrudan ilgilidir. Hele hele alkollü veya uyuşturucu madde etkisiyle araç kullanımının seyir ve trafik güvenliği açısından önemli bir risk faktörü olduğu tartışmasızdır. Sürüş yeteneğinin ortaya konulmasında, tecrübe büyük önem taşır. Ancak ani gelişen, beklenmedik bir hadiseden kazasız belasız kurtulmanın başlıca amili doğru zamanda gösterilecek isabetli reflekslerle mümkün olacaktır. Her yıl yüzlerce insanın trafikten hayatını kaybettiği, azımsanmayacak sayıda kişinin sakat kaldığı trafik kazalarının meydana gelmesinin en büyük nedenlerden birinin de alkollü araç kullanmak olduğu herkesin bilgisi dahilindedir.</p>

<p>Trafikte aracı sürücü kullanır. Sürücüyü sevk ve idare eden başlıca organ ise beyindir. Alkol ve uyuşturucu madde kullanımının akli melekelerde teşevvüş/algılama yeteneğinde bozukluğa yol açtığı herkesçe bilinen bir gerçektir. Beynin sürekli teyakkuz halinde olmasını gerektiren seyir esnasında fonksiyonlarını kısmen ya da tamamen tatil edecek potansiyel taşıyan madde kullanımının sadece sürücünün kendisini değil bir çok insan için potansiyel tehlike içermektedir. Bunun içindir ki yetkili kurum ve kuruluşlar yukarıda sıralanan mevzuatta birtakım güncellemeler yaparak; kazanın “münhasıran alkolün etkisinden kaynaklanmış” olması şeklindeki Yargıtay uygulama ve anlayışına son vermeyi amaçlamışlardır.</p>

<p>Hemen belirtmek gerekir ki kazanın, münhasıran alkolün etkisiyle meydana gelmiş olması şeklindeki Yargıtay anlayışı sigortacı yönünden ispat imkansızlığıyla eşdeğer anlam taşıyordu. Zira cüzi de olsa yol şartları ya da karşı taraf sürücü kusuru bulunuyorsa, münhasırlık şartının gerçekleşmediği ve dolayısıyla sigortacının akidine rücu edemeyeceği yolundaki uygulama mevcuttu. Bu durumda bir kazanın münhasıran alkolün etkisiyle işlenmesi hali ancak ve ancak araç yakıt deposuna benzin ya da mazot yerine alkol konulması halinde mümkün olabilirdi ki, latife babından zikretmeden geçmemek lazım.</p>

<p>Tüm bu aşamalardan sonra kanun koyucu ve ilgili mevzuat düzenleyici kuruluşlar kazanın münhasıran alkolün etkisiyle işlenmiş olmasına dayanak gösterilen “güvenli sürüş yeteneğini kaybetme” şartını çıkarmışlardır. Gerek alkollü araç kullanımı ve buna bağlı kaza sayısının artması, gerekse alkolün güvenli sürüş yeteneğini bertaraf etmeye dair etkisinin kişiden kişiye değişiklik göstermesi ve içen çevrelerce yaygın savunma mekanizması olarak devreye sürülen “içmesini bilene zararı olmaz” istisnasından teselli bulma anlayışına son vermek için haklı ve yerinde bir müdahale ile gerekli mevzuat güncellemesi yapılmıştır.</p>

<p>Ardı sıra bu düzenlemelere paralel olarak ZMMS Genel Şartlarındaki rücu şartı değişikliğinin, sürücüleri alkollü araç kullanmaktan caydırmaya yönelik olması yönüyle de eleştirilecek bir tarafı bulunmamaktadır. Kaldı ki, taraflarca imzalanan poliçe genel şartlarıyla birlikte geçerli bir sözleşme haline gelir. Buna göre, primi ödenmemiş ve hatta yasaklanarak cezai müeyyideye de bağlanmış bir suç halinin, yargı mercilerince içtihat yoluyla teminat kapsamına sokulmaya devam edilmesi usul, kanun ve hayatın bilimsel gerçeklerine aykırı düşeceğinden, aksi yönde tezahür eden sayın çoğunluk kararına iştirak etmiyorum.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20252402-e-20254431-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 10:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-7a.jpeg" type="image/jpeg" length="80065"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/cocuk-koruma-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/cocuk-koruma-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[7593 sayılı Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 18 Ağustos 2026 Tarihli ve 33344 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ÇOCUK KORUMA KANUNU İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN</strong></p>

<p><strong>Kanun No. 7593</strong></p>

<p><strong>Kabul Tarihi: 8/8/2026</strong></p>

<p><strong>MADDE 1-</strong> 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanuna 13 üncü maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki madde eklenmiştir.</p>

<p>“MADDE 13/A- Ateşli silahın dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı şekilde muhafaza edilmesi suretiyle çocuk tarafından ele geçirilmesine neden olan kişi, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”</p>

<p><strong>MADDE 2-</strong> 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 31 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “oniki yıldan onbeş yıla;” ibaresi “onüç yıldan onsekiz yıla;”, “dokuz yıldan onbir yıla” ibaresi “on yıldan oniki yıla”, “yedi yıldan” ibaresi “dokuz yıldan” şeklinde ve üçüncü fıkrasında yer alan “onsekiz yıldan yirmidört yıla;” ibaresi “ondokuz yıldan yirmiyedi yıla;”, “oniki yıldan onbeş yıla” ibaresi “onbeş yıldan onsekiz yıla”, “oniki yıldan fazla” ibaresi “onbeş yıldan fazla” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(4) Somut olayda;</p>

<p>a) Kasta dayalı kusurun ağırlığı,</p>

<p>b) Güdülen amaç ve saik,</p>

<p>c) Suçun işleniş şekli,</p>

<p>d) Daha önceden kasıtlı bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkûm edilmiş olma,</p>

<p>hususlarından biri ya da birkaçı göz önünde bulundurularak kasten öldürme (madde 81, 82) ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama (madde 87, fıkra 2 ve 4) suçlarını işleyen onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında üçüncü fıkra hükümleri uygulanmayabilir. Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış ceza sorumluluğu bulunan kişiler hakkında ise ikinci fıkra hükümleri yerine üçüncü fıkra hükümleri uygulanabilir.”</p>

<p><strong>MADDE 3-</strong> 5237 sayılı Kanunun 233 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “bir yıla” ibaresi “üç aydan iki yıla”, ikinci fıkrasında yer alan “üç aydan bir yıla” ibaresi “altı aydan iki yıla”, üçüncü fıkrasında yer alan “üç aydan bir yıla” ibaresi “bir yıldan üç yıla” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(4) Birinci ve üçüncü fıkralarda tanımlanan fiiller nedeniyle çocuğun kasten öldürme (madde 81, 82) ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama (madde 87, fıkra 2 ve 4) suçunu işlemesi halinde şikayet aranmaksızın, faile bu madde uyarınca verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır.”</p>

<p><strong>MADDE 4-</strong> 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 174 üncü maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki bent eklenmiştir.</p>

<p>“e) Onbeş yaşını doldurmamış çocuklar hakkında sosyal inceleme yaptırılmaksızın düzenlenen,”</p>

<p><strong>MADDE 5-</strong> 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 11 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Çocuk tutukluların” ibaresi “Çocuk hükümlülerin veya tutukluların” şeklinde değiştirilmiş ve ikinci fıkrasında yer alan “çocuklar,” ibaresinden sonra gelmek üzere “suç türleri,” ibaresi eklenmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> 5275 sayılı Kanunun 15 inci maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.</p>

<p>“(3) Çocuk hükümlülerin çocuk kapalı ceza infaz kurumundan çocuk eğitimevine ayrılmalarına 89 uncu madde uyarınca psikolog, pedagog, çocuk gelişimcisi, sosyal çalışmacı, psikolojik danışman, rehberlik uzmanı, öğretmen ve Türkiye Barolar Birliğinin çocuk hakları komisyonundan görevlendireceği avukat gibi en az bir uzman görevlinin de katılımıyla idare ve gözlem kurulu tarafından en geç üç ayda bir yapılan değerlendirme sonucunda karar verilir. Çocuk eğitimevine ayırmaya ilişkin olarak tutum ve davranışları olumsuz değerlendirilen çocuk hükümlülerin yeniden değerlendirilmeye tabi tutulma süreleri altı ayı geçemez.”</p>

<p>“(4) Aşağıdaki hâllerde çocuk hükümlüler hakkında verilen cezalar doğrudan çocuk eğitimevlerinde yerine getirilir:</p>

<p>a) Kasıtlı suçlardan toplam üç yıl veya daha az süreli hapis cezasına mahkûm olanlar.</p>

<p>b) Taksirli suçlardan toplam beş yıl veya daha az süreli hapis cezasına mahkûm olanlar.</p>

<p>(5) Doğrudan çocuk eğitimevine alınanlar dahil olmak üzere bu kurumlarda bulunan çocuk hükümlülerden;</p>

<p>a) Firar edenler veya başka bir fiilden dolayı haklarında tutuklama kararı verilenler,</p>

<p>b) Kapalı ceza infaz kurumuna iade veya odaya kapatma disiplin cezası alıp, bu cezası kesinleşmiş olanlar veya asayiş ve düzenin sağlanması amacıyla disiplin cezası kesinleşmemiş olsa bile eylemi kurum düzeni ya da kişi güvenliği bakımından tehlike oluşturanlar,</p>

<p>idare ve gözlem kurulu kararıyla çocuk kapalı ceza infaz kurumlarına gönderilirler.</p>

<p>(6) Çocuk hükümlülerin, suç ve ceza türlerine göre, çocuk eğitimevlerine ayrılıp ayrılmamalarına, çocuk eğitimevlerinde geçirecekleri sürelere, çocuk kapalı ceza infaz kurumlarına gönderilmelerine, doğrudan çocuk eğitimevlerine alınmalarına, doğrudan çocuk eğitimevlerine alınanların çocuk kapalı ceza infaz kurumlarına gönderilmelerine ve diğer hususlara ilişkin usul ve esaslar yönetmelikte gösterilir.”</p>

<p><strong>MADDE 7-</strong> 5275 sayılı Kanunun 107 nci maddesinin beşinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(5) Türk Ceza Kanununun kasten öldürme suçları (madde 81, 82 ve 83), cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar (madde 102 ve 103), uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu (madde 188) ve suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu (madde 220) hariç olmak üzere, koşullu salıverilme süresinin hesaplanmasında, hükümlünün onbeş yaşını dolduruncaya kadar infaz kurumunda geçirdiği bir gün, iki gün olarak dikkate alınır.”</p>

<p><strong>MADDE 8-</strong> 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununa 43/B maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki madde eklenmiştir.</p>

<p>“Amaç dışı bıçak taşıma</p>

<p>MADDE 43/C- (1) Her ne ad altında olursa olsun, 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun kapsamı dışında kalan her tür bıçak ile diğer kesici, delici veya bereleyici aletlerin;</p>

<p>a) 11/9/1981 tarihli ve 2521 sayılı Avda ve Sporda Kullanılan Tüfekler, Nişan Tabancaları ve Av Bıçaklarının Yapımı, Alımı, Satımı ve Bulundurulmasına Dair Kanuna göre ruhsatlandırılan yerler ile ilgili yönetmeliğe göre ruhsatlandırılan işyerleri dışında satışı ve sergilenmesi,</p>

<p>b) Onsekiz yaşından küçük çocuklara satılması ve çocuklar tarafından satın alınması veya taşınması,</p>

<p>yasaktır.</p>

<p>(2) Birinci fıkrada sayılan yasaklara uymayan kişiye beşbin Türk Lirası, kabahate konu bıçak veya aletlerin sayı veya nitelik bakımından vahim olması halinde ise onbin Türk Lirası idarî para cezası verilir. Ayrıca bu kabahatin işlendiğini öğrenen işletici veya sorumlunun yetkili makamlara bildirim yapmaması halinde beşbin Türk Lirası idarî para cezası verilir.</p>

<p>(3) Birinci fıkrada sayılan kabahatin konusunu oluşturan veya işlenmesi suretiyle elde edilen eşyanın mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilir.</p>

<p>(4) Birinci fıkrada sayılan kabahat dolayısıyla idarî para cezasına ve elkoymaya kolluk görevlileri, mülkiyetin kamuya geçirilmesine mülkî amir tarafından karar verilir.</p>

<p>(5) Birinci fıkradaki kabahati işlediği sırada onbeş yaşını doldurmamış çocuk hakkında çocuğun üstün yararı gözetilerek, 3/7/2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu hükümleri uyarınca koruyucu, destekleyici ve yönlendirme tedbirlerine karar verilmesi amacıyla mülkî amir tarafından çocuk hâkiminden tedbir talebinde bulunulur.</p>

<p>(6) Bu madde hükümleri internet satışları ve mesafeli satışlar için de uygulanır.</p>

<p>(7) Bir sanat veya mesleğin icrası ve eğitim için gerekli bıçak, şiş ve benzerlerinin icra yerinde ve icra eden kişilerce kullanılması, bulundurulması ve taşınması bu madde hükümlerine tabi değildir.”</p>

<p><strong>MADDE 9-</strong> 3/7/2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununa 5 inci maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki madde eklenmiştir.</p>

<p>“Yönlendirme tedbirleri</p>

<p>MADDE 5/A- (1) 5 inci maddede düzenlenen koruyucu ve destekleyici tedbirlerin yanında bu maddede düzenlenen yönlendirme tedbirleri, ceza sorumluluğu olmayan adli süreçteki çocuklar bakımından, çocuklara özgü güvenlik tedbiri olarak anlaşılır.</p>

<p>(2) Yönlendirme tedbirleri olarak;</p>

<p>a) Sosyal ve toplumsal hizmetler tedbiri: Spor kulüpleri, gençlik merkezleri, spor tesisleri ile ilgili kamu kurum ve kuruluşlarında; Gençlik ve Spor Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yerel yönetimler tarafından yerine getirilmek üzere çocukların 20 saatten 300 saate kadar psikososyal gelişimine katkı sağlayacak görev almalarına,</p>

<p>b) Dijital risklerden korunma tedbiri: Kullandığı telefon cihazı, telefon hattı veya her türlü bilgisayar, tablet ve benzeri dijital cihazın bildirilerek cihazın tedbir kararından sonraki hareketlerini Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu ile Siber Güvenlik Başkanlığı tarafından 3 aydan az 2 yıldan fazla olmamak üzere çeşitli takip yazılımlarıyla ilgili kurum denetimine açmaya, riskli olarak tanımlı bazı dijital mecralar, uygulamalar ve dijital platformlara erişimin engellenmesine,</p>

<p>c) Kitap ve kütüphane tedbiri: Kütüphane ve okuma salonu gibi yerlerde Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, üniversiteler ile yerel yönetimler tarafından yerine getirilmek üzere 20 saatten 300 saate kadar psikososyal gelişimine katkı sağlayacak görev almaya veya bu kuruluşların yetkililerince belirlenen eserleri okumaya,</p>

<p>d) Çevreye saygı ve çevre temizliği tedbiri: Tarım ve Orman Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, üniversiteler ile yerel yönetimler tarafından yerine getirilmek üzere 20 saatten 300 saate kadar park, bahçe, sahil gibi belirlenecek bir bölgede çevre temizliği yapmaya, belirlenecek bitkilerin bakımı, ağaçlandırma ve çiçeklendirme faaliyetlerine katılmaya,</p>

<p>e) Tütün, nikotin, alkol, kumar, uyuşturucu ve uyarıcı madde ile davranışsal bağımlılık tedbiri: Sağlık Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Yeşilay tarafından yerine getirilmek üzere çocukların sağlıkları için tehlike oluşturan bağımlılıklarının tedavi ve rehabilitasyonu için belirlenecek programları tamamlamaya,</p>

<p>hükmedilir.</p>

<p>(3) Bu tedbirlerin yerine getirilmesinde 45 inci maddenin üçüncü ve dördüncü fıkraları uygulanır.</p>

<p>(4) Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.”</p>

<p><strong>MADDE 10-</strong> 5395 sayılı Kanunun 9 uncu maddesine aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.</p>

<p>“(4) Akıl hastalığı, akıl zayıflığı, alkol, uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılığı, davranışsal bağımlılık ya da ağır tehlike arz eden bulaşıcı hastalık nedeniyle kendisi veya başkaları açısından ciddi tehlike oluşturduğu değerlendirilen ve herhangi bir suretle Sağlık Bakanlığına veya üniversitelere bağlı yataklı sağlık kurumlarına gelen veya getirilen çocuk hakkında, tedaviye ihtiyaç bulunduğunun ilgili uzman hekim tarafından tespit edilmesi hâlinde, acil korunma kararı alınması amacıyla yirmi dört saat içinde rapor düzenlenir. Sağlık kurumu, uzman hekim raporunun düzenlendiği tarihten itibaren en geç yirmi dört saat içinde çocuk hâkimine başvurur. Başvurudan itibaren en geç kırk sekiz saat içinde ilgili dal uzman hekiminin yer aldığı üç uzman hekimden oluşan resmî sağlık kurulu tarafından düzenlenen rapor mahkemeye sunulur.</p>

<p>(5) Hâkim, başvuru ve sağlık kurulu raporunu değerlendirerek talep hakkında en geç kırk sekiz saat içinde karar verir. Çocuğun sağlık kuruluşuna gelmesi veya getirilmesinden hâkim kararının sağlık kuruluşuna tebliğine kadar geçen sürede, çocuğa gerekli görülen tıbbî müdahale ve tedavi uygulanır. Bu süreçte ihtiyaç duyulması hâlinde kolluktan yardım istenebilir. Kolluk, bu kapsamda yapılan talepleri, kanunla kendisine tanınan yetkiler çerçevesinde yerine getirir.</p>

<p>(6) Hâkim, çocuğun üstün yararını gözeterek çocuğun bulunduğu yerin gizli tutulmasına ve gerekli görmesi hâlinde kişisel ilişkinin kurulmasına veya sınırlandırılmasına karar verebilir. Hâkim, sağlık kurulu raporunu dikkate alarak acil korunma kararının kaldırılmasına, devamına veya çocuğun durumuna uygun başka bir koruyucu ve destekleyici tedbire karar verir.”</p>

<p><strong>MADDE 11-</strong> 5395 sayılı Kanunun 15 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Suça sürüklenen” ibaresi “Adli süreçteki” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(4) Çocuk hakkında kamu davası açılması hâlinde durum, gerekli idari tedbirlerin alınması amacıyla Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı il veya ilçe müdürlüklerine bildirilir.”</p>

<p><strong>MADDE 12-</strong> 5395 sayılı Kanunun 23 üncü maddesine aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.</p>

<p>“(2) Adli süreçteki çocuklar hakkında yapılan yargılama sonunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi hâlinde 5/A maddesinde düzenlenen yönlendirme tedbirlerinden uygun görülen biri veya birkaçı da denetimli serbestlik tedbiri olarak uygulanır. Bu fıkra uyarınca hükmedilecek yükümlülükler 5/A maddesinde belirtilen kurumlar tarafından yerine getirilir.</p>

<p>(3) Suçun işlenmesi nedeniyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın az olması hâlinde adli süreçteki çocuklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilmesi için zararın giderilmesi şartı aranmayabilir.”</p>

<p><strong>MADDE 13-</strong> 5395 sayılı Kanunun 35 inci maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(3) Onbeş yaşını doldurmamış çocuk hakkında sosyal inceleme yaptırılması zorunludur. Cumhuriyet savcısı, mahkeme veya çocuk hâkimi tarafından onbeş yaşını doldurmuş çocuk hakkında sosyal inceleme yaptırılmaması hâlinde, gerekçesi iddianamede veya kararda gösterilir.”</p>

<p><strong>MADDE 14-</strong> 5395 sayılı Kanunun 45 inci maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.</p>

<p>“(3) Koruyucu ve destekleyici tedbirlerin ilgili kurum veya kuruluş tarafından yerine getirilmesi sırasında gerekmesi hâlinde kolluktan yardım istenebilir.”</p>

<p>“(4) Koruyucu ve destekleyici tedbirlerin yerine getirilmesinde kurumların koordinasyonu merkezde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından; il ve ilçelerde kurumların koordinasyonu ile takibi vali ve kaymakam tarafından sağlanır. Bu amaçla il ve ilçelerde sekretarya hizmetleri aile ve sosyal hizmetler il müdürlükleri tarafından yürütülür. Hâkim veya mahkeme tarafından verilen koruyucu ve destekleyici tedbir kararları, yerine getirilmek üzere ilgili kurum veya kuruluşa gönderilir.</p>

<p>(5) Çocuk hakkında verilen koruyucu ve destekleyici tedbir kararlarının gereklerine aykırı hareket eden ana, baba, vasi veya bakım ve gözetiminden sorumlu kimse, fiil suç teşkil etse dahi ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre çocuk hâkimi kararıyla üç günden on güne kadar tazyik hapsi ile cezalandırılır. Bu kararlara karşı 14 üncü madde uyarınca itiraz yoluna gidilebilir. Tazyik hapsine ilişkin kararlar, kesinleşmesini müteakip Cumhuriyet başsavcılığı tarafından yerine getirilir. Bu kararlar çocuk hâkimi tarafından ilgili kuruma bildirilir.”</p>

<p><strong>MADDE 15-</strong> (1) 24/5/1983 tarihli ve 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanununun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinin (17) numaralı alt bendinde yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p>(2) 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 253 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p>(3) 3/7/2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun;</p>

<p>a) 1 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki”,</p>

<p>b) 2 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki”,</p>

<p>c) 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin (2) numaralı alt bendinde yer alan “Suça sürüklenen” ibaresi “Adli süreçteki”, (c) bendinde yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki”,</p>

<p>ç) 11 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “hakkında adli süreç yürütülen”,</p>

<p>d) 12 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Suça sürüklenen” ibaresi “Adli süreçteki”,</p>

<p>e) 13 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “hakkında adli süreç yürütülen”,</p>

<p>f) 20 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Suça sürüklenen” ibaresi “Adli süreçteki”,</p>

<p>g) 24 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki”,</p>

<p>ğ) 26 ncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki”,</p>

<p>h) 30 uncu maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan “Suça sürüklenen” ibaresi “Adli süreçteki”, (c) bendinde yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki”,</p>

<p>ı) 31 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki”,</p>

<p>i) 34 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde yer alan “Suça sürüklenen” ibaresi “Adli süreçteki”,</p>

<p>j) 37 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki”,</p>

<p>k) 39 uncu maddesinin ikinci fıkrasının (e) bendinde yer alan “Suça sürüklenmesi” ibaresi “Hakkında adli süreç yürütülmesi”,</p>

<p>şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 16-</strong> Bu Kanunun;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>a) 8 inci maddesi ile 5326 sayılı Kanuna eklenen 43/C maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi hükmü 1/12/2026 tarihinde,</p>

<p>b) Diğer hükümleri yayımı tarihinde,</p>

<p>yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>MADDE 17-</strong> Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MEVZUAT</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/cocuk-koruma-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/resmi-gaz5.jpg" type="image/jpeg" length="25568"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 1971/41 E., 1971/67 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-197141-e-197167-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-197141-e-197167-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 17/8/1971 ve 19/8/1971 tarihli, 1971/41 esas - 1971/67 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p><strong>Esas Sayısı: 1971/41</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı: 1971/67</strong></p>

<p><strong>Karar Günü: </strong>17/8/1971 ve 19/8/1971</p>

<p><strong>Resmi Gazete tarih/sayı: 1</strong>5.1.1972/14073</p>

<p>İptal isteminde bulunan : Osman Köksal - Cumhuriyet Senatosunun Cumhurbaşkanınca seçilmiş üyesi.</p>

<p>İptal isteminin konusu : Cumhuriyet Senatosunun Cumhurbaşkanınca seçilmiş üyesi Osman<br />
Köksal'ın yasama dokunulmazlığının kaldırılması hakkında Anayasa ve Adalet Komisyonunca<br />
hazırlanan raporun Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunun 3/8/1971 günlü 96. Birleşiminde aynen<br />
kabul edilmesine ilişkin 109 sayılı kararın gerek şekil gerekse esas bakımından Anayasa'ya ve<br />
Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün konuya ilişkin maddelerine aykırı bulunduğu ileri sürülmüş ve<br />
iptali için Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 81. maddesine dayanılarak Anayasa Mahkemesine<br />
başvurulmuştur.</p>

<p><strong>I. OLAY :</strong></p>

<p>Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın tamamını veya bir kısmım tağyir ve tebdil ve bu kanun<br />
ile teşekkül etmiş Türkiye Büyük Millet Meclisini İskata veya vazifesini yapmaktan men'e cebren<br />
teşebbüs gayesiyle gizlice ittifak kurmak suçundan Ankara Sıkıyönetim Savcılığının haklarında<br />
soruşturmaya geçtiği ve yirmi ikisi için l sayılı Sıkıyönetim Mahkemesinin 7/7/1971 gününde<br />
tutuklama kararı verdiği 32 kişi arasında bulunan Cumhuriyet Senatosunun Cumhurbaşkanınca<br />
seçilmiş üyeleri Cemal Madanoğlu ve Osman Köksal'ın Anayasa'nın 79. maddesi uyarınca yasama<br />
dokunulmazlıklarının kaldırılması işlemi için durum Ankara Sıkıyönetim Komutanlığının 1/7/1971<br />
günlü, 971/1095 sayılı yazısiyle Başbakanlığa, Başbakanlığın 13/7/1971 günlü, 6/2 - 5526 sayılı<br />
yazısı ile de Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına duyrulmuştur.<br />
Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı işi 13/7/1971 gününde Anayasa ve Adalet Komisyonuna<br />
havale etmiş, Komisyon, 14/7/1971 günlü birleşiminde kendi üyelerinden Mustafa Tığlı, Nuri<br />
Demirci, İbrahim Tevfik Kutlar, Zihni Betil ve Mucip Ataklı'dan oluşmak üzere yasama<br />
dokunulmazlıkları 4 sayılı Alt Komisyonu kurmuş ve dosyayı bu komisyona vermiştir.<br />
Alt Komisyon 20/7/1971 günlü, 3/1044 - 2 sayılı raporunda yasama dokunulmazlıklarının<br />
Madanoğlu yönünden l muhalife karşı 4, ve Köksal yönünden iki muhalife karşı 3 oyla kaldırılması<br />
gereğine karar verildiğini açıklamış; Anayasa ve Adalet Komisyonu 21/7/1971 günlü birleşiminde<br />
dosyanın Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 139. maddesine aykırı olarak Adalet Bakanlığından<br />
geçmemiş bulunduğunu gördüğünden usul eksikliği tamamlamak üzere dosyayı 21/7/1971 günlü,<br />
194 sayılı yazı ile Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına yollamış Başkanlık aynı nedenle ve 21/7/1971<br />
günlü, 11549 sayılı yazı ile dosyayı Başbakanlığa, Başbakanlık 22/7/1971 günlü, 6/2 - 5728 sayılı<br />
yazı ile Adalet Bakanlığına göndermiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Adalet Bakanlığı "İncelenen dosya münderecatına göre ve tespit edilmiş bulunan deliller<br />
muvacehesinde Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın tamamını veya bir kısmım tağyir ve tebdil ve<br />
bu kanun ile teşekkül etmiş bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisini İskata ve vazifesini yapmaktan<br />
men'e teşebbüs gayesiyle gizli ittifak kurmak suçlarını isledikleri iddia olunan Cumhuriyet<br />
Senatosuna Cumhurbaşkanınca seçilen üyelerden Cemal Madanoğlu ile Osman Köksal haklarında<br />
Türk Ceza Kanununun 146., 147., 171 inci maddeleri gereğince takibat yapılabilmesini teminen<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 79 uncu maddesi hükmüne tevfikan yasama<br />
dokunulmazlıklarının kaldırılıp kaldırılmaması hususunda gereğinin takdir buyrulmasına delâletleri<br />
arzulunur" diye biten 22/7/1971 günlü, 34622 sayılı yazı ile işi Başbakanlığa ve Başbakanlık da<br />
23/7/1971 günlü, 6/2 - 5802 sayılı yazı ile Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına göndermiştir.<br />
Refet Rendeci (Samsun), Zihni Betil (Tokat), Ömer Ucuzal (Eskişehir), Enver Bahadırlı<br />
(Hatay), Nuri Demirel (Balıkesir), Mahmut Şevket Özçetin (Çorum), ibrahim Kutlar (Gaziantep),<br />
Mustafa Deli Veli (Hatay), Ekrem Özden (istanbul), Doğan Barutçuoğlu (Manisa), Mecdi Agun<br />
(Rize), Mustafa Tığlı (Sakarya), Mucip Ataklı (Tabiî) dan oluşan Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve<br />
Adalet Komisyonu 27/7/1971 gününde yasama dokunulmazlıklarını Cemal Madanoğlu yönünden<br />
bir muhalif, bir çekinser oya karşı 11 oyla ve Osman Köksal yönünden beş muha1if oya karşı (Betil,<br />
Bahadırlı, Özden, Barutçuoğlu ve Ataklı) 8 oyla kaldırılmasını kararlaştırmış; Komisyonun 3/1044<br />
- 88 sayılı bu raporu Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunu 3/8/1971 günlü 96. Birleşiminde 109<br />
sayılı kararla aynen kabul edilmiştir.</p>

<p><strong>II. İPTALİ İSTENEN CUMHURİYET SENATOSU KARARI :</strong></p>

<p>Osman Köksal'a ilişkin bölümünün iptali istenen Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunun 3/8/1971 günlü, 109 sayılı kararı 6/8/1971 günlü, 13918 sayılı Resmî Gazete'de çıkan metne göre şöyledir :</p>

<p>Cumhuriyet Senatosu Kararı<br />
Cumhuriyet Senatosu Kontenjan Üyeleri Cemal Madanoğlu ve Osman Köksal'ın Yasama<br />
Dokunulmazlıklarının kaldırılmasına dair.<br />
Karar No : 109<br />
Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyeleri Cemal Madanoğlu ve Osman Köksal'ın yasama<br />
dokunulmazlıklarının kaldırılması hakkında Anayasa ve Adalet Komisyonunca hazırlanan<br />
aşağıdaki rapor Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunun 3/8/1971 tarihli 96 ncı Birleşiminde aynen<br />
kabul edilmiştir.</p>

<p>Başkan<br />
Hayri Mumcuoğlu</p>

<p>Kâtip<br />
Mehmet Çamlıca</p>

<p>Kâtip<br />
Kudret Bayhan</p>

<p>Yüksek Başkanlığa</p>

<p>Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının tamamım veya bir kısmını tağyir ve bu kanun ile<br />
teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini İskata ve vezifesini yapmaktan men'e cebren<br />
teşebbüs gayesiyle gizlice ittifak kurmak suçundan dolayı Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı l<br />
numaralı Sıkıyönetim Mahkemesince tutuklanmasına karar verilen 22 kişi meyanında bulunan,<br />
Cumhuriyet Senatosu Cumhurbaşkanınca seçilen üyeleri Cemal Madanoğlu ile Osman Köksal'ın<br />
yasama dokunulmazlıkları hakkında bir karar verilmesine dair Başbakanlığın 13 Temmuz 1971<br />
tarihli ve 6/2/S526 sayılı yazılarına ekli işlemli dosya, Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına<br />
gönderilmekle, Başkanlığın 13 Temmuz 1971 tarihli havalesi ile Komisyonumuza tevdi edilmiştir.<br />
<br />
Komisyonumuzca, Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 139 ve 140 ncı maddelerinde<br />
belirtilen usul ve esaslar dairesinde işleme tabi tutulmak üzere, Anayasa ve Adalet Komisyonunun<br />
14 Temmuz 1971 Çarşamba günkü olağan birleşiminde, yasama dokunulmazlıkları 4. Numaralı Alt<br />
Komisyonu olarak, Anayasa ve Adalet Komisyonu üyeleri Mustafa Tığlı, Nuri Demirel, İbrahim<br />
Tevfik Kutlar, Zihni Betil ve Mucip Ataklı'dan teşekkül eden bir Alt Komisyon kurulması<br />
kararlaştırılmış ve bu Komisyona tevdi olunmuştur.<br />
İşbu dosya hakkında 4 numaralı yasama dokunulmazlıkları Alt Komisyonun 20 Temmuz<br />
1971 tarihli ve esas 3/1044; karar 2 sayılı raporu Anayasa ve Adalet Komisyonuna gelmiş ve<br />
gündeme alınmıştır. Komisyonumuzca, Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 139 uncu maddesinde<br />
öngörüldüğü üzere, dosyanın Adalet Bakanlığından geçerek gerekçeli bir tezkere ile ve Başbakanlık<br />
yoliyle Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına gönderilmesi ve Başkanlıkça Anayasa ve Adalet<br />
Komisyonuna tevdi olunması gerektiği mütalâa edilmiş ve dosyanın incelenmesinden de Adalet<br />
Bakanlığından geçmeden ve bu Bakanlığın gerekçeli tezkeresi bulunmadan Komisyonumuza<br />
gönderilmiş olduğu tespit edilmiştir.</p>

<p>Belirtilen usul noksanının giderilebilmesini temin etmek ve dosyanın Anayasa ve Adalet<br />
Komisyonundaki görüşmelerine devam edebilmek maksadı ile dosya, Komisyonumuz<br />
Başkanlığınca 21 Temmuz 1971 tarihli vo 194 sayılı yazı ile Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına<br />
arzedilmiştir.</p>

<p>Cumhuriyet Senatosu Başkanlığının 21 Temmuz 1971 tarihli ve 11549 sayılı yazıları ile<br />
Başbakanlığa gönderilen dosya, belirtilen usul noksanı tamamlanıp, Adalet Bakanlığının gerekçeli<br />
tezkeresini de ihtiva ettiği halde Başbakanlığın 23 Temmuz 1971 tarihli ve 6/2 - 5802 sayılı yazıları<br />
ile Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına gönderilmiş ve aynı gün Başkanlıkça Komisyonumuza<br />
havale olunarak, Anayasa ve Adalet Komisyonunun 27 Temmuz 1971 Salı günü yapacağı toplantı<br />
gündemine alınmıştır.</p>

<p>Yasama dokunulmazlıkları 4 numaralı Alt Komisyonun 20 Temmuz 1971 tarihli ve esas<br />
3/1044; karar 2 sayılı olup, Cumhuriyet Senatosu Cumhurbaşkanınca seçilen üyeleri Cemal<br />
Madanoğlu ile Osman Köksal' ın yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasına dair raporu Anayasa<br />
ve Adalet Komisyonunun 27 Temmuz 1971 tarihli Birleşiminde, dokunulmazlıkları bahis konusu<br />
üyeler Cemal Madanoğlu ile Osman Köksal'da hazır bulundukları halde açık oturumda tetkik ve<br />
müzakere olundu.</p>

<p>Komisyonumuz görüşmeleri, Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 140 ncı maddesinin son<br />
fıkrası gereğince, yasama dokunulmazlıkları 4 numaralı Alt Komisyonun 20 Temmuz 1971 tarihli<br />
ve esas 3/1044; karar 2 sayılı raporunun ve eklerinin okunması ile sürdürülmüş ve rapor üzerinde<br />
yapılan bu görüşmeler sırasında dosyada yer alan belgelerden Komisyon üyelerince gerekli<br />
görülenler heyet halinde yeniden okunmuş ve yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması Alt<br />
Komisyonca karar altına alınan Cumhuriyet Senatosu Cumhurbaşkanınca seçilen üyeleri Cemal<br />
Madanoğlu ile Osman Köksal ayrı ayrı dinlenilmişler, adı geçen üyelerden Cemal Madanoğlu<br />
konuşmasını müteakip Komisyondan ayrılmış, diğer üye Osman Köksal ise görüşmeleri sonuna<br />
kadar takip edip müzakereler sırasında ikinci defa söz almış ve açıklamalarda bulunmuştur.<br />
Cemal Madanoğlu konuşmasında, iddiaları reddederek bunun bir tertip olduğunu beyan<br />
etmiş buna rağmen, bu isnaddan kurtulabilmesi için dokunulmazlığının kaldırılmasını kendisinin de<br />
istediğini ifade etmiştir. Ancak istek, İçtüzüğün 143 üncü maddesinin dokunulmazlığın<br />
kaldırılmasını üyenin rızası dışında tutmuş olması nedeni makbul görülmemiştir.<br />
Osman Köksal konuşmasında, iddiaları red ve bunun bir tertip olduğunu ifade etmiştir.<br />
<br />
Komisyonumuz. Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 140 ncı maddesinde öngörüldüğü üzere, Cumhuriyet Senatosu Cumhurbaşkanınca seçilen üyeleri Cemal Madanoğlu ile Osman Köksal'ın yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasına dair olan talebi,</p>

<p>a) İsnadın ciddiyeti,<br />
b) Talebin siyasî maksatlara dayalı olup olmadığı,<br />
c) Soruşturma konusu fiilin kamu oyundaki etkisi,<br />
d) Üyenin şeref ve haysiyetinin korunması, yönlerinden tetkik ve mütalâa ederek;<br />
a) Dosya muhteviyatının, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının tamamını veya bir kısmını<br />
tağyir ve tadil ve kanun ile teşekkül eden Türkiye Büyük Millet Meclisini İskata veya vazifesini<br />
yapmaktan men'e cebren teşebbüs fiiline konu teşkil etmesi ve Millî Istihbaret Teşkilâtı tarafından<br />
1967 tarihinden günümüze kadar dört yıllık süre içinde sürekli olarak yürütülen takipler ve hatta<br />
büyük gizlilik içinde yapılagelmiş olan ittifak kurma eylem ve faaliyetlerine ajanları marifetiyle<br />
katılıp bunları günü gününe imkân bulunduğunda teyp cihazı ile banda almak imkân bulmadığı<br />
hallerde de ajanın raporları ile tespit ederek hazırlanmış olması, dosya içinde adı geçen Cumhuriyet<br />
Senatosu üyelerinin Cemal Madanoğlu'nun bizzat el yazısı ile kaleme almış ve şemalarını çizmiş<br />
bulunduğu ve komisyon huzurunda kendisi tarafından yazıldığı beyan edilen kadro örgütü başlıklı<br />
bir belgenin de mevcut olması ve nihayet aynı fiilin isnadı neticesinde askerî mahkeme tarafından<br />
22 kişinin tutuklanmış olması ve Millî istihbarat Teşkilatının raporları ve bantları ile tesbit edilen<br />
toplantılarda hazır bulunanların Savcılıktaki sorguları sırasında o toplantılarda kimlerle birlikte<br />
bulunduklarına dair sorulara verdikleri cevaplarda Millî İstihbarat Teşkilâtı tarafından tespit edilen<br />
gün, saat ve yerlerde bulundukları diğer maznunlar tarafından da teyit edilmesi temin edilmiş ve bu<br />
suretle bantların tesbitini teyit etmişlerdir. Ayrıca şahitler de bantları ve konuşmaları dolayısı ile<br />
suçun birlikte işlendiği hususunu açıklamışlardır.</p>

<p>Millî İstihbarat Teşkilâtı kanunla kurulmuş bir Devlet Teşkilâtı olup, Devletin güvenliğine<br />
zarar veren her türlü muzır cereyan ve suçları tespitle görevlidir. Bu sebeple Millî İstihbarat<br />
Teşkilâtı elemanlarının bir tertip içinde olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Bu iddialar aksi<br />
sabit oluncaya kadar itibardan düşürülemez. Dosyada böyle bir bir durum da mevcut değildir.<br />
Kaldı ki, Millî İstihbarat Teşkilâtının başında bulunan ve vazife görenlerin çoğu da asker<br />
kişilerdir. Siyasî bir parti veya iktidara hizmet gayesiyle bir tertibe girmeleri düşünülemez. Ayrıca,<br />
dokunulmazlıkları bahis konusu kimseler de asker olduklarına göre meslektaşlarına bir tertip<br />
hazırlamaları da söz konusu olmıyacağı gibi Millî İstihbarat Teşkilâtının başını da 1960 senesinden<br />
sonra oraya tayin edenin de yine kendisi olduğunu Cumhurbaşkanınca seçilen Üye Cemal<br />
Madanoğlu Alt Komisyonda beyan etmiştir. Bu durumda kendisi hakkında bir tertip yapılmış<br />
olduğu iddiasını kabul etmek mümkün değildir.</p>

<p>Ayrıca, adı geçen iki üyenin teşriki mesai ettikleri kimselerin suçluluk durumları da dosyada<br />
belli olduğuna göre ve bunlara irtibat ve iştirakleri de nazara alınarak yapılan tetkikde yasama<br />
dokunulmazlıklarının kaldırılmasını gerektirecek ve Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün aradığı<br />
ciddiyet unsurunun mevcut olduğu aşikârdır.</p>

<p>Cumhurbaşkanınca seçilen üye Cemal Madanoğlu'nun durumu muvacehesinde aynı suça<br />
iştiraki ve birlikte işleme ve gizli ittifak kurma isnadı karşısında diğer üye Osman Köksal'ın durumu<br />
aynı deliller içinde mütalâa edilmiştir.</p>

<p>b) Dosya muhteviyatının, siyasal etkiler dışında bulunan ve ülkenin varlığına ve bütünlüğüne<br />
karşı eylemlerle mücadele ve karşı tedbir alma görevini yüklenmiş Millî İstihbarat Teşkilâtı tarafından tanzim edilmiş olması ve hatta yukarıda değinildiği üzere bu teşkilâtın dosyanın tanzim olunduğu zamanki başının teşkilâta, adı geçen üye Cemal Madanoğlu tarafından getirilmiş<br />
bulunduğunun bizzat kendisi tarafından Alt Komisyon huzurunda açıklamış olması ve isnat edilen<br />
suçun 12 Mart 1971 tarihinden sonra da devam etmiş ve dosyanın o tarihten sonra ilân edilen<br />
sıkıyönetim süresince Sıkıyönetim Komutanlığı Askerî Savcılığı ve Mahkemesi tarafından tahkik<br />
ve tespit edilerek talebin o yoldan gelmesi nedeni ile de hadisede bir siyasî maksat aramak da<br />
mümkün görülememiş ve Komisyonumuz dosyanın siyasî maksatlara dayalı olamayacağı kanaatine<br />
varmıştır.</p>

<p>c) Türk Devletinin varlığına, bütünlüğüne, ve Anayasa düzenine karşı olan eylemlerin kamu<br />
oyunda ne derece geniş ve derin etkilere sebep olduğunun tartışma konusu yapılmasına dahi mahal<br />
bulunmamış ve ülkemizin halen içinde bulunduğu ortamın yeterli bir misal teşkil edeceğeni,<br />
Atatürkçülük ve sol kisvesi altında memleketin nasıl bir uçuruma itildiğini, hürriyetlerin ve ilkelerin<br />
nasıl istismar edildiğini ve memleketin göz bebeği gençliğin beyinler yıkanarak sapık ideolojiler<br />
peşine sürüklendiği, millî değerlerin nasıl kötülendiğini ve memleketteki etnik grupların ve mezhep<br />
kavgalarının nasıl körüklendiğini ve mal ve can emniyetinin yok edilmesi için soygunlar ve adam<br />
kaçırmalarla nasıl tethiş hareketlerine girildiği düşünülürse ve bunun baş tahrikçileri ile beraber olan<br />
bu üyelerin durumlarının kamu oyunda yarattığı etkiyi görmek mümkündür.<br />
Kaldı ki, hergün Türk matbuatında ve radyolarında bu olayı takibeden Türk kamu oyu<br />
meseleyi çok ciddî kabul etmiş ve geniş etkilere konu olmuştur.<br />
d) Türk Devletinin varlığına, bütünlüğüne ve Anayasa düzenine (Anayasa'nın bu kanunla<br />
kurulmuş Türkiye Büyük Millet Meclisini İskata) ve vazife görmelerine mani olacak eylemlerde<br />
bulunulması isnadının Cumhuriyet Senatosu üyelerine yapılmış bulunması karşısında :<br />
Sözü edilen üyeler 27 Mayıs ihtilâlinin başında bulunmuş ve sonradan Millî Birlik Komitesince vazife almış ve orada söz sahibi olmuş kişiler olursa ve bunlar 1961 Anayasası'nın yapıcısı bulunurlarsa ve bu Anayasa'ya göre teşekkül etmiş meclislerde üye bulunurlarsa ve o<br />
üyelere bu Anayasayı tağyir ve Türkiye Büyük Millet Meclisini vazife görmekten cebren men isnadı<br />
yapılırsa, bu üyelerin şeref ve haysiyeti ile oynanmış olmaz mı'<br />
Bu iddia ile, yavrusunu öldüren anne hakkındaki iddianın benzerliği vardır.</p>

<p>Hâdisemizde de Cumhurbaşkanınca seçilen iki üye hakkında yaptıkları Anayasa'yı tağyir ve<br />
kurdukları ve içinde bulundukları Meclisi ıskat iddiası söz konusudur. Bu üyelere bundan daha ağır<br />
bir isnad yapılamaz. Kendilerine şeref getiren Anayasa yapıcılığı ve Devlet Başkam tarafından<br />
Cumhuriyet Senatosu üyeliği tevcihi içinde bulunanlara yapılabilecek en ağır isnat budur. Onun<br />
ilânihaye devam edecek ezikliği ve haysiyet kinciliği nazara alınırsa dokunulmazlığın kaldırılması<br />
ve mahkemede hesap vererek tertemiz, üyesi bulundukları Meclise dönüşleri ile daha itibarlı ve daha<br />
şerefli olacaktır.</p>

<p>Bu sebeple burada dokunulmazlıkların kaldırılması bu üyelerin haysiyet ve şerefleri ile<br />
oynama yerine onların haysiyet ve şereflerini koruyucu olacaktır.<br />
Kaldı ki, Sayın Madanoğlu dosyada fotokopisi olan ve yazısının kendisine ait olduğunu<br />
beyan ettiği yazıda Cumhuriyet Senatosunun lâğvedilmesi ile yerine (D. G. K.) Devrimci Genel<br />
Kurul kurulmasını öngörmektedir. Bu ithamın altından kalkması gerekmektedir. Mensubu<br />
bulunduğu Meclisi yıkma isnadı hiç bir üye için şeref getirici kabul edilemez.<br />
<br />
Bu sebeplerle, içtüzüğün, üyenin şeref ve haysiyetini koruyucu yönde olan hükmü gereğince<br />
olayda, üyenin şeref ve haysiyetini koruyucu bir durum görülmediği gibi, kaldırılmaması hali kırıcı<br />
ve zedeleyici mütalâa edilmiştir.<br />
Arzedilen gerekçelerle Komisyonumuz, Cumhuriyet Senatosu Cumhurbaşkanınca seçilen<br />
üyeleri Cemal Madanoğlu ile Osman Köksal'ın yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasına dair<br />
olan yasama dokunulmazlıkları 4 numaralı Alt Komisyonun 20/Temmuz/1971 tarihli ve esas<br />
3/1044; karar 2 sayılı raporuna esas kararanın, Alt Komisyonda uygulandığı üzere her iki üye<br />
hakkında ayrı ayrı yapılan oylamalar sonucunda,</p>

<p>I - Cemal Madanoğlu hakkındaki toplantıdakini, toplantıda hazır bulunan onüç üyeden<br />
birinin muhalif, birinin çekimser oyuna karşılık onbir üyenin oyu ile benimsenmesini,</p>

<p>II - Osman Köksal hakkındaki toplantıda hazır bulunan onüç üyeden beşinin muhalif oyuna<br />
karşılık, İçtüzüğün 140 ıncı maddesinde öngörüldüğü üzere Anayasa ve Adalet Komisyonunun üye<br />
tamsayısının salt çoğunluğu olan sekiz üyenin oyu ile benimsenmesini, ve Cumhuriyet Senatosu<br />
Cumhurbaşkanınca seçilen üyeleri Cemal Madanoğlu ile Osman Köksal'ın yasama<br />
dokunulmazlıklarının kaldırılmasını karar altına almıştır.</p>

<p><strong>III- İPTAL İSTEMİNDE BULUNANIN DİLEKÇELERİ ÖZETİ:</strong></p>

<p>Hakkındaki yasama dokunulmazlığının kaldırılması kararının iptalini isteyen Osman<br />
Köksal'ın Anayasa Mahkemesi Genel Sekreterliğince 9/8/1971 gününde kaleme havale edilen ve<br />
1388 kayıt, ve 1971/41 esas sayısını alan dilekçesi ile, kaldırma kararının 3/8/1971 günü saat 23. 00<br />
te alındığını ileri sürerek 10/8/1971 gününde verdiği ve ilk dilekçede söylenenleri ayrıntılı olarak<br />
tekrarladığı ikinci dilekçenin özetleri birleştirilmiş olarak aşağıya çıkarılmıştır :</p>

<p>1 - Yasama dokunulmazlığının kaldırılması istemine ilişkin Adalet Bakanlığının Başbakanlığa yazdığı yazı gerekçesizdir.<br />
Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 139. - 144 maddeleri bir aradaincelenirse görülür ki</p>

<p>yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin işlemin önce Adalet Bakanlığının yetkili<br />
örgütünün süzgecinden geçirilmesi öngörülmüştür. Bakanlık durumu inceleyecek, belgeleri<br />
değerlendirecek, eksikleri tamamlatacak ve dosyayı gerekçeli olarak yani mütalâasını bildirmek<br />
suretiyle de Başbakanlık yoliyle Cumhuriyet Senatosuna iletecektir.<br />
İşlem, bu yönden, İçtüzük hükümlerine aykırıdır.</p>

<p>2 - Dokunulmazlığın kaldırılması istemi Sıkıyönetim Komutanlığından gelmektedir.<br />
Sıkıyönetim Kanununun 13. maddesine göre sıkıyönetimin ilânından öncelere ilişkin bir<br />
kovuşturma konusunun, askerî mahkemeye getirebilmesi için sıkıyönetim ilânını gerektiren<br />
nedenlerle ilgili bulunması zorunludur. Sıkıyönetimin ilânı nedeni 26/5/1971 günlü, 13874 sayılı<br />
Resmî Gazete'de açıklanmıştır. Hakkındaki kovuşturmanın, hiçbir delile, hatta hiçbir karineye<br />
dayanmadığı bir yana, konusunun da sıkıyönetimin ilânı nedeniyle uzaktan yakından bir ilişkisi<br />
bulunmadığı açıktır. Onun için bu yönden kovuşturma yaptırmak ve dokunulmazlığın kaldırılmasını<br />
istemek Sıkıyönetim Komutanlığının görev ve yetkisi dışında bulunmaktadır.<br />
Anayasa'nın "Bir kimseyi tabiî hâkiminden başka bir mercii önüne çıkarma sonucunu<br />
doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz" ilkesini koyan 32. maddesinin<br />
gerekçesinde "Herkesin, Kanunun genel olarak koyduğu görev ve yetki esaslariyle belli olan hâkim<br />
tarafından muhakeme edilmesi şahıs güvenliğinin baş şartıdır. Kişilerin kanunî (Yani tabiî)<br />
hâkiminden başka mercilerce muhakeme edilmesi, bu alanda özel muameleye tabi tutulması hukuk<br />
devletinin asla kabul edemeyeceği bir tutum teşkil eder" denilmiştir.<br />
<br />
Bu konuda Prof. Dr. Erem, "Suçtan sonra, bilhassa o suçun sanıklarının belli olmasından<br />
sonra hâkimin kanunla gösterilmiş olmasının olağanüstü mahkeme kurmak demek olduğunu;<br />
Anayasanın bunu yasakladığını" söylemiş; Prof. Dr. Könter de, "Olağan yargılama makamı ile<br />
olağanüstü yargılama, makamını ayıran kıstas genel veya özel olmak değil önce kurulmuş bulunup<br />
bulunmamaktadır." demiştir. Anayasa Mahkemesinin 28/3/1963 günlü, 1963/4 - 71 sayılı kararında<br />
da "Olağanüstü mercilerin tabiî hâkim olamayacağı ; genel olarak ve herkes için kurulmuş, görev<br />
ve yetkileri kanunla billi mahkemelerin tabiî mahkeme, bunlann hâkimlerinin de tabiî hâkim<br />
sayılacağı; bunların dışındaki mercilerin genel değil özel olduğu ve 32. madde ilkelerine aykırı<br />
düştüğü" belirtilmiştir.</p>

<p>MİT'çe görevlendirilmiş Mahir Kaynak adındaki ajan 19/3/1967 den başlayarak çoğunluğu<br />
birbirini tanımayan insanlar üzerinde çeşitli ve herhalde bir ereğe hizmet eden raporlar, teypler<br />
düzenlemiş, bu çalışmaları 8/4/1971 e dek sürdürmüştür. Benim adımın geçtiği son raporki o tarihte<br />
Ankara'da bulunmadığımı belge ile ispatladım - 27/11/1970 gününde düzenlenmiştir. Bu<br />
sıkıyönetimin ilânı tarihi olan 26/4/1971 den 5 ay öncedir. Raporların kapsamı sıkıyönetimin ilânını<br />
gerektiren nedenle ilişkisiz ve ilgisizdir. Onun için Sıkıyönetim Komutanlığınca başlatılıp yürütülen<br />
kovuşturma tabiî yargı yolunun dışına çıkmakta ve Anayasanın 32. maddesini ağır biçimde ihlâl<br />
etmektedir.</p>

<p>3 - Anayasanın 7. maddesinde "Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce<br />
kullanılır." denilmektedir. Hakkımızdaki kovuşturmanın Sıkıyönetim Komutanlığınca yürütülmesi<br />
ve Sıkıyönetime bağlı ve 358 sayılı Askerî Hâkimler ve Savcılar Kanununa göre kurulmuş<br />
mahkemelere intikal ettirilmesi karşısında Anayasaya aykırı olarak tabiî hâkimin ve bağımsız<br />
olmayan bir mahkemenin huzuruna çıkarılmaktayız. Askerî hâkimlerin atanma biçimleri hâkimlik<br />
teminatının gereği olan usulün dışındadır. Bu durum yeni Sıkıyönetim Kanunu ile daha da<br />
ağırlaştırılmıştır. Sorunun bu yasaların Anayasaya aykırılık açısından da incelenmesi gerekir.</p>

<p>4 - a) Türk Ceza Kanununun 146., 147. ve 171. maddelerinin uygulanmasını isteyecek kadar<br />
büyük iddialar taşıyan dosya tek bir MİT ajanınca düzenlenmiştir, isnat edilen suç vatana ihanettir.<br />
Kovuşturulanlar ünlü gazeteci, subay ve iki Senato üyesidir. Böyle bir durumda yıllarca süren<br />
kovuşturmanın tek ajanın sorumuna bırakılması ciddi bir davranış sayılamaz. Tek MİT ajanı 4 yıl<br />
gibi uzun bir sürede birbirinden farklı olmayan üstelik gittikçe hafifliyen raporlar düzenler,<br />
toplantılar tertipler ve ilgili makamlar 12 Mart aşamasına dek bu olaylara karşı ilgisiz kalır ve<br />
sonunda Türk Ceza Kanununun en ağır hükmiyle, karşımıza çıkılırsa yalnız isnadın ciddiliği değil,<br />
ajanın da, onu yönetenlerin de, dört yıldır konudan haberi olan makamların da bu alandaki ciddiliği<br />
inceleme konusu haline gelir.</p>

<p>32 kişi bir ihtilâl örgütü içinde gösterilip bir arada kovuşturmaya geçilmesine karşı dosyada<br />
bu 32 kişi arasında bir ilişki görülmezse, ajanın katıldığımı iddia ettiği toplantılara katılmadığını<br />
sabit olursa isnadın ciddiliği ileri sürülmez.</p>

<p>Birtakım raporlar, baaat metinleri ve öteki notlar hukuksal belge niteliğinde değilse, hangi<br />
raporun kimce kime yazıldığı, ne zaman yazıldığı, niçin yazıldığı, hangi süzgeçlerden geçirildiği,<br />
nasıl kabul edildiği, resmi bir işleme tabi tutulup tutulmadığı belli değilse iddiaya ciddî demeğe<br />
olanak var mıdır'</p>

<p>Böylesine önemli bir konunun sorumu olmayan veya sorumu sağlanamamış bir ajanın<br />
tertibine verilmesi ve bu sorumsuz kişinin hukuk anlayışı kabullenilerek, bir hukuk devletinde<br />
yetkili ve sorumlu kişiler bir yana itilip dosyanın doğrudan doğruya Sıkıyönetimce işleme<br />
konulması karşısında isnadın ciddiliği söz konusu olamaz.<br />
<br />
Gizli servislerin ajan atamalarında aradığı koşullar karşısında, niteliğe belli ajanın takdirine<br />
(Ajan, istanbul iktisat Fakültesinde yıllar boyu asistandır. Daha önce subaylıktan Emekli Sandığı<br />
Kanununun 39/E maddesine dayanılarak çıkarılmıştır. Hem Üniversite tazminatını hem de yıllar<br />
boyu MİT'ten aylık almış bir kimsedir.) kişilikleri belli şerefli general ve subayları, ünlü yazar ve<br />
aydınları bırakmak ciddilikle bağdaşır mı'</p>

<p>b) Fezlekenin 33. maddesinde benim Mürtet, Merzifon, Eskişehir teşkilâtlarının<br />
kurulduğunu; hava üsleriyle, kara kuvvetleriyle temaslar yapıldığını, Harb Okulunun 3. ve 4.<br />
sınıflariyle güçlü bir örgüt kurulduğunu ileri sürdüğüm iddia edilmektedir. - 40 maddede ise<br />
gururum dolayısiyle hareketsiz kaldığım söylenmiştir, ihtilâl hazırlıklarına biraz aklı eren kişi o<br />
işleri görmüş olanın hareketsizliğinden söz edilemiyeceğini bilir.</p>

<p>Durum fezlekede yazıldığı gibi idiyse Devletin güvenliği bakımından yer yerinden<br />
oynaması, benim ve çevremin kovuşturmaya tabi tutulması gerekirdi. Böyle yapılmamış olması ya<br />
yetkililerin haberin yalan olduğunu ortaya çıkardıklarını yahut da ajanın raporlarını ciddiye<br />
almadıklarından harekete geçmediklerini gösterir. Her iki durumda da yetkili makam bu olayı bir<br />
sonuca bağlamış olmalıdır. Sonuç belgesinin de ilgili makamın dosyasında bulunduğu besbellidir.<br />
Bu belgeden kovuşturma dosyasında iz olmaması dikkate değer.</p>

<p>Öte yandan Harb Okulundan çıkmış bir kimse olarak bu okulun 4. sınıfının bulunmadığını<br />
bilmediğim düşünülemez. Oysa raporda benim böyle söylediğim yazılıdır.<br />
Bunlar isnadın şahsımla ilgili iddialar bakımından ciddî olmadığını gösteren bir iki örnektir.</p>

<p>c) Dosyadaki teyp tespitlerine gelince : Bantlar genellikle hukukça geçerli değildir, istanbul<br />
Teknik Üniversitesi Elektirik Fakültesi Telekomünikasyon kürsüsünün 16/7/1970 günlü, 1970/7<br />
sayılı raporunda "Bir ses bandındaki seslerin kime ait olduğunu, ses sahipleri konuştuklarını kabul<br />
etmedikleri sürece, itiraz götürmez biçimde fennen saptamaya olanak yoktur." denilmektedir.<br />
1963 Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Mahkemesinde 21 Mayıs olayı sanıklarının<br />
duruşmaları sırasında mahkeme "MİT çe saptanan ses bantlarının ve bu bantlardan çıkarılan<br />
metinlerin hukukça değer taşımadıklarına ve delil olarak kabul edilemiyeceklerine" karar vermiştir.<br />
Yargıtayın ve Askerî Yargıtayın oturmuş içtihaları teyp bantlarının tek başına delil kabul<br />
edilemiyeceği yolundadır.</p>

<p>Ç) Dosyada bulunan takip raporları ve öteki notlarım da hukuk alanında yeri yoktur. Çünkü<br />
bunlar Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 66. - 78. ve Askerî Yargılama Usulü Kanununun 99.<br />
- 100. maddelerinde yazılı niteliklerden tüm yoksundurlar. Yasaca geçerli tutanakta hâkimin, ya da<br />
savcının imzasiyle birlikte zabıt kâtibinin ve ayrıca ilgililerin imzalarının bulunması gerekir. Söz<br />
konusu kâğıtlar bu nitelikte değildir. Üstelik benim sesim alınarak ses bantlariyle<br />
karşılaştırılmamıştır.</p>

<p>Yukarıdan beri açıklananlardan anlaşılacağı üzere isnat ciddî değildir.</p>

<p>5 - İçtüzüğün 140. maddesine göre dokunulmazlığın kaldırılması isteminin siyasal ereklere<br />
dayanmaması gerekir.<br />
1965 ten bu yana iktidar partisi, değişik sözcüleri aracılığıyla, 27 Mayıs eylemine<br />
karışanların Senato üyeliklerine son verilmesi çabası içine düşmüştür. Bu çaba Anayasa değişikliği<br />
görüşmelerinde de sık sık görülmüştür.<br />
<br />
Öte yandan aleyhte oy veren Alt Komisyonun üç ve Anayasa ve Adalet Komisyonunun sekiz<br />
üyesinin Adalet Partili oluşu basit bir tesadüf eseri değildir. Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunda<br />
da aleyhte oy veren 89 üyeden 85 i yine Adalet Partisindendir.</p>

<p>Diyanet işleri Başkanlığında görevli Tunagür'un faaliyetlerini incelemek üzere kurulan<br />
Senato Araştırma Komisyonunun 23/7/1970 günlü, 10/28 sayılı raporunun 17. sayfasının genel<br />
tahlil bölümünde şöyle denilmektedir : "Bu konuda ileri sürülen iddialarla Dışişleri, içişleri ve MİT<br />
ten alınan bilgiler bir delil mahiyetinde olmadığı gibi, sözü edilen iddiaları ret ve cerheden nitelik<br />
arzettikleri bir hakikattir." Bu karar altısı Adalet Partisi olan on bir üyeden kurulu komisyonun beşe<br />
karşı altı AP. li üyesinin çoğunluk oyu ile alınmıştır.</p>

<p>Benim dokunulmazlığımın kaldırılmasına ilişikin kararlara gelince : Bunlardan Alt<br />
Komisyonunkinde "Deliller Devletin çok mutena bir müesesinin elemanları ile tespit edilmiştir. Bu<br />
resmî müessesenin ihzar ettiği, çok büyük gayretin ve masrafın gözden çıkarılarak tespit ettirdiği<br />
delillerde uydurmacılık iddiası................" ve Anayasa ve Adalet Komisyonu raporunda ise "Millî<br />
istihbarat Teşkilâtı, kanunla kurulmuş Devlet teşkilâtı olup, Devletin güvenine zarar veren her türlü<br />
muzir ceryan ve suçları tespitle görevlidir. Bu sebeple Millî istihbarat Teşkilâtı elemanlarının bir<br />
tertip içinde olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Bu iddialar, aksi sabit oluncaya kadar<br />
itibardan düşürülemez." denilmektedir. Görülüyorki Senatonun AP li üyeleri, Anayasada grup<br />
kararına bağlanması yassaklanmış böyle bir konuda bile partizanlık örneği vererek oylarını<br />
partilerinin genel politikasına göre kullanmaktadırlar.</p>

<p>Alt Komisyon, kendinden sonra gelen üst komisyonu ve bu da Genel Kurulu etkiliyebilmek<br />
için dosyadaki raporların dışına çıkmış, üstelik dosyada bulunmayan ve nereden alındığı bilinmeyen<br />
bilgilerden ve hiç bir zaman mevcut olmayan tanıklardan söz ederek gerçek dışında rapor<br />
düzenlenmiştir. Bu kararlı siyasal bir amacı gerçekleştirmeği güden bir davranıştır. Sözgelimi Alt<br />
Komisyon kararının "vakıaları izah" bölümünde, iddiadan da çok ileri gidilerek "marksizmden de<br />
öte bir nizam getirmek hususunda ......... tamamen anlaştıkları ve bu fikrin tahakkuku için gerekli<br />
teşebbüsata geçtikleri......." gibi anlamsız mübalağalarla gerçek tüm tahrif ve tahrip edilmiştir. Yine<br />
bu raporda, dosya ile hiçbir ilişkisi olmaksızın" Mibri Belli ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile münasebet<br />
tesis edildiği" gibi uydurma değerlendirmeler vardır.</p>

<p>Öte yandan Alt Komisyon Başkanı, görüşmelere başlanıp bir karar alınmadan, bu dosyanın<br />
Ekrem Acuner dosyası gibi olmayıp iyi hazırlanmış bulunduğu yolunda Komisyonun yansızlığından<br />
şüphe ettirecek önyargılarını demeç olarak gazetelerde yayınlatmıştır. Ayrıca bu Komisyonun<br />
Başkanı asıl sözcü imiş gibi, Genel Kurulda saatlerce konuşarak suçlama ve iddiaları daha da<br />
genişletme çabasını sürdürmüştür. Tutanak Dergisinin 95, 96, 113, 120, 126 ncı sayfalarındaki<br />
sözleri bu tutumun açık örnekleridir.</p>

<p>Özetlenecek olursa : Dokunulmazlığın kaldırılması istemi siyasî amaçlara dayanmaktadır.</p>

<p>6 - Dosyada Mahir Kaynak'ın dağıtıldığını ileri sürdüğü birtakım yazıları, bu arada<br />
Madanoğlu'ya ilişkin bir kitap müsveddesini bugünedek görmüş değilim. Dosyada bu kağıtları<br />
gördüğüne dair ne bir delil, ne bir iddia yoktur.</p>

<p>Devrim Danışma Derneği adiyle ortaya atılmak isteyen bir kuruluştan ne haberim ne de<br />
sözünü duymuşluğum vardır.</p>

<p>Ben çevresi geniş bir kişiyim. Herkesle görüşürüm. Ancak "Falan kişiyle bir buçuk yıl önce<br />
kaç kez görüştünüz' Tarihleri, yerleri, konulan nelerdir'" diye sorulursa buna belleği en keskin<br />
olanlar bile cevap veremezler.<br />
<br />
Yakın tarihlerde ve iz bırakan bir olay söz konusu ise belki hatırlamak mümkün olur.<br />
23/Kasım/1970, 27/Kasım/1970 günleri benim için böyle günlerdir. Çünkü 23 Kasımda CHP<br />
gençlik kolları seminerine katılmak üzere istanbul'da bulunuyordum. Durumu ekli olan Türk Hava<br />
Yolları yazısıyle belgeledim. 27 Kasımda ise bir topluluk halinde evimde idim. Bu durumu da<br />
belgeye bağladım; eklidir.</p>

<p>7 - 27 Mayıs bir sıçrama denemesidir. 12 Mart'ın bir revizyon denemesi olacağı<br />
anlaşılmaktadır. Bu tarihsel gidiş - gelişlerde cephenin önünde bulunanlar birtakım tehlikelere<br />
maruzdur. Bugün Türkiye'de çıkarcı güçlerle Atatürkçü güçler arasındaki çekişmeler en keskin<br />
noktasına ulaşmıştır. Böyle bir hengâmede, ötedenberi 27 Mayıs'a karşı bulunduğunu saklamayan<br />
AP çoğunluğu politikasının yasama erkini tüm etkisi altında bulundurduğu bu olayla da bir kez daha<br />
açığa çıkmıştır.</p>

<p>Dokunulmazlığımın kaldırılmasına ilişkin kararın iptali dileğini tekrarlarım.</p>

<p><strong>IV- İNCELEME:</strong></p>

<p>Anayasa Mahkemesinin Muhittin Taylan, Avni Givda, Fazıl Uluocak, Sait Koçak, Şahap<br />
Arıç, İhsan Ecemiş, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Ziya Önel, Kâni Vrana, Mustafa Karaoğlu, Muhittin<br />
Gürün, Lûtfi Ömerbaş, Şevket Müftügil ve Ahmet H. Boyacıoğlu'dan kurulu olarak 17/8/ 1971<br />
gününde yaptığı toplantıda iptal istemini kapsayan dilekçeler, raportörlükçe düzenlenen rapor,<br />
Cumhuriyet Senatosu Başkanlığından ve Ankara Sıkıyönetim Komutanlığından getirtilen belge ve<br />
bilgiler, konu ile ilgili Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulu görüşme tutanakları, iptal istemine ilişkin<br />
Anayasa ve İçtüzük hükümleri ve öteki metinler okunarak iptali istenen Cumhuriyet Senatosu<br />
kararının 3/8/1971 gününde verildiği; iptal istemiyle başvuran Osman Köksal'ın dilekçesinin<br />
Anayasa Mahkemesi Genel Sekreterliğince 9/8/1971gününde kaleme havale edilmiş bulunduğu ve<br />
böylece başvurmada Anayasanın 81. maddesinde yazılı sürenin korunmuş olduğu anlaşıldıktan<br />
sonra Anayasanın 148. ve 22/4/1962 günlü, 44 sayılı Yasanın 29. ve 30. Maddeleri uyarınca ilgilinin<br />
sözlü açıklamalarının dinlenmesinin gerekip gerekmediği üzerinde durulmuştur.</p>

<p>İptal isteminde bulunanın verdiği iki dilekçe, Cumhuriyet Senatosundaki savunmaları ve<br />
dosya içindeki kâğıtlar ile konu yeterince aydınlanmış olduğundan ilgilinin sözlü açıklamalarının<br />
dinlenmesine gerek bulunmadığına Fazıl Uluocak ve Sait Koçak'ın karşı oylariyle ve oyçokluğu ile<br />
karar verilmiştir.</p>

<p>Bundan sonra usul yönünden aykırılık iddialarının incelenmesine geçilerek aşağıda<br />
görüleceği üzere konu karara bağlanmış ve İhsan Ecemiş esas yönünden dosyayı inceleyeceğini<br />
söylediğinden görüşmenin 19/8/1971 saat 10.00 a bırakılması oybirliği ile kararlaştırılmıştır.<br />
Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunun hem Cemal Madanoğlu'ya hem de Osman Köksala<br />
ilişkin bulunan inceleme konusu kararının tabiatiyle yalnız Osman Köksal yönünden ele alındığına<br />
burada değinmek yerinde olacaktır.</p>

<p><strong>A - USUL YÖNÜNDEN AYKIRILIK İDDİALARININ İNCELENMESİ :</strong></p>

<p>l - Kanun hükümlerinin Anayasaya aykırılığı iddiası :<br />
İptal isteminde bulunan, hakkındaki kovuşturmanın Sıkıyönetim Komutanlığınca<br />
yürütülmesi ve Sıkıyönetime bağlı ve 357 sayılı Kanuna göre kurulmuş askeri mahkemelere intikal<br />
ettirilmesi karşısında askerî hâkimlerin atanma biçimlerinin hâkimlik teminatının gereği olan usulün<br />
dışında kaldığı, bu durumun yeni Sıkıyönetim Kanunu ile daha da ağırlaştığı gözönünde<br />
oulundurularak sorunun bu yasaların Anayasaya aykırılığı açısından da ele alınmasını istemektedir.<br />
<br />
Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 151. maddesinde sözü edilen "mahkeme" niteliği ile bir<br />
dâvaya bakmakta iken uygulanacak bir kanun hükmünü Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan<br />
birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddî olduğu kanısına varırsa bunu bekletici sorun olarak<br />
ortaya koyabilir ve sonra kanunların ve Yasama Meclisleri İçtüzüklerinin Anayasaya uygunluğunu<br />
denetleyen yüksek mahkeme sıfatiyle sorunu çözüme bağlar. 44 sayılı Kanunun 20. maddesinin 2<br />
sayılı bendinde de açıklandığı üzere Anayasa Mahkemesi ancak Yüce Divan sıfatiyle görev yaptığı<br />
yahut siyasî partilerin kapatılması dâvalarına baktığı sıralarda Anayasa'nın 151. maddesinde sözü<br />
edilen mahkeme durumuna geçer.</p>

<p>Anayasa Mahkemesinin, kanunların veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüklerinin<br />
Anayasaya uygunluğunu denetlerken yahut yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya Türkiye<br />
Büyük Millet Meclisi üyeliğinin düştüğüne ilişkin bulunan kararların Anayasanın 81. maddesinde<br />
yazılı olduğu üzere denetlenmesi görevini yaparken Anayasanın 151. maddesinde sözü geçen<br />
mahkeme durumunda bulunmadığı için, bir hükmün Anayasaya aykırılığı konusunda ortaya<br />
bekletici sorun koyması düşünülemez. Bu görevlerin yerine getirilmesi sırasında uygulanacak bir<br />
kanun veya Yasama Meclisi İçtüzüğü hükmünü Anayasaya aykırı görürse Anayasa Mahkemesinin<br />
başvurabileceği tek yol o hükmü ihmal etmek ve konuya ilişkin Anayasa kuralını uygulamaktır.<br />
Şu duruma göre Cumhuriyet Senatosunun Cumhurbaşkanınca seçilmiş üyesi Osman<br />
Köksal'ın yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin kararın Anayasa ve Cumhuriyet<br />
Senatosu İçtüzüğü hükümlerine aykırı olup olmadığını (Anayasanın 81. maddesi uyarınca)<br />
araştırmakta bulunan Anayasa Mahkemesi, bu denetimi sırasında, bir hükmün Anayasaya aykırılığı<br />
konusunda ortaya bekletici sorun koyamaz. Öte yandan 13/5/1971 günlü, 1402 sayılı Sıkıyönetim<br />
Kanunu ve bu Kanunun uygulanması ile ilgili olarak 26/10/1963 günlü, 357 sayılı Askerî Hâkimler<br />
ve Askerî Savcılar Kanunu hükümlerinin eldeki işte uygulanma yeri bulunmaması dolayısiyle bu<br />
hükümlerin Anayasaya aykırı olup olmadığının araştırılmasının ve aykırı görülürse ihmal yoluna<br />
gidilmesinin düşünülemeyeceği de ortadadır.</p>

<p>Bu yöne ilişkin istemin reddi gerekir.</p>

<p>2 - Adalet Bakanlığı yazısının durumu :<br />
Yukarıda l sayılı "Olay" bölümünde açıklandığı üzere Osman Köksal'ın yasama<br />
dokunulmazlığının kaldırılması istemi Ankara Sıkıyönetim Komutanlığınca doğrudan doğruya<br />
Başbakanlığa, oradan da Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına bildirilmiş; Anayasa ve Adalet<br />
Komisyonu 4 sayılı yasama dokunulmazlıkları Alt Komisyonu işi bu durumiyle karara bağlamış<br />
Anayasa ve Adalet Komisyonu, istemin Adalet Bakanlığından geçmemiş olmasına ilişerek bu<br />
eksiğin tamamlatılmasını gerekli görmüş ve Adalet Bakanlığından yazı geldikten sonra iş yeniden</p>

<p>Alt Komisyona gitmiyerek Anayasa ve Adalet Komisyonunca sonuçlandırılmıştır.<br />
İptal isteminde bulunan, Adalet Bakanlığından Başbakanlığa gönderilen yazının gerekçesiz<br />
olduğunu ve bu nedenle de Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 139. maddesine aykırı bulunduğunu<br />
ileri sürmektedir.</p>

<p>İstemin Adalet Bakanlığı yazısına ilişkin bölümü ortaya üç sorun çıkarmıştır. Bunlar da<br />
Adalet Bakanlığı yazısının gerekçeli olup olmadığı, Adalet Bakanlığı yazısı gerekçesiz sayılırsa bu<br />
durumun ve ayrıca, yazı geldikten sonra işin yeniden Alt Komisyondan geçirilmemesinin yasama<br />
dokunulmazlığının kaldırılması kararının biçim yönünden iptalini gerektirip gerektirmediği<br />
sorunlarıdır. Her üç sorun aşağıda sırasiyle ve ayrı ayrı tartışılacaktır.<br />
a) Adalet Bakanlığı yazısının gerekçeli olup olmadığı sorunu :<br />
<br />
Adalet Bakanlığınca Başbakanlığa gönderilen 22/7/1971 günlü, Ceza işleri Genel<br />
Müdürlüğü 34622 sayılı yazının konu ile doğrudan doğruya ilgili bölümünde aynen "İncelenen<br />
dosya münderecatına göre ve tespit edilmiş bulunan deliller muvacehesinde Türkiye Cumhuriyeti<br />
Anayasasının tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil ve bu kanun ile teşekkül etmiş bulunan<br />
Türkiye Büyük Millet Meclisini İskata ve vazifesini yapmaktan men'e cebren teşebbüs gayesiyle<br />
gizli ittifak kurmak suçlarını işledikleri iddia olunan Cumhuriyet Senatosuna Cumhurbaşkanınca<br />
seçilen üyelerden Cemal Madanoğlu ile Osman Köksal haklarında T.C.K. nun 146, 147, 171 inci<br />
maddeleri gereğince takibat yapılabilmesini teminen Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 79.<br />
maddesi hükmüne tevfikan yasama dokunulmazlıklarının kaldırılıp kaldırılmaması hususunda<br />
gereğinin takdir buyrulmasına delâletleri arz olunur." denilmektedir.</p>

<p>Görülüyor ki bu söylenenlerde yasama dokunulmazlığı ile ilgili istem için olumlu veya<br />
olumsuz yönden, hukukî ve gerçek anlamda gerekçe sayılabilecek bir nitelik bulunmadığı gibi<br />
Adalet Bakanlığının yazısı dokunulmazlığın kaldırılması isteminin nedenlerini ayrıntılariyle açıklar<br />
durumda da değildir.</p>

<p>Ziya Önel, Adalet Bakanlığı yazısının gerekçeli olduğunu ileri sürerek bu görüşe katılmamıştır.</p>

<p>b) Adalet Bakanlığı yazısının gerekçesiz oluşunun kararın biçim yönünden iptalini gerektirip<br />
gerektirmediği sorunu :</p>

<p>Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün Dördüncü Kısmının "Yasama dokunulmazlığının<br />
kaldırılması" başlıklı Birinci Bölümünün başında yer alan 139. maddenin birinci ve ikinci fıkraları<br />
hükümlerine göre; bir üyenin yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin istekler mahkemeler<br />
veya Savcılıklardan Adalet Bakanlığına intikal ettirilir. Adalet Bakanlığı durumu gerekçeli bir<br />
tezkere ile ve Başbakanlık yoliyle Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına bildirir. Olayda, Adalet<br />
Bakanlığınca gönderilen yazının gerekçesiz olduğu sonucuna varıldığına göre, işlemde bu yönden<br />
içtüzüğün yukarıda değinilen hükmüne aykırı bir durum var demektir.</p>

<p>Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünde yasama dokunulmazlığının kaldırılması konusunda<br />
biçime ilişkin birtakım özel hükümler yer almaktadır. Bunlar İçtüzüğün Dördüncü Kısmının Birinci<br />
Bölümünde belirtilmiştir. Öte yandan Anayasa ve Adalet Komisyonunun raporu Cumhuriyet<br />
Senatosu Genel Kuruluna gelince buradaki görüşmeleri düzenleyen kuralların da işleme<br />
uygulanması gerekeceği ortadadır. İçtüzüğün biçime ilişkin bütün bu hükümlerinin aynı önem<br />
derecesinde bulunduğu düşünülemez. Bunların arasında Yasama Meclisince verilen kararın<br />
geçerliği üzerinde etkili olabilecek nitelik taşıyanlar bulunduğu gibi ayrıntı sayılabilecek nitelikte<br />
olanlar da vardır. Birinci kümeye girenlere aykırı tutumun iptal nedenini oluşturacağını, buna<br />
karşılık öteki biçim kurallarına uymamanın iptali gerektirmiyeceğini kabul etmek yerinde olur.<br />
Anayasa'da gösterilmeyen ve yalnız İçtüzükte bulunan biçim kuralları arasında böyle bir ayrım<br />
yapılması zorunludur. Çünkü İçtüzüklerdeki biçim kurallarına aşırı bağlılık Yasama Meclislerinin<br />
çalışmalarını gereksizce aksatır. İçtüzük hükümlerine aykırı düşen işlemlerden hangilerinin iptal<br />
nedeni sayılacağı sorunu uygulanacak İçtüzük hükmünün önemine ve niteliğine göre çözülecek ve<br />
incelemeleri sırasında Anayasa Mahkemesince değerlendirilip saptanacak bir konudur.</p>

<p>Yasama dokunulmazlığının kaldırılması işlerinde bir yanda dokunulmazlığın kaldırılmasını<br />
isteyen Savcılık veya mahkeme öte yanda Anayasanın 79. maddesi uyarınca istem üzerinde karar<br />
vermeğe yetkili tek merci olan üyenin bağlı bulunduğu Yasama Meclisi vardır, istemin Yasama<br />
Meclisi Başkanlığına nasıl varacağı sorununun İçtüzükte düzenlenmiş ve "Adalet Bakanlığı durumu<br />
gerekçeli bir tezkere ile Başbakanlık yoliyle Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına bildirir." Yolundaki<br />
<br />
hükme 139. maddenin ikinci fıkrasında yer verilmiş olması; çeşitli karışık, belki de geciktirici<br />
uygulamaları önleme ve işlemi belli bir yönteme bağlama ereğini güder.</p>

<p>Mahkeme veya Savcılık isteminin Yasama Meclisine ulaştırılmasında Adalet Bakanlığına<br />
düşen görevde işlemin sonucunu etkileyecek bir nitelik görmeğe olanak yoktur. Çünkü Adalet<br />
Bakanlığının ne mahkeme veya Savcıyı istemden vazgeçirmeğe ne de Yasama Meclisine istemi<br />
kabul ettirmeye veya ettirmemeye yetkisi bulunduğu yahut bu yolda herhangi bir etkili telkinde<br />
bulunabileceği düşünülemez. Ancak kendisine gelen işte belge veya bilgi eksikliği varsa bunların<br />
tamamlanmasını ilgili mahkeme veya Savcıdan isteyerek; yahut olayda kamu dâvasını düşüren<br />
nedenler gördüğü takdirde gereğini yaparak Yasama Meclisinin işini kolaylaştırması beklenebilir.<br />
İçtüzüğün 139. maddesinin ikinci fıkrasındaki "gerekçeli tezkere" deyimi ister Adalet Bakanlığının<br />
istem üzerinde düşüncesini bildirmesinin zorunlu olduğu, ister yazıda yalnızca istem konusunu<br />
dosyadaki dayanakları ve ayrıntıları ile aydınlatması gerekeceği biçiminde yorumlansın bu<br />
yönlerden bir eksikliğin yasama dokunulmazlığına ilişkin işlemin sonucunu etkileyemeyeceği<br />
ortadadır.</p>

<p>Yukarıdan beri açıklananlar Osman Köksal'ın yasama dokunulmazlığının kaldırılması<br />
istemine ilişkin Adalet Bakanlığı yazısının gerekçesiz oluşunun ve böylece İçtüzüğün 139.<br />
maddesinin ikinci fıkrasına uyulmamasının yasama dokunulmazlığının kaldırılması kararının<br />
iptalini gerekli kılacak ağırlık ve ciddilikte bir aykırılık sayılamayacağını ortaya koymaktadır. Şu<br />
sonuca göre dosyanın Adalet Bakanlığından Başbakanlığa gerekçesiz bir yazı ile gönderilmiş<br />
bulunması durumunun inceleme konusu kararın biçim yönünden iptalini gerektirmediğine karar<br />
verilmelidir.</p>

<p>Şahap Arıç, Recai Seçkin, Ahmet Akar ve Muhittin Gürün bu görüşe katılmamışlardır.<br />
Ziya önel, yazının gerekçeli olduğu kanısında bulunduğundan yukarıdaki sonuca bu nedenle<br />
katılmıştır.</p>

<p>C) Adalet Bakanlığı yazısı geldikten sonra işin yeniden Alt Komisyondan geçirilmemesi<br />
durumu :<br />
Yukarıda, I sayılı "Olay" bölümünde de açıklandığı üzere yasama dokunulmazlığının<br />
kaldırılması istemi önce Sıkıyönetim Komutanlığı Başbakanlık yoliyle ve Adalet Bakanlığına<br />
uğratılmadan Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına ulaşmış; Başkanlığın işi Anayasa ve Adalet<br />
Komisyonuna havale etmesi üzerine Alt Komisyon kurularak incelemelerini rapora bağlamış ve<br />
ancak bundan sonra Anayasa ve Adalet Komisyonu dosyanın Adalet Bakanlığından geçmemiş<br />
olması yolundaki usul eksikliğini saptayarak işin Başbakanlığa geri çevrilmesini sağlamıştır.<br />
Şu duruma göre dosya Adalet Bakanlığından da geçerek yeniden Anayasa ve Adalet<br />
Komisyonunun eline vardığında Alt Komisyonun yeniden kurulması ve işin yeni bir inceleme ve<br />
rapor konusu yapılması gerekmekte idi. Anayasa ve Adalet Komisyonu bu yola gitmiyerek Alt<br />
Komisyonun geri çevirmeden önceki incelemelerini ve raporunu görüşmeline esas almış ve işi<br />
sonuca bağlamıştır. Bu durum dokunulmazlığın kaldırılması isteminin Adalet Bakanlığından hiç<br />
geçirilmeksizin Cumhuriyet Senatosunca ele alınması ile bir niteliktedir ve içtüzüğün 139.<br />
maddesinin ilk iki fıkrası hükümlerine aykırıdır.</p>

<p>Bununla birlikte Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 139. maddesinde yer alan "Bir üyenin<br />
yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ait isteklerin mahkemeler veya Savcılıklarca Adalet<br />
Bakanlığına intikal ettirileceği, Adalet Bakanlığının durumu, Başbakanlık yoliyle Cumhuriyet<br />
Senatosu Başkanlığına bildireceği" yolundaki biçime ilişkin kural, niteliği dolayısiyle, Yasama<br />
Meclisince verilen kararın geçerliği üzerine etkili olabilecek kurallardan değildir. Başka deyimle bu<br />
<br />
kurala uyulmamasının yasama dokunulmazlığının kaldırılması kararının iptalini gerekli kılacak<br />
ağırlık ve ciddilikte bir aykırılık sayılması düşünülemez. Yukarıda IV/A/2/b işaretli bölümde biçime<br />
ilişkin İçtüzük kuralları ve bu arada "Adalet Bakanlığı yazısının gerekçeli olması" kuralı üzerinde<br />
söylenenler burada da geçerli olduğundan aynı gerekçenin tekrarlanmasının yeri yoktur.<br />
Şu duruma göre Adalet Bakanlığı yazısı geldikten sonra işin yeniden Alt Komisyondan<br />
geçirilmemesinin, Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 139. maddesine aykırı olmakla birlikte,<br />
inceleme konusu kararın biçim yönünden iptalini gerektirmediğine karar verilmelidir.<br />
Şahap Arıç, Recai Seçkin, Ahmet Akar ve Muhittin Gürün bu görüşe katılmamışlardır.</p>

<p>3 - Dokunulmazlığın kaldırılması istemine konu olan eylemin Sıkıyönetim Askerî Savcılığınca kovuşturulmakta olması durumu :</p>

<p>İptal isteminde bulunan, dokunulmazlığın kaldırılması isteminin Sıkıyönetim<br />
Komutanlığından geldiğini; kovuşturmanın bu komutanlıkça başlatılıp yürütüldüğünü; oysa isnat<br />
edilen eylemlere ilişkin raporların Sıkıyönetimin ilânından önce düzenlendiğini ve Sıkıyönetimin<br />
ilânını gerektiren nedenle ilişkisiz ve ilgisiz bulunduğunu; böylece kovuşturmada tabiî yargı<br />
yolunun dışına çıkıldığını ve Anayasanın 32. maddesinin ağır biçimde ihlâl edildiğini ileri<br />
sürmektedir.</p>

<p>Yasama dokunulmazlığının kaldırılması istemine ilişkin olarak Ankara Sıkıyönetim<br />
Komutanlığından Başbakanlığa gönderilen 11/7/1971 günlü, 1971/1095 sayılı yazıda "Sıkıyönetim<br />
Savcılığınca yapılan hazırlık soruşturması" ndan ve "... dokunulmazlıklarının ref i maksadiyle"<br />
dosyanın Sıkıyönetim Savcılığınca Komutanlığa gönderildiğinden söz edilerek belirlendiği üzere<br />
olaya el koymuş bulunan gerçekten Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Savcılığıdır ve iş henüz<br />
herhangi bir mahkemeye verilmiş değildir.</p>

<p>25/10/1963 günlü, 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanununun<br />
96. ve 114. maddelerine göre askerî savcılıklar da kamu dâvasını açmağa ve kamu dâvasının<br />
açılmasına gerek olup olmadığına karar verilmek üzere hazırlık soruşturması yapmaya yetkili<br />
mercilerdendir. Öte yandan olayda, dâvaya bakacak mahkeme yönünden uyuşmazlık henüz söz<br />
konusu olmadığı gibi bunun çözüme bağlanması da Anayasa Mahkemesinin görev ve yetki alanına<br />
giren konulardan değildir.</p>

<p>Şu duruma göre bu yöne ilişkin iddianın reddi gerekir.</p>

<p><strong>B - ESAS YÖNÜNDEN AYKIRILIK İDDİALARININ İNCELENMESİ :</strong></p>

<p>Anayasa Mahkemesi 17/8/1971 günlü toplantıda bulunan aynı kimselerden kurulu olarak<br />
19/8/1971 gününde yeniden toplanmış ve esas yönünden aykırılık iddialarını ele almıştır.<br />
Anayasanın 79. maddesi; seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir Meclis<br />
üyesinin, kendi Meclisinin kararı olmadıkça, tutulamayacağı, tutuklanamayacağı ve<br />
yargılanamayacağı kuralını koymakta; yalnız ağır cezayı gerektiren suçüstü durumunu bu hükmün<br />
dışında bırakmaktadır.</p>

<p>79. maddenin incelenmesinden anlaşılacağı üzere Anayasa hangi durumlarda yasama<br />
dokunulmazlığının kaldırılabileceğini belirtmemiştir. Ancak, bu, Yasama Meclislerinin konu<br />
üzerinde sınırsız ve salt bir değerlendirme hakları bulunduğu anlamına gelmez. Çünkü yasama<br />
dokunulmazlığı hukukî kurumuna 79. maddede yer vermekle Anayasa Koyucunun güttüğü erek, -<br />
ki bu, yasama görevini yürüteceklerin çeşitli çevrelerden çeşitli nedenlerle gelebilecek baskı ve<br />
kaygılardan korunmuş olarak o görevi gereği gibi yapmalarını sağlamak diye özetlenebilir. - böyle bir görüş ve düşünüşle bağdaşmaz, öte yandan Anayasa 2. maddesiyle, Türkiye Cumhuriyetini bir hukuk devleti olarak nitelendirmiş ve tanımlamıştır. Şu duruma göre yasama dokunulmazlıklarının<br />
kaldırılması konusunda bir takım belirli, nesrel ölçüler uyarınca davranılmasa ve bu ölçülerin bir<br />
hukuk devletinden beklenen nitelikte bulunması şarttır.</p>

<p>Nitekim Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünde (Madde 140) Yasama dokunulmazlığının<br />
kaldrılrnası işlemlerine ışık tutacak kimi ilkeler yer almıştır. Bu ilkelere göre bir üyeye yapılan suç<br />
isnadının ciddiliğine ve yasama dokunulmazlığının kaldırılması isteminin siyasî ereklere<br />
dayanmadığına kanaat getirilmesi ve kovuşturma konusu eylemin kamu oyundaki etkisi bakımından<br />
yahut üyenin şeref ve haysiyetini koruma yönünden dokunulmazhğını kaldırılmasında zorunluluk<br />
bulunması durumunda yasama dokunulmazlığı kaldırılır.<br />
Şimdi bu sıraya göre, ilk olarak işin isnadın ciddiliği yönünden incelenmesine geçilecektir.</p>

<p>l - İsnadın ciddiliği sorunu :<br />
Cumhuriyet Senatosunun Cumhurbaşkanınca seçilmiş üyesi Osman Köksal'a yapılan ve<br />
yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına yol açan isnadın ciddi olup olmadığı konusunda isabetli<br />
bir sonuca varmak için isnadın dayanaklarına kadar inilmesi zorunluğu vardır; bu da tabiatiyle<br />
delillerin elden geçirilmesini gerektirecektir. Ancak böyle bir tutumun delillerin değerlendirilmesi<br />
ile karıştırılmaması yerinde olur. Delillerin değerlendirilmesi, hükme yönelen bir tartma, ölçme<br />
eylemidir; suçun sübut bulup bulmadığını araştırır; görevli yargı yerlerine özgüdür. Anayasa<br />
Mahkemesinin burada yapacağı ise sübut yönünden değil ancak isnadın ciddi olarak<br />
nitelendirilmesine olanak bulunup bulunmadığı bakımından ve yalnızca bu yönde aydınlanacak<br />
kadar, delillerin üzerinde durmaktır.</p>

<p>Ayrıca şurasını da belirtmek yerinde olacaktır : Bir isnat, hazırlık soruşturması yapılmasını<br />
hatta kamu davasının açılmasını gerekli kılacak ciddilikte görülebilir. Ancak bu ciddilik derecesi<br />
bir yasama dokunulmazlığının kaldırılması için yeterli olmayabilir. Çünkü bir hukuk devletinde<br />
yasama dokunulmazlığına Anayasada yer verilmekle güdülen erek, dokunulmazlığın<br />
kaldırılmasında işin çok daha hassas ve ince ölçeklere vurulmasını gerektirir. Tersine bir görüş ve<br />
uygulama yasama dokunulmazlığını bir güvence olmaktan çıkarır; bir süs ve göstermelik durumuna<br />
getirir ki bunun da Anayasa ilkeleri ile bağdaştınlmasın'a olanak, yoktur.</p>

<p>a) Yasama dokunulmazlığının kaldırılması istemine ve kararına dayanıklık eden dosyanın<br />
Milli istihbarat Teşkilâtınca oluşturulduğu anlaşılmaktadır. Başbakanlık Millî İstihbarat Teşkilâtı<br />
Müsteşarlığının Ankara Sıkıyönetim Komutanlığına gönderdiği 21/5/1971 günlü, Mah/337973<br />
sayılı yazısının eki olan fezlekenin l. maddesinde "MİT Elemanı 19 Mart 1967 tarihinde Türk<br />
Devrim Ocaklarının Beyoğlu Genel Merkezinde köy sorunu hakkında verilen bir konferansı takip<br />
etmek görevi ile bulunduğu sırada, o muhitte sık sık tesadüf ederek göz aşinası olduğu ve adinin<br />
emekli subaylardan Hıfzı Kaçar olduğunu öğrendiği bir şahıs kendisini bir kenara çekerek, bir buçuk<br />
seneden beri kendisini tetkik ettiklerini ve şayanı itimat olduğuna kanaat getirerek bazı hizmetler<br />
istemeye karar verdiklerini ve bir ihtilâlci gruplarının mevcut olduğu, ihtilâlci fikrini TİP'in ve<br />
Ecevit'in fikirleri üzerine oturtarak yeni bir bina kuracaklarını ve Rusyaya bağlı olup oradan yardım<br />
göreceklerini açıklayarak işbirliğine davet etmiştir. Devamla, şimdilik savaşlarının 27 Mayısta<br />
olduğu gibi gericiler ve nurculara karşı olacağını ve savaşı kazanınca komünizme dönüşeceğini ve<br />
Cemal Madanoğlu ile de temasları olduğunu ve onun vasıtasiyle istihbaret yaptıklarını, TÖS ile de<br />
ilişkileri olduğunu ve 12 Nisan 1967 tarihindeki buluşmalarında da gruplarının askerî ve sivil olarak<br />
ve kendi aracılığı ile bu grupların irtibat kurduğunu bildirmiştir. Bunun üzerine MİT Elemanına<br />
gerekli talimat verilerek ve teknik yüklemeler de yapılarak müteakip temaslar, aşağıdaki<br />
paragraflarda belirtildiği şekilde yürütülmüştür." diye yazılıdır.<br />
<br />
"Fakülteli" takma adiyle raporlar veren bu MİT görevlisinin daha sonra kimliği açıklanmış<br />
olacak ki Akif oğlu, 1934 Kilis doğumlu Mahir Kaynak adında bir kimse olarak ortaya çıkmakta ve<br />
14/6/1971 gününde askerî savcılıkta verdiği yeminli ifadede : 1967 yılında Devrim Ocaklarında<br />
tanıdığı Hıfzı Kaçar'ın bir ihtilâl örgütü kurduklarını, kendisini de buna dahil etmek istediklerini<br />
söylemesi üzerine teklifi kabul ettiğini ve durumu Millî İstihbarat Teşkilâtına bildirdiğini, bundan<br />
sonra teşkilâtın direktifi ile hareket ederek gelişmeleri rapor ettiğini; ihtilâlci teşkilâtın zaman zaman<br />
toplanarak, hükümeti devirmek için hazırlıklar yaptığını; bu toplantıların büyük bir çoğunluğunda<br />
bulunduğunu, oradaki konuşmaları da kimi kez kendisine özgü usullerle teyple tesbit ettiğini;<br />
dosyadaki 41 sayfalık raporun daha önce, yine dosyada bulunan çeşitli tarihlerde (Fakülteli) rumuzu<br />
ile verdiği raporların teşkilâtça çıkartılmış özeti olduğunu; dosyadaki belgeleri de kendisinin<br />
verdiğini; ihtilâlci teşkilât gizli servisçe bilindiği için faaliyetleri önleme yönünden alınan tertibat<br />
sayesinde bunların faaliyetlerini fiiliyata dökemediklerini; olayların raporlarda açıklandığı gibi<br />
olduğunu; bantla konuşmaları saptarken önleme tedbiri olarak ortada radyo, teyp, pikap gibi müzik<br />
aletleri bulunduğunu söylemektedir.</p>

<p>"Fezleke" nin Osman Köksal ile ilgili bölümleri özet olarak şöyledir;<br />
aa) 10/9/1969 gününde Hıfzı Kaçar'm evinde Cemal Madanoğlu, Osman Köksal ve Hıfzı<br />
Kaçar'la birlikte MİT Elemanının da katıldığı toplantıda çalışmaların hücre usulü ile yürütülmesi ve<br />
Madanoğlu'nun liderliği konuşulmuş ve Madanoğlu Osman Köksal'a hitaben ve Orhan Kabibay'ı<br />
kastederek "Ankaraya gittiğinde onlara on günlük mühlet ver. Şartları kabul etmezlerse kendimizi<br />
serbest addedeceğimizi söyle" demiştir. Bu hususlar MİT Elemanının verdiği raporla sabittir.<br />
(Fezleke madde 13)</p>

<p>bb) 18/10/1969 gününde Ankara'da İlhami Sosyal'ın evinde yapılan toplantıda Osman<br />
Köksal'ın pasiflikten kurtarılması konusunda konuşulmuştur. (Fezleke madde 14)</p>

<p>cc) 14/11/1969 gününde Em. Yb. İlhan Ündeğer'in evinde Kur. Alb. Zeki Ergun, Kur. Alb.<br />
Adnan Arabacıoğlu, Hv. Kur. Alb.Fahrettin Tezel, Hv. Kur. Alb. Orhan, Em. Hv. Kur. Alb. Necdet<br />
Düvencioğlu, Hıfzı Kaçar, Osman Köksal, İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu ve MİT elemanının<br />
katılmaları ile yapılan ve Osman Köksal'ın başkanlık ettiği toplantıda : Arabacıoğlu sivil gruba<br />
"İhtilâlin öğretisi sınırı ne olacaktır'" diye sormuş; Selçuk "İhtilâl solcu olacaktır. Atatürk de solcu<br />
idi" demiş; Avcıoğlu "Türkiye batıyor. Bir ayak önce harekete geçmek gerek" görüşünü<br />
savunmuştur.</p>

<p>Sivil grubun Madanoğlu'yu lider olarak benimsediklerini söylemelerine karşılık askerler<br />
"Lider seçilmez Olayın içinden çıkar" diye itiraz etmişler; tartışma sonuca bağlanamamıştır.<br />
Arabacıoğlu Osman Köksal'a "Millî Birlik KoMİTesi mensuplariyle bu sorunları konuşuyor<br />
musunuz' Onları da ihtilâle sokacak mısınız' diye sormuş; o da "Bazılariyle görüşüyorum. Birinci<br />
kademede değilse bile ikinci kademeye almakta yarar var." demiştir.</p>

<p>Dış politika konusunda bir soruya Selçuk "Bağımsız olacağız, ihtilâlin ilk bildirisinde Nato'ya Cento'ya bağlıyız sözleri gereksiz. Kabaca ittifaklara riayet ediyoruz der, geçeriz." 'karşılığını vermiştir.</p>

<p>Toplantının evinde yapıldığı Ündeğer, toplantıdan önce kansı ile birlikte evden ayrılmışlardı.<br />
Bu toplantının yapıldığı ve toplantıdaki konuşmalar MİT Elemanının verdiği raporla sabittir.<br />
(Fezleke madde 17)<br />
<br />
çç) 27/11/1969 gününde Ankara'da, İlhami Sosyal'ın evinde (Ses bandı çevirisinde yer<br />
Soysal'ın bürosu olarak gösterilmiştir.) Osman Köksal, Doğan Avcıoğlu. İlhan Selçuk'la kendisinin<br />
de katıldığı toplantıda :</p>

<p>Osman Köksal, Mucip Ataklı ve Kadri Kaplan'ın da dahil olduğu bir grubun kendilerine<br />
yanaşmak istediğini, Genelkurmay Harekât Başkanlığında görevli General Aydın Yalçıner'in<br />
kendilerine yardımcı olacağını umduğunu ve 27 Mayıs'ın başarılı olmasının o günlerde personel<br />
dairesinin ele geçirilmesiyle sağlandığını söylemiş ve şimdi bu dadaire elamanlarının olmamasından<br />
yakınmıştır.</p>

<p>Bu toplantı ve toplantıda yapılan konuşmalar tespit edilmiş ses bandı ve bu bandın tape<br />
edilmiş çevirisi ile sabittir. (Fezleke madde 20)</p>

<p>dd) 20/1/1970 gününde Ankara'da Cemal Reşit Eyüboğlu'nun evinde ilhan Selçuk, İlhami<br />
Soysal, Osman Köksal ve Doğan Avcıoğlu'nun;<br />
25/2/1970 gününde Armağan Anar adlı kadının evinde Cemal Madanoğlu, İlhami Soysal,<br />
Osman Köksal, ve Doğan Avcıoğlu'nun<br />
8/3/1970 gününde istanbul'da Cemal Madanoğlu'nun evinde Dz. Kur. Alb. Adnan Kaptan,<br />
Hıfzı Kaçar, İlhan Selçuk, Em. Hv. Kur. Alb. Necdet Düvencioğlu, Osman Köksal ve Kur. Alb.<br />
Zeki Ergun'un;<br />
10/3/1970 gününde Ankara'da Armağan Anar'ın evinde Cemal Madanoğlu, Cemal Reşit<br />
Eyüboğlu, Osman Köksal, Doğan Avcıoğlu ve İlhami Soysal'ın;<br />
7/4/1970 gününde Ankara'da Osman Köksal'ın evinde Cemal Madanoğlu, Cemal Reşit<br />
Eyüboğlu, Doğan Avcıoğlu ve İlhami Soysal'ın;<br />
28/4/1970 gününde Ankara'da Osman Köksal'ın evinde Cemal Reşit Eyüboğlu, Doğan<br />
Avcıoğlu ve Tank. Bnb. Yılmak Akkılıç'ın;<br />
14/5/1970 gününde Ankara'da Armağan Anar'ın evinde Cemal Madanoğlu, Osman Köksal,<br />
Tank. Bnb. Yılmaz Akkılıç, Doğan Avcıoğlu ve İlhami Soysal'ın;<br />
28/5/1970 gününde Ankara'da Osman Köksal'ın evinde Cemal Madanoğlu, Doğan Avcıoğlu<br />
ve İlhami Soysal'ın;<br />
4/6/1970 gününde Ankara'da Altan Öymen'in evinde Cemal Madanoğlu Osman Köksal,<br />
Doğan Avcıoğlu ve İlhami Soysal'ın;<br />
16/6/1970 gününde Ankara'da Altan övmenin evinde Cemal Madanoğlu, Osman Köksal,<br />
Doğan Avcı oğlu ve İlhami soysal'ın;<br />
toplandıkları takip raporlarından anlaşılmaktadır. (Fezleke madde 24)<br />
ee) 27/3/1970 gününde Hıfzı Kaçar'ın işyerinde MİT Elemanı ile yapılan toplantıda;<br />
Hıfzı Kaçar : "Cunta hareketine karar verdiğimiz anda istanbul ve Ankara radyolarını tahrip<br />
edeceğiz. Tahriple birlikte bizim kurmuş olacağımız bir istasyonla Ankarada üzerinden yayına<br />
başlayacağız. Bu radyo istasyonunun kurulmasına başlanmıştır. Bu işin arkasından Reisicumhur<br />
köşkünü havadan tahriple susturacağız. Biz Osman Köksal'a Devrim'de çıkan yazıyı kasten<br />
yazdırdık. Yazıyı okusunlar; havadan hareket edileceğini düşünmesinler ve biz de ani bir hava<br />
hareketiyle köşkü yerle bir edelim" demiştir.<br />
<br />
Bu konuşma MİT Elemanının verdiği raporla sabittir. (Fezlekemadde 29)<br />
ff) 27/3/1970 gününde Ankara'da Cemal Reşit Eyüboğlu'nun evinde Cemal Madanoğlu,<br />
Osman Köksal, İlhan Sekçuk, Doğan Avcıoğlu, İlhami Soysal ve Eyüboğlu'nun katılmalariyle<br />
yapılan toplantıda;<br />
"Devrim kurulu" konusu tartışılmış ve bu konuda birtakım kararlara varılmıştır.<br />
Selçuk'un Osman Köksal'ın Genel Sekreter olması teklifine karşı Madanoğlu Şimdi<br />
Osman'ın dört başı mamur ama ihtiyatsız hareket ederiz." diyerek karşı çıkmıştır.<br />
Gerektiğinde elektrik santralını, sular idaresini, telefon şebekesini işlemez duruma getirecek<br />
sivil şahısları kendilerine bağlama konusu görülmüştür.<br />
Avcıoğlu Ankara Sekreterliğine İlhami Soysal'ı teklif etmiş; Ankara'da hemen teşkilâtlanma<br />
faaliyetine başlanması kararlaştırılmıştır.<br />
Bu toplantı ve toplantıda yapılan konuşmalar tespit edilmiş bulunan ses bandı ve bu bandın<br />
tape edilmiş çevirisiyle sabittir. Fezlekemadde 30)<br />
gg) 2/4/1970 gününde Ankara'da Cemal Reşit Eyüboğlu'nun evinde Doğan Avcıoğlu,<br />
Osman Köksal, İlhami Soysal, Tuğrul ve Eyüboğlu'nun da katılmalariyle yapılan toplantıda :<br />
Osman Köksal, General Hayri Yalçıner'in kendilerine muhalif gibi olduğunu bildirmiştir.<br />
Bu toplantıda radyo fazla açıldığı için alınan sesler tam olarak anlaşılamamıştır.<br />
Bu toplantının yapıldığı ve toplantıdaki konuşmalar tespit edilen ses bandı ve bu bandın tape<br />
edilmiş çevirisi ile sabittir. (Fezleke madde 32)</p>

<p>hh) 20/4/1970 gününde Ankara'da Cemal Reşit Eyüboğlu'nun evinde Cemal Madanoğlu,<br />
Osman Köksal, Doğan Avcıoğlu, İlhami Soysal, Eyüboğlu ile kimlikleri saptanamayan, ancak<br />
konuşmalardan subay oldukları tahmin edilen iki kişinin katılmaları ile yapılan toplantıda :<br />
Osman Köksal, Mürtet, Merzifon ve Eskişehir'deki teşkilânın kurulduğunu, Hava üsleriyle,<br />
kara kuvvetleriyle temasları olduğunu, Harb Okulu 4. 3. sınıflarında güçlü örgüt kurduklarını,<br />
bunların devrimci proleter olduklarını, subaylarının da kendilerine bağlı olduğunu söylemiştir.<br />
Kimliği saptanmayan kişi 50 subay çıkaracaklarını, bunları onar onar veya beşer beşer<br />
ayıracaklarını, on tanesinin gidip bir birliği basacağını, böylece olup biteceğini söylemiştir.<br />
Tekrar konuşan Osman Köksal, "Bir kereye mahsus olmak üzere Üniversiteyi ortak bir<br />
eyleme götürebilir miyiz' Mesalâ Ankara'da 10 tane gençlik teşekkülü var. Bunun üç dört tanesi<br />
devrime girecek, Biz bu işlerin dışında derslerimizin devamına karar verdik. Üstü kapalı olarak Türk<br />
Silâhlı Kuvvetlerinin devrimci gücünü meydana getireceğiz. Evet buna yapabilmek mümkün mü'<br />
Bu sansasyon yaratıcı bir güçtür." demiştir.<br />
Bu toplantı ve toplantıda yapılan konuşmalar tespit edilen ses bandı ve bu bandın tape<br />
edilmiş çevirisi ile sabittir. (Fezleke Madde 33)</p>

<p>ii) 19/7/1970 gününde istanbul'da Cemal Madanoğlu'nun evinde Osman Köksal, Hıfzı<br />
Kaçar, İlhan Selçuk, Madanoğlu ve MİT Elemanının katılmalariyle yapılan toplantıda :<br />
Esas Sayısı:1971/41<br />
Karar Sayısı:1971/67<br />
19<br />
Madanoğlu, son olarak Hv. Generali Aydın Kirişoğlu ve Hv. Alb. İlyas Albayrak'la temas<br />
ettiğini, ancak sivillere daha çok önem vermek gerektiğini, önce dışarıda ortamı hazırlayıp sonradan<br />
askerleri harekete katmak gerektiğini söylemiş; Osman Köksal da aynı fikirde olduğunu<br />
açıklamıştır.</p>

<p>Ayrıca Madanoğlu MİT Elemanı aracılığı ile Dr. Hikmet Kıvılcımh'yı ve Prof. ismet<br />
Sungurbay'ı sivil örgütlenme konulannı görüşmek üzere evine davet etmiştir.<br />
Bu konuşmalar MİT Elemanının verdiği raporla sabittir. (Fezleke madde 37)<br />
ıı) 12/9/1970 gününde yurda dönmüş olan Cemal Madanoğlu'nun evinde Osman Köksal,<br />
Hıfzı Kaçar, Öğretmen Cengiz Ballıkaya, Öğretmen Doğan Özdoğan ve MİT Elemanının<br />
katılmalariyle yapılan toplantıda;</p>

<p>Madanoğlu, yokluğunda olanları sormuş öğretmen Ballıkaya'nın, Mihri Belli'nin ajan olduğu<br />
ve devrimci hareketi baltaladığı yolundaki sözleri üzerine "Birbirimizi itham etmeyelim." diyerek<br />
Mihri ile konuşmak ve işbirliği yapmak niyetinde olduğunu söylemiştir.<br />
Ayrıca Dev Genç, Sosyal Demokratlar Derneği ve TÖS arasındaki işbirliğinin pratik<br />
yollarının nasıl olması gerektiği konuşulmuş; bütün örgütlere sızılarak ele geçirilmesi ilkesine<br />
varılmış; bu konuda öğretmen Ballıkaya, Özdoğan ve MİT Elemanının birlikte bir çalışma programı<br />
yapmaları kararlaştırılmıştır.</p>

<p>Bu konuşmalar MİT Elemanının verdiği raporla sabittir. (Fezleke madde 38)<br />
JJ) 12/10/1970 gününde Ankara'da İlhami Soysal'ın bürosunda yapılan toplantıda Osman<br />
Köksal'm gururu dolayısiyle hareketsizlik içinde bulunduğu söylenmiştir. (Fezleke madde 40)<br />
kk) 15/10/1970 günü İlhami Soysal'ı Ankara'daki bürosunda ziyaret eden Osman Köksal ile<br />
Soysal arasındaki görüşmelerde :</p>

<p>İlhami Soysal'ın ihtilâl faaliyetlerinin sonu gelmeyeceği endişesine katılan Osman Köksal'm<br />
Doğan Avcıoğlu'nun ne istediğini anlamadığı yolundaki konuşmasına karşı Soysal "Paşayı şef<br />
olarak kabul etmiyor; şimdiye kadar bu işi beceremedi başaramadı diyor, İlhan Selçukla olmaz;<br />
çünkü benimle rekabet eder diyor Lider benim diyor; devam edelim diyor ve ben hareketlerin<br />
hepsine sahip olayım, temaslar yapalım, koalisyon yapayım diyor." demiştir.<br />
Osman Köksal bu açıklamaya karşı "Bu davranış bizim kararlarımıza ...... aykırı Benim<br />
şimdiye kadar anladığım Madanoğlu şeye uymadı, devam etmedi. Biz geri kanat devam edelim.<br />
Koalisyon kuralım. Gidelim kalan beyefendiye durumu izah edelim ve yürütelim." görüşünde<br />
bulunmuştur.<br />
Soysal, Avcıoğlu ile aralarındaki uyuşmazlık konusunda; "Doğan bir hareket olursa biz de<br />
mutlaka içinde olalım gayesini güdüyor. Bence biz lök gibi derli toplu bir kadro olur; çizer, söyler,<br />
yazarsak böyle bir hareketin dışında olmam benim için bir şey kaybettirmiyor. Yani adamlar bir<br />
yerde iktidarda bile olsalar bize yine işbirliği teklif ederler." demiş; buna karşılık Osman Köksal da<br />
"Bu olayları bilenler bizim birçokları ile işbirliğinde olduğumuzu bilirler." demiştir.<br />
Konuşmalar esnasında Avcıoğlu'nun diktatör mizacı, çekinmesi; Madanoğlu'nun ise sır<br />
tutamaması tenkit edilmiştir.<br />
Bu konuşmalar tespit edilmiş olan ses bandı ve bu bandın tape edilmiş çevirileri ile sabittir.<br />
(Fezleke madde 41)<br />
<br />
11) 17/10/1970 gününde Ankara'da Cemal Reşit Eyüboğlu'nun evinde Osman Köksal,<br />
İlhami Soysal, Cemal Reşit Eyüboğlu ve kimliği saptanamayan bir kişinin katılmalariyle yapılan<br />
toplantıda:</p>

<p>Devrim Kurulunun yeminli ve yeminsiz üyeleri üzerinde durulmuş; Osman Köksal Cemal<br />
Madanoğlu'nun Cemal Reşit Eyüboğlu'nu Devrim kurulu üyeleri ile konuşması için<br />
görevlendirdiğini ve konuşmalar sonunda kurul üyelerin oyları ile faaliyetlerine yeni bir yön<br />
verileceğini belirtmiştir.</p>

<p>Bu toplantı ve toplantıda yapılan konuşmalar, ses bandı ve bu bandm tape edilmiş çevirisiyle<br />
sabittir. (Fezleke Madde 43)<br />
mm) 23/11/1970 gününde Ankara'da İlhami Soysal'ın bürosunda buluşan Osman Köksal ile<br />
Soysal arasındaki konuşmada :<br />
Osman Köksal yürüttükleri faaliyeti kastederek "Başaracağımız ilk şey kontrolü ve<br />
emniyetidir bu işin. Biz en ince, en küçük detaylarına kadar böyle dantel örer gibi şey hazırladık<br />
işte." demiş ve ayrıca hareketin başarıya ulaşmaması halinde memleketin perişan olacağını belirten<br />
İlhami Soysal'a böyle bir durumla karşılaşılamayacağı yolunda teminat vermiştir.<br />
Osman Köksal, önlerindeki diğer bir sorunun kadro sonunu olduğuna dikkati çekmiş ve<br />
İstanbul'da 24 kişilik kadro kurduklarını ve 2, 3 kişiye daha ihtiyaçları olduğunu açıklamıştır.<br />
Bu konuşmalar tespit edilen ses bandı ve bu bandın tape edilmiş çevirisiyle sabittir. (Fezleke<br />
madde 46)</p>

<p>nn) 27/11/1970 gününde Ankara'da Cemal Reşit Eyüboğlu'nun evinde Osman Köksal,<br />
İlhami Soysal, Doğan Avcıoğlu, Cemal Reşit Eyüboğlu ve kimlikleri saptanmayan iki kişinin<br />
(konuşmalarından subay oldukları anlaşılmaktadır.) katılmalariyle yapılan toplantıda :<br />
İhtilâli destekleyecek kuvvetler, ihtilâl sırasında ve ihtilâlden sonra hareket tarzları üzerinde<br />
fikirler ileri sürülmüş ve ihtilâlin Aralık ayı içinde olmazsa en geç Haziran ayına kadar<br />
tamamlanmasını tasarladıkları hususunda görüş birliğine varılmıştır.<br />
Avcıoğlu istanbul'daki durumun epey karışık olduğunu, Osman Köksal aksi görüşte<br />
bulunduğunu söylemiştir.</p>

<p>Eyüboğlu, bu günlerdeki fırsatların bir daha ele geçirilemeyecek nitelikte olduğunu, bir aya<br />
kadar bu işin halledilmiş olması gerektiğini belirtmiştir.<br />
Kimliği saptanmayan kişi muhtemel hareket tarzlarına ilişkin olduğu intibaını veren<br />
konuşmasında : "işte yarın Cumartesi günü Cihat Alpan'ı götürüyor Ertuğrul evine. Pazartesi saat<br />
9.00 da bizim Celal konuşuyor 15, 20 şer dakika filan hepsine veriliyor. O saniyeden itibaren biz<br />
kendi kuvvet komutanlığımızı devamlı tarassut altına alırız. Onun için ben kara kuvvetlerini olduğu<br />
gibi veririm. Şimdi bu sırada bizimki de çaktırmadan amiralleri toplayabilir" demiştir.<br />
Yine kimliği bilinmeyen kişi : Bizim aslında, çok büyük dağınık bir kuvvetimiz var. Bunlar<br />
devamla devrim stratejisini tartışıyorlar. 28. Tümen tankçıları falan yüzde yüz bağlı. Bağımsız<br />
hareketlerde Saim var. Parti dışında falan Saim Karakoç, o idare ediyor. On kişi de birtakım şeylere<br />
katılıyor." demiş; karargâhtaki albayların Cihat Alpan'a karşı çıktıklarını, hepsinin Mihri Belli ile<br />
işbirliği içinde bulunduklarını ifade etmiştir.<br />
<br />
Tasavvur edilen harekât konusunda : "Başlangıçta karada olacak amma uçaklar peşi peşine<br />
uçacaklardır, İlk uçuşta bunlar asıl hedefi bulacaklardır. Yani hedef olarak şu anda sekiz hedef var.<br />
Sekiz hedefi toplamak için 25 kişi de tekmildir. Radyoyu bir kişi almak lâzım. Mithatpaşadakini<br />
devralsak ötekiler kolay. Ötekileri sadece tahrip et yeter. Onlar önemli değil bence, Radyoyu almak<br />
lâzım. Radyo epey işe yarayacak çünkü."</p>

<p>Kimlikleri bilinmeyen kişiler kendi aralarında bu harekâtın yapılmasından söz etmişler ve<br />
işgal edilince karargâhlarını Genelkurmaya nakledeceklerini ve kendilerinin de üsteğmenlerle<br />
Genelkurmaya gideceğini, en büyük hedefin orası olduğunu ve bunun kolaylıkla ele geçirileceğini<br />
ve nöbetçilerin kıpırdamasına meydan vermeden vuracaklarını ve kuvvetlerini organize etmek<br />
gerektiğini belirtmişlerdir.</p>

<p>Eyüboğlu'nun bir sorusu üzerine de Sunay'ın ağırlığını koymayacağı ve darbenin üç saatte<br />
olması gerektiği, darbenin genişlemesi bakımından 10, 12 saat sokağa çıkma yasağı konulmasından<br />
ve gidip yarından itibaren gününün öğrenilmesi ve her şeyin hazır olduğu, geriye sadece yönetim<br />
işinin kaldığı, ihtilâl anında Sunay'ın, inönü'nün, bazı kumandanların ve Türkeş'in toplanacaklarını<br />
belirtmişlerdir.</p>

<p>Kimliği belli olmayan kişi Hazirana kadar başarılması temennisinde bulunarak Yavuz<br />
Paşanın 4 Hazirana kadar mutlaka olur dediğini nakletmiş ve Eyüboğluda "Bu ay olmazsa Hazirana<br />
kadar kalmasın." demiştir.</p>

<p>Bu toplantının yapıldığı ve toplantıdaki konuşmalar tespit edilen ses bantları ve bu bantların<br />
tape edilmiş çevirileri ile sabittir.</p>

<p>Bu toplantıya katılan kimlikleri bilinmeyen iki subay ve toplantıda adı geçen Yavuz Paşa,<br />
Tayyar Dilek, Saim Karakoç, Halil Önel, Cemalettin gibi isimlerin kimlikleri ve olayla irtibatlarının<br />
soruşturma sırasında meydana çıkarılabilmesi mümkün görülmektedir. Bu kişiler hakkında başkaca<br />
bir bilgi dosyalarda yoktur. (Fezleke madde 47)</p>

<p>oo) Fezlekenin 48. maddesinde 31/12/1970 gününde kimliği saptanamayan, ancak<br />
konuşmalarından albay olduğu tahmin edilen bir kimsenin Ankara'da Doğan Avcıoğlu'nun Devrim<br />
Dergisi bürosundaki konuşmaları ses bantlarına dayanılarak özetlenmekte; aynı gün Cengiz<br />
Karcıoğlu'nun da oraya gelip konuştuğuna değinilmekte ise de ses bandı çevirisinde Osman<br />
Köksal'a ilişkin konuşmalara da rastlanmakta; ancak bunlar önemsiz görüldüğü için fezlekeye<br />
alınmadığı sanılmaktadır.</p>

<p>b) Görülüyor ki Osman Köksal'ın katıldığı ileri sürülen 10/9/1969 ve 31/12/1970 günleri<br />
arasındaki onüç toplantıda konuşulanlardan istanbul'da yapılan dördüne ilişkin bulunanlar MİT<br />
Elemanı raporuna; Ankara'da yapılan dokuzuna ilişkin bulunanlar ise ses bantlarının çevirilerine<br />
dayandırılmaktadır. Şu duruma göre ses bantlarının delillik gücü üzerinde kısaca durulması yerinde<br />
olacaktır.<br />
Ses alma alanındaki ilerleme ve gelişmeler bugün o evrededir ki bir sesin belirli bir kişiye<br />
ilişkin bulunduğunun hala parmak izlerinde olduğu gibi kuşkusuzca ve kesinlikle saptanamamasına<br />
karşılık birtakım montaj yollariyle ve gerekirse ses taklit etmede usta kişilerin yardımlarından da<br />
yararlanılarak bantlar istenildiği gibi doldurulabilmektedir. Bir toplantıda hazır bulunanlar,<br />
zamanında ve usulünce tutanaklarla saptanarak o toplantıya ilişkin bulunduğu ileri sürülen ses<br />
bantlarına böylece destek ve güç kazandırılmadıkça bant çevirilerine hukuk yönünden tam bir<br />
güvenle bağlanıp dayanılamayacağı ortadadır.<br />
<br />
Öte yandan MİT ajanının toplantılara katılması halinde bunun fezlekede açıkça gösterilmesi<br />
yolu tutulduğuna göre yalnız ses bandından söz edilince o toplantıda ajanın bulunmadığı sonucu<br />
çıkmaktadır. Ankara'da Osman Köksal'ın da katılmasiyle Cemal Reşit Eyüboğlu'nun evinde beş kez,<br />
ilhami Soysal'm bürosunda üç kez ve Doğan Avcıoğlu'nun bürosunda bir kez yapıldığı ileri sürülen<br />
dokuz toplantıda MİT Elemanı'nın yer aldığı belirtilmediğine göre bu ev ve bürolarda daha önceden<br />
yerleştirilen ses alma araçları bulunduğu izlenimi uyanmaktadır. Buralara araçların kimlerce, ne<br />
vakit, nasıl yerleştirildiği, nasıl uzun bir zaman korunup çalıştırılabildiği, bantların nasıl ne zaman<br />
ele alınıp değerlendirildiği, konuşanların kimliklerinin ve banda çekilmiş seslerle ilişkilerinin ne<br />
yolla saptandığı bilinmedeği için bu durum ses bantlarının isnada ciddilik verme gücünü daha da<br />
gölgelemektedir.</p>

<p>Ses bantlarının incelenmesine ilişkin üç kişilik 3/7/1971 günlü bilirkişi raporunda :<br />
"Konuşma günlerine göre toplantıya iştirak eden şahıslara ait ( + ) işaretiyle gösterilen şahısların<br />
bantlardaki konuşmaları Askeri Savcılıkça alınan bantlardaki seslere aynen benzediği ve<br />
karşılaştırılan seslerin bu şahıslara ait olduğu tespit edilmiştir. Bu listeler ekli olarak işaretlenerek<br />
takdim edilmiştir. Mukayese bandı bulunmayan Mahir Kaynak, İlhsan Selçuk, Cemal Madanoğlu,<br />
Osman Köksal haklarında mukayese edilecek bant verildiğinde tekrar karşılaştırmanın<br />
yapılabileceğini; ayrıca Ferruh Özdil, Öner Uçtan'm sesi Millî istihbarat Başkanlığınca alınan ses<br />
bantlarında mevcuttur. Bu şahısların Askerî Savcılıkça konuşamaları banda alınmadığından<br />
mukayesesinin yapılmadığını arzederiz." denilmiştir. Ancak raporda bilirkişilerin kimlikleri<br />
açıklanmamış; Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığının bilirkişi tayinine ilişkin 28/6/1971<br />
günlü, 1971/131 sayılı kararında da "TRT Müdürlüğünce gönderilmiş bulunan" denilmekle<br />
yetinilmiş olduğundan incelemelerinde böylesine kesin bir sonuca varabilen bu kimselerin ses alma<br />
alanındaki bilimsel ve teknolojik yetenek ve yetkileri üzerinde bir fikir edinilememektedir.<br />
Olayın başlangıcını ilk kez Millî istihbarat Teşkilâtına bildirmesi üzerine işin izlenmesi ile<br />
tek başına görevlendirilen, çeşitli çok sayıda raporlariyle gelişmeler üzerinde Teşkilâta bilgi veren<br />
ve böylece dosyayı oluşturan ajan Mahir Kaynak'ın dört raporu da Istanbulda 10/9/1969 gününde<br />
Hıfzı Kaçar'ın, 14/11/1969 gününde Ündeğer'in, 19/7/1970 ve 12/9/1970 günlerinde de<br />
Madanoğlu'nun evlerinde yapıldığı ve Osman Köksal'ın da katıldığı ileri sürülen dört toplantıda<br />
konuşulanlara ilişkindir. Şu nedenle, Askerî Savcılıkça 14/6/1971 gününde yeminli olarak ifadesi<br />
alınan bu kişinin soruşturma ve kovuşturmadaki hukukî durumuna değinilmesi gerekecektir.<br />
6/7/1965 günlü, 644 sayılı Yasa ile kurulan Millî istihbarat Teşkilâtı'nın (MİT) görevlerinin<br />
başında Devletin millî güvenlik politikası ile ilgili planların hazırlanmasında esas olacak askerî,<br />
siyasî, iktisadî, ticarî, malî, sınaî, ilmi, teknik, biyografik ve psikolojik ve milli güvenlikle ilgili<br />
istihbaratı Devlet çapında istihsal etmek gelir (644 sayılı Yasa madde 3/1). Teşkilâtın bir bölümü<br />
olan Millî Emniyet Hizmetleri Başkanlığı'nın görevleri ise millî güvenlik ile ilgili istihbarata esas<br />
olacak haberleri toplamak ve istihbarata karşı koymaktır (Aynı yasamadde 3/a). MİT personeli,<br />
MİT'in kadrosu içindeki memur ve hizmetlilerden, Türk Silâhlı Kuvvetleri kadroları içindeki MİT'in<br />
inhası ile ilgili Bakanlığın uygun gördüğü görevlilerden ve Teşkilâtça Özel görevler için geçici<br />
olarak çalıştırılacaklardan oluşur (Aynı Yasa madde 10).<br />
Hizmetin özelliği, MİT'ten istihbarat görevi alanların gizlice ve çeşitli kimliklere ve<br />
görünüşlere bürünerek ve daima gerçek niyetlerini saklayarak çalışmalarını gerektirir. Böyle bir<br />
durumda görevlinin bir tanık için baş nitelik sayılabilecek olan yansızlık vasfından az veya çok<br />
uzaklaşma eğilimini göstermesi veya böyle bir zorunluğu duyması olağandır. Görevlinin başlıca<br />
kaygısı aldığı işi başarı ile sonuçlandırmak; hiç değilse başarmış görünebilmek, kendisine görev<br />
verenler üzerinde böyle bir etki bırakabilmek olur. Ereğe ulaşabilmek için izlediği kimseleri<br />
kışkırtmağa, hatta ayartmağa gitmesi ve üstlerine abartılmış haberler getirmesi yahut izlediği<br />
kişilerin çokluğu dolayısiyle bellek yanıltmalarına uğraması akla gelebilir. Gizli ajan, raporunu verdiği olaylara ve eylemlere katılmış ve karışmış sayılacak bir tutumun içindedir.</p>

<p>Durumu bir olayı açıkça saptamış ve saptama üzerinde tanıklık etmekte bulunmuş alelade bir kolluk görevlisinkinden<br />
daima ayrımlıdır, öte yandan böyle bir kimsenin, bir görevi yerine getirmek için de olsa, gerçek<br />
niyet, düşünce ve inançlarını saklayarak ve kendisini bambaşka görüş ve düşüncelerin adamı gibi<br />
göstererek işini yürütmeğe çalışması, tanıklık yönünden kişiliği ve güvenilirliği üzerinde bir takım<br />
duraksamalara yol açabilir. Bütün bunlar gizli bir MİT görevlisinin bir olaya tanıklık konusunda<br />
hukukça öteki olağan kişilerle eşdeğerde tutulamıyacağını akla getirir.</p>

<p>Yukarıdan beri açıklananlarla varılan sonuç şudur : Başkaca inandırıcı ve pekiştirici kanıtlar<br />
bulunmadıkça yalnızca ses bantlarının ve gizli ajan raporlarının, bir yurttaşa yapılan "Türkiye<br />
Cumhuriyeti Anayasasını teğyir ve tebdile ve bu yasa ile kurulmuş Türkiye Büyük Millet Meclisini<br />
İskata veya görevini yapmaktan men'e cebren teşebbüs gayesiyle gizlice ittifak kurmak" gibi çok<br />
ağır bir isnada yasama dokunulmazlığının kaldırılması yönünden ciddilik kazandırabilmesi bir<br />
hukuk Devletinde düşünülemez.</p>

<p>Kaldı ki izleme ve haber alma ve haberleri değerlendirme işlemi de, kendi içinde<br />
tutarsızlıklarla doludur. Olay üzerindeki "fakülten" simgeli ilk rapor 14/4/1967, ikinci rapor<br />
23/4/1967 tarihlidir. Sonra haber alma ve verme birden 15/1/1969 gününe atlamakta ve hiçbir<br />
kovuşturmaya geçilmeksizin başlama gününe göre dört yıl sürmektedir.</p>

<p>İddiaya göre 27/3/1970 gününde Hıfzı Kaçar'ın MİT görevlisine İstanbul ve Ankara<br />
radyolarının ve Cumhurbaşkanlığı köşkünün havadan tahrip edilmelerinin kararlaştırıldığını ve<br />
ihtilâlcilerin yeni bir radyo isyasyonu kurmakta olduklarını açıklaması (Fezleke madde) 29) veya<br />
yine iddiaya göre 20/4/1970 günlü toplantıda Osman Köksal'ın Mürtet, Merzifon ve Eskişehirdeki<br />
teşkilâtın kurulduğunu, kara kuvvetleriyle, hava üsleriyle temasları olduğunu, Harp Okulunun 4. ve 3. sınıflarında güçlü bir örgütün oluştuğunu bildirdiğinin ses bantlariyle saptanması üzerine (Fezleke madde 33) dahi bir soruşturma ve kovuşturma sözkonusu olmamış ve haber almaların yeni<br />
ve önemli bir gelişme göstermediği bir evrede iş 21/5/1971 günlü yazı ile Ankara Sıkıyönetim<br />
Komutanlığına getirilmiştir.</p>

<p>Osman Köksal 27/11/1970 günü saat 16 dan gece yarısına kadar olan süreyi konuklariyle<br />
birlikte kendi evinde geçirdiğine ilişkin olarak o toplantıda bulunan iki konuğun yazılı ifadeleri<br />
altındaki imzaları Ankara 11. Noterine tasdik ettirmiş (3/8/1971 günlü, 16380 sayılı Noterlik<br />
belgesi); 19/11/1970 günü saat 21.00 uçağiyle istanbul'a gittiğini ve 25/11/1970 günü 19.10 uçağıyla<br />
Ankara'ya döndüğünü ve Ankara istanbul Ankara 981586 sayılı biletle bu yolcukları yaptığını<br />
saptanmak üzere Türk Hava Yolları A. O. Ankara Bölge Satış Müdürlüğünden 26/7/1971 günlü,<br />
13/0015885 sayılı belgeyi almıştır. Oysa dosyada Osman Köksal 23/11/1970 gününde Ankara'da<br />
İlhami Soysal'm bürosunda 27/11/1970 günü yine Ankara'da Cemal Reşit Eyüboğlu'nun evinde<br />
yapılan toplantılara katılmış ve konuşmaları ses bantlarına alınmış gösterilmektedir (Fezleke madde<br />
46, 47).</p>

<p>Harb Okulunu bitirmiş bir kimse olan Osman Köksal'ın okulunda dördüncü sınıf<br />
bulunmadığını bilmediği düşünülemeyeceği halde 20/4/ 1970 günlü toplantıda Harb Okulunun 4.<br />
sınıfında güçlü bir örgüt kurulduğunu söylediğinden ve bunun da ses bandiyle saptandığından söz<br />
edilmiştir. (Fezleke madde 33). Yine bu toplantıda Mürtet, Merzifon ve Eskişehir teşkilâtının<br />
kurulduğunu, Kara Kuvvetleriyle ve hava üsleriyle temaslar yapıldığını söylediği açıklanan Osman<br />
Köksal'ın 12/10/1970 günlü toplantıda gururu dolayısiyle hareketsizlik içinde bulunduğundan<br />
şikâyet edildiği ve bu konuşmaların ses bantlariyle saptandığı belirtilmiştir (Fezleke madde 40).<br />
Ses bantlarının çevirilerinde birçok konuşmaların tam anlam çıkarılmasına olanak<br />
bırakmayan dağınık, kırık dökük, bulanık sözlerden oluştuğu görülmektedir.<br />
<br />
Fezlekenin 24. maddesinde takip raporlarına dayanılarak açıklanan toplantılar üzerinde ise,<br />
dosyada bu toplantılarda konuşulanlara ilişkin bir bilgi bulunmadığı için durulmamıştır.<br />
Burada son olarak bir de Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet Komisyonunun 27/7/1971<br />
günlü, 3/104488 sayılı raporun bir fıkrasına değinilecektir. Bu fıkrada aynen "Cumhurbaşkanınca<br />
seçilen üye Cemal Madanoğlu'nun durumu muvacehesinde aynı suça iştiraki ve birlikte işleme ve<br />
gizli ittifak kurma isnadı karşısında diğer üye Osman Köksalın da durumu aynı deliller içinde<br />
mütalaa edilmiştir." denilmiştir. Dosya içindekilere göre bütün haber alma çabasında Madanoğlu<br />
ağırlık noktasını, başka deyimle ekseni oluşturmakta ve MİT ajanı raporlarından ve ses bantlarından<br />
ayrı olarak Madanoğlu'ya ihtilâl çalışmaları niteliğinde bir takım yazılar, notlar ve kuruluş şemaları<br />
atfedilmektedir. Eskiden beraberce Millî Birlik Komitesinde bulunmaları veya şimdi ikisinin de<br />
Cumhurbaşkanınca seçilmiş Senato üyeleri olmaları yahut arkadaşlıkları dolayısiyle Osman<br />
Köksal'ın durumunun kendi hakkındaki delillerin sınırları dışına taşırılarak, Madanoğlu'ya ilişkin<br />
deliller kapsamı içinde ele alınması ce/a hukuku ilkeleriyle bağdaşabilir bir tutum değildir.<br />
Yasama dokunulmazlığının kaldırılması istemine ve kaldırma kararına dayanaklık eden<br />
dosyanın ve dosya içindekilerle beliren işlemlerin yukarıda ayrıntılariyle açıklanan durumunun<br />
Osman Köksal'a yönetilen (Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını tağyir ve tebdil ve btı yasa ile<br />
kurulmuş Türkiye Büyük Millet Meclisini İskata veya vazifesini yapmaktan men'e cebren teşebbüs<br />
gayesiyle gizlice ittifak kurmak) isnadının ciddiliği görüşüne desteklik edebilecek bir nitelikte<br />
olmaktan uzak bulunduğu ortadadır. Başka bir deyimle incelemeler, Cumhuriyet Senatosunun<br />
Cumhurbaşkanınca seçilmiş üyesi Osman Köksal'a yöneltilen ve dokunulmazlığının kaldırılmasına<br />
yol açan isnadın ciddî olmadığı sonucuna vardırmaktadır. Cumhuriyet Senatosu genel Kurulunun<br />
Cemal Madanoğlu ve Osman Köksal'ın yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin<br />
bulunan, ancak yalnız Osman Köksal yönünden incelenen 3/8/1971 günlü, 109 sayılı kararı bu<br />
nedenle ve inceleme çerçevesi içinde Anayasa'nın 79. maddesi ereğine ve Cumhuriyet Senatosu<br />
İçtüzüğünün 140. maddesine aykırıdır. Kararın, Osman Köksal'a ilişkin bölümünün Anayasa'nın 81.<br />
maddesi uyarınca iptal edilmesi gerekir.</p>

<p>Fazıl Uluocak bu görüşe katılmamıştır.</p>

<p>2 - Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 140. maddesindeki öteki koşullar bakımından durum:<br />
Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 140. maddesinde yasama dokunulmazlığının kaldırılması<br />
için isnadın ciddiliği koşulu dışında; yasama dokunulmazlığının kaldırılması isteminin siyasî<br />
maksatlara dayandırılmasına kanaat getirilmesi ve kovuşturma konusu olan eylemin kamu oyundaki<br />
etkisi bakımından yahut üyenin haysiyet ve şerefini koruma yönünden dokunulmazlığının<br />
kaldırılmasında zorunluluk bulunması halleri de yer almıştır. İptal istemine ilişkin dilekçelerde<br />
inceleme konusu karara bu yönlerden de ilişiklenmektedir. Ancak kararının, isnadın ciddî olmaması<br />
nedeniyle iptali gerekli görüldüğüne göre artık 140. maddede yazılı öteki yönler bakımından işin<br />
incelenmesine yer olmamak gerekir.</p>

<p><strong>V- SONUÇ:</strong></p>

<p>Cumhuriyet Senatosunun Cumhurbaşkanınca seçilmiş üyesi Osman Kölsal'ın yasama dokunulmazlığının kaldırılması işinde ve kaldırma kararının iptali isteminde :</p>

<p>A) l - Yasama dokunulmazlığının kaldırılması kararlarının denetimi görevini yaparken Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın 151. maddesinde sözü edilen "mahkeme" durumunda bulunmadığı için bir hükmün Anayasa'ya aykırılığı konusunda ortaya bekletici sorun koyamayacağı gibi 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun eldeki işte Anayasa Mahkemesince uygulanması da söz konusu olmaması dolayısiyle hüküm ihmali de düşünülemiyeceğinden bu yöne ilişkin istemin reddine oybirliğiyle;</p>

<p>2 - a) Adalet Bakanlığı yazısının gerekçesiz olduğuna Ziya Önel'in karşıoyu ile ve oyçokluğu ile;</p>

<p>b) Adalet Bakanlığı yazısının bu durumunun kararın biçim yönünde iptalini gerektirmediğine Şahap Arıç, Recai Seçkin, Ahmet Akar ve Muhittin Gürün'ün karşıoylariyle ve oyçokluğu ile;</p>

<p>c) Adalet Bakanlığı yazısı geldikten sonra işin yeniden Alt Komisyon'dan geçirilmemesinin, İçtüzüğe aykırı olmakla birlikte, kararın biçim yönünden iptalini gerektirmediğine Şahap Arıç, Recai Seçkin, Ahmet Akar ve Muhittin Gürün'ün karşıoylariyle ve oyçokluğu ile;</p>

<p>3 - Askerî Savcılık da kamu davası açmağa yetkili bir merci olduğundan ve davaya bakacak mahkemede uyuşmazlık henüz söz konusu olmadığı gibi bunun çözüme bağlanması da Anayasa Mahkemesinin görevine girmediğinden bu yöne ilişkin iddianın reddine oybirliğiyle;</p>

<p>B) l - Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunun 3/8/1971 günlü, 109 sayılı kararının Cumhuriyet Senatosunun Cumhurbaşkanınca seçilmiş üyesi Osman Köksal'ın dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin bölümünün, isnadın ciddî olmaması dolayısiyle, Anayasa'nın 79. maddesinin ereğine ve Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 140. maddesine aykırı bulunduğuna ve Anayasa'nın 81. maddesi uyarınca iptaline Fazıl Uluocak'ın karşıoyu ile ve oyçokluğiyle;</p>

<p>2 - Bu sonuca göre Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 140. maddesinde yazılı ve esasa ilişkin öteki yönlerin ve bunlara yönelen iddiaların incelenmesine yer olmadığına oybirliğiyle; 17/8/1971 ve 19/8/1971 günlerinde yapılan görüşmeler sonunda karar verildi.</p>

<p>Başkan<br />
Muhittin Taylan</p>

<p>Başkanvekili<br />
Avni Givda</p>

<p>Üye<br />
Fazıl Uluocak</p>

<p>Üye<br />
Sait Koçak</p>

<p>Üye<br />
Şahap Arıç</p>

<p>Üye<br />
İhsan Ecemiş</p>

<p>Üye<br />
Recai Seçkin</p>

<p>Üye<br />
Ahmet akar</p>

<p>Üye<br />
Ziya Önel</p>

<p>Üye<br />
Kâni vrana</p>

<p>Üye<br />
Mustafa Karaoğlu</p>

<p>Üye<br />
Muhittin Gürün</p>

<p><br />
Üye<br />
Lûtfi Ömerbaş</p>

<p>Üye<br />
Şevket Müftügil</p>

<p>Üye<br />
Ahmet H. Boyacıoğlu</p>

<p><strong>KARŞIOY YAZISI</strong></p>

<p>Devletin resmî bir organı olan Millî İstihbarat Teşkilâtı görevlilerinin 1967 yılından beri<br />
süreki olarak yaptıkları takip ve denetleme neticesinde bir gizli topluluğun mevcudiyeti ve faaliyeti<br />
tespit edilmiş bulunmaktadır. Bu topluluğa yapılan isnat Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını<br />
tamamen veya kısmen tedbir ve tağyir ve Türkiye Büyük Millet Meclisin iskat veya vazifesini<br />
yapmağa cebren mani olmaktır. Bu faaliyete katılanlardan 22 kişi askerî mahkemece tutuklanmıştır.<br />
Bu haller isnadın ciddiliği hakkında yeterli sayılmak lâzım gelir. Millî İstihbarat elemanlarının<br />
düzenledikleri raporlar ve gizli toplantılarda konuşulanları tespit eden teyp bantlarının ve<br />
muhteviyatının ve şahit ifadelerinin, suçun subutuna yeterli delil niteliğinde olup olmadıklarını<br />
takdir, davayı görecek mahkemeye aittir. Bu nedenlerle iptal isteminde bulunan hakkında verilen<br />
dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin Senato Genel Kurul kararının iptaline mütedair ekseriyet<br />
kararına katılmıyorum.</p>

<p>Üye<br />
Fazıl Uluocak</p>

<p><strong>KARŞIOY YAZISI</strong></p>

<p>Sayın Recai Seçkin'in karşıoy yazısındaki görüşe katılıyorum.</p>

<p>Üye<br />
Şahap Arıç</p>

<p><strong>KARŞIOY YAZISI</strong></p>

<p>1 - Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 135. maddesinde öngörülen kural meclisin doğru<br />
sonuca varabilmesi için dosyanın hukuk konuları açısında uzman olan bir bakanlığın süzgecinden<br />
geçirilmesi ve böylelikle doğru karar verilmesi yolunda bir güvence sağlanması ereğini gütmektedir.<br />
Buna göre Bakanlığın yazısının gerekçeli olması zorunludur. Bu yazıda gerekçe olmazsa dosyanın<br />
Adalet Bakanlığından geçirilmesinin yasama meclisine ışık tutması bakımından bir etkisi<br />
düşünülemez. Adalet Bakanlığı yazısının gerekçesiz oluşu iptali gerektirecek nitelikte ağır bir<br />
içtüzüğe aykırılıktır. Bunun tersine olan çoğunluk görüşüne katılmıyorum.</p>

<p>2 - Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğüne göre Adalet Bakanlığı yazısının alt komisyondan<br />
geçirilmemiş olması iptali gerektirir, zira komisyon incelemesinin temeli, alt komisyon<br />
incelemesidir ve alt komisyon inceleyeceği yazıların en önemlilerinden birisi kuşkusuz Adalet<br />
Bakanlığının gerekçeli yazısıdır. Bunun tersine olan karara da katılmıyorum.</p>

<p>Üye<br />
Recai Seçkin</p>

<p><strong>KARŞIOY YAZISI</strong></p>

<p>Bu karşıoy yazısının ilişkin bulunduğu 17/8/1971 ve 19/8/1971 günlü, 1971/41-67 sayılı Anayasa Mahkemesi kararında (VI-A-2-b ve c işaretli bölümler);</p>

<p>a) Cumhuriyet Senatosunun Cumhurbaşkanınca Seçilmiş üyesi Osman Köksal'ın yasama<br />
dokunulmazlığının kaldırılması istemi ile ilgili Adalet Bakanlığı yazısının gerekçesiz olduğu ve<br />
böylece Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 139. maddesinin ikinci fıkrasına aykırı bir durumun<br />
oluştuğu;</p>

<p>b) Adalet Bakanlığı yazısı geldikten sonra işin yeniden Alt Komisyondan geçirilmesi<br />
gerekirken geçirilmediği ve bu durumun da yine Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 139. maddesine<br />
aykırı olduğu.</p>

<p>Saptanmış; ancak çoğunluk 139. madde kurallarına uyulmamasını yasama<br />
dokunulmazlığının kaldırılması kararının biçim yönünden iptalini gerekli kılacak ağırlık ve<br />
ciddilikte bir aykırılık saymamıştır.</p>

<p>Bir yasama Meclisi İçtüzüğünün biçimi ilişkin hükümlerinden gilerinin Yasama Meclisince<br />
verilen bir kararın geçerliğine etkili olabilecek nitelik taşıdığı, hangilerinin ayrıntı sayılabilir<br />
nitelikte olduğu araştırılırken o hükümlerin nasıl bir konuyu düzenlediği üzerinde de ayrıca<br />
durulmak gerekir. Yasama dokunulmazlığının kaldırılması gibi gerçekten önemli bir konunun<br />
ağırlığını ve ciddiliğini o konunun ele alınmasını ve sonuca bağlanmasını düzene koyan biçim<br />
kurallarına da yansıtacağından kuşku yoktur. Nitekim soruna büyük önem veren Anayasa Koyucu<br />
yasama dokunulmazlığının kaldırılması kararlarının yalnız Anayasa'ya değil, içtüzük hükümlerine<br />
aykırılığı iddiasiyle de Anayasa Mahkemesine başvurulması yolunu açık bulundurmuştur. (Anayasa<br />
madde 81)</p>

<p>Bu itibarla Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün yasama dokunulmazlığının kaldırılması<br />
işlemlerindeki başlangıç ve hazırlık evreleri hükümlerini kapsayan 139. maddesini ayrıntı<br />
niteliğinde saymağa ve bu madde kurallarına aykırı davranışların o işlemlerin dayanaklık ve<br />
kaynaklık ettiği Yasama Meclisi kararlarının geçerliğini etkiliyemeyeceğini hukukça savunmaya<br />
olanak yoktur.</p>

<p>139. maddede yer alan başlıca iki kuralın birincisi yasama dokunulmazlığının kaldırılması<br />
isteminin Adalet Bakanlığınca gerekçeli bir yazı ile ve Başbakanlık yoliyle Cumhuriyet Senatosu<br />
Başkanlığına bildirilmesi zorunluğudur. Böyle bir hükümle, kuruluşunda bir uzman hukukçular<br />
topluluğunu çalıştıran Adalet Bakanlığının yasama dokunulmazlığının kaldırılması istemiyle ilgili duruma tüm ayrıntılarını gösterecek biçimde ışık tutması ve böylece Yasama Meclisi incelemelerini<br />
olabildiğince kolaylaştırması ereğinin güdüldüğü ortadadır. İstemin önce bir Alt Komisyonda<br />
incelenmesini gerekli kılan ikinci kural ise yasama dokunulmazlığının kaldırılması sorununun<br />
ağırlığı ve ciddiliği ile orantılı ve incelemelerden daha verimli ve isabetli sonuçlar alınması kaygısı<br />
ie konulmuş bir tedbir hükmüdür. Yukarıda açıklanan niteliklerine göre bu iki kuraldan herhangi<br />
birinin ihmali, elbette ki, yasama dokunulmazlığının kaldırılması kararını iptali gerektirecek bir<br />
sakatlıkla malûl bıçakır.</p>

<p>Olayda, özetlenecek olursa, durum şöyledir :</p>

<p>1 - Adalet Bakanlığının yazısı gerekçesizdir.</p>

<p>2 - Alt Komisyon işi, ortada Adalet Bakanlığı yazısı yok iken incelenmiştir. Yazı geldikten<br />
sonra iş yeniden Alt Komisyona verilmemiştir. Bu davranış işin Alt Komisyondan hiç geçirilmemiş<br />
olması ile aynı niteliktedir.<br />
Şu duruma göre Cumhuriyet Senatosunun Cumhurbaşkanınca seçilmiş Üyesi Osman<br />
Köksal'ın yasama dokunulmazlığının kaldırılması hakkında Anayasa ve Adalet Komisyonunca<br />
düzenlenen raporun Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunun 8/3/1971 günlü 96. birleşiminde aynen<br />
kabul edilmesine ilişkin 109 sayılı kararın şekil yönünden iptali gerekmektedir. Anayasa<br />
Mahkemesinin 17/8/1971 ve 19/8/1971 günlü, 1971/ 4167 sayılı kararının bu görüşe ters düşen<br />
bölümüne yukarıda yazık nedenlerle karşıyım.</p>

<p>Üye<br />
Ahmet Akar</p>

<p><strong>KARŞIOY YAZISI</strong></p>

<p>Adalet Bakanlığı sevk teskeresinin, Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 139. maddesinin<br />
birinci ve ikinci fıkralarına uygun düşmediği yolundaki çoğunluk kararına aşağıda yazılı nedenlerle<br />
katılmıyorum.</p>

<p>Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 139. maddesinin sevk ile ilgili birinci ve ikinci fıkrası<br />
(Bir üyenin yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin istekler, mahkemeler veya<br />
savcılıklardan Adalet Bakanlığına intikal ettirilir. Adalet Bakanlığı durumu gerekçeli bir teskere ile<br />
ve Başbakanlık yolu ile, Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına bildirir.) hükmü yer almıştır.<br />
Başbakanlığa yazılan Adalet Bakanlığı teskeresinde ise aynen "incelenen dosya<br />
münderecatına göre ve tespit edilmiş deliller muvacehesinde, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın<br />
tamamını veya bir kısmım tağyir ve tebdil ve bu kanun ile teşekkül etmiş bulunan Türkiye Büyük<br />
Millet Meclisini iskat ve vazifesini yapmaktan men'e cebren teşebbüs gayesi ile gizli ittifak suçlarını<br />
işledikleri iddia olunan Cumhuriyet Senatosuna Cumhurbaşkanlığınca seçilmiş üyelerden Cemal<br />
Madanoğlu ile Osman Köksal haklarında Türk Ceza Kanununun 146, 147. 171 maddeleri gereğince<br />
takibat yapılabilmesini teminen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 79. maddesi hükmüne tevfikan<br />
yasama dokunulmazlığının kaldınlıp kaldırılmaması hususunda gereğinin takdir buyurulmasına<br />
delaletleri arzolunur." denilmektedir.<br />
<br />
Kanımızca, suç vasfı ve temas ettiği kanun maddeleri ile, dayanağının gösterilmiş olması,<br />
bir takdim yazısı olan teskerenin niteliğine uygun ve gerekçeli olduğunu kabule yeterlidir.<br />
Gerçekten bunun dışında ve ötesinde mütâlâa verilmesi lâzım geldiğinin düşünülmesi halinde,<br />
delillerin münakaşasına gidilebileceğini de kabul etmek zorunluğu vardır. Adalet Bakanlığı<br />
Cezaişleri Genel Müdürlüğünden çıkacak böyle bir mütalâanın ise dokunulmazlığının kaldırılması<br />
istemine kişi yararı veya zararına ilgili komisyonlarla genel kurul üzerinde az veya çok ölçüde etki<br />
yapacağı da muhakkaktır. O halde böylesine sonuca müessir düşünce verilmesinin açık bir yetkiye<br />
dayanması icabeder ve bu durumda "gerekçeli" sözcüğünün geniş bir şekilde yorumu ile mütâlâa<br />
verme zorunluğunu da kapsadığı şeklinde de düşünmek isabetli bir görüş olarak benimsenemez.</p>

<p>Sonuç :<br />
Açıklanan nedenlerle çoğunluğun bu yöne ilişkin kararına karşıyım.</p>

<p>Üye<br />
Ziya Önel</p>

<p><strong>KARŞIOY YAZISI</strong></p>

<p>l - Kararın IV işaretli (inceleme) bölümünün A/2 (Adalet Bakanlığı yazısının durumu)<br />
başlıklı kesiminin (a) bendinde, Cumhuriye Senatosu Üyesi Osman Köksal'ın yasama<br />
dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin Adalet Bakanlığı yazısının gerekçesiz olduğu,<br />
Mahkememizce de saptandığı halde, takip eden (b) bendinde; C. Senatosu İçtüzüğünün buna ilişkin<br />
hükmünün, Yasama Meclisince verilen kararın geçerliği üzerinde etkili olabilecek önemde nitelik<br />
taşıyan biçime ilişkin hükümlerden bulunmadığı öne sürülerek olaya ilişkin Adalet Bakanlığı<br />
yazısının gerekçesiz oluşunun ve böylece içtüzüğün 139. maddesinin ikinci fıkrasına<br />
uyulmamasının, Yasama dokunulmazlığının kaldırılması kararının iptalini gerekli kılacak ağırlık ve<br />
ciddilikte bir aykırılık sayılmamıyacağına karar verilmiştir.<br />
Halbuki Anayasa'nın 81. maddesinde :<br />
(Yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ...... Meclisçe karar verilmesi hallerinde, karar<br />
tarihinden başlıyarak bir hafta içinde ilgili üye veya Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinden<br />
herhangibiri, bu kararın Anayasa'ya veya içtüzük hükümlerine aykırılığı iddiasiyle iptali için<br />
Anayasa Mahkemesine başvurulabilir. Anayasa Mahkemesi, iptal istemini 15 gün içinde karara<br />
bağlar, denilmekte olduğundan sözkonusu kararlarda Anaya'sa veya içtüzük hükümlerine aykırı bir<br />
durum ve tutum bulunması halinin iptal nedeni olacağı dolaylı olarak ifade edilmiş bulunmaktadır.<br />
Bu hükümden, Anayasa'nın İçtüzük hükümlerini, kararların sağlık ve geçerliliklerinin güvencisi<br />
saydığı ve onlara uyulmamasını iptal nedeni olacak derecede önemli gördüğü anlaşılmaktadır.<br />
Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 139. maddesinin ilk iki fıkrasında şu hükümler yer<br />
almaktadır :<br />
(Madde 139 - Bir üyenin yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ait istekler mahkemeler<br />
veya savcılıklardan Adalet Bakanlığına intikâl ettirilir.<br />
<br />
Adalet Bakanlığı, durumu gerekçeli bir tezkere ile Başbakanlık yoliyle C. Senatosu<br />
Başkanlığına bildirir......)</p>

<p>Görüldüğü gibi burada Adalet Bakanlığına bir görev yükletilmiş bulunmaktadır :<br />
İçtüzük, Savcılık ve Mahkemelerden gelen isteklerin, Adalet Bakanlığının durumu belirten<br />
bir yazısı ile ve Başbakanlık yoliyle C. Senatosu Başkanlığına aktarılmasını yeterli bulmamış,<br />
konunun önemini gözönünde tutarak Bakanlığın duruma ilişkin tezkeresinin, gerekçeli olarak<br />
hazırlanmasını öngörmüştür.<br />
Bilindiği gibi gerekçelerde, konuya ilişkin kararın, kanaat veya istemin, hukuki ve maddi<br />
nedenlere dayanan açıklaması yapılır.</p>

<p>Sözü geçen içtüzük hükmüne göre Adalet Bakanlığı da, dokunulmazlığın kaldırılmasına<br />
ilişkin istekleri C. Senatosuna ulaştırırken konu ile ilgili hukuki ve maddi nedenlerle kendi kanaatim<br />
açıklamak zorundadır. Özellikle Mahkemeler ve Savcılar tarafından, niteliği ne olursa olsun, Cezaî<br />
kovuşturmayı gerektirecek her işlem ve eylem sebebiyle ilgili üye hakkında istemde bulunmasa<br />
görevlerinin doğal gereği olduğu ve içtüzük hükümlerine göre bu işlem ve eylemin,<br />
dokunulmazlığın kaldırılmasını gerektiren nitelikte bulunup bulunmaması konusu onları hiç bir<br />
şekilde ilgilendirmediği halde Adalet Bakanlığınca, işlendiği öne sürülen suçun İçtüzük hükümleri<br />
karşısında dokunulmazlığın kaldırılmasına gerektirecek nitelik taşıyıp taşımadığının da üzerinde<br />
durularak bu konudaki düşünce ve kanaatin yazılacak gerekçede ayrıca açıklanması zorunludur.<br />
Bu gerekçe mahkeme ve savcıların isteği doğrultusunda olabileceği gibi aksi yönde de<br />
olabilir. Her iki halde de konunun C. Senatosunun ilgili komisyonlarında ve Genel Kurulunda<br />
görüşülmesi sırasında, sözü geçen gerekçenin çalışmalara bir yönden ışık tutacağından kuşku<br />
olmadığı gibi yürütme içinde "Adalet" hizmetleriyle uğraşan ve bunda uzmanlık Kazanmış bulunan<br />
bir Bakanlığın görüşünün kararlara hiç de etkisiz olacağı düşünülemez. Şüphesiz son söz. C.<br />
Senatosu Genel Kurulunundur amma, Adalet Bakanlığı tezkeresinde belirecek gerekçenin bu<br />
kararın alınmasında olumlu veya olumsuz yönde katkısı olacağı da kuşkusuz ileri sürülebilir.<br />
Bu nedenle C. Senatosu İçtüzüğünün 139. maddesinin önemi meydan olan ikinci fıkrası<br />
hükmünü, alınacak kararlarda hiç bir etkisi olmayacak nitelikte kabul etmek doğru değildir.<br />
Bu bakımdan iptali istenen kararın oluşmasında, C. Senatosu İçtüzüğünün 139. maddesinin<br />
ikinci 3 fıkrası hükmü yerine getirilmemiş, olması nedeniyle ve Anayasa'nın 81. maddesi gereğince,<br />
Osman Köksal'ın Yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin karar iptal edilmelidir.<br />
Bu nedenle Anayasa Mahkemesi kararının konuya ilişkin bölümüne karşıyım.</p>

<p>2 - Karararı yukarıdaki l No. lu fıkraya konu olan (b) bendinden sonraki (c) bendinde; Adalet<br />
Bakanlığı yazısı geldikten sonra işin yeniden Alt Komisyondan geçirilmemiş olması da, İçtüzüğe<br />
aykırı bir işlem sayılmakla birlikte, niteliği dolayısiyle Senato kararının geçerliği üzerinde etkili<br />
olabileceği kabul edilmemiş ve kararda bu yönden de Anayasa'ya aykırılık görülmemiştir.<br />
Halbuki C. Senatosu İçtüzüğünün 139. maddesinin üçüncü ve sonraki fıkralarına ve 140.<br />
maddesine göre Adalet Bakanlığının gerekçeli tezkeresi ile gelen dosyayı Senato Başkanının,<br />
Anayasa ve Adalet Komisyonuna havale etmesi, Anayasa ve Adalet Komisyonunca kurulacak bir<br />
Alt Komisyonda konu incelendikten sonra hazırlanacak raporun Anayasa ve Adalet Komisyonunda<br />
görüşülmesi gerekmektedir.</p>

<p>Olayda ise, dosyanın ilk önce, içtüzük hükümlerine aykırı olarak, Adalet Bakanlığına<br />
uğratılmadan, Sıkıyönetim Komutanlığınca doğrudan Başbakanlığa ve oradan da C. Senatosuna gönderildiği, Senato Başkanlığınca Anayasa ve Adalet Komisyonuna havale edildiği, bu<br />
Komisyonca kurulan Alt Komisyonun içtüzüğe aykırı biçimde gelmiş olan dosya üzerinde inceleme<br />
yaparak hazırladığı raporu Anayasa ve Adalet Komisyonuna verdiği, Komisyonca işin ele<br />
alınmasında yukarıdaki aykırılığın görülmesi üzerine dosyanın Başbakanlığa iade edildiği, Adalet<br />
Bakanlığından geçirilen dosyanın tekrar Senatoya gönderilmesi üzerine işi tekrar ele alan Anayasa<br />
ve Adalet Komisyonunun, yeni bir Alt Komisyon kurmadan, önceki Alt Komisyon kararına ilişkin<br />
raporu görüşmeye esas alarak konuyu sonuçlandırdığı görülmektedir.<br />
Burada üzerinde durulacak noktalar şöykce sıralanabilir :</p>

<p>1 - İçtüzük hükümlerine aykırı biçimde Senatoya gelip de oraca geri çevrilen ilk istem,<br />
hukukça geçerli bir işlem değildir ve geri çevrilmekle muamele kapanmıştır.</p>

<p>2 - Hukukça geçerli olmayan bu isteğe ilişkin olarak Anayasa ve Adalet Komisyonunca ve<br />
Ait Komisyonca yapılan önceki işlemler de geçerli değildir. Bu nedenle önce kurulmuş olan Alt<br />
Komisyona ve onun kararına hukukça bir değer tanımak mümkün değildir.</p>

<p>3 - Kararımızın çoğunluk görüşüne göre, sonradan Adalet Bakanlığından geçirilerek gelen<br />
dosya geçerli sayıldığına göre konu hakkında C. Senatosu hukukça geçerli ilk istem bu yazı ile<br />
gelmiş bulunmaktadır.</p>

<p>Buna göre de bu yazının Anayasa ve Adalet Komisyonuna gelmesi üzerine, önceki geçerli<br />
olmayan işlemler hiç nazara alınmadan, İçtüzüğün 139. maddesine göre yeni bir Alt Komisyon<br />
kurulması, konunun bu komisyonda ilk defa gelen bir istek gibi işleme tabi tutularak yeniden<br />
görüşülüp yeni bir karara bağlanması gerekir.</p>

<p>Yukarıda açıklanan hususlara tamamen aykırı biçimde yürütülmüş olan işlemlerin İçtüzüğe<br />
aykırılığı açıktır ve kararımızda çoğunluk da bu sonucu kabul etmektedir.</p>

<p>Açıklanan bu aykırılığın Senato kararına etkili olup olmıyacağına gelince :<br />
Konu bir Senato Üyesi hakkındaki Ceza kovuşturmasiyle ilgilidir. Bu itibarla kanunların ve<br />
içtüzük hükümlerinin koyduğu şekil şartlarına hiç eksiksiz uyulmasında zorunluk vardır.<br />
Uyulmadığı takdirde sonraki evrelerde verilen kararlar önceden sakatlanmış olur.<br />
Alt Komisyonun önceki kararı eksik ve geçerli olmayan bir dosya üzerinde alınmıştır.<br />
Dosyanın sonradan geçerli biçimde gelen şekli de Alt Komisyondan geçirilmemiştir. Şu halde Alt<br />
Komisyonun ilk incelemesi hukukan geçerli olmadığına, içtüzüğe uygun sonraki dosya da Alt<br />
Komisyondan geçirilmemiş bulunduğuna göre, Senato İçtüzüğünün 139. maddesinde belirtilen<br />
usulün ilk kademesi atlanmış, açıkçası dosya, Alt Komisyondan hiç geçirilmemiş demektir.<br />
Kişi hukukuna etki yapacak ve dokunulmazlık müessesesini zedeliyecek niteliği meydanda<br />
olan bu tutumun, sonraki kararlara etkisiz olabileceğini düşünmek dahi mümkün değildir.<br />
Mahkememezin de benzer durumlarda iptal kararı vermiş olduğu unutulmamalıdır. (Bak : 2/8/ 1967<br />
günlü ve Esas 1967/22 Karar 1967/22 sayılı Anayasa Mahkemesi Kararı, Resmî Gazete : 25 Ekim<br />
1967, Sayı : 12734)</p>

<p>Öte yandan konuya uygulama açısından bakılması halinde de aynı sonuca varılır. Zira<br />
dosyanın geçerli biçimde gelmesi üzerine kurulacak Alt Komisyonun öncekilerden değişik<br />
kişilerden kurulması olanağı, aynı kişilerden kurulsa bile geçen zaman içinde yapacakları yeni<br />
incelemelerde varacakları sonucun öncekinden farklı olabilme ihtimali ve sonuçta da öncekinden<br />
tamamen değişik bir Alt Komisyon kararının ortaya konulabilme imkânı; söz konusu içtüzük<br />
hükmüne aykırı tutumun, Anayasa ve Adalet Komisyonu ile Senato Genel Kurulu görüşmelerine ve sonuçta verilecek kararlara hiç bir suretle etkili olamıyacağını öne sürmenin doğru bir düşünce, olmadığını ortaya koymaktadır.</p>

<p>Özetlemek gerekirse, geçerli dosyanın Alt Komisyondan geçirilmiyerek geçersiz dosya<br />
üzerinde kurulmuş Alt Komisyonun yapmış olduğu incelemelere ilişkin raporun Anayasa ve Adalet<br />
Komisyonu ile Senato Genel Kurulundaki görüşmelere esas alınmış olması, bu müzakereler<br />
sonunda verilmiş bulunan dokunulmazlığın kaldırılması kararını Anayasa'ya aykırı duruma sokmuş<br />
olduğundan söz konusu kararın bu yönden de iptali gerekmektedir.</p>

<p>Bu nedenle Mahkememizin yukarıdaki kararın konuya ilişkin kısmına da karşıyım.</p>

<p>Üye<br />
Muhittin Gürün</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-197141-e-197167-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/yargi/aymafk.jpg" type="image/jpeg" length="45757"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[7594 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/7594-sayili-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/7594-sayili-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[7594 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 18 Ağustos 2026 Tarihli ve 33344 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN</strong></p>

<p><strong>Kanun No. 7594</strong></p>

<p><strong>Kabul Tarihi: 9/8/2026</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununun 72 nci maddesinin dördüncü fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “erbaş ve erler ile yedek subay ve yedek astsubay okulu öğrencilerinin ana veya babasına” ibaresi “ana ve babalara” şeklinde ve dördüncü cümlesinde yer alan “Erbaş ve erler ile yedek subay ve yedek astsubay okulu öğrencilerinin ana ve babalarına” ibaresi “Ana ve babalara” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>5434 sayılı Kanunun ek 77 nci maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “iki katı” ibaresi “iki buçuk katı” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 21 inci maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinin son cümlesi yürürlükten kaldırılmış ve maddeye ikinci fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“Birinci fıkranın (h), (i) ve (j) bentleri kapsamındakilere bağlanacak aylıklar, bitirmiş oldukları okullar neticesinde hak kazandıkları unvanlar üzerinden yürütmüş oldukları kamu görevleri sebebiyle daha yüksek aylık bağlanmasına ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla; en az dört yıllık yüksek öğrenim mezunu olanlar sekizinci derecenin birinci kademesinde, diğerleri ise eğitim durumlarına bakılmaksızın onuncu derecenin birinci kademesinde bulunanların emekli keseneğine esas aylıkları üzerinden hesaplanacak vazife malullüğü aylığı tutarından düşük olamaz ve bunlar için 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununun ek 77 nci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine göre yapılacak yükseltmelerde aynı derece başlangıç olarak esas alınarak artırılır ve derece yükselmelerinde yüksek öğrenim mezunu gibi işlem yapılır ve dördüncü dereceye yükselenler için 2.100, üçüncü dereceye yükselenler için 2.200, ikinci dereceye yükselenler için 3.000, birinci dereceye yükselenler için ise 3.600 ek gösterge rakamı esas alınır. Bu fıkra kapsamındakilere bağlanacak aylığın toplam tutarı, 35.398 gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutardan; hak sahiplerinin aylık tutarı ise bulunacak tutarın hisseleri oranı esas alınarak tespit edilecek tutarından az olamaz. Bu fıkra uyarınca ilgililere fazla olarak yapılan ödemeler, faturası karşılığı Sosyal Güvenlik Kurumunca Hazineden tahsil edilir.”</p>

<p><strong>MADDE 4- </strong>3713 sayılı Kanunun ek 3 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan tablo aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p>“</p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p>Dereceler</p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p>Göstergeler</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p>1</p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p>27.288</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p>2</p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p>25.385</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p>3</p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p>23.485</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p>4</p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p>21.578</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p>5</p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p>19.673</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p>6</p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p>17.820</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p>”</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>“Bu madde kapsamında aylık bağlananlardan 6/2/2018 tarihli ve 7082 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanunun 14 üncü maddesi kapsamında bulunmayanlar; aylık bağlanmasına ilişkin hükümler hariç olmak üzere 24/2/1968 tarihli ve 1005 sayılı İstiklâl Madalyası Verilmiş Bulunanlara Vatanî Hizmet Tertibinden Şeref Aylığı Bağlanması Hakkında Kanun kapsamındakiler için ilgili mevzuatında sağlanan diğer haklardan yararlanır.”</p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>3713 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.</p>

<p>“GEÇİCİ MADDE 20- Bu Kanun kapsamında yürütülen terörle mücadele görevlerinin ifası sırasında;</p>

<p>a) Terör eylemleri sonucu ateşli silah mermi çekirdeği, şarapnel veya benzeri mühimmatın vücutta penetran yaralanmaya neden olduğu ya da ateşli silah, el yapımı patlayıcı (EYP), mayın, havan, roket, el bombası, şarapnel veya benzeri patlayıcı mühimmatın etkisiyle veya bunların oluşturduğu blast ve termal etki sonucu meydana gelen yaralanmaların,</p>

<p>b) Terör örgütü mensuplarının kesici, delici, ezici veya benzeri yakın muharebe niteliğindeki saldırıları sonucu meydana gelen yaralanmaların,</p>

<p>Adli Tıp Kurumunca kullanılan tıbbî değerlendirme ölçütleri esas alınarak, olay tarihindeki yaralanmalarının hafif nitelikte olmayan yaralanma niteliği taşıdığı ve olay ile yaralanma arasında illiyet bağı bulunduğu en az bir adli tıp uzmanının yer aldığı sağlık kurulu raporuyla tespit edilenlerden; malul sayılmayan veya 13/7/1953 tarihli ve 4/1053 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe konulan Vazife Mâlûllüklerinin Nevileriyle Dereceleri Hakkında Nizamname hükümlerine göre derece tespiti yapılmayan Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığının erbaş ve erler dâhil askerî personeli, Millî İstihbarat Teşkilatı mensupları, Emniyet Teşkilatının Emniyet Hizmetleri Sınıfına mensup personeli ile güvenlik korucularının kendilerine olay tarihindeki mensubu oldukları kuruma bu madde kapsamında yaptıkları başvuru tarihini takip eden ay başından itibaren Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından 17.135 gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutarda aylık bağlanır. Bu madde kapsamında Sosyal Güvenlik Kurumunca ödenen aylıklar, faturası karşılığında iki ay içerisinde Hazineden tahsil edilir.</p>

<p>Birinci fıkra kapsamında yer alanların başvurusu üzerine olay tarihinde mensubu olunan kurum tarafından, yaralanmanın bu madde kapsamında olabileceğinin değerlendirilmesi halinde ilgili bilgi ve belgeler ile birlikte kişi Sağlık Bakanlığınca belirlenen hastanelere sevk edilir. İlgili hastanelerce, olay tarihindeki yaralanmanın bu madde kapsamında olup olmadığına ilişkin, mevcut tıbbi kayıtlar ve diğer sağlık belgeleri esas alınarak sağlık kurulu raporu düzenlenir ve ilgili kuruma gönderilir. Bu amaçla düzenlenecek olan sağlık raporlarından ücret alınmaz. Bu madde kapsamında olduğu tespit edilenlere ilişkin sağlık kurulu raporu ile diğer bilgi ve belgeler aylık bağlanması amacıyla ilgili kurum tarafından Sosyal Güvenlik Kurumuna gönderilir.</p>

<p>Bu madde uyarınca aylık bağlananlardan söz konusu yaralanmalarına bağlı olarak sonradan malul olduklarına karar verilenler ile ek 3 üncü maddenin birinci fıkrası kapsamında derece tespiti yapılanlar hakkında, karar tarihini takip eden ay başından itibaren ilgisine göre 21 inci maddenin birinci fıkrası ile ek 3 üncü madde hükümleri uygulanır ve bu madde hükümlerine göre bağlanmış olan aylıkları vazife malullüğü aylığının ya da ek 3 üncü madde kapsamındaki aylığın başladığı tarihten itibaren kesilir.</p>

<p>Bu madde kapsamında aylık bağlananlar, aylık bağlanmasına ilişkin hükümler hariç olmak üzere 1005 sayılı Kanun kapsamındakiler için ilgili mevzuatında sağlanan diğer haklardan yararlanır.</p>

<p>Bu madde hükümleri, yalnızca bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce meydana gelen olaylar hakkında bir defaya mahsus uygulanır. Bu tarihten sonra meydana gelen olaylar bakımından bu madde kapsamında yeni başvuru yapılamaz.</p>

<p>Bu madde kapsamındaki başvurular, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde ilgililer tarafından olay tarihinde mensubu oldukları kurumlara yapılır.”</p>

<p><strong>MADDE 6- </strong>31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun geçici 18 inci maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “askerlik çağı dışına çıktıkları” ibaresi “55 yaşını doldurdukları” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 7- </strong>6/2/2018 tarihli ve 7082 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanunun 14 üncü maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “maddenin” ibaresi “fıkranın” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(2) Birinci fıkra kapsamına girenlerden yaralanma sonucu malul sayılmayan veya 13/7/1953 tarihli ve 4/1053 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe konulan Vazife Mâlûllüklerinin Nevileriyle Dereceleri Hakkında Nizamname hükümlerine göre derece tespiti yapılmayanların kendilerine, Sosyal Güvenlik Kurumunca bu fıkranın yürürlüğe girdiği tarihi takip eden ay başından itibaren 17.135 gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutarda aylık bağlanır. Bu aylıklar hakkında 8/2/2006 tarihli ve 5454 sayılı T.C. Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar Kurumu ve Bağ-Kur’dan Aylık veya Gelir Almakta Olanlara Ek Ödeme Yapılması ile Sosyal Sigortalar Kurumu ve Bağ-Kur’dan Aylık veya Gelir Almakta Olanlara Ödenen Gelir ve Aylıklarda 2006 Yılında Yapılacak Artışlar ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun hükümleri uygulanır. Bu fıkra kapsamında Sosyal Güvenlik Kurumunca ödenen aylıklar, faturası karşılığında iki ay içerisinde Hazineden tahsil edilir.”</p>

<p><strong>MADDE 8- </strong>Bu Kanunun;</p>

<p>a) 1 inci, 2 nci, 3 üncü, 4 üncü ve 7 nci maddeleri yayımını takip eden ödeme döneminden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde,</p>

<p>b) 5 inci maddesi 1/9/2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yayımı tarihinde,</p>

<p>c) Diğer maddeleri yayımı tarihinde,</p>

<p>yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>MADDE 9- </strong>Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MEVZUAT</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/7594-sayili-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/resmi/resmi-cumhur2.jpg" type="image/jpeg" length="94391"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA['ÇERÇEVE YASA' RESMÎ GAZETE'DE YAYIMLANDI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/cerceve-yasa-resmi-gazetede-yayimlandi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/cerceve-yasa-resmi-gazetede-yayimlandi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kamuoyunda "Çerçeve yasa" olarak bilinen 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, 18 Ağustos 2026 Tarihli ve 33344 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>MİLLÎ DAYANIŞMA VE TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞMENİN GÜÇLENDİRİLMESİNE DAİR KANUN</strong></p>

<p><strong>Kanun No. 7595 Kabul Tarihi: 10/8/2026</strong></p>

<p><strong>Amaç ve kapsam</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>(1) Bu Kanunun amacı, PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı her türlü oluşumun fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidine dair Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakip, yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar ile verilen mahkûmiyet hükümlerinin infazının ertelenmesi işlemlerinin ve yapılacak diğer işlemlerin belirlenmesidir.</p>

<p>(2) Bu Kanun hükümleri, PKK/KCK terör örgütünü kurma veya yönetme, örgüte üye olma veya bilerek ve isteyerek yardım etme ve örgütün propagandasını yapma suçları ile bu örgütün faaliyeti kapsamında işlenen suçları ve bu örgüt lehine işlenen 7/2/2013 tarihli ve 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanunda düzenlenen suçları kapsar.</p>

<p><strong>Tanımlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>(1) Bu Kanunda geçen;</p>

<p>a) Örgüt: PKK/KCK terör örgütünü ve bununla bağlantılı her türlü oluşumlarını,</p>

<p>b) Kurul: Bu Kanunun 7 nci maddesi uyarınca oluşturulacak Kurulu,</p>

<p>ifade eder.</p>

<p><strong>Soruşturma ve kovuşturmaların ertelenmesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>(1) Örgütün fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidine dair Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmış olması koşuluyla, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçu ile 1/6/2005 tarihinden önce işlenen müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar hariç olmak üzere, 1 inci madde kapsamına giren ve üst sınırı on beş yıl veya daha az cezayı gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar beş yıl, on beş yıldan fazla hapis cezası ile müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar on yıl süreyle ertelenir. Erteleme süresi içinde dava zamanaşımı işlemez. Bu suçlarla ilgili dosya ve suçun ispatına yarayan deliller, erteleme kararının verildiği tarihten itibaren erteleme süresince muhafaza edilir. Müsadereye konu eşya ve malvarlığı değerleri hakkında erteleme kararıyla birlikte tasfiye kararı verilir ve Hazineye irat kaydedilir. Karar, kanun yollarına başvurma hakkı bulunanlara tebliğ edilir. Kararda başvuru ve itiraz hakkı ile süresi ve mercii gösterilir.</p>

<p>(2) Birinci fıkra uyarınca Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kararlara karşı kanun yollarına başvurma hakkı bulunanlar iki hafta içinde sulh ceza hâkimliğine başvurabilir. Birinci fıkra uyarınca kovuşturmanın ertelenmesine ilişkin mahkeme tarafından verilen kararlara karşı da iki hafta içinde itiraz edilebilir.</p>

<p>(3) Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasından önce işlenmiş olup da 1 inci madde kapsamına giren suçlardan dolayı bu tarihten sonra başlatılacak soruşturmaların yapılması, Kurulun iznine bağlıdır.</p>

<p><strong>Koruma tedbirleri ve kanun yolu incelemesinde bulunan dosyalar</strong></p>

<p><strong>MADDE 4- </strong>(1) 3 üncü madde uyarınca erteleme kararı verilecek suçlardan dolayı verilmiş olan tutuklama ve adli kontrole ilişkin koruma tedbirleri, soruşturma veya kovuşturmanın bulunduğu evredeki yetkili hâkim veya mahkeme ile bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay ilgili ceza dairesi tarafından değerlendirilir ve koşullarının bulunması hâlinde bu tedbirlerin kaldırılmasına karar verilir.</p>

<p>(2) 3 üncü madde uyarınca erteleme kararı verilecek suçlarla ilgili istinaf veya temyiz kanun yolu incelemesinde bulunan dosyalar hakkında bozma kararı verilir.</p>

<p><strong>Erteleme kararlarının kaydedilmesi ve yeniden suç işlenmesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>(1) 3 üncü madde uyarınca verilen erteleme kararları, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi hâlinde, ikinci fıkrada belirtilen amaç için kullanılabilir.</p>

<p>(2) Erteleme kararının verildiği tarihten itibaren erteleme süresi içinde terör suçlarından birinin işlenmesi hâlinde, erteleme kararı kaldırılarak soruşturma ve kovuşturmaya devam olunur. Mahkûmiyet hâlinde verilen cezanın infazı, 6 ncı madde uyarınca ertelenmez ve mahkûmiyet hükümlerinin tüm sonuçları doğar. Belirtilen süre suç işlenmeksizin geçirildiği takdirde kovuşturma yapılmasına yer olmadığı veya düşme kararı verilir.</p>

<p><strong>Mahkûmiyet hükümlerinin infazının ertelenmesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 6- </strong>(1) Örgütün fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidine dair Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmış olması koşuluyla, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçundan mahkûm olanlar ile 1/6/2005 tarihinden önce işlenen suçlar nedeniyle müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm olanlar hariç olmak üzere, 1 inci madde kapsamına giren suçlardan;</p>

<p>a) Toplam on beş yıl veya daha az hapis cezasına mahkûm olan hükümlülerin cezalarının infazı beş yıl süreyle,</p>

<p>b) Toplam on beş yıldan fazla hapis cezası ile müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm olan hükümlülerin cezalarının infazı on yıl süreyle,</p>

<p>infaz hâkiminin kararıyla ertelenir. Bu fıkranın uygulanması, müsadere kararlarının yerine getirilmesini engellemez. Erteleme süresi içinde ceza zamanaşımı işlemez.</p>

<p>(2) Birinci fıkra uyarınca infaz hâkimi tarafından verilen erteleme kararlarına karşı itiraz edilebilir.</p>

<p>(3) Birinci fıkra uyarınca verilen erteleme kararları, 5 inci maddenin birinci fıkrasına göre oluşturulan sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi hâlinde, dördüncü fıkrada belirtilen amaç için kullanılabilir.</p>

<p>(4) Erteleme kararının verildiği tarihten itibaren erteleme süresi içinde terör suçlarından birinin işlenmesi hâlinde, infaz hâkimi tarafından erteleme kararı kaldırılarak cezanın infazının devamına karar verilir. Belirtilen süre suç işlenmeksizin geçirildiği takdirde verilen ceza infaz edilmiş sayılır. Erteleme kararlarının takibi Cumhuriyet başsavcılıklarınca yapılır.</p>

<p><strong>Takip, koordinasyon ve uygulama</strong></p>

<p><strong>MADDE 7- </strong>(1) Bu Kanun kapsamındaki faaliyetlerin uygulanmasının takibi ve değerlendirilmesi; Kanunun Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben, Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinden müteşekkil Kurul tarafından yapılır. İhtiyaç hâlinde Kurul tarafından; alt komisyonlar oluşturulabilir, bakanlık, kurum ve kuruluşların temsilcileri ile gerekli görülen kişiler Kurul ve komisyon toplantılarına davet edilebilir.</p>

<p>(2) Kurul tarafından, sürecin örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak üzere alt komisyonlarda görevlendirme yapılabilir.</p>

<p>(3) 1 inci maddede belirtilen Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben bu Kanunun amacı ve kapsamı doğrultusunda; örgütün tamamen tasfiyesi ve bu duruma ilişkin gözlem raporları uyarınca dönemsel olarak Kurul tarafından değerlendirme yapılabilir. Kurulun gerekli görmesi hâlinde adli, idari ve yasal düzenlemeler konusunda talepte bulunulur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>(4) Bu Kanun uyarınca verilen erteleme kararları, 1 inci maddede belirtilen Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben dönemsel olarak Kurul tarafından değerlendirilir ve gerekli görülmesi hâlinde;</p>

<p>a) Soruşturma ve kovuşturmalar nedeniyle doğan hak yoksunluğunun tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması, sulh ceza hâkimliğinden veya mahkemesinden,</p>

<p>b) Mahkûmiyet hükümleri nedeniyle doğan hak yoksunluğunun tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması, infaz hâkimliğinden,</p>

<p>Kurul tarafından talep edilir. Talep hakkında ilgili mercii tarafından karar verilir. Bu kararlara karşı itiraz edilebilir. Bu fıkranın (b) bendi uyarınca talepte bulunulabilmesi için beş yıl olarak verilen erteleme kararları bakımından kararın verildiği tarihten itibaren iki yıl, on yıl olarak verilen erteleme kararları bakımından ise üç yıl geçmiş olması gerekir.</p>

<p>(5) Kurul, çalışmaları hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisini düzenli olarak bilgilendirir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca bu Kanun kapsamındaki faaliyetleri izlemek üzere İzleme Komisyonu kurulur. İzleme Komisyonu, bu Kanun kapsamındaki faaliyetleri izler ve tavsiyelerde bulunabilir.</p>

<p>(6) Kurulun sekreterya hizmetleri Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından yerine getirilir.</p>

<p><strong>Silah ve malzeme teslimi</strong></p>

<p><strong>MADDE 8- </strong>(1) Bu Kanun kapsamındaki örgüt mensuplarının beraberinde getirdikleri yahut beyan ettikleri silah, mühimmat, araç, gereç, patlayıcı madde ve her türlü malzeme kayıt altına alınır.</p>

<p>(2) Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar, güvenlik kurumlarının görüşü alınarak İçişleri Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı tarafından belirlenir.</p>

<p><strong>Süre</strong></p>

<p><strong>MADDE 9- </strong>(1) Bu Kanun hükümleri, 1 inci maddede belirtilen Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben altı ay içinde bu Kanun hükümlerinden yararlanmak istediğini bulundukları yerdeki Cumhuriyet başsavcılıklarına veya Kurul tarafından görev verilen kurumlara yazılı olarak bildirenlere uygulanır.</p>

<p><strong>Görev ve sorumluluk</strong></p>

<p><strong>MADDE 10- </strong>(1) Bu Kanun kapsamında verilen görevler, ilgili kamu kurum ve kuruluşlarınca ivedilikle yerine getirilir.</p>

<p>(2) Bu Kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluğu doğmaz.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p>

<p><strong>MADDE 11- </strong>(1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 12- </strong>(1) Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MEVZUAT</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/cerceve-yasa-resmi-gazetede-yayimlandi</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/02/resmi/resmi-gazete.jpg" type="image/jpeg" length="38209"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Meis Adası’nın Türkiye’nin Deniz Yetki Alanlarına Etkisi Bakımından Hakkaniyet ve Orantılılık İlkeleri: Fethiye–Kaş Deniz Millî Parkı Kararı Üzerine Bir Değerlendirme]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/meis-adasinin-turkiyenin-deniz-yetki-alanlarina-etkisi-bakimindan-hakkaniyet-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/meis-adasinin-turkiyenin-deniz-yetki-alanlarina-etkisi-bakimindan-hakkaniyet-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>

<p>Fethiye–Kaş kıyı hattında deniz millî parkı ilan edilmesi, Türkiye’nin kendi kıyılarına bitişik deniz alanları üzerindeki çevresel, idari ve egemenlik yetkilerini kullanmasının doğal sonucudur. Bu işlem, Türkiye’nin herhangi bir devletin ülkesine müdahale etmesi anlamına gelmediği gibi, Türkiye’nin kendi kıyı coğrafyasını, deniz çevresini ve deniz kaynaklarını koruma iradesinin açık bir tezahürüdür.</p>

<p>Yüklenen Resmî Gazete belgelerinde, 16 Ağustos 2026 tarihli ve 33342 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan, 15 Ağustos 2026 tarihli Cumhurbaşkanı kararları ile 11626 ve 11627 karar numaralı işlemlerin bulunduğu görülmektedir. Kararların tam gerekçe, koordinat ve uygulama hükümleri yüklenen içerikte yer almamakla birlikte, Fethiye–Kaş deniz alanının koruma statüsüne alınması Türkiye bakımından son derece önemli bir hukuki ve stratejik sonuç doğurmaktadır.</p>

<p>Türkiye’nin temel tezi açıktır: <strong>Türkiye, kendi kıyılarına bitişik deniz alanlarında doğal çevreyi koruma, deniz faaliyetlerini düzenleme ve kamu düzenini sağlama yetkisine sahiptir.</strong> Bu yetkinin kullanılması, Yunanistan’ın Meis Adası üzerinden Türkiye kıyılarının deniz alanlarını aşırı ölçüde sınırlama iddiasını kabul ettiği anlamına gelmez. Aksine bu karar, Türkiye’nin bölgedeki fiilî, coğrafi ve hukuki konumunu koruma iradesini ortaya koymaktadır.</p>

<p>Fethiye–Kaş hattı, Türkiye ana karasının doğal uzantısı niteliğindeki uzun kıyı şeridinin bir parçasıdır. Meis Adası ise Türkiye ana karasına son derece yakın bulunan, Yunanistan ana karasından ise uzak bir ada oluşumudur. Böyle bir coğrafyada küçük bir ada oluşumuna, Türkiye’nin geniş anakara kıyısının deniz alanlarını bütünüyle kesecek ölçüde sonuç tanınması, hakkaniyet ve orantılılık ilkeleriyle bağdaşmaz.</p>

<p><strong>Türkiye’nin Kendi Kıyılarına Bitişik Deniz Alanlarında Düzenleme Yetkisi Bulunmaktadır</strong></p>

<p>Bir kıyı devletinin kendi kıyılarına bitişik deniz alanlarını koruması ve düzenlemesi, devlet egemenliğinin ve kamu yararının olağan bir sonucudur. Türkiye’nin Fethiye–Kaş kıyı hattında deniz millî parkı ilan etmesi, bu yetkinin çevre koruma amacıyla kullanılmasıdır.</p>

<p>Deniz millî parkı statüsü;</p>

<p>• deniz kirliliğinin önlenmesi,</p>

<p>• deniz canlılarının ve hassas habitatların korunması,</p>

<p>• deniz çayırlarının muhafaza edilmesi,</p>

<p>• kontrolsüz demirleme faaliyetlerinin sınırlandırılması,</p>

<p>• kıyı yapılaşmasının denetlenmesi,</p>

<p>• balıkçılık kaynaklarının sürdürülebilir kullanılması,</p>

<p>• turizm faaliyetlerinin planlanması,</p>

<p>• deniz güvenliğinin ve kamu düzeninin sağlanması</p>

<p>gibi meşru amaçlara hizmet eder.</p>

<p>Bu amaçların hiçbiri, doğası gereği Yunanistan’a veya Meis Adası’na yönelik bir saldırı olarak nitelendirilemez. Türkiye’nin düzenlemesi, belirli bir ülke vatandaşını hedef alan ayrımcı bir işlem değil; Türkiye’nin yetki alanında bulunan deniz çevresini korumaya yönelik genel bir kamu hukuku tedbiridir.</p>

<p>Türkiye’nin bu noktadaki hukuki savunması güçlüdür. Zira çevrenin korunması, yalnızca devletlerin takdirine bırakılmış siyasi bir tercih değil, aynı zamanda kıyı devletinin yerine getirmesi gereken kamu yararı görevlerinden biridir. Türkiye, kendi kıyılarına yakın deniz alanlarında ekolojik bütünlüğü korumakla hem kendi vatandaşlarının ortak menfaatini hem de bölgesel deniz çevresinin korunmasını gözetmektedir.</p>

<p>Bu nedenle Fethiye–Kaş Deniz Millî Parkı kararı, Türkiye’nin egemenlik iddiasını genişletmeye yönelik keyfî bir işlem olarak değil, mevcut yetki alanlarında çevre ve deniz yönetimi görevini yerine getiren hukuki bir düzenleme olarak değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>Kararın Resmî Gazete’de Yayımlanması Hukuki İradenin Açık Göstergesidir</strong></p>

<p>Yüklenen belgelerde yer alan bilgiler, kararların Cumhurbaşkanı kararı niteliğinde olduğunu göstermektedir. Belgelerde 16 Ağustos 2026 tarihli Resmî Gazete, 33342 sayısı ve 15 Ağustos 2026 tarihli 11626 ve 11627 karar numaraları yer almaktadır.</p>

<p>Bu durum, Fethiye–Kaş deniz alanına ilişkin düzenlemenin münferit bir idari uygulama veya yerel nitelikte bir işlem olmadığını; devletin en üst düzeydeki yürütme iradesiyle alınmış, ülke çapında hukuki sonuç doğuran resmî bir karar niteliği taşıdığını ortaya koymaktadır.</p>

<p>Resmî Gazete’de yayımlanan bir Cumhurbaşkanı kararı, kamu makamlarının bölgedeki çevre koruma, deniz yönetimi ve faaliyet düzenleme iradesini açık biçimde ortaya koyar. Türkiye’nin bu kararla yaptığı şey, belirsiz veya örtülü bir müdahale değil; resmî, alenî ve denetlenebilir bir hukuki düzen kurmaktır.</p>

<p>Bu bakımdan Türkiye’nin tutumu, Yunanistan’ın iddia edebileceği şekilde “fiilî oldu-bitti” oluşturma çabası olarak gösterilemez. Aksine Türkiye, kararını kendi hukuk düzeni içinde, yetkili makam aracılığıyla ve Resmî Gazete’de yayımlayarak tesis etmiştir. Hukuk devletinin gereği olan aleniyet, resmîlik ve öngörülebilirlik şartları bu yönüyle yerine getirilmiştir.</p>

<p>Türkiye’nin ayrıca kararın koordinatlarını, koruma amaçlarını ve uygulama esaslarını yayımlaması, uluslararası kamuoyu bakımından da şeffaflık sağlayacaktır. Böyle bir şeffaflık, kararın Yunanistan’a karşı gizli veya örtülü bir deniz ablukası olduğu yönündeki siyasi iddiaları zayıflatacaktır.</p>

<p><strong>Meis Adası Türkiye’nin Deniz Alanlarını Bütünüyle Kesemez</strong></p>

<p>Türkiye’nin haklılık tezinin en güçlü dayanaklarından biri, Meis Adası’nın coğrafi konumudur. Meis, Anadolu kıyılarına birkaç kilometre mesafede bulunan küçük bir ada oluşumudur. Buna karşılık Yunanistan ana karası ile Meis arasındaki mesafe çok daha uzaktır.</p>

<p>Bu coğrafi gerçeklik, deniz sınırlandırmasında göz ardı edilemeyecek niteliktedir. Bir ada, sırf bir devlete ait olduğu için karşısındaki büyük anakaranın deniz alanlarını sınırsız biçimde kesemez. Ada oluşumlarının deniz yetki alanlarına etkisi değerlendirilirken yalnızca aidiyet meselesine değil, <strong>coğrafyanın bütünü, karşılıklı kıyıların konumu, kıyı uzunlukları ve ortaya çıkacak sonucun hakkaniyete uygun olup olmadığına</strong> bakılması gerekir.</p>

<p>Meis’e tam veya neredeyse tam etki tanınması hâlinde, Türkiye’nin Antalya ve Muğla kıyıları boyunca uzanan geniş anakara sahili deniz yönünden olağan dışı biçimde daralacaktır. Böyle bir sonuç, küçük bir ada oluşumunun, kendisinden çok daha büyük bir anakaranın denizle doğal bağlantısını kesmesi anlamına gelir.</p>

<p>Türkiye’nin savunması bu nedenle yalnızca “Meis Türkiye’ye yakındır” cümlesinden ibaret değildir. Türkiye’nin asıl tezi şudur:</p>

<p><strong>Bir küçük ada, kendisine tanınacak deniz etkisi nedeniyle karşısındaki uzun ve büyük anakaranın deniz alanlarını bütünüyle kullanılamaz hâle getirecek bir sonuç yaratmamalıdır.</strong></p>

<p>Aksi yaklaşım, deniz sınırlandırmasını coğrafi gerçeklikten koparır ve küçük bir ada oluşumuna, bulunduğu bölgenin bütün deniz alanını belirleme gücü verir. Böyle bir yorum, hakkaniyet ve orantılılık ilkeleriyle bağdaşmaz.</p>

<p><strong>Ada ile Anakara Aynı Etkiye Sahip Değildir</strong></p>

<p>Yunanistan’ın Meis üzerinden ileri sürebileceği yaklaşım, adaların da anakara gibi deniz yetki alanlarına sahip olduğu yönündedir. Türkiye bakımından bu iddia, soyut düzeyde tamamen reddedilmek zorunda değildir; ancak bir adanın deniz yetki alanına sahip olması ile <strong>anakara ile aynı ölçüde ve aynı coğrafi etkiyle</strong> değerlendirilmesi birbirinden farklıdır.</p>

<p>Türkiye’nin haklı tezi, adaların varlığının tümüyle yok sayılması değil; ada etkisinin hakkaniyete uygun biçimde sınırlandırılmasıdır. Ada ile anakaranın;</p>

<p>• yüzölçümü,</p>

<p>• kıyı uzunluğu,</p>

<p>• coğrafi konumu,</p>

<p>• ana karaya yakınlığı,</p>

<p>• bölgesel deniz alanına etkisi,</p>

<p>• ekonomik ve demografik niteliği,</p>

<p>• karşı kıyının deniz projeksiyonuna etkisi</p>

<p>aynı değildir.</p>

<p>Meis’in Türkiye kıyılarına bu kadar yakın bulunması, ona tanınacak etkinin Türkiye’nin doğal deniz uzantısını kesmemesi gerektiğini gösteren güçlü bir unsurdur. Bir adanın varlığı, karşı kıyıdaki anakaranın bütün deniz alanlarının ada tarafından kuşatılması sonucunu doğurmamalıdır.</p>

<p>Türkiye bu nedenle, Meis’in deniz yetki alanlarının belirlenmesinde sınırlı veya azaltılmış etki uygulanmasını savunabilir. Türkiye’nin yaklaşımı, adanın statüsünü yok sayan değil; adanın coğrafi ağırlığını ve yaratacağı sonucu dikkate alan hakkaniyetçi bir yaklaşımdır.</p>

<p><strong>Fethiye–Kaş Deniz Millî Parkı Türkiye’nin Deniz Alanlarındaki Fiilî ve Hukuki Varlığını Güçlendirmektedir</strong></p>

<p>Bir devletin deniz alanlarında koruma, izleme, denetim ve düzenleme faaliyetleri yürütmesi, o devletin söz konusu alandaki fiilî ve hukuki varlığını güçlendirir. Fethiye–Kaş Deniz Millî Parkı’nın ilanı da Türkiye’nin bölgedeki deniz çevresini yönetme iradesini somutlaştırmaktadır.</p>

<p>Türkiye’nin kararı;</p>

<p>• alanın sınırlarını belirleme,</p>

<p>• koruma hedeflerini ortaya koyma,</p>

<p>• insan faaliyetlerini düzenleme,</p>

<p>• deniz kaynaklarının kullanımını kontrol etme,</p>

<p>• çevresel denetim yürütme,</p>

<p>• deniz güvenliğiyle çevre korumayı birlikte sağlama</p>

<p>imkânı vermektedir.</p>

<p>Bu düzenlemeler, Türkiye’nin bölgedeki hak ve yetkilerini yalnızca diplomatik beyanlarla değil, somut kamu işlemleriyle de ortaya koyduğunu göstermektedir. Türkiye’nin deniz alanlarındaki hukuki pozisyonu, resmî kararlarla ve uygulama mekanizmalarıyla desteklenmektedir.</p>

<p>Bu husus özellikle önemlidir. Çünkü deniz yetki alanları tartışmasında yalnızca harita üzerinde çizgiler değil, kıyı devletinin bölgedeki gerçek coğrafi ve idari konumu da dikkate alınmalıdır. Türkiye, Fethiye–Kaş kıyı hattının doğal sahibi ve bölgedeki en uzun anakara kıyısına sahip devlet olarak, bu alanı koruma ve yönetme bakımından öncelikli coğrafi konumdadır.</p>

<p>Bu nedenle millî park ilanı, Türkiye’nin bölgede bulunmayan veya sonradan ortaya çıkmış bir yetkiyi icat ettiği anlamına gelmez. Karar, Türkiye’nin kendi kıyılarına bağlı mevcut hak ve yetkilerini düzenli, açık ve kurumsal bir biçimde kullanmaya başlamasıdır.</p>

<p><strong>“Deniz Bağlantısının Kesilmesi” İfadesi Türkiye Aleyhine Değil, Türkiye’nin Coğrafi Gerçekliğini Gösteren Bir Sonuçtur</strong></p>

<p>Meis Adası’nın Yunanistan ana karasıyla deniz bağlantısının Fethiye–Kaş hattından geçtiği ve deniz millî parkı kararıyla bu bağlantının etkilendiği ileri sürülebilir. Ancak bu durum, Türkiye’nin hukuka aykırı davrandığını göstermez.</p>

<p>Aksine bu iddia, Meis’in Yunanistan ana karasından ne kadar uzak, Türkiye ana karasına ise ne kadar yakın olduğunu ortaya koymaktadır. Eğer bir ada ile kendi devletinin ana karası arasındaki ulaşım, başka bir devletin kıyılarına bitişik deniz alanlarından geçmek zorunda kalıyorsa, bu durum Türkiye’nin coğrafi konumunun doğal sonucudur. Yunanistan, Meis’e ulaşımı gerekçe göstererek Türkiye’nin kendi kıyılarına bitişik deniz alanlarını sınırsız biçimde kullanmak zorunda olduğunu ileri süremez.</p>

<p>Türkiye’nin millî park ilanı ile yaptığı işlem, kendi deniz alanlarını koruma ve düzenleme işlemidir. Yunanistan’ın Meis ile ana karası arasındaki ulaşım ihtiyacı, Türkiye’nin çevre koruma, güvenlik ve kamu düzeni yetkilerinin üzerinde yer alamaz.</p>

<p>Elbette deniz trafiğine ilişkin sınırlamaların içeriği ve kapsamı önem taşır. Ancak ulaşım ihtiyacı, Türkiye’nin kendi deniz alanlarındaki egemenlik ve düzenleme yetkisini ortadan kaldırmaz. Yunanistan’ın bir adaya ulaşım sağlama ihtiyacı, Türkiye’ye ait veya Türkiye’nin yetki kullandığı deniz alanlarında sınırsız ve denetimsiz bir geçiş hakkı doğurmaz.</p>

<p>Bu çerçevede “deniz bağlantısının kesilmesi” ifadesi, Türkiye’nin hukuka aykırı bir işlem yaptığı anlamına gelmez. Bu ifade, daha doğru bir hukuki dille, Yunanistan’ın Meis’e erişiminin Türkiye’nin deniz çevresi, güvenlik ve faaliyet düzenlemelerine tabi hâle gelmesi şeklinde açıklanmalıdır.</p>

<p><strong>Yunanistan’ın Ulaşım Menfaati Türkiye’nin Çevre Koruma Yetkisini Ortadan Kaldırmaz</strong></p>

<p>Yunanistan, Meis Adası’nın ana karayla bağlantısının korunmasını ileri sürerek Türkiye’nin deniz millî parkı kararına itiraz edebilir. Ancak bir devletin ulaşım menfaati, başka bir kıyı devletinin çevre ve güvenlik yetkilerini ortadan kaldırmaz.</p>

<p>Türkiye’nin alacağı düzenlemeler, yabancı gemilere özel olarak yönelmediği ve objektif ölçütlere dayandığı sürece hukuken savunulabilir niteliktedir. Demirleme yasağı, atık bırakma yasağı, belirli bölgelerde hız sınırlaması, balıkçılık kısıtlamaları ve hassas habitatlara giriş düzenlemeleri, çevre koruma amacıyla uygulanabilecek makul tedbirlerdir.</p>

<p>Yunanistan’ın ulaşım ihtiyacı varsa, bu ihtiyacın Türkiye’nin hukuk düzenine, deniz güvenliği kurallarına ve çevre koruma rejimine uygun biçimde karşılanması gerekir. Hiçbir devlet, başka bir devletin kıyılarına yakın deniz alanlarını kendi ulaşım ihtiyacı gerekçesiyle düzenleme dışı bırakamaz.</p>

<p>Türkiye’nin bu noktadaki yaklaşımı hem ölçülü hem de hukuken tutarlıdır: Deniz ulaşımı tamamen ve keyfî biçimde engellenmemeli; fakat yabancı devletlerin ulaşım ihtiyacı da Türkiye’nin çevre, güvenlik ve egemenlik yetkilerini geçersiz kılmamalıdır.</p>

<p><strong>Türkiye’nin Çevre Koruma Tedbirleri Hakkaniyete Dayanmaktadır</strong></p>

<p>Türkiye’nin deniz millî parkı kararı, çevre koruma ile ulusal güvenlik ve deniz egemenliğini aynı çerçevede buluşturmaktadır. Fethiye–Kaş bölgesinin yoğun turizm, yatçılık, balıkçılık ve deniz trafiği baskısı altında olduğu dikkate alındığında, deniz çevresinin korunması kamu yararının zorunlu bir gereğidir.</p>

<p>Türkiye’nin bu tedbirleri alması;</p>

<p>• bölgedeki ekolojik tahribatı önleme,</p>

<p>• doğal kaynakların tükenmesini engelleme,</p>

<p>• kıyı halkının ve balıkçıların uzun vadeli menfaatlerini koruma,</p>

<p>• deniz turizmini sürdürülebilir hâle getirme,</p>

<p>• kıyı güvenliğini sağlama,</p>

<p>• yetkisiz ve denetimsiz faaliyetleri önleme</p>

<p>amaçlarına dayanmaktadır.</p>

<p>Bu amaçlar, uluslararası hukukun temel ilkeleriyle de uyumludur. Türkiye, çevre koruma kararını Yunanistan’a karşı siyasi bir araç olarak değil, kıyı devletinin kamu yararı sorumluluğu olarak sunmalıdır. Ancak bu durum, kararın Türkiye’nin bölgesel haklarını güçlendiren stratejik etkisini ortadan kaldırmaz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Türkiye’nin haklılığı burada iki ayrı zeminde ortaya çıkmaktadır. Birinci zemin, Türkiye’nin kendi kıyı ve deniz çevresini koruma hakkıdır. İkinci zemin ise Meis Adası’nın Türkiye ana karasının doğal deniz projeksiyonunu bütünüyle ortadan kaldıracak şekilde kullanılamayacağıdır.</p>

<p><strong>21.706 Metrekarelik Alan Bilgisi Resmî Kararın Tam İçeriğiyle Birlikte Değerlendirilmelidir</strong></p>

<p>Kamuoyuna yansıyan 21.706 metrekarelik alan bilgisi, kararın teknik ekleri görülmeden kesin bir hukuki sonuca bağlanmamalıdır. Bununla birlikte bu ibarenin Türkiye’nin belirli bir deniz alanını koruma ve düzenleme iradesini gösterdiği kabul edilebilir.</p>

<p>Alan büyüklüğünün metrekare, hektar veya kilometrekare cinsinden doğru biçimde aktarılması gerekir. Zira deniz alanlarında ölçü birimindeki tek bir hata, kararın kapsamı hakkında tamamen farklı bir algı oluşturabilir.</p>

<p>Türkiye’nin haklılık tezini zayıflatmamak için bu konu açıkça ortaya konulmalıdır. Türkiye’nin savunması, doğrulanmamış rakamlara değil, Resmî Gazete’de yer alan kararın hukuki niteliğine, sınırlarına ve uygulanma esaslarına dayanmalıdır. Kararın tam metni ve koordinatları yayımlandığında, kamuoyuna şu hususlar açıkça gösterilmelidir:</p>

<p>• Koruma alanının kesin sınırları,</p>

<p>• Alanın toplam yüzölçümü,</p>

<p>• Alanın hangi deniz bölgelerini kapsadığı,</p>

<p>• Hangi faaliyetlerin yasaklandığı veya sınırlandığı,</p>

<p>• Ticari ve özel deniz ulaşımına ilişkin kurallar,</p>

<p>• Yabancı bayraklı gemilere uygulanacak hükümler,</p>

<p>• Kararın Türkiye’nin mevcut deniz yetki alanlarıyla bağlantısı.</p>

<p>Bu teknik açıklamalar yapıldığı takdirde, Türkiye’nin kararının siyasi bir hamle değil, açık ve denetlenebilir bir deniz çevresi yönetimi işlemi olduğu ortaya çıkacaktır.</p>

<p><strong>Türkiye’nin Haklılığı Üç Temel İlkeye Dayanmaktadır</strong></p>

<p>Türkiye’nin Fethiye–Kaş Deniz Millî Parkı bağlamındaki hukuki ve siyasi haklılığı üç temel ilkeye dayanmaktadır.</p>

<p><strong>Birinci ilke: Kıyı devletinin kendi deniz çevresini koruma hakkı</strong></p>

<p>Türkiye, kendi kıyılarına bitişik deniz alanlarında çevre koruma ve faaliyet düzenleme yetkisine sahiptir. Hiçbir devlet, Türkiye’nin bu yetkisini yalnızca Meis Adası’na ulaşım ihtiyacı bulunduğu gerekçesiyle ortadan kaldıramaz.</p>

<p><strong>İkinci ilke: Küçük ada, büyük anakaranın deniz alanını bütünüyle kesemez</strong></p>

<p>Meis’in varlığı Türkiye’nin uzun ve büyük anakara kıyısının doğal deniz projeksiyonunu yok saydıramaz. Ada oluşumuna tanınacak etki, hakkaniyet ve orantılılık ilkelerine uygun olmalıdır.</p>

<p><strong>Üçüncü ilke: Ulaşım ihtiyacı, egemenlik ve çevre koruma yetkisinden üstün değildir</strong></p>

<p>Yunanistan’ın Meis ile ana karası arasındaki ulaşım ihtiyacı, Türkiye’nin kendi deniz alanlarında çevre, güvenlik ve kamu düzeni kurallarını uygulamasına engel olamaz. Ulaşım, Türkiye’nin hukuk düzenine ve koruma rejimine uygun yürütülmelidir.</p>

<p><strong>Sonuç / Özet</strong></p>

<p>Fethiye–Kaş Deniz Millî Parkı ilanı, Türkiye’nin bölgedeki haklılığını zayıflatan değil, güçlendiren bir hukuki adımdır. Türkiye, kendi kıyılarına bitişik deniz alanlarında çevreyi koruma, deniz faaliyetlerini düzenleme ve kamu düzenini sağlama yetkisini kullanmıştır.</p>

<p>Bu karar, Yunanistan’ın Meis Adası üzerinden Türkiye’nin geniş anakara kıyısının deniz alanlarını aşırı biçimde sınırlandırma iddiasının kabul edildiği anlamına gelmez. Tam tersine, Türkiye’nin bölgede kendi kıyı coğrafyasına dayalı hak ve yetkilerini koruma iradesini açıkça ortaya koymaktadır.</p>

<p>Meis Adası’nın Türkiye ana karasına olağanüstü yakınlığı, Yunanistan ana karasına ise uzaklığı, Türkiye’nin hakkaniyet ve orantılılık tezlerini güçlendiren belirleyici bir coğrafi unsurdur. <strong>Küçük bir ada oluşumu, Türkiye’nin uzun ve büyük anakara kıyısının denize açılımını bütünüyle kesemez.</strong></p>

<p>Yunanistan’ın Meis’e ulaşım ihtiyacı da Türkiye’nin çevre, güvenlik ve deniz düzenleme yetkilerini ortadan kaldırmaz. <strong>Hiçbir ulaşım ihtiyacı, başka bir kıyı devletinin kendi deniz alanlarında kamu yararı amacıyla koruma ve denetim tedbiri almasını hukuken engelleyemez.</strong></p>

<p>Bu nedenle Fethiye–Kaş Deniz Millî Parkı kararı, Türkiye bakımından üç yönlü bir kazanım sağlamaktadır:</p>

<p>• Türkiye’nin kendi kıyılarına bağlı deniz alanlarında düzenleme yetkisini somutlaştırmaktadır.</p>

<p>• Meis Adası’nın Türkiye’nin deniz alanlarını bütünüyle kesemeyeceği yönündeki hakkaniyet tezini güçlendirmektedir.</p>

<p>• Türkiye’nin bölgedeki fiilî ve hukuki varlığını çevre koruma, deniz güvenliği ve kamu yararı gerekçeleriyle pekiştirmektedir.</p>

<p>Sonuç olarak Türkiye’nin tutumu, uluslararası hukuka aykırı bir genişleme arayışı değil; <strong>kendi kıyı coğrafyasına, deniz çevresine, güvenlik ihtiyaçlarına ve hakkaniyet ilkesine dayanan meşru bir hak koruma politikasıdır.</strong> Fethiye–Kaş Deniz Millî Parkı kararı da bu politikanın resmî ve kurumsal bir göstergesidir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-adem-aras" title="Av. Adem ARAS"><img alt="Av. Adem ARAS" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2024/05/adem-aras2.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-adem-aras" title="Av. Adem ARAS">Av. Adem ARAS</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/meis-adasinin-turkiyenin-deniz-yetki-alanlarina-etkisi-bakimindan-hakkaniyet-1</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 18:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/02/terazi/themisis41a.jpg" type="image/jpeg" length="56939"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru: Şartları, Süresi ve Nasıl Yapılır]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesine-bireysel-basvuru-sartlari-suresi-ve-nasil-yapilir-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesine-bireysel-basvuru-sartlari-suresi-ve-nasil-yapilir-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Türkiye’de <strong>2012 yılından bu yana</strong> vatandaşlar, temel hak ve özgürlüklerinin kamu gücü tarafından ihlal edildiğini düşündüklerinde Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) doğrudan başvurabiliyor. Ancak bu yol, ilk akla gelen çözüm değil; <strong>olağan yargı yollarının tamamının tüketilmesinden sonra</strong> ve yalnızca <strong>30 günlük</strong> kesin bir süre içinde işletilebiliyor. Süreyi kaçıranların dosyası, haklı gerekçeleri olsa bile incelenmeden kapanıyor.</p>

<p>Bu yazıda bireysel başvurunun hangi hallerde mümkün olduğunu, aranan şartları, süre hesabını ve adım adım nasıl yapıldığını anlatıyoruz.</p>

<p><strong>Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru Nedir?</strong></p>

<p>Bireysel başvuru, <strong>Anayasa’nın 148. maddesi</strong> ve 6216 sayılı Kanun ile getirilen; kamu gücünün işlem, eylem veya ihmali nedeniyle Anayasa’da güvence altına alınan ve aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki bir temel hakkın ihlal edildiğini iddia eden kişilerin başvurabileceği <strong>istisnai bir iç hukuk yolu</strong>dur.</p>

<p>Somut bir örnek verelim: <strong>İstanbul’da yaşayan Ahmet Bey</strong>, bir idari işlem nedeniyle mesleğinden men edildiğini düşünüyor; idare mahkemesinde açtığı dava ve ardından Danıştay’daki temyiz süreci de aleyhine sonuçlanıyor. Elinde artık başka bir olağan kanun yolu kalmadığında, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini düşünüyorsa devreye bireysel başvuru giriyor. Bireysel başvuru, AYM’nin işlemi yeniden yargılama gibi değerlendirmesi anlamına gelmez. Mahkeme, somut olayın esasını değil, <strong>hak ihlali olup olmadığını</strong> inceler. Bireysel başvuru dilekçesi, gerekçeli ve belgeye dayalı hazırlanmalıdır.</p>

<p><strong>Peki Hangi Haklar İçin Başvurulabilir?</strong></p>

<p>Bireysel başvurunun konusu, <strong>hem Anayasa’da hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ortak olarak yer alan</strong> haklarla sınırlıdır. Uygulamada en sık karşılaşılan başlıklar şunlar: adil yargılanma hakkı, makul sürede yargılanma hakkı, mülkiyet hakkı, ifade özgürlüğü, kişi hürriyeti ve güvenliği, özel hayatın gizliliği ve eşitlik ilkesi.</p>

<p>Örneğin <strong>bir ticari uyuşmazlıkta yıllarca süren yargılama</strong> yaşayan bir esnaf, “makul sürede yargılanma hakkının” ihlal edildiği gerekçesiyle başvurabilir; bu, AYM’nin en sık kabul ettiği ihlal türlerinden biridir.</p>

<p><strong>Sık İncelenen İhlal Alanları</strong></p>

<p>AYM kararlarına bakıldığında <strong>adil yargılanma hakkı</strong> ve <strong>mülkiyet hakkı</strong> ihlali iddiaları, yıllar içinde en yoğun başvuru konuları arasında yer alıyor. Bunu makul sürede yargılanma ve ifade özgürlüğü konuları izliyor.</p>

<p><strong>Peki Başvuru Şartları Nelerdir?</strong></p>

<p>Bireysel başvurunun kabul edilebilir sayılması için birkaç şartın <strong>birlikte</strong> gerçekleşmesi gerekir. Bunların başında <strong>olağan kanun yollarının tüketilmesi</strong> gelir: yani ilk derece mahkemesi, istinaf ve gerekiyorsa Yargıtay/Danıştay aşamalarının tamamlanmış olması şarttır.</p>

<p>Diğer şartlar arasında; başvurucunun mağdur sıfatının bulunması (yani ihlalden doğrudan etkilenmiş olması), başvurunun kişisel, doğrudan ve güncel bir hakka ilişkin olması ve başvuru formunun gerekçeli biçimde, delilleriyle sunulması sayılabilir. <strong>Bakırköy’de bir işçilik alacağı davasını kaybeden Fatma Hanım</strong> örneğinde olduğu gibi, önce Yargıtay aşaması tamamlanmadan doğrudan AYM’ye gidilmesi başvurunun süre yönünden değil, <strong>kanun yollarının tüketilmemesi</strong> nedeniyle reddine yol açar. AYM, açıkça dayanaktan yoksun bulduğu ya da usul şartlarını taşımayan başvuruları <strong>kabul edilebilirlik incelemesi</strong> aşamasında, esasa hiç girmeden reddedebilir.</p>

<p><strong>Başvuru Süresi: 30 Günlük Kural</strong></p>

<p>Bireysel başvuru için tanınan süre <strong>kesin ve kısadır</strong>: olağan kanun yollarının tüketildiği, yani nihai kararın öğrenildiği tarihten itibaren <strong>30 gün</strong>. Bu süre hak düşürücü niteliktedir; kaçırıldığında haklı bir gerekçe de olsa dosya esasa girmeden reddedilir.</p>

<p>Süre hesabında dikkat edilmesi gereken nokta, sürenin kararın <strong>tebliğ edildiği</strong> tarihten değil, öğrenildiği tarihten başlamasıdır; ancak uygulamada genellikle tebliğ tarihi esas alınır. <strong>Örneğin Yargıtay ilamı 5 Ocak’ta tebliğ edilen bir kişi</strong>, en geç 4 Şubat’a kadar başvurusunu tamamlamak zorundadır; bir gün gecikme bile başvurunun süre yönünden reddine neden olabilir.</p>

<p><strong>Adli Yardım Talep Edilebilir mi?</strong></p>

<p>30 günlük süre içinde <strong>adli yardım talebi</strong> de yapılabilir; ancak bu talebin de süresi içinde ve usulüne uygun sunulması gerekir.</p>

<p><strong>Bireysel Başvuru Nasıl Yapılır? Adım Adım Süreç Nasıl İşler</strong></p>

<p>Peki ama süreç somut olarak nasıl işliyor? Başvuru, AYM’nin elektronik başvuru sistemi üzerinden veya bizzat/posta yoluyla mahkeme kalemine yapılabiliyor. Şimdi gelelim adımlara:</p>

<p><strong>Süreç Adımları</strong></p>

<p><strong>1. Kanun yollarının tüketildiğinin tespiti</strong>, son karar elinize ulaştıktan sonra süre başlar.</p>

<p><strong>2. Başvuru formunun doldurulması</strong>, ihlal iddiası, hukuki dayanak ve talep açıkça yazılır.</p>

<p><strong>3. Belgelerin eklenmesi</strong>, dava dosyası, kararlar, kimlik ve varsa vekaletname.</p>

<p><strong>4. 30 gün içinde sunum</strong>, elektronik sistem veya kalem aracılığıyla.</p>

<p><strong>5.</strong> <strong>Kabul edilebilirlik incelemesi</strong>, Komisyon veya Bölüm aşamasında ön inceleme yapılır.</p>

<p><strong>6. Esas inceleme ve karar</strong>, ihlal bulunursa yeniden yargılama veya tazminata hükmedilebilir.</p>

<p><strong>Bahçelievler’de yaşayan bir kiracı</strong> örneğinde olduğu gibi, formun eksik veya gerekçesiz doldurulması, dosyanın daha kabul edilebilirlik aşamasında elenmesine yol açabiliyor; bu yüzden başvuru formunun her hak ihlali iddiası için ayrı ayrı ve somut gerekçelerle desteklenmesi büyük önem taşıyor.</p>

<p><strong>Başvurunun Sonuçları: Kabul, Ret ve Etkileri</strong></p>

<p>AYM incelemesi sonunda üç ihtimalden biri gerçekleşir: başvuru <strong>kabul edilebilirlik şartlarını taşımadığı için reddedilir</strong>, esastan incelenip <strong>ihlal bulunmadığına karar verilir</strong> ya da <strong>hak ihlali tespit edilir</strong>. İhlal kararı verildiğinde mahkeme; yeniden yargılama yapılmasına, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılmasına veya manevi/maddi tazminata hükmedebilir.</p>

<p>Şöyle bir soru sıkça soruluyor: “İhlal kararı çıkarsa dava otomatik olarak benim lehime mi sonuçlanır?” Cevap hayır, <strong>dosya yeniden yargılama için ilgili mahkemeye gönderilir</strong>, o mahkeme ihlali gideren yeni bir karar verir; AYM kendisi somut uyuşmazlığın esasına girmez.</p>

<p>Burada davayı uzatmak yerine, süreç boyunca <strong>arabuluculuk gibi kalıcı çözüm yollarının</strong> da uyuşmazlığın niteliğine göre değerlendirilmesi, tarafların zaman ve maliyet açısından yararına olabilir.</p>

<p><strong>Bireysel başvuru harca tabi midir?</strong></p>

<p>Başvuru sırasında belirli bir harç ödenir; ekonomik durumu yetersiz olan başvurucular adli yardım talep edebilir.</p>

<p><strong>Avukat olmadan bireysel başvuru yapılabilir mi?</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Evet, başvuru bizzat yapılabilir; ancak gerekçelendirme ve usul şartlarının teknik niteliği nedeniyle bir avukattan destek almak, dosyanın kabul edilebilirlik aşamasını geçme ihtimalini artırır.</p>

<p><strong>AYM her başvuruyu esastan inceler mi?</strong></p>

<p>Hayır. Başvuruların önemli bir kısmı, kabul edilebilirlik şartlarını taşımadığı için esasa girilmeden sonuçlandırılır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aysel-aba-kesici" title="Av. Aysel ABA KESİCİ"><img alt="Av. Aysel ABA KESİCİ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_177u8YhhhYlhlhjuauhghghhhghjhhhhhhhhjgjggjhhhhhghhghhhhhghghhjujhghhjhhjjhhhgjhjj8.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aysel-aba-kesici" title="Av. Aysel ABA KESİCİ">Av. Aysel ABA KESİCİ</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesine-bireysel-basvuru-sartlari-suresi-ve-nasil-yapilir-1</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 17:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/aymaasasf.jpg" type="image/jpeg" length="97186"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[LegalTech’te Yeni Rekabet Alanı: “En İyi AI” Değil, “En İyi AI Ekosistemi” mi?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/legaltechte-yeni-rekabet-alani-en-iyi-ai-degil-en-iyi-ai-ekosistemi-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/legaltechte-yeni-rekabet-alani-en-iyi-ai-degil-en-iyi-ai-ekosistemi-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>LegalTech pazarında son birkaç yıldır benzer soruların peşinden gidiyoruz:</p>

<p>-Hangi yapay zeka daha iyi hukuki araştırma yapıyor?</p>

<p>-Hangisi sözleşmeleri daha başarılı analiz ediyor?</p>

<p>-Hangi platform daha güvenilir hukuki çıktılar üretiyor?</p>

<p>-Hangi model daha güçlü?</p>

<p>Ancak LegalTech’te rekabetin bir sonraki aşamasında çok daha farklı bir sorunun öne çıkması mümkün:</p>

<p><strong>Bir yapay zeka sistemi, diğer hukuk teknolojileriyle ne kadar iyi çalışabiliyor?</strong></p>

<p>DeepJudge’ın kısa süre önce duyurduğu <strong>Agent Handoff Protocol (AHP)</strong> tam da bu açıdan dikkat çekici. Çünkü AHP’nin önemi yalnızca yeni bir teknik protokol olmasından kaynaklanmıyor. Daha önemli ihtimal şu: LegalTech pazarında rekabet avantajının, tek başına “en iyi ürünü” geliştirmekten en iyi AI ekosisteminin parçası olmaya doğru kaymaya başladığını gösteriyor olabilir.</p>

<p><strong>AHP neyi değiştiriyor?</strong></p>

<p>DeepJudge, AHP’yi bir kullanıcının ve görevin devamı için gerekli bağlamın bir AI uygulamasından diğerine taşınmasını sağlayan açık ve uygulama destekli bir HTTP protokolü olarak tanımlıyor. Burada taşınan şey yalnızca tek bir prompt değil.</p>

<p>Protokol; görevin amacını, seçilmiş konuşma geçmişini, kullanıcı tarafından onaylanan kaynakları ve aynı görevin sistemler arasında ilişkilendirilebilmesini sağlayan devamlılık bilgilerini içeren açık bir “handoff” paketi öngörüyor. Üstelik DeepJudge’ın teknik dokümantasyonu, bunun modelin gizli durumunu veya “chain of thought”unu kopyalamaya yönelik olmadığını; kullanıcı tarafından gözden geçirilebilir, açık bir devam paketi olduğunu özellikle vurguluyor. Pratikte düşünüldüğünde fikir oldukça basit:</p>

<p>Bir avukat bir AI platformunda çalışmaya başlıyor. Belirli bir noktada başka bir sistem o görevin devamı için daha uygun hale geliyor. Kullanıcı, belgelerini tekrar yüklemeden, promptlarını baştan oluşturmadan ve önceki çalışmasını yeniden anlatmadan ikinci sisteme geçebiliyor. DeepJudge’ın verdiği örneklerde de aynı mantık var. Bir avukat, kurumsal bilgi ve geçmiş dosyalar üzerinde DeepJudge ile çalıştıktan sonra görevin başka bir aşamasını Harvey veya Thomson Reuters CoCounsel Legal gibi farklı bir uzmanlaşmış ortamda sürdürebiliyor.</p>

<p>Bugün itibarıyla AHP henüz Draft v1 aşamasında. Dolayısıyla bunun LegalTech’in kesinleşmiş yeni standardı olduğunu söylemek için erken. Ancak Harvey ve Thomson Reuters gibi önemli oyuncuların bu yaklaşım etrafında DeepJudge ile entegrasyon senaryoları geliştirmesi, tartışmayı teknik bir deney olmaktan çıkarıyor. Asıl önemli soru da burada başlıyor.</p>

<p><strong>-LegalTech bugüne kadar “best model” üzerinden rekabet etti.</strong></p>

<p>Legal AI’ın ilk döneminde ürünleri karşılaştırmak görece kolaydı.</p>

<p>· Bir sistem daha iyi araştırma yapıyordu.</p>

<p>· Bir başkası daha güçlü sözleşme analizi sunuyordu.</p>

<p>· Bir diğeri kurumun doküman havuzuna daha başarılı erişiyordu.</p>

<p>Bunun doğal sonucu olarak LegalTech şirketlerinin önemli bir bölümü kullanıcıya temelde şunu anlatmaya çalıştı:</p>

<p><strong>“Bizim AI’ımız daha iyi.”</strong></p>

<p>Fakat hukuk hizmetlerinin doğası bu yarışın tek bir kazananla sonuçlanmasını zorlaştırıyor. Çünkü hukuki çalışma tek tip bir görev değil. Bir uyuşmazlık dosyasını düşünelim.</p>

<p>Aynı dosyada;</p>

<p>- emsal karar araştırması,</p>

<p>- binlerce sayfalık belgenin incelenmesi,</p>

<p>- kronoloji çıkarılması,</p>

<p>- şirket içi geçmiş dosyaların taranması,</p>

<p>- sözleşme hükümlerinin karşılaştırılması,</p>

<p>- dilekçe taslağı hazırlanması,</p>

<p>- delillerin sınıflandırılması</p>

<p>gibi birbirinden oldukça farklı işler yapılabiliyor. Bütün bunların tamamında tek bir AI sisteminin sürekli olarak en iyi çözüm olması gerekmiyor. Belki de yanlış soruyu soruyoruz. Geleceğin hukuk bürosunun ihtiyacı “en iyi hukuk AI’ı” değil, her görev için en uygun AI’a erişebileceği bir teknoloji mimarisi olabilir.</p>

<p><strong>-“Best Model”dan “Best Ecosystem”a</strong></p>

<p>Teknoloji sektörünün geçmişi, güçlü ürünlerin her zaman tek başına kazanmadığını gösteriyor. Platformlar büyüdükçe yalnızca kendi fonksiyonları değil; diğer ürünlerle kurabildikleri bağlantılar, geliştirici ekosistemleri, API’leri ve kullanıcıların farklı hizmetler arasında ne kadar rahat hareket edebildiği de rekabet avantajının parçası haline geliyor. LegalTech açısından da benzer bir aşamaya yaklaşıyor olabiliriz. Şöyle düşünelim:</p>

<p>Bir AI sistemi hukuki araştırmada rakibinden yüzde 5 daha başarılı olsun. Ancak bu sistem; kurumun doküman yönetim sistemiyle konuşamıyor, başka bir AI’a bağlam aktaramıyor, kurum içi knowledge management sistemine erişemiyor ve oluşturulan çalışma başka bir platforma taşınamıyorsa…</p>

<p><strong>Hukuk bürosu açısından gerçekten daha iyi ürün müdür?</strong></p>

<p>Burada “interoperability” yani birlikte çalışabilirlik, teknik bir özellik olmaktan çıkıp stratejik bir satın alma kriterine dönüşebilir. Çünkü hukuk bürosu açısından değer artık yalnızca tek bir AI’ın ne yaptığıyla değil, farklı teknolojilerin birlikte oluşturduğu iş akışının kalitesiyle ölçülebilir.</p>

<p><strong>MCP ile AHP arasındaki fark neden önemli?</strong></p>

<p>Bu noktada AHP’yi halihazırda önemli bir standart haline gelmiş olan <strong>Model Context Protocol (MCP)</strong> ile karıştırmamak gerekiyor.</p>

<p>MCP, güncel spesifikasyonunda LLM uygulamalarının dış veri kaynakları ve araçlarla standartlaştırılmış biçimde entegre olmasına imkan sağlayan açık bir protokol olarak tanımlanıyor. MCP üzerinden sunucular AI sistemlerine kaynaklar, promptlar ve çalıştırılabilir araçlar sağlayabiliyor. AHP ise farklı bir sınırı hedefliyor. DeepJudge bu ayrımı oldukça net kuruyor:</p>

<p><strong>MCP, bir AI’ın ne yapabileceğini genişletiyor; AHP ise kullanıcının çalışmasının nereye gidebileceğini genişletiyor.</strong></p>

<p>MCP’de kullanıcı çoğunlukla bulunduğu uygulamada kalırken o uygulama başka kaynak ve araçlardan yararlanıyor. AHP’de ise kullanıcı ve devam eden görev ürün sınırını geçiyor. Görevin amacı, seçilmiş konuşma bağlamı ve gerekli kaynaklar başka bir bağımsız AI uygulamasına aktarılıyor. Bu küçük görünen fark, geleceğin LegalTech mimarisi açısından oldukça önemli olabilir. Çünkü birincisi entegrasyonu, ikincisi ise iş akışının sistemler arasında devamlılığını hedefliyor.</p>

<p><strong>-Hukuk büroları tek ürün değil, bir “Legal AI Stack” oluşturabilir.</strong></p>

<p>Buradan daha büyük bir ihtimale ulaşabiliriz. Geleceğin hukuk bürosunda şöyle bir yapı görmek şaşırtıcı olmayabilir:</p>

<p>· <strong>Hukuki araştırma:</strong> bir uzman AI</p>

<p>· <strong>Kurumsal bilgi yönetimi:</strong> başka bir AI</p>

<p>· <strong>Sözleşme analizi:</strong> başka bir sistem</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>· <strong>Dava dokümanlarının incelenmesi:</strong> başka bir platform</p>

<p>· <strong>Doküman üretimi:</strong> ayrı bir araç</p>

<p>· <strong>Workflow otomasyonu:</strong> farklı bir çözüm</p>

<p>Fakat kullanıcı açısından bunların mümkün olduğunca tek bir kesintisiz iş akışı gibi davranması gerekir. Bu yapıya bir Legal AI Stack diyebiliriz. O halde gelecekte hukuk bürolarının teknoloji stratejisi:</p>

<p>“Hangi LegalTech ürününü satın alacağız?” sorusundan, <strong>“Hangi Legal AI Stack’i oluşturacağız?”</strong> sorusuna dönüşebilir.</p>

<p>Büyük hukuk büroları kendi teknoloji mimarilerini oluştururken farklı uzman sistemleri bir araya getirebilir. Şirket hukuk departmanları bunları mevcut enterprise sistemleriyle bütünleştirebilir. Daha küçük ve butik bürolarda ise doğrudan çok sayıda ürün satın almak yerine, birden fazla uzman servise erişim sağlayan daha bütünleşik platformlar öne çıkabilir.</p>

<p>Bu elbette bugün kesinleşmiş bir piyasa sonucu değil. Fakat AHP’nin temsil ettiği birlikte çalışabilirlik mantığının yaygınlaşması halinde ortaya çıkabilecek makul senaryolardan biri.</p>

<p><strong>-Hukuk büroları artık başka sorular sormalı</strong></p>

<p>Bugün bir hukuk bürosu AI ürünü seçerken doğal olarak ilk soruyu şöyle soruyor:</p>

<p>“Bu AI ne kadar iyi?”</p>

<p>Bu soru önemini kaybetmeyecek. Ancak önümüzdeki dönemde yanına başka sorular eklemek gerekebilir:</p>

<p>· Hangi sistemlerle entegre oluyor?</p>

<p>· Verimizi ve çalışma bağlamımızı başka bir sisteme taşıyabiliyor muyuz?</p>

<p>· Açık standartları destekliyor mu?</p>

<p>· Kurumsal bilgi sistemlerimizle çalışabiliyor mu?</p>

<p>· Sağlayıcı değiştirdiğimizde yıllar içinde oluşan AI bilgi birikimimizi kaybeder miyiz?</p>

<p>· Ve belki en önemlisi: Tüm bu sistemler arasında hareket eden müvekkil verisini ve meslek sırrını nasıl yöneteceğiz?</p>

<p>DeepJudge’ın AHP girişiminin bugün için ne kadar yaygınlaşacağını bilmiyoruz. Bir standardın ilan edilmesi ile sektör standardı haline gelmesi arasında ciddi bir mesafe var. Fakat ortaya attığı soru bence protokolün kendisinden daha önemli:</p>

<p><strong>LegalTech’in geleceği tek bir yapay zekanın her şeyi yaptığı kapalı platformlarda mı, yoksa farklı uzman AI sistemlerinin birbirinin güçlü yönlerinden yararlandığı açık ekosistemlerde mi şekillenecek?</strong></p>

<p>Eğer ikinci ihtimal gerçekleşirse, sektörün rekabet mantığı da değişecek. Kazanan şirket her hukuki görevi tek başına en iyi yapan şirket olmayabilir. Kazanan, hukuk bürosunun kullandığı diğer sistemlerle en güvenli, en akıcı ve en anlamlı biçimde çalışabilen şirket olabilir.</p>

<p>Belki de birkaç yıl sonra hukuk büroları teknoloji stratejilerini konuşurken artık “Hangi AI’ı kullanıyoruz?” diye sormayacak. Asıl soru şu olacak: <strong>“Hangi AI ekosisteminin içindeyiz?”</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fatma-tokat" title="Av. Fatma TOKAT"><img alt="Av. Fatma TOKAT" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fatma-tokat.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fatma-tokat" title="Av. Fatma TOKAT">Av. Fatma TOKAT</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/legaltechte-yeni-rekabet-alani-en-iyi-ai-degil-en-iyi-ai-ekosistemi-mi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 13:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/yapay-zjaja.jpg" type="image/jpeg" length="65945"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[DOKUZ YIL SONRA GELEN DAVA: ANLAŞMALI BOŞANMADA "PAYLAŞACAK MALIMIZ YOKTUR" BEYANI MAL REJİMİNİ TASFİYE ETMEZ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/dokuz-yil-sonra-gelen-dava-anlasmali-bosanmada-paylasacak-malimiz-yoktur-beyani-mal-rejimini-tasfiye-etmez-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/dokuz-yil-sonra-gelen-dava-anlasmali-bosanmada-paylasacak-malimiz-yoktur-beyani-mal-rejimini-tasfiye-etmez-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>I. GİRİŞ</strong></p>

<p>18 Ağustos 2005 günü Bakırköy 1. Aile Mahkemesi'nde bir duruşma yapıldı. On altı yıllık evli çift anlaşmalı boşanma için gelmişti. Hâkim tarafları ayrı ayrı dinledi. Kadın "paylaşılacak bir malımız ve eşya talebim yoktur" dedi; erkek de "paylaşılması gerekli bir malımız ve eşya talebim yoktur" diye ekledi. Her ikisi de tutanağı imzaladı. Karar aynı gün verildi, 14 Kasım 2005'te kesinleşti.</p>

<p>Dokuz yıl sonra kadın, evlilik birliği içinde edinilip eşin üzerine kaydedilen taşınmazlar ve şirket hisseleri için mal rejiminden kaynaklanan alacak davası açtı. Erkek, o gün tutanağa geçen cümleyi göstererek davanın dürüstlük kuralına aykırı olduğunu savundu — ve aynı dilekçeyle, kadının üzerine kayıtlı üç taşınmaz için kendisi de karşı dava açtı.</p>

<p>Uyuşmazlık on yıl daha sürdü. Hukuk Genel Kurulu 10 Eylül 2025'te noktayı koydu: o iki cümle, mal rejimini tasfiye etmez.</p>

<p><strong>II. TUTANAĞA GEÇEN CÜMLE İLE PROTOKOLDE YAZILMAYAN ŞEY</strong></p>

<p>İlk derece mahkemesi her iki davayı da reddetti. Gerekçe kısaydı: taraflar duruşmada açıkça paylaşılacak malları olmadığını beyan edip tutanağı imzalamışlardı, öyleyse aralarındaki mal rejimini tasfiye etmişlerdi. Mahkeme bu sonuca varırken Hukuk Genel Kurulu'nun 27.11.2013 tarihli ve E.2013/8-185, K.2013/1601 sayılı kararına dayandı. Bölge adliye mahkemesi de aynı çizgide, istinaf başvurularını esastan reddetti.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-20247-e-2025498-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 03.11.2021 tarihli ve E.2021/5382, K.2021/8091 sayılı kararı</a>yla hükmü bozdu. Bozmanın dayandığı olgu tespiti, dosyanın tamamını belirledi: boşanma dosyasına sunulan protokolde mal rejiminin tasfiyesine ilişkin hiçbir düzenleme yoktu; boşanma kararının gerekçesinde ve hüküm fıkrasında da bu yönde bir hüküm bulunmuyordu. Daire, feragatin "somutlaştırılmış bir hak ile ilgili kayıtsız ve şartsız, herhangi bir kuşkuya yer vermeyecek biçimde açık olması" gerektiğini belirterek, duruşmadaki genel nitelikli beyanların mal rejimi bakımından feragat sayılamayacağı sonucuna vardı.</p>

<p>İlk derece mahkemesi direndi ve önceki gerekçesini aynen tekrarladı. Dosya böylece Hukuk Genel Kurulu'na geldi.</p>

<p><strong>III. "BOŞANMANIN MALÎ SONUÇLARI" KAVRAMININ SINIRI</strong></p>

<p>Genel Kurul'un çözümü, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 166. maddesinin üçüncü fıkrasındaki bir kavramın kapsamını belirlemekten geçti.</p>

<p>Anılan fıkraya göre anlaşmalı boşanma kararı verilebilmesi için hâkimin tarafları bizzat dinlemesi, iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve "boşanmanın malî sonuçları ile çocukların durumu" hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Sorulması gereken soru şu: bu ifade mal rejiminin tasfiyesini de kapsar mı?</p>

<p>Genel Kurul'un cevabı hayır. Karara göre boşanmanın malî sonuçları ile anlaşılması gereken, Kanun'un 174. maddesindeki maddi ve manevi tazminat, 175. maddesindeki yoksulluk nafakası ve 182. maddesindeki iştirak nafakasıdır. Mal rejiminin tasfiyesi bunların dışındadır; boşanmanın fer'îsi niteliğinde değildir.</p>

<p>Bu nitelendirmenin iki pratik sonucu var. Birincisi, tarafların mal rejimi konusunda anlaşamaması anlaşmalı boşanma davasının reddini gerektirmez; hâkimin onaylaması gereken düzenlemenin zorunlu unsuru değildir. İkincisi ve asıl önemlisi, tersi de doğrudur: taraflar mal rejimi konusunda anlaşmışlarsa bunu ayrıca ve açıkça yazmaları gerekir. Kararın anahtar cümlesi buradadır:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>"Anlaşmada ayrıca yer verilmemişse, tarafların sırf anlaşmalı olarak boşanmış olmaları aralarındaki mal rejimini de tasfiye ettikleri anlamında kabul edilemez."</p>

<p>Genel Kurul, tasfiye anlaşmasının yolunu kapatmıyor. Aksine, eşlerin anlaşmalı boşanmada mal varlığını paylaşarak veya tasfiyeye yönelik haklarından feragat ederek mal rejimini tasfiye edebileceklerini, bunun için ayrı bir geçerlilik şartı aranmadığını açıkça söylüyor. Usulüne uygun yapılmış böyle bir anlaşma varsa, sonradan yeniden tasfiye istemek Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesindeki dürüst davranma kuralına aykırılık ve hakkın kötüye kullanılması sayılacaktır.</p>

<p>Aranan şey anlaşmanın kendisi değil, anlaşmanın açıklığıdır. Kurul, protokol metninde "soyut, muğlâk, her anlama gelebilen, farklı şekilde yorumlanmaya açık, müphem kelime ve cümleler" kullanılmamasını istiyor.</p>

<p><strong>IV. HAK NE ZAMAN DOĞAR: DOĞMAMIŞ HAKTAN FERAGAT İTİRAZI</strong></p>

<p>Uygulamada bu tartışmaya sıkça eşlik eden bir itiraz vardır: boşanma kararı henüz kesinleşmemişken mal rejiminden feragat edilemez, çünkü doğmamış haktan feragat olmaz.</p>

<p>Genel Kurul bu itirazı da karşılıyor ve iki ayrı anı birbirinden ayırıyor. Mal rejimi, Kanun'un 225. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca boşanma davasının açıldığı tarih itibarıyla sona erer; tasfiyeden kaynaklanan alacak hakkı da bu tarihte doğar. Buna karşılık hakkın dava yoluyla kullanılabilmesi, yani mahkemeden tasfiye kararı alınabilmesi için boşanma hükmünün kesinleşmesi gerekir. Kurul'un ifadesiyle, "anlaşmalı boşanmada ise eşler boşanma davası açmakla doğmuş hakları olan mal rejiminin tasfiyesine yönelik tasarrufta bulunabilirler."</p>

<p>Bir hakkın doğması ile dava edilebilir hâle gelmesi arasındaki bu ayrım, protokoldeki tasfiye hükmünün geçerliliğine yönelik itirazları büyük ölçüde etkisiz bırakıyor.</p>

<p><strong>V. KARŞI OY: MAHKEME İÇİ İKRAR VE DOKUZ YILLIK SESSİZLİK</strong></p>

<p>Karar oy çokluğuyla alındı. Azınlıkta kalan görüş iki dayanağa yaslanıyor. Birincisi usule ilişkin: duruşma tutanağına geçirilmiş ve imzalanmış beyanlar mahkeme içi ikrar niteliğindedir, mahkeme içi ikrar başka bir davada da geçerlidir ve kesin delil teşkil eder. İkincisi terminolojik: Türk Medeni Kanunu'nun "Eşler Arasındaki Mal Rejimi" başlıklı bölümünde ve alt ayırımlarında sürekli "mal" ve "malvarlığı" tabirleri kullanılmıştır — 219. madde edinilmiş malları, 220. madde kişisel malları, 222. maddenin ikinci fıkrası paylı mülkiyete konu malları düzenler. Öyleyse duruşmada söylenen "mal" sözcüğü de ekonomik değeri bulunan taşınır ve taşınmaz varlıkların tamamını kapsar. Karşı oy, dokuz yıl sonra açılan davanın dürüstlük kuralına aykırı olduğu sonucuna varıyor.</p>

<p>Terminolojik argüman ilk bakışta güçlü görünüyor. Ne var ki aynı Yargıtay içtihadı, yıllar önce tam ters yönde bir tespit yapmıştı. 8. Hukuk Dairesi'nin E.2017/9765, K.2017/11128 sayılı ve 20.09.2017 tarihli kararında, boşanma protokolündeki genel ifadelerin mal rejimini kapsayıp kapsamadığı tartışılırken şöyle denmiştir: "Mal tabirinin tüm taşınır ve taşınmazları kapsadığını kabul etmek mal rejimi davalarının mantığına ve hakkın özüne aykırı düşer. Mal tabiri oldukça dar bir kavramdır." Aynı kararda, protokolün mal rejimini de kapsaması isteniyorsa katkı payı veya artık değere konu malların "açık bir biçimde tek tek, bentler hâlinde" protokolde yer alması gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p>Tartışmayı bitiren şey ise sözlük anlamı değil, feragatin hukuki niteliğidir. Feragat, bir hakkın kaybı sonucunu doğuran tek taraflı bir irade açıklamasıdır ve bu ağırlıktaki bir sonucun, hâkimin usulen sorduğu bir soruya verilen kalıp cevaptan çıkarılması, iradenin serbestçe açıklandığını denetlemekle görevli 166/3 usulünün kendi mantığıyla bağdaşmaz. Anlaşmalı boşanma duruşmaları uygulamada dakikalarla ölçülür; tutanaklar çoğunlukla matbu ifadelerle doldurulur. Böyle bir ortamda söylenen cümleye, taraflardan birinin mal varlığının tamamındaki payından vazgeçtiği anlamını yüklemek, korunması gereken iradeyi korumamak olur. Çoğunluğun vardığı sonuca bu gerekçeyle katılıyoruz.</p>

<p>Karşı oyun dürüstlük vurgusu ise başka bir yerde gerçekten karşılık buluyor. Dokuz yıl susup sonra dava açmak, tek başına hakkın kötüye kullanılması değildir; kanun koyucu bu süre için ayrı bir sınır öngörmüştür ve o sınır aşağıda ele alınacaktır. Kaldı ki incelenen dosyada dürüstlük itirazını ileri süren taraf, aynı dilekçeyle kendisi de tasfiye talebinde bulunmuştu.</p>

<p><strong>VI. SÜRE, YETKİ VE TASFİYEYE GİREN DÖNEM</strong></p>

<p>Karar bozma ile sonuçlandığından esas hakkında bir belirleme yapmıyor. Buna karşılık dosyanın olguları, tasfiye davalarında sık atlanan üç noktayı görünür kılıyor.</p>

<p>Süre bakımından, mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak davaları Türk Medeni Kanunu'nun 178. maddesindeki bir yıllık zamanaşımına tabi değildir; o hüküm boşanmanın kendisinden doğan dava haklarına ilişkindir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi'nin yukarıda anılan kararında aktardığı üzere, Hukuk Genel Kurulu'nun 17.04.2013 tarihli ve E.2013/8-375, K.2013/520 sayılı kararıyla katılma alacağı bakımından Türk Medeni Kanunu'nun 5. maddesi yollamasıyla 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 146. maddesindeki on yıllık zamanaşımı süresinin uygulanacağı benimsenmiştir. Anılan 146. madde, kanunda aksine hüküm bulunmadıkça her alacağın on yıllık zamanaşımına tabi olduğunu düzenler. İncelenen dosyada davanın kesinleşmeden dokuz yıl sonra açılmış olması, bu ölçüt karşısında anlam kazanır.</p>

<p>Yetki bakımından, Kanun'un 214. maddesi tasfiye davalarında boşanma davasında yetkili olan mahkemeyi göstermekle birlikte bu kural kesin yetki niteliğinde değildir. 8. Hukuk Dairesi'nin E.2014/20857, K.2016/1766 sayılı ve 02.02.2016 tarihli kararında, süresinde ileri sürülmeyen yetki itirazının sonuç doğurmayacağı ve mahkemenin resen yetkisizlik kararı veremeyeceği belirtilmiştir.</p>

<p>Tasfiyeye giren dönem bakımından ise karşı oyun tespiti dikkat çekicidir. Taraflar 1989'da evlenmiş, boşanma davası 2005'te açılmıştır. Eşler arasında başka bir rejim seçilmediğinden 1 Ocak 2002 tarihine kadar mülga 743 sayılı Kanun'un 170. maddesi uyarınca mal ayrılığı, bu tarihten mal rejiminin sona erdiği dava tarihine kadar ise edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. On altı yıllık evliliğin yalnızca son üç buçuk yılı yasal rejim kapsamındadır. Uzun evliliklerde dava dilekçesi hazırlanırken bu tarih ayrımının kurulmaması, talep kalemlerinin yanlış rejime dayandırılmasına yol açar.</p>

<p><strong>VII. PROTOKOL YAZARKEN VE DAVA AÇARKEN</strong></p>

<p><strong>Protokolü hazırlayan taraf için.</strong> Mal rejiminin tasfiyesi protokolde ayrı bir başlık altında düzenlenmeli, hangi malın kime kaldığı taşınmazlarda ada-parsel, taşıtlarda plaka, şirket paylarında pay oranı belirtilerek tek tek yazılmalıdır. Tasfiyeye yönelik haktan feragat ediliyorsa bu, "mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan katılma alacağı ve değer artış payı alacağı taleplerimden feragat ediyorum" düzeyinde açık bir cümleyle ifade edilmelidir. Protokolün duruşma tutanağına geçirilmesi ve hüküm fıkrasında onaylandığının görülmesi, kanaatimizce sonraki tartışmaları baştan bitiren asıl güvencedir. "Paylaşacak malımız yoktur", "birbirimizden hiçbir talebimiz yoktur" gibi kalıplar bu işlevi görmez.</p>

<p><strong>Tasfiye davasını açan taraf için.</strong> Boşanma dosyası eksiksiz getirtilmeli; protokol metni, duruşma tutanağı ve hüküm fıkrası ayrı ayrı incelenmelidir. Genel Kurul'un ölçütü üç aşamalıdır: protokolde tasfiyeye ilişkin düzenleme var mı, gerekçe ve hükümde bu yönde bir karar var mı, varsa hangi mal hangi eşe özgülenmiş. Üçünde de olumsuz cevap alınıyorsa, karşı tarafın dürüstlük itirazı bu karar karşısında sonuç doğurmayacaktır.</p>

<p><strong>Her iki taraf için.</strong> Rejimin sona erdiği tarih boşanma kararının kesinleşme tarihi değil, dava tarihidir; malların bu tarihteki durumu ile karar tarihindeki değerleri farklı işlevler görür. Bir eşin bütün mallarının aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal sayıldığı yolundaki 222. madde karinesi ise ispat yükünü, malı kişisel mal olarak niteleyen tarafın üzerinde bırakır.</p>

<p><strong>VIII. SONUÇ</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-20247-e-2025498-k-sayili-karari" rel="dofollow">Hukuk Genel Kurulu'nun E.2024/7, K.2025/498 sayılı kararı </a>yeni bir kural koymuyor; var olan bir ayrımı, uygulamada sürekli karıştırıldığı için bir kez daha ve Genel Kurul ağırlığıyla çiziyor. Anlaşmalı boşanma, boşanmanın fer'îleri üzerinde bir uzlaşmadır; mal rejiminin tasfiyesi bu fer'îlerin içinde değildir. İkisinin aynı duruşmada hâlledilmesi mümkündür, hatta çoğu zaman tarafların yararınadır — ama bunun için yazılması gerekir.</p>

<p>Kararın uygulamaya asıl mesajı, boşanma protokolünün bir formalite metni olmadığıdır. Yirmi yıl önce yazılmış üç satırlık bir protokolün eksikliği, iki insanı iki mahkeme, iki daire ve bir Genel Kurul aşamasından geçirerek yirmi yıl sonra hâlâ dosyanın başına oturttu. Uyuşmazlığın esası ise henüz görülmedi bile.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mete-celik" title="Av. Mete ÇELİK"><img alt="Av. Mete ÇELİK" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/07/mete-celik.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mete-celik" title="Av. Mete ÇELİK">Av. Mete ÇELİK</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Yararlanılan Kaynaklar</strong></span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-20247-e-2025498-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">· Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E.2024/7, K.2025/498, T.10.09.2025</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-20247-e-2025498-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">· Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E.2021/5382, K.2021/8091, T.03.11.2021</span></a></p>

<p><span style="color:#999999">· Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, E.2017/9765, K.2017/11128, T.20.09.2017</span></p>

<p><span style="color:#999999">· Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, E.2014/20857, K.2016/1766, T.02.02.2016</span></p>

<p><span style="color:#999999">· 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, m. 2, 5, 166, 174, 175, 178, 182, 202, 214, 219, 220, 222, 225, 227, 231</span></p>

<p><span style="color:#999999">· 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, m. 146</span></p>

<p><span style="color:#999999">· 743 sayılı mülga Türk Kanunu Medenîsi, m. 170</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/dokuz-yil-sonra-gelen-dava-anlasmali-bosanmada-paylasacak-malimiz-yoktur-beyani-mal-rejimini-tasfiye-etmez-1</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 13:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/bosanma-yuzuk.jpg" type="image/jpeg" length="43752"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[TEK EYLEM, İKİ OTORİTE VE NON BIS IN IDEM İLKESİ ÜZERİNE: Yapay Zekâ Çağında Reklam Hukuku ile Kişisel Verilerin Korunması Arasında Çifte Cezalandırma Sarmalı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tek-eylem-iki-otorite-ve-non-bis-in-idem-ilkesi-uzerine-yapay-zeka-caginda-reklam-hukuku</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tek-eylem-iki-otorite-ve-non-bis-in-idem-ilkesi-uzerine-yapay-zeka-caginda-reklam-hukuku" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>I. Genel Olarak Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği ve Getirdiği Yenilikler</strong></p>

<p>1 Temmuz 2026 tarih ve 33297 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan ve 1 Ağustos 2026'da yürürlüğe giren <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/ticari-reklam-ve-haksiz-ticari-uygulamalar-yonetmeliginde-degisiklik-1" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik</span></a></strong>, reklam hukukumuzu dijital çağa taşıyan kapsamlı bir revizyon niteliğindedir. Bu yenilikler çalışmamızın odağı olan hedefli reklamcılık ve yapay zekâ boyutuyla sınırlı tutularak aşağıda özetlenmiştir:</p>

<p><strong>A. Tanımlar (m. 1'e ek): </strong> "Çevresel beyan", "sosyal medya", "sosyal medya etkileyicisi" ve "tüketici değerlendirmeleri" kavramları ilk kez Yönetmelik metninde tanımlanmış ve böylece hukuk literatürümüze kazandırılmıştır.</p>

<p><strong>B. Hedefli reklamcılığın düzenleme kapsamına alınması (yeni m. 25/A):</strong> Satıcı, sağlayıcı veya mesafeli sözleşme aracıları tarafından tüketicilerin çevrimiçi davranışları, geçmiş tercihleri, konum bilgisi, demografik veriler gibi kişisel verilerin analiz edilerek kişiye veya gruba özel reklam sunulması "hedefli reklamcılık" olarak tanımlanmış; bu faaliyetin ancak reklamın hangi kriterlere göre gösterildiğine ve bu kriterlerin nasıl değiştirilebileceğine dair kolay erişilebilir bilginin tüketiciye sunulması koşuluyla yapılabileceği hükme bağlanmıştır. Öte yandan çocuk olduğu bilinen veya makul olarak bilinmesi beklenen tüketicilere yönelik profilleme temelli hedefli reklam ise mutlak biçimde yasaklanmıştır (m. 25/A, f. 3).</p>

<p><strong>C. Yapay zekâ şeffaflığı (yeni m. 18, f. 8 ve m. 27, f. 12):</strong> Tüketicinin ekonomik davranışını önemli ölçüde etkileyecek şekilde yapay zekâ veya başka bir yazılım kullanılması ya da insandan ayırt edilemeyecek dijital karakterlere yer verilmesi hâlinde bu hususun açık, anlaşılır ve ayırt edilebilir şekilde belirtilmesi zorunlu kılınmıştır (m. 18/8). Ayrıca gerçek bir kişinin yapay zekâ ile oluşturulmuş dijital kopyasının, gerçeğe aykırı biçimde bir ürünü deneyimlediği izlenimini vermesi mutlak olarak yasaklanmıştır (m. 27/12).</p>

<p><strong>D. Sosyal medya etkileyicileri (yeni m. 23/A):</strong> İnfluencer olarak bilinen sosyal medya etkileyicilerinin reklam nitelikli paylaşımlarının "Reklam" veya "Tanıtım" ibaresiyle, ekranın kaydırılmasına gerek kalmadan ilk bakışta fark edilecek konum ve büyüklükte işaretlenmesi zorunlu hâle getirilmiştir.</p>

<p><strong>E. Tüketici değerlendirmeleri (m. 28/B):</strong> Yalnızca satın alımı doğrulanabilen kullanıcıların yorum yapabilmesi, sahte/manipülatif yorumların önlenmesi ve doğrulanmamış değerlendirmelerin reklamda kullanılamaması esası getirilmiştir.</p>

<p><strong>6. İndirimli satış ve çevresel beyanlar (m. 14/3, m. 17):</strong> İndirime esas referans fiyat süresi 30 günden, indirimin başlangıcından önceki 10 gün içindeki en düşük fiyat olarak belirlenmiş; çevresel beyanların akredite kuruluşlarca belgelenmesi zorunlu kılınmıştır.</p>

<p>Görüldüğü üzere Yönetmelik, hedefli reklamcılık (m. 25/A) ve yapay zekâ şeffaflığı (m. 18/8) hükümleriyle, kişisel verilerin işlenmesi temelinde yürütülen bir faaliyeti doğrudan reklam hukukunun kapsamına almış; bu suretle KVKK ile aynı fiil üzerinde kesişen bir düzenleme alanı yarattığı gibi ilgili otoritelerin çifte cezalandırma riski ortaya çıkmıştır.</p>

<p><strong>II. KVK Kurulu ile Reklam Kurulu Arasında Aynı Fiile Dayalı Çifte Cezalandırma Riski ve Bunun Yönetimine İlişkin Mevcut Durum </strong></p>

<p>Yeni m. 25/A hükmü uyarınca hedefli reklamcılık, tanımı gereği önkoşul olarak kişisel verilerin (çevrimiçi davranış, konum, demografik veri) işlenmesini barındırmaktadır. Dolayısıyla bir işletmenin KVKK'ya aykırı biçimde (örneğin açık rıza almadan veya aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmeden) topladığı verilerle hedefli reklam yayınlaması durumunda, <strong>tek bir fiil</strong> ile hem KVKK m. 10 (aydınlatma yükümlülüğü) / m. 5 (hukuka aykırı işleme) ihlali hem de Reklam Yönetmeliği m. 25/A ihlali söz konusu olabilecektir. Aynı tespit, yapay zekâ ile oluşturulmuş dijital kopyaların kişisel veri (biyometrik/görsel veri) temelinde üretilmesi bakımından m. 18/8 ve m. 27/12 hükümleri için de geçerlidir.</p>

<p>Türk idare hukukunda bu tür "tek fiil–çok kabahat" durumları, ceza hukukundaki içtima kurumunun idari yaptırımlar hukukundaki karşılığı olan <strong>Kabahatler Kanunu m. 15/1</strong> ile düzenlenmiştir: <i>"Bir fiil ile birden fazla kabahatin işlenmesi halinde bu kabahatlere ilişkin tanımlarda sadece idarî para cezası öngörülmüşse, <strong>en ağır idarî para cezası verilir</strong>.</i>" Bu hüküm, tek bir fiilin birden fazla idari yaptırım normunu ihlal ettiği hâllerde kural olarak yalnızca en ağır cezanın uygulanmasını öngörerek, ceza hukukundaki <i>non bis in idem</i> ilkesinin idari yaptırımlar bakımından işlevsel bir yansımasını oluşturmaktadır.</p>

<p>Ne var ki bu genel kuralın KVKK ve Reklam Kurulu tarafından aynı eyleme farklı cezalar verilmesi halinde uygulanması pek de mümkün değildir. Zira bu iki kurulun koruduğu hukuki menfaatler ve ihlal edilen hükümler birbirinden farklıdır. Ayrıca yalnızca idari parası ile sınırlı olmayan şekilde cezalar verilmesi de, idari para cezası dışı verilen cezalar yönünden içtimanın mümkün olmadığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bu yapısal boşluğun sonucu olarak, <strong>uygulamada iki otoritenin de aynı fiil için ayrı ayrı idari para cezası veya sair ceza vermesi mümkündür</strong>. Daha da önemlisi, bu türden çifte cezalandırma durumlarında, Kabahatler Kanunu m. 15/1'in "en ağır ceza" kuralının iki farklı bakanlık/kurum tarafından yürütülen bağımsız süreçlerde kendiliğinden nasıl uygulanacağına dair ne mevzuatta ne de içtihatta bir usul öngörülmüştür. Başka bir deyişle, çifte cezalandırmayı önleyecek maddi hukuk kuralı (m. 15/1) mevcut olsa da, bunu <strong>usulen hayata geçirecek bir kurumsal mekanizma bulunmadığından</strong>, ilgililerin iki ayrı idari para cezası veya cezayla karşılaşması muhtemel bir sonuçtur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>III. Avrupa Birliği Uygulaması: Tek Eylem, Üç Otorite ve Non Bis In Idem’e yönelik Çözüm Arayışları </strong></p>

<p>Avrupa Birliği'nde, bu alanın üç ayrı otorite arasında bölünmüş olması aynı sorunun çok daha karmaşık bir şekilde yaşanmasına neden olmaktadır. Bu bağlamda hedefli reklamda <strong>kişisel veri kullanımı</strong> ulusal veri koruma otoritelerinin (DPA) Genel Veri Korumu Yönetmeliği (GDPR) yetkisine; <strong>reklamın bir çevrimiçi platform üzerinden sunulması</strong> Dijital Hizmetler Yasası (DSA) kapsamında Komisyon/Dijital Hizmetler Koordinatörlerinin yetkisine; <strong>reklamda kullanılan yapay zekâ sisteminin şeffaflık yükümlülükleri</strong> ise bizim Yönetmeliğimizden bir gün sonra 2 Ağustos 2026'da yürürlüğe giren Yapay Zeka Yasası (AI Act) m. 50 kapsamında Avrupa Birliği Yapay Zeka Ofisi (AI Ofisi) ve ulusal piyasa gözetim otoritelerinin yetkisine girmektedir. AI Act'in kendisi bile bu çakışmayı kısmen kabul etmekte, yüksek riskli bazı yapay zeka sistemleri için veri koruma otoritelerini piyasa gözetim otoritesi olarak görevlendirerek örtük bir koordinasyon öngörmektedir. Ancak platformların aynı fiil nedeniyle birden fazla otorite tarafından cezalandırılma riski, açıkça <i>non bis in idem</i> sorunu olarak tartışılmaktadır.</p>

<p>Avrupa Birliği bu sorunu kurumsal, mevzuatsal ve yargısal çözüm mekanizmaları ile aşmaya çalışmaktır. Bu çözüm mekanizmaların ilki <strong>kurumsal çözüm mekanizmaları </strong>olup Avrupa Veri Koruma Kurulu (EDPB) tarafından yayınlanan <strong>Guidelines 3/2025 gereği, düzenlemeye konu </strong>otoriteler arasında samimi bir işbirliğini ve ceza verilmesi öncesi veri koruma otoriteleri olan DPA’lar ile dijital hizmetler DSP otoritelerin birbirine danışmasını öngörmektedir. Böylece ceza verme yetkisine sahip otoriteler arasındaki kurumsal işbirliği ve koordinasyon sayesinde çifte cezalandırmanın önüne geçilmektedir.</p>

<p>Diğer çözüm mekanizması ise <strong>mevzuatsal çözüm mekanizması</strong> olup adı geçen otoritelerin yetki paylaşımını norm düzeyinde kararlaştırarak çifte cezalandırmayı önlemektedir. Örneğin AI Ofisine yapay zeka sistemleri için tanınan münhasır yetki, ulusal otoriteleri devre dışı bıraktığı gibi, AI Act m. 2(7) kişisel verilerin işlenmesi gündeme geldiğinden GDPR’ın asli ve öncelikli yetkisini saklı tutmak kaydı ile AI Act ve veri koruması durumlarda DPA’ların yetkisi öncelenmiştir.</p>

<p>Çözüm mekanizmalarından bir diğeri ise <strong>yargısal çözüm mekanizmaları</strong>dır ve mahkemeler içtihatları ile çifte cezalandırma ilkesinin mutlak olmadığından yola çıkarak somut olaya özgü olarak inceleme yapmakta ve çifte cezalandırma koşullarını inceleyerek bu ilkenin somut olayda ihlal edilip edilmediğine karar vermektedirler. Bu çok otoriteli çakışmanın yargısal çözümü, Avrupa Birliği temel haklar hukukunda 22 Mart 2022 tarihli iki içtihatla, <strong>C-117/20 bpost</strong> ve <strong>C-151/20 Nordzucker</strong> kararlarıyla şekillenmiştir.(Bu davalar aynı eylem nedeniyle sektörel düzenleyici otorite ile rekabet otoritesi ve iki ayrı ülke rekabet otoritesi tarafından verilmiş cezalara ilişkindir). Adalet Divanı bu kararlarda, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı m. 50'de düzenlenen <i>non bis in idem</i> ilkesinin, farklı otoritelerin aynı maddi olguya (idem factum) dayanan birbirini takip eden idari para cezası soruşturmalarını da kapsadığını, ancak bu ilkenin mutlak olmadığını, belirli koşullarda çifte yaptırımın <strong>haklı görülebileceğini</strong> kabul etmiştir.</p>

<p>Avrupa Adalet Divanı, bu davalarda ön koşul olarak “bis”- kesin karar ve “idem”-maddi olguların özdeşliğini aramakta olduğundan, korunan menfaatin aynı olması gerekmez. Diğer bir ön koşul ise çifte cezalandırma yasağının mutlak bir hak bahşetmeyeceği, yani sınırlanabilir hak olduğu ve ancak Avrupa Birliği Temel Haklar şartı 52(1) maddesi uyarınca sınırlanabileceğidir. Ki bu maddeye göre sınırlama hakkın özüne dokunmamalı, gerekli olmalı ve Avrupa Birliği tarafından tanının genel yarar amaçlarına hizmet etmelidir.</p>

<p>Mahkeme bu ön önceleme sonrasında, farklı otoriteler tarafından verilen cezaların çifte cezalandırma ilkesini ihlal edip etmediğini üç aşamalı bir inceleme ile karara bağlamaktadır. Üç aşamalı incelemenin <strong>ilk aşama</strong>sı; açık ve kesin kurallar ile sürecin öngörülebilir olmasıdır. İlgililerin hangi fiilin, hangi durumlarda çifte cezalandırmaya konu olabileceğini, önceden mevcut kurallara bakarak öngörebilmesi gerektiği gibi, farklı cezalar verebilecek otoriteler arası koordinasyonu önceden öngörülebilir kılan açık ve kesin kurallar bulunmalıdır. <strong>İkinci aşama</strong>da, farklı otoritelerce yürütülen yargılamaların yeterince yakın bağlantılı, yani yeterince koordineli bir biçimde ve birbirine yakın bir zaman diliminde yürütülmesi gereklidir. Böylece otoriteler arası bilgi paylaşımı ve süreç koordinasyonunun sağlanıp sağlanmadığı denetlendiği gibi, zaman bakımından yakınlık sayesinde sürecin bütüncül bir yaklaşımla çözülüp çözülmediği ortaya konulmalıdır. <strong>Üçüncü aşama</strong>da ise, bunlara ek olarak birden fazla otorite tarafından verilen cezaların toplam orantılılığı incelenmektedir. Bu sayede ceza miktarının fiilin ağırlığını aşmayacak şekilde tayini amaçlanmakta, iki cezanın toplamının ilgililer üzerinde aşırı ve orantısız bir yük oluşturmaması amaçlanmaktadır. Bu da ancak ikinci cezayı veren otoritenin, ilk cezayı veren otoritenin verdiği cezayı dikkate alması ile mümkündür. Bu üç aşamalı inceleme sonucunda tüm şartlar mevcut ise, farklı otoritelerin farklı meşru menfaatleri koruduğu gerekçesiyle verdiği cezalar <i>non bis in idem</i> ihlali sayılmamaktadır.</p>

<p><strong>IV. Türk Hukuku Bakımından Değerlendirme ve Öneriler</strong></p>

<p>Türkiye'de Avrupa Birliği'ndekinden farklı olarak yetki üç değil <strong>iki otorite arasında</strong> (Reklam Kurulu/Ticaret Bakanlığı ve Kişisel Verileri Koruma Kurumu) bölünmüş olsa da, bu otoriteler arası çifte cezalandırma riski mevcuttur.</p>

<p><strong>A. Kurumsal çözüm mekanizmaları bakımından:</strong> Bu riskin yönetimi adına kurumsal çözüm mekanizmaları yönünden adı geçen otoriteler arasında <strong>28 Ağustos 2024</strong> tarihinde, Ticaret Bakanlığı Tüketicinin Korunması ve Piyasa Gözetimi Genel Müdürlüğü (Reklam Kurulu'nun bağlı olduğu birim) ile KVK Kurumu arasında bir <strong>İş Birliği Protokolü</strong> imzalanmış olup Ticaret Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada; <i>hedefli reklamcılık ve aldatıcı ticari tasarım uygulamaları hakkında toplumun her kesiminde farkındalığın artırılması, dijital reklam ve uygulamalar ile kişisel verilerin kullanımına ilişkin ortak alanlarda uluslararası düzenlemelerin ve uygulamaların takip edilmesi ve mevcut ya da olası ihlallere karşı ortak politika üretilmesi amacıyla Ticaret Bakanlığı Tüketicinin Korunması ve Piyasa Gözetimi Genel Müdürlüğü ile Kişisel Verileri Koruma Kurumu arasında İşbirliği Protokolü imzalandı</i>ğı belirtildikten sonra; Protokolün amacının: hedefli reklamcılık ve aldatıcı ticari tasarım konusunda farkındalık artırma, uluslararası düzenlemeleri takip etme ve "mevcut ya da olası ihlallere karşı ortak politika üretme" olarak belirtilmiştir.</p>

<p>Bu protokolü Avrupa Birliği’ndeki kurumsal çözüm mekanizmaları ve özellikle <strong>Guidelines 3/2025 hükümleri </strong>ile karşılaştırdığımızda, iki otorite arasında imzalanmış idari koordinasyona ilişkin olduğu ve fakat bağımsız bir denetim organı tarafından yoruma açık olmadığı, yayımlanmadığı ve daha da önemlisi mahkemeler önünde bağlayıcı bir usul kuralı olarak ileri sürülebilir nitelikte olmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca basın açıklamasına göre ceza verilmesi öncesi, iki otorite arasında birbirine danışmayı gerekli kılan bir kurumsal işbirliği de bulunmamaktadır.</p>

<p>Gelinen aşamada, işbirliği Protokolünün “ortak politika üretme” aşamasının ötesine geçmesi, iki kurul arasındaki işbirliği ve koordinasyonun “veri ve dosya paylaşımı protokolleri” ile desteklenmesi, ilgililer için öngörülebilir kurallar ile mahkemeler önünde bağlayıcı usul kuralları olarak ileri sürülebilecek kurallara bağlanması gereklidir. Bu bağlamda iki otorite işbirliği ile konuya ilişkin kılavuzlar hazırlanması yoluyla, ilgili kurallar belirlenebileceği gibi, aynı zamanda verilecek kararlarda bu kılavuzda yer alan kuralların yorumlanması yoluyla ilgili ilkelerin bağlayıcılığı sağlanmalıdır. Samimi işbirliğine ilişkin olarak yapılacak bu çalışmalara ek olarak, iki otorite arasında karar verilmesi öncesi danışmayı zorunlu kılan kurallar da benimsenmelidir.</p>

<p><strong>B. Mevzuatsal çözüm mekanizmaları bakımından:</strong> Avrupa Birliği’nde olduğu gibi adı geçen otoriteler bakımından cezalandırma yetkisi bakımından münhasırlığı düzenleyen bir mevzuat bulunmamakta, aynı fiil hakkında gerek KVK Kurulu, gerekse Reklam Kurulu paralel ve tam yetki ile hareket edebilmektedir.</p>

<p>Bu konuda adı geçen otoritelerin münhasır yetkisinin yasal mevzuat ile düzenlenmesi ile cezalandırma yetkisi tek elde toplanabileceği gibi, aynı eylem nedeniyle birden fazla ceza verilmesi haline ilişkin olarak “en ağır ceza”, “önceki cezanın mahsubu” gibi bir takım kuralların veya otoriteler arası çifte cezayı düzenleyen bir takım hükümlerin benimsenmesi yolu da tercih edilebilir. Bu bağlamda, aynı fiilin hem KVKK m. 18, hem de Reklam Yönetmeliği'ne, aykırılık oluşturduğu hâllerde otoriteler arasında zorunlu bilgi paylaşımına ilişkin düzenleme yapılabileceği gibi, bu türden ihlaller bakımından Kabahatler Kanunu m. 15/1'in resen uygulanmasını sağlayacak açık bir usul kuralı eklenebilir. Ayrıca önceki cezanın ikinci otorite tarafından verilecek kararda göz önünde tutulmasını zorunlu kılan düzenlemeler ile de orantılılık ilkesinin göz önünde tutulması sağlanabilir.</p>

<p><strong>C. Yargısal çözüm mekanizmaları bakımından: </strong>Her ne kadar bahsedilen iki otoritenin çifte cezalandırma yetkisi mahkemeler önünde tartışılmamış ise de, çifte cezalandırma ilkesi özellikle vergi cezaları yönünden Anayasa Mahkemesi kararlarında (ve azınlık oylarında) çeşitli yönleri ile tartışılmıştır. Ayrıca yukarıda yer verilen Adalet Divanı kararları da, özellikle rekabet hukuku alanında verilen çifte cezaların non bis in idem ilkesini ihlal edip etmediğinin ayrıntılı olarak tartışıldığı kararlardan olup bu kararlardaki inceleme yöntemi ve somut olaya ilişkin testler Türk mahkeme kararlarına da yol gösterici niteliktedir.</p>

<p><strong>V. Sonuç </strong></p>

<p>1 Ağustos 2026 tarihinde yürürlüğe giren Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik m. 25/A ve m. 18/8 hükümleriyle, kişisel veri işlemeyi reklam hukukunun doğrudan konusu hâline getirerek, KVKK ile kesişen bir alan yaratmıştır. Bu kesişim, ertesi gün Avrupa Birliği'nde yürürlüğe giren AI Act m. 50 ile birlikte okunduğunda, dijital reklamcılığın artık çok otoriteli bir denetime tabi olduğunu göstermektedir. Bu çok otoriteli yapının doğurduğu çifte cezalandırma riski; hem Avrupa Birliği'nde, hem Türkiye'de fiilen mümkün olup bunun yönetilmesi, bir dizi kurumsal, mevzuatsal ve yargısal çözüm mekanizmaları ile mümkündür.</p>

<p>Yapay zekâ destekli ve hedefli reklamcılığın hızla yaygınlaşacağı önümüzdeki dönemde, bu üç mekanizmanın birlikte hayata geçirilmesi ile <i>non bis in idem</i> ilkesinin anlamlı bir güvenceye dönüşmesi sağlanacaktır.</p>

<p><strong>Av. A. Ece KAYA</strong></p>

<p><span style="color:#999999"><strong>KAYNAKLAR </strong></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>-"Three Laws, One Challenge: Complying With the DSA, AI Act, and GDPR", </i>Athena Kontosakou, Gretchen Scott, Maria Belen Granavo; 2025; https://www.goodwinlaw.com/en/insights/publications/2025/07/insights-practices-antc-three-laws-one-challenge</span></p>

<p><span style="color:#999999">-<i>"Double Jeopardy of Article 102 TFEU and the DMA"; 2025; </i>Veerle Peters, Malgorzata Kozak; https://utrechtlawreview.org/articles/10.36633/ulr.1165</span></p>

<p><span style="color:#999999">-<i> "Ne Bis in Idem: The Final Word?;, 2022; Patrick Harrison, Monika Zdziebaska, Bethany Wise; </i>https://legalblogs.wolterskluwer.com/competition-blog/ne-bis-in-idem-the-final-word/</span></p>

<p><span style="color:#999999">-<i> “</i><i>Main Developments in Competition Law and Policy 2022 – Belgium</i>”; 2022; Lodewick Prompers, Sari Corrijn, Florian Jonniaux; https://legalblogs.wolterskluwer.com/competition-blog/main-developments-in-competition-law-and-policy-2022-belgium/</span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>CJEU, C-117/20 bpost SA v. Autorité belge de la concurrence, </i>22.03.2022; https://eur-lex.europa.eu/search.html?scope=EURLEX&amp;text=c+117%2F20+bpost&amp;lang=en&amp;type=quick&amp;qid=1786913858095</span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>- CJEU, C-151/20 Nordzucker AG ve diğerleri, 22.03.2022;</i> https://eur-lex.europa.eu/search.html?scope=EURLEX&amp;text=c+151-20&amp;lang=en&amp;type=quick&amp;qid= 1786914026228</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tek-eylem-iki-otorite-ve-non-bis-in-idem-ilkesi-uzerine-yapay-zeka-caginda-reklam-hukuku</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 12:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/terazi/yapay-zeka-kisisel-ver.jpg" type="image/jpeg" length="56280"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[WhatsApp Mesajı Delil Olur mu? Ekran Görüntüsüyle Dava Kazanılır mı?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/whatsapp-mesaji-delil-olur-mu-ekran-goruntusuyle-dava-kazanilir-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/whatsapp-mesaji-delil-olur-mu-ekran-goruntusuyle-dava-kazanilir-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Günlük hayatın önemli bir bölümü artık telefon ekranlarında yaşanıyor. Borç ilişkileri WhatsApp mesajlarıyla kuruluyor, işçi ile işveren arasındaki talimatlar mesajlaşma uygulamalarından veriliyor, kira uyuşmazlıklarında ödeme ve tahliye konuşmaları telefonda yapılıyor, aile hukukunda tartışmalar ekran görüntülerine yansıyor, ceza dosyalarında ise tehdit, hakaret, şantaj veya dolandırıcılık iddiaları çoğu zaman dijital yazışmalar üzerinden gündeme geliyor.</p>

<p>Bu nedenle vatandaşların en sık sorduğu sorulardan biri şudur: “WhatsApp mesajı mahkemede delil olur mu?”</p>

<p>Bu soruya verilecek cevap tek kelimeyle “evet” veya “hayır” değildir. WhatsApp mesajı delil olabilir; ancak her ekran görüntüsü doğrudan davayı kazandırmaz. Çünkü mahkeme sadece mesajın içeriğine değil, mesajın nasıl elde edildiğine, kime ait olduğuna, değiştirilip değiştirilmediğine, bağlamından koparılıp koparılmadığına ve başka delillerle desteklenip desteklenmediğine bakar.</p>

<p>Kısacası, günümüzde ekran görüntüsü önemlidir; fakat hukuken değer taşıması için güvenilir, bütünlüklü ve hukuka uygun olması gerekir.</p>

<p><strong>Delil Olabilir, Ama Hukuka Uygun Olmalı</strong></p>

<p>Türk hukukunda temel ilke açıktır: Bir iddia ispatlanmak isteniyorsa, kullanılan delilin hukuka uygun şekilde elde edilmiş olması gerekir. Ceza yargılamasında CMK m.217 uyarınca hâkim kararını duruşmada tartışılmış delillere dayandırır ve yüklenen suç, hukuka uygun şekilde elde edilen delillerle ispatlanabilir.</p>

<p>Benzer yaklaşım hukuk yargılamasında da kabul edilmiştir. HMK m.189’a göre hukuka aykırı şekilde elde edilen deliller, bir vakıanın ispatında mahkemece dikkate alınamaz. Bu nedenle konu sadece ceza davalarıyla sınırlı değildir; alacak, boşanma, kira, işçilik, tazminat ve ticari uyuşmazlıklarda da delilin elde ediliş biçimi önemlidir.</p>

<p>Bu noktada şu ayrımı yapmak gerekir: Bir kişinin kendi taraf olduğu yazışmayı dosyaya sunması ile başka bir kişinin telefonuna, sosyal medya hesabına veya özel yazışmasına izinsiz şekilde erişerek mesaj elde etmesi aynı şey değildir. Birincisinde kişi zaten yazışmanın tarafıdır. İkincisinde ise özel hayatın gizliliği, haberleşme hürriyeti ve kişisel verilerin korunması gibi temel haklar gündeme gelir.</p>

<p><strong>Kendi Yazışmanızı Sunmak ile Başkasının Telefonundan Mesaj Almak Aynı Değildir</strong></p>

<p>Bir vatandaş kendisine gönderilen bir WhatsApp mesajını, tarafı olduğu bir yazışmayı veya kendisinin bulunduğu bir konuşmayı mahkemeye sunmak isteyebilir. Bu durumda mahkeme, mesajın davayla ilgisini ve güvenilirliğini değerlendirir. Ancak delilin hukuki değeri yine de otomatik değildir.</p>

<p>Örneğin bir kişi, borç verdiğini iddia ettiği kişiden gelen “Ay sonunda ödeyeceğim” mesajını alacak davasında sunabilir. Bu mesaj önemli olabilir. Fakat mahkeme şu soruları soracaktır: Bu mesaj hangi borca ilişkindir? Mesajı gönderen kişi gerçekten davalı mıdır? Yazışmanın öncesi ve sonrası nedir? Ödeme sonradan yapılmış mıdır? Mesaj başka delillerle destekleniyor mu?</p>

<p>Buna karşılık, bir eşin diğer eşin telefonunu gizlice karıştırarak yazışmaları alması, bir çalışanın iş arkadaşının hesabına izinsiz girmesi, bir kişinin başkasının sosyal medya hesabından ekran görüntüsü elde etmesi çok daha ciddi sorunlar doğurabilir. Anayasa’da özel hayatın gizliliği ve kişisel verilerin korunması güvence altına alınmıştır; ayrıca Anayasa m.38’de kanuna aykırı elde edilen bulguların delil olarak değerlendirilemeyeceği kabul edilmiştir.</p>

<p>Bu nedenle “Ben haklıyım, o yüzden her yolla delil toplayabilirim” düşüncesi yanlıştır. Kişi gerçekten haklı olsa bile, delili hukuka aykırı yolla elde ederse hem delilin değeri tartışmalı hale gelir hem de kendisi başka bir hukuki sorumlulukla karşılaşabilir.</p>

<p><strong>Ekran Görüntüsü Tek Başına Yeterli midir?</strong></p>

<p>Uygulamada en sık yapılan hata, tek bir ekran görüntüsüne aşırı güvenmektir. Oysa ekran görüntüsü çoğu zaman yalnızca başlangıç noktasıdır. Mahkemeler açısından ekran görüntüsünün güvenilirliği ayrıca değerlendirilir.</p>

<p>Çünkü ekran görüntüsü kesilebilir, kırpılabilir, tarih ve saat bilgisi eksik olabilir, mesajın öncesi veya sonrası görünmeyebilir, kişi adı telefona farklı kaydedilmiş olabilir, konuşmanın gerçek bağlamı anlaşılmayabilir. Hatta teknik imkânlarla sahte konuşma görüntüleri üretilebildiği de bilinmektedir.</p>

<p>Bu nedenle önemli bir uyuşmazlıkta yalnızca “bende ekran görüntüsü var” demek yeterli değildir. Yazışmanın tamamı mümkün olduğunca korunmalı, mesajlar silinmemeli, telefon numarası görünür olmalı, tarih-saat bilgisi kaybolmamalı, ilgili dosyada gerekiyorsa bilirkişi incelemesi talep edilmelidir.</p>

<p>Özellikle alacak ilişkilerinde banka dekontları, sözleşmeler, tanık anlatımları, ödeme belgeleri ve diğer yazışmalarla mesajlar desteklenmelidir. Ceza dosyalarında ise mesajın kim tarafından gönderildiği, hesabın kime ait olduğu, telefonun fiilen kim tarafından kullanıldığı ve yazışmanın suçun unsurlarını gerçekten karşılayıp karşılamadığı ayrıca incelenmelidir.</p>

<p><strong>Ceza Dosyalarında WhatsApp Mesajları Daha Hassas Değerlendirilir</strong></p>

<p>Ceza yargılamasında dijital deliller çoğu zaman dosyanın merkezine yerleşir. Tehdit, hakaret, şantaj, dolandırıcılık, uyuşturucu ticareti, örgütlü suçlar, cinsel suçlar veya kişisel verilerin hukuka aykırı kullanılması gibi pek çok dosyada WhatsApp mesajları, sosyal medya yazışmaları ve ekran görüntüleri dosyaya sunulmaktadır.</p>

<p>Ancak ceza yargılamasında mahkûmiyet için şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil gerekir. Bu nedenle bir ekran görüntüsünde geçen ifade tek başına her zaman suçun işlendiğini göstermez. Mesajın bağlamı, konuşmanın bütünü, gönderici kimliği, cihazın kime ait olduğu, mesajların orijinalliği ve diğer delillerle uyumu birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p>Savunma açısından burada önemli itiraz alanları vardır. Müdafi, dijital delilin nasıl elde edildiğini, dosyaya nasıl girdiğini, üzerinde oynama yapılıp yapılmadığını, yazışmanın tamamının sunulup sunulmadığını ve bu delilin mahkûmiyet için yeterli olup olmadığını sorgulamalıdır. Delilin hükme esas alınması isteniyorsa sadece içeriği değil; kaynağı, bütünlüğü, doğrulanabilirliği ve hukuka uygunluğu da tartışılmalıdır.</p>

<p>Bu nedenle dijital delil, ceza dosyalarında hem iddia hem savunma açısından dikkatle ele alınması gereken bir alandır. Bir mesaj dosyada önemli olabilir; fakat o mesajın sanıkla bağlantısı, suçun unsurlarıyla ilişkisi ve diğer delillerle birlikte ne ifade ettiği ayrıca değerlendirilmeden hükme esas alınması sağlıklı değildir.</p>

<p><strong>İş ve Aile Hukukunda Mesajlaşmaların Önemi</strong></p>

<p>WhatsApp mesajları sadece ceza dosyalarında değil, iş ve aile hukuku uyuşmazlıklarında da büyük önem taşır. İşverenin işçiye verdiği talimatlar, fazla mesai yazışmaları, izin talepleri, ücret konuşmaları veya iş akdinin sona ermesine ilişkin mesajlar iş davalarında gündeme gelebilir.</p>

<p>Aile hukukunda ise eşler arasındaki yazışmalar; tehdit, hakaret, ekonomik baskı, sadakat yükümlülüğü iddiaları veya çocukla kişisel ilişki konularında delil olarak ileri sürülebilir. Ancak burada da özel hayatın gizliliği ve haberleşme hürriyeti bakımından dikkatli olunmalıdır.</p>

<p>Bu nedenle özellikle boşanma ve iş davalarında “mesaj var” demek tek başına yeterli değildir. Mesajın nasıl elde edildiği, tarafların makul gizlilik beklentisi, işverenin denetim yetkisinin sınırı, eşlerin özel hayat alanı ve delilin uyuşmazlıkla ilgisi birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>Vatandaş Ne Yapmalı?</strong></p>

<p>Bir WhatsApp yazışması hukuki uyuşmazlık açısından önemliyse ilk yapılması gereken şey mesajları silmemektir. Yazışma mümkün olduğunca orijinal haliyle korunmalıdır. Sadece lehe görünen bir cümleyi almak yerine konuşmanın öncesi ve sonrası da saklanmalıdır. Tarih, saat, numara ve kişi bilgileri görünür olmalıdır.</p>

<p>Delilin ileride inkâr edilme ihtimali varsa, somut olayın niteliğine göre noter tespiti, bilirkişi incelemesi, delil tespiti veya mahkeme aracılığıyla teknik inceleme gibi yollar değerlendirilebilir. Ayrıca mesajların yanında banka dekontu, sözleşme, tanık, kamera kaydı, e-posta, SMS veya başka yazışmalar varsa bunlar da birlikte muhafaza edilmelidir.</p>

<p>En önemlisi, delil elde etmeye çalışırken hukuka aykırı yöntemlere başvurulmamalıdır. Başkasının telefonunu karıştırmak, hesabına girmek, şifresini öğrenmeye çalışmak, gizli yazışmaları ele geçirmek veya özel konuşmaları izinsiz kaydetmek doğru bir yol değildir. Bu tür davranışlar, kişinin haklı olduğu bir dosyada dahi aleyhine sonuç doğurabilir.</p>

<p><strong>Avukat Açısından Değerlendirme</strong></p>

<p>Dijital deliller artık neredeyse her dosyada karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle avukatın görevi sadece ekran görüntüsünü dilekçeye eklemek değildir. Avukat, delilin hukuki değerini, ispat gücünü, elde ediliş biçimini ve mahkemenin bu delile nasıl yaklaşabileceğini önceden değerlendirmelidir.</p>

<p>Bir dosyada WhatsApp mesajı müvekkil lehine olabilir; ancak aynı mesajın bağlamı, karşı tarafın savunması veya başka delillerle birlikte değerlendirilmesi farklı sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle dijital deliller aceleyle değil, dosyanın tamamı içinde stratejik olarak kullanılmalıdır.</p>

<p>Savunma dosyalarında ise dijital deliller mutlaka sorgulanmalıdır. Mesajın kime ait olduğu, cihazın kimde olduğu, yazışmanın tam olup olmadığı, ekran görüntüsünün gerçekliği, delilin dosyaya hangi yolla girdiği ve mahkûmiyete esas alınabilecek nitelikte olup olmadığı özellikle tartışılmalıdır.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>WhatsApp mesajı mahkemede delil olabilir. Ancak her ekran görüntüsü güçlü delil değildir ve her ekran görüntüsü davayı kazandırmaz. Delilin hukuka uygun şekilde elde edilmesi, gerçekliğinin tartışmasız olması, bağlamından koparılmaması ve başka delillerle desteklenmesi gerekir.</p>

<p>Dijital çağda hukuk artık sadece imzalı belgelerle değil, telefon ekranlarıyla da ilgileniyor. Fakat mahkeme önünde önemli olan sadece mesajın ne söylediği değildir. O mesajın kim tarafından gönderildiği, nasıl elde edildiği, neyi ispatladığı ve hukuka uygun olup olmadığı da en az içeriği kadar önemlidir.</p>

<p>Bu nedenle WhatsApp mesajları ve ekran görüntüleri, doğru kullanıldığında güçlü bir delil olabilir; yanlış kullanıldığında ise dosyayı güçlendirmek yerine zayıflatabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mehmet-bugra-anil" title="Av. Mehmet Buğra ANIL"><img alt="Av. Mehmet Buğra ANIL" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/02/mehmet-bugra-anil.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mehmet-bugra-anil" title="Av. Mehmet Buğra ANIL">Av. Mehmet Buğra ANIL</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><i>Not: Bu yazı genel bilgilendirme amacı taşımaktadır. Somut olaylarda delilin niteliği, elde ediliş biçimi, dosyanın türü ve diğer deliller farklı hukuki sonuçlar doğurabileceğinden profesyonel hukuki değerlendirme alınması gerekir.</i></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/whatsapp-mesaji-delil-olur-mu-ekran-goruntusuyle-dava-kazanilir-mi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 09:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/terazi/whatsapp-law.jpg" type="image/jpeg" length="40400"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanma Davasında WhatsApp Yazışmalarının Delil Niteliği]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-whatsapp-yazismalarinin-delil-niteligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-whatsapp-yazismalarinin-delil-niteligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Av. Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Günümüzde en sık kullanılan iletişim araçlarından biri WhatsApp olduğu için tartışmalar, kırgınlıklar, özür mesajları, duygusal konuşmalar hatta aldatmaya ilişkin izler çoğu zaman bu uygulama üzerinden ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle WhatsApp yazışmaları, boşanma davalarında son yılların en güçlü dijital delilleri arasında yer almaktadır. Ancak her mesajın otomatik olarak delil sayılmadığını ve hukuki sınırlar içinde elde edilmesi gerektiğini özellikle vurgulamak gerekir.</p>

<p>WhatsApp mesajları, hukuka uygun şekilde elde edilmişse mahkeme tarafından delil olarak kabul edilir. Ancak hâkim bu yazışmaları kesin delil olarak değil, takdir yetkisi kapsamında değerlendirir. Mesajların içeriği, tarihlerinin tutarlılığı, olayla bağlantısı ve dosyadaki diğer delillerle uyumu birlikte ele alınır.</p>

<p>Hukuka uygunluk bakımından temel ilke şudur: Kişi, tarafı olduğu yazışmaları delil olarak sunabilir. Kendi telefonunuza gelen, sizin yazdığınız ya da size gönderilen mesajlar hukuka uygundur. Buna karşılık eşin telefonunun şifresini kırarak mesajlara ulaşmak, izinsiz şekilde telefonu ele geçirmek, gizli takip uygulamaları kullanmak hukuka aykırıdır. Bu şekilde elde edilen mesajlar mahkeme tarafından reddedilebildiği gibi ayrıca cezai sorumluluk da doğurabilir.</p>

<p>Ortak kullanılan cihazlarda görülen WhatsApp mesajları ise farklı değerlendirilir. Aynı evde herkesin kullandığı tablet, bilgisayar veya ortak telefon üzerinden görülen yazışmalar çoğu zaman hukuka uygun kabul edilir. Çünkü bu durumda özel hayatın gizliliğine yönelik doğrudan bir ihlal bulunmaz.</p>

<p>WhatsApp yazışmaları boşanma davalarında özellikle aldatma, hakaret, tehdit, ekonomik şiddet, fiziksel şiddet sonrası gönderilen özür mesajları, evi terk ettiğini kabul eden yazışmalar ve çocuğun bakımıyla ilgili tartışmalarda güçlü delil niteliği taşır. Bazen tek bir mesajın bile davanın seyrini tamamen değiştirdiği görülmektedir.</p>

<p>Ekran görüntüleri de delil olarak kabul edilebilir. Ancak tarih ve saat bilgilerinin görünür olması, konuşma bütünlüğünün bozulmamış olması ve mesajların karşı tarafa ait numarayla örtüşmesi gerekir. Hâkim şüphe duyarsa bilirkişi incelemesi yapılabilir, telefon yedekleri ve teknik kayıtlar incelenebilir. Bu nedenle sahte veya manipüle edilmiş ekran görüntüleri genellikle kolayca tespit edilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Karşı taraf mesajı inkâr ederse teknik inceleme süreci devreye girer. Bilirkişi, mesajların gönderim kayıtlarını, metadata bilgilerini, zaman damgalarını ve veri bütünlüğünü inceler. Mesajların silinip silinmediği ya da değiştirilip değiştirilmediği kısa sürede ortaya çıkarılabilir.</p>

<p>Tarafı olunmayan, üçüncü kişilere ait özel yazışmaların delil olarak sunulması ise mümkün değildir. Bu durum kişisel verilerin hukuka aykırı şekilde elde edilmesi anlamına gelir ve mahkemeler tarafından kabul edilmez.</p>

<p>Sonuç olarak WhatsApp yazışmaları, boşanma davalarında doğru ve hukuka uygun şekilde kullanıldığında son derece etkili bir delildir. Ancak belirleyici olan yalnızca mesajın içeriği değil, elde ediliş şekli ve olayla açık bağlantısının kurulabilmesidir. Bazı durumlarda tek bir mesaj, bazı durumlarda ise diğer delillerle birlikte davanın yönünü tamamen değiştirebilir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-whatsapp-yazismalarinin-delil-niteligi</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 09:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/jVREWCUhxFI/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="70352"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanma Davasında Ekonomik Şiddet Kusur mudur, Nasıl Ispatlanır]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-ekonomik-siddet-kusur-mudur-nasil-ispatlanir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-ekonomik-siddet-kusur-mudur-nasil-ispatlanir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Av. Arb. Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Ekonomik şiddet, eşlerden birinin diğerini maddi yönden baskı altına alması, parasal gücü bir kontrol ve tahakküm aracı olarak kullanması ve ekonomik bağımlılık yaratmasıdır. Çoğu zaman fiziksel şiddet kadar görünür değildir; ancak etkisi son derece derin ve yıkıcıdır. Çalışmaya izin verilmemesi, kazanılan paraya el konulması, eve para bırakılmaması, tüm harcamaların denetlenmesi, temel ihtiyaçların kasıtlı olarak karşılanmaması gibi davranışlar ekonomik şiddetin tipik örnekleri arasında yer alır.</p>

<p>Ekonomik şiddetin ispatında en önemli unsur, bu davranışların süreklilik göstermesi ve hayatın olağan akışına aykırı olmasıdır. Mahkemeler tekil ve geçici durumlar yerine, sistematik bir baskının varlığına odaklanır.</p>

<p>Bu tür şiddetin ispatında en sık başvurulan deliller mesajlaşmalar ve WhatsApp yazışmalarıdır. “Para vermiyorum”, “Çalışmanı istemiyorum”, “Harcadığın her kuruşu bana soracaksın” gibi ifadeler, mahkeme tarafından doğrudan ekonomik baskı olarak değerlendirilir ve güçlü delil niteliği taşır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Banka kayıtları da ekonomik şiddetin ispatında önemli bir yer tutar. Evin giderlerinin uzun süre karşılanmaması, eşin maaşına el konulması, hesaplara gelen paranın sürekli diğer eş tarafından çekilmesi, kartların alınması ya da borçların tek tarafa yüklenmesi banka hareketleriyle açıkça ortaya konulabilir. Nafakanın ödenmemesi veya paranın tehdit ve baskı aracı olarak kullanılması da dekontlarla desteklendiğinde güçlü delil oluşturur.</p>

<p>Tanık beyanları ekonomik şiddetin ispatında bir diğer önemli unsurdur. Aile bireyleri, komşular, iş arkadaşları veya yakın çevredeki kişiler, ekonomik baskıya tanıklık etmişse mahkemede bu durumu doğrulayabilir. Özellikle “eve para bırakılmıyordu”, “çalışmasına izin verilmiyordu”, “maaşı tamamen elinden alınıyordu” şeklindeki anlatımlar hâkim açısından dikkate alınır.</p>

<p>Faturalar, kira ödemeleri, alışveriş fişleri ve karşılanmayan temel ihtiyaçlara ilişkin belgeler de ekonomik şiddetin ispatında kullanılabilir. Bazı durumlarda ekonomik baskı, aileyi aç bırakma boyutuna kadar ulaşabilir ve bu halde hâkim, durumu ağır kusur olarak değerlendirir.</p>

<p>Polis tutanakları ve resmi şikâyet kayıtları da ekonomik şiddetin varlığını gösteren deliller arasında yer alır. Ayrıca yoğun ekonomik baskı nedeniyle yaşanan psikolojik çöküş hallerinde psikolog veya psikiyatri raporları, ekonomik şiddetin etkisini ortaya koymak açısından önemlidir.</p>

<p>Hâkim tüm bu delilleri birlikte değerlendirirken ekonomik şiddetin sistematik olup olmadığına, süreklilik gösterip göstermediğine, tarafın maddi gücüne rağmen aileye katkı sağlayıp sağlamadığına ve paranın bir tahakküm aracı olarak kullanılıp kullanılmadığına bakar. Ekonomik şiddet birçok boşanma kararında ağır kusur olarak kabul edilir ve nafaka, velayet ile maddi ve manevi tazminat kararlarını doğrudan etkiler.</p>

<p>Sonuç olarak ekonomik şiddet; mesajlar, banka kayıtları, tanık beyanları, faturalar, resmi tutanaklar ve sağlık raporlarıyla çok yönlü şekilde ispatlanabilir. Aileye bilerek ekonomik baskı uygulanması ve paranın güç unsuru haline getirilmesi, Türk Medeni Kanunu kapsamında ciddi bir kusur olarak değerlendirilir ve boşanma davasının sonucunu doğrudan etkiler.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-ekonomik-siddet-kusur-mudur-nasil-ispatlanir</guid>
      <pubDate>Sun, 16 Aug 2026 11:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/s0HJ8TCblOQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="69568"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanma Davasında Horlama, Dağınıklık, Titizlik Kusur Sayılır mı?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-horlama-daginiklik-titizlik-kusur-sayilir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-horlama-daginiklik-titizlik-kusur-sayilir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Av. Arb. Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu videoda, günlük hayatta basit gibi görünen ancak evlilik birliği içinde zamanla ciddi hukuki sonuçlara yol açabilen davranışların boşanma davalarında kusur sayılıp sayılmayacağını ele alıyoruz. Horlama, dağınıklık, aşırı titizlik, düzen takıntısı, ev işlerini paylaşmamak, eve maddi katkı sunmamak, kişisel alanı ihmal etmek gibi davranışların Türk Medeni Kanunu kapsamında nasıl değerlendirildiğini ayrıntılı şekilde açıklıyoruz.</p>

<p>Türk Medeni Kanunu’na göre eşler, birlikte yaşama, karşılıklı sadakat, saygı, yardımlaşma ve evlilik birliğinin huzurunu koruma yükümlülüğü altındadır. Bu nedenle tek başına horlama, dağınıklık ya da titizlik her zaman boşanma sebebi veya kusur olarak kabul edilmez. Ancak bu davranışlar uzun süreli bir huzursuzluk yaratıyor, eşin yaşamını zorlaştırıyor, psikolojik baskıya dönüşüyor ve evlilik birliğini temelinden sarsıyorsa, mahkemeler tarafından kusur olarak değerlendirilebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Videoda özellikle horlamanın hangi durumlarda tıbbi bir sorun olarak kabul edildiği, ne zaman evlilik birliğini etkileyen bir unsur haline geldiği; dağınıklığın hangi aşamada eşe karşı duyarsızlık ve saygısızlık olarak yorumlanabildiği; aşırı titizlik ve obsesif davranışların psikolojik şiddet boyutuna nasıl ulaşabildiği detaylı şekilde ele alınmaktadır. Ayrıca hâkimin kusur değerlendirmesi yaparken davranışların sıklığına, yoğunluğuna, taraflar üzerindeki etkisine ve evlilik birliği üzerindeki sonuçlarına nasıl baktığı açıklanmaktadır.</p>

<p>Boşanma davalarında önemli olan davranışın adı değil, evlilik birliği üzerindeki etkisidir. Küçük gibi görünen alışkanlıklar zamanla sürekli tartışmaya, saygının kaybolmasına ve evliliğin çekilmez hale gelmesine yol açıyorsa, bu durum hukuki anlamda kusur olarak kabul edilebilir. Videoda kusurun ispatında mesajlaşmaların, tanık beyanlarının, psikolog raporlarının ve diğer delillerin nasıl değerlendirildiğine de yer verilmektedir.</p>

<p>Boşanma davası açmayı düşünenler, çekişmeli boşanma sürecinde kusur kavramını merak edenler ve evlilikte hangi davranışların hukuki sonuç doğurabileceğini öğrenmek isteyenler için bilgilendirici ve yol gösterici bir içeriktir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-horlama-daginiklik-titizlik-kusur-sayilir-mi</guid>
      <pubDate>Sat, 15 Aug 2026 23:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/UJCdfKREVi0/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="20427"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[BOŞANMA DAVASINDA ÇOCUKLAR TANIK OLARAK DİNLENİR Mİ?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-cocuklar-tanik-olarak-dinlenir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-cocuklar-tanik-olarak-dinlenir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Boşanma Davasında Çocuklar Tanık Olarak Dinlenir mi?</strong></p>

<p>Bu videoda, uygulamada en çok merak edilen ve en hassas başlıklardan biri olan boşanma davası sürecinde çocukların tanık olarak dinlenip dinlenemeyeceği konusu ele alınmaktadır. Boşanma davası sırasında çocukların mahkemede tanık yapılmasının neden hukuken uygun görülmediği ve boşanma davası sürecinin çocukların psikolojisi üzerindeki etkileri ayrıntılı şekilde açıklanmaktadır.</p>

<p>Boşanma davası açıldığında, taraflar çoğu zaman çocukların tanık olarak dinlenip dinlenemeyeceğini merak etmektedir. Ancak boşanma davası uygulamasında mahkemeler, çocukların anne veya baba aleyhine tanıklık yapmasını doğru bulmamaktadır. Çünkü boşanma davası içinde çocuğun taraf seçmeye zorlanması, uzun vadeli psikolojik zararlar doğurabilmektedir. Bu nedenle boşanma davası kapsamında çocuklar duruşma salonuna alınmaz ve tanık kürsüsüne çıkarılmaz.</p>

<p>Videoda, boşanma davası sürecinde “çocuğun üstün yararı” ilkesinin neden esas alındığı, çocuğun dava içinde bir delil veya araç haline getirilmesinin neden kabul edilmediği açık bir dille anlatılmaktadır. Boşanma davası sırasında çocukların kolay yönlendirilebilir olması, beyanlarının objektifliğini tartışmalı hale getirdiği için mahkemeler bu konuda son derece hassas davranmaktadır.</p>

<p>Buna rağmen, bazı istisnai durumlarda boşanma davası kapsamında çocuğun görüşüne başvurulabilmektedir. Özellikle boşanma davası sürecinde çocuğun fiziksel şiddete, tehdide, ağır hakaretlere veya istismar şüphesine doğrudan maruz kaldığı hallerde, çocuğun anlattıkları önem kazanabilir. Ancak bu durumlarda bile boşanma davası içinde çocuk tanık olarak dinlenmez. Çocuğun görüşü, pedagog, psikolog veya sosyal hizmet uzmanı eşliğinde alınır ve uzman raporu olarak dosyaya girer.</p>

<p>Velayet davası içeren bir boşanma davası söz konusu olduğunda ise, özellikle on beş yaş ve üzeri çocukların görüşleri alınabilir. Bu görüş, boşanma davasında kusur ispatı amacıyla değil; çocuğun hangi ebeveynle daha güvenli ve sağlıklı bir yaşam süreceğinin belirlenmesi için değerlendirilir. Boşanma davası kapsamında çocuğun eğitimi, sağlığı, sosyal çevresi ve psikolojik durumu esas alınır.</p>

<p>Bu videoda ayrıca, boşanma davası sürecinde çocukların tanık yapılmasının neden travmatik sonuçlar doğurabileceği, yüksek çatışmalı boşanma davası süreçlerinde çocukların nasıl ağır bir baskı altında kaldığı ve mahkemelerin bu nedenle çocukları davanın dışında tutmaya çalıştığı detaylı şekilde açıklanmaktadır.</p>

<p>Sonuç olarak, boşanma davası içinde çocuklar tanık olarak dinlenmez. Boşanma davası sürecinde yalnızca çocuğun doğrudan yaşadığı olaylarda, güvenli bir ortamda ve uzman eşliğinde görüşü alınabilir. Bu görüşler tanıklık değildir; boşanma davası dosyasına giren uzman raporlarıdır. Mahkemelerin temel amacı, boşanma davası sürecinde çocuğun psikolojik ve duygusal bütünlüğünü korumaktır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-cocuklar-tanik-olarak-dinlenir-mi</guid>
      <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 16:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/3Q2OnFsBZLQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="34907"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanma Davasında Fiziksel Şiddet Nasıl Ispatlanır ve Boşanma Davasına Etkisi Nedir?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-fiziksel-siddet-nasil-ispatlanir-ve-bosanma-davasina-etkisi-nedir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-fiziksel-siddet-nasil-ispatlanir-ve-bosanma-davasina-etkisi-nedir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Boşanma davalarında şiddet iddiaları, hem hukuki hem de vicdani açıdan en ağır ve en hassas konuların başında gelir. Bu videoda; boşanma davasında fiziksel şiddetin nasıl ispatlandığını, mahkemelerin hangi delillere özellikle önem verdiğini ve şiddetin nafaka, tazminat ve velayet üzerindeki etkilerini tüm yönleriyle ele alıyorum.</p>

<p>Boşanma davalarında fiziksel şiddet, psikolojik şiddet, tehdit, baskı ve aile içi şiddetin her türü; Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanunu kapsamında ağır kusur olarak değerlendirilir. Şiddetin varlığının ispatında en güçlü ve tartışmasız deliller; doktor raporları, Adli Tıp Kurumu raporları ve polis tutanaklarıdır.</p>

<p><strong><i>Videoda özellikle şu başlıklara detaylı şekilde değinilmektedir:</i></strong></p>

<p>Boşanma davasında fiziksel şiddetin hukuki anlamı</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Doktor raporlarının ve hastane kayıtlarının delil değeri</p>

<p>Adli Tıp Kurumu raporlarının kusur tespitindeki rolü</p>

<p>Polis tutanakları, 155/112 başvuruları ve 6284 sayılı Kanun kapsamında verilen uzaklaştırma kararlarının önemi</p>

<p>Hakimin şiddet iddialarını değerlendirirken dikkate aldığı kriterler</p>

<p>Şiddetin ispatlanmasının nafaka, maddi-manevi tazminat ve velayet üzerindeki etkileri</p>

<p>Şiddet iddialarının somut, resmi ve bilimsel delillerle desteklenmesi, boşanma davalarının seyrini doğrudan etkiler. Özellikle Adli Tıp raporları, acil servis ve adli muayene kayıtları ile polis tutanakları; mahkemeler nezdinde en güçlü ispat araçlarıdır. Bu deliller, şiddetin ne zaman ve nasıl gerçekleştiğini objektif şekilde ortaya koyar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-fiziksel-siddet-nasil-ispatlanir-ve-bosanma-davasina-etkisi-nedir</guid>
      <pubDate>Sat, 01 Aug 2026 13:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/_GXN6UozM2Y/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="24596"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanma Davasında Hak Kaybına Neden Olan En Büyük Hatalar]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-hak-kaybina-neden-olan-en-buyuk-hatalar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-hak-kaybina-neden-olan-en-buyuk-hatalar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-hak-kaybina-neden-olan-en-buyuk-hatalar</guid>
      <pubDate>Sat, 18 Jul 2026 23:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/BjdDJh1aHnQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="49973"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Eşim Boşanmak İstemiyor Ben Yine de Boşanabilir miyim?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Eşim Boşanmak İstemiyor Ben Yine de Boşanabilir miyim?</strong></p>

<p>Boşanma davası, taraflardan birinin boşanmak istemesine rağmen diğer eşin karşı çıkması halinde de açılabilir. Türk Medeni Kanunu’na göre eşin rızası şart değildir. Mahkeme, boşanma davası kapsamında evlilik birliğinin temelinden sarsılıp sarsılmadığını inceler.</p>

<p><strong>Boşanma Türleri</strong></p>

<p>• Anlaşmalı boşanma davası: Tarafların boşanmayı ve şartlarını kabul etmesiyle hızlı ilerler.</p>

<p>• Çekişmeli boşanma davası: Eşlerden biri boşanmaya karşı çıkıyorsa açılır ve süreç daha uzun olabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Hukuki Dayanak</strong></p>

<p>Boşanma davası TMK 166. maddeye dayanır. Ortak yaşamın sürdürülemeyecek ölçüde bozulması boşanma gerekçesidir. Bir eşin boşanmak istememesi boşanma davası açılmasına engel olmaz.</p>

<p><strong>Delillerin Önemi</strong></p>

<p>Boşanma davası sürecinde mahkeme, tarafların iddialarını somut delillerle değerlendirir.</p>

<p>• Tanık anlatımları</p>

<p>• Mesaj kayıtları</p>

<p>• Raporlar</p>

<p>• Diğer yazılı veya görsel deliller</p>

<p>Delil yetersizliği durumunda boşanma davası reddedilebilir.</p>

<p><strong>Aynı Evde Yaşama Durumu</strong></p>

<p>Aynı çatı altında yaşamaya devam edilmesi boşanma davası açılmasına engel değildir. Ayrı odalarda yaşamak, iletişimin kopması, ilgisizlik gibi unsurlar evliliğin fiilen bittiğini gösterebilir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Eşin boşanmaya karşı çıkması boşanma davası açılmasını engellemez. Önemli olan evliliğin sürdürülemez olduğunun somut şekilde ortaya konmasıdır. Boşanma davası süreci delillerin gücüyle şekillenir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 23:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/498gsBydbiA/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="50920"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR</strong></p>

<p><strong>1. Boşanma davası sürecinin duygusal boyutu</strong></p>

<p>Boşanma davası, tarafların en yoğun duyguları yaşadığı dönemlerden biridir. Bu duygusal yük nedeniyle boşanma davası sırasında sağduyulu karar vermek çoğu zaman zorlaşır. Ancak unutulmamalıdır ki boşanma davası sırasında yapılan her yanlış hamle, hem hukuki hem ekonomik açıdan uzun vadeli sonuçlar doğurabilir.</p>

<p><strong>2. Boşanma davası açmadan önce doğru hazırlık yapmanın önemi</strong></p>

<p>Birçok kişi ani öfke ve kırgınlıklarla boşanma davası açmaktadır. Oysa boşanma davası, sadece ayrılığı değil; mal paylaşımı, velayet, nafaka ve tazminat gibi birçok konuyu kapsayan kapsamlı bir hukuki süreçtir. Bu nedenle boşanma davası açmadan önce durumun dikkatle değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p><strong>3. Delil olmadan boşanma davası açmanın riskleri</strong></p>

<p>Boşanma davasında en sık rastlanan hatalardan biri delilsiz başvuru yapılmasıdır. Aldatma, şiddet veya terk iddiaları somut delillerle desteklenmediği sürece mahkeme boşanma davasında istenen sonucu vermez. Mesaj kayıtları, görüntüler, tanık anlatımları veya kamera kayıtları olmadan açılan boşanma davalarının reddedilmesi çok yaygındır.</p>

<p><strong>4. Mal paylaşımı ve boşanma davasındaki yanlış bilinenler</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Boşanma davası sürecinde malların paylaşımı konusunda çok sayıda yanlış bilgi bulunmaktadır. Malın bir eşin üzerine kayıtlı olması diğer eşin hakkı olmadığı anlamına gelmez. Edinilmiş mallara katılma rejimi gereğince evlilik süresince edinilen mallarda her iki eşin de hakkı vardır. Bu nedenle boşanma davası açılmadan önce mal varlığının doğru tespit edilmesi önemlidir.</p>

<p><strong>5. Nafaka ve tazminat haklarının doğru değerlendirilmesi</strong></p>

<p>Boşanma davasında tazminatın boşanmayı kimin istediğine göre belirlendiği yönünde yaygın bir yanılgı vardır. Oysa tazminat, tarafların kusur durumuna göre değerlendirilir. Daha az kusurlu olan ve boşanma davası sonucunda ekonomik kayba uğrayan taraf tazminat talep edebilir. Nafaka hakkı da aynı şekilde boşanma davası içerisindeki genel durum ve ihtiyaçlara göre değerlendirilir.</p>

<p><strong>6. Velayet konusunun boşanma davasındaki yeri</strong></p>

<p>Boşanma davası sırasında velayeti bir rekabet alanı olarak görmek ciddi bir hatadır. Mahkemeler velayet kararını ebeveynlerin duygusal beyanlarına göre değil, çocuğun üstün yararını gözeterek verir. Çocuğun gelişimini hangi ebeveynin daha iyi destekleyebileceği belirleyici unsurdur.</p>

<p><strong>7. Sosyal medyanın boşanma davasına etkisi</strong></p>

<p>Boşanma davası devam ederken yapılan sosyal medya paylaşımları sürecin seyrini olumsuz etkileyebilir. Kişinin duygusal bir anla yaptığı paylaşım, boşanma davasında karşı taraf için delil niteliği taşıyabilir ve mahkemenin bakış açısını değiştirebilir.</p>

<p><strong>8. İletişimin tamamen kopması ve boşanma davasına etkileri</strong></p>

<p>Boşanma davasında tarafların iletişimi tamamen kesmesi özellikle çocukların olduğu durumlarda büyük sorunlara yol açar. Saygılı ve kontrollü bir iletişim biçimi, hem boşanma davasının sağlıklı ilerlemesini sağlar hem de çocukların psikolojik açıdan korunmasına katkıda bulunur.</p>

<p><strong>9. Sonuç: Boşanma davası bir son değil, yeni bir başlangıçtır</strong></p>

<p>Boşanma davası, yalnızca bir evliliğin bitişi değildir; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Bu nedenle boşanma davasının bilinçli, planlı ve hukuka uygun yürütülmesi, gelecekte karşılaşılabilecek sorunların önüne geçmek açısından büyük önem taşır</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</guid>
      <pubDate>Sat, 30 May 2026 17:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/6hqXrTPHfjE/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="27721"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK (Zina Nedeni İle Boşanma)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK ( Zina Nedeni İle Boşanma)</strong></p>

<p>Bu video, eşinizin sizi aldatması durumunda Türk Medeni Kanunu’nun size tanıdığı tüm hakları anlaşılır şekilde öğrenebilmeniz için hazırlanmıştır. Zina, kanunda özel boşanma sebebi olarak düzenlenmiştir ve atacağınız her adım hukuki sonucunuzu doğrudan etkiler. Aldatma fiilini öğrendiğiniz tarihten itibaren 6 ay içinde ve her hâlde fiilin üzerinden 5 yıl geçmeden dava açabilirsiniz. Eşinizi açık veya örtülü biçimde affetmişseniz dava hakkınız ortadan kalkar. Birlikte yaşamaya devam etmek dahi affetme olarak kabul edilebilir.</p>

<p>Sadakat yükümlülüğünün ihlali ağır bir kusur sayıldığından, boşanma davasında kusur tespiti maddi ve manevi tazminat taleplerinizi güçlendirir. Mahkeme tazminat miktarını tarafların ekonomik durumu, evliliğin süresi ve aldatmanın etkilerine göre belirler. Çocukların velayetinde ise çocuğun üstün yararı esastır. Sadakatsizlik çocuğun gelişimini olumsuz etkiliyorsa velayet çoğunlukla sadakatsiz olmayan tarafa verilir.</p>

<p>Bu süreçte geçerli delillerin hukuka uygun şekilde toplanması önemlidir. Tanık beyanları, otel kayıtları, sosyal medya paylaşımları ve alenileşmiş mesajlaşmalar kullanılabilir. Boşanma ile birlikte mal paylaşımı da gündeme gelir ve yasal mal rejimi gereği evlilik süresince edinilen mallar eşit şekilde paylaşılır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu açıklama, aldatma gibi sarsıcı bir durumda haklarınızı doğru adımlarla kullanabilmeniz için hazırlanmıştır. Duygusal tepkiyle değil, hukuki bilinçle hareket etmek sürecin en önemli unsurudur.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</guid>
      <pubDate>Thu, 28 May 2026 18:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Sy5Wvj2MyHc/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="94398"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="94740"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="28359"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>

<p></p>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="14799"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="82292"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="83879"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="68766"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="54058"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="96780"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="55480"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="82725"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
