<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Mon, 10 Aug 2026 16:18:43 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Konkordato Kararının İşçilik Alacaklarına Etkisi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/konkordato-kararinin-iscilik-alacaklarina-etkisi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/konkordato-kararinin-iscilik-alacaklarina-etkisi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Ekonomik darboğazlara giren şirketlerin borçlarını yapılandırarak faaliyetlerine devam etmelerini sağlamak amacıyla düzenlenmiş olan konkordato kurumu, alacaklılar ile borçlular arasındaki dengeyi gözeten önemli bir hukuki mekanizmadır. 2018 yılında yapılan yasal değişikliklerle yeniden yapılandırılan konkordato sistemi, iflasın önüne geçmek ve ticari hayatı korumak adına sıkça başvurulan bir çözüm yolu hâline gelmiştir.</p>

<p>Ancak konkordato ilanı, sadece ticari alacaklıları değil; aynı zamanda işveren ile iş ilişkisi bulunan işçileri de doğrudan etkileyen sonuçlar doğurur. Zira işçiler, iş sözleşmesinden kaynaklanan ücret, kıdem, ihbar, fazla mesai ve yıllık izin gibi çeşitli alacaklara sahiptir. Bu tür alacaklar hem niteliği hem de sosyal koruma işlevi itibarıyla farklı bir değerlendirmeyi gerektirir.</p>

<p>Konkordato, borçlu şirketlerin, alacaklılarının izni ve mahkemenin tasdikiyle borçlarını belli bir plana göre ödemelerine imkân tanıyan, iflası önlemeyi amaçlayan bir yeniden yapılandırma sürecidir. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 285 ila 309. maddeleri arasında düzenlenen bu kurum, hem borçlunun ticari faaliyetini sürdürebilmesine hem de alacaklıların alacaklarını belirli ölçüde ve sıraya göre tahsil edebilmesine imkân tanır. Konkordato, mahkemece geçici ve kesin mühlet kararı verilmesiyle birlikte çeşitli hukuki sonuçlar doğurur. Bu süreçte borçlunun malvarlığı koruma altına alınır, alacaklıların bireysel takibi durur ve bir ödeme planı hazırlanarak mahkemeye sunulur.</p>

<p><strong>Konkordato ve İflasın İşçi Haklarına Etkisi</strong></p>

<p>Konkordato süreci, işçi alacakları açısından belirli güvenceler sağlamakla birlikte, işverenin mali durumu nedeniyle alacakların tahsilini geciktirebilir veya kısmen imkânsız hâle getirebilir. Konkordato mühleti boyunca, işçi alacaklarına ilişkin icra takipleri durur; bu durum, işçinin bireysel olarak alacağını tahsil etme imkanını sınırlandırır.</p>

<p>Buna karşın, İcra ve İflas Kanunu’nun 206. maddesi uyarınca, bazı işçilik alacakları iflas ve konkordato süreçlerinde birinci sırada imtiyazlı alacak olarak kabul edilmektedir. Ücret, kıdem ve ihbar tazminatları bu kapsamda değerlendirilir. Bu imtiyazlı alacaklar için haciz yoluyla takip yapılabilir. Ayrıca, işçinin ücretinin güvence altına alınması amacıyla, 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu çerçevesinde kurulan Ücret Garanti Fonu devreye girebilir.</p>

<p>İflas hâlinde ise iş sözleşmeleri iflas kararının verilmesiyle birlikte feshedilmiş sayılırken; konkordato sürecinde iş ilişkileri, mahkemenin vereceği kararlara ve işverenin faaliyetini sürdürme durumuna göre devam edebilir. Bu nedenle konkordato, işçilerin çalışma hayatı ve alacaklarına etkisi bakımından özel önemde bir kurumdur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İşverenin konkordato ilan etmesi, işçinin iş sözleşmesinin kendiliğinden sona ereceği anlamına gelmez. Ancak bu süreç, işçinin hem alacakları açısından hem de iş ilişkisini sürdürme bakımından dikkatli hareket etmesini zorunlu kılar. Aşağıda, işçinin atması gereken temel adımlar sıralanmıştır:</p>

<p><strong>1. Alacaklarını Takip Etmeli ve Belgelemelidir.</strong></p>

<p>- İşçi, işverenin ücret, fazla mesai, tazminat gibi borçlarını düzenli biçimde ödeyip ödemediğini izlemeli,</p>

<p>- Ödenmeyen alacaklara ilişkin bordro, banka dekontu, e-posta, tanık beyanı gibi delilleri muhafaza etmelidir.</p>

<p>- Ödenmeyen alacaklar varsa bunların toplamı, hangi aylara ait olduğu ve içeriği açıkça belirlenmelidir.</p>

<p><strong>2. Konkordato Sürecine Dair Tebligatları Takip Etmelidir.</strong></p>

<p>- Konkordato ilanı ve mühlet kararları resmî ilan yoluyla duyurulur, ancak işçiye ayrıca bildirim yapılması şart değildir.</p>

<p>- Bu nedenle işçi, ilan.gov.tr, UYAP veya İcra Mahkemesi dosyaları üzerinden süreci takip etmeli ve alacağını alacaklı listesine kaydettirmek için gerekli süreleri kaçırmamalıdır.</p>

<p>- Gerekirse konkordato komiserine başvurarak alacağını listeye kaydettirmeli, liste dışı kalması hâlinde itiraz etmelidir.</p>

<p><strong>3. Hizmet Sözleşmesinin Devam Edip Etmediğini Değerlendirmelidir.</strong></p>

<p>- İşverenin faaliyetleri devam ediyor ve işyerinde fiilen çalışma varsa, iş sözleşmesi geçerliliğini korur.</p>

<p>- Ancak ücretler düzenli ödenmiyorsa veya işveren yükümlülüklerini yerine getirmiyorsa, işçi haklı nedenle fesih hakkını kullanabilir (İK m.24).</p>

<p>Bu durumda işçi:</p>

<p>- Kıdem tazminatına hak kazanır,</p>

<p>- Feshe bağlı tüm alacaklarını talep edebilir,</p>

<p>- Konkordato kapsamında alacağını bildirerek ödeme planına dâhil olmalıdır.</p>

<p><strong>4. Ücret Garanti Fonu’na Başvuru İmkânını Araştırmalıdır.</strong></p>

<p>- Son 3 aya ait ödenmeyen ücretleri varsa ve konkordato ilanı kesinleşmişse, işçi Ücret Garanti Fonu’na başvurabilir.</p>

<p>- Bu başvuru İŞKUR üzerinden yapılır ve işçinin asgari geçimi için hayati önem taşır.</p>

<p><strong>5. Zaman Aşımı ve Hak Düşürücü Sürelere Dikkat Etmelidir.</strong></p>

<p>- İşçilik alacaklarında zaman aşımı süresi 5 yıl olsa da, konkordato planı tasdik edildikten sonra 1 yıl içinde dava açılmaması hâlinde bazı haklar kaybedilebilir.</p>

<p>- Bu nedenle, plan dışında bırakılmış alacaklar için mutlaka süre içinde yasal başvuru yapılmalıdır.</p>

<p><strong>Konkordato Kararı İşçilik Alacaklarına Etkisi İşçilik Alacaklarının Niteliği ve İmtiyazı</strong></p>

<p>İşçilik alacakları, işverenin konkordato ilan ettiği durumlarda özel bir statüye sahiptir. Bu alacakların niteliği ve mevzuattaki konumları, hem işçilerin ekonomik güvenliğini sağlamak hem de konkordato sürecinin hakkaniyetli biçimde işlemesini temin etmek açısından büyük önem taşır.</p>

<p>İşçilerin ücret, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti ve fazla mesai alacakları; iş sözleşmesinden doğan parasal haklardır. Bu alacaklar, İş Kanunu başta olmak üzere Borçlar Kanunu, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu gibi çeşitli mevzuat hükümleriyle koruma altına alınmıştır. Bu alacaklar:</p>

<p>- Para borcu niteliğindedir.</p>

<p>- İşverenin yükümlülüğünün doğrudan sonucudur.</p>

<p>- Çalışanın geçimini sağlaması açısından zorunlu ve sosyal nitelikli haklardır.</p>

<p>- Bu nedenle, konkordato sürecinde bu tür alacaklara tanınan öncelikli ödeme imtiyazı, yalnızca ticari değil aynı zamanda sosyal bir gereklilik olarak düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>Alacakların İmtiyaz Sırası</strong></p>

<p>2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 206. maddesi, alacakların iflas ve konkordato süreçlerindeki ödeme sırasını düzenler. 206. Madde, işçi alacaklarına ilişkin özel bir imtiyaz tanımaktadır. Bu hükme göre:</p>

<p>“İşçilerin, iş ilişkisine dayanan ve iflâsın açılmasından önceki bir yıl içinde tahakkuk etmiş ihbar ve kıdem tazminatları dahil alacakları ile iflâs nedeniyle iş ilişkisinin sona ermesi üzerine hak etmiş oldukları ihbar ve kıdem tazminatları” Birinci sırada imtiyazlı alacaklardandır. Dolayısıyla:</p>

<p>- Ücret, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ve fazla mesai alacakları birinci derecede imtiyazlı alacak sayılır.</p>

<p>- Ancak bu imtiyaz, yalnızca iflasın açılmasından önceki bir yıl içinde doğan alacaklarla sınırlıdır.</p>

<p>- Konkordato sürecinde de bu imtiyaz, ödeme planının şekillenmesinde dikkate alınır; ancak konkordato tasdik edilirse ve işçi plana dahil olursa, alacağın tamamı değil, plana uygun kısmı ödenebilir.</p>

<p>Her ne kadar İcra ve İflas Kanunu’nda konkordato veya iflasta işçi alacakları ilk sırada imiş gibi görünse de aslında rehinli alacaklar ilk sırada yer almaktadır. Konkordatoda rehinle teminat altına alınmış alacaklar için icra takibi yapılabilmektedir. Uygulamada rehinli alacaklar genellikle bankalara ait bulunmaktadır. Bankaların kullandırdıkları kredi karşılığı rehinli alacakları, fiilen işçi alacaklarının önüne geçmektedir.</p>

<p>İşçi alacakları, teminatlı olup da rehinle karşılanmamış veya teminatsız bulunan alacaklar bakımından ilk sırada yer almaktadır. Rehinli alacakların tahsilinden sonra iflas masasınca malların satış tutarından pay ödenirken, ilk sırayı işçi alacakları alır. İşçilerin, iflasın açılmasından önceki bir yıl içinde tahakkuk etmiş ihbar ve kıdem tazminatları dahil alacaklarıyla iflas nedeniyle iş ilişkisinin sona ermesi üzerine hak etmiş oldukları ihbar ve kıdem tazminatları ilk sırada ödenir. İlk sıradaki alacaklar arasında ayrıca, işverenlerin işçiler için kurulmuş yardım sandıklarına olan borçları ile son bir yıl içinde tahakkuk etmiş olan nafaka alacakları yer alır.</p>

<p>İşçi alacaklarına ilişkin “bir yıllık” süre hesabında konkordato süresi, iflasın ertelenmesi süresi, alacak hakkında açılmış davanın devam ettiği süre dikkate alınmamaktadır. Kanuna göre, her sıranın alacaklıları kendi aralarında eşit hakka sahiptir. İşçi alacakları ve nafaka borçlarından doğan alacaklılar kendi aralarında eşittir.</p>

<p>Kanun koyucu İİK m. 294/1 ve m. 295 hükmü ile konkordato mühleti verilen bir borçluya karşı takipleri kural olarak yasaklamıştır. Bununla birlikte yasaklanan takiplerin istisnası ise İİK m. 294/2’de belirtilmiştir. Buna göre İİK 206. maddenin birinci sırasında yazılı olan imtiyazlı alacaklar konkordatoya tâbi değildir. İİK 206. maddenin birinci sırasında yazılı imtiyazlı alacaklar arasında ilk sırada işçi alacakları yer almaktadır. Madde hükmünde işçilerin, iş ilişkisine dayanan ve iflâsın açılmasından önceki bir yıl içinde tahakkuk etmiş ihbar ve kıdem tazminatları dâhil alacakları ile iflâs nedeniyle iş ilişkisinin sona ermesi üzerine hak etmiş oldukları ihbar ve kıdem tazminatı alacaklarının imtiyazlı ve takip yasağına tâbi olmadığı düzenlenmiştir. Konkordato mühleti verilen bir işveren ile işçisi arasındaki hizmet akdinin akıbetine ilişkin durum ise “Kesin Mühletin Sözleşmeler Bakımından Sonuçları” başlığı altında İİK m. 296 hükmü ile açıklığa kavuşturulmaya çalışılmıştır.</p>

<p>Tek gelir ve geçim kaynağı ücreti olan işçinin alacağının konkordato projesinin tasdiki aşamasında ödenmesini garanti altına almak isteyen kanun koyucu İİK m. 305/1-d bendi gereğince, borçlunun alacaklılara teklif etmiş olduğu konkordato teklifi alacaklılarca kabul edilmiş olsa dahi imtiyazlı alacaklardan olan işçi alacağının tam olarak ifa edilmesini tasdik şartları arasında düzenlemiştir. Konkordato ilan eden işverenden ücret alacağı bulunan işçilerin İŞKUR’a başvurarak Ücret Garanti Fonu Talep Dilekçesi vermesi, dilekçenin ekine mahkemece verilen konkordato mühlet kararı veya konkordato mühlet kararının ilan edildiğini gösteren belge, işçinin ücret alacağını aylar itibariyle gösteren işçi alacak belgesi eklemesi gerekmektedir. İşçiler bu başvuruyu bizzat yapabilecekleri gibi noter tasdikli vekâletnameye dayalı olarak vekilleri aracılığıyla da yapabilirler.</p>

<p>Ücret Garanti Fonundan yararlanabilmek için işçinin son bir yıl içerisinde konkordato ilan edilen işyerinde çalışıyor olması, ücret alacağı için beş yıllık zamanaşımı süresinin dolmamış olması gereklidir. Yapılacak ödeme işçinin ödenmeyen üç aylık ücretiyle sınırlıdır. İşçinin ücreti ne olursa olsun SGK prim tavanını geçmeyen kısmı üç ayla sınırlı olmak üzere tam olarak İŞKUR tarafından ödenecektir. İşçi alacaklarının teminat altına alınmasını amaçlayan fona ilişkin bu düzenleme de anayasal ve uluslararası normlara uymayı amaçlamaktadır. İşçi alacakları bakımından konkordato mühleti süresince takip yapma yasağının uygulanmaması, işçilerin Ücret Garanti Fonu’na başvurmasına engel değildir. İşçiler, Ücret Garanti Fonu’nun ödeme kapsamı dışında kalan alacakları bakımından ise İcra ve İflâs Kanunu madde 179/b ve 206 çerçevesinde takip yapabilirler.</p>

<p><strong>Konkordato İlanı Verilmesinin Hizmet Sözleşmesine Etkisi İşçinin Mevcut Hizmet Akdini Sona Erdirememesi</strong></p>

<p>İcra ve İflâs Kanunu’nun 296. maddesi “Sözleşmenin karşı tarafının konkordato projesinden etkilenip etkilenmediğine bakılmaksızın, borçlunun taraf olduğu ve işletmesinin faaliyetinin devamı için önem arz eden sözleşmelerde yer alıp da borçlunun konkordato talebinde bulunmasının sözleşmeye aykırılık teşkil edeceğine, haklı fesih sebebi sayılacağına yahut borcu muaccel hâle getireceğine ilişkin hükümler, borçlunun konkordato yoluna başvurması durumunda uygulanmaz.</p>

<p><strong>Konkordato Mühleti İçinde Mevcut Sözleşmenin Devam Etmesinin Sonuçları</strong></p>

<p>İşçinin iş akdine devam edilmesi, işveren tarafından da sonlandırılmaması halinde şirketin konkordato kararı almış olması tek başına işçilere haklı fesih imkânı vermez. Ücretleri düzenli ödendiği, iş koşulları ağırlaştırılmadığı sürece, kısaca konkordato dışında haklı bir neden olmadıkça işçiler iş sözleşmelerini sona erdirirlerse kıdem ve ihbar tazminatı alamazlar.</p>

<p>Konkordato mühleti verilen işveren açısından ise İsviçre İcra ve İflâs Kanunu 297/a maddesinden iktibas edilen madde gereğince konkordato mühletinden yaralanan borçlu, tarafı olduğu ve konkordatonun amacına ulaşmasını engelleyen sürekli borç ilişkilerini, komiserin uygun görüşü ve mahkemenin onayıyla karşı tarafın zararının karşılanması koşuluyla her zaman sona erecek şekilde feshedebilir. Bu borçluya tanınan olağanüstü bir fesih imkânıdır. Ancak kanun koyucu konkordatodan yararlanan borçlulara işçileriyle yapmış olduğu hizmet sözleşmelerinde bu hakkı tanımamaktadır. Buna göre işveren ancak Türk Borçlar Kanunu ve İş Kanunu hükümlerinde yer alan sebeplerle işçinin hizmet akdini sonlandırabilecektir. İşverenin hizmet akdini sonlandırması halinde işçi, doğan tazminat alacağı için konkordatonun tasdikini beklemeden mühlet zarfında da icra takibi başlatabilecek ve haciz yolu ile alacağına kavuşabilecektir.</p>

<p>Konkordato ilanı verilmesine rağmen icra takibi yasağından muaf tutulan işçi alacakları bakımından en önemli şart bu alacakların geçici konkordato mühleti verilmesinden önce bir yıl içinde tahakkuk etmiş olmasıdır. Bu ön şartı sağlayan ve icra takibine yapılabilen imtiyazlı işçi alacaklarının kapsamına ücret ile ikramiye, prim, kazançtan alınan pay, komisyon, ayni ödemeler, fazla çalışma ücreti, yıllık ücretli izne dair alacak hakkı, kıdem ve ihbar tazminatı, iş kazasından kaynaklanan maddî, manevi tazminat ve işçinin ölümü hâlinde yakınlarının hak kazandığı destekten yoksun kalma tazminatı, bonoya bağlanmış olsa bile konkordato mühleti verilmesinden önceki bir yıllık zaman dilimine ait ücret gibi kalemler dâhildir. Bu tür alacaklar konkordato mühleti içerisinde doğmuş olması halinde de icra takip yasağından muaftır. Dolayısıyla işçi bu alacakları için icra takibi başlatabileceği gibi, konkordatodan yararlanan işverenin malvarlığına haciz işlemi uygulatabilecek devamında da satış işlemi yolu ile alacağına kavuşabilecektir.</p>

<p><strong>Konkordato Tasdik Edilirse İşçinin Alacağı Ne Olur?</strong></p>

<p>Konkordatonun mahkeme tarafından tasdik edilmesi, konkordato kapsamındaki alacaklar bakımından önemli sonuçlar doğurur. Konkordato planının hangi alacakları kapsadığı, işçi alacağının imtiyazlı olup olmadığı ve ödeme planında hangi koşullara tabi tutulduğu bu aşamada önem kazanır.</p>

<p>Özellikle işçilik alacağının konkordato projesine dahil edilip edilmediği, alacağın tamamının kabul edilip edilmediği ve ödeme planının hangi tarihlerde ödeme öngördüğü incelenmelidir. Bu nedenle işçinin konkordato sürecini yalnızca “şirket konkordato ilan etti” şeklinde değerlendirmesi yeterli değildir. Konkordato dosyasının incelenmesi, alacağın bildirilmesi, varsa alacağa yönelik itirazların değerlendirilmesi ve tasdik kararının sonuçlarının takip edilmesi gerekir.</p>

<p>Konkordato hukukunda işçilik alacaklarının korunması, işçinin alacağını diğer ticari alacaklardan tamamen bağımsız ve sınırsız şekilde tahsil edebileceği anlamına da gelmemektedir. Kanunun öngördüğü imtiyazın kapsamı ile konkordatonun bağlayıcılığı birlikte değerlendirilmelidir. Doktrinde de işçilik alacaklarının konkordato mühleti bakımından özel konumunun özellikle İİK m. 206 ve m. 294 çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği kabul edilmektedir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Konkordato kararı, işverenin işçilerine karşı doğmuş ücret ve tazminat borçlarını ortadan kaldırmaz. Ancak konkordato süreci, işçilik alacaklarının tahsili bakımından özel usul ve sınırlamalar meydana getirir. Bu nedenle konkordato ilan eden bir işverenden alacağı bulunan işçinin, alacağının niteliğini, doğum tarihini ve İİK kapsamında imtiyazlı olup olmadığını öncelikle belirlemesi gerekir.</p>

<p>Özellikle konkordato mühletinden önceki bir yıllık dönemde tahakkuk eden ve kanunda birinci sırada gösterilen işçilik alacakları bakımından takip yasağının istisnası söz konusu olabilmektedir. Bunun yanında konkordato nedeniyle iş sözleşmesinin sona ermesinden kaynaklanan kıdem ve ihbar tazminatlarının da kanunda öngörülen koşullar çerçevesinde ayrıca değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p>İşçinin alacağının konkordato dosyasına bildirilmesi, alacak miktarının doğru belirlenmesi, konkordato projesinin incelenmesi ve gerekli olması halinde icra veya dava yollarına başvurulması, hak kaybının önlenmesi bakımından önemlidir. Konkordato sürecinin teknik niteliği nedeniyle yalnızca iş hukuku değil, aynı zamanda icra ve iflas hukuku bakımından da değerlendirme yapılması gerekir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-kerimhan-dal" title="Av. Kerimhan DAL"><img alt="Av. Kerimhan DAL" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/07/kerimhan-dal.jpg" width="96" /></a></strong></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-kerimhan-dal" title="Av. Kerimhan DAL">Av. Kerimhan DAL</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/konkordato-kararinin-iscilik-alacaklarina-etkisi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 15:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/05/isci-sozlesme-57zumu3l-1.jpeg" type="image/jpeg" length="98582"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[“TURİZM CENNETİMİZİ ÇÖP RANTINA KURBAN ETMEYİN!“]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/turizm-cennetimizi-cop-rantina-kurban-etmeyin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/turizm-cennetimizi-cop-rantina-kurban-etmeyin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mersin Barosu Başkanlığı ile Mersin Barosu Kent ve Çevre Komisyonu yaptığı yazılı açıklamada, Türkiye turizminin ithal çöp rantçılarının hırsı uğruna heba edildiğini, Akdeniz kıyılarında artan mikropilastik kirliliğin insan ve çevre sağlığını telafisi imkânsız devasa bir felakete sürüklediğini belirterek, “Plastik atık ithalatına derhal son verilsin. Turizm cennetimizi çöp rantına kurban etmeyin” ifadelerini kullandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>“TÜRKİYE TURİZMİ İTHAL ÇÖP RANTÇILARININ HIRSI UĞRUNA HEBA EDİLİYOR”</strong></p>

<p>Akdeniz’deki mikroplastik alarmı konusunda yazılı açıklama yapan Mersin Barosu Başkanlığı ile Mersin Barosu Kent ve Çevre Komisyonu şu ifadelere yer verdi:</p>

<p>Son dönemde Mersin, Adana ve Antalya kıyılarında yoğun mikroplastik kirliliğini gösteren görüntülerin kamuoyuna yansıması, Akdeniz’in ve kıyılarımızın karşı karşıya bulunduğu çevresel tehdidin ciddiyetini bir kez daha ortaya koymuştur. Türkiye, Avrupa'nın plastik atıklarını ithal eden ülkeler arasında uzun yıllardır ilk sırada yer almaktadır. Bilim insanlarına göre bu kirliliğin önemli nedenlerinden birinin, Avrupa'dan ithal edilen plastik atıklar olduğu, geri dönüşüm tesislerinde işlenen plastiklerin bir bölümünün süreç sonunda mikroplastik olarak denizlere karıştığının tahmin edildiği belirtilmiştir.</p>

<p>Türkiye’nin 17 milyar dolarlık turizm; ithal çöp rantçılarının hırsı uğruna heba ediliyor. Turizm cenneti sahillerimizi parayla ölçülemeyecek, telafisi imkânsız devasa bir doğa felaketine sürüklenmektedir. 2025 yılı bilimsel verilerine göre plastik atık ithalatı bir önceki yıla göre yüzde 19 artarak 503 bin tona ulaşmıştır. Yine bilimsel açıklamalara göre, dünyadaki plastiklerin yalnızca yüzde 9’unun geri dönüştürüldüğü, büyük bölümünün geri dönüştürülemediği, çöplüklere gönderildiği, plastiklerin fosil yakıtlardan üretildiği ve geri dönüşüm ya da yakma süreçlerinde ortaya çıkan toksik maddelerin insan sağlığı açısından ciddi risk oluşturduğu, iklim krizini derinleştirdiği kaydedilmiştir.</p>

<p><strong>ANAYASA’NIN 56. MADDESİ, HERKESİN SAĞLIKLI VE DENGELİ BİR ÇEVREDE YAŞAMA HAKKINI GÜVENCE ALTINA ALMIŞTIR</strong></p>

<p>Avrupa ülkelerinden Türkiye’ye plastik atık ithalatının yüksek seviyelere ulaşması bu kapsamda kamu otoritelerince bilimsel veriler ışığında titizlikle değerlendirilmesi gereken önemli bir konudur. Plastik atıkların ülkeye girişinden nihai bertarafına kadar tüm süreçlerin etkin biçimde denetlenmesi ve çevre mevzuatına aykırı faaliyetlere karşı gerekli yaptırımların uygulanması zorunludur.</p>

<p>Anayasa’nın 56. maddesi, herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu açıkça güvence altına almaktadır. Aynı madde uyarınca çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek yalnızca bireylerin değil, devletin de temel görevleri arasındadır. Bu nedenle çevrenin korunması, ekonomik çıkarların gerisinde bırakılabilecek bir mesele değil; anayasal güvence altındaki temel bir haktır.</p>

<p><strong>“GELECEĞİMİZİ PLASTİK ATIKLARA TESLİM ETMEMEK İÇİN HUKUKSAL MÜCADELEMİZİ SÜRDÜRECEĞİZ”</strong></p>

<p>Denizlerimizin, kıyılarımızın ve doğal yaşam alanlarımızın ekonomik kazançlar uğruna geri dönülmez biçimde zarar görmesine izin verilmemelidir. Turizm, tarım, balıkçılık ve kıyı ekosistemleri üzerinde yaratacağı uzun vadeli sonuçlar dikkate alınmadan yürütülecek bir atık politikası, yalnızca bugünün değil gelecek kuşakların da yaşam hakkını tehdit edecektir.</p>

<p>Bu nedenle; plastik atık ithalatı ve geri dönüşüm süreçlerine ilişkin etkin denetim mekanizmalarının işletilmesini, çevresel risklerin bağımsız ve bilimsel biçimde araştırılmasını, mikroplastik kirliliğinin kaynağının ortaya çıkarılmasını ve sorumlular hakkında gerekli hukuki ve idari işlemlerin gecikmeksizin yapılmasını talep ediyoruz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Mersin Barosu Başkanlığı ve Mersin Barosu Kent ve Çevre Komisyonu olarak; hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını savunmanın sorumluluğuyla, Akdeniz’in ve kıyılarımızın korunması konusunda kamuoyunu duyarlı olmaya, yetkili kurumları ise görev ve sorumluluklarını etkin biçimde yerine getirmeye çağırıyoruz. Denizlerimizi, kıyılarımızı ve geleceğimizi plastik atıklara teslim etmemek için hukuksal mücadelemizi sürdüreceğiz.</p>

<p>Akdeniz bizim ortak yaşam alanımızdır. Plastik atık ithalatına derhal son verilsin. Turizm cennetimizi çöp rantına kurban etmeyin.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/turizm-cennetimizi-cop-rantina-kurban-etmeyin</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 14:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/11/mersin-baro.jpg" type="image/jpeg" length="41739"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Çerçeve yasa bugün Meclis'te! İşte son gelişmeler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/cerceve-yasa-bugun-mecliste-iste-son-gelismeler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/cerceve-yasa-bugun-mecliste-iste-son-gelismeler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terörsüz Türkiye süreci kapsamında hazırlanan kamuoyunda "Çerçeve yasa" olarak bilinen "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi" Meclis'te görüşülüyor. Görüşme öncesi milletvekillerinin görüş ve önerileri dinlendi. Saat 12.40 itibariyle kanun teklifinin görüşmelerine geçildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>TBMM Genel Kurulu'nda, kamuoyunda "Çerçeve Yasa" olarak bilinen "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi" görüşülüyor.</p>

<p>"Terörsüz Türkiye" süreci kapsamında hazırlanan Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi, TBMM Adalet Komisyonu'nda 8 Ağustos Cumartesi günü kabul edilmişti.</p>

<p><strong>ÖZEL: BARIŞIN ÖNÜNDE DURMAYACAĞIZ</strong></p>

<p>YENİ Parti lideri Özgür Özel de "Tarihsel tutarlılık içinde hep aynı yerde durduk. Bu mesele şiddetle değil siyasetle çözülür. Bu teklife hayır deme hakkı diye sorduğunuzda YENİ Parti grubudur. En ağır saldırılara uğrayan bizleriz. Cumhurbaşkanı adayı tutuklanan, partisine butlan atanan, sahte delillerle belediye başkanları tutuklanan biziz. Yarın ülkeyi yönetecek olan da biziz. Öfkemizi milletin geleceğinin önüne koymadık, koymayacağız. Teklifin içeriği de hazırlanış şekli de sorunlu. Biz iktidarın samimiyetine güvenmiyoruz, gelecekte vereceği sözlere güvenmiyoruz. Bu süreç anayasa pazarlığına dönüşür mü sorusunu görüyorum. Bu yasaya hayır deme hakkı en çok YENİ Parti, barış hakkının önünde durmayacaktır. Barışın önünde durmayacağız" ifadelerini kullandı.</p>

<p>Ben ve arkadaşlarım bu yasaya evet diyeceğiz. Milletvekillerimiz de seçildikleri bölgelerde millet ne diyorsa ona göre karar verecektir. Milletvekillerini serbest bırakıyor değilim. Temsil ettikleri bölgelerde onları milletin vekili olma sorumluluğuyla baş başa bırakıyorum.</p>

<p><strong>BAKIRHAN: BUGÜN ATILAN BİR TEMEL</strong></p>

<p>DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da "Parlamento bu sorumluluğu taşımalı ve tarihin önünü açmalıdır. Bu irade bugün bu Meclis'te vardır. Çatışma ve şiddet sarmalından çıkma fırsatı önümüzde duruyor. Tek bir amacımız var o da başka acıların yaşanmamasıdır. Bu süreç Türkiye'nin bütünleşmesine, ortak yaşama fırsat sunacak. Bu yasada eksikler ve eleştiriler yok değil. İlk aşamanın ölçütleriyle nihai amacın ölçütlerini karıştırmamalıyız. Bugün atılan bir temeldir" ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>FETİ YILDIZ: BİR DEVLET POLİTİKASIDIR</strong></p>

<p>MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız yaptığı konuşmada "Terörsüz Türkiye vizyonu, salt bir güvenlik politikası olarak görülmekten ziyade devletin bekası, iç cephenin güçlenmesi, hukukun üstünlüğü, demokratik katılım, toplumsal dayanışma ve ekonomik kalkınmayı kapsayan bir devlet politikasıdır" ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>CHP: EVET OYU VERECEĞİZ</strong></p>

<p>CHP Grubu adına konuşan Kars Milletvekili İnan Akgün Alp, "Barış onurlu bir barıştır. Herkes müsterih olsun. Kazanan Türkiye olacaktır. CHP olarak teklife evet oyu vereceğiz" ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>DERVİŞOĞLU: HAYIR DİYECEĞİZ</strong></p>

<p>İYİ Parti lideri Müsavat Dervişoğlu, Meclis Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, "Bu teklifin altına imza atarken, komisyonda evet oyu verirken, bir kez olsun o yemin hiç mi aklınıza gelmedi? Peki bugün burada, o yemini bile bile çiğneyecek misiniz? Bu teklife “evet” mi diyeceksiniz? Biz, HAYIR diyeceğiz. Tarihin doğru yerinde duracağız. Milletimizin huzurunda, NAMUSUMUZ ve ŞEREFİMİZ ÜZERİNE ETTİĞİMİZ yeminimize sadık kalacağız" ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>MAHMUT ARIKAN: SÜRECE DESTEK VERİYORUZ</strong></p>

<p>Yeni Yol Grubu adına konuşan Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, "Toplumsal dayanışmayı, kardeşliği, millet iradesini güçlendirecek bir anlayışla bu sürece destek veriyoruz. Desteğimiz Türkiye'nin meselelerini Türkiye'nin iradesiyle çözebilme çabasınadır" dedi.</p>

<p><strong>"ÇERÇEVE YASA GÖRÜŞMELERİ KESİNTİSİZ YAYIMLANSIN" TALEBİ</strong></p>

<p>İYİ Parti Grup Başkanvekilleri Turhan Çömez ve Uğur Poyraz, TBMM Genel Kurulu'nda görüşülen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”nin, TRT-3'ten kesintisiz ve eş zamanlı canlı yayımlanmasını talep etti.</p>

<p><strong>BAHÇELİ VE DERVİŞOĞLU TOKALAŞMADI</strong></p>

<p>Meclis Genel Kurulu'nda MHP lideri Devlet Bahçeli ile İYİ Parti lideri Müsavat Dervişoğlu tokalaşmadı. Meclis sıralarında yan yana oturan iki liderin fotoğrafları objektiflere yansıdı.</p>

<p><strong>GÖRÜŞMELER TAMAMLANMAZSA...</strong></p>

<p>TBMM Genel Kurulu'nda AK Parti'nin Meclis'in çalışma takvimi ve saatlerinin yeniden düzenlenmesine ilişkin grup önerisi kabul edildi. Buna göre, Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi'nin görüşmelerinin bugün tamamlanamaması halinde görüşmeler, 11 Ağustos Salı ve 12 Ağustos Çarşamba günü sürdürülecek.</p>

<p><strong>KANUN TEKLİFİNİN GÖRÜŞÜLMESİNE GEÇİLİYOR</strong></p>

<p>Meclis Genel Kurulu’nda 12 maddelik Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi'nin görüşmelerine geçiliyor.</p>

<p>Teklifin görüşmelerini AK Parti Genel Başkanvekili Efkan Ala, AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, DEM Parti Eş Başkanları Tulay Hatımoğulları ve TUncer Bakırhan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve İYİ Parti Genel Başkanı Musavat Dervişoğlu takip ediyor.</p>

<p><strong>DEM PARTİLİLER BAHÇELİ İLE TOKALAŞTI</strong></p>

<p>DEM Parti Eş Başkanları ve İmralı heyeti, kuliste MHP lideri Devlet Bahçeli’nin yanına gelip tokalaştı. DEM Partili Pervin Buldan, "Selam vermek istedik. Hayırlı olsun" dedi.</p>

<p>DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan ile İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan ve Mithat Sancar kuliste oturan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin yanına giderek tokalaştı.</p>

<p><strong>MECLİS'TE TARİHİ OTURUM</strong></p>

<p>Meclis Genel Kurulu, Meclis Başkanvekili Celal Adan başkanlığında toplandı. Toplantıda milletvekilleri kanun teklifi hakkında söz aldı.</p>

<p>Adan, birleşimin açılışında, 20 milletvekiline yerlerinden gündem dışı söz verdi.</p>

<p>Daha sonra partilerin grup başkanvekilleri söz aldı. Yeni Yol adına Bülent Kaya, İYİ Parti adına Turhan Çömez, CHP adına Rahmi Aşkın Türeli, MHP adına Erkan Akçay, DEM Parti adına Gülüstan Kılıç Koçyiğit, YENİ Parti adına Murat Emir ve AK Parti adına da Abdulhamit Gül konuşma yaptı.</p>

<p><strong>İYİ PARTİLİLERDEN TÜRK BAYRAKLI KATILIM</strong></p>

<p>İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, Genel Kurul'a geldiğinde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile selamlaşmadı. Diğer yandan İYİ Parti milletvekilleri omuzlarında Türk bayraklı şallarla ve ellerinde Türk bayrakları ile genel kurul salonuna katıldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>YENİ PARTİ KAPALI TOPLANDI</strong></p>

<p>Yeni Parti TBMM Grubu Meclis'te kapalı olarak toplandı.</p>

<p>Grup, Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel başkanlığında bir araya geldi.</p>

<p><strong>BAHÇELİ MECLİS'E GELDİ</strong></p>

<p>MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, çerçeve yasa teklifini takip etmek üzere Meclis'e geldi.</p>

<p>Bahçeli gazetecilerin yasa tekfine ilişkin tartışmalar olduğunu hatırlatması üzerine "18 saat bekleyeceksiniz" yanıtını verdi.</p>

<p>AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler, CHP Grup Başkanı Faik Öztrak, Yeni Yol Partisi Grup Başkanvekili Selçuk Özdağ, oturum öncesinde Bahçeli'nin yanına giderek tokalaştı.</p>

<p><strong>DURAN: DEMOKRASİ TARİHİNİN EN ÖNEMLİ DÖNÜM NOKTALARINDAN</strong></p>

<p>İletişim Başkanı Burhanettin Duran, "10 Ağustos 2014, Türk demokrasi tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir. Aziz milletimiz, Cumhuriyet tarihinde ilk kez Cumhurbaşkanı'nı doğrudan kendi oylarıyla seçerek milli iradenin devlet yönetimindeki belirleyici rolünü en güçlü şekilde ortaya koymuş, demokrasimize yeni bir ufuk kazandırmıştır" dedi.</p>

<p><strong>ERBAKAN: ÇEKİMSER OY VERECEĞİZ</strong></p>

<p>Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan, partisinin, “çerçeve yasa” teklifine “çekimser” oy vereceğini açıkladı. Erbakan, "Yeniden Refah Partisi olarak uzun zamandır ifade ettiğimiz gibi PKK/KCK üyesi teröristlerin akıbeti ile ilgili kararı devlet kadroları ya da hükümet ortakları değil, şehit aileleri ve gazilerimiz, yani milletimiz vermeli, 'çerçeve yasa'nın af kapsamı doğrudan referanduma götürülmelidir. Zikredilen sebepler ve sürecin içerdiği sonraki adımlarla ilgili belirsizlikler nedeniyle, Yeniden Refah Partisi olarak 'çerçeve yasa'ya 'çekimser' oy vereceğimizi aziz milletimize arz ediyoruz" dedi.</p>

<p><strong>DERVİŞOĞLU: TARİH VE MİLLET AFFETMEYECEKTİR</strong></p>

<p>İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, kamuoyunda "çerçeve yasa" olarak bilinen "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi"ne Genel Kurul'da "hayır" diyeceklerini hatırlatarak, "Milletvekillerine sesleniyorum, Anayasa ve vatanın bütünlüğü üzerine ettiğiniz yemini çiğnemeyin. Bu teslimiyet belgesine el kaldıranları tarih ve millet affetmeyecektir" dedi.</p>

<p><strong>KILIÇDAROĞLU: SÜRECE KATKI VERECEĞİZ</strong></p>

<p>CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Terörsüz Türkiye" sürecine tereddütsüz katkı vereceklerini belirterek, "Ancak ülkemizde yeni bir iç karışıklık, ayrışma ve çatışma zemini oluşturmaya çalışan bölücü küresel yapılara da asla geçit vermeyeceğiz" dedi.</p>

<p><strong>BİR MADDEDE DEĞİŞİKLİK YAPILDI</strong></p>

<p>Teklifin komisyon aşamasındaki tek değişiklik 2. Madde’de oldu. Kanun kapsamına giren “örgüt”ün tanımladığı 2. Madde üzerine AK Parti ve MHP’nin ortak önergesinin kabulüyle yasada ifade edilen örgütün “PKK/KCK terör örgütünü ve bağlı bütün oluşumlarını” kapsadığına işaret eden fıkra, “PKK/KCK terör örgütünü ve bununla bağlantılı her türlü oluşumlarını” şeklinde değiştirildi.</p>

<p><strong>MECLİS TATİLE GİRECEK</strong></p>

<p>TBMM, 1 Ekim 2025’de başladığı ve 1 Temmuz’dan itibaren ise uzatma kararı aldığı yasama yılının sonuna geldi. Genel Kurul’da yarın “çerçeve yasa” olarak adlandırılan Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi’nin görüşmeleri yapılacak. Bu teklifin kanunlaşmasından sonra Meclis tatile girecek.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/cerceve-yasa-bugun-mecliste-iste-son-gelismeler</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 14:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/resmi/meclis-kanun-t.jpg" type="image/jpeg" length="94890"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AVUKATLIK ÜCRET SÖZLEŞMESİ VE ASGARİ ÜCRET TARİFESİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/avukatlik-ucret-sozlesmesi-ve-asgari-ucret-tarifesi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/avukatlik-ucret-sozlesmesi-ve-asgari-ucret-tarifesi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Avukatlık ücreti hakkında bilinmesi gereken önemli hususlar vardır. Bunların ilki avukatlık ücretinin tanımıdır. Avukatlık ücreti avukatın yaptığı ya da yapılması kararlaştırılan iş ve faaliyetler karşısında avukata ödenmesi gereken tutar toplamıdır. Bilindiği üzere avukatlık faaliyetleri hukuki danışmanlık hizmeti şeklinde olabileceği gibi dilekçe yazımı, ihbarname, ihtarname ve sözleşme düzenlenmesi şeklinde de olabilir. Bunların dışında avukatlık faaliyetleri en çok bilinen haliyle temsil faaliyetlerine yöneliktir. Bu temsil faaliyetleri mahkemeler nezdinde olabildiği gibi icra ve iflas dairelerinde, emniyet ve jandarma birimleri dahil tüm kolluk birimlerinde, adli merciler dışındaki diğer kamu kurum ve kuruluşlarında, hatta kamu kurum ve kuruluşları dışında özel ve tüzel kişiler nezdinde olabilir. Örneğin bir avukat, müvekkili olmayan bir kişinin açacağı davanın dilekçesini ya da şahsa karşı dava açılan davanın cevap dilekçesini yazabilir. Benzer şekilde kendisine karşı suç işlendiğini düşünen ve iddia eden müştekinin suç duyurusu dilekçesini ya da şüphelinin veya sanığın savunma dilekçesini yazabilir. Avukat taraflar arasında yapılmak istenen kira sözleşmesi dahil birçok sözleşmeyi düzenleyebilir. Bunların yanı sıra avukat tarafların mahkemeler nezdinde görülen davalarında davacı veya davalı vekili, müşteki, katılan veya suçtan zarar gören vekili ya da sanık müdafi, soruşturma dosyalarında gerek savcılık gerekse kolluk birimlerinde müşteki veya suçtan zarar gören vekili ya da şüpheli müdafi olarak müvekkilini temsil edebilir. Avukat icra ve iflas daireleri nezdinde alacaklı ya da borçlu vekili olarak temsil faaliyetlerini yerine getirebilir. Avukat bir uzlaştırma dosyasında veya arabuluculuk dosyasında müvekkilini temsil edebilir. Hatta avukat tahkim sürecinde müvekkilini temsil edebilir. Avukat tapu sicil müdürlükleri dahil birçok kamu kurumunda müvekkili adına iş ve işlemler yapabilir. Bunlarla birlikte avukat gerçek veya tüzel kişilere hukuki danışmanlık hizmetinde bulunabilir. Bu danışmanlık hizmeti sözlü, yazılı, çağrı üzerine gidilen yerde danışmanlık şeklinde, aynı ya da farklı zamanlarda birden farklı şekillerde de olabilir. Örneğin eş zamanlı olarak hem sözlü bilgilendirmelerde bulunan avukat, aynı süreçte bu sözlü bilgilendirmeleri yazıya dökerek yazılı bilgilendirmede de bulunabilir. Hatta bir avukat bir şirketin sözleşmeli avukatı dahi olabilir. Görüldüğü üzere avukatlık faaliyetleri çeşitli tür ve şekillerde yapılabilen bir meslek olup uygulamada en çok karşımıza çıkan ve herkesçe bilinen haliyle serbest avukatlık şeklinde ifa ve icra edilmektedir. İşte yapılan tüm bu mesleki faaliyetler karşısında avukata ödenmesi gereken tutar toplamı avukatlık ücreti olarak karşımıza çıkmaktadır. Avukatlık ücretinin alınması yasal ve hukuka uygun olup alınmaması halinde bunun kayıtlı olunan baroya bildirilmesi zorunludur. Aksi halde avukat hakkında disiplin cezasına karar verilmektedir. Görüldüğü üzere avukatlık ücretinin alınması değil, alınmaması ve bu durumun bildirilmemesi avukat açısından sorun ve disiplin suçu teşkil etmektedir.</p>

<p>Avukatlık ücretinin ne olduğu anlaşıldıktan sonra bir diğer önemli husus, avukatlık ücretinin neye göre belirlendiğidir. Gerçekten de avukatlık ücreti birçok avukat tarafından farklı tutarlarda telaffuz edilebilmekte ve karşımıza farklı meblağlar halinde çıkabilmektedir. Burada hukuka aykırı bir durumun olup olmadığı tamamen talep edilen tutarlara bağlı olarak değişkenlik arz etmektedir. Bir başka anlatımla avukatlık ücretinin alınması yasal ise de talep edilen tutarın neye göre ya da hangi miktar veya oranda talep edilmesinin yasal olduğu, tespit edilmesi gereken önemli bir husustur. Burada karşımıza iki farklı belirleme aracı çıkmaktadır. İlki avukatlık ücretinin belirli hale gelmesi için alacaklısının ve borçlusunun kendi aralarında sözleşme yapmalarıdır. Ancak burada karıştırılmaması ve birbirinden ayrılması gereken konu, vekalet sözleşmesi ile avukatlık ücret sözleşmesinin birbirinden farklı oluşudur. Zira kişinin avukatı yetkilendirmesi yalnızca onu vekil kıldığı anlamına gelmekte, avukatın da vekil kılma iradesini açıkça veya zımnen kabul etmesi taraflar arasında kurulan vekalet sözleşmesini ortaya koymaktadır. Bu iradeyi sıklıkla vekil edenin istemi üzerine noterlikçe düzenlenen vekaletname gün yüzüne çıkarmakta ve ispatlamaktadır. Oysa avukatlık ücret sözleşmesi vekalet sözleşmesinden farklıdır. Avukatlık ücret sözleşmesinde belirli bir meblağ ya da dava edilen yahut hükmolunan şeyin değerinin ya da paranın belirli bir oranı kararlaştırılır. Avukatlık ücret sözleşmesinin hiç ya da yazılı olarak yapılmaması, vekil edenin vekile olan borcunu ödememesinin bir sebebi olamaz ve mevcut borcu ortadan kaldırmaz. Bir diğer anlatımla taraflar arasında ücret sözleşmesinin yapılmamış veya ispatlanamamış olması, avukatın ücret isteyememesine yol açmaz. Aynı sonuçlar ücret sözleşmesinin geçersiz olduğu durumlar için de geçerli olup gerek ücret sözleşmesinin yapılmadığı gerekse geçersiz olduğu veya ispatlanamadığı durumlarda avukatın ücret talep etme hakkı sona ermez. Ancak bu halde avukatın talep edebileceği tutar anlaştıkları tutardan farklı olabilir. Bu noktada devreye diğer belirleme aracı girer. Yeri gelmişken şu hususun açıklanmasında yarar bulunmaktadır ki, avukatlık ücretini belirleyen husus tarafların irade beyanları ve anlaşmalarıdır. Bu anlaşma avukatlık ücret sözleşmesinde vücut bulur. Sözleşmenin yapılmadığı durumlarda ise taraflar arasındaki vekalet sözleşmesinin varlığı ve avukat tarafından işin yapılması veya tamamlanması, vekilin ücret isteminin hukuki gerekçesini ve dayanağını oluşturur.</p>

<p>Taraflar arasında vekalet sözleşmesinden ayrı olarak ücret sözleşmesinin yapılmadığı, geçersiz olduğu, ispatlanamadığı veya kanunun deyimiyle tartışmalı olduğu durumlarda karşımıza diğer belirleme aracı olarak avukatlık asgari ücret tarifesi çıkmaktadır. Avukat asgari ücret tarifesi, her yıl Türkiye Barolar Birliğince Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, niteliği ve şekli tebliğ olan bir mevzuat hükmüdür. Bu yüzden gerek vekil eden gerekse vekil kılınan kişilerce bu tebliğe uyulması zorunludur. Vekalet sözleşmesinin tarafları dışında mahkemelerce ve icra ve iflas müdürlüklerince de bu kurallara uyulması gerekmektedir. Avukatlık asgari ücret tarifesi, ilk olarak taraflarca kararlaştıran ücretin belirlenmesindeki temel kıstaslardan biri olmasından ötürü önem kazanmaktadır. Zira bununla, bir avukatın hangi tür dava için, asgari hangi miktardaki bir tutarı talep edebileceği ve talep edilecek tutarın asgari sınırlarının ne olması gerektiği bilinmekte, avukatın hukuki hizmetlerinden ve faaliyetlerinden yararlanmak isteyen ve/veya noterden vekaletname düzenlenmesini talep eden kişiler de karşılarına çıkacak avukat ücretleri hakkında az çok bilgi ve fikir sahibi olmaktadır. Bu haliyle aslında avukat asgari ücret tarifesi taraftarca yapılacak herhangi bir ücret sözleşmesinin çerçevesini çizmekte ve asgari sınırını oluşturmaktadır. Bu yönüyle taraflarca bilinebilirlik ve öngörülebilirlik bakımından önem arz etmekte, düzenlenecek olan yazılı ücret sözleşmesinin ya da kararlaştırılacak avukatlık ücretinin temelini oluşturmakta ve asgari sınırı tespit etmektedir. Zira avukatlık ücretlerinin asgari sınırın altında kararlaştırılması olanaksızdır. Görüldüğü üzere avukatlık asgari ücret tarifesi, taraflarca avukatlık ücret sözleşmesinin düzenlenmediği, geçersiz olduğu veya ispatlanamadığı durumlarda avukatın talep edebileceği ücreti belirlemekte ve tutarın hukuki dayanağını teşkil etmektedir. Bu sebeple taraflarca ayrı bir avukatlık ücret sözleşmesinin yapılmaması, yapılmasına rağmen geçerli olmaması veya ispatlanamaması halinde avukat, yapmış olduğu temsil faaliyetleri ve/veya hukuki hizmetler yönünden işin tamamlanmasıyla hukuki yardımın tamamlandığı veya dava sonunda hüküm verilen tarihte yürürlükte olan avukatlık asgari ücret tarifesi uyarınca avukatlık ücretine hak kazanmaktadır. Bu halde avukata herhangi bir ücret sözleşmesinin yapılmadığı veya ücretin tarifenin altında kararlaştırıldığı ya da yapılan sözleşmenin ispatlanamadığı yönünde bir gerekçe ve itiraz ile ücret talebine hakkının bulunmadığı iddiası ileri sürülememektedir. Avukat her durumda avukatlık ücretine hak kazanmaktadır. Yeter ki yapılan iş ve işlemler ile hukuki hizmetler ispatlanmış olsun.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Avukatlık asgari ücret tarifesi, yalnızca sözleşmenin yapılmadığı veya geçersiz olduğu durumlarda hak kazanılan ücretin tespitinde değil, bunun yanında taraflar arasında yapılan ve geçerli olan ücret sözleşmesinin asgari sınırın üzerinde olması durumunda kararlaştırılan ücretin talep edilebilmesini de sağlamaktadır. Zira arada hukuka uygun şekilde yapılmış bir ücret sözleşmesinin varlığı halinde asgari sınıra veya asgari ve azami oranlara uyulması suretiyle istenilen tutarın ya da oranın kararlaştırılması mümkündür. Ancak burada bilinmesi gereken husus, avukatlık asgari ücret tarifesinde yazılı asgari tutarların talep edilebilmesi için ayrı bir yazılı sözleşmenin yapılmasının zorunlu olmadığıdır. Bu yönde bir sözleşmenin yapılması mümkün olduğu gibi yapılmaması halinde yapılan iş ve işlemlerin ispatıyla ilgili asgari ücret tarifesi uyarınca ücret talep edilebilmektedir. İş sahibince arada yazılı ücret sözleşmesinin ve bu yönde bir borcun olmadığının belirtilmesi ise hukuka aykırılık teşkil etmektedir.</p>

<p>Kural olarak avukatlık ücretinin tamamı peşin ödenir. Ancak taraftarca ücretin daha sonraki bir tarihte veya işin sonunda ödeneceği yönünde bir belirleme yapılması ya da taksitlere bölünmesi mümkündür. Bu yönde hiçbir kararlaştırmanın bulunmaması ya da ispatlanamaması durumunda avukat işin tamamlanmasıyla, hukuki yardımın tamamlandığı veya hükmün verildiği tarihteki avukatlık asgari ücret ücretini esas alarak tarife uyarınca, sözleşmenin bulunması halindeyse geçerli olan sözleşmeye göre hak ettiği ücreti talep edebilmektedir. Ücret işin tamamlanmasıyla muaccel hale gelmektedir. Ancak muacceliyet tarihi bakımından taraflarca ayrı bir zamanın, örneğin istinaf ve/veya temyiz yasa yolları açık olan bir dosyada karar tarihinin kararlaştırılması mümkündür. Bu halde karar kesinleşmese bile avukat yerel mahkemece karar verildikten sonra ilgili mahkemede yapılan temsil faaliyetleri karşılığında tarifedeki maktu ya da sözleşmede yazılı olan tutarı talep edebilir.</p>

<p>Avukatın istifa etmesi durumunda ücret isteyip isteyememesi, istifanın haklı olup olmamasına göre değişmektedir. İşin tamamlanmamasına rağmen haklı nedenle istifa eden avukat, tarife uyarınca ya da vekil edenle anlaşılan ve ispatlanan tutarı talep edebilmektedir. Azilname halinde de durum hemen hemen aynıdır. Aradaki tek fark, avukatlık ücreti için istifanın haklı olması gerekirken azilnamenin haksız olması gereklidir. İstifa, avukatın bir ya da birden fazla, haklı ya da haksız sebebe dayanarak ya da hiçbir sebebe dayanmaksızın ilgili dosyadan ya da vekillikten çekilmesidir. Oysa azilname, bir ya da birden fazla, haklı ya da haksız sebebe dayanarak ya da hiçbir sebebe dayanmaksızın vekil edenin vekaletini geri çekmesidir. Burada azilnamenin haklı olması avukatın ücret talep edememesine, azilnamenin haksızlığı ise görevin ya da işin tamamlanmamasına rağmen avukatın ücretin tamamını talep edebilmesine yol açmaktadır. Uygulamada sıklıkla <i>"Görmüş olduğum lüzum üzerine sizi vekillikten azlediyorum." </i>şeklindeki ifadelerle azilnameler gönderildiği bilinmektedir. Ancak görülen lüzum kavramı, genel, soyut ve geniş bir kavram olup burada gerçek sebebin ne olduğu önemlidir. Örneğin avukatın hiçbir duruşmaya katılmaması, müvekkilin uzunca bir müddet ya da işin tevdinden sonra hiçbir zaman avukata ulaşamaması, avukat tarafından davanın veya işin takip edilmemesi, avukatın kusuru yüzünden davada taraf olan asilin hak kaybının doğması ya da doğacak olması, avukatın kendisine banka kanalıyla gönderilen meblağı kendisi için harcaması, açılması gereken davayı zamanında açmaması ve iş sahibince bu tutarın dava masrafı olarak gönderildiğinin ispatlanması, avukatın müvekkili adına icra dosyasına yatırılan parayı kendi adına olan vadeli hesaba yatırarak dosyaya ödeme yapıldığı konusunda müvekkiline bilgi vermemesi ve işlemiş faizi kendisi tüketmesi ve bunlara benzer hak kaybına ve güvensizliğe yol açacak nitelikteki önemli hususlar haklı azil sebepleridir. Oysa avukatı istememe, başka avukat tayin etmeyi isteme, başka avukatla anlaşma, avukatın evlenmesi, şehir değiştirmesi, ikamet adresini veya avukatlık bürosunun adresini değiştirmesi gibi tamamen avukatın insan olmasından kaynaklı yaşamsal değişikliklerinin ve özel hayatındaki taşınma ya da evlenme gibi sonradan gelişen durumların birer azilname sebebi olması mümkün değildir. Avukatın hiçbir kusurunun olmamasına rağmen yalnızca müvekkilin avukatını değiştirmek istemesi avukata kusur olarak yüklenemez. Haksız azil halinde avukatın taraflar arasında yapılan ücret sözleşmesi uyarınca kararlaştırılan ücreti talep etmesi mümkün olduğu gibi taraflar arasında bu yönde hiçbir sözleşmenin yapılmaması, yapılan sözleşmenin geçersiz olması veya ispatlanamaması durumunda avukatlık asgari ücret tarifesi uyarınca ücret talep etmesi mümkündür. Avukatın müvekkilinden olan alacağının yanı sıra haksız azil sebebiyle mahrum kaldığı karşı vekalet ücretini dahi talep etmesi mümkündür. Bir diğer anlatımla avukat müvekkilinden hiçbir ücret almadığı durumlarda her yıl Türkiye Barolar Birliğince Resmi Gazete’de yayımlanan avukat asgari ücret tarifesi uyarınca en azından asgari tutarı talep edebildiği gibi bununla birlikte mahrum kaldığı karşı vekalet ücretini de talep edebilmektedir. Avukat bunların ikisini birlikte talep edilebildiği gibi avukatlık ücretinin en başından peşin ya da azilnameden önce veya eş zamanlı, hatta azilname tarihinde sonra ödenmesine rağmen haksız azilname sebebiyle mahrum kalınan karşı vekalet ücretini tek başına dahi talep edebilir. Burada haklılığın ya da haksızlığın tespitine, avukatın talep ettiği tutarın ödenmemesi halinde açılacak alacak davasında veya yapılan icra takibine itiraz sonucunda açılacak olan itirazın iptali davasında mahkemece karar verilmektedir. Benzer hususlar haklı nedenle istifa halinde de geçerlidir.</p>

<p>Avukatlık asgari ücret tarifesinin önemli fonksiyonlarından bir diğeri de, mahkemelerce hükmolunan karşı vekalet ücretini belirlemesidir. Buna göre davada haklı çıkan taraf lehine hükmolunan karşı vekalet ücretine, avukatlık asgari ücret tarifesi esas alınarak hükmolunmaktadır. Benzer şekilde icra ve iflas müdürlüklerince de dosya borcuna, avukat asgari ücret tarifesi esas alınarak maktu olan ya da nispi oran sonucunda belirlenen tutar ilave edilmektedir. Karşı vekalet ücreti, avukatın davanın, icra veya iflas dosyasının tarafı olmaması sebebiyle mahkemelerce taraf lehine hükmolunmakta, icra ve iflas müdürlüklerince de mevcut dosya borcuna ilave edilmektedir. Ancak karşı vekalet ücreti avukata aittir. Bunun hukuki dayanağı ve gerekçesi 1136 sayılı Avukatlık Kanunu 164/son fıkra hükmüdür. İlgili madde fıkrasına göre karşı vekalet ücreti avukata aittir. Yargıtay'ın kararlarında da karşı vekalet ücretiyle avukatın başarısı ve davayı kazanması karşısında bu emek ve başarısının ödüllendirildiği ifade edilmektedir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-arb-aysen-guzel" title="Av. Arb. Ayşen GÜZEL"><img alt="Av. Arb. Ayşen GÜZEL" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/12/aysen-guzel-1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-arb-aysen-guzel" title="Av. Arb. Ayşen GÜZEL">Av. Arb. Ayşen GÜZEL</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/avukatlik-ucret-sozlesmesi-ve-asgari-ucret-tarifesi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 14:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/09/baro/avukat-cubbe-saat.jpg" type="image/jpeg" length="35208"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 1. Hukuk Dairesi'nin 2023/4250 E., 2024/5601 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-1-hukuk-dairesinin-20234250-e-20245601-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-1-hukuk-dairesinin-20234250-e-20245601-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 1. Hukuk Dairesi'nin 14.10.2024 tarihli, 2023/4250 E., 2024/5601 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>1. Hukuk Dairesi</strong></p>

<p><strong>2023/4250 E., 2024/5601 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi<br />
SAYISI : 2021/461 E., 2022/2027 K.<br />
HÜKÜM/KARAR : Ret / Esastan Ret - Kabul - Karar Kaldırılarak Dava Ret<br />
İLK DERECE MAHKEMESİ : Büyükçekmece 2. Asliye Hukuk Mahkemesi<br />
SAYISI : 2017/308 E., 2020/343 K.</p>

<p>Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Kararın davacı vekili ve davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine, davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile hükmün kaldırılmasına ve yeniden esas hakkında hüküm kurularak davanın reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. DAVA</strong><br />
Davacı dava dilekçesinde; maliki olduğu ve konut olarak kullandığı 666 ada 8 parsel sayılı taşınmazdaki 13/A blok 28 numaralı bağımsız bölümünü haciz gelmemesi için 17.09.2015 tarihinde dava dışı ......’ye devrettiğini, temlikin satış olarak gösterilmesine rağmen gerçek bir satış olmadığını, muvazaalı olduğunu, maddi sorunları bittikten sonra aralarında anlaştıkları şekilde tapunun kendisine devri için ...’yi aramasına rağmen ona ulaşamadığını, bu arada ...’nin taşınmazı ...’a, ...’ın taşınmazı ...’ya, ...’un taşınmazı ... ...’a, ...’in de taşınmazı davalı ...’e devrettiğini öğrendiğini, temliklerin tamamının mal kaçırmaya yönelik olduğunu, devirlerde para transferi yapılmadığını, kişilerin hepsinin arkadaş olduğunu, sosyal medyada birlikte resimleri olduğunu, taşınmazda kendisinin ikamet ettiğini, ...’ye ait tapu aslının kendisinin elinde olmasının muvazaayı ispatladığını, ...’nin arkadaşı olan ...’un ...’nin taşınmazı elden çıkartacağını, kendisini vekil tayin ederse durumu halledeceğini söylemesi üzerine ...’u vekil tayin ettiğini, bunun da muvazaanın kanıtı olduğunu, muvazaa nedeniyle geçersiz sözleşmeye dayanılarak yapılan devrin yolsuz tescil hükmünde olduğunu, zor zamanında bir dostuna güvenerek yaptığı işlem nedeniyle dolandırıldığını, cehaletinden yararlanılarak mağduriyetinin kullanıldığını ileri sürerek tapu kaydının iptali ile adına tesciline karar verilmesini istemiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong><br />
Davalı cevap dilekçesinde; iş dünyasında tanınmış biri olduğunu, taşınmazı önceki maliki olan ...’den rayiç bedel olan 103.000,00 TL’yi banka aracılığı ile ödeyerek satın aldığını, iyi niyetli olduğunu, taşınmazı teminat göstererek Denizbanktan da 150.000,00 TL kredi çektiğini, davadan haberdar olunca önceki maliki arayıp onun daha önceki malikten taşınmazı nasıl satın aldığını sorduğunu, onun da Esenyurt’ta bir taşınmazını ve bir adet de şirket çeki verdiğini bildirdiğini, 150.000,00 TL krediyi ve elden de 50.000,00 TL’yi de ...’e ödediğini, toplamda taşınmazı 303.000,00 TL’ye aldığını, kendisinin davada husumeti olmadığını, tapu siciline güvenerek taşınmazı edindiğini, davacının bahsettiği sosyal medya hesabı olmadığını, içinde kiracı olduğunu bilerek taşınmazı aldığını, bu nedenle kiracıyı çıkartmadığını, satış sırasında 2017 yılı sonuna kadar alınacak kira bedelleri düşülerek anlaşma yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong><br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarihi ve sayısı belirtilen kararı ile; inançlı işlemin yazılı delille ispatının gerektiği, davacının inançlı işlemi yazılı delil ile ispatlayamadığı, davacının davalıların el ve işbirliği içerisinde kendisini zararlandırmak amacı ile hileli ve muvazaalı devir yapıldığı olgusunu ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong><br />
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar<br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur.</p>

<p>B. İstinaf Sebepleri<br />
Davacı vekili istinaf başvuru dilekçesinde özetle; Büyükçekmece 16. Asliye Ceza Mahkemesinin 2018/82 Esas sayılı dosyasının sonucunun beklenmesi gerektiğini, devirler yapılırken para transferinin gerçekleşmediğini, kişilerin hepsinin arkadaşlık ilişkisi içinde organize şekilde hareket ettiğini, tüm devirlerin iki ay içinde tamamlanmış olmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, davalının kötü niyetli olarak kira bedellerine mahsuben satışın yapıldığını beyan etmesinin gerçek dışı olduğunu, bu durum doğru olsaydı müvekkile bir ihtarname ile durumu bildirerek kira bedelinin kendi hesabına yatırılmasını istemesi gerektiğini, tanıklarının dinlenilmediği gerekçeleriyle kararın kaldırılmasını istemiştir.<br />
Davalı vekili istinaf başvuru dilekçesinde özetle; maktu vekalet ücreti yerine nispi vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği gerekçesiyle kararın ihtiyati tedbir ve vekalet ücreti yönünden düzeltilerek onanmasını istemiştir.</p>

<p>C. Gerekçe ve Sonuç<br />
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarihi ve sayısı belirtilen kararı ile; davacı tarafından ilk devre ilişkin yazılı delil sunulmadığı, yazılı delil başlangıcı olabilecek delilin de sunulmadığı, bu nedenle tanık dinlenemeyeceği, davalının ceza davasında taraf olmadığı için sonucunun beklenilmesine gerek olmadığı, ilk malik ...'nin ve diğer maliklerin de davada taraf gösterilmediği, davalının TMK’nın 1023. maddesi kapsamında tapuya güven ilkesinden de yararlanacağı gerekçesiyle davacının istinaf başvurusunun reddine, davanın reddine karar verildiği gözetilerek davalı lehine taşınmazın değeri üzerinden nispi vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf talebinin kabulü ile hükmün kaldırılmasına ve yeniden hüküm kurularak davanın reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong><br />
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar<br />
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.</p>

<p>B. Temyiz Sebepleri<br />
Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; yemin deliline dayanmalarına rağmen hatırlatılmadığını, ceza davasının sonucunun beklenilmediğini, İstanbul 39. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2022/517 Esas sayılı dosyasında bir varlık yönetim şirketi tarafından davalı ... ve ... hakkında dava konusu gayrimenkule ilişkin tasarrufun iptali davası açıldığını, onun sonucunun da beklenilmesi gerektiğini, davalıya yapılan devrin muvazaalı olduğunu, devirler yapılırken para transferi yapılmadığını, kişilerin hepsinin arkadaş olduklarını ve organize şekilde hareket ettiklerini, tüm devirlerin iki ay içerisinde yapıldığını, bu durumun hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, taşınmazın kira bedeline mahsuben devralındığı iddiasının gerçek dışı olduğunu ileri sürerek kararın bozulmasını istemiştir.</p>

<p>C. Gerekçe<br />
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme<br />
Dava, inançlı işlem hukuki nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.</p>

<p>2. İlgili Hukuk<br />
05.02.1947 tarihli 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı,<br />
14.02.1951 tarihli 17/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı,<br />
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 26. maddesi,<br />
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1023. maddesi,<br />
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 22.11.2023 tarihli ve 2022/1-202 Esas, 2023/1138 karar sayılı kararı.</p>

<p>3. Değerlendirme<br />
Dosya içeriğinden; davacı ...’in kayden maliki olduğu 666 ada 8 parsel sayılı taşınmazdaki 13/A blok 28 numaralı bağımsız bölümünü 17.09.2015 tarihinde dava dışı ......’ye temlik ettiği, ...’ın da taşınmazı 23.09.2016 tarihinde ...’a, ...’ın taşınmazı 31.10.2016 tarihinde ...’ya, ...’un taşınmazı 24.11.2016 tarihinde ...’a, ...’in de taşınmazı 10.03.2017 tarihinde davalı ...’a devrettiği görülmüştür.</p>

<p>Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.</p>

<p>Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işleme genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar. Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.</p>

<p>Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.</p>

<p>Uygulamada mesele, 05.02.1947 tarihli 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir. Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanun'un yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmış ve sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna hükmolunmuştur.</p>

<p>İçtihadı Birleştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi açısından genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirilegelmektedir. Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda, koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir. İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hem de taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz.</p>

<p>İnançlı işlem inanç sözleşmesine dayandığından, sözleşmelere ilişkin zamanaşımı hükümlerinin inançlı işlemlere de uygulanacağı, bu sürenin inançlı işlemin türüne göre kıyasen tatbik edilecek vekalet ve rehin hükümlerine göre belirleneceği gerek uygulamada gerekse doktrinde baskın görüş olarak benimsenmektedir. Ne var ki, zamanaşımı süresinin başlaması için inanç ilişkisi sona ermeli veya alacak muaccel hale gelmelidir. Bu itibarla inanç sözleşmesi sona ermediği, inanç konusu inanılanda, alınan para inananda kaldığı sürece zamanaşımı süresinin başlamasına olanak yoktur. Açıklanan kuralın doğal sonucu olarak taraflar borcun ödenmesi için bir süre kararlaştırmış ve borç bu süre içerisinde ödenmemiş olsa dahi inanç ilişkisi devam ettiğinden inanç konusunun iadesi için dava açılabilir. İnanılan, kararlaştırılan sürenin geçtiğinden bahisle inanç konusunu iade etme yükümlülüğünün sona erdiğini savunarak iade borcunu yerine getirmemezlik yapamaz. Keza kararlaştırılan süre içerisinde borcun ödenmemesi halinde inanç konusunun inanılana geçeceği, inananın dava açamayacağı yönünde inananın müzayakasından yararlanılarak sözleşmeye konulan böyle bir koşul TMK’nın 873 ve 863. maddelerinin buyurucu hükümlerine aykırı düşeceğinden geçersiz olup sözleşme serbestisi kuralına dayanılamaz. Aksinin kabulü halinde borç veren borç alanın darda kalmasından yararlanarak daima inanç sözleşmelerine böyle bir hüküm koymak suretiyle söz konusu madde hükümlerinden kurtulma ve borç verdiği kişinin malını veya hakkını çok az bir bedel ile eline geçirme, onu istismar etme olanağını elde etmiş olur ki, bu husus sözleşme hukukunun genel prensiplerine, ahlaka, kanun koyucunun amacına ters bir sonuç doğurur ve tefeciliği teşvik eder. Nitekim böyle sözleşmelerin batıl olduğu TBK’nın 26 ve 27. (BK’nın 19 ve 20.) maddelerinde hükme bağlanmıştır.</p>

<p>Diğer taraftan, bilindiği üzere hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 2. maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 98, tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddelerinin özel hükümleri getirilmiştir.</p>

<p>Bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke TMK'nın 1023. maddesinde aynen "tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3. kişinin bu kazanımı korunur" şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024. maddenin 1. fıkrasına göre "Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3. kişi bu tescile dayanamaz" biçiminde öngörülmüştür.</p>

<p>Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden, iktisapta bulunan kişinin iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse, diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır.</p>

<p>Bu nedenle, yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>

<p>Nitekim bu görüşten hareketle, "kötüniyet iddiasının def'i değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (re'sen) nazara alınacağı” ilkeleri 08.11.1991 tarih l990/4 Esas, l99l/3 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşler de aynı doğrultuda gelişmiştir.</p>

<p>Somut olayda davacı, dava dışı ...... ile yapılan inanç sözleşmesi gereğince taşınmazını bu kişiye satış suretiyle temlik ettiğini, adı geçen kişinin de inanç sözleşmesine aykırı ve muvazaalı olarak taşınmazı dava dışı üçüncü kişiye devrettiğini, taşınmazın birkaç kez el değiştirerek en son davalı kayıt malikine temlik edildiğini ileri sürerek kayıt maliki olan davalıya karşı tapu iptali ve tescili davası açılmıştır. Davacı ...’in maliki olduğu dava konusu 28 numaralı bağımsız bölümü 17.09.2015 tarihinde dava dışı ......’ye temlik ettiği dosya kapsamından kayden sabittir.</p>

<p>Hemen belirtilmelidir ki, inançlı işlem konusu olduğu iddia edilen mal, üçüncü kişiye devredilmişse, davanın kayıt maliki yanında inanılana da yöneltilmesi gerekmektedir. Zira inançlı işlem konusu malın muvazaalı olarak devredildiği iddiası nedeniyle son kayıt maliki aleyhine açılan davanın dinlenebilmesi için öncelikle davacı ile ilk el arasındaki temlikin inanç sözleşmesine dayalı olduğunun kanıtlanması gerekmektedir.</p>

<p>Hal böyle olunca, ilk el durumundaki ......’nin davada yer almasının sağlanması, ondan sonra yukarıda açıklanan ilkeler uyarınca davacının dosyaya sunduğu dava konusu taşınmazın ...adına olan tapu senedi ve arkasında yer alan yazı da değerlendirilmek suretiyle davacı ile ...arasındaki temlikin inançlı olup olmadığının açıklığa kavuşturulması, davacı tarafından ...’a yapılan temlikin inançlı olduğunun saptanması durumunda, son kayıt maliki davalı ...’in TMK'nın 1023. maddesi uyarınca iyi niyetli olup olmadığının araştırılması, bu konudaki delillerin eksiksiz toplanılması ile 14.02.1951 tarihli 17/2 sayılı YİBK’nın uygulanmasını gerektirir vakıaların bulunup bulunmadığı da değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve araştırma ile yazılı olduğu üzere karar verilmesi doğru değildir.</p>

<p><strong>VI. KARAR</strong><br />
Açıklanan sebeplerle;<br />
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının değinilen yön itibariyle kabulü ile; temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına,</p>

<p>Peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine,</p>

<p>Dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,</p>

<p>14.10.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-1-hukuk-dairesinin-20234250-e-20245601-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 13:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-7a.jpeg" type="image/jpeg" length="84551"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İFLAS YOLUYLA TAKİPTEN VERİLEN ACİZ VESİKASINA DAYALI OLARAK İCRA TAKİBİ UYGULAMASI VE BİR DÜZENLEME ÖNERİSİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/iflas-yoluyla-takipten-verilen-aciz-vesikasina-dayali-olarak-icra-takibi-uygulamasi-ve-bir-duzenleme-onerisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/iflas-yoluyla-takipten-verilen-aciz-vesikasina-dayali-olarak-icra-takibi-uygulamasi-ve-bir-duzenleme-onerisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Aciz Vesikası</strong></p>

<p>Aciz kelimesi, köken olarak Arapça “acz” kökünden türemektedir. Sözlük anlamıyla güçsüzlük ve yetersizlik ifade etmektedir. Hukuk terminolojisinde ise aciz, ödeme güçsüzlüğü anlamında kullanılmaktadır. İcra ve İflas Kanunu’nda aciz vesikasının doğrudan bir tanımı yapılmamış olmakla birlikte, düzenlendiği maddelerdeki sistematikten hareketle şu şekilde tanımlanması mümkündür: Borçlunun mal varlığının alacağın tamamını veya bir kısmını karşılamaması hâlinde, karşılanmayan alacak miktarı için alacaklıya verilen belgedir.</p>

<p>Aciz vesikaları, nitelikleri bakımından kesin aciz vesikası ve geçici aciz vesikası olarak ayrılmaktadır. Düzenlendikleri takip türü bakımından ise haciz yoluyla icra takibinden (cüzi takip) verilen aciz vesikası ile iflas takibinden (külli takip) verilen aciz vesikası şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Aciz vesikasına ilişkin hükümler, kanunda cüzi takip ve külli takip bakımından farklı sonuçlar doğuracak şekilde düzenlenmiştir.</p>

<p>Geçici aciz vesikası, İİK m. 105’te düzenlenmiş olup borçlunun hacze kabil malının bulunamaması hâlinde düzenlenen ve kesin aciz vesikası hükmünde kabul edilen haciz tutanağıdır.</p>

<p>Kesin aciz vesikası ise İcra ve İflas Kanunu’nda iki farklı yerde düzenlenmiştir. Bunlardan ilki, Kanun’un “Haciz Yoluyla Takip” başlıklı Dördüncü Bap’ı altında m. 143’te düzenlenen borç ödemeden aciz vesikasıdır. Buna göre kesin aciz vesikası, haciz yoluyla takipte alacağının tamamını alamamış alacaklıya, gerekli şartların yerine gelmesi hâlinde icra dairesi tarafından bakiye alacak miktarı için verilen belgedir.</p>

<p>İkinci düzenleme ise “İflasın Tasfiyesi” başlıklı Sekizinci Bap altında m. 251’de yer almaktadır. Burada aciz vesikası, iflas idaresinin paraları dağıtırken alacağının tamamını alamamış olan her alacaklıya, ödenmemiş miktar için verdiği belge olarak düzenlenmiştir.</p>

<p>Başka bir ifadeyle, haciz yoluyla takipten verilen aciz vesikası İİK m. 143’te, iflas takibinden verilen aciz vesikası ise m. 251’de düzenlenmiştir. Bu yazının konusunu ağırlıklı olarak m. 251’de düzenlenen ve iflasın tasfiyesi sonrasında verilen aciz vesikası oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>İflas Yoluyla Takipten Verilen Aciz Vesikası</strong></p>

<p>M. 251’de düzenlenen aciz vesikası, haciz yoluyla takipten verilen aciz vesikasıyla aynı hukuki sonuçları doğurmaktadır (m. 251/2). Bu nedenle, m. 143’te düzenlenen hukuki sonuçlar kural olarak burada da geçerlidir. Bunun istisnası, iflas masasına giren alacaklarda faiz işleyeceğini ve uygulanacak faiz türünü düzenleyen m. 196 hükmüdür.</p>

<p>Her iki aciz vesikası arasındaki en önemli fark, aciz vesikasına dayanılarak başlatılacak yeni icra takibi bakımından ortaya çıkmaktadır. Haciz yoluyla takipten verilen aciz vesikası alındıktan sonra borçluya karşı doğrudan yeni bir icra takibi başlatılabilirken, iflas yoluyla takip sonrasında hakkında aciz vesikası düzenlenen müflise karşı alacaklının yeni bir takip başlatabilmesi için müflisin yeni mal edinmiş olması gerekmektedir (İİK m. 251/2, 2. cümle).</p>

<p><strong>Aciz Vesikasına Dayalı Yeni Takip</strong></p>

<p>Müflise karşı iflasın kapanmasından sonraki süreçte aciz vesikasına dayalı olarak takip yapılabilmesinin koşulu, müflisin yeni mal edinmiş olmasıdır. Kanun’un “yeni mal edinimi”nden kastı, müflisin iflasın kapanmasından sonraki tarihte gerçekleştirdiği mal edinimidir. Zira müflisin iflasın kapanmasından önce gerçekleştirdiği mal edinimlerinin iflas masasına dâhil edilmesi gerekmekte, en azından böyle olması beklenmektedir.</p>

<p>Şayet müflisin iflasın kapanmasından önce edindiği, ancak her nasılsa tasfiyeye dâhil edilmemiş bir malının bulunduğu iflasın kapanmasından sonra ortaya çıkarsa, bu durumda söz konusu malın da iflas idaresince satılması gerekmektedir (İİK m. 255). Dolayısıyla Kanun’un m. 251/2’nin 2. cümlesinde yer alan “yeni mal edinimi”nden kastın, her hâlükârda borçlunun iflasın kapanmasından sonra gerçekleştirdiği kazanımlar olduğu sonucuna varılmaktadır.</p>

<p>İflasın kapanmasından sonra alacağını tam olarak alamamış ve bakiye alacağı aciz vesikasına bağlanmış olan alacaklı, borçlunun yeni mal edindiğini tespit ettiğinde müflis hakkında yeni bir icra takibi başlatabilecektir.</p>

<p>Aciz vesikasına dayanan bu takibe borçlu tarafından “yeni mal iktisap etmediği” gerekçesiyle itiraz edilmesi hâlinde, itiraz icra mahkemesinde genel hükümler çerçevesinde ve basit yargılama usulüne göre karara bağlanacaktır (m. 251/2, 3. cümle).</p>

<p><strong>İtirazın Kaldırılması</strong></p>

<p>İtirazın kesin kaldırılmasını düzenleyen İİK m. 68’de sayılan belgelere dayanılarak yapılan takibe borçlu tarafından itiraz edilmesi halinde, alacaklı itirazın kaldırılması davası açabilmektedir. Aciz vesikası da İİK m. 68’de sayılan belgeler arasında yer almaktadır.<a href="https://www.hukukihaber.net/aciz-vesikasi-alinmasindan-sonra-baslatilan-takibe-borclunun-her-zaman-itiraz-hakki-olmasi" rel="dofollow">[1]</a> Bu nedenle, iflas takibinden verilen aciz vesikasına dayalı olarak başlatılacak takibe borçlu tarafından itiraz edilmesi durumunda, alacaklı itirazın kaldırılması davası açabilecektir.</p>

<p>Müflisin kendi adına mal edinmesi hâlinde izlenecek yol bu şekildedir. Bununla birlikte, müflisin iflasın kapanmasından sonraki dönemde, Kanun’un sağladığı korumadan yararlanmak amacıyla kendi hesabına, ancak başkası adına, başka bir ifadeyle üçüncü kişi üzerinden mal edinmesi hâlinde müflisin yeni mal edinmiş sayılıp sayılmayacağı ayrıca değerlendirilmelidir.</p>

<p>Bu durumda müflis, esasen kendisi bir malvarlığı değeri üzerinde hak sahibi olmak istemekte; ancak iflas alacaklılarının kendisine karşı yeni bir takip başlatmasından çekindiği için malın sicil kaydında, sicile kayıtlı olması hâlinde, üçüncü kişinin malik olarak görünmesini sağlamaktadır. Buna karşılık, o mal üzerinde müflisin fiilî tasarrufu bulunmaktadır.</p>

<p>Bu şekilde, müflisin yeni mal iktisap etmediği yönünde itirazda bulunabilmesini sağlamak amacıyla üçüncü kişinin hak sahibi kılındığı, ancak mal üzerinde müflisin fiilî tasarrufunun bulunduğu hâllerde, üçüncü kişi bu durumu biliyor veya bilmesi gerekiyorsa, müflis tıpkı kendisi yeni bir mal edinmiş gibi kabul edilecektir (m. 251/2, son cümle).</p>

<p>Örnek vermek gerekirse, müflis (A), iflasın kapanmasından sonraki bir dönemde satın almak istediği taşınmazın devir bedelini kendisi ödeyerek oğlu (B) adına tapuda tescil ettirmiş ancak taşınmazın kira geliri gibi semerelerinden müflisin kendisi faydalanmaktadır. Bu durumda, (A)’nın alacağı iflas takibinden verilmiş aciz vesikasına bağlanmış olan alacaklısı (Z), (A) hakkında takip başlatabilecek ve (A)’nın yeni mal edinmediği yönündeki itirazına itibar edilmeyecektir. Zira oğul (B)’nin, babasının müflislik durumunu ve alacaklılarından mal kaçırma niyetini bildiği veya bilmesi gerektiği kabul edilecektir. Böylece söz konusu mal, (A) tarafından iflasın kapanmasından sonra edinilmiş yeni bir mal gibi değerlendirilecektir.</p>

<p>İİK m. 251/2’de ayrıntılı olarak düzenlenen bu kurum, esasen adı konulmamış olmakla birlikte bir muvazaalı tasarrufu ifade etmekte ve bu muvazaalı tasarrufun sonuçlarını düzenlemektedir. Fıkrada düzenlenen durum iflas unsurundan arındırıldığında, mesele muvazaalı tasarruf nedeniyle açılacak iptal davasına dönüşmektedir. Başka bir ifadeyle, iflas hâli bulunmaksızın borçlu, alacaklılarından mal kaçırmak amacıyla edineceği malı kendi adına değil de üçüncü bir kişi üzerinden edinirse, malın gerçekte borçluya ait olduğu ileri sürülerek muvazaadan söz edilecektir.</p>

<p><strong>TBK m. 19’a Dayalı Tasarrufun İptali Davası ile Farkı</strong></p>

<p>Alacaklılarından mal kaçırmak isteyen borçlunun kendi adını gizleyerek üçüncü kişi üzerinden mal edinmesi hâlinde, alacaklılar, muvazaayı düzenleyen Türk Borçlar Kanunu’nun m. 19’una dayanarak tasarrufun iptali amacıyla dava açmaktadırlar. Uygulamada bu dava “nam-ı müstear davası” olarak da adlandırılmaktadır. Mevzuatta özel olarak düzenlenmemiş olan bu dava, uygulamada ortaya çıkmış olup genel muvazaa hükümlerine dayanmaktadır.</p>

<p>Uygulamada, anılan sözleşmeler, gerek özü gerek işleyişi açısından genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirilegelmektedir <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-1-hukuk-dairesinin-20234250-e-20245601-k-sayili-karari" rel="dofollow">[2]</a>. Esasen muvazaalı işlem ile nam-ı müstear yoluyla gerçekleştirilen işlem tamamen aynı şeyler değildir. Bununla birlikte, uygulamada bu kavramlar çoğu zaman birbirlerinin yerine kullanılmakta ve iç içe geçmiş bulunmaktadır. Her ne kadar anılan dava uygulamada “nam-ı müstear davası” olarak adlandırılmakta ise de bu nitelendirme, nam-ı müstearın hukuki niteliğiyle de tam olarak örtüşmemektedir. Nam-ı müstearın hukuki niteliği bu yazının kapsamı dışındadır.</p>

<p>Uygulamada TBK m. 19’a dayanılarak açılan bu davanın konusu, nam-ı müstear kişinin kendi adına, başkası (borçlu) hesabına gerçekleştirdiği mal edinimleridir. Mal kayden nam-ı müstear kişi adına kayıtlı olsa da alacaklı, malın gerçek malikinin kendi borçlusu olduğunu ileri sürmektedir.</p>

<p>Bir örnekle açıklamak gerekirse, borçlu (C), alacaklılarından mal kaçırmak amacıyla satın almak istediği bir taşınmazı, devir bedelini kendisi ödeyerek kızı (D) adına satın almakta ve taşınmaz üzerinde fiilî tasarrufta bulunmaktadır. Bu durumda (D), nam-ı müstear kişi konumunda olacaktır. Alacaklı (Y), TBK m. 19’a dayanarak açacağı dava ile bu taşınmazın (C)’ye aitmiş gibi satılmasını ve alacağının karşılanmasını isteyebilecektir.</p>

<p>Görüleceği üzere, yukarıda açıklanan ve İİK m. 251/2’nin son cümlesinde müflis bakımından düzenlenen hüküm, esas itibarıyla adı konulmamış olmakla birlikte uygulamada nam-ı müstear olarak bilinen davanın konusuyla büyük ölçüde örtüşmektedir. Her iki durumda da borçlu veya müflis, alacaklılarının takibinden kurtulmak amacıyla bedelini kendisi ödeyerek bir malı üçüncü kişi adına tescil ettirmekte ve yeni malik olan üçüncü kişi borçlunun durumunu bilmektedir.</p>

<p>İİK m. 251/2 ile TBK m. 19 arasındaki en büyük fark ise her iki davaya ilişkin usulde ortaya çıkmaktadır. İİK m. 251/2’de, müflisin yeni mal iktisap etmediği itirazı üzerine açılacak itirazın kaldırılması davasında görevli mahkemenin icra mahkemesi olduğu ve davanın basit yargılama usulüne tabi bulunduğu belirtilmiştir. Buna karşılık TBK m. 19’a dayanan muvazaa davasında genel mahkeme olan Asliye Hukuk Mahkemesi görevli olup dava yazılı yargılama usulüne tabidir.</p>

<p>Görüleceği üzere, konusu aynı olan iki dava türünden birinde icra mahkemesi, diğerinde ise genel mahkeme görevlidir. Bu durumda, dar yetkili icra mahkemesinin genel mahkemenin yaptığı incelemeyi kendi sınırlı yetkisi çerçevesinde nasıl gerçekleştireceği tartışmalı hâle gelmektedir.</p>

<p>TBK m. 19’a göre açılan ve uygulamada nam-ı müstear davası olarak adlandırılan davada mahkeme, davanın niteliği gereği borçlu ile nam-ı müstear kişisi arasındaki organik bağı, malın devir bedelini gerçekte kimin ödediğini ve alacaklının alacağının varlığını inceleyecek; bu kapsamda gerekirse tanık dinleyecek, yemin delilini değerlendirebilecek ve işin niteliğine göre ticari defterleri inceleyebilecektir.</p>

<p>İcra mahkemesi ise dar yetkili bir mahkeme olup sınırlı bir inceleme yapmaktadır. İcra mahkemesinde görülen davalar kural olarak basit yargılama usulüne tabidir. İcra mahkemesinin genel mahkemelere nazaran kısıtlı inceleme yapması nedeniyle, çoğu zaman inceleme yalnızca yazılı belgeler üzerinden gerçekleştirilmektedir. Bu nedenle icra mahkemesi, kural olarak tanık dinlemeden, taraflara yemin teklif etmeden ve tarafların ticari defterleri üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırmadan yargılama yapmaktadır[3]. İcra mahkemesi takip hukukuna ilişkin ve dar yetkili bir inceleme yaptığından, icra mahkemesi kararları maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmemektedir. Bunun sonucu olarak, icra mahkemesinde verilen karar daha sonra genel mahkemelerde dava konusu yapılabilmektedir.</p>

<p>Bununla birlikte, İİK m. 251/2-son cümlesine dayanılarak açılan davada icra mahkemesinin yapacağı incelemenin sınırları ayrıca tartışma konusu olacaktır. Bir tarafta, müflisin yeni mal iktisap etmediği yönünde itirazda bulunabilmesini sağlamak amacıyla üçüncü kişinin hak sahibi kılınması ve bu durumun ispatı; diğer tarafta ise icra mahkemesinin dar yetkisi bulunmaktadır.</p>

<p>Mahkemenin, bilhassa m. 251/2’nin son cümlesine dayanılarak açılan davalarda, üçüncü kişinin hak sahibi kılındığı malda müflisin fiilî tasarrufunun bulunup bulunmadığının aydınlatılması amacıyla tanık dinleyebilmeli, ticari defterleri inceleyebilmeli ve gerekirse bu davada yemin deliline de dayanılabilmelidir. Başka bir ifadeyle, genel mahkeme gibi kapsamlı bir inceleme yapılması gerekmektedir. Ancak bu geniş inceleme ihtiyacı, icra mahkemesinin dar yetkisiyle karşı karşıya gelmektedir.</p>

<p>Bu nedenle, İİK m.251/2’deki görevli mahkemeye ilişkin düzenlemenin isabetli olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Esasen, 18.02.1965 tarihinde kabul edilen 538 sayılı “2004 Sayılı İcra ve İflâs Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına ve Bu Kanuna Bazı Madde ve Fıkralar Eklenmesine Dair Kanun”dan önce, müflisin yeni mal iktisap etmediği yönündeki ihtilaf icra mahkemesinde değil, genel mahkemede karara bağlanmaktaydı. Ancak bu durum alacaklı bakımından süre yönünden dezavantaj yarattığından, söz konusu itirazın da diğer itirazlar gibi icra mahkemesinde incelenmesi kanun koyucu tarafından uygun bulunmuştur. Zira aciz vesikasının alacaklıya sağladığı faydalardan biri, genel mahkemelerde itirazın iptali davası açmak yerine itirazın kaldırılması davası yoluyla, itiraz mercii olan icra mahkemesinden daha hızlı sonuç alınabilmesidir. Bu nedenle geçmişte kanun koyucuda böyle bir değişiklik yapma iradesi ortaya çıkmıştır.</p>

<p><strong>İcra ve İflas Kanununda Bir Düzenleme Önerisi</strong></p>

<p>Bu nedenle hem elinde aciz vesikası bulunan alacaklıyı korumak hem de maddi gerçeğin ortaya çıkartılabilmesi açısından, kanunda görev yönünden ikili bir ayrıma gidilmesi en hakkaniyetli çözüm olacaktır. Şöyle ki, yukarıda detaylıca bahsedildiği üzere, İİK m. 251/2’de hem müflisin doğrudan kendisinin yeni mal edinmesi durumunda itirazın kaldırılması davasına icra mahkemesinin bakması hem de müflisin kendisi tarafından değil, üçüncü bir kişi adına edinilen ancak müflisin tasarrufunda bulunan malın tespitinin icra mahkemesi tarafından yapılması öngörülmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Müflisin doğrudan kendisinin edindiği bir mal bulunduğu yönündeki iddianın icra mahkemesi tarafından incelenmesi; buna karşılık, müflisin yeni mal iktisap etmediği yönünde itirazda bulunabilmesini sağlamak amacıyla üçüncü kişinin hak sahibi kılındığı, ancak müflisin fiilen tasarrufunda bulunan bir mal olduğu yönündeki iddianın genel mahkeme olan Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından incelenmesi daha isabetli olacaktır. Bu yönde bir kanun değişikliğine gidilmesi, mevcut düzenlemeden kaynaklanan görev ve inceleme yetkisi sorununu daha uygun bir biçimde çözüme kavuşturacaktır.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/08/sedat-karakas.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p><strong>Av. Sedat KARAKAŞ</strong></p>

<p><span style="color:#999999">----------</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aciz-vesikasi-alinmasindan-sonra-baslatilan-takibe-borclunun-her-zaman-itiraz-hakki-olmasi" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/aciz-vesikasi-alinmasindan-sonra-baslatilan-takibe-borclunun-her-zaman-itiraz-hakki-olmasi" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 03.03.2020 tarihli ve 2019/4105 E., 2020/2310 K. sayılı kararı</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-1-hukuk-dairesinin-20234250-e-20245601-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-1-hukuk-dairesinin-20234250-e-20245601-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, 14.10.2024 tarihli ve 2023/4250 E., 2024/5601 K. sayılı kararı</span></a></p>

<p><span style="color:#999999">[3] Av. Talih UYAR, İcra ve İflas Kanunu Şerhi, Cilt 9, 2. Baskı, Ocak 2008, s. 14484</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/iflas-yoluyla-takipten-verilen-aciz-vesikasina-dayali-olarak-icra-takibi-uygulamasi-ve-bir-duzenleme-onerisi</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 13:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/07/terazi/dosya-terazi-1.jpg" type="image/jpeg" length="97261"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İsim benzerliği yüzünden 10 gün hapis yattı, 'pardon' denilerek tahliye edildi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/isim-benzerligi-yuzunden-10-gun-hapis-yatti-pardon-denilerek-tahliye-edildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/isim-benzerligi-yuzunden-10-gun-hapis-yatti-pardon-denilerek-tahliye-edildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Antalya'da imza işlemi için çağrıldığı polis merkezinde, isim benzerliği nedeniyle başka bir kişinin 10 günlük kesinleşmiş hapis cezası yüzünden cezaevine gönderilen Ali Süslü (47), suçsuzluğunu 9'uncu günde psikoloğun T.C. kimlik numarasını kontrol etmesiyle kanıtlayabildi. Kalan cezası tamamlatılarak 10'uncu günde tahliye edilen ve bu süreçte işini kaybeden Süslü, sorumlular hakkında suç duyurusunda bulundu.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Konyaaltı ilçesinde emlak sektöründe çalışan Ali Süslü'yü 26 Temmuz günü telefonla arayan polis memuru, ‘Bir imza işiniz var, polis merkezine gelin’ diyerek kendisini davet etti. Kısa süre önce göbek fıtığı ameliyatı olan ve istirahatte olan Süslü, polis merkezine gitti. Burada gözaltına alınan Süslü, adliyeye sevk edildi. Suçunun ne olduğunu öğrenemeyen Süslü, 10 günlük kesinleşmiş hapis cezası olduğu gerekçesiyle Antalya L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'na gönderildi.</p>

<p><strong>KENDİNİ CEZAEVİNDE BULDU</strong></p>

<p>Süslü'nün neden cezaevine girdiği yönündeki sorusuna da 'Bilmiyoruz' karşılığı verildi. Cezaevinde zor günler geçiren Süslü, ameliyatlı olduğu için pansumanını koğuştakiler yaptı ve iki kez ambulansla hastanenin acil servisine götürüldü. Süslü, defalarca suçsuz olduğunu ve bir yanlışlık yapıldığını söylemesine rağmen kimseyi inandıramadı.</p>

<p><strong>“ÖZÜR DİLERİZ, BİR HATA OLDU”</strong></p>

<p>Gerçek, cezaevindeki 9'uncu günde ortaya çıktı. Psikolog ile rutin görüşmeye çıkarılan Süslü, suçunun ne olduğunu bilmediğini söyledi. Bilgisayarından kayıtları inceleyen psikolog, tutuklu Ali Süslü ile hakkında kesinleşmiş hapis cezası bulunan Ali Süslü'nün isimlerinin aynı, T.C. kimlik numaralarının farklı olduğunu fark etti. Aranan hükümlünün de Süslü gibi Adana doğumlu olduğu ancak adreslerinin uyuşmadığı anlaşıldı. İddiaya göre; yapılan hatanın anlaşılması üzerine Süslü'ye 'Özür dileriz, bir hata oldu' denildi. Gerçeğin ortaya çıkması ile tahliye olmak isteyen Süslü'ye 10 günlük cezayı tamamlaması gerektiği söylenerek, ertesi gün tahliye edildi.</p>

<p><strong>İŞİNİ DE KAYBETTİ</strong></p>

<p>Süslü, cezaevine girmesinin ardından hakkındaki iddialar nedeniyle işini de kaybetti. Psikolojisi bozulan Süslü, avukatı Abdullah İlkkahraman aracılığıyla ilgililer hakkında ‘Görevi kötüye kullanma’, ‘Görevi ihmal’ ve ‘Hürriyeti tahdit’ suçlarından suç duyurusunda bulundu.</p>

<p><strong>“KENDİ SUÇUNU BİLMİYOR MUSUN”</strong></p>

<p>Ne olduğunu anlayamadan kendini bir anda cezaevinde bulduğunu söyleyen Süslü, "Polis memuru beni aradı ve ‘Bir imza işiniz var. Lütfen karakola gelin’ dedi. Ameliyatlı olduğum halde oraya gittim. Suçumun ne olduğunu sordum. İçeriğini göremediği için ‘Mahkemeye çıkacaksın’ dedi. Beni de oradan adliyeye götürdüler ve nezarete koydular. Orada tekrar ‘Yeni ameliyat oldum, beni neden tutuyorsunuz, suçum nedir?’ diye sorduğumda ‘Sen kendi suçunu bilmiyor musun?’ denildi. Sonrasında ‘Savcıya çıkabilir miyim?’ diye sordum. Onlar da 'Kesinleşmiş cezan olduğu için savcıya çıkamazsın. Bu cezayı yatacaksın' dediler. Beni L Tipi Kapalı Cezaevi’ne götürdüler ve 10 gün boyunca tutuklu kaldım" dedi.</p>

<p><strong>“ÖZÜR DİLERİZ, SENİ BIRAKAMAYIZ”</strong></p>

<p>Yaşadıklarına inanamadığını ve çok üzgün olduğunu belirten Süslü, "9’uncu günde psikoloğa çıkacağımı söylediler. Psikolog bana sorular sordu ve ‘Suçunuz zaten belli’ dedi. Ben de ‘Suçumun ne olduğunu hala bilmiyorum’ dedim. Psikolog da bilgisayarı açtığında Ali Süslü evet, isim benim, fakat T.C. kimlik numaraları aynı değil. Gülmeye başladılar. ‘9 gün yattım beni bırakın’ dedim. Bana ‘Özür dileriz seni bırakamayız ve bir hata oldu, bunun için de özür dileriz’ dediler. Beni 1 gün sonra tahliye ettiler" diye konuştu.</p>

<p><strong>“ÇOK AĞRIMA GİTTİ”</strong></p>

<p>Bu olay yüzünden işsiz kaldığını anlatan Süslü, "Emlak sektöründe çalışıyordum, bazı müşterileri dolandırdığım için bu cezayı yattığım söylentileri çıkmış. Şu an hiçbir yerde çalışamıyorum. Yaptığım sözleşmeler de iptal oldu. Psikolojik olarak, iş hayatı olarak, yaptığım sözleşmeler, cezaevinde hepsi bozuldu. Hayatım altüst oldu bir yanlış yüzünden. 10 gün boyunca ben olmadığımı polise, jandarma kolluğuna, yattığım cezaevindeki gardiyanlara söyledim. Kimse ilgilenmedi, ‘Cezanı yatacaksın, başka yolu yok’ dediler. Cezamı yattıktan sonra 'Pardon, özür dileriz' deyip, hastaneden bıraktılar. 10 gün boyunca bilmediğim suçtan yatmam çok ağrıma gitti. Suçsuz yere 10 gün ceza çektim, itibarım kayboldu" dedi.</p>

<p><strong>3 AY ÖNCE DE POLİS EVİNİ BASTI</strong></p>

<p>Kimin yerine cezaevine girdiğini merak ettiğini ancak kendisini bulamadığını söyleyen Süslü, "Maalesef 3 ay önce sabah 05.30’da evime polisler gelip, bir yandan zili çalıp bir yandan kapıyı kıracakmış gibi vurdular. Uykulu halde kapıyı açtığımda polisler direkt beni yere yatırıp telefonuma, bilgisayarıma el koydular. Telefonumu ve bilgisayarımı incelemeye başladılar. Tutanaklar tutulurken en son her şey bittiğinde T.C. kimlik numaramı yazdıklarında fark ettiler ki bu ben değilim. Tekrar ‘Pardon, özür dileriz’ deyip evimi terk ettiler" diye konuştu.</p>

<p><strong>PARDON FİLMİ GİBİ OLAY</strong></p>

<p>Ali Süslü'nün avukatı Abdullah İlkkahraman, sorumlular hakkında hukuki süreç başlattıklarını söyledi. Olayı Ferhan Şensoy'un 'Pardon' filmine benzeten İlkkahraman, "Müvekkilimiz talihsiz bir şekilde isim benzerliğinden dolayı, T.C. ve diğer hususlar dikkate alınmadan, başka bir kişi hakkında çıkan 10 günlük zorlama hapsi için kolluk görevlileri tarafından davet edilmiştir. Davet sonrası savcılığa çıkarmışlardır. Herhangi bir ifade, müracaat alınmadan veya bir soru sorulmadan, yine adliyeden ve nezarethaneden götürülerek cezaevine konulmuştur. Bu süreçte müvekkil derdini anlatacak kimseyi bulamadığı gibi, 9’uncu gün psikologla görüşmesi esnasında 'Bu kişi ben değilim, ben haksız şekilde yatıyorum' dediğinde olay tespit edilmiştir. Maalesef 10’uncu gün tamamlatılarak müvekkil tahliye edilmiştir" dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>“TAZMİNAT DAVASI AÇACAĞIZ”</strong></p>

<p>Müvekkilin yaşadığı mağduriyeti anlatan İlkkahraman, "Evrakı incelediğimizde, isim benzerliğinden dolayı, adres veya mahkemeyle hiçbir alakası olmayan müvekkilin haksız şekilde cezaevinde yattığını öğrendik. Müvekkilimiz gayrimenkul işiyle uğraşır. Bu süreçten dolayı kendisiyle ilgili farklı haberler yayıldığı için işinden dolayı da mağduriyet yaşamaktadır. Müvekkilimizin yaşadığı durumla ilgili, Cumhuriyet Başsavcılığı'na ilgililer hakkında ‘Görevi kötüye kullanma’, ‘Görevi ihmal’ ve ‘Hürriyeti tahdit’ suçlarından suç duyurusunda bulunduk. Yine tazminat davası açacağız" dedi. (Hürriyet)</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>ÖZEL HUKUK</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/isim-benzerligi-yuzunden-10-gun-hapis-yatti-pardon-denilerek-tahliye-edildi</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 12:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/6a798bfd2f1329bc8150fe71.webp" type="image/jpeg" length="64345"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[PARSELASYON İŞLEMLERİNE İTİRAZ - DAVA SÜRECİ VE MUHTEMEL HUKUKA AYKIRILIKLAR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/parselasyon-islemlerine-itiraz-dava-sureci-ve-muhtemel-hukuka-aykiriliklar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/parselasyon-islemlerine-itiraz-dava-sureci-ve-muhtemel-hukuka-aykiriliklar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Arazi ve arsa düzenlemesi, bölgeye ilişkin imar planının uygulanması amacıyla, bu plan kapmasında bulunan gayrimenkullerin maliklerinin rızası aranmaksızın ve imar durumlarına bakılmaksızın birleştirilmesi ve gerekli kesintiler yapıldıktan sonra eski sahiplerine yeniden dağıtılmasına yönelik genel düzenleyici işlemdir. Temel dayanağı İmar Kanunu’nun 18. Maddesidir. Söz konusu işlemin asli amacı inşaata elverişli imar parseli üretmektir.</p>

<p>Söz konusu idari işlem Belediye encümenince karar altına alınır ve İmar Kanunu’nun 8. Maddesi uyarınca 30 gün süreyle askı panosunda ilan edilir. İşleme karşı 30 günlük askı süresi içerisinde itiraz edilebileceği gibi askı süresinin bitiminden itibaren 60 gün içerisinde de İdare Mahkemelerinde, işlemin iptali için iptal davası ikame edilebilecektir. Bu sebeple imar planının iptali için dava açmadan önce belediye veya İl Özel İdaresine (Valiliğe) itiraz etmek, dava şartı değildir. Eğer itiraz edilmeden doğrudan dava yoluna başvurulacaksa; imar planları askıdan indikten sonra 60 gün içerisinde dava açılabilir. İmar planları henüz askıdayken dava açılması mümkün değildir.</p>

<p>Askı süresi içerisinde işlemi yapan kuruma yazılı olarak itiraz edilmişse, ret kararının ilgilisine yazılı olarak bildirilmesinden itibaren 60 gün içerisinde de dava açılabilir. Yine zımmı ret süresi geçtikten sonra da 60 gün içerisinde İdare Mahkemesinde işlemi yapan kuruma karşı dava açılabilir.</p>

<p><strong>2. Muhtemel Hukuka Aykırılık Sebepleri</strong></p>

<p><strong>2.1. İmar Planı Bulunmayan Yerlerde Veya İmar Planına Aykırı Olarak Yapılması</strong></p>

<p>Parselasyon işlemi, bir uygulama işlemi niteliğindedir. Bu sebeple sadece uygulama imar planı bulunan yerlerde ve bu plana uygun olarak yapılabilir. Bu sebeple işlem uygulanacak alanda öncelikle 1/1000 ölçekli imar planı yapılması ve bu plana uygun olarak 18. madde uygulaması yapılmalıdır. <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-6-dairesinin-20031709-e-200426-k-sayili-karari" rel="dofollow">(Danıştay 6. Dairesi 2003/1709 E. Ve 12.01.2004 Tarihli Karar)</a></strong></p>

<p>Parselasyon planı, uygulama imar planındaki çizim, kararlar, alan fonksiyonları ve plan notlarına birebir uymak zorundadır. İmar planının yargı merciince iptal edilmesi halinde, ona dayanılarak yapılan 18. madde uygulaması da hukuki dayanaktan yoksun kalır ve iptali gerekir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>2.2. Düzenleme Ortaklık Payı (DOP) Hesabında Yapılan Usulsüzlükler</strong></p>

<p>Düzenleme ortaklık payı; yol, meydan, park, otopark, ibadet yeri, okul gibi umumi hizmet alanları için maliklerden bedelsiz olarak alınan paydır. İmar Kanunu’nun 18. Maddesi gereği alınabilecek azami oran %45’tir. Bu oranın üzerinde kesinti yapılması açıkça hukuka aykırı olacağı gibi düzenleme alanındaki tüm parsellerden eşit oranda DOP kesintisi yapılması esastır. Bazı parsellerden %20, diğerlerinden %45 kesinti yapılması eşitlik ilkesini ihlal eder. Bu kesinti yalnızca kanunda belirtilen hizmet alanları için kesilebilir. İdarenin özel mülkiyetine geçirmek üzere kesinti yapması hukuka aykırıdır.</p>

<p>Taşınmazdan daha önceki bir imar uygulaması veya rızaen terk / ifraz işlemi esnasında kesinti yapılmışsa, yeni uygulamada ancak eski kesinti ile yeni oran arasındaki fark kadar (toplamda %45’i geçmeyecek şekilde) ilave DOP kesilebilir.</p>

<p><strong>2.3. Dağıtım ve Tahsis İlkelerinin İhlali</strong></p>

<p>Düzenleme sonrası arsa maliklerine yapılacak tahsislerde keyfilik hukuka aykırıdır. İmar Kanunu’nun 18. Maddesi uyarınca malike ilk olarak kendi kök parselinin bulunduğu yerden veya yakınından imar parseli verilmelidir. Zorunlu ve teknik bir engel bulunmadıkça kök parselden uzak, eşdeğer olmayan, değeri düşük bir alandan tahsis yapılması hukuka aykırıdır. Yine idarenin kamuya taşınmaz kazandırılması amacıyla veya başka parsellerde bulunan idare hisselerinin birleştirilmesi amacıyla parselasyon yapılması hukuka aykırı olacaktır.</p>

<p>Parselasyon işlemi yapılırken mümkün olduğunca müstakil parsel verilmeli, müstakil yapılmaya elverişli parsel sahibini teknik zorunluluk olmaksızın başkalarıyla hisseli hale getirmek hukuka aykırıdır.</p>

<p>Yine kanunun amacı yapılaşmaya elverişli parsel oluşturmak olduğundan, işlem sonrası yapılaşmaya elverişli parseller oluşturulmalı, üzerinde yapı yapmaya elverişsiz, sorunlu artık parsel oluşturulmamalıdır.</p>

<p><strong>2.4. Şekil ve Usul Kurallarına Uyulmaması</strong></p>

<p>Söz konusu kararların Belediye sınırları içerisinde belediye encümeni, belediye sınırları dışında ise İl Encümeni tarafından alınması zorunlu olup, yetkisiz kurum ve organlarca alınan kararlar geçersiz olacaktır.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2023/04/ali-anil-ozbag.jpg" rel="nofollow" title="fancybox"><img alt="detail-photo-fancybox-0" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2023/04/ali-anil-ozbag.jpg" /></a></p>

<p><strong>Av. Ali Anıl ÖZBAĞ</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/parselasyon-islemlerine-itiraz-dava-sureci-ve-muhtemel-hukuka-aykiriliklar</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 10:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/06/kamu-proje-parsel-mahkeme.jpg" type="image/jpeg" length="86438"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ceza Genel Kurulu'nun 2023/251 E., 2025/588 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2023251-e-2025588-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2023251-e-2025588-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 17.12.2025 tarihli, 2023/251 E., 2025/588 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Ceza Genel Kurulu</strong></p>

<p><strong>2023/251 E., 2025/588 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>KARARI VEREN<br />
YARGITAY DAİRESİ : 10. Ceza Dairesi<br />
MAHKEMESİ :Ceza Dairesi<br />
SAYISI : 1339-79</p>

<p><strong>I. HUKUKÎ SÜREÇ</strong></p>

<p>Sanığın uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 188/3-4(a), 62, 52/2-4, 53, 54, 58... . maddeleri uyarınca 12... ay hapis ve 25.000,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye, hak yoksunluğuna, müsadereye, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin Antalya 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 25.04.2019 tarihli ve 43-214 sayılı hükmün, Cumhuriyet savcısı ile sanık ve müdafii tarafından istinaf edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesince 28.01.2020 tarih ve 1339-79 sayı ile istinaf başvurularının esastan reddine, bu hükmün de sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 09.06.2021 tarih, 2389-7188 sayı ve oy çokluğuyla; "Sanığın evinde yakalanan uyuşturucu maddenin miktarı, ele geçiriliş şekli, sanığın savunmaları ve dosya kapsamına göre; uyuşturucu madde ticareti yapmadığı yönündeki savunmasının aksine mahkûmiyetine yeterli ve kesin delil bulunmayan sanığın, ikametinde ele geçirilen kokaini kullanma amacıyla bulundurduğu anlaşıldığından, eyleminin değişen suç vasfına göre kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu gözetilmeden uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.</p>

<p>Daire Başkanı ... ve Daire Üyesi ...; "...Sanık ...'in, Nazilli'de yürütülen soruşturma kapsamında etkin pişmanlıktan faydalanan tanık ...'ın beyanlarında geçen uyuşturucu maddesi satın aldığını söylediği kişi olduğu; ayrıca, evinde usulüne uygun olarak yapılan aramada televizyon sehpasındaki çorap içerisinde ele geçen 1,64 gram kokain maddesinin miktarı itibarıyla birkaç kullanımdan çok fazla 50-60 kullanıma yetecek miktarda olması, paketlemede kullanılan kâğıt yaprakları ve bir adet makas ile çok sayıda paketleme lastiklerinin bulunması, kullanıcı olduğuna dair beyanları arasında her aşamada çelişki bulunması, kan ve idrarında yapılan incelemede herhangi bir uyuşturucu veya uyarıcı maddeye rastlanılmaması nedenleriyle sanığın uyuşturucu madde ticareti suçunu işlediği sabit olduğundan temyiz isteminin esastan reddi düşüncesinde olduğumuz için sayın çoğunluğun sanığın beraatına karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.</p>

<p><strong>II. İTİRAZ SEBEPLERİ</strong></p>

<p>Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 01.09.2021 tarih ve 27130 sayı ile karşı oyda belirtilen gerekçeler doğrultusunda itiraz yoluna başvurmuştur.<br />
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 10. Ceza Dairesince 02.05.2023 tarih, 15291-3827 sayı ve oy çokluğu ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.</p>

<p><strong>III. UYUŞMAZLIK KONUSU</strong></p>

<p>Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu mu yoksa kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.</p>

<p><strong>IV. OLAY VE OLGULAR</strong></p>

<p>İncelenen dosya kapsamından;</p>

<p>Dosyadaki bilgi ve belgeler ile 24.10.2018 tarihli arama ve yakalama tutanağına göre; Nazilli Cumhuriyet Başsavcılığınca, şüpheli ... hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan yürütülen 2018/7814 sayılı soruşturma kapsamında; şüphelinin evinde ve iş yerinde yazılı arama emrine istinaden 16.07.2018 tarihinde yapılan aramalar neticesinde yirmi üç (23) paket eroinin, yetmiş dokuz (79) adet tabletin ve yirmi bir (21) adet kırmızı reçeteye tabi ... adlı ilacın ele geçirildiği, şüphelinin 17.07.2018 tarihinde kollukta, savcılıkta ve Sulh Ceza Hâkimliğinde alınan ifadelerinde; aramalarda ele geçirilen eroinleri, Antalya’da ikamet eden açık kimlik bilgilerini bilmediği bir şahıstan satın aldığını, 07.09.2018 tarihinde savcılıkta alınan ek ifadesinde ise; Antalya’dan getirdiği eroinleri, ... lakabıyla tanınan kişiden, şahsın evinde satın aldığını, ancak evin açık adresini bilmediğini beyan ettiği, şüpheli müdafii tarafından soruşturma dosyasına sunulan 19.09.2018 havale tarihli dilekçede de; tanığın Antalya’dan getirdiği uyuşturucu maddeleri lakabıyla bilinen şahıstan temin ettiğinin, söz konusu şahsın Antalya'nın Zeytinköy ilçesinde, ... Caddesi, ... Sitesi, No: ..., Kat: ... sayılı adreste ikamet ettiğinin belirtildiği, bunun üzerine Nazilli Cumhuriyet Başsavcılığınca, Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı Talimat Bürosuna gönderilen 03.10.2018 tarihli yazıda; söz konusu adreste ikamet eden ... lakaplı kişinin evinde arama yapılmasının belirtildiği, bu yazıya istinaden Antalya Cumhuriyet Başsavcılığınca, Antalya İl Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şube Amirliğine gönderilen 04.10.2018 tarihli müzekkerede; ... lakaplı şahsın açık kimlik ve adres bilgilerinin tespit edilip düzenlenecek belgenin gönderilmesinin istenildiği, kolluk tarafından yapılan araştırma neticesinde düzenlenen 08.10.2018 tarihli tutanakta; ... lakaplı şahsın, *** kimlik numaralı sanık ... olduğunun, sanığın Yeşildere Mahallesi, ... Caddesi, ... Sitesi, No: ...sayılı adreste ikamet ettiğinin, sistem üzerinden temin edilen sanığa ait bir adet fotoğrafın da teşhis işleminin gerçekleştirilebilmesi amacıyla tutanağa eklendiğinin yazılı olduğu,</p>

<p>Nazilli Cumhuriyet Başsavcılığının 03.10.2018 tarihli yazısına ve kolluk tarafından düzenlenen söz konusu araştırma tutanağına istinaden Antalya Cumhuriyet Başsavcılığınca, sanığın ikametine ilişkin olarak mahkemeden arama kararı talep edildiği, bunun üzerine Antalya 4. Sulh Ceza Hâkimliğince 23.10.2018 tarih ve 4855 sayı ile adli arama kararı verildiği, bu kapsamda görevlilerce 24.10.2018 tarihinde saat 10.45 sıralarında, sanığın Muratpaşa İlçesi, ... Mahallesi, ... Caddesi, ... Sitesi, No: ... sayılı adreste bulunan ikametine gelindiği, burada sanığın huzurunda narkotik köpeği eşliğinde yapılan aramada; daire giriş kapısının karşısındaki odada bulunan televizyon sehpasının üzerindeki siyah renkli çorabın içinde, daralı ağırlığı 5 gram gelen suç konusu kokain ile söz konusu sehpanın içindeki bir adet makasın, çok sayıda paketleme lastiğinin ve boş defter sayfalarının ele geçirildiği, gerçekleştirilen işlemler hakkında bilgilendirilen Cumhuriyet savcısının talimatı uyarınca, sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan işlem yapıldığı,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İzmir Kriminal Polis Laboratuvarının 08.10.2018 tarihli raporuna göre; başka dosya şüphelisi ...'ın evinde ve iş yerinde ele geçirilen toplam 35,9 gram gelen 24 paket hâlindeki krem renkli toz maddelerin net 4,308 gram eroin, toplam 28,7 gram ağırlığındaki 79 adet mor renkli tabletlerin ise net 9,758 gram MDMA içerdiği,</p>

<p>Antalya Kriminal Polis Laboratuvarının 06.11.2018 tarihli raporuna göre; sanığın evinde ele geçirilen net 4 gram ağırlığındaki beyaz renkli katı maddenin 1,64 gram kokain içerdiği,<br />
Adli Tıp Kurumu Antalya Grup Başkanlığının 12.12.2018 tarihli raporunda; sanığın kan ve idrar örneklerinde, herhangi bir uyuşturucu ya da uyarıcı maddeye rastlanmadığının belirtildiği,<br />
Nazilli Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen ve Cumhuriyet savcısı ile şüpheli ...'in imzası bulunan 06.12.2018 tarihli fotoğraf teşhis tutanağına göre; şüpheli ...'in fotoğrafı gösterilen sanığın, uyuşturucu madde temin ettiği ... lakaplı şahıs olduğunu beyan ettiği,</p>

<p>Dosyada yer alan HTS kayıtlarına göre; 23.06.2018 tarihinde, şüpheli ... adına kayıtlı olan 0*** 3** ** ** numaralı hattan, sanık adına kayıtlı olan 0*** 1** ** ** numaralı hattın saat 16.26'da ve 17.05'de olmak üzere iki kez arandığı, ilk görüşmenin 69, ikinci görüşmenin ise 9 saniye sürdüğü, söz konusu görüşmelerin yapıldığı sırada şüpheli ...'in kullandığı hattın, Antalya ili Muratpaşa ilçesinden baz sinyal bilgileri aldığı,</p>

<p>Dosyadaki bilgi ve belgeler ile UYAP üzerinde yapılan incelemeden; şüpheli ... hakkında 16.07.2018 tarihinde ele geçirilen uyuşturucu maddeler nedeniyle Nazilli Cumhuriyet Başsavcılığının 27.11.2018 tarihli ve 2122-207 sayılı iddianamesi ile uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan TCK'nın 188/3-4, 1 92... . maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle dava açıldığı, Nazilli 1. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama neticesinde 27.01.2023 tarih ve 391-18 sayı ile; sanık ...'in TCK'nın 188/3-4(a), 192/3, 62, 52/2-4, 53, 54, 58... . maddeleri uyarınca 8 yıl 4 ay hapis ve 16.660,00 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar verildiği, söz konusu hükmün müdafii tarafından istinaf edilmesi üzerine dosyayı inceleyen İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verildiği, bu hükmün de müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtaya gönderilen dava dosyasının 2023/23118 esas numarasıyla Yargıtay 10. Ceza Dairesinin arşivinde incelenmek üzere beklediği,</p>

<p>Anlaşılmaktadır.</p>

<p>Başka dosya sanığı ... soruşturma evresinde; Nazilli'de ikamet ettiğini, 17.07.2018 tarihinde evinde ve iş yerinde ele geçirilen uyuşturucu maddelerin kendisine ait olduğunu, yaklaşık otuz yıldır uyuşturucu madde kullandığını, suç tarihinden yaklaşık bir ay önce eroin satın almak amacıyla otobüs ile Antalya'ya gittiğini, otobüsten indikten sonra şu an numarasını hatırlamadığı hattı arayıp görüştüğü kişinin tarifi üzerine Kısıkköy mevkiinde karşılaştığı bir şahıstan yaklaşık 10 gram eroin satın aldığını, daha sonra iki farklı tarihte yine Antalya'ya gidip açık kimlik bilgilerini bilmediği bu şahıstan eroin temin ettiğini, söz konusu şahsın ... lakabını kullandığını, bahsi geçen kişinin kendisini Antalya'daki uyuşturucu madde satıcılarıyla da tanıştırdığını, adli makamlara yardımcı olabilmek amacıyla yer gösterme yapabileceğini,</p>

<p>Kovuşturma evresinde; sanığın Antalya'daki evine eroin satın almak amacıyla üç kez gittiğini, sanıktan birinci alışverişte 10, ikincisinde 30, son alışverişte ise 50 gram eroin satın aldığını, sanığın evine bir seferinde arkadaşlarıyla diğer ikisinde ise yalnız gittiğini, kendisini her hafta telefon ile aradığını, soruşturma evresinde fotoğrafı kendisine gösterilen sanığı teşhis ettiğini, huzurda bulunan sanığın ... lakabıyla tanındığını ve ismini ... olarak bildiğini, sanığa iftira atmasını gerektirecek bir durumun söz konusu olmadığını, sanığın kendisini tanımamasının mümkün olmadığını, bu yöndeki beyanlarını kabul etmediğini,</p>

<p>İfade etmiştir.</p>

<p>Sanık soruşturma evresinde; yaklaşık dört yıldır esrar kullandığını, herhangi bir lakabının bulunmadığını, iki ya da üç kez de kokain kullandığını, söz konusu maddeyi ücret karşılığında ilişkiye girdiği Gürcistanlı bir kadından temin ettiğini, üç yıl öncesine kadar uyarıcı tablet de kullandığını, evinde yapılan arama neticesinde çorap içerisinde ele geçirilen kokainin kendisine ait olmadığını, evine kimin getirdiğini bilmediğini, çocuğunun oyun oynarken söz konusu çorabın içine koymuş olabileceğini, suç konusu uyuşturucu maddenin yanında bulunan lastiklerin kayınbiraderinin kızına ya da eşine ait olabileceğini, aynı yerde ele geçirilen alüminyum folyoyun da yemek yaparken kullanıldığını,</p>

<p>Kovuşturma evresinde; tanığı tanımadığını, tanığa ya da arkadaşlarına uyuşturucu madde satmadığını, tanığın beyanlarını kabul etmediğini, ... olarak bilinen bir lakabının bulunmadığını, suç tarihinden bir gün önce, evinde para karşılığında ilişkiye girdiği bayanın yanında kokain getirdiğini, birlikte söz konusu maddeyi kullandıklarını, arta kalan kokaini ise çorabının içine sakladığını, hem oto yıkamacısı olması hem de ikinci el araç alım satımı yapması nedeniyle birçok kişiyle telefonda görüştüğünden kendisini arayan her şahısla irtibatlı olduğu sonucunun çıkarılamayacağını,</p>

<p>Savunmuştur.</p>

<p><strong>V. GEREKÇE</strong></p>

<p>A. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar</p>

<p>Uyuşturucu madde bulundurmak eyleminin, kullanmaya mı yoksa ticarete mi matuf olduğunun tespiti suç vasfını da belirleyecektir.</p>

<p>Ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 15.06.2004 tarihli ve 107-1 36... .03.2012 tarihli ve 387-75 sayılı kararlarında da vurgulandığı üzere, eylemin uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu mu yoksa kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu mu oluşturduğunun tayini için;</p>

<p>a. Sanığın bulundurduğu uyuşturucu maddeyi başkasına satma, devir veya tedarik etmek hususunda herhangi bir davranış içine girip girmediği,</p>

<p>b. Uyuşturucu maddenin bulundurulduğu yer ve bulunduruluş biçimi,</p>

<p>c. Bulundurulan uyuşturucu maddenin çeşidi ve miktarı,</p>

<p>d. Sanığın uyuşturucu madde kullandığının tıbbi raporla tespit edilip edilmediği,</p>

<p>şeklinde ifade edilebilecek ve doktrin ile uygulamada kabul görmüş olan kriterlerin her somut olay özelinde ayrıca tartışılması gerekir.</p>

<p>B. Somut Olayda Hukuki Değerlendirme<br />
Hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan yürütülen soruşturma kapsamında, başka dosya sanığı ...'ın etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmak için kendisinde ele geçirilen eroini ... lakabıyla bildiği uyuşturucu satıcısından aldığı beyanında bulunması üzerine, alınan arama kararı doğrultusunda sanık ...'in ikametinde yapılan aramada; siyah çorap içerisinde 1,64 gram kokain ile gizlenmiş vaziyette, paketleme malzemesi olduğu değerlendirilen çok sayıda boş defter yaprağı ve lastik ile bir adet makasa el konulduğu, böylelikle sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığı kabul edilen olayda;</p>

<p>Nazilli 1. Ağır Ceza Mahkemesince 27.01.2023 tarih ve 391-18 sayı ile uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan mahkûmiyetine karar verilen başka dosya sanığı tanık ..., gerek söz konusu yargılamanın aşamalarında gerekse sanığın yargılandığı Antalya 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 2019/43 esas sayılı dosyasında, 16.07.2018 tarihinde evinde ve iş yerinde ele geçirilen uyuşturucu maddelerden yirmi üç (23) paket hâlindeki eroini Antalya’da ikamet eden ve ... lakabıyla bilinen huzurdaki sanıktan satın aldığını, soruşturma evresinde kendisine gösterilen fotoğraftan sanığı teşhis ettiğini, uyuşturucu madde almak amacıyla sanığın Antalya'daki evine üç kez gittiğini, her gidişinde eroin satın aldığını, sanık ile telefon görüşmelerinin bulunduğunu beyan etmiştir. Antalya Cumhuriyet Başsavcılığının müzekkeresi üzerine kolluk tarafından düzenlenen 08.10.2018 tarihli araştırma tutanağında; sanığın çevresinde ... lakabı ile tanındığı belirtilmiştir. Dosya içerisinde yer alan HTS kayıtlarına göre; başka dosya sanığı tanık ...'in kullandığı hat ile sanığın kullandığı hat arasında 23.06.2018 tarihinde iki kez görüşme gerçekleşmiştir. Bu hâliyle gerek kolluk araştırması, gerekse HTS kayıtlarıyla tanığın açıklamaları doğrulanmıştır. Sanığın evinde suç tarihinde yapılan arama neticesinde; suç konusu net 1,64 gram kokainin yanı sıra, uyuşturucu maddelerin satışa hazır hale getirilmesinde kullanılan materyalden olan çok sayıda boş defter sayfası ve paket lastiği ele geçirilmiştir. Olay tarihinden bir gün önce kokain kullandığını, evinde ele geçirilen kokainin söz konusu maddeden geriye kalan kısım olduğunu, uzun süredir uyuşturucu madde kullandığını ifade eden sanığın kan ve idrar örneklerinde, savunmasının aksine herhangi bir uyuşturucu ya da uyarıcı madde tespit edilememiştir. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; sanığın suç konusu kokaini kullanmak amacıyla bulundurduğuna ilişkin uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu gizlemeye ve bu suçun cezasından kurtulmaya yönelik olan ve aşamalarda da çelişki gösteren savunmalarına itibar edilemeyeceği, sanığın sabit olan eyleminin uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.<br />
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir.</p>

<p><strong>VI. KARAR</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,</p>

<p>2- Yargıtay 10. Ceza Dairesinin 09.06.2021 tarihli ve 2389-7188 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,</p>

<p>3- Dosyanın, uygulamanın denetlenmesi amacıyla Yargıtay 10. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 17.12.2025 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2023251-e-2025588-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 10:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargiadtaddsa.jpg" type="image/jpeg" length="67720"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ceza Genel Kurulu'nun 2023/70 E., 2025/549 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-202370-e-2025549-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-202370-e-2025549-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 03.12.2025 tarihli, 2023/70 E., 2025/549 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Ceza Genel Kurulu</strong></p>

<p><strong>2023/70 E., 2025/549 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>KARARI VEREN<br />
YARGITAY DAİRESİ : 10. Ceza Dairesi<br />
MAHKEMESİ :Ağır Ceza<br />
SAYISI : 226-64</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>I. HUKUKÎ SÜREÇ</strong></p>

<p>Sanığın uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 188/3-4(a), 62, 52/2-4, 53, 54... . maddeleri uyarınca 12... ay hapis ve 25.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye, hak yoksunluğuna, müsadereye ve mahsuba ilişkin İstanbul 39. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 12.10.2020 tarihli ve 362-183 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından istinaf edilmesi üzerine dosyayı inceleyen İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesince 24.12.2020 tarih ve 3529-3343 sayı ile istinaf başvurusunun esastan reddine, söz konusu kararın da sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 17.06.2021 tarih ve 4275-7749 sayı ile; "Anayasa'nın 141. maddesinin 3. fıkrası ile CMK’nın 34... . maddeleri gereğince, hükmün gerekçe bölümünde sanıkların lehindeki ve aleyhindeki delillerin belirtilmesi, hükme esas alınan ve reddedilenlerin gösterilmesi, gerçekleşen somut olay ve olgularla bağlantısının gösterilmesi gerekli olup, sanıklar ..., ... ve ...'ın mahkûmiyetlerine konu suçu işlediklerine dair elde edilen delillerin ayrı ayrı tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin her sanık için açıkça gösterilmesi, ulaşılan kanaat ve delillerle sonuç arasında bağ kurulması yerine, yetersiz gerekçeyle yazılı şekilde hüküm kurulması," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.</p>

<p>Dosyanın gönderildiği İlk Derece Mahkemesince bozmaya uyularak yapılan yargılama neticesinde, 01.03.2022 tarih ve 226-64 sayı ile sanığın, TCK'nın 188/3-4(a), 62, 52/2-4, 53, 54... . maddeleri uyarınca 12... ay hapis ve 25.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye, hak yoksunluğuna, müsadereye ve mahsuba, bu hükmün de sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 16.06.2022 tarih ve 8054-7929 sayı ile temyiz isteminin esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II. İTİRAZ SEBEPLERİ</strong></p>

<p>Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 20.10.2022 tarih ve 123597 sayı ile; "...Olay günü, itiraza gelen sanığın kullandığı araç ile sanıkları alarak uyuşturucu madde satın almaya gittikleri, itiraz gelen sanığın araçta beklediği, sanıkların iki poşet hâlinde uyuşturucu madde satın aldıkları, içinde fişeklenmiş uyuşturucu madde bulunan poşetli sanık ...'ın montunun cebine koyduğu ve içinde fişeklenmemiş uyuşturucu madde bulunan poşetli aracın bagajına koydukları, boş araziye aracı park ettikleri, kolluğun şüphe üzerine aracın yanına geldiği, sanıkların üzerlerindeki uyuşturucu madde ile itiraz gelen sanığın araç bagajındaki uyuşturucu maddeyi kolluğa teslim ettikleri, itiraza gelen sanığın soruşturma ve kovuşturma aşamasındaki ifade ve beyanlarında olay tarihinden önce sanık ...'den uyuşturucu madde satın aldığını ve olay günü kullanmak amacıyla uyuşturucu madde almak amacıyla hükümlülerle bir araya geldiğini beyan ettiği, olay gününe ait telefon kayıtları ile diğer sanıkların itiraza gelen hükümlünün savunmasını doğruladığı anlaşılmakla; itiraza gelen sanığın diğer sanıkların suçuna iştirak ettiğine dair mahkûmiyete yetecek kuşku sınırını aşan kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı anlaşıldığı, eyleminin kullanmak için uyuşturucu ve uyarıcı madde kabul etmek veya bulundurmak olduğu," görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur.</p>

<p>5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 10. Ceza Dairesince 08.12.2022 tarih ve 14172-12949 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.</p>

<p><strong>III. UYUŞMAZLIK KAPSAMI VE KONUSU</strong></p>

<p>İnceleme dışı sanıklar ... ve ... hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri, Özel Dairece temyiz istemlerinin esastan reddine karar verilmek suretiyle kesinleşmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme, sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır.<br />
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu mu yoksa kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.</p>

<p><strong>IV. OLAY VE OLGULAR</strong></p>

<p>İncelenen dosya kapsamından;<br />
18.10.2019 tarihli olay tutanağına göre; Arnavutköy İlçe Emniyet Müdürlüğü görevlilerince, geçmiş tarihli birçok ihbarda uyuşturucu madde satışının yapıldığı yer olarak belirtilen Mavigöl Mahallesi, Hükümdar Sokakta bulunan boş arazide 18.10.2019 tarihinde, saat 18.30 sıralarında gerçekleştirilen devriye görevi esnasında, park hâlindeki ** ** **** plaka sayılı aracın yanında oturan üç şahsın durumundan şüphelenilmesi üzerine görevlilerce aracın yanına yaklaşılıp polis tanıtma kartları gösterildikten sonra sanığın yapılan üst yoklamasında herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı, yalnızca 0*** *** ** ** numaralı hattın takılı olduğu bir adet cep telefonunun ele geçirildiği, inceleme dışı sanıkların yapılan üst yoklamalarında ise inceleme dışı sanık ...'un montunun sağ iç cebinde, inceleme dışı sanık ...'in de sağ çorabının içinde kabarıklık fark edildiği, sebebi sorulduğunda inceleme dışı sanık ...'un cebinden çıkardığı şeffaf poşet içindeki, toplam daralı ağırlığı 28,05 gram gelen ve her biri beyaz kâğıda sarılı olan 29 paket hâlindeki, inceleme dışı sanık ...'in de çorabının içinden çıkardığı beyaz kâğıda sarılı olan ve daralı ağırlığı 0,83 gram gelen suç konusu uyuşturucu maddeleri görevlilere teslim ettiği, uyuşturucu maddeler muhafaza altına alındıktan sonra devam edilen üst yoklamalarında inceleme dışı sanıkların üzerlerindeki cep telefonlarının da ele geçirildiği, araçta herhangi bir suç unsuru bulunup bulunmadığı, sorulduğunda sanığın; "Araç babamın, arabayı ben kullanıyorum. ... doğruyu söylesene, malzemeyi teslim edeceğim, yoksa başım yanacak." dedikten sonra, aracın bagajından çıkardığı şeffaf poşet içindeki, daralı ağırlığı 20,41 gram olan suç konusu uyuşturucu maddeyi görevlilere teslim ettiği, ardından sanığın; "... ve ...’dan daha önce de uyuşturucu madde satın aldım. Dün akşam da birlikteydik. Hatırlamıyorum ama ikisinden biri not defteri alıp arabaya bıraktı. Bugün akşam saatlerinde aradığım ... ile şehir parkında buluştuk. Bu sırada ...'in yanında ...'da vardı. Kullandığım araçla hep birlikte Şirindere'ye gittik. Burada araçtan inen ..., eşkalini net göremediğim ancak adını ... olarak bildiğim kişiden, şeffaf poşet içindeki fişeklenmemiş olan uyuşturucu maddeyi satın aldı. Daha sonra Sineklik olarak bilinen ormanlık alana gittik. ... ile ... uyuşturucu madde kullandı, ancak ben kullanmadım. Arabada bulunan defter kâğıtlarıyla uyuşturucu maddeleri fişeklediler." şeklinde beyanda bulunduğu, inceleme dışı sanık ...'in; "... ... beni aradığında yanımda ...'da vardı. ... ...'in kullandığı araçla hep birlikte Şirindere'ye gittik. ... araçtan inip açık kimlik bilgilerini bilmediğim, ancak ... adıyla tanıdığım torbacının yanına gitti. Bu şahıstan 500 TL karşılığında iki poşet uyuşturucu madde satın aldı. Poşetlerden birinde fişeklenmiş, diğerinde ise açık hâldeki uyuşturucu maddeler bulunuyordu. Daha sonra arabayla Sineklik denilen yere gittik. Paketlenmiş uyuşturucu maddeleri açıp üçe böldükten sonra söz konusu yerden ayrılacaktık. Üzerimdeki uyuşturucu maddeyi arkadaşlarıma fark edilmeden çorabımın içine koydum.", inceleme dışı sanık ...'un; "... ile şehir parkında buluştuk. Bir süre sonra söz konusu yere araçla ... ... geldi. Bunun üzerine araca binip hep birlikte Şirindere’ye gittik. Burada üçümüzde arabadan indik ve ... adıyla tanıdığım torbacıdan 550 TL karşılığında, iki poşet hâlindeki uyuşturucu maddeleri satın aldık. Paranın tamamı ben verdim. Poşetlerden birinde fişeklenmiş, diğerinde ise açık hâldeki uyuşturucu maddeler vardı. Ardından araçla Sineklik olarak bilinen yere gittik ve birlikte uyuşturucu madde kullandık. Satın aldığımız uyuşturucu maddeleri gün boyunca kullanacaktık." şeklinde beyanda bulundukları, konu ve gerçekleştirilen işlemler hakkında bilgilendirilen Cumhuriyet savcısının talimatına istinaden inceleme dışı sanıklar ile sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan işlem yapıldığı,</p>

<p>İstanbul Kriminal Polis Laboratuvarının 12.11.2019 tarihli raporuna göre; inceleme dışı sanık ...'dan ele geçirilen toplam net 15,4 gram, inceleme dışı sanık ...'ten ele geçirilen net 0,5 gram ve aracın bagajında ele geçirilen net 15,3 gram ağırlığındaki açık yeşil renkli bitki parçalarının, uyuşturucu maddelerden sentetik kannabinoidler grubunda yer alan 5F-MDMB-PICA etken maddesini içerdiği,</p>

<p>Kovuşturma evresinde dosyaya sunulan 28.04.2020 tarihli bilirkişi raporuna göre; sanığın telefonunda "..." ibaresiyle kayıtlı olan 0*** *** ** ** numaralı hat ile sanığın kullandığı hat arasında WhatsApp programı üzerinden 09.10.2019 tarihinde saat 16. 50... .43 arasında; "Sanık: Kral ne yaptınız bekliyoz biz. Kanki gidecekler çocuklar geldin mi", "Kral: Bekleyin fazla fazla alacaksınız, ama bekleyin.", "Sanık: Kaç dakika kanki, adamların işi varmış, misafirleri bekliyormuş. Kanki adamlar bana sıkıntı yapıyor, misafirleri kalkacakmış, ben bekliyorlar, neredesin sen", sanığın telefonunda "....lar" adıyla kayıtlı olan 0*** *** ** ** numaralı hattan, sanığın kullandığı hatta WhatsApp programı üzerinden 10.10.2019 tarihinde saat 14.14'te "Araba şekli var mı ortak", sanığın telefonunda "..." ibaresiyle kayıtlı olan 0*** *** ** ** numaralı hattan, sanığın kullandığı hatta WhatsApp programı üzerinden 13.10.2019 tarihinde saat 18.08'de "... var mı sıkgark", sanığın telefonunda "... ..." ismiyle kayıtlı olan 0*** *** ** ** numaralı hattan, sanığın kullandığı hatta WhatsApp programı üzerinden 27.09.2019 tarihinde saat 23.58'de "Jantlar var, yeni arabası olsan arkadaşın var mı", 29.09.2019 tarihinde saat 20. 16... .58 arasında; "...: Ne kadar, kaç parası var, emanet güzel", "Sanık: 100 tl var dio kanka", "...: Tamam ayarlayalım hemen, haber bekle benden. Arkadaşları hemen alıp geleyim yanınıza birazdan, oradan çıkıcam hemen", "Sanık: Kanka parçaları beraber getirsen olur mu?", "...: Parayı almam lazım", "Sanık: Dayının yanına uğrayıp gelsen çok mu geç olur", "...: Aynen kanka, o yüzden hemen bendekini vereyim", "Sanık: Sende de var mı üstünde", "...: Var az birşey", "Sanık: Geçenkinin devamı olarak mı kanka", "...: Hepsi olur", 30.09.2019 tarihinde saat 13. 04... .50 arasında; "...: …Dünkü adam vardıya, atsana numarasını veya sen arayıp söylesene", "Sanık: Ne diyeyim ben kanka", "...: Bugün gelecekti bana, onun yemeğini napayım, ayırdım fırında", "Sanık: Kanka akşam alırım dio, sıcak sıcak", "...: Kesin mi ona göre başkası da soruyor, abiye de dün söz verdiğim için bekletiyorum normalde, sen bana nosunu atsana. Meteyle ilgilenen yok mu", 01.10.2019 tarihinde saat 19.29'da; "...: Yemek var sıcak sıcak", 04.10.2019 tarihinde saat 16. 48... .59 arasında; "...: Ne kadar var kanka ", "Sanık: Kanki ot laktaki, ne diyo", "...: Tamam ottan bahsediyorum bende, ne kadarın var söyle, ona göre yapıcam bende", "Sanık: Keke ne diyor gr sine, bana bir uyarıdır ", "...: Gr mı soruyorsun sen", "Sanık: Aynen, gr gelmiyor mu ", "...: Hallederiz merak etme, sen elindeki parayı söyle, bende ona göre söyleyeyim dayıma", "Sanık: Kanka sen gr ye ne dio, onu söyle sana zahmet. Kesin fiyatı bilelim, uyarsa gideriz", 05.10.2019 tarihinde saat 01. 29... .30 arasında; "Sanık: ... abi bugün beni aradı, dandik şeyi verdi dedi", "...: Kendi yanında yapıyordum, halimi kendi gördü, dandik mi dedi ona", 10.10.2019 tarihinde saat 16. 11... .08 arasında; "...: Kanka hani hiç mi çevren yok, yapsana yönlendirme, ayıp be", "Sanık: Söyleyecem ben kral herkese, rahat", 13.10.2019 tarihinde saat 01. 27... .52 arasında; "Sanık: Kanka tekerleğim patladı, var mı açık lastikçi", "...: Yedek lastikler bitti", "Sanık: Nereden halledeceğiz", "...: Zor", "Sanık: Kanka siko var mı", "...: Valla vardı, şansına küs, ben yaptım", "Sanık: Ne kanka", "...: Senin dediğin işte ..., SK", "Sanık: ... kanka", "...: Aynısı işte ...", "...: Yeniler geldi", sanığın telefonunda "... Abi ..." ibaresiyle kayıtlı olan 0*** *** ** ** numaralı hat ile sanığın kullandığı hat arasında WhatsApp programı üzerinden 13.10.2019 tarihinde saat 01. 29... .31 arasında; "Sanık: Abi, burası yalan da semtte bir sorayım mı", "... Abi ...: Sağol canım, eyvallah", "Sanık: Valla burada başka kimse var mı bilmiyorum, istersen bakayim", "... Abi ...: Boş koy, saat geç oldu" şeklinde mesajların gönderilmiş olduğu,</p>

<p>Anlaşılmaktadır.</p>

<p>Tutanak düzenleyici tanıklar mahkemede; altında imzaları bulunan olay tutanağının doğru olduğunu,<br />
İnceleme dışı sanık ... soruşturma evresinde; olay günü saat 12.00 sıralarında inceleme dışı sanık ...’i arayıp görüşmek istediğini söylediğini, adı geçenle Arnavutköy’deki şehir parkında buluştuklarını, bir süre sonra inceleme dışı sanığın, sanığı arayıp söz konusu yere gelmesini istediğini, bunun üzerine sanığın kullandığı araçla yanlarına geldiğini, hep birlikte araçla biraz dolaştıktan sonra Şirindere’ye gittiklerini, bir süre sonra bahsi geçen yere, sürücülüğünü ... adlı şahsın yaptığı beyaz renkli aracın geldiğini, hep birlikte araçtan inip söz konusu şahsın yanına gittiklerini ve 550 TL karşılığında bir kısmı kilitli poşette, bir kısmı ise paketlenmiş olan suç konusu uyuşturucu maddeleri satın aldıklarını, sanığın kilitli poşeti alıp aracın bagajına koyduğunu, ardından araçla Sinekli olarak bilinen yere gittiklerini, burada paketlenmiş olan uyuşturucu maddeler ile ayrı bir poşette bulunan açık hâldeki uyuşturucu maddeleri birleştirmeye çalıştıkları esnada polislerin geldiğini, suç konusu uyuşturucu maddeleri birlikte kullanmak amacıyla satın aldıklarını, sanığın beyanlarını kabul etmediğini, sanığa uyuşturucu madde satmadığını,</p>

<p>Mahkemede; olay günü kendisini arayan inceleme dışı sanık ...'in; "Bende bonzai var. Şehir parkında buluşalım." dediğini, bunun üzerine evden çıkıp bankamatikten para çektikten sonra, söz konusu yerde inceleme dışı sanıkla buluştuğunu, inceleme dışı sanığın araması üzerine kısa bir süre sonra sanığın araçla yanlarına geldiğini, hep birlikte araçla Merva olarak bilinen ormanlık alana gittiklerini, burada inceleme dışı sanık ...'in uyuşturucu madde satın almak amacıyla araçtan indiğini, araçtan inmeden önce adı geçene 550 TL verdiğini, bir süre sonra inceleme dışı sanığın elindeki bir poşetle geri geldiğini, söz konusu poşetin içinde bir kısmı paketlenmiş, bir kısmı ise toz hâlinde olan suç konusu uyuşturucu maddelerin bulunduğunu, inceleme dışı sanığın poşeti bagaja koyduktan sonra araca bindiğini, ardından Sinekli olarak bilinen yere gittiklerini, hep birlikte araçtan indikten sonra inceleme dışı sanığın paket hâlindeki uyuşturucu maddeleri kendisine verdiğini, birlikte söz konusu maddelerin bir kısmını kullandıklarını, ardından polislerin geldiğini, kullandığı uyuşturucu maddeleri her zaman inceleme dışı sanıktan satın aldığını, soruşturma evresindeki beyanlarını kabul etmediğini, mahkemedeki savunmalarına itibar edilmesini talep ettiğini,</p>

<p>İnceleme dışı sanık ... soruşturma evresinde; olay tarihinde inceleme dışı sanık ... ile telefonda görüşüp saat 14.00 sıralarında buluştuklarını, bir süre dolaştıktan sonra inceleme dışı sanığın bankamatikten para çektiğini, ardından uyuşturucu madde kullanmaya karar verdiklerini, araçları olmadığı için sanığı arayıp yanlarına çağırdığını, kısa bir süre sonra sanığın araçla bulundukları yere geldiğini, araçla Şirindere’ye gittiklerini, burada inceleme dışı sanığın, açık kimlik bilgilerini bilmediği ... adlı şahsı aradığını, telefon görüşmesinden kısa bir süre sonra söz konusu şahsın beyaz renkli bir araçla bulundukları yere geldiğini, inceleme dışı sanık ile birlikte adı geçenin yanına gittiklerini, söz konusu şahıstan 500 TL karşılığında suç konusu uyuşturucu maddeleri satın aldıklarını, ardından araçta bekleyen sanığın yanına gelip hep birlikte Sinekli olarak bilinen yere gittiklerini, burada paketleri açıp içindeki uyuşturucu maddeleri tek bir poşette birleştirmeye çalıştıkları sırada polislerin geldiğini, yakalanmamaları hâlinde uyuşturucu maddeleri kullanmak amacıyla aralarında bölüşeceklerini,</p>

<p>Mahkemede; olay günü inceleme dışı sanık ... ile birlikte kullanmak amacıyla uyuşturucu madde satın almaya karar verdiklerini, ardından sanığı arayıp "... ile uyuşturucu madde alacağız, satın alacağımız yere bizi götür, karşılığında sana da bir fişek uyuşturucu veririz." dediğini, sanığın olumlu cevap vermesi üzerine, hep birlikte sanığın kullandığı araçla Memba adıyla bilinen bir yere gittiklerini, burada inceleme dışı sanık ile birlikte ... lakaplı şahıstan, iki poşet hâlindeki suç konusu uyuşturucu maddeleri satın aldıklarını, bu esnada sanığın araçta beklediğini, poşetlerin birinde toz, diğerinde ise yirmi dokuz paket hâlindeki suç konusu uyuşturucu maddelerin bulunduğu, paranın tamamını inceleme dışı sanığın verdiğini, sanığın toz hâlindeki uyuşturucu maddeleri alıp "Bunu bagaja saklarım." dediğini, paketlenmiş olan uyuşturucu maddeleri ise inceleme dışı sanığın aldığını, sanık ile inceleme dışı sanığa fark edilmeden bir paket uyuşturucu maddeyi alıp çorabının içine yerleştirdiğini, uyuşturucu maddeleri kullanmak amacıyla araçla Sinekli olarak bilinen yere gittiklerini, burada birlikte uyuşturucu madde kullandıklarını, kısa bir süre sonra polislerin geldiğini,</p>

<p>İfade etmişlerdir.</p>

<p>Sanık kollukta; ara sıra uyuşturucu madde kullandığını, inceleme dışı sanıklar ile arkadaş olduğunu, olay tarihinde inceleme dışı sanık ...'in kendisini arayıp Arnavutköy'deki şehir parkına gelmesini söylediğini, bunun üzerine babasına ait olan 34 ** **** plaka sayılı araçla söz konusu yere gittiğini, burada bekleyen inceleme dışı sanıkların araca bindiklerini, inceleme dışı sanık ...'in; "Şirindere’ye gidelim." demesi üzerine bahsi geçen yere gittiklerini, inceleme dışı sanık ...'dan para alıp araçtan inen inceleme dışı sanık ...'in, açık kimlik bilgilerini bilmediği ... isimli şahıstan suç konusu uyuşturucu maddeleri satın aldığını, inceleme dışı sanık ...'un suç konusu uyuşturucu maddelerin bir kısmını inceleme dışı sanık ...'ten alıp aracın bagajına koyduğunu, ardından hep birlikte araçla Sineklik olarak bilinen yere gittiklerini, araçtan indikten sonra inceleme dışı sanık ...'un, bagajdakiler dışındaki uyuşturucu maddeleri paketlemeye başladığını, bu sırada polislerin geldiğini, üzerinde paketler hâlinde uyuşturucu madde ele geçirilen inceleme dışı sanık ...'un; "Bunlar hepimizin." demesi üzerine, adı geçene "Doğruyu söyle." şeklinde cevap verip aracın bagajındaki suç konusu uyuşturucu maddeleri görevlilere teslim ettiğini, bir ya da iki gün önce inceleme dışı sanık ...'dan uyuşturucu madde satın aldığını, suçlamayı kabul etmediğini,</p>

<p>Mahkemede; inceleme dışı sanık ... ile olay tarihinden bir gün önce tanıştığını, arkadaşı olan inceleme dışı sanık ...'ten, daha önce birkaç kez uyuşturucu madde satın aldığını, inceleme dışı sanık ...'dan ise uyuşturucu madde satın almadığını, olay tarihinde inceleme dışı sanık ...'in, kendisini arayıp şehir parkına çağırdığını, babasına ait araçla söz konusu yere gittiğinde, inceleme dışı sanıkların kendisini beklediklerini gördüğünü, araca binen inceleme dışı sanıkların, uyuşturucu madde satın alacaklarını ve Şirindere'ye gitmek istediklerini söylediklerini, bunun üzerine söz konusu yere gittiklerini, burada araçtan inen inceleme dışı sanık ...'in, bir süre sonra suç konusu uyuşturucu maddelerle geri geldiğini, söz konusu maddelerin bir kısmının paketlenmiş şekilde, bir kısmının ise toz hâlinde olduğunu, inceleme dışı sanık ...'in; "Bunu bagaja koy, polisler görmesin." diyerek toz hâlindeki suç konusu uyuşturucu maddeyi kendisine, paketlenmiş uyuşturucu maddeleri ise inceleme dışı sanık ...'a verdiğini, bunun üzerine toz hâlindeki uyuşturucu maddeyi bagaja koyduğunu, daha sonra hep birlikte araçla Sinekli olarak bilinen yere gittiklerini, burada inceleme dışı sanıkların uyuşturucu madde kullandıklarını, henüz kendisi uyuşturucu madde kullanmamışken polislerin geldiğini, soruşturma evresindeki savunmalarını kabul etmediğini, mahkemedeki beyanlarının esas alınmasını talep ettiğini,<br />
Savunmuştur.</p>

<p><strong>V. GEREKÇE</strong></p>

<p>A. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar</p>

<p>Uyuşturucu madde bulundurmak eyleminin, kullanmaya mı yoksa ticarete mi matuf olduğunun tespiti suç vasfını da belirleyecektir.</p>

<p>Ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 15.06.2004 tarihli ve 107-1 36... .03.2012 tarihli ve 387-75 sayılı kararlarında da vurgulandığı üzere, eylemin uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu mu yoksa kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu mu oluşturduğunun tayini için;</p>

<p>a. Sanığın bulundurduğu uyuşturucu maddeyi başkasına satma, devir veya tedarik etmek hususunda herhangi bir davranış içine girip girmediği,</p>

<p>b. Uyuşturucu maddenin bulundurulduğu yer ve bulunduruluş biçimi,</p>

<p>c. Bulundurulan uyuşturucu maddenin çeşidi ve miktarı,</p>

<p>d. Sanığın uyuşturucu madde kullandığının tıbbi raporla tespit edilip edilmediği gibi kriterlerin her somut olay özelinde ayrıca tartışılması gerekir.</p>

<p>B. Somut Olayda Hukuki Nitelendirme<br />
Suç tarihinde kolluk görevlilerince ifa edilen devriye görevi sırasında, park hâlindeki 34 *** **** plaka sayılı aracın yanında görülen sanık ile inceleme dışı sanıkların yapılan üst aramalarında; inceleme dışı sanıklardan ele geçirilen toplam otuz paket, sanığın kullanımındaki aracın bagajında ise net ağırlığı 15,3 gram olan suç konusu sentetik uyuşturucu maddenin ele geçirildiği olayda;</p>

<p>18.10.2019 tarihli olay tutanağında belirtildiği üzere, sanık ile inceleme dışı sanıklardan uyuşturucu madde ele geçirilen bölge, geçmiş tarihli birçok ihbarda uyuşturucu madde satışının yapıldığı yer olarak bilinmektedir. Aynı tutanak içeriği, telefon görüşme kayıtları ve ikrarlarından; sanık ve inceleme dışı sanıkların suç tarihini kapsayan döneme ilişkin olay günü öğle saatlerinden itibaren beraber oldukları ve suç konusu uyuşturucu maddeyi birlikte veya birbirlerinden haberdar şekilde temin ettikleri anlaşılmaktadır. İnceleme dışı sanıkların üzerlerinden ve sanığın kullanımdaki araçtan ele geçirilen uyuşturucu maddenin aynı türde olması da bu tespiti desteklemektedir. Dolasıyla sanığın, görevlilerce inceleme dışı sanıkların üzerlerinden ele geçirilen otuz paket hâlinde ve günlük kullanım miktarının oldukça üzerinde olan sentetik uyuşturucu maddelerden de sorumlu olduğunun kabulü gerekmektedir. WhatsApp programı üzerinden yaptığı yazışmalara ilişkin 28.04.2020 tarihli bilirkişi raporu da dikkate alındığında sanığın, satıcılar ile uyuşturucu madde almak isteyen kişiler arasında uzun zamana yayılan bir aracılık/başkalarına temin rolü üstlendiği hususunda da kuşku bulunmamaktadır. Sanık ve inceleme dışı sanıkların gerek kendi içinde gerekse birbirleriyle çelişki arz eden aşamalardaki savunmaları da gözetildiğinde; sanığın sabit olan eyleminin uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.<br />
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.</p>

<p><strong>VI. KARAR</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,</p>

<p>2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 03.12.2025 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-202370-e-2025549-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 10:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa1a.jpg" type="image/jpeg" length="42681"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ceza Genel Kurulu'nun 2025/180 E.  2025/445 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2025180-e-2025445-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2025180-e-2025445-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 30.10.2025 tarihli, 2025/180 E.  2025/445 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Ceza Genel Kurulu</strong></p>

<p><strong>2025/180 E.  2025/445 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>KARARI VEREN<br />
YARGITAY DAİRESİ : 10. Ceza Dairesi<br />
MAHKEMESİ :Ceza Dairesi<br />
SAYISI : 446-575</p>

<p><strong>I. HUKUKÎ SÜREÇ</strong></p>

<p>Sanığın uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223. maddesinin 2. fıkrasının (e) bendi uyarınca beraatine ilişkin İzmir 9. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 29.12.2016 tarihli ve 363-335 sayılı hükmün, Cumhuriyet savcısı ve sanık müdafii tarafından istinaf edilmesi üzerine İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesince duruşma açılarak yapılan yargılama sonucunda 17.04.2018 tarih ve 446-575 sayı ile; İlk Derece Mahkemesinin hükmünün kaldırılarak sanığın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 188/3, 192/3, 62, 52... . maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis ve 20 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna karar verilmiştir.</p>

<p>Söz konusu hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 22.10.2024 tarih ve 18168-24396 sayı ile; "Dosya kapsamına göre; tüm aşamalarda ele geçen uyuşturucu maddeyi kullanmak amacıyla bulundurduğunu söyleyen sanığın savunmalarının aksine; miktar itibarıyla kullanım sınırlarındaki uyuşturucu maddeyi satma veya başkalarına verme gibi kullanma dışında bir amaç için bulundurduğuna dair kuşku sınırlarını aşan yeterli ve kesin delil bulunmadığı, sanığın eyleminin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu gözetilmeden, uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II. İTİRAZ SEBEPLERİ</strong></p>

<p>Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 11.12.2024 tarih ve 49308 sayı ile; "…Sanıklar hakkında uyuşturucu madde ticareti yaptıkları ve bu amaçla hint keneviri yetiştirdiklerine dair ihbar bulunduğu ve arama sonucu bu ihbarın doğru olduğunun tespit edildiği, kenevir bitkilerini yetiştirmek için hazırlanan tertibatın masraflı ve özel bir çalışmayı gerektirdiği, bu tertibatın kullanmak için esrar yetiştiren normal bir şahsın yapacağı faaliyet olmadığı, ele geçen 21 adet dikili kenevir bitkisinin daralı ağırlığının 94 12... gram ağırlığında olduğu ve kurutulmaya bırakılmış daralı ağırlığı 780 gram kenevir bitkisi ile birlikte değerlendirildiğinde ele geçen uyuşturucu maddenin kullanma sınırının üstünde olduğu, aynı eylemde bulunan diğer sanık ... hakkında verilen ve Yargıtay 9. CD'nin 22/09/2016 tarih ve 2016/1211-7577 sayılı kararı ile kesinleşen karara göre de suç vasfı yönünden kesin hükmün bulunduğu, birbirini doğrulayan delillere göre sanığın eylemi uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu oluşturduğundan, usul ve yasaya uygun bölge adliye mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmesi hukuka aykırılık oluşturmaktadır." görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur.</p>

<p>5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 10. Ceza Dairesince 03.02.2025 tarih, 9769-973 sayı ve oy çokluğuyla itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.</p>

<p><strong>III. UYUŞMAZLIK KAPSAMI VE KONUSU</strong></p>

<p>İtirazın kapsamına göre inceleme, sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır.</p>

<p>Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu mu yoksa kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.</p>

<p><strong>IV. OLAY VE OLGULAR</strong></p>

<p>İncelenen dosya kapsamından;<br />
20.11.2015 tarihli olay tutanağına göre; İzmir İl Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şube Amirliği görevlilerince, uyuşturucu madde ticareti yapma suçuna ilişkin olarak 20.11.2022 tarihinde yapılan istihbarat çalışmaları neticesinde; ... adlı şahsın, ikametinde özel düzenekler kullanmak suretiyle oluşturduğu serada esrar yetiştirdiği ve Buca ilçesindeki eğlence merkezlerinde sattığı bilgisinin elde edildiği, bunun üzerine konu hakkında gerçekleştirilen araştırma sonucunda; söz konusu şahsın *********** kimlik numaralı tanık ... olduğunun, adı geçenin Kemalpaşa İlçesi, ... Köyü, Hürriyet Mahallesi, ... Sokak, No: ... sayılı adreste ikamet ettiğinin tespit edildiği, konu ve gerçekleştirilen işlemler hakkında bilgilendirilen Cumhuriyet savcısı tarafından mahkemeden arama kararı talep edildiği, görevlilerce, Kemalpaşa Sulh Ceza Hâkimliğinin 20.11.2015 tarihli ve 730 sayılı arama kararına istinaden, aynı gün saat 18.30 sıralarında söz konusu adresteki iki katlı binanın önüne gelindiği, kapıyı açan tanığa arama kararı gösterilip konu ve yapılacak işlemler hakkında bilgi verildiği sırada, bir şahsın alt kattan üst kata doğru koştuğunun fark edildiği, bunun üzerine görevlilerce, kaçan şahsın takip edilip ikinci katta yakalandığı, yapılan kimlik kontrolü neticesinde söz konusu şahsın inceleme dışı sanık ... ... olduğunun tespit edildiği, ardından adı geçen ile tanığın huzurunda konutta yapılan aramada; birinci kattaki girişe göre karşıda bulunan ve ışıklandırma ile havalandırma sistemleri kurulmak suretiyle sera hâline getirilmiş odada; saksılara dikilmiş hâlde olan ve boyları 1 00... cm arasında değişen toplam yirmi bir (21) kök suç konusu kenevir ile bir adet koku engelleyici filtrenin, bir adet termometrenin, iki adet buhar makinesinin, iki adet alüminyum baca borusunun, iki adet projektörün, üç adet fanın, dört adet alüminyum aydınlatıcı levhanın, üç adet maskenin, dört adet floresanın, dört adet güçlendiricinin, aynı kattaki salonda ise duvar dibinde bulunan naylon poşetin içindeki, daralı ağırlığı 804 gram gelen suç konusu esrarın ele geçirildiği, ikinci katta yapılan aramada ise herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı,</p>

<p>İzmir Kriminal Polis Laboratuvarının 24.11.20 15... .11.2015 tarihli raporlarına göre; ele geçirilen net 780 gram ağırlığındaki yeşil renkli bitkilerin, esrar etken maddesi tetrahidrokannabinol içeren kenevir bitkileri olduğu, söz konusu bitkilerden net 78 gram esrar elde edilebileceği, dikili hâlde ele geçirilen ve toplam net 14052 gram ağırlığında olan 21 kök yeşil renkli bitkilerin de, esrar etken maddesi tetrahidrokannabinol içeren kenevir bitkileri olduğu, söz konusu bitkilerden net 2107,8 gram esrar elde edilebileceği,</p>

<p>Tanık ... hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma ve esrar elde etmek amacıyla kenevir ekme suçlarından, Kemalpaşa Cumhuriyet Başsavcılığınca 2015/4594 sayılı soruşturmanın başlatıldığı, soruşturma kapsamında isnat edilen suçlardan 21.11.2015 tarihinde tutuklanan tanık hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 06.01.2015 tarihli ve 677-475 sayılı iddianamesiyle; uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan TCK'nın 188/3, 53, 54... . maddeleri; esrar elde etmek amacıyla kenevir ekme suçundan ise 2313 sayılı Uyuşturucu Maddelerin Murakabesi Kanunu'nun 23. maddesinin 5. fıkrasında uyarınca cezalandırılması istemiyle dava açıldığı, İzmir 9. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama neticesinde 14.03.2016 tarih ve 21-53 sayı ile; tanığın TCK'nın 188/3, 62, 52/2-4, 53, 54... . maddeleri uyarınca 9 yıl 2 ay hapis ve 4000,00 TL adli para cezasıyla, 2313 sayılı Kanun'un 23/5. maddesi gereğince 4 yıl 2 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verildiği, söz konusu hükümlerin tanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 22.09.2016 tarih ve 1211-7577 sayı ile düzeltilerek onanmasına karar verildiği,</p>

<p>Tanığın ceza infaz kurumundan gönderdiği 29.08.2016 havale tarihli dilekçesinde özetle; uyuşturucu madde ticareti yapmadığını, evinde ele geçirilen malzemeleri arkadaşı olan sanık ile birlikte internet üzerinden satın aldıklarını, satın alma işlemlerinde sanığın kredi kartını kullandıklarını, ticaret amacıyla ekmedikleri bitkileri sanıkla birlikte yetiştirdiklerini, yeniden yargılanıp etkin pişmanlıktan yararlanmak istediğini belirttiği,</p>

<p>Sanığın dosyaya ibraz ettiği 23.09.2016 havale tarihli dilekçesinde; arkadaşı olan tanığın uyuşturucu madde ticareti yapmadığını, hem tanığın hem de kendisinin uyuşturucu madde kullandıklarını, suç konusu uyuşturucu maddeleri birlikte ektiklerini, ele geçirilen uyuşturucu maddeleri satmak amacıyla ekmediklerini, söz konusu maddeleri kullanmak amacıyla paylaştıktan sonra içeceklerini, tanığın aldığı cezadan dolayı vicdanen rahatsız olduğunu beyan ettiği,</p>

<p>Ceza infaz kurumundan gönderilen 29.08.2016 havale tarihli dilekçeye istinaden, Kemalpaşa Cumhuriyet Başsavcılığınca 06.10.2016 tarihinde tanığın ihbar eden sıfatıyla bilgisine başvurulduğu, tanığın; 20.11.2015 tarihinde ele geçirilen suç konusu malzemeler ile uyuşturucu maddelerin sanık ile kendisine ait olduğunu, kullanmak amacıyla uyuşturucu madde elde etmek amacıyla sanık ile birlikte söz konusu malzemeleri satın aldıklarını ve uyuşturucu maddeleri yetiştirdiklerini beyan etmesi üzerine, sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma ve esrar elde etmek amacıyla kenevir ekme suçlarından, Kemalpaşa Cumhuriyet Başsavcılığınca 2016/4509 sayılı soruşturmanın başlatıldığı, soruşturma neticesinde sanık hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 19.10.2016 tarihli ve 32376-1891 sayılı iddianamesiyle; uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan TCK'nın 188/3, 53, 54... . maddeleri; esrar elde etmek amacıyla kenevir ekme suçundan da 2313 sayılı Kanun’un 23. maddesinin 5. fıkrası uyarınca cezalandırılması istemiyle dava açıldığı,</p>

<p>Sanık hakkında İzmir 9. Ağır Ceza Mahkemesince 29.12.2016 tarih ve 363-335 sayı ile; esrar elde etmek amacıyla kenevir ekme suçundan 2313 sayılı Kanun'un 23. maddesinin 5. fıkrası ile TCK'nın 62... . maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezasına hükmolunduğu, söz konusu kararın sanık müdafii tarafından istinaf edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesince, duruşma açılarak yapılan yargılama sonucunda 17.04.2018 tarih ve 446-575 sayı ile; İlk Derece Mahkemesinin hükmünün kaldırılarak sanığın, 2313 sayılı Kanun'un 23. maddesinin 5. fıkrası ve TCK'nın 62... . maddeleri gereğince 3 yıl 4 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verildiği,</p>

<p>Anlaşılmaktadır.</p>

<p>Başka dosya sanığı olup iş bu dosyada tanık olarak ifadesine başvurulan tanık ... yargılandığı davanın aşamalarında; esrar kullandığını, dil öğrenmek amacıyla Rusya’da bulunduğu sırada, esrara ve söz konusu maddenin yetiştirilme yöntemlerine ilgi duyduğunu, serada nasıl esrar yetiştirildiği konusunda bilgi sahibi olduğunu, 2015 yılının Şubat ayında Türkiye’ye döndüğünde, kullanmak amacıyla esrar elde etmek için evinde sera kurmaya karar verdiğini, olay tarihinden yaklaşık üç ay önce, yabancı bir internet sitesinden kenevir tohumları satın aldığını, kargo yoluyla gelen tohumları sera olarak kullandığı odadaki saksıya ektiğini, zaman içinde büyüyen kenevir bitkilerini diğer saksılara paylaştırdığını, bu işi tek başına yaptığını, aramada ele geçirilen 804 gram ağırlığındaki bitkilerin sararmış yapraklar olduğunu, söz konusu bitkileri çöpe atmak amacı ile ayırdığını, satmak ya da birilerine temin etmek amacıyla bulundurmadığını, kenevir bitkilerini kullanmak amacıyla yetiştirdiğini, uyuşturucu madde ticareti yapmadığını, olay günü ikametinde yakalanan ... ...'ın arkadaşı olduğunu, adı geçenin suç konusu uyuşturucu maddelerle bir ilgisinin bulunmadığını,</p>

<p>İhbar eden sıfatıyla 06.10.2016 tarihinde savcılıkta; ceza infaz kurumundan gönderdiği 29.08.2016 tarihli dilekçesini tekrar ettiğini, suç konusu uyuşturucu maddeleri evinde sanık ile birlikte yetiştirdiklerini, ele geçirilen tüm malzemeler ile uyuşturucu maddelerin sanık ile kendisine ait olduğunu, kesinlikle uyuşturucu madde satmak amacıyla kenevir yetiştirmediklerini, söz konusu bitkileri kullanmak amacıyla esrar elde etmek için yetiştirdiklerini, kenevir bitkilerinin yetiştirilmesi için gerekli olan malzemeleri, olay tarihinden yaklaşık dört ay önce sanığın kredi kartı ile internet üzerinden satın aldıklarını,</p>

<p>Mahkemede; suç konusu uyuşturucu maddeler nedeniyle on üç yıldan fazla ceza aldığını, hükümlü sıfatıyla ceza evinde bulunduğunu, yargılandığı davada sorulmadığı için sanığın ismini açıklamadığını, sanığın da kendisi gibi uyuşturucu madde kullandığını, sanık ile birlikte internette yaptıkları araştırma neticesinde, evde uyuşturucu madde yetiştirebileceklerini öğrendiklerini, bunun üzerine yabancı bir site ile bağlantı kurup kenevir tohumu sipariş ettiklerini, söz konusu tohumların parasını sanığın kredi kartı ile ödediklerini, sanığın uyuşturucu madde ticareti yapmadığını, suç konusu kenevir bitkilerini kullanmak için esrar elde etmek amacıyla birlikte ektiklerini,</p>

<p>İnceleme dışı sanık ... ... aşamalarda; uyuşturucu madde kullandığını, tanığın arkadaşı olduğunu, olay günü saat 18.00 sıralarında tanığın evine gittiğini, bir süre sonra eve polislerin geldiğini, yapılan aramada tanığın ektiği kenevirler bitkilerinin ele geçirildiğini, söz konusu bitkileri olay tarihinden iki gün önce gördüğünü, bunun üzerine tanığın; kenevir bitkilerini kullanmak amacıyla esrar elde etmek için yetiştirdiğini söylediğini, tanıktan kullanmak amacıyla uyuşturucu madde satın almadığını, tanığın uyuşturucu madde ticareti yapmadığını,</p>

<p>İfade etmişlerdir.</p>

<p>Sanık soruşturma evresinde; tanık ...'ın arkadaşı olduğunu, uyuşturucu madde kullandığını, olay tarihinde ele geçirilen tüm malzemeler ile uyuşturucu maddelerin kendisi ile tanığa ait olduğunu, kenevir bitkilerinin yetiştirilmesi için gerekli olan malzemeleri, kendisine ait kredi kartıyla yurt dışı merkezli bir internet sitesinden satın aldıklarını, malzemelerin parasını aralarında bölüştüklerini, amaçlarının kullanmak için esrar elde etmek olduğunu, bu sebeple kenevir bitkisi yetiştirdiklerini, suç konusu uyuşturucu maddeyi kullanamadan tanık ...'ın yakalandığını, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu kabul ettiğini, ancak uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu kabul etmediğini,<br />
Mahkemede; soruşturma evresindeki savunmalarını tekrar ettiğini, yabancı bir internet sitesinden on tane kenevir tohumu siparişi verdiklerini, kenevir tohumlarını tanık ... ile birlikte kullanmak amacıyla esrar elde etmek amacıyla ektiklerini,</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesinde; Rusya'da bulunduğu sırada uyuşturucu ile ilgili bazı bilgileri edindiğini söyleyen tanık ...'ın, kenevir bitkisi ekimi için gerekli malzemeleri satın almak amacıyla kendisinden kredi kartını istediğini, kartın hesap ekstrelerini kimin ödeyeceğini sorduğunda; "Ben ödeyeceğim." dediğini, bunun üzerine teklifini kabul edip kredi kartını verdiğini, tanık ...'ın söz konusu kartla ele geçirilen malzemeleri sipariş ettiğini ve arama yapılan konuttaki düzeneği oluşturduğunu, kenevir bitkilerinin ekimini tanık ... ile birlikte gerçekleştirdiklerini, ilk ekimden sonra tanığın evine hiç gitmediğini, ancak dışarıda görüşmeye devam ettiklerini, dolasıyla esrar elde edilmesi ile ilgili olarak kendisinin bir iştirakının bulunmadığını, tanık ...'ın uyuşturucu madde ticareti yapıp yapmadığını bilmediğini,</p>

<p>Savunmuştur.</p>

<p><strong>V. GEREKÇE</strong></p>

<p>A. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar<br />
Uyuşturucu madde bulundurmak eyleminin, kullanmaya mı yoksa ticarete mi matuf olduğunun tespiti suç vasfını da belirleyecektir. Ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 15.06.2004 tarihli ve 107-1 36... .03.2012 tarihli ve 387-75 sayılı kararlarında da vurgulandığı üzere, eylemin uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu mu yoksa kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu mu oluşturduğunun tayini için;</p>

<p>a. Sanığın bulundurduğu uyuşturucu maddeyi başkasına satma, devir veya tedarik etmek hususunda herhangi bir davranış içine girip girmediği,</p>

<p>b. Uyuşturucu maddenin bulundurulduğu yer ve bulunduruluş biçimi,</p>

<p>c. Bulundurulan uyuşturucu maddenin çeşidi ve miktarı,</p>

<p>d. Sanığın uyuşturucu madde kullandığının tıbbi raporla tespit edilip edilmediği gibi kriterlerin her somut olay özelinde ayrıca tartışılması gerekir.</p>

<p>B. Somut Olayda Hukuki Nitelendirme<br />
Yapılan ihbar üzerine başka dosya sanığı olan tanık ...'in ikametinde yapılan aramada toplam yirmi bir kök kenevir bitkisinin ele geçirildiği ve tanık tarafından söz konusu keneviri sanıkla birlikte yetiştirdiklerinin ileri sürüldüğü olayda;</p>

<p>Kolluk tarafından uyuşturucu madde ticareti yapma suçuna dair yapılan araştırmalar neticesinde elde edilen bilgiler sanığa ilişkin değildir. Hakkındaki uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü Özel Dairece düzeltilerek onanmak suretiyle kesinleşen tanık, aşamalarda; sanığın uyuşturucu madde ticareti yapmadığını, suç konusu kenevirleri kullanmak amacıyla esrar elde etmek için ektiklerini ve sanığın uyuşturucu maddeyi kullandığını ifade etmiştir. Yine inceleme dışı sanık ...; sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığına ilişkin herhangi bir beyanda bulunmamıştır. Sanık da tüm aşamalarda; uyuşturucu madde kullandığını ve ele geçirilen kenevirleri kullanmak amacıyla esrar elde etmek için ektiklerini savunmuştur. Ele geçirilen suç konusu uyuşturucu madde, net 78 gram olup bu bağlamda miktar itibarıyla kullanma sınırları içinde kalmaktadır. Olay tutanağı içeriğinden; suç konusu esrarın paketçikler hâlinde değil tek parça olarak ele geçirildiği ve arama yapılan konutta hassas teraziye ya da paketlemede kullanılan ambalaj malzemelerine rastlanmadığı anlaşılmıştır. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; mahallinde ikame olunan ve tartışılan delillerin, gerekçeli/muhtemel şüphenin ortadan kaldırılması ve suç konusu uyuşturucu maddeyi satma veya başkalarına verme gibi kullanma dışında bir amaç için bulundurduğuna ilişkin tam bir vicdani kanaat oluşması için yeterli olmadığı, in dubio pro reo/şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince de bu yönde oluşan şüphenin sanık lehine değerlendirilmesi gerektiği, bu hâliyle sanığın sabit olan eyleminin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.</p>

<p>Çoğunluk görüşüne katılmayan üç Ceza Genel Kurulu Üyesi; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.</p>

<p><strong>VI. KARAR</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,</p>

<p>2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 30.10.2025 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2025180-e-2025445-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 10:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/07/yargi/yargitayd4ss.jpg" type="image/jpeg" length="54307"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[1,64 GRAM TİCARET, 78 GRAM KULLANMA: CEZA GENEL KURULU'NUN UYUŞTURUCU DOSYALARINDA MİKTARA BİÇTİĞİ YER]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/164-gram-ticaret-78-gram-kullanma-ceza-genel-kurulunun-uyusturucu-dosyalarinda-miktara-bictigi-yer-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/164-gram-ticaret-78-gram-kullanma-ceza-genel-kurulunun-uyusturucu-dosyalarinda-miktara-bictigi-yer-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>I. GİRİŞ</strong></p>

<p>24 Ekim 2018 sabahı, saat 10.45. Antalya Muratpaşa'da bir dairede, narkotik köpeği eşliğinde arama yapılıyor. Giriş kapısının karşısındaki odada, televizyon sehpasının üzerinde siyah bir çorap duruyor. Çorabın içinden 1,64 gram kokain çıkıyor. Aynı sehpada bir makas, çok sayıda paket lastiği ve boş defter yaprakları var.</p>

<p>Bir buçuk gram. Kriminal raporda tek satır tutan bir kalem.</p>

<p>O dosya, uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan mahkûmiyetle kesinleşti. Buna karşılık İzmir'de bir evin odasında kurulmuş serada yakalanan yirmi bir kök kenevirin ve poşetteki 780 gramlık kenevir bitkisinin bulunduğu dosyada Ceza Genel Kurulu, eylemin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğuna hükmetti.</p>

<p>İki dosyanın arasında yedi hafta var. Uygulanan ölçütler ise yirmi yıldır aynı. Bu üç kararı yan yana koymak, uyuşturucu dosyalarında miktarın gerçekte ne kadar yer tuttuğunu görmenin en kestirme yolu.</p>

<p><strong>II. ANTALYA: ÇORAPTAKİ 1,64 GRAM</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Antalya dosyasının başlangıcı Antalya'da değil, Nazilli'de. Uyuşturucu madde ticaretinden yürütülen bir soruşturmada, evinde ve iş yerinde yirmi üç paket eroin ele geçirilen şüpheli, etkin pişmanlıktan yararlanmak amacıyla eroinleri Antalya'da oturan ve bir lakapla tanıdığı kişiden aldığını söylüyor. Kolluk araştırması o lakabın hangi kişiye ait olduğunu tespit ediyor, fotoğraf teşhisi yapılıyor, arama kararı alınıyor ve yukarıda anlattığım arama gerçekleşiyor.</p>

<p>Sanık, aşamalarda birbirini tutmayan iki savunma yapıyor. Soruşturmada, çoraptaki kokainin kendisine ait olmadığını, eve kimin getirdiğini bilmediğini, çocuğunun oyun oynarken çorabın içine koymuş olabileceğini, lastiklerin ise kayınbiraderinin kızına ya da eşine ait olabileceğini söylüyor. Kovuşturmada bu anlatım değişiyor: olaydan bir gün önce evine gelen bir kişiyle birlikte kokain kullandığını, arta kalanı çorabına sakladığını beyan ediyor.</p>

<p>Adli Tıp Kurumu raporuna göre sanığın kan ve idrar örneklerinde herhangi bir uyuşturucu ya da uyarıcı maddeye rastlanmıyor.</p>

<p>Yargıtay 10. Ceza Dairesi, 2021 yılında oy çokluğuyla bozma kararı veriyor: miktar ve ele geçiriliş biçimi karşısında ticaret için kesin delil yok, eylem kullanmak için bulundurmadır. Karşı oy yazan iki üye ise 1,64 gramın elli-altmış kullanıma yeteceğini, paketleme malzemelerinin bulunduğunu, kullanıcı olduğuna dair beyanların çeliştiğini ve kan-idrar tahlilinin temiz çıktığını vurguluyor. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, tam da bu karşı oy doğrultusunda itiraz yoluna başvuruyor.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2023251-e-2025588-k-sayili-karari" rel="dofollow">Ceza Genel Kurulu 17.12.2025 tarihli ve <strong>E.2023/251, K.2025/588</strong> sayılı kararı</a>yla itirazı oy birliğiyle kabul etti. Alıcı konumundaki tanığın beyanının kolluk araştırması, fotoğraf teşhisi ve HTS kayıtlarıyla doğrulandığını; evde paketleme materyali bulunduğunu; uzun süredir madde kullandığını söyleyen sanığın tahlillerinin buna aykırı olduğunu tek tek saydıktan sonra şu sonuca vardı:</p>

<p><i>"sanığın suç konusu kokaini kullanmak amacıyla bulundurduğuna ilişkin uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu gizlemeye ve bu suçun cezasından kurtulmaya yönelik olan ve aşamalarda da çelişki gösteren savunmalarına itibar edilemeyeceği, sanığın sabit olan eyleminin uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir."</i></p>

<p>Bir buçuk gram, bu dosyada ticaretin engeli olmadı.</p>

<p><strong>III. İZMİR: SERADAKİ YİRMİ BİR KÖK VE 78 GRAM</strong></p>

<p>İzmir dosyası aksi yönden ilerliyor. İhbar üzerine gidilen evde, ışıklandırma ve havalandırma sistemi kurularak seraya çevrilmiş bir oda bulunuyor: saksılara dikilmiş yirmi bir kök kenevir, koku engelleyici filtre, termometre, buhar makineleri, fanlar, projektörler. Salonda ise naylon poşet içinde, daralı ağırlığı 804 gram olan kenevir bitkisi.</p>

<p>Kriminal rapora göre dikili haldeki bitkilerden 2.107,8 gram, poşetteki kurutulmuş bitkilerden ise 78 gram esrar elde edilebiliyor.</p>

<p>Bu dosyanın sanığı evde yakalanan kişi değil. Evin sahibi olan ve ticaretten mahkûmiyeti kesinleşen kişi, cezaevinden gönderdiği dilekçeyle malzemeleri bir arkadaşının kredi kartıyla birlikte aldıklarını ve bitkileri kullanmak için birlikte yetiştirdiklerini bildiriyor. Sanık, o arkadaş.</p>

<p>Bölge adliye mahkemesi ticaretten mahkûmiyete karar verdi, Özel Daire bozdu, Başsavcılık itiraz etti. Başsavcılığın itirazı ciddiydi: serayı kurmak masraflı ve özel bir çalışma gerektirir, bu kullanıcı bir kişinin yapacağı iş değildir; üstelik dikili bitkiler ve kurutulmuş bitkiler birlikte değerlendirildiğinde miktar kullanma sınırının çok üstündedir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2025180-e-2025445-k-sayili-karari" rel="dofollow">Ceza Genel Kurulu 30.10.2025 tarihli ve <strong>E.2025/180, K.2025/445</strong> sayılı kararı</a>yla itirazı oy çokluğuyla reddetti. Kararda kolluğun istihbarat çalışmasının sanığa ilişkin olmadığı, evin sahibinin ve olay günü evde bulunan diğer kişinin sanık aleyhine hiçbir beyanda bulunmadığı belirtildikten sonra maddi bulgulara geçildi:</p>

<p><i>"Ele geçirilen suç konusu uyuşturucu madde, net 78 gram olup bu bağlamda miktar itibarıyla kullanma sınırları içinde kalmaktadır. Olay tutanağı içeriğinden; suç konusu esrarın paketçikler hâlinde değil tek parça olarak ele geçirildiği ve arama yapılan konutta hassas teraziye ya da paketlemede kullanılan ambalaj malzemelerine rastlanmadığı anlaşılmıştır."</i></p>

<p>Kararın dikkatten kaçan yanı burada. Kurul, vasıf değerlendirmesinde dikili bitkilerden elde edilebilecek 2.107,8 gramı değil, kurutulmuş bitkilerden elde edilebilecek 78 gramı esas aldı. Karar metni bunun gerekçesini ayrıca açıklamıyor; ancak sanığın esrar elde etmek amacıyla kenevir ekme suçundan 2313 sayılı Kanun uyarınca ayrıca mahkûm edilmiş olması, dikili bitkilerin ayrı bir suçun konusunu oluşturduğu düşüncesini akla getiriyor. Uygulamada bu ayrımın sonuçları büyük: aynı parselde duran iki grup bitki, iki ayrı hesaba yazılabiliyor.</p>

<p><strong>IV. ARNAVUTKÖY: BAGAJDAKİ POŞET VE ÜÇ HAFTALIK YAZIŞMA</strong></p>

<p>Üçüncü dosyada sanık, olay yerinde uyuşturucu maddesi üzerinden çıkmayan tek kişi. 18 Ekim 2019 akşamı, daha önce çok sayıda ihbarda satış yeri olarak bildirilen boş bir arazide üç kişi bir aracın yanında oturuyor. İki kişinin üzerinden toplam otuz paket sentetik kannabinoid çıkıyor. Sanığın üzerinden ise yalnızca cep telefonu çıkıyor; sonra aracın bagajından net 15,3 gramlık poşeti kendisi çıkarıp görevlilere teslim ediyor.</p>

<p>Savunması, uygulamada sıkça duyulan bir savunma: kendisi yalnızca şoför, arkadaşları uyuşturucu almaya giderken aracı o kullanmış, bagajdaki poşeti "polisler görmesin" denildiği için oraya koymuş. Diğer iki kişi de aşamaların bir kısmında bu anlatımı destekliyor. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bile itirazında sanık lehine görüş bildirerek eylemin kullanmak için bulundurma olduğunu ileri sürüyor.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-202370-e-2025549-k-sayili-karari" rel="dofollow">Ceza Genel Kurulu 03.12.2025 tarihli ve <strong>E.2023/70, K.2025/549</strong> sayılı kararı</a>yla bu itirazı oy birliğiyle reddetti. Kurulu ikna eden şey bagajdaki poşetin ağırlığı değil, telefondaki yazışmalar oldu. Olaydan önceki üç haftaya yayılan mesajlarda sanığın fiyat sorduğu, "gram"a ne dendiğini öğrenmeye çalıştığı, kendisinden yönlendirme istendiği ve buna olumlu karşılık verdiği görülüyor. Karara göre sanık, satıcılarla almak isteyenler arasında bir aracılık rolü üstlenmiştir. Buna, maddenin herkeste aynı türden olması ve savunmaların birbirini tutmaması eklenince sonuç ticaret oldu.</p>

<p><strong>V. ÖLÇÜTLER YİRMİ YILDIR AYNI; DEĞİŞEN, DOSYANIN İÇİ</strong></p>

<p>Her üç kararda da aynı çerçeve tekrarlanıyor. Ceza Genel Kurulunun 2004 ve 2012 tarihli yerleşik kararlarına atıfla, bulundurmanın kullanmaya mı ticarete mi yönelik olduğunun tespitinde dört ölçüt sayılıyor: maddenin başkasına satılması, devredilmesi veya tedarik edilmesi yönünde bir davranışın bulunup bulunmadığı; maddenin bulundurulduğu yer ve bulunduruluş biçimi; maddenin çeşidi ve miktarı; sanığın madde kullandığının tıbbi raporla saptanıp saptanmadığı.</p>

<p>Dört ölçütün yalnızca biri miktarla ilgili. Kararların gösterdiği şey, bu ölçütün tek başına neredeyse hiçbir şeye karar vermediği.</p>

<p>Antalya dosyasında birinci ölçüt, yani başkasına temin yönünde davranış, alıcının beyanı ve teşhisiyle dolmuştu; dördüncü ölçüt de tahlil sonucuyla sanığın aleyhine gerçekleşmişti. Bu iki ölçütün karşısında 1,64 gramın küçüklüğü sonucu değiştirmedi. İzmir dosyasında ise birinci ölçüte dair hiçbir bulgu yoktu; ikinci ölçüt sanık lehineydi, çünkü madde paketçikler hâlinde değil tek parçaydı ve evde ne hassas terazi ne ambalaj bulunmuştu. Geriye kalan 78 gram, tek başına ticareti taşımaya yetmedi. Arnavutköy dosyasında ise sanığın üzerinde madde bile yokken, telefonundaki yazışmalar birinci ölçütü tek başına doldurdu.</p>

<p>Kanaatimizce buradan çıkan pratik sonuç şudur: uyuşturucu dosyalarında tartışma, ele geçen maddenin gramajı üzerinden değil, birinci ve dördüncü ölçütler üzerinden kazanılıyor ya da kaybediliyor. Miktar, ancak diğer ölçütler sessiz kaldığında belirleyici hâle geliyor.</p>

<p><strong>VI. KARŞI OY CİDDİYE ALINMAYI HAK EDİYOR</strong></p>

<p>İzmir kararı oy çokluğuyla verildi; üç üye itirazın kabulü gerektiği görüşünde kaldı. Bu karşı oyun dayandığı düşünce, Başsavcılığın itirazında açıkça ifade edilmişti: ışıklandırma, havalandırma, filtre ve fanlarla kurulmuş bir sera, kişisel kullanım için esrar temin etmenin olağan yolu değildir; böyle bir düzeneği kurmak, masraf ve emek bakımından zaten bir üretim ölçeğine işaret eder.</p>

<p>Karşı oyun dayandığı gözlem güçlü. Düzeneğin niteliği, "bulunduruluş biçimi" ölçütünün içine pekâlâ yerleştirilebilirdi ve o zaman ikinci ölçüt de sanık aleyhine dönerdi.</p>

<p>Yine de sonucu çoğunluk doğru kurdu. Çünkü seranın kurulmuş olması, o serayı fiilen kimin işlettiğini ve ürünün nereye gittiğini göstermez. Bu dosyada sanığın katkısı, malzemelerin kredi kartıyla alınmasıydı; evin sahibi olan ve mahkûmiyeti kesinleşen kişi de dâhil olmak üzere hiç kimse sanığın satış yaptığına dair beyanda bulunmadı. Ceza muhakemesinde şüphenin sanık lehine değerlendirilmesi, tam da delillerin bir yorumu mümkün kıldığı ama zorunlu kılmadığı bu tür durumlar için vardır. Karşı oy, düzeneğin ölçeğinden failin amacına doğrudan bir köprü kuruyor; o köprünün ayakları bu dosyada eksikti.</p>

<p><strong>VII. DOSYADA NE ARANMALI</strong></p>

<p>Bu üç karar, savunma ve iddia makamına aynı kontrol listesini veriyor.</p>

<p><strong>Kullanıcı savunması, tıbbi rapor olmadan yalnız kalır.</strong> Antalya dosyasında sanığı en çok zorlayan tek bulgu, kan ve idrarında hiçbir maddeye rastlanmamasıydı. Kullanıcı olduğunu ileri süren kişinin yakalandığı anda alınan örnekler dosyanın belkemiğidir; bu örnekler alınmamışsa, tedavi kayıtları, denetimli serbestlik dosyaları ve önceki tahliller derhal celbedilmelidir.</p>

<p><strong>Paketleme materyali, gramajdan daha çok konuşur.</strong> Makas, lastik, boş kâğıt, hassas terazi ve poşet; hepsi ikinci ölçütün içine giriyor. İzmir kararında bunların yokluğu açıkça gerekçe yapıldı. Arama tutanağında bu tür malzemenin "bulunmadığının" yazılı olması, savunma için tutanakta yer alabilecek en değerli cümledir; tutanakta yoksa, tutanağı düzenleyen görevlilerin tanık olarak dinlenmesi istenmelidir.</p>

<p><strong>Alıcı beyanı tek başına dosyayı taşımaz, ama doğrulanırsa taşır.</strong> Antalya dosyasında etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen kişinin beyanı, kolluk araştırması, fotoğraf teşhisi ve iki telefon görüşmesiyle desteklendiği için hükme esas alındı. Bu tür beyanların karşısına çıkılacaksa, doğrulayıcı delilin niteliği tartışılmalıdır: HTS kaydı bir görüşmenin yapıldığını gösterir, içeriğini göstermez.</p>

<p><strong>Yazışmalar artık dosyanın merkezinde.</strong> Arnavutköy dosyasında sanık, üzerinde madde bulunmayan tek kişiydi; buna rağmen ticaretten mahkûm oldu. Bilirkişi raporuna geçirilen mesajlar, savunmanın anlattığı "tesadüfen orada bulunan şoför" tablosunu geçersiz kıldı. Bu tür dosyalarda telefon incelemesinin kapsamı, tarih aralığı ve seçilen mesajların bağlamı, savunmanın ilk itiraz etmesi gereken noktadır.</p>

<p><strong>VIII. SONUÇ</strong></p>

<p>Ceza Genel Kurulu yedi hafta içinde verdiği üç kararla, uyuşturucu suçlarında uzun zamandır yerleşmiş ölçütleri değiştirmedi; onların nasıl işletileceğini gösterdi. Bir buçuk gram kokain ticaret sayılabiliyor, yetmiş sekiz gram esrar kullanma sayılabiliyor.</p>

<p>Uygulamada "kaç gram çıktı" sorusuyla başlayan değerlendirmelerin bu kadar sık yanılmasının sebebi de bu. Doğru soru şudur: dosyada bu kişinin maddeyi başkasına ulaştırdığına dair bir davranış izi var mı, madde nasıl paketlenmiş, kişinin kendisinin kullandığı tıbben saptanmış mı? Miktar, bu üç sorunun cevabı belirsiz kaldığında devreye giren yardımcı bir ölçüttür.</p>

<p>Savunmayı üstlenen meslektaş için sonuç yalın: dosyanın kaderi çoğu zaman kriminal raporun gramaj satırında değil, arama tutanağının ayrıntılarında, tahlil raporunun varlığında ve telefon incelemesinin sınırlarında yazılıdır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mete-celik" title="Av. Mete ÇELİK"><img alt="Av. Mete ÇELİK" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/07/mete-celik.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mete-celik" title="Av. Mete ÇELİK">Av. Mete ÇELİK</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Yararlanılan Kaynaklar</strong></span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2025180-e-2025445-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">· Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E.2025/180, K.2025/445, T.30.10.2025 (oy çokluğu)</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-202370-e-2025549-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">· Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E.2023/70, K.2025/549, T.03.12.2025 (oy birliği)</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2023251-e-2025588-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">· Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E.2023/251, K.2025/588, T.17.12.2025 (oy birliği)</span></a></p>

<p><span style="color:#999999">· Kararlarda uygulanan hükümler: 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m. 188, m. 191, m. 192; 2313 sayılı Uyuşturucu Maddelerin Murakabesi Hakkında Kanun m. 23; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m. 223, m. 308</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/164-gram-ticaret-78-gram-kullanma-ceza-genel-kurulunun-uyusturucu-dosyalarinda-miktara-bictigi-yer-1</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 10:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/terazi/hukukihaber-yazi-04-kapak.jpg" type="image/jpeg" length="99814"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2025/272 E., 2026/80 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025272-e-202680-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025272-e-202680-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 16/4/2026 tarihli, 2025/272 esas - 2026/80 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p><strong>Esas Sayısı</strong> <strong>: 2025/272</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı</strong> <strong>: 2026/80</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi</strong> <strong>: 16/4/2026</strong></p>

<p><strong>R.G.</strong> <strong>Tarih -</strong> <strong>Sayı : 10/8/2026-33336</strong></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: </strong>Kırşehir 2. Aile Mahkemesi</p>

<p><strong>İTİRAZIN KONUSU:</strong> 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 119. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan “<i>…ve adresleri.</i>” ibaresinin Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>OLAY:</strong> Boşanma davasında itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I.</strong> <strong>İPTALİ İSTE</strong><strong>NEN KANUN HÜKMÜ</strong></p>

<p>Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 119. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p>“<i>Dava dilekçesinin içeriği</i></p>

<p><i>MADDE 119-</i><i> (1) Dava dilekçesinde aşağıdaki hususlar bulunur:</i></p>

<p><i>a) Mahkemenin adı.</i></p>

<p><i>b) Davacı ile davalının adı, soyadı</i> <i><strong><u>ve adresleri</u></strong></i><i>.</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>(2) Birinci fıkranın (a), (d), (e), (f) ve (g) bentleri dışında kalan hususların eksik olması hâlinde, hâkim davacıya eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre verir. Bu süre içinde eksikliğin tamamlanmaması hâlinde dava açılmamış sayılır.</i>”</p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p>1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 25/12/2025 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle sınırlama sorunu görüşülmüştür.</p>

<p>2. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptalleri için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görev kapsamına giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikteki kurallardır.</p>

<p>3. 6100 sayılı Kanun’un 119. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde dava dilekçesinde bulunması gereken hususlar arasında davacının ve davalının adı, soyadı ve adresleri sayılmıştır. İtiraz yoluna başvuran Mahkeme anılan bentte yer alan “<i>…ve adresleri.</i>” ibaresinin iptalini talep etmiştir.</p>

<p>4. İtiraz konusu kural, davacı ve davalı ibareleri yönünden geçerli, ortak kural niteliğindedir. Bakılmakta olan davada uyuşmazlık konusu olan hususun davacıya davalının adresini bildirme yükümlülüğünün getirilmesi olduğu gözetildiğinde kuralın esasına ilişkin incelemenin bentte yer alan “<i>…davalının…</i>”<i> </i>ibaresi yönünden yapılması gerekir.</p>

<p>5. Açıklanan nedenle 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 119. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan “<i>…ve</i> <i>adresleri.</i>” ibaresinin esasının incelenmesine, esasa ilişkin incelemenin “<i>anılan bentte yer alan ‘davalının’ ibaresi</i>” yönünden yapılmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p>6. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Özge ULUKAYA tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>7. 6100 sayılı Kanun’un 119. maddesinin (1) numaralı fıkrasında dava dilekçesinde bulunması gereken hususlar düzenlenmiştir. Söz konusu fıkranın (b) bendinde dava dilekçesinde davacının ve davalının adı, soyadı ve adreslerinin belirtilmesi gerektiği hükme bağlanmıştır. Anılan bentte yer alan “<i>…ve</i> <i>adresleri.</i>” ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmakta olup kural, anılan bentte yer alan “<i>…davalının…</i>” ibaresi yönünden incelenmiştir.</p>

<p>8. Söz konusu maddenin (2) numaralı fıkrasında (1) numaralı fıkranın (a), (d), (e), (f) ve (g) bentleri dışında kalan hususların eksik olması hâlinde hâkimin davacıya eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre vereceği, bu süre içinde eksikliğin tamamlanmaması durumunda davanın açılmamış sayılmasına karar verileceği belirtilmiştir. Buna göre dava dilekçesinde davalının adresine yer verilmemesi hâlinde hâkim, davalının adresini bildirmek üzere davacı tarafa bir hafta kesin süre verecek; bu süre içinde de davalının adresinin bildirilmemesi durumunda davanın açılmamış sayılmasına karar vererek yargılamayı sona erdirecektir.</p>

<p>9. Yargıtay kararlarında dava dilekçesinde davalının adresinin hiç bildirilmemiş olması durumunda davacı tarafa verilecek bir haftalık kesin süre içinde bu eksikliğin tamamlanmasının isteneceği, eksikliğin tamamlanmaması hâlinde uygulanacak yaptırımın karşı tarafa ihtar edilmesi gerektiği, davalının adresinin davacı tarafından bilinmemesi veya bildirilen adreste davalıya tebligatın yapılamaması durumunda mahkemenin davalının adresini araştırarak tespit etmesi gerektiği belirtilmiştir (bu yöndeki kararlar arasından bkz. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E.2015/7468, K.2018/741, 5/2/2018; Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E.2017/4868, K.2018/12298, 4/12/2018; Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, E.2016/10693, K.2020/410, 20/1/2020; Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, E.2023/706, K.2023/1704, 23/3/2023).</p>

<p><strong>B. İtirazın Gerekçesi</strong></p>

<p>10. Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralla davacı için öngörülen davalının adresini bildirme yükümlülüğünün mahkemeye erişim hakkını ölçüsüz şekilde sınırladığı, davacının davalının adresini tespit etmesinin her zaman mümkün olmadığı, nitekim davalının bildirilen adresinin hatalı olması hâlinde mahkeme tarafından davalının adresinin resen araştırıldığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p>11. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 13. maddesi yönünden de incelenmiştir.</p>

<p>12. Anayasa’nın “<i>Hak arama hürriyeti</i>” başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrasında “<i>Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.</i>” denilmektedir. Anılan maddeyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının yanında diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir (AYM, E.2021/9, K.2022/4, 26/1/2022, § 28).</p>

<p>13. Hak arama özgürlüğünün temel unsurlarından biri mahkemeye erişim hakkıdır. Mahkemeye erişim hakkı, hukuki bir uyuşmazlığın bu konuda karar verme yetkisine sahip bir mahkeme önüne götürülmesi hakkını da kapsar. Kişinin uğradığı bir haksızlığa veya zarara karşı kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama veya işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin, zararını giderebilmesinin en etkili ve güvenceli yolu yargı mercileri önünde dava hakkını kullanabilmesidir (AYM, E.2021/20, K.2022/84, 30/6/2022, § 10).</p>

<p>14. 6100 sayılı Kanun’un 119. maddesinin (1) numaralı fıkrasının itiraz konusu kuralın da yer aldığı (b) bendi ve (2) numaralı fıkrası uyarınca dava dilekçesinde davalının adresinin bildirilmesine ilişkin eksikliğin giderilmemesi hâlinde mahkemece davanın açılmamış sayılmasına karar verilecektir. Dolayısıyla kural kapsamında davacı için öngörülen yükümlülüğün yerine getirilmemesinin davanın esasının incelenmesi imkânını ortadan kaldırdığı gözetildiğinde kuralla mahkemeye erişim hakkına sınırlama getirildiği açıktır.</p>

<p>15. Anayasa’nın 13. maddesinde “<i>Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.</i>” denilmektedir. Buna göre mahkemeye erişim hakkına sınırlama getiren düzenlemelerin kanunla yapılması, ayrıca Anayasa’da öngörülen sınırlama sebebine uygun ve ölçülü olması gerekir.</p>

<p>16. Bu kapsamda mahkemeye erişim hakkını sınırlamaya yönelik bir kanuni düzenlemenin şeklen var olması yeterli olmayıp kuralların keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli ve öngörülebilir nitelikte olması gerekir.</p>

<p>17. Esasen temel hakları sınırlayan kanunun bu niteliklere sahip olması Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye alınan hukuk devleti ilkesinin de bir gereğidir. Hukuk devletinde, kanuni düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi gerekir. Kanunda bulunması gereken bu nitelikler hukuki güvenliğin sağlanması bakımından da zorunludur. Zira bu ilke hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Dolayısıyla Anayasa’nın 13. maddesinde sınırlama ölçütü olarak belirtilen kanunilik, Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye bağlanan hukuk devleti ilkesi ışığında yorumlanmalıdır.</p>

<p>18. Anılan Kanun’un 119. maddesinde davalının adres bilgileri de dâhil olmak üzere dava dilekçesinde bulunması gereken hususlar ile davalının adresinin bildirilmemesi hâlinde yapılacak işlemlerin açık ve net olarak düzenlendiği gözetildiğinde kuralın belirli ve öngörülebilir nitelikte olduğu ve bu yönüyle kanunilik şartını taşıdığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>19. Anayasa’nın 36. maddesinde hak arama özgürlüğü kapsamında yer alan mahkemeye erişim hakkı için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte Anayasa’nın başka maddelerinde yer alan hak ve özgürlükler ile devlete yüklenen ödevler özel sınırlama sebebi gösterilmemiş hak ve özgürlüklere sınır teşkil edebilir.</p>

<p>20. Anayasa’nın 141. maddesinin dördüncü fıkrasında “<i>Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir.</i>”<i> </i>denilmek suretiyle davaların makul bir süre içinde bitirilmesi gerekliliği açıkça düzenlenmiştir. Bu nedenle devlet, yargılamaların gereksiz yere uzamasını engelleyecek etkin çareler oluşturmak zorundadır (AYM, E.2013/4, K.2013/35, 28/2/2013).</p>

<p>21. Kuralda öngörülen dava dilekçesinde davalının adresine yer verilmesi zorunluluğunun davanın eksiksiz şekilde açılmasının sağlanarak yargılamanın birtakım usul eksiklikleri sebebiyle zaman kaybedilmeden esas yönünden sonuçlandırılması amacına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Bu itibarla kuralın yargılamanın makul bir sürede tamamlanmasına katkı sunduğu ve bu yönüyle meşru amaç taşıdığı açıktır (aynı yöndeki değerlendirme için bkz. <i>Elif Yaylı</i> [2. B.], B. No: 2022/31465, 22/5/2024, § 41).</p>

<p>22. Mahkemeye erişim hakkına yönelik sınırlamada meşru bir amacının bulunması yeterli olmayıp aynı zamanda sınırlamanın ölçülü olması gerekmektedir. Anayasa’nın 13. maddesinde güvence altına alınan <i>ölçülülük</i> ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. <i>Elverişlilik</i> öngörülen sınırlamanın amaca ulaşmaya elverişli olmasını, <i>gereklilik</i> amaç bakımından sınırlamanın zorunlu olmasını, diğer bir ifadeyle aynı amaca daha hafif bir sınırlama ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, <i>orantılılık</i> ise hakka getirilen sınırlama ile amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir.</p>

<p>23. Kural gereğince dava dilekçesinde davalının adresinin bildirilmemesi hâlinde davacı tarafa davalının adresini bildirmek üzere kesin süre verilecek ve eksikliğin giderilmemesi durumunda davanın açılmamış sayılmasına karar verilmek suretiyle yargılama sona erdirilecektir. Dolayısıyla kuralın yargılamanın makul sürede tamamlanması amacına ulaşma bakımından elverişli olduğu açıktır.</p>

<p>24. Öte yandan davalının adresini tespit etme yükümlülüğünün davacı yerine bütünüyle mahkemeye yüklenmesinin de başvurulabilecek bir araç olduğu düşünülebilir. Ancak böyle bir yöntemin benimsenmesi, hedeflenen amaca ulaşılmasını sağlamayabilir. Gerçekten davalının adresini bildirme yükümlülüğünün öncelikle davacıya yüklenmesi davacıları daha özenli davranmaya sevk edebilecek ve davanın esasına hızlı bir biçimde geçilmesini sağlayabilecektir. Davacının bu yükümlülükten kurtarılması ve davalının adresinin araştırılması ödevinin bütünüyle mahkemeye yüklenmesi ilk inceleme aşamasını gereksiz yere uzatabilecektir. Yargılama usulü kurallarının belirlenmesi hususunda kanun koyucunun haiz olduğu takdir yetkisi de gözetildiğinde davalının adresini bildirme yükümlülüğünün öncelikle davacıya yüklenmesinin başvurulabilecek bir araç olduğu ve gereklilik koşulunu sağladığı değerlendirilmektedir.</p>

<p>25. Kuralda dava dilekçesinde davalıyla ilgili adres bilgilerinin gösterilmesi zorunlu kılınmış ise de davalının davacı tarafından bildirilen adreste bulunmadığının tespit edilmesi hâlinde davanın açılmamış sayılmasına karar verilemeyeceği açıktır. Dolayısıyla kural, davacı tarafından davalının adresi olarak bildirilen adrese tebligat yapılamaması durumunda adresin mahkemece tespit edilerek yargılamaya devam edilmesi imkânını ortadan kaldırmamaktadır. Yargıtay kararlarında da davacının davalının adresini bilmemesi veya davacıdan davalının adresini tespit etmesinin beklenememesi ya da davacı tarafından bildirilen adrese tebligat yapılamaması durumunda mahkeme tarafından adres araştırmasının yapılarak yargılamaya devam edilmesi gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p>26. Kural kapsamında dava dilekçesinde davalının adresinin gösterilmesi zorunlu tutulmuş ise de söz konusu yükümlülük davacının davalının kesin ve güncel adresini tespit etmesini zorunlu kılmamaktadır. Davacı tarafından bildirilen adreste davalıya tebligat yapılamaması hâlinde mahkemenin gerekli adres araştırmasını yaparak yargılamaya devam etmesi mümkündür. Bu itibarla dava dilekçesinde davalıya ilişkin bir adres bilgisinin gösterilmesi yükümlülüğünün davacının mahkemeye erişimini aşırı ölçüde zorlaştırdığı söylenemez. Dolayısıyla kuralla mahkemeye erişim hakkına ölçüsüz bir sınırlama getirilmediği sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>27. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir.</p>

<p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ ve Kenan YAŞAR bu görüşe katılmamışlardır.</p>

<p>Kuralın<strong> </strong>Anayasa’nın 2. maddesine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 13. ve 36. maddeleri bağlamında yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 2. maddesi yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p><strong>IV. HÜKÜM</strong></p>

<p>12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 119. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan “<i>…ve</i> <i>adresleri.</i>” ibaresinin <i>“</i><i>anılan bentte yer alan ‘…davalının…’ ibaresi”</i> yönünden Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ ile Kenan YAŞAR’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA 16/4/2026 tarihinde karar verildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Başkan</p>

      <p>Kadir ÖZKAYA</p>
      </td>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>Basri BAĞCI</p>
      </td>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>İrfan FİDAN</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Engin YILDIRIM</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Recai AKYEL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Kenan YAŞAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yılmaz AKÇİL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Ömer ÇINAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Metin KIRATLI</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p>1. Mahkememiz çoğunluğunun 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 119. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan <i>“ve adresleri”</i> ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığı şeklindeki kararına katılmamaktayım.</p>

<p>2. Dava konusu kuralların içinde yer aldığı Kanun’un 119. maddesinin (1) numaralı fıkrasında dava dilekçesinin içeriğinde yer alan hususlar sıralanmakta olup, fıkranın (b) bendinde davacı ile davalının adı, soyadı ve adreslerinin de bu dilekçede yer alacağı öngörülmektedir.</p>

<p>3. Dava konusu kuralın Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü kapsamındaki mahkemeye erişim hakkına bir sınırlama getirdiği, sınırlamanın meşru bir amacının olduğu ve bu meşru amaca ulaşma noktasında da bu sınırlamanın ölçülülük ilkesi bağlamında elverişli bir araç olduğu şeklindeki görüşlere katılmaktayım.</p>

<p>4. Bununla birlikte sınırlamanın ölçülülük ilkesinin ikinci alt ilkesi olan gereklilik bağlamında sorunlu olduğu kanaatindeyim. Öngörülen meşru amaca ulaşma noktasında getirilen sınırlamanın zorunlu olması anlamına gelen gereklilik ilkesi bağlamında dava konusu ibareye bakıldığında, bir dava dilekçesinde davalının adresinin davacı tarafından belirtilmesinin zorunlu bir unsur olmadığını belirtmek gerekir.</p>

<p>5. Zira dava dilekçesinde davalının adresine yer verilmesi, esasında ülkemizde 2002 yılından bu yana İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü tarafından uygulanmakta olan ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının nüfus kayıtlarını, kimlik bilgilerini ve ikametgâh adreslerini elektronik ortamda merkezi bir veri tabanında tutan Merkezi Nüfus İdaresi Sistemi’nin (MERNİS) varlığı nedeniyle zorunlu olmamalıdır.</p>

<p>6. Yaşanan teknolojik gelişmeler neticesinde oluşturulan yeni imkanlar nedeniyle kişilerin ikametgah adreslerine kamu otoritelerince oluşturulan teknolojik imkanlar aracılığıyla ulaşma imkanı varken kişilerden dava dilekçesinde davalının adresini yazma zorunluluğunu beklemek gereklilik ilkesi boyutu ile sorunludur. Gereklilik unsuru yönünden ölçülülük ilkesi ile çeliştiği içindir ki dava konusu kural Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırıdır.</p>

<p>7. Bu yönü ile Mahkememiz çoğunluğunun kuralın gerekliliği ile ilgili ortaya koymuş olduğu <i>“yargılama usulü kurallarının belirlenmesi hususunda kanun koyucunun haiz olduğu takdir yetkisi de gözetildiğinde davalının adresini bildirme yükümlülüğünün öncelikle davacıya yüklenmesinin başvurulabilecek bir araç olduğu”</i> (§ 24) şeklindeki gerekçeye katılmak mümkün değildir.</p>

<p>8. Öte yandan dava konusu ibarenin içinde yer aldığı 119. maddenin (2) nolu fıkrasında dava dilekçesinde adresin eksik olması hâlinde, hâkimin davacıya eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre vereceği ve bu süre içinde eksikliğin tamamlanmaması hâlinde davanın açılmamış sayılacağı öngörülmektedir.</p>

<p>9. Dolayısıyla bu biçimdeki bir kural da dikkate alındığında MERNİS aracılığıyla adrese erişim imkanı bulunmasına rağmen dava dilekçesindeki adres eksikliğinin davanın açılmamış sayılmasına yol açmasının mahkemeye erişim hakkına orantısız bir müdahale niteliği taşıdığı ortaya çıkmaktadır. Bu itibarla dava konusu ibare ölçülülük ilkesinin üçüncü alt ilkesi olan orantılılık yönü ile de bağdaşmamaktadır.</p>

<p>10. Bu bağlamda orantılılık yönü ile yapılan değerlendirmede çoğunluk kararında yer verilen <i>“Kural kapsamında dava dilekçesinde davalının adresinin gösterilmesi zorunlu tutulmuş ise de söz konusu yükümlülük davacının davalının kesin ve güncel adresini tespit etmesini zorunlu kılmamaktadır. Davacı tarafından bildirilen adreste davalıya tebligat yapılamaması hâlinde mahkemenin gerekli adres araştırmasını yaparak yargılamaya devam etmesi mümkündür.”</i> (§ 26) şeklindeki gerekçeye de kuralın açık hükmüne bakıldığında katılmak mümkün değildir.</p>

<p>11. Sonuç olarak yukarıda sıralanan gerekçelerle dava konusu kural, kişilerin mahkemeye erişim hakkına gereksiz ve orantısız bir müdahale imkanı verdiği için Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırı olup iptali gerekmektedir. Bu nedenle çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmamaktayım.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
   <td>
   <p></p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>KARŞIOY</strong></p>

<p>1- Çoğunluğun, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 119. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan "...ve adresleri" ibaresinin anılan bentte yer alan "..., davalının..." ibaresi yönünden; dava dilekçesinde davalının adresinin gösterilmesi zorunluluğunun yargılamanın makul sürede tamamlanması amacına hizmet ettiği kuralın belirli ve öngörülebilir olduğu, davacıdan davalının kesin adresini tespit etmesinin beklenmediği ve tebligat yapılamaması halinde mahkemenin resen adres araştırması yapacağı gerekçesi ile itiraz konusu kuralın Anayasa’ya uygun olduğu şeklindeki kararına iştirak etmiyoruz. Şöyle ki:</p>

<p>2- Davaya konu kuralın yer aldığı HMK 119. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Dava dilekçesinin içeriği</i></p>

<p><i>Madde</i> <i>119 -</i> <i>(1) Dava dilekçesinde aşağıdaki hususlar bulunur:</i></p>

<p><i>a) Mahkemenin adı.</i></p>

<p><i>b) Davacı ile davalının adı, soyadı</i> <i><strong>ve adresleri</strong></i><i>.</i> <i>... (2) Birinci fıkranın (a), (d), (e), (f) ve (g) bentleri dışında kalan hususların eksik olması halinde,</i> <i>hakim</i> <i>davacıya eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre verir. Bu süre içinde eksikliğin tamamlan</i><i>ma</i><i>ması halinde</i> <i><strong>dava açılmamış sayılır.</strong></i><i>"</i></p>

<p>3- Dava konusu kural, davacı tarafından dava dilekçesinde davalının adresinin bildirilmemesini "davanın açılmamış sayılması" gibi davanın esasına girilemeden sona erdiren usul yaptırımıdır. Bu yönüyle kuralın "mahkemeye erişim hakkı"na müdahale ettiği hususunda tereddüt bulunmamaktadır.</p>

<p>4- Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan "hak arama özgürlüğünün" temel unsuru olan "mahkemeye erişim hakkı", davaların mahkemeler önüne götürülmesini ve etkin bir şekilde çözüme kavuşturulmasını güvence altına alır. Bu hakka getirilen sınırlamaların Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca meşru bir amaca dayanması yeterli olmayıp, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun ve ölçülü (elverişli, gerekli, orantılı) olması zorunludur.</p>

<p>5- Dava konusu kural, adresi bildirmeyen davacıya bir haftalık kesin süre verilmesini ve aksi halde davanın açılmamış sayılmasını emretmektedir. Kanun metni, mahkemeye bu noktada herhangi bir istisna veya takdir alanı bırakmamaktadır. Çoğunluk kararında kuralın anayasal sorununu, kanun metninin açık lafzını aşan ve uygulama birliği bulunmayan Yargıtay içtihadı ile gidermeye çalışmaktadır. Temel hakların korunmasını, kanun metnindeki açık ve kesin ifadeye rağmen yargısal makamların istikrarsız içtihatlarına bırakılması ayrıca Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenen "hukuki güvenlik ve belirlilik" ilkeleriyle de bağdaşmaz.</p>

<p>6- Dava konusu kuralın yargılamayı hızlandırma amacına hizmet ettiği şeklindeki çoğunluk gerekçesi somut yargılama gerçekleri ile çelişmekte olduğu anlaşılmaktadır. Davacının, davalının adresini gerçekten bilmediği hallerde, kesin süre ihtarının tebliği sürenin beklenmesi ve sonuçta da davanın usulden reddi süreçleri mahkemenin davanın başında MERNİS veya UYAP gibi kurumsal veri tabanlarından yapacağı saniyelik bir sorgulamadan çok daha fazla zaman kaybına yol açmaktadır. Bu haliyle kural, yargılamanın makul sürede tamamlanması amacına hizmet etmek bir yana, dava sürecini gereksiz yere uzatan bir engel haline gelmiştir.</p>

<p>7- Mahkemenin (Devletin) elinde bulunan merkezi kayıt sistemleri ve dijital altyapı (MERNİS, SGK, Emniyet v.b.) göz önüne alındığında, kamusal verilere erişim yetkisi bulunmayan bireye bu adresi temin etme külfetinin yüklenmesi "zorunlu" bir sınırlama da değildir. Aynı amaca, mahkemenin resen sorgulama yapması gibi daha kolay ve etkili bir yöntemle ulaşılması mümkündür.</p>

<p>8- Dava dilekçesinde davalının adresinin eksikliği mahkemece her an giderilebilecek bir eksikliğin, davanın esasına girilmeden "açılmamış sayılmasına" şeklinde ağır bir sonuca ulaşılması makul dengenin davacı aleyhine bozulmasına neden olmaktadır. Özellikle itiraza konu olayın boşanma davası olması, meselenin sosyal boyutunu da ortaya koymaktadır. Aile içi şiddet mağdurlarının veya uzun zamandır ayrı yaşayan tarafların, davalının adresini bilmemesi hayatın olağan akışına uygundur.</p>

<p>9- Açıkladığımız nedenlerle kuralın; hukuki güvenlik ilkesini zedelemesi, genel uygulamada meşru amaca hizmet etmemesi, daha hafif araçlar mevcut iken ağır bir külfet öngörmesi ve davanın açılmamış sayılması sonucunu doğurması nedeniyle ölçüsüz olduğunu düşündüğümüz için Anayasa’nın 13., 36. ve 2. maddelerine aykırı olduğu ve iptali gerektiği kanaatiyle çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Kenan YAŞAR</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025272-e-202680-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 10:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/yargi/anayadadl4.jpg" type="image/jpeg" length="27453"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2025/216 E., 2026/128 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025216-e-2026128-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025216-e-2026128-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 4/6/2026 tarihli, 2025/216 esas - 22026/128 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p><strong>Esas Sayısı</strong> <strong>:</strong> <strong>2025/216</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı : 2026/128</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi: 4/6/2026</strong></p>

<p><strong>R.G. Tarih - Sayı : 10/8/2026-33336</strong></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: </strong>İstanbul 14. Asliye Hukuk Mahkemesi</p>

<p><strong>İTİRAZIN KONUSU:</strong> 25/4/2006 tarihli ve 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 23. maddesinin (2) numaralı fıkrasının Anayasa’nın 2., 10., 12., 13., 17., 41. ve 90. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>OLAY:</strong> Nüfus kaydının kocanın hanesine taşınmasına yönelik işlemin iptali talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ</strong></p>

<p>Kanun’un 23. maddesinin itiraz konusu (2) numaralı fıkrası şöyledir:</p>

<p>“<i><strong><u>(2)</u></strong></i> <i><strong><u>E</u></strong></i><i><strong><u>vlenen kadının kaydı kocasının hanesine taşınır. Kocası ölen kadın yeniden evlenmedikçe ölen kocasının aile kütüğünde kalır. Ancak dilerse babasının kütüğüne dönebilir.</u></strong></i>”</p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p>1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 6/11/2025 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.</p>

<p>2. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, bu dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptalleri için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak niteliktedir.</p>

<p>3. İtiraz yoluna başvuran Mahkeme 5490 sayılı Kanun’un 23. maddesinin (2) numaralı fıkrasının iptalini talep etmiştir. İtiraz konusu fıkranın birinci cümlesinde evlenen kadının kaydının kocasının hanesine taşınacağı, ikinci ve üçüncü cümlelerinde ise kocası ölen kadının yeniden evlenmedikçe ölen kocasının aile kütüğünde kalacağı ancak dilerse babasının kütüğüne dönebileceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p>4. İtiraz yoluna başvuran Mahkemede bakılmakta olan davanın konusu evlilik nedeniyle nüfus kaydının kocanın hanesine taşınmasına yönelik işlemin iptali talebine ilişkindir. Bu itibarla kuralın kocası ölen kadının yeniden evlenmedikçe ölen kocasının aile kütüğünde kalacağı ancak dilerse babasının kütüğüne dönebileceğini öngören ikinci ve üçüncü cümlelerinin bakılmakta olan davada uygulanma imkânı bulunmamaktadır.</p>

<p>5. Açıklanan nedenle 25/4/2006 tarihli ve 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 23. maddesinin (2) numaralı fıkrasının;</p>

<p><strong>A.</strong> Birinci cümlesinin esasının incelenmesine,</p>

<p><strong>B.</strong> İkinci ve üçüncü cümlelerinin itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma imkânı bulunmadığından bu cümlelere yönelik başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,</p>

<p>OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p>6. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Oğuz ÇAKAR tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A. Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>7. 5490 sayılı Kanun’un 1. maddesinde anılan Kanun’un amacının kişinin doğumundan ölümüne kadar kişisel ve medeni durumuna, uyrukluğuna ve bunlarda meydana gelebilecek değişikliklere ait doğal ve hukuki olayların belirlenip saptanmasını, bu amaçla düzenlenmiş kütüklere yazılmasını, elektronik ortamda ulusal adres veri tabanının oluşturulmasını, nüfus kayıtları ile adres bilgilerinin ilişkilendirilmesini sağlamak olduğu ifade edilmiştir.</p>

<p>8. Kanun’un “<i>Tanımlar</i>” başlıklı 3. maddesinde aile kütüğü, nüfus olaylarına ilişkin kayıtların kâğıt veya elektronik ortamda tutulduğu kütük; nüfus kaydı ise aile kütüğüne işlenmiş kişisel bilgiler olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>9. 7. maddede de aile kütüğünde yer alacak bilgiler düzenlenmiştir. Buna göre aile kütüğünde Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, kayıtlı bulunulan il, ilçe, köy veya mahalle adı ile cilt, aile ve birey sıra numarası, adı ve soyadı, cinsiyeti, baba ve ana adı ile soyadları ve evli kadınların önceki soyadları, doğum yeri ile gün, ay ve yıl olarak doğum tarihi ve kütüğe kayıt tarihi, evlenme, boşanma, soy bağının kurulması veya reddi, ölüm, vatandaşlığın kazanılması veya kaybedilmesi gibi kişisel durumda meydana gelen değişiklik veya yetkili makamlarca yapılan düzeltmeler ile kişinin dini, medeni hâli, yerleşim yeri adresi, fotoğrafı, velayete ve vesayete ilişkin bilgiler yer alacaktır.</p>

<p>10. 23. maddenin (2) numaralı fıkrasının itiraz konusu birinci cümlesinde ise evlenen kadının kaydının kocasının hanesine taşınacağı hükme bağlanmıştır.</p>

<p><strong>B. İtirazın Gerekçesi</strong></p>

<p>11. Başvuru kararında özetle; kadının kendi adına bir nüfus kütüğüne sahip olmadığı, kaydının evlenirken baba hanesinden erkek eşin hanesine, boşandığında ise tekrar baba hanesine taşındığı, itiraz konusu kuralla kadının hukuk önünde kişi olarak tanınma hakkının ihlal edildiği, bu suretle kadın-erkek ve eşler arası eşitlik ilkeleri ile taraf olunan uluslararası sözleşme hükümlerine aykırı olarak kadın ve erkek arasında kadın aleyhine cinsiyet temelli bir ayrımcılığın oluşturulduğu, nüfus kütüğünün koca esas alınarak değiştirilmesinin meşru amacı olmadığı, bu durumun demokratik hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 10., 12., 13., 17., 41. ve 90. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p>12. Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Maddede belirtilen hukuk devleti eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuki güvenliği sağlayan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuk kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir.</p>

<p>13. Hukuk devleti ilkesi gereğince kanunların kamu yararı amacını gerçekleştirmek amacıyla yapılması gerekir. Anayasa Mahkemesince kamu yararı konusunda yapılacak inceleme, kanunun kamu yararı amacıyla yapılıp yapılmadığının araştırılmasıyla sınırlıdır. Anayasa’nın çeşitli hükümlerinde yer alan kamu yararı kavramının Anayasa’da bir tanımı yapılmamıştır. Ancak Anayasa Mahkemesinin kararlarında da belirtildiği gibi kamu yararı; bireysel, özel çıkarlardan ayrı ve bunlara üstün olan toplumsal yarardır. Kamu yararı düşüncesi olmaksızın yalnız özel çıkarlar için veya sadece belli kişilerin yararına kanun hükmü konulamaz. Böyle bir durumun açık bir biçimde ve kesin olarak saptanması hâlinde söz konusu kanun hükmü Anayasa’nın 2. maddesine aykırı düşer. Açıklanan istisnai hâl dışında bir kanun hükmünün gereksinimlere uygun olup olmadığı, hangi araç ve yöntemlerle kamu yararının sağlanabileceği kanun koyucunun takdirinde olduğundan bu kapsamda kamu yararı değerlendirmesi yapmak anayasa yargısıyla bağdaşmaz (AYM, E.2018/99, K.2021/14, 3/3/2021, § 102).</p>

<p>14. 5490 sayılı Kanun’un genel gerekçesinde belirtildiği üzere nüfus kütüklerinin tutulması, devletin altyapı hizmetlerinden biri olan nüfus hizmetleri kapsamında yürütülen hukuki ve teknik bir hizmettir. Nüfus kütüklerinin tutulmasının temel amacı kişilerin kimlik bilgilerinin, aile bağlarının, vatandaşlık durumlarının, şahsi hâllerine ilişkin değişiklerin belirli bir düzen içinde kaydedilmesi ve kamu hizmetlerinin bu kayıtların esas alınması suretiyle kesintisiz ve düzenli biçimde yürütülmesidir.</p>

<p>15. Devlet, bu amaçla ilçe ve aile esasına göre nüfus olaylarının tescil edildiği bir kayıt sistemi oluşturmuştur. Bu sistemde aynı soydan olup bir aile numarası altında kayıtlı olan kişiler ile onların eş ve çocuklarına ilişkin kayıtlar belirli bir sistem içinde tutulmaktadır. Evlilik birliğinin kurulmasıyla birlikte kayıtların itiraz konusu kuralda belirtilen şekilde güncellenmesi öngörülmüştür. Bu itibarla kuralın mevcut nüfus kayıt sisteminin işleyişinin belirli bir düzen içinde sürdürülmesine, kayıtların düzenli tutulmasına ve bu suretle anılan kayıtların esas alınarak kamu hizmetlerinin etkin şekilde yürütülmesine yönelik kamu düzeni ve kamu yararı gerekleri doğrultusunda kabul edilmiş teknik bir düzenleme niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>16. Ayrıca Anayasa kişiyle ilgili nüfus olaylarının işleneceği idari birimi belirleme hususunda kişiye herhangi bir hak bahşetmemektedir. Nüfus olaylarının nasıl bir sistemle, hangi usul ve esaslar çerçevesinde kayıt altına alınacağının ve nüfus olaylarına ilişkin kayıt ve bilgilerin hangi idari birimde toplanacağının belirlenmesi hususunda kanun koyucunun geniş takdir yetkisi bulunmaktadır. Kişiyle ilgili nüfus olaylarının işlendiği sicili ifade etmekten öte bir mahiyeti bulunmayan nüfus kütüğünün kişisel kimliğin bir parçası olmadığı da açıktır. Bu itibarla kuralın kanun koyucunun takdir yetkisinin sınırları içinde kaldığı ve hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayan bir yönünün bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.</p>

<p>17. Anayasa’nın 10. maddesinde “<i>Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde</i> <i>eşittir./</i><i>Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak</i> <i>yorumlanamaz./</i><i>Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz./Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz./Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.</i>” denilmek suretiyle kanun önünde eşitlik ilkesine yer verilmiştir.</p>

<p>18. Anayasa'nın anılan maddesinde belirtilen eşitlik ilkesinin amacı, hukuksal durumları aynı olanların kanunlarca aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere kanun karşısında ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanun karşısında eşitliğin ihlali yasaklanmıştır. Bu ilke ile eylemli değil hukuksal eşitlik öngörülmektedir. Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gerekli kılabilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa'nın öngördüğü eşitlik ilkesi çiğnenmiş olmaz.</p>

<p>19. Eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağı yönünden yapılacak anayasallık denetiminde öncelikle aynı ya da benzer durumda bulunan kişiler arasında bireysel menfaatleri etkileyen farklı muamelenin bulunup bulunmadığı belirlenmelidir.</p>

<p>20. Bu bağlamda nüfus kütüklerine kişisel bilgiler kaydedilmekle birlikte anılan Kanun’un <i>“Gizlilik”</i> başlıklı 9. maddesi uyarınca söz konusu kayıtlar gizli tutularak, bu kayıtların yetkisiz kişiler tarafından görülmesi ve incelenmesi engellenmektedir. Ayrıca kişilere verilen kimlik belgelerinde de aile kütüğüne ilişkin bilgilere yer verilmemektedir. Dolayısıyla nüfus kütüğü, bireyin dış dünyadaki hukuki veya toplumsal kimliğini doğrudan belirleyen bir belge niteliğinden ziyade idare bünyesinde tutulan bir kayıt sistemi niteliğindedir. Bu itibarla evlenen kadının kaydının kocasının hanesine taşınmasının kişinin özel hayatına, dış dünyayla ilişki kurmasına, mevcut hukuki statüsüne ve somut herhangi bir menfaatine doğrudan ve belirleyici bir etkisi bulunmamaktadır.</p>

<p>21. Dolayısıyla kuralın evlenen kadının dış dünyadaki hukuki statüsünü, medeni haklardan yararlanma durumunu veya somut bireysel menfaatini doğrudan etkileyen bir düzenleme niteliği taşımadığı, esas itibarıyla idare bünyesinde yürütülen teknik bir kayıt yöntemine ilişkin olduğu dikkate alındığında kuralda öngörülen muamelenin ayrımcılık yasağı çerçevesinde değerlendirilmesine imkân bulunmamaktadır. Bu itibarla kuralın Anayasa’nın 10. maddesine aykırı bir yönü mevcut değildir.</p>

<p>22. Anayasa’nın 17. maddesinde <i>“Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”</i> denilmiştir. Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez haklarındandır.</p>

<p>23. Nüfus kütüğünün idare bünyesinde tutulan ve gizliliği kanunla güvence altına alınan bir kayıt sistemi niteliği taşıdığı, kişinin dış dünyadaki hukuki veya toplumsal kimliğini doğrudan şekillendiren bir yönü olmadığı anlaşıldığından kuralın kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına yönelik bir sınırlama oluşturduğu söylenemez.</p>

<p>24. Anayasa’nın 41. maddesinde “<i>Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlanmasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.</i>” hükmü bulunmaktadır.</p>

<p>25. Anılan maddede ailenin birey ve toplum hayatındaki önemine işaret edilmiş; devlete, ailenin korunması için gerekli düzenlemeleri yapması ve teşkilatı kurması konusunda ödevler yüklenmiştir. Böylece aile kurumuna anayasal koruma sağlanmıştır. Bu düzenlemeyle eşler ve çocuklardan oluşan ailenin birlik ve bütünlüğünün korunması amaçlanmıştır.</p>

<p>26. Nitekim uluslararası hukukun temel belgelerinden olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 16. ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'nin 10. maddelerinde de ailenin toplumun doğal ve temel unsuru olduğu ve devlet tarafından korunması gerektiği belirtilmiş; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesinde herkesin aile hayatına saygı gösterilmesi hakkına sahip olduğu kabul edilmiştir.</p>

<p>27. Kural, mevcut nüfus kayıt sistemi çerçevesinde evlilik sonrasında kayıtların hangi yöntemle tutulacağını öngören teknik bir düzenleme niteliğindedir. Kuralın aile hayatına ilişkin hak ve yükümlülükleri doğrudan etkileyen bir niteliğe sahip olmadığı gözetildiğinde devletin aile kurumunu koruma yükümlülüğüyle çelişen bir yönü olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>28. Açıklanan nedenlerle kural Anayasa'nın 2., 10., 17. ve 41. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir.</p>

<p>Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ ve Kenan YAŞAR bu görüşe katılmamışlardır.</p>

<p>Kuralın Anayasa'nın 12., 13. ve 90. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.</p>

<p><strong>IV. HÜKÜM</strong></p>

<p>25/4/2006 tarihli ve 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 23. maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ ile Kenan YAŞAR’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA 4/6/2026 tarihinde karar verildi.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Başkan</p>

      <p>Kadir ÖZKAYA</p>
      </td>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>Basri BAĞCI</p>
      </td>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>İrfan FİDAN</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Engin YILDIRIM</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Recai AKYEL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Kenan YAŞAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Muhterem İNCE</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yılmaz AKÇİL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Ömer ÇINAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Metin KIRATLI</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Şaban KAZDAL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p><strong>1.</strong> Mahkememiz çoğunluğu, 25/4/2006 tarihli ve 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 23. maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “Evlenen kadının kaydı kocasının hanesine taşınır.” hükmünün Anayasa’ya aykırı olmadığı sonucuna ulaşmıştır. Aşağıda açıklanan gerekçelerle çoğunluk görüşüne iştirak edilmemiştir.</p>

<p><strong>2.</strong> İtiraz konusu kural, evlenme hâlinde yalnızca kadının nüfus kaydının değiştirilmesini öngörmektedir. Erkek eş bakımından benzer bir kayıt taşıma zorunluluğu bulunmamaktadır. Dolayısıyla kural, evlilik birliği içinde aynı hukuki statüde bulunan eşler arasında doğrudan cinsiyete dayalı farklı muamele oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>3.</strong> Çoğunluk kararında kuralın, nüfus hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin teknik bir kayıt düzeni olduğu, kayıtların gizli tutulduğu, kişilerin kimlik belgelerinde aile kütüğüne ilişkin bilgilere yer verilmediği ve bu nedenle kuralın kadının dış dünyadaki hukuki veya toplumsal kimliğini doğrudan belirlemediği kabul edilmiştir. Ancak bir kuralın idari kayıt tekniği içinde yer alması, onun anayasal haklar bakımından sonuç doğurmadığı anlamına gelmez. Devletin kişiyi nasıl kaydettiği, aynı zamanda onu hukuk düzeni içinde nasıl tanıdığıyla ilgilidir.</p>

<p><strong>4.</strong> Nüfus kaydı, yalnızca idarenin iç işleyişine ait nötr bir veri düzeni değildir. Kişinin aile bağları, medeni hâli, soy bağı, yerleşim yeri, velayet ve vesayet gibi kişisel durumuna ilişkin temel bilgiler bu kayıt sistemi içinde tutulmaktadır. Bu nedenle nüfus kayıt düzeninin kuruluşunda benimsenen esas, bireyin hukuk düzeni içindeki görünürlüğü ve hukuki kişiliğiyle doğrudan ilişkilidir.</p>

<p><strong>5.</strong> Evlenen kadının kaydının baba hanesinden çıkarılarak kocasının hanesine taşınması, kadının aile içindeki hukuki konumunu bağımsız birey olmaktan ziyade önce baba, sonra koca hanesi üzerinden tanımlayan tarihsel ve ataerkil bir anlayışın devamı niteliğindedir. Erkek evlendiğinde kendi hanesinde kalmakta, kadın ise evlilik sebebiyle idari kayıtta yer değiştirmektedir. Bu durum, evlilik birliği içinde erkeği sabit merkez, kadını ise ona eklenen kişi olarak konumlandırmaktadır.</p>

<p><strong>6.</strong> Anayasa’nın 10. maddesi yalnızca kanun önünde biçimsel eşitliği değil, kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğunu ve devletin bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlü bulunduğunu açıkça düzenlemektedir. Bu hüküm, devlete cinsiyet temelli eşitsizlikleri sürdürmeme yükümlülüğü yanında, bunları ortadan kaldırma yönünde pozitif yükümlülük de yüklemektedir.</p>

<p><strong>7.</strong> Bu bağlamda Anayasa’nın 10. maddesinin ikinci fıkrası, evlilik ve aile ilişkileri alanında kadın aleyhine kalıplaşmış hukuki statülerin devamına izin veren değil, bunların tasfiyesini gerektiren bir anayasal normdur. Kadının evlenmesiyle birlikte kaydının zorunlu olarak kocasının hanesine taşınması, kadın ve erkeğin evlilik içindeki eşit statüsüyle bağdaşmamaktadır.</p>

<p><strong>8.</strong> Anayasa’nın 41. maddesinde aile, eşler arasında eşitliğe dayanan bir kurum olarak tanımlanmıştır. Bu anayasal tercih, aileyi erkeğin merkezde, kadının ise onun hanesine eklenen kişi konumunda olduğu bir yapı olarak değil; eşit hak ve yükümlülüklere sahip iki kişinin kurduğu hukuki birlik olarak kabul etmektedir. Bu nedenle aile kütüğünün zorunlu olarak erkek eşin hanesi üzerinden kurulması, Anayasa’nın 41. maddesinde güvence altına alınan eşler arası eşitlik ilkesiyle çelişmektedir.</p>

<p><strong>9.</strong> Çoğunluk kararında kuralın aile kurumunu koruma amacıyla çelişmediği belirtilmiş ise de aileyi koruma amacı, eşlerden birinin hukuki konumunu diğerine bağlı kılan bir kayıt sistemini meşrulaştıramaz. Anayasa’nın koruduğu aile, hiyerarşik değil eşitlikçi aile düzenidir. Aile birliğinin idari kayıtlarda görünür kılınması gerekiyorsa bu amaç, eşlerden birinin diğerinin hanesine taşınmasıyla değil, eşler ve çocuklar arasında cinsiyet ayrımı yapmayan bağlantılı kayıt sistemiyle sağlanabilir.</p>

<p><strong>10.</strong> Kural, Anayasa’nın 12. maddesinde güvence altına alınan kişiliğe bağlı, dokunulmaz ve devredilmez temel hak anlayışıyla da bağdaşmamaktadır. Her birey hukuk düzeni önünde kendi adına ve bağımsız kişiliğiyle tanınma hakkına sahiptir. Kadının evlenmekle birlikte kaydının zorunlu olarak kocasının hanesine taşınması, onun hukuki kişiliğini evlilik ilişkisi içinde erkek eş üzerinden konumlandırmaktadır.</p>

<p><strong>11.</strong> Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığı koruma ve geliştirme hakkı, kişinin kimliğini, kişiliğini ve hukuk düzeni içinde bağımsız birey olarak tanınmasını da kapsar. Kadının medeni hâlindeki değişikliğin erkek eşin hanesine kaydedilmesi biçiminde sonuç doğurması, kişiliğin bağımsızlığına ilişkin anayasal değerle uyumlu değildir.</p>

<p><strong>12.</strong> Çoğunluk kararında nüfus kayıtlarının gizli olduğu, kimlik belgelerinde aile kütüğüne ilişkin bilgilere yer verilmediği ve bu nedenle kuralın somut bir menfaati doğrudan etkilemediği belirtilmiştir. Ancak ayrımcılığın varlığı için farklı muamelenin mutlaka aleni olması gerekmez. Devletin kendi kayıt sisteminde kadın ve erkeği farklı hukuki mantıkla konumlandırması, kayıt gizli olsa dahi eşitlik ilkesinin denetim alanı içindedir.</p>

<p><strong>13.</strong> Bir hukuki düzenlemenin ayrımcı niteliği, onun toplum önünde görünür olup olmamasına göre değil, aynı hukuki durumda bulunan kişiler arasında cinsiyet temelinde farklı statü kurup kurmamasına göre belirlenir. Kural tam da bunu yapmakta; erkek eşin kaydını evlilikten etkilenmeyen ana kayıt olarak korurken, kadın eşin kaydını evlilik sebebiyle koca hanesine taşımaktadır.</p>

<p><strong>14.</strong> Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olmalıdır. Bu kapsamda kuralın meşru amaç, elverişlilik, gereklilik ve orantılılık yönlerinden incelenmesi gerekir.</p>

<p><strong>15.</strong> Nüfus kayıtlarının düzenli tutulması, aile bağlarının doğru biçimde izlenmesi ve kamu hizmetlerinin sağlıklı yürütülmesi kuşkusuz meşru amaçlardır. Ancak bu amaçlara ulaşmak için evlenen kadının zorunlu olarak kocasının hanesine taşınması gerekli değildir. Aile bağları, soy bağı, evlilik, boşanma, çocuklar ve diğer kişisel durumlar, kadın ve erkek arasında cinsiyet temelli farklılık yaratmayan birey esaslı kayıt sistemi içinde de güvenilir biçimde tutulabilir.</p>

<p><strong>16.</strong> Bu nedenle itiraz konusu kuralın yalnızca “mevcut nüfus kayıt sisteminin işleyişini sürdürmeye” hizmet ettiği kabul edilse bile, mevcut sistemin kendisinin Anayasa’nın eşitlikçi normlarına uygun olup olmadığı ayrıca denetlenmelidir. Anayasal denetimde belirleyici olan, idarenin mevcut kayıt düzeninin hangi esaslara göre kurulduğu değil, bu esasların kadın ve erkek arasında haklı nedene dayanmayan farklı muamele oluşturup oluşturmadığıdır.</p>

<p><strong>17.</strong> Kural, evlilik birliği kurulduğunda yalnızca kadının kaydının yer değiştirmesini öngörmektedir. Erkek eş bakımından benzer bir taşıma, intikal veya bağlılık ilişkisi kurulmamaktadır.</p>

<p><strong>18.</strong> Kadının evlenmeden önce baba hanesinde, evlendikten sonra koca hanesinde, kocasının ölümü hâlinde ise yeniden evlenmedikçe ölen kocasının aile kütüğünde kalması; kadını kendi adına bağımsız bir hukuki merkez olarak değil, erkek aile üyeleri üzerinden konumlandıran bir kayıt anlayışına dayanmaktadır. Bu anlayışın nüfus kayıt sisteminde yer alması, onun teknik niteliğini değil, cinsiyet temelli ayrımcılık içeren karakterini ortaya koymaktadır.</p>

<p><strong>19.</strong> Çoğunluğun kuralı teknik bir kayıt yöntemi olarak değerlendirmesi, kuralın doğurduğu anayasal sorunu ortadan kaldırmamaktadır. Zira devletin kişileri hangi esaslara göre kaydettiği, onların hukuk düzeni içinde nasıl tanındığıyla doğrudan ilgilidir. Nüfus kaydı yalnızca idarenin iç işleyişine ait pasif bir veri alanı değil; kişinin aile bağları, medeni hâli, soy bağı ve kişisel durumuna ilişkin temel bilgilerin tutulduğu resmî kayıt düzenidir.</p>

<p><strong>20.</strong> Bir düzenlemenin ayrımcı olup olmadığının tespitinde, onun dış dünyada ne ölçüde görünür olduğu tek başına belirleyici değildir. Ayrımcılık, yalnızca kimlik belgesinde görünen veya üçüncü kişiler tarafından bilinen statüler yoluyla ortaya çıkmaz. Devletin kendi resmî kayıt sisteminde kadın ve erkeği farklı hukuki mantıkla konumlandırması da eşitlik ilkesi yönünden denetime tabidir.</p>

<p><strong>21.</strong> Anayasa’nın 10. maddesi, kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğunu ve devletin bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlü bulunduğunu açıkça düzenlemektedir. Bu hüküm, devletin yalnızca açık ve doğrudan hak kayıplarını önlemesini değil, kadın ve erkek arasında eşitsizliği yeniden üreten hukuki kalıpları da ortadan kaldırmasını gerektirir.</p>

<p><strong>22.</strong> Anayasa’nın 41. maddesinde ailenin eşler arasında eşitliğe dayandığı belirtilmiştir. Bu anayasal ilke, aileyi erkek eşin hanesi etrafında örgütlenen hiyerarşik bir yapı olarak değil, kadın ve erkeğin eşit hukuki statüyle kurduğu bir birlik olarak kabul etmektedir. Kadının evlenmekle birlikte koca hanesine taşınması, eşitlikçi aile anlayışıyla bağdaşmamaktadır.</p>

<p><strong>23.</strong> Uluslararası insan hakları hukuku da bu sonucu desteklemektedir. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin 15. maddesi, kadınların erkeklerle hukuk önünde eşitliğini; 16. maddesi ise evlilik ve aile ilişkilerinde kadın ve erkeklerin aynı hak ve sorumluluklara sahip olmasını güvence altına almaktadır. Sözleşme’nin 5. maddesi ayrıca, kadın ve erkeklerin kalıplaşmış rollerine dayanan geleneksel uygulamaların değiştirilmesi yükümlülüğünü taraf devletlere yüklemektedir.</p>

<p><strong>24.</strong> İtiraz konusu kural, kadını evlilikle birlikte erkeğin hanesine taşınan kişi olarak kabul ettiği için, kadın ve erkeğin aile içindeki rollerine ilişkin geleneksel ve hiyerarşik bir kabulü hukuk düzeninde sürdürmektedir. Bu nedenle kural, CEDAW’ın (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi) kadın-erkek eşitliğini yalnızca biçimsel değil, fiilî ve yapısal düzeyde gerçekleştirmeye yönelen amacıyla bağdaşmamaktadır.</p>

<p><strong>25.</strong> Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 23. maddesi de taraf devletlere, eşlerin evlilikte, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde hak ve sorumluluk eşitliğini sağlama yükümlülüğü yüklemektedir. İnsan Hakları Komitesi de bu eşitliğin, eşlerin aile ilişkilerinden doğan bütün konular bakımından geçerli olduğunu kabul etmektedir.</p>

<p><strong>26.</strong> Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin aile adı ve medeni statüye ilişkin içtihadı da cinsiyet temelli farklı muamelelerin gelenek, aile birliği veya idari kolaylık gerekçeleriyle kolayca haklılaştırılamayacağını ortaya koymaktadır. <i>Ünal Tekeli/Türkiye</i> (Başvuru no: 29865/96) kararında Mahkeme, evli kadının yalnızca kendi soyadını kullanamamasını cinsiyete dayalı ayrımcılık olarak değerlendirmiştir.</p>

<p><strong>27.</strong> <i>Burghartz</i> <i>/ İsviçre</i> 16213/90 <i>ve</i> <i>Cusan</i> <i>ve</i> <i>Fazzo</i> <i>/ İtalya</i> 77/07 kararlarında da AİHM, aile adı ve soyadı alanında kadın ve erkek arasında farklı kurallar uygulanmasını özel hayat ve ayrımcılık yasağı bağlamında incelemiş; geleneksel aile adı uygulamalarının cinsiyete dayalı farklı muameleyi tek başına haklı kılamayacağını kabul etmiştir.</p>

<p><strong>28.</strong> Her ne kadar eldeki kural doğrudan soyadı kullanımına ilişkin değilse de bu içtihatlardan çıkan anayasal ve sözleşmesel ilke eldeki mesele bakımından da geçerlidir. Devlet, aile ilişkileri ve medeni hâl kayıtları alanında kadın ve erkeği farklı hukuki statülere yerleştirirken çok güçlü ve nesnel gerekçeler göstermek zorundadır. Geleneksel kayıt düzeninin devamı veya idari kolaylık, cinsiyet temelli farklı muameleyi haklılaştırmak için yeterli değildir.</p>

<p><strong>29.</strong> Karşılaştırmalı hukukta da aile veya hane merkezli nüfus kayıt sistemlerinden birey esaslı kayıt sistemlerine doğru belirgin bir dönüşüm yaşanmıştır. İsviçre, Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika, İtalya, İspanya ve Norveç gibi ülkelerde medeni hâl kayıtları giderek birey temelli elektronik kayıt sistemlerine bağlanmış; aile bağları ise kişilerin kayıtlarının birbirleriyle ilişkilendirilmesi suretiyle gösterilmiştir.</p>

<p><strong>30.</strong> Bu uygulamalar, aile bağlarının korunması, soy bağının izlenmesi ve kamu hizmetlerinin etkin yürütülmesi için kadının evlenmekle kocasının hanesine taşınmasının zorunlu olmadığını göstermektedir. Modern nüfus kayıt sistemlerinde esas olan, kişinin bir erkek hanesine bağlı olarak değil, kendi kişiliği ve kimlik numarası üzerinden kayıt altına alınmasıdır.</p>

<p><strong>31.</strong> Bu karşılaştırmalı gelişim, Anayasa’nın 10. ve 41. maddelerinde güvence altına alınan eşitlikçi aile anlayışıyla da uyumludur. Aile bağı, kadının kaydının erkek hanesine taşınmasıyla değil; eşler ve çocuklar arasında cinsiyet ayrımı yapmayan, kişisel kayıtlar arasında hukuki bağlantı kuran çağdaş kayıt teknikleriyle korunabilir.</p>

<p><strong>32.</strong> Kuralın iptalinin mevcut nüfus kayıt sisteminde bazı teknik uyum ihtiyaçları doğurabilecek olması da Anayasa’ya aykırılık sonucunu ortadan kaldırmaz. Teknik güçlükler ve geçiş maliyetleri, temel hak ve eşitlik ilkesi aleyhine kalıcı bir meşrulaştırma sebebi olamaz. Hukuk devletinde idari altyapı Anayasa’ya uygun hâle getirilir; Anayasa idari altyapının mevcut sınırlarına göre daraltılmaz.</p>

<p><strong>33.</strong> Kaldı ki Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarında yürürlüğe giriş tarihini erteleme imkânı bulunmaktadır. Bu imkân, kanun koyucuya ve idareye yeni kayıt sistemini Anayasa’ya uygun biçimde kurmak için gerekli süreyi tanıyabilir. Bu nedenle olası teknik geçiş sorunları, kuralın Anayasa’ya uygun olduğu sonucunu değil, iptal hükmünün yürürlüğe giriş zamanı bakımından ayrıca değerlendirme yapılmasını gerektirir.</p>

<p><strong>34.</strong> Çocuğun aile bağlarının korunması yönünden de kuralın zorunlu olduğu söylenemez. Çocuğun anne ve babasıyla soy bağı, her iki ebeveynin bireysel kayıtlarıyla bağlantı kurularak gösterilebilir. Bunun için annenin kaydının baba hanesinden çıkarılıp koca hanesine taşınması gerekli değildir.</p>

<p><strong>35.</strong> Aksine, birey esaslı kayıt sistemi çocuğun hem anne hem baba ile hukuki bağının eşit biçimde görünmesini sağlayabilir. Çocuğun üstün yararı, anne ve babadan birinin diğerine bağlı veya tâbi gösterildiği bir kayıt düzeniyle değil, her iki ebeveynle eşit ve doğrudan hukuki bağ kurulmasıyla korunur.</p>

<p><strong>36.</strong> Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi hâlinde milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır. Kadın-erkek eşitliğini ve evlilikte eşlerin eşit hak ve sorumluluklara sahip olmasını güvence altına alan uluslararası sözleşme hükümleri karşısında, kadının evlilik sebebiyle erkek hanesine taşınmasını öngören kuralın Anayasa’ya uygun kabul edilmesi mümkün değildir.</p>

<p><strong>37.</strong> Hukuk devleti, insanı idarenin kayıt düzenine tabi bir unsur olarak değil, hak ve özgürlüklerin öznesi olan bağımsız bir kişi olarak görür. Nüfus kayıt sisteminin aile bağlarını göstermesi elbette mümkündür; ancak bunu yaparken kadını erkek eşin hanesine bağlı bir kayıt unsuruna dönüştürmesi, hukuk devletinin insan onuruna ve eşitliğe dayalı karakteriyle bağdaşmaz.</p>

<p><strong>38.</strong> Sonuç olarak itiraz konusu kural, evlilik birliği içinde aynı hukuki durumda bulunan kadın ve erkek arasında cinsiyete dayalı haklı bir neden içermeyen farklı muamele oluşturmakta; kadının hukuki kişiliğini bağımsız birey olarak değil, erkek eşin hanesine bağlı biçimde konumlandırmakta; eşler arası eşitliğe dayanan anayasal aile anlayışını zedelemekte ve uluslararası insan hakları hukukunda benimsenen kadın-erkek eşitliği standartlarıyla bağdaşmamaktadır.</p>

<p><strong>39.</strong> Açıklanan nedenlerle 5490 sayılı Kanun’un 23. maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinin Anayasa’nın 2., 10., 12., 13., 17., 41. ve 90. maddelerine aykırı olduğu ve iptali gerektiği kanaatine ulaşıldığından çoğunluk kararına iştirak edilmemiştir.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Engin YILDIRIM</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Kenan YAŞAR</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p>1. Mahkememiz çoğunluğunun 25/4/2006 tarihli ve 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 23. maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığı şeklindeki kararına katılmamaktayım.</p>

<p>2. Dava konusu kuralla evlenen kadının nüfus kaydının kocasının kayıtlı olduğu nüfus hanesine taşınacağı öngörülmektedir.</p>

<p>3. Burada kuralın Anayasa’ya uygunluk denetiminde dikkate alınması gereken kuralların Anayasa’nın eşitlikle ilgili 10. maddesi ile ailenin korunmasını düzenleyen 41. maddesi hükümleridir.</p>

<p>4. Kuralın Anayasa'ya uygunluk denetiminde konumuz bağlamında kadın erkek eşitliğine ilişkin bu iki Anayasa maddesi bariz biçimde öne çıkmaktadır. Kanun önünde eşitlik konusunu düzenleyen Anayasa’nın 10. maddesinde herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu hüküm altına alınmaktadır.</p>

<p>5. Ek olarak, Anayasa’nın 10. maddesinin birinci fıkrasında herkesin cinsiyet nedeniyle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu belirtilmekteyken anılan maddeye 7/5/2004 tarihli ve 5170 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle eklenen ikinci fıkrada kadınların ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu ve devletin bu eşitliğin yaşama geçirilmesiyle yükümlü olduğu ifade edilmiştir. Söz konusu Kanun’un genel gerekçesinde dünyada gelişen yeni demokratik açılımlara uyum sağlanması, bu açılımlara uygun bir şekilde temel hak ve hürriyetlerin evrensel düzeyde kabul edilmiş standart ve normlar ile Avrupa Birliği kriterleri seviyesine çıkarılması amacıyla kanunlarda düzenlemeler yapılması ihtiyacının Anayasa’da da değişiklikler yapma zorunluluğunu doğurduğu ifade edilmiştir (AYM, E.2022/155, K.2023/38, 22/2/2023, § 33).</p>

<p>6. Kanun önünde eşitlikle ilgili Anayasa hükmünde de açıkça ifade edildiği üzere bu Anayasa hükmü gereğince gerçekleştirilen bütün kanuni düzenlemelerde kişiler arasında cinsiyete dayalı bir ayırım gözetilmemesi gerekmektedir.</p>

<p>7. Bununla birlikte dava konusu kuralla evlilik sürecinde evlenen kadının nüfus kaydının kocasının hanesine taşınacağı öngörülerek açıkça kanun hükmünde kadın aleyhine bir düzenleme gerçekleştirilmiştir.</p>

<p>8. Kuralın Anayasa’ya uygunluk denetiminde ölçü norm olarak alınacak ikinci kural olan Anayasa’nın 41. maddesinin birinci fıkrasında ise ailenin Türk toplumunun temeli olduğu ve eşler arasında eşitliğe dayandığı öngörülmektedir. Görüldüğü üzere bu maddede ailede eşlerin eşitliğine açık bir vurgu yapılmaktadır.</p>

<p>9. Dolayısıyla dava konusu kuralla evlilik birliği kurulurken evlenen kadının nüfus kaydının kocasının nüfus hanesine taşınmasının öngörülmesi Anayasa’nın 41. maddesinin ilk fıkrası hükmü ile açıkça çelişmektedir.</p>

<p>10. Anayasa’nın kanun önünde eşitlikle ilgili 10. maddesi ve ailenin korunması konusunu düzenleyen 41. maddesinin hükümleri dikkate alındığında dava konusu kurallardaki düzenleme Anayasa’nın bu iki maddesine açıkça aykırı biçimde cinsiyete dayalı bir eşitsizlik durumu ortaya çıkarmaktadır. Bu durum ise Anayasa’nın sözüne aykırılık teşkil etmektedir.</p>

<p>11. Bu bağlamda dava konusu kuralla eşler ve çocuklardan oluşan ailenin birlik ve bütünlüğünün korunmasının amaçlandığı şeklindeki çoğunluk kararında ön plana çıkarılan görüş de (§ 25) kuralın Anayasa’ya uygunluğunu sağlama noktasında sorunludur.</p>

<p>12. Anayasa Mahkemesinin daha önceki kararlarında da ifade edildiği üzere Anayasa’nın 41. maddesinin birinci fıkrasında Türk toplumunun temeli olduğu belirtilen ailenin toplumsal değerlerin sonraki nesillere aktarılması gibi önemli işlevleri bulunmaktadır (bkz.: AYM, E.2022/155, K.2023/38, 22/2/2023, § 45). Türk toplumundaki işlevine binaen maddede ailenin korunmasına özel bir önem verilmektedir.</p>

<p>13. Bununla birlikte konumuz bağlamında ifade etmek gerekir ki ailenin korunması sadece evlenen kadının nüfus kaydının kocasının nüfus kütüğüne taşınması ile sağlanmaz. Bu konuda farklı ülke örneklerinde de görüldüğü üzere evli çiftlerin nüfus kayıt sistemleri bağlamında oldukça farklı tercihler söz konusu olabilmektedir.</p>

<p>14. Anayasa’nın 10. ve 41. maddelerinde yukarıda zikredilen açık hükümler ortada iken ailenin nüfus kaydı ile ilgili gerçekleştirilecek kanuni düzenlemelerde kadın erkek eşitliğine uygun bir tercihin benimsenmesi zorunludur. Anayasa’nın 10. ve 41. maddelerinin açık hükümleri karşısında dava konusu kural gereği evlenen kadının nüfus kaydının mutlaka kocanın hanesine taşınması gibi bir sonuç çıkarmak zaten mümkün değildir. Dolayısıyla kuralın meşru amacı olarak burada ailenin korunması saikine dayanılması farklı ülke örnekleri de dikkate alındığında gerçeklikle bağdaşmamaktadır.</p>

<p>15. Mahkememiz çoğunluk kararında nüfus kütüklerine kişisel bilgiler kaydedilmekle birlikte Kanun’un <i>“Gizlilik”</i> kenar başlıklı 9. maddesi uyarınca söz konusu kayıtların gizli tutulması ve yetkisiz kişiler tarafından görülmesi ve incelenmesi yasaklanmakta olduğuna dikkatler çekildikten sonra kişilere verilen kimlik belgelerinde de aile kütüğüne ilişkin bilgilere yer verilmediğinden nüfus kütüğünün bireyin dış dünyadaki hukuki veya toplumsal kimliğini doğrudan belirleyen bir belge niteliğinden ziyade idare bünyesinde tutulan teknik bir kayıt sistemi niteliği taşıdığına vurgu yapılmaktadır. Buradan hareketle de evlenen kadının nüfus kaydının kocasının hanesine taşınmasının kişinin özel hayatına, dış dünyayla ilişki kurmasına, mevcut hukuki statüsüne ve somut herhangi bir menfaatine doğrudan ve belirleyici bir etkisi bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır (bkz.: § 20).</p>

<p>16. Her ne kadar Kanun’da nüfus kayıtlarının gizli tutulmakta olduğu öngörülüyor ve kişilere verilen kimlik belgelerinde kişinin aile kütüğü ile ilgili bir bilgi yer almıyorsa da kişilerin yine de banka veya kamudaki bazı işlerindeki nüfus kayıt örneklerinde nüfus kaydı ile ilgili bilgilerin başkaları tarafından da görülmesi nedeniyle bahse konu nüfus kaydı ile ilgili bir alenileşme durumunun yine de gerçekleşebileceğine işaret etmek gerekir. Bu durum evlenen kadının özel hayatına, dış dünya ile ilişki kurmasına belli ölçüde etki yapabilmektedir. Bu yönü ile dava konusu kuralın sadece idare bünyesinde tutulan teknik bir kayıt olmaktan öte kişinin dış dünyadaki pozisyonunu şekillendirmede bir etki doğurduğunu gözler önüne sermektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>17. Sonuç olarak yukarıda sıralanan gerekçelerle dava konusu kural, Anayasa’nın 10. ve 41. maddelerine aykırı olup iptali gerekmektedir. Bu nedenle çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmamaktayım.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
   <td>
   <p></p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025216-e-2026128-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 10:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/aymaasasf.jpg" type="image/jpeg" length="91102"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2026/32 E., 2026/129 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202632-e-2026129-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202632-e-2026129-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 4/6/2026 tarihli, 2026/32 esas - 2026/129 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong> <strong>KARARI</strong></p>

<p><strong>Esas Sayısı : 2026/32</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı : 2026/129</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi: 4/6/2026</strong></p>

<p><strong>R.G. Tarih - Sayı :</strong> <strong>10</strong><strong>/8/2026-3333</strong><strong>6</strong></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN:</strong> Sakarya Vergi Mahkemesi</p>

<p><strong>İTİRAZIN KONUSU:</strong> 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 22/7/1998 tarihli ve 4369 sayılı Kanun’un 13. maddesiyle değiştirilen mükerrer 355. maddesine 28/7/2024 tarihli ve 7524 sayılı Kanun’un 13. maddesiyle eklenen yedinci fıkranın birinci cümlesinde yer alan <i>“…mezkûr fıkralar kapsamında verilmesi veya tamamlanması gereken teminat tutarı kadar,…”</i> ibaresinin Anayasa’nın 2., 13. ve 35. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir<strong>.</strong></p>

<p><strong>OLAY:</strong> Özel usulsüzlük cezasının iptali talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa'ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I. İPTALİ İSTENEN KANU</strong><strong>N H</strong><strong>ÜK</strong><strong>MÜ</strong></p>

<p>Kanun’un mükerrer 355. maddesinin itiraz konusu kuralın da yer aldığı yedinci fıkrası şöyledir:</p>

<p>“<i>(Ek fıkra:28/7/2024-7524/13</i> <i>md.</i><i>)</i><i><strong> </strong></i><i>153/A maddesinin üçüncü ve müteakip fıkraları uyarınca istenilen teminatın süresinde verilmemesi veya tamamlanmaması halinde</i> <i><strong><u>mezkûr fıkralar kapsamında verilmesi veya tamamlanması gereken teminat tutarı kadar,</u></strong></i> <i>teminatı vermeyenler veya tamamlamayanlar adına özel usulsüzlük cezası kesilir. Bu ceza hakkında, Kanunun 376 </i><i>ncı</i><i> maddesi ile uzlaşma hükümleri uygulanmaz</i>.”</p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p>1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 12/2/2026 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>I</strong><strong>II</strong><strong>. ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p>2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Oğuz ÇAKAR tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A. Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>3. Kamu hizmetlerinin en önemli finansman kaynağı olan vergiye ilişkin yükümlülüklere uyulmasını sağlamak ve kanuna aykırılıkları önlemek amacıyla çeşitli kanunlarda vergi suç ve kabahatlerine ilişkin düzenlemeler yapılmıştır.</p>

<p>4. Vergiye ilişkin kanuna aykırılıklardan biri de sahte belge düzenlemek suretiyle vergi kaybına yol açmaktır. Bu çerçevede kanun koyucu, sahte belge düzenlenmesi fiiline birtakım sonuçlar bağlamıştır. Öncelikle sahte belge düzenleme fiili 213 sayılı Kanun’un 359. maddesinde vergi kaçakçılığı suçunu oluşturan ve hürriyeti bağlayıcı cezayla cezalandırılması öngörülen fiillerden birisi olarak düzenlenmiştir. Ayrıca sahte belge düzenlenmesi fiilinin vergi inceleme raporuyla tespit edilmesi durumu, vergi inceleme raporunda belirtilen matrah veya matrah kısmı üzerinden anılan Kanun’un 30. maddesi gereğince verginin resen tarh edilmesi sonucunu doğurmaktadır. Resen tarhiyatın yanı sıra vergi kabahatini oluşturan bu fiil nedeniyle idari yaptırım olarak vergi ziyaı cezası ile özel usulsüzlük cezası kesilmektedir.</p>

<p>5. Bu yaptırımların yanı sıra Kanun’un “<i>İşi bırakmanın bildirilmesi:</i>” başlıklı 160. maddesinin üçüncü fıkrasında başkaca bir ticari, zirai ve mesleki faaliyeti olmadığı hâlde münhasıran sahte belge düzenlemek amacıyla mükellefiyet tesis ettirdiğinin vergi incelemesine yetkili olanlarca düzenlenen raporla tespit edilmesi ve mükellefiyet kaydının devamına gerek görülmediğinin raporda belirtilmesi hâlinde mükellefin işi bırakmış addolunacağı ve mükellefiyet kaydının vergi dairesince terkin edileceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p>6. 153/A maddesinde ise sahte belge düzenleme fiilini işlediği vergi incelemesine yetkili olanlarca düzenlenen raporla tespit edilen kişiler ile anılan fiile iştirak ettiği kesinleşip hakkında geçici olarak meslekten men cezası uygulanan, 1/6/1989 tarihli ve 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu’nda meslek mensubu olarak sayılan serbest muhasebeci mali müşavir veya yeminli mali müşavirlerin aynı fiilleri tekrar işlemelerinin önüne geçmek ve işlemeye devam etmeleri durumunda oluşabilecek kamu zararını önlemek amacıyla birtakım idari tedbirler öngörülmüştür. Söz konusu amaçları gerçekleştirmek için öngörülen tedbirlerden biri de anılan kişilerin aynı mükellefiyet kaydı altında faaliyetlerine devam etmeleri durumunda veya yeniden mükellefiyet tesis ettirmek ya da başka bir mükellefiyet bünyesinde faaliyet göstermek istemeleri hâlinde öngörülen <i>teminat uygulaması</i>dır.</p>

<p>7. Anılan maddede öngörülen <i>teminat uygulaması</i> sahte belge düzenleme faaliyetinin niteliğine göre farklılaştırılmıştır. Buna göre sahte belge düzenleme faaliyetinin başkaca bir ticari, zirai ve mesleki faaliyet olmadan münhasıran ve mevcut faaliyetlerin yanı sıra yapılması, 3568 sayılı Kanun kapsamında meslek mensubu olup bu fiillere iştirak edilmesi hâllerinde <i>teminat uygulamasına</i> ilişkin farklı usuller öngörülmüştür.</p>

<p>8. Bu çerçevede maddenin bir ila üçüncü fıkralarında münhasıran sahte belge düzenlemek amacıyla mükellefiyet tesis edenlerin mükellefiyetleri terkin edildikten sonra bu kişiler adına yeniden mükellefiyet tesis edilebilmesi için gereken şartlar düzenlenmiştir.</p>

<p>9. Buna göre birinci fıkrada başkaca bir ticari, zirai ve mesleki faaliyeti olmadığı halde münhasıran sahte belge düzenlemek amacıyla mükellefiyet tesis ettirdiğinin vergi incelemesine yetkili olanlarca düzenlenen rapor ile tespit edilmesi ve mükellefiyet kaydının devamına gerek görülmediğinin raporda belirtilmesi üzerine işi bırakmış addolunan ve mükellefiyet kayıtları vergi dairesince terkin edilenlerden serbest meslek erbabının, şahıs işletmelerinde işletme sahibinin, adi ortaklıklarda ortaklardan her birinin, ticaret şirketlerinde; şirketin, kanuni temsilcilerinin, yönetim kurulu üyelerinin, şirket sermayesinin asgari %10’una sahip olan gerçek veya tüzel kişilerin ya da bunların asgari %10 ortağı olduğu veya yönetiminde bulundukları teşebbüslerin, tüzel kişiliği olmayan teşekküllerde bunları idare edenlerin veya düzenlenen raporda fiillerin işlenmesinde bilfiil bulundukları tespit edilenlerin işe başlama bildiriminin alınması halinde, bunlar adına mükellefiyet tesis edilebilmesi için işe başlama bildiriminde bulunanların ve mükellefiyeti terkin edilenlerin tüm vergi borçlarının ödenmiş ve 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 10. maddesinin birinci fıkrasının (1), (2) ve (3) numaralı bentlerinde sayılan neviden 75.000 Türk lirasından az ve 10 milyon Türk lirasından fazla olmamak üzere düzenlenmiş olan sahte belgelerde yer alan toplam tutarın %10’u tutarında teminat verilmesinin şart olduğu hükme bağlanmıştır.</p>

<p>10. İkinci fıkrada da birinci fıkrada sayılanların ortağı oldukları adi ortaklıkların, kanuni temsilcisi, yönetim kurulu üyesi, şirket sermayesinin asgari %10’una sahip oldukları ticaret şirketlerinin veya idare ettikleri tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin işe başlama bildiriminde bulunması hâlinde de birinci fıkra hükmünün uygulanacağı belirtilmiştir.</p>

<p>11. Üçüncü fıkranın birinci ve ikinci cümlelerinde ise birinci fıkrada sayılanların, mükellefiyeti bulunan adi ortaklık, ticaret şirketleri ve tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin kanuni temsilcisi, yönetim kurulu üyesi, idarecisi, asgari %10 ortağı olması, bunları devralması, kısmen veya tamamen bunlara devrolunması hâlinde, keyfiyetin vergi dairesinin ıttılaına girmesini müteakiben birinci fıkrada yer alan şartların altmış gün içinde yerine getirilmesinin veya aynı süre içinde sayılan kişilerin statülerinin sonlandırılması koşullarından birinin sağlanmasının bu mükelleflerden yazılı olarak isteneceği, altmış günlük süre içinde şartların yerine getirilmemesi ve sayılan kişilerin statülerinin devam ettirilmesi hâlinde birinci fıkrada sayılan kişilerin teminat isteme tarihi itibarıyla tahakkuk etmiş tüm vergi borçlarının mükellef müşterek ve müteselsil sorumlu olmak üzere bu kişilerden 6183 sayılı Kanun uyarınca takip ve tahsil edileceği öngörülmüştür. Anılan fıkranın devamında altmış günlük süre içinde mezkûr kişilerin statülerinin sona erdirilmesine yönelik yasal girişimleri başlatmış olan ve bu durumu muteber belgelerle ispat ve tevsik eden mükelleflerin -bu yasal girişimler sonucunda birinci fıkra kapsamındaki kişilerin statülerinin sona erdirilmesi şartıyla- söz konusu borçların takip ve tahsilinde müşterek ve müteselsil sorumlu tutulmayacakları, mezkûr kişilerin statülerinin altmış günlük süreden sonra sona erdirilmesi durumunda, alınmış teminatın mükellefin talebi üzerine, maddenin yedinci fıkrasındaki süre ve şartlar aranmaksızın başkaca vergi borcu bulunmaması kaydıyla mükellefe iade olunacağı hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>12. Dördüncü fıkrada mevcut ticari, zirai ve mesleki faaliyetinin yanı sıra sahte belge düzenleme faaliyetinde de bulunulması hâline ilişkin <i>teminat uygulaması</i> düzenlenmektedir. Bu bağlamda birinci fıkrada sayılanlar hariç olmak üzere 359. maddede yer alan sahte belge düzenleme fiilini işledikleri vergi incelemesine yetkili olanlarca mükellef hakkında yapılan inceleme neticesinde düzenlenen raporla tespit edilenlerden bu durumları kesinleşenlerin keyfiyetin vergi dairesinin ıttılaına girmesini müteakiben yazıyla 6183 sayılı Kanun’un 10. maddesinin birinci fıkrasının (1), (2) ve (3) numaralı bentlerinde sayılan neviden 75.000 Türk lirasından az ve 10 milyon Türk lirasından fazla olmamak üzere düzenlenmiş olan sahte belgelerde yer alan toplam tutarın %10’u tutarında, altmış gün içinde teminat göstermesinin isteneceği, fiilin tüzel kişilik veya tüzel kişiliği olmayan teşekkül bünyesinde işlenmesi durumunda teminatın bunlardan isteneceği belirtilmiştir. Bu itibarla söz konusu mükelleflerin hâlihazırda var olan mükellefiyet kaydı devam etmekte, bir başka deyişle mükellefiyet kaydı vergi idaresince terkin edilmediğinden bu mükellefler aynı mükellefiyet kaydı ile ticari faaliyetlerini sürdürebilmektedir.</p>

<p>13. Beşinci fıkrada da 3568 sayılı Kanun kapsamında faaliyette bulunan meslek mensuplarından bu maddenin birinci fıkrasında sayılan haller dolayısıyla mükellefiyeti terkin edilenlerin bu fiillerine iştirak ettiği inceleme raporuyla tespit edilenler ve bu durumu kesinleşenler hakkında üç yıl süreyle geçici olarak mesleki faaliyetten alıkoyma cezasının uygulanacağı, bu cezanın uygulanmasında 3568 sayılı Kanun’da yer alan usullerin tatbik edileceği, sürenin sonunda meslek mensubunun tekrar faaliyete başlamak istemesi halinde kendisinden bir ay içinde 6183 sayılı Kanun’un 10. maddesinin birinci fıkrasının (1), (2) ve (3) numaralı bentlerinde sayılan neviden 75.000 Türk lirasından az ve 10 milyon Türk lirasından fazla olmamak üzere düzenlenmiş olan sahte belgelerde yer alan toplam tutarın % 10’u tutarında yazıyla teminat isteneceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p>14. Yine altıncı fıkrada 3568 sayılı Kanun kapsamında faaliyette bulunan meslek mensuplarından dördüncü fıkrada sayılan fiile iştirak ettiği inceleme raporu ile tespit edilen ve bu durumu kesinleşenlerden beşinci fıkrada yer verilen esaslar dâhilinde teminat isteneceği öngörülmüştür.</p>

<p>15. 213 sayılı Kanun’un mükerrer 355. maddesinde ise özel usulsüzlük cezası verilmesini gerektiren durumlar düzenlenmiştir. Anılan maddenin yedinci fıkrasının birinci cümlesinde söz konusu Kanun’un 153/A maddesinin üçüncü ve müteakip fıkraları uyarınca istenilen teminatın süresinde verilmemesi veya tamamlanmaması halinde mezkûr fıkralar kapsamında verilmesi veya tamamlanması gereken teminat tutarı kadar, teminatı vermeyenler veya tamamlamayanlar adına özel usulsüzlük cezasının kesileceği hükme bağlanmıştır. Anılan cümlede yer alan “<i>…mezkûr fıkralar kapsamında verilmesi veya tamamlanması gereken teminat tutarı kadar,…</i>” ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır. Buna göre kural, anılan teminatın süresinde verilmemesi veya tamamlanmaması durumunda verilmeyen veya tamamlanmayan tutar kadar özel usulsüzlük cezası uygulanmasını öngörmektedir. Söz konusu fıkranın ikinci cümlesinde de bu ceza hakkında, özel usulsüzlük cezalarında erken ödeme indiriminin düzenlendiği Kanun’un 376. maddesinin ve uzlaşma hükümlerinin uygulanmayacağı hükme bağlanmıştır.</p>

<p><strong>B. İtirazın Gerekçe</strong><strong>s</strong><strong>i</strong></p>

<p>16. Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kural kapsamındaki teminatın geçici nitelikte bir tedbir olduğu dolayısıyla teminatın istendiği aşamada henüz tam olarak hesaplanmış ve tahakkuk etmiş bir borcun bulunmadığı, teminat vermemenin bizatihi 213 sayılı Kanun’un 153/A maddesinde yaptırımlara bağlandığı, önleyici nitelikteki bir idari tedbirin cezaya dönüştürülmesinin teminat işlevini aşıp yaptırım niteliğine dönüşmesine neden olduğu, bu haliyle teminat tutarı kadar özel usulsüzlük cezası kesilmesine imkân tanınmasının kanunilik ve belirlilik ilkelerini ihlal ettiği ve mülkiyet hakkına ölçüsüz bir sınırlama getirdiği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 13. ve 35. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p>17. Anayasa’nın 35. maddesinde “<i>Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir./Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir./Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.</i>” denilmektedir. Anayasa’nın anılan maddesiyle güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parasal karşılığı olan her türlü mal varlığını kapsamaktadır (AYM, E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, § 20).</p>

<p>18. Anayasa’nın söz konusu maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkı; kişiye -başkasının hakkına zarar vermemek ve kanunların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla- sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma ve ondan tasarruf etme, onun semerelerinden yararlanma imkânı veren bir haktır (<i>Mehmet Akdoğan ve diğerleri</i> [1. B.], B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 32). Bu bağlamda malikin mülkünü kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin kısıtlanması veya mülkünden yoksun bırakılması mülkiyet hakkına getirilmiş bir sınırlama niteliğindedir (AYM, E.2017/21, K.2020/77, 24/12/2020, § 137; E.2019/100, K.2020/62, 22/10/2020, § 13; <i>Recep Tarhan ve Afife Tarhan</i> [1. B.], B. No: 2014/1546, 2/2/2017, § 53).</p>

<p>19. 213 sayılı Kanun’un 153/A maddesinin üçüncü ve müteakip fıkraları uyarınca istenilen ve vergi alacağını garanti altına almaya yönelik mali yükümlülük niteliği taşıyan teminatın verilmesini sağlamak amacıyla getirilen kural yönünden de bu ilkelerden ayrılmayı gerektirir bir durum bulunmamaktadır. Bu itibarla anılan teminatın süresinde ödenmemesi veya tamamlanmaması durumunda özel usulsüzlük cezası uygulanacağını öngören kural mülkiyet hakkını sınırlamaktadır.</p>

<p>20. Anayasa’nın 35. maddesinin ikinci fıkrasında mülkiyet hakkının ancak kanunla sınırlanabileceği belirtilmek suretiyle mülkiyet hakkına yönelik sınırlamaların kanunda öngörülmesi gerektiği ifade edilmiştir.</p>

<p>21. Öte yandan mülkiyet hakkına sınırlama getirilirken temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa’nın 13. maddesinin de gözönünde bulundurulması gerekmektedir.</p>

<p>22. Anayasa’nın 13. maddesinde<i> </i>“<i>Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.</i>”<i> </i>denilmektedir. Buna göre temel hak ve özgürlüklere sınırlama getiren düzenlemelerin kanunla yapılması, Anayasa’da öngörülen sınırlama sebebine uygun ve ölçülü olması gerekir.</p>

<p>23. Anayasa’nın anılan hükümleri uyarınca mülkiyet hakkına yapılan sınırlamalarda dikkate alınacak öncelikli ölçüt, sınırlamanın kanunla yapılmasıdır. Anayasa Mahkemesinin sıkça vurguladığı gibi temel hakları sınırlayan kanunun şeklen var olması yeterli olmayıp yasal kuralların keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir nitelikte olması gerekir.</p>

<p>24. Esasen temel hakları sınırlayan kanunun bu niteliklere sahip olması, Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye alınan hukuk devleti ilkesinin de bir gereğidir. Hukuk devletinin temel unsurlarından olan <i>hukuki belirlilik</i> ilkesi uyarınca kanuni düzenlemeler hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olmalı; ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermelidir. Kanunda bulunması gereken bu nitelikler hukuki güvenliğin sağlanması bakımından da zorunludur. Zira bu ilke hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar (AYM, E.2015/41, K.2017/98, 4/5/2017, §§ 153, 154). Dolayısıyla Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerinde sınırlama ölçütü olarak belirtilen kanunilik, Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye alınan hukuk devleti ilkesi ışığında yorumlanmalıdır.</p>

<p>25. 213 sayılı Kanun’un 153/A maddesinde teminatın hangi hâllerde ve kimlerden isteneceği açıkça düzenlenmiştir. Ayrıca oransal olarak netleştirilmek, alt ve üst sınırına yer verilmek suretiyle teminat tutarına objektif bir ölçüt getirilmiştir. Kuralda ise istenilen teminatın süresinde verilmemesi veya tamamlanmaması hâlinde verilmesi veya tamamlanması gereken teminat tutarı kadar, teminatı vermeyenler veya tamamlamayanlar adına özel usulsüzlük cezasının kesileceği öngörülmüştür. Dolayısıyla vergi dairesine tanınan teminat isteme ve teminatın verilmemesi durumunda özel usulsüzlük cezası uygulama yetkilerinin genel çerçevesinin çizildiği kuralın belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir nitelikte olduğu ve bu yönüyle kanunilik şartını taşıdığı anlaşılmıştır.</p>

<p>26. Anayasa’nın 13. maddesinde temel hak ve özgürlüklerin yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak sınırlanabileceği belirtilmiştir. Anayasa’nın 35. maddesinde ise mülkiyet hakkının kamu yararı amacıyla sınırlanabileceği öngörülmüştür.</p>

<p>27. Anayasa’nın 73. maddesinin birinci fıkrasında kamu giderlerini karşılamak üzere mali gücüne göre herkesin vergi ödemekle yükümlü olduğu belirtilmiştir. Mükelleflerin vergilendirmeye ilişkin yükümlülüklerini zamanında ve eksiksiz olarak yerine getirmemeleri veya vergiye ilişkin kanuna aykırı fiillerde bulunmaları devletin vergi kaybına uğramasına yol açabileceği gibi vergi alacağının tehlikeye girmesine de neden olabilir.</p>

<p>28. Teminat uygulamasıyla, vergi incelemesine yetkili olanlarca düzenlenen rapor ile sahte belge düzenleme fiilini işlediği tespit edilen kişiler ile bu fiillere iştirak edip meslekten geçici men cezası uygulanan 3568 sayılı Kanun kapsamındaki meslek mensuplarının aynı fiilleri işlemeye devam etme ihtimallerinin bulunması nedeniyle bu fiilleri işlemeye devam etmeleri durumunda oluşabilecek kamu zararının önlenmesinin ve tahsil edilebilirliği tehlikeye giren kamu alacağının güvence altına alınarak eksiksiz şekilde tahsil edilebilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla anılan teminatın verilmemesi durumunda verilmeyen tutar kadar özel usulsüzlük cezası uygulanmasını öngören kuralın, kamu alacağının güvence altına alınmasına ilişkin idari bir tedbir olarak öngörülen teminat uygulamasının yerine getirilmesini sağlamaya yönelik kamu yararına dayalı meşru bir amacının bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>29. Anayasa'nın 13. maddesi uyarınca mülkiyet hakkına getirilecek sınırlamaların ölçülü olması gerekir. Ölçülülük ilkesi <i>elverişlilik, gereklilik</i> ve <i>orantılılık</i> olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. <i>Elverişlilik</i>, öngörülen sınırlamanın ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, <i>gereklilik</i>, ulaşılmak istenen amaç bakımından sınırlamanın zorunlu olmasını, diğer bir ifadeyle aynı amaca daha hafif bir sınırlama ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, <i>orantılılık</i> ise hakka getirilen sınırlama ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir.</p>

<p>30. Kamu alacağı kavramı, kamu hizmetlerinin finansmanı amacıyla devletin egemenlik gücüne dayanarak koyduğu mali yükümlülüklerden doğan alacakları ifade etmektedir. Toplumun ortak ihtiyaçlarını gidermeyi esas alan kamu hizmetlerinin aksatılmadan yürütülebilmesi için kamu alacaklarının tahsil edilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle kamu alacağının tahsilinin tehlikeye düşebileceği bazı durumlar için bu alacağın güvence altına alınmasına yönelik birtakım koruyucu tedbirlerin öngörülmesi doğaldır (AYM, E.2018/142, K.2019/38, 15/5/2019, § 38; E.2019/100, K.2020/62, 22/10/2020, § 23).</p>

<p>31. Kuralda, vergi alacağını güvence altına almaya yönelik mali yükümlülük niteliği taşıyan teminatın verilmemesi durumunda özel usulsüzlük cezası uygulanacağı belirtilerek anılan yükümlüğün yerine getirilmesi amaçlanmıştır. Bu itibarla kuralın teminat verme yükümlülüğünün yerine getirilmesini güvence altına almak bakımından elverişli olduğu anlaşılmıştır.</p>

<p>32. Kamu alacağı niteliğindeki vergi ve benzeri mali yükümlülüklerin ödenmesi için gerekli tedbirlerin alınması ve bu kapsamda gerekli ve uygun araçların seçilmesinde kanun koyucunun geniş bir takdir yetkisi bulunmaktadır. Bu geniş takdir yetkisi, vergilerin tahsilini güvence altına almak amacıyla hem gerekli vergisel düzenlemeleri ihdas etmek hem de gerekli tasarruflarda bulunmak bakımından geçerlidir <i>(</i><i>Arbay</i> <i>Petrol Gıda Turizm Taşımacılık Sanayi Ticaret Ltd. Şti ve</i> <i>Arbay</i> <i>Turizm Taşımacılık İthalat İhracat İnşaat ve Organizasyon Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. </i>[GK], B. No: 2015/15100, 27/2/2019, § 46; E.2019/100, K.2020/62, 22/10/2020, § 24).</p>

<p>33. Bu bağlamda sahte belge düzenleme gibi vergi kayıplarına yol açan fiillerle bağlantılı olarak kamu alacağının güvence altına alınmasını sağlamak amacıyla uygulanan teminat yükümlülüğünün etkinliğinin sağlanması bakımından doğrudan mali bir yaptırım öngörülmesinin kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında başvurulabilecek araçlar arasında olduğu ve kuralın gereklilik ölçütünü karşıladığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>34. Mülkiyet hakkına yönelik sınırlamanın orantılı olabilmesi için öngörülen sınırlama ile elde edilmek istenen meşru amaç arasında adil ve makul bir denge gözetilmelidir. Bu nedenle kuralda öngörülen sınırlamanın kamu yararının gerekleri ile bireyin hakları arasında kurulmaya çalışılan adil dengeyi bozacak şekilde birey aleyhine katlanılması zor bir külfet yüklememesi gerekir (AYM, E.2025/152, K.2025/195, 8/10/2025, § 45).</p>

<p>35. Kural kapsamında teminat yükümlülüğünün yerine getirilmemesi hâlinde verilmesi veya tamamlanması gereken teminat tutarı kadar özel usulsüzlük cezası öngörülmesinin mükellef üzerinde mali bir külfet doğurduğu açıktır. Ancak bu külfetin, verilmeyen teminat tutarıyla sınırlı olduğu, teminatın alt ve üst sınırlarının kanunda açık ve net biçimde belirlendiği ve doğrudan teminat verme yükümlülüğünün ihlaline bağlandığı görülmektedir. Bu itibarla teminatın kamu alacağına ilişkin geçici bir güvence tedbiri, özel usulsüzlük cezasının ise bu tedbire uyulmasını sağlamaya yönelik yaptırım olduğu gözetildiğinde kuralın ölçüsüz bir mali yükümlülük doğurduğu söylenemez.</p>

<p>36. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir.</p>

<p>Yıldız SEFERİNOĞLU ve Selahaddin MENTEŞ bu görüşe katılmamışlardır.</p>

<p>Kuralın Anayasa’nın 2. maddesine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 13. ve 35. maddeleri yönünden yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 2. maddesi yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p><strong>I</strong><strong>V. HÜKÜM</strong></p>

<p>4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 22/7/1998 tarihli ve 4369 sayılı Kanun’un 13. maddesiyle değiştirilen mükerrer 355. maddesine 28/7/2024 tarihli ve 7524 sayılı Kanun’un 13. maddesiyle eklenen yedinci fıkranın birinci cümlesinde yer alan <i>“…mezkûr fıkralar kapsamında verilmesi veya tamamlanması gereken teminat tutarı kadar,…”</i> ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE, Yıldız SEFERİNOĞLU ile Selahaddin MENTEŞ’in karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA 4/6/2026 tarihinde karar verildi.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Başkan</p>

      <p>Kadir ÖZKAYA</p>
      </td>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>Basri BAĞCI</p>
      </td>
      <td>
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>İrfan FİDAN</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Engin YILDIRIM</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Recai AKYEL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Kenan YAŞAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Muhterem İNCE</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yılmaz AKÇİL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Ömer ÇINAR</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Metin KIRATLI</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Şaban KAZDAL</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>KARŞIOY</strong></p>

<p>1. 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun mükerrer 355. maddesinin yedinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan <i>“…mezkûr fıkralar kapsamında verilmesi veya tamamlanması gereken teminat tutarı kadar,…”</i> ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığı yönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.</p>

<p>2. Kural, 153/A maddesi uyarınca istenen teminat süresinde verilmez veya tamamlanmazsa, eksik kalan tutar kadar ayrıca özel usulsüzlük cezası kesilmesini öngörmektedir. Mahkememiz aynı teminat müessesesinin tahsiline ilişkin hükümleri daha önce, E.2022/108, K.2023/55 sayılı kararıyla incelemiş ve 22/3/2023 tarihinde iptal etmişti. Kanun koyucu bu iptalin ardından 7524 sayılı Kanun’la 153/A maddesinde değişikliğe gitmiş, üstelik bununla yetinmeyip mükerrer 355. maddeye yeni bir fıkra ekleyerek teminat yükümlülüğünün ihlaline bambaşka bir yaptırım, teminat tutarı kadar özel usulsüzlük cezasına bağlamıştır.</p>

<p>3. Eski kararla iptal edilen kural ile dava konusu kural ikisi de aynı olayın, idarece istenen teminatın süresinde karşılanmamasının doğurduğu mali sonucu düzenliyor. Eski kararın mülkiyet hakkı bakımından koyduğu ölçülülük standardı, bu yeni yaptırım için de yol gösterici olmalıdır. Zaten itiraz konusu kuralın ortaya çıkış nedeni de budur: eski tahsil yöntemi (gecikme zammıyla cebri takip) iptal edildiği için kanun koyucu teminatın etkinliğini başka bir araçla, yeni bir cezayla sağlamaya çalışmıştır. Bu yeni aracın anayasallığını, eski kararın koyduğu ölçütlerden bağımsız değerlendiremeyiz.</p>

<p>4. Anayasa Mahkemesinin 22/03/2023 tarihli ve E.2022/108, K.2023/55 sayılı kararın iptal gerekçesini beş noktada özetlenebilir:</p>

<p>4.1- teminat tutarının üst sınırı yoktu;</p>

<p>4.2- otuz günlük sürenin bitiminden sonra ilgili kişinin statüsüne son verilse dahi mükellefin teminat yükümlülüğünden kurtulacağına dair bir güvence yoktu;</p>

<p>4.3- otuz günlük süre statü değişikliği işlemlerini tamamlamaya zaten yetmiyordu ve bu süreçte girişimde bulunduğunu kanıtlayan mükellefe ayrı bir imkân tanınmamıştı;</p>

<p>4.4- teminat idarenin elinde beklerken oluşan değer kaybını giderecek bir mekanizma yoktu;</p>

<p>4.5- son olarak, esasen borç bile sayılmayan bir teminata gecikme zammı uygulanması mükellefe ağır bir yük bindiriyordu.</p>

<p>5. Dava konusu yeni düzenlemede bunlardan ilki karşılanmış durumda: 7524 sayılı Kanun teminat tutarına 75.000 TL ile 10.000.000 TL arasında açık bir tavan getirdi. Bu noktada çoğunluğun kanunilik tespitine katılıyoruz.</p>

<p>6. İkinci ve üçüncü iptal gerekçeleri yeni kuralda karşılanmamıştır. Şöyle ki: Yeni 153/A maddesinin üçüncü fıkrası, altmış gün içinde statü değişikliği için girişimde bulunup bunu belgeleyen mükellefin müşterek sorumluluktan kurtulacağını, statü altmış günden sonra sona ererse alınan teminatın iade edileceğini düzenliyor. Ama bu güvence sadece üçüncü fıkra kapsamındakiler için, yani mevcut bir işletmeye sonradan ortak olan veya onu devralan kişiler için geçerli. Dördüncü fıkra kapsamındaki mükellefler -mevcut faaliyetinin yanında sahte belge düzenlediği kesinleşen ve mükellefiyeti kapatılmayanlar- ile beşinci ve altıncı fıkradaki meslek mensupları için böyle bir çıkış yolu yok. Oysa itiraz konusu kural “üçüncü ve müteakip fıkralar” diyor; yani dördüncü, beşinci, altıncı fıkra ihlallerini de cezanın kapsamına alıyor. Eski iptal kararının bu iki gerekçesi, kuralın önemli bir bölümü bakımından hâlâ geçerliliğini koruduğu görülmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>7. Dördüncü gerekçe, yani teminatın idarede beklediği sürede oluşan değer kaybının telafisi, ne 7524 sayılı Kanun’da ne de şimdiki kararda hiç konu edilmemiştir. Malum olduğu üzere iade süresinin makul olması başka bir şey, bu sürede teminatın değer kaybetmeyeceği başka bir şeydir. Eski karar bu ikisini ayrı ayrı değerlendirmiş ve süre makul olsa bile değer kaybını giderecek bir düzenleme yoksa mülkiyet hakkına ölçüsüz müdahale olacağını söylemişti. Bu eksiklik dava konusu yeni düzenlemede aynen devam ettiği görünmektedir.</p>

<p>8. Beşinci gerekçe konusunda durum şu şekildedir: gecikme zammı hükümleri madde metninden çıkarıldı, ancak kanun koyucu bunu teminatın tahsilini güvence altına almaktan vazgeçerek değil, yerine çok daha ağır bir şey koyarak yaptı. Eski karardaki gecikme zammı, teminatın kendisinin tahsili sürecinde ortaya çıkan ek bir yük idi. Şimdi ise mükellef teminatı vermediğinde hem teminat tutarı tahakkuk ettirilip 6183 sayılı Kanun uyarınca takip ediliyor, hem de üstüne aynı miktarda ayrıca özel usulsüzlük cezası kesilebiliyor. Yani tek bir fiil -teminatı süresinde vermemek- iki ayrı mali sonuç doğuruyor: teminatın tahsili ve onunla aynı tutarda ceza. Mükellefin sonunda karşılaştığı yük, eski kararda ölçüsüz bulunan gecikme zammından çok daha fazla.</p>

<p>9. Yeni düzenlemede daha da ağırlaştıran bir durum da söz konusudur. Şöyle ki: mükerrer 355. maddenin yedinci fıkrasının ikinci cümlesi, bu ceza için 376. maddedeki erken ödeme indirimini ve uzlaşma hükümlerini devre dışı bırakıyor. Özel usulsüzlük cezalarının normalde yararlandığı bu yumuşatıcı imkânlar burada bilinçli olarak kaldırılmış. Kararın 43. paragrafında <i>“külfetin verilmeyen teminat tutarıyla sınırlı olduğu”</i> söyleniyor; ama bu tutarın aslında teminatla birlikte iki katına çıkabileceği ve mükellefin hiçbir yumuşatma imkânı bulamadığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>10. Bu noktada belirtmek gerekir ki itiraz konusu kural, yalnızca mülkiyet hakkı bakımından değil, Anayasa’nın 38. maddesinde güvence altına alınan ceza ve ceza yerine geçen tedbirlerin kanuniliği ve ölçülülüğü ilkeleri bakımından da ayrıca değerlendirilmeyi gerektirmektedir. Zira kural, klasik bir kabahat cezası öngörmekten öte, teminat yükümlülüğüyle iç içe geçmiş, indirim ve uzlaşma imkânlarından mahrum bırakılmış, dolayısıyla mükellefin nihai olarak karşı karşıya kaldığı mali yükü fiilen iki katına çıkaran bir yaptırım niteliği taşımaktadır. Anayasa’nın 13. maddesindeki ölçülülük denetiminin, ceza hukuku alanında 38. madde ile birlikte okunması gerektiği gözetildiğinde, bu denli ağırlaştırılmış ve yumuşatma imkânlarından yoksun bırakılmış bir yaptırımın salt mülkiyet hakkı ölçütleriyle değil, cezanın orantılılığı bakımından da sınanması icap eder. Kuralın bu açıdan da Anayasa’nın 2. ve 38. maddeleriyle bağdaşmadığı kanaatindeyiz.</p>

<p>11. Teminat ile ceza ayrı ayrı şeylerdir. Teminat, henüz gerçekleşmemiş bir riske karşı alınan geçici bir önlemdir; özel usulsüzlük cezası ise bağımsız bir yaptırımdır. Teminatın yerine getirilmemesini, üstüne aynı tutarda ceza keserek cezalandırmak, bu iki kurumu iç içe geçiriyor ve teminatı kendi işlevinin ötesine taşımış oluyor. Kararın 43. paragrafındaki “teminatın işlevini aşan ölçüsüz bir mali yükümlülük doğurduğu söylenemez” tespiti, bu iki katlı yükü ve indirim imkânlarının yokluğu gözetildiğinde gerekçenin isabetli olmadığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>12. Son olarak, kararın 44. paragrafında yer alan -yükümlülüğün mükellefin kendi iradesiyle girdiği bir statüden kaynaklandığı, dolayısıyla sonucun öngörülebilir olduğu- gerekçe de orantılılık denetiminin yerini tutmaz. Bir müdahalenin önceden bilinebilir olması, o müdahalenin ağırlığının kamu yararı ile bireyin yararı arasındaki dengeyi bozmadığı anlamına gelmez. Bu durum, kanunilik şartının sağlanmasını tek başına yeterli sayıp orantılılık denetimini anlamsız kılar; bu da Anayasa’nın 13. maddesindeki elverişlilik-gereklilik-orantılılık üçlüsünden oluşan ölçülülük testiyle bağdaşmaz.</p>

<p>13. Açıklanan nedenlerle:</p>

<p>a) Kuralın, 153/A maddesinin dördüncü, beşinci ve altıncı fıkraları kapsamındaki mükellefler bakımından, E.2022/108, K.2023/55 sayılı kararda tespit edilen statü-sona-erme güvencesi ve süre yetersizliği sorunlarını gidermemiş olması,</p>

<p>b) Teminatın idarede beklediği süreye ilişkin değer kaybı güvencesinin hâlâ öngörülmemiş olması,</p>

<p>c) Eski kararda ölçüsüz bulunan gecikme zammı yükünün, bu kez teminat tutarı kadar ayrıca kesilen ve indirim/uzlaşma imkânlarından da yoksun bırakılan, dolayısıyla daha ağır bir cezayla yer değiştirmiş olması,</p>

<p>d) Teminat yükümlülüğünün ihlaline bağlanan bu yaptırımın, ceza ve ceza yerine geçen tedbirlerin ölçülülüğüne ilişkin Anayasa’nın 38. maddesindeki güvencelerle de bağdaşmaması, karşısında, kuralın mülkiyet hakkına ölçüsüz bir sınırlama getirdiği ve Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine, ayrıca ceza ve ceza yerine geçen tedbirlerin ölçülülüğü bakımından Anayasa’nın 2. ve 38. maddelerine aykırı olduğu kanaatindeyiz. Bu nedenlerle çoğunluğun aksi yöndeki görüşüne katılmıyoruz.</p>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
      </td>
      <td>
      <p>Üye</p>

      <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202632-e-2026129-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 10:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/yargi/aymafk.jpg" type="image/jpeg" length="93587"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2021/48905 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202148905-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202148905-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 19/2/2026 tarihli ve 2021/48905 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>GENEL KURUL</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>ENERJİ</strong> <strong>SANAYİ</strong> <strong>VE</strong> <strong>MADEN</strong> <strong>KAMU</strong> <strong>EMEKÇİLERİ</strong> <strong>SENDİKASI</strong><strong> BAŞVURUSU (2) </strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>(Başvuru Numarası: 2021/48905)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Karar Tarihi: 19/2/2026</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 10/8/2026 - 33336</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>GENEL KURUL</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong><strong>KARAR</strong></strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <colgroup>
  <col width="15%" />
  <col width="5%" />
  <col width="80%" />
 </colgroup>
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Engin YILDIRIM</p>

   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>

   <p>Recai AKYEL</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>

   <p>İrfan FİDAN</p>

   <p>Kenan YAŞAR</p>

   <p>Muhterem İNCE</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>

   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Gülsüm Gizem GÜRSOY</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Enerji Sanayi ve Maden Kamu Emekçileri Sendikası</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="15%">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="80%">
   <p>Av. Candan DUMRUL KADIYORANOĞLU</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p><strong>I. BAŞVURUNUN KONUSU </strong></p>

<p>1. Başvuru; kamu kurum ve kuruluşlarında özel güvenlik görevlisi olanların sendika kurma haklarının bulunmadığına dair işlemin iptali talebiyle açılan davanın reddedilmesi nedeniyle sendika hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>

<p><strong>II. BAŞVURU SÜRECİ </strong></p>

<p>2. Başvuru 3/6/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.</p>

<p>3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.</p>

<p>4. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir.</p>

<p><strong>III. OLAY VE OLGULAR </strong></p>

<p>5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi aracılığıyla erişilen belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir:</p>

<p>6. Başvurucu Sendika, internet sitesinde yer alan bilgilere göre 10/8/2001 tarihinde kurulmuş olup şu anda Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonuna (KESK) bağlı olarak enerji, sanayi ve maden hizmet kolunda faaliyet göstermektedir.</p>

<p>7. Başvurucunun beyanına göre Sendikanın örgütlülük alanında Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü de bulunmaktadır. Bu kapsamda başvurucu 2010 yılında DSİ'de örgütlenme faaliyetleri yürütmüş ve özel güvenlik hizmeti veren bazı DSİ çalışanları Sendikaya üye olmuştur.</p>

<p>8. DSİ 10. Bölge Müdürlüğü 19/1/2011 tarihli işlemiyle 10/6/2004 tarihli ve 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun kapsamında özel güvenlik çalışanlarının sendika üyesi olamayacakları gerekçesiyle bu kişilerin sendika üyeliklerini kabul etmemiş ve sendika aidatlarını başvurucu sendikaya yatırmamıştır.</p>

<p>9. Başvurucu Sendika 8/3/2011 tarihinde anılan işlemin iptali talepli dava açmıştır. Diyarbakır 3. İdare Mahkemesi (İdare Mahkemesi) 28/3/2012 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Gerekçeli kararda 25/6/2001 tarihli ve 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu'nun 15. maddesinin birinci fıkrasının (j) bendinde kamu kurum ve kuruluşlarının özel güvenlik personelinin sendikaya üye olamayacağı düzenlemesine yer verildiği, bu yönüyle DSİ tarafından tesis edilen işlemin mevzuata uygun olduğu belirtilmiştir.</p>

<p>10. Kararın temyiz edilmesi üzerine Danıştay Onuncu Dairesi 14/5/2019 tarihinde onama kararı vermiştir. Kararda, her ne kadar dava konusu işlemin tesis edildiği 19/1/2011 tarihinden sonra 4/4/2012 tarihli ve 6289 sayılı Kanun'un 31. maddesiyle 4688 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (j) bendinde yer alan <i>"ile kamu kurum ve kuruluşlarının özel güvenlik personeli" </i>ibaresinin madde metninden çıkarıldığı ve güvenlik personeli açısından bu tarih itibarıyla sendikaya üye olunamayacağına ilişkin yasağın kaldırıldığı anlaşılmışsa da dava konusu işlem tarihinde yürürlükte olan mevzuat hükümleri doğrultusunda tesis edilen işlemin hukuka uygun olduğu kabul edilmiştir.</p>

<p>11. Karar düzeltme istemi Danıştay Onuncu Dairesinin 11/3/2021 tarihli kararıyla reddedilmiştir.</p>

<p>12. Başvurucu nihai kararı 4/5/2021 tarihinde öğrenmiştir.</p>

<p><strong>IV. İLGİLİ HUKUK </strong></p>

<p><strong>A. Ulusal Hukuk </strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>13. 22/7/1981 tarihli ve 2495 sayılı mülga Bazı Kurum ve Kuruluşların Korunması ve Güvenliklerinin Sağlanması Hakkında Kanun'un<i> "Sendika, Dernek ve Siyasi Partilere Girme Yasağı"</i> başlıklı 21. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Özel güvenlik teşkilatı personeli, sendika, dernek ve siyasi partilere üye olamazlar. ..." </i></p>

<p>14. 5188 sayılı Kanun'un<i> "Yürürlükten kaldırılan kanun"</i> başlıklı 27. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"22.7.1981 tarihli ve 2495 sayılı Bazı Kurum ve Kuruluşların Korunması ve Güvenliklerinin Sağlanması Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılmıştır." </i></p>

<p>15. 4688 sayılı Kanun'un <i>"Amaç"</i> başlıklı 1. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"Bu Kanunun amacı, kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve meslekî hak ve menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesi için oluşturdukları sendika ve konfederasyonların kuruluşu, organları, yetkileri ve faaliyetleri ile sendika ve konfederasyonlarda görev alacak kamu görevlilerinin hak ve sorumluluklarını belirlemek ve toplu sözleşme yapılmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir." </i></p>

<p>16. 4688 sayılı Kanun'un bireysel başvuru tarihi itibarıyla<i> "Kapsam"</i> başlıklı 2. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"Bu Kanun, Devletin veya diğer kamu tüzel kişilerinin yürütmekle görevli oldukları kamu hizmetlerinin görüldüğü genel, katma ve özel bütçeli idareler, il özel idareleri ve belediyeler ile bunlara bağlı kuruluşlarda kamu iktisadî teşebbüslerinde, özel kanunlarla veya Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle ya da bunların verdiği yetkiye dayanarak kurulan banka ve teşekküller ile bunlara bağlı kuruluşlarda ve diğer kamu kurum veya kuruluşlarında işçi statüsü dışında çalışan kamu görevlileri hakkında uygulanır." </i></p>

<p>17. 4688 sayılı Kanun'un <i>"Sendika üyesi olamayacaklar" </i>başlıklı 4/4/2012 tarihli değişiklik öncesi 15. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Bu Kanuna göre kurulan sendikalara; </i></p>

<p><i>... </i></p>

<p><i>j</i><i>) </i><i>Emniyet hizmetleri sınıfı ve emniyet teşkilatında çalışan diğer hizmet sınıflarına dahil personel ile kamu kurum ve kuruluşlarının özel güvenlik personeli, </i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>ü</i><i>ye olamazlar ve sendika kuramazlar."</i></p>

<p>18. 6289 sayılı Kanun'un 31. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"4688 sayılı Kanunun; </i></p>

<p><i>... </i></p>

<p><i>b) ... 'ile kamu kurum ve kuruluşlarının özel güvenlik personeli' ibareleri madde metninden çıkarılmıştır." </i></p>

<p><strong>B. Uluslararası Hukuk </strong></p>

<p><strong>1. Uluslararası Sözleşmeler </strong></p>

<p>19. 8/8/1951 tarihli ve 5834 sayılı Teşkilâtlanma ve Kolektif Müzakere Hakkı Prensiplerinin Müteallik 98 Numaralı Milletlerarası Çalışma Sözleşmesinin Onanması Hakkında Kanun'la onaylanarak 14/8/1951 tarihinde yürürlüğe giren Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) 98 No.lu Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Sözleşmesi'nin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Madde 1: İşçiler çalışma hususunda sendika hürriyetine halel getirmeye matuf her türlü fark gözetici harekete karşı tam bir himayeden faydalanacaktır. </i></p>

<p><i>Böyle bir himaye bilhassa, </i></p>

<p><i>Bir işçinin çalıştırılmasını, bir sendikaya girmemesi veya bir sendikadan çıkması şartına tabi kılmak; </i></p>

<p><i>Bir sendikaya üye olması yahut çalışma saatleri dışında veya işverenin muvafakatı ile çalışma saatlerinde sendika faaliyetlerine iştirak etmesinden dolayı bir işçiyi işinden çıkarmak veya başka suretle onu izrar etmek; maksatları güden hareketlere mütaallik hususlarda uygulanacaktır. </i></p>

<p><i>Madde 2: İşçi ve işveren teşekkülleri, gerek doğrudan doğruya, gerek mümessilleri veya üyeleri vasıtasıyla birbirlerinin kuruluşları, işleyişleri ve idarelerini müdahalede bulunmalarına karşı gerekli surette himaye edileceklerdir. </i></p>

<p><i>Bilhassa işçi teşekküllerini bir işverenin veya bir işveren teşekkülünün kontrolüne tabi kılmaya, bir işverenin veya bir işveren teşekkülünün kendi nüfuzu altına alınmış işçi teşekkülleri ihdasını tahrik etmeye veya işçi teşekküllerinin mali yollarla veya başka bir şekilde desteklemeye matuf tedbirler, bu maddedeki manası ile müdahale hareketlerinden sayılır. </i></p>

<p>...</p>

<p><i>Madde 4: Çalışma şartlarını kollektif mukavelelerle tanzim etmek üzere işverenler veya işveren teşekkülleriyle işçi teşekkülleri arasında ihtiyari müzakere usulünden faydalanılmasını ve bu usülün tam bir surette geliştirilmesini teşvik etmek ve gerçekleştirmek için lüzumu halinde milli şartlara uygun tedbirler alınacaktır. </i></p>

<p><i>Madde 5: Bu sözleşmede derpiş olunan teminatın ne gibi hallerde silahlı kuvvetler ve zabıta kuvvetlerine hangi ölçüde uygulanacağı milli mevzuatla tayin edilecektir. </i></p>

<p><i>..." </i></p>

<p>20. 25/11/1992 tarihli ve 3847 sayılı Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin 87 Sayılı Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun'la onaylanarak 12/7/1993 tarihinde yürürlüğe giren ILO 87 No.lu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi'nin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Madde 2: </i></p>

<p><i>Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler. </i></p>

<p><i>Madde 3: </i></p>

<p><i>Çalışanların ve işverenlerin örgütleri tüzük ve iç yönetmeliklerini düzenlemek, temsilcilerini serbestçe seçmek, yönetim ve etkinliklerini düzenlemek ve iş programlarını belirlemek hakkına sahiptirler. </i></p>

<p><i>Kamu makamları bu hakkı sınırlayacak veya bu hakkın yasaya uygun şekilde kullanılmasına engel olacak nitelikte her türlü müdahaleden sakınmalıdırlar. </i></p>

<p><i>Madde 4: </i></p>

<p><i>Çalışanların ve işverenlerin örgütleri yönetsel yoldan feshedilme veya faaliyetten menedilmeye tabi tutulamazlar. </i></p>

<p><i>Madde 5: </i></p>

<p><i>Çalışanların ve işverenlerin örgütler, federasyon ve konfederasyon kurma ve bunlara üye olma ve her örgüt, federasyon veya konfederasyon, uluslararası çalışanlar ve işverenler örgütlerine katılma haklarına sahiptirler. </i></p>

<p><i>... </i></p>

<p><i>Madde 10: </i></p>

<p><i>Bu sözleşmede “örgüt” terimi, çalışanların veya işverenlerin çıkarlarına hizmet ve bu çıkarları savunma amacını güden çalışanların ve işverenlerin her türlü kuruluşunu ifade eder. </i></p>

<p><i>Madde 11: </i></p>

<p><i>Hakkında bu sözleşmenin yürürlükte bulunduğu Uluslararası Çalışma Örgütünün her üyesi, çalışanların ve işverenlerin örgütleme hakkını serbestçe kullanmalarını sağlamak amcıyla gerekli ve uygun bütün önlemleri almakla yükümlüdür." </i></p>

<p>21. 25/11/1992 tarihli ve 3848 sayılı Kamu Hizmetinde Örgütlenme Hakkının Korunmasına ve İstihdam Koşullarının Belirlenmesi Yöntemlerine İlişkin 151 Sayılı Sözleşmenin Uygun Bulunduğuna Dair Kanun'la onaylanarak 12/7/1993 tarihinde yürürlüğe giren ILO 151 No.lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi'nin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Madde 1: </i></p>

<p><i>Bu Sözleşme, diğer uluslararası çalışma sözleşmelerinde bu kesime uygulanabilecek daha elverişli hükümler bulunmadığı durumlarda kamu makamlarınca çalıştırılan herkese uygulanır. </i></p>

<p><i>Bu Sözleşmede öngörülen güvencelerin, görevleri izlenecek politikaları belirleme ve yönetim işleri kabul edilen üst düzey görevlilere veya çok gizli nitelikte görevler ifa edenlere hangi ölçüde uygulanacağı ulusal yasalarla belirlenecektir. </i></p>

<p><i>Bu Sözleşme öngörülen güvencelerin silahlı kuvvetlere ve polise ne ölçüde uygulanacağı ulusal yasalarla belirlenecektir. </i></p>

<p><i>... </i></p>

<p><i>Madde 4: </i></p>

<p><i>Kamu görevlileri, çalıştırılmaları konusunda sendikalaşma özgürlüğüne halel getirecek her türlü ayrımcılığa karşı yeterli korumadan yararlanacaklardır. </i></p>

<p><i>Böyle bir koruma, özellikle aşağıdaki amaçlara yönelik tasarruflara karşı uygulanacaktır: </i></p>

<p><i>Kamu görevlilerinin çalıştırılmalarını, bir kamu görevlileri örgütüne katılmama veya üyelikten ayrılma koşuluna bağlamak, </i></p>

<p><i>Bir kamu görevlisini, bir kamu görevlileri örgütüne üyeliği veya böyle bir örgütün normal faaliyetlerine katılması nedenleriyle işten çıkarmak veya ona zarar vermek. </i></p>

<p><i>Madde 5: </i></p>

<p><i>Kamu görevlileri örgütleri, kamu makamlarından tamamen bağımsız olacaklardır. </i></p>

<p><i>Kamu görevlileri örgütleri kuruluş, işleyiş veya yönetimlerinde kamu makamlarının her türlü müdahalesine karşı yeterli korumadan yararlanacaklardır. </i></p>

<p><i>Bir kamu makamının tahakkümü altında kamu görevlileri örgütlerinin kuruluşunu geliştirmeye veya kamu görevlileri örgütlerini bir kamu makamının kontrolü altında tutmak amacıyla mali veya diğer biçimlerde desteklemeye yönelik önlemler bu madde bakımından müdahaleci faaliyetler olarak kabul edilecektir." </i></p>

<p><strong>2. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı </strong></p>

<p>22. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) <i>Demir ve Baykara/Türkiye</i> ([BD], B. No: 34503/97, 12/11/2008) başvurusunda, yerel yargı makamlarınca Gaziantep Belediyesinde görevli olan memurların toplu sözleşme yapma hakkının olmadığının değerlendirilmesi sonucu yapılan başvuruda memurların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS/Sözleşme) 11. maddesi teminatlarından yararlanıp yararlanamayacaklarını incelemiştir. AİHM'in değerlendirmeleri (<i>Demir ve Baykara/Türkiye</i>, §§ 140-170) özetle şöyledir:</p>

<p>i. AİHM adı geçen başvuruda, faaliyetlerinin devletin idare mekanizması ile alakası olmayan belediye memurlarına ilke olarak <i>devletin idare mekanizmasının görevlileri</i> olarak muamele edilemeyeceğini, buna göre bu temelde örgütlenme ve sendika kurma haklarında bir kısıtlamaya gidilemeyeceğini ifade etmiştir.</p>

<p>ii. AİHM, uluslararası hukukta toplu görüşme hakkının ILO 98 sayılı Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Sözleşmesi'nde düzenlendiğini gözlemlemiştir. 1949 yılında kabul edilen ve uluslararası çalışma şartlarına ilişkin en temel hukuki belgelerden biri olan bu belgenin Türkiye tarafından 1951 yılında imzalandığına dikkat çekmiştir. AİHM, ayrıca kamu hizmetindeki iş ilişkilerine dair 151 sayılı ILO Sözleşmesi'nin devletleri silahlı kuvvetler veya kolluk mensuplarının çalışma şartlarının belirlenmesine katılma hakkını tanıyıp tanımama konusunda özgür bıraktığı ancak bu hakkın kamu hizmetine ilişkin diğer tüm alanlarda gerekli görülmesi hâlinde özel şartlar belirlemek suretiyle geçerli olduğunu kaydetmiştir. Buna ek olarak 151 sayılı Sözleşme'nin 1/1 maddesi uyarınca söz konusu sözleşmenin hükümleri, 98 sayılı ILO Sözleşmesi tarafından öngörülen güvencelerin kapsamını daraltmak amacıyla kullanılamayacaktır.</p>

<p>iii. Avrupa devletlerinin uygulamaları hususunda AİHM, söz konusu devletlerin çoğunluğunda devlet memurlarının idare ile toplu görüşme haklarının tanındığını ancak hassas olarak nitelendirilen bazı alanların veya devlete ait özel yetkiler taşıyan bazı memur gruplarının kapsam dışında tutulması amacıyla bazı istisnaların söz konusu olduğunu yinelemiştir. Özellikle yerel makamlar tarafından çalıştırılan ve devlet yetkileri taşımayan memurların maaşlarını ve çalışma şartlarını belirlemeye yönelik toplu görüşme haklarının Sözleşmeci devletlerin çoğunluğu tarafından tanındığının altını çizmiştir.</p>

<p>iv. AİHM'e göre başvurunun yapıldığı tarihten itibaren Türkiye'deki durumun gelişimi de dikkate alınmalıdır. Türkiye dernek kurma özgürlüğü ve örgütlenme hakkının korunmasına ilişkin 87 sayılı ILO Sözleşmesi'ni imzalamasını müteakip 1995 yılında Anayasa'nın 53. maddesinde, kamu görevlileri tarafından oluşturulan sendikaların yargı mercilerine üyeleri adına başvurabileceklerini ve idareyle amaçları doğrultusunda toplu görüşme yapabileceklerini öngören bir paragraf ekleyerek değişiklik yapmıştır. Daha sonra 4688 sayılı Kanun devlet memurlarının toplu görüşme haklarını kullanmalarını düzenleyen şartları ortaya koymuştur. Sonuç olarak AİHM hem uluslararası hem de ulusal alanda Çalışma Kanunu'ndaki gelişmeleri ve Sözleşmeci devletlerin bu konulardaki uygulamalarını dikkate alarak işverenle toplu görüşme yapma hakkının esas itibarıyla 11. maddede ortaya konan “<i>çıkarlarını korumak için sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak hakkının</i>” temel unsurlarından biri hâline geldiğini ve devletlerin sistemlerini gerekli gördükleri takdirde temsilci sendikalara özel statü tanıyacak şekilde düzenlemekte serbest olduklarını değerlendirmiştir. Bu hakların kullanılmasında AİHS'in 11. maddesi anlamı dâhilinde <i>meşru sınırlamalar</i> saklı kalmak kaydıyla -çok özel durumlar dışında- diğer çalışanlar gibi devlet memurlarının da toplu sözleşme hakkından yararlanması gerektiğini vurgulamıştır.</p>

<p>v. Yukarıda belirtilen ilkeler ışığında AİHM, TÜM BEL-SEN'in olayların meydana geldiği dönemde bu konuya kendisi de itiraz etmeyen işveren idareyle toplu görüşme yapma hakkından faydalandığını değerlendirmiştir. Bu hak, AİHS'in 11. maddesi tarafından söz konusu sendikaya tanındığı gibi sendikal faaliyetlerde bulunma hakkının temel unsurlarından birini oluşturmuştur. Daha sonra bu görüşmeleri müteakip işveren ile TÜM BEL-SEN arasında toplu sözleşme yapılmıştır. Bu sözleşmede sendika üyelerinin tüm hakları ve yükümlülükleri öngörülmüş ve koruma altına alınmıştır. Ayrıca toplu sözleşme yürürlüğe konmuştur. Toplu Sözleşme taraflar arasında ihtilaflı olan belirli mali hükümler istisna olmak üzere Gaziantep Belediyesindeki tüm işçi-işveren ilişkilerini iki yıl süreyle düzenlemiştir. Dolayısıyla bu davadaki toplu görüşme ve sonucunda yapılan toplu sözleşmenin söz konusu sendika için üyelerinin çıkarlarını iyileştirmek ve korumak amacıyla temel bir yol oluşturduğunu belirlemiştir. AİHM, Türkiye tarafından imzalanmış olan uluslararası çalışma sözleşmeleri hükümlerini uygulamaya koyacak gerekli mevzuatın eksikliği ve yargı makamlarının bu eksikliğe dayalı olarak verdiği ve fiiliyatta söz konusu toplu sözleşmenin geçmişe dönük olarak iptali ile sonuçlanan kararı nedeniyle başvurucuların AİHS'in 11. maddesi tarafından korunan sendika haklarına müdahale edildiği sonucuna ulaşmıştır.</p>

<p>vi. AİHM, olayların meydana geldiği dönemde birtakım unsurların belediye memurları olan başvuranların toplu görüşme hakkını ve dolayısıyla idareyi toplu sözleşme yapmaya ikna etme hakkını reddetmenin <i>acil sosyal ihtiyaç</i> kavramını karşılamadığını ortaya koyduğunu açıklamıştır. AİHM, öncelikle devlet memurlarının esas itibarıyla toplu görüşme hakkının hem evrensel hem de bölgesel olmak üzere uluslararası hukuk belgeleri tarafından tanındığını yinelemiştir. Ayrıca Türkiye'nin 1952 yılında işçilerin toplu görüşme ve toplu sözleşme yapma haklarını uluslararası açıdan koruyan başlıca yasal metin olan 98 sayılı ILO Sözleşmesi'ni imzaladığını, başvurucuların sendikasının <i>devletin idare mekanizmasında görevli olan memurları yansıttığını</i> yani devletin idare mekanizmasına özgü görevler yaptığını, 98 sayılı ILO Sözleşmesi'nin 6. maddesinde öngörülen istisnalar sınıfına girdiğini gösteren bir delil olmadığını belirtmiştir.</p>

<p>vii. AİHM, yasama organının sebep olduğu gecikmeden kaynaklanan yasal boşluk olduğu yönündeki argümanın tek başına iki yıldır uygulanmakta olan üstelik dernek kurma özgürlüğünün kısıtlanabileceği şartlara uygun olan bir toplu sözleşmenin iptalini mazur göstermeye yetmediğini tespit etmiştir. Ayrıca belediye memurları olan başvurucuların söz konusu toplu sözleşmeyi yapabilmek için sendika özgürlüklerinin özünde bulunan toplu iş görüşmesi yapma hakkından mahrum bırakılmalarını haklı gösterecek özel durumlara ilişkin bir delil sunulmadığını değerlendirmiştir. AİHM'e göre devlet memurlarının ayrım olmaksızın diğer çalışanlara göre ayrıcalıklı bir konumda bulundukları açıklaması bu bağlamda yeterli değildir. AİHM, dolayısıyla idare ile yapılan toplu görüşmeyi müteakip başvurucuların sendikasının yaptığı toplu sözleşmenin geriye dönük olarak iptali şeklindeki müdahalenin -AİHS'in 11. maddesi anlamı dâhilinde- <i>demokratik toplumda zorunlu</i> olmadığına karar vermiştir. Dolayısıyla AİHS'in 11. maddesi hem başvurucuların sendikası hem de kendileri açısından ihlal edilmiştir.</p>

<p><strong>V. İNCELEME VE GEREKÇE </strong></p>

<p>23. Anayasa Mahkemesinin 19/2/2026 tarihinde yaptığı toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A. </strong><strong>Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia </strong></p>

<p>24. Başvurucu, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğinden yakınmıştır.</p>

<p>25. Anayasa Mahkemesi, olay ve olguları somut başvuru ile benzer nitelikte olan <i>Veysi Ado</i> ([GK], B. No: 2022/100837, 27/4/2023) kararında uygulanacak anayasal ilkeleri belirlemiştir. Bu çerçevede Anayasa Mahkemesi 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun'un geçici 2. maddesinde 28/3/2023 tarihli ve 7445 sayılı Kanun'un 40. maddesi ile yapılan değişikliğe göre 9/3/2023 tarihi (bu tarih dâhil) itibarıyla derdest olan yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddialarıyla yapılan başvurulara ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru yolu tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun <i>ikincil niteliği</i> ile bağdaşmayacağı neticesine varmıştır. Somut başvuruda da anılan kararda açıklanan ilkelerden ve ulaşılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmamaktadır.</p>

<p>26. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının <i>başvuru yollarının tüketilmemesi </i>nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>B. </strong><strong>Sendika</strong><strong> Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia</strong></p>

<p><strong>1. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü </strong></p>

<p>27. Başvurucu, özel güvenlik personelinin sendikaya üye olma hakkı olmasına karşın verilen ret kararlarının kanunilik koşulunu taşımadığını ve Anayasa'nın 51. maddesinde düzenlenen sendika hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>28. Bakanlık görüşünde; başvuru konusu işlemin iptaline ilişkin olarak açılan davanın reddedilmesindeki haklı gerekçelerin yargı mercilerinin kararlarında gösterilip gösterilmediğinin, başvurucunun sendika hakkı ile bir bütün olarak toplumun menfaatleri arasında adil bir dengenin kurulup kurulmadığının, müdahalenin demokratik toplum düzeninde gerekli ve orantılı olup olmadığının, amaç ile araç arasında makul bir ilişki ve dengenin bulunup bulunmadığının yapılacak incelemede dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p><strong>2. Değerlendirme </strong></p>

<p>29. Anayasa'nın <i>"Sendika kurma hakkı" </i>başlıklı 51. maddesinin birinci, ikinci ve beşinci fıkraları şöyledir:</p>

<p><i>"Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz. </i></p>

<p><i>Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir. </i></p>

<p><i>... </i></p>

<p><i>İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir." </i></p>

<p><strong>a</strong><strong>. </strong><strong>Kabul Edilebilirlik Yönünden</strong></p>

<p>30. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan sendika hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>b. Esas Yönünden </strong></p>

<p><strong>i</strong><strong>. Müdahalenin Varlığı</strong></p>

<p>31. Özel güvenlik personelinin sendikaya üye olamayacağı gerekçesiyle başvurucunun üye kaydetmesi engellenmiştir. Söz konusu karar ile başvurucunun sendika hakkına yönelik bir müdahalede bulunulduğu kabul edilmelidir.</p>

<p><strong>ii. Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı </strong></p>

<p>32. Yukarıda anılan müdahale, Anayasa'nın 13. maddesinde belirtilen şartlara uygun olmadığı müddetçe Anayasa'nın 51. maddesinin ihlalini teşkil edecektir. Anayasa'nın 13. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"Temel hak ve hürriyetler, ... yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, ... demokratik toplum düzeninin ... gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz." </i></p>

<p>33. Bu sebeple müdahalenin Anayasa'nın 13. maddesinde öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen, kanun tarafından öngörülme, Anayasa'nın ilgili maddesinde belirtilen nedenlere dayanma ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluk şartlarını sağlayıp sağlamadığının belirlenmesi gerekir.</p>

<p><strong>(1) </strong><strong>Kanunilik </strong></p>

<p>34. Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında kanunilik ölçütü ilk olarak şeklî bir kanunun varlığını gerekli kılar (<i>Tuğba Arslan</i> [GK], B. No: 2014/256, 25/6/2014, § 96). Bir yasama işlemi olarak kanun Türkiye Büyük Millet Meclisinin(TBMM) iradesinin ürünüdür ve TBMM tarafından Anayasa'da öngörülen kanun yapma usullerine uyularak yapılan işlemlerdir. Bu anlayış temel hak ve özgürlükler alanında önemli bir güvence sağlar (<i>Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası ve diğerleri</i> [GK], B. No: 2014/920, 25/5/2017, § 54). Bu kapsamda 4688 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (j) bendindeki özel güvenlik görevlilerine sendikaya üye olma yasağı öngören normun şeklî anlamda bir kanun olduğu görülmektedir. Öte yandan kanunilik ölçütü aynı zamanda maddi bir içeriği de gerektirir ve bu noktada kanunun niteliği önem kazanır (<i>Tuğba Arslan</i>, § 98). Bu anlamıyla kanunilik ölçütü, sınırlamaya ilişkin kuralın erişilebilirliği ve öngörülebilirliği ile kesinliğini ifade eden belirliliğini garanti altına alır (<i>Metin Bayyar ve Halkın Kurtuluş Partisi</i> [GK], B. No: 2014/15220, 4/6/2015, § 56; <i>Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası ve diğerleri</i>, § 55). Bu kapsamda dava tarihinde yürürlükte olan 4688 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (j) bendinin erişilebilir, belirli ve öngörülebilir olmadığı söylenemeyeceğinden kanunilik ölçütünü karşıladığı sonucuna varılmıştır.</p>

<p><strong>(2) </strong><strong>Meşru Amaç </strong></p>

<p>35. Başvurucunun sendika hakkına yönelik müdahalenin Anayasa'nın 51. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan sebeplerden <i>kamu düzeninin korunmasına</i> yönelik önlemlerin bir parçası olduğu ve meşru bir amaç taşıdığı sonucuna varılmıştır.</p>

<p><strong>(3)</strong><strong> Demokratik Toplum Düzeninin Gereklerine Uygunluk </strong></p>

<p><strong>(a) Genel İlkeler </strong></p>

<p>36. Anayasa Mahkemesi <i>demokratik toplum düzeninin gerekleri</i> ifadesinden ne anlaşılması gerektiğini daha önce pek çok kez açıklamıştır (sendikalarla ilgili olarak bkz.<i> Kristal-İş Sendikası</i> [GK], B. No: 2014/12166, 2/7/2015, §§ 53, 70, 74; <i>Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası ve diğerleri</i>, § 73; <i>Birleşik Metal İşçileri Sendikası</i> [2. B.], B. No: 2015/14862, 9/5/2018, §§ 42, 43; derneklerle ilgili olarak bkz. <i>Hint Aseel Hayvanları Koruma ve Geliştirme Derneği ve Hikmet Neğuç</i> [1. B.], B. No: 2014/4711, 22/2/2017, § 45). Temel hak ve özgürlüklere yönelik bir müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun kabul edilebilmesi için zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılaması ve orantılı olması gerekir.</p>

<p>37. Buna göre sendika hakkına yapılan bir müdahale, zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamıyorsa ya da zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamakla birlikte orantılı değilse demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir müdahale olarak değerlendirilemez (benzer değerlendirmeler için bkz. <i>Ahmet Parmaksız</i> [GK], B. No: 2017/29263, 22/5/2019, § 80; <i>B</i><i>irleşik Metal İşçileri Sendikası</i>, § 43; <i>Kristal-İş Sendikası</i>, § 70). O hâlde sendika hakkına yargısal veya idari bir müdahalenin demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu olup olmadığına, bu bağlamda toplumsal bir ihtiyaç baskısını karşılayıp karşılamadığına ve sınırlamanın izlenen amaçlarla orantılı olup olmadığına bakılmalıdır.</p>

<p><strong>(b) Somut Olayın Değerlendirilmesi </strong></p>

<p>38. İncelenen olayda yargı mercileri işlem tarihinde yürürlükte olan 4688 sayılı Kanun'un 15. maddesinin amir hükmü gereği kamu kurum ve kuruluşlarında özel güvenlik personeli olarak görev yapanların sendika üyesi olma hakkı olmadığını, bu nedenle başvurucu Sendikaya üye olmalarına hukuki imkân bulunmadığını değerlendirmiştir.</p>

<p>39. Dava tarihinde yürürlükte olan hâliyle 4688 sayılı Kanun'un 15. maddesi bazı kamu görevlilerinin sendika kurmalarını ve sendikaya üye olmalarını tamamen yasaklamıştır. Maddenin (j) bendinde ise kamu kurum ve kuruluşlarında özel güvenlik personeli olarak çalışanların bu kapsamda olduğu düzenlenmiş, bu görevdekiler yönünden sendika hakkı tamamen ortadan kaldırılmıştır.</p>

<p>40. Anayasa Mahkemesi norm denetiminde verdiği bir kararında 4688 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde yer alan <i>“…daire başkanları…”</i> ibaresi ile (d) bendinde yer alan <i>“…fakülte dekanları, enstitü ve yüksek okulların müdürleri ile bunların yardımcıları,”</i> ibaresinin söz konusu kamu görevlilerinin sendika hakkının bulunmamasının Anayasa'ya aykırı olduğunu tespit etmiştir (AYM, E.2023/92, K.2023/156, 13/9/2023). Anılan kararda kamu görevlilerinin sendikal hak ve özgürlüklere tam olarak sahip olması gerektiği belirtilmiş, aksi hâlde demokratik toplum düzeninin önemli göstergelerinden biri olan sendikal örgütlenme özgürlüğünün tam anlamıyla gerçekleşmesinden söz edilemeyeceği vurgulanmıştır. Ayrıca demokratik bir devlet yapısı içinde tüm kamu görevlilerinin mesleki, ekonomik ve sosyal menfaatlerine dair sorunlarını ve bunlara ilişkin taleplerini örgütlü bir şekilde ifade etmelerini sağlamaya yönelik düzenlemeler yapmanın devletin yükümlülükleri arasında olduğu ifade edilmiştir (anılan kararda bkz. §§ 20,21). Anayasa Mahkemesi bu kararda bazı kamu görevlilerinin sendikal faaliyetlerinin yürütülen hizmetin niteliği, sunulan kamu hizmetinin önemi, bir kamu hizmetinin sunulamamasının diğer kişilerin hak ve özgürlükleri üzerindeki etkisi, kamu görevlilerinin çalıştıkları birimlerin özellikleri gibi hususlar gözetilerek sınırlanabileceğini ancak bu tür sınırlamalar yerine bazı kamu görevlilerinin sendika hakkından kategorik olarak mahrum bırakılmasının demokratik toplumda zorunlu bir sosyal ihtiyacı karşılayamayacağını değerlendirmiştir (anılan kararda bkz. §§ 22-25).</p>

<p>41. Bu karardan da anlaşılacağı üzere kamu görevlilerinin örgütlü hareket etmelerinin esas olduğunun, bu hakkı sınırlandırmanın ise istisna olarak değerlendirilmesi gerekliliğinin Anayasa Mahkemesi tarafından altı çizilmiştir. O hâlde başvuruya konu dava tarihinde başvurucu Sendikaya örgütlenme imkânı verilmemesine neden olan kanun maddesi tarafından öngörülen yasaklamanın demokratik toplum düzeninin gerekliliklerine uygunluk ölçütünü karşılayıp karşılamadığının da yukarıda anılan karardaki değerlendirme çerçevesinde belirlenmesi gerekir.</p>

<p>42. Diğer çalışanlarda olduğu gibi kamuda çalışan özel güvenlik personelinin de çalışma koşulları ve ekonomik şikâyetlerinin olduğu açıktır. Bu meslek grubunu temsil edecek örgütlü bir yapıya kavuşmalarının sorunların güçlü bir biçimde dile getirilmesine ve çözümüne katkı sağlayacağı tartışmasızdır. Kamuda çalışan özel güvenlik görevlilerinin bu şekilde demokratik bir hakka kavuşması kamu hizmetlerinin daha etkin bir şekilde yerine getirilmesine ve dolayısıyla toplumsal refaha da hizmet edecektir. Nitekim sonrasında bu hususlar gözetilerek söz konusu yasak kaldırılmış ve kamuda görev yapan özel güvenlik personelinin sendika kurma hakkı mümkün kılınmıştır.</p>

<p>43. Dolayısıyla dava tarihinde yargılamaya esas alınan 4688 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (j) bendinde yer alan düzenleme kapsamında kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapan özel güvenlik personeline yönelik sendika kurma, bunlara üye olma hakkının kategorik olarak yasaklanmasının zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığı ve dolayısıyla demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olduğu söylenemez. Öte yandan anılan kanun maddesinde öngörülen mutlak yasaklama şeklindeki müdahalenin telafi edici bir mekanizmanın öngörülmemiş olması gözetildiğinde orantılı olmadığı da açıktır.</p>

<p>44. Sonuç olarak başvuruya konu müdahale tarihinde yürürlükte olan 4688 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (j) bendinin kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan özel güvenlik personeli bakımından sendika hakkını tamamen yasaklayarak sendika hakkını ihlal ettiği ve ihlalin doğrudan kanundan kaynaklandığı sonucuna varılmıştır. Bunun yanı sıra söz konusu kuralın mülga olmadan önce veya sonra yargı mercilerince somut norm denetimi yoluyla Anayasa Mahkemesi önüne getirilmediği de anlaşılmıştır. Bu şekildeki hak ihlalinin yargısal uygulamaya bakan bir yönünün olduğu da vurgulanmalıdır.</p>

<p>45. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 51. maddesinde güvence altına alınan sendika hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VI. GİDERİM</strong></p>

<p>46. Başvurucu; ihlalin tespiti, yeniden yargılama yapılması ile 50.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.</p>

<p>47. Bireysel başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunup bulunmadığının her başvuru özelinde değerlendirilmesi gerekir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunduğunun tespit edilmesi durumunda Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz.<i> Mehmet Doğan</i> [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; <i>Aligül Alkaya ve diğerleri (2)</i> [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; <i>Kadri Enis Berberoğlu (3)</i> [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).</p>

<p>48. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilmeden önce ihlalin kaynağının belirlenmesi gerekir. Buna göre ihlal; idari eylem ve işlemlerden, yargısal işlemlerden veya yasama işlemlerinden kaynaklanabilir. İhlalin kaynağının belirlenmesi uygun giderim yolunun belirlenebilmesi bakımından önem taşımaktadır (<i>Mehmet Doğan</i>, § 57).</p>

<p>49. Buna göre ihlal, idari makamların veya yargı mercilerinin Anayasa'ya uygun yorum yapmalarına imkân vermeyecek açıklıktaki bir kanun hükmünü uygulamaları veya kanundaki belirsizlikler sebebiyle ortaya çıkmışsa bu ihlal kanunun uygulanmasından değil doğrudan kanundan kaynaklanmaktadır. Bu durumda söz konusu ihlalin bütün sonuçlarıyla giderilebildiğinden söz edilebilmesi için ancak ihlale yol açan kanun hükmünün ortadan kaldırılması veya ilgili hükmün yeni ihlallere yol açılmayacak bir şekilde değiştirilmesi ya da yeni ihlallere yol açılmasının önüne geçilmesi için belirsizliğin giderilmesi suretiyle giderilebilir (<i>Y.T.</i> [GK], B. No: 2016/22418, 30/5/2019, § 68).</p>

<p>50. Somut olayda da ihlal kanundan kaynaklanmaktadır. Anayasa Mahkemesinin <i>Hulusi Yılmaz</i> ([GK], B. No: 2017/17428, 1/12/2022) kararında, kanundan kaynaklandığının tespit edilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının nasıl ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir. Bununla birlikte eldeki başvuruda ihlalin kaynağı olan kuralın ilga edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesinin somut norm denetimi yoluyla önüne getirilen mülga kuralların da anayasal denetimini yaptığı ve gerekli gördüğünde mülga olsa dahi -o davada da etkili olacak şekilde- normu iptal edebildiği bilinmektedir (AYM, E.2019/104, K.2021/3, 14/1/2021). Bu bakımdan işbu başvurudaki anılan farklılığın <i>Hulusi Yılmaz</i> kararında belirlenen ilkelerden ayrılmayı gerektiren bir niteliği olmadığı değerlendirilmiştir.</p>

<p>51. Mevcut başvuru bakımından başvurucunun mağduriyetinin<i> eski hâle getirme</i> ilkesi çerçevesinde giderilmesi Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesi uyarınca zorunludur. Bunun için ise yukarıda değinildiği üzere mümkün olduğunca ihlalden önceki duruma dönülmesi sağlanmalıdır. Aksi takdirde başvurucunun mağdur statüsü sona erdirilmemiş ve ihlalin sonuçları giderilmemiş olur. Bu kapsamda ihlalden önceki duruma dönülmesini temin etmek için ihlalin sonuçlarının gideriminin anılan maddeye göre yeniden yargılama kapsamında sağlanıp sağlanmayacağı hususunun Anayasa'da ve anılan Kanun'da yer alan hükümler çerçevesinde tartışılması gerekir (<i>Hulusi Yılmaz</i>, § 62).</p>

<p>52. İncelenen başvuruda İdare Mahkemesi veya temyiz incelemesini yapan Danıştay Onuncu Dairesi bireysel başvuru öncesi yapılan yargılama sırasında Anayasa'nın 152. maddesi kapsamında bu davada uygulanan kanun hükmünün Anayasa'ya aykırılığı yönünde bir itiraz başvurusunda bulunmamıştır. Bununla birlikte yeniden yapılacak yargılamada anılan Anayasa hükmü çerçevesinde davada uygulanacak kanun hükmünün Anayasa'ya aykırılığı yönünde itirazda bulunulabilmesi mümkün görülmüştür (<i>Hulusi Yılmaz</i>, § 66).</p>

<p>53. Bu durumda eldeki başvuruda tespit edilen hak ihlalinin ve sonuçlarının yukarıda belirtilen şekilde ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Bu kapsamda kararın gönderildiği yargı merciinin yapması gereken, yeniden yargılama işlemlerini başlatmak ve Anayasa Mahkemesini ihlal sonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere uygun yeni bir karar vermektir. Temel haklara yönelik Anayasa'ya aykırı müdahalelere engel olamadığı Anayasa Mahkemesince tespit edilmiş bir kanun hükmüne göre karar verilemeyeceği açık olduğundan mahkeme; yeniden yapacağı yargılama sırasında Anayasa'nın 152. maddesi kapsamında bu davada uygulanan kanun hükmünün Anayasa'ya aykırılığı yönünde Anayasa Mahkemesine itiraz başvurusunda bulunmalı yahut Anayasa'nın 90. maddesinin son fıkrası hükmünü gözönünde bulundurarak milletlerarası anlaşma hükümlerini esas almak suretiyle uyuşmazlığı çözmelidir.</p>

<p>Hasan Tahsin GÖKCAN ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ bu sonuca katılmamıştır.</p>

<p>54. Öte yandan ihlalin niteliği dikkate alınarak başvurucuya talebine bağlı kalınarak net 50.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VII. HÜKÜM </strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. 1. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın<i> başvuru yollarının tüketilmemesi</i> nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>2. Sendika hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>B. Anayasa'nın 51. maddesinde güvence altına alınan sendika hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>C. Kararın bir örneğinin sendika hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Diyarbakır 3. İdare Mahkemesine (E.2011/1139, K.2012/390) GÖNDERİLMESİNE Hasan Tahsin GÖKCAN ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ'in karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,</p>

<p>D. Başvurucuya net 50.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>E. 487,60 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.487,60 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 19/2/2026 tarihinde karar verildi.</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>GİDERİM YÖNTEMİYLE İLGİLİ KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p>1. Başvurunun esası hakkında Mahkememizce uyuşmazlığa uygulanacak olan Kanun maddesinin Anayasa’nın 13. maddesinin aradığı anlamda kamu gücünü kullanan organların keyfî davranışlarının önüne geçen ve kişilerin hukuku bilmelerine yardımcı olacak erişilebilir, öngörülebilir ve kesin nitelikte bir kanun hükmü niteliğinde olmadığı, dolayısıyla müdahalenin kanuni temelinin bulunmadığı, bu nedenle de ihlalin kanundan kaynaklandığı sonucuna varılmıştır. İhlal yönündeki karara ve gerekçeye katılmaktayım.</p>

<p>2. İhlalin giderimiyle ilgili olarak ise daha önce Mahkememizin 2018/313 numaralı bireysel başvurusu hakkındaki karara karşı yazdığım ayrık görüşte belirtilen gerekçelerle ihlalin giderim yöntemi olarak yeniden yargılama kararı verilmesi yerine Mahkememiz Bölümünün Anayasa’nın 152. maddesinden kaynaklanan yetkisi kapsamında itiraz yoluyla iptal başvurusu yapması yönünde karar vermesi gerektiği görüşündeyim.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td width="100%">
      <p>Başkanvekili</p>

      <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p>1. Kamu kurum ve kuruluşlarında özel güvenlik görevlisi olanların sendika kurma haklarının bulunmadığına dair işlemin iptali talebiyle açılan davanın reddedilmesi nedeniyle sendika hakkının ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvuruda Mahkememiz çoğunluğunun başvurucunun Anayasa'nın 51. maddesinde güvence altına alınan sendika hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerektiği şeklindeki kararına katılmaktayım. Bununla birlikte Mahkememiz çoğunluğu giderim olarak <i>“Kararın bir örneğinin sendika hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Diyarbakır 3. İdare Mahkemesine (E.2011/1139, K.2012/390) gönderilmesine”</i> karar vermiştir.</p>

<p>2. Bu dosyada ihlal, bireysel başvuruya konu uyuşmazlığın esasını doğrudan ilgilendiren 2495 sayılı Bazı Kurum ve Kuruluşların Korunması ve Güvenliklerinin Sağlanması Hakkında Kanun'un 21. maddesinde yer alan<i> "Özel güvenlik teşkilatı personeli, sendika, dernek ve siyasi partilere üye olamazlar."</i> şeklinde yer alan hükümde kategorik biçimde sendikaya üye olma yasağı getiren kuraldan kaynaklanmaktadır.</p>

<p>3. Her ne kadar bu yasak daha sonra 5188 sayılı Kanun’la kaldırılmış ise de bireysel başvuruya konu uyuşmazlıkta ihlale sebebiyet veren işlemin tesisinde yürürlükte idi. Bu nedenle her ne kadar ihlale sebebiyet veren kanun hükmü artık mülga hale gelmişse de Anayasa Mahkemesinin verdiği ihlalden sonra ihlalin giderimi olarak o hükmün hukuk düzeninden ayıklanması gerekmektedir.</p>

<p>4. İhlalin kanunun açık hükmünden kaynaklandığı durumlarda ihlalin giderimi olarak Mahkememiz çoğunluğunun yaklaşımından farklı olarak yazmış olduğum giderim yönünden karşıoylardaki argümanların burada da geçerli olduğu kanaatindeyim (Örnek olarak bkz.: İsmail Yiğit [GK], B. No: 2021/57086, 31/7/2025 künyeli karardaki karşıoyum).</p>

<p>5. Bunun içindir ki bu durumda ulaşılan ihlalin giderimi olarak kanaatimizce bireysel başvuruya konu uyuşmazlıkta “uygulanacak kural”ın Anayasa’ya aykırılığının değerlendirilmesine ilişkin hukuki zeminin tesisi gerekmektedir.</p>

<p>6. Anayasa’nın 148. maddesi kapsamında Anayasa Mahkemesinin sahip olduğu bireysel hak ihlallerini giderme yetkisi, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesiyle bireysel başvuru kararları kapsamında tespit edilen ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedebilme yetkisine sahip olmak şeklinde ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir. Bu minvalde ihlalin ve sonuçlarının nasıl giderileceği hususunda -bireysel başvuru yetkisinin doğal bir sonucu da olarak- Anayasa Mahkemesi yetkili kılınmıştır.</p>

<p>7. Bireysel başvuru inceleme görevi esnasında ihlale neden olan kanun hükmünün çoğunluk kararında belirtilen yola ihtiyaç duyulmadan, Anayasa’ya uygunluk denetiminin yapılması amacıyla Anayasa Mahkemesi Genel Kurulunca gerçekleştirilecek olan norm denetimi yoluna taşınması gerekmektedir.</p>

<p>8. Bu sayede ihlalin sonuçlarının giderilmesinin,<i> “Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi”</i> başlıklı Anayasa’nın 152. maddesinin birinci fıkrasında<i> “Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır.”</i> şeklinde tanımlanan itiraz başvurusu yoluyla gerçekleştirilmesi mümkün olacaktır.</p>

<p>9. Bu hüküm gereğince bireysel başvuru incelemelerinde Anayasa Mahkemesi, ulaşılan ihlal sonucunun bireysel başvuruya konu uyuşmazlıkta uygulanan açık kanun hükmünden kaynaklanması durumunda, Anayasa’nın 152. maddesi gereğince<i> “davaya bakmakta olan mahkeme”</i> sıfatını haiz olduğundan bu madde hükmü gereğince kuralı norm denetimi görevi yapacak olan Anayasa Mahkemesi heyetinin incelemesine sunmalıdır.</p>

<p>10. Anayasa Mahkemesi de norm denetimi incelemesi sonucunda Anayasa’ya aykırı olduğu sonucuna ulaşırsa –ki böyle bir durumda bireysel başvuru incelemesinde Anayasa Mahkemesinin ihlalin kanunun açık hükmünden kaynaklandığı biçimindeki bir kanaate ulaşması nedeniyle norm denetiminde bu kuralın Anayasa’nın sendika hakkı ile ilgili 51. maddesine aykırı olduğu sonucuna ulaşması gerekecektir- bu durumda ihlalin kaynağı olan kanun hükmü iptal edileceğinden, 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrası gereği olan asıl etkili giderim de böylece sağlanmış olacaktır.</p>

<p>11. Bu yönü ile bakıldığında Anayasa Mahkemesi, ihlalin giderimi bağlamında 50. maddede yer alan farklı seçeneklerden uygun gördüklerini devreye sokabilmektedir. Bu minvalde ihlalin bizzat bireysel başvuruya konu uyuşmazlığı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte olan kanun hükmünden kaynaklanması ve bahse konu kanun hükmünün daha farklı bir sonuca ulaşmayı engelleyen açıklıkta bir düzenleme içermesi durumunda artık bu hükmün norm denetimi yoluyla Anayasa Mahkemesince incelenmesi gerekir.</p>

<p>12. Bununla birlikte, burada ihlalin kanundan kaynaklanması konusuyla ilgili olarak öncelikle bir hususun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Bireysel başvuru incelemelerinde ihlalin kanundan kaynaklandığı iki farklı durum söz konusu olabilmektedir. Birincisinde, müdahalenin dayanağı olan güvenceli bir kanun hükmü bulunmamaktadır. Bu durumda bir anlamda eksik düzenleme hali söz konusudur. İkincisinde ise müdahalenin dayanağı olarak açık bir kanun hükmü mevcuttur ve ihlal, derece mahkemelerince yeniden yargılama yapılması durumunda farklı yönde karar çıkmasına imkan vermeyen bu açık kanun hükmünden kaynaklanmaktadır. İşte burada giderim yönünden ancak bu biçimde açık bir kanun hükmünün varlığı durumunda itiraz yolunun çalıştırılması mümkündür. Eksik düzenlemeye dayalı bir kanunilik ihlali söz konusu olduğu ve dolayısıyla ortada somut bir kural bulunmadığı durumlarda ise giderim yönünden niteliği gereği itiraz yolunun çalıştırılması uygun olmayacaktır.</p>

<p>13. Bireysel başvuru inceleme sürecinde uyuşmazlığın esasını çözecek kuralda Anayasa’ya aykırılık olması durumunda öncelikle vurgulamak gerekir ki Anayasa Mahkemesinin Anayasa’nın 152. maddesi kapsamında bir yetki sorunu bulunmamaktadır. Bahse konu yetki, 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinden ziyade Anayasa’nın 152. maddesinden kaynaklanmaktadır.</p>

<p>14. Bu konuda yetki ile ilgili şu temel ilkeye bakmak konunun daha iyi kavranmasına da yardımcı olacaktır. Kamu hukukunda<i> “yetkisizlik asıl ve yetki istisna”</i> olduğundan, kamusal yetki kullanan tüm organ, kurum ve kişilerin sadece kendilerine açıkça verilen yetkiyi kullanma imkanı bulunmaktadır. Yine bu ilkenin gereği olarak kullanılan yetkinin ya Anayasa ya da kanunda öngörülmüş olması zorunludur. Verilmemiş bir yetkinin hukuk sistemimizde içtihatla kabulü mümkün değildir.</p>

<p>15. Dolayısıyla, konumuz bağlamında açıklığa kavuşturulması gereken asıl husus şudur: Bireysel başvuru incelemesi yapan Anayasa Mahkemesinin, ihlale yol açan kanun hükmünü, norm denetimi sıfatıyla çalışan Anayasa Mahkemesinin (Genel Kurulun) önüne itiraz yoluyla taşıma konusunda açık bir yetkisi var mıdır?</p>

<p>16. Bu bağlamda ilk olarak normlar hiyerarşisinde en üstte yer alan Anayasa metnine bakmak gerekmektedir. Konumuzla ilgili yetkinin dayanağı açıkça Anayasa’nın 152. maddesinde yer almaktadır. Bu madde, şartlar gerçekleştiğinde tüm mahkemelere itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine başvurma yetkisi tanır. Maddenin bireysel başvuru incelemesi yapan Anayasa Mahkemesi için de geçerli olduğu ise izahtan varestedir. Aksi durumda bu biçimdeki temel anayasal yetki Anayasa Mahkemesinden esirgenmiş olacaktır.</p>

<p>17. Nitekim bugüne kadar Anayasa Mahkemesi, bir diğer önemli görevi olan siyasi parti kapatma davalarında önündeki davada uygulanacak kanun hükmündeki Anayasa’ya aykırılıkların incelenmesini istediğinde dava konusu kuralı norm denetimi sıfatıyla görev yapacak olan Anayasa Mahkemesine taşımıştır. Geçmişte bunun çok sayıda örneği mevcuttur (bu yöndeki örnek bazı kararlar için bkz.: AYM, E.1998/2, K.1998/1, 09/01/1998; E.2000/86, K.2000/50, 12/12/2000; E.2010/17, K.2010/112, 08/12/2010).</p>

<p>18. Benzer bir yaklaşımla Yüce Divan sıfatıyla gerçekleştirdiği yargılamalarda da Anayasa Mahkemesi, önündeki ceza davasının değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikteki kanun hükümlerinde Anayasa’ya aykırılık görmesi durumunda aynı şekilde kuralı norm denetimi yapacak olan Anayasa Mahkemesinin önüne taşıyabilir.</p>

<p>19. Dolayısıyla bu aşamada açıklığa kavuşturulması gereken husus, Anayasa’nın 152. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen şartların bireysel başvuru kapsamında inceleme yapan Anayasa Mahkemesinde bulunup bulunmadığıdır.</p>

<p>20. Bu itibarla burada davada “uygulanacak kural” hususunun, bireysel başvuru incelemesi yapan Anayasa Mahkemesi’nin itiraz yolunu işletmesi usulü yönünden ele alınıp açıklanması gerekmektedir. Bilindiği üzere Anayasa Mahkemesi, norm denetiminde itiraz başvurularının ilk incelemesini gerçekleştirirken, “uygulanacak kural” ile kastedilenin davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte kurallar olduğunu kabul etmektedir (Örnek olarak bkz.: AYM, E.2000/56, K.2000/28, 17/10/2000; E.2013/14, K.2013/56, 10/4/2013; E.2015/76, K.2017/153, 15/11/2017, § 3; E. S.: 2018/8, K. S.: 2018/85, K.T.: 11/07/2018, § 2; E.2023/68, K.2024/190, 05/11/2024; E.2025/95, K.2025/92, 22/04/2025, § 2).</p>

<p>21. Yine ifade etmek gerekir ki Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru incelemelerinde davaya bakan mahkeme olduğu, temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğinin tespit edilmesi ve bu ihlalin giderilmesi noktasında bağlayıcı kararlar vermek suretiyle nihai hüküm tesis etmeye yetkili bir mahkeme sıfatı taşıdığı, yargısal denetim yetkisini kullandığı, bu denetimi yargısal usullerle gerçekleştirdiği ve bireysel başvuru yolunun bir hak arama yolu olarak bir dava niteliği taşıdığı tartışmasız bir gerçektir.</p>

<p>22. Hal böyle olduğundan bireysel başvuruya konu uyuşmazlığın çözümünde ihlale sebebiyet veren kanun hükmü bireysel başvuru incelemesi sürecinde Anayasa Mahkemesi tarafından açıkça Anayasa’ya aykırı görülürse, norm denetimi sıfatıyla bu konuda vereceği karara kadar Anayasa Mahkemesinin davayı geri bırakma yetkisini kullanması pekala mümkündür.</p>

<p>23. Yukarıda da belirtildiği üzere bireysel başvuru inceleme sürecinde Mahkemenin, ihlale yol açan kuralın denetimi için itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurmasının açık Anayasal dayanağı, Anayasa'nın 152. maddesi hükmüdür.</p>

<p>24. Dolayısıyla, bu konuda Anayasa'da açık bir yetki öngörülmüşken, bu yetkinin hukuksal dayanağı açısından 6216 sayılı Kanun'da veya başka bir kanunda hüküm bulunup bulunmaması hiçbir önem taşımamaktadır. Aksine, Anayasa’nın açık hükmüne rağmen 6216 sayılı Kanun’daki düzenlemelerden hareketle bu yetkinin kullanılamayacağı şeklindeki görüş önemli bir Anayasa’ya aykırılık teşkil edecektir.</p>

<p>25. Bu itibarla Anayasa’nın 152. maddesinin açık hükmü karşısında bireysel başvuru incelemelerinin başlayacağı dönemde 6216 sayılı Kanun’un hazırlık aşamasında bu yetkinin Anayasa Mahkemesine açıkça verilmesi şeklindeki bir düşünceye rağmen daha sonra bundan vazgeçilmesinden hareketle Anayasa Mahkemesinin bahse konu yetkiyi kullanamayacağı biçimindeki görüşe de katılmak mümkün değildir. Zira bu biçimdeki görüş hem kamu hukukunda yetki ile ilgili yukarıda yer verilen temel ilkeler hem de normlar hiyerarşisi gereği Anayasa’nın 152. maddesine aykırı bir kanun çıkarılamayacağı gerçeği karşısında hukuken savunulamaz.</p>

<p>26. Ek olarak, buradaki yetki konusunu, Anayasa Mahkemesinin siyasi sistem içerisinde bir “anayasal organ” olması yönünü de göz önünde tutarak ele almak gerekir. Zira, Anayasa Mahkemesi, gerçekleştirdiği denetimin önemine binaen bir “anayasal organ” olarak öngörülmüş olup bu minvalde Mahkemenin yetkilerinin dayanağı noktasında Anayasa hükümlerinin çok daha farklı bir değeri ve konumu bulunmaktadır.</p>

<p>27. Nitekim Anayasa Mahkemesinin anayasal organ sıfatını vurguladığım bir karşıoyumdaki açıklamalarım, Anayasa'nın 152. maddesinin bireysel başvuru incelemelerinde, ihlale neden olan kuralın Anayasa'ya aykırılığı durumunda temel bir pozitif dayanak işlevi görmesi gerektiği görüşünü güçlü bir biçimde desteklemektedir. Bu nedenle bahse konu karşıoydaki ilgili kısımlara aşağıda aynen yer vermek uygun olacaktır:</p>

<p><i>“Anayasa kurallarında da görüldüğü üzere Anayasa Koyucunun yargı erki içerisinde Anayasa Mahkemesine yönelik bu yaklaşımı, devletin yasama ve yürütme erklerini oluşturan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı gibi Anayasa Mahkemesini de bir ‘anayasal organ’ şeklinde öngördüğünü ortaya koymaktadır. Bunun içindir ki Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı gibi bir anayasal organ olmasından hareketle Anayasa Mahkemesinin oluşumu, görev ve yetkileri, sahip olduğu güvenceler ve çalışma usulü Anayasa’da oldukça detaylı biçimde düzenlenmiştir.</i></p>

<p><i>Nitekim doktrinde de Anayasa Mahkemesinin yargı organının bir parçası ve yüksek mahkeme niteliği taşımakla birlikte bir diğer özelliği olarak bir ‘anayasal organ’ olduğuna özellikle vurgu yapılmakta olup fonksiyonunun mahiyetinin Mahkemeye yargı içerisinde özel ve öncelikli bir mevki verdiği ifade edilmektedir. Avrupa doktrininde de Anayasa Mahkemelerini herhangi bir yüksek mahkeme değil, bir anayasal organ olarak görme eğilimi mevcut olup, bu bağlamda somut örnek olarak Federal Alman Anayasa Mahkemesinin aynı zamanda anayasal organ olduğu çok net biçimde ifade edilmektedir. </i></p>

<p><i>Anayasa Mahkemesinin anayasal organ olabilmesi için sadece Anayasa’da zikredilmesi yeterli değildir. Mahkemenin bir anayasal organ olarak kabul edilebilmesi için statüsü ve önemli yetkilerinin de Anayasa’da düzenlenmiş olması gerekir. Yine bir anayasal organ olmanın iki önemli sonucu olarak diğer anayasal organlar gibi Anayasa Mahkemesi de kendi içtüzüğünü çıkarma yetkisine sahiptir ve diğer anayasal organlardan daha alt bir konumda olmadığı gibi örgütlenme bakımından anayasal organlardan bağımsız konumdadır.</i></p>

<p><i>İşte bu nedenledir ki bir anayasal organ olması nedeniyle Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, görev, yetki ve işleyişinin doğrudan Anayasa tarafından ve ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiş olmasının bir sebebi vardır. Anayasa’nın kendisine verdiği görev ve yetkilerin bir gereği olarak yasama organını denetleyen Anayasa Mahkemesinin kuruluş ve işleyişinin yasama organının takdirine bırakılmamasıyla anayasa yargısının anlamının zayıflaması önlenmiştir.</i></p>

<p><i>Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, üyelerinin statüsü, görev ve yetkileri, denetim yolları ve kapsamı, kararlarının özellikleri ve çalışma ve yargılama usullerinin Anayasa’da detaylı biçimde belirlenmiş olması nedeniyle bu konularda ayrıntı ile ilgili kanun koyucuya sadece sınırlı bir düzenleme yetkisi tanınmış olduğu görülmektedir. Bu durumun yukarıda da ifade edilmeye çalışıldığı üzere Anayasa Mahkemesinin yasama organını denetlemesinden kaynaklandığı açıktır. Zira denetleyen organın hukuki statüsü ile görev ve yetkilerini belirleme yetkisinin denetlenen organa bırakılması mümkün olamaz</i><i>1</i><i>.</i></p>

<p><i>Bunun içindir ki Anayasa Mahkemesinin kuruluşu ve yargılama usullerini düzenleyen 6216 sayılı Kanun önemli ölçüde Anayasa tarafından getirilen ayrıntılı Anayasal hükümleri açıklayıp tekrar etmektedir. Bu durum diğer yüksek mahkemelere kıyasla Anayasa Mahkemesinin konumu açısından oldukça önemli bir anayasal güvence olarak görülmektedir</i><i>2</i><i>. Anayasa Mahkemesinin oluşumu, görev ve yetkileri ve çalışma usulü ve benzeri konuların ayrıntılı biçimde Anayasa’da düzenlenmesi nedeniyle yapısında veya görevlerinde bir değişiklik yapılabilmesi ancak bu konudaki bir Anayasa değişikliği ile mümkün hale gelebilecektir</i><i>3</i><i>.”</i> (Bkz.: “AYM, E.2023/104, K.2023/177, K.T.: 11/10/2023” künyeli kararda Yusuf Şevki Hakyemez’in karşıoyu: §§ 24-29).</p>

<p>28. Yukarıda sıralananlar bağlamında, bir anayasal organ olması hususu da dikkate alındığında, Anayasa Mahkemesinin görevinin ifası noktasında sahip olduğu yetkilerle ilgili olarak asıl bakılması gereken yerin Anayasa hükümleri olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle bakıldığında 6216 sayılı Kanun’da bahse konu yetkinin açıkça verilmemiş olmasının bu yetkinin varlığı ile ilgili değerlendirmelerde hiçbir hukuki değeri bulunmamaktadır.</p>

<p>29. Zira bir anayasal organ olarak Anayasa Mahkemesinin yetkileri ile ilgili asıl bakılması gereken hukuki düzlem Anayasa’dır. Anayasa’nın 152. maddesi, bu yönü ile siyasi parti kapatma davaları ve Yüce Divan sıfatıyla bakılan davalarda olduğu gibi bireysel başvuru incelemelerinde de Anayasa Mahkemesine davaya bakmakta olan mahkeme sıfatı ile önündeki uyuşmazlığa uygulanacak somut kanun hükmünü itiraz yolu ile norm denetimi sıfatıyla görev yapan Anayasa Mahkemesinin önüne taşıma yetkisini vermektedir.</p>

<p>30. Bununla birlikte, giderim yönünden bu şekilde bir görüş savunulduğunda hemen akla benzer başvurularda, Anayasa Mahkemesinin -bugüne kadar benim de katıldığım şekilde- ihlalin dayanağı olan kanun hükmü ile ilgili olarak ya Türkiye Büyük Millet Meclisine çağrıda bulunması (örnek bazı kararlar için bkz.: Y.T. [GK], B. No: 2016/22418, 30/5/2019; Bedrettin Morina [GK], B. No: 2017/40089, 5/3/2020; Sabri Uhrağ [GK], B. No: 2017/34596, 29/12/2020; Muammer Bulut [GK], B. No: 2020/9066, 21/11/2024; Caner Şafak [GK], B. No: 2024/41763, 8/7/2025) ya da derece mahkemelerinden Anayasa’nın 152. maddesindeki itiraz yolu aracılığı ile kuralı Anayasa Mahkemesinin önüne getirme yolunu devreye sokmalarını istemesi gelmektedir (örnek bazı kararlar için bkz.: (Hulusi Yılmaz [GK], B. No: 2017/17428, 1/12/2022; Kemtaş Tekstil İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. [GK], B. No: 2020/22192, 17/5/2023; Mohamma Salem Pashto ve Nazı Salem [GK], B. No: 2019/26339, 17/5/2023; Meryem Boyacıoğlu [1. B.], B. No: 2020/9020, 13/3/2025).</p>

<p>31. Bireysel başvuru incelemelerinde ihlalin bizzat uyuşmazlığın esasını çözecek olan kanun hükmünden kaynaklanması durumunda Anayasa Mahkemesinin kullandığı bu iki yol da yasama organında ve derece mahkemelerinde belli ölçüde karşılık bulmuş ve bu şekilde ihlale sebebiyet veren kanun hükmü ya yapılan çağrı üzerine yasama organı tarafından kaldırılmış veya Anayasa’ya uygun hale getirilmiş ya da itiraz yolu ile derece mahkemelerince Anayasa Mahkemesinin önüne getirildiğinde iptal edilmiştir.</p>

<p>32. Bununla birlikte, ihlal kararının giderim kısmında Anayasa Mahkemesince her iki seçeneğe de yer verilmiş olmasına rağmen, yine de ihlale sebebiyet veren somut kanun hükmünün yasama organı tarafından kaldırılmaması veya itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesinin önüne getirilmemesi durumu söz konusu olabilmektedir (İhlal kararında her iki yol dile getirilmesine rağmen 31.07.2025 tarihine kadar bu çağrılardan olumlu sonuç alınamayan örnek bazı kararlar için bkz.: Mohamma Salem Pashto ve Nazı Salem [GK], B. No: 2019/26339, 17/5/2023; Fikret Aslan [GK], B. No: 2019/41241, 25/2/2025). Böyle bir durumda ise Anayasa Mahkemesinin insan haklarını koruma noktasındaki olumlu gayreti sonuçsuz kalabilmektedir.</p>

<p>33. Oysa, bireysel başvuru mekanizması ancak farklı paydaşların her birinin insan hakları ihlallerini giderme sorumluluğunu etkin biçimde kabul etmesi ve bu konuda kendilerinden beklenen performansı sergilemesi halinde işlerlik kazanacak bir sistemdir. Bu düzeydeki bir uygulama birliğinin varlığı halinde ancak bireysel başvurudan amaçlanan sonuç elde edilebilir.</p>

<p>34. İşte bu çerçevede Anayasa Mahkemesinin ihlalin kanundan kaynaklandığını tespit etmesi durumunda; bu keyfiyeti yasama organına bildirdiğinde yasama organının ihlale sebebiyet veren hükme ilişkin yapması gerekenleri bir an evvel yapması; benzer şekilde derece mahkemelerinin ihlale sebebiyet veren kanun hükmünü itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine taşıması gerekmektedir.</p>

<p>35. Zira, bireysel başvuru bir hak arama yolu olarak işin merkezine Anayasa Mahkemesini koymakla birlikte, bu hak arama yolundan istenilen olumlu sonuçların elde edilebilmesi için kamusal yetki kullanan tüm kişi ve kurumların hak ihlallerine sebebiyet vermeyen bir yaklaşımla görevlerini yerine getirmeye özen göstermeleri fevkalade önem arz etmektedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi dışındaki mahkemelere ve yasama organına ihlallerin ortadan kaldırılması noktasında oldukça önemli görev ve sorumluluklar yüklenmiş durumdadır.</p>

<p>36. Nitekim, Anayasa'nın Başlangıç kısmında belirtildiği gibi, kuvvetler ayrılığı devlet organları arasında bir üstünlük sıralaması değil, yetki ve görevlerin kullanımıyla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliğidir. Bireysel başvuru sistemi de kamusal yetki kullanan tüm kişi, kurum ve kuruluşların bu işbirliği yaklaşımını sergilemesini gerektirmektedir.</p>

<p>37. Bununla birlikte, bireysel başvuru incelemelerinde ihlalin doğrudan kanun hükmünden kaynaklanması halinde, yasama organı ve derece mahkemeleri kendilerinden beklenen katkıyı sunmadığında, devreye artık kaçınılmaz olarak, benim giderim yönünden bu karşıoyda önerdiğim çözüm yolu sokulmalıdır.</p>

<p>38. Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin, ihlale sebebiyet veren kanun hükmünü itiraz yoluyla kendi önüne taşıması yolu çözüm olarak gündeme gelecektir. İfade etmek gerekir ki bu yöntemin “kendi kendine başvuru” biçiminde görülmesi doğru değildir; zira Anayasa’nın 152. maddesi, mahkeme sıfatını haiz tüm yargı organlarına bu yetkiyi tanımıştır. Bireysel başvuruda da Anayasa Mahkemesi aynı sıfatı taşımaktadır.</p>

<p>39. Aksi durumda ihlali giderme noktasında yasama organının kuralı kaldırma veya değiştirme ya da derece mahkemelerinin itiraz yolunu devreye sokma şeklindeki inisiyatiflerini beklemek gerekecektir. Nitekim, gelinen aşama itibariyle, daha önce verilen kimi ihlal kararları bağlamında, mahkemeler ve yasama organının kendilerinden bekleneni tam anlamıyla yapmadığı da gözlemlendiğinden, ihlale yol açan kanun hükmünün bizzat Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenip iptal edilmesi gibi daha etkili bir giderim yolunun uygulanması artık zorunluluk halini almıştır. Bu durum bireysel başvurudaki etkin hukuki korumanın tesisi ve ihlale sebebiyet veren kanun hükmündeki Anayasa’ya aykırılığın giderilebilmesi bakımından gereklidir.</p>

<p>40. Bu kapsamda, bireysel başvuru incelemelerinde bugüne dek ihlalin kanundan kaynaklanması durumunda belirtilen giderim yollarının ne ölçüde etkili olduğunu anlayabilmek için, bu konudaki istatistikleri kısaca incelemekte fayda vardır.</p>

<p>41. Anayasa Mahkemesi ihlalin kanun hükmünden kaynaklanması nedeniyle ilk olarak 30/5/2019 tarihinde yasama organına çağrıda bulunmuştur. Bu karardan iki buçuk yıl sonra 1/12/2022 tarihinde ise Anayasa Mahkemesince derece mahkemelerine Anayasa’nın 152. maddesi gereğince itiraz yolunun çalıştırılması yolu gösterilmeye başlanmıştır.</p>

<p>42. Anayasa Mahkemesi ilk olarak Y.T. kararında (bkz.: Y.T. [GK], B. No: 2016/22418, 30/5/2019) ihlalin kanundan kaynaklandığı gerekçesiyle 6458 sayılı Kanun'un 53. maddesinin (3) numaralı fıkrasında değişiklik yapılması hususundaki keyfîyetin yasama organına bildirilmesine karar vermiştir. Bahse konu ilk çağrı kararından 31.07.2025 tarihine kadar toplam 25 ihlal kararında yasama organına bu şekilde çağrıda bulunulmuştur. Yasama organı ise bu çağrılardan sonra sadece dört tanesinde ihlale sebebiyet veren kanun hükümlerinde değişiklik yapmıştır.</p>

<p>43. İhlalin kanundan kaynaklandığı durumlarda Anayasa Mahkemesi ihlalin giderimi bağlamında Hulusi Yılmaz kararıyla (Hulusi Yılmaz [GK], B. No: 2017/17428, 1/12/2022) birlikte artık ihlale sebebiyet veren ve Anayasa’ya aykırı olan kanun hükmünün iptali için Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesine başvurulmasının başvuruya konu olayın koşulları dikkate alındığında daha doğru bir yol olarak ortaya çıkmakta olduğuna işaret etmeye başlamıştır. Böylece Anayasa Mahkemesi artık ihlalin gideriminin bu şekilde sağlanabileceğini belirterek yeniden yargılama yapmak üzere dosyayı derece mahkemelerine gönderirken, aynı zamanda bu mahkemelerden somut norm denetimi yolu ile ihlale sebebiyet veren kanun hükmünü Anayasa Mahkemesinin önüne getirmelerini beklemektedir. 01/12/2022 tarihinden 31.07.2025 tarihine kadar toplam 13 kararda ihlale sebebiyet veren sekiz kurala ilişkin Anayasa’nın 152. maddesi yolu derece mahkemelerine önerilmiş olup, sadece beş kurala ilişkin somut norm denetimi başvurusu Anayasa Mahkemesine yapılmıştır.</p>

<p>44. Yukarıda yer verilen istatistiki verilerde de görüldüğü üzere Anayasa Mahkemesinin bugüne kadarki karar pratiği göz önüne alındığında, yasama organına yapılan çağrıların fevkalade sınırlı bir kısmında kanun değişikliğine gidildiği; derece mahkemelerine önerilen somut norm denetimi başvurularının ise kısmen gerçekleştirildiği görülmektedir.</p>

<p>45. Gelinen bu aşamada artık Anayasa Mahkemesinin kendisinin bireysel başvuru incelemesi sürecinde itiraz yolunu çalıştırmasının daha isabetli olacağı kanaatinde olduğum için, eldeki dosyada giderim yönünden çoğunluğun ulaştığı<i> “Kararın bir örneğinin sendika hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Diyarbakır 3. İdare Mahkemesine (E.2011/1139, K.2012/390) gönderilmesi”</i> şeklindeki sonuca katılmamaktayım.</p>

<p>46. Sonuç olarak, bireysel başvuru sisteminin etkili bir hak arama yolu olarak devam edebilmesi için, Anayasa Mahkemesinin ihlalin kanundan kaynaklandığı durumlarda Anayasa’nın 152. maddesi kapsamında itiraz yolunu bizzat işletmesi zorunluluk halini almıştır.</p>

<p>47. Dolayısıyla ihlalin giderimi yönünden eldeki bireysel başvuruda ihlale sebebiyet veren kanun hükmü için itiraz yolunun çalıştırılması gerektiği gerekçesiyle bu dosyada giderim yönünden çoğunluğun ulaştığı sonuca katılmamaktayım.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <table class="table table-bordered table-sm">
    <tbody>
     <tr>
      <td width="100%">
      <p>Üye</p>

      <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
      </td>
     </tr>
    </tbody>
   </table>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>​</p>

<p>_________________________</p>

<p><sup>1</sup> Bülent Tanör / Necmi Yüzbaşıoğlu, Türk Anayasa Hukuku, 20. Bası, Beta Yay., İstanbul, 2020, s. 486-487.</p>

<p><sup>2</sup> Mehmet Merdan Hekimoğlu, Alman Hukuku Işığında Türk Anayasa Yargısının Hukuki Boyutları, Detay Yay., Ankara, 2004, s. 66-67.</p>

<p><sup>3</sup> Yılmaz Aliefendioğlu, Anayasa Yargısı ve Türk Anayasa Mahkemesi, Yetkin Yay., Ankara, 1996, s. 212.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202148905-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 10:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/yargi/aymsasa.jpg" type="image/jpeg" length="19534"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukat Ramazan Özkepir vefat etti]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/avukat-ramazan-ozkepir-vefat-etti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/avukat-ramazan-ozkepir-vefat-etti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ankara Barosu üyesi Avukat Ramazan Özkepir (36149) vefat etti. Özkepir için bugün saat 14:00’de Yargıtay Başkanlığı’nda resmi tören yapılacak.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><i>Ankara Barosu'ndan yapılan açıklama şöyle;</i></p>

<p><strong>BAROMUZ ÜYESİ AV. RAMAZAN ÖZKEPİR (36149) VEFAT ETMİŞTİR</strong></p>

<p>05.02.2020 tarihinde avukatlık mesleğine başlayan Baromuz üyesi Av. Ramazan ÖZKEPİR (36149) vefat etmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Cenazesi, 10.08.2026 Pazartesi günü (bugün) saat 15.45’te Karşıyaka Mezarlığı Camii’nde kılınacak cenaze namazının ardından Karşıyaka Mezarlığı’na defnedilecektir.</p>

<p>Meslektaşımıza Allah’tan rahmet, ailesine ve Baromuz üyelerine başsağlığı dileriz.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/08/ramazan-ozkepir.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>YAŞAM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/avukat-ramazan-ozkepir-vefat-etti</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 10:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/ramazan-ozkepir-1.jpg" type="image/jpeg" length="81020"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA['Çocuk cinayetleri’ne ilişkin düzenleme Meclis’te kabul edildi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/cocuk-cinayetlerine-iliskin-duzenleme-mecliste-kabul-edildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/cocuk-cinayetlerine-iliskin-duzenleme-mecliste-kabul-edildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Minguzzi ve Atlas cinayetiyle gündemi sarsan ‘çocuk cinayetleri’ne ilişkin düzenleme Meclis’te kabul edildi. Yasadaki ‘suça sürüklenen çocuk’ tanımının yerini ‘adli süreçteki çocuk’ aldı. 18 yaşını doldurmayan faillerde suç ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiriyorsa 19 yıldan 27 yıla, müebbet hapis cezasını gerektiriyorsa 15 yıldan 18 yıla kadar hapis verilecek.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Suça sürüklenen çocuklara ilişkin düzenlemeleri içeren Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi TBMM Genel Kurul'da kabul edilerek yasalaştı. Kanunla getirilen düzenlemelere yönelik 10 soru ve yanıtları şöyle...</p>

<p><strong>1- "Suça sürüklenen çocuk" ibaresinin yerine ne kullanılacak?</strong></p>

<p>Çocuk Koruma Kanunu, Sosyal Hizmetler Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu'nun çeşitli hükümlerinde yer alan "suça sürüklenen" ibaresi "adli süreçteki" olarak değiştirilecek.</p>

<p><strong>2- Çocuk hakkında kamu davası açılması durumunda ne yapılacak?</strong></p>

<p>Çocuk hakkında kamu davası açılması halinde durum, gerekli idari tedbirlerin alınması amacıyla Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı il veya ilçe müdürlüklerine bildirilecek.</p>

<p><strong>3- Fiili işlediği sırada 15 yaşını doldurmuş olup da 18 yaşını doldurmamış kişiler hakkında suç ağırlaştırılmış müebbet veya müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde hapis cezaları nasıl olacak?</strong></p>

<p>Fiili işlediği sırada 15 yaşını doldurmuş olup da 18 yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında suç ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde 19 yıldan 27 yıla, müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde 15 yıldan 18 yıla kadar hapis cezasına hükmolunacak.</p>

<p><strong>EVDEKİ SİLAH CEZASI</strong></p>

<p><strong>4- Ateşli silahın dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı şekilde muhafaza edilmesi suretiyle çocuk tarafından ele geçirilmesine neden olan kişi nasıl cezalandırılacak?</strong></p>

<p>Ateşli silahın dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı şekilde muhafaza edilmesi suretiyle çocuk tarafından ele geçirilmesine neden olan kişi, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde 1 yıldan 3 yıla kadar hapisle cezalandırılacak.</p>

<p><strong>5- Ceza sorumluluğu bulunmayan adli süreçteki çocuklara yönelik nasıl bir düzenlemeye gidiliyor?</strong></p>

<p>Ceza sorumluluğu olmayan adli süreçteki çocuklar için çocuklara özgü güvenlik tedbiri niteliğinde "yönlendirme tedbirleri" belirlendi. Bunlar, "sosyal ve toplumsal hizmetler tedbiri", "dijital risklerden korunma tedbiri", "kitap ve kütüphane tedbiri", "çevreye saygı ve çevre temizliği tedbiri" ve "tütün, nikotin, alkol, kumar, uyuşturucu ve uyarıcı madde ile davranışsal bağımlılık tedbiri" başlıklarında sıralandı.</p>

<p>Bu tedbirlerin yerine getirilmesi sırasında ortaya çıkabilecek direnç veya zorluklara karşı kolluktan yardım istenebilecek. Ayrıca tedbirlerin yerine getirilmesinde kurumların koordinasyonu merkezde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından, il ve ilçelerde kurumların koordinasyonu ile takip vali ve kaymakam tarafından sağlanacak.</p>

<p><strong>6- Koruyucu ve destekleyici tedbirlerin yerine getirilmesinde kurumların koordinasyonu nasıl sağlanacak?</strong></p>

<p>Koruyucu ve destekleyici tedbirlerin yerine getirilmesinde kurumların koordinasyonu, merkezde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nca, il ve ilçelerde kurumların koordinasyonu ile takip vali ve kaymakam tarafından sağlanacak. Bu amaçla il ve ilçelerde sekretarya hizmetleri Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlükleri tarafından yürütülecek.</p>

<p><strong>TAZYİK HAPSİ KİMLERE</strong></p>

<p><strong>7- Çocuk hakkında verilen koruyucu ve destekleyici tedbir kararlarının gereklerine aykırı hareket edenlere hangi cezalar verilecek?</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Çocuk hakkında verilen koruyucu ve destekleyici tedbir kararlarının gereklerine aykırı hareket eden ana, baba, vasi veya bakım ve gözetiminden sorumlu kimse, fiil suç teşkil etse dahi ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre çocuk hâkimi kararıyla 3 günden 10 güne kadar "tazyik hapsi" ile cezalandırılacak.</p>

<p><strong>8- Sosyal inceleme kimlere uygulanacak?</strong></p>

<p>Çocuk Koruma Kanunu'nda yapılan değişiklikle 15 yaşını doldurmamış çocuk hakkında sosyal inceleme yaptırılması zorunlu olacak. Cumhuriyet savcısı, mahkeme veya çocuk hâkimi tarafından 15 yaşını doldurmuş çocuk hakkında sosyal inceleme yaptırılmaması halinde gerekçesi iddianamede veya kararda gösterilecek.</p>

<p><strong>9- Adli süreçteki çocuğun yargılaması sonunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi halinde ne olacak?</strong></p>

<p>Adli süreçteki çocuklar hakkında yapılan yargılama sonunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi halinde yönlendirme tedbirlerinden uygun görülen biri veya birkaçı da denetimli serbestlik tedbiri olarak uygulanacak. Bu fıkra uyarınca hükmedilecek yükümlülükler, düzenlemede sayılan kurumlar tarafından yerine getirilecek. Suçun işlenmesi nedeniyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın az olması halinde adli süreçteki çocuklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilmesi için zararın giderilmesi şartı aranmayabilecek.</p>

<p><strong>KESİCİ, DELİCİ, BERELEYİCİ ALETLERİN SATIŞI</strong></p>

<p><strong>10- Bıçak ile diğer kesici, delici veya bereleyici aletlerin satışına yönelik nasıl bir düzenlemeye gidilecek?</strong></p>

<p>Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun kapsamı dışında kalan her tür bıçak ile diğer kesici, delici veya bereleyici aletlerin, Avda ve Sporda Kullanılan Tüfekler, Nişan Tabancaları ve Av Bıçaklarının Yapımı, Alımı, Satımı ve Bulundurulmasına Dair Kanun'a göre ruhsatlandırılan yerler ile ilgili yönetmeliğe göre ruhsatlandırılan işyerleri dışında satışı ve sergilenmesi yasaklanacak. Bu hüküm 1 Aralık 2026'da yürürlüğe girecek. 18 yaşından küçük çocuklara satılması ve çocuklar tarafından satın alınması veya taşınması yasaklanacak. Bu yasaklara uymayanlara 5 bin lira, kabahate konu bıçak veya aletlerin sayı veya nitelik bakımından vahim olması halinde ise 10 bin lira idari para cezası verilecek. Ayrıca bu kabahatin işlendiğini öğrenen işletici veya sorumlunun yetkili makamlara bildirim yapmaması halinde 5 bin lira idari para cezası verilecek. Kabahatin konusu olan eşyanın mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilecek.</p>

<p><strong>GÜRLEK: CAYDIRICI YAPTIRIMLARIN ÖNÜ AÇILDI</strong></p>

<p>Adalet Bakanı Akın Gürlek, “Göreve geldiğimiz ilk günlerden itibaren çocuklarımızı suçla özdeşleştiren kavram ve uygulamaları değiştireceğimizi ifade ettik. Bu kapsamda ‘suça sürüklenen çocuk’ yerine ‘adli süreçteki çocuk’ kavramını hukuk sistemimize kazandırılmış oldu” dedi.</p>

<p>Bakan Gürlek, TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilen 'Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi'ne ilişkin sanal medya hesabı üzerinden paylaşım yaptı. Bakan Gürlek paylaşımda şunları vurguladı: “Çocuk adalet sistemimizi daha güçlü, daha caydırıcı ve çocuğun üstün yararını esas alan bir yapıya kavuşturan Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Gazi Meclisimizde kabul edilerek yasalaştı. Yeni düzenlemeyle; ağır suçlarda daha caydırıcı yaptırımların önü açıldı, çocukların suç örgütleri tarafından kullanılmasına karşı mücadele güçlendirildi ve 15 yaşından küçük çocuklar için sosyal inceleme zorunlu hale getirildi. Göreve geldiğimiz ilk günlerden itibaren çocuklarımızı suçla özdeşleştiren kavram ve uygulamaları değiştireceğimizi ifade ettik. Bu kapsamda ‘suça sürüklenen çocuk’ yerine ‘adli süreçteki çocuk’ kavramını hukuk sistemimize kazandırılmış oldu.” (Hürriyet)</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/cocuk-cinayetlerine-iliskin-duzenleme-mecliste-kabul-edildi</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 07:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/minguzzi.webp" type="image/jpeg" length="84817"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Danıştay 6. Dairesi'nin 2003/1709 E., 2004/26 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/danistay-6-dairesinin-20031709-e-200426-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/danistay-6-dairesinin-20031709-e-200426-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Danıştay 6. Dairesi'nin 12.01.2004 tarihli, 2003/1709 E., 2004/26 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p><strong>T.C.<br />
D A N I Ş T A Y<br />
ALTINCI DAİRE<br />
Esas No: 2003/1709<br />
Karar No: 2004/26</strong></p>

<p><br />
Temyiz İsteminde Bulunan :… Belediye Başkanlığı<br />
Vekili :Av....<br />
Karşı Taraf : ... Bankası … Şubesi Müdürlüğü<br />
Vekili :Av. ...<br />
İstemin Özeti :... İdare Mahkemesinin … günlü, E:..., K:... sayılı kararının usul ve yasaya aykırı olduğu ileri sürülerek bozulması istenilmektedir.</p>

<p>Savunmanın Özeti :Temyiz edilen kararda bozma nedenlerinden hiçbiri bulunmadığından, usul ve kanuna uygun olan kararın onanması gerektiği savunulmaktadır.</p>

<p>Danıştay Tetkik Hakimi ...'un Düşüncesi :Parselasyon işleminin dayanağı 1/1000 ölçekli uygulama imar planı dava konusu edilmediğinden, dava konusu parselasyon işleminin 3194 sayılı yasa ve ilgili yönetmelik hükümleri ile 1/1000 ölçekli uygulama imar planına ve parselasyon ilkelerine uygun yapılıp yapılmadığının irdelenmesi suretiyle yeniden karar verilmesi gerektiğinden mahkeme kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.</p>

<p>Danıştay Savcısı ...'nun Düşüncesi :..., … ilçesi ... Mahallesi … pafta, … ada, … parselde kayıtlı taşınmazın bulunduğu yerde 3194 sayılı Kanunun 18.maddesine göre imar uygulaması yapılmasına ilişkin 21.9.2001 günlü ve … sayılı Belediye Encümen Kararını iptal eden idare mahkemesi kararının bozulması istenilmektedir.</p>

<p>Dosyanın incelenmesinden, davacı tarafından parselasyon işlemi sonucu kendisine tahsis edilen parselin başkaları ile hisseli olduğunu ve taşınmazın düzenleme öncesi konumu ile ilişkisinin bulunmadığı, düzenlemenin adalet ve eşitlik ilkelerine ters düştüğü, belediyenin yeni oluşturduğu parsellerin her birine kendisini hissedar yaparak Kanunun amacı dışına çıktığı, mevzuat hükümlerine aykırı biçimde kapanan kadastrol yolların belediyeye ait parsel şeklinde düzenlemeye dahil edildiği ve düzenleme sonucu belediye adına parseller oluşturulduğu iddiaları ile parselasyon işleminin iptali istemiyle dava açıldığı halde mahkemece imar planı yönünden inceleme yapılıp dava konusu parselasyon işleminin iptal edildiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>Bu yüzden parselasyon işleminin iptali istemiyle açılan davanın davacının iddiaları gözönünde bulundurularak karara bağlanması gerekmektedir.</p>

<p>Açıklanan nedenlerle temyiz konusu mahkeme kararının bozulmasının uygun olacağı düşünülmektedir.</p>

<p><strong>TÜRK MİLLETİ ADINA</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Karar veren Danıştay Altıncı Dairesince Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra işin gereği görüşüldü:</p>

<p>Dava, ..., … İlçesi, … pafta, … ada, … parsel sayılı taşınmazın bulunduğu alanda 3194 sayılı İmar Kanununun 18.maddesi uyarınca parselasyon yapılmasına ilişkin 21.9.2001 günlü, 697 sayılı belediye encümeni kararının iptali istemiyle açılmış; idare mahkemesince, yerinde yaptırılan keşif ve bilirkişi incelemesi sonucunda düzenlenen raporla, dosyadaki bilgi ve belgelerin birlikte değerlendirilmesinden, yapılan düzenleme sonucunda oluşturulan imar parsellerinin standart bir büyüklüğünün bulunmadığı, objektif kriterlere dayanılmadığı kentsel siluet açısından birbirine yakın adalarda bile farklı yapılaşma ve yoğunluk kararlarının oluşturulduğu anlaşıldığından, dava konusu işlemde mevzuata uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle iptaline karar verilmiş, bu karar davalı idare vekili tarafıdan temyiz edilmiştir.</p>

<p>3194 sayılı Yasanın 18.maddesinin 1.fıkrasında, imar hududu içinde bulunan binalı veya binasız arsa ve arazileri malikleri veya diğer sahiplerinin muvafakatı aranmaksızın birbirleri ile, yol fazlaları ile, kamu kurumlarına veya belediyelere ait bulunan yerlerle birleştirmeye, bunları yeniden imar planına uygun ada veya parsellere ayırmaya, müstakil, hisseli veya kat mülkiyeti esaslarına göre hak sahiplerine dağıtmaya ve re'sen tescil işlemlerini yaptırmaya belediyelerin yetkili olduğu kurala bağlanmıştır. İmar Kanununun 18.maddesi uyarıca yapılacak Arazı ve Arsa Düzenlemesi ile İlgili Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 10.maddesinde de imar parsellerinin oluşturulması ve dağıtımındaki esaslar belirlenmiştir.</p>

<p>Anılan Yasa ve Yönetmelik hükümlerinin değerlendirilmesinden, parselasyon işlemiyle amaçlananın imar planı, plan raporu ve imar yönetmeliği hükümlerine göre imar adasının tüm biçim ve boyutu, yapı düzeni, inşaat yaklaşma sınırı ve bahçe mesafeleri, yapı yüksekliği ve derinliği, yerleşme yoğunluğu, taban alanı ve kat alanı katsayısı, arazinin kullanma şekli, mülk sınırları, mevcut yapıların durumu gözönüne alınmak suretiyle sorunsuz, üzerinde yapı yapmaya elverişli imar parseli oluşturmak olduğu açıktır.</p>

<p>Öte yandan, bir bölgede parselasyon işlemi yapılabilmesi için öncelikle 1/1000 ölçekli uygulama imar planı yapılması ve parselasyon işlemimin de bu plana dayalı olması gerekmektedir.<br />
Dosyanın incelenmesinden, davanın davacıya ait taşınmazın bulunduğu alanda 3194 sayılı İmar Kanununun 18.maddesi uyarınca yapılan parselasyon işleminin iptali istemiyle açıldığı, idare mahkemesince, dava konusu düzenlemenin 3194 sayılı Yasanın 18.maddesi ve ilgili Yönetmelik hükümlerine uygun olup olmadığının tespiti amacıyla yerinde keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırıldığı, ancak bilirkişi raporunda parselasyon işlemiyle birlikte, bu işlemin dayanağı imar planına yönelik değerlendirmelere de yer verildiği, mahkemenin de, dava konusu olmadığı halde imar planına yönelik değerlendirmeleri esas almak suretiyle parselasyon işleminin iptaline karar verdiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>Bu durumda, parselasyon işleminin dayanağı 1/1000 ölçekli uygulama imar planı dava konusu edilmediğinden, dava konusu parselasyon işleminin yukarıda anılan Yasa ve Yönetmelik hükümleri ile 1/1000 ölçekli uygulama imar planına ve parselasyon ilkelerine uygun yapılıp yapılmadığının, irdelenmesi suretiyle yeniden bir karar verilmelidir.</p>

<p>Açıklanan nedenlerle, ... İdare Mahkemesinin … günlü, E:..., K:... sayılı kararının BOZULMASINA, …-lira karar harcı ile fazla yatırılan …-lira harcın temyiz isteminde bulunana iadesine, dosyanın adı geçen mahkemeye gönderilmesine 12.1.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/danistay-6-dairesinin-20031709-e-200426-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/07/yargi/danistaysa.jpg" type="image/jpeg" length="63422"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Millete danışmadan 'yaptım oldu' ile bu iş olmaz!]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/millete-danismadan-yaptim-oldu-ile-bu-is-olmaz-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/millete-danismadan-yaptim-oldu-ile-bu-is-olmaz-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifinin kanunlaşması halinde, uygulanması MGK’nın alacağı kararının Resmi Gazete’de yayımlanması ön şartına bağlanmıştır.</p>

<p>Erteleme kapsamına alınan suçlar adı belirtilmiş bir terör örgütünün faaliyetleri ile sınırlı tutulmuş olup, bu yönü ile düzenlemenin “eşitlik” ve “adalet” ilkeleri bakımından sorunlu olduğu görülmektedir.</p>

<p>Kesin olan; suça iştirakin hangi derecesi olursa olsun veya TCK m.220/5 gereğince terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde kasten öldürme suçları ile bu suçlara teşebbüsten sorumlu tutulanlar ve 01.06.2005 tarihinden önce işlenen müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının gerektiren suçlar kapsam dışı bırakıldığından, bunlar dışında kalan suçlar ile sorumluları kapsama girmişlerdir. Cezaya göre değil de suça göre istisnaların öngörülmesi isabetli olurdu.</p>

<p>Yeri gelmişken;</p>

<p>“Ben şuyum buyum” demenin bir manası yok! Tamam doğarken ne olduğunu seçme imkanın yok, ama Türk vatandaşı oldun mu bu iş biter. Artık önemli olan ne olduğun değil, bunu sahiplenerek verdiğin demokrasi ve hukuk mücadelesidir. Kimlik üzerinden siyaset en hatalı iştir.</p>

<p>Birisi “bu anahtar yasa” diyor, ne demek bu? “Diğer kapıları açmak için anahtar” da ne demek? “Onun ne dediği önemli değil, bize güvenin” diyerek işin içinden çıkılamaz, belli ki işin bir tarafında, vatana ihanetten cezasını çekenin milletin muhatabı olması mümkün değildir. Türk milletine danışılmadan, “yaptım oldu” ile de bu iş olmaz!</p>

<p>Mesele, suç veya ceza affı veya soruşturma, kovuşturma ve ceza erteleme çerçevesinde ele alındığında; Kanun Teklifinin en önemli sorununun “eşitlik” ve “adalet” ilkelerinde ortaya çıktığı, bugüne kadar 4616 sayılı Kanun ve bu Kanunu değiştiren 4758 sayılı Kanun da dahil olmak üzere, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na eklenen birçok geçici madde ile af benzeri veya erteleme kanunlarının çıkarıldığı, ancak ilk defa bir terör örgütünün adı zikredilmek suretiyle ceza affı veya soruşturma, kovuşturma ve infaz erteleme yönteminin tercih edildiği görülmektedir.</p>

<p>Anayasa m.10 ile güvence altına alınan “kanun önünde eşitlik” mutlak veya tam bir fiili eşitlik olmayıp, hukuki eşitlik olarak uygulanmaktaysa da, burada fiili eşitlikten ayrılmayı gerçekten zorunlu kılan bir sebebin varlığı ve hukuki eşitliğin sağlandığının tespiti gerekir.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi’nin bugüne kadar; “hukuki sıfat”, “hukuki durum” veya “kanun koyucunun takdiri” gerekçeleriyle, suç ve kapsam süresi bakımından Anayasaya aykırı bulmadığı infaz veya af benzeri kanunları Anayasaya aykırı bulmadığı, ancak ceza yönünden yapılan ayrıştırmaları Anayasaya aykırı gördüğü ve kişiye özel çıkarılan kanunları da “eşitlik” ilkesine aykırı saydığı bilinmektedir.</p>

<p>İlk defa bir örgütün adı verilmek suretiyle infaz veya af benzeri bir kanun çıkarılacağı görülmektedir ki; bu Kanunun tatbiki açısından hangi prosedür tercih edilirse edilsin, “eşitlik” ve “adalet” ilkelerine aykırılık tartışmalarının ciddi şekilde gündeme geleceği izahtan varestedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN"><img alt="Prof. Dr. Ersan ŞEN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_1778u8tYyuYY1Yu77.81y0yuuoUY81ouuuai5yu2uu7uYYuouuuauY9u79uuuaYYuyY_1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN">Prof. Dr. Ersan ŞEN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/millete-danismadan-yaptim-oldu-ile-bu-is-olmaz-1</guid>
      <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 15:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/02/yazar/ersan-sen-44as.jpg" type="image/jpeg" length="75040"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanma Davasında Fiziksel Şiddet Nasıl Ispatlanır ve Boşanma Davasına Etkisi Nedir?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-fiziksel-siddet-nasil-ispatlanir-ve-bosanma-davasina-etkisi-nedir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-fiziksel-siddet-nasil-ispatlanir-ve-bosanma-davasina-etkisi-nedir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Boşanma davalarında şiddet iddiaları, hem hukuki hem de vicdani açıdan en ağır ve en hassas konuların başında gelir. Bu videoda; boşanma davasında fiziksel şiddetin nasıl ispatlandığını, mahkemelerin hangi delillere özellikle önem verdiğini ve şiddetin nafaka, tazminat ve velayet üzerindeki etkilerini tüm yönleriyle ele alıyorum.</p>

<p>Boşanma davalarında fiziksel şiddet, psikolojik şiddet, tehdit, baskı ve aile içi şiddetin her türü; Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanunu kapsamında ağır kusur olarak değerlendirilir. Şiddetin varlığının ispatında en güçlü ve tartışmasız deliller; doktor raporları, Adli Tıp Kurumu raporları ve polis tutanaklarıdır.</p>

<p><strong><i>Videoda özellikle şu başlıklara detaylı şekilde değinilmektedir:</i></strong></p>

<p>Boşanma davasında fiziksel şiddetin hukuki anlamı</p>

<p>Doktor raporlarının ve hastane kayıtlarının delil değeri</p>

<p>Adli Tıp Kurumu raporlarının kusur tespitindeki rolü</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Polis tutanakları, 155/112 başvuruları ve 6284 sayılı Kanun kapsamında verilen uzaklaştırma kararlarının önemi</p>

<p>Hakimin şiddet iddialarını değerlendirirken dikkate aldığı kriterler</p>

<p>Şiddetin ispatlanmasının nafaka, maddi-manevi tazminat ve velayet üzerindeki etkileri</p>

<p>Şiddet iddialarının somut, resmi ve bilimsel delillerle desteklenmesi, boşanma davalarının seyrini doğrudan etkiler. Özellikle Adli Tıp raporları, acil servis ve adli muayene kayıtları ile polis tutanakları; mahkemeler nezdinde en güçlü ispat araçlarıdır. Bu deliller, şiddetin ne zaman ve nasıl gerçekleştiğini objektif şekilde ortaya koyar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-fiziksel-siddet-nasil-ispatlanir-ve-bosanma-davasina-etkisi-nedir</guid>
      <pubDate>Sat, 01 Aug 2026 13:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/_GXN6UozM2Y/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="71949"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanma Davasında Hak Kaybına Neden Olan En Büyük Hatalar]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-hak-kaybina-neden-olan-en-buyuk-hatalar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-hak-kaybina-neden-olan-en-buyuk-hatalar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-hak-kaybina-neden-olan-en-buyuk-hatalar</guid>
      <pubDate>Sat, 18 Jul 2026 23:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/BjdDJh1aHnQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="88531"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Eşim Boşanmak İstemiyor Ben Yine de Boşanabilir miyim?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Eşim Boşanmak İstemiyor Ben Yine de Boşanabilir miyim?</strong></p>

<p>Boşanma davası, taraflardan birinin boşanmak istemesine rağmen diğer eşin karşı çıkması halinde de açılabilir. Türk Medeni Kanunu’na göre eşin rızası şart değildir. Mahkeme, boşanma davası kapsamında evlilik birliğinin temelinden sarsılıp sarsılmadığını inceler.</p>

<p><strong>Boşanma Türleri</strong></p>

<p>• Anlaşmalı boşanma davası: Tarafların boşanmayı ve şartlarını kabul etmesiyle hızlı ilerler.</p>

<p>• Çekişmeli boşanma davası: Eşlerden biri boşanmaya karşı çıkıyorsa açılır ve süreç daha uzun olabilir.</p>

<p><strong>Hukuki Dayanak</strong></p>

<p>Boşanma davası TMK 166. maddeye dayanır. Ortak yaşamın sürdürülemeyecek ölçüde bozulması boşanma gerekçesidir. Bir eşin boşanmak istememesi boşanma davası açılmasına engel olmaz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Delillerin Önemi</strong></p>

<p>Boşanma davası sürecinde mahkeme, tarafların iddialarını somut delillerle değerlendirir.</p>

<p>• Tanık anlatımları</p>

<p>• Mesaj kayıtları</p>

<p>• Raporlar</p>

<p>• Diğer yazılı veya görsel deliller</p>

<p>Delil yetersizliği durumunda boşanma davası reddedilebilir.</p>

<p><strong>Aynı Evde Yaşama Durumu</strong></p>

<p>Aynı çatı altında yaşamaya devam edilmesi boşanma davası açılmasına engel değildir. Ayrı odalarda yaşamak, iletişimin kopması, ilgisizlik gibi unsurlar evliliğin fiilen bittiğini gösterebilir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Eşin boşanmaya karşı çıkması boşanma davası açılmasını engellemez. Önemli olan evliliğin sürdürülemez olduğunun somut şekilde ortaya konmasıdır. Boşanma davası süreci delillerin gücüyle şekillenir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 23:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/498gsBydbiA/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="25147"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>1. Boşanma davası sürecinin duygusal boyutu</strong></p>

<p>Boşanma davası, tarafların en yoğun duyguları yaşadığı dönemlerden biridir. Bu duygusal yük nedeniyle boşanma davası sırasında sağduyulu karar vermek çoğu zaman zorlaşır. Ancak unutulmamalıdır ki boşanma davası sırasında yapılan her yanlış hamle, hem hukuki hem ekonomik açıdan uzun vadeli sonuçlar doğurabilir.</p>

<p><strong>2. Boşanma davası açmadan önce doğru hazırlık yapmanın önemi</strong></p>

<p>Birçok kişi ani öfke ve kırgınlıklarla boşanma davası açmaktadır. Oysa boşanma davası, sadece ayrılığı değil; mal paylaşımı, velayet, nafaka ve tazminat gibi birçok konuyu kapsayan kapsamlı bir hukuki süreçtir. Bu nedenle boşanma davası açmadan önce durumun dikkatle değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p><strong>3. Delil olmadan boşanma davası açmanın riskleri</strong></p>

<p>Boşanma davasında en sık rastlanan hatalardan biri delilsiz başvuru yapılmasıdır. Aldatma, şiddet veya terk iddiaları somut delillerle desteklenmediği sürece mahkeme boşanma davasında istenen sonucu vermez. Mesaj kayıtları, görüntüler, tanık anlatımları veya kamera kayıtları olmadan açılan boşanma davalarının reddedilmesi çok yaygındır.</p>

<p><strong>4. Mal paylaşımı ve boşanma davasındaki yanlış bilinenler</strong></p>

<p>Boşanma davası sürecinde malların paylaşımı konusunda çok sayıda yanlış bilgi bulunmaktadır. Malın bir eşin üzerine kayıtlı olması diğer eşin hakkı olmadığı anlamına gelmez. Edinilmiş mallara katılma rejimi gereğince evlilik süresince edinilen mallarda her iki eşin de hakkı vardır. Bu nedenle boşanma davası açılmadan önce mal varlığının doğru tespit edilmesi önemlidir.</p>

<p><strong>5. Nafaka ve tazminat haklarının doğru değerlendirilmesi</strong></p>

<p>Boşanma davasında tazminatın boşanmayı kimin istediğine göre belirlendiği yönünde yaygın bir yanılgı vardır. Oysa tazminat, tarafların kusur durumuna göre değerlendirilir. Daha az kusurlu olan ve boşanma davası sonucunda ekonomik kayba uğrayan taraf tazminat talep edebilir. Nafaka hakkı da aynı şekilde boşanma davası içerisindeki genel durum ve ihtiyaçlara göre değerlendirilir.</p>

<p><strong>6. Velayet konusunun boşanma davasındaki yeri</strong></p>

<p>Boşanma davası sırasında velayeti bir rekabet alanı olarak görmek ciddi bir hatadır. Mahkemeler velayet kararını ebeveynlerin duygusal beyanlarına göre değil, çocuğun üstün yararını gözeterek verir. Çocuğun gelişimini hangi ebeveynin daha iyi destekleyebileceği belirleyici unsurdur.</p>

<p><strong>7. Sosyal medyanın boşanma davasına etkisi</strong></p>

<p>Boşanma davası devam ederken yapılan sosyal medya paylaşımları sürecin seyrini olumsuz etkileyebilir. Kişinin duygusal bir anla yaptığı paylaşım, boşanma davasında karşı taraf için delil niteliği taşıyabilir ve mahkemenin bakış açısını değiştirebilir.</p>

<p><strong>8. İletişimin tamamen kopması ve boşanma davasına etkileri</strong></p>

<p>Boşanma davasında tarafların iletişimi tamamen kesmesi özellikle çocukların olduğu durumlarda büyük sorunlara yol açar. Saygılı ve kontrollü bir iletişim biçimi, hem boşanma davasının sağlıklı ilerlemesini sağlar hem de çocukların psikolojik açıdan korunmasına katkıda bulunur.</p>

<p><strong>9. Sonuç: Boşanma davası bir son değil, yeni bir başlangıçtır</strong></p>

<p>Boşanma davası, yalnızca bir evliliğin bitişi değildir; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Bu nedenle boşanma davasının bilinçli, planlı ve hukuka uygun yürütülmesi, gelecekte karşılaşılabilecek sorunların önüne geçmek açısından büyük önem taşır</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</guid>
      <pubDate>Sat, 30 May 2026 17:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/6hqXrTPHfjE/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="20550"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK (Zina Nedeni İle Boşanma)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK ( Zina Nedeni İle Boşanma)</strong></p>

<p>Bu video, eşinizin sizi aldatması durumunda Türk Medeni Kanunu’nun size tanıdığı tüm hakları anlaşılır şekilde öğrenebilmeniz için hazırlanmıştır. Zina, kanunda özel boşanma sebebi olarak düzenlenmiştir ve atacağınız her adım hukuki sonucunuzu doğrudan etkiler. Aldatma fiilini öğrendiğiniz tarihten itibaren 6 ay içinde ve her hâlde fiilin üzerinden 5 yıl geçmeden dava açabilirsiniz. Eşinizi açık veya örtülü biçimde affetmişseniz dava hakkınız ortadan kalkar. Birlikte yaşamaya devam etmek dahi affetme olarak kabul edilebilir.</p>

<p>Sadakat yükümlülüğünün ihlali ağır bir kusur sayıldığından, boşanma davasında kusur tespiti maddi ve manevi tazminat taleplerinizi güçlendirir. Mahkeme tazminat miktarını tarafların ekonomik durumu, evliliğin süresi ve aldatmanın etkilerine göre belirler. Çocukların velayetinde ise çocuğun üstün yararı esastır. Sadakatsizlik çocuğun gelişimini olumsuz etkiliyorsa velayet çoğunlukla sadakatsiz olmayan tarafa verilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu süreçte geçerli delillerin hukuka uygun şekilde toplanması önemlidir. Tanık beyanları, otel kayıtları, sosyal medya paylaşımları ve alenileşmiş mesajlaşmalar kullanılabilir. Boşanma ile birlikte mal paylaşımı da gündeme gelir ve yasal mal rejimi gereği evlilik süresince edinilen mallar eşit şekilde paylaşılır.</p>

<p>Bu açıklama, aldatma gibi sarsıcı bir durumda haklarınızı doğru adımlarla kullanabilmeniz için hazırlanmıştır. Duygusal tepkiyle değil, hukuki bilinçle hareket etmek sürecin en önemli unsurudur.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</guid>
      <pubDate>Thu, 28 May 2026 18:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Sy5Wvj2MyHc/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="40127"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanmak İsteyen Ama Korkan Kadınların Bilmesi Gereken 5 Gerçek]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Boşanma sürecine adım atmak isteyen ancak psikolojik, ekonomik ya da toplumsal nedenlerle çekinen kadınlar için hazırlanan bu video, temel hukuki hakları sade ve anlaşılır bir şekilde ortaya koymaktadır. Aile baskısı, maddi kaygılar ve çocukların geleceği gibi unsurlar çoğu zaman kadınların karar vermesini zorlaştırsa da, Türk hukuku kadınları koruyan güçlü düzenlemelere sahiptir. Bu açıklama bölümünde videoda ele alınan konuların profesyonel bir özeti yer almaktadır.</p>

<p>Boşanma hakkı, anayasal ve yasal güvencelere sahip temel bir haktır. Türk Medeni Kanunu’na göre evlilik birliği ortak hayatı sürdürmeyi eşlerden beklenemeyecek ölçüde sarsılmışsa, kadın tek başına boşanma davası açabilir. Eşin rızası aranmaz ve kimse istemediği bir evliliği sürdürmek zorunda değildir.</p>

<p>Şiddet veya baskıya maruz kalan kadınlar 6284 sayılı Kanun çerçevesinde güvence altındadır. Uzaklaştırma kararı, gizlilik tedbirleri, geçici maddi destek ve gerektiğinde devlet koruması gibi önemli hukuki mekanizmalar kadınların güvenliği için düzenlenmiştir.</p>

<p>Ekonomik endişeler de çoğu zaman gerçeği tam olarak yansıtmaz. Nafaka, maddi tazminat ve mal paylaşımı gibi süreçler, boşanma sonrası kadının ekonomik güvencesini desteklemek amacıyla kanunda düzenlenmiştir. Evlilik sürecinde edinilen mallarda her iki eşin de hakkı bulunmaktadır ve kadın yoksulluk nafakası talep edebilir.</p>

<p>Çocukların velayeti konusunda mahkemeler çocuğun üstün yararını esas alır. Özellikle küçük yaştaki çocukların bakım ve ilgisinde anne önemli bir konumda kabul edilmekte olup, annenin sorumluluk bilinci ve çocuğa sağladığı duygusal istikrar dikkate alınmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Boşanma bir bitiş değil, yeni bir başlangıçtır. Hukuk sistemi bireyin özgür ve bağımsız yaşam hakkını esas alır. Kadın haklarını bildiğinde ve bilinçli hareket ettiğinde, toplumsal önyargılara rağmen kendine güçlü bir yol çizebilir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek</guid>
      <pubDate>Mon, 25 May 2026 23:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/yUapvan2SsQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="36575"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Altında Geçecek Azami Süreler Nelerdir, CMK 110/A]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Adli Kontrol Altında Geçecek Azami Süreler Nelerdir,<br />
CMK 110/A Adlî Kontrol Süresi ve Hukuki Sınırlar</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110/A maddesi, adlî kontrol süresi, uzatma koşulları ve çocuklar açısından uygulanma biçimi konusunda temel düzenlemeleri içerir. Bu videoda, adlî kontrol tedbirinin ne kadar süreyle uygulanabileceğini, hangi durumlarda uzatılabileceğini ve hukuki sınırlarını ayrıntılı biçimde ele alıyoruz.</p>

<p><strong>⚖️ Bu videoda yanıt bulacağınız sorular:</strong></p>

<p>Adlî kontrol süresi ne kadar olabilir?<br />
CMK 110/A maddesi neyi düzenler?<br />
Adlî kontrol süresi hangi hâllerde uzatılabilir?<br />
Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlarda adlî kontrol süresi kaç yıldır?<br />
Çocuklar için adlî kontrol süresi nasıl uygulanır?<br />
Adlî kontrol tedbirinin sınırları nelerdir?</p>

<p><strong>📚 Kısa Özet:</strong><br />
Ceza yargılamasında tutuklama yerine uygulanan adlî kontrol, bireyin özgürlüğünü daha az sınırlayan bir önlemdir. Ancak bu tedbirin süresiz devam etmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. CMK madde 110/A, hem soruşturma hem de kovuşturma aşamasında adlî kontrolün süre sınırlarını, uzatma şartlarını ve çocuklar yönünden indirimi açıkça düzenleyerek kişi özgürlüğünü korur.</p>

<p>🔹 Ağır ceza kapsamına girmeyen suçlarda: En fazla 2 yıl, zorunlu hâllerde 1 yıl uzatma<br />
🔹 Ağır ceza kapsamındaki suçlarda: En fazla 3 yıl, uzatma ile birlikte toplam 4 yıl<br />
🔹 Çocuklar bakımından: Süre yarı oranında uygulanır</p>

<p><strong>Sonuç:</strong><br />
CMK madde 110/A, adlî kontrolün süresiz hale gelmesini engelleyerek hukuk devleti ilkesini ve insan haklarına saygıyı somut biçimde güvence altına alır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a</guid>
      <pubDate>Thu, 21 May 2026 10:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/eMoMx9pjrgY/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="63899"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Tedbirine Uymamanın Sonuçları, CMK Madde 112]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı Tedbirine Uymamanın Sonuçları, CMK Madde 112</p>

<p>Ceza muhakemesi süreci, bir yandan toplumsal adaletin sağlanmasını, diğer yandan bireyin özgürlüğünün korunmasını amaçlar. Bu iki ilke arasında kurulan hassas denge, yargılamanın temelini oluşturur. İşte bu noktada, adli kontrol tedbirleri, tutuklamaya alternatif bir önlem olarak devreye girer. Ancak bu tedbirlerin etkili olabilmesi, şüpheli veya sanığın yükümlülüklere tam anlamıyla uymasına bağlıdır.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 112. maddesi (CMK m.112) kapsamında, adli kontrol hükümlerine uymamanın sonuçlarını tüm yönleriyle inceliyoruz. Kanun koyucu, bu maddeyle hem yargılama sürecinin güvenliğini hem de tedbirlerin ciddiyetini korumayı hedeflemiştir. Adli kontrolün bir “lütuf” değil, kamu düzenini ve yargılamanın sağlıklı yürütülmesini güvence altına alan bir yargısal sorumluluk olduğunu vurguluyoruz.</p>

<p>Videoda şu sorulara detaylı yanıtlar bulabilirsiniz:</p>

<p>- Adli kontrol yükümlülüklerine uymayan kişi hakkında ne yapılabilir?</p>

<p>- Mahkûmiyet kararı verilmiş bir kişi adli kontrolü ihlal ederse ne olur?</p>

<p>- Tutukluluk süresi dolmuş ve salıverilmiş bir kişi adli kontrolü ihlal ederse yeniden tutuklanabilir mi?</p>

<p>CMK 112’nin hukuk sistemimizdeki işlevi ve önemi nedir?</p>

<p>CMK 112’nin birinci fıkrasına göre, adlî kontrol yükümlülüklerini kasten yerine getirmeyen şüpheli veya sanık, hükmedilebilecek hapis cezasının süresi ne olursa olsun derhâl tutuklanabilir. Bu düzenleme, yargılamanın disiplinini sağlamak amacıyla getirilmiştir.</p>

<p>Ayrıca 14 Nisan 2020’de yapılan değişiklikle, hakkında mahkûmiyet kararı verilmiş ve bu karar istinaf veya temyiz aşamasında olan kişiler de artık aynı hükme tabidir. Yani adlî kontrolü ihlal eden bu kişiler hakkında da ilk derece mahkemesi doğrudan tutuklama kararı verebilir.</p>

<p>Öte yandan, 24 Kasım 2016 tarihli değişiklik ile getirilen bir diğer önemli hüküm, azami tutukluluk süresi dolduğu için serbest bırakılan sanıkların durumunu düzenlemiştir. Buna göre, bu kişiler hakkında adlî kontrol kararı verilmişse ve bu tedbiri ihlal ederlerse, yeniden tutuklanmaları mümkündür. Ancak bu tutuklama süresi, ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlarda en fazla dokuz ay, diğer suçlarda ise iki ayla sınırlıdır.</p>

<p>Bu hüküm, hem kişi özgürlüğünün korunması hem de adli sürecin güvenliği açısından son derece önemlidir. CMK 112, bireyin özgürlük hakkını ortadan kaldırmadan, yargılamanın sağlıklı yürütülmesi için bir denge mekanizması kurar. Tedbirlere uymamanın ciddi sonuçları olduğunu hatırlatır ve adli kontrolün hukuk sistemimizdeki caydırıcı gücünü ortaya koyar.</p>

<p>Sonuç olarak, CMK madde 112; adli kontrol tedbirine uymamanın hukuki sonuçlarını belirleyerek, ceza muhakemesinin etkinliğini artıran ve yargı sürecinin disiplinini koruyan bir düzenlemedir. Bu madde, bireysel hak ve özgürlükleri gözetirken aynı zamanda adaletin tecellisini sağlamayı hedefler.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bir yargılamada özgürlük, yükümlülüklerle anlam kazanır. Adli kontrolün ihlali, sadece bir kural ihlali değil, aynı zamanda adaletin işleyişine müdahale anlamına gelir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112</guid>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/-vQAh0iF830/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="48367"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR, CMK 111]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR</strong></p>

<p>CMK 111 – Adlî Kontrolün Kaldırılması ve İtiraz Süreci</p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 111 Açıklaması </p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sürecinde bireyin özgürlüğünü sınırlayan her tedbirin geçici olması, hukuk devleti ilkesinin temel gereklerinden biridir. Adlî kontrol tedbiri, tutuklamaya alternatif olarak kişisel özgürlüğü koruyan bir güvence niteliği taşır. Ancak bu tedbirin süresiz biçimde devam etmesi, kişi hak ve özgürlükleriyle bağdaşmaz.</p>

<p>Bu videoda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 111. maddesini (CMK 111) ele alarak adlî kontrolün hangi koşullarda kaldırılabileceğini, başvuru yollarını ve itiraz sürecini ayrıntılı şekilde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan konular:</p>

<p>CMK 111 nedir?<br />
Adlî kontrolün kaldırılması nasıl talep edilir?<br />
Hâkim veya mahkeme bu talebi nasıl değerlendirir?<br />
Adlî kontrol kararına itiraz mümkün müdür?<br />
Adlî kontrol tedbirinin süresi ve ölçülülük ilkesi</p>

<p>Öne çıkan noktalar:<br />
CMK’nın 111. maddesi, adlî kontrolün kaldırılmasına ilişkin açık bir yol belirleyerek bireyin özgürlüğünü korur. Şüpheli veya sanık, adlî kontrolün kaldırılmasını talep edebilir; hâkim veya mahkeme de bu talebi en geç beş gün içinde karara bağlamak zorundadır. Ayrıca, kararlara karşı itiraz hakkı tanınarak yargısal denetim sağlanır.</p>

<p>Bu düzenleme, adil yargılanma hakkı, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkesi açısından büyük önem taşır. Adlî kontrolün bir cezaya dönüşmemesi, yalnızca yargılamanın gerektirdiği ölçüde uygulanması, hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.</p>

<p>Bu video, ceza muhakemesi, adlî kontrol uygulaması ve kişi özgürlüğü üzerindeki yargısal güvenceler konularında bilgi edinmek isteyen hukuk öğrencileri, avukat adayları ve hukuk meraklıları için hazırlanmıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 09:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/l__BEvTYoto/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="69718"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler</p>

<p>CMK 110 – Adlî Kontrol Kararı Nedir? | Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 110 Açıklaması | Hukuki Haklarım</p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sistemimizde kişi özgürlüğü, en temel haklardan biridir. Ancak bu özgürlük, bazen adaletin sağlanması amacıyla sınırlanabilir. İşte bu noktada tutuklama tedbirine alternatif bir koruma önlemi olan adlî kontrol devreye girer.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110. maddesini (CMK 110) ele alarak, adlî kontrol kararının kim tarafından verileceğini, hangi aşamalarda uygulanabileceğini ve nasıl değiştirilebileceğini ayrıntılı biçimde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan başlıklar:</p>

<p>CMK 110 nedir?<br />
Adlî kontrol kararı kim tarafından verilir?<br />
Hâkim adlî kontrol kararında değişiklik yapabilir mi?<br />
Kovuşturma aşamasında adlî kontrol nasıl uygulanır?<br />
Cumhuriyet savcısının adlî kontroldeki rolü nedir?<br />
*Adlî kontrol tedbirinin amacı ve hukuk devleti ilkesiyle ilişkisi</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Öne çıkan kavramlar:<br />
Adlî kontrol kararı, tutuklama tedbirine alternatif olarak kişi özgürlüğünü daha az kısıtlayan bir sistem getirir. Bu sayede hem yargılamanın güvenliği sağlanır hem de bireyin temel hak ve özgürlükleri korunur. CMK 110, yargılamanın her aşamasında adlî kontrolün uygulanmasına ve değiştirilebilmesine imkân tanıyarak hukuk devleti ilkesinin güçlü bir yansımasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/mqXtkUoSSR4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="88998"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="59739"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="88158"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>

<p></p>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="91219"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="74527"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="16092"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="66333"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="72114"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="64504"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="55941"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="15092"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
