<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 16 Apr 2026 20:35:29 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 2021/1277 E., 2021/935 E. ve 2020/5750 E. sayılı kararları]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20211277-e-2021935-e-ve-20205750-e-sayili-kararlari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20211277-e-2021935-e-ve-20205750-e-sayili-kararlari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 28/02/2022 tarihli, 2021/1277 E., 2022/2337 K. sayılı kararı, 02/03/2022 tarihli, 2021/935 E., 2022/2438 K. sayılı kararı ve 19/04/2022 tarihli, 2020/5750 E., 2022/4039 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>5. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2021/1277 E., 2022/2337 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>İNCELENEN KARARIN;<br />
MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi<br />
SUÇ : Zimmet, görevi kötüye kullanma<br />
HÜKÜM : Zimmet suçundan mahkumiyet, görevi kötüye kullanma suçundan beraat</p>

<p>Mahalli mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle dosya incelenerek gereği düşünüldü:</p>

<p>Sanık hakkında görevi kötüye kullanma suçundan kurulan beraat hükmüne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesinde;</p>

<p>21/05/2009 olan suç tarihinin gerekçeli karar başlığında 21/02/2008 olarak gösterilmesi mahallinde düzeltilebilir yazım hatası kabul edilmiştir.</p>

<p>Sanığın üzerine atılı suçun 5237 sayılı TCK'nin 257/2. maddesinde öngörülen cezasının üst sınırı itibarıyla aynı Kanun'un 66/1-e ve 67/4. maddelerinde belirtilen 8 yıllık asli ve 12 yıllık ilaveli dava zamanaşımı sürelerine tabi olduğu, son suç tarihi olan 21/05/2009 ile inceleme günü arasında ilaveli dava zamanaşımı süresinin durma süresi eklendiğinde dahi dolduğu anlaşıldığından hükmün 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK'un 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, ancak bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden sanık hakkında açılan kamu davasının aynı Yasa'nın 322 ve 5271 sayılı CMK'nin 223/8. maddeleri gereğince zamanaşımı sebebiyle DÜŞMESİNE,</p>

<p>Sanık hakkında zimmet suçundan kurulan mahkumiyet hükmüne yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde ise;</p>

<p>Dairemizce de benimsenen Ceza Genel Kurulunun 17/06/2021 tarihli ve 2021/5-43 Esas, 2021/287 sayılı Kararında da açıklandığı üzere; sanık ile katılan arasındaki vekalet ilişkisinde kamu otoritesi ve kamu gücünün kullanılmadığı, söz konusu paranın teslim edilmesinin sanığın avukat olmasının doğal sonucu değil katılan tarafından şahsına duyulan güven ilişkisi nedeniyle verilen ahzu kabz yetkisi kapsamında gerçekleştirildiği ve buna bağlı olarak da aralarındaki ilişkinin hizmet ilişkisi kapsamında kaldığı gözetildiğinde, sanığın eyleminin 5237 sayılı TCK'nin 155/2. maddesinde tanımı yapılan hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturacağı ve hükümden sonra 24/10/2019 tarihinde 30928 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 7188 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 26. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK'nin 253. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendine eklenen alt bentler arasında yer alan hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun da uzlaşma kapsamına alındığının anlaşılması karşısında; 5237 sayılı TCK'nin 7/2. maddesinin ''Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur'' hükmü de gözetilerek, 6763 sayılı Kanun'un 35. maddesi ile değişik CMK'nin 254. maddesi uyarınca aynı Kanun'un 253. maddesinde belirtilen esas ve usule göre uzlaştırma işlemleri yerine getirildikten sonra, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>22/09/2010 olan suç tarihinin gerekçeli karar başlığında 21/02/2008 olarak yazılması suretiyle CMK'nin 232/2-c maddesine aykırı davranılması,<br />
Kanuna aykırı, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan 5320 sayılı Yasa'nın 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK'un 321 ve 326/son maddeleri uyarınca sair yönleri incelenmeyen hükmün BOZULMASINA 28/02/2022 tarihinde zimmet suçu yönünden oy çokluğuyla, görevi kötüye kullanma suçu yönünden oy birliğiyle karar verildi.</p>

<p><strong>KARŞI OY</strong></p>

<p>Sayın çoğunlukla aramızdaki görüş ayrılığı sanık avukata dava (icra) takibi ile birlikte verilen ahzu kabz yetkisinin “şahsa duyulan güven ilişkisi”ne dayanılarak verilmesi sebebiyle hizmet ilişkisi olduğu ve hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturacağı kabulüne katılmamamızdır. Gerek 5.CD kararlarında ve gerekse CGK’nin anılan kararında Avukatların TCK’nin 6/1-(c, d) ile 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 1. maddesine atıf yapılarak kamu görevlisi olduğu kabul edilmiştir. Ayrıca, icra memurluğunda yapılan işlemler de adli işlemlerdir. Bu nedenle TCK’nin 247. maddesinin gerekçesi de dikkate alındığında, kamu görevlisi olan avukatların 01/01/2009 tarihinden sonra görevleri nedeniyle zilyetliği kendilerine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü oldukları malları uhdelerinde tutmaları halinde 5237 sayılı TCK’nin 247. maddesinde düzenlenen zimmet suçunun faili olabilecekleri kabul edilmelidir.<br />
Ayrıca, CGK kararında belirtildiği gibi avukata bir vekaletname ile verilen görevin ikiye bölünmesinin mümkün olamayacağıdır. Vekâlet, bir kişinin başka bir kişiyi kendi adına bir vekil olarak hareket etmesi için atadığı ve böylece vekile, müvekkili adına belirli eylemleri veya işlemleri yerine getirmesi için yetki verilmesiyle, vekil ile asil arasında oluşan karşılıklı ilişki bütünüdür. Yapılan genel vekalet sözleşmesi ile avukata dava açma, açılmış davada vekalet vereni temsil yetkisi verildiği gibi bu dava sonucunda vekalet verenin elde ettiği kazanımların da takip edilmesi yetkisinin verildiği ahzu kabz yetkisinin bu durumu gösterdiği, vekalet verenin kamu adına ve kamu idaresinin güvenilirliği ilkesine göre hareket ettiğini düşündüğü avukatlık kurumuna güvenerek bu yetkiyi verdiği ve avukatın da bu kamu gücü ile kamunun güvenirliğinden güç alarak vekaletini aldığı dava ve işlemleri yürüttüğü, bunun sonucu olarak da vekil edeni temsilen elde ettiği kazanımları uhdesinde tutmadan vekil edene aktarması gerektiği, aksi halde zimmet suçunun oluşacağı, bu sebeple verilen vekaletin bir bütünlük arz ettiği, yapılan vekalet sözleşmesinin ikiye bölünerek bir kısmının kamu adına ve kamu görevlisi olarak, diğer kısmının ise şahsına karşı duyulan güven ilişkisi kapsamında kaldığının kabul edilmesinin mümkün olamayacağı, zimmet suçunun oluşacağı ve bu sebeple işin esasının incelenerek eylemin sübutu halinde kararın onanması kanaatinde olduğumdan çoğunluğun sanığın eyleminin hizmet sebebiyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturacağı yönündeki görüşüne iştirak edilmemiştir.<br />
 </p>

<p>---</p>

<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>5. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2021/935 E., 2022/2438 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>İNCELENEN KARARIN;<br />
MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi<br />
SUÇ : Zimmet<br />
HÜKÜM : Mahkumiyet</p>

<p>Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelendi;</p>

<p>Sanığın tayin olunan ceza miktarı itibarıyla yasal koşulları bulunmayan ve süresinden sonra da vaki duruşma isteminin 5320 sayılı Yasa'nın 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK'un 318. maddesi uyarınca REDDİNE ve incelemenin duruşmasız yapılmasına karar verildikten sonra gereği düşünüldü:</p>

<p>Zimmet suçundan açılan kamu davasının mahkemece 3628 sayılı Kanun'un 18. maddesi uyarınca Hazineye ihbarı mümkün görülmüştür.</p>

<p>Dairemizce de benimsenen Ceza Genel Kurulunun 17/06/2021 tarihli ve 2021/5-43 Esas, 2021/287 sayılı Kararında da açıklandığı üzere; sanık ile katılan arasındaki vekalet ilişkisinde kamu otoritesi ve kamu gücünün kullanılmadığı, söz konusu paranın teslim edilmesinin sanığın avukat olmasının doğal sonucu değil katılan tarafından şahsına duyulan güven ilişkisi nedeniyle verilen ahzu kabz yetkisi kapsamında gerçekleştirildiği ve buna bağlı olarak da aralarındaki ilişkinin hizmet ilişkisi kapsamında kaldığı gözetildiğinde, sanığın eyleminin 5237 sayılı TCK'nin 155/2. maddesinde tanımı yapılan hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturacağı ve hükümden sonra 24/10/2019 tarihinde 30928 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 7188 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 26. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK'nin 253. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendine eklenen alt bentler arasında yer alan hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun da uzlaşma kapsamına alındığının anlaşılması karşısında; 5237 sayılı TCK'nin 7/2. maddesinin ''Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur'' hükmü de gözetilerek, 6763 sayılı Kanun'un 35. maddesi ile değişik CMK'nin 254. maddesi uyarınca aynı Kanun'un 253. maddesinde belirtilen esas ve usule göre uzlaştırma işlemleri yerine getirildikten sonra, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,</p>

<p>Kanuna aykırı, sanık ve müdafin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan esası incelenmeyen hükmün 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK'un 321 ve 326/son maddeleri uyarınca BOZULMASINA 02/03/2022 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.</p>

<p><strong>KARŞI OY</strong></p>

<p>Sayın çoğunlukla aramızdaki görüş ayrılığı sanık avukata dava (icra) takibi ile birlikte verilen ahzu kabz yetkisinin “şahsa duyulan güven ilişkisi” ne dayanarak verilmesi sebebiyle hizmet ilişkisi olduğu ve hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturacağı kabulüne katılmamamızdır. Gerek 5.CD kararlarında ve gerekse CGK’nin anılan kararında Avukatların TCK’nin 6/1-c,d ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 1. maddelerine atıf yapılarak kamu görevlisi olduğu kabul edilmiştir. Ayrıca, icra memurluğunda yapılan işlemler de adli işlemlerdir. Bu nedenle TCK’nin 247. maddesinin gerekçesi de dikkate alındığında, kamu görevlisi olan avukatların 01/01/2009 tarihinden sonra görevleri nedeniyle zilyetliği kendilerine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü oldukları malları uhdelerinde tutmaları halinde 5237 sayılı TCK’nin 247. maddesinde düzenlenen zimmet suçunun faili olabilecekleri kabul edilmelidir.<br />
Öte yandan, CGK kararında belirtildiği gibi avukata bir vekaletname ile verilen görevin ikiye bölünmesinin mümkün olamayacağıdır. Vekâlet, bir kişinin başka bir kişiyi kendi adına bir vekil olarak hareket etmesi için atadığı ve böylece vekile, müvekkil adına belirli eylemleri veya işlemleri yerine getirmesi için yetki verilmesiyle, vekil ile asil arasında oluşan karşılıklı ilişki bütünüdür. Yapılan genel vekalet sözleşmesi ile avukata dava açma, açılmış davada vekalet vereni temsil yetkisi verildiği gibi bu dava sonucunda vekalet verenin elde ettiği kazanımlarının da takip edilmesi yetkisinin verildiği ahzu kabz yetkisinin bu durumu gösterdiği, vekalet verenin kamu adına ve kamunun güvenilirliği ilkesine göre hareket ettiğini düşündüğü avukatlık kurumuna güvenerek bu yetkiyi verdiği ve avukatın da bu kamu gücü ve kamunun güvenilirliğinden güç alarak vekaletini aldığı dava ve işlemleri yürüttüğü, bunun sonucu olarak da vekil edeni temsilen elde ettiği kazanımları uhdesinde tutmadan vekil edene aktarması gerektiği, aksi halde zimmet suçunun oluşacağı, bu sebeple verilen vekaletin bir bütünlük arz ettiği, yapılan vekalet sözleşmesinin ikiye bölünerek bir kısmının kamu adına kamu görevlisi olarak diğer kısmının şahsa karşı duyulan güven ilişkisi kapsamında kaldığının kabul edilmesinin mümkün olamayacağı, zimmet suçunun oluşacağı ve bu sebeple dosyanın esastan incelenmesi kanaatiyle çoğunluğun eylemin hizmet sebebiyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturacağı görüşüne katılınmamıştır.</p>

<p></p>

<p>---</p>

<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>5. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2020/5750 E., 2022/4039 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>İNCELENEN KARARIN;<br />
MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi<br />
SUÇ : Zimmet<br />
HÜKÜM : Beraat<br />
EK TEBLİĞNAMEDEKİ DÜŞÜNCE : Bozma</p>

<p>Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelendi;<br />
CMK'nin 260/1. maddesine göre katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş olan ve 08/01/2015 havale tarihli dilekçesi ile kamu davasına katılma iradesini gösterecek şekilde şikayetinin devam ettiğini beyan ve sanığın cezalandırılmasını talep ettiği halde katılma talebi karara bağlanmayan şikayetçi ...'nun kanun yoluna başvurma hakkının bulunması ve vekili marifetiyle hükmü temyiz etmesi, yine aynı Yasa maddesi uyarınca zimmet suçundan katılan sıfatını alabilecek surette zarar görmüş olan Hazinenin kanun yoluna başvurma hakkının bulunması ve hükmün 23/07/2020 havale tarihli dilekçe ile vekili tarafından temyiz edilmesi karşısında, 3628 sayılı Kanun'un 18. maddesindeki "...Hazine avukatının yazılı başvuruda bulunması halinde Maliye Bakanlığı, başvuru tarihinde müdahil sıfatını kazanır" düzenlemesinin verdiği yetkiye ve CMK'nin 237/2. maddesine dayanılarak Hazinenin ve ...'nun katılma taleplerinin ayrı ayrı KABULÜNE karar verildikten sonra gereği düşünüldü:</p>

<p>Suç tarihinde İstanbul Barosuna kayıtlı olarak avukatlık yapan sanığın, katılanın vekilliğini üstlenerek alacağına ilişkin (Kapatılan) Kartal 5. İcra Müdürlüğünün 2012/8433 sayılı dosyası üzerinden yürüttüğü icra takibi sırasında borçludan haricen tahsil ettiği 15.000 TL'den vekalet ücreti ve masraflar düşüldükten sonra kalan 7.000 TL'yi 1 yıl 4 ay geçtikten sonra katılana verdiği iddia edilen somut olayda; şikayet dilekçesi, katılanın soruşturma aşamasındaki ifadesi, icra dosyası ve tüm dosya kapsamına göre; sanığın alacaklı katılan vekili olarak (Kapatılan) Kartal 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 28/12/2010 tarihli, 2007/147 Esas ve 2010/571 Karar sayılı ilamına istinaden 20.000,94 TL alacak için 18/01/2011 tarihinde takip talebinde bulunduğu, sanığın kendisi ile ilgilenmemesi, telefonlarına çıkmaması üzerine yeni bir avukat tayin eden katılanın dosyanın işlemden kaldırıldığını öğrendiği ve takibin yeni vekil tarafından yenilenerek 21/12/2012 tarihinde borçluya yenileme emri tebliğ edilmesi sonrası borçlunun sanığa 23/08/2011 tarihinde 15.000 TL ödediğinden haberdar olduğu ve ardından sanığın katılanın vekiline 7.000 TL'yi 28/12/2012 ve 15/02/2013 tarihlerinde olmak üzere 2 taksit halinde ödediği, böylece haricen tahsil ettiği ve masraflar ile vekalet ücreti düşüldükten sonra kalan 7.000 TL'yi 1 yıl 4 ay süreyle uhdesinde bulundurduğunun sabit olduğu, sübut bulan eyleminin Dairemizce de benimsenen Ceza Genel Kurulunun 17/06/2021 tarihli ve 2021/5-43 Esas, 2021/287 sayılı Kararında da açıklandığı üzere; sanık ile katılan arasındaki vekalet ilişkisinde kamu otoritesi ve kamu gücünün kullanılmadığı, söz konusu paranın teslim edilmesinin sanığın avukat olmasının doğal sonucu değil katılan tarafından şahsına duyulan güven ilişkisi nedeniyle verilen ahzu kabz yetkisi kapsamında gerçekleştirildiği ve buna bağlı olarak da aralarındaki ilişkinin hizmet ilişkisi kapsamında kaldığı gözetildiğinde, 5237 sayılı TCK'nin 155/2. maddesinde tanımı yapılan hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturacağı ve hükümden sonra 24/10/2019 tarihinde 30928 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 7188 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 26. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK'nin 253. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendine eklenen alt bentler arasında yer alan hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun da uzlaşma kapsamına alındığının anlaşılması karşısında; 5237 sayılı TCK'nin 7/2. maddesinin ''Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur'' hükmü de nazara alınarak, 6763 sayılı Kanun'un 35. maddesi ile değişik CMK'nin 254. maddesi gereğince aynı Kanun'un 253. maddesinde belirtilen esas ve usule göre uzlaştırma işlemleri yerine getirildikten sonra, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunduğu gözetilmeden, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde beraatine karar verilmesi,</p>

<p>Kanuna aykırı, katılanlar vekillerinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK'un 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA 19/04/2022 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.</p>

<p><strong>KARŞI OY</strong></p>

<p>1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 1. maddesindeki avukatlığın kamu hizmeti ve yargının kurucu unsurlarından olduğuna ilişkin belirleme, 2. maddesinde yazılı amacı, 76/1 ve 109/1-2. maddelerindeki baroların ve Türkiye Barolar Birliğinin kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları olduğuna ilişkin hükümler ile 5237 sayılı TCK’nin 6/1-c maddesindeki tanım ve gerekçesi birlikte değerlendirildiğinde; avukatların, 1136 sayılı Kanun'un 35/1 ve 35/A maddelerinde yazılı ve münhasıran avukatlar tarafından yapılabilecek iş ve işlemler ile uzlaştırma işlemi ve barolar ile Türkiye Barolar Birliğinin organlarında ifa ettikleri görevleri yönünden kamu görevlisi oldukları kabul edilmelidir (Gökcan, Hasan Tahsin/Artuç, Mustafa. Ceza Hukukunda Kamu Görevlisi ve Özel Soruşturma Usulleri, 4. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2016, s.57). Öğretide de kabul edildiği üzere; TCK’nin 6. maddesi kapsamında, kamusal faaliyet yaptıkları, dolayısıyla kamu görevlisi oldukları konusunda, anılan maddenin gerekçesi karşısında bir kuşku bulunmayan avukatın, görevi sebebiyle kendisine teslim edilen müvekkiline ait parayı veya başka bir eşyayı müvekkiline vermemesi durumunda, zimmet suçunun oluşacağı ifade edilmektedir (Akçin, İhsan. Kamu İdaresinin Güvenirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar, 2.Baskı, Adalet Yayınevi Ankara (2019), s.50-51; Artuk, Mehmet Emin/Gökcen, Ahmet/Alşahin, M.Emin/Çakır, Kerim. Ceza Hukuku Özel Hükümler, 18.Baskı, Ankara, (2019), s. 976-977; Artuç, Mustafa. Malvarlığına Karşı Suçlar, 3.Baskı, Adalet Yayınevi Ankara (2018), s.732; Mahmutoğlu, Fatih Selami. Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler Şerhi. Beta İstanbul (2017), s. 66 (Dipnot 14); Aldemir, Hüsnü. Uygulamada Avukatlık Hukuku, Adalet Yayınevi Ankara (2018), s.700; Gökcan, Hasan Tahsin. Açıklamalı Avukatlık Yasası, 3.Baskı, Adalet Yayınevi Ankara (2012), s.181). Bu nedenle öğreti ve uygulamada kabul edildiği, TCK'nin 247. maddesinin gerekçesinde de ifade edildiği üzere, zimmete geçirilen malın Devlete veya özel kişilere ait olmasının suçun oluşması bakımından öneminin bulunmadığı, kamu görevlisi olan avukatların 01/01/2009 tarihinden sonra görevleri nedeniyle zilyetliği kendilerine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü oldukları malları uhdelerinde tutmaları halinde 5237 sayılı TCK’nin 247. maddesinde düzenlenen zimmet suçunun faili olabilecekleri kabul edilmelidir. Bu itibarla çoğunluğun eylemin hizmet sebebiyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturacağı görüşüne katılınmamıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20211277-e-2021935-e-ve-20205750-e-sayili-kararlari</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 19:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/04/yargi/yargiyadadv21.jpg" type="image/jpeg" length="68653"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 2018/9173 E,, 2020/12292 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20189173-e-202012292-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20189173-e-202012292-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 17/09/2020 tarihli, 2018/9173 E,, 2020/12292 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>5. Ceza Dairesi</strong></p>

<p><strong>2018/9173 E,, 2020/12292 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi<br />
SUÇ : Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma<br />
HÜKÜM : Değişen suç vasfına göre; zimmet suçundan mahkumiyet</p>

<p>Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelenerek gereği düşünüldü:<br />
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine,</p>

<p>Ancak;</p>

<p>Sanığın suça konu zimmet miktarını cebri icra yoluyla ödediği, gönüllü ödemede bulunmadığı, buna bağlı olarak da yasal şartları oluşmadığı halde hakkında TCK'nın 248. maddesindeki etkin pişmanlık hükmünün uygulanması,<br />
Anayasa Mahkemesinin 08/10/2015 tarihli ve 2014/140 Esas, 2015/85 sayılı Kararının 24/11/2015 tarihli ve 29542 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiş olması nedeniyle</p>

<p>TCK'nın 53/1. maddesiyle ilgili olarak yeniden değerlendirme yapılmasında zorunluluk bulunması,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>TCK'nın 53/1-e maddesindeki hak ve yetkilerin kötüye kullanılması suretiyle atılı suçu işleyen sanık hakkında aynı Kanunun 53/5. maddesi uyarınca, ayrıca, cezasının infazından sonra işlemek üzere hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkileri kullanmasının yasaklanmasına karar verilmesi yerine sadece "...avukatlık mesleğini yapmaktan yasaklanmasına" şeklinde sınırlı uygulama yapılması,</p>

<p>Kanuna aykırı, sanık müdafin, katılan vekilinin ve O yer Cumhuriyet savcısının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK'nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 17/09/2020 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.</p>

<p><strong>KARŞI OY:</strong></p>

<p>Avukatlık Kanunu m. 62'de 765 sayılı mülga TCK'ya uyum amacıyla yapılan değişiklik ile maddenin temel yapısı aynı tutulmuş, yalnızca TCK'nın 230'uncu ve 240'ıncı maddeleri yerine 5237 sayılı YTCK'nın 257. maddesine atıf yapılmış; ancak, m. 62 yürürlükten kaldırılmadığı için Avukatlık Kanununun 62'inci maddesi TCK tarafından yürürlüktedir. Yasa koyucu tarafından Avukatlık Kanunu m. 62 iptal edilerek bu hükmün yerine, işledikleri her eylem açısından avukatların zaten TCK m.6/1-c gereğince kamu görevlisi olarak kabul edileceklerinden bahisle herhangi bir düzenleme getirilmeyip, bunun aksine 62'inci maddeyi iptal etmeyip hükmün esasını koruyarak revizyona gittiği gözetildiğinde Avukatlık Kanunu m. 62'nin TCK m. 257 ile sınırlı olacak şekilde bir etki doğurması gerekmektedir. Avukatlık Kanunu m. 62 ile TCK m. 6 aynı konuda hükümler içeren normlar olmayıp Avukatlık Kanunu m. 62 avukatlık mesleğine ilişkin doğrudan ve özel bir norm getirirken, TCK m. 6/1-c, genel olarak kamu görevlisini tanımlamakta, avukatlar için herhangi bir düzenleme içermemektedir.</p>

<p>Avukatın TCK anlamında kamu görevlisi sayılıp sayılmayacağının salt TCK m. 6/1-c'deki tanımdan hareketle her suç tipi açısından genel olarak tespit etmek yerinde olmayacaktır. Avukatın müvekkili ile arasındaki ilişkinin kamu idaresinden ve kamusal otoritenin kullanılmasından bağımsız bir husus olduğu gözden uzak tutulmamalı, avukatın vekalet ilişkisine dayalı olarak hareket ettiği gözetildiğinde bu vekalet ilişkisinin TCK anlamında ortaya çıkan sorunlarda ön planda tutulmasına özen gösterilmesi gerektiği nazara alınmalıdır. Bu durum özellikle avukata karşı görevi nedeniyle işlenen suçlar ile avukat tarafından görevinin ifası kapsamında işlenen suçlar bakımından söz konusu olabilmektedir. Bu bakımdan örneğin, avukatın müvekkiline teslim etmesi gereken maddi değeri kendi malvarlığına dahil etmesi durumunda kamu idaresinin güvenilirliği ve işleyişinin bu eylemden etkilendiğini söylemek mümkün olmayacağından burada zimmet suçunun değil güveni kötüye kullanma suçunun gerçekleştiğini söylemek gerekir.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20189173-e-202012292-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 19:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/01/yargi/yargitay-kapiif.jpg" type="image/jpeg" length="64258"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 2016/3443 E., 2019/6855 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20163443-e-20196855-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20163443-e-20196855-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 08/07/2019 tarihli, 2016/3443 E., 2019/6855 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>5. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2016/3443 E., 2019/6855 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi<br />
SUÇ : Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma<br />
HÜKÜM : Mahkumiyet</p>

<p>Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelendi;<br />
Sanığın süresinden sonra vaki ve sonuç ceza miktarı itibarıyla da koşulları bulunmayan duruşmalı inceleme isteminin 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK'nın 318. maddesi uyarınca reddiyle, incelemenin duruşmasız olarak yapılmasına karar verildikten sonra gereği düşünüldü:</p>

<p>Mersin Barosuna kayıtlı avukat olan sanığın, davacı katılan ... vekili sıfatıyla... aleyhine Mersin 2. İş Mahkemesinin 2008/647 Esasına kayden açtığı tazminat ve alacak davası ile davacı katılan vekili sıfatıyla ... aleyhine aynı yer 1. İş Mahkemesinin 2008/725 Esasına kayden açtığı tazminat ve alacak davası devam ederken, davaya konu alacak ve tazminat bedellerine karşılık olarak davalıların vekilinden 26/02/2009 tarihinde haricen 30.000 Türk Lirası almasına rağmen, vekalet ücreti olarak 3.000 Türk Lirasını mahsup ettikten sonra müvekkili müştekiye 22.000 Türk Lirası verip kalan kısmı uhdesinde tutmak suretiyle üzerine atılı hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu işlediği kabul edilen somut olayda; sanığın, katılanın başka işlerini de takip ettiği, gerçek bir hesaplaşma halinde alacaklı çıkacağı, karşı taraf vekilinden aldığı 30.000 TL'nin yaklaşık 27.000 TL'sini katılanın talimatları doğrultusunda eşine ve oğluna ödediği, dosyadan feragat nedeniyle karşı vekalet ücreti olarak 1.200 TL, katılanın daveti üzerine Niğde'ye gidilip malik olduğu otobüs üzerindeki haczin satışa dönüşmemesi için alacaklı ile görüşülmesi karşılığı masraf ve danışmanlık ücreti olarak 1.400 TL, ...'da 15.000 TL borçlu olduğu... ile görüşülüp 8.000 TL ödeyerek ibra edileceği konusunda anlaşma sağlanması karşılığında 1.000 TL olmak üzere toplamda 6.600 TL ücret, hapis ve rüçhan hakkı olduğu şeklindeki savunması ve dosyaya sunduğu İş mahkemesindeki dosyalara ilişkin sanıktan katılanın eşi ...'in 21.800 TL ve oğlu ...'in 3.800 TL aldıklarını belirten belgedeki imzaların tanıklar ... ve ... tarafından inkar edilmesi ve sadece 21.800 TL aldıklarını beyan etmeleri karşısında, öncelikle katılanın dinlenerek sanığın savunmasındaki hususlarla ilgili diyeceklerinin sorulması ve ayrıca sanığın ek temyiz dilekçesinde sunduğu avukatlık sözleşmesi kapsamında beyanlarının tespiti ile sanığın sunduğu belgedeki imzaların tanıklar ... ve ...'e ait olup olmadığı hususunda imza incelemesi yaptırılması, sanığın savunmasında belirttiği tanıkların dinlenilmesinden ve gerektiğinde dosyanın kül halinde bilirkişiye tevdi edilerek sanığın hak ettiği alacak miktarına ilişkin olarak rapor aldırılmasından sonra sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerektiği gözetilmeden, eksik inceleme ve yetersiz gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması,</p>

<p>Kabule göre de;<br />
1136 sayılı Kanunun 35/1 ve 35/A maddelerinde yazılı ve münhasıran avukatlar tarafından yapılabilecek iş ve işlemler ile uzlaştırma işlemi ve Barolar ile Türkiye Barolar Birliğinin organlarında ifa ettikleri görevleri yönünden avukatların kamu görevlisi olduklarında kuşku bulunmadığı, 5237 sayılı TCK'nın 5. maddesinin 01/01/2009 tarihinde yürürlüğe girmiş olması nedeniyle anılan Kanunun genel hükümlerine aykırı olan sınırlayıcı nitelikteki Avukatlık Yasasının 62. maddesinin özel nitelikteki görevi kötüye kullanma suçları açısından zımnen ilga edilmiş sayılmasının gerektiği ve TCK'nın 247. maddesine göre zimmete geçirilen malın devlete veya özel kişilere ait olmasının suçun oluşması bakımından öneminin bulunmadığı da nazara alınarak, sanık avukatın tahsil ettiği parayı müvekkiline vermemesi şeklindeki eyleminin zimmet suçunu oluşturacağı gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması,</p>

<p>Yüklenen suçu TCK'nın 53/1-e maddesindeki hak ve yetkileri kötüye kullanmak suretiyle işlediği kabul edilen sanık hakkında aynı Kanunun 53/5. maddesi uyarınca hak yoksunluğuna karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,</p>

<p>Kanuna aykırı, sanık ile katılanın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK'nın 321. maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA 08/07/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20163443-e-20196855-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 19:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/yargi/yargitay-logo1.jpg" type="image/jpeg" length="85668"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ceza Genel Kurulu'nun 2017/594 E., 2019/81 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2017594-e-201981-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2017594-e-201981-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 07.02.2019 tarihli, 2017/594 E., 2019/81 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Ceza Genel Kurulu</strong></p>

<p><strong>2017/594 E., 2019/81 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Kararı Veren<br />
Yargıtay Dairesi : 15. Ceza Dairesi<br />
Mahkemesi :Ağır Ceza<br />
Sayısı : 301-319</p>

<p>Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan sanık ...'in TCK'nın 155/2, 62 ve 52/2. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası ve 5.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve aynı Kanun'un 51. maddesi uyarınca hapis cezasının ertelenmesine ilişkin Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 14.06.2011 tarihli ve 378-391 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 09.07.2014 tarih ve 21149-13821 sayı ile;</p>

<p>"...Eksik araştırma ile hüküm kurulması," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yerel Mahkeme ise 21.10.2014 tarih ve 301-319 sayı ile bozma kararına direnerek önceki hüküm gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir.</p>

<p>Bu hükmün de Cumhuriyet savcısı ve sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine düzenlenen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 25.12.2014 tarihli ve 2014/388936 sayılı "Bozma" istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 14.12.2016 tarih ve 170-1543 sayı ile; 6763 sayılı Kanun'un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun'a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesince 05.04.2017 tarih ve 3827-8774 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.</p>

<p><strong>TÜRK MİLLETİ ADINA<br />
CEZA GENEL KURULU KARARI</strong></p>

<p>Özel Daireyle Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun yasal unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının tespiti bakımından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının belirlenmesine ilişkindir.</p>

<p>Uyuşmazlığın esasına geçilmeden önce bir kısım Ceza Genel Kurulu Üyeleri tarafından Yerel Mahkemece verilen direnme kararına konu hükmün "yeni hüküm" niteliğinde olduğunun ileri sürülmesi üzerine, öncelikle bu hususun Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca ön sorun olarak görüşülmesi gerekmiştir.</p>

<p>Ceza Genel Kurulunun süreklilik kazanmış uygulamalarına göre şeklen ısrar kararı verilmiş olsa dahi;</p>

<p>a) Bozma kararı doğrultusunda işlem yapmak,</p>

<p>b) Bozma kararında tartışılması gereken hususları tartışmak,</p>

<p>c) Bozma sonrası yapılan araştırma, inceleme ya da toplanan yeni delillere dayanmak,</p>

<p>d) Önceki kararda yer almayan ve daire denetiminden geçmemiş olan yeni ve değişik gerekçe ile hüküm kurmak,</p>

<p>Suretiyle verilen hüküm, direnme kararı olmayıp, bozmaya eylemli uyma sonucunda verilen yeni bir hükümdür. Bu nitelikteki bir hükmün temyiz edilmesi halinde ise incelemenin Yargıtay'ın ilgili dairesi tarafından yapılması gerekmektedir.</p>

<p>İncelenen dosya kapsamından;</p>

<p>Yerel Mahkemece verilen hükmün, Özel Dairece; "...Sanığın, katılana danışman avukat olarak vekillik sıfatı ile hizmet edip katılana ait Ankara 29 ve 1. İcra Müdürlüklerinde takip ettiği sırası ile 2008/1314, 2004/1785 esas sayılı dosyalardan dolayı tahsil ettiği uhdesinde bulunan paraları kendisine alıkoyarak katılana vermediği iddia edilen olayda sanığın takip ettiği dosyalarda avukatlık ücretinin ne şekilde belirlendiği ve dosya başına ne kadar olduğu, yaptığı takip masraflarının miktarının ve ne miktar üzerinde hapis hakkı olduğunun tespiti yapılıp ilgili belgeler toplandıktan sonra dosyanın alanında hukukçu bilirkişiden oluşan bilirkişiye tevdi edilerek belirlenen konularda rapor alınıp sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi,</p>

<p>Kabule göre de;</p>

<p>Hapis cezası alt sınırdan tayin edildiği halde adli para cezası belirlenirken yeterli ve yasal gerekçe gösterilmeksizin, aynı gerekçeyle tam gün sayısının asgari hadden uzaklaşılması suretiyle belirlenerek sanığa fazla ceza tayini," isabetsizliğinden bozulmasından sonra kabule göre yapılan bozma nedenine uyan Yerel Mahkemece; "...1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 166. maddesinin avukata takip ettiği dava sonunda tahsil ettiği parada hapis hakkı tanıdığı sabittir. Yapılan incelemelerde sanığın takip ettiği dosyalar karşılığında aylık 100 TL danışmanlık ücreti alacağı konusunda bir protokol olup bu paranın verilmediği yolunda bir savunma da söz konusu değildir.</p>

<p>Sanık her ne kadar çok sayıda iş takip ettiği yolunda yazılı beyanlar sunmakta ise de; hapis hakkını kullandığı tahsilatın yapıldığı dava ile icra sebebi ile hakettiği bir paranın yapılan protokol karşısında olmadığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki; Türkiye Barolar Birliğince yayınlanmış meslek kurallarının 43. maddesinde; 'Müvekkil adına alınan paralar ve başkaca değerler geciktirilmeksizin müvekkile duyurulur ve verilir. Müvekkil ile ilgili bir hesap varsa uygun sürelerle durum yazı ile bildirilir', 45. maddesinde ise; 'Hapis hakkının alacağı ile orantılı olarak kullanılabileceği' belirtilmiştir.</p>

<p>Yukarıda değinildiği gibi yapılan protokolden başka şirket ile sanık arasında yapılmış bir sözleşme yoktur, buna karşın tarafların karşılıklı beyanlarında 4.669 TL'nin icra dairesinden tahsil edilip katılana verilmediği de anlaşılmaktadır.</p>

<p>Sanığın sicil itibariyle avukatlık mesleğinde kıdemde kazanmış olması sebebi ile Barolar Birliğince yayınlanmış meslek kurallarından haberdar olmadığı savunması dinlenemez.<br />
Sanık avukatın tahsil ettiği paraya karşılık tahakkuk etmiş vekalet ücretlerine karşılık hapis hakkını kullandığına ilişkin ve şikayetçinin bilgilendirildiğine dair her hangi bir yazılı belge mevcut değildir. Avukatın hapis hakkını kullanmadan önce hangi alacağına karşılık hangi paradan ne miktar hapis hakkını kullanacağını müvekkiline bildireceği zorunluluğuna karşın sanık avukatın bu zorunluluğu yerine getirmeksizin ve afaki rakamlarla hapis hakkını kullandığına dair savunmasına itibar edilmediği," şeklinde, bozma kararında tartışılması gereken hususlar değerlendirilerek ve Özel Daire denetiminden geçmemiş olan yeni ve değişik gerekçeyle hüküm kurulmuştur.</p>

<p>Bu itibarla, Yerel Mahkemenin son uygulaması direnme kararı niteliğinde olmayıp, eylemli uyma sonucu verilmiş yeni hüküm niteliğindedir. Bu yeni hükmün doğrudan Ceza Genel Kurulunca ele alınması mümkün olmadığından, dosyanın temyiz incelemesi için Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.</p>

<p>Ulaşılan sonuç karşısında, sanığa atılı hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun yasal unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının tespiti bakımından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının belirlenmesine ilişkin uyuşmazlık konusu değerlendirilmemiştir.</p>

<p><strong>SONUÇ:</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle,</p>

<p>Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 21.10.2014 tarihli ve 301-319 sayılı karar yeni hüküm niteliğinde olduğundan, dosyanın temyiz incelemesi için Yargıtay 15. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 07.02.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2017594-e-201981-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 19:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa1aa1.jpg" type="image/jpeg" length="32232"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 2021/13227 E., 2023/3776 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-202113227-e-20233776-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-202113227-e-20233776-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 30.03.2023 tarihli, 2021/13227 E., 2023/3776 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>5. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2021/13227 E., 2023/3776 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p><br />
İNCELENEN KARARIN;<br />
MAHKEMESİ :Ceza Dairesi</p>

<p>SUÇ : Nitelikli dolandırıcılık<br />
HÜKÜMLER : 1)Ünye Ağır Ceza Mahkemesinin 11.07.2019 tarihli ve 2019/93 Esas, 2019/234 sayılı Kararı ile; nitelikli dolandırıcılık suçundan mahkumiyet,<br />
2)Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin 07.04.2021 tarihli ve 2020/2725 Esas, 2021/1444 sayılı Kararı ile; ilk derece mahkemesince atılı suçtan verilen mahkumiyet hükmünün kaldırılarak sanık hakkında ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçundan mahkumiyet</p>

<p>İlk Derece Mahkemesince verilen hükme yönelik istinaf incelemesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen kararın; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 286 ncı maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz edilebilir olduğu, 260 ıncı maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, 291 inci maddesinin birinci fıkrasınca temyiz isteminin süresinde olduğu, 294 üncü maddesinin birinci fıkrasına istinaden temyiz dilekçesinde temyiz sebeplerine yer verildiği, 298 inci maddesinin birinci fıkrası gereğince temyiz isteminin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle, gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. HUKUKÎ SÜREÇ</strong></p>

<p>1. Ordu Cumhuriyet Başsavcılığının, 28.02.2019 tarihli ve 2019/2233 Soruşturma, 2019/692 Esas, 2019/50 numaralı İddianamesiyle sanık hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun (1136 sayılı Kanun) 59 uncu maddesi uyarınca son soruşturmanın açılması kararı verilmesi talep edilmiştir.</p>

<p>2. Ordu 1. Ağır Ceza Mahkemesinin, 21.03.2019 tarihli ve 2019/85 Esas, 2019/142 sayılı Kararı ile sanık hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (5237 sayılı Kanun) 158 inci maddesinin birinci fıkrasının (i) bendi, 53 üncü maddesinin birinci fıkrası ve 58 inci maddesi uyarınca yargılamasının yapılması ve delillerin takdiri için 1136 sayılı Kanun'un 59 uncu maddesine göre son soruşturmanın Ünye Ağır Ceza Mahkemesinde açılıp yapılmasına karar verilmiştir.</p>

<p>3. Ünye Ağır Ceza Mahkemesinin, 11.07.2019 tarihli ve 2019/93 Esas, 2019/234 sayılı Kararı ile sanık hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan, 5237 sayılı Kanun'un 158 nci maddesinin birinci fıkrasının (i) bendi ile 52 nci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 2 yıl hapis ve 250 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, 53 üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca hak yoksunluklarına hükmedilmiştir.</p>

<p>4. Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin, 30.09.2020 tarihli ve 2019/4143 Esas, 2020/1809 sayılı Kararı ile sanık hakkında İlk Derece Mahkemesince kurulan hükme yönelik sanık müdafiinin istinaf başvurusu üzerine, 5271 sayılı Kanun’un 280 inci maddesinin birinci fıkrasının (f) bendi uyarınca nitelikli dolandırıcılık suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün, eylemin vasıflandırılmasından sonra sonucuna göre basit yargılama usulünün uygulanması gerektiğinden bahisle bozulmasına karar verilmiştir.</p>

<p>5. Bu karara, Samsun Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının 06.10.2020 tarihli ve 2020/419 itiraz numaralı yazısı ile 5271 sayılı Kanun'un 308 inci maddesinin (A) fıkrası uyarınca itiraz edilmiş, Samsun BAM 4. Ceza Dairesince 14.10.2020 tarihli ek Karar ile itirazın kabulüne, 30.09.2020 tarihli asıl Kararın kaldırılmasına, davanın yeniden görülmesine ve duruşma hazırlığı işlemlerinin başlanmasına karar verilmiştir.</p>

<p>6. Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin, 07.04.2021 tarihli ve 2020/2725 Esas, 2021/1444 sayılı Kararı ile sanık hakkında İlk Derece Mahkemesince kurulan hükme yönelik sanık müdafiinin istinaf başvurusu üzerine, 5271 sayılı Kanun’un 280 inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca nitelikli dolandırıcılık suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün kaldırılarak sanık hakkında ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçundan 5237 sayılı Kanun'un 257 nci maddesinin ikinci fıkrası ve 62 nci maddesi uyarınca 2 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, aynı Kanun'un 53 üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca hak yoksunluğu uygulanmasına hükmolunmuştur.</p>

<p>7. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca özet olarak; eylemin nitelikli dolandırıcılık olarak kabul edilmesi gerektiği görüşünü içeren Tebliğname ile dava dosyası Daireye tevdi edilmiştir.</p>

<p><strong>II. TEMYİZ SEBEPLERİ</strong></p>

<p>Sanık müdafiinin temyiz dilekçesi, avukatlık görevinin vekaletname verilmesi ile başlayacağına, sanığa verilmiş vekaletname olmadığından görev suçunun oluşmayacağına ve görev suçundan cezalandırılmasının usul ve yasaya aykırı olduğundan mahkumiyet kararının bozulması gerektiğine ilişkindir.</p>

<p><strong>III. OLAY VE OLGULAR</strong></p>

<p>Temyizin kapsamına göre;</p>

<p>A. İlk Derece Mahkemesinin Kabulü</p>

<p>Sanığın, katılan adına vekili sıfatıyla boşanma davası açmak üzere 1.200 TL para aldığı, katılanı ikna ederek vekâletname düzenlenmeden noterden ayrılmasını sağladığı ve katılan adına boşanma davası açmadığı ve bu suretle nitelikli dolandırıcılık suçunu işlediği kabul edilerek mahkumiyetine karar verilmiştir.</p>

<p>B. Bölge Adliye Mahkemesinin Kabulü</p>

<p>Duruşmalı inceleme neticesinde; avukatların kendilerine görevleri gereğince verilen bir işi görmek amacıyla tahsilat yapma yetkilerinin bulunması, olaya konu paranın avukat olan sanığın görevi gereği yapması teklif edilen bir işin görülmesi amacıyla verilmesi, paranın alınması amacıyla katılanı aldatabilecek nitelikte hileli herhangi bir davranış sergilememesi karşısında eylemin dolandırıcılık suçuna konu edilemeyeceği, belirli bir kamu hizmeti görmekte olan sanığın görevinin gereği olarak yerine getirmek zorunda olmasına karşın, katılan adına dava açmayıp hareketsiz kalmak ve katılandan önce katılanın eşi tarafından boşanma davası açılmasına sebep olmak suretiyle katılanın mağdur olmasına yol açtığı ve bu şekilde ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçunu işlediği kabul edilerek mahkumiyet hükmü kurulmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>IV. GEREKÇE</strong></p>

<p>Sanığın, katılanın ve babasının iş yerine gelerek boşanma davası ile ilgili bilgi aldıklarını, herhangi bir tahsilat yapmadığını ve boşanma davası açılması için anlaşmadıklarını savunması, katılan, sanığa vekalet ücreti verdiğini ve vekaletname çıkarmak için notere gittiğini, sanığı beklediğini, gelmeyince sanığı aradığını, sanığın vekaletnameyi başka bir noterlik aracılığıyla kendisinin çıkarttıracağını söylemesi üzerine noterlikten ayrıldığını beyan etmiş ise de; noterlerce düzenlenen vekaletname için vekil olacak kişinin hazır bulunmasının gerekmemesi ve vekaletname çıkaracak asil hazır olmadan başka noterden vekalet verilemeyeceği hususları da göz önüne alındığında, katılan ve sanığın dava açılması için anlaştıkları ve katılanın sanığın yönlendirmesi ile noterden ayrıldığına ilişkin her türlü kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilememiş olması karşısında, sanığın nitelikli dolandırıcılık suçundan cezalandırılması gerektiğine ilişkin tebliğnamedeki bozma isteyen düşünceye iştirak edilmemiştir.</p>

<p>1136 sayılı Kanun'un 62 nci maddesi "Bu Kanun ve diğer kanunlar gereğince avukat sıfatı ile veya Türkiye Barolar Birliğinin yahut baroların organlarında görevli olarak kendisine verilmiş bulunan görev ve yetkiyi kötüye kullanan avukat Türk Ceza Kanununun 257 nci maddesi hükümlerine göre cezalandırılır" hükmünü içermekte olup dava konusu somut olayda sanık ile katılan arasında vekalet ilişkisi bulunmadığı ve sanığın üzerine atılı görevi kötüye kullanma suçunun yasal unsurları oluşmadığından beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması,</p>

<p>Kabule göre de;<br />
Yüklenen suçu 5237 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesinin birinci fıkrasının (e) bendindeki hak ve yetkileri kötüye kullanmak suretiyle işlediği kabul edilen sanık hakkında, 53 üncü maddenin beşinci fıkrası uyarınca, ayrıca, cezasının infazından sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,</p>

<p>Hukuka aykırı bulunmuştur.</p>

<p><strong>V. KARAR</strong></p>

<p>Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin, 07.04.2021 tarihli ve 2020/2725 Esas, 2021/1444 sayılı Kararının, gerekçe bölümünde açıklanan nedenle, 5271 sayılı Kanun’un 302 nci maddesinin ikinci fıkrası gereği, Tebliğname’ye farklı gerekçeyle uygun olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA,</p>

<p>Dava dosyasının, bozmaya konu kararın niteliği de gözetilerek 5271 sayılı Kanun’un 304 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,</p>

<p>30.03.2023 tarihinde karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-202113227-e-20233776-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 19:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/02/yargi/yargitay-556dfgv.jpg" type="image/jpeg" length="16135"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 2020/6607 E., 2022/935 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20206607-e-2022935-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20206607-e-2022935-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 02/02/2022 tarihli, 2020/6607 E., 2022/935 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>5. Ceza Dairesi</strong></p>

<p><strong>2020/6607 E., 2022/935 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p><br />
İNCELENEN KARARIN;<br />
MAHKEMESİ :Ceza Dairesi<br />
SUÇ : Zimmet</p>

<p>HÜKÜM : 1)... Ağır Ceza Mahkemesinin 10/05/2018 tarihli ve 2017/324 Esas, 2018/98 sayılı Kararı ile; atılı suçtan mahkumiyet</p>

<p>2)... Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesinin 25/10/2018 tarihli ve 2018/2196 Esas, 2018/2437 sayılı Kararı ile; düzeltilerek istinaf başvurularının esastan reddi,</p>

<p>3)... Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesinin 03/09/2020 tarihli ve 2018/2196 Esas, 2018/2437 sayılı Ek Kararı ile; temyiz isteminin reddi.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesince verilen düzeltilerek istinaf başvurularının esastan reddine ilişkin karar ile temyiz isteminin reddine dair Ek Karar temyiz edilmekle dosya incelendi;<br />
Sanığın usulüne uygun olarak 23/09/2020 tarihinde tebliğ edilen temyiz isteminin reddine dair ek kararı yasal süresi içerisinde 29/09/2020 tarihinde temyiz ettiği, 15/07/2020 tarihli ve 31186 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 7249 sayılı Kanun'un 10. maddesi ile 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 59. maddesine eklenen 5. fıkra ile avukatların görevlerinden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlar nedeniyle verilen bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin kararları hakkında CMK’nin 286/2. maddesinin uygulanmayacağı hükmünün getirildiği, ayrıca 7343 sayılı Kanun'un 15. maddesi ile 1136 sayılı Kanun'a eklenen ve 30/11/2021 tarihinde yürürlüğe giren geçici 24. madde ile de anılan Yasa'nın 59. maddesinin 5. fıkrasının, bu tarihten itibaren 15 gün içinde talep etmek koşuluyla avukatların görevlerinden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlar nedeniyle bölge adliye mahkemesi ceza dairelerince 15/07/2020 tarihinden önce verilmiş kesin nitelikteki kararları hakkında da uygulanmasına olanak sağlandığı, bu itibarla sanığın bölge adliye mahkemesince verilen kararlara yönelik incelemeye konu temyiz isteminin 1136 sayılı Yasa'nın geçici 24. maddesindeki 15 günlük süre içinde yapılmış talep olduğunun Anayasa'nın 36 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddelerinde düzenlenen hak arama özgürlüğünün doğal bir sonucu olarak kabulü gerektiği anlaşılmakla, ... Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesince verilen 03/09/2020 tarihli ek kararın kaldırılmasına ve esasın incelenmesine karar verildikten sonra gereği düşünüldü:</p>

<p>Dairemizce de benimsenen Ceza Genel Kurulunun 17/06/2021 tarihli ve 2021/5-43 Esas, 2021/287 sayılı Kararında da açıklandığı üzere; sanık ile mağdurlar arasındaki vekalet ilişkisinde kamu otoritesi ve kamu gücünün kullanılmadığı, söz konusu paraların teslim edilmesinin sanığın avukat olmasının doğal sonucu değil katılan tarafından şahsına duyulan güven ilişkisi nedeniyle verilen ahzu kabz yetkisi kapsamında gerçekleştirildiği ve buna bağlı olarak da aralarındaki ilişkinin hizmet ilişkisi kapsamında kaldığı gözetildiğinde, sanığın eyleminin 5237 sayılı TCK'nin 155/2. maddesinde tanımı yapılan hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturacağı, hükümden sonra 24/10/2019 tarihinde 30928 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 7188 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 26. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK'nin 253. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendine eklenen alt bentler arasında yer alan hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun da uzlaşma kapsamına alındığının anlaşılması karşısında; 5237 sayılı TCK'nin 7/2. maddesinin ''Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur'' hükmü de gözetilerek, 6763 sayılı Kanun'un 35. maddesi ile değişik CMK'nin 254. maddesi uyarınca aynı Kanun'un 253. maddesinde belirtilen esas ve usule göre uzlaştırma işlemleri yerine getirildikten sonra, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,</p>

<p>Kanuna aykırı, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan sair yönleri incelenmeyen hükmün 5271 sayılı CMK'nin 302/2 ve 307/5. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, bozma kararının içeriği de gözetilerek dosyanın ... Ağır Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilamının bir örneğinin ise ... Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİNE 02/02/2022 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.</p>

<p><strong>KARŞI OY</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 1. maddesindeki avukatlığın kamu hizmeti ve yargının kurucu unsurlarından olduğuna ilişkin belirleme, 2. maddesinde yazılı amacı, 76/1 ve 109/1-2. maddelerindeki baroların ve Türkiye Barolar Birliğinin kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları olduğuna ilişkin hükümler ile 5237 sayılı TCK’nin 6/1-c maddesindeki tanım ve gerekçesi birlikte değerlendirildiğinde; avukatların, 1136 sayılı Kanun'un 35/1 ve 35/A maddelerinde yazılı ve münhasıran avukatlar tarafından yapılabilecek iş ve işlemler ile uzlaştırma işlemi ve barolar ile Türkiye Barolar Birliğinin organlarında ifa ettikleri görevleri yönünden kamu görevlisi oldukları kabul edilmelidir (Gökcan, Hasan Tahsin/Artuç, Mustafa. Ceza Hukukunda Kamu Görevlisi ve Özel Soruşturma Usulleri, 4. Baskı, Adalet Yayınevi, ... 2016, s.57). Öğretide de kabul edildiği üzere; TCK’nin 6. maddesi kapsamında, kamusal faaliyet yaptıkları, dolayısıyla kamu görevlisi oldukları konusunda, anılan maddenin gerekçesi karşısında bir kuşku bulunmayan avukatın, görevi sebebiyle kendisine teslim edilen</p>

<p>müvekkiline ait parayı veya başka bir eşyayı müvekkiline vermemesi durumunda, zimmet suçunun oluşacağı ifade edilmektedir (Akçin, İhsan. Kamu İdaresinin Güvenirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar, 2.Baskı, Adalet Yayınevi ... (2019), s.50-51; Artuk, Mehmet Emin/Gökcen, Ahmet/Alşahin, M.Emin/Çakır, Kerim. Ceza Hukuku Özel Hükümler, 18.Baskı, ..., (2019), s. 976-977; Artuç, Mustafa. Malvarlığına Karşı Suçlar, 3.Baskı, Adalet Yayınevi ... (2018), s.732; Mahmutoğlu, Fatih Selami. Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler Şerhi. Beta İstanbul (2017), s. 66 (Dipnot 14); Aldemir, Hüsnü. Uygulamada Avukatlık Hukuku, Adalet Yayınevi ... (2018), s.700; Gökcan, Hasan Tahsin. Açıklamalı Avukatlık Yasası, 3.Baskı, Adalet Yayınevi ... (2012), s.181). Bu nedenle öğreti ve uygulamada kabul edildiği, TCK'nin 247. maddesinin gerekçesinde de ifade edildiği üzere, zimmete geçirilen malın Devlete veya özel kişilere ait olmasının suçun oluşması bakımından öneminin bulunmadığı, kamu görevlisi olan avukatların 01/01/2009 tarihinden sonra görevleri nedeniyle zilyetliği kendilerine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü oldukları malları uhdelerinde tutmaları halinde 5237 sayılı TCK’nin 247. maddesinde düzenlenen zimmet suçunun faili olabilecekleri kabul edilmelidir. Bu itibarla işin esası incelenerek bir karar verilmesi görüşünde olduğumdan aksi yöndeki çoğunluk kabulüne iştirak edilmemiştir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20206607-e-2022935-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 19:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/04/yargi/yargitay-054.jpg" type="image/jpeg" length="89306"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 15. Ceza Dairesi'nin 2017/6985 E., 2019/9115 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-15-ceza-dairesinin-20176985-e-20199115-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-15-ceza-dairesinin-20176985-e-20199115-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 15. Ceza Dairesi'nin 30.09.2019 tarihli, 2017/6985 E., 2019/9115 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>15. Ceza Dairesi </strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>2017/6985 E., 2019/9115 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi<br />
SUÇ : Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma<br />
HÜKÜM : TCK.’nın 155/2, 52/2, 53. maddeleri gereğince mahkumiyet</p>

<p>Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan sanığın mahkumiyetine ilişkin hüküm sanık ve katılan vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü;<br />
Sanık avukat ...'nın, davacı vekili sıfatıyla takip ettiği Ankara Asliye 3. Hukuk Mahkemesinin 2009/439 esas sayılı manevi tazminat davasında 15/12/2011 tarihli ve 2011/448 sayılı kararla hükmolunan 9.000 Türk lirası manevi tazminat bedelini haricen tahsil ettiği hâlde, alacaklı sıfatıyla takip ettiği Ankara 3. İcra Müdürlüğünün 2010/5528 sayılı dosyasında 10/02/2011 tarihli reddiyat makbuzuna istinaden 81.431,09 Türk lirası tahsil ettiği hâlde, müvekkili katılana vermeyip tamamını haksız olarak uhdesinde tuttuğu böylece hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu işlediği iddia edilen olayda;</p>

<p>1-Sanık ...’nın temyiz itirazlarının incelenmesinde;<br />
Sanığın yokluğunda verilen hükmün, sorgusunda bildirdiği adrese tebliğe çıkartıldığı, Tebligat Kanunu'nun 21/2. maddesine göre 21/01/2013 tarihinde usulüne uygun olarak tebliğ edildiği, sanığın bu hükmü 1412 sayılı CMUK'nın 310/1 maddesinde belirlenen bir haftalık süre geçtikten sonra 12/02/2014 tarihinde haklı bir nedene dayanmayan eski hale getirme ve temyiz inceleme başvurusunun 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'un 317. maddesi uyarınca REDDİNE,</p>

<p>2-Katılan vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde;</p>

<p>Sanık savunmaları, katılan beyanları ile tüm dosya kapsamından sanığa verilen mahkumiyet hükmünde bir isabetsizlik görülmemiştir.</p>

<p>Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre; katılan vekilinin temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün ONANMASINA, 30/09/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-15-ceza-dairesinin-20176985-e-20199115-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 19:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/03/yargi/yargitayjkf2.jpg" type="image/jpeg" length="40347"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2018/24939 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-201824939-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-201824939-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 16/9/2020 tarihli ve 2018/24939 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>HAKAN TOKATLIOĞLU BAŞVURUSU</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>(Başvuru Numarası: 2018/24939)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>Karar Tarihi: 16/9/2020</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></p>

<p><strong>KARAR</strong></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Serdar ÖZGÜLDÜR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Burhan ÜSTÜN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Muammer TOPAL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Fatih ALKAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Hakan TOKATLIOĞLU</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Av. Özgür İnanç YAĞMUR</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>I.</strong> <strong>BAŞVURUNUN KONUSU</strong></p>

<p>1. Başvuru, kamudaki görevinden ihraç edilen hukukçunun baro levhasına yazılmasına ilişkin verilen kararın mahkemece iptal edilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>BAŞVURU SÜRECİ</strong></p>

<p>2. Başvuru 6/8/2018 tarihinde yapılmıştır.</p>

<p>3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.</p>

<p>4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.</p>

<p>5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.</p>

<p>6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir.</p>

<p>7. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>OLAY VE OLGULAR </strong></p>

<p>8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Olağanüstü Hal Sürecinde Uygulanan Tedbirler</strong></p>

<p>9. Ülkemizin 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmasına ilişkin süreç, bu teşebbüsün arkasında uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen terör örgütüne ilişkin bilgiler, Millî Güvenlik Kurulu (MGK) kararları, darbe teşebbüsünün bastırılmasının akabinde Bakanlar Kurulu tarafından ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) süreci ve bu süreçte uygulanan tedbirler Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarında detaylı şekilde yer almaktadır (<i>Aydın Yavuz ve diğerleri</i> ([GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-66; <i>Selçuk Özdemir</i> [GK], B. No: 2016/49158, 26/7/2017, §§ 20, 21; <i>Alparslan Altan</i> [GK], B. No: 2016/15586, 11/1/2018, § 10; ayrıca bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 26/9/2017 tarihli ve E.2017/16.MD-956, K.2017/370 sayılı kararı).</p>

<p>10. OHAL sürecinde kamu görevinden çıkarma tedbirlerinin uygulanmasına da karar verilmiş ve bu konuda genel ve soyut normlar ihdas edilerek alınan tedbirlerin yanı sıra kişiler hakkında doğrudan etki doğurucu nitelikte işlemler tesis edilmiştir. Örneğin 1/9/2016 tarihli ve 29818 (mükerrer) sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 672 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin (672 sayılı OHAL KHK'sı) 2. maddesiyle, millî güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen FETÖ/PDY'ye aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olan kimi kamu görevlilerinin başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın kamu görevlerinden çıkarılmalarına karar verilmiştir. Ayrıca aynı maddede; bu kapsamdaki kişilerin mahkûmiyet kararı aranmaksızın memuriyetlerinin alınacağı, bir daha kamu hizmetinde istihdam edilmeyecekleri, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilmeyecekleri de hüküm altına alınmıştır (Kamu görevinden çıkarma tedbirlerine ilişkin detaylı bilgi için bkz. <i>Aydın Yavuz ve diğerleri</i>, §§ 56-61).</p>

<p>11. Yine 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin (667 sayılı OHAL KHK'sı) 3. ve 4. maddeleri kapsamında kamu görevinden çıkarılanların, uhdelerinde taşımış oldukları büyükelçi, vali gibi unvanları ve yüksek mahkeme başkan ve üyeliği, müsteşar, hâkim, savcı, kaymakam ve benzeri meslek adlarını ve sıfatlarını kullanamayacakları ve bu unvan, sıfat ve meslek adlarına bağlı olarak sağlanan haklardan yararlanamayacakları düzenlenmiştir.</p>

<p>12. Türkiye Cumhuriyeti 21/7/2016 tarihinde, Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (AİHS, Sözleşme); Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine ise Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'ye (MSHUS) ilişkin derogasyon (askıya alma/yükümlülük azaltma) beyanında bulunmuştur. Olağanüstü hâlin uzatılmasına ilişkin kararlar da Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine bildirilmiştir (<i>Aydın Yavuz ve diğerleri</i>, § 50).</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Başvurucunun Baro Levhasına Yazılma Talebine İlişkin Süreç</strong></p>

<p>13. Başvurucu, 1994 yılında hukuk fakültesini bitirmiş ve Ankara Barosunda (Baro) avukatlık stajını tamamlayarak 7/12/1995 tarihinde baro levhasına yazılmıştır. Başvurucunun kaydı, talebi üzerine 14/12/1995 tarihinde baro levhasından silinmiştir.</p>

<p>14. 1995 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde kamu görevine başlayan başvurucu, 15 Temmuz darbe girişiminin gerçekleştiği tarihte 3. sınıf emniyet müdürü unvanıyla görev yapmaktadır. 672 sayılı OHAL KHK'sının 2. maddesiyle, millî güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen FETÖ/PDY ile aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olduğu değerlendirilen kamu görevlilerine ilişkin açıklanan listede başvurucunun ismine de yer verilmiş ve bu suretle başvurucu 1/9/2016 tarihinde kamu görevinden çıkarılmıştır.</p>

<p>15. Kamu görevinden çıkarılmasının ardından başvurucu, baro levhasına avukat olarak yeniden yazılma talebiyle Bursa Barosuna (Baro) başvurmuştur.</p>

<p>16. Baro, 27/9/2016 tarihinde Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) gönderdiği yazı ile başvurucu hakkında terör örgütü (FETÖ/PDY) üyesi olma suçu kapsamında bir soruşturmanın bulunup bulunmadığını sormuştur. Başsavcılık tarafından gönderilen 3/10/2016 tarihli cevap yazısında başvurucu hakkında yürütülen herhangi bir ceza soruşturmasının olmadığı belirtilmiştir.</p>

<p>17. Başvurucunun talebi, yasal şartlara uygun olduğu gerekçesiyle Baro Yönetim Kurulunun 2/3/2017 tarihli kararıyla oyçokluğuyla kabul edilmiştir. Söz konusu karar Türkiye Barolar Birliği (TBB) Yönetim Kurulunun 19/4/2017 tarihli kararıyla uygun bulunmuştur.</p>

<p>18. TBB tarafından verilen karar, Bakanlık tarafından yerinde görülmeyerek bir daha görüşülmek üzere 27/4/2017 tarihinde TBB'ye geri gönderilmiştir. Geri gönderme kararının gerekçesinde;</p>

<p>i. Başvurucunun Bursa Emniyet Müdürlüğü bünyesinde 3. sınıf emniyet müdürü olarak görev yapmakta iken 672 sayılı OHAL KHK'sı ile ihraç edildiği, anılan OHAL KHK'sının 2. maddesi gereğince kamu görevinden çıkarılanların bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemeyeceği belirtilmiştir.</p>

<p>ii. 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 1. maddesinde avukatlık mesleğinin kamu hizmeti olarak tanımlandığı, yine anılan Kanun'un 2., 38. ve 57. maddelerinin de bu kapsamda hükümler içerdiği, 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 6. maddesinde de avukatların yargı görevi yapan kişilerden sayıldığı vurgulanmıştır.</p>

<p>iii. Kamu hizmetinin idare hukuku esaslarına göre çalıştırılan ve kamu görevlisi olarak adlandırılan kişilerce yapılmasının zorunlu olmadığı, kamu hizmetinin bir kısmının kamu görevlisi olarak nitelendirilmesi mümkün olmayan ancak işlevsel anlamda kamu görevi ifa eden serbest meslek grubundaki kişilerce de yerine getirildiği ifade edilmiştir.</p>

<p>iv. Avukatların verdikleri hizmetlerin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği, adalet, yargı, hukuk işlerinin kamu hizmetinin en yoğun ve kamu kavramının anlam olarak en önde gelen alanlarından olduğu belirtilmiştir. Kararda; 672 sayılı OHAL KHK'sı ile başvurucu hakkında alınan tedbirin, avukatlık mesleğinin önem ve özelliği, kamu hizmeti niteliği ve avukatın hak ve yetkileri ile işlevsel olarak kamu görevi ifa ettiği hususlarının gözardı edilmemesi ve idare hukuku esaslarına göre kamu görevlisi olarak çalışamamak şeklinde dar yorumlanmaması gerektiği vurgulanmıştır. Böylesi dar bir yorumun OHAL KHK'sının amacıyla bağdaşmadığı ve terörle mücadeleyi sekteye uğratacağı ileri sürülmüş ve söz konusu tedbirin ilgilinin bir daha kamu hizmetinde çalışamamasını da içerdiği ifade edilmiştir.</p>

<p>v. Ayrıca OHAL KHK'sı ile alınan tedbirin yalnızca idare hukuku esaslarına göre kamu görevlisi olarak çalışanlarla sınırlı tutulmasının memur ve hâkim olma niteliğini kaybedenlerin avukat olması sonucunu doğuracağı ve hukuk devletinin işlerliğinin sağlanması açısından yaşamsal bir öneme sahip yargının kurucu unsurlarından olan avukatlık mesleğinin itibarını zedeleyeceği belirtilmiştir.</p>

<p>19. TBB Yönetim Kurulu, 4/5/2017 tarihli kararıyla, önceki kararında ısrar ederek başvurucunun baro levhasına yazılma talebinin kabulüne karar vermiştir. Israr kararının gerekçesinde; Bakanlığın geri gönderme kararının usule ve yasaya uygun olmadığı ifade edilmiştir.</p>

<p>20. Bakanlık, başvurucunun baro levhasına yazılmasına ilişkin TBB Yönetim Kurulu tarafından verilen karara karşı 29/5/2017 tarihinde iptal davası açmıştır. Yürütmenin durdurulması talebini de içeren ve Ankara 15. İdare Mahkemesi (Mahkeme) tarafından kayda alınan dava dilekçesinde;</p>

<p>i. Başvurucunun 672 sayılı OHAL KHK'sı ile kamu görevinden çıkarıldığı hatırlatılmış ve terör eylemlerinin türüne ve niteliklerine ilişkin 12/4/1991 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında açıklamalarda bulunulmuştur. Ayrıca MGK tarafından 26/2/2014-26/5/2016 tarihleri arasında gerçekleştirilen toplantılarda FETÖ/PDY'nin, millî güvenliği tehdit eden ve kamu düzenini bozan, Devlet içerisinde legal görünüm altında illegal faaliyetler yürüten, yasa dışı ekonomik boyutu bulunan ve diğer terör örgütleri ile işbirliği yapan bir terör örgütü olduğuna dair değerlendirmelerin yapıldığı ve bu terör örgütü ile tüm kurum ve birimlerin birlikte etkin bir şekilde mücadele edilmesine dair kararların alındığı hatırlatılmıştır.</p>

<p>ii. Devlet organlarına sızan FETÖ/PDY bağlantılı kişilerin sadece demokratik hukuk düzenine tehdit oluşturmakla kalmadıkları, 15/7/2016 tarihinde darbe teşebbüsünde bulunmak suretiyle de millî güvenliğe karşı fiilen büyük bir tehdit oluşturdukları ifade edilmiştir. Bu nedenle, darbe teşebbüsünün akabinde Devlet kurumlarının FETÖ/PDY ile iltisakı, irtibatı veya mensubiyeti değerlendirilen kişilerden hızlı bir şekilde arındırılabilmesi amacıyla OHAL KHK'larının çıkarıldığı belirtilmiştir.</p>

<p>iii. Bu kapsamda yürürlüğe giren 672 sayılı OHAL KHK'sının 2. maddesinin (2) numaralı fıkrasında, OHAL KHK'sı ile meslekten veya kamu görevinden çıkarılanların bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemeyeceğinin hükme bağlandığı vurgulanmıştır. Söz konusu meslekten veya kamu görevinden çıkarma tedbirinin, adli suç veya disiplin suçu işlenmesi karşılığında uygulanan yaptırımlardan farklı olarak terör örgütleri ile millî güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen diğer yapıların kamu kurum ve kuruluşlarındaki varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan, geçici olmayan ve nihai sonuç doğuran olağanüstü tedbir mahiyetinde olduğu ifade edilmiştir.</p>

<p>iv. Yargının kurucu unsurlarından olan avukatlık mesleğinin hukuki sorunların ve anlaşmazlıkların adalete ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesi, hukuk kurallarının tam olarak uygulanması, bireylerin hak ve özgürlüklerinin korunması ve hukuk devletinin işlerliğinin sağlanması bakımından yaşamsal bir öneme ve değere sahip olduğu belirtilmiştir. Bu bağlamda hukuk kurallarının tam olarak uygulanması konusunda yargı organlarına, yetkili kurul ve kurumlara yardımda bulunmanın bağımsız savunmayı serbestçe temsil eden avukatlığın amaçlarından biri olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p>v. 1136 sayılı Kanun'un 1. maddesinde avukatlık mesleğinin kamu hizmeti olarak tanımlandığı, yine anılan Kanun'un 2. maddesinde yer alan düzenlemenin avukatlığın kamu hizmeti niteliğinde olması esasına dayandığı ifade edilmiştir. Yine Kanun'un 38. ve 57. maddelerinin mesleğin kamu hizmeti niteliğinde olduğunun bir göstergesi olduğu, 5237 sayılı Kanun'un 6. maddesinin bu durumu teyit ettiği iddia edilmiştir.</p>

<p>vi. Kamu hizmetinin bir kısmının idare tarafından idare hukuku esaslarına göre çalıştırılan ve kamu görevlisi olarak adlandırılan kişilerce gerçekleştirildiği, diğer bir kısmının ise idare hukuku anlamında kamu görevlisi olarak nitelendirilmesi mümkün olmayan ancak işlevsel anlamda kamu görevi ifa eden serbest meslek grubundaki kişilerce yerine getirildiği ifade edilmiştir. Avukatların verdiği hizmetin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği ileri sürülmüştür.</p>

<p>vii. Anayasa Mahkemesinin 23/6/1989 tarihli bir kararına yer verilerek avukatlık mesleğinin kamu hizmeti ve serbest meslek olarak iki yönlü olduğunun kabul edildiği, adalet, yargı, hukuk işlerinin kamu hizmetinin en yoğun ve kamu kavramının anlam olarak en önde gelen alanı olduğu belirtilmiştir. 672 sayılı OHAL KHK'sı kapsamında meslekten veya kamu görevinden ihraç edilenlerin bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemeyeceğine ilişkin olarak alınan tedbirin avukatlık mesleğinin önem ve özelliği, kamu hizmeti niteliği ve avukatın hak ve yetkileri ile işlevsel olarak kamu görevi ifa ettiği hususları gözardı edilerek yorumlanmaması gerektiği ifade edilmiştir. Söz konusu düzenlemenin idare hukuku esaslarına göre kamu görevlisi olarak çalışamamak şeklinde dar yorumlanmasının OHAL KHK'sının amacıyla bağdaşmayacağı ve terörle mücadeleyi sekteye uğratacağı iddia edilmiştir.</p>

<p>viii. Ayrıca, söz konusu tedbirin sadece idare hukuku esaslarına göre kamu görevlisi olarak çalışanlarla sınırlı tutulmasının memur ve hâkim olma niteliğini kaybedenlerin avukat olması sonucunu doğuracağı, hukuk devletinin işlerliğinin sağlanması bakımından hayati önemi bulunan ve yargının kurucu unsurlarından olan avukatlık mesleğinin itibarını zedeleyeceği vurgulanmıştır. Bu nedenlerle 672 sayılı OHAL KHK'sı ile kamu görevinden ihraç edilen başvurucunun avukat olarak baro levhasına yazılmasının yerinde olmadığı ve TBB Yönetim Kurulu tarafından verilen ısrar kararında hukuki isabet bulunmadığı ileri sürülmüştür.</p>

<p>21. Davalı TBB tarafından sunulan 25/8/2017 tarihli cevap dilekçesinde; başvurucunun baro levhasına yazılma talebinin kabul edilmesine ilişkin verilen kararın ve bu yönde tesis edilen işlemin hukuka uygun olduğu ve davanın reddine karar verilmesi gerektiği iddia edilmiştir. Cevap dilekçesinde;</p>

<p>i. Kamu hukuku usulüne göre tasarrufta bulunan veya işlem yapanlarla bu işlemlerin yapılmasına kamu hukuku usulü çerçevesinde katkı sunan, bu kişilere faaliyetlerinde yardımda bulunanların kamu görevini ifa ettikleri, kamu hukuku usulüne göre tasarrufta bulunmayan veya işlem yapmayan ve bu faaliyetlere kamu hukuku usulü çerçevesinde yardımda bulunmayanların ise kamu hizmeti gördükleri belirtilmiştir.</p>

<p>ii. Kamu görevi kavramı; yasama ve yargı faaliyetlerinin yanı sıra devletin olmazsa olmaz birincil amaçlarının gerçekleşmesi için devlete özgü, devletçe yapılması zorunlu, egemen gücün, yetkinin ve kamu hukuku kurallarına göre oluşturulan idarenin kullanılmasını ve örgütlenmesini yansıtan etkinlikler bütünlüğü olarak tanımlanmıştır. Kamu hizmeti kavramı ise devletin ikincil amaçlarını gerçekleştirmek için başkalarına da bırakabileceği etkinlikler şeklinde açıklanmıştır. Serbest avukatlar gibi yaptıkları hizmetin kamu hizmeti olduğu yasalarca kabul edilenlerin kamu kesimindeki bir kuruluşta çalışmadıkları sürece kamu görevlisi olarak kabul edilemeyeceği ifade edilmiştir.</p>

<p>iii. Ayrıca yürütmenin durdurulması için gerekli olan koşulların bulunmadığı ve bu yöndeki talebin reddine karar verilmesi gerektiği ileri sürülmüştür.</p>

<p>22. Başvurucu, Mahkemeye sunduğu dilekçe ile davalı TBB yanında davaya müdahale talebinde bulunmuş ve talebi Mahkemece kabul edilmiştir.</p>

<p>23. Mahkeme, 20/9/2017 tarihli kararıyla koşulları oluştuğu gerekçesiyle TBB tarafından tesis edilen işlemin yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir. Söz konusu kararın gerekçesinde;</p>

<p>i. 1136 sayılı Kanun'unda yer alan düzenlemeler dikkate alındığında avukatlık mesleğinin kamu hizmeti yönünün güçlendirildiği ifade edilmiştir.</p>

<p>ii. Devletin egemen gücünü kullanan makamlarda bulunan kişilerden devlet tarafından özel bir sadakat ve güven bağlılığı talep edilmesinin meşru olduğu, avukatların icra ettikleri görev yönünden kamu görevlisi olarak nitelendirilebilecekleri, bu nedenle millî güvenliğe karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen FETÖ/PDY ile irtibat ve iltisak içinde olduğu gerekçesiyle 672 sayılı OHAL KHK'sı ile ihraç edilen başvurucunun baro levhasına yazılmasına ilişkin talebinin kabul edilmesi yönünde tesis edilen işlemin hukuka uygun olmadığı belirtilmiştir.</p>

<p>iii. Hukuka açıkça aykırı olan söz konusu işlem nedeniyle başvurucunun avukatlık mesleğini icra etmesi durumunda telafisi güç veya imkânsız zararların doğabileceği sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>24. Söz konusu karara karşı yapılan itiraz Ankara Bölge İdare Mahkemesi 12. İdari Dava Dairesinin (Bölge İdare Mahkemesi) 19/10/2017 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Kararın gerekçesinde, İdare Mahkemesince verilen kararın mevzuata aykırı olmadığı belirtilmiştir.</p>

<p>25. Mahkeme, 27/12/2017 tarihli kararıyla dava konusu işlemin iptaline karar vermiştir. Kararın gerekçesinde;</p>

<p>i. Bir hizmetin kamu hizmeti sayılıp sayılmayacağı konusunun yasama organının yetkisinde olduğu, 1136 sayılı Kanun'un 1. ve 2. maddeleri gereğince avukatlık mesleğinin kamu hizmeti yönünün güçlendirildiği ve devletin kamu gücünü kullanan kişilerden sadakat beklentisi içinde olmasının meşru olduğu belirtilmiştir.</p>

<p>ii. 672 sayılı OHAL KHK'sının FETÖ/PDY ile iltisakı, irtibatı ve mensubiyeti değerlendirilen kişilerin devlet kurumlarının hızlı bir şekilde arındırılması amacıyla yürürlüğe girdiği ve söz konusu tedbirin meslekten ve kamu görevinden ihraç edilenlerin bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemeyeceğine ilişkin düzenlemeler içeren söz konusu OHAL KHK'sı kapsamında alındığı ifade edilmiştir.</p>

<p>iii. OHAL KHK'larının meslekten veya kamu görevinden çıkarma, adli suç veya disiplin suçu işlenmesi karşılığında uygulanan yaptırımlardan farklı olarak terör örgütleri ile millî güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen diğer yapıların kamu kurum ve kuruluşlarındaki varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan geçici olmayan ve nihai sonuç doğuran olağanüstü tedbir niteliğinde olduğu vurgulanmıştır. Bu kapsamda başvurucu hakkında tesis edilen dava konusu işlemin hukuka uygun olmadığı şeklinde değerlendirmelere yer verilmiştir.</p>

<p>26. TBB ve başvurucu, söz konusu karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Bölge İdare Mahkemesi, 5/6/2018 tarihli kararıyla, istinaf talebinin kesin olarak reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; İdare Mahkemesince verilen kararın usule ve hukuka uygun olduğu, kaldırılmasını gerektiren bir nedenin bulunmadığı belirtilmiştir.</p>

<p>27. Nihai karar 6/7/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir.</p>

<p>28. Başvurucu, 6/8/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.</p>

<p><strong>IV.</strong> <strong>İLGİLİ HUKUK</strong></p>

<p>29. İlgili hukuk<i> (ulusal mevzuat, Anayasa Mahkemesince ve idari yargı mercilerince verilen yargı kararları, uluslararası düzenlemeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları) </i>için bkz.<i> Tamer Mahmutoğlu</i> [GK], B. No: 2017/38953, 23/7/2020, §§ 37-67.</p>

<p>30. 672 sayılı KHK'da yer alan düzenlemeler, 6/2/2018 tarihli ve 7080 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun ile kanunlaşmış ve aynen kabul edilmiştir.</p>

<p><strong>V.</strong> <strong>İNCELEME VE GEREKÇE</strong></p>

<p>31. Mahkemenin 16/9/2020 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Başvuruyu İnceleme Usulü</strong></p>

<p>32. İlkeleri Anayasa Mahkemesinin <i>Tamer Mahmutoğlu</i> (aynı kararda bkz. §§ 86-91) kararında açılandığı üzere; başvuruyu inceleme usulünün Anayasa’nın OHAL dönemi için öngördüğü denetim rejimine tabi olabilmesi için tedbirin OHAL ilanına sebep olan tehdit veya tehlikelerin bertaraf edilmesine yönelik olması ve OHAL süresiyle sınırlı olarak uygulanması gerekir. Dolayısıyla ancak bu iki niteliği taşıyan bir tedbiri konu edinen bireysel başvurunun incelenmesinde OHAL dönemlerinde Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının sınırlanmasını ve durdurulmasını düzenleyen 15. maddesi esas alınabilir.</p>

<p>33. Başvuru konusu tedbirin OHAL ilanına neden olan tehditlerin veya tehlikelerin bertaraf edilmesine yönelik olduğu açıktır. Zira devlet bu tedbirle FETÖ/PDY ile irtibatlı ya da iltisaklı olanların kamu hizmetine girişini engellemeye çalışmaktadır. Ancak somut olaydaki tedbir OHAL döneminin sona ermesinin akabinde uygulanmıştır. Tedbirlerin OHAL'in süresini aştığı durumlara ilişkin yapılacak incelemelerde ise Anayasa’nın 15. maddesi dikkate alınamaz. Bu durumda somut başvuru, Anayasa’nın ilgili hükümleri ile olağan dönemde hak ve özgürlükleri sınırlama ve güvence rejimi bakımından temel öneme sahip olan 13. maddesi bağlamında incelenecektir. Diğer bir deyişle Anayasa'nın 15. maddesinde düzenlenen temel hak ve özgürlüklere ilişkin güvence rejimi mevcut başvuru koşullarında dikkate alınmayacaktır.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Özel Hayata Saygı Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia</strong></p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü</strong></p>

<p>34. Başvurucu;</p>

<p>i. OHAL KHK'sı ile bir daha kamu görevinde istihdam edilmemek üzere ihraç edilmiş olmasının serbest avukatlık mesleğini yapabilmesi yönünden engel oluşturmadığını, buna rağmen Bakanlık tarafından açılan iptal davasında hukuka aykırı şekilde aleyhine karar verildiğini, derece mahkemelerince olayın aydınlatılması amacıyla herhangi bir araştırma yapılmadığını ve taleplerinin dikkate alınmadığını ileri sürmüştür.</p>

<p>ii. Hakkında herhangi bir somut delilin bulunmadığını, birtakım soyut iddialarla kamudan ihraç edildiğini, sonraki süreçte de hakkında verilmiş herhangi bir mahkeme kararı olmamasına rağmen serbest avukat olarak çalışma imkânının hukuka aykırı şekilde ortadan kaldırıldığını ve derece mahkemelerince ön kabule dayalı olarak karar verildiğini iddia etmiştir.</p>

<p>iii. Yargılama sürecinde adil yargılanma hakkının güvencelerine aykırı şekilde hareket edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>iv. Söz konusu uygulama ve kararlar nedeniyle özel sektörde dahi çalışmasının engellendiğini, kendisinin ve ailesinin geçimini sağlayabilecek bir işte çalışmasının ve asgari insan onuruna yakışır şekilde yaşama hakkının elinden alındığını, sivil ölüme terk edildiğini, fişleme yoluyla hakkında elde edilmeye çalışan bilgilerin hukuka aykırı olduğunu iddia etmiştir.</p>

<p>v. OHAL KHK'sının amacının ve kapsamının ötesine geçilerek idari işlemler tesis edildiğini ve kararlar verildiğini, hukuk fakültesi mezunu olduğunu, elde ettiği ve yapmaya hak kazandığı avukatlık mesleğini icra edemediğini, gelir etme imkânından mahrum bırakıldığını belirtmiştir.</p>

<p>vi. Bu gerekçelerle özel hayata saygı hakkının, adil yargılanma hakkının, bağımsız mahkemede yargılanma hakkının, masumiyet karinesinin, çalışma hakkının, eğitim hakkının, mülkiyet hakkının ve eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>35. Bakanlık görüşünde, başvurucunun adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi ve çalışma hakkı kapsamında ileri sürdüğü ihlal iddiaları hakkında kabul edilemezlik kararı verilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Görüş yazısında, özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddialar konusunda ise şu değerlendirmelere yer verilmiştir:</p>

<p>i. OHAL KHK'sı kapsamında meslekten veya kamu görevinden çıkarma, adli suç veya disiplin suçu işlenmesi karşılığında uygulanan yaptırımlardan farklı olarak terör örgütleri ile millî güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen diğer yapıların kamu kurum ve kuruluşlarındaki varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan, geçici olmayan ve nihai sonuç doğuran olağanüstü tedbir niteliğindedir.</p>

<p>ii. Avukat ve avukatlık mesleği, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil ederek hukuki sorunların ve anlaşmazlıkların adalete ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesi, hukuk kurallarının tam olarak uygulanması, bireylerin hak ve özgürlüklerinin korunması ve hukuk devletinin işlerliğinin sağlanması bağlamında yaşamsal bir önem ve değere sahiptir. Avukatlık mesleği, 1136 sayılı Kanun kapsamında kamu hizmeti olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>iii. Kamu hizmetinin idare hukuku esaslarına göre çalıştırılan ve kamu görevlisi olarak adlandırılan kişilerce yapılması zorunluluğu bulunmamaktadır. Kamu hizmetinin bir kısmı idarece bu esaslara göre çalıştırılan ve kamu görevlisi olarak nitelendirilen kişilerce yerine getirilir. Diğer bir kısmı da idare hukuku anlamında kamu görevlisi olarak nitelendirilmesi mümkün olmayan ancak işlevsel anlamda kamu görevi ifa eden serbest meslek grubundaki kişiler tarafından yerine getirilmektedir.</p>

<p>iv. OHAL KHK'ları, demokratik hukuk devletine karşı sadece tehdit oluşturmakla kalmayan, 15/7/2016 tarihinde darbe teşebbüsünde bulunmak suretiyle fiilen demokratik hukuk devletine ve millî güvenliğe karşı büyük bir tehdit oluşturan FETÖ/PDY ile iltisakı, irtibatı ve mensubiyeti değerlendirilen kamu görevlilerinin Devlet kurumlarının hızlı bir şekilde arındırılması amacıyla yürürlüğe girmiştir. Bu kapsamda alınan somut tedbirin, avukatlık mesleğinin önem ve özelliği, kamu hizmeti niteliği ve avukatın hak ve yetkileri ile işlevsel olarak kamu görevi ifa ettiği hususları gözardı edilerek bir daha<i> "kamu hizmetinde çalışamamak"</i> yerine dar yorumlanmak suretiyle idare hukuku esaslarına göre<i> "kamu görevlisi olarak çalışamamak"</i> şeklinde değerlendirilmesi OHAL KHK'larının amacıyla bağdaşmayacaktır. Ayrıca bu durum avukatlık mesleğinin itibarını da zedeleyecektir. Dolayısıyla başvurucunun özel hayata saygı hakkına bir müdahalede bulunulduğu kabul edilse dahi söz konusu müdahalenin yasayla öngörüldüğü ve demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü olduğu düşünülmektedir.</p>

<p>36. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı sunduğu beyanında başvuru dilekçesinde yer alan iddialarını tekrar etmiştir.</p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Değerlendirme</strong></p>

<p>37. Anayasa’nın<i> "Özel hayatın gizliliği"</i> kenar başlıklı 20. maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>“Herkes, özel hayatına ... saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ... gizliliğine dokunulamaz."</i></p>

<p>38. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (<i>Tahir Canan</i>, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16).</p>

<p>39. Başvurucunun iddialarının, baro levhasına yazılma talebinin TBB tarafından uygun bulunmasına ilişkin verilen kararın İdare Mahkemesince iptal edilmesine, dolayısıyla serbest avukatlık yapmasının engellenmesine ilişkin olduğu görülmektedir. Kişilerin mesleki hayatlarının onların özel hayatlarıyla sıkı bir ilişkisinin olduğu ve meslek hayatına yönelik tedbirlerin ya da müdahalelerin söz konusu olduğu dava süreçlerinde özel hayata saygı hakkının gündeme geldiği yadsınamaz. Bununla birlikte öncelikle bu tür işlemlerin mesleki hayata yönelik tedbirlerin ya da müdahalelerin hangi durumlarda <i>özel hayat</i> kapsamında görülmeye uygun olduğu veya başvuru konusu edilen uyuşmazlıkların hangilerinin bu bağlamda uygulanabilir kabul edileceği hususlarında ölçütler belirlenmesi ve bu ölçütler dikkate alınarak değerlendirmeler yapılması gerekmektedir (<i>Tamer Mahmutoğlu,</i> § 82).</p>

<p>40. Somut başvurunun da bu yönüyle ele alınması ve yapılacak değerlendirmeler neticesinde özel hayata saygı hakkının uygulanabilir olduğu sonucuna ulaşılması durumunda başvurucunun tüm iddialarının özel hayata saygı hakkı bağlamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmektedir.</p>

<p><strong>a.</strong> <strong>Uygulanabilirlik Yönünden </strong></p>

<p>41. Anayasa Mahkemesi, önceki birçok kararında özel hayata saygı hakkının kişinin çevresinde bulunanlarla temas kurma hakkını içerdiğini, özel bir sosyal hayat sürdürmeyi güvence altına aldığını ve kişilerin mesleki hayatlarının özel hayatlarıyla sıkı bir ilişki içinde olduğunu vurgulamıştır (<i>K.Ş.,</i> B. No: 2013/1614, 3/4/2014, § 36; <i>Serap Tortuk,</i> B. No: 2013/9660, 21/1/2015, § 37; <i>Bülent Polat </i>[GK], B. No: 2013/7666, 10/12/2015 § 62; <i>Ata Türkeri, </i>B. No: 2013/6057, 16/12/2015, § 31; <i>Ö.Ç.</i>; B. No: 2014/8203, 21/9/2016, § 50; <i>Haluk Öktem</i> [GK], B. No: 2014/13433, 13/10/2016, § 27; <i>E.G.</i> [GK], B. No: 2014/12428, 13/10/2016, § 34).</p>

<p>42. Anayasa Mahkemesi yakın tarihte açıkladığı <i>Tamer Mahmutoğlu </i>kararında; özel hayata ilişkin hususların kişinin mesleği ile ilgili tasarruflara esas alındığı durumlarda <i>özel hayata saygı hakkının </i>uygulanabilir olduğuna ve özel hayata ilişkin herhangi bir nedene dayanılmaksızın mesleki hayata yönelen müdahalelerin özel hayata saygı hakkı kapsamında değerlendirilebilmesi gerekli olan koşulların neler olduğuna ilişkin detaylı değerlendirmelerde bulunmuştur (<i>Tamer Mahmutoğlu,</i> §§ 84-90).</p>

<p>43. Öncelikle belirtilmelidir ki başvurucunun serbest avukatlık faaliyetinde bulunmasının engellenmesine yönelik müdahale özel hayata saygı hakkının otomatik olarak uygulanabilirliğini sağlamaz. Özel hayata saygı hakkının uygulanabilir olduğu sonucuna ulaşılabilmesi için belirtilen kararlarda açıklanan kriterler kapsamında somut olayın değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p>44. Başvuru dosyası incelendiğinde başvurucunun mesleki hayatına yönelik olarak alınan tedbirin özel hayata ilişkin herhangi bir nedene dayanmadığı görülmektedir. Bununla birlikte başvurucunun mesleki hayatına yönelik müdahalenin onun <i>özel hayatına</i> ciddi şekilde etki ettiği ve bu etkinin belirli bir ağırlık düzeyine ulaştığı anlaşılmaktadır. Zira alınan tedbirin başvurucunun başkaları ile ilişki kurabilme ve geliştirebilme imkânını önemli ölçüde zayıflatmasına, sosyal ve mesleki itibarını koruyabilmesi açısından ciddi sonuçlar doğurmasına yol açacağı değerlendirilmektedir. Bu durumda sonuca dayalı nedenlerle başvurunun <i>özel hayata saygı hakkı</i> kapsamında incelenebilir nitelikte olduğu kanaatine varılmıştır.</p>

<p><strong>b.</strong> <strong>Kabul Edilebilirlik Yönünden</strong></p>

<p>45. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>c.</strong> <strong>Esas Yönünden</strong></p>

<p>46. Özel hayata saygı hakkına yönelik negatif ve pozitif yükümlülükler arasındaki sınırların kesin biçimde tanımlanması ve birbirinden ayrılması her zaman mümkün değildir. Devlet için öngörülen negatif yükümlülükler, her durumda özel hayata saygı hakkına keyfî surette müdahaleden kaçınmayı gerekli kılar. Pozitif yükümlülükler de özel hayata saygı hakkının korunmasını ve bireyler arası ilişkiler alanında olsa da özel hayata saygının güvencelerini sağlamaya yönelik olaya özgü tedbirlerin alınmasını zorunlu kılar (benzer yönde değerlendirmeler için bkz. <i>Adnan Oktar (3)</i>, B. No: 2013/1123, 2/10/2013, § 32; <i>Ömür Kara ve Onursal Özbek,</i> B. No: 2013/4825, 24/3/2016, § 46; <i>Tamer Mahmutoğlu,</i> § 98).</p>

<p>47. Başvurucunun serbest avukatlık yapmasına imkân sağlayan ve TBB tarafından verilen karar derece mahkemelerince iptal edilmiştir. Dolayısıyla başvurucunun özel hayatına yönelen müdahalenin kamu gücünü kullanan mahkemelerce verilen karardan kaynaklandığı dikkate alındığında başvurunun devletin negatif yükümlülükleri bağlamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmektedir (<i>Tamer Mahmutoğlu,</i> § 99).</p>

<p><strong>(i)</strong> <strong>Müdahalenin Varlığı</strong></p>

<p>48. Başvurucunun baro levhasına yazılması yönünde TBB tarafından tesis edilen işlemin yargı kararıyla iptal edilmesi, söz konusu kararın Bölge İdare Mahkemesinin 5/6/2018 tarihli kararıyla kesinleşmesi ve bu suretle serbest avukatlık faaliyetinden alıkonulması nedeniyle başvurucunun özel hayata saygı hakkına müdahalede bulunulduğu sonucuna varılmıştır.</p>

<p><strong>(ii)</strong> <strong>Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı</strong></p>

<p>49. Yukarıda anılan müdahale, Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen koşullara uygun olmadığı müddetçe Anayasa’nın 20. maddesinin ihlalini teşkil edecektir. Anayasa’nın <i>"Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması" </i>kenar başlıklı 13. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Temel hak ve hürriyetler, ... yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, ... demokratik toplum düzeninin ... gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”</i></p>

<p>50. Bu sebeple müdahalenin Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen kanunlar tarafından öngörülme, Anayasa’nın ilgili maddesinde belirtilen nedenlere dayanma, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluk ve ölçülülük koşullarını sağlayıp sağlamadığının belirlenmesi gerekir. Bu bakımdan öncelikle müdahalenin kanuni dayanağının bulunup bulunmadığı incelenmelidir.</p>

<p><strong>(1)</strong> <strong>Genel İlkeler</strong></p>

<p>51. Anayasa uyarınca temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaların öncelikle kanunla öngörülmüş olması gerekir. Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadına göre de Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan kanunilik ölçütünün karşılanması için müdahale şekli anlamda bir kanuna dayanmalıdır (<i>Mehmet Akdoğan ve diğerleri,</i> B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 31; <i>Bülent Polat </i>[GK], B. No: 2013/7666, 10/12/2015, § 75; <i>Fatih Saraman</i> [GK], B. No: 2014/7256, 27/2/2019, § 65; <i>Turgut Duman</i>, B. No: 2014/15365, 29/5/2019, § 66; <i>Tamer Mahmutoğlu,</i> § 103).</p>

<p>52. Bununla birlikte temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına ilişkin kanunların şeklen var olması yeterli değildir. Kanunilik ölçütü aynı zamanda maddi bir içeriği de gerektirmekte olup bu noktada kanunun niteliği önem kazanmaktadır. Kanunla sınırlama ölçütü sınırlamanın erişilebilirliğini, öngörülebilirliğini ve kesinliğini ifade etmekte; böylece uygulayıcının keyfî davranışlarının önüne geçtiği gibi kişinin hukuku bilmesine de yardımcı olmakta; bu yönüyle hukuk güvenliği teminatı sağlamaktadır (<i>Halime Sare Aysal</i> [GK], B. No: 2013/1789, 11/11/2015, § 62; <i>Fatih Saraman, </i>§ 66; <i>Turgut Duman</i>, § 67; <i>Tamer Mahmutoğlu,</i> § 104).</p>

<p>53. Kanunun bu gerekliliklere uygun olduğunun söylenebilmesi için yeterince ulaşılabilir olması, vatandaşların belirli bir olaya uygulanabilir nitelikteki hukuk kurallarının varlığı hakkında yeterli bilgiye sahip olabilmesi, ayrıca ilgili normun keyfîliğe karşı uygun bir koruma sağlaması, yetkili makamlara verilen yetkinin genişliğini ve icra edilme biçimlerini yeterli bir netlikte tanımlaması gerekmektedir (<i>Halime Sare Aysal</i>, § 63; <i>Fatih Saraman, </i>§ 67; <i>Turgut Duman</i>, § 68; <i>Tamer Mahmutoğlu,</i> § 105).</p>

<p>54. Hukukun kendisi -beraberinde getireceği idari pratiğin dışında- söz konusu işlemin meşru amacını da gözönünde tutarak keyfî müdahalelere karşı bireyi korumak için yetkili makamlara bırakılan takdir yetkisinin kapsamını yeterince açık bir şekilde göstermelidir. Diğer bir anlatımla hukuk sistemi, kamu makamlarına hangi koşullarda ve hangi sınırlar içinde müdahalelerde bulunma yetkisinin verildiğini açık ifadelerle ortaya koyacak nitelikte olmalı ve bu bağlamda ilgili müdahalenin muhataplarına müdahaleye zemin hazırlayan koşullar ile müdahalenin sonuçları açısından bir öngörüde bulunabilmeleri imkânı tanımalıdır (<i>Halime Sare Aysal</i>, § 64; <i>Fatih Saraman, </i>§ 68; <i>Turgut Duman</i>, § 69; <i>Tamer Mahmutoğlu,</i> § 106).</p>

<p>55. Öte yandan her ihtimale çözüm getiremeyecek olan yasal mevzuatın sağladığı koruma seviyesi, büyük ölçüde ilgili metnin düzenlediği alan ve içeriğiyle birlikte muhataplarının niteliği ve sayısıyla yakından bağlantılıdır. Bu nedenle kuralın karmaşık olması ya da belirli ölçülerde soyutluk içermesi ve buna bağlı olarak hukuki yardım ile tam olarak anlaşılabilir hâle gelmesi tek başına hukuken öngörülebilirlik ilkesine aykırı görülemez. Bu kapsamda hak ya da özgürlüğe müdahale eden kural belirli ölçülerdeki takdir alanını elbette uygulayıcıya bırakabilir. Fakat bu takdir alanının sınırlarının da yeterli açıklıkta belirlenmesi ve kuralın öngörülebilirliği sağlayacak şekilde asgari bir kesinlik içermesi zaruridir (<i>Halime Sare Aysal</i>, § 65; <i>Fatih Saraman, </i>§ 69; <i>Turgut Duman</i>, § 70; <i>Tamer Mahmutoğlu,</i> § 107).</p>

<p>56. Nihayetinde söz konusu koşulların yerine getirilip getirilmediğini denetleyecek merci olan yargı organları, müdahalelere dayanak olarak gösterilen kanuni düzenlemelerin erişilebilir, öngörülebilir ve kesin nitelikte olup olmadığını irdelemekle, en başta da ilgili kanuni düzenlemeleri önlerine gelen davalarda anılan çerçevede kalarak uygulamakla yükümlüdürler (<i>Tamer Mahmutoğlu,</i> § 108).</p>

<p><strong>(2)</strong> <strong>İlkelerin Olaya Uygulanması</strong></p>

<p>57. Somut olaya konu olan ve derece mahkemelerince verilen kararlardan kaynaklanan müdahalede, 672 sayılı KHK'da yer alan hükümlerin dayanak alındığı belirtilmektedir. 27/12/2017 tarihli kararında İdare Mahkemesi, kamu görevinden çıkarılan kişilerin 672 sayılı KHK'nın 2. maddesine göre bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemeyeceklerini, meslek adlarını ve sıfatlarını kullanamayacaklarını, bu unvan, sıfat ve meslek adlarına bağlı olarak sağlanan haklardan yararlanamayacaklarını ifade etmiş ve anılan düzenleme gereğince, 672 sayılı KHK ile kamu görevinden çıkarılan başvurucunun avukat olarak baro levhasına yazılmasına ve avukat unvanını kullanmasına imkân bulunmadığı sonucuna ulaşarak TBB tarafından tesis edilen işlemi iptal etmiştir. Söz konusu karar Bölge İdare Mahkemesinin 5/6/2018 tarihli kararıyla kesinleşmiştir.</p>

<p>58. Derece mahkemelerince verilen iptal kararına dayanak olarak kabul edilen 672 sayılı KHK, 7080 sayılı Kanun ile kanunlaşmıştır. Dolayısıyla başvurucunun baro levhasına yazılmasına ilişkin olarak TBB tarafından tesis edilen işlemin iptal edilmesi suretiyle özel hayata saygı hakkına gerçekleştirilen müdahalenin şekli anlamda bir kanuna dayandırıldığı söylenebilir. Ancak belirtildiği üzere temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına dayanak gösterilen kanunların şeklen var olması, kanunilik ölçütünün karşılandığının kabulü için tek başına yeterli değildir. Ayrıca kanunun müdahaleye imkân sağlayacak şekilde maddi içeriğinin bulunması, sınırlamanın erişilebilirliğini, öngörülebilirliğini ve kesinliğini içermesi gerekir (bkz. <i>Tamer Mahmutoğlu,</i> § 110).</p>

<p>59. Derece mahkemelerince dayanak olarak gösterilen düzenlemede, kamudaki görevlerinden çıkarılanların bir daha kamu hizmetinde istihdam edilmeyecekleri, meslek adlarını ve sıfatlarını kullanamayacakları, bu unvan, sıfat ve meslek adlarına bağlı olarak sağlanan haklardan yararlanamayacakları ifade edilmektedir. Ancak başvurucunun<i> avukat</i> unvanını uzman sıfatıyla yerine getirdiği kamu görevi dolayısıyla elde etmediği, kamu görevine girmeden önce de bu unvanının bulunduğu gözönüne alındığında kamu hizmetine girişi yasaklayan söz konusu düzenlemelerin avukatlık unvanının yeniden kullanılmasına ve serbest şekilde icra edilmesine engel teşkil ettiğini söyleyebilmek güçtür. Ayrıca söz konusu hükmün somut olayda nasıl uygulanabilir olduğu konusunda derece mahkemelerince de herhangi bir açıklama yapılmamıştır (bkz. <i>Tamer Mahmutoğlu,</i> § 111).</p>

<p>60. Öte yandan derece mahkemelerince dayanak kabul edilen 672 sayılı KHK'da ve söz konusu KHK'nın kanunlaştığı 7080 sayılı Kanun'da, kamu görevinden çıkarılanlar yönünden<i> "bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemezler, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemezler"</i> şeklinde bir hüküm yer almaktadır. Derece mahkemelerinin dava konusu işlemi hukuka aykırı bulmalarının temel gerekçelerinden birinin bu düzenlemeye dayandığı anlaşılmaktadır. Derece mahkemelerine göre, kamu hizmeti yönü güçlendirilen avukatlık mesleği idare hukuku anlamında kamu hizmeti veren diğer serbest mesleklerden önemli ve farklı bir konuma taşındığından söz konusu düzenlemelere göre başvurucunun baro levhasına yazılması mümkün değildir (bkz. <i>Tamer Mahmutoğlu,</i> § 112).</p>

<p>61. Müdahalenin dayanağı olarak gösterilen kanun hükmünde yer verilen <i>kamu hizmeti</i> kavramı ve bu kavramın kapsamı yoruma açık ve geniştir. Bu husus yargı kararlarında da vurgulanmaktadır (Danıştay Onuncu Dairesinin 6/2/2002 tarihli ve E.1999/2407, K.2002/347 sayılı kararı). Başta 1136 sayılı Kanun olmak üzere ilgili yasal düzenlemeler dikkate alındığında avukatlığın kamu hizmeti içeren serbest bir meslek olduğu tartışmasızdır. Ayrıca Danıştay ve Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararlarda da avukatlık mesleğinin hem bir kamu hizmeti niteliğinin olduğu hem de serbest meslek yönünün bulunduğu vurgulanmaktadır. Söz konusu kararlarda, sadece yürütülen hizmetin kamu hizmeti olmasından hareketle avukatlığın kamu görevlilerinin tabi olduğu kurallara tabi kılınmasının mesleğin niteliği ve gerekleri ile örtüşmeyeceği, kamu hizmeti olarak kabul edilmiş olsa da serbest avukatlık mesleğinin devlet memuriyeti görev ve hizmetleriyle aynı nitelikte görülemeyeceği ve aynı ölçütlere tabi tutulamayacağı da belirtilmektedir (bkz. <i>Tamer Mahmutoğlu,</i> § 113).</p>

<p>62. Bu bağlamda müdahalenin kanuni bir dayanağının bulunup bulunmadığının belirlenmesi amacıyla kamu hizmeti kapsamında olduğu açık olan avukatlığın<i> istihdam</i> boyutuyla da ele alınması gerekir.</p>

<p>63. Kamu hizmetinde istihdam kavramının kamu görevlilerini kapsadığı konusunda bir tereddüt bulunmamakla birlikte özel hukuk sözleşmeleri ile de kamu hizmetinde istihdam mümkün kılınabilir. Ancak kamu görevlisi olmayan, bir idari sözleşmeyle veya ticari ya da sınai nitelikteki bir özel hukuk sözleşmesiyle kamu hizmetinde çalıştırılmayan ve mesleklerini serbest şekilde icra eden avukatların kamu hizmetinde istihdam edildiklerinin kabulü mümkün değildir. Zira belirtilen durumlar olmadığı müddetçe avukatlık kural olarak kamu hiyerarşisine dâhil olmayan serbest bir meslektir. Serbest avukatlığın devletin namına ve hesabına yapılan bir iş olmaması, serbest avukatların baro levhasına kaydolduktan sonra çalışıp çalışmama ve müvekkillerini seçme konusunda kural olarak bağımsız olmaları, devletten herhangi bir maaş almamaları, gelirlerinin müvekkillerinden aldıkları vekâlet ücretinden oluşması, zorunlu müdafilik veya arabuluculuk gibi görevlendirmeler dışında serbest avukatlara devletin mali olarak bir katkısının bulunmaması, serbest avukatlar tarafından yapılan iş ve işlemlerin sonuçlarından devletin mali veya hukuki sorumluluğunun bulunmaması, müvekkilleri ile aralarındaki sözleşmeden kaynaklanan tüm haklara kendilerinin sahip olmaları, yükümlülüklere de kendilerinin katlanması bu yöndeki tespit ve vurguları pekiştirmektedir (bkz. <i>Tamer Mahmutoğlu,</i> § 115).</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>64. Serbest avukatlık mesleğinin anılan nitelikleri ve ilgili düzenlemelerde <i>istihdam edilmeme </i>yasağının söz konusu olduğu dikkate alındığında derece mahkemelerince verilen iptal kararına dayanak olarak gösterilen hükümlerin müdahalenin kanuni dayanağı olarak kabul edilmesi mümkün görünmemektedir. Başka bir anlatımla, somut olayda idari, ticari veya sınai bir sözleşme ile çalıştırılma söz konusu olmadığından başvurucunun baro levhasına yazılması yönünde TBB tarafından tesis edilen işlem, ilgili yasal düzenlemelerde yer alan <i>kamu hizmetinde istihdam edilme yasağı</i> kapsamında kalmamaktadır. Aksine bir yorum ilgili düzenlemelerin yalnızca avukatlık yönünden değil kamu hizmeti kapsamında görülebilecek hekimlik, mühendislik gibi serbest şekilde de icra edilebilen diğer meslekler yönünden uygulanmasına neden olabilir (bkz. <i>Tamer Mahmutoğlu,</i> § 116).</p>

<p>65. Belirtildiği üzere özel hayata saygı hakkına yönelik bir müdahalenin Anayasa'nın öngördüğü güvencelere uygun kabul edilebilmesinin ilk ve temel koşulu müdahalenin kanuni dayanağının bulunmasıdır. Somut olayda ise başvurucunun idari, ticari ya da sınai bir sözleşme kapsamında kamu hizmetinde çalıştırılma durumunun olmadığı, başvurucunun istihdam edilmesinden bahsedilemeyeceği ve serbest avukatlığın bir istihdam ilişkisine dayanmadığı dikkate alındığında serbest avukatlık faaliyetini <i>kamu hizmetinde istihdam edilme yasağı</i> kabul eden derece mahkemelerince anılan düzenlemelerin keyfîliğe yol açtığı izlenimi oluşturacak şekilde genişletici ve öngörülemez bir yoruma tabi tutulduğu değerlendirilmektedir. Neticede başvurucunun baro levhasına yazılmamasına yönelik olarak gerçekleştirilen müdahalenin kanuni dayanağının bulunmadığı sonucuna varılmıştır.</p>

<p>66. Yukarıda yer verilen tespitler uyarınca başvuruya konu müdahalenin kanunilik koşulunu sağlamadığı anlaşıldığından söz konusu müdahale açısından diğer güvence ölçütlerine riayet edilip edilmediğinin ayrıca değerlendirilmesine gerek görülmemiştir.</p>

<p>67. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p><strong>d.</strong> <strong>6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi Yönünden</strong></p>

<p>68. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…</i></p>

<p><i>(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir."</i></p>

<p>69. Başvurucu; ihlalin tespit edilmesini, yargılamanın yenilenmesine ve lehine tazminata hükmedilmesine karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>70. Anayasa Mahkemesinin <i>Mehmet Doğan</i> kararında ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir (B. No: 2014/8875, 7/6/2018, [GK]). Mahkeme diğer bir kararında ise bu ilkelerle birlikte ihlal kararının yerine getirilmemesinin sonuçlarına da değinmiş ve bu durumun ihlalin devamı anlamına geleceği gibi ilgili hakkın ikinci kez ihlal edilmesiyle sonuçlanacağına da işaret etmiştir (<i>Aligül Alkaya ve diğerleri (2)</i>, B. No: 2016/12506, 7/11/2019).</p>

<p>71. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâle getirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için ise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması, ihlale neden olan karar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması gerekmektedir (<i>Mehmet Doğan</i>, §§ 55, 57).</p>

<p>72. İhlalin mahkeme kararından kaynaklandığı veya mahkemenin ihlali gideremediği durumlarda Anayasa Mahkemesi, 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası ile İçtüzük’ün 79. maddesinin 1 numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin ilgili mahkemeye gönderilmesine hükmeder. Anılan yasal düzenleme, usul hukukundaki benzer hukuki kurumlardan farklı olarak ihlali ortadan kaldırmak amacıyla yeniden yargılama sonucunu doğuran ve bireysel başvuruya özgülenen bir giderim yolunu öngörmektedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi tarafından ihlal kararına bağlı olarak yeniden yargılama kararı verildiğinde usul hukukundaki yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak ilgili mahkemenin yeniden yargılama sebebinin varlığını kabul hususunda herhangi bir takdir yetkisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla böyle bir karar kendisine ulaşan mahkemenin yasal yükümlülüğü, ilgilinin talebini beklemeksizin Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı nedeniyle yeniden yargılama kararı vererek devam eden ihlalin sonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleri yerine getirmektir (<i>Mehmet Doğan</i>, §§ 58, 59; <i>Aligül Alkaya ve diğerleri (2)</i> §§ 57-59, 66, 67).</p>

<p>73. İncelenen başvuruda, serbest avukatlık mesleğini icra etmekten alıkoyan müdahalenin kanuni bir dayanağının bulunmadığı gerekçesiyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Söz konusu ihlalin mevcut düzenlemelerin derece mahkemelerince öngörülemez şekilde yorumlanmasından, dolayısıyla doğrudan derece mahkemelerinin kararlarından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>74. Bu durumda özel hayata saygı hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Yapılacak yeniden yargılama ise bireysel başvuruya özgü düzenleme içeren 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Bu kapsamda yapılması gereken iş, yeniden yargılama kararı verilerek Anayasa Mahkemesini ihlal sonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere uygun şekilde yeni bir karar verilmesinden ibarettir. Bu sebeple kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere Mahkemeye gönderilmesine karar verilmesi gerekmektedir.</p>

<p>75. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılamanın yeterli bir giderim sağlayacağı anlaşıldığından tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>76. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 294,70 TL harç ve 3.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 3.294,70 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VI.</strong> <strong>HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>B. Anayasa’nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>C. Kararın bir örneğinin özel hayata saygı hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara 15. İdare Mahkemesine (E.2017/1389, K.2017/3522) GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>D. Başvurucunun tazminat taleplerinin REDDİNE,</p>

<p>E. 294,70 TL harç ve 3.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 3.294,70 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>F. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 16/9/2020 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-201824939-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 19:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/03/yargi/anayasas4.jpg" type="image/jpeg" length="44093"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AVUKAT KAMU GÖREVLİSİ MİDİR?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/avukat-kamu-gorevlisi-midir-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/avukat-kamu-gorevlisi-midir-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>1. Genel Olarak</strong></p>

<p>“Hükmün kolektif verilmesi” ilkesinin parçası olan ve yargı sistemimizin süjelerinden avukatın kamu hizmeti gördüğü ve Türk Milleti adına gerçekleştirilen yargılamaların bir parçası olduğu tartışmasızdır.</p>

<p>Bununla birlikte; serbest meslek faaliyetinde bulunan avukatın kamu hizmeti görmesi, avukatı “kamu görevlisi” kabul etmek için yeterli değildir. “Suçta ve cezada kanunilik” ilkesine göre, ceza sorumluluğuna yol açacak veya bu sorumluluğu ağırlaştıracak kuralların kanunda açıkça belirtilmelidir.</p>

<p>Avukatın “kamu görevlisi” kabul edilip edilmeyeceği konusunda, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Tanımlar” başlıklı 6. maddesi incelendiğinde; (c) bendi uyarınca “kamu görevlisi” kavramından, <i>“kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişinin”</i>, ve (d) bendi uyarınca “yargı görevi yapan” kavramından, <i>“yüksek mahkemeler ve adli, idari ve askeri mahkemeler üye ve hakimleri ile cumhuriyet savcısı ve avukatların”</i> anlaşılacağı ifade edilmiştir.</p>

<p>Görüldüğü üzere kanun metni, kamu görevlisi ile yargı mensubu kavramlarını birbirinden ayrı tutmuş ve bu ayırımda avukatların yargı mensubu olduğunu açıkça ifade etmiştir.</p>

<p>Bununla birlikte TCK m.6’nın gerekçesinin ilgili kısmı şu şekildedir: <i>“Kamusal faaliyet, Anayasa ve kanunlarda belirlenmiş olan usullere göre verilmiş bir siyasal kararla, bir hizmetin kamu adına yürütülmesidir. Bu faaliyetin yürütülmesine katılan kişilerin maaş, ücret veya sair bir maddi karşılık alıp almamalarının, bu işi sürekli, süreli veya geçici olarak yapmalarının bir önemi bulunmamaktadır. Bu bakımdan örneğin mesleklerinin icrası bağlamında avukat veya noterin kamu görevlisi olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır”</i>.</p>

<p>Her ne kadar gerekçede meslek icrası bakımından avukatların kamu görevlisi olduğu hususunda tereddüt bulunmadığı belirtilmişse de, bunun kabulü, TCK m.6’nın metni ile çelişki oluşturmakta ve bağlayıcı olmayan gerekçeyle, 6. maddenin (d) bendinde yer alan “avukatların” ifadesinin yok sayılmasına neden olmaktadır<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a>.</p>

<p>TCK m.6’nın gerekçesinde; avukatların kamu görevlisi olduğu belirtilmiş olsa da, gerekçede belirtilen nitelikler dikkate alındığında, avukatların kamu görevlisi olduğu sonucuna varılamayacaktır, çünkü avukatların kamusal faaliyette bulunması, Anayasa veya kanunlarda belirlenmiş olan usullere göre verilmiş siyasal bir karara dayanmamaktadır. Siyasal karar kavramı, ne baronun avukat atamasını ve ne de avukatın müvekkili ile arasında akdedilen vekaletname sözleşmesini içermektedir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-201824939-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesi’nin 16.09.2020 tarihli, 2018/24939 başvuru numaralı kararı</a>nın 63 ila 65. paragraflarına göre;</strong> <i>“63. Kamu hizmetinde istihdam kavramının kamu görevlilerini kapsadığı konusunda bir tereddüt bulunmamakla birlikte özel hukuk sözleşmeleri ile de kamu hizmetinde istihdam mümkün kılınabilir. Ancak kamu görevlisi olmayan, bir idari sözleşmeyle veya ticari ya da sınai nitelikteki bir özel hukuk sözleşmesiyle kamu hizmetinde çalıştırılmayan ve mesleklerini serbest şekilde icra eden avukatların kamu hizmetinde istihdam edildiklerinin kabulü mümkün değildir. Zira belirtilen durumlar olmadığı müddetçe avukatlık kural olarak kamu hiyerarşisine dahil olmayan serbest bir meslektir. Serbest avukatlığın devletin namına ve hesabına yapılan bir iş olmaması, serbest avukatların baro levhasına kaydolduktan sonra çalışıp çalışmama ve müvekkillerini seçme konusunda kural olarak bağımsız olmaları, devletten herhangi bir maaş almamaları, gelirlerinin müvekkillerinden aldıkları vekalet ücretinden oluşması, zorunlu müdafilik veya arabuluculuk gibi görevlendirmeler dışında serbest avukatlara devletin mali olarak bir katkısının bulunmaması, serbest avukatlar tarafından yapılan iş ve işlemlerin sonuçlarından devletin mali veya hukuki sorumluluğunun bulunmaması, müvekkilleri ile aralarındaki sözleşmeden kaynaklanan tüm haklara kendilerinin sahip olmaları, yükümlülüklere de kendilerinin katlanması bu yöndeki tespit ve vurguları pekiştirmektedir (bkz. Tamer Mahmutoğlu, § 115).</i></p>

<p><i>64. Serbest avukatlık mesleğinin anılan nitelikleri ve ilgili düzenlemelerde istihdam edilmeme yasağının sözkonusu olduğu dikkate alındığında derece mahkemelerince verilen iptal kararına dayanak olarak gösterilen hükümlerin müdahalenin kanuni dayanağı olarak kabul edilmesi mümkün görünmemektedir. Başka bir anlatımla, somut olayda idari, ticari veya sınai bir sözleşme ile çalıştırılma sözkonusu olmadığından başvurucunun baro levhasına yazılması yönünde TBB tarafından tesis edilen işlem, ilgili yasal düzenlemelerde yer alan kamu hizmetinde istihdam edilme yasağı kapsamında kalmamaktadır. Aksine bir yorum ilgili düzenlemelerin yalnızca avukatlık yönünden değil kamu hizmeti kapsamında görülebilecek hekimlik, mühendislik gibi serbest şekilde de icra edilebilen diğer meslekler yönünden uygulanmasına neden olabilir (bkz. Tamer Mahmutoğlu, § 116).</i></p>

<p><i>65. Belirtildiği üzere özel hayata saygı hakkına yönelik bir müdahalenin Anayasanın öngördüğü güvencelere uygun kabul edilebilmesinin ilk ve temel koşulu müdahalenin kanuni dayanağının bulunmasıdır. Somut olayda ise başvurucunun idari, ticari ya da sınai bir sözleşme kapsamında kamu hizmetinde çalıştırılma durumunun olmadığı, başvurucunun istihdam edilmesinden bahsedilemeyeceği ve serbest avukatlığın bir istihdam ilişkisine dayanmadığı dikkate alındığında serbest avukatlık faaliyetini kamu hizmetinde istihdam edilme yasağı kabul eden derece mahkemelerince anılan düzenlemelerin keyfiliğe yol açtığı izlenimi oluşturacak şekilde genişletici ve öngörülemez bir yoruma tabi tutulduğu değerlendirilmektedir. Neticede başvurucunun baro levhasına yazılmamasına yönelik olarak gerçekleştirilen müdahalenin kanuni dayanağının bulunmadığı sonucuna varılmıştır”</i>.</p>

<p><strong>2. Yargıtay Kararları Işığında Avukatın Ceza Sorumluluğu</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yargıtay kararlarında; TCK m.5’in 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe girmesi nedeniyle bu Kanunun genel hükümlerine aykırı ve sınırlayıcı nitelikte olan 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 62. maddesinin<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> bu tarih itibariyle zımnen ilga edildiği belirtilmişse de<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20163443-e-20196855-k-sayili-karari" rel="dofollow">[3],</a> avukatların sorumluluğu hakkında yeni bir düzenleme yapılmadıkça, bu konuda boşluk olduğu kabul edilmelidir. <strong>TCK m.6/1-d ve gerekçeden hareketle, avukatların zimmet veya diğer özgü suçlarından dolayı sorumlu tutulmaları hatalıdır.</strong></p>

<p>Avukatın dosyaya, siyasi bir kararla atanmaması veya seçilmemesi nedeniyle, klasik anlamda bir kamu görevlisinden bahsedilemeyeceği, avukatların kamu görevlisi olarak kabul edilmesi halinde, esasında yargılama faaliyetinin yürütülmesi için mevcut olması gereken diğer süjelerin, yani hakim veya savcıların da yargı mensubu olarak değil, kamu görevlisi olarak anlaşılmaları gerektiği sonucunu meydana getirir ki, bu kabul TCK m.6’ya da aykırı olacaktır.</p>

<p>Esasında “Özel kanunlarla ilişki” başlıklı TCK m.5’in 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe girmesiyle, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun genel hükümlerine aykırı olan ve sınırlayıcı nitelikte kabul edilen 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 62. maddesinin ilga edildiği ve görevden kaynaklanan yetkiyi kötüye kullanma suçu bakımından avukatların sorumluluğunun daha da muğlaklaştığı, bu konuda 1136 sayılı Kanunda özel düzenlemeye gidilmediği görülmektedir. Oysa ceza sorumluluğunun sınırlarının kesin çizilmesinin gerektiği, öngörülebilirliğin ve bireyselleştirmenin ancak bu şekilde sağlanabileceği ve bu sınırların net ortaya koyulamadığı takdirde, farklı veya hatalı uygulamaların ortaya çıkabileceği tartışmasızdır.</p>

<p>Örneğin<img alt="Bağlantı" src="data:image/gif;base64,R0lGODlhAQABAPABAP///wAAACH5BAEKAAAALAAAAAABAAEAAAICRAEAOw==" title="Bağlantı" /><a name="OLE_LINK3">; müvekkili adına tahsilat işlemini gerçekleştiren, ancak bunun hepsini veya bir kısmını müvekkiline vermeyen avukatın sorumluluğun tespiti bakımından h</a>izmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçlarına bakan Yargıtay 15. Ceza Dairesi, fiilin hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğunu; zimmet suçuna bakan Yargıtay 5. Ceza Dairesi ise, fiilin zimmet suçunu oluşturduğunu ifade etmektedir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-15-ceza-dairesinin-20176985-e-20199115-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin 30.09.2019 tarihli, 2017/6985 E. ve 2019/9115 K. sayılı kararı</a>na göre;</strong> <i>“alacaklı sıfatıyla takip ettiği Ankara 3. İcra Müdürlüğünün 2010/5528 sayılı dosyasında 10/02/2011 tarihli reddiyat makbuzuna istinaden 81.431,09 Türk lirası tahsil ettiği halde, müvekkili katılana vermeyip tamamını haksız olarak uhdesinde tuttuğu böylece hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu işlediği iddia edilen olayda; (…) Sanık savunmaları, katılan beyanları ile tüm dosya kapsamından sanığa verilen mahkumiyet hükmünde bir isabetsizlik görülmemiştir”</i>.</p>

<p><img alt="Bağlantı" src="data:image/gif;base64,R0lGODlhAQABAPABAP///wAAACH5BAEKAAAALAAAAAABAAEAAAICRAEAOw==" title="Bağlantı" /><a name="OLE_LINK10"><strong>Benzer bir olayda </strong></a><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20189173-e-202012292-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin kararında ise</a></strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20189173-e-202012292-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong><strong>[4]</strong>; </strong></a>hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunda yapılan yargılamada değişen suç vasfına göre zimmet suçundan mahkumiyet kararı verildiği, suç vasfına yönelik temyiz itirazlarının reddedildiği, bununla birlikte etkin pişmanlık hükümleri ile TCK m.53/1-e uyarınca bozma kararı verildiği anlaşılmaktadır. Dairenin görüşü, fiilin zimmet suçunu oluşturduğu yönündedir. Kararın karşı oyunda ise; <i>“Avukatın TCK anlamında kamu görevlisi sayılıp sayılmayacağının salt TCK m. 6/1-c’deki tanımdan hareketle her suç tipi açısından genel olarak tespit etmek yerinde olmayacaktır. Avukatın müvekkili ile arasındaki ilişkinin kamu idaresinden ve kamusal otoritenin kullanılmasından bağımsız bir husus olduğu gözden uzak tutulmamalı, avukatın vekalet ilişkisine dayalı olarak hareket ettiği gözetildiğinde bu vekalet ilişkisinin TCK anlamında ortaya çıkan sorunlarda ön planda tutulmasına özen gösterilmesi gerektiği nazara alınmalıdır. Bu durum özellikle avukata karşı görevi nedeniyle işlenen suçlar ile avukat tarafından görevinin ifası kapsamında işlenen suçlar bakımından sözkonusu olabilmektedir. Bu bakımdan <strong>örneğin, avukatın müvekkiline teslim etmesi gereken maddi değeri kendi malvarlığına dahil etmesi durumunda kamu idaresinin güvenilirliği ve işleyişinin bu eylemden etkilendiğini söylemek mümkün olmayacağından burada zimmet suçunun değil güveni kötüye kullanma suçunun gerçekleştiğini söylemek gerekir.”</strong> </i>açıklamasına yer verilmiştir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20206607-e-2022935-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin oy çokluğu ile verdiği 02.02.2022 tarihli, 2020/6607 E. ve 2022/935 K. sayılı kararı</a>nda;</strong> <i>“Dairemizce de benimsenen Ceza Genel Kurulunun 17/06/2021 tarihli ve 2021/5-43 Esas, 2021/287 sayılı Kararında da açıklandığı üzere; sanık ile mağdurlar arasındaki vekalet ilişkisinde kamu otoritesi ve kamu gücünün kullanılmadığı, sözkonusu paraların teslim edilmesinin sanığın avukat olmasının doğal sonucu değil katılan tarafından şahsına duyulan güven ilişkisi nedeniyle verilen ahzu kabz yetkisi kapsamında gerçekleştirildiği ve buna bağlı olarak da aralarındaki ilişkinin hizmet ilişkisi kapsamında kaldığı gözetildiğinde, sanığın eyleminin 5237 sayılı TCK’nin 155/2. maddesinde tanımı yapılan hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturacağı,” </i>gerekçesiyle, avukatın kamu görevlisi olarak kabul edilmediği anlaşılmaktadır<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20211277-e-2021935-e-ve-20205750-e-sayili-kararlari" rel="dofollow">[5].</a></p>

<p><strong>Kararda yer alan karşı oya göre ise; </strong>1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 1. maddesinde avukatlığın kamu hizmeti ve yargının kurucu unsurlarından olduğuna ilişkin belirleme, 2. maddesinde yazılı amacı, m.76/1 ve m.109/1-2’e göre baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olduğuna ilişkin hükümler ile TCK m.6/1-c’de yer alan tanım ve gerekçesi birlikte değerlendirildiğinde; avukatların, 1136 sayılı Kanunun m.35/1 ve m.35/A’da yazılı ve münhasıran avukatlar tarafından yapılacak iş ve işlemler ile uzlaştırma işlemi ve barolar ile Türkiye Barolar Birliği’nin organlarında ifa ettikleri görev yönünden kamu görevlisi olduklarının kabulünün gerektiği ve yine TCK m.6 uyarınca kamusal faaliyet yaptıkları, dolayısıyla kamu görevlisi olduklarında, anılan maddenin gerekçesi sebebiyle de bir kuşku bulunmayan avukatın, görevi sebebiyle kendisine teslim edilen müvekkiline ait parayı veya başka eşyayı müvekkiline vermemesi durumunda zimmet suçunun oluşacağının kabulü gerekir.</p>

<p><strong>Ayrıca;</strong> 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun “Görevi kötüye kullanma:” başlıklı 62. maddesinin yürürlükte olup olmadığı konusunda, Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin aşağıda yer verdiğimiz 30.03.2023 tarihli kararında farklı düşündüğünü, verdiği bozma kararının içeriğinden 62. maddenin yürürlükte olduğunu ve avukatlar hakkında uygulanabileceğinin anlaşıldığını ifade etmek isteriz.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-202113227-e-20233776-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 30.03.2023 tarihli, 2021/13227 E. ve 2023/3776 K. sayılı kararı</a>na göre;</strong> <i>“B. Bölge Adliye Mahkemesinin Kabulü: Duruşmalı inceleme neticesinde; avukatların kendilerine görevleri gereğince verilen bir işi görmek amacıyla tahsilat yapma yetkilerinin bulunması, olaya konu paranın avukat olan sanığın görevi gereği yapması teklif edilen bir işin görülmesi amacıyla verilmesi, paranın alınması amacıyla katılanı aldatabilecek nitelikte hileli herhangi bir davranış sergilememesi karşısında eylemin dolandırıcılık suçuna konu edilemeyeceği, belirli bir kamu hizmeti görmekte olan sanığın görevinin gereği olarak yerine getirmek zorunda olmasına karşın, katılan adına dava açmayıp hareketsiz kalmak ve katılandan önce katılanın eşi tarafından boşanma davası açılmasına sebep olmak suretiyle katılanın mağdur olmasına yol açtığı ve bu şekilde ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçunu işlediği kabul edilerek mahkumiyet hükmü kurulmuştur. (…)</i></p>

<p><i>1136 sayılı Kanun’un 62 nci maddesi “Bu Kanun ve diğer kanunlar gereğince avukat sıfatı ile veya Türkiye Barolar Birliğinin yahut baroların organlarında görevli olarak kendisine verilmiş bulunan görev ve yetkiyi kötüye kullanan avukat Türk Ceza Kanununun 257 nci maddesi hükümlerine göre cezalandırılır.” hükmünü içermekte olup, dava konusu somut olayda sanık ile katılan arasında vekalet ilişkisi bulunmadığı ve sanığın üzerine atılı görevi kötüye kullanma suçunun yasal unsurları oluşmadığından beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması,” </i>bozmayı gerektirmiştir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-202113227-e-20233776-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 5. Ceza Dairesi 30.03.2023 tarihli kararı</a>nda; Bölge Adliye Mahkemesinin, avukatın belirli bir kamu hizmetini görmekle görevli olduğuna dair kabule değinilmediğinden, bu görüşün benimsenmediği anlaşılmakla birlikte, Avukatlık Kanunu m.62 ile ilgili görüşümüzden farklı olarak, Avukatlık Kanunu’nun 62. maddesinin yürürlükte olduğunun kabul edildiği ve buna göre, sanık avukat ile katılan arasında vekalet ilişkisi olması halinde, sanık avukatın üzerine atılı görevden kaynaklanan yetkinin kötüye kullanılması suçunun oluşacağı sonucuna varılacağına, kararda yer alan <i>“dava konusu somut olayda sanık ile katılan arasında vekalet ilişkisi bulunmadığı ve sanığın üzerine atılı görevi kötüye kullanma suçunun yasal unsurları oluşmadığından beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden,”</i> gerekçesinin mefhum-u muhalifinden anladığımızı ifade etmek isteriz.</p>

<p><strong>3. Değerlendirme</strong></p>

<p>Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin karşı oyunda yer verilen görüşü benimsemekteyiz. Devlet teşkilatı veya denetimi altında çalışmayan serbest meslek sahibi avukatların davranışlarından dolayı kamu idaresinin güvenilirliğinin ve işleyişinin etkilendiğini belirtmek ve bundan dolayı avukatın Türk Ceza Kanunu anlamında her daim kamu görevlisi sayılacağı sonucuna varmak, “kanunilik” ilkesi ile de bağdaşmamaktadır. “Serbest çalışan” olarak mesleğini icra eden avukatların çoğu zaman müvekkilleri ile arasında vekaletname ilişkisi olduğu da gözönüne alındığında, esasında bu ilişkinin kamudan ziyade avukatın kendisini ilgilendirdiği ve bu kapsamda çıkacak olan uyuşmazlıkların daha ziyade özel hukuk alanına girdiği ifade edilebilir. Örneğin avukat; tahsil ettiği miktarı, avukatlık ücretini aldıktan sonra müvekkiline teslim etmiş, ancak müvekkil tarafından paranın eksik verildiği iddia edilmişse, burada taraflar arasında akdedilen sözleşmeden kaynaklı hukuki bir ihtilaf bulunduğu sonucuna varılmalıdır. Pek tabi bu hallerde, avukatın kastının ne yönde olduğu, yani asıl kastının gerçekten hak ettiğinden fazla bir meblağı zimmetine geçirmek olup olmadığı, müvekkili ile arasında imzalanan sözleşme de dikkate alınarak tespit edilmeye çalışılmalı ve suç işlediği sonucuna varıldığında da, avukat esasında kamu bir görevini yerine getiriyor olsa da, kamuyu temsil etmediğinden, bu fiillerinden dolayı sorumluluğunun Türk Ceza Kanunu’nun “Zimmet” başlıklı 247. maddesinin değil, “Güveni kötüye kullanma” başlıklı 155. maddesinin kapsamında tayin edilmesi gerekmektedir.</p>

<p>Yargıtay 5. ve 15. Ceza Daireleri farklı yönde görüşler belirtmiş olsalar da, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, yukarıda ver verdiğimiz açıklamalarla aynı sonuca vararak, benzer fiiller yönünden hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun uygulanması gerektiğini ifade etmiştir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2017594-e-201981-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 07.02.2019 tarihli, 2017/15-594 E., 2019/81 K. sayılı kararı</a>na göre;</strong> <i>“Sanık avukatın tahsil ettiği paraya karşılık tahakkuk etmiş vekalet ücretlerine karşılık hapis hakkını kullandığına ilişkin ve şikayetçinin bilgilendirildiğine dair herhangi bir yazılı belge mevcut değildir. Avukatın hapis hakkını kullanmadan önce hangi alacağına karşılık hangi paradan ne miktar hapis hakkını kullanacağını müvekkiline bildireceği zorunluluğuna karşın sanık avukatın bu zorunluluğu yerine getirmeksizin ve afaki rakamlarla hapis hakkını kullandığına dair savunmasına itibar edilmediği, şeklinde, bozma kararında tartışılması gereken hususlar değerlendirilerek ve Özel Daire denetiminden geçmemiş olan yeni ve değişik gerekçeyle hüküm kurulmuştur. (…)</i></p>

<p><i>Ulaşılan sonuç karşısında, sanığa atılı hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun yasal unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının tespiti bakımından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının belirlenmesine ilişkin uyuşmazlık konusu değerlendirilmemiştir”</i>.</p>

<p>Bu kararında Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, hapis hakkının varlığı ile ilgili araştırmadan sonra yasal unsurları tartışılması gerekli suçun TCK m.155/2’de düzenlenen hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma olduğuna yer verdiği anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>Sonuç olarak;</strong> zimmet suçunda kamu idaresinin güvenilirliğini ihlal eden bir durumun olduğu ile sürülse de, kamu görevlisi tanımının İdare Hukuku ile Ceza Hukukunda aynı anlamlara gelmediği, “kanunilik” ilkesi gereğince Ceza Hukuku sınırlarının daha belirgin çizilmesi ile içtihat birliğinin sağlanması gerektiği, uygulamada avukatların kamu görevlisi sayılarak cezalandırılmalarının hatalı olduğu, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 62. maddesinin de ilga edildiği ve yerine yeni kanun hükmü getirilmediği kabul edildiğinden yasal boşluk oluştuğu ve bu boşluğun yasa düzenlemesi yapılarak giderilmeden bu uygulamaların düzeltilemeyeceği, mevcut boşluğun kişi aleyhine değerlendirilemeyeceği, kamu görevlisi sorumluğunun yüklenebilmesi için bunun özel düzenleme ile öngörülmesi gerektiği, yeni bir düzenleme olmadığı müddetçe avukatların zimmet, irtikap, denetim görevinin ihmali veya görevi kötüye kullanma suçları gibi özgü suçlardan sorumlu tutulamayacağını, yalnızca rüşvet suçu bakımından TCK m.252/7’de “yargı görevi yapan” ifadesine yer verildiğinden sorumluluğunun gündeme gelebileceğini belirtmek isteriz.</p>

<p>Kabul ettiğimiz görüş doğrultusunda, avukatlara karşı işlenen suçların, örneğin icra emrini gerçekleştirecek olan avukata engel olunduğunda, suçun nitelikli halinin uygulanması gerektiği, ancak avukatın kendisinin Türk Ceza Kanunu tarafından suç olarak vasıflandırılan bir fiili gerçekleştirdiğinde özgü suçların veya suçların nitelikli hallerinin uygulama alanı bulmayacağı nedeniyle, eşitlik hakkına aykırı olduğu görüşü ileri sürülebilirse de, avukatın yargı ilamlarının yerine getirdiği veya savunma makamını temsilen hareket ettiği sırada, esasında kanunlarda yerine getirilmesi gereken görevleri icra ettiği, oysa diğer hallerde kamu adına değil, kendi adına hareket ettiği, bu niteliğin yalnızca kanun maddeleri ile kararların uygulamaya yansıyabilmesi için gerekli olduğu düşüncesi ile görüşümüzün yerinde olduğu sonucuna varılmalıdır.</p>

<p><strong>Sonsöz;</strong> öngörülebilirliğin ve belirliliğin sağlanması suretiyle temel hak ve hürriyetlerin korunması, ancak “kanunilik” ilkesine göre kanunların çıkarılması ve uygulanması ile mümkündür. Çıkarılan ceza kanunlarında ve bunların tatbikinde; “Suçta ve cezada kanunilik ilkesi” başlıklı TCK m.2’nin gerekleri harfiyen uygulanmadıkça, temel hak ve hürriyetler güvencede olamaz. Bu güvence; kanun koyucunun suç ve ceza normlarını düzenlerken göstereceği özenle olacağı kadar, bundan ötesi ve “kanunilik” prensibinin korunması esas itibariyle yargının görevidir. Günümüzde Ceza Hukuku alanına hakim olan iki ilke vardır; birisi “kanunilik” ve diğeri de “şahsi kusur sorumluluğu” ilkeleri olup, ceza kanunlarının hazırlanmasında ve tatbikinde bu ilkelerden asla taviz verilmemelidir.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Stj. Av. Mehmet Vedat Ervan</strong></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p><span style="color:#999999">----------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> 2006 yılında İstanbul’da Vedat Kitapçılık tarafından basılan “Yeni Türk Ceza Kanunu Yorumu Cilt 1 (m.1-140)” adlı eserimizin 23. ila 26. sahifelerinde Ceza Hukuku açısından “memur” ve “kamu görevlisi” kavramlarını ayrıntılı açıklamıştık. Bu kitapta; sadece siyasi kararlara dayalı hizmetlerin kamu adına yürütülmesinin kamusal faaliyet kabul edilemeyeceği, çünkü her kamusal faaliyetin dayanağını bir siyasi karardan almayacağını, kamu görevlisini belirlerken “kamu kudreti” kıstasından hareket edilmesi gerektiğini, kamu hizmetinin ne şekilde verildiğinin veya ücretsiz olup olmamasının önemli olup olmadığını, avukatın “yargı mensubu” veya “yargı görevini yapan” sayıldığı hususunda bir tartışmanın bulunmadığını, yargı mensupları açısından “kamu görevlisi” kavramının “yargı görevini yapan” kavramını da içine alacak genişlikte olduğunu, avukatında “kamu görevlisi” olarak değerlendirilebileceğini, işkence suçunu düzenleyen TCK m.94/2’nin (b) bendinde geçen <i>“Avukata veya diğer kamu görevlisine karşı görevi dolayısıyla” </i>ibaresinde geçen<i> </i>“diğer” kelimesinden hareketle avukatların kamu görevlisi kabul edilebileceğini, kamu hizmeti yürüten, toplumsal savunma yapan, başkalarının haklarını korumak amacıyla iddiada ve savunmada bulunan ve görevi sırasında kamu kudreti kullanan avukatların Ceza Hukuku kapsamında “kamu görevlisi” sayılması gerektiğini ifade etmiş olsak da, işbu çalışmamızda bu görüşün aksini ortaya koyduğumuzu, tartışmaya açtığımızı, avukatın “yargı mensubu” sayılacağını, fakat kamu görevlilerine atıf yapılmadığı sürece sırf kamu hizmeti ifa ettiğinden bahisle serbest çalışan avukatların kamu görevlisi kabul edilemeyeceği yönünde görüşün de güçlü olduğunu, bu sebeple TCK m.94/2-b’de olduğu gibi avukata atıf yapmayan “Zimmet” başlıklı TCK m.247, yine “İrtikap” başlıklı m.250’nin avukatlara uygulanması mümkün değilken, “Rüşvet” başlıklı m.252/7’de yer alan “yargı görevi yapan” kavramından hareketle avukatların rüşvet almasının ve rüşvet suçu işlemesinin mümkün olduğu, “Zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması” başlıklı m.256’da, yine “Görevi kötüye kullanma” başlıklı m.257’de “avukat” ibaresi geçmediğinden 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nda avukatlar tarafından görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında işlenen fiillerle ilgili bu maddelere atıf yapılmadıkça veya özel düzenleme olmadıkça, “kamu görevlisi” sayılmayan avukatlar hakkında “kanunilik” ilkesi gereğince cezalandırma yoluna gidilemez. TCK m.2 sebebiyle kıyas veya kıyasa varan genişletici yorum da yapılamayacağından, bir serbest meslek türü olmakla birlikte kamu hizmeti ifa ettiği kabul edilen ve kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarından olan baroya kayıtlı avukatın, özgü/mahsus suçlardan “fail” veya “müşterek fail” sıfatıyla sorumlu tutulabilmesi mümkün değildir.</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999"> <strong>1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun “Görevi kötüye kullanma:” başlıklı madde 62:</strong> <i>“Bu Kanun ve diğer kanunlar gereğince avukat sıfatı ile veya Türkiye Barolar Birliğinin yahut baroların organlarında görevli olarak kendisine verilmiş bulunan görev ve yetkiyi kötüye kullanan avukat Türk Ceza Kanununun 257 nci maddesi hükümlerine göre cezalandırılır”</i>.</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20163443-e-20196855-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[3]</span></a><span style="color:#999999"> <img alt="Bağlantı" src="data:image/gif;base64,R0lGODlhAQABAPABAP///wAAACH5BAEKAAAALAAAAAABAAEAAAICRAEAOw==" title="Bağlantı" /><img alt="Bağlantı" src="data:image/gif;base64,R0lGODlhAQABAPABAP///wAAACH5BAEKAAAALAAAAAABAAEAAAICRAEAOw==" title="Bağlantı" /></span><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20163443-e-20196855-k-sayili-karari" name="OLE_LINK13" rel="dofollow"><span style="color:#999999"><strong>Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 08.07.2019 tarihli, 2016/3443 E., 2019/6855 K. sayılı kararında da; </strong></span></a><i><span style="color:#999999">“davalıların vekilinden 26.02.2009 tarihinde haricen 30.000 Türk Lirası almasına rağmen, vekalet ücreti olarak 3.000 Türk Lirasını mahsup ettikten sonra müvekkili müştekiye 22.000 Türk Lirası verip kalan kısmı uhdesinde tutmak suretiyle üzerine atılı hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu işlediği kabul edilen somut olayda (…)1136 sayılı Kanunun 35/1 ve 35/A maddelerinde yazılı ve münhasıran avukatlar tarafından yapılabilecek iş ve işlemler ile uzlaştırma işlemi ve Barolar ile Türkiye Barolar Birliğinin organlarında ifa ettikleri görevleri yönünden avukatların kamu görevlisi olduklarında kuşku bulunmadığı, 5237 sayılı <img alt="Bağlantı" src="data:image/gif;base64,R0lGODlhAQABAPABAP///wAAACH5BAEKAAAALAAAAAABAAEAAAICRAEAOw==" title="Bağlantı" /></span><a name="OLE_LINK1"><span style="color:#999999">TCK’nın 5. maddesinin 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe girmiş olması nedeniyle anılan Kanunun genel hükümlerine aykırı olan sınırlayıcı nitelikteki Avukatlık Yasasının 62. maddesinin özel nitelikteki görevi kötüye kullanma suçları açısından zımnen ilga edilmiş sayılmasının gerektiği </span></a><span style="color:#999999">ve TCK’nın 247. maddesine göre zimmete geçirilen malın devlete veya özel kişilere ait olmasının suçun oluşması bakımından öneminin bulunmadığı da nazara alınarak, sanık avukatın tahsil ettiği parayı müvekkiline vermemesi şeklindeki eyleminin zimmet suçunu oluşturacağı gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması” </span></i><span style="color:#999999">hukuka aykırı görülmüştür.</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20189173-e-202012292-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[4] Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 17.09.2020 tarihli, 2018/9173 E. ve 2020/12292 K. sayılı kararı.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20211277-e-2021935-e-ve-20205750-e-sayili-kararlari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[5]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20211277-e-2021935-e-ve-20205750-e-sayili-kararlari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin benzer yönde kararları için bkz. 28.02.2022 tarihli, 2021/1277 E. ve 2022/2337 K.</span></a><span style="color:#999999">; </span><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20211277-e-2021935-e-ve-20205750-e-sayili-kararlari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">02.03.2022 tarihli, 2021/935 E. ve 2022/2438 K.</span></a><span style="color:#999999">; </span><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-ceza-dairesinin-20211277-e-2021935-e-ve-20205750-e-sayili-kararlari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">19.04.2022 tarihli, 2020/5750 E. ve 2022/4039 K.</span></a></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/avukat-kamu-gorevlisi-midir-1</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 19:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/07/baro/avukat-ss.jpg" type="image/jpeg" length="87624"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İŞTEN AYRILMA SÜRECİNDE İŞÇİNİN HAKLARI - Fesih, Tazminat ve Alacaklara Genel Bakış]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/isten-ayrilma-surecinde-iscinin-haklari-fesih-tazminat-ve-alacaklara-genel-bakis-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/isten-ayrilma-surecinde-iscinin-haklari-fesih-tazminat-ve-alacaklara-genel-bakis-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>İşten çıkarıldığını öğrenen ya da artık bu koşullarda çalışamayacağını düşünen bir işçi için ilk an genellikle aynıdır. Kimi zaman kısa bir mesajla, kimi zaman işyerinde yaşanan bir tartışmanın ardından söylenen birkaç cümleyle iş ilişkisi sona erer. O an çoğu işçinin aklında tek bir soru vardır: <strong>“Haklarım ne olacak?”</strong> Ancak bu soru, basit bir meraktan çok, çoğu zaman geri dönülmesi zor hukuki sonuçları olan bir sürecin başlangıcını ifade eder.</p>

<p>İş hukukunda iş sözleşmesinin sona ermesi, tarafların iradesine ve feshin niteliğine göre farklı sonuçlar doğurur. Fesih, işveren tarafından yapılabileceği gibi işçi tarafından da gerçekleştirilebilir. Feshin kimden geldiği, hangi gerekçeye dayandığı ve nasıl yapıldığı; kıdem ve ihbar tazminatı başta olmak üzere birçok alacak kaleminin kaderini belirler. Bu nedenle uygulamada ilk olarak <strong>fesih bildiriminin varlığı, yazılı olup olmadığı ve içeriği</strong> değerlendirilir. Yazılı fesih bildiriminin bulunmadığı hallerde ise feshin hangi tarafça gerçekleştirildiği, çoğu zaman taraflar arasında ciddi bir uyuşmazlık konusu haline gelir.</p>

<p>İşveren tarafından yapılan fesihlerde, feshin haklı nedene mi yoksa geçerli nedene mi dayandığı ayrımı büyük önem taşır. Haklı nedenle fesih, iş sözleşmesini derhal sona erdirme imkânı tanırken; geçerli nedenle fesih, daha hafif nitelikte sebeplere dayanır ve özellikle tazminat hakları bakımından farklı sonuçlar doğurur. <strong>Yargıtay uygulamasında, haklı fesih nedenlerinin dar yorumlandığı; işverenin feshe dayanak yaptığı olayın ağırlığı, işyerindeki etkisi ve işçinin kusurunun somut olay çerçevesinde değerlendirildiği görülmektedir.</strong> Özellikle işyerinde yaşanan tartışmalar, kavga iddiaları veya işçinin davranışlarına dayalı fesihlerde, ilk eylemin kimden geldiği, savunma alınıp alınmadığı ve benzer durumdaki diğer çalışanlara nasıl işlem yapıldığı gibi hususlar önem kazanmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İşçi tarafından gerçekleştirilen fesihlerde ise “haklı nedenle fesih” kavramı ön plana çıkar. <strong>Ücretin eksik ya da geç ödenmesi, fazla mesai karşılığının verilmemesi, sigorta primlerinin hiç ya da eksik yatırılması gibi durumlar, Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında işçiye haklı nedenle fesih imkânı tanıyan haller arasında kabul edilmektedir.</strong> Ancak bu hakkın varlığı kadar, nasıl kullanıldığı da önemlidir. Fesih bildiriminin zamanı, içeriği ve feshe kadar geçen süreç, işçinin talep edebileceği alacaklar bakımından belirleyici olabilir. Uygulamada sıkça karşılaşılan hatalardan biri, işçinin haklı olduğunu düşünerek herhangi bir yazılı bildirimde bulunmaksızın işyerini terk etmesidir. Bu durum, ilerleyen aşamalarda feshin niteliğine ilişkin ciddi ispat sorunları doğurabilmektedir.</p>

<p>İşçilik alacakları bakımından, hangi alacakların feshe bağlı olduğu, hangilerinin fesihten bağımsız talep edilebileceği ayrımının doğru yapılması gerekir. <strong>Ücret, fazla mesai, hafta tatili, genel tatil, prim ve ikramiye gibi alacaklar, iş sözleşmesinin sona erme şeklinden bağımsız olarak talep edilebilir. Buna karşılık kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve yıllık izin ücreti gibi alacaklar, doğrudan feshin niteliğine bağlıdır. </strong>Yargıtay uygulamasında, bu ayrımın dava dilekçesinde açık ve somut şekilde ortaya konulmaması hâlinde, alacak taleplerinin reddedildiği örneklerle sıkça karşılaşılmaktadır.</p>

<p>İş davalarında ispat meselesi, uyuşmazlığın sonucunu belirleyen en önemli unsurlardan biridir. Bordrolar, ücret ödeme belgeleri, çalışma sürelerine ilişkin kayıtlar, izin formları ve fesih bildirimi gibi belgeler; davanın seyrini doğrudan etkiler. Özellikle imzalı bordrolar ve işyerinde tutulan giriş-çıkış kayıtları, fazla mesai ve ücret alacaklarında belirleyici rol oynar. <strong>Yargıtay kararlarında, yazılı belgelerin varlığı hâlinde tanık beyanlarının sınırlı şekilde dikkate alınabileceği vurgulanmaktadır.</strong> Bu nedenle iş ilişkisinin belgeler üzerinden değerlendirilmesi, dava açılmadan önce yapılması gereken en önemli aşamalardan biridir.</p>

<p>İşçi alacaklarında dava açılmadan önce arabuluculuğa başvurulması zorunludur. Ancak bu aşama, çoğu zaman yalnızca şekli bir prosedür olarak görülmektedir. Oysa arabuluculuk başvurusunda hangi alacak kalemlerinin talep edildiği, ileride açılacak davanın kapsamını doğrudan belirler<strong>. Uygulamada, arabuluculuk başvurusunda yer almayan alacakların dava konusu yapılması hâlinde, mahkemelerce usulden ret kararları verilebildiği görülmektedir.</strong> Bu yönüyle arabuluculuk süreci, dava öncesi stratejik bir değerlendirme gerektirir.</p>

<p>İş davaları <strong>her ne kadar basit yargılama usulüne tabi olsa da, içerdiği hukuki ve fiili değerlendirmeler bakımından teknik niteliktedir.</strong> Fesih nedeninin doğru tespiti, alacak kalemlerinin ayrıştırılması ve delillerin baştan eksiksiz şekilde sunulması, davanın sonucunu doğrudan etkiler. Uygulamada yapılan pek çok hata, yargılama ilerledikten sonra telafi edilemeyecek niteliktedir.</p>

<p>İşten çıkarıldığı ya da işten ayrılmayı düşündüğü gün, yaşadığı belirsizlikle ne yapacağını bilemeyen bir işçi için süreç karmaşık ve yorucu olabilir. Oysa iş ilişkisinin sona ermesiyle birlikte atılacak adımlar, baştan doğru şekilde planlandığında hem zaman kaybı hem de hak kaybı büyük ölçüde önlenebilir. Bu nedenle işten ayrılma veya işten çıkarılma sonrasında, somut olayın özelliklerine göre <strong>hukuki bir değerlendirme yapılması ve sürecin avukat desteğiyle yürütülmesi</strong>, ileride telafisi güç sonuçların önüne geçilmesi açısından büyük önem taşır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-umut-ozer" title="Av. Umut ÖZER"><img alt="Av. Umut ÖZER" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/04/umut-ozer-1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-umut-ozer" title="Av. Umut ÖZER">Av. Umut ÖZER</a></strong></h4>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/isten-ayrilma-surecinde-iscinin-haklari-fesih-tazminat-ve-alacaklara-genel-bakis-1</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 18:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/05/isci-adam.jpg" type="image/jpeg" length="26621"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[HIZLI VE ETKİLİ YARGI BAKIMINDAN İSTİNAF CEZA UYGULAMALARI (3)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hizli-ve-etkili-yargi-bakimindan-istinaf-ceza-uygulamalari-3-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hizli-ve-etkili-yargi-bakimindan-istinaf-ceza-uygulamalari-3-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Giriş ve Özet</strong></p>

<p>Aynı başlığı taşıyan <a href="https://www.hukukihaber.net/hizli-ve-etkili-yargi-bakimindan-istinaf-ceza-uygulamalari-1" rel="dofollow">yazının birinci bölümünde</a> belirtildiği için tekrar edilmemiştir.</p>

<p><strong>İlgili Sorun ve Çözüm Önerileri</strong></p>

<p><strong>A) Atlamalı Kanun Yolunun <a name="_Hlk227242770">(Temyizin) </a>Gerekip Gerekmediği</strong></p>

<p><strong>Sorun: </strong>İstinafın kesin olan kararlarının yanında temyize tabi olan kararları da vardır.<strong> </strong>Kural olarak CMK’nın, bozma kararları ile kesin kararları dışında kalan kararları temyize tabidir. Başka bir deyişle CMK’nın,</p>

<p><strong>1-</strong> 280/1. maddesinin (e) bendinin delaletiyle 289. maddesindeki <a name="_Hlk227239493">tüm hallerine (bentlerine)</a> ve 280/1. maddesinin (f) bendinde yer alan bozma nedenlerine dayanan bozma kararları ile 286/2. maddesinin tüm hallerinde (bentlerinde) belirtilen kesin kararları dışında kalan kararları,</p>

<p><strong>2-</strong> Kesinlik sınırına bakılmaksızın ismen sayılan (katalog) suçlar nedeniyle verilen kararları,</p>

<p>temyize tabidir. Uygulamada temyize tabi olan bu tür kararların neredeyse tamamına yakını, istinaf incelemesinden sonra taraflarca bir şekilde temyiz ediliyor. Temyize tabi dosyalar için istinafın dosya üzerindeki incelemesi yönünden şunları söylemek mümkündür. Dairenin varsa tebligat veya belge eksikliğinin giderilmesi amacıyla dosyayı ilk derece mahkemesine iade etmesi, bazen ayrıntılı bazen de matbu kararla vardığı hukuki kanaate göre nitelendirme yapması dışında dosyaya bir yenilik getirmiyor. Temyiz incelemesinde Yargıtay, doğal olarak istinaf ceza dairesinin nitelendirmesi ile bağlı değildir. İstinafta dosya üzerinde yapılan inceleme yönünden inceleme süresince dosyanın istinafta beklemesi, karar sürecinin daha da uzaması bakımından isabetli olmadığı ileri sürülebilir. Buna karşılık duruşma açılan hallerde istinaf ceza dairesi gerek usul gerekse de esas yönlerden hataların önemli ölçüde düzeltilmesi suretiyle dosyaya kayda değer yenilik getiriyor.</p>

<p><strong>Öneri:</strong> Konunun tartışılması, örneğin, duruşma açılmasına gerek görülmeyen temyize tabi bu tür dosyaların, bir aylık gibi bir süre içindeki ön inceleme sonucunda, varsa tebligat veya belge eksikliğini gidererek doğrudan temyiz incelemesi için Yargıtay’a gönderilebilir. Dosyanın daha erken karara bağlanması açısından bu uygulama yararlı olabilecektir. Böyle bir uygulama Yargıtay’ın iş yükünde bir değişikliğe neden olmayacaktır. Zira bu dosyalar, gecikmeli de olsa nasılsa Yargıtay’a gideceği için fark eden bir şey olmayacaktır. Buna karşılık istinafların işini önemli oranda azaltacaktır. İstinafta duruşma açılması gereken hallerde ise karar sonucuna göre mevcut uygulamanın devam ettirilmesi isabetli olabilir. Çünkü dosya Yargıtay’a gitse bile dosyanın önemli ölçüde eksikliği tamamlandığı için daha az oranda bozma kararı verilmesini, dolayısıyla dosyanın gediş-gelişinin azalmasını sağlayabilir.</p>

<p><a name="_Toc218619869"><strong>B) Gerekçesizlik ve Savunma Hakkının Kısıtlılığı</strong></a></p>

<p><strong>Sorun:</strong> İki kez değişikliğe gidilen 289. maddesindeki (g) ve (h) bentlerindeki bozma nedenlerine dair iki hal yoruma fazla açıktır. Başka bozma ve aynı zamanda gerçekte yasal dayanak olabilen bozma hali de bulunmayan nedenlerin bu iki gerekçeden birisiyle verilmesi yargının hızlı ve etkinliğini olumsuz etkilemektedir. Uyap 2016, 2017 ve kısmen 2018 yılı kayıtlarına bakıldığında istinaf bozmalarının neredeyse tamamına yakınının bu iki nedenden verildiği görülecektir. Bu nedenle değişiklik yapılmış ise de sekiz yıl sonra yapılan değişiklikle tekrar eski hale dönülmüştür. Son değişiklik sonrası Uyap kayıtlarına bakıldığında bu iki halin fazla geniş yorumlanarak neredeyse bozma kararlarının tamamına yakınının bu iki nedenden birine dayandığı görülecektir.</p>

<p><strong>Öneri: </strong>Yargılamaların hızlı ve etkinliği adına yasadaki bozma nedenlerine mümkün olduğunca uyulması ama bu durumun oluşturacağı iş yükünün önlenmesi için istinaflara duruşma yapılmadan da gerektiğinde temyiz kanun yolu açık olmak üzere eylemin nitelendirmesinin yapılabilmesi, bunun sonucunda beraat veya mahkumiyet hükmünün verilebilmesi, cezanın artırılabilmesine imkan verilmesi.</p>

<p><a name="_Toc204445986"><strong>C) Bir Hükümle Verilen Birden Fazla Cezanın Kanun Yolu</strong></a></p>

<p><strong>Sorun:</strong> Zaman zaman özellikle örgüt faaliyeti kapsamında veya birbiriyle <strong>bağlantılı olarak işlenen suçlarda kanun yolu farklılıkları</strong>na rastlanmaktadır. Zira, bağlantılı eylemlerde veya bir hükümde birden fazla suç için verilen <strong>cezaların toplamı değil, her bir suç yönünden verilen cezalar ayrı olarak dikkate alınarak kanun yoluna gidilebilir</strong>. Bu kural hem hapis cezaları hem de adli para cezaları için geçerlidir. Benzer durum suç örgütü kapsamında veya iştirak halinde işlenen suçlarda da karşımıza çıkabilmektedir.<strong> </strong>Suça göre verilen cezaların ayrı ayrı dikkate alınması hususu, hukuki düzenlemeye aykırı değil ise de kimi zaman hakkaniyete aykırı veya izahı zor olabilen farklı sonuçlar doğurabiliyor.</p>

<p><strong>Öneri:</strong> Bir dosyadan veya bağlantılı eylemler nedeniyle verilen cezaların toplamı, re'sen istinaf sınırı olan <strong>15 yıl hapis cezasını geçtiğinde</strong> <strong>cezanın ağırlığı, infaz ve olası sonuçları gözetilerek re'sen istinafa tabi tutulması</strong>. Bunun yanında yine farklı kanun yoluna tabi olan birden fazla cezanın <strong>daha lehe (daha üst) kanun yolu varsa buna tabi tutulması </strong>da değerlendirilebilir. Adli para cezaları yönünden de aynı şekilde, bir kararla veya bağlantılı eylemler sonucunda verilen toplam adli para cezası dikkate alınabilir. Bir dosyadan veya bağlantılı eylemler nedeniyle verilen adli para cezalarının toplamı da istinaf sınırını geçtiğinde istinafa tabi tutulmasına imkân veren yasal düzenleme, ceza adalet sistemine daha uygun olabilecektir. En azından istinaf veya temyiz aşamasında olası lehe bozma (düzeltme) kararı ihtimalinin bulunduğu böyle durumlarda, istinafa-temyize başvurulamaması nedeniyle kesinleşen karar için daireye ve/veya ilk derece mahkemesine ya da infazı yapan Cumhuriyet savcısına infazının ertelenmesine (durdurulmasına) imkan verilmesi mümkün olabilir.</p>

<p><strong><a name="_Toc218263525">D) Avukatın Görev Suçu Nedeniyle Verilen Kararın Kanun Yolu</a></strong></p>

<p><a name="_Hlk218365079"><strong>Sorun:</strong></a> Temyize tabi tutulan düzenleme, daha çok bilinen CMK’da değil, 1136 sayılı Kanun’da yapılmıştır. Gerek mahkemelerce gerekse de ilgili avukatlarca bu durumun farkındalığının nispeten daha az olması nedeniyle kararlar kesin olarak verilebiliyor. Bu nedenle ve yanılma suretiyle temyiz kanun yoluna gidilmeyebiliniyor. Bu da yasaya aykırılık, kararın erken kesinleşmesi <a name="_Hlk227243059">ve daha çok avukatlar yönünden </a>hak kaybına neden olabiliyor.</p>

<p><a name="_Hlk218365742"><strong>Öneri: </strong></a>Özellikle farkındalık açısından CMK’nın 286. maddesinin 3. fıkrasının (ç) bendi olarak “Avukatların görevlerinden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlar nedeniyle verilen bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin kararları” şeklinde konunun işlenmesi daha yararlı olabilecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><a name="_Toc218263517"><strong>E) Vekâlet Ücreti Farklılığı</strong></a></p>

<p><strong>a-Sorun</strong>: <strong>Kısmi durumlarda vekalet ücretinin verilip verilmeyeceği hususlarında farklı uygulamalar olabilmektedir</strong>. Özellikle çek suçlarında yargılama aşamasında ödemenin gerçekleşmesi üzerine verilen davanın düşmesine ilişkin karara karşı müşteki tarafı vekâlet ücreti talebiyle istinafa başvuru yapıyor. Taleplerde, çek keşidecisinin zamanında ödeme yapmaması veya kusurlu hareketi nedeniyle davaya ve dava açılmasından sonra ilerleyen aşamalarda masrafa sebebiyet verdiği ileri sürülerek yargılama masrafı ve vekâlet ücretine hükmedilmesi gerektiği belirtiliyor. İstinafta her iki yönden, başka bir deyişle, vekâlet-yargılama ücretinin sanık veya hazine üzerinde bırakılmasına ya da vekâlet ücreti verilmesine yer olmadığına dair verilen kararlara rast gelmek mümkün olabiliyor. Aynı-çok benzer konunun farklı takdire konu olmasının önlenmesi yararlı olabilecektir.</p>

<p><strong>Öneri: Vekalet ücretine hükmedilebilecek veya hükmedilemeyecek hallerin daha açık olarak mevzuata dâhil edilmesi, </strong>özellikle dava açılmasına sebebiyet verilen hallerde davanın düşmesine kararı verilirken yargılama gideri ile vekâlet ücretinin sanık üzerinde bırakılıp bırakılamayacağı hususunun açıkça mevzuata dâhil edilmesi.</p>

<p><strong>b-Sorun:</strong> <strong>Sadece vekalet ücretinin istinaf konusu yapılması</strong> halinde de farklı uygulamaları görmek mümkündür. Kimi vekalet ücretinin şahsi hak olduğu, bunun (olağanüstü) kanun yoluna konu edilemeyeceği, kimi de edilebileceği görüşünden hareketle farklı sonuçlara varan kararlar verilebiliyor. Şahsi hak olsa bile, mahkeme, vekalet ücreti konusunda bir karar vermemiş ise bu şahsi hakka dair talebi karşılayabilen bir makam olmadığı için, başka bir deyişle mahkeme ek kararla vekalet ücretine karar veremeyeceği için sorun çözülmeden kalabiliyor.</p>

<p><strong>Öneri: </strong>Vekalet ücreti şartları oluştuğu halde her nasılsa mahkeme bu konuda karar vermemiş ise belli bir süre ile talep veya istem üzerine, tıpkı müsadere gibi karar verebilmesi veya konunun tartışılarak bir sonuca bağlanması gerekir.</p>

<p><strong>Yukarıdaki Sorunlar İtibariyle Sonuç Olarak,</strong></p>

<p>Belirtilen uygulamaların, daha hızlı ve etkin yargılama bakımından tüm yönleriyle tartışılması yararlı olabilecektir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/cumhuriyet-savcisi-asim-ekren" title="Cumhuriyet Savcısı Asım EKREN"><img alt="Cumhuriyet Savcısı Asım EKREN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2023/03/asim-ekren.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/cumhuriyet-savcisi-asim-ekren" title="Cumhuriyet Savcısı Asım EKREN">Cumhuriyet Savcısı Asım EKREN</a></strong></h4>

<h3><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/hizli-ve-etkili-yargi-bakimindan-istinaf-ceza-uygulamalari-1" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">&gt;&gt; HIZLI VE ETKİLİ YARGI BAKIMINDAN İSTİNAF CEZA UYGULAMALARI (1)</span></a></strong></h3>

<p><span style="color:#ffffff">-</span></p>

<h3><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/hizli-ve-etkili-yargi-bakimindan-istinaf-ceza-uygulamalari-2" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">&gt;&gt; HIZLI VE ETKİLİ YARGI BAKIMINDAN İSTİNAF CEZA UYGULAMALARI (2)</span></a></strong></h3>

<p></p>

<p><span style="color:#999999"><strong>Alıntı yapılan kaynak:</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">Uygulamada İstinaf Ceza El Kitabı, İstanbul, Filiz Kitabevi, 7.Baskı, 2026</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hizli-ve-etkili-yargi-bakimindan-istinaf-ceza-uygulamalari-3-1</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 16:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/12/terazi/tokmak-kitaps.jpg" type="image/jpeg" length="68850"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2025/6890 E., 2026/406 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20256890-e-2026406-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20256890-e-2026406-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 20.01.2026 tarihli, 2025/6890 E., 2026/406 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>9. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2025/6890 E., 2026/406 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 30. Hukuk Dairesi<br />
SAYISI : 2025/1155 E., 2025/1404 K.<br />
İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 21. İş Mahkemesi<br />
SAYISI : 2024/430 E., 2025/114 K.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verilmiştir.</p>

<p>Davalı vekili tarafından temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasının istenilmesi üzerine, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 20.01.2026 Salı günü tayin edilerek taraflara tebligat gönderilmiştir.</p>

<p>Duruşma günü davacı vekili Avukat ... ... ile davalı vekili Avukat ... duruşmaya katıldılar.</p>

<p>Duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verildi.</p>

<p>Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. DAVA</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalıya ait işyerinde 02.04.2007 tarihinde işe başladığını, 25.02.2020 tarihine kadar düzenli ve sürekli şekilde en son formen olarak çalıştığını, davalı işverenin davacının "... 06... plakalı araca izin alınmaksızın işlem yapıldığı..." gerekçesi ile işten çıkardığını, davacının amirlerinin rızası ve bilgisi dâhilinde böyle bir işlem yaptığını, davacıya alacaklarının ödenmediğini, işten çıkarıldığı tarihte brüt 6.500,00 TL ücreti aldığını belirterek kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık ücretli izin, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ve ücret alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong></p>

<p>Davalı vekili dava dilekçesinde; davacının 02.04.2007 başlangıç tarihli iş sözleşmesi ile teknisyen olarak işe başladığını, iş sözleşmesinin sona erdiği 25.02.2020 tarihinde en son brüt 6.500,00 TL ücret aldığını, formen olması nedeniyle üstlendiği işin süreçlerini, çalışma kurallarını, prosedürleri bildiği hâlde 17.02.2020 tarihinde müvekkili Şirket işyerine turbo arızası nedeniyle gelen müşteriye ait araca garanti kapsamında olmamasına karşın, prosedür ve kurallara aykırı şekilde, herhangi bir onay almaksızın ve bilgi vermeksizin, aynı marka başka bir araç üzerinden garanti işlemi yapmak suretiyle arızalı olan turbo parçasını değiştirdiğini ve maddi değeri 13.730,00 TL+KDV tutarındaki parçayı ücretsiz şekilde taktığını, durumun tespiti üzerine 21.02.2020 tarihinde yazılı savunma vermesinin istendiğini, savunmasında bahse konu eylemi kabul ettiğini; ancak herhangi bir şahsi menfaat temin etmediğini, müşteri memnuniyeti amacıyla bu işi gerçekleştirdiğini savunduğunu, davacının iş sözleşmesi haklı nedenle feshetme kararı verilmek üzere iken davacının bu durumun siciline işleneceğinden çekinerek müvekkili Şirketten önce davranarak 25.02.2020 tarihinde kendi el yazısı ile yazdığı dilekçe ile istifa etmek sureti ile son bulduğunu, her türlü hak ve alacağını aldığına dair ibranameyi imzalayarak işten ayrıldığını, kıdem ve ihbar tazminatı talep hakkı bulunmadığını, işyerinde hafta içi 09.00-18.00 arasında ve ayda 2 cumartesi gününde 10.00-16.30 saatleri arasında çalışıldığını, işyerinin pazar günleri, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde özellikle dinî bayramlarda kapalı olduğunu, ayrıca fazla çalışma ücretlerinin iş sözleşmesinde belirlenen ücrete dâhil olduğunu, hakettiği tüm yıllık ücretli izinlerini kullandığını savunarak davanın reddini istemiştir.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; Bölge Adliye Mahkemesi kaldırma kararı sonrasında hafta tatili ve ücret alacağı talepleri reddedilmek diğer talepler hüküm altına alınmak suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; şarta bağlı istifanın kural olarak geçerli olmadığı, uygulamada en çok karşılaşılan şekliyle, işçinin ihbar ve kıdem tazminatı haklarının ödenmesi şartıyla ayrılma talebinin istifa olarak değil ikale (bozma sözleşmesi) yapma yönünde bir icap olarak değerlendirilmesi gerektiği, davacı tarafça yasal hakları saklı tutularak ayrılma talebinin, işverene yapılmış bir ikale için icap olarak yorumlanıp işverence bu dilekçenin işleme konulması nedeniyle davacının kıdem ve ihbar tazminatına hak kazandığı, davacı tanık anlatımı ile davacının haftada bir gün hafta tatilini kullandığı, tanık anlatımlarına göre fazla çalışma, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacak hesaplamalarında hata bulunmadığı, iş sözleşmesinde ücret miktarının yazılı olmamasına göre fazla çalışmanın ücrete dâhil kabul edilmemesinin isabetli olduğu gerekçesiyle istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong></p>

<p>A. Temyiz Sebepleri</p>

<p>Davalı vekili temyiz dilekçesinde;</p>

<p>1. Islah için harcın yatırıldığı tarihten 5 yıl önceki hak ve alacakların zamanaşımına uğradığının kabulü gerektiğini,</p>

<p>2. Davacının iş sözleşmesinin haklı nedenle feshedildiğini, davacının savunmasında haklı nedenle feshe konu eylemi kabul ettiğini, haklı nedenle işten çıkartıldığının kayıtlara geçmemesi için istifa ederek işten ayrıldığını, istifa dilekçesinin ikale talebi olarak kabul edilemeyeceğini,</p>

<p>3. İkalede ihbar tazminatının yasal bir hak olarak ödenmeyeceğini,</p>

<p>4. İş sözleşmesinde fazla çalışmanın ücrete dâhil olduğunun belirtildiğini, bu hususun dikkate alınmamasının hatalı olduğunu,</p>

<p>5. Ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacağının hesaplanmasında sadece davacı tanık beyanlarının dikkate alınmasının hatalı olduğunu ileri sürmüştür.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe</p>

<p>Uyuşmazlık; davacının iş sözleşmesinin ne şekilde sona erdiği, buna bağlı olarak kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanıp kazanmadığı ile davacının fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ile yıllık ücretli izin alacaklarının ispat ve hesaplanmasına ilişkindir.</p>

<p>1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davalı vekilinin aşağıdaki paragrafların kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.</p>

<p>2. Fesih bildirimi tek taraflı bir irade beyanı olup bu beyan, belirsiz süreli iş sözleşmelerinde süre verilerek sözleşmenin sona erdirilmesinde kullanılabileceği gibi belirli ya da belirsiz süreli sözleşmelerin haklı nedene dayanarak, işçi veya işveren tarafından süre verilmeksizin sona erdirilmesinde de kullanılmaktadır. Bu nedenle iş sözleşmelerinde fesih bildirimi sözleşmeyi belirli bir sürenin geçmesiyle ya da derhâl sona erdiren, karşı tarafa yöneltilmesi gerekli tek taraflı bir irade beyanı olup muhataba ulaşması ile sonuç doğurur. İş sözleşmelerinde fesih bildiriminde bulunma hakkı, kural olarak her iki tarafa da tanınmıştır. Hukuki niteliği itibarıyla fesih bildirimi, yenilik doğuran bir hak olup beyanın karşı tarafa ulaşması ile sonuç doğurur; bu nedenle karşı tarafın kabulüne gerek yoktur. Hukuk sistemimizde feshin işçi veya işveren tarafından yapılmasına bağlanan hukuki sonuçlar farklı olduğundan fesih bildiriminin kimin tarafından gerçekleştirildiğinin belirlenmesi önem taşımaktadır. Yine iş sözleşmesinin her iki tarafça feshedilmiş olması hâlinde de ilk önce kimin tarafından feshedildiğinin ortaya konulması gerekmektedir. İş sözleşmesinin kimin tarafından feshedildiği belirlendikten sonra sözleşmeyi sona erdiren bozucu yenilik doğuran hak bu kişi tarafından kullanılmış sayılacağından, feshe bağlanan hukuki sonuçlar kullanan kişiye göre belirlenecektir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 19.09.2018 tarihli ve 2015/22-3097 Esas, 2018/1339 Karar sayılı kararı).</p>

<p>İşçinin haklı bir nedene dayanmadan ve bildirim öneli tanımaksızın iş sözleşmesini feshi, istifa olarak değerlendirilmelidir. İstifa iradesinin karşı tarafa ulaşmasıyla birlikte iş ilişkisi sona erer.</p>

<p>Bozma sözleşmesi (ikale) yasalarımızda düzenlenmiş değildir. Sözleşme özgürlüğünün bir sonucu olarak daha önce kabul edilen bir hukuki ilişkinin, sözleşmenin taraflarınca sona erdirilmesi mümkündür. Sözleşmenin, doğal yollar dışında tarafların ortak iradesiyle sona erdirilmesi yönündeki işlem ikale olarak adlandırılır.<br />
4857 sayılı İş Kanunu'nda (4857 sayılı Kanun) yer almasa da, taraflardan birinin karşı tarafa ilettiği iş sözleşmesinin karşılıklı son bulmasına dair sözleşme yapılmasını içeren bir açıklama (icap), ardından diğer tarafın da bunu kabulü ile ikale kurulmuş olur.</p>

<p>İkalenin şekli, yapılması, kapsam ve geçerliliği 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (6098 sayılı Kanun) hükümlerine göre saptanacaktır. Buna karşılık iş sözleşmesinin ikale yoluyla sona erdirilmesi, iş hukukunu yakından ilgilendirdiği için ikalenin yorumunda iş sözleşmesinin yorumunda olduğu gibi, genel hükümlerin yanı sıra iş hukukundaki “işçi yararına yorum” ilkesi de göz önünde bulundurulacaktır.</p>

<p>6098 sayılı Kanun'un 23... . maddeleri arasında düzenlenmiş olan irade fesadı hâllerinin, ikale yönünden titizlikle ele alınması gerekir. Bir işçinin ikale yapma konusundaki icap veya kabulde bulunmasının ardından işveren feshi hâline özgü iş güvencesi hükümlerinden yararlanmak istemesi ve yasa gereği en çok bir ay içinde işe iade davası açmış olması hayatın olağan akışına uygun düşmez.</p>

<p>İş ilişkisi taraflardan her birinin bozucu yenilik doğuran bir beyanla sona erdirmeleri mümkün olduğu hâlde, bu yola gitmeyerek karşılıklı anlaşma yoluyla sona erdirmelerinin nedenleri üzerinde de durmak gerekir. İş ilişkisinin ikale yoluyla sona erdirildiğine dair örnekler mülga 1475 sayılı İş Kanunu ve öncesinde hemen hemen uygulamaya hiç yansımadığı hâlde, iş güvencesi hükümlerinin yürürlüğe girmesinin ardından özellikle 4857 sayılı Kanun sonrasında giderek yaygın bir hâl almıştır. Bu noktada, işveren feshinin karşılıklı anlaşma yoluyla fesih gibi gösterilmesi suretiyle iş güvencesi hükümlerinin bertaraf edilmesi şüphesi ortaya çıkmaktadır.</p>

<p>İkale yoluyla iş sözleşmesi sona eren işçi; iş güvencesinden yoksun kaldığı gibi, kural olarak feshe bağlı haklar olan ihbar ve kıdem tazminatlarına da hak kazanamayacaktır. Bu itibarla irade fesadı denetimi dışında, tarafların ikale yapması konusunda makul yararının olup olmadığının da irdelenmesi gerekir. Makul yarar ölçütü, ikale yapma konusundaki icabın işçiden gelmesi ile işverenden gelmesi ve somut olayın özellikleri dikkate alınarak ele alınmaktadır. Buna göre ikale icabı işverenden gelmişse kanuni tazminatlarına ilaveten işçiye ek bir menfaatın sağlanması (makul yarar) gerekir. Aksi hâlde iş sözleşmesinin ikale ile sona erdirildiğinden söz edilemez. Buna karşılık ikale icabı işçiden gelmişse işçiye ihbar ve kıdem tazminatının ödenip ödenmemesi tarafların anlaşmasına bağlıdır.</p>

<p>Yukarıda yapılan açıklamalara göre somut uyuşmazlık incelendiğinde; davacı tarafça feshin işveren tarafından yapıldığı ve haklı nedene dayanmadığı, davalı tarafça ise davacının 17.02.2020 tarihinde atölyeye turbo arızası nedeniyle gelen, garantisi olmayan araca garanti kapsamında aynı marka başka bir araç üzerinden garanti işlemi yaparak turbonun bu araca takıldığı, bu nedenle Şirketi 13.730,00 TL+ KDV maddi zarara uğrattığı iddiası ile 21.02.2020 tarihinde davacıdan yazılı savunma istendiği, davacının aynı tarihli yazılı savunmasında özetle; bahsi geçen olayın doğru olduğunu, ancak şahsına ve çevresine maddi ve manevi kazanç sağlamadığını, Şirketi maddi zarara uğratmak niyetinde olmadığını, müşteri memnuniyeti için yaptığını belirttiği, savunması alındıktan sonra ise 25.02.2020 tarihinde istifa ettiği savunulmuştur. Davacı, 25.02.2020 tarihli el yazısı ile hazırladığı istifa dilekçesinde 25.02.2020 tarihi itibarıyla yasal haklarını alarak istifa etmek istediğini belirterek işten ayrılmıştır. Bölge Adliye Mahkemesinin 24.11.2024 tarihli kaldırma kararında da belirtildiği üzere, bu dilekçenin baskı ile alındığı ispatlanmış değildir. Her ne kadar Bölge Adliye Mahkemesince davacı tarafça yasal haklarını saklı tutarak ayrılma talebinin işverene ikale için yapılmış bir icap olduğu gerekçesiyle kıdem ve ihbar tazminatının hüküm altına alınması gerektiği kabul edilmiş ise de davacının eylemi ve savunması ile tüm dosya kapsamındaki bilgi ve belgeler birlikte değerlendirildiğinde; istifa dilekçesindeki ifadenin sonuca etkisinin bulunmadığı, davacının işyerinden haklı nedeni olmaksızın istifa ederek ayrıldığı anlaşılmakla kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin reddi gerekli iken yazılı gerekçe ile hüküm altına alınması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.</p>

<p><strong>VI. KARAR</strong></p>

<p>Açıklanan sebeplerle;</p>

<p>Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,</p>

<p>İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,</p>

<p>Davalı yararına takdir edilen 40.000,00 TL duruşma vekâlet ücretinin karşı tarafa yükletilmesine,</p>

<p>Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,</p>

<p>Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,</p>

<p>20.01.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20256890-e-2026406-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 13:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa1a.jpg" type="image/jpeg" length="27681"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2023/95649 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202395649-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202395649-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 16/12/2025 tarihli ve 2023/95649 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>GENEL KURUL</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>V. K. BAŞVURUSU</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>(Başvuru Numarası: 2023/95649)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>Karar Tarihi: 16/12/2025</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 16/4/2026 - 33226</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>GENEL KURUL</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Muhterem İNCE</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yusuf Enes KAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Av. Reşat YARATAN</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>I. BAŞVURUNUN KONUSU</strong></p>

<p>1. Başvuru, kişinin yurt dışına çıkış yasağına ilişkin adli kontrol tedbirine uymaması üzerine tutuklanması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>BAŞVURU SÜRECİ</strong></p>

<p>2. Başvuru 27/10/2023 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.</p>

<p>3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur.</p>

<p>4. İkinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>OLAY VE OLGULAR</strong></p>

<p>5. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir:</p>

<p>6. Başvurucu hakkında Elâzığ Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) terör örgütüne üye olma suçundan soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma kapsamında Başsavcılığın talebi üzerine 21/8/2016 tarihinde Elâzığ Sulh Ceza Hâkimliğince başvurucunun yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol tedbirine tabi tutulmasına karar verilmiştir.</p>

<p>7. Elâzığ 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 4/10/2018 tarihli kararıyla başvurucunun terör örgütüne üye olma suçundan 7 yıl 6 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Kararda adli kontrol tedbiriyle ilgili bir değerlendirme yapılmamıştır.</p>

<p>8. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 18. Ceza Dairesi 7/10/2019 tarihinde istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiştir. Bölge Adliye Mahkemesi de kararında adli kontrol tedbiriyle ilgili bir değerlendirmede bulunmamıştır.</p>

<p>9. Bodrum Emniyet Müdürlüğünce haklarında geçmiş yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasına üye olma suçundan adli tahkikat yürütülen ve yargılanmaları değişik mahkemelerce sürdürülen şahısların illegal yollardan Yunanistan'ın Kos Adası'na geçiş yapacağı yönünde bilgi alınmıştır. Bunun üzerine 5/10/2023 tarihinde Bodrum Sahil Güvenlik Komutanlığı görevlilerince Turgutreis sahili açıklarında tekne içinde başvurucunun da aralarında bulunduğu kişiler yakalanmıştır.</p>

<p>10. Bodrum Cumhuriyet Başsavcılığı 6/10/2023 tarihinde başvurucunun da aralarında bulunduğu kişiler hakkında herhangi bir tedbir kararı uygulanıp uygulanmayacağı konusunda bilgi verilmesi hususunda yargılamaların yapıldığı ilgili mahkemelere müzekkere göndermiştir.</p>

<p>11. Elâzığ 2. Ağır Ceza Mahkemesi 6/10/2023 tarihinde Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi aracılığıyla başvurucunun sorgusunu yapmıştır. Başvurucu, sorgusunda <i>"Kesinlikle açıkta değildik, KOS adası denildi ancak biz henüz sahildeydik. Marinanın çıkışındaydık. Birkaç tekneci ile görüştük. Bu şahıs bizi gezdireceğini söyledi. Eşimle birlikte bu tekneye bindik. Biz kişi başı 150 euro verdik, kesinlikle kaçma teşebbüsümüz yoktu, kaçma gibi bir niyetimiz yoktu, çalışıyorum, aileme bakıyorum, ailemi geçindirmeye çalıştım, ancak hiçbir zaman kaçma gibi bir şey gelmedi aklımıza, gezmek amacıyla geldik."</i> şeklinde beyanda bulunmuştur.</p>

<p>12. Başvurucu müdafii; sorguda adli kontrol için azami yedi yıllık sürenin geçtiğini, dolayısıyla başvurucu hakkında herhangi bir yurt dışına çıkış yasağının söz konusu olmadığını, ortada olmayan bir adli kontrol tedbiri nedeniyle tutuklama kararı verilemeyeceğini ileri sürmüştür.</p>

<p>13. Elâzığ 2. Ağır Ceza Mahkemesi, sorgusunun ardından başvurucunun adli kontrol tedbirine uymaması nedeniyle tutuklanmasına karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Sanık V.K.hakkında Mahkememizin 2016/409 Esas 2018/369 Karar sayılı dosyasından CMK nun 109/3-a maddesi çerçevesinde yurt dışına çıkamama şeklinde adli kontrol kararı mevcut olduğu, sanık hakkında yurt dışına çıkma yasağı şeklindeki adli kontrol kararının 21/8/2016 tarihinde uygulanmaya başladığı ve hakkındaki hükmün 4/10/2018 tarihinde verildiği,5271 sayılı CMK’nın 110-A maddesinde terör suçlarında adli kontrol süreleri için en azami 7 yıl uygulanabilecek ise de dosyanın kanun yolunda olduğu sürelerin bu sürelere dahil olmadığı anlaşılmakla,</i></p>

<p><i>Bodrum Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 6/10/2023 tarihli yazısı ile sanığın 5/10/2023 günü Bodrum Sahil Güvenlik Komutanlığı görevlilerince illegal olarak Yunanistan ülkesi Kos adasına geçiş yapmak istediği esnada açık deniz üzerinde yakalanan 13 şahsın bulunduğu, aralarında sanığın da bulunduğu, sanığın CMK nun 109/3-a maddesi çerçevesinde konulan yurt dışına çıkma yasağını ihlal anlamına gelebilecek şekilde açık denizde yakalanmış olması, sanık hakkında mahkememizin 4/10/2018tarihli ...kararı ile silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiş olunması da gözetildiğinde Yunanistan’a illegal yollardan geçiş yapacağı yönünde somut deliller bulunduğu anlaşılmakla atılı suçun CMK'nun 112 ve 100. maddesinde ön görülen ve tutuklama nedenlerinin varsayılacağı suçlardan da olduğu anlaşılmakla, sanık V.K.’nun CMK'nun 100-112ve devamı maddeleri gereğince tutuklanmasına…</i> [karar verildi.]<i>"</i></p>

<p>14. Başvurucu 12/10/2023 tarihinde tutuklama kararına itiraz etmiş; itiraz dilekçesinde 21/8/2016 tarihinde verilen adli kontrol tedbiri için kanunda öngörülen azami yedi yıllık sürenin 21/8/2023 tarihinde dolduğunu, bu tarihten itibaren adli kontrol tedbirinin kendiliğinden ortadan kalktığını, kanunda adli kontrol tedbirinin süresiyle ilgili olarak <i>mahkûmiyet kararından önce</i> veya <i>sonra</i> şeklinde bir ayrım yapılmadığını, yedi yıllık süre geçtikten sonra adli kontrol kararının hükmünü devam ettirdiği yönündeki düşüncenin kanuni bir temelinin bulunmadığını ileri sürmüştür.</p>

<p>15. Elâzığ 3. Ağır Ceza Mahkemesi 16/10/2023 tarihinde itirazın reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Tutuklu sanık V. K.'nun üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunması, sanığın üzerine atılı suçun CMK.100/3.maddesinde belirtilen suçlardan oluşu, sanık hakkında verilen netice ceza miktarı, sanığın yakalanma şekli de dikkate alınarak, bu aşamada adli kontrol uygulamasının sonuçsuz kalacağı anlaşıldığından ve tutuklama tedbirinin bu suçlamaya göre ölçülü olduğu görülmekle; sanığın/ sanık müdafiinin tahliye talebinin reddi ile sanığın tutukluluk halinin devamına… </i>[karar verildi.]<i>"</i></p>

<p>16.Başvurucu 27/10/2023 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.</p>

<p>17. Yargıtay 3. Ceza Dairesi 27/6/2024 tarihinde bozma kararı vermiştir. Yargıtay ayrıca hükmolunan ceza miktarı, suçun niteliği, mevcut delil durumu, başvurucunun eylemli olarak kaçma hazırlığındayken yakalanmış olması hususlarına atıf yaparak tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir.</p>

<p>18. Bozma üzerine yargılama, Elâzığ 2. Ağır Ceza Mahkemesinde -inceleme tarihi itibarıyla- devam etmektedir. Başvurucu 7/2/2025 tarihinde tahliye edilmiştir.</p>

<p><strong>IV.</strong> <strong>İLGİLİ HUKUK</strong></p>

<p>19. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun <i>"Tutuklama nedenleri"</i> başlıklı 100. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.</i></p>

<p><i>(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:</i></p>

<p><i>a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.</i></p>

<p><i>b) Şüpheli veya sanığın davranışları;</i></p>

<p><i>1. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,</i></p>

<p><i>2. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,</i></p>

<p><i>Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.</i></p>

<p><i>(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:</i></p>

<p><i>a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>12. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),</i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>20. 5271 sayılı Kanun'un <i>"Tutuklama kararı"</i> başlıklı 101. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re'sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir.</i></p>

<p><i>(2) Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda;</i></p>

<p><i>a) Kuvvetli suç şüphesini,</i></p>

<p><i>b) Tutuklama nedenlerinin varlığını,</i></p>

<p><i>c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu,</i></p>

<p><i>gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir."</i></p>

<p>21. 5271 sayılı Kanun’un “<i>Adlî kontrol</i>” başlıklı 109. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"(1) (Değişik: 2/7/2012-6352/98 md.) Bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, 100 üncü maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verilebilir.</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>(3) Adlî kontrol, şüphelinin aşağıda gösterilen bir veya birden fazla yükümlülüğe tabi tutulmasını içerir:</i></p>

<p><i>a) Yurt dışına çıkamamak.</i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>22. 5271 sayılı Kanun’un “<i>Adlî kontrol kararı ve hükmedecek merciler</i>” başlıklı 110. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>“...</i></p>

<p><i>(3) 109 uncu madde ile bu maddenin birinci ve ikinci fıkra hükümleri, gerekli görüldüğünde, görevli ve yetkili diğer yargı mercileri tarafından da, kovuşturma evresinin her aşamasında uygulanır.</i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>23. 5271 sayılı Kanun'un <i>"Adli kontrol altında geçecek süre"</i> başlıklı 110/A maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde adli kontrol süresi en çok iki yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hâllerde gerekçesi gösterilerek bir yıl daha uzatılabilir.</i></p>

<p><i>(2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, adli kontrol süresi en çok üç yıldır. Bu süre, zorunlu hâllerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda dört yılı geçemez."</i></p>

<p>24.5271 sayılı Kanun’un <i>"Tedbirlere uymama''</i> başlıklı 112. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>“(1) Adlî kontrol hükümlerini isteyerek yerine getirmeyen şüpheli veya sanık hakkında, hükmedilebilecek hapis cezasının süresi ne olursa olsun, yetkili yargı mercii hemen tutuklama kararı verebilir. (Ek cümle:14/4/2020-7242/16 md.) Hakkında mahkûmiyet hükmü verilmiş ve bu hükümle ilgili olarak istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulmuş olması hâlinde, UYAP kayıtlarını incelemek suretiyle hükmü veren ilk derece mahkemesi de tutuklama kararı verebilir.</i></p>

<p><i>(2) (Ek: 24/11/2016-6763/24 md.) Birinci fıkra hükmü, azami tutukluluk süresinin dolması nedeniyle verilen adli kontrol tedbirinin ihlali hâlinde de uygulanabilir. Ancak, bu durumda tutuklama süresi ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde dokuz aydan, diğer işlerde iki aydan fazla olamaz.”</i></p>

<p><strong>V.</strong> <strong>İNCELEME VE GEREKÇE</strong></p>

<p>25. Anayasa Mahkemesinin 16/12/2025 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>26. Başvurucu; hakkında verilen adli kontrol tedbiri için kanunda öngörülen üç yıllık sürenin dolduğu 21/8/2019 tarihinden sonra adli kontrol tedbirinin devamı yönünde bir karar verilmediğini, bu tarih itibarıyla adli kontrolün kendiliğinden hükümsüz hâle geldiğini, her hâlükârda yedi yıllık azami sürenin dolduğunu, yedi yıldan sonra adli kontrolün devam ettiğini söylemenin hiçbir yasal dayanağı olmadığını, 5271 sayılı Kanun’da adli kontrole ilişkin düzenlemelerin istinaf ve temyiz aşaması için de geçerli olduğunu, mahkûmiyet hükmünde adli kontrol tedbiriyle ilgili bir karar bulunmadığını, olmayan bir adli kontrol kararına uymadığı için tutuklandığını, tutuklanmasının kanuni bir dayanağı olmadığını, tutuklama ve tutukluluğa itirazın reddi kararlarının gerekçesiz şekilde verildiğini belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği, adil yargılanma ve gerekçeli karar haklarının, suçta ve cezada kanunilik, belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>27.Bakanlık görüşünde, Anayasa Mahkemesinin verdiği bazı kararlara ve derece mahkemelerinin gerekçelerine yer verilmiş; inceleme yapılırken Anayasa'nın ve mevzuatın ilgili hükümlerinin, Anayasa Mahkemesi içtihadının ve somut olayın kendine özgü şartlarının dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir.</p>

<p>28. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Değerlendirme</strong></p>

<p>29. Başvurucunun iddialarının özü, tutuklama tedbirinin hukukiliğine ilişkindir. Bu nedenle başvuru, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı kapsamında değerlendirilmiştir.</p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Kabul Edilebilirlik Yönünden</strong></p>

<p>30. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Esas Yönünden</strong></p>

<p>31.Somut olayda başvurucu, yurt dışına çıkış yasağına ilişkin adli kontrol tedbirine uymadığı gerekçesiyle 5271 sayılı Kanun’un 112. maddesine dayanılarak tutuklanmıştır. Bununla birlikte Elâzığ 2. Ağır Ceza Mahkemesi yalnızca bu gerekçeye dayanmamış, başvurucunun yasa dışı yollarla Yunanistan'a kaçarken yakalandığını belirterek 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesinde öngörülen tutuklama sebeplerinin de mevcut olduğunu açıklamıştır. Nitekim itiraz üzerine Elâzığ 3. Ağır Ceza Mahkemesi debaşvurucu hakkında verilen ceza miktarı ve yakalanma şeklini dikkate alarak ve tutuklama tedbirini bu suçlamaya göre ölçülü kabul ederek itirazı reddetmiştir. Dolayısıyla mahkemelerce salt adli kontrol tedbirine uyulmadığından değil 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesi kapsamında da tutuklama kararının verildiği görülmüştür.</p>

<p>32. Somut olaydaki tutma tedbirinin Anayasa'nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik bir müdahale oluşturduğu açıktır.</p>

<p>33. Bu çerçevede yapılacak incelemede tutuklama kararı öncelikle adli kontrol tedbirine aykırı davranılması (5271 sayılı Kanun’un 112. maddesine dayanılması) gerekçesi yönünden ele alınacaktır.</p>

<p>34. Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına müdahale, Anayasa'nın 13. maddesinde belirtilen koşulları yerine getirmediği müddetçe Anayasa'nın 19. maddesinin ihlalini teşkil edecektir. Bu sebeple müdahalenin Anayasa'nın 13. maddesinde öngörülen <i>kanun tarafından öngörülme</i>, Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen <i>haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanma</i> ve <i>ölçülülük</i> <i>ilkesine aykırı olmama</i> şartlarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.</p>

<p>35. Anayasa'nın 13. maddesinde temel hak ve hürriyetlerin ancak <i>kanunla</i> sınırlanabileceği hükme bağlanmıştır. Öte yandan Anayasa'nın 19. maddesinde kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının sınırlanabileceği durumların <i>şekil ve şartlarının kanunda gösterilmesi</i> kuralına yer verilmiştir. Anayasa'nın 13. maddesiyle tüm temel ve hak özgürlüklerin sınırlanmasına ilişkin olarak getirdiği <i>kanunilik</i> şartını, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yönünden 19. maddede ayrıca belirttiği görülmüştür. Bu bağlamda birbirleriyle uyumlu olan Anayasa'nın 13. ve 19. maddeleri uyarınca kişi hürriyetine ilişkin müdahale olarak tutuklamanın kanuni bir dayanağının bulunması zorunludur (<i>Murat Narman</i> [2. B.], B. No: 2012/1137, 2/7/2013, § 43). Buradaki kanun, şeklî manada bir kanunun varlığını zorunlu kılar. Şeklî manada kanun ise Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Anayasa’da belirtilen usule uygun olarak kanun adı altında çıkarılan düzenleyici yasama işlemidir (<i>Muhammed Neşet Girasun</i> [2. B.], B. No: 2017/22254, 2/6/2020, § 45).</p>

<p>36. Ayrıca kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının demokratik toplumlarda taşıdığı önem ve bu hakkın keyfî olarak hürriyetinden yoksun bırakmaları önleme amacı dikkate alındığında kanuna dayalı uygulamanın da öngörülebilir olması ve kanunun keyfîliğe karşı kişilere yeterli güvenceler sağlaması gerekir (bazı farklılıklarla birlikte bkz. <i>Mustafa Karaca</i> [GK], B. No: 2020/15967, 20/5/2021, § 46).</p>

<p>37. 5271 sayılı Kanun’un 112. maddesi adli kontrol tedbirine uyulmaması hâlinde tutuklamaya izin verse de bu yetkinin kullanımı, uyulmadığı iddia edilen adli kontrol tedbirine ilişkin kararların hukuka uygun olmasına bağlıdır. Tutuklamanın dayanağı olan adli kontrol kararı kanuna aykırı ise bu karara uyulmadığı gerekçesiyle verilen tutuklama da hukuki temelden yoksun kalacaktır.</p>

<p>38.5271 sayılı Kanun’a 8/7/2021 tarihli ve 7331 sayılı Kanun’un 17. maddesiyle eklenen (7331 sayılı Kanun'un 27. maddesi gereğince 1/1/2022 tarihinde yürürlüğe giren) 110/A maddesine göre ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, adli kontrol süresi en çok üç yıldır. Bu süre zorunlu hâllerde gerekçesi gösterilerek uzatılabilir, uzatma süresi 6/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümlerinde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren (başvurucuya isnat edilen terör örgütüne üye olma suçunun da dâhil olduğu) suçlarda dört yılı geçmeyecektir. Böylelikle bahsi geçen suçlarda bir kişi hakkında en çok yedi yıl süreyle adli kontrol tedbiri uygulanabilecektir. Buna göre başvurucunun yargılandığı davada azami adli kontrol tedbiri süresi yedi yıldır.</p>

<p>39.Bu sürenin Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten itibaren mi yoksa adli kontrol tedbiri tarihinden itibaren mi başlayacağının da belirlenmesi gerekir. Anayasa Mahkemesi azami tutukluluk süresinin beş yıldan yedi yıla çıkarıldığı dönemde incelediği başvurularda azami süreyi hesaplarken kanun değişikliğinin yürürlüğe girdiği tarihi değil tutuklama tarihini esas almıştır (<i>Ömer Köse (2)</i> [2. B.], B. No: 2017/34237, 23/10/2019, §§ 65, 66; <i>Selahattin Demirtaş (3) </i>[1. B.], B. No: 2017/38610, 9/6/2020, §§ 162-173). Aynı durumun adli kontrol tedbiri için de geçerli olduğunu kabul etmek gerekir. Kanunda azami sürelerin bu Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten önceki adli kontrol tedbirlerine uygulanmayacağına ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Ayrıca başvurucunun yedi yıllık azami sürenin aşıldığı yönündeki itirazının kanun yolunda geçen sürelerin azami sürenin hesabına dâhil olmadığı gerekçesiyle reddedilmesi de Ağır Ceza Mahkemesinin kanun değişikliğinin yürürlüğe girdiği tarihi dikkate almadığını göstermektedir. Dolayısıyla somut olayda adli kontrol tedbirine karar verildiği tarihten itibaren sürenin başlatılması gerektiği sonucuna varılmıştır.</p>

<p>40. Ağır Ceza Mahkemesinin kanun yolunda geçen sürelerin azami sürenin hesabına dâhil olmadığı yönündeki tespitin de değerlendirilmesi gerekir. Adli kontrolle ilgili azami süreler belirlenirken 5271 sayılı Kanun’da soruşturma ve kovuşturma evreleri arasında bir ayrım yapılmadığı gibi hüküm öncesi ve hüküm sonrası şeklinde bir ayrım da yapılmamıştır. Kanun yolunda geçen sürelerin azami sürenin hesaplanmasında dikkate alınmaması suç isnadına bağlı tutuklama ile ilgilidir. Anayasa Mahkemesinin de kabul ettiği gibi kişi serbest bırakılmadan yargılanmakta olduğu davada ilk derece mahkemesi kararıyla mahkûm olmuşsa mahkûmiyet tarihi itibarıyla suç isnadına bağlı tutukluluk hâli sona erer. Çünkü bu durumda kişinin hukuki durumu<i> bir suç isnadına bağlı olarak tutuklu</i> olma kapsamından çıkmaktadır. Bireysel başvuru incelemesi açısından tutuklamanın şartları ile mahkûmiyete hükmedilmesi arasındaki esaslı fark bunu gerektirir. Zira mahkûmiyete karar verilmiş olmakla isnat olunan suçun işlendiği, bundan failin sorumlu olduğunun sübuta erdiği kabul edilmekte ve bu nedenle sanık hakkında hürriyeti bağlayıcı cezaya ve/veya para cezasına hükmedilmektedir. Mahkûmiyetle birlikte kişinin kuvvetli suç şüphesi ve bir tutuklama nedenine bağlı olarak tutukluluk hâli sona ermektedir (<i>Korcan Pulatsü</i> [2. B.], B. No: 2012/726, 2/7/2013, § 33).</p>

<p>41. Mahkûmiyete bağlı tutma ile suç isnadına bağlı tutmanın nitelik farkından kaynaklanan bu tespitin özgürlükten yoksun bırakma niteliğinde dahi olmayan yurt dışına çıkış yasağı şeklindeki adli kontrol tedbiri için de geçerli olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu nedenle hüküm verildikten sonra adli kontrol tedbirinde geçen sürenin de hesaba katılması gerekmektedir. Somut olayda başvurucu hakkında 21/8/2016 tarihinde adli kontrol tedbirine karar verilmiştir. Yedi yıllık azami süre 21/8/2023 tarihinde dolmuştur. Bu durumda başvurucu, esasında kanunda öngörülen azami süresi aşılmış bir adli kontrol tedbirine uymadığı için tutuklanmıştır. Azami süresi dolmuş olan bir adli kontrol tedbirine uyulmaması nedeniyle tutuklama kararı verilmesinin kanuni bir temelinin bulunmadığı değerlendirilmiştir.</p>

<p>42. Öte yandan yukarıda belirtildiği üzere başvurucu 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesi uyarınca da tutuklanmıştır ancak bu karar, dosya kanun yolu aşamasındayken ilk derece mahkemesince verilmiştir. Anılan Kanun'un 112. maddesi, kişiye adli kontrol tedbiri kapsamında yüklenen yükümlülüklere uyulmaması hâlinde ilk derece mahkemesine tutuklama yetkisi tanımaktadır (bkz. § 22). Buna karşın kanun yolu aşamasında ilk derece mahkemesinin 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesi kapsamında tutuklama kararı vermesine imkân tanıyan açık bir kanun hükmünün bulunmadığı görülmüştür. Bu konuda açık bir hüküm bulunmadığından ilk derece mahkemesince 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesi kapsamında verilen tutuklama kararının da kanuni bir dayanağının bulunmadığı sonucuna varılmıştır.</p>

<p>43.Açıklanan gerekçelerle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p>Ömer ÇINAR bu görüşe katılmamıştır.</p>

<p><strong>VI. GİDERİM</strong></p>

<p>44. Başvurucu; ihlalin tespiti, tutukluluk hâlinin sonlandırılması için dosyanın yargılamayı yapan mahkemeye gönderilmesi ve 2.000.000 TL manevi tazminat ödenmesi talebinde bulunmuştur.</p>

<p>45. Somut olayda Anayasa'nın 19. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmiştir. Başvurucuyla ilgili olarak yürütülmekte olan yargılama kapsamında başvurucu hakkında tahliye kararı verilmiş ve böylelikle başvurucunun tutukluluk statüsü sona ermiştir. Dolayısıyla ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmamaktadır. Diğer taraftan yalnızca kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğinin tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucuya net 167.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VII.</strong> <strong>HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>B. Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE Ömer ÇINAR'ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,</p>

<p>C.Başvurucuya net 167.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>D.2.220,60 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 42.220,60 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>E. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 16/12/2025 tarihinde karar verildi.</p>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>KARŞIOY</strong></p>

<p>Başvurucu, yurt dışına çıkmama adli kontrol tedbirine uyulmamasından dolayı hakkında tutuklama kararı verilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, Mahkememiz çoğunluğu tarafından başvurucunun Anayasanın 19. maddesinde düzenlenen kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir. Aşağıda belirtilen gerekçeler ile çoğunluk görüşüne katılmıyorum. Şöyle ki;</p>

<p>Başvurucu hakkında FETÖ/PDY terör örgütüne üye olma suçundan Elazığ Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 7 yıl 6 ay hapis cezasına hükmedilmiş, başvurucu tarafından yapılan istinaf talebi esastan reddedilmiş, dosya Yargıtay’da temyiz incelemesinde iken, yargılaması devam eden bir grup şahsın illegal yollardan Yunanistan’ın Kos adasına kaçmaya çalıştığı yönünde Bodrum Emniyet Müdürlüğünce elde edilen bilgiler doğrultusunda, Sahil Güvenlik Komutanlığı tarafından Bodrum İlçesi Turgutreis sahili açıklarında tekne içinde başvurucunun da aralarında olduğu kişiler yakalanmıştır.</p>

<p>Başvurucu hakkında uygulanan yurt dışına çıkma adli kontrol tedbirinin azami süresinin dolduğunu ileri sürmüştür. Somut olayda 21/8/2016 tarihinde adli kontrol tedbiri uygulanmaya başlanmış olup, olay tarihi olan 6.10.2023 tarihinde 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 110/A maddesinde öngörülen yedi yıllık azami süre dolmuştur. Bununla birlikte, çoğunluk görüşünün gerekçesinde yer aldığı üzere, Elâzığ 2. Ağır Ceza Mahkemesi tutuklama kararında yalnızca bu gerekçeye dayanmamış, başvurucunun yasa dışı yollarla Yunanistan'a kaçarken yakalandığını belirterek 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesinde öngörülen tutuklama sebeplerinin de mevcut olduğunu açıklamıştır. Nitekim itiraz üzerine Elâzığ 3. Ağır Ceza Mahkemesi de başvurucu hakkında verilen ceza miktarı ve yakalanma şeklini dikkate alarak ve tutuklama tedbirini bu suçlamaya göre ölçülü kabul ederek itirazı reddetmiştir. Dolayısıyla mahkemelerce salt adli kontrol tedbirine uyulmadığından değil ayrıca başvurucunun somut olgulara dayalı kaçma şüphesi olduğu da tespit edilerek 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesinde kapsamında tutuklama kararının verildiği dikkate alınmalıdır.</p>

<p>Bu bağlamda başvuruya konu kararların gerekçeleri incelendiğinde, sadece adli kontrol tedbirine uyulmadığı için değil aynı zamanda başvurucunun kaçarken yakalandığı için tutuklama sebebinin mevcut olduğunun kabul edildiği anlaşılmaktadır. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 100. maddesinde, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebileceği, şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguların varlığı halinde kuvvetli şüphe oluşuyorsa tutuklama kararı verilebileceği belirtilmiş, maddenin 3. fıkrasında tutuklama nedeninin varsayıldığı suçlar sayılmıştır. Söz konusu fıkrada, Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenen suçlar ile Türk Ceza Kanunu’nun anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar da sayılmıştır. Başvurucunun kovuşturmasının devam ettiği suç, söz konusu fıkrada sayılan suçlardan olduğundan, somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni varsayılabilecektir.</p>

<p>Yine CMK’nın 101. maddesinin ilk fıkrasında, soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re'sen mahkemece karar verileceği, bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterileceği ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukukî ve fiilî nedenlere yer verileceği düzenlenmiştir.</p>

<p>Somut olayda başvurucuya ait kovuşturma süreci devam etmekte olup, dosya Yargıtay incelemesinde olduğundan tutuklama kararına mahkemece karar verilecektir. CMK’nın 101. maddesinde dosyanın temyiz aşamasında olması halinde tutuklama kararını Yargıtay’ın vereceğine ilişkin bir düzenleme mevcut değildir. Kaldı ki somut olayda, Yargıtay 3. Ceza Dairesi 27.6.2024 tarihinde başvurucunun üzerine atılı suçun niteliği, mevcut delil durumu ve sanığın kaçma hazırlığındayken yakalanmış olması hususlarına atıf yaparak tutuklamanın devamına karar vermiştir. Buna göre, müdahalenin kanuni dayanağının bulunduğu, başvurucu hakkında hükmedilen hapis cezası nedeniyle kuvvetli suç belirtisinin mevcut olduğu, başvurucunun teknede Kos adasına kaçarken yakalanması nedeniyle kaçma şüphesinin ve meşru amacın bulunduğu nazara alındığında CMK’nın 100. maddesi uyarınca tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu kabul edilmelidir.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihatlarında ifade edildiği üzere, delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının yorumlanması bireysel başvurunun ikincilliği ilkesi gereği yargılamayı yapan derece mahkemelerinin görevidir. Anayasa Mahkemesinin görevi ise, derece mahkemelerinin yorumlarının açıkça keyfi veya bariz takdir hatası içerecek nitelikte olup olmadığını incelemektir. Yerel mahkeme somut olay bağlamında başvurucunun ifadesini almış, dosya kapsamındaki delilleri değerlendirmiş ve kararını gerekçelendirerek tutuklama tedbirine başvurmuştur. Hal böyle iken CMK’nın ilgili hükümleri çerçevesinde başvurucu hakkında tutuklama tedbirine başvurulması isabetli olup, çoğunluk görüşüne katılmak mümkün değildir.</p>

<p>Belirtmiş olduğumuz nedenlerle, başvurucu hakkında verilen tutuklama kararı bakımından başvurucunun, Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının ihlal edilmediği kanaatinde olduğumdan, aksi yönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyorum.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p>Üye</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202395649-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 11:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/04/yargi/ayms4f.jpg" type="image/jpeg" length="46159"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin 2023/6481 E., 2023/9810 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-20236481-e-20239810-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-20236481-e-20239810-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin 11.12.2023 tarihli, 2023/6481 E., 2023/9810 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>11. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2023/6481 E., 2023/9810 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p><strong>K A N U N Y A R A R I N A<br />
B O Z M A</strong></p>

<p>MAHKEMESİ:Ağır Ceza Mahkemesi<br />
SAYISI : 2022/151 E., 2022/221 K.<br />
SUÇ : Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık</p>

<p>İNCELEME KONUSU<br />
KARAR : Mahkûmiyet<br />
KANUN YARARINA<br />
BOZMA YOLUNA<br />
BAŞVURAN: Adalet Bakanlığının istemi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ: İlgili kararın kanun yararına bozulması</p>

<p>Kayseri 6. Ağır Ceza Mahkemesinin, 28.06.2022 tarihli ve 2022/151 Esas, 2022/221 Karar sayılı kararı ile sanık hakkında bilişim sistemlerinin banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçundan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (5237 sayılı Kanun) 158 inci maddesinin birinci fıkrasının (f) bendi uyarınca 3 yıl 4 ay hapis ve 3.080,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin hükmün, istinaf edilmeksizin 14.07.2022 tarihinde kesinleştiği anlaşılmıştır.</p>

<p>Adalet Bakanlığının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 309 uncu maddesinin birinci fıkrası uyarınca, 11.10.2023 tarihli ve 2023/18126 sayılı evrakı ile kanun yararına bozma istemine istinaden düzenlenen, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 13.11.2023 tarihli ve KYB-2023/109774 sayılı Tebliğnamesi ile dava dosyası Daireye gönderilmekle, gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. İSTEM</strong></p>

<p>Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 13.11.2023 tarihli ve KYB-2023/109774 sayılı kanun yararına bozma isteminin;</p>

<p>“Dosya kapsamına göre,</p>

<p>1- Benzer bir olaya ilişkin Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 23/02/2021 tarihli ve 2020/9634 esas, 2021/3097 karar sayılı ilâmında yer alan, " ... Sanığın, 30/02/2019 tarihli duruşmada müştekinin zararını karşılamak istediğini beyan etmesi karşısında; mahkemece, aynı celse mahkumiyetine karar verilerek, sanığa zararı gidermesi için makul bir süre ve imkan verilmeden hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 168/2. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağının tartışılmaması nedeni ile anılan hususa yönelik kanun yararına bozma istemi yerinde görülmüş olduğundan KABULÜ .. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 309. maddesinin 3. fıkrası uyarınca BOZULMASINA ... " şeklindeki açıklamalar nazara alındığında,</p>

<p>Sanığın yakalama emrine istinaden ... Cumhuriyet Başsavcılığının 21/02/2022 tarihinde alınan ifadesinde, zararı karşılayacağını beyan etmesi ve 5237 sayılı Kanun'un 168/1. maddesinde yer alan "Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs (…)(1) suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce, failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi hâlinde, verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilir.(2) Etkin pişmanlığın kovuşturma başladıktan sonra ve fakat hüküm verilmezden önce gösterilmesi hâlinde, verilecek cezanın yarısına kadarı indirilir." şeklindeki düzenleme karşısında,</p>

<p>Mahkemece katılanın zararı belirlenip, sanığa zararı gidermesi için makul bir süre verildikten sonra sonucuna göre etkin pişmanlık hükümleri yönünden değerlendirme yapılmak suretiyle hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesinde,</p>

<p>2- 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun "Sanığın duruşmadan bağışık tutulması" başlıklı 196. maddesinde yer alan, "(1) Mahkemece sorgusu yapılmış olan sanık veya bu hususta sanık tarafından yetkili kılındığı hâllerde müdafii isterse, mahkeme sanığı duruşmada hazır bulunmaktan bağışık tutabilir." şeklindeki düzenleme ile,<br />
Benzer bir olayla ilgili Yargıtay 15. Ceza Dairesinin 09/12/2020 tarihli ve 2019/15980 esas, 2020/11841 karar sayılı ilâmında yer alan, " ... Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 03/04/2018 tarih, 2014/851 Esas ve 2018/144 sayılı kararı uyarınca aynı yargı çevresindeki ceza infaz kurumunda başka bir suçtan hükümlü olarak bulunan ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 15/11/2018 tarih, 2018/339 Esas ve 2018/536 Karar sayılı kararı uyarınca farklı yargı çevresindeki ceza infaz kurumunda başka bir suçtan hükümlü olarak bulunan, asıl mahkemesince yapılan sorgusu sırasında duruşmadan bağışık tutulma isteğinde bulunmayan sanığın Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşünü bildirdiği ve hükmün açıklandığı son oturumda hazır bulundurulmayıp yokluğunda yargılama yapılarak mâhkumiyetine karar verilmesi savunma hâkkının sınırlandırılması niteliğinde olduğu ... " şeklindeki açıklamalar nazara alındığında;</p>

<p>Yargılama aşamasında sanığın savunmasının yakalama kararına istinaden 29/04/2022 tarihinde ... 15. Ağır Ceza Mahkemesinde alındığı, kısa kararın sanığın yokluğunda verildiği, dosya arasında bulunan ceza infaz kurumu bilgileri dahilinde karar tarihi itibariyle başka suçtan Gemlik Açık Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü olarak bulunan sanığın, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 196. maddesi uyarınca savunmasında duruşmalardan vareste tutulmaya yönelik talebi bulunmadığı hâlde, mahkûmiyet kararının verildiği 28/06/2022 tarihli oturumda hazır edilmeksizin ya da ses ve görüntü bilişim sistemi (SEGBİS) aracılığı ile katılımı sağlanmaksızın savunma hâkkı kısıtlanmak suretiyle mahkûmiyetine karar verilmesinde isabet görülmemiştir.”<br />
Şeklindeki gerekçeye dayandığı anlaşılmıştır.</p>

<p><strong>II. GEREKÇE</strong></p>

<p>1.5237 sayılı Kanun’un 168 inci maddesinin birinci fıkrasında; "Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce, failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde, verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilir", aynı maddenin ikinci</p>

<p>fıkrasında ise; "Etkin pişmanlığın kovuşturma başladıktan sonra ve fakat hüküm verilmezden önce gösterilmesi halinde, verilecek cezanın yarısına kadarı indirilir." hükümleri yer almaktadır.</p>

<p>2. 5271 sayılı Kanun'un sanığın duruşmada hazır bulunmaması başlıklı 193 üncü maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi, "Kanunun ayrık tuttuğu hâller saklı kalmak üzere, hazır bulunmayan sanık hakkında duruşma yapılmaz."; aynı Kanun'un sanığın duruşmadan bağışık tutulması başlıklı 196 ncı maddesinin birinci fıkrası ise, "Mahkemece sorgusu yapılmış olan sanık veya bu hususta sanık tarafından yetkili kılındığı hâllerde müdafii isterse, mahkeme sanığı duruşmada hazır bulunmaktan bağışık tutabilir." şeklindedir.</p>

<p>3. Bu kapsamda inceleme konusu dava dosyası değerlendirildiğinde;</p>

<p>a. Sanığın, hakkındaki yakalama emrine istinaden soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısı huzurunda alınan 21.02.2022 tarihli ifadesinde şikâyetçinin zararını giderebileceğini beyan ettiği, her ne kadar Kayseri 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 22.04.2022 tarihli yakalama emri üst yazısında "Savunma alınırken müştekinin olay nedeniyle meydana gelen 1849,20 TL zararını yatırmak isteyip istemediği, yatırmak istediği takdirde müştekiye ait 18092161356 TC Kimlik numarasına PTT aracılığıyla 30 gün içerisinde yatırması hususunda sanığa usulüne uygun İHTARAT yapılması rica olunur." denilmiş ise de, yakalama emrine istinaden sanığın sorgusunu yapan ... 15. Ağır Ceza Mahkemesinin 29.04.2022 tarihli ve 2022/303 Değişik İş sayılı duruşma tutanağında sanığa bu yönde herhangi bir ihtarda bulunulmadığının anlaşılması karşısında; katılanın uğradığı zararın giderilmesi için sanığa makul bir süre ve imkân verilerek, gerekirse Mahkemece ödeme yeri belirlenip suçtan meydana gelen zararı tazmin imkanı tanındıktan sonra, sonucuna göre 5237 sayılı Kanun’un 168 inci maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının değerlendirilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>b. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, 15.11.2018 tarihli ve 2018/17-339 Esas, 2018/536 Karar sayılı kararında belirtildiği üzere; hüküm tarihinde başka suçlardan Gemlik Açık Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü olarak bulunan ve duruşmadan bağışık tutulma talebi olmayan sanığın, hükmün tefhim olunduğu oturuma getirtilmeden veya SEGBİS yolu ile katılımı sağlanmadan ve 7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 53 üncü maddesi uyarınca, 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun‘un geçici 9 uncu maddesi uyarınca COVID-19 tedbirleri kapsamında ceza infaz kurumunda izinli olarak ayrılıp ayrılmadığı sorulmadan, yokluğunda mahkûmiyet hükmü kurulması,<br />
Kanun’a aykırı olup, kanun yararına bozma talebinde belirtilen hususlar yerinde görülmüştür.</p>

<p><strong>III. KARAR</strong></p>

<p>1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNİN KABULÜNE,</p>

<p>2. Kayseri 6. Ağır Ceza Mahkemesinin, 28.06.2022 tarihli ve 2022/151 Esas, 2022/221 Karar sayılı kararının 5271 sayılı Kanun’un 309 uncu maddesinin üçüncü fıkrası gereği, oy birliğiyle KANUN YARARINA BOZULMASINA,</p>

<p>3. Sanık hakkındaki İNFAZIN DURDURULMASINA, başka suçtan tutuklu ya da hükümlü değilse derhal TAHLİYESİNE,</p>

<p>5271 sayılı Kanun’un 309 uncu maddesinin dördüncü fıkrasının (b) bendi uyarınca gerekli işlemlerin yapılması için dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,</p>

<p>11.12.2023 tarihinde karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-20236481-e-20239810-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 11:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/07/yargi/yargitayd4ss.jpg" type="image/jpeg" length="26112"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin 2024/796 E., 2024/2182 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-2024796-e-20242182-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-2024796-e-20242182-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin 26.02.2024 tarihli, 2024/796 E., 2024/2182 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>11. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2024/796 E., 2024/2182 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p><strong>K A N U N Y A R A R I N A<br />
B O Z M A</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi<br />
SAYISI : 2020/53 E., 2020/170 K.<br />
SUÇ : Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık</p>

<p>İNCELEME KONUSU<br />
KARAR : Mahkûmiyet<br />
KANUN YARARINA<br />
BOZMA YOLUNA<br />
BAŞVURAN: Adalet Bakanlığının istemi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ: İlgili kararın kanun yararına bozulması</p>

<p>Seydişehir Ağır Ceza Mahkemesinin, 13.10.2020 tarihli ve 2020/53 Esas, 2020/170 Karar sayılı kararı ile sanık hakkında bilişim sistemlerinin banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçundan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (5237 sayılı Kanun) 158 inci maddesinin birinci fıkrasının (f) bendi ve son cümlesi, 62, 52 nci maddesinin ikinci ve dördüncü fıkraları uyarınca 3 yıl 4 ay hapis ve 740,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin hükmün, istinaf edilmeksizin 03.11.2020 tarihinde kesinleştiği anlaşılmıştır.</p>

<p>Adalet Bakanlığının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 309 uncu maddesinin birinci fıkrası uyarınca, 02.01.2024 tarihli ve 2023/25114 sayılı evrakı ile kanun yararına bozma istemine istinaden düzenlenen, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 29.01.2024 tarihli ve KYB-2024/4788 sayılı Tebliğnamesi ile dava dosyası Daireye gönderilmekle, gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. İSTEM</strong></p>

<p>Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 29.01.2024 tarihli ve KYB-2024/4788 sayılı kanun yararına bozma isteminin;</p>

<p>"Benzer bir olaya ilişkin Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 23/02/2021 tarihli ve 2020/9634 esas, 2021/3097 karar sayılı ilâmında yer alan, "...Sanığın, 30.02.2019 tarihli duruşmada müştekinin zararını karşılamak istediğini beyan etmesi karşısında; mahkemece, aynı celse mahkumiyetine karar verilerek, sanığa zararı gidermesi için makul bir süre ve imkan verilmeden hakkında 5237 sayılı TCK'nın 168/2. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağının tartışılmaması nedeni ile anılan hususa yönelik kanun yararına bozma istemi yerinde görülmüş olduğundan kabulü..5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 309. maddesinin 3. fıkrası uyarınca bozulmasına..." şeklindeki açıklamalar ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Etkin Pişmanlık" başlıklı 168. maddesinde yer alan, " (1) Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs (Mülga ibare :02/07/2012-6352 S.K./84.md.) suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce, failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde, verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilir...(4) Kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, ayrıca mağdurun rızası aranır."</p>

<p>şeklindeki açıklamalar nazara alındığında,</p>

<p>Dosya kapsamına göre, sanığın 25/09/2020 tarihli talimatla alınan savunmasında oluşan zararı gidermek istediğini açıkça beyan ederek etkin pişmanlık iradesini ortaya koyduğunun anlaşılması karşısında, sanık hakkında 5237 sayılı Kanun'un 168. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin değerlendirilmesi bakımından sanığa uygun süre verilerek, gerekirse mahkemece ödeme yeri belirlenip suçtan hasıl olan zararı ödeme imkanı tanınarak sonucuna göre sanık hakkında 5237 sayılı Kanun'un 168. maddesi uyarınca etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı tartışılmadan, yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmemiştir."</p>

<p>Şeklindeki gerekçeye dayandığı anlaşılmıştır.</p>

<p><strong>II. GEREKÇE</strong></p>

<p>1. 5237 sayılı Kanun’un nitelikli dolandırıcılık başlıklı 158 nci maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinde yer alan bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunun cezası, dört yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası olarak belirlenmiş, adli para cezasının miktarının suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamayacağı belirtilmiştir.</p>

<p>2. 5237 sayılı Kanun’un 168 inci maddesinin birinci fıkrasında "Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce, failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde, verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilir", aynı maddenin ikinci fıkrasında ise; "Etkin pişmanlığın kovuşturma başladıktan sonra ve fakat hüküm verilmezden önce gösterilmesi halinde, verilecek cezanın yarısına kadarı indirilir." denilmektedir.</p>

<p>3. Bu kapsamda inceleme konusu dava dosyası değerlendirildiğinde; sanığın, 25.09.2020 tarihinde alınan savunmasında, katılanın maddi zararını gidermek istediğini beyan etmesi karşısında; katılanın uğradığı zararın giderilmesi için sanığa makul bir süre ve imkân verilerek, gerekirse Mahkemece ödeme yeri belirlenip suçtan meydana gelen zararı tazmin imkanı tanındıktan sonra, sonucuna göre 5237 sayılı Kanun’un 168 inci maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının değerlendirilmesi gerektiğinin gözetilmemesi Kanun'a aykırı olup, kanun yararına bozma talebi yerinde görülmüştür.</p>

<p><strong>III. KARAR</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNİN KABULÜNE,</p>

<p>2. Seydişehir Ağır Ceza Mahkemesinin, 13.10.2020 tarihli ve 2020/53 Esas, 2020/170 Karar sayılı kararının 5271 sayılı Kanun’un 309 uncu maddesinin üçüncü fıkrası gereği, oy birliğiyle KANUN YARARINA BOZULMASINA,</p>

<p>3. Sanık hakkındaki İNFAZIN DURDURULMASINA, başka suçtan tutuklu ya da hükümlü değilse derhal TAHLİYESİNE,</p>

<p>5271 sayılı Kanun’un 309 uncu maddesinin dördüncü fıkrasının (b) bendi uyarınca gerekli işlemlerin yapılması için dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,</p>

<p>26.02.2024 tarihinde karar verildi.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-2024796-e-20242182-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 11:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/02/yargi/yargi-tay-yeni1.jpg" type="image/jpeg" length="49711"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[BORSA MANİPÜLASYONU SUÇUNDA PİŞMANLIĞI KULLANDIRMA ŞEKLİ VE SÜRESİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/borsa-manipulasyonu-sucunda-pismanligi-kullandirma-sekli-ve-suresi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/borsa-manipulasyonu-sucunda-pismanligi-kullandirma-sekli-ve-suresi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>19.08.2024 tarihli <a href="https://www.hukukihaber.net/sermaye-piyasasi-kurulunun-basvuru-sarti-ve-pismanligin-basvuruya-etkisi-ersan-sen" rel="dofollow">“Sermaye Piyasası Kurulu’nun Başvuru Şartı ve Pişmanlığın Başvuruya Etkisi”</a> başlıklı yazımızda; </strong>6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nda düzenlenen veya bu Kanunun atıfta bulunduğu suçların soruşturulmasına ilişkin özel soruşturma usulleri ile bu usullerin pişmanlık hükümlerinin uygulanması incelenmiştir.</p>

<p><strong>Buna göre;</strong></p>

<p><i>6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 107. maddesinde “Piyasa dolandırıcılığı” suçunun düzenlendiği, aynı maddenin 3. fıkrasında, piyasa dolandırıcılığı suçunun 1. fıkrasında tanımlanan seçimlik hareketler bakımından üç alt başlıkta pişmanlık hükümlerinin düzenlendiği, aynı yöntemin güveni kötüye kullanma ve sahtecilik suçlarını düzenleyen 110. maddede güveni kötüye kullanma suçunun maddenin 1. fıkrasında tanımlanan (b) ve (c) bentleri için öngörüldüğü, burada öngörülen pişmanlığın diğerinden farklı olarak etkin olmasının arandığı, yani failden tüm bildiklerini anlatmak suretiyle adli makamlara yardımcı olmasının beklendiği, buna göre her iki hükme göre de henüz soruşturma başlamadan önce, yani SPK’nın başvuru şartının gerçekleşmediği ve bunun Cumhuriyet Başsavcılığına ulaşarak soruşturmanın teknik olarak başlamadığı dönemde, failin hükümlerde öngörülen ödemeyi yapmak suretiyle cezadan kurtulmasının mümkün olduğu, bu yolla hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verileceği anlaşılmaktadır. Ancak hükümlerde; soruşturma başlamadan veya soruşturma evresinde veya kovuşturma evresinden hüküm verilinceye kadar geçen evrelerde nasıl bir yöntemin kullanılması gerektiği, yani bu haktan yararlanması için faile bildirim yapılmasının zorunlu olup olmadığı anlaşılamamaktadır. Belirtmeliyiz ki, ceza indiriminin son kullanılabileceği aşama ilk derece mahkemesi tarafından hüküm verilmesine kadardır.</i></p>

<p><strong><i>Uygulamada;</i></strong><i> bir muhakeme şartı olarak Sermaye Piyasası Kurulu’nun başvurusunun arandığı, başvuruya konu incelemenin SPK tarafından re’sen veya kendilerine yapılacak şikayet veya ihbarla başlatılması mümkün olduğu dikkate alınarak, pişmanlıktan failin yararlanabilmesi amacıyla soruşturma için yazılı başvuru yapıldıktan sonra, 6362 sayılı Kanun m.107/3-a’ya göre alınan Kurul kararının ilgiliye usule uygun tebliğ edildiği ve 15 günlük sürenin beklenerek, yasal hükümlerde öngörüldüğü üzere hesaplanan bedelin ödenmesi halinde, bu durumun ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na bildirildiği anlaşılmaktadır. 15 günlük sürenin Kanunda düzenlenmediği, yine ilgili hükümlerde faile pişmanlıktan yararlanmak isteyip istemeyeceğinin sorulmasının da emredilmediği, fakat usul ekonomisi ve failin bu haktan yararlanmasının sağlanabilmesi amacıyla SPK tarafından ilgiliye tebligatın yapıldığı, Cumhuriyet Başsavcılığına başvuru yapılması için kararın alınmasından itibaren 15 günlük sürenin beklendiği, bu süreden önce başvuru yapılması halinde de sürenin tüketilmesi gerektiği, muhakeme şartı niteliğinde izin özelliği taşıyan başvuru ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına yapılsa bile, öngörülen sürenin dolmasından evvel soruşturma açılamayacağı veya daha önce başlatılıp da başvuru olmadığı için teknik anlamda ceza soruşturmasına dönüştürülemediği halde, failin bu 15 günlük sürede ilgili hükümlerde öngörüldüğü şekilde zararı gidermek suretiyle cezadan kurtulabileceği anlaşılmaktadır.</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Sermaye Piyasası Kurulu tarafından alınan kararın bildiriminin usule uygun yapılması halinde; </strong>6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 107. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendinde gösterilen parayı Hazineye ödeyen kişi hakkında cezaya hükmolunmayacak, soruşturma aşamasında piyasa dolandırıcılığı suçundan, yani borsada manipülasyon suçundan savcılık aşamasında kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın, dava açılmışsa da mahkeme tarafından ceza verilmesine yer olmadığına dair kararın verilmesi gerekecektir.</p>

<p>107. maddenin 3. fıkrasının diğer bentlerinde belirtilen ceza indirimlerinden yararlanmanın sağlanmasında, yine şüpheliye veya sanığa usule uygun bildirimin tefhim veya tebliğ yoluyla yapılması ve pişmanlık hükmünden faydalanılması için 15 günlük sürenin de tefhimden veya tebliğden itibaren başlatılması gerekir. Aksi halde; bir hak olarak düzenlenen pişmanlığın veya etkin pişmanlığın şüpheli veya sanık tarafından aktif olarak kullanılmasının önüne geçileceğinden, bu eksiklik soruşturmayı ve kovuşturmayı sakatlayacak, bu eksiklik giderilmeden hazırlanan iddianamenin iadesi veya verilen kararların bozulması gündeme gelecektir.</p>

<p><strong>Belirtmeliyiz ki; </strong>yasal düzenlemelerde Kurulun, kişiye zararı gidermesi için kaç gün süre vereceği açıkça düzenlenmemiş olup, bazı Kurul karar bildirimlerinde 15 günlük süreye yer verildiği görülmektedir. Bununla birlikte, Kurulun daha uzun veya daha kısa süre öngörmesi de mümkündür. Ancak önemli olan, belirlenen sürenin “makul süre” niteliğinde olmasıdır. Yargıtay, zararı gidermek isteyen sanığa makul süre ve imkan tanınmadan karar verilmesini bozma nedeni saymıştır<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-2024796-e-20242182-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong><strong>[1]</strong></strong>.</a></p>

<p>“Piyasa dolandırıcılığı” başlıklı SPK m.107/3 ile “Güveni kötüye kullanma ve sahtecilik” başlıklı SPK m.110/3’de; suçun atıfta bulunulan şekilde işlenmesi halinde pişmanlığın gündeme gelebileceği düzenlenmiş olup, cezaya hükmolunup olunmayacağı, olunacaksa dahi cezanın hangi oranda indirileceği, pişmanlığın gösterildiği zamana bağlanmıştır.</p>

<p><strong>SPK m.107/3’e göre;</strong> <i>“Birinci fıkrada tanımlanan suçu işleyen kişi pişmanlık göstererek, beş yüz bin Türk Lirasından az olmamak üzere, elde ettiği veya elde edilmesine sebep olduğu menfaatin iki katı miktarı kadar parayı, Hazineye;</i></p>

<p><i>a) Henüz soruşturma başlamadan önce ödediği takdirde, hakkında cezaya hükmolunmaz.</i></p>

<p><i>b) Soruşturma evresinde ödediği takdirde, verilecek ceza yarısı oranında indirilir.</i></p>

<p><i>c) Kovuşturma evresinde hüküm verilinceye kadar ödediği takdirde, verilecek ceza üçte biri oranında indirilir”</i>.</p>

<p>6362 sayılı Kanunun 107. maddesinin 3. fıkrasında Kurul karar bildiriminin, soruşturma veya kovuşturma evrelerinde gösterilen paraların nasıl ve hangi sürede ödeneceğine ilişkin açık düzenleme bulunmadığı görülmektedir.</p>

<p><strong>6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun “Yazılı başvuru ve özel soruşturma usulleri” başlıklı 115. maddesinin 1. fıkrasına göre; </strong><i>“Bu Kanunda tanımlanan veya atıfta bulunulan suçlardan dolayı soruşturma yapılması, Kurul tarafından Cumhuriyet başsavcılığına yazılı başvuruda bulunulmasına bağlıdır. Bu başvuru muhakeme şartı niteliğindedir”</i>.</p>

<p><strong>Görüleceği üzere;</strong> 6362 sayılı Kanunda tanımlanan suçlardan dolayı soruşturma yapılmasında Sermaye Piyasası Kurulu’nun Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı şekilde başvuru yapması bir muhakeme şartıdır. Bu durumda; “Piyasa dolandırıcılığı” başlıklı m.107/3’de yer alan ödemeler nasıl yapılmalı, yani 6362 sayılı Kanunun 107. maddesinin 1. fıkrasında tanımlanan suçtan dolayı soruşturmadan önce, soruşturma ve kovuşturma evrelerinde Hazineye ödenecek paranın teklifi, bu teklifi içeren Kurul karar bildirimi kim tarafından, nasıl yapılmalı, bu konuda prosedür nasıl uygulanmalıdır?</p>

<p>Her ne kadar Kanun hükmünde Hazineye yapılacak ödemenin bildirimi ile ilgili özel bir prosedüre yer verilmemişse de, henüz soruşturma başlamadan önce sorumlu tutulan kişinin m.107/3’de belirlenen parayı ödemesi halinde cezadan kurtulması öngörüldüğünden, kanaatimizce bu bildirimin Sermaye Piyasası Kurulu tarafından 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nda gösterilen usule uygun yapılması zorunludur.</p>

<p><strong>Bu tebligat usule uygun şekilde muhataba yapılmadıkça;</strong> Kanunun 115. maddesine göre SPK tarafından Cumhuriyet başsavcılığına yazılı yapılan suç duyurusunun bir bağlayıcılığı olmayacak, yani m.107/3’de öngörülen usul tamamlanmadan soruşturma açılmayacak, Kurulun yazılı başvurusu Cumhuriyet başsavcılığı tarafından işlemsiz iade edilecek, Kurul karar almamışsa karar alacak ve usule uygun muhatabına bildirecek, karar almış, fakat bildirim yapılmamışsa da bu karar usule uygun muhatabına bildirilecektir. Bu nedenle, Kurulun m.107/1’de tanımlanan suçu işlediği iddia edilen kişi ile ilgili karar alması ve bunu ilgili kişiye usule uygun şekilde bildirmesi zorunludur. Bu prosedür tamamlandıktan sonra ilgili kişi ödemeyi yapmamışsa, Kurul gecikmeksizin yazılı suç duyurusunu yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na bildirmelidir. Sermaye piyasası ile ilgili suçlarda yetki, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın (Borsa İstanbul’un) İstanbul Sarıyer’de olması sebebiyle münhasıran İstanbul Çağlayan Adliyesi’ne aittir.</p>

<p><strong>6362 sayılı Kanunun m.107/3’ün (b) ve (c) bentlerinde belirtilen ceza indirimleri konusunda ise;</strong> soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı ve kovuşturma evresinde de hüküm verilinceye, yani ilk derece mahkemesinde dava bitinceye veya bölge adliye mahkemesinde ilk derece mahkemesinin kararının kaldırılıp duruşma açılması halinde, yine hüküm verilinceye kadar kanun koyucunun öngördüğü ödemenin şüpheli veya sanık tarafından Hazineye yapılması öngörülmüştür. Burada da kanun koyucu tarafından bildirim usulü ve ödeme ile ilgili şekil ve süre belirtilmediği görülmekle, bildirimin şüpheliye ifadesinin alınması sırasında veya usule uygun tebligatla, yine kovuşturma aşamasında da sanığın sorgusu sırasında duruşma tutanağına geçirilerek veya usule uygun yapılacak tebligatla iletilmesi gerekir. Bu bildirimler yapılmadan hazırlanacak iddianamenin iadesi, iddianame kabul edilmişse sanığın belirtilen parayı ödemesi halinde sanığın cezasından üçte bir oranında değil yarı oranında indirime gidilmesi, yine kovuşturma aşamasında da usule uygun bildirim yapılmayarak karar verilmesi halinde, üçte bir indirim yapılmadan verilecek hükmün hukuka aykırı olacağı ve bozulması gerektiği izahtan varestedir.</p>

<p><strong>Uygulamada; Sermaye Piyasası Kurulu tarafından Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı suç duyurusunda bulunulduğu, yani soruşturma başlatıldığı halde, daha önce şüphelilere Kurul karar bildirimi yapılmadığı, bu yolla ödemenin soruşturmadan önce ifasının fiilen ortadan kaldırıldığı durumlarda, şüphelinin derhal ödeme yapması halinde, bu ödeme soruşturmadan önce mi, sonra mı yapılmış sayılacağı sorununu gündeme getirecektir. </strong>Bu durumda; para soruşturmadan önce yapılmış sayılırsa şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilecek, soruşturma başladıktan sonra ödeme yapılmış kabul edilirse, bu vaziyette cezada yarı oranda indirime gidilecektir. Ancak Kurulun; kişiye bildirim yapmadan, doğrudan Cumhuriyet Başsavcılığa yazılı suç duyurusunda bulunması halinde, kişinin soruşturma başlamadan önce etkin pişmanlıkta bulunma hakkı engellenecektir. Elbette kanun koyucunun m.107/3’de öngördüğü cezadan kurtulma hali lehe uygulanmalı, usule uygun şekilde muhatabına, yani şüpheliye ödeme yapmak suretiyle cezadan kurtulma imkanının sağlanmadığı durumlarda, sonradan bu usul tamamlanmak suretiyle cezadan indirim değil, tümü ile kurtulma yolu açılmalıdır. Sermaye Piyasası Kurulu’nun hatası veya işlem eksikliği muhataba/şüpheliye yüklenemez.</p>

<p>Bir an için usule uygun bildirim yapılmadan Kurulun bildirim yapması suretiyle soruşturma açıldığı, bu aşamada eksikliğin fark edilmeyerek, iddianame düzenlenmek suretiyle kamu davası açılması halinde kabul edilen iddianame iade edilemeyeceğinden, davayı gören mahkemece m.107/3-a’nın tatbik edilmesi ve Hazineye parayı öden sanık hakkında ceza verilmesine yer olmadığına dair karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>Kanun koyucu;</strong> pişmanlık hükümlerinin yalnızca “Piyasa dolandırıcılığı” başlıklı 6362 sayılı Kanun m.107/1’de sayılan ve borsada manipülasyon suçu olarak bilinen suç için düzenlememiş, bundan başka <strong>“Güveni kötüye kullanma ve sahtecilik” başlıklı m.110’un 3. fıkrası atfıyla, 110. maddenin 3. fıkrasında,</strong> <i>“Birinci fıkranın (b) ve (c) bentleri kapsamına giren güveni kötüye kullanma suçunu işleyen kişi, etkin pişmanlık göstererek 21 inci maddenin dördüncü fıkrasında yer alan ödemenin yanı sıra bunun iki katı parayı Hazineye;</i></p>

<p><i>a) Henüz soruşturma başlamadan önce ödediği takdirde, hakkında cezaya hükmolunmaz,</i></p>

<p><i>b) Soruşturma evresinde ödediği takdirde, verilecek ceza yarısı oranında indirilir,</i></p>

<p><i>c) Kovuşturma evresinde hüküm verilinceye kadar ödediği takdirde, verilecek ceza üçte biri oranında indirilir.”</i> hükmüne yer vererek, ayrı bir etkin pişmanlık hali düzenlemiştir ki, kanun koyucu m.107/3 bakımından pişmanlığı yeterli görürken, m.110’da ise tanımlanan suçun özelliği gereğince etkin pişmanlık aramış, yani suçun kabulünün yanında elverişli bilgi verilmesini amaçlamıştır.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Av. Doğa Ceylan</strong></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p><span style="color:#999999">----------</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-2024796-e-20242182-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999"><strong><strong>[1]</strong></strong> </span></a><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-2024796-e-20242182-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin 26.02.2024 tarihli, 2024/796 E. ve 2024/2182 K. sayılı kararı</span></a><span style="color:#999999">na göre;</span></strong><span style="color:#999999"> <i>“Bu kapsamda inceleme konusu dava dosyası değerlendirildiğinde; sanığın, 25.09.2020 tarihinde alınan savunmasında, katılanın maddi zararını gidermek istediğini beyan etmesi karşısında; <strong>katılanın uğradığı zararın giderilmesi için sanığa makul bir süre ve imkan verilerek, gerekirse Mahkemece ödeme yeri belirlenip suçtan meydana gelen zararı tazmin imkanı tanındıktan sonra, </strong>sonucuna göre 5237 sayılı Kanun’un 168 inci maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının değerlendirilmesi gerektiğinin gözetilmemesi Kanun’a aykırı olup, kanun yararına bozma talebi yerinde görülmüştür”</i>.</span></p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-20236481-e-20239810-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin 11.12.2023 tarihli, 2023/6481 E. ve 2023/9810 K. sayılı kararı</span></a><span style="color:#999999">nda; </span></strong><span style="color:#999999"><i>“Sanığın, hakkındaki yakalama emrine istinaden soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısı huzurunda alınan 21.02.2022 tarihli ifadesinde şikayetçinin zararını giderebileceğini beyan ettiği, her ne kadar Kayseri 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 22.04.2022 tarihli yakalama emri üst yazısında ‘Savunma alınırken müştekinin olay nedeniyle meydana gelen 1849,20 TL zararını yatırmak isteyip istemediği, yatırmak istediği takdirde müştekiye ait … TC Kimlik numarasına PTT aracılığıyla 30 gün içerisinde yatırması hususunda sanığa usulüne uygun İHTARAT yapılması rica olunur.’ denilmiş ise de, <strong>yakalama emrine istinaden sanığın sorgusunu yapan ... 15. Ağır Ceza Mahkemesinin 29.04.2022 tarihli ve 2022/303 Değişik İş sayılı duruşma tutanağında sanığa bu yönde herhangi bir ihtarda bulunulmadığının anlaşılması karşısında; katılanın uğradığı zararın giderilmesi için sanığa makul bir süre ve imkan verilerek, gerekirse Mahkemece ödeme yeri belirlenip suçtan meydana gelen zararı tazmin imkanı tanındıktan sonra,</strong> sonucuna göre 5237 sayılı Kanun’un 168 inci maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının değerlendirilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,”</i> kanun yararına bozma sebebi yapılmıştır.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/borsa-manipulasyonu-sucunda-pismanligi-kullandirma-sekli-ve-suresi-1</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 11:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/08/terazi/terazi-tok-borsa-sermaye.jpg" type="image/jpeg" length="57113"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Çocuk cinayetlerine 'Atlas kriteri' geliyor!]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/cocuk-cinayetlerine-atlas-kriteri-geliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/cocuk-cinayetlerine-atlas-kriteri-geliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul’da 16 yaşındaki Atlas Çağlayan’ın aynı yaştaki bir çocuk tarafından öldürülmesi TCK ve infaz düzenlemelerindeki çalışmayı hızlandırdı. Bakan Gürlek, 15-18 yaş aralığındaki çocuklara da yetişkin gibi ceza verilebileceğini söyledi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>TBMM Suça Sürüklenen Çocuklara İlişkin Araştırma Komisyonu üyeleri, Adalet Bakanlığı’na çalışma ziyareti gerçekleştirdi. Toplantıda hazırlığı süren yasa teklifleri de değerlendirildi. Komisyon Başkanı Tuba Durgut, Atlas Çağlayan cinayetini anımsatarak, “Suçun mahiyetine göre, böyle vahşice, gaddarca işlenmiş bazı suçlara istisna getirmek olabilir mi?” diye sordu. Adalet Bakanı Akın Gürlek de şu değerlendirmeleri yaptı:</p>

<p><strong>YETİŞKİN GİBİ CEZA</strong></p>

<p>“Biz çalışma yaptık orada, suç tiplerine göre. Hâkimin takdirine bıraktık; yetişkinler gibi ceza alacak. Zaten aylık düzenli rapor alıyoruz. Şu an mesela nisan ayında almış olduğum raporda vatandaşlarımızın yüzde 81’i çocuklara verilen cezaların yetersiz olduğunu belirtmiş. Yani toplumda genel olarak şu net: Vatandaşların özellikle çocuklara verilen cezaların yetersiz olduğu konusunda bir algısı var. Ben de aynı kanaatteyim. Bu konuda elbette yasal düzenlemeleri yapacağız, şu an çalışma aşamasındayız.</p>

<p><strong>SSÇ KAVRAMI DEĞİŞMELİ</strong></p>

<p>‘Suça sürüklenen çocuk’ diyoruz, aslında bu kavramı da en baştan değiştirmemiz gerekecek. Suç işlenmeden önce, çocuğun bu ortama nasıl sokulduğu yani önleme mekanizmalarının da devreye geçmesi gerekiyor. Burada aile faktörü elbette belirleyici, çocuğun eğitim hayatı belirleyici, yetişmiş olduğu sosyal çevre belirleyici. Aile Bakanlığımız ve Millî Eğitim Bakanlığımızla ortak çalışmamız var. ‘Çocuk’ diyoruz, elbette çocuklar; hepimizin çoluk çocuğu var ama burada bir taraftan da mağdur aileler var.</p>

<p><strong>RİSK HARİTASI</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Özellikle sosyal risk haritasını önemsiyorum. Sadece soruşturma, kovuşturma anlamında değil, eğitim anlamında da çocuğun risk haritasının çıkartılması gerekiyor. Bu çocukları izleyecek bir takip mekanizmasının ortaya konulması gerekiyor.</p>

<p>Aile demek sadece çocuğun cebine harçlık koyup okula göndermek değil. TCK 233’üncü madde var. Ailelere de sorumluluk yüklemek lazım. Ailelerin yüzde 49.6’sı, çocuğun işlemiş olduğu suçtan dolayı soruşturma ve kovuşturmadan bihaber, yani haberi yok.” (Bülent Sarıoğlu / Hürriyet)</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/cocuk-cinayetlerine-atlas-kriteri-geliyor</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 09:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/69e012d04812f38ad161e0a5.webp" type="image/jpeg" length="20591"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kamulaştırma Bedelinin Taşınmazın Kültürel Varlığına İlişkin Değerler Dikkate Alınmaksızın Düşük Belirlendiği İddiasıyla Yapılan Başvuruya İlişkin Karar]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/kamulastirma-bedelinin-tasinmazin-kulturel-varligina-iliskin-degerler-dikkate-alinmaksizin-dusuk-belirlendigi-iddiasiyla-yapilan-basvuruya-iliskin-karar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/kamulastirma-bedelinin-tasinmazin-kulturel-varligina-iliskin-degerler-dikkate-alinmaksizin-dusuk-belirlendigi-iddiasiyla-yapilan-basvuruya-iliskin-karar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 18/9/2025 tarihinde, Hürmet Alpay ve diğerleri (B. No: 2020/27651) başvurusunda Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Olaylar</strong></p>

<p>Vakıflar Genel Müdürlüğü (İdare) tarafından, başvuruculara ait olan taşınmazların korunması gereken kültür varlığı olduğuna karar verilmesi sebebiyle 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'nun 15. maddesi gereği kamulaştırılmasına karar verilmiştir. İdare, başvuruculara karşı asliye hukuk mahkemelerinde kamulaştırma bedeli ve tescil davaları açmıştır. Yargılamayı yürüten mahkemelerce keşif yapılmış ve bilirkişi raporları alınmıştır. Mahkemelerce hükme esas alınan bilirkişi raporlarında taşınmazların arsa vasfında olduğu belirlenmiş, kamulaştırma bedelleri emsal taşınmazla kıyaslanarak tespit edilmiştir. Bilirkişi raporlarında kamulaştırılan taşınmazların dükkân olarak kullanılması nedeniyle taşıdığı ticari vasıf sebebiyle %150 objektif değer artış oranının uygulanması gerektiği ifade edilmiş, bir taşınmaza ilişkin olarak hazırlanan ek bilirkişi raporunda ise belirtilen özelliklerin yanı sıra taşınmazın üzerindeki yapının sanat, eskilik ve enderlik değeri dikkate alındığında aynı oranda objektif değer artışı uygulanması gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p>Asliye hukuk mahkemeleri, kararlarında kamulaştırma bedeli tespit edilirken objektif değer artışı uygulanmaması gerektiğine de yer vererek davaların kabulüne hükmetmiştir. Mahkemelerin kararlarına karşı başvurucular ve İdare, istinaf kanun yoluna başvurmuştur. İstinaf başvurularını inceleyen bölge adliye mahkemesi, hükümde düzeltilen bazı hususlar hariç olmak üzere başvurucuların istinaf itirazlarının yerinde olmadığına kesin olarak karar vermiştir.</p>

<p><strong>İddialar</strong></p>

<p>Başvurucular; kamulaştırma bedelinin taşınmazın kültürel varlığına ilişkin eskilik, enderlik ve sanat değeri dikkate alınmaksızın düşük belirlenmesi nedeniyle mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p><strong>Mahkemenin Değerlendirmesi</strong></p>

<p>Somut olayda başvurucular, öncelikle kamulaştırma bedellerinin emsal nitelikteki taşınmazlar için açılan bedel ve tescil davalarında tespit edilen kamulaştırma bedellerine göre daha düşük belirlendiğinden yakınmıştır. Başvurucuların diğer şikâyeti ise kamulaştırma bedeli tespit edilirken 2863 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi gereğince eskilik, enderlik ve sanat değerinin dikkate alınmaması nedeniyle kamulaştırma bedelinin gerçek değerin altında belirlendiğine ilişkindir.</p>

<p>Anayasa’nın 46. maddesinin birinci fıkrasında kamulaştırmada gerçek karşılığın ödeneceği hükme bağlanarak kamu yararı ile malikin menfaatleri arasındaki dengeyi kuracak bedelin taşınmazın gerçek karşılığı olduğu ifade edilmiştir. Bu bağlamda bedel üzerinde uzlaşmanın sağlanamaması üzerine açılan kamulaştırma bedeli ve tescil davasına ilişkin yargılama sürecinden beklenen, mahkemelerce gerçek bedele denk gelen kamulaştırma bedelinin tespit edilerek malike ödenmesinin sağlanmasıdır. Anayasa'nın 46. maddesi gereğince gerçek değere tekabül etmesi gereken kamulaştırma bedelinin taşınmazın değerini etkileyen tüm özellik ve niteliklerinin dikkate alınmasıyla belirlenmesi gerektiği açıktır. Aksi durumda malike gerçek karşılık güvencesine aykırı olarak gerçek değeri karşılamayan bir kamulaştırma bedelinin ödenmesi ihtimali doğacaktır. Ancak 2863 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde yer alan düzenleme gereği, kamulaştırılan taşınmazın eskilik, enderlik ve sanat değerinin taşınmazın gerçek değerini etkilediği tespit edilse dahi kamulaştırma bedeline yansıtılması mümkün değildir. Dolayısıyla belirtilen düzenleme taşınmazın değerine etki etmesi hâlinde kamulaştırma bedeli belirlenirken gözetilmesi gereken eskilik, enderlik ve sanat değerinin dikkate alınmasını Anayasa'nın 46. maddesinde öngörülen gerçek karşılık güvencesine aykırı olarak bütünüyle engellemektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Somut olaya konu kamulaştırma bedel ve tescil davalarında alınan bilirkişi raporunda taşınmazın ticari vasfıyla birlikte sanat değeri sebebiyle %150 oranında objektif değer artışı uygulanması gerektiği belirlenmiş ancak belirtilen tespite ilişkin olarak Mahkemelerce bir değerlendirme yapılmadan kamulaştırma bedelleri objektif değer artışı uygulanmaksızın tespit edilmiştir. Öte yandan 2863 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde yer alan düzenleme kamulaştırma bedeli belirlenirken taşınmazların açıklanan özelliklerinin dikkate alınmasını kesin olarak engellemektedir. Dolayısıyla 2863 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde yer alan hüküm karşısında, dava konusu taşınmazların eskilik, enderlik ve sanat değerinin kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınması mümkün değildir.</p>

<p>Sonuç olarak taşınmazların değerine etki etse dahi eskilik, enderlik ve sanat değerinin kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınması ihtimalini ortadan kaldıran düzenleme nedeniyle başvurucular, Anayasa'nın 46. maddesinin birinci fıkrasında yer alan gerçek bedel güvencesinden mahrum bırakılmıştır. Dolayısıyla başvurucuların mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin Anayasa'nın 13., 35. ve 46. maddeleri çerçevesinde Anayasa'nın sözüne uygunluk ölçütünü karşılamadığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>GENEL KURUL</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>HÜRMET ALPAY VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>(Başvuru Numarası: 2020/27651)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>Karar Tarihi: 18/9/2025</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 16/4/2026 - 33226</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>GENEL KURUL</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Muhterem İNCE</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Özge ULUKAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başvurucular</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>1. Hürmet ALPAY</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>2. İlmiye BAŞYAZICIOĞLU</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>3. Mehmet Kamil KÖSEOĞLU</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>4. Mustafa ÖZLÜTÜRK</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>5. Mustafa Kemal ÖZLÜTÜRK</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>6. Osman KÖSEOĞLU</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Av. Burak GÜNEŞ</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>I.</strong> <strong>BAŞVURUNUN KONUSU</strong></p>

<p>1. Başvuru; kamulaştırma bedelinin taşınmazın kültürel varlığına ilişkin eskilik, enderlik ve sanat değeri dikkate alınmaksızın düşük belirlenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>BAŞVURU SÜRECİ</strong></p>

<p>2. Başvurular 22/7/2020 ve 28/9/2021 tarihlerinde yapılmıştır. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.</p>

<p>3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur.</p>

<p>4. İkinci Bölüm başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir.</p>

<p>5. 2021/40698 ve 2021/50017 numaralı başvuruların eldeki başvuruyla birleştirilmesine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>OLAY VE OLGULAR </strong></p>

<p>6. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:</p>

<p>7. Vakıflar Genel Müdürlüğü (İdare) tarafından, başvuruculara ait olan ve Kayseri'nin Melikgazi ilçesi Camikebir Mahallesi 375 ada 10 parsel sayılı 35,75 m², 11 parsel sayılı 51,50 m² ve 18 parsel sayılı 12 m² yüzölçümlü olan taşınmazların Kayseri Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu (Koruma Kurulu) kararıyla korunması gereken kültür varlığı olduğuna karar verilmesi sebebiyle 21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'nun 15. maddesi gereği kamulaştırılmasına karar verilmiştir.</p>

<p>8. İdare, başvuruculara karşı Kayseri 7. Asliye Hukuk Mahkemesinde (7. Asliye Hukuk Mahkemesi) 15/1/2015 tarihinde, Kayseri 5. Asliye Hukuk Mahkemesinde (5. Asliye Hukuk Mahkemesi) 4/5/2015 tarihinde kamulaştırma bedeli ve tescil davası açmıştır.</p>

<p>9. Mahkemelerce 22/5/2015 ve 9/6/2016 tarihlerinde keşif yapılmış ve bilirkişi raporları alınmıştır. Bilirkişi raporlarında belirtilen hususlar özetle şöyledir:</p>

<p>i. Koruma Kurulu kararıyla dava konusu taşınmazların korunması gereken tarihî eser vasfında olduğu tespit edilmiştir. Pamukhan olarak bilinen eser içindeki taşınmazlar, dükkân ve depolama alanı olarak kullanılmaktadır.</p>

<p>ii. İmar planına dâhil olduğu anlaşılan taşınmazların konumu, çevresindeki yapılaşmalar, belediye ve diğer kamu hizmetlerinden faydalanıyor olması nedeniyle arsa vasfında olduğu anlaşılmıştır. Bu sebeple taşınmazların kamulaştırma bedeli 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun 11. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendi kapsamında emsal taşınmazlarla mukayese edilerek belirlenmelidir.</p>

<p>iii. Dava konusu taşınmazlarla aynı parsellerde bulunan ve emsal olduğu belirtilen taşınmazlar, söz konusu taşınmazların satış işlemlerinde piyasa değerinin yansıtılmaması sebebiyle emsal olarak kabul edilmemiştir.</p>

<p>iv. Emsal olarak Kayseri'nin Melikgazi ilçesi Cumhuriyet Mahallesi 254 ada 10 parsel sayılı ve üzerinde yapı bulunmayan arsa vasfındaki taşınmaz alınmıştır. Anılan emsal taşınmazın 13/1/2011 tarihli satış işleminde belirtilen satış değeri dikkate alındığında dava tarihleri itibarıyla m² birim değeri 2.513,96 TL ve 2.636,58 TL'dir.</p>

<p>v. Dava konusu taşınmazlar Cumhuriyet Meydanı'na, Kazancılar Çarşısı'na ve Kapalı Çarşı'ya yakın konumda olup kesici ev aletlerinin satıldığı bölgededir. Taşınmazlar her türlü belediye ve kamu hizmetinden yararlanmaktadır. Emsal taşınmaz ise İnönü Bulvarı'na, Yoğunburç Caddesi'ne ve Kayseri Lisesine yakın olup ticari iş merkezlerine yakındır. Taşınmaz, her türlü belediye ve kamu hizmetinden yararlanmaktadır. Dava konusu taşınmazların ve emsal taşınmazın konumlarının, ticari vasıflarının, merkezî yerlerde ve çarşı içinde bulunmalarının mukayesesi neticesinde emsal taşınmazın dava konusu taşınmazdan daha değerli olduğu anlaşılmıştır. Buna göre dava konusu taşınmazların dava tarihleri itibarıyla m² birim değeri 2.000 TL ve 2.040 TL'dir. Böylece taşınmazların arsa değeri 24.000 TL, 73.287,50 TL ve 105.575,50 TL olarak hesaplanmıştır. Taşınmazların üzerindeki yapıların tarihî eser niteliğinde olduğu dikkate alındığında yapıların Çevre ve Şehircilik Bakanlığının tebliğine göre 5. sınıf D grubu yapı sınıfına dâhil olduğu anlaşılmıştır. Yapıların %60 yıpranma payı gözetildiğinde m² birim fiyatı 2.040 TL olup yapıların toplam değeri 9.792 TL, 29.172 TL ve 31.518 TL'dir. Böylece dava tarihi itibarıyla taşınmazların toplam değerleri 10 parsel sayılı taşınmaz için 102.459,50 TL, 11 parsel sayılı taşınmaz için 137.093,50 TL ve 18 parsel sayılı taşınmaz için 33.792 TL'dir.</p>

<p>vi. Ancak kamulaştırılan taşınmazların ticari vasfının yüksek olması, şehir merkezinde bulunması ve taşınmazlarda günlük ihtiyaçlara yönelik ürünlerin satılması nedeniyle 2942 sayılı Kanun'un 11. maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendi gereğince %150 oranında objektif değer artışı uygulanmalıdır. Objektif değer artışı dikkate alındığında dava konusu taşınmazların değeri 10 parsel sayılı taşınmaz için 256.148,75 TL, 11 parsel sayılı taşınmaz için 342.733,75 TL ve 18 parsel sayılı taşınmaz için 84.480 TL olarak belirlenmiştir.</p>

<p>10. Başvurucular 18/11/2015 ve 9/12/2016 tarihli dilekçeleriyle bilirkişi raporlarına itiraz etmiştir. Dilekçelerde dava konusu taşınmazlara komşu olan taşınmazlarla ilgili davada kamulaştırma bedelinin çok daha yüksek belirlendiğini ve kamulaştırma bedelinin tespitinde taşınmazın eskilik, enderlik ve sanat değerinin dikkate alınmamasına ilişkin 2863 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinin Anayasa'ya aykırı olduğunu belirterek anılan maddenin iptal edilmesi için Anayasa'nın 152. maddesi gereği Anayasa Mahkemesine başvuru yapılmasını ve taşınmazın gerçek değerinin tespit edilmesi için ek bilirkişi raporu aldırılmasını talep etmiştir.</p>

<p>11. Mahkemelerce 14/3/2017 ve 27/12/2016 tarihlerinde tarafların itirazlarının karşılanması için ek bilirkişi raporu alınmasına karar verilmiştir. 7/2/2018 tarihli ek bilirkişi raporunda 18 parsel sayılı taşınmazın tarihî özelliği olması nedeniyle korunması gerekli eski eser niteliğinde olduğu ifade edilmiştir. Raporda taşınmazın sanat, eskilik ve enderlik değerinin yanında ticari vasfının yüksek olması, taşınmazın günlük ihtiyaçlara yönelik ürünlerin satıldığı bir dükkân olarak kullanılması ve şehir merkezinde olması nedeniyle objektif değer artış oranının %150 olarak tespit edildiği açıklanmıştır. Ayrıca dosyaya sunulan Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi (Bölge Adliye Mahkemesi) kararını değerlendirme yetkisinin Mahkemeye ait olduğu ifade edilmiş, başvurucuların dava konusu taşınmaza komşu diğer taşınmazlarla ilgili olarak açtığı davalarda alınan bilirkişi raporları hakkında değerlendirilmelere yer verilmiştir. Son olarak kök raporda yer alan tespitlerde değişiklik yapılmasını gerektiren bir durum bulunmadığı belirtilmiştir. 10 ve 11 parsel sayılı taşınmazlarla ilgili olarak alınan ek bilirkişi raporlarında kök raporlarda yer alan tespitlerin geçerli olduğu açıklanmıştır.</p>

<p>12. 7. Asliye Hukuk Mahkemesince 10/4/2018 tarihinde, dosyada bulunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının dikkate alınması suretiyle yeniden değerlendirme yapmak üzere ikinci ek bilirkişi raporu alınmasına karar verilmiştir. 18/9/2018 tarihli ek bilirkişi raporunda kök bilirkişi ve 7/2/2018 tarihli ek bilirkişi raporunda yer alan tespitler tekrar edilmiş, bu raporlarda yer alan kanaatleri değiştiren mahiyette bir durumun tespit edilemediği açıklanmıştır. Başvurucular 18/9/2018 tarihli ek bilirkişi raporuna itiraz etmemiş, 30/11/2018 tarihli dilekçelerinde İdarenin Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) lisansına sahip gayrimenkul değerleme uzmanının dâhil olduğu bilirkişi heyetinden yeniden rapor aldırılması yönündeki itirazını kabul etmediklerini beyan etmiştir.</p>

<p>13. 5. Asliye Hukuk Mahkemesi 10 ve 11 parsel sayılı taşınmazların mahallinde iki kez daha keşif yaparak bilirkişi raporları almış ancak bu bilirkişi raporlarını dikkate almadan 7/3/2019 tarihli kararlarıyla ilk bilirkişi raporlarında objektif değer artışı uygulanmaksızın 10 parsel sayılı taşınmaz için 102.602,50 TL ve 11 parsel sayılı taşınmaz için 137.093,50 TL olarak tespit edilen bedellerin davalıların payına göre dağılımının hesaplanması için bilirkişi raporu almıştır.</p>

<p>14. Asliye Hukuk Mahkemeleri 19/2/2019 ve 12/4/2019 tarihlerinde davaların kabulüne karar vermiştir. Kararlarda dava konusu taşınmazların başvurucuların dâhil olduğu davalılar adına olan tapu kaydının iptaline ve taşınmazların Mazbut Nevşehirli Damat İbrahim Paşa Vakfı (Vakıf) adına tesciline hükmedilmiş, kamulaştırma bedeli 10 parsel sayılı taşınmaz için 102.602,50 TL, 11 parsel sayılı taşınmaz için 137.093,50 TL ve 18 parsel sayılı taşınmaz için 33.792 TL olarak belirlenmiştir. 7. Asliye Hukuk Mahkemesi ayrıca başvurucular aleyhine vekâlet ücretine hükmetmiştir. Kararlarda Bölge Adliye Mahkemesinin 6/4/2017 ve 13/12/2018 tarihli kararlarına değinilerek kamulaştırma bedeli tespit edilirken objektif değer artışı uygulanmaması gerektiği açıklanmıştır.</p>

<p>15. Mahkeme kararlarına karşı başvurucular ve İdare istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Başvurucular, istinaf dilekçelerinde dava konusu taşınmazların bulunduğu Pamukhan'daki diğer taşınmazlar için açılan davalarda kamulaştırma bedelinin daha fazla belirlendiğini ancak bu hususta sunulan bilirkişi raporlarının dikkate alınmadığını belirtmiştir. Taşınmazların üzerindeki yapının değerinin 2863 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi gereğince eskilik, enderlik ve sanat değeri dikkate alınmadan hesaplanmasının taşınmazların gerçek değerinin tespit edilmesine engel olduğunu vurgulanmıştır. Anılan maddenin Anayasa'ya aykırı olması sebebiyle iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulmasını talep etmiş, ayrıca 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin başvurucular aleyhine vekâlet ücretine hükmetmesinin hatalı olduğunu açıklamış, son olarak dava konusu taşınmazların değerinin düşük belirlendiğini belirtmiştir.</p>

<p>16. Bölge Adliye Mahkemesi 3/6/2020 tarihinde 18 parsel sayılı taşınmaz yönünden verilen hükmün yalnızca vekâlet ücreti yönünden düzeltilmesine 4/6/2021 tarihinde ise 11 parsel sayılı taşınmaz bakımından davalı olarak gösterilmesine rağmen taşınmaz maliki olmadığı anlaşılan H.Ö. hakkında husumetten ret kararı verilmemesi ve bir kısım davalı lehine vekâlet ücretine hükmedilmemesi sebebiyle 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin kararının kaldırılmasına, H.Ö. yönünden davanın husumetten reddine, diğer davalılar yönünden ise davanın kabulüne, kamulaştırma bedelinin 137.093,50 TL olarak tespiti ile 11 parsel sayılı taşınmazın Vakıf adına tesciline karar vermiştir. Bölge Adliye Mahkemesi 1/7/2021 tarihli kararıyla 10 parsel sayılı taşınmaz yönünden istinaf başvurularını reddetmiştir. Kararlarda, taşınmazların arsa vasfında kabul edilmesinin ve buna göre emsal araştırılması yapılıp tespit edilen emsallerle kıyaslama yapılarak taşınmazların değerinin tespit edilmesinin doğru olduğunu belirtmiştir. Bölge Adliye Mahkemesine göre taşınmazların üzerindeki yapıların değeri 2942 sayılı Kanun'un 11. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendi gereğince yaşına ve sınıfına uygun şekilde Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca yayımlanan listelere göre yıpranma payı düşülerek tespit edilmiştir. Bu sebeple hükümde düzeltilen hususlar hariç olmak üzere başvurucuların istinaf itirazları yerinde değildir. Kararlarda Bölge Adliye Mahkemesi kararının kesin olduğu belirtilmiştir.</p>

<p>17. Nihai kararlar 24/6/2020, 29/8/2021 ve 30/8/2021 tarihlerinde başvurucular vekiline tebliğ edilmiştir.</p>

<p>18. Başvurucular 22/6/2020 ve 28/9/2021 tarihlerinde bireysel başvuruda bulunmuştur.</p>

<p><strong>IV.</strong> <strong>İLGİLİ HUKUK</strong></p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Ulusal Hukuk</strong></p>

<p>19. Kamulaştırma bedelinin tespitiyle ilgili hukuk için bkz. <i>Abdulaziz Çelik ve diğerleri</i> [1. B.], B. No: 2015/18941, 29/11/2018, §§ 18,19.</p>

<p>20. 2863 sayılı Kanun'un <i>"Tanımlar"</i> başlıklı 3. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Bu Kanunda geçen tanımlar ve kısaltmalar şunlardır:</i></p>

<p><i>a) Tanımlar:</i></p>

<p><i>(1) "Kültür varlıkları"; tarih öncesi ve tarihi devirlere ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan veya tarih öncesi ya da tarihi devirlerde sosyal yaşama konu olmuş bilimsel ve kültürel açıdan özgün değer taşıyan yer üstünde, yer altında veya su altındaki bütün taşınır ve taşınmaz varlıklardır.</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>(4) "Koruma"; ve "Korunma"; taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarında muhafaza, bakım, onarım, restorasyon, fonksiyon değiştirme işlemleri; taşınır kültür varlıklarında ise muhafaza, bakım, onarım ve restorasyon işleridir.</i></p>

<p><i>(5) "Korunma alanı"; taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının muhafazaları veya tarihi çevre içinde korunmalarında etkinlik taşıyan korunması zorunlu olan alandır.</i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>21. 2863 sayılı Kanun'un<i> "Devlet malı niteliği"</i> başlıklı 5. maddesi şöyledir:</p>

<p>"<i>Devlete, kamu kurum ve kuruluşlarına ait taşınmazlar ile özel hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzelkişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazlarda varlığı bilinen veya ileride meydana çıkacak olan korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları Devlet malı niteliğindedir. </i></p>

<p><i>Özel nitelikleri dolayısıyla ayrı statüye tabi tutulan mazbut ve mülhak vakıf malları bu hükmün dışındadır."</i></p>

<p>22. 2863 sayılı Kanun'un<i> "Korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları"</i> başlıklı 6. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları şunlardır: </i></p>

<p><i>(a) Korunması gerekli tabiat varlıkları ile 19 uncu yüzyıl sonuna kadar yapılmış taşınmazlar, </i></p>

<p><i>(b) Belirlenen tarihten sonra yapılmış olup önem ve özellikleri bakımından Kültür ve Turizm Bakanlığınca korunmalarında gerek görülen taşınmazlar, </i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>23. 2863 sayılı Kanun'un <i>"Tespit ve tescil" </i>başlıklı 7. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"... </i></p>

<p><i>Vakıflar Genel Müdürlüğünün idaresinde veya denetiminde bulunan mazbut ve mülhak vakıflara ait taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları, gerçek ve tüzelkişilerin mülkiyetinde bulunan cami, türbe, kervansaray, medrese han, hamam, mescit, zaviye, sebil, mevlevihane, çeşme ve benzeri korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının tespiti, envanterlenmesi Vakıflar Genel Müdürlüğünce yapılır. </i></p>

<p><i>.."</i></p>

<p>24. 2863 sayılı Kanun'un<i> "Kamulaştırma"</i> başlıklı 15. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Taşınmaz kültür varlıkları ve bunların korunma alanları, aşağıda belirlenen esaslara göre kamulaştırılır: </i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>(b) Menşei vakıf olup da çeşitli sebeplerle kısmen veya tamamen gerçek ve tüzelkişilerin mülkiyetine geçen korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ve bunların korunma alanlarının kamulaştırılmaları, Vakıflar Genel Müdürlüğünce yapılır. Bu maksat için Vakıflar Genel Müdürlüğü bütçesine yeteri kadar ödenek konur. </i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>(d) Kamulaştırmalarda bedel takdirinde, taşınmaz kültür varlıklarının eskilik, enderlik ve sanat değeri dikkate alınmaz. </i></p>

<p><i>(e) Kamulaştırma işlemleri, bu Kanun hükümleri ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun bu Kanuna aykırı olmayan hükümlerine göre yapılır. </i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Uluslararası Hukuk</strong></p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi</strong></p>

<p>25. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme)<i> </i>ek 1 No.lu Protokol'ün <i>"Mülkiyetin korunması"</i> başlıklı 1. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.</i></p>

<p><i>Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez."</i></p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı</strong></p>

<p>26. Kamulaştırma bedel tespitiyle ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları için bkz. <i>Abdulaziz Çelik ve diğerleri, </i>§§ 21-24.</p>

<p>27. AİHM, <i>Kozacıoğlu ve Türkiye </i>(B. No: 2334/03, 19/2/2009) kararında; kamulaştırılan kültürel, tarihî, mimari ya da sanatsal değere sahip olarak nitelendirilen taşınmazların rayiç bedellerinin hesaplanmasının zor olduğunu açıklamıştır. Özellikle söz konusu taşınmazların değerinin piyasadaki aynı statüye veya aynı mimari ve tarihî özelliklere sahip olmayan mülklerle kıyaslanarak tespit edilmesinin güç olduğunu vurgulamış ancak bu durumun taşınmazın değerinin tespitinde anılan özelliklerin gözardı edilmesini hiçbir şekilde haklı göstermediğini ifade etmiştir. AİHM kararda 2863 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi gereğince taşınmazın enderliğinden, mimari ve tarihî özelliklerden kaynaklanan değerinin kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınmasının mümkün olmadığını belirtmiş; taşınmazın söz konusu özellikleri sebebiyle oluşan değer kaybının ise kamulaştırma bedelinin belirlenmesinde gözönüne alındığını açıklamıştır. AHİM'e göre bu değerlendirme sistemi kültürel, tarihî, mimari ya da sanatsal değere sahip olarak nitelendirilen taşınmazın bakım masraflarını üstlenen malikin cezalandırılmasına sebep olabileceği gibi maliki, taşınmazın belirtilen özelliklerinden kaynaklanan herhangi bir değerden de mahrum bırakmaktadır (<i>Kozacıoğlu/Türkiye</i>, §§ 67-70).</p>

<p><strong>V.</strong> <strong>İNCELEME VE GEREKÇE</strong></p>

<p>28. Anayasa Mahkemesinin 18/9/2025 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Başvurucu İlmiye Başyazıcıoğlu Yönünden</strong></p>

<p>29. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 51. maddesi ile Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) 83. maddesi gereği başvurucunun istismar edici, yanıltıcı ve benzeri nitelikteki davranışlarıyla bireysel başvuru hakkını açıkça kötüye kullandığının tespit edilmesi hâlinde başvuru reddedilir ve yargılama giderleri dışında ilgilinin 2.000 Türk lirasından fazla olmamak üzere disiplin para cezasıyla cezalandırılmasına karar verilir.</p>

<p>30. Anılan düzenlemelerde genel olarak bir hakkın öngörüldüğü amaç dışında ve başkalarını zarara sokacak şekilde kullanılmasının hukuk düzenince himaye edilmeyeceğini ifade eden hakkın kötüye kullanılmasının bireysel başvuru alanında özel olarak ele alındığı açıkça görülmüştür. Bu bağlamda bireysel başvuru usulünün amacına açıkça aykırı olan ve Anayasa Mahkemesinin başvuruyu gereği gibi değerlendirmesini engelleyen davranışların başvuru hakkının kötüye kullanılması olarak değerlendirilmesi mümkündür (<i>S.Ö.</i> [2. B.], B. No: 2013/7087, 18/9/2014, § 28; <i>Mehmet Güven Ulusoy</i> [GK], B. No: 2013/1013, 2/7/2015, § 31).</p>

<p>31. Bu kapsamda özellikle Anayasa Mahkemesini yanıltmak amacıyla gerçek olmayan maddi vakalara dayanılması veya bu nitelikte bilgi ve belge sunulması, başvurunun değerlendirilmesi noktasında esaslı olan bir unsur hakkında bilgi verilmemesi, başvurunun değerlendirilmesi sürecinde vuku bulan ve söz konusu değerlendirmeyi etkileyecek nitelikte yeni ve önemli gelişmeler hakkında Anayasa Mahkemesinin bilgilendirilmemesi suretiyle başvuru hakkında doğru bir kanaat oluşturulmasının engellenmesi, medeni ve meşru eleştiri sınırları saklı kalmak kaydıyla bireysel başvuru amacıyla bağdaşmayacak surette hakaret, tehdit veya tahrik edici bir üslup kullanılması, söz konusu başvuru yolu kapsamında ihlalin tespiti ile ihlal ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına ilişkin amaçla bağdaşmayacak surette içeriksiz bir başvuruda bulunulması durumunda başvuru hakkının kötüye kullanıldığı kabul edilebilecektir (<i>S.Ö</i>., § 29; <i>Mehmet Güven Ulusoy</i>, § 32; <i>Osman Sandıkçı </i>[1. B.], B. No: 2013/6297, 10/3/2016; <i>Selman Kapan ve diğerleri </i>[1. B.], B. No: 2013/7302, 20/4/2016).</p>

<p>32. Başvurucu İlmiye Başyazıcıoğlu 9/4/2020 tarihinde vefat etmiştir. Buna rağmen Av. Burak Güneş 22/7/2020 ve 28/9/2021 tarihlerinde İlmiye Başyazıcıoğlu'nun anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasıyla bireysel başvuru yapmış, başvuru formlarında da İlmiye Başyazıcıoğlu'nun ölümünden bahsetmemiştir.</p>

<p>33. Kamu gücü tarafından hakkı ihlal edilen kişinin bireysel başvuru yapmadan önce ölmesi durumunda ölen kişi adına bir başkası tarafından bireysel başvuru yapma imkânı bulunmamaktadır (<i>Abdurrehman Uray </i>[1. B.], B. No: 2013/6140, 5/11/2014, § 30).</p>

<p>34. Açıklanan gerekçelerle başvuru tarihinden önce vefat eden başvurucu adına vekâlet ilişkisi sona eren avukat tarafından yapılan bireysel başvuruların <i>başvuru hakkının kötüye kullanılması </i>nedeniyle reddine karar verilmesi gerekir.</p>

<p>35. Bu durumda Av. Burak Güneş hakkında Anayasa Mahkemesini yanıltıcı nitelikte başvuru yapması nedeniyle 6216 sayılı Kanun'un 51. maddesi ve İçtüzük’ün 83. maddesi uyarınca takdiren 2.000 TL disiplin para cezasına hükmedilmesi gerekir.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Diğer Başvurucular Yönünden</strong></p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Başvurucuların İddiaları ve Bakanlık Görüşü </strong></p>

<p>36. Başvurucular; kendilerine ait tarihî Pamukhan'da bulunan taşınmazların kamulaştırılmasına karar verildiğini, kamulaştırma bedeli ve tescil davaları açıldığını açıklamıştır. Pamukhan'daki taşınmazların aynı adada ancak farklı parsel numaralarıyla tapuda kayıtlı olduğunu, her bir taşınmaz için farklı mahkemelerde kamulaştırma bedeli ve tescil davası açıldığını belirtmiştir. Mahkemelerce başvuru konusu davalarda dava konusu taşınmazların m² birim fiyatının emsal taşınmazlar için açılan davalarda tespit edilen değerden daha düşük belirlendiğini ileri sürmüştür. Taşınmazların yapı değeri tespit edilirken 2863 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi gereğince enderlik, eskilik ve sanat değerinin dikkate alınmadığını, böylece taşınmazların gerçek değerlerinin tespit edilemediğini dile getirmiştir. Başvurucular, yargılamada anılan düzenlemenin taşınmazın gerçek değerinin tespit edilmesine engel olması nedeniyle Anayasa'ya aykırı olduğunu ileri sürdüklerini ancak bu iddianın mahkemelerce değerlendirilmediğini ifade etmiştir. Sonuç olarak başvurucular, bu nedenlerle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>37. Bakanlık görüşünde; Anayasa Mahkemesince yapılacak değerlendirmede başvuruculara kamulaştırma bedelinin ödenip ödenmediğinin mağdur sıfatının devam edip etmediği bakımından dikkate alınması gerektiği açıklanmıştır. Başvurucuların iddialarının kanun yolu şikâyeti niteliğinde olduğu vurgulanmış; mahkemelerin davalarda maddi olay ve olgular ile delilleri değerlendirdikleri, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanmasını, uyuşmazlıkla ilgili vardıkları sonucu ve kullandıkları takdir yetkisinin sebeplerini gerekçelendirdikleri belirtilmiştir. Başvurucuların iddia ve savunmalarını makul şekilde yetkili mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip olduğuna ve delillerini gereği gibi sunabildiğine dikkat çekilmiştir. Yapılacak incelemede Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri, Anayasa Mahkemesi içtihadı ve somut olayın kendine özgü koşullarının dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir.</p>

<p>38. Başvurucular, Bakanlık görüşüne karşı beyanlarında başvuru formlarındaki iddialarını tekrarlamıştır.</p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Değerlendirme</strong></p>

<p>39. Anayasa'nın "<i>Mülkiyet hakkı</i>" başlıklı 35. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.</i></p>

<p><i>Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.</i></p>

<p><i>Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz."</i></p>

<p>40. Anayasa'nın <i>''Kamulaştırma''</i> başlıklı 46. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"Devlet ve kamu tüzelkişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idarî irtifaklar kurmaya yetkilidir. </i></p>

<p><i>Kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedeli nakden ve peşin olarak ödenir. Ancak, tarım reformunun uygulanması, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskân projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla kamulaştırılan toprakların bedellerinin ödenme şekli kanunla gösterilir. Kanunun taksitle ödemeyi öngörebileceği bu hallerde, taksitlendirme süresi beş yılı aşamaz; bu takdirde taksitler eşit olarak ödenir. </i></p>

<p><i>Kamulaştırılan topraktan, o toprağı doğrudan doğruya işleten küçük çiftçiye ait olanlarının bedeli, her halde peşin ödenir. </i></p>

<p><i>İkinci fıkrada öngörülen taksitlendirmelerde ve herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanır."</i></p>

<p>41. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucunun şikâyetlerinin Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.</p>

<p><strong>a.</strong> <strong>Kabul Edilebilirlik Yönünden</strong></p>

<p>42. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>b.</strong> <strong>Esas Yönünden</strong></p>

<p><strong>i.</strong> <strong>Mülkün Varlığı </strong></p>

<p>43. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden şikâyet eden bir kimse, önce böyle bir hakkının var olduğunu kanıtlamak zorundadır. Bu nedenle öncelikle başvurucunun Anayasa'nın 35. maddesi uyarınca korunmayı gerektiren mülkiyete ilişkin bir menfaate sahip olup olmadığı noktasındaki hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekir (<i>Cemile Ünlü </i>[2. B.], B. No: 2013/382, 16/4/2013, § 26; <i>İhsan Vurucuoğlu </i>[1. B.], B. No: 2013/539, 16/5/2013, § 31). Somut olayda kamulaştırılan taşınmazlar, başvurucuların mülkiyetinde bulunduğundan mülkün varlığı noktasında tartışma bulunmamaktadır.</p>

<p><strong>ii.</strong> <strong>Müdahalenin Varlığı ve Türü </strong></p>

<p>44. Anayasa Mahkemesinin çok sayıda kararında da belirtildiği üzere taşınmazın kamulaştırılması mülkten yoksun bırakma niteliği taşımaktadır (<i>Mehmet Akdoğan ve diğerleri </i>[1. B.]<i>, </i>B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 32; AYM, E.1988/34, K.1989/26, 21/6/1989; E.2011/58, K.2012/70, 17/5/2012). Somut olayda benzer şekilde taşınmazların kamulaştırılarak Vakıf adına tesciline karar verilmesi başvurucuların mülkten yoksun kalması sonucunu doğurmuştur. Dolayısıyla somut olaydaki müdahale mülkten yoksun bırakmaya ilişkin ikinci kural çerçevesinde incelenmelidir.</p>

<p><strong>iii.</strong> <strong>Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı</strong></p>

<p>45. Anayasa'nın 13. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz." </i></p>

<p>46. Anayasa'nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurken temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa'nın 13. maddesi de gözönünde bulundurulmalıdır. Anılan madde uyarınca temel hak ve özgürlükler ölçülülük ilkesine aykırı olmaksızın Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasa'ya uygun olabilmesi için kanuna dayanması, Anayasa'nın sözüne aykırı olmaması, kamu yararı amacı taşıması ve ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekir (bazı farklarla birlikte bkz. <i>Recep Tarhan ve Afife Tarhan </i>[1. B.]<i>,</i> B. No: 2014/1546, 2/2/2017<i>, </i>§ 62 ).</p>

<p><strong>(1)</strong> <strong>Genel ilkeler</strong></p>

<p>47. Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen kamulaştırma, Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkına getirilmiş anayasal bir sınırlamadır. Bu itibarla 46. maddede belirtilen kamulaştırmanın anayasal ögelerine uygun bir düzenleme 35. maddeye bir aykırılık oluşturmayacaktır. Kamulaştırma, Anayasa’da özel mülkiyetin kamuya geçirilmesi konusunda başvurulabilecek bir yöntem olarak düzenlenmiş olup bir taşınmaz üzerindeki özel mülkiyet hakkının malikin rızası olmaksızın kamu yararı için ve karşılığı ödenmek kaydıyla devlet tarafından sona erdirilmesidir (AYM, E.2017/110, K.2017/133, 26/7/2017, §§ 12, 15).</p>

<p>48. Anayasa’nın kamulaştırmayı düzenleyen 46. maddesine göre kamulaştırmanın devlet ve kamu tüzel kişileri tarafından yapılabilmesi, kamu yararının bulunması, kamulaştırma kararının kanunda gösterilen esas ve usullerine uyması, gerçek karşılığın kural olarak peşin ve nakden ödenmesi kamulaştırmanın anayasal ögeleridir. Temel unsurunun kamu yararı olduğu kabul edilen kamulaştırma, özel mülkiyet alanına devletin bir müdahalesidir. Kamulaştırma işlemi, taşınmaza el koymaya zorunlu kalındığında kamu yararının özel mülkiyet hakkından üstün tutulduğu durumlarla sınırlı olarak ve Anayasa’da belirlenen usul güvenceleri izlenerek yapıldığında hukuka uygun sayılır (AYM, E.2017/110, K.2017/133, 26/7/2017, § 11).</p>

<p>49. Anayasa'nın 13. maddesinde temel hak ve hürriyetlere yönelik sınırlandırmaların Anayasa'nın sözüne aykırı olamayacağı hükme bağlanmıştır. Buna göre Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması ölçütlerinden biri de <i>Anayasa'nın sözüne uygunluk</i>tur. Anayasa Mahkemesi, somut olaya uygun düştüğü takdirde kamu gücünü kullanan organların temel hak ya da özgürlüklere yaptıkları müdahalelerin Anayasa'nın sözüne uygun olup olmadığını da değerlendirir. Böyle bir değerlendirme yapılması, Anayasa'nın 13. maddesinin emredici hükmünün bir gereğidir (<i>Kadri Enis Berberoğlu (2) </i>[GK], B. No: 2018/30030, 17/9/2020, § 68; <i>Kadri Enis Berberoğlu (3) </i>[GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, § 79).</p>

<p>50. Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan <i>"Anayasa'nın sözü"</i> ifadesi Anayasa'nın metnini yani lafzını ifade etmektedir. Temel hak ve özgürlüklere yapılan müdahalelerin Anayasa'nın sözüne uygun olması şartı özellikle Anayasa'nın çeşitli maddeleriyle getirilen <i>ek güvenceler</i> söz konusu olduğunda önem taşımaktadır. Anayasa, çoğu durumda bir hak veya özgürlüğü yalnızca tanımakla yetinmeyerek onun kullanılmasını garanti altına almak için bazı yönlerini ayrıca vurgulayarak veya bazı yönlerine belli bir önem atfederek koruma altına alır. Anayasa koyucunun bir hakkı tanımanın yanında o hakkın norm alanına giren bir boyutunu ayrıca ve özel olarak ifade etmesi, buna ilişkin ek bir güvence getirmesi de mümkün olabilmektedir (<i>Kadri Enis Berberoğlu (2)</i>, § 69; <i>Kadri Enis Berberoğlu (3)</i>, § 79).</p>

<p>51. Anayasa'nın 46. maddesinin birinci fıkrasında kamulaştırmanın taşınmazın gerçek karşılığının ödenmesi şartıyla kullanılabilecek bir yetki olduğu hükme bağlanmıştır. Gerçek karşılığının ödenmesi Anayasa'nın 46. maddesiyle maliklerin lehine olarak getirilen özel bir güvence mahiyetindedir. Dolayısıyla taşınmazın gerçek karşılığı ödenmeden yapılan kamulaştırma işlemleri Anayasa'nın 46. maddesinin birinci fıkrasındaki gerçek karşılığın ödenmesi güvencesinin yanı sıra peşin ödeme güvencesine de aykırı olacaktır (bazı farklarla birlikte bkz. <i>Kübra Yıldız ve diğerleri</i> [GK], B. No: 2018/32734, 28/7/2022, § 61). Öte yandan Anayasa'nın 46. maddesinin ikinci fıkrasında kesin hükme bağlanan artırım bedelinin nakden ve peşin olarak ödenmesi gerektiği belirtilmiş böylece kesin hükme bağlanan artırım bedeli yönünden de nakden ve peşin olarak ödenme güvencesi getirilmiştir. Kesin hükme bağlanan artırım bedeli taşınmazın gerçek karşılığının bir unsurudur. Anayasa'nın 46. maddesinin birinci fıkrasında gerçek karşılığın peşin ödenmesinden bahsedildikten sonra ikinci fıkrasında kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedelinin peşin ödenmesi gerektiği düzenlenerek gerçek karşılık güvencesi açıklanmıştır (<i>Muammer Bulut</i> [GK], B. No: 2020/9066, 21/11/2024, § 61).</p>

<p>52. Gerçek karşılığın ödenmesi aynı zamanda ölçülülük ilkesinin de bir gereğidir. Kamulaştırma suretiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerde, hedeflenen kamu yararı ile malikin bireysel yararı arasında gözetilmesi gereken adil denge ancak malike taşınmazın gerçek karşılığının peşin ödenmesi suretiyle sağlanabilir. Diğer bir ifadeyle kamulaştırma suretiyle mülkiyet hakkına müdahalede bulunulan durumlarda malike taşınmazın gerçek karşılığının peşin olarak ödenmesi, müdahaleyle malike yüklenen aşırı külfetin telafi edilmesini temin eden temel bir araçtır. Anayasa’nın 46. maddesinin birinci fıkrasında gerek kamulaştırmada gerekse idari irtifak kurulmasında taşınmazın gerçek karşılığının ödeneceği hükme bağlanmakla kamu yararı ile malikin menfaatleri arasındaki dengeyi kuracak bedelin taşınmazın gerçek karşılığı olduğu ifade edilmiştir. Buna göre kamulaştırmanın anayasal ögelerinden biri <i>gerçek karşılık</i> olduğundan kamulaştırılan taşınmazın bedeline dair yasal düzenlemelerin Anayasa’da öngörülen<i> gerçek karşılık</i> ölçütüne uygun olması gerekmektedir. Buna göre kamulaştırılan taşınmazın gerçek bedelinin malike ödenmesi, orantılılık ilkesinin bir gereğidir (bazı farklarla birlikte bkz. <i>Kübra Yıldız ve diğerleri</i>, § 62).</p>

<p>53. Anayasa'nın 46. maddesine özel mülkiyette bulunan taşınmazların gerçek karşılıklarının nakden ve peşin olarak ödenmesi, anılan maddenin ikinci fıkrasında sayılan istisnai hâllerde taksitlendirme süresinin beş yılı aşamaması, taksitlendirmelerde ve herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faizin uygulanması kamulaştırma için belirtilen esaslardır (bazı farklarla birlikte bkz. AYM, E.2018/104, K.2020/39, 16/07/2020, § 188).</p>

<p>54. Peşin ödeme güvencesi, gerçek karşılığın taksitle ödenmemesinin ötesinde kamulaştırma bedeli ve kesin hükme bağlanan artırım bedelinden oluşan gerçek karşılığın en geç taşınmazın idare adına tescil edildiği tarihte ödenmesi gerektiğini ifade etmektedir. Dolayısıyla Anayasa'nın 46. maddesinde belirtilen kamulaştırmanın anayasal ögelerine uygun bir kamulaştırma işleminden bahsedilebilmesi için taşınmazın gerçek karşılığının ve kesin hükme bağlanan artırım bedelinin yalnızca tek seferde ödenmesi yeterli olmayıp bu ödemenin en geç taşınmazın idare adına tescil edildiği anda yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda Anayasa’nın 46. maddesinde yer alan taksitlendirme hâlleri bulunmamasına rağmen kamulaştırma bedeli ve kesin hükme bağlanan artırım bedelinden oluşan gerçek karşılığın taşınmazın mülkiyetinin idareye geçtikten sonra ödenmesi peşin ödeme güvencesine aykırılık oluşturacaktır (<i>Muammer Bulut</i>, § 64).</p>

<p><strong>(2)</strong> <strong>İlkelerin Olaya Uygulanması</strong></p>

<p>55. Somut olayda başvuruculara ait taşınmazların Koruma Kurulu kararıyla korunması gereken kültür varlığı niteliği taşıdığının tespit edilmesi üzerine İdare tarafından kamulaştırma bedeli ve tescil davaları açılmıştır. Asliye Hukuk Mahkemelerince hükme esas alınan bilirkişi raporlarında taşınmazların arsa vasfında olduğu belirlenmiş; kamulaştırma bedelleri, emsal taşınmazla kıyaslanarak tespit edilmiştir. Bilirkişi raporlarında kamulaştırılan taşınmazların dükkân olarak kullanılması nedeniyle taşıdığı ticari vasıf sebebiyle %150 objektif değer artış oranının uygulanması gerektiği ifade edilmiş, 18 parsel sayılı taşınmaza ilişkin olarak hazırlanan ek bilirkişi raporunda belirtilen özelliklerin yanı sıra taşınmaz üzerindeki yapının sanat, eskilik ve enderlik değeri dikkate alındığında aynı oranda objektif değer artışı uygulanması gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p>56. Başvurucular öncelikle kamulaştırma bedellerinin emsal nitelikteki taşınmazlar için açılan bedel ve tescil davalarında tespit edilen kamulaştırma bedellerine göre daha düşük belirlendiğinden yakınmıştır. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapılan inceleme neticesinde başvuruculara ait taşınmazlar için Asliye Hukuk Mahkemelerince tespit edilen m² birim değerinin tespit edilen değer aralığında yer aldığı, böylece başvuruculara ait taşınmazlar için kamulaştırma bedeliyle aynı yapı içinde olduğu anlaşılan taşınmazlar için mahkemelerce takdir edilen kamulaştırma bedelleri arasında önemli ölçüde bir fark bulunmadığı görülmüştür. Buna göre başvurucuların kamulaştırma bedelinin emsal taşınmazlara göre düşük belirlendiğine yönelik iddialarının bir temeli bulunmamaktadır.</p>

<p>57. Başvurucuların diğer şikâyeti kamulaştırma bedeli tespit edilirken 2863 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi gereğince eskilik, enderlik ve sanat değerinin dikkate alınmaması nedeniyle kamulaştırma bedelinin gerçek değerin altında belirlendiğine ilişkindir.</p>

<p>58. 2863 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde kamulaştırmalarda bedel takdirinde taşınmaz kültür varlıklarının eskilik, enderlik ve sanat değerinin dikkate alınmayacağı düzenlenmiştir. Böylece herhangi bir istisnaya yer verilmeksizin kamulaştırma bedelinin kültür varlıklarının eskilik, enderlik ve sanat değeri dikkate alınmadan hesaplanması gerektiği öngörülerek taşınmazların sayılan özelliklerinin kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınması kesin olarak engellenmiştir.</p>

<p>59. Kamulaştırılan taşınmaz kültür varlığının eskilik, enderlik ve sanat değerinin taşınmazın değerini etkileyip etkilemediği veya taşınmazın değerini ne ölçüde etkilediği teknik ve uzmanlık gerektiren bir konu olup açıklanan hususlara ilişkin tespitlerin yapılması uzman mahkemelerin ve Yargıtayın bu konudaki uzman dairelerinin yetki ve görevindedir. Mülkiyet hakkı kapsamında yapılan bireysel başvurularda kamulaştırma bedelinin ve bedeli etkileyen unsurların tespit edilmesi, değerlendirilmesi veya hesaplanması Anayasa Mahkemesinin yetki ve görevine dâhil değildir. Bununla birlikte özel mülkiyete konu olan ve kültür varlığı niteliğinde olduğuna karar verilen taşınmazların eskilik, enderlik ve sanat değerinin kategorik olarak kamulaştırma bedelini etkilemeyeceğinin kabul edilmesini gerektiren herhangi bir sebep yoktur. Bu bağlamda eskilik, enderlik ve sanat değeri taşıyan taşınmazların kamulaştırma bedelinin tespit edilmesindeki güçlüklerin, kamulaştırma bedelinin taşınmazların açıklanan özellikleri dikkate alınmadan belirlenmesini haklı kılmadığı açıktır (bkz. § 27).</p>

<p>60. Anayasa'nın 46. maddesinin birinci fıkrasında kamulaştırmada <i>gerçek karşılığın</i> ödeneceği hükme bağlanarak kamu yararı ile malikin menfaatleri arasındaki dengeyi kuracak bedelin taşınmazın gerçek karşılığı olduğu ifade edilmiştir. Dolayısıyla kamulaştırma işleminin Anayasa'nın 46. maddesine uygun olduğunun kabulü malike taşınmazın gerçek karşılığına tekabül eden kamulaştırma bedelinin ödenmesine bağlıdır. Bu bağlamda bedel üzerinde uzlaşmanın sağlanamaması üzerine açılan kamulaştırma bedeli ve tescil davasına ilişkin yargılama sürecinden beklenen, mahkemelerce gerçek bedele denk gelen kamulaştırma bedelinin tespit edilerek malike ödenmesinin sağlanmasıdır. Anayasa'nın 46. maddesi gereğince gerçek değere tekabül etmesi gereken kamulaştırma bedelinin taşınmazın değerini etkileyen tüm özellik ve niteliklerinin dikkate alınmasıyla belirlenmesi gerektiği açıktır. Aksi durumda malike <i>gerçek karşılık güvencesi</i>ne aykırı olarak gerçek değeri karşılamayan bir kamulaştırma bedelinin ödenmesi ihtimali doğacaktır. Ancak 2863 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde yer alan düzenleme gereği kamulaştırılan taşınmazın eskilik, enderlik ve sanat değerinin taşınmazın gerçek değerini etkilediği tespit edilse dahi kamulaştırma bedeline yansıtılması mümkün değildir. Dolayısıyla belirtilen düzenleme taşınmazın değerine etki etmesi hâlinde, kamulaştırma bedeli belirlenirken gözetilmesi gereken eskilik, enderlik ve sanat değerinin dikkate alınmasını -Anayasa'nın 46. maddesinde öngörülen <i>gerçek karşılık güvencesi</i>ne aykırı olarak- bütünüyle engellemektedir.</p>

<p>61. Somut olaya konu kamulaştırma bedel ve tescil davalarında alınan bilirkişi raporunda Pamukhan'da bulunan taşınmazın ticari vasfıyla birlikte sanat değeri sebebiyle %150 oranında objektif değer artışı uygulanması gerektiği belirlenmiş ancak belirtilen tespite ilişkin olarak Mahkemelerce bir değerlendirme yapılmadan kamulaştırma bedelleri objektif değer artışı uygulanmaksızın tespit edilmiştir. Öte yandan 2863 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde yer alan düzenleme kamulaştırma bedeli belirlenirken taşınmazların açıklanan özelliklerinin dikkate alınmasını kesin olarak engellemektedir. Dolayısıyla 2863 sayılı Kanun'un 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde yer alan hüküm karşısında, dava konusu taşınmazların eskilik, enderlik ve sanat değerinin kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınması mümkün değildir. Sonuç olarak taşınmazların değerine etki etse dahi eskilik, enderlik ve sanat değerinin, kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınması ihtimalini ortadan kaldıran düzenleme nedeniyle başvurucular Anayasa'nın 46. maddesinin birinci fıkrasında yer alan g<i>erçek bedel</i> <i>güvencesi</i>nden mahrum bırakılmıştır. Dolayısıyla başvurucuların mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin Anayasa'nın 13., 35. ve 46. maddeleri çerçevesinde Anayasa'nın sözüne uygunluk ölçütünü karşılamadığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>62. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VI.</strong> <strong>GİDERİM</strong></p>

<p>63. Başvurucular, ihlalin tespiti, yeniden yargılama yapılması vetazminat talebinde bulunmuştur.</p>

<p>64. Anayasa Mahkemesinin <i>Mehmet Doğan</i> ([GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018) kararında ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural, mümkün olduğunca <i>eski hâle getirme</i>nin yani<i> ihlalden önceki duruma dönülmesinin</i> sağlanmasıdır. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilmeden önce ihlalin kaynağının belirlenmesi gerekir. Buna göre ihlal; idari eylem ve işlemlerden, yargısal işlemlerden veya yasama işlemlerinden kaynaklanabilir (<i>Mehmet Doğan</i>, §§ 55, 57).</p>

<p>65. Mevcut başvuruda ihlalin kanundan kaynaklandığı tespit edilmiştir. Kanundan kaynaklanan ihlal durumunda giderim yöntemi olarak iki seçenek öne çıkmaktadır. Bunlardan ilki Anayasa Mahkemesinin<i> Sabri Uhrağ</i> ([GK], B. No: 2017/34596, 29/12/2020) kararında uygulanan eski hâle getirme kuralı çerçevesinde kanuni düzenleme yapılması hususundaki keyfiyetin Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirilmesidir. İhlalin giderimini sağlayabilecek bir diğer yöntem ise Anayasa Mahkemesinin <i>Hulusi Yılmaz</i> ([GK], B. No: 2017/17428, 1/12/2022) kararında benimsenmiştir. Anayasa Mahkemesi ihlalin kanundan kaynaklandığı hâllerde giderimin ne şekilde yapılacağı ile ilgili olarak anılan kararlarda ilkeleri tespit etmiştir.</p>

<p>66. Bu çerçevede Anayasa kurallarının bağlayıcılığını düzenleyen Anayasa'nın 11. maddesi ve hâkimin öncelikle Anayasa kurallarını dikkate alarak uyuşmazlıkları çözmesini emreden Anayasa'nın 138. maddesi hâkimin Anayasa'ya uygun karar vermesini zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda Anayasa'nın 152. maddesi de hâkime davada uygulayacağı kanun hükmünün Anayasa'ya uygun olup olmadığını inceleme görevi yüklediğine dikkati çekmek gerekir. Ancak somut olayda bireysel başvuru öncesi yapılan yargılama sırasında olağan yargı yerleri, başvurucuların davanın esasını doğrudan etkilediği anlaşılan kanun hükmünün Anayasa'ya aykırı olduğunu iddia etmelerine rağmen Anayasa'nın 152. maddesi kapsamında bir itiraz başvurusunda bulunmamıştır. Bununla birlikte yeniden yapılacak yargılamada anılan Anayasa hükmü çerçevesinde davada uygulanacak kanun hükmünün Anayasa'ya aykırılığı yönünde itirazda bulunulabilmesi mümkündür (bazı farklarla birlikte bkz. <i>Hulusi Yılmaz,</i> §§ 65, 66).</p>

<p>67. Diğer taraftan yeniden yapılacak yargılamada uygulanacak kanun hükmünün temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşma hükümlerine aykırı olması durumunda Anayasa'nın milletlerarası anlaşma hükümleri esas alınarak uyuşmazlığın çözülebileceğine yönelik 90. maddesinin son fıkrası hükmü de uygulama alanı bulabilir. Ancak Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca Anayasa'ya aykırı olan kanun hükmünün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulması, başvuruya konu olayın koşulları dikkate alındığında daha doğru bir yoldur (<i>Hulusi Yılmaz,</i> § 67).</p>

<p>68. Sonuç olarak anılan Anayasa hükümlerine göre mevcut başvuru bakımından mülkiyet hakkının ihlalinin ve sonuçlarının giderilmesi amacıyla aşağıda belirtilen tedbirlerin uygulanması gerekir:</p>

<p>- Bireysel başvurunun amacına ve işlevine uygun şekilde benzeri ihlallerin de önüne geçilebilmesi amacıyla kanuni düzenleme yapılması hususundaki keyfiyetin TBMM'ye bildirilmesine karar verilmesi gerekir. Nitekim 30/4/2021 tarihli ve 31470 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Genelgesi'ne ekli İnsan Hakları Eylem Planı'nda kamulaştırma bedeli takdir edilirken, taşınmaz kültür varlıklarının enderlik ve sanat değerinin dikkate alınacağı ifade edilmiştir. Taşınmazın gerçek değerine tekabül etmesi gereken kamulaştırma bedelinin tespiti bakımından açıklanan yönde tedbirlerin ve düzenlemelerin gerçekleştirilmesinin önemi olduğu açıktır.</p>

<p>- Diğer taraftan yeniden yapılacak yargılamada uygulanacak kanun hükmünün temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşma hükümlerine aykırı olması durumunda Anayasa'nın milletlerarası anlaşma hükümlerinin esas alınarak uyuşmazlığın çözülebileceğine yönelik 90. maddesinin son fıkrası hükmü de uygulama alanı bulabilir. Ancak Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca Anayasa'ya aykırı olan kanun hükmünün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulmasının başvuruya konu olayın şartları dikkate alındığında daha doğru olduğu açıktır. Bu sebeple yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunduğundan kararın bir örneğinin Kayseri 5. Asliye Hukuk Mahkemesi ile Kayseri 7. Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.</p>

<p>Hasan Tahsin GÖKCAN ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ bu görüşe katılmamışlardır.</p>

<p>69. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasının yeterli giderim sağlayacağı anlaşıldığından tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VII.</strong> <strong>HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Başvuruların BİRLEŞTİRİLMESİNE,</p>

<p>B. 1. Başvurucu İlmiye Başyazıcıoğlu<strong> </strong>yönünden başvurunun <i>başvuru hakkının kötüye kullanılması </i>nedeniyle REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>2. Avukat Burak Güneş'in 6216 sayılı Kanun'un 51. maddesi ve Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün 83. maddesi uyarınca 2.000 TL disiplin para cezası ile CEZALANDIRILMASINA OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>C. Diğer başvurucular yönünden mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>D. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>E. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması ve Anayasa'ya aykırı olan kanun hükmünün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulup başvurulmayacağının Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca takdiri için yeniden yargılama yapılmak üzere Kayseri 5. Asliye Hukuk Mahkemesine (E.2015/125, K.2019/157 ve E.2015/126, K.2019/156) ve Kayseri 7. Asliye Hukuk Mahkemesine (E.2015/13, K.2019/65) GÖNDERİLMESİNE Hasan Tahsin GÖKCAN ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ'in karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,</p>

<p>F. Kanundan kaynaklandığı tespit edilen sorunun çözümü için keyfiyetin Türkiye Büyük Millet Meclisine BİLDİRİLMESİNE Hasan Tahsin GÖKCAN ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ'in karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,</p>

<p>G. Başvurucuların tazminat taleplerinin REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>H. 1.422,10 TL toplam harcın 446,90 TL'sinin başvurucular Hürmet Alpay, Mehmet Kamil Köseoğlu ve Mustafa Kemal Özlütürk'e, kalan 975,20 TL'sinin ise anılan başvurucular ile birlikte Mustafa Özlütürk ve Osman Köseoğlu'na ÖDENMESİNE, 30.000 TL vekâlet ücretinin ise başvuruculara MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,</p>

<p>İ. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucuların Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>J. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 18/9/2025 tarihinde karar verildi.</p>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>GİDERİM YÖNTEMİYLE İLGİLİ KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p>1. Mahkememiz çoğunluğu tarafından ihlalin giderimi ile ilgili olarak ihlalin yasama organına bildirilmesi ve yeniden yargılama yapılması önerilmiştir. İhlal kanundan kaynaklandığı halde yeniden yargılamasına ilişkin temel gerekçe olarak da Anayasa’nın 152. Maddesi uyarınca Anayasa’ya aykırı kanun hükmünün iptali için başvuru yapılması imkanını sağlama olduğu ifade edilmiştir. Anayasa Mahkemesinin de norm denetimi dışında anayasal yetki kapsamında yaptığı diğer yargılama görevleri sırasında “mahkeme” sıfatıyla çalıştığı gözetildiğinde giderim şekline ilişkin bu karara katılmamaktayım.</p>

<p>2. Doktrinde sıkça belirtildiği üzere Anayasa Mahkemesi’nin iki statüsü bulunmaktadır. İlki “Anayasa Organı” statüsü, ikincisi ise “Yüksek Mahkeme” statüsüdür. Anayasa Organı statüsü, Mahkemenin anayasanın üstünlüğü ilkesinin (m.11) gerçekleştirilmesi ve dolayısıyla Anayasada öngörülen hukuksal ve siyasal sistemin sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla donatıldığı yetkilerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle anayasal denetimle yüksek devlet iradesine katkı sağlama yetki ve fonksiyonu nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin yasama ve yürütme organları ile birlikte üçüncü Anayasa Organı olduğu kabul edilmektedir (bkz. Hekimoğlu, M. M. (2004). <i>Alman Hukuku Işığında Türk Anayasa Yargısının Hukuki Boyutları</i>, Ankara: Detay Yayıncılık, s. 65-73; Grabenwarter, C. (2014). Hukuk Düzeni Hiyerarşisinde Anayasa, Kafkas, H. (Çev.), içinde Depenheuer, O. ve Grabenwarter, C. (Ed.), Doğan, İ. (Çev. Ed.), <i>Anayasa Teorisi</i> (s. 403-428), Ankara: Lale Yayıncılık, s. 418-421; Gören, Z. (2020). <i>Anayasa Hukuku</i>, 5. B, Ankara: Yetkin Yayınları, 2020, s. 307).</p>

<p>3. Anayasa Mahkemesi’ne Yüksek Mahkeme statüsü ile önemli görevler verilmiştir. Anayasa’da Mahkeme’ye verilen görevlerden ilki kanunların, TBMM İç Tüzüğü’nün, Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin Anayasa’ya uygunluğunun denetimi, siyasi partilerin mali denetimi ve TBMM’nin milletvekilleri hakkındaki bazı kararlarının denetlenmesiyle ilgilidir. Bu görev ve yetkiler, yasama ve yürütme organlarının ilgili işlemlerinin Anayasa’ya uygunluğunu denetleme ve aykırı bulunması durumunda iptal kararı verilmesi amacıyla verilmiştir. Bu görevler Mahkeme Genel Kurulu tarafından yerine getirilmektedir. Anayasa’ya göre düzenleyici işlemlerin (kanun, İçtüzük, CBK) Anayasa’ya uygunluğunun denetlenmesinin amacının ise, hukuk düzeninde Anayasa’ya aykırı düzenlemelerin iptal kararlarıyla ortadan kaldırılmasının ve yeni bir düzenleme yapılmasının yasama organının takdirine bırakılması olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>4. Anayasa’nın 152. maddesinde “<i>bir davaya bakmakta olan mahkemenin uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görürse … Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır.</i>” denilerek mahkemelere itiraz yoluyla somut norm denetimine başvurma yetki ve görevi verilmiştir. Başka deyişle itiraz yoluyla iptal istemi mahkemeler için hem bir yetki, hem de Anayasa’ya aykırı normun denetlenmesini sağlama yönünde verilen bir görev niteliğindedir.</p>

<p>5. Yukarıda değinildiği üzere Anayasa uyarınca Anayasa Mahkemesi düzenleyici işlemlerin denetimi dışında başka konularda da yetkilidir. Örneğin Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu Yüce Divan görevi kapsamında bir “ceza mahkemesi” olarak, bireysel başvuru görevi kapsamında Bölümler ve Genel Kurul ise “anayasal haklar mahkemesi” sıfatıyla çalışmaktadır. Bireysel başvurunun kendine özgü bir dava niteliğinde olduğu konusunda bir şüphe bulunmamaktadır. Şu halde Anayasa Mahkemesi, düzenleyici işlemlerin denetimi dışındaki görevleri sırasında Bölüm ve Genel Kurul olarak çalışmalarında anılan 152. madde yönünden “diğer mahkeme” niteliğiyle görev icra etmektedir. Bu durumda gerek Yüce Divan yargılaması gerekse bireysel başvuru yargılaması sırasında Bölümler veya Genel Kurul’un uygulamakta olduğu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla “norm denetimi Genel Kurulu’na” itiraz yoluyla iptal isteminde bulunması Anayasa’nın bir gereğidir.</p>

<p>6. Nitekim Siyasi Parti Kapatma davalarıyla görevli AYM Genel Kurul’u siyasi parti kapatma davalarında uyuşmazlığa konu davada uygulanacak kanun hükmündeki Anayasa’ya aykırılıkların incelenmesini istediğinde dava konusu kuralı norm denetimi sıfatıyla görev yapacak olan Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’na taşımıştır. Bu yöndeki örnek bazı kararlar için bkz.: AYM, E.1998/2, K.1998/1, 09/01/1998; E.2000/86, K.2000/50, 12/12/2000; E.2010/17, K.2010/112, 08/12/2010. Anayasa Mahkemesi Yüce Divan sıfatıyla gerçekleştirdiği yargılamalarda da aynı yetkiyi kullanabilmektedir.</p>

<p>7. Anayasa’da kurulan hukuksal sistem uyarınca Anayasa’ya aykırı kurallar soyut ve somut norm denetimi yoluyla iptal edilerek hukukun üstünlüğü ve hukuk devletinin gerçekleştirilebilmesi sağlanmak istenmiştir. Bu maksatla yalnızca siyasal partilere iptal davası açma yolu tanınmamış, mahkemelere de itiraz yoluyla iptal isteminde bulunma görevi yüklenmiştir. Bireysel başvuruda Anayasa Mahkemesi Bölümü veya Genel Kurulu’nun hak ihlalinin kanundan kaynaklandığına ilişkin kararı, kanun hükmünün Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasının çok ciddi olduğu anlamına gelmektedir. Bu durumda kuralın iptali için ilgili mahkemeler gibi Anayasa Mahkemesi bölümleri veya Genel Kurulu’nun da Anayasa tarafından görevlendirilmiş olduğu sonucuna ulaşmak gerekmektedir. Bu nedenle hak ihlalinin giderim yöntemi olarak yeniden yargılama yapılması için dosyanın mahkemesine gönderilmesi yerine iptal istemiyle Anayasa Mahkemesi Norm Denetimi Genel Kurulu’na gönderilmesi Anayasa ile verilen görevin bir gereğidir.</p>

<p>8. Belirtilen görüşe karşı şöyle bir itiraz akla gelebilir. Bu itiraz sadedinde 6216 sayılı Mahkemenin Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısında böyle bir düzenleme olduğu halde bu kural yasama çalışmaları sırasında metinden çıkarıldığına göre, yasama organının Mahkeme’ye bu görevi vermediğinin söylenebileceği ileri sürülebilir. Fakat anılan Taslak metninden bu yetkinin çıkartılmasının gerekçesi, bu yetkinin Anayasa’ya aykırı olduğu görüşü değildir. Gerekçe, yetkinin Mahkemeye verilmesinin tartışmalara neden olacağı ve yerinde olmayacağı nedenlerine dayandırılmıştır. Taslak metinde bu yetkinin yer alması ve esasında yetkinin Anayasayla bağdaştığına ilişkin yaklaşım dahi aslında Anayasa’nın 146 vd. maddeleri ile 152. maddesinin böyle bir yetkiyi kapsadığı anlamına gelmektedir. 6216 Kanunda Mahkeme’nin görev ve yetkileriyle ilgili düzenlemelerin kaynağı da Anayasanın 146 ila 153. maddeleridir.</p>

<p>9. Ayrıca, yasama organına çağrı niteliğinde bir bildirim yapılmasının da hak ihlalinin ortadan kaldırılabilmesi için yeterli giderim sağlayabileceği ileri sürülebilir. Gerçekten ihlalin kanundan kaynaklandığı örneklerde AYM yeniden yargılamada hukuki yarar bulunduğunda ilgili mahkemenin Anayasa’nın 152. maddesindeki yolu işletebilmesi amacıyla yeniden yargılama yapılmasına ve kararın yasama organına bildirilmesine karar vermektedir (bkz. Hulusi Yılmaz [GK], B. No: 2017/17428, 1/12/2022).</p>

<p>10. İhlal kararında yeniden yargılamaya ve ihlalin yasama organına bildirilmesine karar verilmesinerağmen (itirazen iptal yolu veya yeni düzenleme yapılması şeklinde bir) giderim sağlanamayan çok sayıdaki kararlar içerisinde örnek olarak birkaç kararı (Mohamma Salem Pashto ve Nazı Salem [GK], B. No: 2019/26339, 17/5/2023; Fikret Aslan [GK], B. No: 2019/41241, 25/2/2025) bakılabilir. Giderim sağlanamayan örnekler bakımından hukuk düzeninde Anayasa’ya aykırı kanun hükümlerinin yürürlükte kalması gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Ortaya çıkan bu sonuç Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesini (AY m. 11) ve bu ilkenin güvencesi olan anayasal denetim yolunu bertaraf etmektedir. Bu nedenle hukukun üstünlüğü ilkesinin gerçekleşebilmesi ve Anayasa’ya aykırı kuralların bir an önce hukuk düzeninden ayıklanabilmesi için 152. maddede yer alan emredici yetkinin kullanılması gerekmektedir.</p>

<p>11. Açıklanan nedenlerle, giderim yöntemi olarak yeniden yargılama yapılması ve ihlalin yasama organına bildirilmesi yerine ihlale yol açan kuralın iptali amacıyla itiraz başvurusu yapılması yönünde karar alınması gerektiği görüşündeyim.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="7%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="32%">
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>

   <p></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p>1. Kamulaştırma bedelinin taşınmazın kültürel varlığına ilişkin eskilik, enderlik ve sanat değeri dikkate alınmaksızın düşük belirlenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvuruda Mahkememiz çoğunluğunun başvurucunun Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerektiği şeklindeki kararına katılmaktayım. Bununla birlikte Mahkememiz çoğunluğu giderim olarak <i>“Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması ve Anayasa'ya aykırı olan kanun hükmünün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulup başvurulmayacağının Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca takdiri için yeniden yargılama yapılmak üzere Kayseri 5. Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine” </i>karar vermiştir.</p>

<p>2. Bu dosyada ihlal, bireysel başvuruya konu uyuşmazlığın esasını doğrudan ilgilendiren 2863 sayılı Kanun'un "Kamulaştırma" başlıklı 15. maddesinin birinci fıkrasının <i>“Kamulaştırmalarda bedel takdirinde, taşınmaz kültür varlıklarının eskilik, enderlik ve sanat değeri dikkate alınmaz”</i> şeklindeki (d) bendinden kaynaklanmaktadır. Bunun içindir ki bu durumda ulaşılan ihlalin giderimi olarak kanaatimizce bireysel başvuruya konu uyuşmazlıkta “uygulanacak kural”ın Anayasa’ya aykırılığının değerlendirilmesine ilişkin hukuki zeminin tesisi gerekmektedir.</p>

<p>3. Anayasa’nın 148. maddesi kapsamında Anayasa Mahkemesinin sahip olduğu bireysel hak ihlallerini giderme yetkisi, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesiyle bireysel başvuru kararları kapsamında tespit edilen ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedebilme yetkisine sahip olmak şeklinde ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir. Bu minvalde ihlalin ve sonuçlarının nasıl giderileceği hususunda -bireysel başvuru yetkisinin doğal bir sonucu da olarak- Anayasa Mahkemesi yetkili kılınmıştır.</p>

<p>4. Bireysel başvuru inceleme görevi esnasında ihlale neden olan kanun hükmünün çoğunluk kararında belirtilen yola ihtiyaç duyulmadan, Anayasa’ya uygunluk denetiminin yapılması amacıyla Anayasa Mahkemesi Genel Kurulunca gerçekleştirilecek olan norm denetimi yoluna taşınması gerekmektedir.</p>

<p>5. Bu sayede ihlalin sonuçlarının giderilmesinin,<i> “Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi” </i>başlıklı Anayasa’nın 152. maddesinin birinci fıkrasında <i>“Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır.”</i> şeklinde tanımlanan itiraz başvurusu yoluyla gerçekleştirilmesi mümkün olacaktır.</p>

<p>6. Bu hüküm gereğince bireysel başvuru incelemelerinde Anayasa Mahkemesi, ulaşılan ihlal sonucunun bireysel başvuruya konu uyuşmazlıkta uygulanan açık kanun hükmünden kaynaklanması durumunda, Anayasa’nın 152. maddesi gereğince<i> “davaya bakmakta olan mahkeme”</i> sıfatını haiz olduğundan bu madde hükmü gereğince kuralı norm denetimi görevi yapacak olan Anayasa Mahkemesi heyetinin incelemesine sunmalıdır.</p>

<p>7. Anayasa Mahkemesi de norm denetimi incelemesi sonucunda Anayasa’ya aykırı olduğu sonucuna ulaşırsa –ki böyle bir durumda bireysel başvuru incelemesinde Anayasa Mahkemesinin ihlalin kanunun açık hükmünden kaynaklandığı biçimindeki bir kanaate ulaşması nedeniyle norm denetiminde bu kuralın Anayasa’nın mülkiyet hakkı ile ilgili 35. maddesine aykırı olduğu sonucuna ulaşması gerekecektir- bu durumda ihlalin kaynağı olan kanun hükmü iptal edileceğinden, 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrası gereği olan asıl etkili giderim de böylece sağlanmış olacaktır.</p>

<p>8. Bu yönü ile bakıldığında Anayasa Mahkemesi, ihlalin giderimi bağlamında 50. maddede yer alan farklı seçeneklerden uygun gördüklerini devreye sokabilmektedir. Bu minvalde ihlalin bizzat bireysel başvuruya konu uyuşmazlığı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte olan kanun hükmünden kaynaklanması ve bahse konu kanun hükmünün daha farklı bir sonuca ulaşmayı engelleyen açıklıkta bir düzenleme içermesi durumunda artık bu hükmün norm denetimi yoluyla Anayasa Mahkemesince incelenmesi gerekir.</p>

<p>9. Bununla birlikte, burada ihlalin kanundan kaynaklanması konusuyla ilgili olarak öncelikle bir hususun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Bireysel başvuru incelemelerinde ihlalin kanundan kaynaklandığı iki farklı durum söz konusu olabilmektedir. Birincisinde, müdahalenin dayanağı olan güvenceli bir kanun hükmü bulunmamaktadır. Bu durumda bir anlamda eksik düzenleme hali söz konusudur. İkincisinde ise müdahalenin dayanağı olarak açık bir kanun hükmü mevcuttur ve ihlal, derece mahkemelerince yeniden yargılama yapılması durumunda farklı yönde karar çıkmasına imkan vermeyen bu açık kanun hükmünden kaynaklanmaktadır. İşte burada giderim yönünden ancak bu biçimde açık bir kanun hükmünün varlığı durumunda itiraz yolunun çalıştırılması mümkündür. Eksik düzenlemeye dayalı bir kanunilik ihlali söz konusu olduğu ve dolayısıyla ortada somut bir kural bulunmadığı durumlarda ise giderim yönünden niteliği gereği itiraz yolunun çalıştırılması uygun olmayacaktır.</p>

<p>10. Bireysel başvuru inceleme sürecinde uyuşmazlığın esasını çözecek kuralda Anayasa’ya aykırılık olması durumunda öncelikle vurgulamak gerekir ki Anayasa Mahkemesinin Anayasa’nın 152. maddesi kapsamında bir yetki sorunu bulunmamaktadır. Bahse konu yetki, 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinden ziyade Anayasa’nın 152. maddesinden kaynaklanmaktadır.</p>

<p>11. Bu konuda yetki ile ilgili şu temel ilkeye bakmak konunun daha iyi kavranmasına da yardımcı olacaktır. Kamu hukukunda<i> “yetkisizlik asıl ve yetki istisna”</i> olduğundan, kamusal yetki kullanan tüm organ, kurum ve kişilerin sadece kendilerine açıkça verilen yetkiyi kullanma imkanı bulunmaktadır. Yine bu ilkenin gereği olarak kullanılan yetkinin ya Anayasa ya da kanunda öngörülmüş olması zorunludur. Verilmemiş bir yetkinin hukuk sistemimizde içtihatla kabulü mümkün değildir.</p>

<p>12. Dolayısıyla, konumuz bağlamında açıklığa kavuşturulması gereken asıl husus şudur: Bireysel başvuru incelemesi yapan Anayasa Mahkemesinin, ihlale yol açan kanun hükmünü, norm denetimi sıfatıyla çalışan Anayasa Mahkemesinin (Genel Kurulun) önüne itiraz yoluyla taşıma konusunda açık bir yetkisi var mıdır?</p>

<p>13. Bu bağlamda ilk olarak normlar hiyerarşisinde en üstte yer alan Anayasa metnine bakmak gerekmektedir. Konumuzla ilgili yetkinin dayanağı açıkça Anayasa’nın 152. maddesinde yer almaktadır. Bu madde, şartlar gerçekleştiğinde tüm mahkemelere itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine başvurma yetkisi tanır. Maddenin bireysel başvuru incelemesi yapan Anayasa Mahkemesi için de geçerli olduğu ise izahtan varestedir. Aksi durumda bu biçimdeki temel anayasal yetki Anayasa Mahkemesinden esirgenmiş olacaktır.</p>

<p>14. Nitekim bugüne kadar Anayasa Mahkemesi, bir diğer önemli görevi olan siyasi parti kapatma davalarında önündeki davada uygulanacak kanun hükmündeki Anayasa’ya aykırılıkların incelenmesini istediğinde dava konusu kuralı norm denetimi sıfatıyla görev yapacak olan Anayasa Mahkemesine taşımıştır. Geçmişte bunun çok sayıda örneği mevcuttur (bu yöndeki örnek bazı kararlar için bkz.: AYM, E.1998/2, K.1998/1, 09/01/1998; E.2000/86, K.2000/50, 12/12/2000; E.2010/17, K.2010/112, 08/12/2010).</p>

<p>15. Benzer bir yaklaşımla Yüce Divan sıfatıyla gerçekleştirdiği yargılamalarda da Anayasa Mahkemesi, önündeki ceza davasının değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikteki kanun hükümlerinde Anayasa’ya aykırılık görmesi durumunda aynı şekilde kuralı norm denetimi yapacak olan Anayasa Mahkemesinin önüne taşıyabilir.</p>

<p>16. Dolayısıyla bu aşamada açıklığa kavuşturulması gereken husus, Anayasa’nın 152. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen şartların bireysel başvuru kapsamında inceleme yapan Anayasa Mahkemesinde bulunup bulunmadığıdır.</p>

<p>17. Bu itibarla burada davada “uygulanacak kural” hususunun, bireysel başvuru incelemesi yapan Anayasa Mahkemesi’nin itiraz yolunu işletmesi usulü yönünden ele alınıp açıklanması gerekmektedir. Bilindiği üzere Anayasa Mahkemesi, norm denetiminde itiraz başvurularının ilk incelemesini gerçekleştirirken, “uygulanacak kural” ile kastedilenin davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte kurallar olduğunu kabul etmektedir (Örnek olarak bkz.: AYM, E.2000/56, K.2000/28, 17/10/2000; E.2013/14, K.2013/56, 10/4/2013; E.2015/76, K.2017/53, 15/11/2017, § 3; E. S.: 2018/8, K. S.: 2018/85, K.T.: 11/07/2018, § 2; E.2023/68, K.2024/190, 05/11/2024; E.2025/95, K.2025/92, 22/04/2025, § 2).</p>

<p>18. Yine ifade etmek gerekir ki Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru incelemelerinde davaya bakan mahkeme olduğu, temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğinin tespit edilmesi ve bu ihlalin giderilmesi noktasında bağlayıcı kararlar vermek suretiyle nihai hüküm tesis etmeye yetkili bir mahkeme sıfatı taşıdığı, yargısal denetim yetkisini kullandığı, bu denetimi yargısal usullerle gerçekleştirdiği ve bireysel başvuru yolunun bir hak arama yolu olarak bir dava niteliği taşıdığı tartışmasız bir gerçektir.</p>

<p>19. Hal böyle olduğundan bireysel başvuruya konu uyuşmazlığın çözümünde ihlale sebebiyet veren kanun hükmü bireysel başvuru incelemesi sürecinde Anayasa Mahkemesi tarafından açıkça Anayasa’ya aykırı görülürse, norm denetimi sıfatıyla bu konuda vereceği karara kadar Anayasa Mahkemesinin davayı geri bırakma yetkisini kullanması pekala mümkündür.</p>

<p>20. Yukarıda da belirtildiği üzere bireysel başvuru inceleme sürecinde Mahkemenin, ihlale yol açan kuralın denetimi için itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurmasının açık Anayasal dayanağı, Anayasa'nın 152. maddesi hükmüdür.</p>

<p>21. Dolayısıyla, bu konuda Anayasa'da açık bir yetki öngörülmüşken, bu yetkinin hukuksal dayanağı açısından 6216 sayılı Kanun'da veya başka bir kanunda hüküm bulunup bulunmaması hiçbir önem taşımamaktadır. Aksine, Anayasa’nın açık hükmüne rağmen 6216 sayılı Kanun’daki düzenlemelerden hareketle bu yetkinin kullanılamayacağı şeklindeki görüş önemli bir Anayasa’ya aykırılık teşkil edecektir.</p>

<p>22. Bu itibarla Anayasa’nın 152. maddesinin açık hükmü karşısında bireysel başvuru incelemelerinin başlayacağı dönemde 6216 sayılı Kanun’un hazırlık aşamasında bu yetkinin Anayasa Mahkemesine açıkça verilmesi şeklindeki bir düşünceye rağmen daha sonra bundan vazgeçilmesinden hareketle Anayasa Mahkemesinin bahse konu yetkiyi kullanamayacağı biçimindeki görüşe de katılmak mümkün değildir. Zira bu biçimdeki görüş hem kamu hukukunda yetki ile ilgili yukarıda yer verilen temel ilkeler hem de normlar hiyerarşisi gereği Anayasa’nın 152. maddesine aykırı bir kanun çıkarılamayacağı gerçeği karşısında hukuken savunulamaz.</p>

<p>23. Ek olarak, buradaki yetki konusunu, Anayasa Mahkemesinin siyasi sistem içerisinde bir “anayasal organ” olması yönünü de göz önünde tutarak ele almak gerekir. Zira, Anayasa Mahkemesi, gerçekleştirdiği denetimin önemine binaen bir “anayasal organ” olarak öngörülmüş olup bu minvalde Mahkemenin yetkilerinin dayanağı noktasında Anayasa hükümlerinin çok daha farklı bir değeri ve konumu bulunmaktadır.</p>

<p>24. Nitekim Anayasa Mahkemesinin anayasal organ sıfatını vurguladığım bir karşıoyumdaki açıklamalarım, Anayasa'nın 152. maddesinin bireysel başvuru incelemelerinde, ihlale neden olan kuralın Anayasa'ya aykırılığı durumunda temel bir pozitif dayanak işlevi görmesi gerektiği görüşünü güçlü bir biçimde desteklemektedir. Bu nedenle bahse konu karşıoydaki ilgili kısımlara aşağıda aynen yer vermek uygun olacaktır:</p>

<p><i>“Anayasa kurallarında da görüldüğü üzere Anayasa Koyucunun yargı erki içerisinde Anayasa Mahkemesine yönelik bu yaklaşımı, devletin yasama ve yürütme erklerini oluşturan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı gibi Anayasa Mahkemesini de bir ‘anayasal organ’ şeklinde öngördüğünü ortaya koymaktadır. Bunun içindir ki Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı gibi bir anayasal organ olmasından hareketle Anayasa Mahkemesinin oluşumu, görev ve yetkileri, sahip olduğu güvenceler ve çalışma usulü Anayasa’da oldukça detaylı biçimde düzenlenmiştir. </i></p>

<p><i>Nitekim doktrinde de Anayasa Mahkemesinin yargı organının bir parçası ve yüksek mahkeme niteliği taşımakla birlikte bir diğer özelliği olarak bir ‘anayasal organ’ olduğuna özellikle vurgu yapılmakta olup fonksiyonunun mahiyetinin Mahkemeye yargı içerisinde özel ve öncelikli bir mevki verdiği ifade edilmektedir. Avrupa doktrininde de Anayasa Mahkemelerini herhangi bir yüksek mahkeme değil, bir anayasal organ olarak görme eğilimi mevcut olup, bu bağlamda somut örnek olarak Federal Alman Anayasa Mahkemesinin aynı zamanda anayasal organ olduğu çok net biçimde ifade edilmektedir.</i></p>

<p><i>Anayasa Mahkemesinin anayasal organ olabilmesi için sadece Anayasa’da zikredilmesi yeterli değildir. Mahkemenin bir anayasal organ olarak kabul edilebilmesi için statüsü ve önemli yetkilerinin de Anayasa’da düzenlenmiş olması gerekir. Yine bir anayasal organ olmanın iki önemli sonucu olarak diğer anayasal organlar gibi Anayasa Mahkemesi de kendi içtüzüğünü çıkarma yetkisine sahiptir ve diğer anayasal organlardan daha alt bir konumda olmadığı gibi örgütlenme bakımından anayasal organlardan bağımsız konumdadır. </i></p>

<p><i>İşte bu nedenledir ki bir anayasal organ olması nedeniyle Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, görev, yetki ve işleyişinin doğrudan Anayasa tarafından ve ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiş olmasının bir sebebi vardır. Anayasa’nın kendisine verdiği görev ve yetkilerin bir gereği olarak yasama organını denetleyen Anayasa Mahkemesinin kuruluş ve işleyişinin yasama organının takdirine bırakılmamasıyla anayasa yargısının anlamının zayıflaması önlenmiştir.</i></p>

<p><i>Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, üyelerinin statüsü, görev ve yetkileri, denetim yolları ve kapsamı, kararlarının özellikleri ve çalışma ve yargılama usullerinin Anayasa’da detaylı biçimde belirlenmiş olması nedeniyle bu konularda ayrıntı ile ilgili kanun koyucuya sadece sınırlı bir düzenleme yetkisi tanınmış olduğu görülmektedir. Bu durumun yukarıda da ifade edilmeye çalışıldığı üzere Anayasa Mahkemesinin yasama organını denetlemesinden kaynaklandığı açıktır. Zira denetleyen organın hukuki statüsü ile görev ve yetkilerini belirleme yetkisinin denetlenen organa bırakılması mümkün olamaz<sup>1</sup>. </i></p>

<p><i>Bunun içindir ki Anayasa Mahkemesinin kuruluşu ve yargılama usullerini düzenleyen 6216 sayılı Kanun önemli ölçüde Anayasa tarafından getirilen ayrıntılı Anayasal hükümleri açıklayıp tekrar etmektedir. Bu durum diğer yüksek mahkemelere kıyasla Anayasa Mahkemesinin konumu açısından oldukça önemli bir anayasal güvence olarak görülmektedir<sup>2</sup>. Anayasa Mahkemesinin oluşumu, görev ve yetkileri ve çalışma usulü ve benzeri konuların ayrıntılı biçimde Anayasa’da düzenlenmesi nedeniyle yapısında veya görevlerinde bir değişiklik yapılabilmesi ancak bu konudaki bir Anayasa değişikliği ile mümkün hale gelebilecektir<sup>3</sup>”</i> (Bkz.: “AYM, E.2023/104, K.2023/177, K.T.: 11/10/2023” künyeli kararda Yusuf Şevki Hakyemez’in karşıoyu: §§ 24-29).</p>

<p>25. Yukarıda sıralananlar bağlamında, bir anayasal organ olması hususu da dikkate alındığında, Anayasa Mahkemesinin görevinin ifası noktasında sahip olduğu yetkilerle ilgili olarak asıl bakılması gereken yerin Anayasa hükümleri olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle bakıldığında 6216 sayılı Kanun’da bahse konu yetkinin açıkça verilmemiş olmasının bu yetkinin varlığı ile ilgili değerlendirmelerde hiçbir hukuki değeri bulunmamaktadır.</p>

<p>26. Zira bir anayasal organ olarak Anayasa Mahkemesinin yetkileri ile ilgili asıl bakılması gereken hukuki düzlem Anayasa’dır. Anayasa’nın 152. maddesi, bu yönü ile siyasi parti kapatma davaları ve Yüce Divan sıfatıyla bakılan davalarda olduğu gibi bireysel başvuru incelemelerinde de Anayasa Mahkemesine davaya bakmakta olan mahkeme sıfatı ile önündeki uyuşmazlığa uygulanacak somut kanun hükmünü itiraz yolu ile norm denetimi sıfatıyla görev yapan Anayasa Mahkemesinin önüne taşıma yetkisini vermektedir.</p>

<p>27. Bununla birlikte, giderim yönünden bu şekilde bir görüş savunulduğunda hemen akla benzer başvurularda, Anayasa Mahkemesinin -bugüne kadar benim de katıldığım şekilde- ihlalin dayanağı olan kanun hükmü ile ilgili olarak ya Türkiye Büyük Millet Meclisine çağrıda bulunması (örnek bazı kararlar için bkz.: Y.T. [GK], B. No: 2016/22418, 30/5/2019; Bedrettin Morina [GK], B. No: 2017/40089, 5/3/2020; Sabri Uhrağ [GK], B. No: 2017/34596, 29/12/2020; Muammer Bulut [GK], B. No: 2020/9066, 21/11/2024; Caner Şafak [GK], B. No: 2024/41763, 8/7/2025) ya da derece mahkemelerinden Anayasa’nın 152. maddesindeki itiraz yolu aracılığı ile kuralı Anayasa Mahkemesinin önüne getirme yolunu devreye sokmalarını istemesi gelmektedir (örnek bazı kararlar için bkz.: (Hulusi Yılmaz [GK], B. No: 2017/17428, 1/12/2022; Kemtaş Tekstil İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. [GK], B. No: 2020/22192, 17/5/2023; Mohamma Salem Pashto ve Nazı Salem [GK], B. No: 2019/26339, 17/5/2023; Meryem Boyacıoğlu [1. B.], B. No: 2020/9020, 13/3/2025).</p>

<p>28. Bireysel başvuru incelemelerinde ihlalin bizzat uyuşmazlığın esasını çözecek olan kanun hükmünden kaynaklanması durumunda Anayasa Mahkemesinin kullandığı bu iki yol da yasama organında ve derece mahkemelerinde belli ölçüde karşılık bulmuş ve bu şekilde ihlale sebebiyet veren kanun hükmü ya yapılan çağrı üzerine yasama organı tarafından kaldırılmış veya Anayasa’ya uygun hale getirilmiş ya da itiraz yolu ile derece mahkemelerince Anayasa Mahkemesinin önüne getirildiğinde iptal edilmiştir.</p>

<p>29. Bununla birlikte, ihlal kararının giderim kısmında Anayasa Mahkemesince her iki seçeneğe de yer verilmiş olmasına rağmen, yine de ihlale sebebiyet veren somut kanun hükmünün yasama organı tarafından kaldırılmaması veya itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesinin önüne getirilmemesi durumu söz konusu olabilmektedir (İhlal kararında her iki yol dile getirilmesine rağmen 31.07.2025 tarihine kadar bu çağrılardan olumlu sonuç alınamayan örnek bazı kararlar için bkz.: Mohamma Salem Pashto ve Nazı Salem [GK], B. No: 2019/26339, 17/5/2023; Fikret Aslan [GK], B. No: 2019/41241, 25/2/2025). Böyle bir durumda ise Anayasa Mahkemesinin insan haklarını koruma noktasındaki olumlu gayreti sonuçsuz kalabilmektedir.</p>

<p>30. Oysa, bireysel başvuru mekanizması ancak farklı paydaşların her birinin insan hakları ihlallerini giderme sorumluluğunu etkin biçimde kabul etmesi ve bu konuda kendilerinden beklenen performansı sergilemesi halinde işlerlik kazanacak bir sistemdir. Bu düzeydeki bir uygulama birliğinin varlığı halinde ancak bireysel başvurudan amaçlanan sonuç elde edilebilir.</p>

<p>31. İşte bu çerçevede Anayasa Mahkemesinin ihlalin kanundan kaynaklandığını tespit etmesi durumunda; bu keyfiyeti yasama organına bildirdiğinde yasama organının ihlale sebebiyet veren hükme ilişkin yapması gerekenleri bir an evvel yapması; benzer şekilde derece mahkemelerinin ihlale sebebiyet veren kanun hükmünü itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine taşıması gerekmektedir.</p>

<p>32. Zira, bireysel başvuru bir hak arama yolu olarak işin merkezine Anayasa Mahkemesini koymakla birlikte, bu hak arama yolundan istenilen olumlu sonuçların elde edilebilmesi için kamusal yetki kullanan tüm kişi ve kurumların hak ihlallerine sebebiyet vermeyen bir yaklaşımla görevlerini yerine getirmeye özen göstermeleri fevkalade önem arz etmektedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi dışındaki mahkemelere ve yasama organına ihlallerin ortadan kaldırılması noktasında oldukça önemli görev ve sorumluluklar yüklenmiş durumdadır.</p>

<p>33. Nitekim, Anayasa'nın Başlangıç kısmında belirtildiği gibi, kuvvetler ayrılığı devlet organları arasında bir üstünlük sıralaması değil, yetki ve görevlerin kullanımıyla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliğidir. Bireysel başvuru sistemi de kamusal yetki kullanan tüm kişi, kurum ve kuruluşların bu işbirliği yaklaşımını sergilemesini gerektirmektedir.</p>

<p>34. Bununla birlikte, bireysel başvuru incelemelerinde ihlalin doğrudan kanun hükmünden kaynaklanması halinde, yasama organı ve derece mahkemeleri kendilerinden beklenen katkıyı sunmadığında, devreye artık kaçınılmaz olarak, benim giderim yönünden bu karşıoyda önerdiğim çözüm yolu sokulmalıdır.</p>

<p>35. Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin, ihlale sebebiyet veren kanun hükmünü itiraz yoluyla kendi önüne taşıması yolu çözüm olarak gündeme gelecektir. İfade etmek gerekir ki bu yöntemin “kendi kendine başvuru” biçiminde görülmesi doğru değildir; zira Anayasa’nın 152. maddesi, mahkeme sıfatını haiz tüm yargı organlarına bu yetkiyi tanımıştır. Bireysel başvuruda da Anayasa Mahkemesi aynı sıfatı taşımaktadır.</p>

<p>36. Aksi durumda ihlali giderme noktasında yasama organının kuralı kaldırma veya değiştirme ya da derece mahkemelerinin itiraz yolunu devreye sokma şeklindeki inisiyatiflerini beklemek gerekecektir. Nitekim, gelinen aşama itibariyle, daha önce verilen kimi ihlal kararları bağlamında, mahkemeler ve yasama organının kendilerinden bekleneni tam anlamıyla yapmadığı da gözlemlendiğinden, ihlale yol açan kanun hükmünün bizzat Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenip iptal edilmesi gibi daha etkili bir giderim yolunun uygulanması artık zorunluluk halini almıştır. Bu durum bireysel başvurudaki etkin hukuki korumanın tesisi ve ihlale sebebiyet veren kanun hükmündeki Anayasa’ya aykırılığın giderilebilmesi bakımından gereklidir.</p>

<p>37. Bu kapsamda, bireysel başvuru incelemelerinde bugüne dek ihlalin kanundan kaynaklanması durumunda belirtilen giderim yollarının ne ölçüde etkili olduğunu anlayabilmek için, bu konudaki istatistikleri kısaca incelemekte fayda vardır.</p>

<p>38. Anayasa Mahkemesi ihlalin kanun hükmünden kaynaklanması nedeniyle ilk olarak 30/5/2019 tarihinde yasama organına çağrıda bulunmuştur. Bu karardan iki buçuk yıl sonra 1/12/2022 tarihinde ise Anayasa Mahkemesince derece mahkemelerine Anayasa’nın 152. maddesi gereğince itiraz yolunun çalıştırılması yolu gösterilmeye başlanmıştır.</p>

<p>39. Anayasa Mahkemesi ilk olarak Y.T. kararında (bkz.: Y.T. [GK], B. No: 2016/22418, 30/5/2019) ihlalin kanundan kaynaklandığı gerekçesiyle 6458 sayılı Kanun'un 53. maddesinin (3) numaralı fıkrasında değişiklik yapılması hususundaki keyfîyetin yasama organına bildirilmesine karar vermiştir. Bahse konu ilk çağrı kararından 31.07.2025 tarihine kadar toplam 25 ihlal kararında yasama organına bu şekilde çağrıda bulunulmuştur. Yasama organı ise bu çağrılardan sonra sadece dört tanesinde ihlale sebebiyet veren kanun hükümlerinde değişiklik yapmıştır.</p>

<p>40. İhlalin kanundan kaynaklandığı durumlarda Anayasa Mahkemesi ihlalin giderimi bağlamında Hulusi Yılmaz kararıyla (Hulusi Yılmaz [GK], B. No: 2017/17428, 1/12/2022) birlikte artık ihlale sebebiyet veren ve Anayasa’ya aykırı olan kanun hükmünün iptali için Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesine başvurulmasının başvuruya konu olayın koşulları dikkate alındığında daha doğru bir yol olarak ortaya çıkmakta olduğuna işaret etmeye başlamıştır. Böylece Anayasa Mahkemesi artık ihlalin gideriminin bu şekilde sağlanabileceğini belirterek yeniden yargılama yapmak üzere dosyayı derece mahkemelerine gönderirken, aynı zamanda bu mahkemelerden somut norm denetimi yolu ile ihlale sebebiyet veren kanun hükmünü Anayasa Mahkemesinin önüne getirmelerini beklemektedir. 01/12/2022 tarihinden 31.07.2025 tarihine kadar toplam 13 kararda ihlale sebebiyet veren sekiz kurala ilişkin Anayasa’nın 152. maddesi yolu derece mahkemelerine önerilmiş olup, sadece beş kurala ilişkin somut norm denetimi başvurusu Anayasa Mahkemesine yapılmıştır.</p>

<p>41. Yukarıda yer verilen istatistiki verilerde de görüldüğü üzere Anayasa Mahkemesinin bugüne kadarki karar pratiği göz önüne alındığında, yasama organına yapılan çağrıların fevkalade sınırlı bir kısmında kanun değişikliğine gidildiği; derece mahkemelerine önerilen somut norm denetimi başvurularının ise kısmen gerçekleştirildiği görülmektedir.</p>

<p>42. Gelinen bu aşamada artık Anayasa Mahkemesinin kendisinin bireysel başvuru incelemesi sürecinde itiraz yolunu çalıştırmasının daha isabetli olacağı kanaatinde olduğum için, eldeki dosyada giderim yönünden çoğunluğun ulaştığı <i>“Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması ve Anayasa'ya aykırı olan kanun hükmünün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulup başvurulmayacağının Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca takdiri için yeniden yargılama yapılmak üzere Kayseri 5. Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesi”</i> şeklindeki sonuca katılmamaktayım.</p>

<p>43. Sonuç olarak, bireysel başvuru sisteminin etkili bir hak arama yolu olarak devam edebilmesi için, Anayasa Mahkemesinin ihlalin kanundan kaynaklandığı durumlarda Anayasa’nın 152. maddesi kapsamında itiraz yolunu bizzat işletmesi zorunluluk halini almıştır.</p>

<p>44. Dolayısıyla ihlalin giderimi yönünden eldeki bireysel başvuruda ihlale sebebiyet veren kanun hükmü için itiraz yolunun çalıştırılması gerektiği gerekçesiyle bu dosyada giderim yönünden çoğunluğun ulaştığı sonuca katılmamaktayım.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="5%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="34%">
   <p>Üye</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>

   <p></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p></p>

<p><sup>1</sup> Bülent Tanör / Necmi Yüzbaşıoğlu, Türk Anayasa Hukuku, 20. Bası, Beta Yay., İstanbul, 2020, s. 486-487.</p>

<p></p>

<p><sup>2</sup> Mehmet Merdan Hekimoğlu, Alman Hukuku Işığında Türk Anayasa Yargısının Hukuki Boyutları, Detay Yay., Ankara, 2004, s. 66-67.</p>

<p></p>

<p><sup>3</sup> Yılmaz Aliefendioğlu, Anayasa Yargısı ve Türk Anayasa Mahkemesi, Yetkin Yay., Ankara, 1996, s. 212.</p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/kamulastirma-bedelinin-tasinmazin-kulturel-varligina-iliskin-degerler-dikkate-alinmaksizin-dusuk-belirlendigi-iddiasiyla-yapilan-basvuruya-iliskin-karar</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 09:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/02/yargi/aymada.jpg" type="image/jpeg" length="13283"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Eğitimde Güvenlik Hakkı, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ın Ardından Hukuki Bir Çığlık]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/egitimde-guvenlik-hakki-sanliurfa-ve-kahramanmarasin-ardindan-hukuki-bir-ciglik-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/egitimde-guvenlik-hakki-sanliurfa-ve-kahramanmarasin-ardindan-hukuki-bir-ciglik-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Dün Kahramanmaraşta evvelsi gün Şanlıurfada okullarımıza yönelik peş peşe gerçekleştirilen saldırıların acısı hala yüreğimizde. Canlarımızı yitirdiğimiz olayların hüznünü ve öfkesini bir arada yaşıyoruz.</p>

<p>Bir hukukçu olarak bu vahşetin temel insan hakları bağlamında ne denli derin yaralar açtığını belirtmek zorundayım. Hayatını kaybeden öğrencilerimizi, öğretmenlerimizi ve eğitim çalışanlarını derin bir üzüntüyle ve rahmetle anıyorum. Okullarımız birer bilim, gelişim ve umut yuvası olmalıdır. Okullar yaşam hakkının vahşice son bulduğu olay yerleri olamaz.</p>

<p>Birleşmiş Milletler Eğitim Hakkı Özel Raportörü Farida Shaheed tarafından hazırlanan rapor eğitimde güvenlik hakkının sınırlarını net biçimde ortaya koymaktadır. Bu hak öğrencilerin, eğitimcilerin ve eğitim dışı personelin fiziksel veya psiko duygusal bütünlüklerine yönelik her türlü ihlalden korunmasını zorunlu kılar. Raporda çok net ifade edildiği üzere, güvende olmak ve güvende hissetmek birbiriyle bağlantılı ancak farklı kavramlardır; devletler eğitim kurumlarındaki güvenliğe dair duyulan korku ve endişeleri bahane üretmeksizin ciddiye almak zorundadır.</p>

<p>Eğitim ortamlarında güvenliğin sağlanması eğitim hakkının hayata geçirilmesi için tartışmasız bir ön koşuldur. Öğrencilerin ve eğitimcilerin fiziksel güvenliği bireylerin bütünlüklerine zarar verebilecek tüm tehlikelere karşı koruma kalkanı oluşturmayı gerektirir. Bu koruma kapsamına okullardaki silahlı ve bıçaklı saldırılar ile okul temelli her türlü şiddet eylemi doğrudan girmektedir. Unutulmamalıdır ki, fiziksel ve psiko-duygusal güvenlik birbirinden ayrı düşünülemez; zira bedensel bütünlüğe verilen en ufak zarar aynı zamanda derin bir psikolojik travmanın da kaynağıdır.</p>

<p>Devletlerin eğitimde güvenlik hakkını sağlama konusundaki hukuki yükümlülükleri asla ertelenemez veya başka bir bahane ile geçiştirilemez. Uluslararası insan hakları hukuku uyarınca eğitim kurumlarında ayrımcılığı, tacizi ve şiddeti önleyecek açık ve bağlayıcı protokoller, etkin raporlama ve denetim mekanizmalarını içeren yasalar acilen hayata geçirilmelidir.</p>

<p>Gerçek bir güvenlik fiziksel, psiko-duygusal, sosyal ve dijital olmak üzere tüm boyutları ele alan kapsamlı bir yaklaşımla tesis edilebilir. Bina girişlerine önlem almak veya okullarda özel güvenlik görevlisi görevlendirmek bu işin sadece ufacık bir detayıdır. Raportörün altını önemle çizdiği gibi, eğitim kurumları için yalnızca sertleştirilmiş bir güvenlik stratejisine dayanmak, öğrencilerin polis baskısı hissettiği ve kendi okul topluluklarına karşı birer tehditmiş gibi muamele gördüğü bir "suçlulaştırma kültürü" yaratma tehlikesi taşır. Çözüm okulu bir cezaevi gibi korumak değil; okul yönetimi, öğretmenler, öğrenciler, ebeveynler ve yerel halkın katılımını ve güçlendirilmesini sağlayan "tüm okulu kapsayan bir yaklaşım" benimsemektir.</p>

<p>Yurdun hiçbir köşesinde çocuklarımız ve öğretmenlerimiz okula giderken can korkusu yaşamamalıdır. Adaletin tam anlamıyla tecellisi faillerin en ağır şekilde cezalandırılmasını şart koşar. Bununla birlikte bir daha hiçbir eğitim kurumunun şiddet haberleriyle anılmamasını sağlayacak yapısal sistemlerin kurulması da aynı derecede bir zorunluluk haline gelmiştir.</p>

<p>Güvenlik her bireyin korkuya veya misillemeye maruz kalmadan eğitimdeki tüm insan haklarını özgürce kullanabilmesini gerektirir. Kaybettiğimiz canların anısına en büyük borcumuz bu hakkı kağıt üzerinde bırakmayıp okul koridorlarında fiilen yaşatmaktır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-ziya-celep" title="Av. Ziya CELEP"><img alt="Av. Ziya CELEP" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/04/ziya-celep.png" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-ziya-celep" title="Av. Ziya CELEP">Av. Ziya CELEP</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Kaynakça</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">Shaheed F, 2025, The right to be safe in education, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/egitimde-guvenlik-hakki-sanliurfa-ve-kahramanmarasin-ardindan-hukuki-bir-ciglik-1</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 09:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/ozel-guvenlik-okul.jpg" type="image/jpeg" length="21579"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hizmet Tespit Davası Nedir?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hizmet-tespit-davasi-nedir-alican-cekmez-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hizmet-tespit-davasi-nedir-alican-cekmez-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Tespit davası</strong>; bir hukuksal çıkarın söz konusu olması koşulu ile açılan ve sonunda bir hükümlülük talebi içermeyip duruma göre herhangi bir anlamda bir hükümlülüğe de yol açabilen ve konusuna ilişkin bir hususun bir hükümle tespitini amaçlayan davadır. Bu hüküm kesin hüküm halini aldığında, konusu olan hukuksal durumun varlığı ya da yokluğu yahut tespit konusu belgenin ya da durumun gerçekten olup olmadığı herkese karşı hüküm ifade etmektedir.</p>

<p><strong>Hizmet tespiti davası</strong>, sosyal güvenlik kurumuna hizmet süreleri hiç veya eksik bildirilen, sürekli çalışmasına rağmen işe giriş çıkış yaptırılan, SGK girişleri geç yaptırılan veya sigortasız çalıştırılan işçilerin işverene karşı açacağı iş davası türüdür. Anayasada yer alan sosyal güvenlik hakkına ilişkin olarak ortaya çıkan hizmet tespiti davası kamu düzenini ilgilendirir. 5510 sayılı Sosyal Sigorta ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu madde 86’da hizmet tespiti davası; aylık prim ve hizmet belgesi işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları kurumca tespit edilmeyen sigortalılar çalıştıklarını, hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içinde iş mahkemelerine başvurarak prim ödeme gün sayılarını tespit ettirebilmek için açtıkları davadır.</p>

<p>5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesine göre İş Kanunu’na göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanunu’na dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi işe görevli olarak lüzum görülen yerlerde iş mahkemeleri kurulmakta; bu mahkemeler SGK ile hak sahipleri arasındaki hukuki uyuşmazlıklardan doğan dava ve itirazlara bakmaktadırlar. SGK’ nın davalı olduğu 4/a sigortalılık hizmet tespit davalarında; Sigorta başlangıcının tespiti,</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Sigortalılık sürelerinin tespiti,</li>
 <li>SSK tarım sigortalılığının tespiti,</li>
 <li>Fiili hizmet zammı sürelerinin tespiti,</li>
 <li>Geçerli sigortalılık statüsünün tespiti,</li>
 <li>Prime esas kazancın tespiti,</li>
 <li>Çakışan hizmet sürelerinin tespiti gibi daha özellikli konuların dava konusu edildiği görülmektedir.</li>
</ul>

<p><strong>Hizmet Tespit Davası Şartları Nelerdir?</strong></p>

<p>Hizmet tespit davası açılmadan önce dikkat edilmesi ve yerine getirilmesi gereken şartlar bulunmaktadır. Bu şartlar şu şekilde sıralanabilir:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>İşçinin çalıştığı işyerinin 5510 sayılı kanun hükümlerine uygun şartları sağlayan bir yer olması gerekir.</li>
 <li>Sigortasız iş görme durumu söz konusu ise dava tarihinden önce bu durumun SGK tarafından tespit edilmemiş olması gerekir.</li>
 <li>Hak düşürücü süreye uygun olarak dava açılmalıdır.</li>
 <li>İşçinin çalışma durumunun sigortaya bildirilmemiş veya kazanç ve prim ödeme gün sayılarının eksik bildirilmiş olması gerekir.</li>
 <li>İşçinin sigortalı sayılmayan kişilerden olmaması gerekir.</li>
</ul>

<p><strong>Hizmet Tespit Davası Başvuru Sürecinde Gerekli olan Bilgi ve Belgeler</strong></p>

<p>Hizmet tespit davası başvuru süreci, işçinin eksik veya hatalı bildirilen çalışma sürelerini düzeltmek amacıyla SGK’ya hitaben yazılı bir dilekçe ile başlatılır. İşçi, bu dilekçede, çalıştığı süreyi kanıtlayacak detaylı bilgileri ve delilleri sunar. Gerekli belgeler arasında işe giriş-çıkış kayıtları, bordrolar, iş sözleşmeleri, tanık beyanları ve varsa elektronik iletişim kayıtları yer almaktadır. Bu belgeler, işçinin gerçek çalışma süresini ortaya koyarak hizmet borçlanmasının yapılması için sağlam bir temel oluşturur.</p>

<p>Başvurular, SGK’nın ilgili müdürlüklerine şahsen veya posta yoluyla iletilir; ayrıca, çevrimiçi başvuru sistemleri üzerinden de gerçekleştirilebilmektedir. İşçinin, başvuru dosyasını eksiksiz hazırlaması, belgelerin asılları ve yeminli tercümelerinin eklenmesi büyük önem taşır. Böylece, SGK tarafından yapılan inceleme sonucunda, eksik bildirilen hizmet sürelerinin tespiti sağlanır ve işçinin emeklilik, sağlık sigortası gibi sosyal güvenlik haklarının doğru şekilde korunmasına olanak tanınır.</p>

<p><strong>Hizmet Tespit Davasında İspat ve Deliller</strong></p>

<p>Hizmet tespit davasında, işçinin çalıştığı süreyi ispatlaması, davanın temelini oluşturur. Bu aşamada, işe giriş-çıkış kayıtları, bordrolar, iş sözleşmeleri ve benzeri yazılı belgeler, işçinin gerçekte çalıştığı süreyi ortaya koymada kritik rol oynar. Ayrıca, tanık beyanları ve elektronik iletişim kayıtları gibi ek deliller de sunularak, SGK’nın kayıtlarındaki eksiklik veya hatalı bildirimlerin ispatlanması sağlanır.</p>

<p>Delillerin toplanması ve sunulması sürecinde, belgelerin asılları ve yeminli tercümelerinin eklenmesi büyük önem taşır. İşçinin iddiasını destekleyen tüm delillerin tutarlı, düzenli ve zamanında sunulması, davanın olumlu sonuçlanmasına katkıda bulunur. Bu süreçte, hukuki danışmanlık almak, delillerin doğru bir şekilde dosyalanmasını ve yargı sürecinde etkin bir savunmanın yapılmasını sağlayarak, işçinin hak kaybı yaşamamasına yardımcı olur.</p>

<p><strong>Hizmet Tespit Davasında Görevli Mahkeme ve Yetkili Mahkeme</strong></p>

<p>Hizmet tespit davasında <strong>görevli mahkeme</strong>, iş uyuşmazlıklarını çözmekle yükümlü olan <strong>İş Mahkemeleri</strong>’dir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) Madde 2 uyarınca, bu davalar özel görevli mahkemeler kapsamında değerlendirilir. İş Mahkemesi bulunmayan yerlerde ise görev, <strong>Asliye Hukuk Mahkemesi</strong>’ne aittir. <strong>Yetkili mahkeme</strong> ise, genel kural olarak davalı işverenin yerleşim yeri veya işin yapıldığı yer mahkemesidir (HMK Madde 6-11).</p>

<p><strong>Görevli Mahkeme Nasıl Belirlenir?</strong></p>

<p>· İş Mahkemeleri, hizmet tespit davalarında <strong>özel görevli mahkeme</strong> statüsündedir.</p>

<p>· İşçi ile işveren arasındaki ilişki, doğrudan <strong>iş hukuku</strong> kapsamında olduğu için İş Mahkemesi yetkilidir.</p>

<p>· Örneğin, SGK’ya bildirilmeyen çalışma sürelerinin tespiti için açılan davalarda İş Mahkemesi süreci yönetir.</p>

<p><strong>Hizmet Tespit Davasında Hak Düşürücü Süre</strong></p>

<p>Anayasal sosyal güvenlik hakkı ile ilgili olan hizmet tespit davasının, hak düşürücü süresi mevcuttur. İşçi veya ölümü halinde hak sahipleri, hizmet tespit davasının, hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde iş mahkemesine başvurarak açması gerekir. Kanunda belirtilen bu süre, hak düşürücü süre olup, bu süre geçtikten sonra açılan davalar dinlenemez. İşe giriş bildirgesi verilmesi 5 yıllık hak düşürücü süreyi keser. Bu süreler hâkim tarafından re ’sen nazara alınır.</p>

<p>Hizmet tespit davasının dinlenebilmesi için hak düşürücü sürenin geçmeden davanın açılmış olması gerekmektedir. Bu tür davalarda görülen uyuşmazlıkların büyük bölümü hak düşürücü süreye ilişkindir. Hem 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 79. maddesinde, yönetmelikte gösterilen belgelerin işverence Kuruma verilmemesi veya çalışmanın kurumca saptanamaması durumlarında, tespit davalarının beş yıllık süre içerisinde açılabileceği öngörülmüş ve bu sürecin geçirilmesi halinde bu tür bir iddianın artık dinlenemeyeceğini hükme bağlamış, hem de 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 86. maddesinde aylık prim ve hizmet belgesi işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları kurum tarafından tespit edilemeyen sigortalıların, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içinde iş mahkemesine başvurarak kanıtlamaları öngörülmüştür.</p>

<p>Hak düşürücü sürenin başlangıç ve sonunu belirlemek konusu önem taşımaktadır. İşçinin sigortasız olduğu iddia edilen hizmetlerin geçtiği yılın son gününden başlamak üzere, bu dönem gün, ay ve yıllara ilişkin olabilir. Hizmetin geçtiği sürecin ilişkin olduğu yılın son gününden bu süre başlatılmalıdır.</p>

<p><strong>Örneğin</strong>; 2004 yılının Mayıs ayında geçen 25 günlük bir sigortasız süre için hak düşürücü süre, 31.12.2004 tarihinden, aynı yılın Ocak, Şubat ve Mart aylarına ilişkin 3 aylık bir süre için de, aynı şekilde 31.12.2004 tarihinden itibaren başlatılmalıdır. Çalışmaların birden fazla dönem içerdiği durumlarda ise, her dönem bağımsız olarak kabul edilir ve hak düşürücü süre her bir dönemin ilişkin olduğu yılın son gününden başlatılır.</p>

<p>Hak düşürücü sürenin hesaplanması ise; kanunun öngördüğü beş yıllık süre, hizmetin geçtiği yıl dikkate alınmaksızın ileriye doğru hesaplanır ve bulunan son yılın son gününden bu sürenin bitip bitmediği ortaya konulur. Anlatılan gibi, 2004 yılının son gününden başlayarak hak düşürücü sürenin 2009 yılının son gününde dolduğu kabul edilir. Bunun sonucunda, 2010 yılında açılan 2004 yılına ilişkin bir tespit davası artık dinlenemez.</p>

<p><strong>Hizmet Tespiti Davasında Hak Düşürücü Sürenin İşlememesi</strong></p>

<p>İşverence, usulüne uygun olarak Kuruma verilmiş bulunan sigortalı ile ilgili belgeler hak düşürücü süreyi başlatmadığı gibi; çalışmanın Kurumun yetkili elemanlarınca tespit edildiği durumlarda da, hak düşürücü süre söz konusu olamaz. İşverence verilmesi zorunlu belgeler;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>İşe giriş bildirgesi,</li>
 <li>Aylık prim bildirgeleri,</li>
 <li>Dönem Bordroları, olarak gösterilebilir.</li>
</ul>

<p>Kurum müfettiş tutanak veya raporları, ölçümleme belge ekleri veya Kurum yetkili elemanlarının sigortalıya ilişkin düzenledikleri belgeler Kurumca yapılan belirlemeler olarak kabul edilir ve bu durumlarda hak düşürücü süre söz konusu olmaz. Sicil numarası gösterilmeyen, ancak sigortalının adının yazılı olduğu işverence Kuruma verilen belgeler de hak düşürücü sürenin işlemesine engel olur. Kurumca işleme konulan bir vizite kâğıdının varlığı dahi hak düşürücü sürenin işlemesini durdurur. Hak düşürücü süre içerisinde, işveren aleyhine açılan ancak Kurumun hasım olmadığı tespit davaları da hak düşürücü süreyi keser. Hem işveren hem de Kurumun hasım olmadığı bir davada aynı durum söz konusu olamaz.</p>

<p>Sigortalının ücret ve sosyal haklarıyla ilgili, işveren aleyhine açtığı davalar, hak düşürücü sürenin işlemesine engel olmaz. Anılan davalar sadece işveren aleyhine açılıp, Kurumun hasım olmadığı davalar Kurumu bağlamaz. Kamu kurum ve kuruluşlarına ilişkin işyeri kayıtlarında, sigorta primlerinin kesildiği gözükmekte ise, primlerin kuruma yatırılmaması veya bildirimlerin kuruma verilmemesi sürenin tespitinde hak düşürücü sürenin geçtiğinden söz edilemez. Mirasçılar için hak düşürücü süre; şayet murisin sağlığından bu süre geçirilmemiş ise, ölüm tarihinden itibaren başlatılmalıdır. Askerlik süresinde de, hak düşürücü sürenin işlemediği kabul edilmelidir. İşverence kanunun öngördüğü sürelerle, Kuruma verilmeyen belgelerin, hak düşürücü süre içerisinde verilmesi halinde, hak düşürücü sürenin kesildiği kabul edilmelidir.</p>

<p>İşyerinde çalışmanın sürdürülmesini hak düşürücü sürenin işlemesine engel bulunmadığı gibi, işe giriş bildirgesinden önceki sürelere ilişkin hak düşürücü sürenin gerçekleşmesinde, işe giriş bildirgesinin etkisi bulunmamaktadır. Aynı bakanlığa bağlı işyerlerinden birinde çalışılmış bulunması halinde hak düşürücü sürenin kesildiği kabul edilmelidir. Sigortalının kesintili çalıştığı giriş ve çıkış tarihlerinin belli olduğu dönemler için her bir dönem ayrı ayrı göz önünde tutularak hak düşürücü sürenin geçip geçmediği tespit edilir.</p>

<p>Yasanın açıkça belirlediği üzere, işverence, Kuruma verilmiş bulunan sigortalı işe giriş bildirgeleri hak düşürücü süreyi başlatmadığı gibi; çalışmanın Kurumun yetkili elemanlarınca tespit edildiği durumlarda da, hak düşürücü süre söz konusu olamaz. İşverence verilmesi zorunlu belgeler ise, işe giriş bildirgesi, aylık prim bildirgeleri ve dönem bordroları olarak gösterilebilir. Kurum müfettiş tutanak veya raporları, ölçümleme belge ekleri veya Kurum yetkili elemanlarının sigortalıya ilişkin düzenledikleri belgeler Kurumca yapılan belirlemeler olarak kabul edilir ve bu durumlarda hak düşürücü süre gerçekleşmez.</p>

<p>Öte yandan uygulamada kabul edildiği üzere; Kurumca işleme konulan bir vizite kâğıdının varlığı dahi hak düşürücü sürenin işlemesini durdurur. Hak düşürücü süre içerisinde; işveren aleyhine açılan ancak, Kurumun hasım olmadığı tespit davaları hak düşürücü süreyi kesmez. Sigortalının sosyal haklarıyla ilgili, işveren aleyhine açtığı davalar, hak düşürücü sürenin işlemesine engel olur. Sicil numarası gösterilmeyen, ancak sigortalının adının yazılı olduğu işverence Kuruma verilen belgeler de hak düşürücü sürenin işlemesine mani olur.</p>

<p><strong>Hizmet Tespit Davalarının Sonuçları</strong></p>

<p>Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği’nin 18. Maddesine göre; 5510 sayılı Kanun kapsamında sigortalı olması gerektiği halde;</p>

<p>a- Kurum’un denetim ve kontrolle görevli memurlarınca fiilen yapılan denetimler veya işyeri kayıtlarından yapılan tespitler ya da kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatları gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemeler veya kamu kurum ve kuruluşları ile 5411 sayılı Kanun kapsamındaki kuruluşlar tarafından düzenlenen belge veya alınan bilgiler sonucu,</p>

<p>b- Kanun’un 8. maddesinin yedinci fıkrasına göre kamu idareleri ile Kanun’un 100. maddesine göre 5411 sayılı Kanun kapsamındaki kuruluşlar, döner sermayeli kuruluşlar, diğer gerçek ve tüzel kişilerden doğrudan kamu idareleri ile kanunla kurulan kurum ve kuruluşlarla yapılan protokoller çerçevesinde alınan bilgiler sonucu,</p>

<p>c- Hizmet tespitine ilişkin kesinleşen yargı kararlarına göre,</p>

<p>Kurum’a bildirilmediği tespit edilenlerin tescil işlemleri Sosyal Güvenlik Kurumunca resen yapılır.</p>

<p>Yapılan resen tescil neticesinde mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından dikkate alınır. Ayrıca söz konusu sürelere ilişkin sigorta primine esas kazanç tutarları üzerinden hesaplanacak prim tutarları ile 5510 sayılı Kanun’un 89. maddesi uyarınca hesaplanacak gecikme zammı işverenden istenir.</p>

<p>5510 sayılı Kanun ile prim ödeme yükümlülüğü tamamen işverene verilmiş, sigortalıya ise bu konuda herhangi bir görev verilmemiştir. 5510 sayılı Kanunun 88. maddesine göre; 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen sigortalıları çalıştıran işveren, bir ay içinde çalıştırdığı sigortalıların primlerine esas tutulacak kazançlar toplamı üzerinden bu Kanun gereğince hesaplanacak sigortalı hissesi prim tutarlarını ücretlerinden keserek ve kendisine ait prim tutarlarını da bu tutara ekleyerek en geç Kurumca belirlenecek günün sonuna kadar Kuruma öder.</p>

<p><strong>Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin, 2006/3797 esas ve 2006/13179 karar sayılı 27.11.2006 </strong>günlü kararına konu olayda; <i>Gaziantep İş Mahkemesi’nin Yargıtay tarafından onanan kararıyla, işçinin 15.04.1989-30.9.1997 tarihleri arasındaki 5 yıl 5 ay 15 günlük (toplam 1.965 gün) sigortalı çalışmalarının tespitine karar verildiği, davacının 22.04.2003 tarihli dilekçe ve mahkeme kararı ile tespiti yapılan sürenin sigortalılık süresine eklenmesini talep ettiği, kurumun işverenden primlerin tahsili için gerekli işlemleri yaptığı, ancak tahsilini sağlayamadığını belirtip, mahkeme kararı ile tespit edilen süreye ait primler işverence ödenmediğinden emeklilik için gereken süreye dahil edilmeyeceğini, işveren primlerini işçi tarafından ödenmesi gerektiğini bildirmiştir. İşçi de bunun üzerine yeniden İş Mahkemesi’ne gitmiştir. Davacı işçi, yaşlılık aylığına hak kazandığının tespitini istemiş, mahkeme ise sigortalı çalışmalarından bir kısmının hizmet tespiti davası yoluyla elde edildiğini ve bu hizmetlere ilişkin primlerin işveren tarafından Kurum’a yatırılmadığını, primleri tahsil edilemeyen sürenin sigortalılık süresine eklenemeyeceğini, dolayısıyla prim ödeme gün sayısı koşulunun oluşmadığı gerekçesiyle istemi reddetmiştir. Mahkemenin reddetmesi üzerine işçinin talebiyle temyize gidilmiştir.</i></p>

<p><strong>Yargıtay 21. Hukuk Dairesi yukarıda belirtilen kararında</strong><i> “506 sayılı Yasa’nın 79/10. maddesinde “yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurum’ca tespit edilmeyen sigortalıların çalışmalarını, hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayılarının nazara alınacağı” belirtilmiştir. Yasa’da başka bir koşul öngörülmemiş olup, prim borçlarının ödenmesinden işverenler sorumlu olduğuna, ödenmeyen primlerin tahsil ve takibinden de kurum yetkili ve görevli bulunduğuna göre, Yasa’nın öngördüğü şekilde çalışmaları bildirmeyen işveren ve çalışmayı tespit etmeyen kurumun bu davranışlarının sonucu sigortalıya yüklenmemelidir. Aksi bir düşünce sigortalının hiçbir zaman yaşlılık aylığına ulaşamaması gibi bir sonucu da doğurabilir, bu da sosyal güvenlik ilkeleri ile bağdaşmaz.” diyerek mahkemenin verdiği kararı bozmuştur.</i></p>

<p>Yine Yargıtay’ın bir kararına göre prim borcunun ödenip ödenmediğine bakılmaksızın hizmet tespitiyle kazanılan gün sayısının, hizmet tespitinin kesinleşmesinden sonra Kurum yönünden bağlayıcılık kazanması söz konusudur</p>

<p>5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun “prim ödeme yükümlüsü” başlıklı 87. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde; bu Kanun’un uygulanmasında kısa ve uzun vadeli sigorta kolları ile genel sağlık sigortası ve isteğe bağlı sigorta bakımından 4. maddenin birinci fıkrasının (a) ve (c) bentlerine ve 5. maddenin (a) bendine tabi olanlar için bunların işverenlerinin prim ödeme yükümlüsü olduğu hüküm atına alınarak mevcut hükümler aynen korunmuştur. Yani, hizmet akdine tabi olanlar ile kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan işçilerin primlerinin ödenmesi konusunda mevcut uygulamada olduğu gibi sigortalılara bir yükümlülük getirilmemiş, bu yükümlülük tamamen işverene verilmiştir.</p>

<p>Sosyal Güvenlik Kurumu’nun alacaklarının takip ve tahsiline ilişkin düzenlemeler, genel itibariyle 5510 sayılı Kanun’un 88. maddesinde ve söz konusu maddeye istinaden çıkartılmış olan Sosyal Güvenlik Kurumunca 6183 Sayılı Kanuna Göre Kullanılacak Yetkilere İlişkin Yönetmelikte yer almaktadır. Ayrıca 4447 sayılı Kanun uyarınca işsizlik sigortasına ilişkin ödenmesi gereken primlerin tahsili Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından aynı doğrultuda yapılmaktadır.</p>

<p>5510 sayılı Kanun’un 88. maddesinin 15. fıkrası gereğince, Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Kanunun 51, 102 ve 106. maddeleri hariç, diğer maddeleri uygulanır. 6183 sayılı Kanun’da yer alan kamu alacaklarını koruma yöntemleri Sosyal Güvenlik Kurumu’nun alacaklarının korunması açısından da kullanılmaktadır. Ancak, 6183 sayılı Kanun’da belirtilen yetki ve usule yönelik bir takım düzenlemeler için yönetmelik ile bir takım uyarlamalar yapılması yoluna gidilmiştir. Bu doğrultuda 6183 sayılı Kanun’da bahsedilen koruma yöntemlerinin sosyal güvenliğe yansımaları aşağıdaki şekilde sıralanabilir.</p>

<p><strong>Genel Değerlendirme ve Hukuki Sonuçlar:</strong> Uyuşmazlıkların, mahkemelerde dava açmak suretiyle çözümlenmek istenmesinin, hem idare hem de mükellefler yönünden çeşitli sorunları ve maliyetleri vardır25. Bu sebeple uyuşmazlıkların yargı yoluna taşınmadan idari aşamada çözümlenmesi büyük önem taşımaktadır. Nitekim hizmet tespitlerine ilişkin uyuşmazlıkların yargıya taşınmaması amacıyla bir takım idari çözüm yolları düzenlenmiştir. Ancak bu yolların yeterliliği ve etkinliği tartışılır durumdadır. Nitekim hizmet tespitine ilişkin yetki sınırlılığı beraberinde idari anlamda çözümsüzlüğü ve yargıya başvurmada kaçınılmazlığı beraberinde getirmektedir.</p>

<p>Sosyal güvenliğe ilişkin uyuşmazlıkların idari aşamada çözümlenemediği durumlarda yargı yoluyla çözümlenme söz konusu olmaktadır. Sosyal güvenliğe ilişkin olarak görevli yargı mercilerine bakıldığında ise bir karmaşık olduğu görülmektedir. Öyle ki idari para cezalarına ilişkin uyuşmazlıklar idare mahkemelerinde görülmekte iken diğer uyuşmazlıklar (prim oranının ve işkolu kodunun tespiti, hizmet tespiti, prim tahakkuku ve primlerin tahsilatı) ise iş mahkemelerinde görülmektedir. Sosyal parafiskal yükümlülüklerde bazen bir hukuki durum birden fazla uyuşmazlık ortaya çıkartabilmektedir. Örneğin, bir hizmet tespiti veya asgari işçilik incelemesi sonucunda hem prim tahakkuku hem de idari para cezası söz konusu olabilmektedir. Dolayısıyla bazen bir hukuki durum ile ilgili iki farklı yargı merciine başvurmak gerekebilmektedir. Bu sebeple sosyal güvenliğe yönelik uyuşmazlıklarda yalnızca bir yargı yerinin belirlenmesi yerinde olacaktır.</p>

<p>Ayrıca iş mahkemelerinin daha çok çalışma hayatı ve iş hukuku ile ilgili davalarda uzmanlaşmış olmaları sebebiyle özellikle prim oranı, prim tahakkuku ve prim tahsilatı hususlarındaki kararları Yargıtay’da bozulabilmektedir. Bununla birlikte vergi mevzuatı ile paralellik gösteren bazı hususlarda aynı konu ile alakalı farklı yargı mercilerinin görevli olduğu görülmektedir. Aynı durumları özellikle 6183 sayılı Kanun’un uygulanması açısından ortaya çıkan uyuşmazlıklarda da görmemiz mümkündür. Yaşanan bu durum çoğu zaman şahısların yanlış yargı merciine başvurmalarına da sebep olmaktadır.</p>

<p>İş hukuku ve sosyal güvenlik sistemimizde ortaya çıkan uyuşmazlıklara hizmet tespit davaları özelinde yaklaştığımız zaman karşımıza çıkan en önemli eksikliğin de idari aşamada yaşanan yetki sınırlılığıdır. Nitekim Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği’nin 26. maddesine göre; Kurum’un denetim ve kontrolle görevli memurlarının işyerinde yaptıkları durum tespiti sırasında, sigortalı, işyerinde çalışan diğer sigortalılar, işyeri mahallinde bulunanlar veya işveren beyanına dayanılarak yaptıkları ve tespit tarihinden önceki bir yıllık süreye ilişkin hizmetler de sigortalılıkta dikkate alınır. Yukarıda yer verilmiş olan mevzuat hükmünden de anlaşılacağı üzere fiilen yapılan tespitlerde; tutanakta bir yıldan fazla öncesine ait bir tarih düzenlenmiş olsa bile, en fazla tespit tarihinden bir yıl önceki süreler dikkate alınmaktadır.</p>

<p><strong>HİZMET TESPİTİ DAVASINDA YARGITAY KARARLARI</strong></p>

<p><strong>Yargıtay 10. Hukuk Dairesi 2020/9977 Esas, 2023/9701 Karar</strong> “ <i>506 Sayılı Kanun’un 79/10. maddesi hükmüne göre; Kuruma bildirilmeyen hizmetlerin sigortalı hizmet olarak değerlendirilmesine ilişkin davanın, tespiti istenen hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içinde açılması gerekir. Bu yönde, anılan madde hükmünde yer alan hak düşürücü süre; yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalışmaları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar için geçerlidir. “</i></p>

<p><strong>YARGITAY HGK 2020/10-681E. 2023/1086K. “Bu durumda 01.10.2008</strong> <i>tarihinden önceki döneme ilişkin hizmet tespiti uyuşmazlıklarında 506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu (506 Sayılı Kanun); bu tarihten sonraki dönem bakımından ise 5510 Sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekecektir</i>.</p>

<p><i>Belirtilen amaca yönelik davaların yasal dayanaklarından 506 Sayılı Kanun’un 79. maddesinin 10. fıkrasında “Yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları kurumca tespit edilmeyen sigortalıların hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak hizmet tespiti isteyebilecekleri” düzenlemesine; 5510 Sayılı Kanun’un 86. maddesinin 9. fıkrasında ise “Aylık prim ve hizmet belgesi veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesi işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde iş mahkemesine başvurarak, alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları dikkate alınır” hükmüne yer verilmiştir.</i></p>

<p><i>Bilindiği üzere belli bir dönemdeki çalışmaların tespiti istemini içeren hizmet tespit davası, dava dilekçesinde açıkça belirtilmiş olmasa da 506 Sayılı Kanun’un 79. maddesinin 10. fıkrasında da (5510 Sayılı Kanun’un 86/9. maddesi) düzenlendiği üzere özünde prime esas kazançlarının ve prim ödeme gün sayılarının tespiti talebini de içermektedir. Mahkemenin hizmet tespitine ilişkin ilamı ise işverenin Kuruma vermediği bildirgeler yerine geçecek belge niteliğindedir. Bu nedenle mahkeme dava sonunda vereceği kararda tespit edilen dönem için aylar itibariyle prim ödeme gün sayıları ile 506 Sayılı Kanun’un 77. maddesine (5510 Sayılı Kanun’un 86. maddesi) göre hesaplanacak olan “o dönemdeki” bir günlük ücreti de belirtecektir.”</i></p>

<p><strong>YARGITAY10.HD2022/6927 E. 2023/9824 K</strong>.“<i>Sahte sigortalılığa dayanan davalar hizmet tespiti içerikli olmakla, davanın yasal dayanağını oluşturan 5510 Sayılı Yasa’nın 86. maddesinde bu tür hizmet tespiti davalarının kanıtlanması yönünden özel bir yöntem öngörülmemiştir. Kimi ayrık durumlar dışında resmi belge ve yazılı delillerin bulunması sigortalı sayılması gereken sürelerin saptanmasında güçlü delil olmaları itibariyle sonuca etkili olurlar. Ne var ki bu tür kanıtların bulunmaması halinde somut bilgilere dayanması inandırıcı olmaları koşuluyla bordro tanıkları veya iş ilişkisini bilen komşu işyeri çalışanları gibi kişilerin bilgileri ve bunları destekleyen diğer tanıklarla dahi sonuca gitmek mümkündür.</i></p>

<p><i>Bu tür davalar kamu düzeni ile ilgili olduğundan özel bir duyarlılıkla ve özenle yürütülmeleri zorunlu olup mahkemece, tarafların sunduğu deliller ile yetinilmemeli, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun ilgili hükümleri esas alınarak kendiliğinden araştırma ilkesi benimsenmeli, sigortalılığın kabulü ve hüküm altına alınabilmesi için hizmet akdinin ve eylemli çalışmanın varlığı ortaya konulmalıdır.”</i></p>

<p><strong>YARGITAY 10.HD Esas: 2023/ 2441Karar: 2023 / 9791</strong> <i>“Davalının davacıyı yurt dışı işyerinde çalıştırdığı sabittir. Davacının işvereni de Türk Mevzuatına tabi olan davalıyı hizmet tespitinde davalı göstererek dava açmasında hukuki yararı vardır. Hizmetin tespiti yapılmalı, ancak uzun veya kısa vadeli sigorta kapsamında kaldığını davalı kurum değerlendirilmelidir. Vazgeçilmez ve kamu düzeninden olan sosyal güvenlik hakkını ortadan kaldıracak şekilde, topluluk sözleşmesi kapsamında bildirilmeyen yurt dışında çalışan Türk vatandaşının hizmet tespitini isteyemeyeceğini belirtmek hukuki değildir.</i></p>

<p><i>Kaldı ki mevzuata uymayan davalı işverendir. Hukuk, kurallara uyulmadan yapan işlemleri kabul etmemelidir. Kararın onanması gerekirken, bozulmasına karar verilmesi isabetli değildir. Bu nedenle çoğunluğun bozma gerekçesine katılınmamıştır.”</i></p>

<p><strong>YARGITAY 10.HD Esas:2022/4111 Karar:2022/8459</strong> “<i>Hizmet tespitine ilişkin talebin yasal dayanağı 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun geçiş hükümlerini içeren geçici 7. maddesi gereğince 506 Sayılı Kanun’un 79/10. ve 5510 Sayılı Kanun’un 86/9. maddeleri olup Anayasal haklar arasında yer alan sosyal güvenliğin yaşama geçirilmesindeki etkisi gözetildiğinde, sigortalı konumunda geçen çalışma sürelerinin saptanmasına ilişkin bu tür davalar kamu düzeni ile ilgili olduğundan özel bir duyarlılıkla ve özenle yürütülmeleri zorunludur.</i></p>

<p><i>Bu bağlamda, hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi, temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyip gerek görüldüğünde kendiliğinden araştırma yapılarak delil toplanabileceği açıktır.”</i></p>

<p><strong>Yargıtay 10 Hukuk Dairesi Esas No : 2016/1706 Karar No: 2016/3080 Kesintili Çalışma Hak Düşürücü Süre 18 yaş</strong></p>

<p><i>Dava, 506 sayılı Yasanın 79/10. Ve 5510 sayılı Yasanın 86/9. hükümleri uyarınca açılmış hizmet tespit davasıdır. Bu tür sigortalı hizmetlerin tespitine ilişkin davalar, kamu düzenine ilişkindir. Bu nedenle özel bir duyarlılıkla ve özenle yürütülmesi zorunludur. Bu çerçevede hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi, temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, bu tür davalarda tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyerek, gerekli araştırmaların re’sen yapılması ve kanıtların toplanması gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır.</i></p>

<p><i>İnceleme konusu davada; davacı, 01.10.1992 – 01.02.2013 tarihleri arasında davalı işverene ait işyerinde çalıştığının tespitini talep etmiş, Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş ise de, hüküm eksik araştırma ve incelemeye dayalıdır. Davalı işveren ve bazı tanıkların, davacının talep konusu dönemde yurt dışına gidip geldiğini beyan etmeleri karşısında, çalışmanın kesintili olup olmadığının tespiti açısından davacının yurt dışına giriş çıkış tarihleri araştırılmalı, bildirim yapılmayan dönemlerin bu tarihler olup olmadığı incelenmeli, çalışmanın kesintili gerçekleştiği anlaşılır ise hak düşürücü süre yönünden irdeleme yapılmalı, böylelikle, kayıtlarda görünmeyen davacı çalışmalarının, hangi nedenlerle kayıtlara geçmediği ya da bildirim dışı kaldığı hususu, çalışmanın varlığı ve süresi yöntemince araştırılmalı, kabule göre de davacının 20.04.1993 tarihinde 18 yaşını dolduracağı gözetilerek, 506 sayılı kanunun 60/G maddesi hüküm kurulurken dikkate alınmalı, böylelikle uyuşmazlık konusu husus, hiçbir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak biçimde çözümlenip, deliller hep birlikte değerlendirilip takdir edilerek, varılacak sonuç uyarınca bir karar verilmelidir.</i></p>

<p><i>Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular göz ardı edilerek, eksik araştırma ve inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>O halde, davalılar vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.</i></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-alican-cekmez" title="Av. Alican ÇEKMEZ"><img alt="Av. Alican ÇEKMEZ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2023/09/alican-cekmez.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-alican-cekmez" title="Av. Alican ÇEKMEZ">Av. Alican ÇEKMEZ</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hizmet-tespit-davasi-nedir-alican-cekmez-1</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 09:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/12/terazi/thems-kitapsa.jpg" type="image/jpeg" length="39355"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR, CMK 111]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK 111 – Adlî Kontrolün Kaldırılması ve İtiraz Süreci</p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 111 Açıklaması </p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sürecinde bireyin özgürlüğünü sınırlayan her tedbirin geçici olması, hukuk devleti ilkesinin temel gereklerinden biridir. Adlî kontrol tedbiri, tutuklamaya alternatif olarak kişisel özgürlüğü koruyan bir güvence niteliği taşır. Ancak bu tedbirin süresiz biçimde devam etmesi, kişi hak ve özgürlükleriyle bağdaşmaz.</p>

<p>Bu videoda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 111. maddesini (CMK 111) ele alarak adlî kontrolün hangi koşullarda kaldırılabileceğini, başvuru yollarını ve itiraz sürecini ayrıntılı şekilde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan konular:</p>

<p>CMK 111 nedir?<br />
Adlî kontrolün kaldırılması nasıl talep edilir?<br />
Hâkim veya mahkeme bu talebi nasıl değerlendirir?<br />
Adlî kontrol kararına itiraz mümkün müdür?<br />
Adlî kontrol tedbirinin süresi ve ölçülülük ilkesi</p>

<p>Öne çıkan noktalar:<br />
CMK’nın 111. maddesi, adlî kontrolün kaldırılmasına ilişkin açık bir yol belirleyerek bireyin özgürlüğünü korur. Şüpheli veya sanık, adlî kontrolün kaldırılmasını talep edebilir; hâkim veya mahkeme de bu talebi en geç beş gün içinde karara bağlamak zorundadır. Ayrıca, kararlara karşı itiraz hakkı tanınarak yargısal denetim sağlanır.</p>

<p>Bu düzenleme, adil yargılanma hakkı, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkesi açısından büyük önem taşır. Adlî kontrolün bir cezaya dönüşmemesi, yalnızca yargılamanın gerektirdiği ölçüde uygulanması, hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.</p>

<p>Bu video, ceza muhakemesi, adlî kontrol uygulaması ve kişi özgürlüğü üzerindeki yargısal güvenceler konularında bilgi edinmek isteyen hukuk öğrencileri, avukat adayları ve hukuk meraklıları için hazırlanmıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 09:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/l__BEvTYoto/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="18242"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler</p>

<p>CMK 110 – Adlî Kontrol Kararı Nedir? | Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 110 Açıklaması | Hukuki Haklarım</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sistemimizde kişi özgürlüğü, en temel haklardan biridir. Ancak bu özgürlük, bazen adaletin sağlanması amacıyla sınırlanabilir. İşte bu noktada tutuklama tedbirine alternatif bir koruma önlemi olan adlî kontrol devreye girer.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110. maddesini (CMK 110) ele alarak, adlî kontrol kararının kim tarafından verileceğini, hangi aşamalarda uygulanabileceğini ve nasıl değiştirilebileceğini ayrıntılı biçimde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan başlıklar:</p>

<p>CMK 110 nedir?<br />
Adlî kontrol kararı kim tarafından verilir?<br />
Hâkim adlî kontrol kararında değişiklik yapabilir mi?<br />
Kovuşturma aşamasında adlî kontrol nasıl uygulanır?<br />
Cumhuriyet savcısının adlî kontroldeki rolü nedir?<br />
*Adlî kontrol tedbirinin amacı ve hukuk devleti ilkesiyle ilişkisi</p>

<p>Öne çıkan kavramlar:<br />
Adlî kontrol kararı, tutuklama tedbirine alternatif olarak kişi özgürlüğünü daha az kısıtlayan bir sistem getirir. Bu sayede hem yargılamanın güvenliği sağlanır hem de bireyin temel hak ve özgürlükleri korunur. CMK 110, yargılamanın her aşamasında adlî kontrolün uygulanmasına ve değiştirilebilmesine imkân tanıyarak hukuk devleti ilkesinin güçlü bir yansımasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/mqXtkUoSSR4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="33135"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Nedir, Nasıl Düzenlenir CMK 109]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi kapsamında yer alan *“adlî kontrol”* tedbiri ele alınıyor. Tutuklamanın istisna, özgürlüğün ise esas olduğu anlayış doğrultusunda düzenlenen bu madde, kişi özgürlüğünü korurken kamu güvenliğini de sağlamayı amaçlıyor.</p>

<p>Adlî kontrol, şüpheli veya sanığın tutuklanmaksızın belirli yükümlülüklere tabi tutularak denetim altına alınmasıdır. Bu sistem, hem kaçma veya delilleri karartma riskini önlemeyi hem de bireyi tamamen özgürlüğünden yoksun bırakmadan yargılama sürecini güvence altına almayı hedefler.</p>

<p>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p>

<p>Tutuklama nedenleri bulunsa bile hâkim adlî kontrol kararı verebilir mi?<br />
Tutuklama yasağı olan hâllerde adlî kontrol uygulanabilir mi?<br />
Adlî kontrol kapsamında hangi yükümlülükler getirilebilir?<br />
“Konutu terk etmeme” yükümlülüğü ne anlama gelir?<br />
7242 ve 7331 sayılı Kanun değişiklikleri adlî kontrol sistemine ne kazandırmıştır?<br />
Adlî kontrol süresi cezadan düşülür mü?</p>

<p>Bu video, *Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi* kapsamında adlî kontrol kurumunun kapsamını, uygulanma koşullarını, getirilen yenilikleri ve kişi özgürlüğü üzerindeki etkilerini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 06:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Mmnn1gDQv-k/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="23583"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bakan Gürlek: Savunmanın güçlenmesi, yargının ve toplumsal güvenin güçlenmesidir]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek, yargı teşkilatına hitaben yaptığı konuşmada, güçlü bir adalet sisteminin ancak aynı ideale inanan ve sorumluluğu birlikte taşıyan güçlü bir teşkilatla mümkün olacağını belirterek, “Birlikte başaracağız, birlikte güçleneceğiz.” dedi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Gürlek, hâkimler, savcılar, avukatlar, adalet personeli ve infaz koruma teşkilatının büyük bir aile olduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>“AYNI KÜRSÜDEN GELİYORUM”</strong></p>

<p>Bakan Gürlek, 20 yıl boyunca hâkim ve savcı olarak görev yaptığını hatırlatarak, adliye koridorlarının sesini, dosyaların yükünü ve yargı mensuplarının sorumluluğunu yakından bildiğini söyledi.</p>

<p>“Bugün sizlere aynı kürsüde görev yapmış bir meslektaşınız olarak hitap ediyorum.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının meselelerini içeriden bildiğini ve iş yükünün farkında olduğunu ifade etti.</p>

<p><strong>YAPISAL SORUNLAR İÇİN YENİ ADIMLAR</strong></p>

<p>Göreve başladıkları andan itibaren yapısal sorunların çözümü için çalışmaları başlattıklarını dile getiren Gürlek, iş yükü analizlerinin yeniden yapılacağını, norm kadro sisteminin güncelleneceğini ve performans ölçütlerinin daha adil ve objektif bir zemine oturtulacağını açıkladı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hâkim ve savcıların mesleki gelişimini destekleyen uzmanlaşma ve eğitim modellerinin hayata geçirileceğini belirten Gürlek, adalet personelinin özlük haklarının iyileştirilmesi için somut adımlar atılacağını kaydetti.</p>

<p><strong>“ŞEFFAFLIK VE LİYAKAT ESAS OLACAK”</strong></p>

<p>Adaletin yalnızca kanunu doğru uygulamak olmadığını, kurum içinde hakkaniyeti güçlendirmenin de önemli olduğunu vurgulayan Gürlek, şeffaflığın artırılacağını, liyakatin esas alınacağını ve kurumsal aidiyetin güçlendirileceğini ifade etti.</p>

<p>“Bu teşkilat benim yuvamdır.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının tüm unsurlarının ortak emeğiyle daha güçlü bir yapıya kavuşacağını söyledi.</p>

<p><strong>AVUKATLARA MESAJ: “YARGININ VAZGEÇİLMEZ PARÇASISINIZ”</strong></p>

<p>Konuşmasında savunma makamına özel vurgu yapan Gürlek, avukatların yargının üç sacayağından biri olduğunu belirterek, “Savunma güçlü olduğunda adalet gerçek anlamda hayat bulur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Avukatların mesleklerini güven içinde ve saygınlıkla sürdürebilmeleri için gerekli ortamın güçlendirileceğini kaydeden Gürlek, barolarla daha yakın ve düzenli istişare mekanizmaları kurulacağını bildirdi.</p>

<p><strong>“BÜYÜK BİR ADALET AİLESİYİZ”</strong></p>

<p>Türkiye genelinde 26 bin 765 hâkim ve savcı, 96 bin 53 adalet personeli, 83 bin 929 Ceza ve Tevkifevleri teşkilatı mensubu ve 208 bin 223 avukatla büyük bir adalet ailesi olduklarını belirten Gürlek, aynı ideale inanan güçlü bir bütün olduklarını kaydetti.</p>

<p>Gürlek, “Birlikte daha adil bir gelecek inşa edeceğiz.” ifadeleriyle konuşmasını tamamladı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/H5Vdk8HEEDk/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="81173"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklunun Salıverildiğinde Yükümlülükleri Nelerdir CMK 106]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Tutuklunun Salıverildiğinde Yükümlülükleri Nelerdir CMK 106</p>

<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 106. maddesi kapsamında salıverilen kişinin yükümlülükleri ele alınıyor. Tutukevinden çıkan bir kişinin adres bildirim yükümlülüğü, adres değişikliğini bildirme zorunluluğu ve bildirmeme durumunda doğacak hukuki sonuçlar ayrıntılı biçimde açıklanıyor.</p>

<p>Birçok kişinin farkında olmadığı bu yükümlülükler, dava sürecinde savunma hakkını doğrudan etkileyen ve yargılamanın kesintisiz yürütülmesini sağlayan önemli konulardır. Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p>

<p>Salıverilen kişi hangi bilgileri bildirmek zorundadır?<br />
Adres değişikliği nasıl ve ne zaman bildirilmelidir?<br />
Bildirim yapılmazsa tebligat nasıl geçerli olur?<br />
İhtar süreci nasıl işler ve hangi belgeler düzenlenir?<br />
CMK m.106’nın amacı nedir?</p>

<p>Bu video, salıverilen kişinin sorumluluklarını, tebligatın geçerliliğini, yargılamanın adil yürütülmesini ve hak kayıplarının önlenmesini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/vz86x23hrLw/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="54980"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek gündeme ilişkin soruları yanıtladı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Feb 2026 23:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/bsNmtSsrlGc/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="75102"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklulukta Şüpheli veya Sanığın Salıverilme İstemleri CMK 104]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Tutuklulukta Şüpheli veya Sanığın Salıverilme İstemleri CMK 104</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 104 ve 105. maddelerinde düzenlenen salıverilme istemi (tahliye talebi) kurumunu ele alıyoruz. Bu hükümler, tutuklama tedbirine karşı en önemli güvencelerden birini oluşturarak, şüpheli veya sanığın bireysel başvuru hakkını ve mahkeme tarafından tutukluluğun denetlenmesini güvence altına alır.</p>

<p><strong>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</strong></p>

<p>Salıverilme istemi nedir ve hangi aşamalarda talep edilebilir?<br />
CMK m.104 ve 105 neyi düzenler?<br />
Tutukluluk hangi makamlarca denetlenir?<br />
Sulh Ceza Hâkimi, mahkeme, Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay bu süreçte nasıl görev yapar?<br />
Salıverilme istemine ilişkin usul nasıldır ve karar süreleri nelerdir?<br />
Terör veya örgüt faaliyeti kapsamındaki suçlarda süre farkı neden vardır?<br />
Tahliye taleplerine itiraz nasıl yapılır?</p>

<p>Bu video, özgürlük hakkının korunması, tutuklama tedbirinin denetimi, itiraz yolları ve adil yargılanma hakkı konularında temel hukuki bilgiler sunmaktadır.<br />
Ayrıca, CMK 104 ve 105 hükümlerinin, bireyin özgürlüğünü koruyan hızlı, denetlenebilir ve hukuka uygun bir sistem oluşturduğunu detaylarıyla açıklamaktadır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104</guid>
      <pubDate>Thu, 12 Feb 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/HyLPmzX8YUg/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="38029"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklunun Durumunun Yakınlarına Bildirilmesi Hakkı | CMK 107 |]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 107. maddesi, yani tutuklunun durumunun yakınlarına bildirilmesi konusunu ele alıyoruz.</p>

<p>Tutuklama kararı verildiğinde yakınlara bilgi verilmesi nasıl olur, kim bilgilendirilir, yabancı uyruklular için süreç nasıl işler? Tüm detayları bu videoda bulabilirsiniz.</p>

<p>Bu videoda öğrenecekleriniz:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK 107 nedir?</p>

<p>Tutuklama kararı alındığında kim bilgilendirilir?</p>

<p>Tutuklu kişi ailesine haber verebilir mi?</p>

<p>Yabancı uyruklu tutuklular için konsolosluk bildirimi nasıl yapılır?</p>

<p>Bu düzenlemenin amacı ve insan haklarıyla bağlantısı nedir?</p>

<p>Bu düzenleme, hem kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını hem de aile bağlarının korunmasını güvence altına alır. Ayrıca yabancı uyruklu tutukluların konsolosluk korumasına erişimini sağlar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107</guid>
      <pubDate>Sat, 31 Jan 2026 15:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/OtFl4vYXEXo/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="37924"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklulukta İncelenme Süresi, Ne Kadar Süreler İle Değerlendirme Yapılır | CMK108 |]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-incelenme-suresi-ne-kadar-sureler-ile-degerlendirme-yapilir-cmk108</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-incelenme-suresi-ne-kadar-sureler-ile-degerlendirme-yapilir-cmk108" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. maddesi, yani tutukluluk süresinin sınırları konusunu ele alıyoruz. Tutuklama kararı ne kadar süreyle uygulanabilir, hangi hâllerde uzatılabilir, çocuklar ve ağır suçlar açısından durum nasıldır? Tüm bu soruların yanıtlarını bu videoda bulabilirsiniz.</p>

<p>📘 Bu videoda öğrenecekleriniz:</p>

<p>CMK 102 nedir?</p>

<p>Tutukluluk süresi ne kadar olabilir?<br />
Hangi suçlarda tutukluluk uzatılabilir?<br />
Katalog suçlar ve terör suçlarında tutukluluk süresi neden uzundur?<br />
18 yaşından küçükler için tutuklama süresi nasıl uygulanır?<br />
Uzatma kararlarında hangi gerekçeler aranır?<br />
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları bu konuda ne diyor?</p>

<p>Bu düzenleme, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının korunması, hukuk devleti ilkesinin güçlendirilmesi ve masumiyet karinesinin gereği olarak keyfî tutuklulukların önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ayrıca, katalog suçlar ve terörle mücadele kapsamındaki suçlarda öngörülen uzun tutukluluk sürelerinin, uygulamada ne gibi sorunlara yol açtığı ve AİHM’in bu konuda Türkiye’ye yönelik kararlarında neleri eleştirdiği de detaylı biçimde açıklanmıştır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-incelenme-suresi-ne-kadar-sureler-ile-degerlendirme-yapilir-cmk108</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Jan 2026 22:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/3UIwS8bH73w/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="47433"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Savcının Tutuklama Kararının Geri Alınmasını İstemesi, CMK Madde 103]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/savcinin-tutuklama-kararinin-geri-alinmasini-istemesi-cmk-madde-103</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/savcinin-tutuklama-kararinin-geri-alinmasini-istemesi-cmk-madde-103" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 103. maddesi, yani Cumhuriyet savcısının tutukluluğa ilişkin yetkileri konusunu ele alıyoruz. Tutuklama kararının kaldırılması nasıl olur, savcı hangi durumlarda şüpheliyi serbest bırakabilir, hâkim ve savcı yetkileri arasındaki fark nedir? Tüm bu soruların yanıtlarını bu videoda bulabilirsiniz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>📘 Bu videoda öğrenecekleriniz:</p>

<p><strong>CMK 103 nedir?</strong></p>

<p>Cumhuriyet savcısının serbest bırakma yetkisi hangi durumlarda uygulanır?<br />
Tutuklama kararının kaldırılmasını kim talep edebilir?<br />
Adli kontrol tedbiri nedir ve ne zaman uygulanır?<br />
Savcının serbest bırakma yetkisi hangi aşamada geçerlidir?<br />
Anayasa’nın 19. maddesi bu konuda neyi güvence altına alır?<br />
AİHS (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) özgürlük ve güvenlik hakkı ile bu düzenleme arasındaki ilişki nedir?</p>

<p>Bu düzenleme, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının korunması, hukuk devleti ilkesinin güçlendirilmesi ve tutuklamanın sürekli gözden geçirilmesi gerektiği yönündeki anayasal ilkenin somut bir yansımasıdır.</p>

<p>Cumhuriyet savcısına tanınan bu yetki, tutukluluğun istisnaî olma niteliğini güçlendirir, keyfî özgürlük kısıtlamalarının önüne geçer ve özgürlük lehine yargısal denetimin etkinleşmesini sağlar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/savcinin-tutuklama-kararinin-geri-alinmasini-istemesi-cmk-madde-103</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Jan 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/I-GtWxno8mo/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="50165"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="81274"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="25116"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="61938"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="28985"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="77462"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="10584"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="83166"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="99912"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="49183"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="72459"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
