<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 16 Jun 2026 08:44:49 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2025/6197 E., 2025/7421 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20256197-e-20257421-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20256197-e-20257421-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 06.10.2025 tarihli, 2025/6197 E., 2025/7421 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>9. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2025/6197 E., 2025/7421 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi<br />
SAYISI : 2024/2437 E., 2025/1400 K.<br />
İLK DERECE MAHKEMESİ: Bursa 12. İş Mahkemesi<br />
SAYISI : 2020/605 E., 2024/178 K.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı ... (... Şirketi) vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. DAVA</strong></p>

<p>Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 21.04.2014-20.05.2019 tarihleri arasında ...( ...) alt işveren şirketleri olan diğer davalı Şirketlerde harita şefi- takograf başı olarak, 8.000,00 TL ücret ile yemek, servis ve benzeri haklarla çalıştığını, 20.05.2019 tarihinde, "Yeni yatırım alamadık, çalışma sona erdi." denilerek iş sözleşmesine son verildiğini, ... tarafından işine son verilirken birtakım evraklar imzalaması gerektiğinin söylendiğini, 31.07.2019 tarihinde 20.518,00 TL "arabuluculuk ile anlaşılan tutar" açıklaması ile hesabına para gelince durumu anladığını, arabuluculuk görüşmesi yapılmadığını, müvekkilinin arabulucuyu görmediğini, çıkış belgeleri arasında muhasebeci tarafından arabuluculuk tutanağının imzalatıldığını ileri sürerek arabuluculuk tutanağının iptali ile kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ile yıllık ücretli izin alacaklarının davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong></p>

<p>1. Davalı ...(...), ... (...), ... (...) vekili cevap dilekçesinde; zamanaşımı def'inde bulunduklarını, davacının 20.05.2019 tarihinde arabulucuya başvurduğunu, kendisi ile anlaşma sağlandığını, anlaşılan tutarın kendisine ödendiğini, bu davayı açmakta hukuki yararı bulunmadığını, davacının müvekkili Şirketlerin çalışanı olmadığını, ... ile ... personeli olduğunu, müvekkili Şirketler sözleşmenin tarafı olmadığından fesih ile gündeme gelebilecek alacaklardan sorumlu olmadıklarını, arabuluculuk tutanağı kapsamında davacıya hak etmiş olduğu kıdem ve ihbar tazminatlarının ödendiğini, müvekkili Şirketler nezdinde başkaca alacağı bulunmadığını, davacının 07.11.2017 tarihli kendi imzasını taşıyan istifa dilekçesi bulunduğunu, müvekkili Şirketlerde kural olarak fazla çalışma yapılmadığını, nadiren de olsa fazla çalışma yapılması durumunda karşılığının bordroya yansıtıldığını, bordroların imzalı olduğunu, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalışma olmadığını, davacının yıllık ücretli izin alacağı bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.</p>

<p>2. Davalı Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) Genel Müdürlüğü vekili cevap dilekçesinde; davacının imzalamış olduğu ihtiyari arabuluculuk tutanağı ile anlaşmaya varıldığını, dava konusu alacaklardan müvekkilinin sorumlu tutulabilmesinin mümkün olmadığını, davacının ... ile ... iş oraklığının alt yüklenicisi olan ... ile ... bünyesinde çalıştığını savunarak davanın husumetten reddini istemiştir.</p>

<p>3. Davalı ... (...) vekili cevap dilekçesinde; arabuluculuğa konu edilen alacaklar bakımından dava açılamayacağını, zamanaşımı def'inde bulunduklarını, davanın husumetten reddi gerektiğini, davacının fazla çalışma, hafta tatili, yıllık ücretli izin ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının bulunmadığını, davacının yaptığı fazla çalışmaların kayıt altına alındığını, karşılıklarının ödendiğini, ücret bordrolarının imzalı olduğunu, davacının kıdem tazminatı hakkının bulunmadığını, ihbar öneli verildiğini savunarak davanın reddini istemiştir.</p>

<p>4. Davalı ... vekili cevap dilekçesinde; arabuluculuk görüşmesinde taraflar arasında anlaşma sağlandığını, ihtiyari arabuluculuk anlaşma tutanağının usule uygun hazırlandığını, davacı tarafın kendi iradesi ile tutanağı imzaladığını, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde taraflarca dava açılamayacağını, dava açılmasında hukuki yarar bulunmadığını, zamanaşımı def'inde bulunduklarını savunarak davanın reddini istemiştir.</p>

<p>5. Davalı ..., süresinde cevap dilekçesi sunmamıştır.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong><br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; arabuluculuk tutanağında taraf olarak gösterilen ... yetkililerinin tutanakta imzalarının bulunmadığı, diğer taraf temsilcilerinin ise ad soyadlarının belirtilmediği, ayrıca tutanakta açıkça toplantının nerede ve hangi saatte yapıldığının belirtilmediği, davacı vekilinin müvekkilinin iradesinin fesada uğratıldığı iddiasının usulüne uygun delillerle ispatlandığı, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 39. maddesi gereğince davanın 1 yıllık hak düşürücü süre içerisinde açıldığı, bu hâli ile taraflar arasında yapılan davaya konu 14.05.2019 tarihli, 2019/49800 sayılı ihtiyari arabuluculuk tutanağının geçersizliğinin tespiti ile iptaline karar verilmesi gerektiği, davacının bünyesinde çalıştığı ... farklı projelerde farklı asıl işverene veya asıl işverenlere/adi ortaklıklara hizmet verdiği, davacının da bu farklı projelerde çalıştığı, bu kapsamda son olarak organik bağ bulunduğu belirtilen ... çalıştığı, hizmet süresinin 21.04.2014-17.05.2019 tarihleri arasında toplam 5 yıl 26 gün olduğu, TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğünün ihale makamı olduğu ve bu davalı bakımından davanın reddi gerektiği, dinlenen tanıkların kayıt dışı ödemenin varlığını doğruladığı, emsal ücret yazı cevapları ve tanık anlatımlarının davacının iddiasını doğruladığı, davacının 364,06 TL günlük brüt ücret, 372,73 TL günlük brüt giydirilmiş ücret ile çalıştığı, davacının iş sözleşmesinin tazminata hak kazanılacak şekilde sona erdiği konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmadığı, davacının yıllık ücretli izin alacağının olduğu, imzalı bordroların bulunduğu dönemlerin hesaplamadan dışlandığı, davacının tanık beyanlarına göre hesaplanan fazla çalışma, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının bulunduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong><br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı ... vekili ve davalı ... vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; ihtiyari arabuluculuk anlaşma tutanağının iptaline karar verilmesinin isabetli olduğu, davacının davalı işyerinde çalışmakta iken iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından feshedilerek ayrılışının Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) Kod 04 (işveren tarafından haklı neden bildirilmeden fesih) olarak bildirildiği ve davacıya kısmi kıdem ve ihbar tazminatı ödendiği, davacının kıdem ve ihbar tazminatına hak kazandığı, davacının hizmet süresi nazara alındığında 70 günlük yıllık ücretli izin hakkı bulunduğu, bu iznin kullanıldığı ya da ücretinin ödendiğinin usulünce kanıtlanamadığı, Mahkemece verilen kararın yerinde olduğu, davalı tarafından sunulan ücret bordroları, dinlenen taraf tanıkların beyanları dikkate alındığında, davacının ara dinlenmeler ve tahakkuk bulunan aylar düşüldükten sonra haftalık 45 saatin üzerinde dönem dönem değişen sürelerle fazla çalışma yaptığı, bir kısım ulusal bayram genel tatil günlerinde ve hafta tatili günlerinde çalıştığının anlaşıldığı, davalı işverenin bu çalışmaların karşılığının ödendiğini kanıtlayamadığı gerekçesiyle davalı ... ve davalı ... istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong><br />
A. Temyiz Sebepleri<br />
Davalı ... vekili temyiz dilekçesinde;<br />
1. İhtiyari arabuluculukta anlaşma sağlandığını, davanın hukuki yarar yokluğundan reddi gerektiğini, usulüne uygun düzenlenen son tutanağın tarafların özgür iradeleri ile imzalandığını,<br />
2. Müvekkili Şirketin, davacının ...çalışma süresinden sorumlu tutulmasının hukuka aykırı olduğunu,<br />
3. Giydirilmiş ücret hesabının hatalı olduğunu,<br />
4. Davacının kıdem ve ihbar tazminatına hak kazanmadığını,<br />
5. Davacının fazla çalışma ve hafta tatili ücreti alacağının bulunmadığını,<br />
6. Ulusal bayram ve genel tatil ücretine hükmedilmesinin hatalı olduğunu,<br />
7. Yıllık ücretli izin alacağının hüküm altına alınmasının hatalı olduğunu ileri sürmüştür.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe<br />
Uyuşmazlık, ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesinin geçerli olup olmadığı, davalı ... davacının dava dışı ...çalışmasından sorumlu olup olmadığı, davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanıp kazanmadığı, ücret ile fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ile yıllık ücretli izin alacaklarının ispatı ve hesaplanmasına ilişkindir.<br />
Davalı ... davacının dava dışı ... geçen çalışmasından sorumlu olup olmadığı hususunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmaktadır.<br />
... veya holdingler bünyesinde yer alan çalışmalar açısından; çalışma hayatında işçinin sigorta kayıtlarında yer alan işverenin dışında grubun başka şirketlerine hizmet verdiği, yine işçinin bilgisi dışında birbiri ile bağlantısı olan bu Şirketler tarafından sürekli giriş çıkışlarının yapıldığı sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Sadece şirketler arasında organik bağdan söz edilerek işçilik alacaklarından aralarında bağlantı bulunan işverenlerin birlikte sorumluluğuna gidilmesi veya birden fazla şirkette geçen çalışmalar için sadece bir şirketin sorumluluğunun yeterli görülmesi mümkün değildir. Belirtmek gerekir ki aynı gruba ait olan şirketlerin aralarında organik bağ bulunması olağandır. İşçilik alacaklarının belirlenmesi noktasında, kural olarak aynı gruba ya da holdinge bağlı farklı tüzel kişiliği haiz şirketlerde geçen hizmetlerin birleştirilmesi mümkün olmaz. Bu gibi durumlarda işçilik alacaklarının hesabında, hizmetlerin değerlendirilmesi ve işverenlerin sorumluluklarının belirlenmesi için şirketler/işverenler arasında işyeri devri, iş sözleşmesi devri, asıl işveren alt işveren ilişkisi veya birlikte istihdam olgularının bulunup bulunmadığının somut olarak belirlenmesi gerekir.<br />
Tüzel kişiler arasında sadece organik bağ bulunması, çalışma döneminin tamamına ilişkin alacaklardan işçinin çalışmış olduğu her bir tüzel kişinin müteselsilen sorumlu olması sonucunu doğurmaz. Zira sadece organik bağın varlığı tüzel kişilik perdesinin kaldırılması için yeterli değildir.<br />
Somut uyuşmazlıkta; davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkilinin 21.04.2014 tarihinde ... alt işverenleri olan ... harita şefi topograf başı olarak çalışmaya başladığını, 29.12.2015 tarihinde çıkışının yapılarak 30.12.2015 tarihinde ..., ..., ... ve ... giriş çıkış yapılarak çalışmasının sürekli ve hiç ara vermeden devam ettiğini, 20.05.2019 tarihinde "Yeni yatırım alamadık, çalışma durduruldu." denilerek müvekkilinin iş sözleşmesine son verildiğini iddia etmiştir. SGK kayıtlarına göre davacının 30.01.2013-13.03.2014, 21.04.2014-29.12.2015, 30.12.2015-28.02.2017, 01.03.2017-21.11.2017 tarihleri arasında ... Şirketinde, 22.11.2017-17.05.2019 tarihleri arasında dava dışı ... çalıştığı anlaşılmıştır. İlk Derece Mahkemesince Şirketler arasında organik bağ bulunduğu gerekçesi ile davacının ... geçen çalışmasından da davalı ... sorumlu tutulmuş ise de bu kabul şekli hatalıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dairemiz uygulamasına göre aralarında organik bağ bulunan işverenler arasında birlikte işverenlik, işyeri devri, asıl işveren alt işveren ilişkisi gibi bir hukuki ilişki varsa birlikte sorumluluk söz konusu olabilir. Bunun dışında tüzel kişilik perdesinin arkasına sığınmanın hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilebileceği gibi bir durum bulunmadıkça salt organik bağdan hareketle işçi işveren ilişkisinin kabul edilmesi doğru olmaz. Dava dilekçesinde ... ile ... Şirketi arasında organik bağ bulunduğu iddiasında da bulunulmamıştır. Birlikte işverenlik, işyeri devri, asıl işveren alt işveren ilişkisi gibi bir hukuki ilişkinin ispatlanmadığı somut davada, davalı ..., davacının dava dışı ...çalışma dönemlerinden kaynaklanan işçilik alacaklarından sorumluluğu bulunmadığından, davalı ... yazılı şekilde sorumluluğuna hükmedilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. Davacının talebi ile bağlı kalınarak, davacı işçinin sadece davalı ... nezdinde sigortalı olarak çalıştığı dönemler olan 21.04.2014-29.12.2015, 30.12.2015-28.02.2017, 01.03.2017-21.11.2017 tarihleri arasındaki çalışmaları yönünden davalı ... sorumluluğu bulunduğu kabul edilmek suretiyle dava konusu alacaklar bakımından bir değerlendirme yapılarak karar verilmesi gerekmektedir.</p>

<p><strong>VI. KARAR</strong><br />
Açıklanan sebeple;<br />
1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,<br />
2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,<br />
Bozma sebebine göre davalı ... vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına,<br />
Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,<br />
Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,<br />
06.10.2025 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.</p>

<p><br />
<strong>K A R Ş I O Y</strong></p>

<p>Arabuluculuk anlaşma tutanağına bağlanmış işçilik alacaklarının anlaşma tutanağına rağmen dava konusu edilip edilemeyeceği ve edilebilecekse bunun koşulları uyuşmazlık konusudur.</p>

<p>Bu hususa ilişkin olarak mevzuat hükümleri incelendiğinde karşımıza çıkan hükümler, 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'na (6325 sayılı Kanun) 7036 sayılı Kanun'un 24. maddesi ile eklenen ve 4. fıkra bakımından 7445 sayılı İcra ve İflas Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 35. maddesiyle değiştirilen 18/4-5 hükümleridir.</p>

<p>6325 sayılı Kanun'un 18/4 hükmüne göre "Kanunlarda icra edilebilirlik şerhi alınmasının zorunlu kılındığı hâller hariç, taraflar ve avukatları ile arabulucunun, ticari uyuşmazlıklar bakımından ise avukatlar ile arabulucunun birlikte imzaladıkları anlaşma belgesi, icra edilebilirlik şerhi aranmaksızın ilâm niteliğinde belge sayılır."<br />
Aynı Kanun'un 18/5 hükmü ise "Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz." şeklindedir.</p>

<p>Yukarıya alınan maddelerin gerekçesi ise sırasıyla;<br />
"6325 sayılı Kanunun 18 inci maddesine eklenen dördüncü fıkra ile, taraflar ve avukatları ile arabulucunun birlikte imzaladıkları anlaşma belgesinin, icra edilebilirlik şerhi aranmaksızın ilâm niteliğinde belge sayılacağı hükme bağlanmaktadır. Bu düzenleme yapılırken 19.03.1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 'Uzlaşma sağlama' başlıklı 35/A maddesi dikkate alınmaktadır. Zira bu maddede 'Avukatlar dava açılmadan veya dava açılmış olup da henüz duruşma başlamadan önce kendilerine intikal eden iş ve davalarda, tarafların kendi iradeleriyle istem sonucu elde edebilecekleri konulara inhisar etmek kaydıyla, müvekkilleriyle birlikte karşı tarafı uzlaşmaya davet edebilirler. Karşı taraf bu davete icabet eder ve uzlaşma sağlanırsa, uzlaşma konusunu, yerini, tarihini, karşılıklı yerine getirmeleri gereken hususları içeren tutanak, avukatlar ile müvekkilleri tarafından birlikte imza altına alınır. Bu tutanaklar 09.06.1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 38 inci maddesi anlamında ilâm niteliğindedir.' hükmü yer almaktadır."</p>

<p>"6325 sayılı Kanunun 18 inci maddesine eklenen beşinci fıkra ile, arabulucu huzurunda anlaşılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağı hüküm altına alınmaktadır. Anlaşılan hususların bilahare dava edilemeyeceği dikkate alındığında arabulucu tarafından düzenlenecek ve taraflar ve varsa temsilcileri veya avukatları tarafından imzalanacak anlaşma tutanağında 'anlaşılan hususların' net bir şekilde ortaya konulmasında zorunluluk bulunmaktadır. Örneğin işçi ve işveren tarafı kıdem ve ihbar tazminatı ile fazla mesai ücreti konusunda anlaştıklarında arabulucunun bu kalemleri ayrıca ve açıkça tutanağa bağlamasında fayda görülmektedir. Anlaşma tutanağının içeriğinden 'anlaşılan hususlar' net bir şekilde görülebilmeli ve bilahare dava açma yasağına tâbi olan bu hususlar tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça tespit edilebilmelidir." şeklindedir.</p>

<p>Arabuluculuk anlaşma tutanağının ilâm niteliğinde belge kabul edilmesi, "Anlaşılan hususlarda taraflarca dava açılamaz." şeklindeki hüküm, 18. maddenin 4 ve 5. fıkralarının gerekçesi ve 6325 sayılı Kanun'un TBMM’de 07.06.2012 tarihinde kabul edilen ilk metninde yer almayan 18. maddenin 4 ve 5. fıkralarının görülen ihtiyaç ve lüzum üzerine yaklaşık beş yıl sonra çıkarılan 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun 24. maddesiyle Kanun'a eklenmiş olması hususları birlikte değerlendirildiğinde, kanun koyucunun açık iradesinin arabulucu önünde konuşulup anlaşma tutanağına bağlanan hususların, arabuluculuk anlaşma tutanağı hukuken geçerliliğini yitirmeden hiçbir şartta dava konusu edilmesine müsade etmemek olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır.<br />
Hiç kuşkusuz anlaşma tutanağındaki imzanın sahteliğinin veya taraflardan birisinin iradesinin fesada uğratılmış olduğunun veya arabuluculuk görüşmesinin usulüne uygun yapılmadığının tespiti durumunda, anlaşma tutanağının iptal edilmesi mümkündür ve iptal kararının kesinleşmesi ile birlikte yukarıda değinilen dava açma yasağı ortadan kalkacağından iptal edilen anlaşma tutanağındaki hususlar dava konusu edilebilecektir.<br />
Anlaşma tutanağının sahteliği veya irade fesadı ile sakatlığı veya arabuluculuk görüşmesinin usulüne uygun yapılmadığı iddiası, doğrudan doğruya açılacak bir alacak veya işe iade davasında görülmesi mümkün bir ön sorun mudur yoksa işe iade veya alacak davasından önce ve bağımsız bir dava olarak açılması zorunlu mudur sorusunun cevabı uyuşmazlığın özüne tekabül etmektedir.</p>

<p>Kanun'un "Anlaşılan hususlarda dava açılamaz." şeklindeki net ve emredici hükmü ile aynı doğrultudaki gerekçesi ve anlaşma tutanağını ilâm niteliğindeki belgelerden sayan yaklaşımı karşısında, dava açma yasağı ortadan kalkmadan yani arabuluculuk tutanağı iptal edilip bu karar kesinleşmeden anlaşma tutanağına konu hususlarda dava açılması mümkün olmadığından, bu hususun doğrudan doğruya açılacak işe iade veya alacak davası içerisinde ön sorun olarak tartışılıp karara bağlanmasına yasal olanak bulunmamaktadır. Kanunun açık hükmünün olduğu yerde yorum veya işçi lehine yorum gibi argümanlarla açık kanun hükmü boşa çıkarılamaz. Bu aşamada hemen belirtmek gerekir ki, eğer 6325 sayılı Kanun ilk çıkarıldığı hâliyle kalsaydı yani yaklaşık beş yıl sonra 7036 sayılı Kanun'un 24. maddesi ile 18. maddeye eklenen 5. fıkra olmasaydı hiç kuşkusuz arabuluculuk anlaşma tutanağının geçerli olup olmadığı ilgisine göre açılacak işe iade veya alacak davasında ön sorun olarak incelenebilirdi. Ancak açıkça belli ki kanun koyucu tam da bu olasılığı engellemek için bilinçli bir tercihle yukarıda değinilen ek maddeyi 6325 sayılı Kanun'a monte etmiştir. Kanun koyucunun iradesi ve kanun hükmü bu kadar açıkken bu yasal değişiklik yapılmamış gibi davranmaya devam etmenin de izahı yoktur.</p>

<p>Bu hususta bir diğer görüş de iptal davasının ön sorun olarak ele alınamayacağını benimseyip müstakil dava niteliğini kabul etmekle birlikte, anlaşma tutanağının iptali davası ile duruma göre anlaşma tutanağının konusunu oluşturan işe iade veya alacak davasının birlikte açılabileceği ancak bu durumda müstakil iki davanın varlığı nedeniyle her ikisi bakımından da (işin doğası gereği önce iptal davası ile ilgili karar verilecektir) ayrı ayrı hüküm kurmak gerektiği şeklindedir ki, bu görüşe de katılmak mümkün değildir. Şöyle ki yukarıda da izah olunduğu üzere anlaşma tutanağının hukuken varlığını sürdürdüğü herhangi bir zaman dilimi içerisinde kanundan kaynaklanan dava açma yasağı nedeniyle anlaşma tutanağının konusu olan hususların dava konusu edilmesi mümkün değildir. İlgili kanun hükmü bu durumu açıkça ve yoruma imkan bırakmayacak netlikte düzenlemiştir. Meseleyi bir örnek üzerinden açıklamak gerekirse örneğin, arabuluculuk anlaşma tutanağına bağlanmış kıdem tazminatı bakımından, hem arabuluculuk anlaşma tutanağının irade fesadı nedeniyle iptali ve hem de bakiye kıdem tazminatının tahsili talepli davada, anlaşma tutanağının konusu kıdem tazminatının dava edildiği tarih nedir? Hiç kuşkusuz anlaşma tutanağının iptalinin istendiği tarihtir. Peki bu tarih itibarıyla arabuluculuk anlaşma tutanağı hukuken geçersiz midir? Yine hiç kuşkusuz henüz iptal edilip bu yöndeki karar kesinleşmediği için arabuluculuk anlaşma tutanağı hukuken geçerliliğini devam ettirmektedir. Peki arabuluculuk anlaşma tutanağı hukuken geçerliyken anlaşma tutanağına konu husus dava konusu edilebilir mi? 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmündeki açık ve kesin emredici düzenleme nedeniyle edilemez.<br />
Meselenin tartışılması gereken bir diğer yönü de davanın miktarı veya türü bakımından kesinlik hususudur.</p>

<p>Bu hususta da iki farklı görüş ortaya çıkmış olup Dairemizin çoğunluk görüşü, iptal davası ile duruma göre işe iade veya alacak davası birlikte açılmış ve mahkemenin de iptal istemi ve sonrasındaki dava bakımından ayrı ayrı hüküm kurduğu hâl ile arabuluculuk anlaşma tutanağının neden geçersiz olduğunu izahla birlikte ayrıca iptal talebinde bulunulmayan ve doğrudan işe iade veya alacak talep edilen davalarda, mahkemenin arabuluculuk anlaşma tutanağının geçersizliği iddiasını ön sorun olarak inceleyip bu yönde hüküm fıkrası kurmadan doğrudan diğer taleple ilgili karar verdiği durumda, arabuluculuk anlaşma tutanağının geçersizliği hususunun bağımsız bir dava olmayıp diğer davada değerlendirilmesi gereken ön sorun olduğu, buna bağlı olarak da ön sorun olarak incelenecek bağımsız bir dava olmayan geçersizlik hususunun kesinliğe etkisi olmadığı şeklindedir ki kanaatimizce burada ulaşılan sonuçta hukuka uygun değildir. Konunun daha iyi anlaşılması bakımından yine örnek vermek gerekirse, işe iade hususunda arabulucuya gitmiş ve arabuluculuk görüşmesi anlaşma ile sonuçlanmış işçinin, iradesinin fesada uğratıldığını iddia edip arabuluculuk anlaşma tutanağının iptalini ve işe iadesini veya geçersizliğin nedenlerini açıkladıktan sonra arabuluculuk anlaşma tutanağının iptalini istemeden doğrudan işe iadesine karar verilmesini istediği bir davada, mahkeme iptal/geçersizlik hususunu ister ön sorun olarak değerlendirmiş isterse iptal/geçersizlik hususu ile işe iadeyi ayrı iki dava olarak niteleyip iki ayrı hüküm kurmuş olsun, bölge adliye mahkemelerinin işe iadeye dair verecekleri kararlar tür itibarıyla temyizi kabil kararlardan olmadığı için bu kararın Yargıtay tarafından incelenemeyeceği yönündedir. Keza konu işe iade değilde alacak ise bu defada temyiz edenin sıfatına göre bakılması gereken ret veya kabul miktarı temyiz sınırının altında ise temyiz incelemesinin miktar bakımından kesinlik nedeniyle yapılamayacağı yönündedir.</p>

<p>Yukarıda birkaç kez izah edildiği üzere arabuluculuk anlaşma tutanağına bağlanan hususlarda söz konusu anlaşma tutanağı açılacak bağımsız bir davada iptal ettirilip kararın kesinleşmesi sağlanmadan dava açılamaz. Davanın bağımsız iptal davası olarak açılması hâlinde verilecek karar tür itibarıyla temyize tâbi olduğu gibi bir miktar söz konusu olmadığı için miktar bakımından kesinliğe de takılmayacak ve her hâlde temyizen incelenmesi mümkün olacaktır. Bizce birlikte dava açılması yine yukarıda izah ettiğimiz üzere mümkün olmamakla birlikte bir an için mümkün olduğunu düşündüğümüzde de tek başına iptal davası iken temyizi kabil olan bir kararın yanına ilave bir dava geldi diye temyizi kabil olmaktan çıktığını düşünmenin hukuki ve mantıki bir dayanağı da bulunmamaktadır.<br />
Yine yukarıda izah edildiği üzere birlikte açılan davalarda iptal/geçersizlik hususunun ayrı bir dava olmayıp diğer davada çözümlenmesi gereken ön sorun olduğu görüşüne katılmamız ve temyiz/kesinlik meselesine bu gözle bakmamız mümkün değildir.</p>

<p>Kabul ettiğimiz görüşün, müstakil açılacak iptal davasının yıllar sonra kesinleşeceği gerçeği karşısında, işçinin bu zaman zarfında alacaklarının zamanaşımına uğrama riski ile alacağına oldukça geç kavuşma riskini barındırması hususunda gelmesi muhtemel eleştiriler bakımından da konunun açıklığa kavuşturulmasında fayda vardır. Öncelikle açık ve kesin bir kanun hükmünün uygulanmasından sosyal kaygılarla imtina edilemez. Diğer taraftan dava açmanın kanunen yasak olduğu dönem bakımından dava zaman aşımının işlemeye devam ettiği de işin mahiyeti gereği düşünülemez; kaldı ki 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 153/6 hükmü de bu konu bakımından değerlendirilmeli ve tartışılmalıdır.</p>

<p>Son olarak değinilmesi gereken bir husus da 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 208/3 hükmündeki "Bir belgenin sahteliğini iddia eden kimse, bunu aynı mahkemede ön sorun şeklinde ileri sürebileceği gibi, bu konuda ayrı bir dava da açabilir." hükmüdür. Buradaki düzenleme "bunu aynı mahkemede ön sorun olarak ileri sürebileceği gibi" ifadesinden de açıkça anlaşılacağı üzere görülmekte olan bir davada taraflardan birisi tarafından sunulan delil niteliğindeki belgeye ilişkin olup, ilâm niteliğindeki belgelerden sayılan ve dava açma engeli teşkil eden arabuluculuk anlaşma tutanağının bu kapsamda değerlendirilmesi kanaatimizce mümkün değildir. Çünkü birisi dava açılmasına engel teşkil etmeyen ama davanın sonucunu etkileyebilecek bir delilken, diğeri doğrudan doğruya davanın açılmasına kanunen engel olan ilâm niteliğinde bir belgedir. Mahiyeti gereği de açılmış bir davada sonradan ileri sürülmesinden ziyade dava açılırken başlangıçta davacı tarafından getirilmesi beklenir. Aynı zamanda bu düzenleme sadece sahtecilik (imza inkarı) iddiasına ilişkin olup irade fesadı iddiasını ve diğer hususları kapsamaz. Diğer taraftan 6100 sayılı Kanun'un bu hükmü karşısında özel hüküm olduğu tartışmasız olan 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmünün varlığı karşısında uygulanma imkânı yoktur ve anılan madde hükmü nedeniyle arabuluculuk anlaşma tutanağının iptaline ilişkin davanın müstakil bir dava olarak açılması zorunludur.</p>

<p>Sonuç olarak toparlamak gerekirse;<br />
6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmündeki açık hüküm nedeniyle, arabuluculuk anlaşma tutanağına bağlanan konularda sahtecilik, irade fesadı veya arabuluculuk sürecinde usulsüzlük iddiasında bulunarak dava açmak isteyen kimse öncelikle müstakil bir arabuluculuk anlaşma tutanağının iptali davası açmalı, eğer tutanağın iptaline karar verilir ve bu karar kesinleşirse ancak bu kesinleşmeden sonra arabuluculuk anlaşma tutanağına konu hususlarda dava açılabilmelidir.<br />
Arabuluculuk anlaşma tutanağının geçersizliği doğrudan açılmış bir alacak veya işe iade davasında ön sorun olarak değerlendirilemez.<br />
Arabuluculuk anlaşma tutanağının iptali ile buna bağlı olarak işe iade veya alacak talepli iki dava, dava yığılması şeklinde birlikte açılamaz ve görülemez. Birlikte açılan davalar bakımından hukuki vasıflandırma adı altında veya başka bir yöntemle iptal istemli dava diğer davanın ön sorunu olarak nitelendirilemez.<br />
Birlikte açılan davalarda duruma göre işe iade veya alacak davası tefrik edilerek ayrı bir esasa kaydedilmeli ve bu talep bakımından dava tarihi itibarıyla 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmünün dava açılmasına izin vermemesi gerekçe gösterilerek usulden ret kararı verilmelidir.</p>

<p>Arabuluculuk anlaşma tutanağının iptali/geçersizliği hususu, bağlantılı diğer davada değerlendirilmesi gereken ön sorun olamayacağından, her ne şekilde açılırsa ve her ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın, sadece arabuluculuk tutanağının iptali istemli bağımsız bir dava kabul edilmesi gereken talep nedeniyle verilecek her türlü karara karşı her durumda temyiz yolunun açık olduğu kabul edilmelidir.</p>

<p>Arabuluculuk görüşmesi sonrasında anlaşmaya varılamadığına dair düzenlenmiş tutanak eklenerek açılan davada aynı talepler bakımından daha önce arabuluculuk anlaşma tutanağı düzenlendiğinin yargılama esnasında ortaya çıkması durumunda 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmünün dava açılmasına izin vermemesi gerekçe gösterilerek usulden ret kararı verilmelidir. Bu durum dava dilekçesinde açıklanıp anlaşma tutanağının iptali istendikten sonra anlaşmaya varılamadığına dair tutanağa bağlı olarak talepte bulunulmuş olması hâlinde ise iptal istemi tefrik edilip ayrı bir esasa kayıtla davaya devam olunmalı diğer dava ise yine aynı şekilde yukarıdaki gerekçeyle usulden reddolunmalıdır.</p>

<p>Usulüne uygun şekilde bağımsız olarak açılacak iptal davasının görülmesi süresince zamanaşımı süresinin durduğu kabul edilmelidir.<br />
Şeklindeki hukuki ve vicdani kanaatim nedeniyle, arabuluculuk tutanağının iptali ile alacak istemli davanın birlikte açılıp görülebileceğini kabul eden Sayın Çoğunluk görüşüne katılamıyorum.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20256197-e-20257421-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 07:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/07/yargi/yargitayd4ss.jpg" type="image/jpeg" length="82717"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2024/8763 E., 2024/10645 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20248763-e-202410645-k-sayili-karari-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20248763-e-202410645-k-sayili-karari-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 04.07.2024 tarihli, 2024/8763 E., 2024/10645 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>9. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2024/8763 E., 2024/10645 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesi<br />
SAYISI : 2024/237 E., 2024/779 K.<br />
KARAR : İstinaf başvurusunun esastan reddi<br />
İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 31. İş Mahkemesi<br />
SAYISI : 2022/683 E., 2023/519 K.<br />
MAHKEMESİ : Ankara 12. İş Mahkemesi<br />
SAYISI : 2023/10 E., 2023/21 K.</p>

<p>Taraflar arasındaki arabuluculuk tutanağının iptali ve işe iade davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleşen davaların reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><br />
<strong>I. DAVA</strong><br />
1. Davacı vekili asıl dava dilekçesinde; davacının, davalı işyerinde resepsiyon görevlisi olarak 02.01.2018 tarihinden iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiği 19.12.2022 tarihine kadar çalıştığını, müvekkilin iş sözleşmesinin oldu bittiye getirilmek suretiyle ve planlı bir şekilde otele davet edilen bir arabulucu aracı kılınarak işverenin talepleri doğrultusunda düzenlenen arabuluculuk tutanağı ile feshedildiğini, iş sözleşmesini sonlandırma işleminin müvekkilinin gerçek iradesini yansıtmadığını ileri sürerek iş sözleşmesinin feshini içeren ihtiyari arabuluculuk anlaşma tutanağının iptaline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>2. Davacı vekili birleşen dava dilekçesinde; davacının iş sözleşmesinin 19.12.2022 tarihinde haksız ve usulsüz olarak feshedildiğini, daha önceden ayarlanan bir arabulucu ile sanki gerçek anlamda ortada taraflar arasında uzlaşarak yapılan iradi bir iş sözleşmesi feshi söz konusuymuş gibi tutanak hazırlatılıp davacıya imzalattırıldığını, iş sözleşmesi sonlandırma işleminin hem müvekkilinin gerçek iradesini yansıtmadığını hem de sözleşmesinin feshinde müvekkilinin herhangi bir kusurunun bulunmadığını ileri sürerek iş sözleşmesinin feshinin geçersizliğinin tespiti ile işe iadesine, somut davanın, bağlantılı olan Ankara 31. İş Mahkemesinin 2022/683 Esas sayılı dosyası ile birleştirilmesine karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong><br />
1.Davalı vekili asıl davaya cevap dilekçesinde; davacının, arabuluculuk sürecini iyiniyet kurallarına aykırı şekilde reddetmesini makul bulmanın mümkün olmadığını, bütün hesapları bizzat onaylayan ve haklarını bilen davacının arabuluculuk sürecine ilişkin iddialarını kabul etmediklerini, usulüne uygun olarak yapılan arabuluculuk süreci neticesinde tarafların ... iradeleriyle anlaşmaya vardıklarını savunarak davanın reddini istemiştir.</p>

<p>2. Davalı vekili birleşen davaya cevap dilekçesinde; ihtiyari arabuluculuk yoluyla aralarındaki iş ilişkisini anlaşma ile sona erdirdiklerini, söz konusu arabuluculuk dosyasının davacının işe iade davasından doğabilecek haklarını da kapsadığını, taraflar arasında geçerli ve ilâm hükmündeki anlaşma belgesine rağmen açılan davanın başkaca bir hususun araştırılmasına dahi gerek olmadan reddine karar verilmesi gerektiğini belirterek davanın reddini istemiştir.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong><br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; taraflar arasında yapılan ihtiyari arabuluculuk görüşmeleri sonucunda imzalanan arabuluculuk tutanağının hata, hile ve ikrah gibi irade fesadına maruz kalınması nedeniyle imzalandığı hususunun dosya kapsamındaki delillerle ispatlanamadığı, davacının haklarını ve arabuluculuk tutanağını imzaladığında sonuçlarını bilebilecek durumda olduğu, ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesinin iptali talebinin reddi gerektiği, davacının ihtiyari arabuluculuk sürecinde iradesinin sakatlandığı hususunda ispat gerçekleşmediğinden arabuluculuk müzakeresi sonucu anlaşma sağlanan işe iade talebi yönünden de davanın dava şartı yokluğu nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle asıl ve birleşen davaların reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong><br />
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar<br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.</p>

<p>B. İstinaf Sebepleri<br />
Davacı vekili istinafa başvuru dilekçesinde; davacının 02.01.2018 tarihinden iş sözleşmesinin davalı tarafından haksız olarak feshedildiği 19.12.2022 tarihine kadar görevini layıkıyla yerine getirdiğini, davalının, iş sözleşmesini haksız ve usulsüz olarak feshettiğini, davalı Şirketin sözde haksız olarak iş sözleşmesini feshettiği müvekkiline kıdem tazminatı ödediğini, davalı tarafından planlanan iş sözleşmesini sonlandırma işleminin davacının gerçek iradesini yansıtmadığını ve sözleşmenin feshinde müvekkilinin herhangi bir kusurunun söz konusu olmadığından, arabuluculuk tutanağının iptali ile müvekkilinin işine iade edilmesi gerektiğini, usulüne uygun bir arabuluculuk müzakeresinin/görüşmesinin dahi yapılmadığını, başvurucu işverenin işçi işveren uyuşmazlıkları için kanunen getirilen arabuluculuk uygulamasını kanuna karşı hile yapmak suretiyle uygulattığının görüldüğünü, arabuluculuk tutanağının 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 30 vd. maddelerinde yer alan hükümler nedeniyle (arabuluculuk tutanağı korku yaratmak suretiyle imzalatıldığından) iptali gerektiğini; dolayısıyla müvekkilinin de işe iadesinin gerektiğini belirterek istinaf yoluna başvurmuştur.</p>

<p>C. Gerekçe ve Sonuç<br />
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; ihtiyari arabuluculuk anlaşma tutanağına göre işçilik alacakları ile işe iade konusunda taraflarca anlaşma sağlandığı, işçinin işveren nezdinde hizmet dönemine ilişkin olarak anlaşılan kalemler hariç geçmiş dönem ücret, hafta tatili, yol ve yemek, ulusal ... ve genel tatil, prim ve ikramiye, sosyal yardım, yıllık izin, fazla çalışma, asgari geçim indirimi, kötüniyet tazminatı, haksız fesih tazminatı, ayrımcılık tazminatı, maddi ve manevi tazminat alacağı bulunmadığının belirtildiği, toplam 51.772,30 TL ödeme konusunda mutabakat sağlandığı, işçinin işe iade talebinin bulunmadığı, buna bağlı parasal haklar ile işe iade sonrası boşta geçen süre ücreti ve işe başlatmama tazminatı taleplerinin olmadığı konusunda tutanağın düzenlendiği, ihtiyari arabulucunun tutanakta belirtilen adresi ile davalı işyeri adresinin aynı olmadığı, tutanak tarihi olan 20.12.2022 tarihli işyeri kamera kayıtlarının Mahkemece incelemeye alındığı, ses detayı olmayan kayıtlarda davacı ile muhasebeci olduğu belirtilen kişinin konuştukları ve el sıkışarak işçinin ayrıldığının görüldüğü, beyanlarına başvurulan tek tanığın da arabulucu görüşmesi konusunda görgüye dayalı bilgisi bulunmadığı gözetilerek ve imzaların geçerliliği konusunda da herhangi bir iddia olmadığından davacının iradesinin fesada uğratıldığının davacı tarafça ispat edilemediği, işe iade davası yönünden de ihtiyari arabuluculukta anlaşma sağlandığı göz önüne alınarak istinaf sebeplerine itibar edilmediği gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong><br />
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar<br />
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.</p>

<p>B. Temyiz Sebepleri<br />
Davacı vekili, istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü sebepleri belirterek kararı temyiz etmiştir.</p>

<p>C. Gerekçe<br />
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme<br />
Uyuşmazlık, ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesinin iptali davası ile birleşen işe iade davasının birlikte görülüp görülemeyeceği noktasında toplanmaktadır.</p>

<p>2. İlgili Hukuk<br />
1.6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 371 inci maddesi.</p>

<p>2. 6100 sayılı Kanun'un "Davaların ayrılması" kenar başlıklı 167 nci maddesi şu şekildedir:<br />
" (1) Mahkeme, yargılamanın iyi bir şekilde yürütülmesini sağlamak için, birlikte açılmış veya sonradan birleştirilmiş davaların ayrılmasına, davanın her aşamasında, talep üzerine veya kendiliğinden karar verebilir. Bu durumda mahkeme, ayrılmasına karar verilen davalara bakmaya devam eder.<br />
"</p>

<p>3. 6100 sayılı Kanun'un "Bekletici sorun" kenar başlıklı 165 inci maddesi ise şöyledir:<br />
"(1) Bir davada hüküm verilebilmesi, başka bir davaya, idari makamın tespitine yahut dava konusuyla ilgili bir hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı ise mahkemece o davanın sonuçlanmasına veya idari makamın kararına kadar yargılama bekletilebilir."</p>

<p>4. 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun (7036 sayılı Kanun) 3 üncü maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şu şekildedir:<br />
" (1) Kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda, arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.<br />
(2) Davacı, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağın aslını veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğini dava dilekçesine eklemek zorundadır. Bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde mahkemece davacıya, son tutanağın bir haftalık kesin süre içinde mahkemeye sunulması gerektiği, aksi takdirde davanın usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilir. İhtarın gereği yerine getirilmez ise dava dilekçesi karşı tarafa tebliğe çıkarılmaksızın davanın usulden reddine karar verilir. Arabulucuya başvurulmadan dava açıldığının anlaşılması hâlinde herhangi bir işlem yapılmaksızın davanın, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilir."</p>

<p>5. 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'nun (6325 sayılı Kanun) 18 inci maddesinin beşinci fıkrası şöyledir:<br />
"(5) (Ek: 12/10/2017-7036/24 md.) Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz."</p>

<p>6. 6098 sayılı Kanun’un 27, 30, 39 ve 420 nci maddeleri.</p>

<p>7. 7036 sayılı Kanun'un 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi.</p>

<p>3. Değerlendirme<br />
1.Somut uyuşmazlıkta davacı vekili, asıl dava dilekçesi ile davacının iradesinin sakatlandığını ileri sürerek iş sözleşmesinin feshini içeren ihtiyari arabuluculuk anlaşma tutanağının iptalini talep etmiş; birleşen dava ile iş sözleşmesini sonlandırma işleminin hem müvekkilinin gerçek iradesini yansıtmadığını hem de sözleşmenin feshinde müvekkilinin herhangi bir kusurunun söz konusu olmadığını belirterek iş sözleşmesinin feshinin geçersizliğinin tespiti ile işe iadesine, dava dosyasının, Ankara 31. İş Mahkemesinin 2022/683 Esas sayılı dava dosyası ile birleştirilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Ankara 12. İş Mahkemesinin 10.01.2023 tarihli ve 2023/10 Esas, 2023/21 Karar sayılı kararı ile aralarında fiilî ve hukuki bağlantı bulunduğu gerekçesiyle işe iade davasının, Ankara 31. İş Mahkemesinin 2022/683 Esas sayılı davası ile birleştirilmesine karar vermiştir.</p>

<p>2. İlk Derece Mahkemesince davacının ihtiyari arabuluculuk sürecinde iradesinin sakatlandığı hususunda ispat gerçekleşmediği gerekçesiyle asıl davanın reddine ve arabuluculuk müzakeresi sonucu anlaşma sağlanan işe iade talebine ilişkin birleşen davanın da dava şartı yokluğu nedeniyle reddine karar verilmiştir.</p>

<p>3. Bölge Adliye Mahkemesince ise davacının iradesinin fesada uğratıldığının davacı tarafça ispat edilemediği, bu yönden somut delil ibraz edilemediği, işe iade davası yönünden de ihtiyari arabuluculukta anlaşma sağlandığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p>4. Bilindiği gibi 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrasına göre arabuluculuk faaliyeti sonucunda anlaşmaya varılması hâlinde anlaşılan hususlarda dava açılamaz.</p>

<p>5. Dairemizce yapılan değerlendirmede, anlaşma belgesinin veya anlaşmaya dair son tutanağın, anlaşılan hususlarda dava açılmasının önünde hukuki bir engel oluşturduğu sonucuna varılmıştır. 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinde açıkça ve emredici şekilde, anlaşılan hususlarda dava açılamayacağı öngörüldüğünden öncelikle bu engelin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Kanun, anlaşma belgesinin varlığı karşısında bu belgede anlaşıldığı belirtilen hususlarda dava açılmasına imkân tanımamaktadır. Bu bakımdan anlaşma belgesinin iptaline karar verilmedikçe alacak yahut işe iade talebi ile açılan davaların esasına yönelik inceleme yapılması mümkün değildir. Anlaşma belgesinin geçersizliğini ileri süren taraf, bu belgenin iptalini ayrı bir dava ile talep edebileceği gibi anlaşma belgesinin iptali talebini, alacak veya işe iade talebi ile aynı davada da ileri sürebilir.</p>

<p>6. Davacının dava dilekçesinde anlaşma belgesinin geçersiz olduğunu ileri sürerek netice-i talep bölümünde alacak veya işe iade talep etmesi veya dava dilekçesinde anlaşma belgesinin geçersiz olduğunu ileri sürerek netice-i talep bölümünde anlaşma belgesinin iptali ile alacak veya işe iade talep etmesi durumunda tek bir dava vardır. Anlaşma belgesinin geçersizliği iddiası, açılan davada ön sorun olarak incelenir. Mahkemece, alacak veya işe iade davası ile ilgili hükümden ayrı olarak anlaşma belgesinin iptaline ilişkin bir hüküm kurulması sonucu değiştirmez. Alacak ya da işe iade davasında, cevap dilekçesinde geçerli bir anlaşma belgesi olduğunun savunulması durumunda da bu husus, davada ön sorun olarak ele alınır. Diğer bir ifade ile davacıya anlaşma belgesinin iptaline yönelik ayrı bir dava açılması için süre verilmesine gerek bulunmamaktadır. Kesinlik hususu ön soruna göre belirlenemeyeceğinden, temyiz incelemesi sırasında işe iade davası mahiyeti itibarıyla kesin kabul edilir, alacak davasında ise miktara göre kesinlik belirlenir.</p>

<p>7. Davacı tarafından anlaşma belgesinin geçersizliğinin tespiti ile alacak veya işe iade davası birlikte talep edilmediği veya açılan davada davalı tarafça geçerli bir anlaşma belgesinin varlığı ileri sürülmediği sürece, anlaşma belgesinin iptali hususunun, 6100 sayılı Kanun'un 163 üncü maddesi bağlamında ön sorun olarak ele alınması mümkün değildir.</p>

<p>8. Öte yandan; 25.10.2017 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7036 sayılı Kanun'un 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi gereğince 4857 sayılı İş Kanunu'nun (4857 sayılı Kanun) 20 nci maddesi uyarınca açılan fesih bildirimine itiraz davalarında verilen kararlar hakkında temyiz yoluna başvurulamaz. 4857 sayılı Kanun'un geçici 1 inci maddesinin dördüncü fıkrasında da İlk Derece Mahkemeleri tarafından bu Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten önce verilen kararların karar tarihindeki kanun yoluna ilişkin hükümlere tâbi olduğu hususu düzenlenmiştir. Belirtilen düzenlemeler uyarınca ilk derece mahkemelerinden 25.10.2017 tarihinden sonra verilen işe iade davalarındaki kararlar hakkında bölge adliye mahkemesi kararları kesindir, bu kararlara karşı temyiz yoluna başvurulamaz. Tek başına anlaşma belgesinin iptali talebine ilişkin davalarda verilen kararlar ise Yargıtay denetimine tâbidir. Bu şekilde 25.10.2017 tarihinden sonra her iki davanın kanun yolu da birbirinden farklı hâle gelmiştir.</p>

<p>9. Her iki dava için kanunlarda yer alan düzenleme ve kanun yolları farklı olduğundan, arabuluculuk anlaşma belgesinin iptali davası ile işe iade davası ayrı ayrı açıldığında, bu davaların ayrı görülmesi ve arabulucuğun iptali davası bekletici mesele yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekmektedir.</p>

<p><br />
10. Somut uyuşmazlıkta; davacı tarafından işe iade davası ve arabuluculuk tutanağının iptali davaları ayrı ayrı açılmış olup işe iade davasında, arabuluculuk tutanağının iptali davasının sonucunun bekletici mesele yapılması gerkirken davaların birleştirilerek görülmeleri isabetsizdir.</p>

<p>11. 6100 sayılı Kanun'un 167 nci maddesi uyarınca yargılamanın iyi bir şekilde yürütülmesini sağlamak için aralarında bağlantı bulunsa bile davaların ayrılmasına, davanın her safhasında karar verilebilir.</p>

<p>12. Hâl böyle olunca Mahkemece, birleştirilen Ankara 12. İş Mahkemesinin 2023/10 Esas sayılı işe iade dava dosyası asıl davadan tefrik edilerek yeni bir esasa kaydedilmeli ve tefrik edilen davada, arabuluculuk anlaşma belgesinin iptali davası bekletici mesele yapılmalıdır. Davaların birlikte görülmesi usul ve kanuna aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.</p>

<p><strong>VI. KARAR</strong><br />
Açıklanan sebeplerle;<br />
1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,</p>

<p>2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,</p>

<p>Peşin alınan temyiz karar harcının talep hâlinde davacıya iadesine,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,</p>

<p><br />
04.07.2024 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.</p>

<p><strong>K A R Ş I O Y</strong></p>

<p>Davacı işçi, asıl dava dilekçesi ile işveren tarafından süreci başlatılan ihtiyari arabuluculuk sonunda düzenlenen anlaşma tutanağının gerçek iradesini yansıtmaması nedeniyle iptalini istemiş, daha sonra birleşen dava ile işveren tarafından yapılan feshin geçersizliğinin tespitine ve işe iadesine karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Mahkemece yapılan yargılama sonucunda asıl dava ile birleşen davanın reddine karar verilmiş, kararın davacı tarafından istinafı üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.</p>

<p>7036 sayılı Kanun’un 11 inci maddesi ile 4857 sayılı Kanun’un 20 nci maddesinin üçüncü fıkrasında yapılan değişiklikle bölge adliye mahkemelerinin işe iade davalarına ilişkin verdiği kararlar kesin olup temyiz edilemez. Hangi gerekçe ile olursa olsun işe iade davası sonucu verilen karar kesin olduğuna göre, işe iadeye ilişkin anlaşma tutanağının geçersizliğinin tespitine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın da kesin olduğu kabul edilmelidir. Öncelikle temyiz isteğinin kesinlik nedeniyle reddi gerekirdi.</p>

<p>Diğer yandan, 6100 sayılı Kanun’un 106 ncı maddesinin ikinci fıkrasına göre kanunda belirtilen durumlar dışında tespit davası açan davacı, dava açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararının bulunduğunu açıkça ortaya koymak zorundadır. Bu nedenle diğer davalarda aranan hukuki yarar yanında tespit davası açan davacının, kendisi için söz konusu olan tehlike veya tereddütlü durumun ortaya çıkaracağı zararın ancak tespit davası ile giderilebileceğini ispat etmesi gerekir. Şayet davacı, kendisini tehdit eden tehlikenin tespit davası ile giderilebileceğini ispat ederse hukuki yararının varlığından söz edilebilir. Tespit davası ile elde edilecek hukuki koruma başka bir yolla veya başka bir davayla sağlanabiliyorsa bu konuda tespit davası açmakta hukuki yarar bulunmamaktadır. Bir dava içerisinde iddia veya savunma olarak ileri sürülebilecek hususlar da tespit davasının konusu olamaz (... Pekcanıtez, Pekcanıtez Usûl, İstanbul, On Beşinci Baskı, 2018, s. 976-977).</p>

<p>Arabuluculuk anlaşma belgesinin iptaline yönelik dava niteliği itibarıyla bir tespit davasıdır. Bu dava ile borçlar hukuku sözleşmesi niteliğindeki anlaşmanın geçersizliğinin tespiti istenmektedir. Her tespit davasında olduğu gibi burada da davacı söz konusu davayı açmakta güncel hukuki yararının varlığını ortaya koymak durumundadır.</p>

<p>Anlaşma belgesinin geçersizliğinin tespiti işe iade davasında ön sorun olarak incelenebildiğine göre tespit davası ile elde edilecek hukuki korumanın başka bir yol veya dava ile sağlanabildiği açıktır. Bu durumda davacının anlaşma belgesinin iptali istemiyle ayrı bir dava açmasında güncel hukuki yararının varlığından söz edilemez. Bir an güncel hukuki yararının bulunduğu kabul edilse bile birleşen işe iade davasında da arabuluculuk anlaşma belgesinin geçersizliği ileri sürüldüğüne göre artık arabuluculuk anlaşma belgesinin geçersizliğinin tespitinde güncel hukuki yarar kalmadığı gibi derdestlik dava şartı sorunu da ortaya çıkacaktır. Bu nedenle arabuluculuk anlaşma belgesinin iptaline ilişkin açılan davanın hukuki yarar yokluğu nedeniyle usulden reddedilmesi gerekir.<br />
Son olarak 6100 sayılı Kanun’un 168 inci maddesinin son fıkrası uyarınca birleştirme ve ayırma hususundaki kararlar tek başına bozma sebebi teşkil etmez.</p>

<p>Yukarıda açıklanan sebeplerle sayın çoğunluğun kararın kesin olmadığı yönündeki görüşüne ve bozma gerekçesine katılamıyorum.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20248763-e-202410645-k-sayili-karari-1</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 07:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa1.jpg" type="image/jpeg" length="74193"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2025/2722 E., 2025/4874 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20252722-e-20254874-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20252722-e-20254874-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 27.05.2025 tarihli, 2025/2722 E., 2025/4874 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>9. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2025/2722 E., 2025/4874 K.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 33. Hukuk Dairesi<br />
SAYISI : 2024/2977 E., 2025/92 K.<br />
İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 42. İş Mahkemesi<br />
SAYISI : 2023/540 E., 2024/496 K.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı ... vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. DAVA</strong></p>

<p>Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 28.07.2006-08.03.2023 tarihleri arasında aralıksız olarak davalılardan ... International Anonim Şirketi'ne (...) ait işyerinde, alt işveren olan diğer davalı Şirket nezdinde çalıştığını, iş sözleşmesinin 08.03.2023 tarihinde emeklilik sebebiyle feshedildiğini ve işçilik alacaklarının ödenmemesi üzerine açtığı davada davalı ... tarafından 27.12.2021 tarihli 2023/348420 dosya numaralı arabuluculuk anlaşma tutanağı, ilk tutanak ve son tutanak sunduğunu, söz konusu arabuluculuk tutanağının usulüne uygun düzenlenmediğini, davacının herhangi bir şekilde arabulucuyla bir araya gelmediğini, sadece telefonla aranarak haklarını alıp almadığının sorulduğunu, zira müvekkilinin o tarihten sonra da çalışmaya devam ettiğini ve çalışmasının kesintisiz olduğunu, ihale bitiminde işe devam edebilmek için tüm işçilere bir takım evrak imzalatıldığını, kendisinin de önüne konulan tüm evrakı imzalamak zorunda kaldığını, ancak anlaşma tutanağı ya da son tutanak imzaladığını bilmediğini, davacının ihale bitiminde çalışmaya devam edebilmek için iptalini talep ettikleri 27.12.2021 tarihli arabuluculuk anlaşma ve son tutanağını imzalamak zorunda kaldığını, anlaşma ve son tutanağın, müvekkilinin çalıştığı sırada 27.12.2021 tarihinde imzalatılmışsa da davalı nezdinde çalışmaya devam ettiğini, iş sözleşmesi 08.03.2023 tarihinde sona erdiğinden işten atılma baskı ve korkutmasının kalktığı tarihten bir yıllık yasal süresi içinde anlaşma tutanağının iptali için işbu davayı açtıklarını belirterek, 27.12.2021 tarihli ve 2021/348420 Dosya numaralı arabuluculuk tutanağı ve son tutanağın iptaline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong></p>

<p>1. Davalı ... vekili cevap dilekçesinde; davanın süresinden sonra açıldığını, arabuluculuk sürecinin usulüne uygun yürütüldüğünü, davacının aksi yöndeki iddialarının gerçeği yansıtmadığını, arabuluculuk tutanağının niteliği itibarıyla bir sözleşme olduğunu ve irade fesadı iddiasının iki yıl sonra ileri sürülmesinin kabul edilmez olduğunu ileri sürerek davanın reddini istemiştir.</p>

<p>2. Davalı ... (... Şirketi) vekili cevap dilekçesinde; davanın yetkisiz mahkemede açıldığını ve yetki itirazında bulunduklarını, müvekkili Şirketin kurumsal bir yapıda olduğunu ve çalışanlarını hiç bir şekilde mağdur etmediğini, bu bağlamda arabuluculuk sürecinin de kanuna ve usule uygun yürütüldüğünü, davacının sürecin usulsüz olduğu yönündeki iddiasının gerçeği yansıtmadığını, davacının çalışma süresi ile tazminatının ödenmesi için arabulucu aracılığı ile davacınını tüm hak ve ücretleri tarafların anlaşması ile nihayete erdirildiğini ve arabulucu anlaşma son tutanağında belirlenen bedelin davacıya ödendiğini, davanın haksız ve hukuki dayanaktan yoksun olduğunu beyanla davanın reddini talep etmiştir.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; maddi hukuk sözleşmesi olan arabuluculuk anlaşma belgesinin geçerliliği için uyuşmazlığın taraflarının uyuşmazlığın çözümüne dair karşılıklı ve birbirlerine uygun irade beyanlarının buluşması ve bu anlaşmayı yazılı bir hâle getirme yönündeki karşılıklı istekleri gerektiği, karşılıklı irade beyanlarının uyuşmazlığın tamamını kapsamasının zorunlu olmadığı, kıdem tazminatı ve ihbar tazminatının uyuşmazlık konusu olduğu bir durumda, sadece kıdem tazminatının konu edildiği bir anlaşma belgesi düzenlenebileceği, arabuluculuk faaliyeti sonunda elde edilen ilâm niteliğindeki anlaşma belgesi maddi anlamda kesin hüküm olmadığından, tarafların kesin hükümsüzlük, aşırı yararlanma, yanılma, aldatma, korkutma, sahtelik iddiası gibi hâllerde anlaşma belgesinin geçersizliğini ileri sürmesinin mümkün olduğu, 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'nda (6325 sayılı Kanun) da arabulucunun tarafların her biri ile ayrı ayrı veya birlikte görüşebileceği ve iletişim kurabileceğinin ifade edildiği, bu bağlamda arabulucunun taraflarla aynı fiziki ortamda görüşmesi şeklinde bir zorunluluk öngörülmediği, mevzuatta arabuluculuk faaliyetinin hangi iletişim araçlarıyla gerçekleştirilebileceğine yönelik bir sınırlama bulunmadığı, salt telefonla görüşme yapılmış olmasının faaliyetin usulüne uygun olmadığı şeklinde değerlendirilemeyeceği, somut olayda, davacının arabulucu tarafından arandığı ve arabulucuyla telefonda görüşme yaptığının davacı tarafından da kabul edildiği, her ne kadar davacı işe devam etmek için imzalamak zorunda kaldığını iddia etmişse de tanık anlatımlarından bir kısım işçilerin evrakı imzaladığı bir kısım işçilerin imzalamadığı, görüşme sırasında baskı olmadığını davalı ve davacı tanıklarının beyan ettiği, irade fesadı iddiasının davacı tarafından usulüne uygun olarak ispat edilemediği gerekçeleriyle davanın reddine dair karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararının davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 2024/10147 Esas, 2024/13332 Karar sayılı ilâmında da açıkca vurgulandığı üzere ortada somut bir uyuşmazlık bulunmadığı hâlde ihtiyari arabuluculuk yoluyla düzenlenen son tutanağın veya anlaşma belgesinin, 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrasında öngörülen bir belge anlamında değerlendirilmesinin mümkün olmadığı, somut uyuşmazlıkta; taraflar arasında ihtiyari arabuluculuk görüşmesi yapılmış ise de tutanak tarihinde davacının iş sözleşmesinin sona ermediği ve çalışmasının devam ettiği, bu nedenle anlaşma belgesinde yer alan, sözleşmenin sona ermesine bağlı olan kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık ücretli izin alacağı yönünden taraflar arasında bir uyuşmazlık çıktığından söz edilemeyeceği, bu durumda gerçekte bir fesih söz konusu olmadığı hâlde işçiye ihbar ve kıdem tazminatı adı altında bir ödemenin arabulucu önünde yapılan anlaşma ile kararlaştırılmış olmasının, ödemenin avans niteliğini ortadan kaldırmayacağı, aynı şekilde iş sözleşmesi sona ermediği hâlde yıllık ücretli izin hakkının arabuluculuk anlaşma belgesi ile paraya tahvil edilmesinin de kabul edilemez olduğu, öte yandan tutanakta yer alan diğer ücret alacakları yönünden de arabuluculuk süreci başlamadan önce taraflar arasında uyuşmazlık bulunduğuna yönelik dosyada herhangi bir delil mevcut olmadığı, açıklanan sebeplerle davanın reddine karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle davacı tarafın istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü ortadan kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong><br />
Davalı ... Şirketi vekili temyiz başvurusunda;</p>

<p>1. Taraflar arasında yapılan arabuluculuk görüşmesinin iradi bir şekilde yürütüldüğünü, davacının arabuluculuk görüşmesine telekonferans yolu ile uzaktan katılım sağladığını ve tutanağın kendisine posta yolu ile tevdii edildiğini, davacının kabul etmemesi hâlinde işten çıkarılabileceği beyanının çelişkili olup müvekkili davalı nezdinde uzun yıllar boyu çalışmış olan davacının işçilik alacakları için dava açmasının mümkün olduğunu,</p>

<p>2. Müvekkili Şirketle anlaşma yoluna gitmeyen işçiler de olduğunu, söz konusu çalışanlara herhangi bir yaptırım uygulanmadığını, tanık anlatımlarından bir kısım işçilerin imzaladığı bir kısım işçilerin imzalamadığı, görüşme sırasında baskı olmadığının sübut bulduğunu,</p>

<p>3. Davacı tarafın arabuluculuk anlaşmasının iptaline yönelik iddialarının mesnetsiz ve hukuki dayanaktan yoksun olduğunu, her türlü alacak hakkı ile kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla çalışma ücreti, ulusal bayram ve genel tatil ücreti, hafta tatili çalışma ücreti, ücret/maaş alacağı, asgari geçim indirimi alacağı, yıllık izin ücreti alacağı bakımından toplamda 21.302,08 TL'nin tarafına ödenmesini arabuluculuk görüşmesinde kabul ettiğini ve söz konusu tutarın davacıya banka kanalıyla ödendiğini</p>

<p>4. Konuya ilişkin emsal içtihatta davacının iddiaların soyut olmasından ve sahteliği ispat olununcaya kadar geçerli ilâm niteliğinde belge olduğundan dolayı arabuluculuk tutanağının iptaline karar verilemeyeceğinden bahsedildiğini,</p>

<p>5. Davanın kabulü yönündeki kararın haksız ve dayanaksız olduğunu beyan etmiş ve inceleme sırasında resen gözetilmesi gereken diğer nedenlerle kararın bozulması gerektiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe<br />
Uyuşmazlık, ihtiyari arabuluculuk tutanağının 6325 sayılı Kanun'un 18. maddesi bağlamında geçerli olup olmadığı noktasındadır.<br />
Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 371. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.</p>

<p>Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davalılardan ... Şirketi vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.</p>

<p>VI. KARAR</p>

<p>Açıklanan sebeple;</p>

<p>Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370/1 hükmü uyarınca ONANMASINA,</p>

<p>Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,</p>

<p>27.05.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20252722-e-20254874-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 07:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa1a.jpg" type="image/jpeg" length="45264"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2025/1656 E., 2025/4292 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20251656-e-20254292-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20251656-e-20254292-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 12.05.2025 tarihli, 2025/1656 E., 2025/4292 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>9. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2025/1656 E., 2025/4292 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi<br />
SAYISI : 2024/3069 E., 2024/3367 K.<br />
İLK DERECE MAHKEMESİ : Alanya 3. İş Mahkemesi<br />
SAYISI : 2022/266 E., 2023/364 K.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. DAVA</strong></p>

<p>Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 22.06.2014-14.06.2022 tarihleri arasında davalı işyerinde fasılasız çalıştığını, 14.06.2022 tarihinde işten çıkartıldığını, davalı tarafından 14.06.2022 tarihinde işyerinde denetim olduğu ve müvekkilinin eksik evraklarının olduğu, bunları imzalaması gerektiği belirtilerek iş yerine çağrıldığını, müvekkiline içeriklerini bilmediği bir kısım evraklar imzalatıldığını ve aynı gün müvekkilinin işine son verildiğini, aynı gün davalı tarafından işyerine çağrıldığını, işten kendi isteğiyle istifa etmiş gibi arabulucuya gidip imza atmak zorunda bırakıldığını, müvekkilinin arabulucuyu görmeden, müzakerede bulunulmadan, işveren tarafından hazırlanan ihtiyari arabuluculuk tutanağını imzaladığını, tutanakta belirtilen tutarın ödenmediğini belirterek 2022/59723 numaralı ihtiyari arabuluculuk tutanağının iptaline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong></p>

<p>Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının talep etmiş olduğu alacakların zamanaşımına uğradığını, davacının iş sözleşmesinin davalı Şirket yetkilisine karşı 14.06.2022 tarihinde yapmış olduğu ağır hakaretlerden ötürü (43) çıkış kodu ile haklı nedenle sonlandırıldığını, davacıyla ihtiyari arabuluculuk tutanağı imzalandığını, tutanakta yazılı bedelin davacıya ödendiğini belirterek davanın reddini istemiştir.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile, davacı tarafından arabuluculuk tutanağının sahteliği konusunda bir iddianın ileri sürülmediği, dava dilekçesinde her ne kadar davalı tarafça irade fesadına uğratılarak ihtiyari arabuluculukta anlaşmaya zorlandığı iddiasında bulunmuş ise de bu iddiasını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile, İlk Derece Mahkemesi kararının usul ve kanuna uygun olduğu gerekçesi ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong></p>

<p>A. Temyiz Sebepleri</p>

<p>Davacı vekili temyiz dilekçesinde;<br />
1. İhtiyari arabuluculuk tutanağının usulüne uygun düzenlenmediğini,</p>

<p>2. İhtiyari arabuluculuk tutanağında müvekkilinin hem istifa ettiğinin yazılı olduğunu hem de kıdem ve ihbar tazminatının ödendiğinin yazılı olduğunu ileri sürmüştür.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe<br />
Uyuşmazlık, ihtiyari arabuluculuk tutanağının iptaline ilişkindir.</p>

<p>1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davacı vekilinin aşağıdaki paragrafların kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.</p>

<p>2. Ülkemizde hukuk uyuşmazlıklarında alternatif bir uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak arabuluculuk, ilk defa 07.06.2012 tarihli ve 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu (6325 sayılı Kanun) ile kabul edilmiştir. Daha sonra başta 12.10.2017 tarihli ve 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu (7036 sayılı Kanun) olmak üzere bazı kanunlarla arabuluculuk, dava şartı hâline getirilmiştir.<br />
Arabuluculuk, 6325 sayılı Kanun'un 2/1-(b) hükmünde, "Sistematik teknikler uygulayarak, görüşmek ve müzakerelerde bulunmak amacıyla tarafları bir araya getiren, onların birbirlerini anlamalarını ve bu suretle çözümlerini kendilerinin üretmesini sağlamak için aralarında iletişim sürecinin kurulmasını gerçekleştiren, tarafların çözüm üretemediklerinin ortaya çıkması hâlinde çözüm önerisi de getirebilen, uzmanlık eğitimi almış olan tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişinin katılımıyla ve ihtiyarî olarak yürütülen uyuşmazlık çözüm yöntemini ..." olarak tanımlanmıştır. Uyuşmazlık ise tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri çıkar aykırılığından doğan ve özel hukuktan kaynaklanan her türlü anlaşmazlıktır.</p>

<p>Arabuluculuk süreci sonunda düzenlenen anlaşma belgesi maddi hukuka ilişkin bir borçlar hukuku sözleşmesidir (.., .. .. .., “ İş Uyuşmazlıklarına İlişkin İbra Hükmü İçeren Arabuluculuk Anlaşma Belgesinin Arabuluculuğa Elverişlilik Bakımından Değerlendirilmesi”, Çalışma ve Toplum, 2018/3, s. 1497; .. ..., "Arabuluculuk Anlaşma Belgesinin Borçlar Hukuku Açısından Değerlendirilmesi", Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, Y.9, S.11, Aralık 2021, s.66-67; ... .., “Arabuluculuk Faaliyeti Sonucunda Anlaşılan Hususlarda Dava Açma Yasağı ve Sonuçları”, DEÜHFD, C.20, S.2, s.16). Söz konusu belgede taraflar dışındaki bir üçüncü kişinin imzasının bulunması ve hatta bu belgenin mahkemece şerh verilebilir nitelikte olması, belgenin maddi hukuk sözleşmesi olma özelliğini ortadan kaldırmaz. Tarafların ehliyeti, sözleşmenin konusunun emredici hukuk kurallarına, kamu düzenine, genel ahlâka, kişilik haklarına aykırı olmaması, irade beyanlarının sağlıklı olması gibi diğer tüm sözleşmeler bakımından aranan geçerlilik şartlarının, arabuluculuk sonunda düzenlenen anlaşma belgesi bakımından da aranması, bu durumun bir sonucudur (.. .. .., "Arabuluculuk Faaliyeti Sonunda Varılan Anlaşmanın Hukuki Niteliği", .. Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2019/1, 344).<br />
Öğretide de arabuluculuk anlaşma belgesi, arabuluculuk faaliyeti sonucunda uyuşmazlığın taraflarınca varılan anlaşmanın yazılı hâle getirildiği, taraflar ( ya da yasal veya iradi temsilcileri) ve arabulucu tarafından imzalanması sonucunda tamamlanan bir sözleşme olarak tanımlanmaktadır.</p>

<p>Borçlar hukuku sözleşmesi olan arabuluculuk anlaşma belgesinde bulunması gereken esaslı unsurlardan ilki, bu anlaşmaya arabuluculuk faaliyeti sonucunda ulaşılmış olmasıdır (Badur, s. 59). Tarafların kendi aralarında gerçekleşen bir müzakere veya görüşme sonucunda anlaşmaya varılması üzerine anlaşma belgesinin arabulucu tarafından imzalanması hâlinde kanuna uygun bir arabuluculuk faaliyetinden söz edilemez. Keza arabuluculuk faaliyeti sürecin başından sonuna kadar bizzat arabulucu tarafından yürütülmelidir. Anlaşmanın arabuluculuk faaliyeti sonucunda gerçekleşmiş olması, tek bir aşamayı değil arabulucuya başvuru ve arabulucunun seçiminden faaliyetin sona ermesine kadarki tüm süreci ifade eder. Arabuluculuk faaliyetinin kanuna uygunluğu, sürecin tamamında mevcut olmalıdır. Kanuna uygun biçimde yürütülen arabuluculuk faaliyetinin sonucunda düzenlenen anlaşma belgesinin varlığı hâlinde ilk koşul gerçekleşmiş kabul edilmelidir. İşçinin arabuluculuk faaliyetinin hiç gerçekleşmediği veya usulüne uygun olarak gerçekleştirilmediği yönündeki iddiası, bu ilke ve esaslar ile birlikte somut olayın özellikleri dikkate alınarak titizlikle araştırılmalıdır. Arabuluculuk faaliyetinin kanuna uygun olarak yürütülmediği sonucuna varıldığı takdirde arabuluculuk faaliyeti sonucunda gerçekleşen bir anlaşmadan söz edilemez. Bu hâlde anlaşma belgesinin iptaline karar verilmelidir.</p>

<p>Arabuluculuk faaliyeti sonucunda düzenlenen anlaşma belgesinin ikinci esaslı unsuru tarafların anlaşmasıdır. 6325 sayılı Kanun'un 18/1 hükmüne göre arabuluculuk faaliyeti sonunda varılan anlaşmanın kapsamı taraflarca belirlenir; anlaşma belgesi düzenlenmesi hâlinde bu belge taraflar ve arabulucu tarafından imzalanır. Kanun'un 17/2 hükmünde ise arabuluculuk faaliyeti sonunda tarafların anlaştıkları, anlaşamadıkları veya arabuluculuk faaliyetinin nasıl sonuçlandığının bir tutanak ile belgelendirileceği ifade edilmiştir.</p>

<p>Tarafların hangi konularda, hangi ölçüde ve koşulda anlaştıklarının anlaşma belgesinden veya son tutanaktan tespit edilebilmesi gerekir. Aksi takdirde 6325 sayılı Kanun'un 18/4 hükmünün uygulanabilir olması mümkün değildir. Söz konusu hükümde, kanunlarda icra edilebilirlik şerhi alınmasının zorunlu kılındığı hâller hariç, taraflar ve avukatları ile arabulucunun birlikte imzaladıkları anlaşma belgesinin, icra edilebilirlik şerhi aranmaksızın ilâm niteliğinde belge olduğu ifade edilmektedir. Aynı maddenin beşinci fıkrasında arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağı vurgulanmıştır.</p>

<p>Her iki düzenleme, arabuluculuk faaliyeti sonucunda varılan anlaşmanın asgari unsurlarının tespit edilebilir olmasını zorunlu kılmaktadır. 6325 sayılı Kanun'un 18. maddesinin gerekçesinde de "... arabulucu tarafından düzenlenecek ve taraflar ve varsa temsilcileri veya avukatları tarafından imzalanacak anlaşma tutanağında 'anlaşılan hususların' net bir şekilde ortaya konulmasında zorunluluk bulunmaktadır." denilerek anlaşmanın açık ve net olması gerekliliği vurgulanmıştır.<br />
Bu bakımdan anlaşılan hususlarda dava açılamayacağına ilişkin kural, mahkemeye erişim hakkını sınırlayıcı bir düzenleme olduğundan, dar yorumlanmalıdır. Anlaşma belgesinden, anlaşılan hususların açık ve net bir şekilde belirlenememesi hâlinde, arabuluculuk faaliyetinin anlaşma ile sona ermediği kabul edilmelidir.</p>

<p>Belirtmek gerekir ki maddi hukuk sözleşmesi olan arabuluculuk anlaşma belgesinin geçerliliği için uyuşmazlığın taraflarının uyuşmazlığın çözümüne dair karşılıklı ve birbirlerine uygun irade beyanlarının buluşması ve bu anlaşmayı yazılı bir hâle getirme yönündeki karşılıklı istekleri gerekir. Şüphesiz karşılıklı irade beyanlarının uyuşmazlığın tamamını kapsaması zorunlu değildir (Badur, s. 59). Kıdem tazminatı ve ihbar tazminatının uyuşmazlık konusu olduğu bir durumda, sadece kıdem tazminatının konu edildiği bir anlaşma belgesi düzenlenebilir. Arabuluculuk faaliyeti sonunda elde edilen ilâm niteliğindeki anlaşma belgesi maddi anlamda kesin hüküm olmadığından, tarafların kesin hükümsüzlük, aşırı yararlanma, yanılma, aldatma, korkutma, sahtelik iddiası gibi hâllerde anlaşma belgesinin geçersizliğini ileri sürmesi mümkündür (Akkan, s. 22-23). İrade fesadı iddiasıyla arabuluculuk anlaşma belgesinin iptalinin talep edilmesi hâlinde, yanılma ve aldatmanın öğrenildiği, korkutmanın ortadan kalktığı tarihten itibaren bir yıl içinde iptal iradesinin ileri sürülmesi gerektiği gözden kaçırılmamalıdır.</p>

<p>Anlaşma belgesinin geçerliliği bakımından gerçekleşmesi gereken üçüncü ve son koşul şekildir. Arabuluculuk sonucunda varılan anlaşmanın geçerliliği, anlaşma belgesinin düzenlenmesi hâlinde imza dışında herhangi bir şekil kuralına tâbi kılınmamıştır. Bununla birlikte varılan anlaşmanın, arabuluculuk anlaşma belgesi olarak nitelenebilmesi için, 6325 sayılı Kanun'da belirtilen şekil kuralına uyulması gereklidir. Buna göre arabuluculuk sonucunda ortaya çıkan anlaşma tutanağında (belgesinde), arabulucunun ve tarafların imzasının bulunması zorunludur. Arabulucunun imzasının bulunmadığı tutanak, arabuluculuk anlaşma tutanağı değil ancak taraflar arasında genel hükümlere göre düzenlenmiş bir adi yazılı sözleşme niteliğinde olacaktır. Böyle bir anlaşma belgesi, icra edilebilirlik şerhi verilmesine konu edilemez (Hıdır Kırkıcı, “İş Uyuşmazlıklarında Dava Şartı Arabuluculuk ve Arabuluculuk Tutanakları", İzmir Barosu Dergisi, Mayıs 2020, 309).</p>

<p>Dairemize intikal eden dosyalardan, taraflar arasında henüz bir uyuşmazlık bulunmamasına rağmen, işverence başlatılan arabuluculuk süreci sonunda anlaşma belgesi düzenlenmesi şeklinde bir uygulamaya sıklıkla başvurulduğu anlaşılmaktadır. 6325 sayılı Kanun'un 1. maddesinde arabuluculuğun hukuk uyuşmazlıklarının çözümünde uygulanacak bir çözüm yolu olduğu hüküm altına alınmıştır. Bu nedenle öncelikle taraflar arasında bir hukuk uyuşmazlığının varlığı, arabuluculuğun ön koşuludur. Ortada somut bir uyuşmazlık bulunmadığı hâlde ihtiyari arabuluculuk yoluyla düzenlenen son tutanağın veya anlaşma belgesinin, 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmünde öngörülen bir belge anlamında değerlendirilmesi mümkün değildir.</p>

<p>Taraflar arasında 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmü kapsamında bir anlaşmanın varlığından söz edebilmek için ise öncelikle bir uyuşmazlığın ortaya çıkmış olması ve bundan sonra arabulucuya başvurulmuş olması gerekmektedir. Burada sözü edilen uyuşmazlıktan anlaşılması gereken, 6325 sayılı Kanun'un 1/2 hükmünde de ifade edildiği üzere tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri iş veya işlemlerden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarıdır. Taraflar arasında uyuşmazlık çıktığından söz edilebilmesi için, taraflardan birinin diğer tarafa karşı alacak, tazminat ve işe iade gibi bir hak iddiasında bulunması, bunu ileri sürmesi; ancak karşı tarafın bu iddia ve talebi kabul etmemesi sonucunda kendi aralarında anlaşamamış olmaları gerekir.</p>

<p>Örneğin; henüz iş sözleşmesinin sona ermediği durumda, taraflar arasında kıdem tazminatına ilişkin bir uyuşmazlık bulunmadığından, kıdem tazminatına ilişkin 6325 sayılı Kanun anlamında bir anlaşmanın varlığından da söz edilemez ( Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 07.02.2022, 2021/12911 Esas ve 2022/1387 Karar sayılı kararı). Yine işçinin fazla çalışma alacağının ödenmesi yönünde bir talepte bulunmadığı ya da yapılmak istenen ödemeyi reddetmediği; bir diğer ifadeyle taraflar arasında bu konuda henüz bir uyuşmazlık çıkmadığı hâlde, başlatılan arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenen son tutanak veya anlaşma belgesi de geçerli kabul edilemez.</p>

<p>Diğer yandan, 6325 sayılı Kanun'un açıkça hukuk uyuşmazlıklarının çözümü için öngördüğü bu yöntemin amacına uygun kullanılması gerekir. Bir hakkın amacına aykırı kullanılması, bütün hukuk sistemlerinde olduğu gibi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesine göre de hakkın kötüye kullanımı niteliği taşır. Bu nedenle arabuluculuk, iş sözleşmesinin sona erdirilmesi ve feshin sonuçlarına ilişkin muhasebe işlemlerinin yapılması için bir araç olarak kullanılamaz. Başka bir anlatımla; arabuluculuk sistemi, iş sözleşmesinin sona erdirilmesi veya iş sözleşmesinden doğan alacaklara ilişkin ödeme belgelerinin düzenlenmesi amacıyla kullanılacak bir yöntem değildir. Belirtmek gerekir ki ortada bir uyuşmazlık bulunmadığı hâlde, iş sözleşmesinden doğan borcun ifasına yönelik işlemlerin arabulucu önünde yapılması gerekmez. Salt ödemeyi belgelendirmek amacıyla yapılan bu uygulama, bir uyuşmazlığı çözmeye yönelik bir yöntem değil; aksine işverenin borcu ifa işlemine, arabuluculuk anlaşma belgesi niteliği kazandırmak amacıyla başvurduğu bir yöntem olarak değerlendirilmelidir.</p>

<p>Unutulmamalıdır ki Türkiye Arabulucular Etik Kuralları'nın (Etik Kuralları) 5/6 hükmü uyarınca arabulucu da, arabuluculuk sürecinde arabuluculuktan başka bir uyuşmazlık çözüm yöntemini yürütemez. Arabuluculuk mevzuatından kaynaklanan avantajları kullanmak amacıyla herhangi bir çözüm yolunu arabuluculuk olarak adlandıramaz. Esasen arabulucunun görevi de taraflar arasında mevcut bir uyuşmazlığın bulunmasına bağlı olup, ortada 6325 sayılı Kanun'un 1/2 hükmünün anlamında somut bir uyuşmazlık yoksa arabulucu, Etik Kuralları gereğince, arabuluculuk faaliyetini sürdürmemelidir.</p>

<p>Hiç kuşkusuz arabulucu önünde yapılan anlaşmada, ibraya ilişkin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun) 420. maddesinin uygulanması mümkün değildir. Aksi kabulde arabulucu önünde tarafların anlaşması imkânsız hâle gelir. Nitekim 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmünde arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağı öngörülmüş olup, buna göre ibraya ilişkin düzenlemelerden hareketle arabuluculuk anlaşma tutanağının geçerliliği değerlendirilemez (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 07.02.2022 tarihli ve 2022/436 Esas, 2022/1380 Karar sayılı kararı).</p>

<p>Ancak bu kabul şekli, sadece usulüne uygun gerçekleştirilmiş olan bir arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenen bir son tutanak veya anlaşma belgesinin varlığı hâlinde mümkündür. Çünkü ibraya ilişkin hükümlerin emrediciliği karşısında, bu hükümleri devre dışı bırakacak bir anlaşma belgesinin de Kanun'un öngördüğü kurallar çerçevesinde yürütülen arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenmiş olması gerekir. 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmü kapsamında bir anlaşma söz konusu değilse, somut olayın özelliğine göre, 6098 sayılı Kanun'un 420. maddesindeki koşulların veya ifaya ilişkin hükümlerin göz önünde bulundurularak sonuca gidilmesine bir engel bulunmamaktadır.</p>

<p>Somut olayda, davacı ihtiyari arabuluculuk tutanağının iptalini talep etmiştir. İlk Derece Mahkemesi davacının iddialarını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiş, Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Davacının işe giriş çıkış kayıtları incelendiğinde, davalı Şirket tarafından 18.02.2022 tarihinde (03) kodu ile işten çıkışının bildirildiği, 19.02.2022 tarihinde yeniden davalı Şirkette çalışmaya başladığı ve 14.06.2022 tarihinde bu kez (43) koduyla işten çıkışının bildirildiği anlaşılmıştır. Dosya kapsamında bulunan ihtiyari arabuluculuk tutanağı incelendiğinde, arabuluculuk son tutanak tarihinin 18.02.2022 olduğu, davacının istifa ettiği, kıdem ve ihbar tazminatları ile bir kısım işçilik alacaklarına karşılık 20.000,00 TL'nin 22.02.2022 tarihine kadar ödeneceğinin yazılı olduğu anlaşılmıştır.</p>

<p>Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacının arabuluculuk anlaşma tutanağından sonra da işyerinde çalışmaya devam ettiği, arabuluculuk tutanağının da kendi içerisinde çelişkili olduğu, arabuluculuk sürecinin 6325 sayılı Kanun hükümlerine uygun olmadığı anlaşıldığından, Mahkemece davacının ihtiyari arabuluculuk tutanağının iptaline yönelik talebinin kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi hatalı olmuştur.</p>

<p><strong>VI. KARAR</strong></p>

<p>Açıklanan sebeplerle;</p>

<p>1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,</p>

<p>2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,</p>

<p>Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,</p>

<p>Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>12.05.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20251656-e-20254292-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 07:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa1aa1.jpg" type="image/jpeg" length="41488"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 10. Hukuk Dairesi'nin 2023/11638 E., 2024/10791 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-hukuk-dairesinin-202311638-e-202410791-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-hukuk-dairesinin-202311638-e-202410791-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 10. Hukuk Dairesi'nin 11.11.2024 tarihli, 2023/11638 E., 2024/10791 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>10. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2023/11638 E., 2024/10791 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : Adana Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi<br />
SAYISI : 2023/820 E., 2023/800 K.<br />
İLK DERECE MAHKEMESİ : İskenderun 1. İş Mahkemesi<br />
SAYISI : 2022/443 E., 2022/716 K.</p>

<p><br />
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. DAVA</strong></p>

<p>Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı iş yerinde vücudunun sırt kısmına asit dökülmesi sonucu yaralandığını, iş kazasının meydana gelmesinde davalının kusurlu olduğunu belirterek, fazlaya dair hakları saklı olmak üzere 100 TL maddi zararın tazminini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong></p>

<p>Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın açılmasında hukuki yarar bulunmadığını daha öncesinde arabuluculuk görüşmelerinde anlaşma sağlandığını, davacıya ödeme yapıldığını, arabuluculuk tutanağı gereği davanın usulden reddi gerektiğini, yetki ve zamanaşımı itirazında bulunduklarını, ayrıca meydana gelen olayda müvekkilinin bir kusuru bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile dava dosyasına sunulan 2022/121019 Arabuluculuk Daire Başkanlığı dosya numaralı arabulucu anlaşma tutanağının incelenmesinde tarafların dava konusu iş kazası nedeniyle maddi ve manevi tazminat alacağı konusunda anlaştıkları, anlaşılan hususlar konusunda tarafların dava açamayacaklarının düzenlendiği, davacının Hatay 6. Noterliğinin 08.04.2022 tarih ve 13519 yevmiye numaralı ibraname ile dava konusu tazminatlar ve bir takım hak ve alacaklarından davalı iş yerini ibra ettiğine yönündeki noter huzurundaki beyanının bulunduğu ve davalı iş yeri tarafından tarafından davacının hesabına havale edilen 100.000,00 TL havale tutarına ait "İskenderun Arabuluculuk Dairesi 2022/121019 Hatay 6, Noterliği 13519 Yev" açıklamalı 08.04.2022 işlem tarihli para havalesinin gerçekleştirildiği ve davacı tarafın arabuluculuk son tutanağı ve ibranameyi inkar etmediği ve davacının iradesinin davalı tarafça fesada uğratıldığı yönünde bir iddiasının da bulunmadığı birlikte değerlendirildiğinde buna rağmen davacı tarafından açılan davada hukuki yarar bulunmadığı, hukuki yararın 6100 sayılı HMK'nın 114/1-h bendinde dava şartı olarak düzenlendiği, dava şartı noksanlığının ise aynı Kanun'un 115/2 maddesinde düzenlendiği, dava şartının hakim tarafından re'sen davanın her aşamasında değerlendirilebileceği, taraflarca da her aşamada ileri sürülebileceği, hukuki yarar dava şartının noksanlığı halinde giderilmesi mümkün dava şartları arasında bukunmadığı, buna göre eldeki dava bakımından davanın açılmasında hukuki yarar bulunması dava şartı yerinde olmadığı gerekçesiyle davanın hukuki yarar, dava şartı yokluğundan usulden reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacının maluliyetin arttığını belirttiği, tazminat alacaklarının daha fazla olduğunu ileri sürdüğü, yanıltıldığını iddia edip, ispatlamadığı, 6325 sayılı Kanun'un 18/5. fıkrasına göre, arabuluculukta anlaşılan hususlarda yeniden dava açılamayacağından mahkemece verilen kararın yerinde olduğu, istinaf sebepleri ve kamu düzeni ile sınırlı olarak yapılan değerlendirmeye göre Mahkeme kararı usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu gerekçesiyle davacının istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong></p>

<p>A. Temyiz Sebepleri<br />
Davacı vekili, iş kazası nedeniyle oluşan maddi ve manevi zararının bir kısmının ihtiyari arabuluculuk yolu ile davalı şirket tarafından karşılandığı, ancak davacıda meydana gelen zarar miktarının oldukça fazla olup bakiye zarar miktarı bulunmadığı, ayrıca davalı şirket tarafından karşılanmayan zararın mevcut olduğu, ödenen miktarın ne kadarının manevi tazminat ne kadarının maddi tazminat olduğunun, ihtiyari arabuluculuk tutanağında belirtilen ödeme miktarının hangi parametrelere göre hesaplandığının belirsiz olduğunu, dolayısıyla söz konusu ihtiyari arabuluculuk tutanağının makbuz hükmünde olduğunu, davacının maluliyet açısından gelişmekte olan zarar kısmı yönünden dava şartı yokluğu söz konusu olamayacağını belirterek temyiz etmiştir.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe<br />
Uyuşmazlık, iş kazası nedeni ile destekten yoksun kalma tazminatında, ihtiyari arabuluculuk sonunda düzenlenen tutanağın uyuşmazlığı sona erdirip erdirmediği, arabuluculuk anlaşma tutanağı nedeni ile aynı isteklerle ilgili dava açılıp açılmayacağı noktasında olup aşırı yararlanma ve irade fesadı nedeni ile arabuluculuk anlaşma tutanağının geçersizliğine ve geçersizlik halinde fark destekten yoksun kalma nedeni ile maddi ve manevi tazminatların istemine ilişkindir.<br />
İş uyuşmazlıklarında arabuluculuğun maddi hukukta yaratacağı en önemli sorun; 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 18/5 maddesi düzenlemesi nedeni ile “Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz” düzenlemesidir. Bu kural bir dava şartı düzenlemesi niteliğinde değildir. Zira mahkeme kararı olmadığından maddi ve şekli anlamda kesin hüküm kabul edilemez. Bu hükmün, arabuluculuk tutanağının hukuki niteliği ile birlikte Anayasa ve İş Hukukunun emredici kuralları kapsamında değerlendirilmesi gerekir. “Dava açılamaz” düzenlemesinin, Anayasa’nın ilgili hükümleri değerlendirildiğinde pek de isabetli olmadığı, aslında alacaklarla ile ilgili tarafların hak ve yükümlülüklerinin sona erdiği, dava açılabileceği, ancak anlaşmanın geçerli olması halinde anılan alacak hakkının doğmadığı kabul edilmelidir.</p>

<p>Belirtmek gerekir ki hükümler dikkate alındığında, devletin yargı yetkisinin mutlak egemenliğine halel getiren her düzenleme, hak arama özgürlüğünün ihlali anlamına gelir. Yargı yoluna başvuruyu dolaylı ya da doğrudan zorlaştıran veya engelleyen düzenlemeler de hak arama özgürlüğünü ihlal eder. Bu nedenle arabuluculuk faaliyeti sonunda taraflar anlaşılan konular hakkında, anlaşmanın geçerli olmadığını ileri sürerek, iptali ile hak ve alacakların yargı yolu ile hüküm altına alınmasını talep edebilmelerine engel bir durum değildir. Kanun koyucunun genel yaklaşımı karşısında HUAK.’ın 18/5 madde hükmüne mutlak şekilde bağlı kalınamayacağını savunmak güç olsa da olması gereken hukuk bakımından kanunun emredici hükümlerine uygun biçimde yapılan anlaşmalar açısından dava açılamayacağı kabul edilmelidir(Mutlay, F. B. s: 45-46. Konuya ilişkin yapılan detaylı açıklamalar için bkz. Do-ğan Yenisey Kübra, İş Hukukunun Emredici Yapısı, Beta, İstanbul 2014, 229 vd.). Kısaca dava açılamaz kuralı hükmü, iş mevzuatının emredici hükümlerine aykırı olmayan anlaşmalar için hüküm ifade eder(Ekmekçi/Özekes/Atalı. s: 142.).</p>

<p>İş hukuku açısından işçi alacaklarına mahsus olmak üzere ibraname ile ilgili ağırlaştırılmış şekil şartları getirilmiştir. Hükme göre (TBK Mad. 420 II), ibra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi ge-rektiği gibi buna ilişkin ödemenin hak tutarına nazaran noksansız olarak yapılması gerekmektedir. Bu hükmü, lafzına uygun olarak, ibra konusu alacağın tamamının belirtilmesi ve ayrıca bu belirtilen alacağın tamamının ödenmesi şeklinde anlamak mümkündür (Tam ifa). İşçi ve işveren arabuluculuk sürecine hiç başvurmadan, doğrudan borcu sona erdiren bir sözleşme yaptıklarında, TBK.’nın 420. maddesi gere-ğince bu sözleşme içerik itibariyle her zaman başta Anayasa açısından ol-mak üzere iş mevzuatının emredicilik yapısı ve TBK bakımından denetime tabi olabilecektir. Dolayısıyla, işçilik alacaklarının sulh sözleşmesine ya da ibra sözleşmesine veya benzeri bir sözleşmeye konu olması halinde sözleş-meler geçersiz kabul edilebilecek veya sözleşmeler olası bir davada örneğin hizmet tespit davasında delil teşkil edecektir.</p>

<p>Arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenecek anlaşma belgesi, her şeyden önce borçlar hukuku anlamında bir sözleşmedir. Arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenecek anlaşma belgesinin konusunu, uyuşmazlığın çözümüne yönelik taraflarca benimsenen yöntemler oluşturacaktır. Bu çözüm yöntemi, bir sulh sözleşmesi şeklinde olabilecektir. Öğretide anlaşma belgesinin sulh benzeri sözleşme olarak nitelendirildiği görülmektedir. (Kıyak, .... Arabuluculuk Sonucunda Ulaşılan Anlaşma Belgesinin Hukuki Niteliği. www.taa.gov.tr. TAAD, Yıl:6, Sayı:21 (Nisan 2015) s: 532. AŞPOLAT-TUĞSAVUL, ..., Türk Hukukunda Arabuluculuk, Yetkin, Anka-ra, 2012. S: 185). Nitekim damga vergisine ne şekilde tabi olacağını genelge ile belirleyen Maliye Bakanlığı, Adalet Bakanlığı’nın yazısı üzerine verdiği cevapta “Kanunun aradığı şartlarda düzenlenmesi durumunda sulh sözleşmesi olarak değerlendirilmesi” gerektiğini belirtmiştir(Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü’nün 01.11.2017 tarihli ve 86493661-19259 sayılı yazısına, Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’nın verdiği 09.03.2018 gün ve E. 30833 sayılı yazı. İcra edilebilirlik şerhi verilmeden resmi işlemlerde kullanılması halinde damga vergisine tabi tutulacağı da belirtilmiştir).</p>

<p>İşçinin feragat ve irade serbestini sınırlayan hükümler bu nedenle kabul edilmiştir. Bu hükümlere örnek olarak birbirini tamamlayan 4857 sayılı İş Kanunu’nun 32/5 ve 6098 sayılı TBK’nın 420. maddeleri gösterilebilir. 6098 sayılı TBK’nın 420. maddesi uyarınca;</p>

<p>"İşçinin işverenden alacağına ilişkin ibra sözleşmesinin yazılı olma-sı, ibra tarihi itibarıyla sözleşmenin sona ermesinden başlayarak en az bir aylık sürenin geçmiş bulunması, ibra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi, ödemenin hak tutarına nazaran noksansız ve banka aracılığıyla yapılması şarttır. Bu unsurları taşımayan ibra sözleşmeleri veya ibraname kesin olarak hükümsüzdür.</p>

<p>Hakkın gerçek tutarda ödendiğini ihtiva etmeyen ibra sözleşmeleri veya ibra beyanını muhtevi diğer ödeme belgeleri, içerdikleri miktarla sınırlı olarak makbuz hükmündedir. Bu hâlde dahi, ödemelerin banka aracılığıyla yapılmış olması zorunludur.</p>

<p>İkinci ve üçüncü fıkra hükümleri, destekten yoksun kalanlar ile işçinin diğer yakınlarının isteyebilecekleri dâhil, hizmet sözleşmesinden ... bütün tazminat alacaklarına da uygulanır".</p>

<p>TBK m. 420’de düzenlenen konu belirli bir isim taşıyan sözleşme değil, işçinin haklarından vazgeçme yasağıdır. Madde işçinin alacağının vazgeçmesiyle değil, ancak ve ancak ifa ile sona erebileceğini düzenlemiştir(Ekmekçi/Özekes/Atalı. s:137.). Taraflar arasındaki bu sözleşmeye arabulucunun dahil olması, arabuluculuk faaliyetinin olması bu olguyu değiştirmez. Zira arabulucu da sonuçta sözleşmede üçüncü kişi olarak bulunmakta, sözleşmenin niteliğini değiştirmemekte ve usul sözleşmesi niteliğini vermemektedir. Belirtmek gerekir ki arabuluculuk bir yargılama faaliyet değildir. Yargılama faaliyetinin konusu olan davada sulh ve feragat, arabuluculukta geçerli olmadığı gibi arabulucu-luk faaliyeti ile iş yargılama süreci de eş değer değildir.</p>

<p>İşçi ve işverenin arabuluculuk faaliyeti sonucunda arabulucu vasıtası ile düzenlediği tutanağın (sözleşmenin) TBK’nın belirtilen kuralarına göre şekil şartlarına tabi tutulması, aşırı yararlanma, yanılma, korkutma ve aldatma durumlarda geçersizliğini ileri sürülmesi olanaklıdır. Arabuluculuk anlaşma tutanağı, kural olarak maddi hukuka ilişkin bir sözleşme olduğuna göre, şekil şartı yönünden 6325 sayılı HUAK hükümlerine tabi tutulmalı, yasadaki şekle uygun yapılmamış ise TBK. 12/2 maddesi uyarınca geçersiz kabul edilmelidir.</p>

<p>Anlaşma tutanağının tarafların iradesi esas alınarak değerlendirilmesi gerekir (TBK. 19) . Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkansız olan arabuluculuk anlaşma tutanakları hükümsüzdür(TBK. mad. 27) .</p>

<p>Gabin (aşırı yararlanma) halinde, arabuluculuk tutanağına karşı bağlı olmadığı bildirilerek alacağın tamamının tahsili veya oransızlığın giderilmesi istemi ile dava açılabilir(TBK. mad. 28). Arabuluculuk süreçlerinin işçilik alacaklarını bertaraf etme yönünde bir amaca hizmet etmesi halinde İş Hukuku çerçevesinde bulunabilecek çözümlerden biri de, anlaşma tutanağı kapsamında yapılan ödemelerin, gerçek tazminat ve alacak tutarlarına göre aşırı oransız olması halinde, anlaşmaya varılan hususlarda dava açılabileceğinin kabulüdür(Çil, .... Dava Şartı Olarak Arabuluculuk. s:49).</p>

<p>Anlaşma tutanağı; yanılma (hata, TBK. mad. 30 vd , Ki, TBK. mad. 31/1.5 “Yanılanın, gerçekte üstlenmek istediğinden önemli ölçüde fazla bir edim için veya gerçekte istediğinden önemli ölçüde az bir karşı edim için iradesini açıklamışsa, bunun esaslı bir yanılma olduğunu kabul etmiştir. Kısaca gabin hali-ni yanılma olarak belirtmiştir), aldatma (TBK. 36.) ve korkutma (TBK. 37) hallerinde imzalanmış ise geçersizliği ileri sürülebilir.</p>

<p>6098 sayılı TBK’nın 39. maddesine göre “Yanılma veya aldatma sebebiyle ya da korkutulma sonucunda sözleşme yapan taraf, yanılma veya aldatmayı öğrendiği ya da korkutmanın etkisinin ortadan kalktığı andan başlayarak bir yıl içinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirmez veya verdiği şeyi geri istemezse, sözleşmeyi onamış sayılır.</p>

<p>Taraflar arasındaki ihtiyari arabuluculuk tutanağı, maddi anlamda bir sulh sözleşmesi olup, yukarda belirtilen yasal emredici kurallar kapsamında incelenmesi gerekir. Bu tutanağın özellikle aşırı yararlanma kapsamında geçersizliği ileri sürüldüğüne göre maddi tazminat yönünden kusur ve destek zararı hesaplanmalı, anlaşma ile hüküm altına alınanların ödenip ödenmediği araştırılmalı, gabin ve aşırı yararlanmanın gerçekleşip gerçekleşmediği üzerinde durulmalı sonucuna göre hüküm kurulmalıdır. İhtiyari arabuluculuk tutanağının yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular kapsamında geçerliliği değerlendirilmeden, 6285 sayılı HUAK'ın 18/5 maddesi uyarınca ilam niteliğinde olduğu ve dava açılamayacağı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesi hatalıdır. Dairemizin 02.05.2023 tarih ve 2021/2800 Esas-2023/4645 Karar, 17.09.2024 tarih 2023/6024 Esas 2024/8622 Karar sayılı ve 12.09.2024 tarihli 2023/2864 Esas 2024/8516 Karar ilamları da bu yöndedir.</p>

<p><strong>VI. KARAR</strong></p>

<p>Açıklanan sebeplerle;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,</p>

<p>2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,</p>

<p>Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,</p>

<p>Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,</p>

<p>11.11.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-hukuk-dairesinin-202311638-e-202410791-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 07:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/12/yargi/yargitaysd.jpg" type="image/jpeg" length="31546"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2024/7540 E., 2024/12307 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20247540-e-202412307-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20247540-e-202412307-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 23.09.2024 tarihli, 2024/7540 E., 2024/12307 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>9. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2024/7540 E., 2024/12307 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesi<br />
SAYISI : 2022/2986 E., 2024/729 K.<br />
KARAR : İstinaf başvurusunun esastan reddi<br />
İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 54. İş Mahkemesi<br />
SAYISI : 2021/974 E., 2022/199 K.</p>

<p>Taraflar arasındaki arabuluculuk tutanağının iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Kararın davacı asıl tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı asıl tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. DAVA</strong><br />
Davacı asıl dava dilekçesinde; emekli Türk Silahlı Kuvvetleri personeli ve lisanslı uçak bakım teknisyeni olarak sosyal güvenlik destek primi dâhil olmak üzere net 7.500.00 TL ücretle 1 yıl 9 ay davalı Üniversitenin Sivil Havacılık Meslek Yüksek Okulunda pratik uygulama eğitmeni olarak çalıştığını, üst üste iki kez yapılan fasılasız ve nizasız süreli sözleşmelerle süresize dönüşmüş olan iş sözleşmesinin 30.06.2020 tarihinde sona erdiği gerekçesiyle işten çıkarma yasağının olduğu dönemde iş sözleşmesine son verildiğini, yasal haklarını koruyabilmek için işe iade talebiyle dava şartı arabuluculuğa başvurduğunu, 14.07.2020 tarihinde saat 17.00'de yapılan taraflar arasındaki toplantıda işe iade konusunun şaibesiz bir şekilde görüşülerek karara bağlanmadığını, işe iade konusunun diğer alacaklar arasında fark edilmeyecek şekilde geçiştirildiğini, bu konuda herhangi bir uzlaşmaya varılmadığını, feragat ve ibra niteliğindeki tutanağı önceden bilgilendirme yapılmaksızın sehven imzaladığını, tutanaktaki eksik bilgilendirmeler, mevzuata aykırılıklar ve davalı işveren vekilleri tarafından uygulanan aşırı yararlanma nedeniyle hak kaybına uğradığını, son tutanakta gereğinden fazla açıklama yapılarak kişisel verilerin gizliliği ilkesinin ihlal edildiğini, arabuluculuk toplantısında işveren vekillerinin arabulucunun konuşmasına izin vermeden odaya girer girmez kendisini tekrar işe başlatacakmış gibi tavır takındıklarını, işe iadenin kabulü sonucunda tarafların ayrı ayrı 2.250,00 TL ödeyeceklerini söyleyerek karmaşa yarattıklarını, kendisinin bu miktara itiraz etmesi üzerine teklifleri olan 38.500,00 TL'yi kabul etmeye zorladıklarını, sonradan öğrendiği üzere tarafların anlaşması hâlinde arabulucuya 630,00 TL ödediklerini, işe iade davası açmasının engellendiğini, arabuluculuk tutanağında 38.537,41 TL'nin hangi alacak kalemlerine ilişkin ödendiğinin belirli olmadığını, arabuluculuk tutanağından görülebileceği üzere işe iade talebinin net bir şekilde yazılı olarak karara bağlanmadığını, eksik bilgilendirme olduğunu, aşırı yararlanma bulunduğunu, tutanağın ibra/feragat niteliğinde olduğunu, eksik görüşme, talep edilenlerle yapılan ödemeler arasında orantısızlık bulunduğunu, tutanak içeriğinin belirsiz olduğunu ve tam olarak anlaşılamadığını, kişisel verilerin gizliliğinin ihlal edildiğini, çalışma saati bitiminde uygun olmayan saatte görüşmenin gerçekleştiğini, tutanakta “Taraflarca dava açılamaz.” ve “Taraflarca imzalanmış arabuluculuk tutanağı mahkeme kararı gibi ilâm niteliğindedir.” hususlarının yazılı olmadığını, işveren toplantıda kendisini iki avukatla temsil ettirmesine rağmen tutanakta sadece bir avukatın imzası bulunduğunu, arabulucunun işinde yeni olduğunu ve davalı işveren vekillerinin bu durumu lehlerine çevirdiğini, bu konuda ... Bakanlığına şikâyet başvurusu yaptığını ve süregelen soruşturmanın bulunduğunu, ibra niteliğinde bir arabuluculuk tutanağı düzenlendiğini belirterek 14.07.2020 tarihli arabuluculuk uzlaşma tutanağının iptaline, arabuluculuk tutanağında miktarı yazılı olan ve işveren tarafından daha önce ödenmiş olan miktarın işçilik alacaklarından mahsup edilmesine karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong><br />
Davalı vekili cevap dilekçesinde; dava şartı arabuluculuk anlaşma belgesinin iptali talepli tespit davasının işçilik alacakları istemli alacak davası ile birlikte açılamayacağını, arabuluculukta anlaşılan hususlar hakkında dava açılamayacağından davanın hukuki yarar yokluğundan reddi gerektiğini, arabuluculuk neticesinde tarafların ortak ve serbest iradeleriyle anlaşma tutanağının düzenlendiğini, davacının arabuluculuk aşamasında işe iade talebinde bulunduğunu, devamında davacıya bu talebinin davalı işveren tarafından kabul edilmeyeceğinin bildirildiğini, bunun üzerine davacının işe iade talebinden vazgeçtiğini, devamında davacının bir kâğıda yazılı toplam miktar üzerinden alacak talebinde bulunduğunu, bu talepte münferit olarak hangi miktarı hangi alacak için istediğini belirtmediğini, Üniversitenin davacı ile ilgili ileride herhangi bir dava veya takiple karşılaşmamak adına davacının tüm işçilik alacaklarına yönelik ödeme yapılması ve bu işçilik alacaklarına yönelik dava ve takip ortaya konulmaması karşılığında davacı tarafa karşı bir teklifte bulunulduğunu, davacının mesleği ve deneyimi itibarıyla işe iade ve alacak ... ile bu kapsamda yapılan arabuluculuk anlaşmasının ne anlama geldiğini ayırt edebilecek konum ve bilgide olduğunu, ayrıca davacının arabuluculuk görüşmesinde avukat bir arkadaşından telefonla yardım aldığını ve bunun üzerine 38.537,41 TL ödemeyi kabul ettiğini, bu doğrultuda arabulucu tarafından anlaşma tutanağının düzenlendiğini, anılan tutarın davacının hesabına yatırıldığını, yapılan müzakereler sonucu arabuluculuk ücretinin tamamının davalı Üniversite tarafından ödendiğini, fiil ehliyetsizliği, kısıtlılık hâlleri dışında irade fesadına dayalı iddiaların somut ve kesin delillerle ortaya konulması gerekliğini, davacının soyut iddiaları dışında herhangi bir somut ve kesin delil bulunmadığını, arabuluculuk görüşmesinin mevzuata uygun şekilde, her iki tarafa da gerekli bilgilendirmelerin yapılarak gerçekleştirildiğini, davacının istediği zamanda görüşmeleri iradi olarak sonlandırma hakkının bulunduğunu ancak görüşmeleri sürdürdüğünü ve tarafların anlaştıklarını, sonrasında davacının 22.07.2020 tarihinde 2020/19402 Başvuru numarasıyla yeniden arabuluculuk başvurusu yaptığını ancak bu başvuruda görevlendirilen arabulucuya başvuruyu sehven ve mükerrer olarak yaptığına dair dilekçe göndererek başvurudan vazgeçtiğini, davacının işbu dava yoluyla ek kazanım elde etme çabası içerisinde olduğunu, anlaşma belgesinin ibraname ve feragatname niteliğinde olmadığını, aşırı yararlanmanın koşullarının somut uyuşmazlıkta bulunmadığını, arabuluculuk son tutanağının sahteliği ispatlanıncaya kadar geçerli ilâm niteliğindeki belgelerden olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong><br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacının 17.09.2018 - 30.06.2020 tarihleri arasında 1 yıl 9 ay 13 gün hizmet süresinin bulunduğu, 30.06.2020 tarihinde iş sözleşmesinin işten ayrılış kodunun Kod- 5 (Belirli süreli iş sözleşmesinin sona ermesi) olarak bildirilerek feshedildiği, davacının 02.07.2020 tarihinde işe iade ve bir kısım işçilik alacakları talebiyle arabuluculuk başvurusunda bulunduğu, ilk oturumun 14.07.2020 tarihinde yapıldığı, 14.07.2020 tarihinde anlaşarak anlaşma belgesini imzaladıkları, belge içeriğinde bir kısım tazminat ve alacaklara karşılık davacıya 38.537,41 TL ödeneceğinin kararlaştırıldığı, kararlaştırılan miktarın davacının hesabına 20.07.2020 tarihinde yatırıldığı, davacının 08.08.2020 tarihli şikâyeti üzerine ... Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü Arabuluculuk Daire Başkanlığınca yapılan inceleme sonucunda soyut iddia dışında delil elde edilemediği, Daire Başkanlığının görevleri içerisinde arabulucular tarafından tutulan tulanağın iptali hususu bulunmadığından davacının bu konudaki talebine ilişkin idari yönden yapılabilecek herhangi bir işlemin bulunmadığı belirtilerek arabulucu hakkında işlem yapılmasına yer olmadığına karar verildiği, arabulucu önünde yapılan anlaşmada ibraya ilişkin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun) 420 nci maddesinin uygulanmasının mümkün olmadığı, arabuluculuk tutanağının iptaline ilişkin olarak mevzuatta özel bir düzenleme bulunmadığından genel hükümlere göre değerlendirme yapılması gerektiği, dosya kapsamına göre davacı tarafından aşırı yararlanma ve irade sakatlığı iddialarıyla ilgili ispata yönelik delil sunulmadığı ve davacının iddiasını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong><br />
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar<br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı asıl istinaf başvurusunda bulunmuştur.</p>

<p>B. İstinaf Sebepleri<br />
Davacı asıl istinaf dilekçesinde; 14.07.2020 tarihinde arabuluculuk toplantısına avukatsız olarak katıldığını, arabuluculuk sürecinde suç unsuru olduğunu, bu konuda Cumhuriyet Başsavcılığına başvuru yaptığını, işverenin arabuluculuk toplantısında iki avukatla temsil edildiğini, bir avukatın vekâleti olmadığını ve tutanakta imzası bulunmadığını, bu şekilde sürecin gizliliğinin ihlal edildiğini, avukatı olmadığı için kendisi üzerinde baskı oluşturulduğunu ve aşırı yararlanma yoluna gidildiğini, kendisinin yanıltıldığını ve tutanağı sehven imzaladığını, işe iade konusunun toplantıda görüşülmediğini, işverenin işe iadeyi kabul edip etmediğinin yazılı olmadığını, işe iade isteminin diğer alacak kalemleri arasında kolayca fark edilemeyecek şekilde geçiştirilmiş olduğunu, arabuluculuk tutanağının içeriğinin emsal gösterilen Yargıtay kararlarına aykırı olduğunu, tutanağın bilgilendirme bölümünün eksik olduğunu, tutanaktan hangi konuda neyin anlaşmasının yapıldığının anlaşılmamakta olduğunu, tutanağın mevzuata aykırı olarak hazırlanmış olduğunu, işe iade talebinden vazgeçtiğine ilişkin tutanağın hiçbir yerinde beyanı bulunmadığını, işe iade istemi karara bağlanmadan diğer alacak kalemlerinin görüşülmesine geçilemeyeceğini, gerekçeli kararda bilirkişi raporundan bahsedilmediğini, adil bir yargılama yapılmadığını, 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'ndaki (6325 sayılı Kanun) eksikliklerin, arabuluculuğun bir yargılama türü olmayışı ancak sonucunun mahkeme hükmü niteliğinde kabul edilmesinin, mahkeme kararı gibi işlem görmesinin arabuluculuk toplantısı sonrası dava açılamayacağı hususlarının ve kanundaki kısıtlayıcı maddelerin Anayasa'ya aykırı olduğunu belirterek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılması ve davanın kabulüne verilmesi istemi ile istinaf yoluna başvurmuştur.</p>

<p>C. Gerekçe ve Sonuç<br />
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; taraflar arasındaki uyuşmazlığın arabulucuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılan hâllerde üzerinde anlaşılan hususlar hakkında dava açılıp açılamayacağına ilişkin olduğu, 6325 sayılı Kanun'un 18 inci maddesinin beşinci fıkrasında, "Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz." düzenlemesi olduğu, anlaşma belgesinin ilâm niteliğinde belge sayılacağı, dava açma yasağının dava şartlarından olan hukuki yarar bulunması şartının özel bir görünümü, özel bir dava şartı olduğundan, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşılan konularda dava açılması durumunda dava şartı yokluğundan davanın usulden reddi gerektiği, dava açma yasağının istisnalarının bulunduğu, anlaşma belgesine karşı ileri sürülebilecek irade fesadı hâlleri olduğu, bu durumda anlaşmaya varılan hususlarla ilgili olarak bu sözleşmenin iptalinin 6098 sayılı Kanun'un 30 ve devamı maddeleri ile 39 uncu maddesi çerçevesinde talep edilerek dava açılabileceği, anlaşma belgesinin ehliyetsizlik, emredici hukuk kurallarına, kamu düzenine, ahlaka, kişilik haklarına ve şekle aykırılık gibi sebeplerle mutlak butlanla sakatlanmasının da düşünülebileceği, butlanın tespitinin mahkemeden istenebileceği, anlaşma belgesinin sahte olması, anlaşmanın geçersizliği, anlaşma hükümlerinin yorumlanmasına ihtiyaç bulunması, icra edilebilir bir anlaşma bulunmaması gibi durumlarda dava açılması ve bu hususların mahkemece incelenip karara bağlanmasının mümkün olduğu, taraflar arasında yapılan arabuluculuk görüşmeleri sonunda düzenlenen 14.07.2020 tarihli arabuluculuk tutanağı içeriğinde dava konusu edilen taleplerin tamamı hakkında görüşme yapılarak anlaşmaya varıldığı, arabuluculuk tutanaklarının sahteliği ispatlanıncaya kadar geçerli ilâm niteliğindeki belgelerden olduğu, sahteliği konusunda bir iddia olmadığı gibi fiil ehliyetsizliği, kısıtlılık hâlleri iddiası da bulunmadığı arabuluculuk tutanağının 14.07.2020 tarihinde imzalandığı, iş sözleşmesinin 30.06.2020 tarihinde feshedildiği, davacının iddialarının soyut olduğu, dosya kapsamına ispata yönelik olarak somut deliller sunulamadığı anlaşılmakla ve bu kapsamda arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşılan konularda dava açılamayacağından Mahkemece davanın reddine karar verilmesinde isabetsizlik bulunmadığı gerekçesiyle davacının istinaf başvurusunun esastan reddine karar verişmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong><br />
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar<br />
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı asıl temyiz isteminde bulunmuştur.</p>

<p>B. Temyiz Sebepleri<br />
Davacı asıl temyiz dilekçesinde; istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü sebepleri tekrar ederek Bölge Adliye Mahkemesi kararının ortadan kaldırılması ve İlk Derece Mahkemesi kararının bozulması istemi ile temyiz yoluna başvurmuştur.</p>

<p>C. Gerekçe<br />
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme<br />
Uyuşmazlık, arabuluculuk sürecinin usulüne uygun şekilde yürütülüp yürütülmediğine ve buna göre dava şartı olan arabuluculuk tutanağının iptalinin gerekip gerekmediğine ilişkindir.</p>

<p>2. İlgili Hukuk<br />
1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri.</p>

<p>2. 6325 sayılı Kanun'un 8, 9, 11, 14, 15, 17 ve 18 inci maddeleri, 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun 3 üncü maddesi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>3. 02.06.2018 tarihli ve 30439 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Yönetmeliği'nin 5, 10, 11, 13, 17, 20 ve 21 inci maddeleri.</p>

<p><br />
3. Değerlendirme<br />
1. Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.</p>

<p>2. Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davacı tarafça temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.</p>

<p><strong>VI. KARAR</strong><br />
Açıklanan sebeple;<br />
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,</p>

<p>Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,<br />
23.09.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20247540-e-202412307-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 07:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/06/yargi/yargitay-avus.jpg" type="image/jpeg" length="17472"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesine İlişkin Tebliğ (No: 2026/9)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ithalatta-haksiz-rekabetin-onlenmesine-iliskin-teblig-no-20269</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ithalatta-haksiz-rekabetin-onlenmesine-iliskin-teblig-no-20269" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesine İlişkin Tebliğ (No: 2026/9), 16 Haziran 2026 Tarihli ve 33282 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Ticaret Bakanlığından:</strong></p>

<p><strong>İTHALATTA HAKSIZ REKABETİN ÖNLENMESİNE İLİŞKİN TEBLİĞ</strong></p>

<p><strong>(TEBLİĞ NO: 2026/9)</strong></p>

<p><strong>Amaç ve kapsam</strong></p>

<p><strong>MADDE 1-</strong> (1) Bu Tebliğin amacı, yerli üretici Kordsa Teknik Tekstil A.Ş. firması tarafından yapılan başvuruya istinaden Çin Halk Cumhuriyeti menşeli 5902.10.10.00.00 gümrük tarife istatistik pozisyonu altında sınıflandırılan “naylon veya diğer poliamidlerden elde edilen yüksek mukavemetli iplikten her nevi nakil vasıtası iç ve dış lastiği için kauçuk emdirilmiş mensucat (kord bezi)” eşya tanımlı naylon kord bezi; Çin Halk Cumhuriyeti ve Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti menşeli 5902.20.10.00.00 gümrük tarife istatistik pozisyonu altında sınıflandırılan “poliesterlerden elde edilen yüksek mukavemetli iplikten her nevi nakil vasıtası iç ve dış lastiği için kauçuk emdirilmiş mensucat (kord bezi)” eşya tanımlı poliesterlerden kord bezi ürünlerine yönelik bir damping soruşturması açılması ve açılan soruşturmanın usul ve esaslarının belirlenmesidir.</p>

<p><strong>Dayanak</strong></p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>(1) Bu Tebliğ, 14/6/1989 tarihli ve 3577 sayılı İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Kanun, 20/10/1999 tarihli ve 99/13482 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Karar ve 30/10/1999 tarihli ve 23861 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Yönetmeliğe dayanılarak hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Tanımlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 3-</strong> (1) Bu Tebliğde geçen;</p>

<p>a) Bakanlık: Ticaret Bakanlığını,</p>

<p>b) CIF: Masraflar, sigorta ve navlun dâhil teslimi,</p>

<p>c) ÇHC: Çin Halk Cumhuriyeti’ni,</p>

<p>ç) EBYS: Elektronik Belge Yönetim Sistemini,</p>

<p>d) Genel Müdürlük: Bakanlık İthalat Genel Müdürlüğünü,</p>

<p>e) GTİP: Gümrük tarife istatistik pozisyonunu,</p>

<p>f) Kanun: 14/6/1989 tarihli ve 3577 sayılı İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Kanunu,</p>

<p>g) Karar: 20/10/1999 tarihli ve 99/13482 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Kararı,</p>

<p>ğ) KEP: Kayıtlı elektronik posta adresini,</p>

<p>h) TGTC: İstatistik Pozisyonlarına Bölünmüş Türk Gümrük Tarife Cetvelini,</p>

<p>ı) Vietnam: Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti’ni,</p>

<p>i) Yönetmelik: 30/10/1999 tarihli ve 23861 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Yönetmeliği,</p>

<p>ifade eder.</p>

<p><strong>Soruşturma konusu ürün</strong></p>

<p><strong>MADDE 4- </strong>(1) Soruşturma konusu ürün, ÇHC menşeli 5902.10.10.00.00 GTİP’i altında sınıflandırılan “naylon veya diğer poliamidlerden elde edilen yüksek mukavemetli iplikten her nevi nakil vasıtası iç ve dış lastiği için kauçuk emdirilmiş mensucat (kord bezi)” eşya tanımlı naylon kord bezi; ÇHC ve Vietnam menşeli 5902.20.10.00.00 GTİP’i altında sınıflandırılan “poliesterlerden elde edilen yüksek mukavemetli iplikten her nevi nakil vasıtası iç ve dış lastiği için kauçuk emdirilmiş mensucat (kord bezi)” eşya tanımlı poliesterlerden kord bezidir.</p>

<p>(2) Bahse konu GTİP’ler yalnızca bilgi amaçlı verilmiş olup bağlayıcı mahiyette değildir.</p>

<p>(3) Ürünün TGTC’de yer alan tarife pozisyonunda ve/veya eşya tanımında yapılacak değişiklikler bu Tebliğ hükümlerinin uygulanmasına engel teşkil etmez.</p>

<p><strong>Başvurunun temsil niteliği</strong></p>

<p><strong>MADDE 5-</strong> (1) Başvuru aşamasında sunulan delillerden, Yönetmeliğin 18 inci maddesi çerçevesinde yerli üretim dalını temsil niteliğini haiz olduğu anlaşılan yerli üretici Kordsa Teknik Tekstil A.Ş. tarafından yapılan başvurunun Yönetmeliğin 20 nci maddesi uyarınca yerli üretim dalı adına yapıldığı anlaşılmıştır. Bu kapsamda, söz konusu firma bu Tebliğin ilgili bölümlerinde “yerli üretim dalı” olarak anılacaktır.</p>

<p><strong>Damping iddiası</strong></p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> (1) Normal değerin tespitinde başvuru konusu ülkelerin geçerli iç piyasa fiyatlarına ulaşılamamıştır. Bu kapsamda, Yönetmeliğin 5 inci maddesi hükümleri çerçevesinde, normal değerin tespiti için oluşturulmuş normal değer kullanılmıştır. Bu çerçevede, başvuru konusu ürün için normal değer Türkiye’de benzer malın birim imalat maliyetine satış, genel ve idari giderler ile finansman gideri ve makul bir kârın eklenmesiyle oluşturulmuştur. Normal değerin tespitinde, başvuru konusu ülkeler koşullarına ilişkin lehte ayarlamalar yapılmıştır. Söz konusu değerin fabrika çıkış aşamasında olduğu kabul edilmiştir.</p>

<p>(2) İhraç fiyatının tespitinde, inceleme dönemi olan 1/10/2024-30/9/2025 dönemi için Bakanlık istatistik veri tabanında yer alan ithalat beyannameleri bazında veriler kullanılarak başvuru konusu ürünün başvuru konusu ülkelerden ithalatında oluşan CIF ağırlıklı ortalama ihraç fiyatı dikkate alınmıştır. Söz konusu ihraç fiyatından, Bakanlık istatistik veri tabanından elde edilen harici navlun ve sigorta bedelleri düşülerek anılan değerin fabrika çıkış aşamasında olduğu kabul edilmiştir.</p>

<p>(3) Bu maddede açıklandığı şekilde tespit edilen normal değerler ile Türkiye’ye ihraç fiyatları mümkün olduğu ölçüde aynı ticari aşamada, diğer bir ifadeyle, fabrika çıkış aşamasında karşılaştırılmış olup soruşturma konusu ürün için hesaplanan damping marjlarının Yönetmeliğin 28 inci maddesinde zikredilen ihmal edilebilir oranın üzerinde olduğu tespit edilmiştir.</p>

<p><strong>Zarar ve nedensellik iddiası</strong></p>

<p><strong>MADDE 7-</strong> (1) Yönetmeliğin 17 nci maddesi çerçevesinde zarar iddiası 1/1/2022-30/9/2025 dönemi için incelenmiştir.</p>

<p>(2) Naylon kord bezi ürününde, ÇHC menşeli başvuru konusu ürün ithalatı 1/1/2022-30/9/2025 döneminde mutlak ve nispi olarak artış göstermiştir.</p>

<p>(3) Poliesterlerden kord bezi ürününde, ÇHC ve Vietnam menşeli başvuru konusu ürün ithalatı, 1/1/2022-30/9/2025 döneminde mutlak ve nispi olarak artış göstermiştir.</p>

<p>(4) Naylon kord bezi ürününde, ÇHC menşeli ithalatın, 1/1/2022-30/9/2025 döneminde yerli üretim dalının yurt içi birim satış fiyatlarını kırdığı ve baskıladığı görülmüştür.</p>

<p>(5) Poliesterlerden kord bezi ürününde, ÇHC menşeli ithalatın, 1/10/2024-30/9/2025 döneminde yerli üretim dalının yurt içi birim satış fiyatlarını kırdığı, 1/1/2023-30/9/2025 döneminde yerli üretim dalının yurt içi birim satış fiyatlarını baskıladığı; Vietnam menşeli ithalatın, 1/1/2022-30/9/2025 döneminde yerli üretim dalının yurt içi birim satış fiyatlarını kırmadığı, 1/1/2023-30/9/2025 döneminde yerli üretim dalının yurt içi birim satış fiyatlarını baskıladığı görülmüştür.</p>

<p>(6) Naylon kord bezi ürününde, yerli üretim dalı tarafından zarara ilişkin olarak sunulan bilgi, belge ve deliller kullanılarak yapılan değerlendirmede, yerli üretim dalının üretim, yurt içi satış miktarı, yurt içi satışlardan kârlılık, kapasite kullanım oranı, istihdam, pazar payı, verimlilik, ürün nakit akışı ve yatırımların geri dönüş oranı gibi temel ekonomik göstergelerinde 1/1/2022-30/9/2025 döneminde bozulmalar yaşandığı tespit edilmiştir.</p>

<p>(7) Poliesterlerden kord bezi ürününde, yerli üretim dalı tarafından zarara ilişkin olarak sunulan bilgi, belge ve deliller kullanılarak yapılan değerlendirmede, yerli üretim dalının üretim, yurt içi satış miktarı, yurt içi satışlardan kârlılık, kapasite kullanım oranı, istihdam, pazar payı, verimlilik, ürün nakit akışı ve yatırımların geri dönüş oranı gibi temel ekonomik göstergelerinde 1/1/2022-30/9/2025 döneminde bozulmalar yaşandığı tespit edilmiştir.</p>

<p>(8) Başvuru aşamasında sunulan deliller ve ithalata ilişkin Bakanlık istatistik veri tabanında yer alan veriler esas alınarak yapılan tespitler ışığında, dampingli olduğu iddia edilen naylon kord bezi ürününde, ÇHC menşeli ithalatın; poliesterlerden kord bezi ürününde, ÇHC ve Vietnam menşeli ithalatın yerli üretim dalının ekonomik göstergelerinde maddi zarara yol açtığı değerlendirilmiştir.</p>

<p><strong>Karar ve işlemler</strong></p>

<p><strong>MADDE 8-</strong> (1) Yapılan inceleme sonucunda, damping soruşturması açılabilmesi için yeterli bilgi, belge ve delillerin bulunduğu anlaşıldığından, İthalatta Haksız Rekabeti Değerlendirme Kurulunun kararı ile ÇHC menşeli naylon kord bezi ürünü ile ÇHC ve Vietnam menşeli poliesterlerden kord bezi ürününe yönelik olarak Yönetmeliğin 20 nci maddesi çerçevesinde bir damping soruşturması açılmasına karar verilmiştir.</p>

<p><strong>Piyasa ekonomisi değerlendirmesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 9-</strong> (1) ÇHC ve Vietnam’da yerleşik soruşturmaya tabi üretici veya üreticilerin soruşturma konusu ürünün üretiminde ve satışında Yönetmeliğin ek 1 inci maddesinde yer alan ölçütler çerçevesinde piyasa ekonomisi koşullarının geçerli olduğunu 12 nci maddede belirtilen süreler içinde yeterli deliller ile ispat etmesi durumunda bu üretici veya üreticiler için normal değerin tespitinde Yönetmeliğin 5 inci maddesi, aksi takdirde Yönetmeliğin 7 nci maddesi hükümleri uygulanır. Yönetmeliğin 7 nci maddesi hükümlerinin tatbiki halinde adı geçen ülke için piyasa ekonomisi uygulayan emsal ülke olarak Türkiye’nin seçilmesi öngörülür.</p>

<p><strong>İlgili taraflara soruşturma açılışının bildirilmesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 10-</strong> (1) Yönetmeliğin 23 üncü maddesi uyarınca, soruşturma konusu malın ihracatçısı, yabancı üreticisi, ithalatçısı, üye çoğunluğu bunlardan oluşan meslek kuruluşları, ihracatçı ülke hükümeti, benzer malın Türkiye’deki üreticisi, üye çoğunluğu benzer malın Türkiye’deki üreticilerinden oluşan meslek kuruluşları ilgili taraflar olarak kabul edilir. Ancak, 12 nci maddede belirtilen süreler içinde soru formlarını cevaplamak veya görüşlerini sunmak suretiyle kendilerini yetkili merciye bildirenler soruşturmada ilgili taraf olarak dikkate alınır.</p>

<p>(2) Soruşturma açılmasını müteakip, soruşturma konusu ülkelerde yerleşik bilinen üretici/ihracatçılara, soruşturma konusu ülkelerin Ankara’daki büyükelçilikleri ile başvuruda belirtilen ve Bakanlıkça tespit edilen soruşturma konusu ürünün bilinen ithalatçılarına soruşturmanın açılışına ilişkin bildirimde bulunulur.</p>

<p>(3) Bildirimde, soruşturma açılış Tebliği, başvurunun gizli olmayan özeti ve soru formlarına erişim hususunda bilgiye yer verilir.</p>

<p>(4) Bildirim gönderilemeyen veya kendilerine bildirim ulaşmayan diğer ilgili taraflar, soruşturma ile ilgili bilgilere Bakanlığın “https://www.ticaret.gov.tr/ithalat” uzantılı internet sitesinden sırasıyla “Ticaret Politikası Savunma Araçları”, “Damping ve Sübvansiyon”, “Soruşturmalar” sekmelerini takip ederek soruşturmaya dair ilgili başlıktan erişebilir.</p>

<p><strong>Yetkili merci, ilgili tarafların görüş ve cevaplarını sunmaları</strong></p>

<p><strong>MADDE 11-</strong> (1) Soruşturma, aşağıda iletişim bilgileri yer alan Genel Müdürlük tarafından yürütülür.</p>

<p>T. C. Ticaret Bakanlığı</p>

<p>İthalat Genel Müdürlüğü</p>

<p>Damping ve Sübvansiyon Dairesi</p>

<p>Adres: Söğütözü Mah. Nizami Gencevi Caddesi No:63/1 06530 Çankaya/ANKARA</p>

<p>Tel: +90 312 204 75 00</p>

<p>(2) Soruşturmada “Türkiye’de yerleşik firma, kurum ve kuruluşlar”, soru formlarına cevapları ile resmî görüşlerini kendilerine ait KEP adreslerinden Bakanlığın aşağıda yer alan KEP adresine gönderir.</p>

<p>KEP adresi: <u>ticaretbakanligi</u><u>@hs01.kep.tr</u></p>

<p>(3) Soruşturmada “yurt dışında yerleşik firma, kurum ve kuruluşlar”, soru formlarına cevapları ile resmî görüşlerini yazılı olarak, soru formu cevaplarına ve resmî görüşlerine ilişkin ekleri ise yalnızca elektronik ortamda (CD/USB ile) Bakanlığın posta adresine gönderir. Soru formu cevapları, resmî görüşler ve bunların ekleri ayrıca aşağıda yer alan e-posta adresine gönderilir.</p>

<p>EBYS e-posta adresi: <u>ithebys</u><u>@ticaret.gov.tr</u></p>

<p>(4) Soruşturma kapsamında yurt dışında yerleşik firma, kurum ya da kuruluşların soru formu cevaplarını bir yasal temsilci vasıtasıyla Bakanlığa iletmeleri durumunda, ilgili firma, kurum ya da kuruluşların anılan yasal temsilci adına resmî bir vekâletname (yetki belgesi) düzenlemesi gerekmektedir. Düzenlenecek vekâletnamenin soru formu cevaplarını ileten yurt dışında yerleşik firma, kurum ya da kuruluşun imza yetkilisi tarafından imzalanmış olması; Türkçe veya İngilizce tercümesinin sunulması, Yabancı Resmî Belgelerin Tasdiki Mecburiyetinin Kaldırılması Sözleşmesine uygun olarak “apostil tasdik şerhi” taşıması, apostil tasdik şerhi bulunmaması halinde o ülkedeki Türk Konsolosluğunun tasdikini içermesi gerekmektedir.</p>

<p>(5) Soruşturmaya ilişkin yazılı ve sözlü iletişim Türkçe yapılır. Soru formuna yanıtlar hariç olmak üzere, Türkçe dışında bir dilde sunulan hiçbir bilgi, belge, görüş ve talep dikkate alınmaz.</p>

<p>(6) İlgili taraflarca soru formuna verilen cevaplar, soruşturmayla ilgili sunulan diğer bilgi, belge, görüş ve destekleyici deliller aksi belirtilmedikçe yazılı olarak sunulur. Yazılı sunumlarda ilgili tarafların isim ve unvanı, adres bilgileri, elektronik posta adresi, telefon numaraları belirtilir. “Türkiye’de yerleşik firma, kurum ve kuruluşlardan ilgili taraf olmak isteyenler” tarafından yazılı sunumlarda kendilerine ait KEP adresleri de belirtilir.</p>

<p>(7) İlgili taraflar, soru formunda istenilen bilgiler haricinde soruşturmayla ilgili olduğu düşünülen diğer bilgi, belge ve görüşlerini, destekleyici deliller ile birlikte Genel Müdürlüğe yazılı olarak 12 nci maddenin ikinci fıkrasında belirtilen süre içerisinde sunabilir.</p>

<p>(8) Soruşturma süresince Yönetmeliğin 22 nci maddesinin ikinci fıkrası çerçevesinde gizlilik kaydıyla verilen her türlü bilgi, belge ve görüşün gizli olmayan bir özeti sunulur. Gizli olmayan özet, esas bilginin makul ölçüde anlaşılmasına olanak sağlayacak ayrıntıda olur. İlgili taraflar, istisnai hallerde bu bilgilerin özetlenemeyecek nitelikte olduklarını belirtebilir. Bu gibi istisnai durumlarda, bilgilerin özetlenemeyecek nitelikte olmasının nedenlerinin belirtilmesi gerekir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Süreler</strong></p>

<p><strong>MADDE 12-</strong> (1) 10 uncu maddenin ikinci fıkrasında belirtilen bildirimin gönderildiği bütün ilgili taraflar için soru formunu cevaplama süresi, soruşturmanın açılışına ilişkin bildirimin gönderildiği tarihten itibaren posta süresi dâhil 37 gündür.</p>

<p>(2) 10 uncu maddenin dördüncü fıkrasında yer alan bildirimin gönderilemediği ilgili taraflar soru formuna ilişkin cevaplarını ve soruşturma ile ilgili görüşlerini bu Tebliğin yayımı tarihinden itibaren başlayacak 37 günlük süre içerisinde sunar.</p>

<p>(3) Soruşturmanın sonucundan etkilenebileceklerini iddia eden ve 10 uncu maddenin birinci fıkrası dışında kalan diğer yerli ve yabancı taraflar görüşlerini bu Tebliğin yayımı tarihinden itibaren soruşturmanın akışını etkilemeyecek şekilde soruşturma süreci içerisinde sunabilir.</p>

<p><strong>İş birliğine gelinmemesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 13- </strong>(1) Yönetmeliğin 26 ncı maddesi hükmü çerçevesinde, ilgili taraflardan birinin verilen süreler dâhilinde ve istenilen biçimde gerekli bilgi ve belgeleri sağlamaması ya da bu bilgi ve belgelere erişimi reddetmesi veya soruşturmayı engellediğinin anlaşılması veya yanlış ya da yanıltıcı bilgi vermesi hallerinde söz konusu taraf iş birliğine gelmemiş sayılır. Bu gibi hallerde soruşturma kapsamındaki geçici veya nihai belirlemeler, olumlu ya da olumsuz şekilde, mevcut verilere göre yapılabilir.</p>

<p>(2) İlgili tarafların iş birliğine gelmemesi veya kısmen iş birliğine gelmesi halinde bahse konu taraf için soruşturmanın sonucu iş birliğine gelinmesine nazaran daha az avantajlı olabilir.</p>

<p><strong>Geçici önlem alınması ve önlemlerin geriye dönük uygulanması</strong></p>

<p><strong>MADDE 14-</strong> (1) Kanun ve Kararın ilgili hükümleri uyarınca, soruşturma süresince geçici önlem uygulanması kararlaştırılabilir ve kesin önlem geriye dönük olarak uygulanabilir.</p>

<p><strong>Soruşturmanın başlangıç tarihi</strong></p>

<p><strong>MADDE 15-</strong> (1) Soruşturma, bu Tebliğin yayımı tarihinde başlamış kabul edilir.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p>

<p><strong>MADDE 16-</strong> (1) Bu Tebliğ yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 17-</strong> (1) Bu Tebliğ hükümlerini Ticaret Bakanı yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ithalatta-haksiz-rekabetin-onlenmesine-iliskin-teblig-no-20269</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 00:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/12/resmi/ticaret-bakanligi.jpg" type="image/jpeg" length="58631"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesine İlişkin Tebliğ (No: 2026/21)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ithalatta-haksiz-rekabetin-onlenmesine-iliskin-teblig-no-202621</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ithalatta-haksiz-rekabetin-onlenmesine-iliskin-teblig-no-202621" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesine İlişkin Tebliğ (No: 2026/21), 16 Haziran 2026 Tarihli ve 33282 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Ticaret Bakanlığından:</strong></p>

<p><strong>İTHALATTA HAKSIZ REKABETİN ÖNLENMESİNE İLİŞKİN TEBLİĞ</strong></p>

<p><strong>(TEBLİĞ NO: 2026/21)</strong></p>

<p><strong>Amaç ve kapsam</strong></p>

<p><strong>MADDE 1-</strong> (1) Bu Tebliğin amacı, yerli üretici Petlas Lastik Sanayi A.Ş. ve Kocaeli Lastik Sanayi A.Ş. firmaları tarafından yapılan ve Sumitomo Rubber Ako Lastik Sanayi ve Ticaret A.Ş. firması tarafından desteklenen başvuruya istinaden Çek Cumhuriyeti, Kore Cumhuriyeti, Sırbistan Cumhuriyeti ve Slovak Cumhuriyeti menşeli 4011.10.00.10.00, 4011.10.00.90.11, 4011.10.00.90.12, 4011.10.00.90.13 ve 4011.10.00.90.18 gümrük tarife istatistik pozisyonları altında sınıflandırılan “binek otomobil dış lastikleri” ürününe yönelik bir damping soruşturması açılması ve açılan soruşturmanın usul ve esaslarının belirlenmesidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Dayanak</strong></p>

<p><strong>MADDE 2-</strong> (1) Bu Tebliğ, 14/6/1989 tarihli ve 3577 sayılı İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Kanun, 20/10/1999 tarihli ve 99/13482 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Karar ve 30/10/1999 tarihli ve 23861 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Yönetmeliğe dayanılarak hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Tanımlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 3-</strong> (1) Bu Tebliğde geçen;</p>

<p>a) Bakanlık: Ticaret Bakanlığını,</p>

<p>b) CIF: Masraflar, sigorta ve navlun dâhil teslimini,</p>

<p>c) Çekya: Çek Cumhuriyeti’ni,</p>

<p>ç) EBYS: Elektronik Belge Yönetim Sistemini,</p>

<p>d) Genel Müdürlük: Bakanlık İthalat Genel Müdürlüğünü,</p>

<p>e) GTİP: Gümrük tarife istatistik pozisyonunu,</p>

<p>f) Güney Kore: Kore Cumhuriyeti’ni,</p>

<p>g) Kanun: 14/6/1989 tarihli ve 3577 sayılı İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Kanunu,</p>

<p>ğ) Karar: 20/10/1999 tarihli ve 99/13482 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Kararı,</p>

<p>h) KEP: Kayıtlı elektronik posta adresini,</p>

<p>ı) Sırbistan: Sırbistan Cumhuriyeti’ni,</p>

<p>i) Slovakya: Slovak Cumhuriyeti’ni,</p>

<p>j) TGTC: İstatistik Pozisyonlarına Bölünmüş Türk Gümrük Tarife Cetvelini,</p>

<p>k) Yönetmelik: 30/10/1999 tarihli ve 23861 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Yönetmeliği,</p>

<p>ifade eder.</p>

<p><strong>Soruşturma konusu ürün</strong></p>

<p><strong>MADDE 4-</strong> (1) Soruşturma konusu ürün, Çekya, Güney Kore, Sırbistan ve Slovakya menşeli 4011.10.00.10.00, 4011.10.00.90.11, 4011.10.00.90.12, 4011.10.00.90.13 ve 4011.10.00.90.18 GTİP’leri altında sınıflandırılan “binek otomobil dış lastikleri”dir.</p>

<p>(2) Bahse konu GTİP’ler yalnızca bilgi amaçlı verilmiş olup bağlayıcı mahiyette değildir.</p>

<p>(3) Ürünün TGTC’de yer alan tarife pozisyonunda ve/veya eşya tanımında yapılacak değişiklikler bu Tebliğ hükümlerinin uygulanmasına engel teşkil etmez.</p>

<p><strong>Başvurunun temsil niteliği</strong></p>

<p><strong>MADDE 5-</strong> (1) Başvuru aşamasında sunulan delillerden, Yönetmeliğin 18 inci maddesi çerçevesinde yerli üretim dalını temsil niteliğini haiz olduğu anlaşılan yerli üretici Petlas Lastik Sanayi A.Ş. tarafından yapılan ve Kocaeli Lastik Sanayi A.Ş. tarafından aktif olarak desteklenen başvurunun Yönetmeliğin 20 nci maddesi uyarınca yerli üretim dalı adına yapıldığı anlaşılmıştır. Bu kapsamda, söz konusu firmalar bu Tebliğin ilgili bölümlerinde “yerli üretim dalı” olarak anılacaktır.</p>

<p><strong>Damping iddiası</strong></p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> (1) Normal değerin tespitinde başvuru konusu ülkelerin geçerli iç piyasa fiyatlarına ulaşılamamıştır. Bu kapsamda, Yönetmeliğin 5 inci maddesi hükümleri çerçevesinde, normal değerin tespiti için başvuru konusu ürünün uygun bir üçüncü ülkeye ihracatında temsil niteliği taşıyan karşılaştırılabilir ihraç fiyatı normal değer olarak kabul edilmiştir. Uluslararası Ticaret Merkezi ve Eurostat verilerinin kullanıldığı bu hesaplama yönteminde, söz konusu üçüncü ülke, başvuru konusu ürünü üretme kabiliyetleri ve başvuru konusu ülkelerin ihracatındaki yerleri dikkate alınarak belirlenmiştir. Bu yöntemle belirlenen ihraç fiyatlarının fabrika çıkış aşamasında olduğu kabul edilmiştir.</p>

<p>(2) İhraç fiyatının tespitinde inceleme dönemi olan 1/1/2025-31/12/2025 dönemi için Uluslararası Ticaret Merkezi ve Eurostat verileri çerçevesinde başvuru konusu ürünün başvuru konusu ülkelerden Türkiye’ye ağırlıklı ortalama ihraç fiyatları dikkate alınmıştır.</p>

<p>(3) Bu maddede açıklandığı şekilde tespit edilen normal değerler ile Türkiye’ye ihraç fiyatları mümkün olduğu ölçüde aynı ticari aşamada, diğer bir ifadeyle, fabrika çıkış aşamasında karşılaştırılmış olup soruşturma konusu ürün için hesaplanan damping marjlarının Yönetmeliğin 28 inci maddesinde zikredilen ihmal edilebilir oranın üzerinde olduğu tespit edilmiştir.</p>

<p><strong>Zarar ve nedensellik iddiası</strong></p>

<p><strong>MADDE 7-</strong> (1) Yönetmeliğin 17 nci maddesi çerçevesinde zarar iddiası 1/1/2023-31/12/2025 dönemi için incelenmiştir.</p>

<p>(2) Söz konusu üründe, Çekya, Güney Kore, Sırbistan ve Slovakya menşeli başvuru konusu ürün ithalatı 1/1/2023-31/12/2025 döneminde mutlak ve nispi olarak artış göstermiştir.</p>

<p>(3) Güney Kore ve Sırbistan menşeli ithalatın, 2025 yılında yerli üretim dalının yurt içi birim satış fiyatlarını baskıladığı görülmüştür.</p>

<p>(4) Soruşturma konusu üründe, yerli üretim dalı tarafından zarara ilişkin sunulan bilgi, belge ve deliller kullanılarak yapılan değerlendirmede, yerli üretim dalının üretim, yurt içi satış miktarı, yurt içi ve toplam satışlardan karlılık, yurt içi ve toplam satışlardan birim karlılık, stok miktarı ve stok değeri, istihdam, pazar payı, ürün nakit akışı, kapasite kullanım oranı ve yatırımların geri dönüş oranı gibi temel ekonomik göstergelerinde 1/1/2023-31/12/2025 döneminde bozulmalar yaşandığı tespit edilmiştir.</p>

<p>(5) Başvuru aşamasında sunulan deliller ve ithalata ilişkin Bakanlık istatistik veri tabanında yer alan veriler esas alınarak yapılan tespitler ışığında, dampingli olduğu iddia edilen Çekya, Güney Kore, Sırbistan ve Slovakya menşeli ithalatın yerli üretim dalının ekonomik göstergelerinde maddi zarara yol açtığı değerlendirilmiştir.</p>

<p><strong>Karar ve işlemler</strong></p>

<p><strong>MADDE 8-</strong> (1) Yapılan inceleme sonucunda, damping soruşturması açılabilmesi için yeterli bilgi, belge ve delillerin bulunduğu anlaşıldığından, İthalatta Haksız Rekabeti Değerlendirme Kurulunun kararı ile Çekya, Güney Kore, Sırbistan ve Slovakya menşeli söz konusu ürüne yönelik olarak Yönetmeliğin 20 nci maddesi çerçevesinde bir damping soruşturması açılmasına karar verilmiştir.</p>

<p><strong>İlgili taraflara soruşturma açılışının bildirilmesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 9-</strong> (1) Yönetmeliğin 23 üncü maddesi uyarınca, soruşturma konusu malın ihracatçısı, yabancı üreticisi, ithalatçısı, üye çoğunluğu bunlardan oluşan meslek kuruluşları, ihracatçı ülke hükümeti, benzer malın Türkiye’deki üreticisi, üye çoğunluğu benzer malın Türkiye’deki üreticilerinden oluşan meslek kuruluşları ilgili taraflar olarak kabul edilir. Ancak, 11 inci maddede belirtilen süreler içinde soru formlarını cevaplamak veya görüşlerini sunmak suretiyle kendilerini yetkili merciye bildirenler soruşturmada ilgili taraf olarak dikkate alınır.</p>

<p>(2) Soruşturma açılmasını müteakip, soruşturma konusu ülkelerde yerleşik bilinen üretici/ihracatçılara, soruşturma konusu ülkelerin Ankara’daki büyükelçilikleri ile başvuruda belirtilen ve Bakanlıkça tespit edilen soruşturma konusu ürünün bilinen ithalatçılarına soruşturmanın açılışına ilişkin bildirimde bulunulur.</p>

<p>(3) Bildirimde, soruşturma açılış tebliği, başvurunun gizli olmayan özeti ve soru formlarına erişim hususunda bilgiye yer verilir.</p>

<p>(4) Bildirim gönderilemeyen veya kendilerine bildirim ulaşmayan diğer ilgili taraflar, soruşturma ile ilgili bilgilere Bakanlığın “https://www.ticaret.gov.tr/ithalat” uzantılı internet sitesinden sırasıyla “Ticaret Politikası Savunma Araçları”, “Damping ve Sübvansiyon”, “Soruşturmalar” sekmelerini takip ederek soruşturmaya dair ilgili başlıktan erişebilir.</p>

<p><strong>Yetkili merci, ilgili tarafların görüş ve cevaplarını sunmaları</strong></p>

<p><strong>MADDE 10- </strong>(1) Soruşturma, aşağıda iletişim bilgileri yer alan Genel Müdürlük tarafından yürütülür.</p>

<p>T. C. Ticaret Bakanlığı</p>

<p>İthalat Genel Müdürlüğü</p>

<p>Damping ve Sübvansiyon Dairesi</p>

<p>Adres: Söğütözü Mah. Nizami Gencevi Caddesi No:63/1 06530 Çankaya/ANKARA</p>

<p>Tel: +90 312 204 75 00</p>

<p>(2) Soruşturmada “Türkiye’de yerleşik firma, kurum ve kuruluşlar”, soru formlarına cevapları ile resmî görüşlerini kendilerine ait KEP adreslerinden Bakanlığın aşağıda yer alan KEP adresine gönderir.</p>

<p>KEP adresi:<u> ticaretbakanligi@hs01.kep.tr</u></p>

<p>(3) Soruşturmada “yurt dışında yerleşik firma, kurum ve kuruluşlar”, soru formlarına cevapları ile resmî görüşlerini yazılı olarak, soru formu cevaplarına ve resmî görüşlerine ilişkin ekleri ise yalnızca elektronik ortamda (CD/USB ile) Bakanlığın posta adresine gönderir. Soru formu cevapları, resmî görüşler ve bunların ekleri ayrıca aşağıda yer alan e-posta adresine gönderilir.</p>

<p>EBYS e-posta adresi: <u>ithebys@ticaret.gov.tr</u></p>

<p>(4) Soruşturma kapsamında yurt dışında yerleşik firma, kurum ya da kuruluşların soru formu cevaplarını bir yasal temsilci vasıtasıyla Bakanlığa iletmeleri durumunda, ilgili firma, kurum ya da kuruluşların anılan yasal temsilci adına resmî bir vekâletname (yetki belgesi) düzenlemesi gerekmektedir. Düzenlenecek vekâletnamenin soru formu cevaplarını ileten yurt dışında yerleşik firma, kurum ya da kuruluşun imza yetkilisi tarafından imzalanmış olması; Türkçe veya İngilizce tercümesinin sunulması, Yabancı Resmî Belgelerin Tasdiki Mecburiyetinin Kaldırılması Sözleşmesine uygun olarak “apostil tasdik şerhi” taşıması, apostil tasdik şerhi bulunmaması halinde o ülkedeki Türk Konsolosluğunun tasdikini içermesi gerekmektedir.</p>

<p>(5) Soruşturmaya ilişkin yazılı ve sözlü iletişim Türkçe yapılır. Soru formuna yanıtlar hariç olmak üzere, Türkçe dışında bir dilde sunulan hiçbir bilgi, belge, görüş ve talep dikkate alınmaz.</p>

<p>(6) İlgili taraflarca soru formuna verilen cevaplar, soruşturmayla ilgili sunulan diğer bilgi, belge, görüş ve destekleyici deliller aksi belirtilmedikçe yazılı olarak sunulur. Yazılı sunumlarda ilgili tarafların isim ve ünvanı, adres bilgileri, elektronik posta adresi, telefon numaraları belirtilir. “Türkiye’de yerleşik firma, kurum ve kuruluşlardan ilgili taraf olmak isteyenler” tarafından yazılı sunumlarda kendilerine ait KEP adresleri de belirtilir.</p>

<p>(7) İlgili taraflar, soru formunda istenilen bilgiler haricinde soruşturmayla ilgili olduğu düşünülen diğer bilgi, belge ve görüşlerini, destekleyici deliller ile birlikte Genel Müdürlüğe yazılı olarak 11 inci maddenin ikinci fıkrasında belirtilen süre içerisinde sunabilir.</p>

<p>(8) Soruşturma süresince Yönetmeliğin 22 nci maddesinin ikinci fıkrası çerçevesinde gizlilik kaydıyla verilen her türlü bilgi, belge ve görüşün gizli olmayan bir özeti sunulur. Gizli olmayan özet, esas bilginin makul ölçüde anlaşılmasına olanak sağlayacak ayrıntıda olur. İlgili taraflar, istisnai hallerde bu bilgilerin özetlenemeyecek nitelikte olduklarını belirtebilir. Bu gibi istisnai durumlarda, bilgilerin özetlenemeyecek nitelikte olmasının nedenlerinin belirtilmesi gerekir.</p>

<p><strong>Süreler</strong></p>

<p><strong>MADDE 11-</strong> (1) 9 uncu maddenin ikinci fıkrasında belirtilen bildirimin gönderildiği bütün ilgili taraflar için soru formunu cevaplama süresi, soruşturmanın açılışına ilişkin bildirimin gönderildiği tarihten itibaren posta süresi dâhil 37 gündür.</p>

<p>(2) 9 uncu maddenin dördüncü fıkrasında yer alan bildirimin gönderilemediği ilgili taraflar soru formuna ilişkin cevaplarını ve soruşturma ile ilgili görüşlerini bu Tebliğin yayımı tarihinden itibaren başlayacak 37 günlük süre içerisinde sunar.</p>

<p>(3) Soruşturmanın sonucundan etkilenebileceklerini iddia eden ve 9 uncu maddenin birinci fıkrası dışında kalan diğer yerli ve yabancı taraflar görüşlerini bu Tebliğin yayımı tarihinden itibaren soruşturmanın akışını etkilemeyecek şekilde soruşturma süreci içerisinde sunabilir.</p>

<p><strong>İş birliğine gelinmemesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 12-</strong> (1) Yönetmeliğin 26 ncı maddesi hükmü çerçevesinde, ilgili taraflardan birinin verilen süreler dâhilinde ve istenilen biçimde gerekli bilgi ve belgeleri sağlamaması ya da bu bilgi ve belgelere erişimi reddetmesi veya soruşturmayı engellediğinin anlaşılması veya yanlış ya da yanıltıcı bilgi vermesi hallerinde söz konusu taraf iş birliğine gelmemiş sayılır. Bu gibi hallerde soruşturma kapsamındaki geçici veya nihai belirlemeler, olumlu ya da olumsuz şekilde, mevcut verilere göre yapılabilir.</p>

<p>(2) İlgili tarafların iş birliğine gelmemesi veya kısmen iş birliğine gelmesi halinde bahse konu taraf için soruşturmanın sonucu iş birliğine gelinmesine nazaran daha az avantajlı olabilir.</p>

<p><strong>Geçici önlem alınması ve önlemlerin geriye dönük uygulanması</strong></p>

<p><strong>MADDE 13-</strong> (1) Kanun ve Kararın ilgili hükümleri uyarınca, soruşturma süresince geçici önlem uygulanması kararlaştırılabilir ve kesin önlem geriye dönük olarak uygulanabilir.</p>

<p><strong>Soruşturmanın başlangıç tarihi</strong></p>

<p><strong>MADDE 14-</strong> (1) Soruşturma, bu Tebliğin yayımı tarihinde başlamış kabul edilir.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p>

<p><strong>MADDE 15-</strong> (1) Bu Tebliğ yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 16-</strong> (1) Bu Tebliğ hükümlerini Ticaret Bakanı yürütür.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ithalatta-haksiz-rekabetin-onlenmesine-iliskin-teblig-no-202621</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 00:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/12/resmi/ticaret-bakanligi-23-1.jpg" type="image/jpeg" length="62091"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Turizm Tesislerinin Niteliklerine İlişkin Yönetmeliğin Uygulanmasına Dair Tebliğ (Tebliğ No: 2019/1)’de Değişiklik]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/turizm-tesislerinin-niteliklerine-iliskin-yonetmeligin-uygulanmasina-dair-teblig-teblig-no-2</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/turizm-tesislerinin-niteliklerine-iliskin-yonetmeligin-uygulanmasina-dair-teblig-teblig-no-2" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Turizm Tesislerinin Niteliklerine İlişkin Yönetmeliğin Uygulanmasına Dair Tebliğ (Tebliğ No: 2019/1)’de Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ, 16 Haziran 2026 Tarihli ve 33282 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Kültür ve Turizm Bakanlığından:</strong></p>

<p><strong>TURİZM TESİSLERİNİN NİTELİKLERİNE İLİŞKİN YÖNETMELİĞİN UYGULANMASINA DAİR TEBLİĞ (TEBLİĞ NO: 2019/1)’DE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR TEBLİĞ</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>MADDE 1- </strong>27/11/2019 tarihli ve 30961 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Turizm Tesislerinin Niteliklerine İlişkin Yönetmeliğin Uygulanmasına Dair Tebliğ (Tebliğ No: 2019/1)’in 4 üncü maddesinin beşinci fıkrasının ikinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“Ayrıca, tesislerin genel mahallerinde müzik kullanılması halinde, 5/12/1951 tarihli ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında faaliyet gösteren ilgili federasyonlardan müzik lisans belgesinin alındığını gösterir belge de başvuruya eklenir, yetkili federasyonlar ve belgenin alınmasına ilişkin hususlar Bakanlıkça belirlenir.”</p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>Aynı Tebliğin 18 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Bakanlığın denetiminde olduğuna” ibaresi “sınıfının Bakanlıkça belirlendiğine” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>Aynı Tebliğe aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.</p>

<p>“Belgeli tesislerin müzik lisans belgesi alması için ek süre</p>

<p>GEÇİCİ MADDE 5- (1) Konaklama tesisleri hariç, bu maddeyi ihdas eden Tebliğle müzik lisans belgesini Bakanlığa ibraz etme zorunluluğu getirilen tesislerden, bu madde yürürlüğe girmeden önce kısmi turizm işletmesi belgesi veya turizm işletmesi belgesi almış olanların, bu belgeyi 31/12/2026 tarihine kadar almaları zorunludur. Yapılan denetimlerde, bu zorunluluğa uyulmadığı tespit edilen tesisler hakkında, Kanun kapsamında işlem yürütülür.”</p>

<p><strong>MADDE 4- </strong>Bu Tebliğ yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>Bu Tebliğ hükümlerini Kültür ve Turizm Bakanı yürütür.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/turizm-tesislerinin-niteliklerine-iliskin-yonetmeligin-uygulanmasina-dair-teblig-teblig-no-2</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 00:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/05/resmi/kultur-ve-turizm-bakanligi.jpg" type="image/jpeg" length="91910"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tahsilat Genel Tebliği (Seri:B Sıra No:20)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tahsilat-genel-tebligi-serib-sira-no201</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tahsilat-genel-tebligi-serib-sira-no201" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tahsilat Genel Tebliği (Seri:B Sıra No:20), 16 Haziran 2026 Tarihli ve 33282 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Hazine ve Maliye Bakanlığı (Gelir İdaresi Başkanlığı)’ndan:</strong></p>

<p><strong>TAHSİLAT GENEL TEBLİĞİ</strong></p>

<p><strong>(SERİ:B SIRA NO:20)</strong></p>

<p><strong>Amaç ve kapsam</strong></p>

<p><strong>MADDE 1-</strong> (1) Bu Tebliğin amacı, 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 48 inci maddesinde düzenlenen tecil ve taksitlendirme müessesesi kapsamında borçluların belirli bir süre içinde yapacakları müracaat üzerine, cari tecil faiz oranından daha düşük oranda faiz alınması suretiyle vergi dairesine olan borçlarının taksitlendirilerek ödenmesine imkan sağlanmasına yönelik usul ve esasları belirlemektir.</p>

<p><strong>Dayanak</strong></p>

<p><strong>MADDE 2-</strong> (1) Bu Tebliğ, 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 48 inci maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Kapsama giren alacakların türü ve vadesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 3-</strong> (1) Bu Tebliğin kapsamına, 5/6/2026 tarihi itibarıyla (bu tarih dahil) vadesi geldiği halde bu Tebliğin yayımı tarihine kadar ödenmemiş olan ve Hazine ve Maliye Bakanlığına bağlı vergi dairelerince takip ve tahsil edilen tüm amme alacakları girmektedir.</p>

<p>(2) Özel tüketim vergisi ve 2026 yılı gelir veya kurumlar vergisine mahsup edilecek geçici vergi ile bunlara bağlı vergi ziyaı cezaları, gecikme faizleri, gecikme zamları ve bu vergilerin beyannamelerine dair damga vergileri ile gecikme zamları bu Tebliğin kapsamı dışındadır.</p>

<p><strong>Başvuru süresi ve şekli</strong></p>

<p><strong>MADDE 4-</strong> (1) Borçluların bu Tebliğ ile şartları belirlenen tecil ve taksitlendirmeden yararlanabilmeleri için durumlarına uygun bu Tebliğ ekindeki dilekçeler (EK:1, 2) ile 31/8/2026 tarihine kadar (bu tarih dahil) başvuruda bulunmaları gerekmektedir.</p>

<p>(2) Bu Tebliğ hükümlerinden yararlanmak isteyen borçlular, başvurularını Gelir İdaresi Başkanlığının internet adresi (www.gib.gov.tr), dijital vergi dairesi (dijital.gib.gov.tr) ya da e-Devlet (www.turkiye.gov.tr) üzerinden elektronik ortamda yapabilecekleri gibi borçlu olunan vergi dairesine doğrudan veya posta yoluyla ya da diğer vergi daireleri aracılığıyla yazılı olarak yapabileceklerdir.</p>

<p>(3) Başvuru tarihi; başvuruların elektronik ortamda yapılması halinde elektronik ortamda başvurunun yapıldığı, başvuruların taahhütlü posta veya APS ile gönderilmesi halinde postaya verildiği, adi posta ile gönderilmesi halinde ise vergi dairesi kayıtlarına intikal ettiği tarih olacaktır.</p>

<p>(4) Birden fazla vergi dairesine borcun bulunması halinde, her bir vergi dairesine ayrı ayrı başvurulacaktır.</p>

<p>(5) Borçluların vergi dairesine olan tüm borçları için tecil talebinde bulunmaları şarttır.</p>

<p><strong>Taksit sayısı</strong></p>

<p><strong>MADDE 5-</strong> (1) Bu Tebliğ kapsamında tecil edilen borçlar, ilk taksit Eylül/2026 ayından başlamak üzere, aylık eşit taksitler halinde ödenecektir. Tecil edilen borçlara ilişkin taksit sayısı; çok zor durum hali, alacağın türü ve borçlunun hukuki statüsü dikkate alınarak belirlenecektir.</p>

<p>a) Çok zor durum haline göre taksit sayısı</p>

<p>Borçluların çok zor durum hallerinin tespitine yönelik Seri:A Sıra No:1 Tahsilat Genel Tebliği ile 2014/1 Seri No.lu Tahsilat İç Genelgesinde yapılan düzenlemeler çerçevesinde taksit sayıları aşağıdaki şekilde belirlenmiştir:</p>

<p>i) Bu Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla faal mükellefiyet kaydı bulunan ve bilanço esasına veya işletme hesabı esasına göre defter tutan mükelleflerin borçları, mali durumlarına ilişkin likidite oranlarının;</p>

<p>- 0,50 veya 0,50’den büyük olması durumunda 36 eşit taksitte,</p>

<p>- 0,50’den küçük ve 0,30’dan büyük olması durumunda 48 eşit taksitte,</p>

<p>- 0,30 veya 0,30’dan küçük olması durumunda 72 eşit taksitte,</p>

<p>ödenecektir.</p>

<p>ii) (i) bendi kapsamında olmayan borçluların borçları 48 eşit taksitte ödenecektir.</p>

<p>b) Alacak türüne göre taksit sayısı</p>

<p>Borçluların banka ve sigorta muameleleri vergisi ve katma değer vergisinden olan borçları ile bunlara ilişkin vergi ziyaı cezaları, gecikme faizi ve gecikme zamları; bunların beyannamelerine dair damga vergileri ile gecikme zamları 12 eşit taksitte ödenecektir.</p>

<p><strong>Örnek 1)</strong> Faal mükellefiyeti olan (A) Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş., bağlı olduğu vergi dairesine müracaat ederek gelir (stopaj) vergisi, damga vergisi ve gecikme zammından 468.000,00 TL, katma değer vergisi ve gecikme zammından 180.000,00 TL olmak üzere toplam 648.000,00 TL borcunun bu Tebliğ kapsamında tecil ve taksitlendirilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Mükellefin likidite oranı 0,30’un altındadır.</p>

<p>Bu durumda, mükellefin katma değer vergisi ve bu vergiye ilişkin gecikme zammından olan borçları 12 eşit taksitte, gelir (stopaj) vergisi, damga vergisi ve bu vergilere ilişkin gecikme zammından olan borçları ise 72 eşit taksitte ödenebilecektir.</p>

<p>c) Borçluların hukuki statüsüne göre taksit sayısı</p>

<p>İl özel idareleri, belediyeler ve yatırım izleme ve koordinasyon başkanlıkları ile bunlara bağlı kamu tüzel kişiliğini haiz kuruluşlar ve bunların doğrudan veya dolaylı olarak birlikte ya da ayrı ayrı sermayesinin yarısından fazlasına sahip bulundukları tüzel kişilerin bu Tebliğ kapsamındaki her nev’iden olan tüm borçları 72 eşit taksitte ödenecektir. Bunların borçlarından sorumlu olanlar da sorumlu oldukları bu borçlar için asıl amme borçlusuna sağlanan ödeme imkanından yararlanabileceklerdir.</p>

<p><strong>Örnek 2)</strong> Sermayesinin tamamı belediyeye ait olan (B) Personel A.Ş., bağlı olduğu vergi dairesine müracaat ederek gelir (stopaj) vergisi, damga vergisi ve gecikme zammından 380.000,00 TL, katma değer vergisi ve gecikme zammından 180.000,00 TL olmak üzere toplam 560.000,00 TL olan borcunun bu Tebliğ kapsamında tecil ve taksitlendirilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Buna göre, belediyelerin sermayesinin yarısından fazlasına sahip bulundukları şirketlerin bu Tebliğ kapsamındaki borçlarının tür ayrımı olmaksızın tamamının 72 eşit taksitte ödenebileceği dikkate alındığında, (B) Personel A.Ş.’nin toplam 560.000,00 TL olan borcu 72 eşit taksitte ödenebilecektir.</p>

<p><strong>Tecil faizi oranı</strong></p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> (1) Bu Tebliğ kapsamında tecil edilen borçlara yıllık %29 tecil faizi uygulanacaktır.</p>

<p>(2) Tecil faizi, Seri:A Sıra No:1 Tahsilat Genel Tebliğinin Birinci Kısım, Dördüncü Bölüm, “I. Tecil” başlıklı alt bölümünün “A. Kanunun 48 inci Maddesine Göre Tecil” bölümünde yapılan açıklamalar çerçevesinde hesaplanacaktır.</p>

<p><strong>Borç ve taksit tutarlarının tespiti</strong></p>

<p><strong>MADDE 7-</strong> (1) Bu Tebliğ uyarınca müracaatta bulunan borçluların gecikme zammı tatbiki gereken borçlarının asıllarına, vade tarihlerinden tecil talep tarihine kadar (bu tarih hariç) geçen süre için 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre gecikme zammı hesaplanarak toplam borç tutarı belirlenecektir. Ancak, alacak aslına özel kanunlarına istinaden gecikme zammı dışında farklı bir fer’i alacak uygulanacak olması durumunda, tecil talep tarihine kadar (bu tarih hariç) ilgili mevzuat kapsamında söz konusu fer’i alacak hesaplanacaktır.</p>

<p>(2) Toplam borç tutarı taksit sayısına bölünecek ve taksitlendirmede lira kesirleri ilk taksit tutarına ilave edilecektir. Bulunacak taksit tutarlarına uygulanacak tecil faizi hazırlanan ödeme planlarında ayın son günü itibarıyla hesaplanarak gösterilecektir. Taksitlerin ödeme sürelerinin son gününden önce de ödenmesi mümkün olduğundan, tecil faizlerinin ödeme tarihleri dikkate alınarak hesaplanması gerekmektedir.</p>

<p><strong>Teminat uygulaması</strong></p>

<p><strong>MADDE 8-</strong> (1) 6183 sayılı Kanunun 48 inci maddesine göre yapılacak tecillerde;</p>

<p>- 10 milyon TL’nin altında (bu tutar dahil) olan amme alacakları için teminat alınmaması,</p>

<p>- 10 milyon TL’nin üstünde olan amme alacakları için bu tutarı aşan kısmın yarısı değerinde teminat alınması,</p>

<p>gerekmektedir.</p>

<p>(2) Bu Tebliğ kapsamında yapılacak tecillerde de 6183 sayılı Kanunun 48 inci maddesine göre belirlenmiş olan teminat uygulaması geçerli olduğundan, gerek teminat uygulamasına yönelik işlemlerde gerekse hacizlerin kaldırılmasına yönelik taleplerin değerlendirilmesinde Seri:A Sıra No:1 Tahsilat Genel Tebliğinde yapılan açıklamalar dikkate alınacaktır.</p>

<p><strong>Tecil yetkisi ve ödeme planı</strong></p>

<p><strong>MADDE 9-</strong> (1) Bu Tebliğ kapsamında yapılacak tecil başvuruları, borç tutarına bakılmaksızın vergi dairesi müdürleri tarafından değerlendirilerek bu Tebliğde yapılan açıklamalara göre sonuçlandırılacaktır. Ancak, tutarı 10 milyon TL’yi geçmeyen amme alacakları için yapılacak tecil taleplerine yönelik işlemler Gelir İdaresi Başkanlığı bilgi işlem sistemleri üzerinden doğrudan yapılabilecektir.</p>

<p>(2) Tecil edilen borçlar için borçlulara, ödenecek taksit tutarlarını, tecil faizi tutarlarını ve taksitlerin vade tarihlerini gösteren ödeme planı verilecektir.</p>

<p>Borçlular, ödeme planlarını bağlı bulundukları vergi dairelerinden alabilecekleri gibi müracaat edecekleri herhangi bir vergi dairesinden imza karşılığında elden, gerekli şartların bulunması koşuluyla Gelir İdaresi Başkanlığının internet adresi veya dijital vergi dairesi üzerinden de alabileceklerdir.</p>

<p><strong>Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla tecilli alacaklar</strong></p>

<p><strong>MADDE 10-</strong> (1) Bu Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla tecil edilmiş ve tecil şartlarına uygun olarak ödenmekte olan amme alacaklarının, bu Tebliğin yayımı tarihinden sonra ödenmesi gereken taksit tutarlarına, başvuru şartı aranmaksızın tecil müracaat tarihlerinden, bu Tebliğin yayımı tarihine kadar geçen süre için geçerli olan oranlar, bu Tebliğin yayımı tarihinden itibaren ise yıllık %29 oranında tecil faizi uygulanacaktır.</p>

<p>(2) Bu Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla tecil edilip de tecil şartlarına uygun olarak ödenmekte olan amme alacakları için mükelleflerin bu Tebliğ ile belirlenen tecil sürelerinden yararlanmak istemeleri halinde, 31/8/2026 tarihine kadar müracaat ederek kalan taksit tutarlarının bu Tebliğ kapsamında tecilini talep etmeleri gerekmektedir.</p>

<p>Bu takdirde borçluların, daha önce tecil şartlarına uygun olarak ödedikleri taksit tutarları için tecil hükümleri geçerli sayılacak, kalan taksit tutarlarına konu borçlar için Eylül/2026 ayından başlamak üzere bu Tebliğ kapsamında belirlenen taksit sayılarına uygun ödeme planı verilecektir. Ancak, bu şekilde yapılacak tecillerde, kalan borçlar için verilecek taksit süresi her hal ve takdirde ilk müracaat tarihinden itibaren 6183 sayılı Kanunun 48 inci maddesinde belirlenmiş azami süreyi geçmeyecektir.</p>

<p>Bu kapsamda başvuruda bulunanların borçları için ilk müracaat tarihinden bu Tebliğin yayımı tarihine kadar geçerli olan tecil faizi oranları, bu Tebliğin yayımı tarihinden itibaren ise yıllık %29 oranında tecil faizi uygulanacaktır.</p>

<p><strong>Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla değerlendirme aşamasında olan tecil talepleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 11-</strong> (1) 6183 sayılı Kanunun 48 inci maddesine göre tecil talebinde bulunan ancak talepleri bu Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla değerlendirme aşamasında olan borçluların, bu Tebliğ hükümlerinden yararlanmak istemeleri halinde, 31/8/2026 tarihine kadar başvuruda bulunmaları gerekmektedir.</p>

<p>Bu çerçevede, başvuruda bulunanların borçları için ilk müracaat tarihinden bu Tebliğin yayımı tarihine kadar geçerli olan tecil faizi oranları, bu Tebliğin yayımı tarihinden itibaren ise yıllık %29 oranında tecil faizi uygulanacaktır.</p>

<p>Bu Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla tecil talebini değerlendiren tecile yetkili makamlarca bu Tebliğin yayımı tarihinden önce yapılmış tecil talepleri ivedi olarak ilgili vergi dairelerine gönderilecek, vergi dairelerince borçlularla bu Tebliğden yararlanmak için talepte bulunup bulunmayacakları hususunda irtibata geçilecektir.</p>

<p>(2) Bu Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla tecil talepleri değerlendirme aşamasında olan borçluların bu Tebliğ hükümlerinden yararlanmak istememeleri halinde, talepleri Seri:A Sıra No:1 Tahsilat Genel Tebliğinde yapılan açıklamalar çerçevesinde tecile yetkili makamlarca değerlendirilecektir. İlgili makamlarca tecil ve taksitlendirmenin uygun görülmesi halinde, tecil müracaat tarihinden itibaren yıllık %39 oranında tecil faizi uygulanacaktır.</p>

<p><strong>Tecil taksitlerinin süresinde ödenmemesi ve tecilin ihlali</strong></p>

<p><strong>MADDE 12-</strong> (1) Bu Tebliğ kapsamında tecil edilen borçlara ilişkin taksitlerin (tecil faizi dahil) ödeme süresinde ödenmemesi veya eksik ödenmesi halinde tecil ihlal edilmiş olacaktır.</p>

<p>Ancak, bir takvim yılında en fazla iki taksitin süresinde ödenmemesi veya eksik ödenmesi ihlal sebebi sayılmayacaktır. Şu kadar ki, süresinde ödenmeyen veya eksik ödenen her bir taksitin, takip eden taksit ödeme süresi içinde, ödeme tarihi dikkate alınarak hesaplanacak tecil faizi ile birlikte ödenmesi şarttır.</p>

<p>Süresinde ödenmeyen veya eksik ödenen taksitin son taksit olması halinde, son taksit ödeme süresini takip eden ayın sonuna kadar, ödeme tarihi dikkate alınarak hesaplanacak tecil faiziyle birlikte bu taksitin ödenmesi gerekmektedir.</p>

<p>Süresinde ödenmeyen veya eksik ödenen taksitlerin yukarıda yer verilen şekilde ödenmemesi halinde tecil ihlal olacak ve tecile konu amme alacakları takip ve tahsil edilecektir.</p>

<p>(2) Süresinde ödenmeyen veya eksik ödenen taksitlerin birinci fıkrada belirtilen şekilde ödenmesi durumunda, tecilin geçerli sayılması için vergi dairelerince bir işlem yapılmasına gerek bulunmamaktadır.</p>

<p><strong>Diğer hususlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 13-</strong> (1) 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu ve 6183 sayılı Kanun ile diğer kanunlarda yer alan sorumluluk düzenlemeleri kapsamında mirasçılar, kefiller, şirket ortakları ve kanuni temsilciler gibi amme borcunun ödenmesinden sorumlu tutulan kişiler de bu Tebliğ ile getirilen düzenlemelerden sorumlu oldukları tutar için yararlanabileceklerdir.</p>

<p>Adi ve kollektif şirketlerin ortakları, şirket borçlarının tamamından müteselsilen sorumlu olduklarından, bu ortakların da sorumlu oldukları söz konusu borçlar için bu Tebliğden yararlanmaları mümkündür.</p>

<p>Bu fıkra kapsamında bu Tebliğden yararlanılabilmesi için ilgili vergi dairesine yazılı olarak başvurulması gerekmektedir.</p>

<p>(2) Özel kanunlara göre yapılandırılarak taksitlendirilmiş olan ve bu Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla ihlal olmamış yapılandırma dosyalarına konu süresinde ödenmemiş taksitlerin ne şekilde ödenebileceğine dair özel kanunlarında düzenlemeler bulunduğundan, ödenmemiş bu yapılandırma taksitlerinin bu Tebliğ kapsamında tecilleri mümkün bulunmamaktadır.</p>

<p>(3) Bu Tebliğ kapsamında taksitlendirilen borçların, borç durumunu gösterir belgede yer almaması için, tecil edilen borç tutarının en az %10’unun ödenmiş olması şarttır.</p>

<p>Buna göre, tecil edilen borç tutarının (tecil faizi hariç);</p>

<p>- en az %10’unun ödenmiş olması halinde, tecil edilen borç tutarına belgede yer verilmemesi,</p>

<p>- %10’una karşılık hiç ödeme yapılmaması halinde, tecil edilen borç tutarının tamamına belgede yer verilmesi,</p>

<p>- %10’undan az ödeme yapılması halinde, tecil edilen borç tutarı ile ödeme yapılan tutar arasındaki farka belgede yer verilmesi,</p>

<p>gerekmektedir.</p>

<p>(4) Motorlu taşıtlar vergisi mükelleflerinin, bu Tebliğ ile getirilen düzenlemeden yararlanabilmeleri için her bir taşıt itibarıyla hesaplanacak toplam borç tutarı üzerinden başvuruda bulunmaları zorunludur.</p>

<p>Motorlu taşıtlar vergisi, motorlu taşıtlar vergisine ait gecikme zammı, gecikme faizi ve vergi cezası, 13/10/1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununa göre verilen trafik idari para cezaları, mülga 11/2/1950 tarihli ve 5539 sayılı Karayolları Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile 25/6/2010 tarihli ve 6001 sayılı Karayolları Genel Müdürlüğünün Hizmetleri Hakkında Kanun uyarınca tahsili gereken geçiş ücreti ve idari para cezalarından olan alacakların ve bunlara ilişkin fer’ilerin tecil edilmesi ve tecilin ihlal olmaması koşuluyla motorlu taşıta ilişkin fenni muayene izin belgesi veya uçuşa elverişlilik belgesi verilecektir.</p>

<p>Ancak, motorlu taşıtların satış ve devirlerinin yapılabilmesi için tecil edilen bu borçların tamamının ödenmesi gerekmektedir.</p>

<p>(5) Bu Tebliğ kapsamındaki borçların teciline yönelik yapılacak müracaatlarda, bu Tebliğin 5 inci maddesinde belirlenen taksit sayıları aşılmamak kaydıyla, daha az sayıda taksit talep edilebilecektir.</p>

<p>(6) Bu Tebliğden yararlanmak için süresinde yapılmayan başvurular ile vadesi 5/6/2026 tarihinden sonra olan alacaklara yönelik yapılan tecil başvuruları Seri:A Sıra No:1 Tahsilat Genel Tebliğinde yer alan esaslar dahilinde değerlendirilecektir.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>MADDE 14-</strong> (1) Bu Tebliğ yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 15-</strong> (1) Bu Tebliğ hükümlerini Hazine ve Maliye Bakanı yürütür.</p>

<p></p>

<p><strong><a href="https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2026/06/20260616-2-1.pdf" rel="nofollow">Ekleri için tıklayınız.</a></strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>EKONOMİ, Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tahsilat-genel-tebligi-serib-sira-no201</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/hazine-ve-maliye-bakanligia.jpg" type="image/jpeg" length="80366"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ (Seri No: 58)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/katma-deger-vergisi-genel-uygulama-tebliginde-degisiklik-yapilmasina-dair-teblig-seri-no-58</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/katma-deger-vergisi-genel-uygulama-tebliginde-degisiklik-yapilmasina-dair-teblig-seri-no-58" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ (Seri No: 58), 16 Haziran 2026 Tarihli ve 33282 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Hazine ve Maliye Bakanlığı (Gelir İdaresi Başkanlığı)’ndan:</strong></p>

<p><strong>KATMA DEĞER VERGİSİ GENEL UYGULAMA TEBLİĞİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR TEBLİĞ</strong></p>

<p><strong>(SERİ NO: 58)</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>26/4/2014 tarihli ve 28983 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliğinin (II/B-15.1.3.) bölümünün ikinci paragrafında yer alan “Mülkiyeti Türkiye Diyanet Vakfında bulunmakla birlikte, anılan Vakıf” ibaresi “Mülkiyeti Türkiye Diyanet Vakfında veya Vakıflar Genel Müdürlüğünün yönettiği ve temsil ettiği mazbut vakıflarda bulunmakla birlikte, anılan vakıflar” şeklinde, “söz konusu Vakfa” ibaresi “söz konusu vakıflara” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 2-</strong> Aynı Tebliğin (II/F-1.) bölümünün birinci paragrafında yer alan “Bakanlar Kurulunca” ibaresi “Cumhurbaşkanınca” şeklinde değiştirilmiş, aynı Tebliğin (II/F-2.1.) bölümünün birinci paragrafında yer alan “gibi kuruluşlar” ibaresinden sonra gelmek üzere “(Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflarca kurulan yükseköğretim kurumları tarafından işletilenler hariç)” ibaresi eklenmiş ve aynı bölümün ikinci paragrafından sonra gelmek üzere aşağıdaki paragraf eklenmiştir.</p>

<p>“2/4/2026 tarihli ve 7577 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla 3065 sayılı Kanunun (17/2-a) maddesinde yapılan değişiklikle 1/1/2027 tarihinden itibaren Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflarca kurulan yükseköğretim kurumlarınca işletilen hastane, nekahathane, klinik, dispanser, prevantoryum, sanatoryum, kan bankası ve organ nakline mahsus bankalar, anıtlar, botanik ve zooloji bahçeleri, parklar ile veteriner, bakteriyoloji, seroloji ve distofajin laboratuvarları gibi kuruluşlarca sunulan teslim ve hizmetler genel hükümler çerçevesinde KDV’ye tabi tutulur. Öte yandan, bu kuruluşların doğrudan Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflarca işletilmesi halinde bu kuruluşların teslim ve hizmetlerinde istisna uygulanmasına devam edilir.”</p>

<p><strong>MADDE 3-</strong> Aynı Tebliğin;</p>

<p>a) (II/F-2.5.) bölümünün başlığında yer alan “Faaliyetinde Bulunan” ibaresinden sonra gelmek üzere “Darülacezeye,” ibaresi, aynı bölümün birinci paragrafında yer alan “faaliyetinde bulunan” ibaresinden sonra gelmek üzere “Darülacezeye,” ibaresi eklenmiştir.</p>

<p>b) (II/F-2.5.1.) bölümünün başlığında yer alan “Bağışın Yapılacağı” ibaresinden sonra gelmek üzere “Darülaceze,” ibaresi, aynı bölümün birinci paragrafında yer alan “bağışının” ibaresinden sonra gelmek üzere “Darülacezeye,” ibaresi eklenmiştir.</p>

<p>c) (II/F-2.5.3.) bölümünün ikinci paragrafında yer alan “yapılan” ibaresinden sonra gelmek üzere “Darülaceze,” ibaresi eklenmiştir.</p>

<p>ç) (II/F-2.5.4.) bölümünün başlığında yer alan “Dernek ve Vakıflarca” ibaresi “Darülaceze, Dernek ve Vakıflarca” şeklinde, aynı bölümünün birinci paragrafında yer alan “Dernek ve vakıflar” ibaresi “Darülaceze, dernek ve vakıflar” şeklinde, ikinci paragrafında yer alan “dernek ve vakıf” ibaresi “Darülaceze, dernek ve vakıf” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p>d) (II/F-2.5.5.) bölümünün ikinci paragrafında yer alan “Dernek ve Vakıflara” ibaresi “Darülacezeye, Dernek ve Vakıflara” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 4-</strong> Aynı Tebliğe (II/F-4.26.) bölümünden sonra gelmek üzere aşağıdaki bölüm eklenmiştir.</p>

<p><strong>“4.27. 4/11/1983 tarihli ve 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu Kapsamında Taşınmazların Kamulaştırmayı Yapan Devlet ve Kamu Tüzel Kişilerine Devrinde İstisna</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>3065 sayılı Kanunun 17 nci maddesinin (4) numaralı fıkrasına 7577 sayılı Kanunla eklenerek 1/6/2026 tarihinde yürürlüğe giren (ğ) bendi ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu kapsamında kamu yararının bulunduğu hallerde kamulaştırılan taşınmazların kamulaştırmayı yapan Devlet ve kamu tüzel kişilerine devri KDV'den istisna edilmiştir.</p>

<p>Bu çerçevede, KDV mükelleflerine ait taşınmazların 2942 sayılı Kanun kapsamında kamulaştırılması KDV’den istisna tutulur, KDV mükelleflerince taşınmazın iktisabında yüklenilen ve indirime konu edilen KDV, teslimin yapıldığı dönem KDV beyannamesinin “Daha Önce İndirim Konusu Yapılan KDV’nin İlavesi” satırı aracılığıyla indirim hesaplarından çıkarılır. İndirim hesaplarından çıkarılan KDV gelir veya kurumlar vergisi matrahının tespitinde gider veya maliyet olarak dikkate alınır.”</p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>Aynı Tebliğin (IV/A3-1.1.) bölümünün dördüncü paragrafından sonra gelmek üzere aşağıdaki paragraf eklenmiştir.</p>

<p>“3065 sayılı Kanunun (21/ç) maddesi kapsamında 4760 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca teminat karşılığı ithal edilen malların teminatının hesaplanmasına esas ÖTV tutarı üzerinden ödenen KDV’nin söz konusu malların ihracı nedeniyle KDV iade hesabına dâhil edilmesi durumunda, doğrudan yüklenimler nedeniyle iade talebinde bulunulan tutarın azami iade edilebilir vergi tutarını aşan KDV için vergi inceleme raporu aranmadan genel esaslara göre iade talebi sonuçlandırılır.”</p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> Bu Tebliğin;</p>

<p>a) 2 nci maddesi 1/1/2027 tarihinde,</p>

<p>b) 4 üncü maddesi 1/6/2026 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde,</p>

<p>c) Diğer maddeleri yayımı tarihinde,</p>

<p>yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>MADDE 7-</strong> Bu Tebliğ hükümlerini Hazine ve Maliye Bakanı yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>EKONOMİ, Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/katma-deger-vergisi-genel-uygulama-tebliginde-degisiklik-yapilmasina-dair-teblig-seri-no-58</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/hazine-ve-maliye-bakanligi.jpg" type="image/jpeg" length="76324"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Eşim Boşanmak İstemiyor Ben Yine de Boşanabilir miyim?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Eşim Boşanmak İstemiyor Ben Yine de Boşanabilir miyim?</strong></p>

<p>Boşanma davası, taraflardan birinin boşanmak istemesine rağmen diğer eşin karşı çıkması halinde de açılabilir. Türk Medeni Kanunu’na göre eşin rızası şart değildir. Mahkeme, boşanma davası kapsamında evlilik birliğinin temelinden sarsılıp sarsılmadığını inceler.</p>

<p><strong>Boşanma Türleri</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>• Anlaşmalı boşanma davası: Tarafların boşanmayı ve şartlarını kabul etmesiyle hızlı ilerler.</p>

<p>• Çekişmeli boşanma davası: Eşlerden biri boşanmaya karşı çıkıyorsa açılır ve süreç daha uzun olabilir.</p>

<p><strong>Hukuki Dayanak</strong></p>

<p>Boşanma davası TMK 166. maddeye dayanır. Ortak yaşamın sürdürülemeyecek ölçüde bozulması boşanma gerekçesidir. Bir eşin boşanmak istememesi boşanma davası açılmasına engel olmaz.</p>

<p><strong>Delillerin Önemi</strong></p>

<p>Boşanma davası sürecinde mahkeme, tarafların iddialarını somut delillerle değerlendirir.</p>

<p>• Tanık anlatımları</p>

<p>• Mesaj kayıtları</p>

<p>• Raporlar</p>

<p>• Diğer yazılı veya görsel deliller</p>

<p>Delil yetersizliği durumunda boşanma davası reddedilebilir.</p>

<p><strong>Aynı Evde Yaşama Durumu</strong></p>

<p>Aynı çatı altında yaşamaya devam edilmesi boşanma davası açılmasına engel değildir. Ayrı odalarda yaşamak, iletişimin kopması, ilgisizlik gibi unsurlar evliliğin fiilen bittiğini gösterebilir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Eşin boşanmaya karşı çıkması boşanma davası açılmasını engellemez. Önemli olan evliliğin sürdürülemez olduğunun somut şekilde ortaya konmasıdır. Boşanma davası süreci delillerin gücüyle şekillenir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 23:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/498gsBydbiA/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="76492"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ticari Alacak Davalarında Faturanın Hukuki Niteliği ve İspat Değeri]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ticari-alacak-davalarinda-faturanin-hukuki-niteligi-ve-ispat-degeri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ticari-alacak-davalarinda-faturanin-hukuki-niteligi-ve-ispat-degeri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p></p>

<h2>Giriş</h2>

<p>Ticari hayatın en sık karşılaşılan uyuşmazlıklarından biri, satılan mal veya sunulan hizmet bedelinin ödenmemesi nedeniyle açılan alacak davalarıdır. Bu davalarda taraflar arasında çoğu zaman ayrıntılı bir yazılı sözleşme bulunmamakta, ticari ilişkinin varlığı ve kapsamı büyük ölçüde fatura üzerinden değerlendirilmektedir. Ancak faturanın tek başına ne ölçüde ispat gücüne sahip olduğu ve hangi şartlarda alacaklı lehine sonuç doğurduğu uygulamada önem taşımaktadır.</p>

<h2>Faturanın Yasal Tanımı ve Düzenlenme Yükümlülüğü</h2>

<p>6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 21. maddesi uyarınca, ticari işletmesi kapsamında mal satan, üreten, iş gören veya menfaat sağlayan tacirden karşı taraf fatura verilmesini isteyebilir. Fatura, ticari ilişkinin içeriğini gösteren önemli bir ticari belge olmakla birlikte, tek başına malın teslim edildiğini veya hizmetin ifa edildiğini kesin olarak ispatlamaz. Faturanın ispat gücü, gerçek bir ticari ilişkiye dayanmasına ve diğer delillerle desteklenmesine bağlıdır.</p>

<h2>TTK m. 21/2 Kapsamında Sekiz Günlük İtiraz Süresi</h2>

<p>TTK m. 21/2’ye göre faturayı alan kişi, aldığı tarihten itibaren sekiz gün içinde içeriğine itiraz etmezse faturanın içeriğini kabul etmiş sayılır. Bu düzenleme alacaklı lehine adi bir karine oluşturur. Ancak bu karine, borcun kesin olarak kabul edildiği anlamına gelmez. Süresinde itiraz edilmeyen fatura, içeriğinin doğru olduğu yönünde bir kabul karinesi yaratır; buna rağmen temel ticari ilişkinin hiç gerçekleşmediği iddiası her türlü delille ileri sürülebilir.</p>

<h2>Faturanın Muhataba Ulaşmasının İspatı</h2>

<p>Kanunda faturanın gönderilmesine ilişkin özel bir şekil şartı bulunmamaktadır. Bununla birlikte, sekiz günlük sürenin başlayabilmesi için faturanın muhataba ulaştığının ispatlanabilmesi gerekir. Uygulamada noter, iadeli taahhütlü posta, kargo teslim tutanağı, güvenli elektronik imzalı e-posta veya e-Fatura sistemi gibi yöntemler ispat kolaylığı sağlamaktadır.</p>

<h2>Ticari Defterlere Kaydın Hukuki Sonuçları</h2>

<p>Bir faturanın karşı tarafın ticari defterlerine kaydedilmiş olması, somut olayın özelliklerine göre mal tesliminin veya hizmet ifasının gerçekleştiği yönünde önemli bir emare oluşturabilir. Ancak ticari defterlerin HMK m. 222’de öngörülen şartlara uygun şekilde tutulmuş olması gerekir. Usulüne uygun tutulmayan ticari defterler sahibi lehine delil olarak kullanılamayabilir.</p>

<h2>Karinenin Sınırları ve Faturaya İtiraz</h2>

<p>Faturaya süresinde itiraz edilmesi hâlinde alacağın varlığı artık yalnızca faturaya dayanılarak ispatlanamaz. Bu durumda sözleşme, sipariş formu, teslim tutanağı, yazışmalar, bilirkişi incelemesi ve diğer deliller önem kazanır. Ayrıca itiraz edildiğini ispat yükü, itiraz eden tarafa aittir.</p>

<h2>Elektronik Fatura (e-Fatura) Bakımından Değerlendirme</h2>

<p>Günümüzde ticari işlemlerin önemli bir bölümü e-Fatura sistemi üzerinden yürütülmektedir. e-Fatura uygulaması, faturanın gönderildiği ve alıcıya ulaştığı hususlarının tespitini kolaylaştırmakta, böylece TTK m. 21/2 kapsamında doğabilecek uyuşmazlıklarda önemli bir ispat avantajı sağlamaktadır. Bununla birlikte, e-Fatura da tek başına temel ilişkinin varlığını kesin olarak ispatlayan bir belge niteliğinde değildir.</p>

<h2>Pratik Sonuçlar ve Öneriler</h2>

<p>• Faturalar eksiksiz ve gerçeğe uygun şekilde düzenlenmelidir.<br />
• Faturanın muhataba ulaştığı ispatlanabilir yöntemlerle gönderilmesi tercih edilmelidir.<br />
• Ticari defterler usulüne uygun tutulmalıdır.<br />
• Faturalara yönelik itirazlar süresinde ve mümkünse yazılı şekilde yapılmalıdır.<br />
• Özellikle yüksek tutarlı işlemlerde sözleşme, irsaliye, teslim tutanağı ve yazışmalar gibi destekleyici belgeler muhafaza edilmelidir.</p>

<h2>Sonuç</h2>

<p>Fatura, ticari yaşamın en önemli belgelerinden biri olup Türk Ticaret Kanunu tarafından belirli ölçüde özel bir ispat gücüyle desteklenmiştir. Ancak bu güç mutlak değildir. Süresinde itiraz edilmeyen ve muhataba ulaştığı ispatlanan faturalar alacaklı lehine güçlü bir karine oluşturmakla birlikte, mahkemeler somut olayın tüm delillerini birlikte değerlendirmektedir. Bu nedenle ticari ilişkilerin yalnızca faturaya bırakılmaması, sözleşme ve diğer yardımcı belgelerle desteklenmesi büyük önem taşımaktadır.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/05/emrah-golgiyaz.jpg" rel="nofollow" title="Emrah Golgi̇yaz"><img alt="Emrah Golgi̇yaz" height="220" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/05/emrah-golgiyaz.jpg" width="200" /></a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Av. Emrah GOLGİYAZ</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ticari-alacak-davalarinda-faturanin-hukuki-niteligi-ve-ispat-degeri</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 19:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/10/terazi/terazi-veraset-ilamia.jpg" type="image/jpeg" length="47401"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 3. Ceza Dairesi'nin 2022/13888 E., 2022/3081 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-ceza-dairesinin-202213888-e-20223081-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-ceza-dairesinin-202213888-e-20223081-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 3. Ceza Dairesi'nin 26.05.2022 tarihli, 2022/13888 E., 2022/3081 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>3. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2022/13888 E., 2022/3081 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>İtiraz eden : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı</p>

<p>İtiraz yazısının tarihi : 10.03.2022</p>

<p>İtiraz edilen daire kararı : Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 25.01.2022 gün, 2021/3362 esas ve 2022/348 karar sayılı ilamı</p>

<p>İlk derece mahkemesi : Şırnak 1. Ağır Ceza Mahkemesi</p>

<p>İtirazla ilgili mahkeme kararı : Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesinin 26.06.20202 tarih, 2020/105 esas 2020/595 sayılı kararı</p>

<p>İtirazla ilgili hüküm : 1)TCK'nın 302/1, 31/3, 62/1, 53, 58/9, 63. maddeleri<br />
2)TCK'nın 82/1-g, 35/1, 31/3, 62/1 53, 58/9, 63. maddeleri uyarınca mahkumiyet kararına ilişkin istinaf başvurusunun esastan reddi<br />
İtiraza konu olan sanık : ...<br />
Suçlar : 1)Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>2) Kişiyi yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle öldürmeye teşebbüs</p>

<p>İtiraz yazısı ile dava dosyası incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p>Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 10.03.2022 tarih ve 16-2020/54069 sayılı yazısında;<br />
"İtirazın konusu, sanık cezai ehliyeti bulunup bulunmadığı hakkında Adli Tıp Kurumu Gözlem İhtisas Dairesinin düzenlediği 13.12.2019 tarih ve 1434 karar sayılı gözlem raporunun sanığın cezai ehliyetinin bulunup bulunmadığına dair tespite esas alınamayacağı, Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulundan rapor aldırılması gerekirken bu yola tevessül edilmeden eksik araştırma ile karar verildiğine dairdir.</p>

<p>Kayseri Şehir Hastanesinin 26.04.2019 tarihli "Şahsın Yapılan Psikiyatrik Muayenesi, Alınan Anamnez ve Hastane Kayıtlarının İncelenmesi Sonucunda; İşlediği İddia Olunan "Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozma. Kasten Öldürmeye Teşebbüs" ve "Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma, Terör Örgütü Propagandası Yapmak" suçları ile olarak TCK'nın 32. maddesi kapsamında ve ayrıca patolojik yalancılık hastalığı olup olmadığına ilişkin olarak hakkında karar verilebilmesi için gözlem altına alınması gerektiği tıbbi kanaatine varılmıştır." şeklindeki raporuna istinaden suça sürüklenen çocuk ...'ın gözlem altına alınmasına karar verilerek Adli Tıp Gözlem İhtisas Dairesinde gözlem altına alındığı, dairenin 13.12.2019 tarih ve 1434 karar sayılı gözlem raporunda suça sürüklenen çocuk ...'ın cezai ehliyetinin tam olduğunun bildirildiği, akabinde Adli Tıp 4. İhtisas Kurulunda muayenesi yapılan suça sürüklenen çocuk hakkında düzenlenen 25.12.2019 tarih ve 8743 sayılı raporla suça sürüklenen çocuğun görmüş olduğu önceki tedavilere ilişkin belgelerin temin edilerek dosya sureti ile birlikte tekrar muayeneye gönderilmesinin istendiği, Adli Tıp Kurumu Başkanlığının yazısının 27.12.2019 olduğu, aynı gün adli tıp raporunun dosyaya girdiğinden bahisle suça sürüklenen çocuk hakkında atılı suçlardan mahkumiyet hükmü kurulduğu incelenen dosya kapsamı ile sabittir.</p>

<p>Adli Tıp Kurumunun kuruluş, görev ve yetkilerinin düzenleyen 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 19. maddesinin Gözlem İhtisas Dairesine mahkemeler ve hakimlerce gözleme tabi tutulmasına karar verilenleri gözleme tabi tutup gözlem sonucu hakkında bir rapor düzenlemek görevini verdiği, aynı Kararnamenin 17/2-ç maddesine göre ise Adli Tıp 4. İhtisas Kurulunun görevinin TCK'nın 31 ve 33. maddeleri hariç olmak üzere ceza sorumluluğunu kaldıran ve azaltan nedenler hakkında bilimsel ve teknik görüş bildirmek olarak düzenlendiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>Somut olayda ilk derece mahkemesinin Adli Tıp Gözlem İhtisas Dairesinin raporuna dayanarak hüküm kurmasının mümkün olmadığı, zira TCK'nın 32. maddesi kapsamında ceza sorumluluğunu kaldıran ve azaltan nedenlerle ilgili rapor düzenleme görevinin Adli Tıp 4. İhtisas Kurulunun görevi dahilinde olduğu, bu itibarla eksik araştırma ile hüküm kurulduğu ve bu nedenle istinaf isteminin kabulü gerekirken esastan reddine karar verilmesinin hukuka aykırı olduğu düşünüldüğünden Yüksek Dairenin onama kararına itiraz etmek gerekmiştir." şeklinde belirtilerek kararın düzeltilmesi için itirazda bulunduğu anlaşılmakla;</p>

<p>İtiraz ve ekli dosya 6352 sayılı Kanunun 99. maddesi ile değişik CMK'nın 308/2, 3. madde ve fıkralarınca Dairemizce incelendiğinde; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının yerinde olduğu anlaşılmakla itirazın kabulüne karar verilmiştir.</p>

<p><strong>KARAR:</strong></p>

<p>1-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının karar düzeltme talebinin KABULÜNE,</p>

<p>2-Dairemizin 25.01.2022 tarih, 2021/3362 esas ve 2022/348 karar sayılı ilamının onama kararı kaldırılarak;</p>

<p>"Bölge adliye mahkemesince verilen hüküm temyiz edilmekle;</p>

<p>Temyiz edenin sıfatı, başvurunun süresi, kararın niteliği ve temyiz sebebine göre dosya incelendi, gereği düşünüldü;</p>

<p>Temyiz talebinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi;</p>

<p>Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;</p>

<p>Sair temyiz itirazlarının reddine, ancak;</p>

<p>Adli Tıp Kurumunun kuruluş, görev ve yetkilerinin düzenleyen 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 19. maddesi ile Gözlem İhtisas Dairesine mahkemeler ve hakimlerce gözleme tabi tutulmasına karar verilenleri gözleme tabi tutup gözlem sonucu hakkında bir rapor düzenleme görevi verildiği, yine aynı Kararnamenin 17-2-ç. maddesine göre ise, TCK'nın 31 ve 33. maddeleri hariç olmak üzere ceza sorumluluğunu kaldıran ve azaltan nedenler hakkında bilimsel ve teknik görüş bildirme görevinin Adli Tıp 4. İhtisas Kurulunun görevine girdiği görülmekle;</p>

<p>Sanık hakkında Adli Tıp Gözlem İhtisas Dairesinin raporuna dayanılarak hüküm kurulduğu anlaşılmakla, ceza sorumluluğunu kaldıran ve azaltan nedenlerle ilgili rapor düzenlemek üzere eldeki dosyanın Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kuruluna gönderilmesi gerektiği gözetilmeden eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi,<br />
Kanuna aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı BOZULMASINA, sanığın tutuklulukta geçirdiği süre, atılı suç için kanun maddelerinde öngörülen ceza miktarı ve bozma nedeni gözetilerek tutukluluk halinin DEVAMINA, 28.02.2019 tarihinde yürürlüğe giren 20.02.2019 tarih ve 7165 sayılı Kanunun 8. maddesiyle değişik 5271 sayılı Kanunun 304. maddesi uyarınca dosyanın Şırnak 1. Ağır Ceza Mahkemesine, kararın bir örneğinin bilgi için Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 25.01.2022 tarihinde oy birliğiyle karar verildi," yazılmak suretiyle ilamın DÜZELTİLMESİNE, 26.05.2022 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-ceza-dairesinin-202213888-e-20223081-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 19:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-baskanligi-3a.jpg" type="image/jpeg" length="44317"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin 2020/8614 E., 2023/5221 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20208614-e-20235221-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20208614-e-20235221-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin 29.11.2023 tarihli, 2020/8614 E., 2023/5221 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>12. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2020/8614 E., 2023/5221 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi<br />
SAYISI : 2014/681 E., 2015/608 K.<br />
SUÇ : Taksirle öldürme<br />
HÜKÜM : Beraat<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama</p>

<p>Sanık hakkında kurulan hükmün; karar tarihi itibarıyla 6723 sayılı Kanun’un 33 üncü maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun’un 8 inci maddesi gereği yürürlükte bulunan 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (1412 sayılı Kanun) 305 inci maddesi gereği temyiz edilebilir olduğu, karar tarihinde yürürlükte bulunan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 260 ıncı maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, 1412 sayılı Kanun’un 310 uncu maddesi gereği temyiz isteğinin süresinde olduğu, aynı Kanun’un 317 nci maddesi gereği temyiz isteğinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. HUKUKÎ SÜREÇ</strong><br />
1. Aksaray 3. Asliye Ceza Mahkemesinin, 17.12.2015 tarihli ve 2014/681 Esas, 2015/608 Karar sayılı kararı ile sanıklar hakkında taksirle öldürme suçundan, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendi uyarınca ayrı ayrı beraatlerine karar verilmiştir.</p>

<p>2.Dava dosyası, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca tanzim olunan 21.10.2020 tarihli ve 2016/120205 sayılı onama görüşlü Tebliğname ile Daireye tevdi edilmiştir.</p>

<p><strong>II. TEMYİZ SEBEPLERİ</strong><br />
O yer Cumhuriyet savcısının temyiz isteminin, soruşturma aşamasında alınan 02.05.2014 tarihli rapor ile yargılama sürecinde temin edilen ve sanıkların kusursuz olduklarına ilişkin bilirkişi raporları arasında çelişki adli tıp kurumu ihtisas dairesine gönderilmeden sanıkların beraatine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup kararın bozulmasına ilişkindir.</p>

<p><strong>III. OLAY VE OLGULAR</strong><br />
1.07.04.2014 günü saat 10:00 sıralarında Aksaray ili ... ilçesi ... beldesi ... mevkiinde bulunan sanık ... 6 adet söğüt ağacının budanması konusunda sanık ... ile anlaştığı, sanık ...'in birlikte işçi olarak çalıştığı kendisine ait testere makinesi olan ...'a bu işi yevmiye karşılığı verdiği, motorlu testere ile söğüt ağaçlarının kesimi işini yaparken ...'un elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetmesi sonucu iş kazası meydana gelmiştir.</p>

<p>2. Soruşturma aşamasında iş güvenliği uzmanı bilirkişsinden alınan 02.05.2014 tarihli bilirkişi raporuna göre, sanık ... bünyesinde çalıştırmış olduğu işçi ile ağaç kesimi işinde kalifiye eleman çalıştırmadığından, çalışanın bildiği gibi hareket etmesine gerekli güvenlik önlemlerinin alınmasından bihaber şekilde çalışmasına göz yumduğundan, kişisel koruyucu ekipman temin etmediğinden, çalışanına iş sağlığı ve güvenliği eğitimi vermediğinden, çalışılan mekan yakınında yüksek gerilim hattı olduğunu bildiği halde Medaş yetkililerini haberdar edip çalışma süreci esnasında hattın elektriğinin keislmesini sağlamadığından meydana gelen iş kazasında asli kusurlu olduğu, ...’un çalıştığı iş yerinde tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu kazaya sebebiyet vermiş ve can güvenliğini hiçe saymış olması nedeniyle meydan agelen iş kazasında tali kusurlu olduğu belirlenmiştir.</p>

<p>3. Mahkemece keşif üzerine iş güvenliği uzmanı bilirkişisinden alınan 29.09.2015 tarihli rapora göre, sanık ...‘in işveren olarak asli kusurlu olduğu, ölen ...’un kusursuz olduğu belirlenmiştir.</p>

<p>4. Talimat yoluyla iş güvenliği uzmanlarından oluşan bilirkişi heyetinden alınan 15.11.2015 tarihli rapora göre,<br />
a-Söz konusu söğüt ağaçlarının sanık ...'ın kardeşine ait olduğu, söğüt ağaçlarının dallarını para karşılığı sanık ...’e satmış olduğu, yapılan anlaşmaya göre dalların kesilmesi ve toplanıp taşınması işinin sanık ...’e ait olmadı nedeniyle sanık ...’ın kusurunun bulunmadığı,</p>

<p>b-Sanık ...’in işveren veya taşeron sıfatını taşımadığı, birlikte işçi olarak tanıdığı ölen ... ile anahtar teslim olarak anlaşma yaptıkları, kendisine ait testere makinesi ile ölen ...’un belli bir yevmiye karşılığı dalları kesmek konusunda anlaştıkları, ölenin annesinin beyanları ile de yaklaşık 10 yıldır kendisine ait seyyar hızar makinesi ile kendi nam ve hesabına çalışarak bu işte tecrübeli olduğu, dava konusu olayın 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ve/veya 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında olmadığı ve sanık ...’in kusurunun bulunmadığı,</p>

<p>c- Ölen ...’un sanık ... ile anahtar teslim olarak anlaşma yaptıkları, kendisine ait testere makinesi ile yaklaşık 10 yıldır kendi nam ve hesabına yevmiyeli olarak çalışan ölen ...’un bu işte tecrübeli olduğu, taraflar arasındaki işin 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ve/veya 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında olmadığı, 41 yaşında olup tecrübeli olan ...‘un dalları kesmeye başlamadan önce dalların uzunluğu ile ağaç ve elektrik dağıtım hattı arasındaki mesafeyi değerlendirmemiş olması, hatalı ağaç kesim tekniği kullanmış olması emniyet kemeri kullanmamış ve kendi can güvenliğini korumada gereken dikkati göstermediğinden asli kusurlu olduğu belirlenmiştir.</p>

<p>5. Yapılan otopsi raporuna göre, kişinin ölümünün vücuttan elektrik alımı geçişine bağlı solunum ve dolaşım durması sonucu meydana geldiği tespit edilmiştir.</p>

<p><strong>IV. GEREKÇE</strong><br />
1.Kusur Durumuna İlişkin Temyiz Sebebi Yönünden;<br />
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 15.01.2019 tarihli ve 2017/12-709 Esas, 2019/5 Karar sayılı kararında da açıklandığı üzere; yargılamayı gerçekleştiren hâkim, bilirkişilerin belirledikleri kusurun varlığı ya da yokluğu ve kusur oranları ile bağlı olmayıp, bilirkişilerin yapacakları teknik belirlemeler çerçevesinde failin kusurunun bulunup bulunmadığı, varsa kusurunun ne olduğu ve bu kusurun cezanın belirlenmesinde ne derece etkin olacağını, her olayın özelliklerine göre ve kanunî gerekçelerle belirlemelidir. Olayın gerçekleşme şeklini belirleme görevi de hâkime ait olup, bilirkişi ancak bu hususta ortaya koyacağı teknik veriler ile hâkime yardımcı olacak ve tarafların taksirli davranışlarının ve kusur durumlarının nelerden ibaret olduğunu gösterecektir.</p>

<p>2. Dosyada mevcut birden çok rapor arasında çözümü hâkimin takdirine bağlı olmayan özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlarda çelişki bulunması durumunda bu çelişkinin giderilmesi gerekir. Ancak, her çelişkinin giderilmesi için de yeni bir bilirkişi incelemesi yapılması zorunlu değildir. Buradaki ölçüt maddî gerçeğin hiçbir şüpheye yer verilmeyecek biçimde ortaya çıkarılmasıdır. Bilirkişiye başvurulma nedeni olan çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar yeterince açıklığa kavuştuğu durumda, artık yeni bir bilirkişi incelemesi yapılmasına gerek yoktur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>3. Bu açıklamalar ışığında incelenen dosyada; kazanın meydana geldiği yerdeki söğüt ağaçlarının sanık ... 'a ait olup, ağaçların budanması işinin sanık ...'e ücret karşılığında verildiği, sanık ...'in de kendisinin odun kullanımı için aldığı kesme işini ölen ...'a yevmiye karşılığı verdiği, Olay ve Olgular başlığı altında ayrıntılarına yer verilen bilirkişi raporları ve teknik tespitler dikkate alındığında tarafların kusur durumuna yönelik değerlendirme farklılıkları mevcut ise de yargılamayı gerçekleştirecek hâkimin delilleri serbestçe takdir yetkisi kapsamında kusurun varlığı ya da yokluğuna ilişkin kanaatler ile bağlı olmaması ve tarafların kusurunun varlığı ya da yokluğununun dosyada mevcut deliller çerçevesinde hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukukî bilgi ile çözülebilecek bir konu olması karşısında, takdiri hâkime ait olan kusurun varlığı ya da yokluğu hususunda bilirkişi raporları arasındaki değerlendirme farklılıklarından kaynaklanan çelişkinin giderilmesine ve yeni bir bilirkişi incelemesi yapılmasına gerek olmadığı gibi, olayın gerçekleşme şekli ile tarafların taksirli davranışlarını dosyada mevcut delil durumuna uygun ve teknik verilere dayalı olarak açıklayan talimat yoluyla iş güvenliği uzmanlarından oluşan bilirkişi heyetinden alınan 15.11.2015 tarihli raporuna göre kazanın oluşumunda ölen ...'un asli ve tam kusurlu olup, sanıkların kusursuz oldukları anlaşıldığından, o yer Cumhuriyet savcısının kusur durumuna ilişkin temyiz sebebi yerinde görülmemiş, hükümde bu nedene dayalı hukuka aykırılık bulunmamıştır.</p>

<p>4.Olayda kusuru bulunmayan sanıklar hakkında 5271 sayılı Kanun'un 223 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi uyarınca beraat kararı verilmesi gerekirken, suçun unsurlarının oluşmaması gerekçe gösterilerek aynı Kanun'un 223 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendi uyarınca beraat kararı verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur.</p>

<p><strong>V. KARAR</strong><br />
Gerekçe bölümünde (4) numaralı bentte açıklanan nedenle Aksaray 3.Asliye Ceza Mahkemesinin, 17.12.2015 tarihli ve 2014/681 Esas, 2015/608 Karar sayılı kararına yönelik o yer Cumhuriyet savcısının temyiz istemi yerinde görüldüğünden hükmün, 1412 sayılı Kanun’un 321 inci maddesi uyarınca BOZULMASINA, ancak yeniden yargılamayı gerektirmeyen bu konuda, aynı Kanunun 322 nci maddesi gereğince karar verilmesi mümkün bulunduğundan, aynı maddenin verdiği yetkiye istinaden hüküm fıkrasının birinci bendinde yer alan "suçun unsurlarının oluşmaması sebebiyle; CMK’nın 223/2-a maddesi gereğince beraatine" ibaresinin kaldırılarak, yerine "Sanıkların taksire dayalı kusurlarının bulunmaması nedeniyle 5271 sayılı Kanun'un 223 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi gereğince beraatlerine" ibaresinin eklenmesi ve hükümdeki diğer hususların aynen bırakılması suretiyle, sair yönleri usul ve kanuna uygun bulunan hükmün Tebliğnameye aykırı olarak, oy birliğiyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA,</p>

<p>Dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 29.11.2023 tarihinde karar verildi.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20208614-e-20235221-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 19:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-baskanligi-4a.jpg" type="image/jpeg" length="42318"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Danıştay 8. Dairesi'nin 2016/5917 E. ve 2021/1583 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/danistay-8-dairesinin-20165917-e-ve-20211583-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/danistay-8-dairesinin-20165917-e-ve-20211583-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Danıştay 8. Dairesi'nin 16.03.2021 tarihli, 2016/5917 E. ve 2021/1583 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p><strong>T.C.<br />
D A N I Ş T A Y<br />
SEKİZİNCİ DAİRE<br />
Esas No : 2016/5917<br />
Karar No : 2021/1583</strong></p>

<p>Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı) : … Valiliği<br />
Vekili : Av. …</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Karşı Taraf (Davacı) : …<br />
Vekili : Av. …</p>

<p>İstemin Özeti : … İdare Mahkemesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının hukuka aykırı olduğu öne sürülerek, 2577 sayılı Kanunun 49. maddesi uyarınca temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.</p>

<p>Savunmanın Özeti : Savunma verilmemiştir.</p>

<p>Danıştay Tetkik Hakimi : …<br />
Düşüncesi : İstemin kabulü ile Mahkeme kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.</p>

<p><strong>TÜRK MİLLETİ ADINA</strong></p>

<p>Hüküm veren Danıştay Sekizinci Dairesince işin gereği görüşüldü:<br />
Dava, davacı tarafından İstanbul ili, … ilçesinde faaliyette bulunan … Fen Bilimleri Öğrenci Etüt Eğitim Merkezinin dershaneye dönüştürülme talebinin reddine ilişkin işlemin iptaline karar verilmesi istemiyle açılmıştır.</p>

<p>İdare Mahkemesince, dava konusu işleme dayanak oluşturan ve dershanelerin özel öğretim kurumları arasından çıkarılmasına yönelik 6258 sayılı Kanun'un 9. maddesinin ilgili kısmının Anayasa Mahkemesi'nin 13/07/2015 tarih ve E:2014/88, K:2015/68 sayılı kararıyla iptal edildiği, davacıya ait etüt merkezinin dersaneye dönüşme talebinin mevzuat hükümleri doğrultusunda değerlendirilmesi ve yapılacak değerlendirme sonucunda bir işlem tesis edilmesi gerektiği, Anayasa Mahkemesince iptal edilmiş olan 6528 sayılı Kanun hükümlerine dayanılarak davacı başvurusunun reddine ilişkin işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiştir.</p>

<p>Dava konusu işlemin tesis edildiği tarihteki haliyle Anayasamızın 'Anayasa Mahkemesinin kararları' başlıklı 153. maddesinde; "Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz. Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez. Kanun, kanun hükmünde kararname veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmi Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmi Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez. İptal kararının yürürlüğe girişinin ertelendiği durumlarda, Türkiye Büyük Millet Meclisi, iptal kararının ortaya çıkardığı hukuki boşluğu dolduracak kanun tasarı veya teklifini öncelikle görüşüp karara bağlar. İptal kararları geriye yürümez. Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar." hükmü yer almış olup Anayasa Mahkemesi'nin iptal ettiği kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümlerinin, iptal kararının Resmi Gazete'de yayımlandığı tarihte, Mahkemenin süre tanımasında ise, bu sürenin bitiminde yürürlükten kalkacağı hususu açıktır.</p>

<p>İdari yargıda, idari işlemin iptali istemiyle açılan davalarda verilen iptal kararları, dava konusu işlemdeki sakatlığın ortaya çıktığı ana kadar geriye yürür ve sakat işlemi ortadan kaldırır ve dava konusu idari işlemi hukuk aleminden tüm etki ve sonuçları ile siler. Anayasal yargıda ise; idari yargının aksine, iptal kararının geriye yürümezliği ilkesi kabul edilmiştir. Bunun sebebi, toplumun kanunlara olan güven duygusunu sarsmamak ve iptal edilen kanun hükmüne dayanarak daha önce yapılmış olan işlemleri ve kazanılmış hakları korumaktır. Ancak, genel düzenleme içeren ya da değişiklik yapan kuralların Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi bazı hallerde hukuki boşluk doğurabilecektir. Bu boşluğun, iptalden önceki kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümleriyle doldurulmasına hukuken imkan yoktur. Bir başka anlatımla, hukuk sistemimizde, bir yasanın iptali ile onun yürürlükten kaldırdığı ya da değiştirdiği kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümlerinin yeniden ve kendiliğinden yürürlüğe girmesi mümkün değildir. Zira, iptal hükmünün geriye yürüyerek iptal edilen kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümlerini baştan beri hükümsüz kılması kabul edilmemiştir.</p>

<p>Dava dosyasının incelenmesinden, davacı tarafından İstanbul ili, … ilçesinde faaliyette bulunan … Fen Bilimleri Öğrenci Etüt Eğitim Merkezinin dershaneye dönüştürülmesine yönelik yapılan … tarihli başvurunun, … tarih ve … sayılı işlemle reddedilmesi üzerine bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.<br />
Uyuşmazlıkta, 24/07/2014 tarihinde açılan davada, … tarih ve … işlemin iptalinin istenildiği, ancak dava konusu işlemin davacıya tebliğine ilişkin herhangi bir belgenin dava dosyasında yer almadığı görülmekle, öncelikle Mahkemesince davanın süresinde açılıp açılmadığı hususu araştırılmalıdır.</p>

<p>Diğer taraftan, dershanelerin kapatılmasına ilişkin 6528 sayılı Kanun'un ilgili hükümlerinin Anayasa Mahkemesi'nin 13/07/2015 tarih ve E:2014/88, K:2015/68 sayılı kararı ile iptal edilmesi üzerine, iptal edilen Yasa hükümleri ile yürürlükten kaldırılan yasal düzenlemelerin, iptal kararının Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdiği tarihte kendiliğinden ve yeniden yürürlüğe girdiğinin kabulü mümkün değildir.</p>

<p>Bu durumda, hukuki dayanaktan yoksun hale gelen dershanelerin faaliyetlerini devam ettirebilmesine olanak bulunmadığından, henüz dershaneye dönüşüm aşamalarını tamamlamamış bulunan etüt merkezinin dershaneye dönüşüm talebinin reddine ilişkin tesis edilen dava konusu işlemde hukuka aykırılık, aksi yöndeki Mahkeme kararında ise hukuki isabet bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.</p>

<p>Açıklanan nedenlerle; ... İdare Mahkemesinin temyize konu kararının bozulmasına, dosyanın yeniden bir karar verilmek üzere anılan Mahkemeye gönderilmesine, bu kararın tebliğ tarihini izleyen 15 (onbeş) gün içerisinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, 16/03/2021 tarihinde oybirliği ile karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/danistay-8-dairesinin-20165917-e-ve-20211583-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 19:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/yargi/danistay-1.jpg" type="image/jpeg" length="29791"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Son 10 Yıllık Yargı Kararları Gösteriyor: Hekimler Artık Ameliyatta Değil, Süreç Yönetiminde Kaybediyor]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/son-10-yillik-yargi-kararlari-gosteriyor-hekimler-artik-ameliyatta-degil-surec-yonetiminde-kaybediyor-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/son-10-yillik-yargi-kararlari-gosteriyor-hekimler-artik-ameliyatta-degil-surec-yonetiminde-kaybediyor-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bir hekim, ameliyatı tıbben kusursuz gerçekleştirmiş olabilir. Bir hastane, tüm tıbbi protokollere eksiksiz uymuş olabilir. Bir sağlık turizmi şirketi, hastanın tüm organizasyon sürecini başarıyla yönetmiş olabilir. Buna rağmen dava kaybedebilir. Üstelik bunun nedeni çoğu zaman yanlış teşhis, hatalı ameliyat veya teknik bir tıbbi hata değildir. Son 10 yılda verilen yüzlerce yargı kararı incelendiğinde dikkat çekici bir tablo ortaya çıkıyor:</p>

<p><strong>Mahkemeler artık yalnızca ameliyathanede ne olduğuna bakmıyor. </strong>Mahkemeler artık;</p>

<p>· Hastaya ne anlatıldığına,</p>

<p>· Hangi risklerin açıklandığına,</p>

<p>· Onamın nasıl alındığına,</p>

<p>· Komplikasyonun nasıl yönetildiğine,</p>

<p>· Kayıtların nasıl tutulduğuna,</p>

<p>· Sürecin nasıl belgelendirildiğine</p>

<p>bakıyor. Başka bir ifadeyle;</p>

<p><strong>Sağlık sektöründeki hukuki risklerin ağırlık merkezi tıbbi müdahalelerden süreç yönetimine kaymış durumda.</strong> Bu değişim yalnızca hekimleri değil;</p>

<p>· özel hastaneleri,</p>

<p>· sağlık turizmi şirketlerini,</p>

<p>· estetik kliniklerini,</p>

<p>· saç ekim merkezlerini,</p>

<p>· diş kliniklerini</p>

<p>· ve sağlık sektöründeki tüm yatırımcıları doğrudan ilgilendiriyor.</p>

<p><strong>Malpraktis Davalarının Yeni Merkezi: Aydınlatılmış Onam</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Uzun yıllar boyunca malpraktis davalarının odağında şu soru vardı:</p>

<p>"Hekim tıbbi hata yaptı mı?"</p>

<p>Bugün ise davaların önemli bir kısmında ilk sorulan soru şu:</p>

<p>"Hasta gerçekten aydınlatıldı mı?"</p>

<p>Yargıtay ve Danıştay kararları incelendiğinde görülen ortak eğilim oldukça net; tıbbi müdahalenin doğru yapılmış olması tek başına yeterli görülmüyor. Hastanın;</p>

<p>· riskleri anlayıp anlamadığı,</p>

<p>· alternatif tedaviler hakkında bilgilendirilip bilgilendirilmediği,</p>

<p>· komplikasyonlar konusunda uyarılıp uyarılmadığı,</p>

<p>· kararını özgür iradesiyle verip vermediği</p>

<p>ayrıca değerlendiriliyor. Daha da önemlisi aydınlatmanın yapıldığını ispat yükü hasta üzerinde değil, hekim ve sağlık kuruluşu üzerinde bulunuyor. Bu nedenle günümüzde birçok dosyada temel tartışma artık tıbbi müdahalenin doğruluğu değil, aydınlatmanın yeterliliği haline gelmiş durumda.</p>

<p><strong>Komplikasyon Savunması Neden Artık Eskisi Kadar Güçlü Değil?</strong></p>

<p>Sağlık hukukunda en sık kullanılan savunmalardan biri şudur:</p>

<p>"Bu bir komplikasyondur."</p>

<p>Gerçekten de her olumsuz sonuç malpraktis değildir. Tıp biliminin doğasında komplikasyonlar vardır. Ancak son yıllardaki içtihatlar komplikasyonun varlığından çok, komplikasyonun yönetimine odaklanıyor. Mahkemeler artık şu soruları soruyor:</p>

<p>· Bu komplikasyon önceden anlatıldı mı?</p>

<p>· Hasta bu riski biliyor muydu?</p>

<p>· Komplikasyon ortaya çıktıktan sonra gerekli müdahale zamanında yapıldı mı?</p>

<p>· Süreç kayıt altına alındı mı?</p>

<p>· Konsültasyonlar eksiksiz gerçekleştirildi mi?</p>

<p>Eğer bu soruların cevapları tatmin edici değilse, komplikasyonun kendisi değil, komplikasyonun yönetimi tazminat sorumluluğu doğurabiliyor. Bu yaklaşım özellikle cerrahi branşlar açısından son derece önemli. Çünkü risk artık yalnızca operasyon sırasında değil, operasyon sonrasındaki her adımda devam ediyor.</p>

<p><strong>Estetik Cerrahide Oyunun Kuralları Daha Da Sert</strong></p>

<p>Araştırma kapsamında incelenen kararların belki de en dikkat çekici bölümü estetik müdahalelere ilişkin. Çünkü estetik cerrahi, klasik tedavi ilişkilerinden farklı değerlendiriliyor. Birçok Yargıtay kararında estetik operasyonlar eser sözleşmesi kapsamında ele alınıyor. Bu yaklaşımın sonucu oldukça önemli. Hekimin sorumluluğu yalnızca özen göstermekle sınırlı kalmayabiliyor. Ortaya çıkan sonucun da değerlendirme konusu haline gelmesi mümkün oluyor. İşte tam bu noktada sağlık sektöründe sıkça karşılaşılan bir sorun ortaya çıkıyor:</p>

<p><strong>Beklenti yönetimi.</strong></p>

<p><i>"Hafif bir değişim olacak."</i> ile <i>"Mükemmel sonuç elde edeceğiz."</i> arasındaki fark yalnızca pazarlama dili değildir. Bazı dosyalarda bu fark milyonlarca liralık tazminat riskine dönüşebilmektedir. Özellikle sosyal medya içerikleri, WhatsApp yazışmaları, hasta danışmanı görüşmeleri ve tanıtım faaliyetleri artık dava dosyalarının ayrılmaz parçası haline gelmiştir. Birçok sağlık kuruluşu hâlâ hukuki risklerin yalnızca ameliyathanede oluştuğunu düşünüyor. Oysa günümüzde risk çoğu zaman Instagram gönderisinde başlıyor.</p>

<p><strong>Sağlık Turizminin Görünmeyen Hukuki Maliyeti</strong></p>

<p>Türkiye sağlık turizminde dünyanın en önemli merkezlerinden biri haline geldi. Ancak sektör büyüdükçe uyuşmazlıklar da uluslararası boyut kazanmaya başladı. Yabancı hasta dosyalarında artık yalnızca tıbbi müdahale değil;</p>

<p>· tercüme süreçleri,</p>

<p>· yabancı dilde onam formları,</p>

<p>· yetki belgeleri,</p>

<p>· komplikasyon sigortaları,</p>

<p>· aracı kuruluşların sorumluluğu,</p>

<p>· uygulanacak hukuk,</p>

<p>· yetkili mahkeme</p>

<p>gibi konular da tartışılıyor. Birçok sağlık turizmi şirketi kendisini yalnızca organizasyon sağlayıcısı olarak görüyor. Ancak yargısal eğilimler, bazı durumlarda organizasyon süreçlerinin de sorumluluk doğurabileceğini gösteriyor. Bu nedenle sağlık turizmi alanında faaliyet gösteren şirketler için hukuki risk yönetimi artık bir tercih değil, operasyonel bir zorunluluk haline gelmiş durumda.</p>

<p><strong>Organizasyon Kusuru: Yeni Nesil Sorumluluk Alanı</strong></p>

<p>Sağlık hukukunda son yıllarda öne çıkan kavramlardan biri de organizasyon kusuru. Bu yaklaşımın temel mantığı oldukça basit:</p>

<p>Sorun yalnızca bireysel bir hekim hatasından kaynaklanmayabilir. Sistemin kendisi de kusurlu olabilir. Örneğin;</p>

<p>· personel eksikliği,</p>

<p>· kayıt sistemlerindeki yetersizlikler,</p>

<p>· denetim eksiklikleri,</p>

<p>· süreç yönetimindeki aksaklıklar,</p>

<p>· hasta bilgilendirme prosedürlerinin yetersizliği</p>

<p>organizasyon kusuru olarak değerlendirilebilmektedir. Bu yaklaşım özellikle büyük hastaneler ve zincir sağlık kuruluşları açısından son derece önemlidir. Çünkü dava yalnızca ilgili hekime değil, kurumun tamamına yönelen bir risk yaratmaktadır.</p>

<p><strong>KVKK: Birçok Kurumun Hâlâ Hafife Aldığı Risk</strong></p>

<p>Sağlık sektörünün en değerli verisi aynı zamanda en hassas verisidir. Hasta verileri, KVKK kapsamında sağlık verileri özel nitelikli kişisel veri olarak kabul edilmektedir.</p>

<p>Buna rağmen uygulamada hâlâ;</p>

<p>· öncesi-sonrası fotoğraf paylaşımları,</p>

<p>· sosyal medya kullanımları,</p>

<p>· hasta hikâyelerinin yayınlanması,</p>

<p>· WhatsApp üzerinden veri aktarımı,</p>

<p>· personel erişim yetkileri</p>

<p>gibi alanlarda ciddi riskler görülmektedir. Önümüzdeki dönemde sağlık sektöründeki en hızlı büyüyen uyuşmazlık alanlarından birinin KVKK kaynaklı ihtilaflar olması sürpriz olmayacaktır.</p>

<p><strong>Gelecekte En Çok Dava Konusu Olacak Alanlar</strong></p>

<p>Araştırmanın ortaya koyduğu eğilimler geleceğe ilişkin de önemli ipuçları veriyor. Önümüzdeki yıllarda özellikle şu alanlarda ciddi artış beklenebilir:</p>

<p>· İşleme özel onam eksiklikleri</p>

<p>· Sağlık turizmi uyuşmazlıkları</p>

<p>· Estetik cerrahi kaynaklı sonuç beklentileri</p>

<p>· Sosyal medya ve reklam faaliyetleri</p>

<p>· KVKK ihlalleri</p>

<p>· Yapay zeka destekli sağlık uygulamaları</p>

<p>· Tele-tıp süreçleri</p>

<p>· Dijital hasta kayıt sistemleri</p>

<p>Özellikle dijitalleşmenin hızlanmasıyla birlikte hukuki riskler de klasik malpraktis anlayışının dışına taşmaya devam edecek.</p>

<p><strong>Sonuç: Sağlık Hizmeti Değil, Süreç Yönetimi Yargılanıyor</strong></p>

<p>Son 10 yıllık kararlar birlikte değerlendirildiğinde çok net bir sonuç ortaya çıkıyor. Sağlık kuruluşları artık yalnızca iyi hekimlerle korunamıyor.</p>

<p>· İyi dokümantasyon sistemlerine,</p>

<p>· iyi onam süreçlerine,</p>

<p>· iyi kayıt disiplinine,</p>

<p>· iyi veri koruma politikalarına</p>

<p>· ve iyi risk yönetimine de ihtiyaç duyuyor.</p>

<p>Bugünün sağlık hukukunda dava dosyalarının kaderini belirleyen unsur çoğu zaman ameliyat notlarından önce onam formları, hasta kayıtları ve süreç belgeleri oluyor. Bu nedenle sağlık sektöründe sürdürülebilir başarının yeni formülü yalnızca kaliteli sağlık hizmeti sunmak değil; aynı zamanda bu hizmetin her aşamasını hukuken savunulabilir şekilde yönetebilmektir. Çünkü günümüz yargı kararları bize şunu gösteriyor:</p>

<p><strong>Bu çalışma kapsamında incelenen kararlar, sağlık sektöründeki hukuki risklerin artık yalnızca tıbbi müdahalelerden kaynaklanmadığını; iletişim süreçlerinden reklam faaliyetlerine, hasta kayıtlarından onam prosedürlerine kadar çok daha geniş bir alana yayıldığını göstermektedir.</strong></p>

<p>Ve görünen o ki, önümüzdeki dönemde mahkemeler ameliyathaneden çok, o ameliyathaneye giden süreci incelemeye devam edecektir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fatma-tokat" title="Av. Fatma TOKAT"><img alt="Av. Fatma TOKAT" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fatma-tokat.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fatma-tokat" title="Av. Fatma TOKAT">Av. Fatma TOKAT</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/son-10-yillik-yargi-kararlari-gosteriyor-hekimler-artik-ameliyatta-degil-surec-yonetiminde-kaybediyor-1</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 19:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/11/doktor-saglik.jpg" type="image/jpeg" length="93136"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ceza Genel Kurulu'nun 2019/314 E., 2021/373 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2019314-e-2021373-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2019314-e-2021373-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 09.09.2021 tarihli, 2019/314 E., 2021/373 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Ceza Genel Kurulu </strong></p>

<p><strong>2019/314 E., 2021/373 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Kararı Veren<br />
Yargıtay Dairesi : 1. Ceza Dairesi<br />
Mahkemesi :Ceza Dairesi</p>

<p>Sanık ... hakkında olası kasıtla öldürme suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanığın CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraatine ilişkin Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesince verilen 14.10.2016 tarihli ve 53-285 sayılı hükme yönelik Cumhuriyet savcısı tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesince duruşma açılarak yapılan yargılama sonucunda, 13.03.2017 tarih ve 57-220 sayı ile Kırklareli Ağır Caza Mahkemesinin beraat hükmü kaldırılarak sanığın olası kasıtla öldürme suçundan TCK'nın 81/1, 21/2, 62, 53 v3 63. maddeleri uyarınca 16 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba hükmedilmiştir.</p>

<p>Hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 25.02.2019 tarih ve 4771-1068 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.</p>

<p>Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 29.03.2019 tarih ve 27523 sayı ile;<br />
“...Sanığın tüm aşamalardaki aksi savunmalarına rağmen, maktulün ölümüne neden olan rakıyı kendisinin sattığına dair bir tereddüt olmadığı, ancak Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulunun izni dışında sahte olarak üretilen içkilerin tümünün yapımında metil alkol kullanılmadığının bilinen bir gerçek olduğu, bununla birlikte tanık Mustafa'nın 10.05.2016 günü yapılan duruşmada verdiği 'Sanığa rakıyı bir arkadaşının getirdiğine' yönelik ifadesinin aksine, zehirli içkiyi kendisinin yaptığına dair her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı kanıtların tespit edilemediği, söz konusu içkinin sanığa kimliği tespit edilmeyen üçüncü bir kişi tarafından getirildiğinin ve sanığın bu içkinin yapımında metil alkol kullanıldığını bilmediğinin kabulünde zorunluluk bulunduğu, böylelikle sanığın TCK'nın 85/1, 22/3 ve 62. maddeleri uyarınca bilinçli taksirle ölüme neden olma suçundan cezalandırılması gerektiği," görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.</p>

<p>CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 06.05.2019 tarih ve 1374-2528 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.</p>

<p><strong>TÜRK MİLLETİ ADINA</strong></p>

<p><strong>CEZA GENEL KURULU KARARI</strong></p>

<p>Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eylemlerinin olası kasıtla öldürme suçunu mu yoksa bilinçli taksirle ölüme neden olma suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.</p>

<p>İncelenen dosya içeriğinden;<br />
Lüleburgaz Devlet Hastanesince 03.11.2014 tarihinde düzenlenen geçici genel adli muayene raporunda; saat 17.00-18.00 sularında 2 gündür görme kaybı olduğu şikâyetiyle gelen ...’te metanol intox olabileceğinin (sahte içki) düşünüldüğü, nöroloji, anestezi, dahiliye ve göz doktorlarına danışıldığı, göz muayenesinde toksik optik nöropati ile uyumlu olduğunun anlaşıldığı, dahiliye uzmanınca, derin asidozu olduğu söylenip tamponize mayi başlandığı, hastanın ilerleyen süreçlerde karın ağrısı olduğunu ve nefes almakta zorlandığını söylediği, 112 aranarak hastanın yoğun bakım ve diyaliz ihtiyacı için Şifa Hastanesi sevk edildiği, satürasyonunun düşmekte olduğu, yaralanmasının basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek ölçüde olduğu, hayati tehlikesinin bulunduğu,<br />
08.11.2014 tarihli nöroloji notunda, ...’in spontan solunumunun olmadığı, ventilatöre bağlı olduğunun belirtildiği,<br />
16.11.2014 tarihli ölü muayene ve otopsi tutanağında; harici muayenede, cesedin 70-75 kg ağırlığında, 170 cm boylarında, siyah saçlı, kahverengi gözlü, bıyıklı bir erkek cesedi olduğu, herhangi bir darp cebir izinin bulunmadığı belirtilerek kesin ölüm sebebinin tespiti için cesedin İstanbul Adli Tıp Kurumuna sevk edilmesine karar verildiği,</p>

<p>İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığının 22.12.2014 tarihli otopsi raporunda; 03.11.2014 tarihinde el yapımı içkiyi içtikten sonra gelişen görme kaybı ifadesi ile kaldırıldığı hastanede tedavisi devam ederken 16.11.2014 tarihinde öldüğü bildirilen ...’in ölümünün metil alkol zehirlenmesi ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğu kanaatinin bildirildği,</p>

<p>Lüleburgaz Devlet Hastanesinin 29.12.2014 tarihli epikriz raporunun bulgular bölümünde; "Hasta 2 gündür görme bozukluğu ile geldi. Şuur açık pupiller normal. Alkol 0,45 promil olarak çıktı. Kendisine sorulduğunda 2 gün önce rakı içtiğini söyledi. 2 gündür de görme kaybının olduğunu fakat şimdi acile başvurduğunu söyledi."; klinik seyir bölümünde, "Hasta 2 gündür var olan görme bozukluğu nedeniyle yakınları tarafından acil servise getirildi. Öyküsünde 2 gün önce şüpheli alkol alımı olan hastanın rutin tetkikleri gönderildi. Üre ve kreatin normal. Hastanın diabet öyküsü yok. Göz konsültasyonu istendi görme bozukluğu olduğu tespit edildi. Hastanın arteriyel kan gazında ph: 7,026 pco2:11,6 HCO3: 3 O2 SAT 95,9. Hastada üremik asidoz, diabedik ketoasidoz, salisilikaside bağlı asidoz düşünülmedi. Şüpheli alkol alımı nedeniyle metil alkol zehirlenmesi olabileceği düşünüldü. Genel durumun kötü olması nedeniyle hasta 112 acil servis aracılığıyla hemodiyalizi olan yoğun bakım ünitesine sevk edildi." ibarelerinin yer aldığı,</p>

<p>15.01.2016 tarihli araştırma ve yer gösterme tutanağında; ...'e babasının içtiği akolllü içkiyi nereden aldığı sorulduğunda, görevlileri ... Mahallesi, .... Caddesi, 153/2 sayılı yerde faaliyet gösteren ... Bakkaliyesi isimli iş yerine getirdiği, ...’in olay günü babasıyla birlikte bu iş yerine geldiklerini ve belirtilen alkollü içkiyi buradan aldıklarını beyan ettiği, iş yerini sanık ...'ün işlettiğinin belirtildiği,</p>

<p>Dosya içerisinde onaylı örneği bulunan Lüleburgaz Cumhuriyet Başsavcılığına ait 2014/5813 soruşturma evrakından; 18.12.2014 tarihinde ... Mahallesi, ... Caddesi, 53 sayılı adreste ve müştemilatında yapılan arama sonucunda düzenlenen olay, iş yeri-ev arama, yakalama, rızaen teslim ve muhafaza altına alma tutanağında; ... Market isimli iş yerinde yapılan aramada herhangi bir suç unsuruna rastlanılmadığı, aynı adreste ...'e ait bodrum katında yapılan aramada, kiler görünümlü oda içerisinde yaklaşık yarıya kadar dolu vaziyette 1 adet 20 litrelik bidonda şarap olduğu değerlendirilen el yapımı sıvı madde, yarıya kadar dolu vaziyette 1 adet 5 litrelik su bidonunda şarap olduğu değerlendirilen el yapımı sıvı madde, üzerinde Venüs ibaresi bulunan 750 cc 20 adet bira şişesi içerisinde ağızları sonradan takılmış kapak ile hava almaması için mumla kaplanmış olduğu görülen ve içerisinde el yapımı şarap bulunduğu değerlendirilen sıvı maddelerin ele geçirildiğinin bildirildiği,<br />
Lüleburgaz Belediye Başkanlığının İş yeri Açma ve Çalışma Ruhsatına göre, sanık ...'ün 07.04.2000 tarihinden itibaren Özerler Mahallesi Sakızköy yolu, 179 sayılı yerde bakkal işlettiği; TAPDK alkollü içki perakende ve satış belgesine göre, sanığın 22.01.2003 tarihinden itibaren alkollü içki satın almaya ve satmaya yetkili kılındığı; Lüleburgaz Kaymakamlığı İlçe Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğünün 20.12.2012 tarihli İşletme Kayıt Belgesine göre, sanığın Özerler Mahallesi, Sakızköy yolu, 179 sayılı yerde bakkal işlettiği,</p>

<p>Anlaşılmaktadır.</p>

<p>Katılan ... ölü muayene işlemi sırasında kimlik tanığı olarak; müteveffa ...’in oğlu olduğunu, babasının sürekli alkol kullandığını, 03.11.2014 tarihinde Lüleburgaz'daki evlerinde babasının Bulgaristan göçmenlerinden aldığı el yapımı içkiyi içtiği esnada gözlerinin görmediğini söylediğini, saat 21.00 sıralarında babasını Lüleburgaz Devlet Hastanesine götürdüklerini, doktora babasının içtiği içki şişesini de gösterdiğini, doktorun babasının zehirlendiğini söylediğini ve babasına serum taktıklarını, aynı gün bir süre sonra babasını Çorlu Özel Şifa Hastanesine kaldırdıklarını, babasının öldüğü güne kadar yoğun bakımda kaldığını, söz konusu içki şişesini olay sonrası attığını ancak babasının alkol aldığı yeri gösterebileceğini, babasının herhangi bir hastalığının olmadığını,</p>

<p>Savcılıkta 28.11.2014 tarihinde; babasının Bulgaristan göçmenlerinden el yapımı olarak aldığı içkiyi içtiği esnada gözlerinin görmediğini söylediğini, sürekli alkol alan babasının daha önce hiç bu şekilde olmadığını, babasının ölümüne sebep olan kişilerden davacı ve şikâyetçi olduğunu,<br />
Kollukta 15.01.2016 tarihinde; 03.11.2014 tarihinde, saat 19.00 civarında babasıyla birlikte Sakızköy Caddesi, 153/2 sayılı yerde bulunan ... Bakkaliyesi isimli iş yerine gittiklerini, babasının bu iş yerinden yarım pet şişe el yapımı rakı aldığını, daha sonra eve gittiklerini ve babasının bu rakıyı içmeye başladığını, kendisinin de evde olduğunu, babasının saat 23.00’e kadar bu rakıyı içtiğini ve sonra uyuduğunu, ertesi sabah saat 06.00 sıralarında babasının kendisini kaldırarak gözlerinin görmediğini söylediğini, olay gecesi babasının başka bir şey içmediğini, bu içkiye sadece su kattığını, babasının o gece evden başka bir yere çıkıp gitmediğini,<br />
Mahkemede önceki ifadesinden farklı olarak; olay tarihinde amcası...’in alkollü bir şekilde eve geldiğini, amcasının, kardeşi ...’e 10 TL vererek içki almaya gönderdiğini, kardeşi ...’in sürekli sanık ...’dan içki alması sebebiyle içkiyi yine sanıktan aldığını düşündüğünü, kardeşi ...’in bir pet şişe içerisindeki rakıyla geri geldiğini, amcası ...’ın bir bardak içtikten sonra evden ayrıldığını, kalan içkiyi babasının içmeye çalıştığını ancak hepsini içemediğini, ertesi sabah babasının gözlerinin görmediğini, pet şişeyi doktora verdiğini, babasının, kardeşi ...’in getirdiği rakıdan başka bir şey içmediğini,</p>

<p>Tanık... Mahkemede; maktul ...’ın, nüfus kaydına göre ağabeyinin damadı olduğunu ancak gerçekte kardeşi olduğunu, olay günü alkollü bir şekilde maktul ...’ın evine gittiğini, torunu ...’e 10 TL vererek sanığın işlettiği bakkaldan rakı aldırdıklarını, ...’in plastik bir şişe içerisindeki rakıyla eve geldiğini, o rakıdan kendisinin de içtiğini, biraz içtikten sonra evden ayrıldığını, ertesi gün maktul ...’ın rahatsızlandığını, rakıyı maktul ...’ın evinde içtiklerini, Yaşar’ın hastaneye kaldırılmasından sonra eşi olan ...’in evde boş ispirto şişesi bulduklarını söylediğini ancak kendisinin o ispirtodan içmediğini, sanığın her zaman açıktan içki satmadığını, bir arkadaşının böyle bir içki getirmiş olduğunu, sanığın da kendilerine bu içkiden verdiğini,</p>

<p>Tanık ... Mahkemede; eşi olan maktulün akşam alkol aldığını, çocukları ...’in alkol almaya gittiğini, parasını...’in verdiğini, ...’ın eve de alkollü geldiğini, pet şişesinin içerisinde rakı aldıklarını, ...’ın iki üç kadeh içtiğini, kalanı da eşi maktulün içtiğini, rakının yarım kiloluk pet şişe içinde olduğunu, pet şişenin dibinde bir iki kadehlik rakı kaldığını, maktulün bu rakının dışında başka içki içmediğini,</p>

<p>Tanık ... Mahkemede; akşam amcası ...’ın eve geldiğini ve içki almasını istediğini, sanığın işlettiği dükkâna gittiğini, yarım kiloluk pet şişe içerisinde rakı aldığını, amcası ...’ın içmeden gittiğini, babasının ispirto içmediğini, evde bulunan beygirin ayağı yara olduğu için ispirtoyu ayağına döktüklerini, babasının 3 çay bardağı rakı içtiğini, başka içmediğini,</p>

<p>İfade etmişlerdir.</p>

<p>Sanık ... 14.01.2016 tarihinde Savcılıkta; ... ve ... isimli kişileri tanımadığını, isimlerini ilk defa duyduğunu, Cumhuriyet Mahallesi, Sakızköy Caddesi, 153/2 sayılı yerde ... Bakkal isimli iş yerini işlettiğini, mahalleden ve çevreden alışveriş için gelenlerin olduğunu, bu kişilerin isimlerini tutmadığını ve kim olduklarını da bilmediğini, ruhsatlı olarak alkollü içki sattığını, İlçe Tarım Müdürlüğü ve Belediye’nin, iş yerinde rutin kontroller yaptıklarını, iş yerinin yasal olup kanuna aykırı herhangi bir içki satışı yapmadığını, ... ve ...’e içki satmadığını, bu kişilerin başka bir yerden bu içkileri temin etmiş olabileceklerini, üzerine atılı suçlamayı kabul etmediğini,<br />
Savcılıkta 21.01.2016 tarihinde müdafi eşliğinde; önceki ifadesini tekrar ettiğini, metil alkol içeren herhangi bir alkollü içki satışı yapmadığını, metil alkolün sağlığa zararlı ve öldürücü olduğunu bildiğini,</p>

<p>Mahkemede; maktule içki sattığını hatırlamadığını ancak satmışsa bile “Yeni Rakı” satmış olması gerektiğini, olayı araştırdığında maktulün ölmeden önce... isimli akrabası ile içki içtiğini tespit ettiğini, kendisini tanık olarak getirdiğini, evinin zemin katında bulunan içkilerin, babasının 8-9 yıl önce kendisi için şarap yapmak üzere bulundurduğu içkiler olduğunu, el yapımı içki satmasının söz konusu olmadığını, kendi kullanımı için şarap yapmaya çalıştığını ancak yapamadığını, evinin zemin katında bulunan mamullerin tahlile gönderildiğini, insan sağlığına zararlı bir madde bulunmadığını, maktulün zehirlenmesine yol açan içkiyi kendisinin sattığını kabul etmediğini; tanık ...’ın beyanları üzerine sorulduğunda, tanığın açıktan içki sattığına ilişkin beyanlarını kabul etmediğini, belki 20’lik rakıyı 10 TL karşılığında satmış olabileceğini, aslında 20’lik rakının 12 TL civarı olduğunu ancak parası eksik gelmiş ise 10 TL’ye vermiş olabileceğini; tanık ...’in beyanları üzerine sorulduğunda, tanık ...’e 200 ml’lik “Yeni Rakı” verdiğini, ... Üstev’in 10 TL gönderdiğini, kalanını kendisine borç yazdığını,<br />
Bölge Adliye Mahkemesinde; önceki savunmalarını aynen tekrar etiğini, sahte rakı satmadığını, olaydan sonra evinde ve iş yerinde arama yapıldığını, sahte rakı üretildiğine dair herhangi bir sahte içki bulunmadığını, suçsuz olduğunu; tanık ...'in ifadesi okunarak sorulduğunda, ifadeyi kabul etmdiğini, ...’e sattığı rakının sahte olmadığını, nitekim tanık ...'in amcasının da aynı rakıdan içtiğini ve vefat etmediğini,</p>

<p>Savunmuştur.</p>

<p>Tüm uygar hukuk düzenleri insan yaşamını en üstün değer kabul etmişlerdir. Gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde gerek Anayasa'da mutlak, en üstün değer olarak algılanan insan hayatı, korunmasında sadece bireyin çıkarı olduğu için değil, aynı zamanda toplumun da menfaati olduğu için ceza himayesinin konusu yapılmıştır. Bu bağlamda 5237 sayılı TCK'nın “Kişilere Karşı Suçlar” başlıklı ikinci kısmının “Hayata Karşı Suçlar” başlıklı birinci bölümünün 81. maddesinde “Kasten Öldürme” suçu;</p>

<p>"Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır" şeklinde düzenlenmiştir.<br />
Uyuşmazlık konusunda isabetli bir hukuki çözüme ulaşılabilmesi bakımından, "doğrudan kasıt", "olası kasıt", "taksir" ve "bilinçli taksir"e değinilerek, birbirlerinden ayırdedici ölçütlerin ortaya konulması gerekmektedir.<br />
5237 sayılı TCK'nın "Kast" başlıklı 21. maddesi;<br />
"(1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.<br />
(2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir" şeklinde düzenlenerek, maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde doğrudan kast, ikinci fıkrasının birinci cümlesinde de olası kast tanımlanmıştır.<br />
Olası kastın tanımlandığı TCK’nın 21. maddesinin 2. fıkrasının gerekçesinde; “...Olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir. Diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir. Mevzuatımıza giren yeni bir kavram olan olası kastla ilgili uygulamadan bazı örnekler vermek yararlı olacaktır.<br />
Yolda seyreden bir otobüs sürücüsü, trafik lambasının kendisine kırmızı yanmasına rağmen, kavşakta durmadan geçmek ister; ancak kendilerine yeşil ışık yanan kavşaktan geçmekte olan yayalara çarpar ve bunlardan bir veya birkaçının ölümüne veya yaralanmasına neden olur. Trafik lambası kendisine kırmızı yanan sürücü, yaya geçidinden her an birilerinin geçtiğini görmüş; fakat, buna rağmen kavşakta durmamış ve yoluna devam etmiştir. Bu durumda otobüs sürücüsü, meydana gelen ölüm veya yaralama neticelerinin gerçekleşebileceğini öngörerek, bunları kabullenmiştir.<br />
Düğün evinde törene katılanların tabancaları ile odanın tavanına doğru ardı ardına ateş ettikleri sırada, bir kişinin aldığı alkolün de etkisi ile elinin seyrini kaybetmesi sonucu, yere paralel olarak yaptığı atışlardan bir tanesinden çıkan kurşun, törene katılanlardan birinin alnına isabet ederek ölümüne neden olur. Bu örnek olayda kişi yaptığı atışlardan çıkan kurşunların orada bulunan herhangi birine isabet edebileceğini öngörmüş; fakat, buna rağmen silâhıyla atışa devam etmiştir. Burada da fail silâhıyla ateş ederken ortaya çıkacak yaralama veya ölüm neticelerini kabullenmiştir.<br />
Verilen bu örneklerde kişinin olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerekir.” şeklinde açıklamalara yer verilmiş ve olası kasta ilişkin örnek olaylar gösterilmiştir.<br />
Buna göre, doğrudan kasıt; öngörülen ve suç teşkil eden fiili gerçekleştirmeye yönelik irade olup kanunda suç olarak tanımlanmış eylemin bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi ile oluşur. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesi hâlinde doğrudan kasıtla hareket etmiş olacak, buna karşın işlemiş olduğu fiilin muhtemel bazı neticeleri meydana getirebileceğini öngörmesine ve bu neticelerin gerçekleşmesini mümkün ve muhtemel olarak tasavvur etmesine rağmen muhtemel neticeyi kabullenerek fiili işlemesi hâlinde olası kast söz konusu olacaktır.<br />
Olası kasıt ile doğrudan kasıt arasındaki farkı ortaya koyan en belirgin unsur, doğrudan kasıttaki bilme unsurudur. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini biliyorsa doğrudan kasıtla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Yine failin hareketiyle hedeflediği doğrudan neticelerle birlikte, hareketin zorunlu veya kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sonuçları da, açıkça istenmese dahi doğrudan kastın kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bir kısım neticeleri de doğurması muhakkak ise, failin bu sonuçlar açısından da doğrudan kasıtla hareket ettiği kabul edilmelidir.</p>

<p>Olası kastı doğrudan kasıttan ayıran diğer ölçüt; suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşmesinin muhakkak olmayıp muhtemel olmasıdır. Fail, böyle bir durumda muhakkak değil ama, büyük bir ihtimalle gerçekleşecek olan neticenin meydana gelmesini kabullenmekte ve "olursa olsun" düşüncesi ile göze almakta; neticenin gerçekleşmemesi için herhangi bir çaba göstermemektedir. Olası kastta fiilin kanunda tanımlanan bir sonucun gerçekleşmesine neden olacağı muhtemel görülmesine karşın, bu neticenin meydana gelmesi fail tarafından kabul edilmektedir.</p>

<p>5237 sayılı TCK'nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde "kanunda tanımlanmış haksızlık" olarak ifade edilen suç; kural olarak ancak kastla, kanunda açıkça gösterilen hâllerde ise taksirle de işlenebilir. İstisnai bir kusurluluk şekli olan taksirde, failin cezalandırılabilmesi için mutlaka kanunda açık bir düzenleme bulunması gerekmektedir. 5237 sayılı TCK'nın 22/2. maddesinde taksir; "dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir" şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>Taksirli suçlarda, gerek icrai, gerekse ihmali hareketin iradi olması ve meydana gelen neticenin öngörülebilir olması gerekmektedir. İradi bir davranış bulunmadığı takdirde taksirden bahsedilemeyeceği gibi, öngörülemeyecek bir sonucun gerçekleşmesi hâlinde de failin taksirli suçtan sorumluluğuna gidilemeyecektir.<br />
Sonucun gerçekleşmesinde mağdurun taksirli davranışının da etkisinin olması hâlinde, diğer taksirli davranış nedensellik bağını kesmediği sürece bu durum, failin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı gibi, taksirin niteliğini de değiştirmeyecektir. Türk Ceza Kanunu'nda kusurun derecelendirilmesi suretiyle herhangi bir ceza indirimi söz konusu olmadığından, bu hâl ancak temel cezanın tayininde dikkate alınabilecektir.</p>

<p>Türk Ceza Kanunu'nda taksir; "basit" ve "bilinçli" taksir olarak ikili bir ayrıma tabi tutulmuş, 22. maddesinin üçüncü fıkrasında bilinçli taksir; "kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi" şeklinde tanımlanmış, bu hâlde taksirli suça ilişkin cezanın üçte birden yarıya kadar arttırılacağı öngörülmüştür.<br />
Basit taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayırdedici ölçüt; taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörmemesi, bilinçli taksir hâlinde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır.Bilinçli taksirde gerçekleşen sonuç, fail tarafından öngörüldüğü hâlde istenmemiştir. Gerçekten neticeyi öngördüğü hâlde, sırf şansına veya başka etkenlere, hatta kendi beceri veya bilgisine güvenerek hareket eden kimsenin tehlikelilik hâli, bunu öngörememiş olan kimsenin tehlikelilik hâli ile bir tutulamayacaktır. Neticeyi öngören kimse, ne olursa olsun bu sonucu meydana getirecek harekette bulunmamakla yükümlüdür.<br />
Türk Ceza Kanunu'nun 21. maddesinin ikinci fıkrasında; "kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi" şeklinde tanımlanıp başkaca ayırıcı unsura yer verilmeyen olası kast ile aynı Kanun'un 22. maddesinin üçüncü fıkrasında; "kişinin, öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır" biçiminde tanımlanan bilinçli taksirin karıştırılacağı hususu öğretide dile getirilmiş, kanun koyucu da madde metninde yer vermediği "kabullenme" ölçüsünü aynı maddenin gerekçesinde; "olası kast halinde suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşeceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir, diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir" şeklinde açıklamak suretiyle, olası kastı bilinçli taksirden ayıracak kıstası ortaya koymuştur.</p>

<p>Olası kasıtla bilinçli taksiri ayırdetme konusunda doktrinde “Her ikisi arasındaki ayrımı belirlemek bakımından Frank formülü uygulanmalıdır. Buna göre eğer ‘öyle veya böyle fail her hâlde hareketi gerçekleştirirdi’ diyebiliyorsak olası kast; ‘neticenin gerçekleşeceğini bilseydi hareketi gerçekleştirmeyecekti’ diyebiliyorsak bilinçli taksirden söz edilir...Her ikisi arasında bir ayrım yapılabilmesi için her somut olay bakımından failin ayrıca neticeyi göze almış, kabullenmiş sayılıp sayılamayacağı yönünde bir değerlendirme yapılması zorunlu görünmektedir” şeklinde görüşler mevcuttur (Bahri ...-Mustafa Ruhan Erdem, Uygulamalı Ceza Hukuku ve Güvenlik Tedbirleri Hukuku, Seçkin Akademik ve Mesleki Yayınlar, 17. Baskı, Ankara 2017, s. 303-304.).</p>

<p>Öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesine kayıtsız kalınması durumunda olası kasıt, öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesinin istenmemesine rağmen neticenin meydana gelmesinin engellenemediği ahvalde bilinçli taksir söz konusu olacaktır. Diğer bir deyişle, failin neticeyi istememekle beraber neticenin meydana gelmesinin muhtemel olduğunu bilmesine rağmen duruma kayıtsız kalarak hareketini sürdürmek suretiyle muhtemel neticeyi kabullenmesi durumunda olası kasıt, failin neticeyi öngörmesine rağmen becerisine, şansına, tecrübesine ya da başka bir etkene güvenip neticenin meydana gelmeyeceğine inanarak gerektiğinde muhtemel neticenin gerçekleşmemesi için gerekli önlemleri de almak suretiyle hareketini sürdürmesi hâlinde ise bilinçli taksir söz konusu olacaktır.<br />
Bu aşamada, 4733 sayılı Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkol Piyasasının Düzenlenmesine Dair Kanun’un uyuşmazlıkla ilgili maddesi ile rakı üretimi, etil ve metil alkol hakkında da bilgi verilmesinde fayda bulunmaktadır.</p>

<p>4733 sayılı Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkol Piyasasının Düzenlenmesine Dair Kanun’un “Cezai hükümler” başlıklı 8. maddesinin (f) bendinde;<br />
“Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından belge almamış kişilerden ürün alan veya bu kişilere ürün satan ya da belgesinde belirtilen işyeri dışında satış yapan toptan veya perakende tütün mamulü, makaron, yaprak sigara kâğıdı,etil alkol, metanol veya alkollü içki satıcıları ya da açık içki satıcılarına bin Yeni Türk Lirasından onbin Yeni Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir.” hükmü getirilmiştir.</p>

<p>Suç tarihinde yürürlükte bulunan 2005/11 sayılı Türk Gıda Kodeksi Distile Alkollü İçkiler Tebliği’nin 6. maddesinin (a) bendinde;<br />
Rakı; “Yalnızca suma veya tarımsal kökenli etil alkol ile karıştırılmış sumanın, 5000 litre veya daha küçük hacimli geleneksel bakır imbiklerde, anason tohumu (Pimpinella anisum) ile ikinci kez distile edilmesiyle sadece Türkiye’de üretilen distile alkollü içkidir.” şeklinde tanımlanmıştır,</p>

<p>Maddenin (a) bendinde;<br />
“Rakının;<br />
- Üretiminde ikinci kez distilasyona alınan toplam alkolün en az % 65’i suma olmalıdır.<br />
- Hazırlanmasında rafine beyaz şeker kullanılmalı, şeker miktarı ürün litresinde en fazla 10 gram olmalıdır.<br />
- Uçucu madde içeriği, hacmen %100 alkolün hektolitresinde 100 grama eşit veya daha fazla olmalıdır.<br />
- Metil alkol içeriği, hacmen %100 alkolün hektolitresinde 150 gramdan fazla olmamalıdır.<br />
- Anason tohumdan gelen uçucu yağın anetol miktarı, ürünün litresinde en az 800 miligram olmalıdır.<br />
- Hacmen alkol miktarı en az % 40 olmalıdır.<br />
- Dolum öncesi en az bir ay dinlendirilmelidir.” şeklindeki açıklamalarla rakının taşıması gereken nitelikler tespit edilmiştir.<br />
Türk rakısı sumadan üretilen anason aromalı distile alkollü bir içkidir. Damıtılmaya göre Türkiye’de iki tip rakı üretilir. Birinci tip sadece yaş üzümden üretilen rakı, ikinci tip rakı ise üzüm sumasına tarımsal kökenli etil alkol katılmasıyla elde edilen rakıdır.<br />
Rakı üretiminde kullanılan hammaddeler, yaş üzüm, kuru üzüm, anason, şeker ve tarım kökenli hammaddeden elde edilen etil alkoldür. Rakı yapımında kuru üzüm kullanılacaksa eğer; kuru üzümden önce suma elde edilir. Suma; Türk Gıda Kodeksi’nin distile alkollü içkiler standardına göre üzüm tat ve kokusunu korumak amacıyla, hacmen en fazla %94,5 alkole kadar distile edilmiş, üzüm kökenli distilattır. Gerektiğinde rakı yapımında sumaya %35 oranına kadar tarımsal kökenli ve şeker içeren ürünlerden elde edilen etil alkol katılmaktadır.</p>

<p>Kuru üzüm sumaya işlenirken parçalama, mayşeleme, mayanın çoğaltılması, fermentasyon ve damıtma aşamalarından geçer. Değirmende parçalanan kuru üzümler mayşeleme kazanlarına gönderilerek kuru üzüm mayşesi elde edilir. Elde edilen mayşe etil alkol fermantasyonuna bırakılır ve fermentasyon sonucunda %8-9 alkol içeren alkollü mayşe elde edilir. Alkollü mayşenin kolonlu damıtma yöntemiyle damıtılmasıyla, %93-94 alkol dereceli suma elde edilir. Elde edilen suma rakı üretiminde kullanılır.</p>

<p>Rakı yapımında kullanılan bir diğer önemli hammadde de anasondur. Anason, rakının aromatize edilmesinde rol oynar. Kullanılan anason miktarı rakı çeşidine, anasonun kalitesine ve katılan aporak (ilk ve son ürün karışımı) oranına göre değişmekte olup, %6–10 arasındadır.<br />
Rakı üretiminde damıtma işlemi buharla ısıtılan ve her biri 5’er tonluk olan bakır imbiklerde gerçekleştirilir. Kazanlara önce suma doldurulur. Sonra kullanılacak durumda ise önceki damıtmadan kalan baş ve son ürünler (aporak) konur ve alkol miktarı iyi kalitedeki su ile %45’e söndürülür. Anason kullanılmadan en fazla 6 saat önce b/r vagonda 14-24 ̊C’deki su ile ısıtılır. Son yıllarda rakı üretiminde kullanılan anason önceden ısıtılmadan da doğrudan kazana verilmektedir. Her iki şekilde de kullanılacak anason miktarı, üretilecek rakının cinsine bağlı olarak su ile söndürülmüş sumanın toplam hacmi üzerinden %6-10’u kadardır. Rakıda damıtma ortalama 42-46 saat sürmektedir. En iyi damıtma saatte 50 litreyi geçmemektedir. Son üründe alkol oranı %10’un altına düştüğünde 36-38 saatte de damıtma bitirilebilir.<br />
Damıtmadan sonra orta ürün ölçülüp dinlendirme tanklarına gönderilir. Orta ürünün alkol derecesi yaklaşık %80 olduğundan, yapılacak rakı çeşidine göre su ile alkol derecesi düşürülür. Bu işleme “söndürme” denir. Söndürme işlemi sırasında isteğe bağlı olarak rakının litresine 4-6 g şeker ilave edilebilir. Dinlendirme fıçılarındaki karıştırıcı paletler su ile alkol ve suyun iyice karışmasını sağlar. İşlem bittikten sonra karıştırma 1–2 saat daha devam eder. Rakı, dinlendirilen bir içki olmamakla beraber, her yeni damıtılan içkide olduğu gibi biraz olsun olgunlaşması, yumuşaması ve anasonla alkolün uyum sağlaması gerektiğinden, en az 1 ay dinlendirilir. Rakı şişelemeden önce filtreden geçirilir, şişelenir ve şişenin ağzı metal kapaklarla kapatılır. Kontrol edilir ve etiketlenir (Dilara Bergama, Rakı Distilasyonunda Fraksiyonel Ayırmanın ve Distilasyon Sayısının Aroma Maddeleri Üzerine Etkisi, 2017, Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü; Cabaroğlu, T., Yılmaztekin, M., 2011. Methanol and Major Volalite Compounds of Turkish Raki and Effect of Distillate Source, Journal of the Institute of Brewing. 117 (1), s. 98–105; Fidan, I., Anlı, E., 2002. Yüksek Alkollü İçkiler, Kavaklıdere Eğitim Yayınları, No: 6, Ankara; s.258; Karaveli, M., 1975, Rakı ve Damıtma Teknolojisi, s. 130; Fıdan, I. ve Sahın, İ., 1993, Ankara, Alkol ve Alkollü İçkiler Teknolojisi, A.Ü.Z.F. Yayınları, Yayın No: 863, s. 304.).</p>

<p>Metil alkol, odunun distilasyonundan elde edilir. Bu yüzden metil alkole odun alkolü de denilmektedir. Bazı ülkelerde yaygın olarak benzine katılır. Kimya endüstrisinde sıklıkla kullanılan metanol, çözücü ve miyar özelliği taşıyan bir maddedir. Günlük kullanımda karşılaşılan ve metil alkol içeren maddelerden; yapıştırıcılarda %0-1, fren hidrolik sıvısında %4, denatüre alkol içerisinde %2-5, boya incelticilerde %3-28, cam temizleyici sıvılarda %1-38, model uçak yakıntında %43-77, pipo tatlandırıcılarında %75, buzlanmayı önleyici sıvılar içerisinde %17-99, teksir ve fotokopi makinesi sıvısında %60-99, karbüratör sıvısında %99 ve antifriz içerisinde %100 oranında metil alkol bulunmaktadır.</p>

<p>Metil alkol toksik bir madde değildir, hafif bir şarhosluk yapar fakat sitotoksik özelliği yoktur. Toksik olan metanolün metabolitleridir. Ağızdan alındığında, etil alkol gibi gastrointestinal sistemden hızlı emilir. Gıda varlığı ya da yokluğuna göre değişmek üzere, kan düzeyi alımından ortalama 30-60 dakika sonra en üst düzeye ulaşır. Gıda ile birlikte alınması bu süreci yavaşlatır. Vücutta dokulara oldukça homojen bir şekilde dağılır.<br />
Metanolün, vücut su kütlesinde dağıldığı ve pratikte yağda çözünmediği kabul edilir. Yıkımı nitelik bakımından etil alkole benzer ancak nispeten çok yavaştır. Metil alkol karaciğerde alkoldehidrogenaz enzimi etkisiyle NAD/NADH katalizörlüğünde formaldehide okside olur. Metaboliti olan formaldehit metanole göre 33 kat daha toksiktir. Yarılanma ömrü 1-2 dakika gibi çok kısa olan formaldehitin bu nedenle varlığı gösterilemez. Formaldehit kısa sürede yine toksik bir madde olan formik aside dönüşür. Formik asit ise folata bağlı enzimlerin yardımıyla karbondioksit ve suya dönüştürülerek vücuttan uzaklaştırılır. Başlıca karaciğerdeki yıkım dışında metanolün %3-5’i akciğerlerden solunum yoluyla, %12’si böbreklerden idrar ile atılır.</p>

<p>Metil alkolün her iki metaboliti de oldukça reaktiftir, akut zehirlenmede yaklaşık 24 saat süren ve hiçbir semptomun olmadığı sessiz bir periyod vardır. Bu semptomsuz dönem metanolün formaldehite yavaş metabolizasyonu nedeniyle görülür. Bu dönem sonunda tipik olarak görme bozuklukları ve belirgin metabolik asidoz gelişir ve tedavi edilmezse ölümle sonuçlanabilir. Metil alkol zehirlenmesinde primer toksik faktör metabolik asidozdur. Bu tip zehirlenmede sarhoşluk önemli bir semptom değildir. Metanol toksisitesinde hedef organ retinadır. Metanol yüksek dozlarda geri dönüşümlü ya da kalıcı körlüğe yol açabilir (Metil Alkol [Metanol] Zehirlenmesi, ...,..., Türkiye Klinikleri, 2005, 2: 101-108.).</p>

<p>Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;<br />
03.11.2014 tarihinde tanık ...’ın, kardeşi olan maktul ...’in evine alkollü bir şekilde geldiği, maktulle tanığın birlikte rakı içmek istedikleri ve tanık ...’ın, yeğeni olan tanık ...’e 10 TL vererek ruhsatlı bir şekilde alkollü içki satışı yapmakta olan sanık ...’ün işlettiği ... Bakkaliyesi isimli iş yerine gönderdiği, sanık ...’ın 10 TL karşılığında yarım litrelik pet şişenin yarısına kadar dolu olan rakıyı tanık ...’e verdiği, tanık ... ile maktul ...’ın çay bardaklarıyla rakı içmeye başladıkları, tanık ...’ın az bir miktar rakı içtikten sonra evden ayrıldığı, maktul ...’ın pet şişenin dibinde az bir miktar rakı kalana kadar içmeye devam ettiği ve sonrasında yattığı, bir süre sonra görme bozukluğu başlayan maktul ...’ın hastaneye kaldırıldığı, bir süre yoğun bakımda tedavi edilen maktul ...’ın 16.11.2014 tarihinde metil alkol zehirlenmesi ve gelişen komplikasyonlar sonucu öldüğü olayda; işletmekte olduğu ... Bakkaliyesi isimli iş yerinde 22.01.2003 tarihinden itibaren ruhsatlı olarak alkollü içki satan ve 18.12.2014 tarihli arama ve muhafaza altına alma tutanağından bakkal dükkânının bodrum katında sahte içki üretimi yaptığı anlaşılan sanık ...'ın, tanık ...’e pet şişe içerisinde verdiği rakının sahte ve kaçak olduğunu bildiği, sahte rakının insan sağlığı için tehlikeli olup ölümlere yol açabileceğini öngörebilecek bilgiye ve tecrübeye sahip olduğu, sanığın bu şekilde rakı sattığı kişi ya da kişilerin sağlıklarının bozulabileceğini veya ölebileceğini öngörmesine rağmen sonucu kabullenerek eylemini gerçekleştirdiğinin anlaşılması karşısında, eyleminin olası kasıtla öldürme suçunu oluşturduğu ve sanığın kabullendiği muhtemel neticeye göre cezalandırılması gerektiği kabul edilmelidir.</p>

<p>Bu itibarla haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.<br />
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyeleri ... ve ...; "Sanık ...’ün satışa sunduğu rakıyı 03/11/2014 tarihinde içen ...’in bir süre hastanede tedavi gördükten sonra 16/11/2014 ta vefat etmesinden ibaret eyleminden dolayı olası kastla adam öldürmek suçundan verilen mahkumiyet kararını onayan Yargıtay 1. Ceza Dairesinin onama kararını isabetli bulan Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur.<br />
Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümü için öncelikle 'taksir-bilinçli taksir ve olası kast' hükümleri irdelenerek, somut olayda yargılamaya konu edilen eylemden dolayı TCK'nın 21/2. maddesinde tanımlanan koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin doktrinde benimsenen görüşlerden yararlanılarak Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu ve çeşitli dairelerin benzer olaylardaki içtihatları ışığında belirlenmesi gerekmektedir.</p>

<p>Ceza hukukunda sanığın suçu işlerken zihninde geçirdiği aşamaları kavramak ve gerçekte sanığın eylemlerinden neyi amaçladığının tespiti ispat hukukuna ilişkin bir sorundur. Faillerin ruhi durumunun doğrudan bilinebilmesi mümkün olmadığından, onları tanımak ve amaçlarını tespit için elle tutulur verilere dayanmak gerekmektedir. Eylemin taksirle mi yoksa kasten mi gerçekleştirildiği, somut olayda harici deliller olan olay yeri krokileri, inceleme raporları, mağdurun veya müştekinin ifadeleri, kamera kayıtları, bilimsel ve teknik bulgularla tespit edilebileceği gibi, harici delillerden tamamen bağımsız olan kanıtla, örneğin ikrar yoluyla da tespit edilebilir. Diğer yandan, her iki sorumluluk biçimi birbirinden farklı olmakla birlikte, kast ve taksirin hukuki anlamının ortaya konması noktasında, bu kavramlar arasında bir boşluğa mahal verilemez. Bu itibarla taksirin tanımı, mutlaka kastın tanımıyla ortak bir sınıra sahip olmalı ve kastın tanımına bağlı olmalıdır. Daha önce de belirtildiği üzere taksir; kasttan faildeki iradenin davranıştan doğacak sonucu kapsamaması, başka bir deyişle, sonucun istenmemiş olması ile ayrılır.<br />
Uygulamada vatandaşlar tarafından çok sık şekilde karıştırılan, ayrımı bir türlü yapılamayan iki terim varsa bunlar olası kast ve bilinçli taksir kavramlarıdır.<br />
Bilinçli taksir ile olası kast bir yere kadar aynı yolu izleyen ve bir noktadan sonra birbirlerinden ayrılan iki kavramdır. İki kavram da aslında aynıymış gibi gözükse de birbirinden tamamen farklı anlamlar taşımaktadır. Kastın kabulü için neticenin bilinmiş ve istenmiş olması gerekir. Bilinçli taksirde de fail, hareketinin hukuka aykırı bir netice meydana getirebileceğini ön görmektedir. Buraya kadar iki kavram birbirine benzemekte, ayrılık ise bu noktadan itibaren başlamaktadır.<br />
Bilinçli taksirde fail neticenin meydana gelmeyeceği kanısında olmakla beraber neticenin meydana gelmesini istemez ve bunun yanı sıra gerçekleşmemesi için elinden geleni yapar. Gerçekleşme imkanının ve ihtimalinin varlığını kabul durumunda ise hareketi yapmaktan kendiliğinden vazgeçer. Diğer bir ifade ile izah etmemiz gerekir ise fail, bilinçli taksirde neticenin gerçekleşmemesine gereken önemi verir ve bu hususu ciddiye alır. Neticenin gerçekleşmeyeceği arzusu, düşüncesi ve beklentisi içerisindedir.</p>

<p>Olası kastta ise fail hareketinin hukuka aykırı netice meydana getirebileceğini öngörmekle beraber meydana gelmesi mümkün ve muhtemel netice onu hareketi yapmaktan alıkoymaz. Başka bir ifade ile açıklamamız gerekir ise tasavvur edilen neticenin meydana gelmesi halinde fail bu neticeyi zaten kabullenmiş olmaktadır.<br />
Sonuç olarak failin, neticenin meydana gelebileceğini düşündüğü ve öngördüğü, bu neticenin gerçekleşme imkan ve ihtimalinin varlığı karşısında hareketinden vazgeçmemekte ise olası kastının var olduğu kabul edilmelidir. Buna karşılık neticenin meydana gelme ihtimaline karşılık fail hareketini yapmayacaktı diyebileceğimiz hallerde ise fail kasıtla değil bilinçli taksirle hareket etmiştir diyebiliriz.<br />
Uyuşmazlığın konusunu teşkil eden olası kast ve bilinçli taksir kavramları hakkında doktrinde benimsenen görüşleri aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür.</p>

<p>Prof.Dr. ...<br />
Netice istenmemiş olsa bile gerçekleşmesi tehlikesini göze alan fail olası kastla, neticenin gerçekleşmeyeceği ümidi ile hareket eden fail bilinçli taksirle hareket etmiş sayılır.</p>

<p>Prof. Dr....;<br />
'TCK m.21/2’de muhtemel, yani olası kastın düzenlendiğini görmekteyiz. Yasal tanımda olası kast, kişinin suçun yasal tanımında yer alan unsurlarının gerçekleşebileceğini öngördüğü halde fiili işlemesidir.<br />
TCK m. 22/2 bilinçli taksiri, kişinin öngördüğü sonucu istemediği halde neticenin meydana gelmesi olarak tanımlamıştır.<br />
Bu tanımlara göre muhtemel kast; kişinin bilerek ve isteyerek yaptığı hareketten doğabilecek neticeyi öngörmesi, bu netice için 'olursa olsun' demesi ve neticenin gerçekleşip gerçekleşmemesini önemsememesi olarak açıklanabilir.</p>

<p>Bilinçli taksir ise; kişinin bilerek ve isteyerek yaptığı hareketten doğabilecek neticeyi öngörmesi, fakat neticenin gerçekleşmeyeceğini düşünmesi, neticenin gerçekleşmemesi için çaba göstermesi veya kendisine güvenmesi, bir anlamda neticenin gerçekleşmeyeceğine olan inançla neticeyi göze almasıdır.<br />
Muhtemel kast ne zaman olur ve ne zaman eylem bilinçli taksir sayılır? Bunun ölçütünü, manevi unsurun 'isteme' alt unsuruna göre yapmak kolay değildir. Esasında muhtemel kastta netleşmiş, yani belirginleşmiş neticeye yönelik failde bir istemenin tespit edildiği de söylenemez. Failde istemeye yönelik bir irade tespit edilmişse, zaten bu husus kasttan doğan sübjektif sorumluluk olarak değerlendirilir. Yasal tanımda fail, muhtemel kastta suçun kanuni tanımında yer alan unsurların gerçekleşebileceğini öngörür, ancak istemez, yine de fiili işlemeye devam eder, yani bir anlamda suçun netice kısmı için 'olursa olsun' der. Bilinçli taksirde ise; fail bunu demez, ancak kabulü mümkün olmayan kusurlu icra hareketi veya hareketleri yolu ile öngördüğü neticenin gerçekleşmesini engelleyemez. Bir anlamda fail neticeyi göze alır veya neticenin gerçekleşmeyeceğini düşünür. Hakikaten bu teorik farkı pratikte gerçekleştirmek veya bulmak çok ama çok zordur'.<br />
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 19/04/2011 gün, 2011/1-840/2012/214 K sayılı içtihadında: doğrudan kast, olası kast ile bilinçli taksiri tanımlandıktan sonra; birbirine çok yakın olan kavramları ayıracak kriterler çok net bir şekilde belirlenmiştir.</p>

<p>765 sayılı TCY’nda tanımlanmamış bulunmasına karşın, 5237 sayılı TCY'nın 21. maddesinin 1. fıkrasının ikinci cümlesinde kast; 'suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi' şeklinde tanımlanmış, aynı Yasa maddesinin 2. fıkrasında ise; 'kişinin suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır' denilmek suretiyle 'olası kast' tanımına yer verilmiştir.<br />
Doğrudan kast, failin hareketinin yasal tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesini gerektirir. Ancak, failin hareketiyle hedeflediği doğrudan sonuçların yanı sıra, hareketinin zorunlu sonuçları ya da kaçınılmaz yan sonuçları da, açık bir isteme olmasa dahi doğrudan kast kapsamında değerlendirilmelidir.<br />
Öğreti ve uygulamada 'dolaylı kast', 'belirli olmayan kast', 'gayrimuayyen kast', 'olursa olsun kastı' olarak da adlandırılan olası kast, 5237 sayılı TCY'nın 21. maddesinin 2. fıkrasında; 'öngörmesine rağmen, fiili işlemesi' şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>Olası kast ile doğrudan kast arasındaki ayırıcı ölçütteki en belirgin unsurlar, doğrudan kasttaki bilme ve isteme unsurlarıdır. Fail hareketinin yasal tipi gerçekleştireceğini biliyorsa ve bunu da istiyorsa doğrudan kasıtla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Yine failin hareketiyle hedeflediği doğrudan neticelerle birlikte, hareketin zorunlu veya kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sonuçları da, açıkça istenmese dahi doğrudan kastın kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bazı sonuçları da doğurması muhakkak ise, failin bu sonuçlar açısında da, doğrudan kastla hareket ettiği kabul edilmelidir. Olası kastı, doğrudan kasttan ayıran diğer ölçüt ise; suçun yasal tanımındaki unsurların gerçekleşmesinin muhakkak olmayıp, muhtemel olmasıdır. Fail, böyle bir durumda, bu ihtimalin gerçekleşmesini kabullenerek, olursa olsun düşüncesi ile ve ona katlanmayı da göze alarak hareket etmekte ve muhtemel neticenin gerçekleşmemesi için de önlem almamaktadır.<br />
Taksirdeki düzenlemeye bakıldığında; kural olarak suç, ancak kastla işlenebilir, fakat, yasada açıkça gösterilen hallerde suçlar taksirle de işlenebilir. Taksir, 5237 sayılı TCY’nın 22/2. maddesinde; 'dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi' şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>Öte yandan, olası kastın, başka bir ayırıcı unsura yer verilmemesi nedeniyle, anılan Yasanın 22. maddesinin 3. fıkrasında; 'kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır' şeklinde tanımlanan bilinçli taksirle karıştırılabileceği hususu öğretide dile getirilmiş ise de, yasa koyucu, madde metninde yer vermediği 'kabullenme' ölçütüne, madde gerekçesinde; 'olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşeceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir, diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir' şeklinde açıklama yapmak suretiyle, olası kastı bilinçli taksirden ayıracak ölçütü ortaya koymuştur.<br />
Olası kast ve bilinçli taksir arasındaki ayırıcı ölçütleri, yargısal kararlar ve bilimsel görüşlerden de yararlanmak suretiyle şu şekilde belirlemek olanaklıdır.<br />
Gerek olası kast, gerekse bilinçli taksirde netice fail tarafından öngörülmektedir.<br />
Bilinçli taksirde, öngörülen neticenin gerçekleşmeyeceği ümit edilmekte, olası kastta ise bu netice fail tarafından göze alınmakta ve kabullenilmektedir. Olası kastta fail öngördüğü sonucun meydana gelmesini kabullenip, sonucun meydana gelmemesi için herhangi bir önlem almazken, bilinçli taksirde fail neticeyi öngörmesine rağmen, şansa veya başka etkenlere, hatta kendi bilgi veya becerisine güvenerek öngörülen sonucun gerçekleşmeyeceği inancıyla hareket etmektedir.<br />
Teoride özetlenen görüşlerden sonra Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile Yüksek 12. Ceza Dairesinin benzer olaylardaki içtihatlarının irdelenmesi gerekmektedir.<br />
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulun 10/05/2016 gün, 2016/250 K sayılı ilamında;</p>

<p>Olay gecesi Trabzon-Giresun karayolu üzerinde seyir halindeyken Beşikdüzü ilçesi Adacık mahallesinde yer alan bölünmüş yolda ters yöne girerek emniyet şeridinde farları açık biçimde seyreden ve 2,70 promil alkollü olan sanığın, aynı yolda kendilerine ayrılmış kısımda seyreden katılan ...'ın aracına çarparak araçta bulunan katılanların yaralanmasına, ve Serpil'in ölümüne neden olduğu olayda; sanığın uyarıcı yön levhaları ve çizgilerin usulüne uygun olarak bulunduğu yolda, karşı yönden gelen trafik araçlarının kullandığı bölüme bilerek girdiği, ters yönde olduğunu bilmesine rağmen aracını sürmeye devam ettiği, karşı istikametten gelen bir araca çarparak yaralama ya da ölüme neden olabileceğini öngördüğü halde tecrübesine, şoförlük yeteneklerine, gece olması nedeniyle trafiğin az olacağına, özellikle de şansına ve karşı yönden gelenlerin kendilerini koruma yönünde dikkatli davranacaklarına güvendiği, böyle bir zanla objektif dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı hareket ederek öngördüğü ancak istemediği neticeye neden olduğu, meydana gelen sonucu kabullenmediği ve arzulamadığı anlaşıldığından; gerçekleşmesini istemediği ancak öngördüğü sonucun meydana gelmesini engelleyecek şekilde objektif özen yükümlülüğüne uygun davranmayan sanığın bir kişinin ölümüne birden fazla kişinin yaralanması ile sonuçlanan eyleminde bilinçli taksirle hareket ettiği sonucuna ulaşmıştır.</p>

<p>Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesinin 05/04/2012 gün, 2011/18371 E-2012/5120 K sayılı içtihadında;<br />
Sanığın, düğün merasiminin yapıldığı kalabalık alan içinde ruhsatsız tabanca ile havaya ateş etme eyleminde, silahtan çıkan merminin düğün yerinde bulunan insanlardan birine isabet edebileceğini öngördüğü halde eylemi gerçekleştirmesinde 5237 sayılı TCK'nın 22/3. maddesinde ifadesini bulan bilinçli taksir halinin varlığı ve bu nedenle sanık hakkında tayin edilen temel cezada arttırım yapılması gerektiği anlaşılmakla birlikte, bu kabule göre uygulama yapan mahkemece, hükmün gerekçe kısmında sanığın eylemini bilinçli taksirle gerçekleştirdiğine dair dosyada herhangi bir bilgi ve belgeye rastlanmadığı belirtilmek suretiyle hükümde çelişkiye neden olunduğundan bahisle yerel mahkemece verilen hükmün BOZULMASINA, karar verilmiştir.<br />
Yargıtay içtihatlarından anlaşıldığı üzere; olası kast-bilinçli taksir ayrımında ; herhangi bir olay için, şablon bir kusurluluk hali belirlemeye imkân olamaz. Örneğin söz konusu olan ölümlü veya yaralamalı bir trafik kazası ise, bilinçli taksir veya olası kast vardır gibi kesin yargılar içeren ifadelere yer verilmesi durumunda; ceza hukukunun belki de en tartışmaya açık, en belirsiz alanına, içtihat yoluyla belirli sınırlar çizilmesi anlamına gelir ki; böyle bir sonucun Türk Ceza Kanununun 2. maddesinde yer verilmekle kalmayıp, Anayasa ile güvence altına alınan kanunilik ilkesine aykırı olacağı gibi zaman zaman ceza hukukunun olmazsa olmazı olan hakkaniyet ilkesine de aykırı sonuçlar doğuracağı açıktır.<br />
Gerek olası kastta gerekse bilinçli taksirde neticenin öngörülmesine karşın, bilinçli taksirde neticenin asla istenmediği, olası kastta ise neticenin umursanmadığı bir başka deyişle kabullenildiği, konusunda uygulamada ve öğretide herhangi bir duraksama bulunmamaktadır. Ancak kast kişinin iç dünyasına ilişkin olduğuna göre, tecrübe kurallarından, eylemin manevi unsuruna yönelik çıkarımlar yapılmalıdır. Yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere; teoride benimsenen görüşler, kanuni düzenlemeler ile Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu tarafından belirlenen kriterler ve benzer olaylardaki içtihatlar ışığında; olası kast ile bilinçli taksiri ayıracak kriterleri şu şekilde özetlemek mümkündür.</p>

<p>1-)Fail eyleminin iyi şekilde sonuçlanacağına dair hiç bir somut veri olmamasına ve tehlikeliliğine rağmen, eylemi gerçekleştiriyorsa veya öngördüğü tehlikenin gerçekleşmesini veya gerçekleşmemesini tesadüfe bırakıyorsa kabullenme vardır.</p>

<p>2-) Ölümcül bir neticenin ortaya çıkmayacağına yönelik güvenme hali, hareket sonucu öngörülen süreçte, ölüm neticesinin ortaya çıkmasının akla yatkın olması, bunun gerçekleşmemesinin mucizelere kalması halinde; bir başka deyişle ölüm neticesine yönelik ihtimalin derecesi arttıkça, suç failinin ortaya çıkan ölümü kabullenmediğine dair iddiası zayıflayacaktır.</p>

<p>3-)Failin, neticenin meydana gelebileceğini düşündüğü ve öngördüğü, bu neticenin gerçekleşme imkan ve ihtimalinin varlığı karşısında hareketinden vazgeçmemekte ise olası kastının var olduğu kabul edilmelidir. Buna karşılık neticenin meydana gelme ihtimaline karşılık fail hareketini yapmayacaktı diyebileceğimiz hallerde ise fail kasıtla değil bilinçli taksirle hareket etmiştir diyebiliriz.<br />
Yargılamaya konu edilen eylemde; somut olayımızda olduğu gibi metil alkol içeren sahte içkilerin kullanılmasından dolayı son derece üzücü ölüm olaylarının ülke genelinde yaygın olarak gerçekleşmesine karşın, metil alkol içermeyen ya da uygun dozda metil alkol içeren içkilerin tüketilmesinden dolayı genellikle ölüm olaylarının yaşanmadığının bilinmesi, sanığın satışa sunduğu içkiden içen ... ÜSTEV’in herhangi bir rahatsızlığı olmadığının bizzat ölenin eşi ve oğlu tarafından da doğrulanmış olması ve satışa sunulan içkinin sanık tarafından üretildiğine dair hiçbir delilin elde olunamaması karşısında; kim tarafından üretildiği kesin olarak kanıtlamayan içkinin sanık tarafından içeriğinde metil alkol gibi öldürücü nitelikteki bir maddeyi barındırdığı bilinerek satışa sunulduğuna dair şüpheden arındırılmış kesin kanıtların elde olunamadığı gibi sanığın olaydan önce yada sonra içeriğinde metil alkol bulunan başka içkilerden de içerek metil alkol düzeyinin ölümcül doza yükselmesinin ihtimal dahilinde olduğu dosya içeriğinden anlaşılmıştır.</p>

<p>Öğretide ve içtihatlarda benimsenen görüşler ışığında; somut olayımıza baktığımızda; mevcut verilere göre sanığın neticenin meydana gelmesini kesin olarak umursamadığı söylenemez. Ancak olası kasttaki 'umursama ma ya da göze alma' tabiri ile bilinçli taksirdeki 'neticeyi istememe' tabiri arasındaki farktan yola çıkılarak somut olayları çözmek her zaman mümkün olmayabilir. Örneğin hasmını öldürmek için bir uçağa bomba yerleştiren bir kişide hasmı ile birlikte aynı uçakta bulunan insanların ölmesini ya da yaralanmasını istemeyebilir. Hatta uçakta zarar görecek kişiler arasında çok üzüleceği kişiler dahi olabilir. Ancak böyle bir durumda dahi neticenin gerçekleşmemesinin mucizelere bağlı olması halinde sanığın kasten adam öldürmeden, neticenin gerçekleşmesinin kuvvetle muhtemel olması halinde olası kasttan, neticenin gerçekleşme ihtimalinin gerçekleşmeme ihtimalinden az olması, bir başka deyişle objektif olarak önlenme ihtimali bulunan neticenin önlenebileceğine güven duyulması halinde diğer kriterlerle birlikte yapılacak değerlendirmeye göre bilinçli taksirden söz edilmesi gerekebilir.<br />
Olası kast ile bilinçli taksir kavramları ceza kanununun en tartışmalı kavramları olup, aralarındaki sınırı belirlemek son derece zordur. Olası kasta götüren 'umursamama ya da göze alma' ile bilinçli taksire götüren ' istememe' kavramları arasında çok ince bir sınır bulunmasına rağmen cezalar arasında fahiş denebilecek farkların bulunması zaten işi oldukça zor olan uygulayıcıları çok daha zor durumda bırakmaktadır. Beş kişinin ölümü ile sonuçlanan olayda olası kast hükümlerinin uygulanması durumunda verilebilecek cezaların toplamı 5 ayrı müebbet hapis ya da 100 yıl hapis cezası olabilecekken, bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması durumunda; en fazla 22 yıl 6 ay hapis cezasına hükmedilebilecektir. Adalet duygusunu rencide eden bir başka hususta, taksirli suçların, çoğu zaman kasıtlı suçlar kadar belki de onlardan çok daha vahim sonuçlar doğurabilmesidir. Örneğin deprem yönetmeliğine aykırı bina inşa ederek, ya da yer altında çalışan maden işçileri için yeterli güvenlik önlemleri almayarak yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açacak kazaların ülkemizde sıkça yaşandığı bilinmektedir. Son derece üzücü olan bu olaylara sebebiyet veren kişi ya da kişiler son derece iyi niyetli olabileceği gibi yaptığı hatanın sonucundan dolayı ömür boyu vicdan azabı da duyabilirler. Ama üzücü sonuçlardan sonra yaşanan pişmanlıkların ölenlerin yakınları ile yaralananların ızdırabını dindirmeyebileceği gibi birde yargılama sonucunda en üst hadden verilen cezalar dahi yaşanan mağduriyetler karşısında yetersiz kalabilir. Kanun koyucunun işi de çok kolay değildir. Zira kasıtlı suçu işlemek tamamen insan iradesinin bir ürünü olmasına rağmen, taksirli suçu işlemek çoğu zaman insan iradesinin ürünü olmayabilir. Elbetteki taksirin cezalandırılması için kusurlu davranışa ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak son derece iyi niyetli hareket edilmesine karşın en küçük bir ihmal ya da anlık yanlış bir tercih çok vahim sonuçların meydana gelmesine sebebiyet verebilir. Örneğin soğukta yolda kalan ya da ani hastalık nedeniyle hasta olan bir kişiyi hastahaneye yetiştirmek amacıyla aracına alan kişi son derece insani düşüncelerle hareket etmesine karşın, kusurlu davranışı sonucunda yardım etmek amacıyla aracına aldığı kişilerin hayatlarını kaybetmelerine veya ağır şekilde yaralanmalarına sebebiyet verebilir. Elbetteki yasa koyucu bütün bu ihtimalleri objektif olarak ele almak suretiyle, eyleme uygun cezayı belirlemek durumundadır. Ancak orta bir yolun bulunması da, çok kolay olmayacaktır. Aslında yapılması gereken, hakimlik sanatının somut olayda mükemmel bir şekilde kullanılmasının yanında ayrıca bilinçli taksir ile olası kast hükümleri açısından tayin edilebilecek cezalar arasındaki makas aralığının daraltılması ya da bu şekildeki ağır ihlallerin bizzat yasakoyucu tarafından olası kasta eşdeğer bir cezanın yasa maddesine eklenmesidir. Ceza muhakemesi hukukunun nihai hedefi olan adalete ulaşmak amacıyla hareket edilse dahi uygulayıcıların, ceza hukukunun olmazsa olmazı olan kanunilik ilkesinden ayrılarak kendi adalet anlayışına göre hareket etmesine, hukuk devleti ilkesinden asla taviz vermeyen hukuk sistemimizin izin vermesi beklenemez. Zira böyle bir durumda herkesin adalet anlayışı doğal olarak farklı olacağından, hukuki güvenlik ilkesinin sağlanması mümkün olmayacaktır. Bu tür sakıncaların önlenebilmesi için hukuk normlarının yorumlanması sırasında pozitif temeli bulunmayan ancak eşyanın tabiatından kaynaklanan yorum ilkelerine uyulması gerekmektedir. Prof. Dr. Kemal GÖZLER’in deyimiyle; hukuk, ancak Öklid’in teoremleri misali, doğruluğu apaçık olan ilkelerin geliştirildiği ve bu ilkelerin bütün hukukçular tarafından benimsenip standart olarak uygulandığı gün “bilim” olma sıfatını hak edecektir. İşte ancak o gün, hukuk problemleri bütün hukukçular tarafından aynı şekilde çözümlenecektir. Böyle bir sistemde mahkeme kararları da önceden doğru olarak tahmin edilebilecektir. İşte ancak böyle bir sistemde, hukuk güvenliği ve dolayısıyla hukuk devleti ilkesi gerçekleşmiş olacaktır.<br />
Somut olayımızda; sanık son derecede ağır kusurludur. Bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması durumunda, hükmedilebilecek ceza adalet duygusunu tatmin etmemiş olabilir. Ancak bu yasa koyucunun tercihidir. Yasayı bir bütün olarak değerlendirdiğimizde bir olayda adaleti sağlamak için, ceza normlarının aleyhe yorumlanması suretiyle eylemin niteliğinin değiştirilmesi halinde yasanın kendi içerisindeki sistematiği bozulacağından, bu seferde benzer ihlaller ya da daha ağır ihlaller için farklı mahkemelerin doğal olarak farklı adalet anlayışına göre hükmedilebilecek cezalar yönünden orantılılık ve eşitlik ilkesinin bozulması gündeme gelebilecektir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından suça konu rakıyı bizzat ürettiği kesin olarak belirlenemeyen sanığın sırf kanındaki metil alkol oranı fazla çıktı diye satışa sunulan içkinin sanık tarafından üretildiği faraziyesinden hareket edilerek olası kast hükümlerinin uygulanması, ispat kuralının tersine çevrilmesi, bir başka deyişle sanığın suça konu rakıyı kendisinin üretmediğini ispat etmek zorunda bırakılması anlamına gelir ki! Böyle bir kabulün ceza muhakemesi hukukunun olmazsa olmaz ilkeleri arasında yer alan masumiyet karinesine aykırı olacağı gibi menfi bir durumun ispatındaki güçlük kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. İçkiyi üreten kişilerin son derece dikkatli davranarak olabilecek üzücü olayları engelleme imkanı varken, sahte içkiyi piyasaya sürenlerin içki içeriğindeki metil alkol miktarının ölümcül dozda olabileceğini ya da uygun dozda olmasına rağmen aşırı tüketim yapılacağını bilme olanağı bulunmamaktadır. Zaten aynı içkiden içen...’in herhangi bir rahatsızlık yaşamaması da düşüncemizi bir anlamda doğrulamaktadır. Aksine düşüncede, eroin, esrar, bonzai gibi uyuşturucu maddelerin ticaretini yapan sanıkların da; ölüm olayının meydana gelmesi halinde olası kastla adam öldürme eyleminden sorumluluğu cihetine gidilmesi gerekir ki, ülke genelinde bu şekilde gerçekleşen çok sayıda eylem bulunmasına karşın, uyuşturucu ticareti yapan sanıklar hakkında uyuşturucu ticareti yapma suçunun dışında dava dahi açılmamaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ülke genelinde yaygın ölüm olaylarının kamuoyuna yansımasına karşın, sahte olduğu konusunda kuşku bulunmayan içkileri satışa sunmak çok ağır bir kusurdur. Bu kadar ağır kusura rağmen bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması sonucunda ortaya çıkacak ceza, kamu oyu vicdanını tatmin etmese de, yasanın sistematiği ve benzer olaylardaki içtihatlar ile çelişecek şekilde sırf adaletin tesisi gibi son derece ulvi bir düşünceden kaynaklansa dahi olası kast hükümlerinin uygulanması da kanaatimizce kanunilik ve eşitlik ilkelerine aykırı olacaktır. Örneğin somut olayımızda sanığın eyleminin, Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2016/250 K sayılı ilamına konu olayda; bölünmüş yola ters yönden giren, aşırı derecede alkollü olan, aracın farlarını dahi söndüren ve yolun orta bölümünde karşı yönden gelmekte olan araca çarpan sanığın eyleminden daha ağır kusurlu olmadığı da bilinen bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Zira bölünmüş yola ters yönden girerek aşırı derecede alkollü vaziyette aracın farlarının da kapatarak yolun orta bölümüne yakın bir yerde seyreden sanığın kazaya sebebiyet verme ihtimalinin, somut olayımızdaki satılan içkilerden dolayı ölüm olaylarının meydana gelme ihtimalinden çok daha fazla olabileceği tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. 2016/250 K sayılı ilamda; üç ağır ihlalde bulunan sanığın eylemi bilinçli taksir olarak değerlendirilirken, somut olayımızda sanığın eyleminin olası kast olarak değerlendirilmesi kanatimizce hukuki güvenlik ilkesinin zedelenmesine yol açacaktır.</p>

<p>Sonuç itibariyle; somut olayımızda sanık hakkında bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması gerekirken, eylemin olası kastla işlendiğine dair Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kuruluna sayın çoğunluğunun görüşüne yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle iştirak edilmemiştir." görüşleriyle,<br />
Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi de; benzer düşüncelerle karşı oy kullanmışlardır.</p>

<p><strong>SONUÇ :</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,</p>

<p>2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 09.09.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2019314-e-2021373-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 18:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-baskanligi-4.jpg" type="image/jpeg" length="45539"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ADLİ TIP RAPORLARI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/adli-tip-raporlari-ersan-sen-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/adli-tip-raporlari-ersan-sen-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>“Adli Tıp Raporları” başlıklı yazımızın birinci başlığında;</strong> <a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2021125-esas-2023213-karar-sayili-karari" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesi’nin 2021/125 E. ve 2023/213 K. sayılı, 05.06.2024 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan</a> ve yayımlanmasından 9 ay sonra yürürlüğe giren kararı ışığında, 20.04.1982 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu ve 15.07.2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 4 sayılı Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar İle Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (bundan sonra 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi olarak bahsedilecektir) incelenmiştir.</p>

<p><strong>Çalışmamızın ikinci başlığında,</strong> Adli Tıp Kurumunun işleyişi ve yapısı hakkında bilgi verilmiştir.</p>

<p><strong>Üç numaralı başlıkta;</strong> ceza yargılamasında bilirkişi raporları ile Adli Tıp Kurumu raporları, örneğin adli makamların hangi durumda 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.64’de sayılan bilirkişiye, hangi durumda Adli Tıp Kurumuna başvurulacağı yönünden incelenmiştir.</p>

<p><strong>Dört numaralı başlık altında ise,</strong> konu ile ilgili Yargıtay kararlarında ortaya koyulan tespitlere yer verilmiştir.</p>

<p><strong>Önce Adli Tıp Kurumunu kısaca tanıtmak gerekir. Adli Tıp Kurumunun kuruluşu, görevi ve Kuruma dair olan birimler 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun ilk üç maddesinde yer almaktadır.</strong></p>

<p><strong>2659 sayılı Kanunun 1. maddesine göre; </strong><i>“Adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak, adli tıp uzmanlığı ve yan dal uzmanlığı programları ile görev alanına giren konularda diğer adli bilimler alanlarında sempozyum, konferans ve benzeri etkinlikler düzenlemek ve bunlara ilişkin eğitim programları uygulamak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu kurulmuştur”</i>.</p>

<p><strong>2659 sayılı Kanunun “Görev” başlıklı 2. maddesinde Adli Tıp Kurumunun görevleri; </strong><i>“Adli Tıp Kurumunun görevleri şunlardır:</i></p>

<p><i>a) Mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar ile Kurumun uygun gördüğü alanlarda kamu kurum ve kuruluşları tarafından gönderilen adli tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildirmek,</i></p>

<p><i>b) Adli tıp uzmanlığı ve yan dal uzmanlığı eğitimini tıpta uzmanlık mevzuatına uygun olarak vermek,</i></p>

<p><i>c) Adli tıp ve adli bilimler alanlarında çalışmaları yürütmek üzere seminer, sempozyum, konferans ve benzeri etkinlikler düzenlemek, bunlara ilişkin eğitim programları uygulamak ve ilgili kurum, kuruluş ve kurulların hazırlayacakları adli tıpla ilgili eğitim programlarının yapılmasına ve yürütülmesine yardımcı olmak,</i></p>

<p><i>d) Adli tıp hizmetlerinin görülmesi sırasında yapılması zorunlu sağlık hizmetlerini vermek.”</i> olarak sayılmıştır.</p>

<p><strong>1. </strong><strong>Anayasa Mahkemesi’nin İptal Kararları Işığında 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu ve 4 sayılı Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin Birinci Bölümünde Düzenlenen Adli Tıp Kurumu</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2021125-esas-2023213-karar-sayili-karari" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesi’nin 2021/125 E. ve 2023/213 K. sayılı, 05.06.2024 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan</a> ve yayımlanmasından 9 ay sonra yürürlüğe giren kararında, 02.07.2018 tarihli ve 703 sayılı Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin bazı maddelerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulmasının talep edildiği,</p>

<p>2659 sayılı Kanunun değiştirilen 32. maddesinin, kamu hizmetine girme konusunda bir düzenleme niteliği taşıdığı, Anayasa m.70 uyarınca her vatandaşın kamu hizmetine girme hakkına sahip olduğu, bu konuda ayırım yapılamayacağının düzenlendiği, Anayasanın mülga 91. maddesine göre KHK ile düzenlemeyecek alanda bir kural olduğundan iptaline karar verildiği,</p>

<p><strong>2659 sayılı Kanun m.1 ila 16, m.18 ila 26, m.36, m.37 Geçici 1 ila Geçici 4, Geçici 6 ve Geçici 7. Maddelerinin yürürlükten kaldırılmasının incelendiği,</strong></p>

<p>Kuralın Anayasa değişikliklerine uyum sağlama amacıyla herhangi bir bağlantısı bulunmadığından Yetki Kanunu kapsamına girmediğinin ve Anayasanın mülga 91. maddesine aykırı olduğunun ileri sürüldüğü, neticede bu maddelerin KHK ile yürürlükten kaldırılmasının iptal edildiği,</p>

<p><strong>İptal kararı neticesinde iptal edilen hükümlerin otomatik olarak yürürlüğe girmediği, </strong>uygulamada 4 sayılı<strong> </strong>Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin Adli Tıp Kurumu’na ilişkin hükümlerinin geçerli olduğu görülmektedir.</p>

<p><strong>Anayasa m.104’de,</strong> <i>“Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.” </i>hükmüne yer verildiği, buna göre göre Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin kanunlara aykırı olamayacağı,</p>

<p>Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda yer verdiğimiz iptal kararıyla birlikte, 2659 sayılı Kanunun birçok hükmünü değiştiren 703 sayılı KHK’nın ilgili maddelerinin iptal edildiği, aynı konuda hem mülga edilen 2659 sayılı Kanunda ve hem de 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde hükümlerin bulunduğu görülmektedir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-8-dairesinin-20165917-e-ve-20211583-k-sayili-karari" rel="dofollow">Danıştay 8. Dairesi’nin 16.03.2021 tarihli 2016/5917 E. ve 2021/1583 K. sayılı kararı</a>nda, </strong><i>“İdari yargıda, idari işlemin iptali istemiyle açılan davalarda verilen iptal kararları, dava konusu işlemdeki sakatlığın ortaya çıktığı ana kadar geriye yürür ve sakat işlemi ortadan kaldırır ve dava konusu idari işlemi hukuk aleminden tüm etki ve sonuçları ile siler. Anayasal yargıda ise; idari yargının aksine, iptal kararının geriye yürümezliği ilkesi kabul edilmiştir. Bunun sebebi, toplumun kanunlara olan güven duygusunu sarsmamak ve iptal edilen kanun hükmüne dayanarak daha önce yapılmış olan işlemleri ve kazanılmış hakları korumaktır. Ancak, genel düzenleme içeren ya da değişiklik yapan kuralların Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi bazı hallerde hukuki boşluk doğurabilecektir. Bu boşluğun, iptalden önceki kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümleriyle doldurulmasına hukuken imkan yoktur. <strong>Bir başka anlatımla, hukuk sistemimizde, bir yasanın iptali ile onun yürürlükten kaldırdığı ya da değiştirdiği kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümlerinin yeniden ve kendiliğinden yürürlüğe girmesi mümkün değildir. Zira, iptal hükmünün geriye yürüyerek iptal edilen kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümlerini baştan beri hükümsüz kılması kabul edilmemiştir.</strong>”</i><strong> ve Danıştay 5. Dairesi’nin 23.06.1999 tarihli, 1998/126 E. ve 1999/2202 K. sayılı kararında,</strong> <i>“Belirtilen hukuki durum karşısında, Anayasanın 153. maddesinde ifadesini bulan Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesinin doğurduğu hukuki sonuçları bertaraf edecek şekilde ve <strong>Anayasa Mahkemesinin bir kanun, kanun hükmünde kararnamenin veya bunların hükümlerinin iptal edilmesi durumunda eski yasal düzenlemenin kendiliğinden ve yeniden yürürlüğe girmeyeceği yolundaki istikrar kazanmış içtihadına</strong> aykırı olarak Başbakanlığın 3.8.1994 günlü, 1994/29 sayılı Genelgesi ile 396 sayılı KHK'yi ilga eden 514 sayılı KHK ile 536 sayılı KHK'nin Anayasa Mahkemesince verilen kararlarla iptal edilmeleri üzerine ‘iptal edilen kanun hükmünde kararnamelerden geriye doğru gidilerek daha önce usulüne göre yürürlüğe konulmuş bulunan ilgili mevzuatın yürürlükte bulunduğu kabul edilmek suretiyle uygulanmasına devam olunması’ şeklinde yapılan düzenlemede hukuka uyarlık görülmemiştir.”</i> denildiği,</p>

<p><strong>Buna göre Anayasa Mahkemesi’nin müstakar uygulamasında ve Danıştay kararlarında da ifade edildiği üzere,</strong> <i>bir kanun,</i> <i>bir kanun, kanun hükmünde kararnamenin veya bunların hükümlerinin iptal edilmesi durumunda eski yasal düzenlemenin kendiliğinden ve yeniden yürürlüğe girmeyeceği</i>, dolayısıyla 703 sayılı KHK iptal edilmesine rağmen, 2659 sayılı Kanunun 703 sayılı KHK ile iptal edilen hükümlerinin kendiliğinden yürürlüğe girmediği, bu konuda kanunda bir düzenleme yapılmadığı anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>2. </strong><strong>Ceza Muhakemesinde Bilirkişilik, 2659 sayılı Kanun ile 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde Adli Tıp Kurumu</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin “Kuruluş” başlıklı 2. maddesinde<i>,</i></strong><i> “Adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak(…)”</i>, “Görev” başlıklı m.3’de <i>“Mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar ile Kurumun uygun gördüğü alanlarda kamu kurum ve kuruluşları tarafından gönderilen adli tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildirmek”</i> Adli Tıp Kurumu’nun görevi olarak düzenlenmiştir. “Adli tıp” kavramı sözlükte, <i>“Hekimliğin ölüm ve yaralanma vakalarında, şüpheli durumlarda veya hukuki süreçlerle ilgili olan tıbbi konuların aydınlatılması sırasında kanıtları bilimsel yolla toplayıp analiz eden dalı.”</i> olarak tanımlanmıştır<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a>.</p>

<p><strong>Ceza muhakemesinde Adli Tıp Kurumu;</strong> mahkeme, hakimlik ve savcılık makamlarının bilimsel ve teknik görüşe ihtiyaç duyduğu takdirde rapor hazırlar, görüş bildirir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Tanıklık, Bilirkişi İncelemesi ve Keşif” başlıklı Üçüncü Kısmında yer alan “Bilirkişi İncelemesi” başlıklı İkinci Bölümünde, m.62 ila m.73’de bilirkişilik düzenlenmiştir.</p>

<p>CMK ve 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi kapsamında adli tıpla ilgili konularda, ceza yargılamasında bilimsel ve teknik görüşe ihtiyaç duyan mahkeme, hakim ve savcılık makamı, bu konuda doğrudan Adli Tıp Kurumuna başvurmalıdır. Uygulamada; adli tıp konusu sayılıp, 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi kapsamında sayılan konularda, CMK m.64 kapsamında bölge adli mahkemelerinin yargı çevreleri esas alınarak bilirkişilik bölge kurulunca bilirkişi raporu alındığı ve bu rapora dayanılarak hüküm verildiği görülmektedir.</p>

<p><strong>6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu m.1/3’de,</strong> <i>“Kanunlarda bilirkişilik hizmet verebileceği öngörülen kurumlar ile yargı mercilerinin talebi üzerine bilimsel ve teknik görüş bildiren kamu kurum ve kuruluşları bu Kanunun kapsamı dışındadır”</i>. CMK m.64’de, bilirkişi olarak atanabilecek kişilere ve bilirkişi bölge kurulunun çalışma esaslarına ve 3. fıkrasında, <i>“Kanunların belirli konularda görevlendirdiği resmi bilirkişiler öncelikle atanır(…)” </i>hükmü bulunmaktadır.</p>

<p>Şu halde; 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi kapsamında, Adli Tıp Kurumunun inceleme alanına giren konularda, adli makamlar dosyayı doğrudan Kuruma gönderilmelidir.<strong> Bazı durumlarda 2659 sayılı Kanun kapsamında</strong> <strong>Adli Tıp Kurumunun görev alanına giren işlerde istisna tanınmış, örneğin 2659 sayılı Kanun mülga m.31’de,</strong> <i>“Yükseköğretim Kurumları veya birimleri, adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli tıp olaylarında ve diğer adli konularda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre resmi bilirkişi sayılır. Bu birim ve kliniklerde tetkik edilecek adli tıp ile ilgili işler yönetmelikte belirlenir”</i>.<i> </i><strong>Adli Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliği m.18/1-j’de, </strong><i>“2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 38 inci maddesi gereğince resmi bilirkişi olarak görevlendirilecek olan adli tıpla ilgili bölüm veya birimdeki uzman elemanlar bulundukları şehirlerdeki adli olaylarda resmi bilirkişi sayılırlar.” </i>hükmüne yer verilmiştir. <strong>2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu m.38’de,</strong> <i>“Yükseköğretim Kurulunun isteği ve ilgili kamu kuruluşunun onayı ile yükseköğretim kurumları veya birimleri, ilgili adli mercilerin talebi ile adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli tıp olaylarında ve diğer adli konularda resmi bilirkişi olarak görevlendirilebilirler”</i>. hükümlerine yer verilmiştir. 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde bu hükümlere yer verilmemiştir. Yine de 2547 Yükseköğretim Kanunu m.38 kapsamında resmi bilirkişi olarak görev yapabilecektir.</p>

<p>2659 sayılı Kanun mülga m.16’ya göre, adli makamlarca yeterli bulunmayan ve birden fazla rapor arasında çelişki olan bilirkişi raporları bakımından Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu görevlidir.</p>

<p><strong>2659 sayılı Kanun mülga m.16’da;</strong> İhtisas Kurullarının görevi arasında, <i>“Bu Kanun kapsamında giren işlerde, a) Bilirkişilerce(…) verilip de mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar tarafından yeterince kanaat verici nitelikte bulunmayan ve aralarında çelişki olduğu belirlenen raporları inceleyip bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmek”</i> sayılmıştır.</p>

<p><strong>4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi “Adli Tıp Üst Kurullarının Görevleri” başlıklı m.16’de</strong>,<i> “(1) Adli Tıp Üst Kurulları;</i></p>

<p><i>a) Adli tıp ihtisas kurulları ve ihtisas daireleri tarafından verilip de mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklarca kapsamı itibarıyla yeterince kanaat verici nitelikte bulunmayıp sebebi de belirtilmek suretiyle bildirilen işleri,</i></p>

<p><i>b) Adli tıp ihtisas kurullarınca oybirliğiyle karara bağlanamamış olan işleri,</i></p>

<p><i>c) Adli tıp ihtisas kurullarının verdiği rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri,</i></p>

<p><i>ç) Adli tıp ihtisas kurulları ile ihtisas dairelerinin rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, </i></p>

<p><i>d) Adli tıp ihtisas kurulları ile Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet halinde verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri,</i></p>

<p><i>konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla inceler ve kesin karara bağlar.</i></p>

<p><i>(2) Fizik, Trafik ve Adli Bilişim İhtisas Dairelerinin raporları Adli Tıp Üst Kurullarında incelemeye alınamaz. Bu dairelerden birinin verdiği raporlar ile diğer bilirkişi raporları arasında çelişki bulunması halinde mahkeme veya Cumhuriyet savcılıklarınca gerekçesi belirtilmek suretiyle talep edilmesi üzerine raporlar, ilgili ihtisas dairesinin en az yedi uzmanının katılımı ile oluşan genişletilmiş uzmanlar heyetince incelenir ve kesin olarak karara bağlanır. Kararlar katılanların oy çokluğuyla alınır, eşitlik halinde başkanın bulunduğu taraf oy çokluğunu sağlamış olur.”</i> denilmiştir.</p>

<p><strong>4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin “İhtisas Kurullarının Görevleri” başlıklı 17. maddesinin 1. fıkrasında; </strong><i>“(1) İhtisas Kurullarının<strong> </strong>görevi bu Bölümün kapsamına giren işlerde;</i></p>

<p><i>a) Bilirkişilerce,</i></p>

<p><i>b) Fizik, Trafik ve Adli Bilişim İhtisas Dairelerinin tıpla ilgili olmayan raporları hariç olmak üzere adli tıp ihtisas dairelerince,</i></p>

<p><i>c) Adli tabip veya adli tıp uzmanlarınca,</i></p>

<p><i>verilip de mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar tarafından yeterince kanaat verici nitelikte bulunmayan ve aralarında çelişki olduğu belirlenen raporları inceleyip bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmektir.”</i> hükmüne yer verilmiştir.</p>

<p>Özetle, bu hükümlerin bilirkişi raporları arasında çelişkinin nasıl giderileceğini düzenlediği, Adli Tıp Kurumu sisteminde raporlar arasındaki çelişkilerin giderilmesi için kademeli bir yapı öngörüldüğü, <strong>ihtisas kurullarının,</strong><strong> </strong>bilirkişiler, adli tabipler, adli tıp uzmanları ve bazı adli tıp dairelerince düzenlenen, mahkemece yeterince kanaat verici bulunmayan veya birbiriyle çelişen raporları inceleyerek bilimsel ve teknik görüş bildirirken, üst kurulun, ihtisas kurulları ve daireler arasında uyuşmazlıkları, oybirliğiyle çözülemeyen işleri ve kurum dışı sağlık heyeti raporlarıyla ortaya çıkan çelişkileri inceleyerek kesin olarak karara bağladığı, ancak Fizik, Trafik ve Adli Bilişim İhtisas Dairelerine ilişkin uyuşmazlıklarda karar, Üst Kurul yerine ilgili dairenin genişletilmiş uzman heyetince karar verildiği görülmektedir.</p>

<p><strong>3201 sayılı Emniyet Teşkilatı Kanunu m.16’yı dayanak alan Emniyet Genel Müdürlüğü</strong> <strong>Bölge Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlükleri</strong> <strong>Kuruluş, Görev ve Çalışma Yönetmeliği (Yönetmelik) m.7/1-d’de,</strong> <i>“</i><i>Görev alanları ile ilgili adli ve idari soruşturmalara ilişkin inceleme taleplerini; güvenilirlik, tarafsızlık, bilimsellik, hesap verilebilirlik ilkeleri çerçevesinde yürütmek, gerekli inceleme ve analizler yaparak uzmanlık raporu düzenlemek, inceleme alanlarına ilişkin arşivleme yapmak,”</i> Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüklerinin görevleri arasında sayılmıştır. Uygulamada, birçok konuda incelemelerin polis veya jandarma kriminal laboratuvarında yapıldığı görülmektedir.</p>

<p><strong>Yönetmelik m.6’ya göre;</strong> <i>“(1) Laboratuvar Müdürlüğü aşağıdaki yönetim kademeleri ve hizmet birimlerinden oluşur:</i></p>

<p><i>a) Laboratuvar Müdürü,</i></p>

<p><i>b) İdari Büro Amirliği,</i></p>

<p><i>c) Delil İşlemleri Büro Amirliği,</i></p>

<p><i>ç) Laboratuvar Kalite ve Strateji Yönetimi Büro Amirliği,</i></p>

<p><i>d) Antropolojik İnceleme Şube Müdürlüğü,</i></p>

<p><i>e) Balistik İnceleme Şube Müdürlüğü,</i></p>

<p><i>f) Belge İnceleme Şube Müdürlüğü,</i></p>

<p><i>g) Biyolojik İnceleme Şube Müdürlüğü,</i></p>

<p><i>ğ) İz İnceleme Şube Müdürlüğü,</i></p>

<p><i>h) Kimyasal İnceleme Şube Müdürlüğü,</i></p>

<p><i>ı) Ses, Görüntü ve Data İnceleme Şube Müdürlüğü,</i></p>

<p><i>i) Personel Şube Müdürlüğü,</i></p>

<p><i>j) Destek Şube Müdürlüğü.”</i> bulunmaktadır.</p>

<p><strong>5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda bilirkişiliğe ilişkin diğer düzenlemeler incelendiğinde;</strong></p>

<p><strong>CMK m.63’e göre,</strong> <i>“1) Çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına re’sen, Cumhuriyet savcısının, katılanın, vekilinin, şüphelinin veya sanığın, müdafiinin veya kanuni temsilcisinin istemi üzerine karar verilebilir. Ancak, genel bilgi veya tecrübeye ya da hakimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz. Hukuk öğrenimi görmüş kişiler, hukuk alanında ayrı bir uzmanlığa sahip olduğunu belgelendirmedikçe, bilirkişi olarak görevlendirilemez.</i></p>

<p><i>2) Bilirkişi atanması ve gerekçe gösterilerek sayısının birden çok olarak saptanması, hakim veya mahkemeye aittir. Birden çok bilirkişi atanmasına ilişkin istemler reddedildiğinde de aynı biçimde karar verilir.</i></p>

<p><i>3) Soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı da bu maddede gösterilen yetkileri kullanabilir”</i>.</p>

<p>CMK m.65’de bilirkişiliği kabul yükümlülüğü bulunan kişilerin sayıldığı, CMK m.66’da bilirkişiliğe atama kararı ve incelemelerin nasıl yürütüleceğine ilişkin esasların düzenlendiği, CMK m.67’de bilirkişi raporunun niteliği ve taşıması gereken özelliklere ilişkin kuralların yer aldığı, CMK m.68’de kendisinden istenilen hususlarda yazılı rapor sunan bilirkişinin duruşmada dinlenilmesine ilişkin açıklamanın bulunduğu, CMK m.69’da bilirkişinin reddine ilişkin hükmüm yer aldığı, CMK m.70’de tanıklıktan çekinme konusunda sebeplerin bilirkişi bakımından da uygulanacağının ifade edildiği görülmektedir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20208614-e-20235221-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 29.11.2023 tarihli, 2020/8614 E. ve 2023/5221 K. sayılı kararı</a>na göre; </strong><i>“Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 15.01.2019 tarihli ve 2017/12-709 Esas, 2019/5 Karar sayılı kararında da açıklandığı üzere; yargılamayı gerçekleştiren hakim, bilirkişilerin belirledikleri kusurun varlığı ya da yokluğu ve kusur oranları ile bağlı olmayıp, bilirkişilerin yapacakları teknik belirlemeler çerçevesinde failin kusurunun bulunup bulunmadığı, varsa kusurunun ne olduğu ve bu kusurun cezanın belirlenmesinde ne derece etkin olacağını, her olayın özelliklerine göre ve kanuni gerekçelerle belirlemelidir. Olayın gerçekleşme şeklini belirleme görevi de hakime ait olup, bilirkişi ancak bu hususta ortaya koyacağı teknik veriler ile hakime yardımcı olacak ve tarafların taksirli davranışlarının ve kusur durumlarının nelerden ibaret olduğunu gösterecektir.”</i> şeklinde bilirkişinin görev sınırlarının ifade edilmiştir.</p>

<p><strong>3. </strong><strong>Adli Tıp Kurumunun Yapısı ve İşleyişi</strong></p>

<p>Delili değerlendirme ve uzmanlığına giren konularda bilirkişilik yapma görev ve yetkisi ile donatılmış Adli Tıp Kurumu 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kurulmuştur. Adalet Bakanlığı’na bağlı olan Adli Tıp Kurumunu düzenleyen 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin Birinci Bölümü, 29 madde ve 1 geçiş hükmünden oluşmaktadır. Adli Tıp Kurumu, görevlendirildiği alanlarda tarafsız hareket etmek ve bilirkişilik görevi ile bu görevinden kaynaklanan yetkilerini objektif olarak bilimsel kriterlere uygun şekilde yerine getirmek taahhüdü altındadır.</p>

<p><strong>“Kuruluş” başlıklı 2. maddede,</strong> <i>“Adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak, adli tıp uzmanlığı ve yan dal uzmanlığı programları ile görev alanına giren konularda diğer adli bilimler alanlarında sempozyum, konferans ve benzeri etkinlikler düzenlemek ve bunlara ilişkin eğitim programları uygulamak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu kurulmuştur. Adalet Bakanlığınca Kuruma bağlı olarak adli tıp grup başkanlıkları ile grup başkanlıklarına bağlı adli tıp şube müdürlükleri kurulabilir. Adli tıp grup başkanlıkları bünyesinde bir veya daha çok adli tıp ihtisas dairesi bulunur”</i>.</p>

<p><strong>4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m.3’de;</strong> Adli Tıp Kurumunun görevleri, adli makamlarca veya kamu kurum ve kuruluşları tarafından gönderilen adli tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik ve görüş vermek, adli tıp ve yan dal uzmanlığı eğitimi vermek, adli tıp ve adli bilimler alanında çalışmalar yürütmek, adli tıp hizmetinin görülmesi sırasında zorunlu sağlık hizmetlerini vermek, görev alanına giren konularda araştırma ve geliştirme faaliyetleri yürütmek, yurtiçinde ve yurtdışında ilgili kuruluşlarla işbirliği yapmak şeklinde sayılmıştır.</p>

<p><strong>4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m.4’e göre;</strong> Adli Tıp Kurumu, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı, Adli Tıp Kurumu Başkanlar Kurulu, Adli Tıp Üst Kurulları, Adli Tıp İhtisas Kurulları, Adli Tıp İhtisas Daireleri, Adli Tıp Kurumu Grup Başkanlıkları ve Adli Tıp Şube Müdürlüklerinden oluşur.</p>

<p><strong>4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m.8’de,</strong> Adli Tıp Kurumunun toplamda on bir ihtisas kurulundan oluşmaktadır. Bunların her birisi; farklı tıbbi yan dal alanlarında, bir başkan ve iki üye ile ilgili yan dal alanlarından birer uzmandan oluşur.</p>

<p><strong>4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m.9’da,</strong> Adli Tıp İhtisas Dairelerinin morg, gözlem, kimya, biyoloji, fizik, trafik ve adli bilişimden oluştuğu; <strong>m.10’da</strong> Adli Tıp Kurumu Grup Başkanlıklarının Adalet Bakanlığınca gerekli görülen yerlerde kurulacağının belirtildiği; <strong>m.11/1’de,</strong> Adli Tıp Şube Müdürlüklerinin ağır ceza mahkemesi bulunan yerlerde kurulacağının düzenlendiği; <strong>m.11/2’de,</strong> <i>“Adli Tıp Kurumu şube müdürlüğünde görevli personel, Adalet Bakanlığınca görev sınırları belirlenen yerlerde bulunan mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar tarafından adli tıpla ilgili olmak üzere gerekli görülecek otopsi, muayene ve keşifleri, gerekirse olay yerine de gitmek suretiyle yaparak bu hususta rapor vermek ve yapılan davet üzerine sözlü görüşlerini bildirmekle yükümlüdür. Adli Tıp Kurumu şube müdürlüğü bulunmayan yerlerde bu görevler adli tabip ve diğer personel tarafından yerine getirilir.”</i> denilmiştir.</p>

<p>Adli Tıp Kurumu Başkanının ve yardımcılarının görevleri sırasıyla 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m.12 ve m.13’de sayılmıştır. Adli Tıp Başkanlar Kurulu Başkanı, İhtisas Kurulları Başkanları ve Daire Başkanlarının görevlerinin ve bunlara vekaletin sırasıyla m.14 ve m.15’de yer almaktadır.</p>

<p>Adli Tıp Üst Kurullarının görevlerinin 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi<strong> </strong>m.16’da düzenlendiği; buna göre Adli Tıp Üst Kurullarının, Adli Tıp İhtisas kurulları ve İhtisas Daireleri tarafından hazırlanan, ancak adli makamlarca yeterince kapsamlı veya kanaat getirici nitelikte olmayan işleri incelediği, Adli Tıp Üst Kuruluna gönderme kararının gerekçeli olması gerektiği, Adli Tıp İhtisas Kurullarında oybirliği sağlanamayan dosyaları inceleyeceği, farklı Adli Tıp İhtisas Kurulları arasında çıkan çelişkileri gidereceği, yine Adli tıp ihtisas kurulları ile ihtisas dairelerinin rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri gidereceği, Adli Tıp İhtisas Kurulları ile Adli Tıp Kurumu dışında sağlık kuruluşlarının heyet halinde verdiği rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri gidereceği, bu konularda kesin olarak karar vereceği görülmektedir.</p>

<p>Fizik İhtisas Dairesi ile Trafik İhtisas Dairesinin raporlarının Adli Tıp Üst Kurulunda incelemeye alınamayacağı, bununla birlikte, bu Dairelerden birisinin raporu ile aynı konuda diğer bilirkişi raporları arasında çelişki meydana geldiği takdirde, bu çelişkinin ilgili ihtisas dairesinin 7 uzmanından oluşan genişletilmiş uzmanlar heyetince inceleneceği ve kesin olarak karara bağlanacağı, katılan uzmanların çoğunluğu ile karar alınacağı, eşitlik halinde başkanın oy verdiği görüşün esas alınacağı düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>Anayasa Mahkemesi’nin 11.09.2014 tarihli, 2013/146 E. ve 2014/137 K. sayılı kararına konu başvuru; </strong>2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun mülga 7. maddesinin, 19.2.2003 günlü, 4810 sayılı Kanun’un 7. maddesiyle değiştirilen birinci fıkrasının Anayasanın 17. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi istemine ilişkindir.</p>

<p><strong>2659 sayılı Kanunun “Adli Tıp İhtisas Kurulları” başlıklı mülga 7. maddesine göre,</strong><i> “Adli Tıp Kurumunda sekiz ihtisas kurulu bulunur. İhtisas kurulları, bir başkan ve adli tıp uzmanı iki üye ile; a) Adli Tıp Birinci İhtisas Kurulu birer; 1) Tıbbi Patoloji, 2) İç Hastalıkları, 3) Kardiyoloji, 4) Genel Cerrahi, 5) Beyin ve Sinir Cerrahisi, 6) Anesteziyoloji ve Reanimasyon, 7) Kadın Hastalıkları ve Doğum, 8) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, b) Adli Tıp İkinci İhtisas Kurulu birer; 1) Radyoloji, 2) Göz Hastalıkları, 3) Kulak Burun Boğaz Hastalıkları, 4) Genel Cerrahi, 5) Göğüs Cerrahisi, 6) Kalp ve Damar Cerrahisi, 7) Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi, 8) Nöroloji, 9) Ortopedi ve Travmatoloji, 10) Kadın Hastalıkları ve Doğum, 11) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları, c) Adli Tıp Üçüncü İhtisas Kurulu birer; 1) Ortopedi ve Travmatoloji, 2) Genel Cerrahi, 3) Nöroloji, 4) İç Hastalıkları, 5) Göğüs Hastalıkları, 6) Kardiyoloji, 7) Üroloji, 8) Tıbbi Onkoloji, 9) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları, 10) Beyin ve Sinir Cerrahisi, d) Adli Tıp Dördüncü İhtisas Kurulu; 1) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları için üç, 2) Nöroloji için bir, e) Adli Tıp Beşinci İhtisas Kurulu birer; 5520-2 1) Tıbbi Mikrobiyoloji, 2) Tıbbi Farmakoloji, 3) Tıbbi Biyokimya, 4) Analitik Kimya, 5) İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları, 6) Tıbbi Genetik, 7) Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji, 8) Halk Sağlığı, f) Adli Tıp Altıncı İhtisas Kurulu; 1) Kadın Hastalıkları ve Doğum için bir, 2) Üroloji için bir, 3) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları için iki, 4) Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları için iki, 5) Çocuk Cerrahisi için bir, 6) Radyoloji için bir, g) Adli Tıp Yedinci İhtisas Kurulu birer; 1) Genel Cerrahi, 2) İç Hastalıkları, 3) Kadın Hastalıkları ve Doğum, 4) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, 5) Anesteziyoloji ve Reanimasyon, 6) Beyin ve Sinir Cerrahisi, 7) Ortopedi ve Travmatoloji, 8) Göz Hastalıkları, 9) Kardiyoloji, 10) Kulak Burun Boğaz Hastalıkları, 11) Tıbbi Onkoloji, 12) Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi, 13) Üroloji, 14) Kalp ve Damar Cerrahisi, 15) Diş Hekimliği, 16) Deri ve Zührevi Hastalıkları, h) Adli Tıp Sekizinci İhtisas Kurulu birer; 1) Genel Cerrahi, 2) İç Hastalıkları, 3) Kadın Hastalıkları ve Doğum, 4) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, 5) Anesteziyoloji ve Reanimasyon, 6) Kardiyoloji, 7) Beyin ve Sinir Cerrahisi, 8) Acil Tıp, 9) Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji, uzmanlarından oluşur. İhtisas kurullarında yeteri kadar raportör bulundurulur. Adli Tıp İhtisas Kurullarının çalışma usul ve esasları yönetmelikle düzenlenir”</i>.</p>

<p><strong>Anayasa Mahkemesi’nin 11.09.2014 tarihli kararında, </strong><i>“Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Hakan Atasoy tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, iptali istenilen ve ilgili görülen yasa kuralları, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: Başvuru kararında, Adli Tıp Kurumunun resmi bilirkişilik kurumu olduğu, somut olayın özelliğine göre kurullarda bulunması gereken uzmanlık branşları çok çeşitli olmasına rağmen, itiraz konusu kural nedeniyle ihtisas kurullarının konunun doğrudan uzmanı olmayan adli tıp uzmanları veya diğer tıp branşlarından uzmanların bir araya gelerek teşekkül ettirildiği, bu nedenle ilgili uyuşmazlığı özel uzmanlar yerine, konuyla doğrudan ilgisi olmayan uzmanların incelediği, bunun sonucunda da davanın taraflarının resmi bilirkişilik müessesesinden etkin bir şekilde yararlanamadıkları belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 17. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</i></p>

<p><i>Kanun’un 7. maddesinin birinci fıkrasında, ihtisas kurullarında bir başkan ve adli tıp uzmanı iki üyenin bulunacağı belirtilmiş; itiraz konusu kuralda ise Üçüncü Adli Tıp İhtisas Kurulunun birer ortopedi ve travmatoloji, genel cerrahi, nöroloji, iç hastalıkları, çocuk sağlığı ve hastalıkları, göğüs hastalıkları ve enfeksiyon hastalıkları uzmanından oluştuğu ifade edilmiştir.</i></p>

<p><i>Anayasa’nın 36. maddesinde, ‘Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.’ denilmektedir. Maddeyle güvence altına alınan dava yoluyla hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden birini oluşturmaktadır. Kişinin uğradığı bir haksızlığa veya zarara karşı kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama veya işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin, zararını giderebilmesinin en etkili ve güvenceli yolu, yargı mercileri önünde dava hakkını kullanabilmesidir. Kişilere yargı mercileri önünde dava hakkı tanınması adil yargılamanın ön koşulunu oluşturur.</i></p>

<p><i>5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda bilirkişilik ile ilgili hükümlere yer verilmiş, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda ise bilirkişi işlemleri konusunda Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmiştir. 5271 sayılı ve 6100 sayılı kanunlarda benzer şekilde; mahkemenin, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verebileceği ancak, hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamayacağı; kanunların görüş bildirmekle yükümlü kıldığı kişi ve kuruluşlara görevlendirildikleri konularda bilirkişi olarak öncelikle başvurulacağı; hakimin bilirkişinin oy ve görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendireceği ifade edilmiştir.</i></p>

<p><i>Adli Tıp Kurumu, mahkemeler ile hakimlikler ve savcılıklar tarafından gönderilen adli tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildirmekle görevlendirilmiş bir resmi bilirkişilik kurumudur. Ancak, bu konuda yetkili kılınmış tek kurum değildir. Kanun’un 31. maddesinde, yükseköğretim kurumları veya birimlerinin, adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli tıp olaylarında ve diğer adli konularda 5271 sayılı Kanun’a göre resmi bilirkişi sayılacakları ifade edilmiştir. Bu nedenle yargı yerlerinin Adli Tıp Kurumu dışında yükseköğretim kurumları veya birimlerinden de resmi bilirkişi olarak yararlanmaları mümkündür.</i></p>

<p><i>Adli Tıp Kurumunun çalışma esaslarını düzenleyen Kanun’un 23. maddesinde, adli tıp ihtisas kurullarının, Başkanının başkanlığında işin niteliğine göre en az dört üye ile toplanacağı ve oyçokluğu ile karar alacağı; kurullarda, tetkik edilecek konunun, ilgili uzman üye hazır bulunmadıkça müzakere edilemeyeceği; Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu ve ihtisas kurullarının ilgili kişileri gerektiğinde muayene ve bunları usulüne göre dinleyebileceği, her türlü tetkikatı yapabileceği ve yaptırabileceği; Adli Tıp Genel Kurulu kararlarının nihai olmakla beraber mahkemelerin delilleri serbestçe takdir hususundaki yetkilerini kısıtlamayacağı; 24. maddesinde Adli Tıp Genel Kurulu ve adli tıp ihtisas kurulları ile adli tıp ihtisas dairelerinin, inceledikleri konularla ilgili olarak Adli Tıp Kurumunda bulunmayan tıp ve diğer uzmanlık dallarında Adli Tıp Kurumu dışından uzmanların bilirkişi olarak davet edilmesine karar verebilecekleri gibi kendi kurul veya dairelerinde bulunmayan, Adli Tıp Kurumundaki diğer kurul veya dairelerde görev yapan uzmanların davet edilmesine de karar verebilecekleri belirtilmiştir. Kanun’un 15. maddesinde ise Adli Tıp Genel Kurulunun, adli tıp ihtisas kurulları ve ihtisas daireleri tarafından verilip de mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklarca kapsamı itibarıyla yeterince kanaat verici nitelikte bulunmadığı, sebebi de belirtilmek suretiyle bildirilen işleri, adli tıp ihtisas kurullarınca oybirliğiyle karara bağlanamamış olan işleri, adli tıp ihtisas kurullarının verdiği rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile adli tıp ihtisas dairelerinin, adli tıp şube müdürlüklerinin ve Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri, konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla inceleyeceği ve kesin olarak karara bağlayacağı hüküm altına alınmıştır. Bu düzenlemelerden, Kanun’un Adli Tıp Genel Kurulu, adli tıp ihtisas kurulları ile adli tıp ihtisas dairelerinin, incelemelerini konunun uzmanı olan kişiler marifetiyle yapmalarını temin etmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır.</i></p>

<p><i>Yukarıda yapılan açıklamalar ve özellikle, yargı yerlerinin Adli Tıp Kurumuna başvurma zorunluluğunun bulunmadığı, yükseköğretim kurumları veya birimlerinden de resmi bilirkişi olarak yararlanmalarının mümkün olduğu, ayrıca mahkemelerin ve hakimlerin bilirkişilerin oy ve görüşlerini diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirebileceği hususları göz önünde bulundurulduğunda, bir başkan ve adli tıp uzmanı iki üye ile birer ortopedi ve travmatoloji, genel cerrahi, nöroloji, iç hastalıkları, çocuk sağlığı ve hastalıkları, göğüs hastalıkları ve enfeksiyon hastalıkları uzmanından oluşan 3. Adli Tıp İhtisas Kurulunun yapısının, Kanun’un 16. maddesinde belirtilen görevleri yerine getirmesine engel olan, Kurulun, konunun uzmanı olmayan kişilerin katılımıyla karar alması sonucunu doğuran, resmi bilirkişilik müessesesinin işlevselliğini ortadan kaldıran, yargı yerlerinin bilirkişiye başvurma konusundaki takdir yetkilerini kısıtlayan ve bu şekilde kişilerin hak arama özgürlüğünü zedeleyen bir yönü bulunmamaktadır.</i></p>

<p><i>Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 36. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir”</i>.</p>

<p><strong>İptal talebinde, 2659 sayılı Kanun mülga m.7’ye göre;</strong></p>

<p>· Konunun uzmanı olmayan farklı uzmanların da kurulda bulunmasının adil yargılanma hakkını ihlal ettiği,</p>

<p>· Kurala göre kurulların bir başkan, iki üye ve çeşitli tıp branşlarından uzmanlardan oluştuğu,</p>

<p>· AYM iptal talebinin reddi gerekçesinde, mahkemelerin Adli Tıp Kurumuna başvurma zorunluluğunun bulunmadığını, üniversitelerden de resmi bilirkişi olarak yararlanabileceklerini,</p>

<p>· ATK’nın uygun uzman olmadan toplantı olmayacağına ilişkin koruyucu mekanizmalara sahip olduğu, örneğin dışarıdan uzman çağrılabileceği,</p>

<p>· Mahkemelerin delilleri serbestçe değerlendireceği, ATK raporu ile bağlı olmadığı, hak arama hürriyetine aykırılığın sözkonusu olmadığı,</p>

<p>· Neticede kuralın Anayasa m.36’ya aykırı olmadığı,</p>

<p>İfade edilmiştir.</p>

<p><strong>4. </strong><strong>Yargıtay Kararları Işığında Adli Tıp Raporlarının Ceza Muhakemesi Bakımından Değerlendirilmesi</strong></p>

<p>Aşağıda, Yargıtay’ın ve Anayasa Mahkemesi’nin Adli Tıp Kurumuna ve raporlarına ilişkin bazı kararlarına ve tespitlerine yer verilmiştir.</p>

<p><strong>A. </strong><strong>Yükseköğretim Kurumları Tarafından Hazırlanan Bilirkişi Raporlarında da Adli Tıp Kurumu Kanunu’nda Yer Alan Kurallara Uygun Hareket Edilmesi Gerekir.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 27.10.2015 tarihli, 2015/618 E. ve 2015/351 K. sayılı kararında; </strong>adli makamların tıp uzmanlığını gerektiren konularda Adli Tıp Kurumu yerine yükseköğretim kurumlarını da görevlendirebileceği, ancak örneğin 2659 sayılı Kanun m.23’e göre yapılacak incelemede başkan, işin niteliğine göre dört üyenin katılımıyla toplantı yapılacağı kuralına aykırı olarak, daha az uzmanla yapılan toplantının bozmayı gerektirdiği ifade edilmiştir.</p>

<p><strong>Karara göre, </strong><i>“Bu düzenlemelere göre, anılan kanunun 7. maddesinin (f) bendi uyarınca, Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunun, bir başkan ve adli tıp uzmanı iki üye ile birer kadın hastalıkları ve doğum, radyoloji, üroloji, ruh sağlığı ve hastalıkları, çocuk psikiyatrisi, adli antropoloji ve çocuk cerrahisi uzmanından oluşacağı, aynı kanunun 23. maddesinin (B) bendi uyarınca da ihtisas kurulunun başkan ve işin niteliğine göre bu uzmanlardan en az dört üyenin katılımıyla toplanacağı, ancak incelenecek konuyla ilgili uzman üyenin hazır bulunmaması halinde ise müzakerenin yapılamayacağı hüküm altına alınmıştır.</i></p>

<p><i>Diğer yandan Kanunun ‘Diğer Adli Ekspertiz Kurumları’ başlıklı 31. maddesi; ‘Yükseköğretim Kurumları veya birimleri, adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli tıp olaylarında ve diğer adli konularda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre resmi bilirkişi sayılır. Bu birim ve kliniklerde tetkik edilecek adli tıp ile ilgili işler yönetmelikte belirlenir’, Şeklinde düzenlenmiş olup, bu suretle de Yükseköğretim Kurumları veya birimlerinin, adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli konularda Ceza Muhakemesi Kanununa göre resmi bilirkişi sayılacağı açıkça belirtilmiştir”</i>.</p>

<p>Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunun, ihtisas kurulu başkanı, adli tıp uzmanı iki üye ve birer kadın hastalıkları ve doğum, radyoloji, üroloji, ruh sağlığı ve hastalıkları, çocuk psikiyatrisi, adli antropoloji ve çocuk cerrahisi uzmanından oluşacağı, ancak ihtisas kurulu başkanı ve konusuna göre 4 üyenin katılımı ile toplanacağı, ayrıca konunun uzmanı olan üyenin bulunmasının müzakere şartı olarak öngörüldüğü anlaşılmaktadır.</p>

<p>Adıgeçen karara konu olayda; cinsel istismar mağdurunun ruh sağlığının bozulup bozulmadığına ilişkin yapılacak incelemenin, 2659 sayılı Kanun mülga m.31’de yer alan, <i>“Yükseköğretim Kurumları veya birimleri, adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli tıp olaylarında ve diğer adli konularda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre resmi bilirkişi sayılır. Bu birim ve kliniklerde tetkik edilecek adli tıp ile ilgili işler yönetmelikte belirlenir.” </i>hükmü gereğince, bir üniversitenin tıp fakültesinde yapılmasında bir hukuka aykırılık bulunmadığı, ancak yapılacak incelemenin adli tıp mevzuatı çerçevesinde yapılacağının düzenlendiği, dolayısıyla Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunda bulunması gereken uzmanlar arasından seçilecek ve 5 kişiden oluşan, içerisinde muhakkak çocuk psikiyatristi de bulunan bir kurulun inceleme yapması gerektiği gerekçesiyle CMK m.308 uyarınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı kabul edilmiştir.</p>

<p><strong>B. </strong><strong>Yüksek Sağlık Şurası Kararları</strong></p>

<p><strong>Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 15.02.2010 tarihli, 2009/17651 E. ve 2010/1984 K. sayılı kararında;</strong><i> “Sanığa kusur yükleyen Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu raporu ile kusur izafe etmeyen Yüksek Sağlık Şurası raporu arasındaki çelişkinin giderilmesi için Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu’ndan rapor alındıktan sonra sanığın hukuki durumunun taktir ve tayini gerektiği gözetilmeden eksik soruşturma ile beraatine karar verilmesi,”</i> bozma sebebi sayıldığı,</p>

<p><strong>Anayasa Mahkemesi’nin Yüksek Sağlık Şurasından rapor alınmasını zorunlu kılan 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 75. maddesinin iptali istemine ilişkin 03.06.2010 tarihli, 2009/69 E. ve 2010/79 K. sayılı kararında,</strong></p>

<p><i>“Başvuru kararı ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu Yasa kuralı, dayanılan Anayasa kuralı ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</i></p>

<p><i>Başvuru kararında, adil yargılanma hakkının davaların makul sürede bitirilmesini de kapsadığı, somut olayda itiraz konusu kural nedeniyle Yüksek Sağlık Şurası (YSŞ) görüşünün alınmasının zorunlu olduğu, YSŞ görüşünün Mahkemece istenmesinden itibaren 3 yıl 7 ay 23 gün sonra geldiği, buna bağlı olarak davanın zaman aşımına uğradığı; bütün mahkemelerden gelen taleplerin belli zamanlarda toplanan bir kurul tarafından değerlendirilmesinin gecikmelere neden olduğu, oysa Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre Adli Tıp Kurumu ve doğrudan tayin edilen bilirkişilerden daha kısa sürede rapor alınmasının mümkün olduğu; YSŞ görüşünün mahkemeleri bağlamadığı, bu nedenle genelde Adli Tıp’tan da rapor temin edildiği ifade edilerek sanık ve müştekinin makul sürede yargılanma hakkını engelleyen itiraz konusu kuralın Anayasa’nın 36. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</i></p>

<p><i>İlk olarak 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’yla kurulan Yüksek Sağlık Şurası, 181 sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevlerine Dair Kanun Hükmünde Kararname’yle Bakanlığın sürekli kurulu olarak yeniden yapılandırılmıştır. Temelde Bakanlıkça verilen önemli sağlık konuları hakkında görüş bildirmekle görevli bulunan YSŞ, 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun’un itiraz konusu hükmüyle tıp mesleklerinin uygulanmasından doğan cezai konularda görüş vermekle de görevli ve yetkili kılınmıştır.</i></p>

<p><i>Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 63. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına re’sen veya talep üzerine karar verilebileceği, ancak hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözülmesi olanaklı konularda bilirkişi dinlenemeyeceği belirtilmiştir. Bununla birlikte Kanun, hangi hallerde bilirkişiye başvurulacağını bazen çok genel ifadelerle belirtirken, sanığın şuurunun tetkiki, ölünün adli muayenesi, otopsi, zehirlenme gibi vakıalar bakımından açıkça öngörmüş; bazı özel kanunlarda da bilirkişiye başvurma mecburiyeti ile bilirkişinin kimliği veya hangi kurum olduğu açıkça vurgulanmıştır. Bu tür durumlarda mahkemece ancak belirtilen resmi bilirkişilerin teknik yardımına başvurulabilir. İtiraz konusu kuralla Şura’ya verilen bu görev de resmi bilirkişilik görevidir. Ancak, hakimin yasayla belirlenmiş bilirkişiye başvurma zorunluluğu onun deliller ve bilirkişi raporu üzerindeki takdir yetkisini ortadan kaldırmaz.</i></p>

<p><i>On bir üyesi Sağlık Bakanlığınca ülkede sağlık hizmetleri veya eserleri ile tanınmış kişiler arasından seçilen Şuranın tabii üyeleri Bakanlık Müsteşarı, Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü, Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü ve I. Hukuk Müşaviridir. Seçilmiş üyelerin görev süresi bir yıldır.</i></p>

<p><i>Anayasanın 36. maddesinde herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu; hiçbir mahkemenin, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamayacağı belirtilmiştir.</i></p>

<p><i>Anayasanın ilgili görülen 138. maddesine göre Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.</i></p>

<p><i>Bu konuları içeren AİHS’nin 6. maddesinin birinci fıkrasında; ‘Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.’ denilerek adil yargılanma hakkı tanımlanmıştır.</i></p>

<p><i>Hukuk devleti ilkesinin en önemli gereklerinden olan bireylerin temel haklarının korunması, diğer unsurları yanında, adil yargılanma hakkının tanınmasını da içermektedir. Mahkeme önünde adil yargılanma hakkının bireylerce kullanılabilmesi her şeyden önce kişinin madde kapsamına giren medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar veya cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda bağımsız ve tarafsız bir mahkemeye müracaat hakkını; bu hakkın kullanılmasından sonra da davasının makul sürede görülmesini isteme hakkını içermektedir.</i></p>

<p><i>Ceza davasında amaç maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. İtiraz konusu kuralla, bu amaca hizmet edecek şekilde 1930’lu yıllarda YSŞ’na resmi bilirkişilik görevi verilmiştir. Söz konusu kuralda, mahkemelerin görüşünü alabileceği üniversitelerin tıp fakülteleri, eğitim veren devlet hastaneleri veya Adli Tıp Kurumu gibi donanımlı tıbbi kurumlara başvuru olanağının bulunmasına karşın, belirtilen yapısıyla faaliyet gösteren YSŞ’nın görüşünü almaya mahkemelerin zorlanması ve söz konusu Kurul’un görüşünün alınması için belli bir süre de öngörülmemesi davaların gereksiz yere uzamasına neden olabilecektir. Bu durumun Anayasadaki mahkemelerin bağımsızlığı ve adil yargılama ilkeleriyle bağdaşmadığı açıktır, kuralın iptali gerekir. Ahmet Akyalçın, Serdar Özgüldür ve Serruh Kaleli bu görüşe katılmamıştır”</i>.</p>

<p><strong>Kararda özetle;</strong></p>

<p>· Adil/dürüst yargılanma hakkının makul sürede yargılanma hakkını da içerdiği,</p>

<p>· İtiraz konusu kural gereği Yüksek Sağlık Şurası’ndan görüş alma zorunluluğu bulunduğu,</p>

<p>· Somut olayda rapor 3 yıl 7 ay 23 gün sonra geldiği ve bu nedenle davanın zamanaşımına uğradığı,</p>

<p>· Yüksek Sağlık Şurası’nın dönemsel toplanmasının gecikmelere sebep olduğu,</p>

<p>· Adli Tıp Kurumundan ve diğer bilirkişilerden rapor alınmasının daha kısa süreceği,</p>

<p>· Yüksek Sağlık Şurası’ndan alınan rapor mahkemeyi bağlamadığından aynı olayda Adli Tıp Kurumundan da rapor alındığı,</p>

<p>· Kuralın Anayasa m.36’ya aykırı olduğu,</p>

<p>Gerekçesiyle iptal edildiği görülmektedir.</p>

<p><strong>C. Adli Tıp Kurumunun Yanlış Dairesi Tarafından İnceleme Yapılması</strong></p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-ceza-dairesinin-202213888-e-20223081-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 26.05.2022 tarihli, 2022/13888 E. ve 2022/3081 K. sayılı kararı</a>nda, </strong><i>“Adli Tıp Kurumunun kuruluş, görev ve yetkilerinin düzenleyen 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 19. maddesi ile Gözlem İhtisas Dairesine mahkemeler ve hakimlerce gözleme tabi tutulmasına karar verilenleri gözleme tabi tutup gözlem sonucu hakkında bir rapor düzenleme görevi verildiği, yine aynı Kararnamenin 17-2-ç. maddesine göre ise, TCK’nın 31 ve 33. maddeleri hariç olmak üzere ceza sorumluluğunu kaldıran ve azaltan nedenler hakkında bilimsel ve teknik görüş bildirme görevinin Adli Tıp 4. İhtisas Kurulunun görevine girdiği görülmekle;</i></p>

<p><i>Sanık hakkında Adli Tıp Gözlem İhtisas Dairesinin raporuna dayanılarak hüküm kurulduğu anlaşılmakla, ceza sorumluluğunu kaldıran ve azaltan nedenlerle ilgili rapor düzenlemek üzere eldeki dosyanın Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kuruluna gönderilmesi gerektiği gözetilmeden eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi,”</i> bozma sebebi sayılmıştır. Aynı hususun, 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi döneminde de dikkate alınması gerektiği açıktır.</p>

<p><strong>D. Raporlar Arasında Çelişki Bulunması</strong></p>

<p>Aşağıda yer verdiğimiz kararlarda;</p>

<p><strong>1. </strong>Adli Tıp Kurumunun farklı daireleri,</p>

<p><strong>2. </strong>Diğer kurumlar veya bilirkişiler ile Adli Tıp Kurumu raporları,</p>

<p><strong>3. </strong>Adli Tıp Kurumu dışında hazırlanan birden fazla bilirkişi raporu,</p>

<p>Arasında çelişki olması halinde, çelişkinin Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu’nda veya 2659 sayılı Kanunda gösterilen ilgili Kurulda giderilmesi gerektiği ifade edilmektedir.</p>

<p><strong>Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 08.02.2010 tarihli, 2008/21786 E. ve 2010/1649 K. sayılı kararında, </strong><i>“1- Dosyada mevcut kaza tespit tutanağı, Asliye Hukuk Mahkemesinin Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesinden aldığı 27.01.2006 tarihli rapor ile hükme esas alınan, Adli Tıp Kurumunun 20.6.2006 tarihli raporu arasında açık çelişki bulunması karşısında, ... Üniversitelerin konu ile ilgili bölümlerinden oluşturulacak bilirkişi heyetinden veya ... Genel Müdürlüğünden rapor alındıktan sonra sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken eksik soruşturma ile yazılı şekilde hüküm kurulması”</i> bozma nedeni sayılmıştır.</p>

<p><strong>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 21.04.2015 tarihli, 2013/704 E. ve 2015/121 K. sayılı kararına göre,</strong><i> “Uyuşmazlık konusu bu açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde; Olay günü sanığın sevk ve idaresindeki araçla, sekiz metre genişliğinde, zemini kuru, asfalt kaplama yolda, havanın açık olduğu, görüşe engel bulunmayan meskun mahal dışında seyir halinde iken, geçiş üstünlüğüne ve ana yola çıkmadan önce durması gerektiğini gösteren işaret levhalarına riayet etmeden, dikkatsiz ve tedbirsiz bir biçimde trafik ışıkları bulunmayan kavşağa girerek karşı istikametten gelen araçla çarpıştığı, meydana gelen kazada üçü basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek, birisi ise orta derecede kemik kırığı oluşturacak ve hayati tehlikeye neden olacak şekilde dört kişinin de yaralandığı, ölenin bir gün tedavisinin ardından hastaneden taburcu edildiği, kazadan iki gün sonra evde vefat ettiği, ölenin oğlu olan tanığın, annesinin şeker hastası olduğu yönündeki anlatımı üzerine otopsisi yapılmadan gömüldüğü, Cumhuriyet savcılığınca onyedi gün sonra kesin ölüm nedeninin tespit edilebilmesi amacıyla kabrinin açıldığı, bilirkişinin kesin ölüm sebebinin otopsi sonucu belirlenebileceğini belirttiği, Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi tarafından yapılan ayrıntılı otopsisinde de kesin ölüm nedeninin tespit edilemediği, bunun üzerine dosyanın gönderildiği Adli Tıp Kurumu Birinci İhtisas Kurulunca düzenlenen raporda; ölenin araç içi trafik kazası sonucunda yaralanarak hastaneye kaldırıldığı, bir gün sonra taburcu edildiği, ertesi gün evinde vefat ettiği, yetkililere haber verilmeden defnedildiği, onyedi gün sonra fethi kabir ve otopsi yapıldığı, zamanında otopsi yapılıp iç organ değişimleri araştırılmamış olmakla birlikte tıbbi belgelere, fethi kabir sonrası yapılan otopsiye göre kronik kalp, damar ve şeker hastalıkları bulunduğu, ölümün trafik kazası neticesi oluşan yumuşak doku travmasının kendinde mevcut hastalıkları akut hale geçirmesinden gelişen solunum ve dolaşım durmasından ileri geldiği, maruz kaldığı trafik kazası sonucu meydana gelen travmatik değişimler ölümüne yol açacak nitelikte olmamakla birlikte kaza anına kadar aktif hayatını sürdüren şahsın kazada yaralanıp iki gün içinde hastalıklarının aktif hale geçirilmesinden ölmesi dikkate alınarak, kaza ile ölüm arasında illiyet bağı bulunduğunun ifade edilmesi karşısında, ölüm ile trafik kazası arasında bir illiyet bağı bulunup bulunmadığının her türlü şüpheden uzak bir biçimde tespit edilmesi için, Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır.</i></p>

<p><i>Bu itibarla, yerel mahkeme direnme kararının, bir kişinin ölümü, birden fazla kişinin de yaralanmasıyla neticelenen trafik kazasında, meydana gelen ölüm ile kaza arasında illiyet bağı bulunup bulunmadığı konusunda sanık lehine oluşan tereddütlerin giderilmesi amacıyla Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınıp, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve tespiti gerekirken, eksik araştırmayla hüküm kurulması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir”</i>.</p>

<p><strong>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 31.05.2016 tarihli, 2016/191 E. ve 2016/288 K. sayılı kararına göre,</strong><i> “Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; soruşturma aşamasında adli tıp uzmanı .... tarafından düzenlenen raporda suça konu senetlerdeki imzaların sanığa ait olduğunun bildirildiği, bu senetlerle ilgili İzmir 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2008/573 esas sayılı dosyasında Adli Tıp Kurumu Adli Belge İnceleme Şubesinde görevli üç kişilik bilirkişi heyeti tarafından düzenlenen raporda ise senetlerdeki imzaların sanığın eli ürünü olduğu ya da olmadığı yönünde bir tespite gidilemediğinin belirtildiği, aynı dosyaya senetlerdeki imzaların sanığın eli ürünü olmadığı yönünde üç kişiden oluşan bilirkişi heyetince hazırlanmış bilimsel mütalaa sunulduğu anlaşılmaktadır.</i></p>

<p><i>İzmir 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2008/573 esas sayılı dosyasında Adli Tıp Kurumu Adli Belge İnceleme Şubesinin 11.06.2010 gün ve 3163 sayılı aynı senetlerdeki imzaların ... eli ürünü olduğu ya da olmadığı yönünde bir tespite gidilemediğinin bildirilmesi, aynı dosyaya senetlerdeki imzaların sanığın eli ürünü olmadığı yönünde üç kişiden oluşan bilirkişi heyetince hazırlanmış bilimsel mütalaa sunulması karşısında, gerçeğin şüpheye yer vermeyecek şekilde tespiti bakımından suça konu senetlerdeki imzaların sanığın eli ürünü olup olmadığı konusunda Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesinde yöntemince grafolojik incelemeye tabi tutularak, raporlar konusundaki kuşkunun giderilmesi ve sonucuna göre hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekmektedir”</i>.</p>

<p><strong>Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 17.12.2014 tarihli 2014/35929 E. ve 2014/36380 K. sayılı kararında, </strong><i>“Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede, Dosya içerisinde mevcut 01/02/2007 tarihli bilirkişi raporu ile 12329 karar sayılı Yüksek Sağlık Şurası kararı arasında çelişki olduğunun anlaşılması karşısında, savunma tanıkları Dr. K. D. ve Dr. A. K.’ün tanık olarak dinlenmesi, Polatlı Duatepe Devlet Hastanesinden müteveffa Ö. A.’a ait fizik muayene sonuçları ve yapılan tetkiklere ilişkin tedavi dosyasının olup olmadığının sorulması, mevcut ise getirtilerek, sanıkların kusur durumlarının tespiti ve raporlar arasındaki çelişkinin giderilmesi bakımından Adli Tıp Kurumundan yeniden rapor alınması gerekirken eksik incelemeyle hüküm kurulması”</i> bozma nedeni sayılmıştır.</p>

<p><strong>Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 08.03.2011 tarihli, 2011/370 E. ve 2011/1801 K. sayılı kararında,</strong><i> “Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun 7 ve 23. maddeleri gereği usulüne uygun teşekkül etmeyen İhtisas Kurulu raporuna dayanılarak hüküm kurulması”</i> bozma sebebi sayılmıştır.</p>

<p><strong>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 06.10.2015 tarihli, 2015/607 E. ve 2015/300 K. sayılı kararına göre,</strong><i> “Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sanığın akıl hastalığı nedeniyle kusur yeteneğinin bulunup bulunmadığına ilişkin... Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi ile Adli Tıp Gözlem İhtisas ve 4. İhtisas Dairesi raporları arasında açıkça çelişki bulunduğu anlaşılmaktadır. Adli Tıp Kurumu Kanununun 15/f maddesi uyarınca bu çelişkinin giderilmesi için Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınması gerektiği gözetilmeden eksik araştırmayla hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır.</i></p>

<p><i>Bu itibarla, Özel Dairenin bozma kararı isabetli olup yerel mahkeme direnme hükmünün, sanığın akıl hastalığı nedeniyle kusur yeteneğinin bulunup bulunmadığına ilişkin raporlar arasındaki çelişkinin giderilmesi için Adli Tıp Kurumu Kanununun 15/f maddesi uyarınca Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınması gerektiği gözetilmeden eksik araştırmayla hüküm kurulması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir”</i>.</p>

<p><strong>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 07.02.2012 tarihli, 2011/578 E. ve 2012/43 K. sayılı kararına göre,</strong><i> “Safra kesesinde taş bulunan ölenin özel hastanede genel cerrah olarak görev yapan sanık tarafından laparoskopik yöntemle kapalı olarak başlanan, ancak dokuların yapışık olması ve iyi görüntü alınamaması nedeniyle açığa dönülerek gerçekleştirilen ameliyatı sırasında, hastanede bulunan görüntüleme cihazının kullanılmaması, Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu raporunda bu tür ameliyatlarda anılan cihazın kullanılmasının iyi olacağının belirtilmesi, Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunca da ölüm nedeninin, ‘kolesistektomi esnasındaki safra kanalı yaralanması sonucu tanı amacıyla yapılan ercp uygulaması sonrası gelişen gastrointestinal sistem kanamasına bağlı hipovolemi ile perfüzyon bozukluğu ve komplikasyonları’ olduğunun tespit edilmesi karşısında ölüm olayında temel olgunun sanık tarafından yapılan ameliyat esnasındaki koledok kanalı kesisi olduğunun kabul edilmesi gerektiği, ilk ameliyatta görev yapan tanıkların, sanığın ameliyata laparoskopik yöntemle kapalı olarak başladığını, ancak ilerleyen süreçte dokuların yapışık bulunması ve iyi bir görüntü sağlanamaması nedeniyle risk almak istemediğini belirterek açık ameliyata geçildiğini beyan etmeleri, sanığın da öleni İbni Sina Hastanesine sevk ederken düzenlemiş olduğu epikriz raporunda, ‘safra kesesine iki adet kanalın açıldığını, lucka kanalı olabileceğini düşündüğü kanalı kestiğini’ belirtmesi, Ankara İl Sağlık Müdürlüğünce yürütülen idari soruşturma aşamasında düzenlenen raporda, ‘bu tür vakalarda üst ucun bazen çok ince olabileceğini akla getirip, gerekirse keseyi açıp içinden bir stent sokarak, kontrol ederek, yahut o kanala hiç dokunmadan kesenin yarım çıkarılması ile yetinmemiştir’ belirlemesine yer verilmesi, bu tespitten sanığın lucka kanalı olduğunu değerlendirerek kestiği kanalın aslında koledok olduğu ve görüntüleme cihazının kullanılması halinde bu durumun anlaşılabileceği, İbni Sina Hastanesindeki ikinci ameliyatı gerçekleştiren Prof. Dr. Nezih ve Prof. Dr. Sadık’ın, ‘sanığın ilk ameliyat esnasında hata yaptığını ve kesilmemesi gereken bir bölümü kestiğini fark edip kendilerini aradığı’ şeklindeki beyanları, Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Tuğbay, Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Kadir ve Adli Tıp Uzmanı Dr. Talat’dan oluşturulan bilirkişi heyeti raporunda da; ‘operasyon esnasında mirizzi sendromu nedeniyle koledok kanalı yaralanması oluştuğu, bu durumun laparoskopik kolesistektomi ameliyatlarında görülebilecek bir komplikasyon olduğu, ameliyat esnasında operatörün uygulayabileceği intraoperatif kolanjiografi gibi bir görüntüleme yönteminin bu yaralanmayı gösterebileceği’ açıklaması karşısında; sanığın, kendi bilgi ve tecrübesine güvenip, hastanede bulunan kolanjiografi görüntüleme cihazını kullanmayarak laparoskopik yöntemle kapalı olarak başladığı, ancak yeterli görüntü alınamaması nedeniyle açık şekilde gerçekleştirdiği ameliyat esnasında, gerekli dikkat ve özeni göstermeyerek koledok kanalını lucka kanalı zannedip kesmesi neticesinde gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelen ölüm olayında kusurlu olduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır”</i>.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Av. Buğra Şahin </strong></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p><span style="color:#999999">--------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> https://sozluk.gov.tr/ (Erişim tarihi: 09.11.2025)</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/adli-tip-raporlari-ersan-sen-1</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 18:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/06/terazi/teraziaf.jpg" type="image/jpeg" length="84511"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2018/473 E., 2020/225 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-ceza-genel-kurulunun-2018473-e-2020225-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-ceza-genel-kurulunun-2018473-e-2020225-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 21.05.2020 tarihli, 2018/473 E., 2020/225 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Ceza Genel Kurulu</strong></p>

<p><strong>2018/473 E., 2020/225 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Kararı veren<br />
Yargıtay Dairesi : 3. Ceza Dairesi<br />
Mahkemesi : BAKIRKÖY 3. Çocuk<br />
Sayısı : 21-142</p>

<p><br />
Sanık ... hakkında bilinçli taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanığın eyleminin olası kastla yaralama suçunu oluşturduğu kabul edilerek TCK’nın 86/1, 87/1-d, 21/2 ve 31/3. maddeleri uyarınca 2 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Bakırköy 3. Çocuk Mahkemesince verilen 12.11.2014 tarihli ve 520-1039 sayılı hükmün sanık müdafisi ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 26.12.2016 tarih ve 2211-21257 sayı ile;</p>

<p>"...1) Suça sürüklenen çocuğun olay tarihinde sevk ve idaresindeki aracı ile seyir hâlinde iken araç trafiğine kırmızı ışık yandığı hâlde ışıkta durmayıp devam ettiği ve yaya olarak yolun karşısına geçmeye çalışan yaşı küçük mağdura çarparak yaralanmasına yol açtığı olayda, suça sürüklenen çocuğun neticeyi öngörmesine rağmen somut olayda neticenin gerçekleşmeyeceği inancı ile yoluna devam etmesi sonucu mağdurun yaralandığının anlaşılması karşısında, suça sürüklenen çocuğun öngördüğü neticeyi istememesine rağmen neticenin gerçekleşmesinden dolayı 5237 sayılı TCK'nın 89 ve 22/3. maddeleri uyarınca bilinçli taksirle yaralama suçundan sorumlu tutulması gerekirken, suç vasfında yanılgıya düşülerek eylemin olası kastla işlendiğinin kabulü ile yazılı şekilde hüküm kurulması,</p>

<p>2) Yaşı küçük mağdur hakkında düzenlenen, Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulunun 02.05.2014 tarihli ve 1951 sayılı raporunda 'dava konusu olaya bağlı organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi niteliğinde anatomik eksiklik, fonksiyonel bozukluk tespit edilmediği' mütalaa olunmasına karşın aynı raporda mağdurun 01.02.2013 tarihinde yapılan muayenesinde 'yürümede zorluk, denge kaybı, psikolojik problemler, görme kaybı olduğu' ve İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 31.01.2014 tarihli radyoloji raporunda 'lomber bölgede açıklığı sağa, dorsal bölgede ise açıklığı sola bakan minimal skolyoz, bacak uzunluk radyogramında: sağ femurun sol femurdan 2 cm uzun bulunduğu, her iki alt ekstremite arasında uzunluk farkı saptanmadığı, toplamda sağ alt ekstremite soldan 2 cm daha uzun bulunduğu' hususlarının belirtildiği ve İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı tarafından düzenlenen 19.08.2014 tarihli bilimsel mütalaada da kalıcı iş göremezlik (maluliyet) durumunun rapor edildiği görülmekle; mağdur hakkındaki tüm tedavi evrakı ve grafilerin gönderilmesi suretiyle Adli Tıp Kurumu Genel Kurulundan görüş sorulup raporlar arasındaki çelişki giderildikten sonra suça sürüklenen çocuğun hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması,<br />
Kabul ve uygulamaya göre;</p>

<p>3) Dosya kapsamındaki delillere göre suça sürüklenen çocuğun eylemini silahtan sayılan motorlu araç ile gerçekleştirdiği anlaşılmakla, suça sürüklenen çocuk hakkında kurulan hükümde 5237 sayılı TCK'nın 86/3-e maddesinin uygulanmaması suretiyle eksik ceza tayini," isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.<br />
Özel Dairenin kabul ve uygulamaya göre yaptığı (3) sayılı bozma nedenine uyan Bakırköy 3. Çocuk Mahkemesi ise 18.04.2017 tarih ve 21-142 sayı ile;<br />
"...Mahkememizin 12.11.2014 tarih ve 520-1039 sayılı dosyasında belirtilen ve yukarıda kısaca özetlenen tüm gerekçeler doğrultusunda suça sürüklenen çocuğun üzerine atılı suçun kasten yaralama suçunu oluşturduğu kanaatinde olunduğundan Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 26.12.2016 tarih 2211-21257 sayılı bozma ilamının (1) ve (2) numaralı bentlerinde belirtilen hususlar yönünden direnilmesine, Mahkememizin suça sürüklenen çocuğun eylemini kasten yaralama olarak kabul etmesi nedeni ile Yargıtay 3. Ceza Dairesinin bozma ilamının (3) numaralı bendine uyulmasına ve suça sürükülenen çocuğun üzerine atılı kasten yaralama suçunu silahtan sayılan motorlu araçla işlemesi nedeni ile ek savunma hakkı tanınarak TCK'nun 86/3-e maddesi gereğince cezasında 1/2 oranında artırım yoluna gidilmiştir." şeklindeki gerekçeyle (1) ve (2) sayılı bozma nedenlerine direnerek sanığın olası kastla yaralama suçundan TCK'nın 86/1, 86/3-e, 87/1-d, 21/2 ve 31/3. maddeleri uyarınca 4 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.</p>

<p>Direnme kararına konu bu hükmün de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 14.11.2017 tarihli ve 56281 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle dosya, 6763 sayılı Kanun'un 36. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK'nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 26.09.2018 tarih ve 19898-13752 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.<br />
TÜRK MİLLETİ ADINA<br />
CEZA GENEL KURULU KARARI<br />
Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;<br />
1- Sanığın eyleminin olası kastla yaralama suçunu mu yoksa bilinçli taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olma suçunu mu oluşturduğunun,<br />
2- Yerel Mahkemenin, Özel Dairenin (2) sayılı bozma nedenine ilişkin direnme kararının yasal ve yeterli gerekçe içerip içermediğinin,<br />
3- Yerel Mahkeme direnme kararının Özel Dairenin (2) sayılı bozma nedenine ilişkin olarak yasal ve yeterli gerekçe içerdiğinin kabulü hâlinde, Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulunun 02.05.2014 tarihli ve 1951 sayılı raporunun çelişki içerip içermediğinin, bu bağlamda eksik araştırmayla hüküm kurulup kurulmadığının,<br />
Belirlenmesine ilişkindir.<br />
İncelenen dosya kapsamından;<br />
05.06.2012 tarihli trafik kazası tutanağından; kazanın İstanbul ili, Başakşehir ilçesi, Atatürk Bulvarı üzerindeki yaya geçidinde, açık havada, kuru, eğimsiz, düz asfalt yolda, gündüz vakti meydana geldiği, kazaya ilişkin Mobese kaydından ... plakalı Volkswagen marka, ... model araç sürücüsü olan sanığın havalimanı istikametine doğru seyir hâlinde iken kendisine kırmızı ışık yandığı hâlde kazayı engelleyici hiçbir tedbir almadan kırmızı ışıkta geçerek aracının sol ön köşe ve yan kısımları ile yaya geçidini kullanarak yeşil ışıkta geçmekte olan mağdur ...’na çarptığı tespitlerine yer verildiği,<br />
Trafik Bilirkişisince düzenlenen 12.10.2012 tarihli bilirkişi raporunda; sanığın sürücü belgesiz araç kullandığı, trafik ışık ve işaretlemelerine uymadığı, kırmızı ışıkta durmadığı, hız limitinin 50 km/saat olduğu meskûn mahalde 110 km/saat hızla araç kullandığı, yaya geçidi üzerinde nizami olarak karşıya geçmekte olan yayaya aşırı süratle çarptığı, çarpmayı ve kazayı önleyici herhangi bir tedbire başvurmadığı, yayaya çarpmasına rağmen hız kesmeden aynı hızla yoluna devam ettiği, kazayı polise bildirmeden olay yerini terk ettiği, bu kusurlu davranışlarıyla trafikte kişilerin can güvenliğini tehlikeye düşürdüğü ve kazaya sebebiyet verdiği belirtilerek, sanığın 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 36, 47/b-c-d, 51, 52/b, 81/d ve 84/a maddelerini ihlal ettiği, kazanın meydana gelmesinde asli kusurlu olduğu, mağdur ...’nun ise meydana gelen kazada nizami olarak trafik ışık ve işaretlemelerini kullanarak ve yaya kurallarına uyarak karşıdan karşıya geçiş yaptığı tespit edildiğinden meydana gelen kazada kusursuz olduğunun ifade edildiği,</p>

<p>Küçükçekmece Adli Tıp Şube Müdürlüğünce düzenlenen 08.06.2012 tarihli raporda; sağ omuzda, sağ el bileğinde ve sol femur bölgesinde hassasiyet ve hareket kısıtlılığı, sağ tibiada ve karında yaygın hassasiyet, sağ lomberde hafif ekimotik alan mevcut olduğu, sağ periorbitalde ödem bulunduğu, sol tibia alt iç kırığı, sol diz posteriorda geniş cilt kesisi, sağda femur şaft kırığı, solda humerus üst uç kırığı bulunduğu, mevcut yaralanmanın kişinin yaşamını tehlikeye sokan bir durum olduğu, vücuttaki kemik kırıklarının yaşam fonksiyonlarına etkisi hafif (1), orta (2-3) ve ağır (4-5-6) olarak sınıflandırıldığında; kişide saptanan kırığın yaşam fonksiyonlarının ağır (6) derecede etkileyecek nitelikte olduğunun belirtildiği,</p>

<p>Mahkemece, mağdurun yaralanmasının organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi niteliğinde olup olmadığının Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 2. İhtisas Kuruluna sorulması üzerine, mağdur hakkında düzenlenen tüm rapor ve tıbbi evrak irdelenerek hazırlanan 02.05.2014 tarihli raporda; yapılan muayenesinde sağ alt 2 ve 3. diş ucunda minimal kopma, eski kırık yaralarında subjektif ağrı olduğu, baş dönmesi ve nistagmus tariflemediği, yapılan nörolojik muayenede; nörolojik defisit olmadığının saptandığı; mağdura ait grafilerin incelenmesinde; sağ humerus boynunda kırık, sağ radius distal uçta, ulnada kırık, sağ akciğer üst lobda buzlu cam görünümlü ön planda kontüzyonla uyumlu opasite artışı, sol femur alt diafizinde fraktür, sağ fibula distal uçta kırık olduğu tespit edildiği belirtildikten sonra, mağdurda dava konusu olaya bağlı organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi niteliğinde anatomik eksiklik, fonksiyonel bozukluk tespit edilmediğinin oy birliği ile mütalaa edildiğinin bildirildiği,</p>

<p>Katılan ...’nun İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına başvurarak kızı mağdur katılan ...’nin meydana gelen yaralanma sonucu iş ve güç kaybına uğrayıp uğramadığı, olaya bağlı olarak geçici ve kalıcı iş göremezlik durumunun söz konusu olup olmadığı hususunda 5271 sayılı Kanun’un 67/6. maddesi uyarınca bilimsel mütalaa talebinde bulunması üzerine, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalında görev yapan üç adli tıp uzmanınca hazırlanan 19.08.2014 tarihli bilimsel mütalaada; olay nedeniyle sol alt ekstremitede 2 cm kısalığa ve minimal skolyoza yol açan yaralanmanın olay tarihindeki ve rapor tarihindeki yaşı itibarıyla % 20,7 oranında kalıcı iş göremezlik (maluliyet) durumuna yol açtığının belirtildiği,</p>

<p>Sanık hakkında düzenlenen 05.06.2012 tarihli raporda; saat 15.19’da alkolmetre ile yapılan ölçüme göre sanığın alkollü olmadığı tespitine yer verildiği,<br />
Anlaşılmaktadır.<br />
Mağdur katılan ..., Kolluk görevlilerince Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesinde tespit edilen 06.06.2012 tarihli ifadesinde; olay günü, öğle saatinde dayısı ... ile birlikte markete gittiklerini, alışveriş yaptıktan sonra marketten çıkıp dayısının yolun karşısındaki iş yerine dönecekleri için, yaya geçidindeki trafik ışığının düğmesine basıp yeşil ışığın yanmasını beklediklerini, yeşil ışığın yanması ile orta refüje kadar karşıya geçtiklerini, orta refüje geldiklerinde birkaç aracın kendi yönlerine kırmızı yanan ışıkta beklediğini, ancak sanığın kullandığı siyah aracın çok hızlı geldiğini, aracın duracağını düşünerek yola adımını attığında aracın kendisine çarptığını, bundan sonrasını hatırlamadığını,</p>

<p>Tanık ... Kollukta ve Mahkemede benzer şekilde; mağdurun dayısı olduğunu, olay günü yeğeni mağdurla birlikte saat 12.00 sıralarında alışveriş yapmak üzere markete gittiklerini, marketten çıkıp yolun karşısına geçmek için trafik ışığının düğmesine basıp yeşil ışığın yanmasını beklediğini, yeşil ışık yanınca Başakşehir yönüne giden araçların durduğunu, orta refüje kadar yolu katettiklerini, havaalanı istikameti yönüne giden iki aracın da durduğunu ancak sanığın boş olan şeritten hızla geldiğini, yavaşlaması için eliyle işaret ettiğini, ancak sanığın yavaşlamadığını, frene basmadığını, solunda bulunan ve kendisinden birkaç adım öndeki yeğeni mağdura aşırı bir süratle çarpıp yolun soluna doğru 2-3 metre ileriye fırlattığını, sanığın yine hiç yavaşlamadan süratle olay yerinden kaçtığını, yeğeninin ayakları ve omzunun parçalandığını, kan içinde yerde yattığını, tesadüfen olay yerinden geçen bir cankurtaran vasıtasıyla mağduru hastaneye götürdüklerini,<br />
Katılan ... Kollukta ve Mahkemede benzer şekilde; mağdurun annesi olduğunu, olayı görmediğini, sanıktan şikâyetçi olduğunu, uzlaşmak istemediğini,<br />
Tanık ... Kollukta; olayın meydana geldiği yerde vale olarak görev yaptığını, yeşil ışıkta, yaya geçidini kullanarak yolun karşısına geçmeye çalışan mağdura hızı saatte yaklaşık 100-120 km olan bir arabanın çarparak kaçtığını,</p>

<p>İfade etmişlerdir.</p>

<p>Sanık ... Cumhuriyet Başsavcılığında ve tutuklanması talebiyle sevk edildiği Sulh Ceza Mahkemesinde benzer şekilde; 16 yaşında olduğunu, ehliyetinin bulunmadığını, olay günü ağabeyine ait olan sevk ve idaresindeki ... plaka sayılı araçla ikamet ettiği Başakşehir 5. Etaptaki evinden İSTOÇ’ta iş yeri bulunan babasının yanına gittiğini, hızının tahminen saatte 50-60 km olduğunu, olay yerine geldiğinde kendisine yeşil ışık yandığını, mağdurun kendisini aniden yola attığını, korna ile ikaz edince mağdurun yanındaki kişinin kendisini geri çektiğini, ancak mağdurun bu kişinin elinden kurtularak tekrar yola çıktığını, frene bastığını, direksiyonu kırdığını ancak duramayarak mağdura aracının yan tarafıyla çarptığını, mağdurun yanındaki şahsın bağırmasından korkarak olay yerinden kaçtığını,<br />
Mahkemede; olay günü babasının yanına gitmek için evde anahtarını bulduğu ağabeyine ait araca bindiğini, olay yerinin ağaçlık bir alan olduğunu, mağdurun yola fırladığını, duramadığını ancak direksiyonu kırdığını, aracının sol tarafıyla mağdura çarptığını, ışıklara geldiğinde kendisine yeşil ışık yandığını, ehliyetinin bulunmadığını, ilk kez olay günü araba kullandığını, korktuğu için olay yerinden kaçtığını,<br />
Savunmuştur.</p>

<p>Uyuşmazlık konularının sırayla ele alınmasında fayda bulunmaktadır.</p>

<p>1- Sanığın eyleminin olası kastla yaralama suçunu mu yoksa bilinçli taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olma suçunu mu oluşturduğu;<br />
Uyuşmazlık konusunda isabetli bir hukuki çözüme ulaşılabilmesi bakımından, "doğrudan kast", "olası kast", "taksir" ve "bilinçli taksir"e değinilerek, birbirlerinden ayırdedici ölçütlerin ortaya konulması gerekmektedir.<br />
5237 sayılı TCK'nın "Kast" başlıklı 21. maddesi;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>"(1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.<br />
(2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir" şeklinde düzenlenerek, maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde doğrudan kast, ikinci fıkrasının birinci cümlesinde de olası kast tanımlanmıştır.<br />
Olası kastın tanımlandığı TCK’nın 21. maddesinin 2. fıkrasının gerekçesinde; “...Olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir. Diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir. Mevzuatımıza giren yeni bir kavram olan olası kastla ilgili uygulamadan bazı örnekler vermek yararlı olacaktır.</p>

<p>Yolda seyreden bir otobüs sürücüsü, trafik lambasının kendisine kırmızı yanmasına rağmen, kavşakta durmadan geçmek ister; ancak kendilerine yeşil ışık yanan kavşaktan geçmekte olan yayalara çarpar ve bunlardan bir veya birkaçının ölümüne veya yaralanmasına neden olur. Trafik lambası kendisine kırmızı yanan sürücü, yaya geçidinden her an birilerinin geçtiğini görmüş; fakat, buna rağmen kavşakta durmamış ve yoluna devam etmiştir. Bu durumda otobüs sürücüsü, meydana gelen ölüm veya yaralama neticelerinin gerçekleşebileceğini öngörerek, bunları kabullenmiştir.</p>

<p>Düğün evinde törene katılanların tabancaları ile odanın tavanına doğru ardı ardına ateş ettikleri sırada, bir kişinin aldığı alkolün de etkisi ile elinin seyrini kaybetmesi sonucu, yere paralel olarak yaptığı atışlardan bir tanesinden çıkan kurşun, törene katılanlardan birinin alnına isabet ederek ölümüne neden olur. Bu örnek olayda kişi yaptığı atışlardan çıkan kurşunların orada bulunan herhangi birine isabet edebileceğini öngörmüş; fakat, buna rağmen silâhıyla atışa devam etmiştir. Burada da fail silâhıyla ateş ederken ortaya çıkacak yaralama veya ölüm neticelerini kabullenmiştir.</p>

<p>Verilen bu örneklerde kişinin olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerekir.” şeklinde açıklamalara yer verilmiş ve olası kasta ilişkin örnek olaylar gösterilmiştir.<br />
Buna göre, doğrudan kast; öngörülen ve suç teşkil eden fiili gerçekleştirmeye yönelik irade olup kanunda suç olarak tanımlanmış eylemin bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi ile oluşur. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesi hâlinde doğrudan kastla hareket etmiş olacak, buna karşın işlemiş olduğu fiilin muhtemel bazı neticeleri meydana getirebileceğini öngörmesine ve bu neticelerin gerçekleşmesini mümkün ve muhtemel olarak tasavvur etmesine rağmen muhtemel neticeyi kabullenerek fiili işlemesi hâlinde olası kast söz konusu olacaktır.</p>

<p>Olası kast ile doğrudan kast arasındaki farkı ortaya koyan en belirgin unsur, doğrudan kasttaki bilme unsurudur. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini biliyorsa doğrudan kasıtla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Yine failin hareketiyle hedeflediği doğrudan neticelerle birlikte, hareketin zorunlu veya kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sonuçları da, açıkça istenmese dahi doğrudan kastın kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bir kısım neticeleri de doğurması muhakkak ise, failin bu sonuçlar açısından da doğrudan kastla hareket ettiği kabul edilmelidir.</p>

<p>Olası kastı doğrudan kasttan ayıran diğer ölçüt; suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşmesinin muhakkak olmayıp muhtemel olmasıdır. Fail, böyle bir durumda muhakkak değil ama, büyük bir ihtimalle gerçekleşecek olan neticenin meydana gelmesini kabullenmekte ve "olursa olsun" düşüncesi ile göze almakta; neticenin gerçekleşmemesi için herhangi bir çaba göstermemektedir. Olası kastta fiilin kanunda tanımlanan bir sonucun gerçekleşmesine neden olacağı muhtemel görülmesine karşın, bu neticenin meydana gelmesi fail tarafından kabul edilmektedir.</p>

<p>5237 sayılı TCK'nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde "kanunda tanımlanmış haksızlık" olarak ifade edilen suç; kural olarak ancak kastla, kanunda açıkça gösterilen hâllerde ise taksirle de işlenebilir. İstisnai bir kusurluluk şekli olan taksirde, failin cezalandırılabilmesi için mutlaka kanunda açık bir düzenleme bulunması gerekmektedir. 5237 sayılı TCK'nın 22/2. maddesinde taksir; "dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir" şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>Taksirli suçlarda, gerek icrai, gerekse ihmali hareketin iradi olması ve meydana gelen neticenin öngörülebilir olması gerekmektedir. İradi bir davranış bulunmadığı takdirde taksirden bahsedilemeyeceği gibi, öngörülemeyecek bir sonucun gerçekleşmesi hâlinde de failin taksirli suçtan sorumluluğuna gidilemeyecektir.<br />
Sonucun gerçekleşmesinde mağdurun taksirli davranışının da etkisinin olması hâlinde, diğer taksirli davranış nedensellik bağını kesmediği sürece bu durum, failin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı gibi, taksirin niteliğini de değiştirmeyecektir. Türk Ceza Kanunu'nda kusurun derecelendirilmesi suretiyle herhangi bir ceza indirimi söz konusu olmadığından, bu hâl ancak temel cezanın tayininde dikkate alınabilecektir.</p>

<p>Türk Ceza Kanunu'nda taksir; "basit" ve "bilinçli" taksir olarak ikili bir ayrıma tabi tutulmuş, 22. maddesinin üçüncü fıkrasında bilinçli taksir; "kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi" şeklinde tanımlanmış, bu hâlde taksirli suça ilişkin cezanın üçte birden yarıya kadar arttırılacağı öngörülmüştür.</p>

<p>Basit taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayırdedici ölçüt; taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörmemesi, bilinçli taksir hâlinde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır.<br />
Bilinçli taksirde gerçekleşen sonuç, fail tarafından öngörüldüğü hâlde istenmemiştir. Gerçekten neticeyi öngördüğü hâlde, sırf şansına veya başka etkenlere, hatta kendi beceri veya bilgisine güvenerek hareket eden kimsenin tehlikelilik hâli, bunu öngörememiş olan kimsenin tehlikelilik hâli ile bir tutulamayacaktır. Neticeyi öngören kimse, ne olursa olsun bu sonucu meydana getirecek harekette bulunmamakla yükümlüdür.</p>

<p>Türk Ceza Kanunu'nun 21. maddesinin ikinci fıkrasında; "kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi" şeklinde tanımlanıp başkaca ayırıcı unsura yer verilmeyen olası kast ile aynı Kanun'un 22. maddesinin üçüncü fıkrasında; "kişinin, öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır" biçiminde tanımlanan bilinçli taksirin karıştırılacağı hususu öğretide dile getirilmiş, kanun koyucu da madde metninde yer vermediği "kabullenme" ölçüsünü aynı maddenin gerekçesinde; "olası kast halinde suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşeceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir, diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir" şeklinde açıklamak suretiyle, olası kastı bilinçli taksirden ayıracak kıstası ortaya koymuştur.</p>

<p>Olası kastla bilinçli taksiri ayırdetme konusunda doktrinde “Her ikisi arasındaki ayrımı belirlemek bakımından Frank formülü uygulanmalıdır. Buna göre eğer ‘öyle veya böyle fail her hâlde hareketi gerçekleştirirdi’ diyebiliyorsak olası kast; ‘neticenin gerçekleşeceğini bilseydi hareketi gerçekleştirmeyecekti’ diyebiliyorsak bilinçli taksirden söz edilir... Her ikisi arasında bir ayrım yapılabilmesi için her somut olay bakımından failin ayrıca neticeyi göze almış, kabullenmiş sayılıp sayılamayacağı yönünde bir değerlendirme yapılması zorunlu görünmektedir” şeklinde görüşler mevcuttur. (Bahri Öztürk-Mustafa Ruhan Erdem, Uygulamalı Ceza Hukuku ve Güvenlik Tedbirleri Hukuku, Seçkin Akademik ve Mesleki Yayınlar, 17. Baskı, Ankara 2017, s. 303-304.)</p>

<p>Öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesine kayıtsız kalınması durumunda olası kast, öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesinin istenmemesine rağmen neticenin meydana gelmesinin engellenemediği ahvalde bilinçli taksir söz konusu olacaktır. Diğer bir deyişle, failin neticeyi istememekle beraber neticenin meydana gelmesinin muhtemel olduğunu bilmesine rağmen duruma kayıtsız kalarak hareketini sürdürmek suretiyle muhtemel neticeyi kabullenmesi durumunda olası kast, failin neticeyi öngörmesine rağmen becerisine, şansına, tecrübesine ya da başka bir etkene güvenip neticenin meydana gelmeyeceğine inanarak gerektiğinde muhtemel neticenin gerçekleşmemesi için gerekli önlemleri de almak suretiyle hareketini sürdürmesi hâlinde ise bilinçli taksir söz konusu olacaktır.</p>

<p>Bu aşamada, ilgili trafik mevzuatına değinilmesinde fayda vardır.</p>

<p>2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun olay tarihi itibarı ile yürürlükte bulunan şekliyle;<br />
“Sürücü belgesi alma zorunluluğu” başlıklı 36. maddesinin ilk fıkrası;<br />
“Motorlu araçların, sürücü belgesi sahibi olmayan kişiler tarafından karayollarında sürülmesi ve sürülmesine izin verilmesi yasaktır.”,<br />
"Trafik işaret ve kurallarına uyma zorunluluğu" başlıklı 47. maddesinin birinci fıkrası;<br />
“Karayollarından faydalananlar aşağıdaki sıralamaya göre;</p>

<p>a) Trafiği düzenleme ve denetimle görevli trafik zabıtası veya özel kıyafetli veya işaret taşıyan diğer yetkili kişilerin uyarı ve işaretlerine,<br />
b) Trafik ışıklarına,<br />
c) Trafik işaret levhaları, cihazları ve yer işaretlemeleri ile belirtilen veya gösterilen hususlara,<br />
d) Trafik güvenliği ve düzeni ile ilgili olan ve yönetmelikte gösterilen diğer kural, yasak, zorunluluk veya yükümlülüklere,<br />
Uymak zorundadırlar.”,<br />
“Hız sınırlarına uyma zorunluluğu” başlıklı 51. maddesinin ilk fıkrası;<br />
“Sürücüler, aksine bir karar alınıp işaretlenmemişse yönetmelikte belirtilen hız sınırlarını aşmamak zorundadırlar.”,<br />
“Hızın gerekli şartlara uygunluğunu sağlamak” başlıklı 52. maddesi;<br />
“a) Kavşaklara yaklaşırken,dönemeçlere girerken, tepe üstlerine yaklaşırken, dönemeçli yollarda ilerlerken, yaya geçitlerine, hemzemin geçitlere, tünellere, dar köprü ve menfezlere yaklaşırken, yapım ve onarım alanlarına girerken, hızlarını azaltmak,<br />
b) Hızlarını, kullandıkları aracın yük ve teknik özelliğine, görüş, yol, hava ve trafik durumunun gerektirdiği şartlara uydurmak,<br />
...<br />
Zorundadırlar.”,<br />
“Trafik kazalarına karışanlar ile ilgili kurallar” başlıklı 81. maddesinde;<br />
“Trafik kazalarına karışanlar:<br />
a) Hareket halinde iseler trafik için ek bir tehlike yaratmayacak şekilde hemen durmak, kaza mahallinde trafik güvenliği için gereken tedbirleri almak,<br />
b) Kazada ölen, yaralanan veya maddi hasar var ise bu kaza trafiği,can ve mal güvenliğini etkilemiyorsa, sorumluluğun saptanmasında yararlı olacak kanıt ve izler dahil, kaza yerindeki durumu değiştirmemek,<br />
c) Kazaya karışan kişiler tarafından istendiği takdirde kimliğini, adresini, sürücü ve tescil belgesi ile sigorta poliçe tarih ve numarasını bildirmek ve göstermek,<br />
d) Kazayı; yetkili ve görevli memurlara bildirmek, bunlar gelinceye kadar veya bunların iznini almadan kaza yerinden ayrılmamak,<br />
...<br />
Zorundadırlar.”,<br />
“Trafik kazalarında sürücü kusurlarının tespiti ve asli kusur sayılan haller” başlıklı 84. maddesinin (a) bendi ise;<br />
“Araç sürücüleri trafik kazalarında; a) Kırmızı ışıklı trafik işaretinde veya yetkili memurun dur işaretinde geçme,<br />
...<br />
Hallerinde asli kusurlu sayılırlar.” hükümlerini içermektedir.<br />
Diğer yandan ceza hukukunda sanığın hukuki durumu tayin edilirken, olguların olaysal olarak ele alınması da gerekmektedir. Konuları, olayları, sanık sayısı, sanığın olay öncesi, olay sırasındaki ve olaydan sonraki davranışları, suçun icra biçimi bakımından her bir somut olayın özelliklerine göre değerlendirme yapılmalı; konusu, olayı ve icrası farklı, sanıkların bulunduğu bir olayı kısmen benzer de olsa başka bir olay ile kıyaslayıp sanığın cezai sorumluluğu hakkında da sağlıklı olmayan bu kıyasa dayanarak sonuç çıkarma gayretinin hatalı sonuçlara yol açabileceği gözden kaçırılmamalıdır.</p>

<p>Bu açıklamalar ışığında ilk uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;<br />
Olay tarihinde 16 yaşında olan sanık ...’ın, ağabeyi adına trafiğe kayıtlı ... plaka sayılı Volkswagen marka, ... model araca binerek ikamet ettiği Başakşehir ilçesi, 5. Etaptan babasının iş yerinin bulunduğu İstanbul Toptancılar Çarşısına doğru trafikte seyretmeye başladığı, Atatürk Caddesinde bulunan Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu (MOBESE) kameralarınca tespit edilip hesaplanan hızının saatte 110 km olduğu, sanığın sevk ve idaresindeki aracıyla Atatürk Caddesinde seyrettiği sırada, dayısı ile birlikte yaya geçidinden geçmekte olan mağdur çocuk ...’na, kendi yönündeki araçlara kırmızı ışık yanmasına karşın, kaza tutanağına göre, öğlen saat 12.30 sıralarında havanın açık ve görüşe engel bir durum bulunmayan yolda, hızını azaltmadan ve fren tedbirine başvurmadan ışık ihlali yaparak hızla çarptığı, mağdurun sol tibia alt iç kırığı, sol diz posteriorda geniş cilt kesisi, sağda femur şaft kırığı, solda humerus üst uç kırığı sonucu yaşamının tehlikeye girdiği, mağdurda saptanan kırıkların yaşam fonksiyonlarını ağır (6) derecede etkileyecek nitelikte olduğunun belirtildiği, Trafik Bilirkişisince düzenlenen 12.10.2012 tarihli bilirkişi raporunda; sürücü belgesiz araç kullandığı, trafik ışık ve işaretlemelerine uymadığı, kırmızı ışıkta durmadığı, hız limitinin 50 km/saat olduğu meskûn mahalde 110 km/saat süratle araç kullandığı, yaya geçidi üzerinde nizami olarak karşıya geçmekte olan yayaya aşırı süratle çarptığı, çarpmayı ve kazayı önleyici herhangi bir tedbire başvurmadığı, mağdur yayaya çarpmasına rağmen hız kesmeden aynı hızla yoluna devam ettiği, kazayı polise bildirmeden olay yerini terk ettiği, bu kusurlu davranışlarıyla trafikte kişilerin can güvenliğini tehlikeye düşürdüğü ve kazaya sebebiyet verdiği belirtilen sanığın 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 36, 47/b-c-d, 51, 52/b, 81/d ve 84/a maddelerini ihlal ettiği, kazanın meydana gelmesinde asli kusurlu olduğunun, mağdur ...’nun ise meydana gelen kazada nizami olarak trafik ışık ve işaretlemelerini kullanarak ve yaya kurallarına uyarak karşıdan karşıya geçiş yaptığı tespit edildiğinden meydana gelen kazada kusursuz olduğunun ifade edildiği anlaşılan olayda;</p>

<p>Sanığın, yerleşim yeri içerisinde, azami hız sınırının saatte 50 km olduğu bölgede, Yasa'nın öngördüğü azami hızın çok üzerinde saatte yaklaşık 110 km süratle seyir hâlinde bulunması, yaya geçidinde karşıdan karşıya geçebilecek yayaların önüne çıkabileceğini öngördüğü hâlde, o sırada yeşil ışıkta yaya geçidini kullanarak yolun karşısına geçmekte olan mağdur çocuğa kendi yönündeki araçlara kırmızı ışık yanmasına karşın, kırmızı ışıkta geçmek suretiyle büyük bir hızla çarpmış olması, bilinçli taksirin özünü oluşturan ve bilinçli taksiri, olası kasttan ayıran en önemli ilke olan, öngörülen ve gerçekleşen neticenin istenmemesi ve sonucu engellemeye yönelik frene basma, hızını azaltma yönünde hiçbir çaba göstermemesi, bu şekilde öngördüğü muhtemel neticeyi engelleme çabasının ya da neticeyi göze almadığına dair bir davranışının bulunmaması, başka bir ifadeyle gerçekleşen muhtemel neticeye kayıtsız kalarak kabullenmesi, ayrıca somut olayın kanun koyucu tarafından olası kastın düzenlendiği madde gerekçesinde belirtilen örnek olaydaki gibi gerçekleştiğinin de anlaşılması karşısında sanığın eyleminin olası kastla yaralama suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.</p>

<p>Bu itibarla Yerel Mahkemece, sanığın eyleminin olası kastla yaralama suçunu oluşturduğuna ilişkin direnme gerekçesinin isabetli olduğu kabul edilmelidir.<br />
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "Suça sürüklenen çocuk ...’ın sevk ve idaresindeki araç ile seyir halinde iken kırmızı ışıkta durmayarak yaya olarak yolun karşısına geçmeye çalışan yaşı küçü mağdura çarparak yaralanmasına sebiyet vermekten ibaret eylemini olası kastla yaralama olarak niteleyen Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur.</p>

<p>Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümü için öncelikle 'taksir-bilinçli taksir ve olası kast' hükümleri irdelenerek, somut olayda yargılamaya konu edilen eylemden dolayı TCK'nın 21/2. maddesinde tanımlanan koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin doktrinde benimsenen görüşlerden yararlanılarak Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu ve çeşitli dairelerin benzer olaylardaki içtihatları ışığında belirlenmesi gerekmektedir.</p>

<p>Ceza hukukunda sanığın suçu işlerken zihninde geçirdiği aşamaları kavramak ve gerçekte sanığın eylemlerinden neyi amaçladığının tespiti ispat hukukuna ilişkin bir sorundur. Faillerin ruh durumunun doğrudan bilinebilmesi mümkün olmadığından, onları tanımak ve amaçlarını tespit için elle tutulur verilere dayanmak gerekmektedir. Eylemin taksirle mi yoksa kasten mi gerçekleştirildiği, somut olayda harici deliller olan olay yeri krokileri, inceleme raporları, mağdurun veya müştekinin ifadeleri, kamera kayıtları, bilimsel ve teknik bulgularla tespit edilebileceği gibi, harici delillerden tamamen bağımsız olan kanıtla, örneğin ikrar yoluyla da tespit edilebilir. Diğer yandan, her iki sorumluluk biçimi birbirinden farklı olmakla birlikte, kast ve taksirin hukuki anlamının ortaya konması noktasında, bu kavramlar arasında bir boşluğa mahal verilemez. Bu itibarla taksirin tanımı, mutlaka kastın tanımıyla ortak bir sınıra sahip olmalı ve kastın tanımına bağlı olmalıdır. Daha önce de belirtildiği üzere taksir; kasttan faildeki iradenin, davranıştan doğacak sonucu kapsamaması, başka bir deyişle, sonucun istenmemiş olması ile ayrılır.<br />
Uygulamada vatandaşlar tarafından çok sık şekilde karıştırılan, ayrımı bir türlü yapılamayan iki terim varsa bunlar olası kast ve bilinçli taksir kavramlarıdır.<br />
Bilinçli taksir ile olası kast bir yere kadar aynı yolu izleyen ve bir noktadan sonra birbirlerinden ayrılan iki kavramdır. İki kavram da aslında aynıymış gibi gözükse de birbirinden tamamen farklı anlamlar taşımaktadır. Kastın kabulü için neticenin bilinmiş ve istenmiş olması gerekir. Bilinçli taksirde de fail, hareketinin hukuka aykırı bir netice meydana getirebileceğini ön görmektedir. Buraya kadar iki kavram birbirine benzemekte, ayrılık ise bu noktadan itibaren başlamaktadır.<br />
Bilinçli taksirde fail neticenin meydana gelmeyeceği kanısında olmakla beraber neticenin meydana gelmesini istemez ve bunun yanı sıra gerçekleşmemesi için elinden geleni yapar. Gerçekleşme imkanının ve ihtimalinin varlığını kabul durumunda ise hareketi yapmaktan kendiliğinden vazgeçer. Diğer bir ifade ile izah etmemiz gerekir ise fail, bilinçli taksirde neticenin gerçekleşmemesine gereken önemi verir ve bu hususu ciddiye alır. Neticenin gerçekleşmeyeceği arzusu, düşüncesi ve beklentisi içerisindedir.</p>

<p>Olası kastta ise fail hareketinin hukuka aykırı netice meydana getirebileceğini öngörmekle beraber meydana gelmesi mümkün ve muhtemel netice onu hareketi yapmaktan alıkoymaz. Başka bir ifade ile açıklamamız gerekir ise tasavvur edilen neticenin meydana gelmesi halinde fail bu neticeyi zaten kabullenmiş olmaktadır.<br />
Sonuç olarak failin, neticenin meydana gelebileceğini düşündüğü ve öngördüğü, bu neticenin gerçekleşme imkan ve ihtimalinin varlığı karşısında hareketinden vazgeçmemekte ise olası kastının var olduğu kabul edilmelidir. Buna karşılık neticenin meydana gelme ihtimaline karşılık fail hareketini yapmayacaktı diyebileceğimiz hallerde ise fail kasıtla değil bilinçli taksirle hareket etmiştir diyebiliriz.</p>

<p>Uyuşmazlığın konusunu teşkil eden olası kast ve bilinçli taksir kavramları hakkında doktrinde benimsenen görüşleri aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür.</p>

<p>Prof. Dr. Ayhan ÖNDER;<br />
Netice istenmemiş olsa bile gerçekleşmesi tehlikesini göze alan fail olası kastla, neticenin gerçekleşmeyeceği ümidi ile hareket eden fail bilinçli taksirle hareket etmiş sayılır.</p>

<p>Prof. Dr. Ersan Şen;<br />
'TCK m.21/2’de muhtemel, yani olası kastın düzenlendiğini görmekteyiz. Yasal tanımda olası kast, kişinin suçun yasal tanımında yer alan unsurlarının gerçekleşebileceğini öngördüğü halde fiili işlemesidir.</p>

<p>TCK m.22/2 bilinçli taksiri, kişinin öngördüğü sonucu istemediği halde neticenin meydana gelmesi olarak tanımlamıştır.</p>

<p>Bu tanımlara göre muhtemel kast; kişinin bilerek ve isteyerek yaptığı hareketten doğabilecek neticeyi öngörmesi, bu netice için 'olursa olsun' demesi ve neticenin gerçekleşip gerçekleşmemesini önemsememesi olarak açıklanabilir.</p>

<p>Bilinçli taksir ise; kişinin bilerek ve isteyerek yaptığı hareketten doğabilecek neticeyi öngörmesi, fakat neticenin gerçekleşmeyeceğini düşünmesi, neticenin gerçekleşmemesi için çaba göstermesi veya kendisine güvenmesi, bir anlamda neticenin gerçekleşmeyeceğine olan inançla neticeyi göze almasıdır.<br />
Muhtemel kast ne zaman olur ve ne zaman eylem bilinçli taksir sayılır? Bunun ölçütünü, manevi unsurun 'isteme' alt unsuruna göre yapmak kolay değildir. Esasında muhtemel kastta netleşmiş, yani belirginleşmiş neticeye yönelik failde bir istemenin tespit edildiği de söylenemez. Failde istemeye yönelik bir irade tespit edilmişse, zaten bu husus kasttan doğan sübjektif sorumluluk olarak değerlendirilir. Yasal tanımda fail, muhtemel kastta suçun kanuni tanımında yer alan unsurların gerçekleşebileceğini öngörür, ancak istemez, yine de fiili işlemeye devam eder, yani bir anlamda suçun netice kısmı için 'olursa olsun' der. Bilinçli taksirde ise; fail bunu demez, ancak kabulü mümkün olmayan kusurlu icra hareketi veya hareketleri yolu ile öngördüğü neticenin gerçekleşmesini engelleyemez. Bir anlamda fail neticeyi göze alır veya neticenin gerçekleşmeyeceğini düşünür. Hakikaten bu teorik farkı pratikte gerçekleştirmek veya bulmak çok ama çok zordur”.<br />
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 19/04/2011 gün, 2011/1-840/2012/214 K sayılı içtihadında doğrudan kast, olası kast ile bilinçli taksir tanımlandıktan sonra; birbirine çok yakın olan kavramları ayıracak kriterler belirtilmiştir.</p>

<p>765 sayılı TCY’nda tanımlanmamış bulunmasına karşın, 5237 sayılı TCY'nın 21. maddesinin 1. fıkrasının ikinci cümlesinde kast; 'suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi' şeklinde tanımlanmış, aynı Yasa maddesinin 2. fıkrasında ise; 'kişinin suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır' denilmek suretiyle 'olası kast' tanımına yer verilmiştir.<br />
Doğrudan kast, failin hareketinin yasal tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesini gerektirir. Ancak, failin hareketiyle hedeflediği doğrudan sonuçların yanısıra, hareketinin zorunlu sonuçları ya da kaçınılmaz yan sonuçları da, açık bir isteme olmasa dahi doğrudan kast kapsamında değerlendirilmelidir.<br />
Öğreti ve uygulamada 'dolaylı kast,' 'belirli olmayan kast,' 'gayrimuayyen kast,' 'olursa olsun kastı' olarak da adlandırılan olası kast, 5237 sayılı TCY'nın 21. maddesinin 2. fıkrasında; 'öngörmesine rağmen, fiili işlemesi' şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>Olası kast ile doğrudan kast arasındaki ayırıcı ölçütteki en belirgin unsurlar, doğrudan kasttaki bilme ve isteme unsurlarıdır. Fail hareketinin yasal tipi gerçekleştireceğini biliyorsa ve bunu da istiyorsa doğrudan kasıtla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Yine failin hareketiyle hedeflediği doğrudan neticelerle birlikte, hareketin zorunlu veya kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sonuçları da, açıkça istenmese dahi doğrudan kastın kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bazı sonuçları da doğurması muhakkak ise, failin bu sonuçlar açısında da, doğrudan kastla hareket ettiği kabul edilmelidir. Olası kastı, doğrudan kasttan ayıran diğer ölçüt ise; suçun yasal tanımındaki unsurların gerçekleşmesinin muhakkak olmayıp, muhtemel olmasıdır. Fail, böyle bir durumda, bu ihtimalin gerçekleşmesini kabullenerek, olursa olsun düşüncesi ile ve ona katlanmayı da göze alarak hareket etmekte ve muhtemel neticenin gerçekleşmemesi için de önlem almamaktadır.</p>

<p>Taksirdeki düzenlemeye bakıldığında; kural olarak suç, ancak kastla işlenebilir, fakat, yasada açıkça gösterilen hallerde suçlar taksirle de işlenebilir. Taksir, 5237 sayılı TCY’nın 22/2. maddesinde; 'dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi' şeklinde tanımlanmıştır.<br />
Öte yandan, olası kastın, başka bir ayırıcı unsura yer verilmemesi nedeniyle, anılan Yasanın 22. maddesinin 3. fıkrasında; 'kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır' şeklinde tanımlanan bilinçli taksirle karıştırılabileceği hususu öğretide dile getirilmiş ise de, yasa koyucu, madde metninde yer vermediği 'kabullenme' ölçütüne, madde gerekçesinde; 'olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşeceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir, diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir' şeklinde açıklama yapmak suretiyle, olası kastı bilinçli taksirden ayıracak ölçütü ortaya koymuştur.</p>

<p>Olası kast ve bilinçli taksir arasındaki ayırıcı ölçütleri, yargısal kararlar ve bilimsel görüşlerden de yararlanmak suretiyle şu şekilde belirlemek olanaklıdır.<br />
Gerek olası kast, gerekse bilinçli taksirde netice fail tarafından öngörülmektedir.</p>

<p>Bilinçli taksirde, öngörülen neticenin gerçekleşmeyeceği ümit edilmekte, olası kastta ise bu netice fail tarafından göze alınmakta ve kabullenilmektedir. Olası kastta fail öngördüğü sonucun meydana gelmesini kabullenip, sonucun meydana gelmemesi için herhangi bir önlem almazken, bilinçli taksirde fail neticeyi öngörmesine rağmen, şansa veya başka etkenlere, hatta kendi bilgi veya becerisine güvenerek öngörülen sonucun gerçekleşmeyeceği inancıyla hareket etmektedir.<br />
Teoride özetlenen görüşlerden sonra Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile Yüksek 12. Ceza Dairesinin benzer olaylardaki içtihatlarının irdelenmesi gerekmektedir.<br />
Yargıtay Yüksek Ceza Gene Kurulun 10/05/2016 gün, 2016/250 K sayılı ilamında;</p>

<p>Olay gecesi Trabzon-Giresun karayolu üzerinde seyir halindeyken Beşikdüzü ilçesi Adacık mahallesinde yer alan bölünmüş yolda ters yöne girerek emniyet şeridinde farları açık biçimde seyreden ve 2,70 promil alkollü olan sanığın, aynı yolda kendilerine ayrılmış kısımda seyreden katılan Hasan'ın aracına çarparak araçta bulunan katılanların yaralanmasına, ve Serpil'in ölümüne neden olduğu olayda; sanığın uyarıcı yön levhaları ve çizgilerin usulüne uygun olarak bulunduğu yolda, karşı yönden gelen trafik araçlarının kullandığı bölüme bilerek girdiği, ters yönde olduğunu bilmesine rağmen aracını sürmeye devam ettiği, karşı istikametten gelen bir araca çarparak yaralama ya da ölüme neden olabileceğini öngördüğü halde tecrübesine, şoförlük yeteneklerine, gece olması nedeniyle trafiğin az olacağına, özellikle de şansına ve karşı yönden gelenlerin kendilerini koruma yönünde dikkatli davranacaklarına güvendiği, böyle bir zanla objektif dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı hareket ederek öngördüğü ancak istemediği neticeye neden olduğu, meydana gelen sonucu kabullenmediği ve arzulamadığı anlaşıldığından; gerçekleşmesini istemediği ancak öngördüğü sonucun meydana gelmesini engelleyecek şekilde objektif özen yükümlülüğüne uygun davranmayan sanığın bir kişinin ölümüne birden fazla kişinin yaralanması ile sonuçlanan eyleminde bilinçli taksirle hareket ettiği sonucuna ulaşmıştır.</p>

<p>Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesinin 05/04/2012 gün, 2011/18371 E-2012/5120 K sayılı içtihadında;<br />
Sanığın, düğün merasiminin yapıldığı kalabalık alan içinde ruhsatsız tabanca ile havaya ateş etme eyleminde, silahtan çıkan merminin düğün yerinde bulunan insanlardan birine isabet edebileceğini öngördüğü halde eylemi gerçekleştirmesinde 5237 sayılı TCK'nın 22/3. maddesinde ifadesini bulan bilinçli taksir halinin varlığı ve bu nedenle sanık hakkında tayin edilen temel cezada arttırım yapılması gerektiği anlaşılmakla birlikte, bu kabule göre uygulama yapan mahkemece, hükmün gerekçe kısmında sanığın eylemini bilinçli taksirle gerçekleştirdiğine dair dosyada herhangi bir bilgi ve belgeye rastlanmadığı belirtilmek suretiyle hükümde çelişkiye neden olunduğundan bahisle yerel mahkemece verilen hükmün BOZULMASINA, karar verilmiştir.</p>

<p>Yargıtay içtihatlarından anlaşıldığı üzere; olası kast-bilinçli taksir ayrımında ; herhangi bir olay için, şablon bir kusurluluk hali belirlemeye imkân olamaz. Örneğin söz konusu olan ölümlü veya yaralamalı bir trafik kazası ise, bilinçli taksir veya olası kast vardır gibi kesin yargılar içeren ifadelere yer verilmesi durumunda; ceza hukukunun belkide en tartışmaya açık, en belirsiz alanına, içtihat yoluyla belirli sınırlar çizilmesi anlamına gelirki; böyle bir sonucun Türk Ceza Kanununun 2. maddesinde yer verilmekle kalmayıp, Anayasa ile güvence altına alınan kanunilik ilkesine aykırı olacağı gibi zaman zaman ceza hukukunun olmazsa olmazı olan hakkaniyet ilkesine de aykırı sonuçlar doğuracağı açıktır.</p>

<p>Gerek olası kastta gerekse bilinçli taksirde neticenin öngörülmesine karşın, bilinçli taksirde neticenin asla istenmediği, olası kastta ise neticenin umursanmadığı bir başka deyişle kabullenildiği, konusunda uygulamada ve öğretide herhangi bir duraksama bulunmamaktadır. Ancak kast kişinin iç dünyasına ilişkin olduğuna göre, tecrübe kurallarından, eylemin manevi unsuruna yönelik çıkarımlar yapılmalıdır. Yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere; teoride benimsenen görüşler, kanuni düzenlemeler ile Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu tarafından belirlenen kriterler ve benzer olaylardaki içtihatlar ışığında; olası kast ile bilinçli taksiri ayıracak kriterleri şu şekilde özetlemek mümkündür.</p>

<p>1-)Fail eyleminin iyi şekilde sonuçlanacağına dair hiç bir somut veri olmamasına ve tehlikeliliğine rağmen, eylemi gerçekleştiriyorsa veya öngördüğü tehlikenin gerçekleşmesini veya gerçekleşmemesini tesadüfe bırakıyorsa kabullenme vardır.</p>

<p>2-) Ölümcül bir neticenin ortaya çıkmayacağına yönelik güvenme hali, hareket sonucu öngörülen süreçte, ölüm neticesinin ortaya çıkmasının akla yatkın olması, bunun gerçekleşmemesinin mucizelere kalması halinde; bir başka deyişle ölüm neticesine yönelik ihtimalin derecesi arttıkça, suç failinin ortaya çıkan ölümü kabullenmediğine dair iddiası zayıflayacaktır.</p>

<p>3-)Failin, neticenin meydana gelebileceğini düşündüğü ve öngördüğü, bu neticenin gerçekleşme imkan ve ihtimalinin varlığı karşısında hareketinden vazgeçmemekte ise olası kastının var olduğu kabul edilmelidir. Buna karşılık neticenin meydana gelme ihtimaline karşılık fail hareketini yapmayacaktı diyebileceğimiz hallerde ise fail kasıtla değil bilinçli taksirle hareket etmiştir diyebiliriz.</p>

<p>Yargılamaya konu edilen eylemde; araçlar için kırmızı ışık yandığı bir sırada; sevk ve idaresindeki araçla şehir içerisinde hız limitinin oldukça üzerinde bir hızla seyretmekte olan suça sürüklenen çocuğun, kendisine göre o an için boş olan yolun sağ tarafından hızla geçmek isterken, dayısıyla birlikte karşıdan karşıya geçmeye çalışırken orta refüjden sonra ani bir hareketle koşarak bir an önce karşı tarafa geçmek isteyen yaşı küçük mağdura çarpması sonucunda mağdurun ağır bir şekilde yaralanmasına sebebiyet verdiği olay yerindeki kamera kayıtlarından açıkça anlaşılmıştır.<br />
Öğretide ve içtihatlarda benimsenen görüşler ışığında; somut olayımıza baktığımızda; mevcut verilere ve özellikle kamera kayıtlarına göre suça sürüklenen çocuğun neticenin meydana gelmesini kesin olarak umursamadığı söylenemez. Ancak olası kasttaki “umursama ma ya da göze alma” tabiri ile bilinçli taksirdeki “neticeyi istememe” tabiri arasındaki farktan yolu çıkılarak somut olayları çözmek her zaman mümkün olmayabilir. Örneğin hasmını öldürmek için bir uçağa bomba yerleştiren bir kişide hasmı ile birlikte aynı uçakta bulunan insanların ölmesini ya da yaralanmasını istemeyebilir. Hatta uçakta zarar görecek kişiler arasında çok üzüleceği kişiler dahi olabilir. Ancak böyle bir durumda dahi neticenin gerçekleşmemesinin mucizelere bağlı olması halinde sanığın kasten adam öldürmeden, neticenin gerçekleşmesinin kuvvetle muhtemel olması halinde olası kasttan, neticenin gerçekleşme ihtimalinin gerçekleşmeme ihtimalinden az olması, bir başka deyişle objektif olarak önlenme ihtimali bulunan neticenin önlenebileceğine güven duyulması halinde diğer kriterlerle birlikte yapılacak değerlendirmeye göre bilinçli taksirden söz edilmesi gerekebilir.</p>

<p>Olası kast ile bilinçli taksir kavramları ceza kanununun en tartışmalı kavramları olup, aralarındaki sınırı belirlemek son derece zordur. Olası kasta götüren 'umursamama ya da göze alma' ile bilinçli taksire götüren 'istememe' kavramları arasında çok ince bir sınır bulunmasına rağmen cezalar arasında fahiş denebilecek farkların bulunması zaten işi oldukça zor olan uygulayıcıları çok daha zor durumda bırakmaktadır. Somut olayımızda bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması durumunda sadece adli para cezasına hükmedilme ihtimalinin bulunmasına karşın, olası kast hükümlerinin uygulanması halinde verilebilecek en az ceza, TCK’nın 62 maddesinin uyglanmaması halinde 2 yıl 2 ay 20 gün hapis cezasıdır. Beş kişinin ölümü ile sonuçlanan olayda olası kast hükümlerinin uygulanması durumunda verilebilecek cezaların toplamı 5 ayrı müebbet hapis ya da 100 yıl hapis cezası olabilecekken, bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması durumunda; en fazla 22 yıl 6 ay hapis cezasına hükmedilebilecektir. Adalet duygusunu rencide eden bir başka hususta, taksirli suçların, çoğu zaman kasıtlı suçlar kadar belkide onlardan çok daha vahim sonuçlar doğurabilmesidir. Örneğin deprem yönetmeliğine aykırı bina inşa ederek, ya da yer altında çalışan maden işçileri için yeterli güvenlik önlemleri almayarak yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açacak kazaların ülkemizde sıkça yaşandığı bilinmektedir. Son derece üzücü olan bu olaylara sebebiyet veren kişi ya da kişiler son derece iyiniyetli olabileceği gibi yaptığı hatanın sonucundan dolayı ömür boyu vicdan azabıda duyabilirler. Ama üzücü sonuçlardan sonra yaşanan pişmanlıkların ölenlerin yakınları ile yaralananların ızdırabını dindirmeyebileceği gibi bir de yargılama sonucunda en üst hadden verilen cezalar dahi yaşanan mağduriyetler karşısında yetersiz kalabilir. Kanun koyucunun işi de çok kolay değildir. Zira kasıtlı suçu işlemek tamamen insan iradesinin bir ürünü olmasına rağmen, taksirli suçu işlemek çoğu zaman insan iradesinin ürünü olmayabilir. Elbetteki taksirin cezalandırılması için kusurlu davranışa ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak son derece iyiniyetli hareket edilmesine karşın en küçük bir ihmal ya da anlık yanlış bir tercih çok vahim sonuçların meydana gelmesine sebebiyet verebilir. Örneğin soğukta yolda kalan ya da ani hastalık nedeniyle hasta olan bir kişiyi hastahaneye yetiştirmek amacıyla aracına alan kişi son derece insani düşüncelerle hareket etmesine karşın, kusurlu davranışı sonucunda yardım etmek amacıyla aracına aldığı kişilerin hayatlarını kaybetmelerine veya ağır şekilde yaralanmalarına sebebiyet verebilir. Elbetteki yasa koyucu bütün bu ihtimalleri objektif olarak ele almak suretiyle, eyleme uygun cezayı belirlemek durumundadır. Ancak orta bir yolun bulunması da, çok kolay olmayacaktır. Aslında yapılması gereken, hakimlik sanatının somut olayda mükümmel bir şekilde kullanılmasının yanında ayrıca bilinçli taksir ile olası kast hükümleri açısından tayin edilebilecek cezalar arasındaki makas aralığının daraltılması ya da bu şekildeki ağır ihlallerin bizzat yasakoyucu tarafından olası kast olarak yasa maddesine eklenmesidir. Ceza muhakemesi hukukunun nihai hedefi olan adalete ulaşmak amacıyla hareket edilse dahi uygulayıcıların, ceza hukukunun olmazsa olmazı olan kanunilik ilkesinden ayrılarak kendi adalet anlayışına göre hareket etmesine, hukuk devleti ilkesinden asla taviz vermeyen hukuk sistemizin izin vermesi beklenemez. Zira böyle bir durumda herkesin adalet anlayışı doğal olarak farklı olacağından, hukuki güvenlik ilkesinin sağlanması mümkün olmayacaktır. Bu tür sakıncaların önlenebilmesi için hukuk normlarının yorumlanması sırasında pozitif temeli bulunmayan ancak eşyanın tabiatından kaynaklanan yorum ilkelerine uyulması gerekmektedir. Prof. Dr. Kemal GÖZLER’in deyimiyle; hukuk, ancak Öklid’in teoremleri misali, doğruluğu apaçık olan ilkelerin geliştirildiği ve bu ilkelerin bütün hukukçular tarafından benimsenip standart olarak uygulandığı gün 'bilim' olma sıfatını hak edecektir. İşte ancak o gün, hukuk problemleri bütün hukukçular tarafından aynı şekilde çözümlenecektir. Böyle bir sistemde mahkeme kararları da önceden doğru olarak tahmin edilebilecektir. İşte ancak böyle bir sistemde, hukuk güvenliği ve dolayısıyla hukuk devleti ilkesi gerçekleşmiş olacaktır.<br />
Somut olayımızda; suça sürüklenen çocuk son derecede ağır kusurludur. Bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması durumunda, hükmedilebilecek ceza adalet duygusunu tatmin etmemiş olabilir. Ancak bu yasa koyucunun tercihidir. Yasayı bir bütün olarak değerlendirdiğimizde bir olayda adaleti sağlamak için, ceza normlarının aleyhe yorumlanması suretiyle eylemin niteliğinin değiştirilmesi halinde yasanın kendi içerisindeki sistematiği bozulacağından, bu seferde benzer ihlaller ya da daha ağır ihlaller için farklı mahkemelerin doğal olarak farklı adalet anlayışına göre hükmedilebilecek cezalar yönünden orantılılık ve eşitlik ilkesinin bozulması gündeme gelebilir. Örneğin somut olayımızda suça sürüklenen çocuk yumrukla kasten herhangi bir kişiyi aynı şekilde yaralamış olsaydı, TCK’nın 86/1, 87/1, 31/3 maddeleri ile en az 2 yıl hapis cezasına hükmedilecek ve sonuç itibariyle somut olayımızda olası kastla yaralamaya sebebiyet vermek suçundan verilebilecek asgari düzeydeki 2 yıl 2 ay 20 gün hapis cezasının altında kalarak adalet duygusunu zedeleyecekti. Zira kusur ilkesini benimseyen 5237 sayılı Türk Ceza Kanununa göre, kasten işlenen suçlardaki kusur durumunun, olası kastla işlenen suçlardaki kusur durumundan çok daha ağır olacağı bizzat yasa koyucu tarafından çok net bir şekilde düzenlenmiştir. ( TCK’nın 21/2 maddesi). Ceza siyasetini belirleme yetkisi ve görevi bulunan yasakoyucu tarafından konulan hukuki normlar yorumlanırken, olabildiğince adalet ve hakkaniyet amaçlanarak her uygulayıcının aynı olay karşısında aynı yoruma ulaşması sağlanacak şekilde bir sonuca ulaşılmalıdır. Suça sürüklenen çocuk, kamera kayıtlarından izlendiği üzere, yolun ortasından itibaren aniden koşmaya başlayan mağduru görmediği için yolun boş olan yerinden geçebilirim düşüncesiyle kırmızı ışığa rağmen hızını azaltmamış olabilir. Mevcut hızla fren yapması halinde çok daha üzüntü verici sonuçların ortaya çıkması da ihtimal dahlindedir. Bu durumda suça sürüklenen çocuğun frene basmaması, hiçbir tedbire başvurmadığının ve buna bağlı olarak neticeyi göze aldığının göstergesi olamaz. Zira duramayacağı bir mesafede frene basması ya da yavaşlaması halinde, çok daha üzücü sonuçların ortaya çıkması ihtimali de mevcuttur. Suça sürüklenen çocuğun yaşı küçük mağduru aniden koşarken gördüğü bir sırada duramayacağını düşünerek yolun boş olan sağ tarafından hızlı bir şekilde geçme düşüncesi kendi hayat tecrübesine göre alınmış bir tedbir olarak ta yorumlanabilir. Ancak bu duruma gelinceye kadar sürücü belgesinin olmaması, yaşının küçük olması, kavşağa girerken kırmızı ışık yanmasına karşın durmaması ve şehir içerisinde hız sınırının çok üzerinde seyretmesi çok ağır kusurlardır. Bu kadar ağır kusurlara rağmen bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması sonucunda ortaya çıkacak ceza kamu oyu vicdanını tatmin etmese de, yasanın sistematiği ve benzer olaylardaki içtihatlar ile çelişecek şekilde sırf adaletin tesisi gibi son derece ulvi bir düşünceden kaynaklansa dahi olası kast hükümlerinin uygulanması da kanaatimizce kanunilik ve eşitlik ilkelerine aykırı olacaktır. Örneğin somut olayımızda suça sürüklenen çocuğun eyleminin, Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2016/250 K sayılı ilamına konu olayda; bölünmüş yola ters yönden giren, aşırı derecede alkollü olan, aracın farlarını dahi söndüren ve yolun orta bölümünde karşı yönden gelmekte olan araca çarpan sanığın eyleminden daha ağır kusurlu olmadığı da bilinen bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Zira bölünmüş yola ters yönden girerek aşırı derecede alkollü vaziyette aracın farlarının da kapatarak yolun orta bölümüne yakın bir yerde seyreden sanığın kazaya sebebiyet verme ihtimalinin, somut olayımızdaki kazanın meydana gelme ihtimalinden çok daha fazla olabileceği tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. 2016/250 K sayılı ilamda; üç ağır ihlalde bulunan sanığın eylemi bilinçli taksir olarak değerlendirilirken, somut olayımızda suça sürüklenen çocuğun eyleminin olası kast olarak değerlendirilmesi kanatimizce hukuki güvenlik ilkesinin zedelenmesine yol açacaktır.</p>

<p>Sonuç itibariyle ; somut olayımızda suça sürüklenen çocuk hakkında TCK’nın 89/1, 22/3, 31/3 maddeleri ile uyglama yapılması gerekirken, eylemin olası kastla işlendiğinden bahisle yerel mahkemece verilen direnme kararının bozulması gerekirken direnme kararının yerinde olduğundan bahisle uygulamanın denetlenmesi için dosyanın Yargıtay 3. Ceza Dairesine gönderilmesine dair Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kuruluna sayın çoğunluğunun görüşüne yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle iştirak edilmemiştir." düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.</p>

<p>2- Yerel Mahkemenin, Özel Dairenin (2) sayılı bozma nedenine ilişkin direnme kararının yasal ve yeterli gerekçe içerip içermediği,<br />
Yerel Mahkemece bozmadan sonra yapılan yargılama sonucunda, Özel Dairenin “Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulunun raporu ile İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı tarafından düzenlenen 19.08.2014 tarihli bilimsel mütalaa arasındaki çelişki giderilmeden eksik inceleme ile, hüküm kurulmasına," ilişkin (2) sayılı bozma nedenine ilişkin herhangi bir direnme nedeni gösterilmeden ve bu bozma nedenine niçin uyulmadığı açıklanmadan direnme kararı verildiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>Anayasamızın 141 ve 5271 sayılı CMK’nın 34. maddeleri uyarınca mahkeme kararlarının gerekçeli olması zorunludur. Yasal, yeterli ve geçerli bir gerekçeye dayanılmadan karar verilmesi, kanun koyucunun amacına uygun düşmeyeceği gibi uygulamada da keyfiliğe yol açacağında kuşku yoktur. Nitekim Ceza Genel Kurulunun yerleşmiş uygulamalarına göre de, bir karar bozulmakla tamamen ortadan kalkacağından, yerel mahkeme tarafından CMK’nın 34, 230 ve 232. maddeleri uyarınca yeniden usulüne uygun olarak hüküm kurulması, bunun yanında direnmeye ilişkin gerekçenin de gösterilmesi gerekmektedir.<br />
Bu açıklamalar ışığında ikinci uyuşmazlığa ilişkin olarak yapılan değerlendirmede;</p>

<p>Yerel Mahkemece, bozmadan sonra yapılan yargılama sonucunda, Özel Dairenin “Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulunun raporu ile İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı tarafından düzenlenen 19.08.2014 tarihli bilimsel mütalaa arasındaki çelişki giderilmeden eksik inceleme ile, hüküm kurulmasına," ilişkin (2) sayılı bozma nedenine ilişkin herhangi bir direnme nedeni gösterilmeden ve bu bozma nedenine niçin uyulmadığı açıklanmadan direnme kararı verildiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>Bu itibarla, direnme kararına konu hükmün Özel Dairenin eksik araştırmayla hüküm kurulmasına dair (2) sayılı bozma nedenine ilişkin yasal ve yeterli direnme gerekçesi gösterilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.<br />
Ulaşılan bu sonuç karşısında, Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulunun 02.05.2014 tarihli ve 1951 sayılı raporunun çelişki içerip içermediğinin, bu bağlamda eksik araştırmayla hüküm kurulup kurulmadığına ilişkin üçüncü uyuşmazlık konusu değerlendirilmemiştir.</p>

<p><strong>SONUÇ:</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1- Bakırköy 3. Çocuk Mahkemesinin 18.04.2017 tarihli ve 21-142 sayılı mahkûmiyet hükmünde gösterilen; sanığın eyleminin olası kastla yaralama suçunu oluşturduğuna ilişkin direnme gerekçesinin İSABETLİ OLDUĞUNA,</p>

<p>2- Bakırköy 3. Çocuk Mahkemesinin 18.04.2017 tarihli ve 21-142 sayılı mahkûmiyet hükmünün Özel Dairenin eksik araştırmayla hüküm kurulmasına dair (2) sayılı bozma nedenine ilişkin yasal ve yeterli direnme gerekçesi içermemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,</p>

<p>3- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 21.05.2020 tarihinde yapılan müzakerede birinci uyuşmazlık konusu yönünden oy çokluğuyla, ikinci uyuşmazlık konusu yönünden ise oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-ceza-genel-kurulunun-2018473-e-2020225-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 18:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-baskanligi-4asaa.jpg" type="image/jpeg" length="29959"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ceza Genel Kurulu'nun 2018/451 E., 2019/456 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2018451-e-2019456-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2018451-e-2019456-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 28.05.2019 tarihli, 2018/451 E., 2019/456 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Ceza Genel Kurulu</strong></p>

<p><strong>2018/451 E., 2019/456 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Kararı Veren<br />
Yargıtay Dairesi : 1. Ceza Dairesi<br />
Mahkemesi :Ağır Ceza<br />
Sayısı : 12-316</p>

<p>Sanık ... hakkında olası kastla öldürme suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanığın eyleminin kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçunu oluşturduğu kabul edilerek TCK'nın 87/4, 62/1, 53/1 ve 63. maddeleri uyarınca 10 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin İstanbul Anadolu 5. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 03.09.2015 tarihli ve 12-316 sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 06.06.2018 tarih ve 239-2778 sayı ile;</p>

<p>"...Oluşa ve dosya kapsamına göre; olay günü saat 16.00 sıralarında İstanbul ili, Sultanbeyli ilçesinde Suriye ülkesi, Kobani bölgesinde IŞİD adlı yasa dışı silahlı terör örgütünün yaptığı eylemleri protesto etmek amacıyla bir grubun izinsiz gösteri yaptığı, bu eylemlere tepki gösteren karşıt görüşlü bir grubun da olay yerinde toplandığı, akabinde her iki grup arasında karşılıklı sözlü sataşma ve devamında taş atmanın yaşandığı, eylemlerin meydana geldiği yerin yakınında bir iş yerinde işçi olarak çalışan sanık ...'ın Kobani eylemlerini protesto eden grubun, vatandaşların araçlarına ve esnafın vitrinlerine zarar verdiklerini öğrenmesi üzerine protestocu eylemcilere karşı koyan gruba katıldığı, iki grup arasında karşılıklı olarak taşlı ve sopalı saldırıların olduğu, sanık ...'ın eline geçirdiği demir parçasını protestocu gruba karşılık vermek amacıyla fırlattığı ancak demir çubuğun kendi grubu içerisinde yer alan ve sanığın 5-10 metre kadar önünde bulunan maktul ...'ın kafasının arka kısmına saplandığı, fırlattığı demir çubuğun kendi grubundan birine saplandığını gören sanık ...'ın hemen koşarak maktulün yanına gelip demir çubuğu başından çıkardığı, çevredekilerden yardım istediği, çubuğu yere bırakarak olay yerinden uzaklaştığı, maktulün hastaneye kaldırıldığı, ancak 15.10.2014 tarihinde hastanede tedavi edildiği sırada öldüğü, ölümünün küt kafa travmasına bağlı kafatası kırığı ile birlikte beyin kanaması ve beyin doku harabiyetine bağlı gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğunun tespit edildiği olayda,</p>

<p>Sanık ...'in elindeki demir çubuğu fırlatırken yakınındakilere isabet edebileceğini öngördüğü ancak bu neticeyi istememesine rağmen sonucu kabullenmek suretiyle eylemini gerçekleştirdiği, kastının maktulü yaralamaya yönelik olmadığının anlaşılması karşısında, maktul ...'ı olası kastla öldürme suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, suç niteliğinin tayininde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçundan hüküm kurulması," isabetsizliğinden sanığın kazanılmış hakkı saklı tutularak oy çokluğuyla bozulmasına karar verilmiştir.</p>

<p>Daire Başkanı M. Şahin ve Daire Üyesi O. Erdim;<br />
"Olay gün ve saatinde izinsiz gösteri yapan bu protestocu grubun çevredeki araç ve dükkân vitrinlerine zarar vermeleri üzerine orada bulunan esnaf ve başka şahısların karşı grup oluşturdukları, her iki grup arasında taşlı sopalı saldırı olduğu, bu sırada çevredeki iş yerlerinden birisinde işçi olarak çalışan sanığın olay yeri çevresinde eline geçirdiği demir parçasını gelişigüzel karşı tarafa atmak isterken 5-10 metre ilerisinde bulunan kendi grubundaki Serdar’ın kafasına isabet ettiği, Serdar’ın ölümünün küt kafa travmasına bağlı kafatası kırığı ile birlikte beyin kanaması ve beyin doku harabiyetine bağlı gelişen komplikasyonlar sonucu meydana geldiği,</p>

<p>Sanığın ne karşı gruptan ve ne de kendi grubundan birisini öldürmesi için neden bulunmadığı, sanığın herhangi bir kimseyi öldürme kastı taşıdığından söz etmenin mümkün olmadığı, toplum psikolojisi içerisinde eline geçirdiği cismi karşı gruba doğru attığı, demir parçasının karşı gruba ulaşıp isabet etmesinin bile zayıf bir ihtimal olduğu, olası kastla öldürmeden bahsetmek için öldürme sonucunun öngörülebilir ve sanığın kabulünde bulunması gerektiği, olayımızda sanığın öldürme sonucunu öngördüğü ve kabul ettiğinin varit bulunmadığı, elindeki demir çubuğun atılması hâlinde mutlak isabet kaydedeceğini kabul etmenin de mümkün olmayacağı, elindeki demir çubuk karşı gruptan birine isabet edip yaraladığı takdirde dahi ancak sanığın yaralama kastının varlığının kabul edilebileceği, failin irade etmediği bir neticeden sorumlu tutulmaması genel kural olduğundan sayın çoğunluğun sanığın eyleminin olası kastla öldürme suçunu oluşturduğu yönündeki görüşüne katılmadığımızdan Yerel Mahkeme hükmünün onanması görüşündeyiz." düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.</p>

<p>Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 06.09.2018 tarih ve 367468 sayı ile;<br />
"...Dosyadaki oluş ve kabule göre; muhalefet şerhinde de belirtildiği üzere olay gün ve saatinde izinsiz gösteri yapan bu protestocu grubun çevredeki araç ve dükkân vitrinlerine zarar vermeleri üzerine orada bulunan esnaf ve başka şahısların karşı grup oluşturdukları, her iki grup arasında taşlı sopalı saldırı olduğu, bu sırada çevredeki iş yerlerinden birisinde işçi olarak çalışan sanığın olay yeri çevresinde eline geçirdiği demir parçasını gelişigüzel karşı tarafa atmak isterken 5-10 metre ilerisinde bulunan kendi grubundaki Serdar’ın kafasına isabet ettiği, Serdar’ın ölümünün küt kafa travmasına bağlı kafatası kırığı ile birlikte beyin kanaması ve beyin doku harabiyetine bağlı gelişen komplikasyonlar sonucu meydana geldiği,</p>

<p>Sanığın ne karşı gruptan ve ne de kendi grubundan birisini öldürmesi için neden bulunmadığı, sanığın herhangi bir kimseyi öldürme kastı taşıdığından söz etmenin mümkün olmadığı, toplum psikolojisi içerisinde eline geçirdiği cismi karşı gruba doğru attığı, demir parçasının karşı gruba ulaşıp isabet etmesinin bile zayıf bir ihtimal olduğu, olası kastla öldürmeden bahsetmek için öldürme sonucunun öngörülebilir ve sanığın kabulünde bulunması gerektiği, olayımızda sanığın öldürme sonucunu öngördüğü ve kabul ettiğinin varit bulunmadığı, elindeki demir çubuğun atılması hâlinde mutlak isabet kaydedeceğini kabul etmenin de mümkün olmayacağı, elindeki demir çubuk karşı gruptan birine isabet edip yaraladığı takdirde dahi ancak sanığın yaralama kastının varlığının kabul edilebileceği, failin irade etmediği bir neticeden sorumlu tutulmaması genel kural olduğundan Yerel Mahkeme hükmünün onanması gerekmektedir." görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.</p>

<p>CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 26.09.2018 tarih, 3552-3687 sayı ve oy çokluğuyla; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.</p>

<p><strong>TÜRK MİLLETİ ADINA</strong></p>

<p><strong>CEZA GENEL KURULU KARARI</strong></p>

<p>Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin, olası kastla öldürme suçunu mu yoksa kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkin ise de yapılan müzakere esnasında, bir kısım Ceza Genel Kurulu Üyelerince sanığın eyleminin bilinçli taksirle ölüme neden olma suçunu oluşturup oluşturmayacağı hususunun da tartışılması gerektiğinin ileri sürülmesi üzerine uyuşmazlık konusu bu doğrultuda değerlendirilmiştir.</p>

<p>İncelenen dosya kapsamından;<br />
10.11.2014 tarihli tutanaklarda; 07.10.2014 tarihinde saat 17.00 sıralarında İstanbul ili, Sultanbeyli ilçesinde IŞİD-Kobani olaylarını protesto etmek amacı ile çıkan olaylarda meçhul şahıslar tarafından başından yaralanan ...’ın Özel Saygı Hastanesine kaldırıldığı, ilk müdahalenin ardından Kartal Devlet Hastanesine sevk edildikten sonra Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yoğun bakım servisine kaldırılan ...’ın 15.10.2014 tarihinde eks olduğu, görevlilerce olay mahallindeki iş yerlerine ait güvenlik kamerası görüntülerinin izlenmesi neticesinde olayı gerçekleştiren beyaz şeritli mavi montlu, siyah kot pantolonlu, beyaz spor ayakkabılı erkek bir şahsın elindeki demir olduğu değerlendirilen cismi ileriye doğru attığı, bu cismin kendisinden 2-3 kişi önde bulunan ...’a isabet ettiği, ...’ın yere yüzüstü düştüğü, demir cismi atan şahsın koşarak ...’ın yanına geldiği ve yerden kaldırdığı, ...’ın başına giren cismi çıkartarak asfalt üzerine bıraktığı, çevrede bulunan diğer şahısların yardımı ile ...’ı bulunduğu yerden götürdükleri, olayın meydana geldiği saatten geriye dönük olarak iş yerlerinin güvenlik kameraları izlendiğinde ...’ın yaralanmasına sebep olan şahsın kamera görüntülerine girdiği ve yüzünün net olarak görüldüğünün tespit edilmesi üzerine çevrede yapılan çalışmalar sonucunda bu kişinin ... olduğunun belirlendiği, 10.11.2014 tarihinde saat 18.00 sıralarında ...’ın çalıştığı iş yerinde yakalandığı, sanığın olayda kullandığı değerlendirilen demir parçasının nerede olduğunu bilmediğini beyan etmesi üzerine olay yerinde yapılan araştırmalarda suç aletinin bulunamadığının belirtildiği,</p>

<p>10.11.2014 tarihli tespit tutanağında; aynı tarihte saat 18.00 sıralarında sanığın amcası Doğan Arslan tarafından görevlilere teslim edilen sanığa ait mavi çizgili mont ile Converse marka beyaz renkli spor ayakkabının, incelenen görüntülere göre olay tarihinde sanığın giymiş olduğu kıyafetlerle aynı olduğu ayrıca sanığın olay tarihinde sol koluna takmış olduğu saat ile yakalandığı zaman kolunda takılı bulunan saatin de aynı olduğu açıklamalarına yer verildiği,</p>

<p>Özel Saygı Hastanesince 07.10.2014 tarihinde saat 17.50'de düzenlenen raporda; darp sonucu kafa travması nedeniyle hastaneye getirilen maktulün şuurunun kapalı olduğu, başının arka kısmında aktif kanama ve delici alet giriş deliği bulunduğu, arreste giren maktule uygulanan yaşam desteği sonucunda kalp atımının mevcut olduğu, entübe edilen maktulün beyin cerrahi polikliniğine sevk edildiğinin bildirildiği,</p>

<p>Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesince düzenlenen 07.10.2014 yatış tarihli epikriz raporunda; maktulde yaygın subaraknoid kanama, sağ oksipitalde kemik fraktürü ve beyin ödemi mevcut olup entübe edildiği, bilincinin kapalı olduğu, yoğun bakımda takip edildiği, acil cerrahi girişim düşünülmediğine dair açıklamaların yer aldığı,</p>

<p>15.10.2014 tarihli ölünün kimliğini belirleme ve adli muayene tutanağında; maktulün baş kısmında oksipital üst kısmı ve parietal kısmında çökme, yüzde göz kapaklarında hafif sıyrıklar, sağ ve sol kol iç kısımlarda sıyrıklar ve muhtemelen tedavi sırasındaki serum izleri mevcut olduğu, sol ayakta ayak üst kısımda parmaklara doğru sıyrıklar ve küçük bir yara izinin olduğu, Pendik Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 1216875 protokol numaralı, 15.10.2014 tarihli epikriz raporuna göre; maktulün 07.10.2014 tarihinde hastaneye yatırıldığı, hastaneye geldiği günden beri bilinci kapalı olan maktulün yapılan tüm müdahalelere rağmen 15.10.2014 tarihinde saat 18.45’te eks kabul edildiğinin kayıtlı olduğunun belirtildiği,</p>

<p>Adli Tıp Kurumu Başkanlığınca düzenlenen 22.12.2014 tarihli otopsi raporunda; saçlı deri oksipital bölgede ''C'' şeklinde, açıklığı sağ kulağa bakan, 0,9x0,5 cm ebadında, kenarları düzensiz, altındaki kafatası kemiğinde defekt oluşturmuş yara, her iki gözde periorbital ekimoz, sırtta 4 adet 2,5x0,3 cm ebadında açıklığı yukarı bakan arada sağlam alanlar olan lineer sıyrıklar, sol ayak ve ayak bileğinde yeşil-mor-kırmızı değişen renklerde yer yer deri soyulmaları ve şişlik olan maktulün ölümünün küt kafa travmasına bağlı kafatası kırığı ile birlikte beyin kanaması ve beyin doku harabiyetine bağlı gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğunun mütalaa edildiği,</p>

<p>29.10.2014 tarihli kamera izleme tutanağında; olayın meydana geldiği yerde bulunan Gümüş Döviz isimli iş yerinden temin edilen kamera görüntülerinin incelenmesinde, saat ve tarih tespit edilemeyen görüntülerde üzerinde beyaz tişört ve kot pantolon bulunan maktul ...’ın Mustazaf Sokak ile Yılmaz Sokak kesişiminde durduğu, Sultanbeyli merkezi tarafında bulunan karşıt gruba bir şeyler söylediği esnada bir anda kafasına gelen cisimle öne doğru yere yığıldığı ve yanındaki şahsılar tarafından olay mahallinden uzaklaştırıldığı, ancak maktule isabet eden cismin kim tarafından atıldığının tespit edilemediğinin bildirildiği,<br />
Aynı tarihli görüntü inceleme ve tespit tutanağında; Gümüş Döviz Bürosunda bulunan “Cam8” ibareli kamera görüntülerinin incelenmesinde, 07.10.2014 tarihinde saat 16.20.16’da ellerinde taş, sopa ve sarı renkte kasalar bulunan şahısların ara sokağa doğru koşarak ellerindeki cisimleri attıkları, saat 16.23.44’te maktul ...’ın elindeki cismi fırlattığı, saat 16.23.45’te maktulün yerden bir cisim aldığı, saat 16.24.13’te elindeki bu cismi de fırlattığı, saat 16.24.21’de görüntüye giren üzerinde koyu renk mont ve pantolon ile beyaz spor ayakkabı bulunan sanık ...’ın elindeki cismi ön tarafa fırlattığı, bu sırada maktulün sokağa doğru yan vaziyette durduğu, saat 16.24.22’de maktulün yere düştüğü, sanığın ise hafif eğilerek maktule doğru baktığı, saat 16.24.26’da sanığın yere yığılan maktulün yanı başına gelerek maktulü kaldırmaya çalıştığı, 16.24.32 ile 16.24.45 saatleri arasında sanık ile çevrede bulunan kişilerin maktulü kaldırıp götürdükleri; olay yerinde bulunan bir internet kafeden alınan “kamera1” isimli güvenlik kamerası görüntülerinin incelenmesinde, kamera saatine göre 17.36.51’de kameranın karşı açısında bulunan erkek şahısların sokak içerisine doğru koştukları, ellerindeki taş ve cisimleri karşı tarafa fırlattıkları, sokak içerisine girdikleri, kameranın açısından çıktıkları, tekrar sokak içerisinde aynı grubun geriye doğru kaçtığı ve arkalarından taş atıldığı, saat 17.38.03’te grup içerisinde bulunan beyaz tişörtlü, koyu renk kot pantolonlu maktul ...’ın yerden almış olduğu taşı karşı sokak içerisinde fırlattığı ve çevredeki diğer şahısların da ellerindeki taş ve sopaları sokak içerisine attıkları, kendilerine doğru atılan taşlardan dolayı geri doğru gidip tekrar aynı sokak içerisine taş attıkları, saat 17.38.35’te maktul ...’ın yine aynı sokak içerisine taş attığı ve sokak içerisine doğru koştuğu, yerden eğilerek taş alıp tekrar sokak içerisine fırlattığı, saat 17.38.40’da sol elini havaya kaldırarak karşı tarafta bulunan kişilere parmağını sallayarak işaret yaptığı esnada yüzüstü yere düştüğü ve hemen arka tarafında bulunan mavi üst giyimli, beyaz spor ayakkabılı, siyah pantolonlu sanık ...’ın hemen yere düşen ...’ın yanına gittiği ve kafasının arkasında bir cismi geriye doğru çekip yere koyduktan sonra çevrede bulunan diğer kişilerle yere düşen maktulü kaldırdığı, saat 17.39.06’da kameranın görüş açısından çıktıkları; aynı internet kafeye ait “Kamera2” olarak adlandırılan görüntülerin incelenmesinde, saat 17.38.41’de kameranın görüş açısının sağ üst tarafında maktul ...’ın yere düştüğü ve yanına beyaz spor ayakkabılı, koyu kot pantolonlu sanık ...’in gelerek başından ince uzun bir cisim çekerek yere bıraktığının görüldüğü,</p>

<p>Trafik öğretmeni ve CD/DVD çözümleyici bilirkişi tarafından düzenlenen 04.08.2015 tarihli raporda; kamera görüş açısı ve çözünürlüğünün çok net olmaması sebebiyle sanık ...’in attığı cismin maktule çarptığına dair bir görüntünün olmadığı, sanık ile birlikte başka kişilerin de ellerinde taş ve cisimler fırlattığı, sanık ile birlikte beyaz gömlekli bir şahsın da elinin aynı anda havada olduğu, ama bu kişinin elinde cisim olup olmadığının bilinemediği, sanığın attığı cismin maktule çarpma ihtimali değerlendirildiğinde, sanığın elindeki cismi fırlatması ile yola bir cismin düştüğü, maktule atılan cismin sanık tarafından veya beyaz gömlekli şahıs tarafından atılmış olabileceği, beyaz gömlekli şahsın olay sonrası şüpheli hareketlerinin olması sebebi ile dikkat çektiği, herkesin yere düşen maktulün yanına gittiği hâlde beyaz gömlekli şahsın elini başına koyarak arkasını döndüğü ve uzaktan olayı izlemeye devam ettiği, bu kişinin maktulün yerinden kaldırılıp kulübe gibi yere götürüldüğü sırada maktulün yanına geldiği, maktule isabe eden cismin kameranın görüş alanına girmeyen başka şahıslar tarafından da atılmış olabileceği, maktule yakın ve net bir görüntünün bulunmadığı, diğer CD'nin de kırık olması sebebi ile açılamadığının belirtildiği,</p>

<p>21.08.2015 tarihli bilirkişi raporunda; izlenen görüntüler üzerinde uygun programlar aracılığıyla iyileştirme, renklerin ters çevrilmesi, parlaklık, keskinlik ayarları değiştirme işlemleri uygulanarak yapılan incelemede, sanık ...’in sağ elinde ince uzun bir cisim tuttuğu ve sonrasında bu cismi fırlattığına kanaat getirildiği, ancak fırlatmış olduğu cismin maktulün başına isabet edip etmediğinin tespit edilemediği, mevcut kamera kaydının net olmayışı ve fırlatılan cismin hızı itibaryla tespit edilmesinin teknik olarak mümkün olmayacağı, atılan cismin elden çıkış anı ve maktulün kafasına saplanma anı görüntülenemediğinden cismin başka bir şahıs tarafından atılmış olabileceği ihtimalinin de bulunduğu, görüntülerin tam anlamıyla net olmayışı, geçişlerin çok hızlı olması ve grubun kalabalık olması sebebiyle maktulün başına saplanarak ölümüne neden olan cismi fırlatan şahsın tespit edilemediği ve teşhise elverişli net görüntüler elde edilemediğinin belirtildiği,<br />
Sanık müdafisi tarafından dosyaya ibraz edilen ve Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Ana Bilim Dalında görevli Prof. Dr. İlhan Üzülmez tarafından düzenlenen hukuki mütalaada; sanık ...’ın asıl hedefinin Kobani olaylarını protesto eden gruptakilere müdahale etmek olduğu, bu nedenle bu gruptaki kişilere yönelik işlemiş olduğu fiil bakımından olası bir kastının olduğu, buna karşılık birlikte hareket ettiği gruptaki kişilere karşı olası da olsa bir kastından bahsetmenin mümkün olmadığı, zira bu kişileri olası da olsa hedef alan bir davranışının bulunmadığı, asıl amacını oluşturan fiilin icrası sırasında fiili gerektiği gibi icra edememesi hâlinde birlikte hareket ettiği şahıslardan birinin isabet alabileceğini, bunun sonucunda yaralanabileceğini veya ölebileceğini öngörmesi gerekirken öngöremediği bir durumun mevcut olduğu, bu nedenle sanığın ancak taksirinin varlığından söz edilebileceği, sanığın taksirle ölüme sebebiyet vermek suçundan sorumlu tutulması gerektiğine dair açıklamarda bulunulduğu,</p>

<p>Anlaşılmaktadır.</p>

<p>Mağdur ... Kollukta; maktul ...’ın eşi olduğunu, maktulün kuaför dükkânı işlettiğini, Kurban Bayramı'nın son günü olan 07.10.2014 tarihinde aile dostlarını ziyarete gittiğini, maktul ile saat 15.30 sıralarında cep telefonuyla görüştüklerini, bu görüşmeden kısa bir süre sonra maktulün kendisini arayarak “Sakın Sultanbeyli’ye gelmeyin, buralar birbirine karıştı” diyerek kendisini uyardığını, saat 16.30-17.00 sıralarında eşini aradığını ancak ulaşamayınca kuşkulandığını, bir süre sonra tekrar aradığında telefonu tanımadığı bir erkeğin açtığını ve maktulün yaralandığını söylediğini, görüştüğü bu kişinin telefonda ismini söylediğini ancak olayın şoku ile unuttuğunu, maktulün başının arka kısmından yaralandığını öğrendiğini, ancak olayın nasıl gerçekleştiğini ve maktulün kim tarafından öldürüldüğünü bilmediğini, maktulün ölümüne neden olan şahıs ya da şahıslardan şikâyetçi olduğunu,</p>

<p>Mahkemede; sanığın kasıtlı olarak hareket etmediğini düşündüğünden şikâyetçi olmadığını, olay nedeniyle maddi ve manevi bütün zararlarının sanık tarafından karşılandığını,</p>

<p>Tanık Aykut Çiftçi aşamalarda; 07.10.2014 tarihinde saat 15.30 sıralarında Sultanbeyli merkezde genellikle doğu kökenli vatandaşlardan oluşan eylemci grup tarafından IŞİD örgütü aleyhine protesto eylemleri yapıldığını, eylemcilerin her tarafı yakıp yıktıklarını, yaklaşık 300-400 kişilik bir grup olduklarını, eylemcilerin yaptıklarını tasvip etmeyen karşıt görüşlü bir grubun toplanmaya başladığını, her iki grup arasında tartışma ve taşlamalar yaşandığını, karşılıklı taşlamalar sırasında maktul ...’ın bir anda yere yığıldığını, ne olduğunu anlamadığını, orada bulunan dört kişinin maktulü iş yerine getirdiklerini, maktulün başının arkasında açılma gördüğünü ve buradan kan aktığını, iş yerinde bulunan bir müşterisinin aracıyla hemen maktulü hastaneye kaldırdıklarını, demir çubuk görmediğini, maktule isabet eden cismin ne olduğunu ve kimin attığını bilmediğini,</p>

<p>Tanık ... aşamalarda; 07.10.2014 tarihinde evinde bulunduğu sırada otopark sahibinin kendisini arayarak toplumsal olaylar yaşanması nedeniyle aracının zarar görmemesi için aracını otoparktan almasını istediğini, hemen evden çıkıp otoparka gittiğini, kendilerine taş atıldığını, aracına binip otoparktan çıkacağı sırada bir kişinin yerde yattığını ve iki kişinin de yanında bulunduklarını gördüğünü, hemen yaralı şahsı yanındaki kişilerle aracına bindirerek hastaneye götürdüğünü, hastaneye giderken telefonla yaralı kişinin yakınlarıyla görüştüğünü, yaralı kişinin başına saplanmış demir çubuk görmediğini ancak başının arkasında açılma olduğunu ve buradan kan geldiğini,</p>

<p>İfade etmişlerdir.</p>

<p>Kollukta susma hakkını kullanan sanık ... Savcılıkta ve Sulh Ceza Hâkimliğinde müdafi eşliğinde benzer şekilde; Sultanbeyli'de bulunan bir lunaparkta işçi olarak çalıştığını, olay günü saat 17.00 sıralarında Sultanbeyli ilçesi, Mehmet Akif Mahallesi, Fatih Bulvarı, Mustazaf Sokak ile Yılmaz Sokağın kesişiminde BDP'li bazı kişilerin Kobani eylemlerini protesto etmek amacı ile korsan gösteri yaptıklarını, bu şahısların orada bulunan araçlara, dükkân vitrinlerine zarar verdiklerini görünce bu şahıslara karşı koyan gruba katıldığını, lunaparktan çıkarken orada bulunan bir inşaattan demir çubuk aldığını ancak olay yerine gittiğinde bu demir çubuğu kenarda bulunan çimenliğe attığını, eline taş alıp savurduğunu, attığı taşın kime isabet ettiğini ya da isabet edip etmediğini bilmediğini, BDP'li kalabalığın bulunduğu yöne doğru attığını, tam bu sırada kendisinin de içinde bulunduğu grupta yer alan ve 4-5 metre kadar önünde duran maktulün yere yığıldığını, hemen yanına gidip çevreden yardım istediğini, maktulün başının arkasında demir çubuk olup olmadığını hatırlamadığını, etrafta bulunanlara bağırıp yardım isteyerek maktulün hastaneye kaldırılmasını sağladığını, elinde bulunan demir çubuğu maktule doğru fırlatmadığını, maktulün ne şekilde yaralanıp yere düştüğünü bilmediğini, elindeki taşı da ileri attığını düşündüğünü, olayı bu şekilde kabul ettiğini, kamera görüntülerindeki tespit edilen kişinin kendisi olduğunu, elindeki taşı fırlatırken görüntülendiğini, daha sonra maktulün yanına gidip yardım eden kişinin de kendisi olduğunu, üzerinde bulunan ve kendisine gösterilen mont ve ayakkabıların kendisine ait olduğunu, daha doğrusu görüntülerdeki şahsın kendisi olup olmadığı konusunda kesin bir kanaate varamadığını, çünkü görüntülerin küçük olduğunu, atılı suçlamayı kabul etmediğini, yanında bulunan şahısların elinde de demir çubuk olduğunu, maktulü tanımadığını, insanlık olsun diye yardım etmek için yanına gittiğini,</p>

<p>Mahkemede bu ifadelerinden farklı ve ek olarak; karşı tarafın bölücü sloganlar attıklarını, kendilerin de "Vatan bölünmez" diye bağırdıklarını, karşı gruptan kendilerine atılan taş ve demir çubukları alıp geri karşı gruba doğru attıklarını, o sırada yerde maktulü gördüğünü, başında bir demir çubuk olduğunu, maktulün yerde kanlar içinde yattığını, kimsenin kimseye kastı olmadığını, demir çubuğun kendisinden de karşı taraftan da gelmiş olabileceğini, karşı taraftan atılan demir çubuğun bir ara eline geldiğini ve ileri doğru fırlattığını, maktule değdiğini görmediğini, kimseyi öldürme kastının olmadığını, demir çubuğu maktulün başından kendisinin çıkardığını, demir çubuğu fırlattıktan sonra 5 saniye geçmeden maktulün yere yığıldığını, suçlamayı kabul etmediğini,</p>

<p>Savunmuştur.</p>

<p>5237 sayılı TCK’nın “Kasten Öldürme” başlığı altında düzenlenen 81. maddesi;<br />
"Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır”,<br />
“Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama” başlıklı 87. maddesinin 4. fıkrası ise;<br />
“Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, yukarıdaki maddenin birinci fıkrasına giren hâllerde sekiz yıldan oniki yıla kadar, üçüncü fıkrasına giren hâllerde ise oniki yıldan onaltı yıla kadar hapis cezasına hükmolunur”,<br />
Şeklinde hükümler içermektedir.<br />
Konuya ilişkin TCK'nın 87. maddesinin gerekçesinde ise; “Dördüncü fıkrada, kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmiş olması hâline ilişkin hükme yer verilmiştir. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış bu kasten yaralama hâllerinde, failin bu ağır neticeden sorumlu tutulabilmesi için, ‘Genel Hükümler Kitabı’nda yer alan netice sebebiyle ağırlaşmış suçlara ilişkin hükümler, burada da geçerlidir” açıklamasına yer verilmiştir.<br />
765 sayılı TCK’da objektif sorumluluk esasına dayanan düzenlemelere yer verilmiş iken, 5237 sayılı TCK’da objektif sorumluluk esası benimsenmemiştir. Suçu, “kanunda tanımlanmış bir haksızlık” olarak öngören yeni suç teorisinde, bir hareketi yapan kişi, bu hareketin tüm sonuçlarından her şartta sorumlu tutulmamakta, bir başka anlatımla “kusursuz sorumluluk” terk edilmiş olmaktadır. (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 8. Bası, s.161)<br />
765 sayılı TCK’daki objektif sorumluluk esasının yerine 5237 sayılı TCK’da haksızlığın bir gerçekleştirilme şekli olarak kast-taksir kombinasyonuna, yani netice sebebiyle ağırlaşmış suçlara yer verilmiştir. Bu nedenle uyuşmazlığın çözümü için, 5237 sayılı TCK’nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde, suçun manevi unsurları arasında gösterilen kast-taksir kombinasyonu, yani netice sebebiyle ağırlaşmış suç üzerinde durulmalıdır.<br />
5237 sayılı TCK’nın “Netice sebebiyle ağırlaşmış suç” başlıklı 23. maddesi;<br />
“(1) Bir fiilin, kastedilenden daha ağır veya başka bir neticenin oluşumuna sebebiyet vermesi halinde, kişinin bundan dolayı sorumlu tutulabilmesi için bu netice bakımından en azından taksirle hareket etmesi gerekir” şeklindedir.</p>

<p>Buna göre; failin gerçekleştirdiği bir eylemde, kastettiğinden daha ağır veya başka bir sonucun meydana gelmesi hâlinde, sorumlu tutulabilmesi için netice bakımından en azından taksirle hareket etmiş olmasının kabulü gerekmektedir. Fail, bu sonucun meydana gelmesinden taksirle bile sorumlu tutulamıyorsa, objektif sorumluluğun kaldırılmasının doğal bir sonucu olarak, sadece nedensellik bağının bulunuyor olması, neticeden sorumlu tutulması için yeterli olmayacaktır.<br />
Öğretide, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçun, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç ve görünüşte ya da gerçek olmayan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç olarak iki farklı şeklinin bulunduğu kabul edilmektedir. Gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda, failin hareketi sonucunda kastettiğinden daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla bağımsız bir suç tipi ortaya çıkmaktadır. Örneğin, yaralama suçunda mağdurun ölmesi, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hâlidir. Görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda ise, failin hareketi sonucunda suçun oluşması için aranan neticeden başka, niteliği de farklı olan daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla temel suç niteliği aynı kalmakla beraber yalnızca ceza ağırlaştırılmaktadır. Örneğin, cinsel saldırı suçunda mağdurun bitkisel hayata girmesi, görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hâlidir. (Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, 5. Bası, İstanbul 2015, s. 286 vd; Mehmet Emin Artuk, Ahmet Gökcen, A.Caner Yenidünya, TCK Şerhi, Turhan Kitabevi, Ankara 2009, c 3, s. 2484 vd.)<br />
5237 sayılı TCK’nın 23. maddesinde düzenlenmiş bulunan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suça ilişkin genel kuralın, özel hükümler arasında kendisine yer bulduğu maddelerin başında gelen TCK’nın 87. maddenin 4. fıkrasına göre, gerçekleştirilen kasten yaralama eylemi TCK’nın 86. maddesinin 1. fıkrası veya 1. fıkrası ile birlikte</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>3. fıkrası kapsamında bulunur ve bunun sonucunda da ölüm meydana gelirse, en azından taksirle hareket etmiş olmak şartıyla faile belirtilen cezaların verileceği öngörülmektedir.</p>

<p>Kasten yaralama sonucu mağdurun ölmesine ilişkin TCK'nın 87. maddesinin 4. fıkrasının uygulanması için;</p>

<p>a- Failin yaralama kastı ile hareket etmesi,</p>

<p>b- Mağdurun TCK’nın 86. maddesinin birinci maddesi kapsamında yaralanmış olması veya 86. maddenin birinci fıkrası kapsamındaki yaralama fiilinin üçüncü fıkra da ihlal edilmek suretiyle gerçekleştirilmesi,</p>

<p>c- Failin eylemi ile arasında illiyet bağı bulunacak şekilde mağdurun ölmesi,</p>

<p>d- Failin meydana gelen ölüm sonucuna ilişkin en az taksir derecesinde bir kusurunun bulunması,</p>

<p>Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekir.<br />
Buna göre, fail mağduru yaralamak amacıyla hareket etmeli, mağdurun yaralanacağını bilmeli ve bu sonucu istemelidir. Bununla birlikte fail mağdurun yaralanmasını değil de, ölmesini istemiş ve ölüm meydana gelmiş ise bu durumda kasten öldürmeden sorumlu tutulacaktır.</p>

<p>Madde metnine göre faile verilecek ceza belirlenirken kasten yaralama suçunun düzenlendiği TCK'nın 86. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarına yollama yapılmıştır. O hâlde, mağdurun basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek dereceden daha ağır şekilde yaralanması gerekmektedir. Anılan maddenin 2. fıkrasında karşılığını bulan basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde meydana gelen yaralamalarda 87. maddenin 4. fıkrası uygulanamayacaktır.<br />
Üçüncü şart olarak mağdurun ölmesi ve failin eylemi ile mağdurun ölümü arasında uygun nedensellik bağının bulunması gerekir.</p>

<p>Son olarak, failin meydana gelen bu ölüm sonucundan, en az taksir derecesinde bir kusurunun bulunması gerekir.</p>

<p>Diğer yandan, 5237 sayılı TCK’nun “Kasten öldürme” başlığı altında 81. maddesinde düzenlenen suçun manevi unsuru öldürme kastı iken, 87. maddesinin 4. fıkrasına düzenlenen yaralama sonucunda ölüme neden olma suçunun manevi unsuru yaralama kastıdır. O hâlde, kasten öldürme suçu ile kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçu arasındaki ayırıcı kriterlerden en önemlisi manevi unsur farklılığı olacaktır. Dolayısıyla suçun vasıflandırılmasından önce çözülmesi gereken konu, failin kastının öldürmeye mi, yoksa yaralamaya mı yönelik olduğuna ilişkindir.<br />
5237 sayılı TCK'nın "Kast" başlıklı 21. maddesi;<br />
"(1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.<br />
(2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir" şeklinde düzenlenerek maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde doğrudan kast, ikinci fıkrasının birinci cümlesinde de olası kast tanımlanmıştır.</p>

<p>Olası kastın tanımlandığı TCK’nın 21. maddesinin 2. fıkrasının gerekçesinde; “...Olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir. Diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir. Mevzuatımıza giren yeni bir kavram olan olası kastla ilgili uygulamadan bazı örnekler vermek yararlı olacaktır.</p>

<p>Yolda seyreden bir otobüs sürücüsü, trafik lambasının kendisine kırmızı yanmasına rağmen, kavşakta durmadan geçmek ister; ancak kendilerine yeşil ışık yanan kavşaktan geçmekte olan yayalara çarpar ve bunlardan bir veya birkaçının ölümüne veya yaralanmasına neden olur. Trafik lambası kendisine kırmızı yanan sürücü, yaya geçidinden her an birilerinin geçtiğini görmüş; fakat, buna rağmen kavşakta durmamış ve yoluna devam etmiştir. Bu durumda otobüs sürücüsü, meydana gelen ölüm veya yaralama neticelerinin gerçekleşebileceğini öngörerek, bunları kabullenmiştir.</p>

<p>Düğün evinde törene katılanların tabancaları ile odanın tavanına doğru ardı ardına ateş ettikleri sırada, bir kişinin aldığı alkolün de etkisi ile elinin seyrini kaybetmesi sonucu, yere paralel olarak yaptığı atışlardan bir tanesinden çıkan kurşun, törene katılanlardan birinin alnına isabet ederek ölümüne neden olur. Bu örnek olayda kişi yaptığı atışlardan çıkan kurşunların orada bulunan herhangi birine isabet edebileceğini öngörmüş; fakat, buna rağmen silâhıyla atışa devam etmiştir. Burada da fail silâhıyla ateş ederken ortaya çıkacak yaralama veya ölüm neticelerini kabullenmiştir.</p>

<p>Verilen bu örneklerde kişinin olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerekir.” şeklinde açıklamalara yer verilmiş ve olası kasta ilişkin örnek olaylar gösterilmiştir.<br />
Buna göre, doğrudan kast; öngörülen ve suç teşkil eden fiili gerçekleştirmeye yönelik irade olup, kanunda suç olarak tanımlanmış eylemin bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi ile oluşur. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesi hâlinde doğrudan kastla hareket etmiş olacak, buna karşın işlemiş olduğu fiilin muhtemel bazı neticeleri meydana getirebileceğini öngörmesine ve bu neticelerin gerçekleşmesini mümkün ve muhtemel olarak tasavvur etmesine rağmen muhtemel neticeyi kabullenerek fiili işlemesi hâlinde olası kast söz konusu olacaktır.</p>

<p>Olası kast ile doğrudan kast arasındaki farkı ortaya koyan en belirgin unsur, doğrudan kasttaki bilme unsurudur. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini biliyorsa doğrudan kastla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Yine failin hareketiyle hedeflediği doğrudan neticelerle birlikte, hareketin zorunlu veya kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sonuçları da, açıkça istenmese dahi doğrudan kastın kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bir kısım neticeleri de doğurması muhakkak ise, failin bu sonuçlar açısından da doğrudan kastla hareket ettiği kabul edilmelidir.</p>

<p>Olası kastı doğrudan kasttan ayıran diğer ölçüt; suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşmesinin muhakkak olmayıp muhtemel olmasıdır. Fail, böyle bir durumda muhakkak değil ama, büyük bir ihtimalle gerçekleşecek olan neticenin meydana gelmesini kabullenmekte ve "olursa olsun" düşüncesi ile göze almakta; neticenin gerçekleşmemesi için herhangi bir çaba göstermemektedir. Olası kastta fiilin kanunda tanımlanan bir sonucun gerçekleşmesine neden olacağı muhtemel görülmesine karşın, bu neticenin meydana gelmesi fail tarafından kabul edilmektedir.</p>

<p>5237 sayılı TCK'nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde "kanunda tanımlanmış haksızlık" olarak ifade edilen suç; kural olarak ancak kastla, kanunda açıkça gösterilen hâllerde ise taksirle de işlenebilir. İstisnai bir kusurluluk şekli olan taksirde, failin cezalandırılabilmesi için mutlaka kanunda açık bir düzenleme bulunması gerekmektedir. 5237 sayılı TCK'nın 22/2. maddesinde taksir; "Dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir" şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>Taksirli suçlarda, gerek icrai, gerekse ihmali hareketin iradi olması ve meydana gelen neticenin öngörülebilir olması gerekmektedir. İradi bir davranış bulunmadığı takdirde taksirden bahsedilemeyeceği gibi, öngörülemeyecek bir sonucun gerçekleşmesi hâlinde de failin taksirli suçtan sorumluluğuna gidilemeyecektir.<br />
Sonucun gerçekleşmesinde mağdurun taksirli davranışının da etkisinin olması hâlinde, diğer taksirli davranış nedensellik bağını kesmediği sürece bu durum, failin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı gibi, taksirin niteliğini de değiştirmeyecektir. Türk Ceza Kanunu'nda kusurun derecelendirilmesi suretiyle herhangi bir ceza indirimi söz konusu olmadığından, bu hâl ancak temel cezanın tayininde dikkate alınabilecektir.</p>

<p>Türk Ceza Kanunu'nda taksir; "basit" ve "bilinçli" taksir olarak ikili bir ayrıma tabi tutulmuş, 22. maddesinin üçüncü fıkrasında bilinçli taksir; "Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi" şeklinde tanımlanmış, bu hâlde taksirli suça ilişkin cezanın üçte birden yarıya kadar arttırılacağı öngörülmüştür.</p>

<p>Basit taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayırdedici ölçüt; taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörmemesi, bilinçli taksir hâlinde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır.</p>

<p>Bilinçli taksirde gerçekleşen sonuç, fail tarafından öngörüldüğü hâlde istenmemiştir. Gerçekten neticeyi öngördüğü hâlde, sırf şansına veya başka etkenlere, hatta kendi beceri veya bilgisine güvenerek hareket eden kimsenin tehlikelilik hâli, bunu öngörememiş olan kimsenin tehlikelilik hâli ile bir tutulamayacaktır. Neticeyi öngören kimse, ne olursa olsun bu sonucu meydana getirecek harekette bulunmamakla yükümlüdür.</p>

<p>Türk Ceza Kanunu'nun 21. maddesinin ikinci fıkrasında; "Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi" şeklinde tanımlanıp başkaca ayırıcı unsura yer verilmeyen olası kast ile aynı Kanun'un 22. maddesinin üçüncü fıkrasında; "Kişinin, öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır" biçiminde tanımlanan bilinçli taksirin karıştırılacağı hususu öğretide dile getirilmiş, kanun koyucu da madde metninde yer vermediği "kabullenme" ölçüsünü aynı maddenin gerekçesinde; "Olası kast halinde suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşeceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir, diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir" şeklinde açıklamak suretiyle, olası kastı bilinçli taksirden ayıracak kıstası ortaya koymuştur.</p>

<p>Kast, olası kast, bilinçli taksir ve taksir arasındaki ilişkiyi kısaca özetlemek gerekirse; gerçekleşmesi muhakkak görünen neticenin failce bilinmesi ve istenmesi hâlinde doğrudan kast, öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesine kayıtsız kalınması durumunda olası kast, öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesinin istenmemesine rağmen neticenin meydana gelmesinin engellenemediği ahvalde bilinçli taksir, öngörülebilir neticenin özen yükümlülüğüne aykırı hareket edilmiş olması nedeniyle öngörülmediği hâllerde ise basit taksir söz konusu olacaktır.</p>

<p>Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;<br />
07.10.2014 tarihinde, saat 16.00 sıralarında İstanbul ili, Sultanbeyli ilçesinde Suriye Kobani bölgesinde IŞİD adlı silahlı terör örgütünün yaptığı eylemleri protesto etmek isteyen kalabalık bir grubun izinsiz gösteri yapmaya başladığı, bir süre sonra protestocu gruba tepki olarak karşıt görüşlü başka bir grubun toplandığı, sokakta her iki grup arasında sözlü sataşma ve karşılıklı olarak taş, sopa, plastik kasa ve demir parçası gibi cisimlerin atılmaya başladığı, sanık ... ile maktul ...’ın da izinsiz gösteri yürüyüşü yapan gruba tepki olarak oluşan karşıt görüşlü diğer grup içerisinde yer aldıkları, olaylar esnasında sanık ...’in eline geçirdiği demir çubuğu protestocu kalabalığa doğru fırlattığı ancak demir çubuğun 5-10 metre önünde kendisiyle aynı grupta yer alan maktul ...’ın başının arkasına saplandığı, bunu gören sanık ...’in hemen yere yığılan maktul ...’ın yanına gittiği ve maktulün başının arkasındaki demir çubuğu çekerek çıkardığı, sanık ve çevrede bulunanlar tarafından hastaneye kaldırılan maktulün 15.10.2014 tarihinde küt kafa travmasına bağlı kafatası kırığı ile birlikte beyin kanaması ve beyin doku harabiyetinden kaynaklanan komplikasyonlar sonucu öldüğü olayda; kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçunun oluşabilmesi için diğer unsurların yanında failin yaralama kastı ile hareket ederek doğrudan hedef aldığı belirli bir kişiye yönelik davranışta bulunması gerektiği göz önüne alındığında, içerisinde yer aldığı gruptan herhangi birisini yaralamaya yönelik kastının olmadığı hususunda tereddüt bulunmayan sanık ...’in eyleminin, kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçunu oluşturmadığı anlaşılmaktadır. Kalabalık bir grubun ortasında yer alan sanığın, atış hızı ve yönü ile cismin ağırlığına göre, karşı gruba doğru fırlattığı demir çubuğun kendi grubunun önünde yer alan kişilerden birisine de isabet edebileceğini, bu durumda muhtemel bazı neticelerin meydana gelebileceğini öngörmesine rağmen muhtemel neticeyi kabullenerek fiili işlediği anlaşıldığından olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Zira sanığın fırlattığı demir çubuğun gerek kendi grubunda gerekse karşı grupta bulunan insanlardan birine isabet edebileceği ihtimali bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle sanığın göze aldığı veya kabullendiği netice, fırlattığı demir çubuğun kendi grubu veya karşı gruptan birisine isabet etmesi, bu kişinin de ölmesi veya yaralanmasıdır. Bu durumda meydana gelen muhtemel neticenin ağırlığına göre sanığın sorumluluğu belirlenecektir. Şayet, maktul ... ölmeyip de sadece yaralanmış olsaydı sanığın, doğrudan kastla yaralama suçundan değil de olası kastla yaralama suçundan sorumlu tutulması gerekirdi. Ancak somut olayda olduğu gibi ölüm neticesinin meydana gelmesi durumunda ise, kabullenilen ve öngörülebilen muhtemel neticenin gerçekleşmiş olması ve Türk Hukuk sisteminde yerleşik hâle gelen "olası kast netice ile belirlenir" kuralı karşısında sanığın eyleminin olası kastla öldürme suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.</p>

<p>Öte yandan aşağıda yer verilen karşı oy yazısında bir taraftan karşı grupta yer alan kişilerin hedef alınmasının aynı grupta yer alan kişiyi kapsamadığı ve bu nedenle TCK'nın 87/4. maddesinin uygulanamayacağı kabul edilirken, diğer taraftan karşı gruba yönelik umursamazlığın aynı gruptaki kişiyi de kapsadığının kabul edilmesi suretiyle çelişkiye düşüldüğü, Ceza Genel Kurulunun 25.02.2014 tarihli ve 765-92 sayılı kararındaki içtihada aykırı davranıldığı ve sanığın neticenin meydana gelmemesi için azami gayret sarf etmesine rağmen neticenin meydana gelmesini engelleyemeyerek kendi arkadaşının ölümüne neden olmasından ibaret eyleminin, bilinçli taksirle ölüme neden olma suçunu oluşturduğu belirtilmiş ise de; her şeyden önce Ceza Genel Kurulunun 25.02.2014 tarihli ve 765-92 sayılı kararındaki annesinin arkasına saklanan kızına yumruk vurmak isteyen sanığın, kontrolsüz biçimde savurduğu yumruğun karşısında bulunan annesine isabet etmesi nedeniyle annesinin ölümüne yol açtığı olayda, sanığın olası kastla hareket ettiğinin kabulü mümkün değildir. Zira, sanığın kızına savurduğu şiddetli yumruğun, o esnada kızının önünde duran ve kızıyla bitişik hâlde bulunan annesine de isabet etmesi muhtemel değil muhakkak bir netice olduğundan sanığın doğrudan kastla hareket ettiği kabul edilmiştir. Önündeki belirlediği hedefe yönelik doğrudan yaralama kastıyla hareket eden sanığın eylemi ile meydana gelen ölüm neticesi arasında illiyet bağı bulunduğundan sanığın TCK'nın 87/4. maddesine göre sorumlu tutulmasında bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Bu nedenle somut olayda sanığın olası kastla hareket ettiği, başka bir ifadeyle demir çubuğu savurduğu sırada hedef aldığı belirli, somut bir kişi olmadığından TCK'nın 87/4. maddesinin uygulanma koşulları oluşmamıştır. Karşı oy yazısındaki diğer düşünceye gelince; somut olayda, sanığın elindeki demir çubuğu havaya fırlatırken gerek karşı grubu gerekse kendi grubunu hedef alması, olası kastla hareket edip etmediğinin tespiti bakımından ele alınabilecek bir kriter değildir. Burada önemli olan husus, sanığın havaya fırlattığı demir çubuğun yönüne göre düşeceği yerde bir insanın olması ve demir çubuğun -tıpkı düğünde havaya ateş edilen mermi gibi- bu insanlardan herhangi birisine isabet etme ihtimalinin bulunmasıdır. İhtimal dâhilinde olan ve kayıtsız kalınan neticelerden herhangi biri meydana geldiği anda sanığın sorumluluğu da meydana gelen bu neticeye göre belirlenecektir. Son olarak, karşı oy yazısında sanığın karşı grupta yer alan kalabalığa doğru fırlattığı demir çubuğun, kendisiyle aynı gruptaki kişilerin üzerine düşeceğini öngörmesine rağmen neticenin meydana gelmemesi için azami gayret gösterdiği ve meydana gelen neticeyi de istemediği iddia edilmiş ise de, dosya kapsamı ve kamera görüntülerine göre sanığın meydana gelen neticeyi engellemek için gayret gösterdiğine dair bir belirleme yapmak mümkün değildir. Zira görüntülerden de anlaşılacağı üzere, sanık eline aldığı demir çubuğu, pervasız ve kayıtsız bir şekilde rastgele karşı gruba doğru fırlatmış ancak 5-10 metre önünde yer alan kendi grubundaki maktulün yaralanmasına neden olmuştur. Sanığın, maktulü yaraladıktan sonraki ölüm neticesini engellemeye yönelik davranışları ise, olası kastla hareket ettiği sonucunu değiştirmeyecek, ancak maktulün ölmemesi hâlinde daha hafif bir suç olan olası kastla yaralama suçundan sorumlu olmasını sağlayabilecek olup hâkimin TCK'nın 62. maddesinin uygulanması açısından göz önüne alabileceği bir durumdur. Karşı oy yazısında olduğu gibi sanığın meydana gelen ölüm neticesini istemediği ancak öngördüğü hususunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Tıpkı düğünde havaya ateş edip de yakın bir akrabasının ölümüne neden olan fail gibi, sanığın da meydana gelen neticeyi istediğini kabul etmek, sanığın olası kastla değil de doğrudan kastla hareket ettiği anlamına gelmektedir. Burada karşı oydakinden farklı düşünülen husus, sanığın kendi iradesiyle sonuçlarını öngörerek havaya fırlattığı demir çubuğun, herhangi bir insana isabet edebilme ihtimalini göze alıp neticenin meydana gelmesine kayıtsız kalması, "olursa olsun" düşüncesiyle hareket etmesidir. Kayıtsız kalınan sonuçlar içindeki en ağırı olan ölüm neticesi meydana geldiğinden "olası kast netice ile belirlenir" kuralı gereğince sanığın olası kastla ölüme neden olma suçundan sorumlu tutulmasında, herhangi bir çelişki ve önceki Ceza Genel Kurulu kararlarına aykırılık bulunmamaktadır.<br />
Bu itibarla, sanığın eyleminin olası kastla öldürme suçunu oluşturduğuna dair Özel Dairenin bozma kararı isabetli olup haklı nedene dayanmayan Yargıtay</p>

<p>Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.</p>

<p>Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyeleri ... ve ...;<br />
"Sanık ... ASLAN'ın, Suriyenin Kobani bölgesinde; İŞID yasa dışı silahlı terör örgütünün yaptığı eylemleri protesto etmek amacıyla toplanarak çevrede bulunan işyerlerine zarar veren gruba karşı tepki göstermek amacıyla toplanan karşı gruba katılarak çevredeki inşaat alanından bulduğu demir parçasını, karşı görüşlü grubun üzerine fırlatmak isterken, elinden çıkan demir parçasının yanlışlıkla kendi grubu içerisinde yer alan 5-10 metre önündeki ...'ın kafasına isabet ederek ölümüne sebebiyet vermesinden ibaret eylemi olası kastla adam öldürmek şeklinde niteleyen Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur.<br />
Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümü için öncelikle kastın unsurları açıklandıktan sonra 'taksir-bilinçli taksir ve olası kast' hükümleri irdelenerek, somut olayda yargılamaya konu edilen eylemden dolayı TCK'nın 21/2, 22/3, 87/4. maddelerinde tanımlanan koşullardan hangisinin gerçekleştiğinin doktrinde benimsenen görüşlerden yararlanılarak Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu ve çeşitli dairelerin benzer olaylardaki içtihatları ışığında belirlenmesi gerekmektedir.</p>

<p>Prof. Dr. Kayıhan İÇEL;<br />
Çağdaş ceza hukukunun temel kavramı niteliğine sahip bulunan 'kusurluluk' bir bakıma kast kavramı ile bütünleşmiştir. Bunun nedeni, diğer kusur türlerinin ceza hukukundaki sorumluluk sisteminde ancak istisnai durumlarda dikkate alınabilmeleridir. Bu yönden, çağdaş ceza hukukunun suç ve ceza politikasında 'eylemin kusurlu olması' ilkesi istisnai durumlar dışında 'eylemin kasten işlenmiş olması' ilkesi seklinde anlaşılır.</p>

<p>Kastın dışındaki kusur türleri ceza sorumluluğunda istisnai olduğu içindir ki, bunların uygulamasında genişletici yorumlardan kaçınılması gerekir. Örneğin; taksir, bilinçli taksir, ikinci derece doğrudan kast ile ilgili uygulamalarda genişletici sonuçlara gidilmemelidir.<br />
Kastın unsurları;</p>

<p>1- Öngörme Unsuru<br />
Failin kasten hareket etmiş sayılabilmesi için, sonuç alt unsuru da dâhil olmak üzere yasal tanımda yer alan tüm unsurları öngörmüş, yani onları bilmiş olması gerekir. Taksirin esas şeklini oluşturan bilinçsiz taksirle kast arasında bu yönden önemli fark bulunmaktadır.</p>

<p>2-İsteme (İrade) Unsuru<br />
Bir şeyin bilinmiş olması, o şeyin aynı zamanda istenmiş olduğunu göstermez. Yani, öngörme, aynı zamanda isteme anlamına gelmez. Bu nedenle, failin kasten hareket ettiğini söyleyebilmek için, basta kanunda tanımlanan sonuç alt unsuru olmak üzere, öngördüğü tüm hususları aynı zamanda istemiş olması gerekir. Failin öngördüğü ile istediği arasında bir uygunluk varsa, yani öngördüğü sonuca ulaşmak için iradesini harekete geçirmişse, kastı oluşmuş sayılır ve bundan dolayı sorumlu tutulur. Ancak, failin iradi eyleminden yine iradi olan asıl sonucun dışında ikinci derece sonuçlar da gerçekleşebilir. Böyle bir durumda, bu ikinci derecedeki sonuçların da failin iradesi kapsamına girip girmedikleri sorununun çözümlenmesi gerekir. Bu konuda varılacak sonuç, ikinci derecedeki sonuçlardan dolayı failin kasten mi, yoksa taksirle mi sorumlu tutulacağının belirlenmesinde büyük önem taşır.</p>

<p>Netice Sebebiyle Ağırlaşmış Suçlardan Sorumluluk;<br />
Ceza hukukunda, istisna oluşturan taksir dışında, kural, kişinin öngördüğü ve gerçekleştirmek istediği sonuçtan sorumlu tutulmasıdır. Hareketin iradi olması, sonucunda iradi olduğunu göstermez; failin kastettiğinden daha ağır bir sonuç gerçekleşebileceği gibi, niteliği farklı olan daha ağır bir suç da gerçekleşmiş olabilir. İşte, bu gibi durumlarda fail kastetmediği ağır sonuçtan sorumlu tutuluyorsa, sonuç nedeniyle ağırlaşmış suç adı verilen özel bir sorumluluk durumu karşımıza çıkar. Böyle bir sorumluluk için kusurluluk dışındaki ön koşullar, hareketin iradi olması, iradi hareketin istenmeyen bir sonuç meydana getirmesi, istenmeyen sonuç ile iradi hareket arasında nedensellik bağının bulunması gerekir. Kusurluluk açısından ise, durumun değişik olasılıklara göre değerlendirilmesi gerekir.<br />
5237 sayılı TCK'nın 23. maddesinde 'Bir fiilin kastedilenden daha ağır veya başka bir neticenin oluşumuna sebebiyet vermesi halinde; kişinin bundan dolayı sorumlu tutulabilmesi için bu netice bakımından en azından taksirle hareket etmesi gerekir' şeklindeki düzenleme Prof. Dr. Kayıhan İÇEL tarafından; TCK'nın 23 maddesinde taksirden söz edileceğine 'ortak tecrübeye göre öngörme olanağı' kriterine yer verilseydi, hem bu tür özel durumların taksirden farkları ortaya konulmuş olacak, hemde çağdaş ceza hukukundaki 'kusursuz ceza olmaz' ilkesine uyulacaktı' şeklindeki gerekçeyle eleştirilmiştir.</p>

<p>TCK'nın netice nedeniyle ağırlaşmış suçlara ilişkin 23 maddesi ile 'netice sebebiyle ağırlaşmış yaralama' suçlarına ilişkin TCK'nın 87/4 maddesinin aynı konuyu düzenlemelerine rağmen birbirleri ile çeliştiği, bir olayda kast ve taksirin aynı anda gerçekleşmesinin söz konusu edilememesi nedeniyle 'en azından taksirle hareket edilmesi gerekir' ibaresinin 'netice nedeniyle ağırlaşmış suçlar' açısından uygulama kabiliyetinin bulunmadığı, kanun hükümleri arasındaki bu çelişkiler ve uygulamadaki zorlukları nedeniyle adalet duygusu ile bağdaşmayan sonuçlar doğurabilecek bir yapı içeren düzenlemenin hukuki güvenlik ilkesine aykırı olacağından bahisle Anayasa'nın 2 maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüş, Anayasa Mahkemesinin 2009/24 K sayılı ilamında 'İtiraz konusu TCK'nın 23 maddesi genel hükümler arasında yer alan ve amacı kusursuz suç ve ceza olmaz ilkesine uygun olarak objektif sorumluluğu ortadan kaldırarak sistemi çağdaş ceza hukuku anlayışına kavuşturmak olan genel düzenleme olduğu, kanunun özel hükümler arasında yen alan 87/4 maddesinin ise, 23 maddedeki neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarla ilgili genel ilkeyi, yaralama suçları açısından özel olarak ve ayrıca düzenleyen bir kural olduğu, TCK'nın 87/4 maddesinin, sadece TCK'nın 86 maddesinin 1 numaralı bendinde öngörülen temel yaralama eylemleri ve bu eylemlerin 3 numaralı fıkrada öngörülen şekillerde işlenmesine ilişkin olarak uygulanması öngörüldüğü gerekçeleriyle itiraz konusu kuralı Anayasanın 2. maddesi aykırı bulunmamıştır.</p>

<p>Prof. Dr. Hakan HAKERİ; TCK'nın 87/4 maddesindeki netice sebebiyle ağırlaşmış yaralamayı aşağıdaki şekilde özetlemiştir.</p>

<p>Belirli bir neticeyi gerçekleştirmek kastıyla hareket eden kimse, o neticeden daha ağır bir neticenin gerçekleşmesine neden olmuş ise, şu olasılıklara göre karar vermek gerekir.</p>

<p>1-) Meydana gelecek ağır netice öngörülebilir bir netice değildir. Bu takdirde kaza veya tesadüf söz konusu olur ve fail sadece kastettiği neticeden sorumlu tutulabilir.</p>

<p>2-) Meydana gelen netice öngörülebilir bir neticedir. Ancak fail bu neticeyi öngörmemiş ve ağır neticeye sebebiyet vermiştir. Bu takdirde taksir derecesinde kusuru vardır ve bu ağır netice kendisine yüklenir.</p>

<p>3-) Meydana gelen netice öngörülebilirdir, failde bu neticeyi öngörmüş, hatta doğrudan istemese bile, göze almış kabullenmiştir. Bu takdirde failin olası kastı vardır ve bu netice kendisine doğrudan yüklenir.</p>

<p>Ceza hukukunda sanığın suçu işlerken zihninde geçirdiği aşamaları kavramak ve gerçekte sanığın eylemlerinden neyi amaçladığının tespiti ispat hukukuna ilişkin bir sorundur. Faillerin ruh durumunun doğrudan bilinebilmesi mümkün olmadığından, onları tanımak ve amaçlarını tespit için elle tutulur verilere dayanmak gerekmektedir. Eylemin taksirle mi yoksa kasten mi gerçekleştirildiği, somut olayda harici deliller olan olay yeri krokileri, inceleme raporları, mağdurun veya müştekinin ifadeleri, kamera kayıtları, bilimsel ve teknik bulgularla tespit edilebileceği gibi, harici delillerden tamamen bağımsız olan kanıtla, örneğin ikrar yoluyla da tespit edilebilir. Diğer yandan, her iki sorumluluk biçimi birbirinden farklı olmakla birlikte, kast ve taksirin hukuki anlamının ortaya konması noktasında, bu kavramlar arasında bir boşluğa mahal verilemez. Bu itibarla taksirin tanımı, mutlaka kastın tanımıyla ortak bir sınıra sahip olmalı ve kastın tanımına bağlı olmalıdır. Daha önce de belirtildiği üzere taksir; kasttan faildeki iradenin, davranıştan doğacak sonucu kapsamaması, başka bir deyişle, sonucun istenmemiş olması ile ayrılır.</p>

<p>Uygulamada vatandaşlar tarafından çok sık şekilde karıştırılan, ayrımı bir türlü yapılamayan iki terim varsa bunlar olası kast ve bilinçli taksir kavramlarıdır. Bu tartışmalara ilave olarak somut olayımızda ayrıca sanık tarafından yaralanması bir yana en küçük bir zarar görmesi dahi düşünülmeyen aynı grup içerisinde yer alan birisinin ölümü ile sonuçlanmasından ibaret eylemden dolayı TCK'nın 87/4 maddesinin uygulanıp uygulanamayacağı da eklenmiştir.</p>

<p>Bilinçli taksir ile olası kast bir yere kadar aynı yolu izleyen ve bir noktadan sonra birbirlerinden ayrılan iki kavramdır. İki kavram da aslında aynıymış gibi gözükse de birbirinden tamamen farklı anlamlar taşımaktadır. Kastın kabulü için neticenin bilinmiş ve istenmiş olması gerekir. Bilinçli taksirde de fail, hareketinin hukuka aykırı bir netice meydana getirebileceğini ön görmektedir. Buraya kadar iki kavram birbirine benzemekte, ayrılık ise bu noktadan itibaren başlamaktadır.<br />
Bilinçli taksirde fail neticenin meydana gelmeyeceği kanısında olmakla beraber neticenin meydana gelmesini istemez ve bunun yanı sıra gerçekleşmemesi için elinden geleni yapar. Gerçekleşme imkanının ve ihtimalinin varlığını kabul durumunda ise hareketi yapmaktan kendiliğinden vazgeçer. Diğer bir ifade ile izah etmemiz gerekir ise fail, bilinçli taksirde neticenin gerçekleşmemesine gereken önemi verir ve bu hususu ciddiye alır. Neticenin gerçekleşmeyeceği arzusu, düşüncesi ve beklentisi içerisindedir.</p>

<p>Olası kastta ise fail hareketinin hukuka aykırı netice meydana getirebileceğini öngörmekle beraber meydana gelmesi mümkün ve muhtemel netice onu hareketi yapmaktan alıkoymaz. Başka bir ifade ile açıklamamız gerekir ise tasavvur edilen neticenin meydana gelmesi halinde fail bu neticeyi zaten kabullenmiş olmaktadır.<br />
Sonuç olarak failin, neticenin meydana gelebileceğini düşündüğü ve öngördüğü, bu neticenin gerçekleşme imkan ve ihtimalinin varlığı karşısında hareketinden vazgeçmemekte ise olası kastının var olduğu kabul edilmelidir. Buna karşılık neticenin meydana gelme ihtimaline karşılık fail hareketini yapmayacaktı diyebileceğimiz hallerde ise fail kasıtla değil bilinçli taksirle hareket etmiştir diyebiliriz.</p>

<p>Uyuşmazlığın konusunu teşkil eden olası kast ve bilinçli taksir kavramları hakkında doktrinde benimsenen görüşleri aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür.</p>

<p>Prof.Dr. Ayhan ÖNDER;<br />
Netice istenmemiş olsa bile gerçekleşmesi tehlikesini göze alan fail olası kastla, neticenin gerçekleşmeyeceği ümidi ile hareket eden fail bilinçli taksirle hareket etmiş sayılır.</p>

<p>Yrd.Doç.Dr.R. Murat ÖNOK<br />
Eğer 'öyle veya böyle, fail bu neticenin doğacağını bilseydi yine de hareketi gerçekleştirirdi' diyebiliyorsak, olası kast; 'neticenin gerçekleşeceğini bilmiş olsaydı, bu hareketi gerçekleştirmezdi' diyebiliyorsak bilinçli taksirden söz edilir.</p>

<p>Prof. Dr. Ersan Şen;<br />
Ceza Hukukunun kusur sorumluluğunda benimsediği esas, kast derecesinde sübjektif sorumluluktur. Ceza Hukuku; 'şahsi kusur sorumluluğu' ilkesini benimsemiş olup, objektif, yani kusursuz sorumluluğu reddeder.</p>

<p>Türk Ceza Kanunu’nda 20. maddede 'ceza sorumluluğunun şahsiliği' ilkesi, 21. maddede kast ve 22. maddede de taksir derecesinde sübjektif sorumluluk düzenlenmiştir. Kanunda taksirle ilgili özel düzenleme yoksa, kimse taksirinden, yani tedbirsizlik, dikkatsizlik, emir ve talimatlara riayetsizlik, özensizlik, meslek ve sanatta acemilik iddiası ile cezai açıdan sorumlu tutulamaz. Failin kastı tespit edilemediğinde ve kanun koyucu da taksirden sorumluluk öngörmediğinde, doğabilecek yegane sorumluluk hukuki, yani tazminat sorumluluğudur.</p>

<p>TCK m. 21/2’de muhtemel, yani olası kastın düzenlendiğini görmekteyiz. Yasal tanımda olası kast, kişinin suçun yasal tanımında yer alan unsurlarının gerçekleşebileceğini öngördüğü halde fiili işlemesidir.</p>

<p>TCK m. 22/3 bilinçli taksiri, kişinin öngördüğü sonucu istemediği halde neticenin meydana gelmesi olarak tanımlamıştır.</p>

<p>Bu tanımlara göre muhtemel kast; kişinin bilerek ve isteyerek yaptığı hareketten doğabilecek neticeyi öngörmesi, bu netice için 'olursa olsun' demesi ve neticenin gerçekleşip gerçekleşmemesini önemsememesi olarak açıklanabilir.</p>

<p>Bilinçli taksir ise; kişinin bilerek ve isteyerek yaptığı hareketten doğabilecek neticeyi öngörmesi, fakat neticenin gerçekleşmeyeceğini düşünmesi, neticenin gerçekleşmemesi için çaba göstermesi veya kendisine güvenmesi, bir anlamda neticenin gerçekleşmeyeceğine olan inançla neticeyi göze almasıdır.<br />
Gayrimuayyen kastta muhtemel durum neticeye ve olası kastta muhtemellik kişinin sübjektif kusuruna yöneliktir. Esasen bu yönü ile olası kastta 'kast' demek de hatalıdır. Çünkü fail tarafından açıkça istenen bir netice yoktur. Muhtemel kastın, bilinçli taksirin yoğunlaşmış hali ve bilinçli taksir için öngörülen cezanın alt ve üst sınırları için de açıklanması isabetli olacaktır. Ancak muhtemel kastı bilinçli taksirden ayıran bir nokta, muhtemel kastta gerçekleşen her sonuçta ayrı ceza sorumluluğu öngörüldüğü halde, bilinçli taksirde gerçekleşen tüm sonuçlardan dolayı toplu ceza sorumluluğu tanımlanmıştır. Bizce bu da hatalıdır, esasen bilinçli taksir de de yasal düzenleme yolu ile gerçekleşen netice kadar ceza sorumluluğu tayin edilmesi mümkündür. Bu durum bir 'kanunilik' prensibi meselesidir, ötesi değildir.</p>

<p>Muhtemel kast ne zaman olur ve ne zaman eylem bilinçli taksir sayılır? Bunun ölçütünü, manevi unsurun 'isteme' alt unsuruna göre yapmak kolay değildir. Esasında muhtemel kastta netleşmiş, yani belirginleşmiş neticeye yönelik failde bir istemenin tespit edildiği de söylenemez. Failde istemeye yönelik bir irade tespit edilmişse, zaten bu husus kasttan doğan sübjektif sorumluluk olarak değerlendirilir. Yasal tanımda fail, muhtemel kastta suçun kanuni tanımında yer alan unsurların gerçekleşebileceğini öngörür, ancak istemez, yine de fiili işlemeye devam eder, yani bir anlamda suçun netice kısmı için 'olursa olsun' der. Bilinçli taksirde ise; fail bunu demez, ancak kabulü mümkün olmayan kusurlu icra hareketi veya hareketleri yolu ile öngördüğü neticenin gerçekleşmesini engelleyemez. Bir anlamda fail neticeyi göze alır veya neticenin gerçekleşmeyeceğini düşünür. Hakikaten bu teorik farkı pratikte gerçekleştirmek veya bulmak çok ama çok zordur.<br />
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 19/04/2011 gün, 2011/1-840/2012/214 K sayılı içtihadında doğrudan kast, olası kast ile bilinçli taksir kavramlarını tanımlandıktan sonra; birbirine çok yakın olan kavramları ayıracak kriterler belirtilmiştir.</p>

<p>765 sayılı TCY’nda tanımlanmamış bulunmasına karşın, 5237 sayılı TCY'nın 21. maddesinin 1. fıkrasının ikinci cümlesinde kast; 'suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi' şeklinde tanımlanmış, aynı Yasa maddesinin 2. fıkrasında ise; 'kişinin suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır' denilmek suretiyle 'olası kast' tanımına yer verilmiştir.</p>

<p>Doğrudan kast, failin hareketinin yasal tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesini gerektirir. Ancak, failin hareketiyle hedeflediği doğrudan sonuçların yanı sıra, hareketinin zorunlu sonuçları ya da kaçınılmaz yan sonuçları da, açık bir isteme olmasa dahi doğrudan kast kapsamında değerlendirilmelidir.</p>

<p>Öğreti ve uygulamada 'dolaylı kast,' 'belirli olmayan kast,' 'gayrimuayyen kast,' 'olursa olsun kastı' olarak da adlandırılan olası kast, 5237 sayılı TCY'nın 21. maddesinin 2. fıkrasında; 'öngörmesine rağmen, fiili işlemesi' şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>Olası kast ile doğrudan kast arasındaki ayırıcı ölçütteki en belirgin unsurlar, doğrudan kasttaki bilme ve isteme unsurlarıdır. Fail hareketinin yasal tipi gerçekleştireceğini biliyorsa ve bunu da istiyorsa doğrudan kasıtla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Yine failin hareketiyle hedeflediği doğrudan neticelerle birlikte, hareketin zorunlu veya kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sonuçları da, açıkça istenmese dahi doğrudan kastın kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bazı sonuçları da doğurması muhakkak ise, failin bu sonuçlar açısında da, doğrudan kastla hareket ettiği kabul edilmelidir olası kastı, doğrudan kasttan ayıran diğer ölçüt ise; suçun yasal tanımındaki unsurların gerçekleşmesinin muhakkak olmayıp, muhtemel olmasıdır. Fail, böyle bir durumda, bu ihtimalin gerçekleşmesini kabullenerek, olursa olsun düşüncesi ile ve ona katlanmayı da göze alarak hareket etmekte ve muhtemel neticenin gerçekleşmemesi için de önlem almamaktadır.</p>

<p>Taksirdeki düzenlemeye bakıldığında; kural olarak suç, ancak kastla işlenebilir, fakat, yasada açıkça gösterilen hallerde suçlar taksirle de işlenebilir. Taksir, 5237 sayılı TCY’nın 22/2. maddesinde; 'dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi' şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>Öte yandan, olası kastın, başka bir ayırıcı unsura yer verilmemesi nedeniyle, anılan Yasanın 22. maddesinin 3. fıkrasında; 'kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır' şeklinde tanımlanan bilinçli taksirle karıştırılabileceği hususu öğretide dile getirilmiş ise de, yasa koyucu, madde metninde yer vermediği 'kabullenme' ölçütüne, madde gerekçesinde; 'olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşeceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir, diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir' şeklinde açıklama yapmak suretiyle, olası kastı bilinçli taksirden ayıracak ölçütü ortaya koymuştur.</p>

<p>Olası kast ve bilinçli taksir arasındaki ayırıcı ölçütleri, yargısal kararlar ve bilimsel görüşlerden de yararlanmak suretiyle şu şekilde belirlemek olanaklıdır.</p>

<p>Gerek olası kast, gerekse bilinçli taksirde netice fail tarafından öngörülmektedir.</p>

<p>Bilinçli taksirde, öngörülen neticenin gerçekleşmeyeceği ümit edilmekte, olası kastta ise bu netice fail tarafından göze alınmakta ve kabullenilmektedir. Olası kastta fail öngördüğü sonucun meydana gelmesini kabullenip, sonucun meydana gelmemesi için herhangi bir önlem almazken, bilinçli taksirde fail neticeyi öngörmesine rağmen, şansa veya başka etkenlere, hatta kendi bilgi veya becerisine güvenerek öngörülen sonucun gerçekleşmeyeceği inancıyla hareket etmektedir.</p>

<p>Yargıtay Yüksek Ceza Gene Kurulun 10/05/2016 günlü içtihadında;</p>

<p>Olay gecesi Trabzon-Giresun karayolu üzerinde seyir halindeyken Beşikdüzü ilçesi Adacık mahallesinde yer alan bölünmüş yolda ters yöne girerek emniyet şeridinde farları açık biçimde seyreden ve 2,70 promil alkollü olan sanığın, aynı yolda kendilerine ayrılmış kısımda seyreden katılan Hasan'ın aracına çarparak araçta bulunan katılanların yaralanmasına, ve Serpil'in ölümüne neden olduğu olayda; sanığın uyarıcı yön levhaları ve çizgilerin usulüne uygun olarak bulunduğu yolda, karşı yönden gelen trafik araçlarının kullandığı bölüme bilerek girdiği, ters yönde olduğunu bilmesine rağmen aracını sürmeye devam ettiği, karşı istikametten gelen bir araca çarparak yaralama ya da ölüme neden olabileceğini öngördüğü halde tecrübesine, şoförlük yeteneklerine, gece olması nedeniyle trafiğin az olacağına, özellikle de şansına ve karşı yönden gelenlerin kendilerini koruma yönünde dikkatli davranacaklarına güvendiği, böyle bir zanla objektif dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı hareket ederek öngördüğü ancak istemediği neticeye neden olduğu, meydana gelen sonucu kabullenmediği ve arzulamadığı anlaşıldığından; gerçekleşmesini istemediği ancak öngördüğü sonucun meydana gelmesini engelleyecek şekilde objektif özen yükümlülüğüne uygun davranmayan sanığın bir kişinin ölümüne birden fazla kişinin yaralanması ile sonuçlanan eyleminde bilinçli taksirle hareket ettiği sonucuna ulaşmıştır.</p>

<p>Gerek olası kastta gerekse bilinçli taksirde neticenin öngörülmesine karşın, bilinçli taksirde neticenin asla istenmediği, olası kastta ise neticenin umursanmadığı bir başka deyişle kabullenildiği, konusunda uygulamada ve öğretide herhangi bir duraksama bulunmamaktadır. Ancak kast kişinin iç dünyasına ilişkin olduğuna göre, tecrübe kurallarından, eylemin manevi unsuruna yönelik çıkarımlar yapılmalıdır. Yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere; teoride benimsenen görüşler, kanuni düzenlemeler ile Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu tarafından belirlenen kriterler ve benzer olaylardaki içtihatlar ışığında; olası kast ile bilinçli taksiri ayıracak kriterleri şu şekilde özetlemek mümkündür.</p>

<p>1-) Fail eyleminin iyi şekilde sonuçlanacağına dair hiç bir somut veri olmamasına ve tehlikeliliğine rağmen, eylemi gerçekleştiriyorsa veya öngördüğü tehlikenin gerçekleşmesini veya gerçekleşmemesini tesadüfe bırakıyorsa kabullenme vardır.</p>

<p>2-) Ölümcül bir neticenin ortaya çıkmayacağına yönelik güvenme hali, hareket sonucu öngörülen süreçte, ölüm neticesinin ortaya çıkmasının akla yatkın olması, bunun gerçekleşmemesinin mucizelere kalması halinde; bir başka deyişle ölüm neticesine yönelik ihtimalin derecesi arttıkça, suç failinin ortaya çıkan ölümü kabullenmediğine dair iddiası zayıflayacaktır.</p>

<p>3-) Failin, neticenin meydana gelebileceğini düşündüğü ve öngördüğü, bu neticenin gerçekleşme imkan ve ihtimalinin varlığı karşısında hareketinden vazgeçmemekte ise olası kastının var olduğu kabul edilmelidir. Buna karşılık neticenin meydana gelme ihtimaline karşılık fail hareketini yapmayacaktı diyebileceğimiz hallerde ise fail kasıtla değil bilinçli taksirle hareket etmiştir diyebiliriz.</p>

<p>Olası kast ve bilinçli taksir kavramlarını yukarıdaki şekilde özetledikten sonra, yukarıdaki genel açıklamalar ve Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun somut olayımıza benzer bir olayda varmış olduğu sonuç ışığında bu seferde TCK'nın 87/4 maddesindeki koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmesi gerekmektedir.</p>

<p>Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2014/92 K sayılı ilamında;</p>

<p>Öğretide, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçun, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç ve görünüşte ya da gerçek olmayan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç olarak iki farklı şeklinin bulunduğu kabul edilmektedir. Gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda, failin hareketi sonucunda kastettiğinden daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla bağımsız bir suç tipi ortaya çıkmaktadır. Örneğin, yaralama suçunda mağdurun ölmesi, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç halidir. Görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda ise, failin hareketi sonucunda suçun oluşması için aranan neticeden başka, niteliği de farklı olan daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla temel suç niteliği aynı kalmakla beraber yalnızca ceza ağırlaştırılmaktadır. Örneğin, cinsel istismar suçunda mağdurun ruh veya beden sağlığının bozulması, görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç halidir. (Nur Centel, Hamide Zafer, Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi 6. Bası, İstanbul 2010 s. 409 vd.; Mehmet Emin Artuk, Ahmet Gökcen, A.Caner Yenidünya, TCK Şerhi, Turhan Kitabevi, Ankara, 2009, c.I, s.495 vd.)</p>

<p>5237 sayılı TCK’nun 23. maddesinde düzenlenmiş bulunan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suça ilişkin genel kuralın, özel hükümler arasında kendisine yer bulduğu maddelerin başında gelen TCK’nun 87. maddenin 4. fıkrasına göre, gerçekleştirilen kasten yaralama eylemi TCK’nun 86. maddesinin 1. veya 3. fıkraları kapsamında bulunur ve bunun sonucunda da ölüm meydana gelirse, en azından taksirle hareket etmiş olmak şartıyla faile belirtilen cezaların verileceği öngörülmektedir.</p>

<p>Kasten yaralama sonucu mağdurun ölmesine ilişkin TCK'nun 87/4. maddesinin uygulanması için;</p>

<p>a- Failin yaralama kastı ile hareket etmesi,</p>

<p>b- Mağdurun TCK’nun 86. maddesinin birinci veya üçüncü fıkrasında düzenlenen şekilde yaralanmış olması,</p>

<p>c- Failin eylemi ile arasında illiyet bağı bulunacak şekilde mağdurun ölmesi,</p>

<p>d- Failin meydana gelen ölüm sonucuna ilişkin en az taksir derecesinde bir kusurunun bulunması,<br />
Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekir.</p>

<p>Buna göre, fail mağduru yaralamak amacıyla hareket etmeli, mağdurun yaralanacağını bilmeli ve bu sonucu istemelidir. Bununla birlikte fail mağdurun yaralanmasını değil de, ölmesini istemiş ve ölüm meydana gelmiş ise bu durumda kasten öldürmeden sorumlu tutulacaktır.</p>

<p>Madde metnine göre faile verilecek ceza belirlenirken kasten yaralama suçunun düzenlendiği TCK'nun 86. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarına yollama yapılmıştır. O halde, mağdurun basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek dereceden daha ağır şekilde yaralanması gerekmektedir. Bu nedenle, anılan maddenin 2. fıkrasında karşılığını bulan basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde meydana gelen yaralamalarda 87. maddenin 4. fıkrası uygulanamayacaktır.<br />
Üçüncü şart olarak mağdurun ölmesi ve failin eylemi ile mağdurun ölümü arasında uygun nedensellik bağının bulunması gerekir.</p>

<p>Son olarak, failin meydana gelen bu ölüm sonucundan, en az taksir derecesinde bir kusurunun bulunması gerekir.</p>

<p>Diğer yandan, taksirli suçlarda gerçekleştirilen haksızlıklarda da fail iradi davranmakta, ancak öngörülebilir olan neticeyi öngöremeyerek meydana gelmesine neden olmaktadır. Öngörülemeyen bu neticenin meydana gelmesine failin objektif özen yükümlülüğüne aykırı davranışı sebep olmakta, dolayısıyla taksirli suçun haksızlık unsurunu, dikkat ve özen yükümlüğünün ihlali oluşturmaktadır.</p>

<p>5237 sayılı Kanunun getirdiği sistemde, taksirli haksızlıktan dolayı sorumluluk için fail kendi yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve içinde bulunduğu şartlar altında, objektif olarak var olan dikkat ve özen yükümlüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek halde olmalıdır. Bütün bu yeteneklere sahip olmasına rağmen bu yükümlülüğe aykırı davranan kişi, suç tanımında belirlenen neticenin gerçekleşmesine neden olması durumunda, taksirli suçtan dolayı kusurlu sayılarak sorumlu tutulacaktır.</p>

<p>Taksir, öğretide; failin suç tipindeki neticeye yönelik kast içerisinde olmadan ve fakat zorunlu olduğu özeni gösterdiği takdirde neticenin meydana gelmesi mümkün bulunmayan hallerde tespit edilmiş suç tipini hukuka aykırı olarak ihlal etmesi hali olarak tanımlanmıştır. (Ayhan Önder, Ceza Hukuku Genel Hükümleri, 1. Bası, Beta Yayınevi, İstanbul 1989 c.2, s. 329; Turan Tufan Yüce, Turhan Kitabevi, Ankara 1985 Ceza Hukukunun Temel Kavramları, s. 59;</p>

<p>Uygulamada ve Ceza Genel Kurulunun birçok kararında belirtildiği üzere taksirin unsurları;</p>

<p>1- Fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması,</p>

<p>2- Hareketin iradi olması,</p>

<p>3- Neticenin iradi olmaması,</p>

<p>4- Hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması,</p>

<p>5- Neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörülememiş olması, şeklinde kabul edilmektedir.</p>

<p>Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;</p>

<p>Sanığın, annesinin arkasına saklanan kızına vurmak istediği sırada kontrolsüz biçimde savurduğu yumruğun karşısında bulunan annesinin isabet alarak yaralanabileceğini bilmesine rağmen hareketine devam ederek şiddetli bir şekilde savurduğu yumruğun başına isabet etmesi sonucu yaralanan maktulenin kaldırıldığı hastanede 13 gün sonra aldığı bu darbeye bağlı olarak öldüğü, maktulenin başının arka kısmına isabet eden bu darbenin TCK'nun 86/1. maddesi kapsamında basit tıbbi müdahaleyle giderilemeyeceği ve yaşamını tehlikeye soktuğu anlaşıldığından, kızını darp etmek suretiyle yaralamak isteyen ancak aralarında bulunan maktulenin de isabet alarak yaralanabileceğini bildiği halde sert bir şekilde savurduğu yumruğunun maktuleye isabeti sonucu yaralanmasına neden olan sanığın kasten hareket ettiğinin kabulü gerekir. Maktulenin yaralanmasının basit tıbbi müdahaleyle giderilemeyecek nitelikli olması ve ölüm ile sanığın eylemi arasında doğrudan illiyet bağının bulunması karşısında, TCK'nun 86/3. maddesi yollamasıyla aynı kanunun 87/4. maddesi uyarınca hüküm kurulmasında bir isabetsizlik bulunmamaktadır.</p>

<p>Uyuşmazlığa konu somut olayımızda; kobani olaylarını protesto ederken çevrede bulunan işyerlerine zarar veren gruba tepki göstermek amacıyla toplanan grup içerisinde yer alan sanığın eline geçirdiği demir çubuğu karşı gruba doğru hedef gözetmeksizin fırlatmak isterken aynı grup içerisinde yer alan birisine isabet ederek ölümüne sebebiyet vermesi ile sonuçlanan olayda; neticenin gerçekleşeceğinin bilinmesi halinde neticenin umursanmadığını söylemek mümkün değildir. Bizce iştirak edilmemekle birlikte Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun görüşünün bir an için doğru olduğunun kabul edilmesi halinde; kastın belirlenmesinde “objektif olarak ölüm neticesinin meydana gelmesinin doğal görülmesi” gibi bir kıstasın kabul edilmesi kaza ve tesadüf dışındaki bütün olaylarda kastın varlığının kabul edilmesi sonucuna ulaşılır ki, bu durumda taksir müessesesinin içerisinin tamamen boşaltılacağı gibi TCK'nın 3 maddesindeki orantılılık ilkesine de aykırı sonuçların ortaya çıkmasına neden olunacağı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Örneğin, teröristlerle çatışırken, atmış olduğu havan topunun bariz hatayla yanlış yere düşmesi sonucunda kendi arkadaşların ölümüne sebebiyet veren askerlerin olası kastla adam öldürmek suçundan sorumlu tutulmasının, olası kastın olmazsa olmazını teşkil eden neticenin umursanmaması ile bağdaşmayacağı gibi ceza hukukunun temel ilkelerinden birisi olan hakkaniyet ilkesine de aykırı olacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır.</p>

<p>Ayrıca somut olayımızda; neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralamadan söz etmekte mümkün olamayacaktır. Zira aynı grup içerisinde yer alan müteveffaya karşı iradi bir hareket söz konusu değildir. Zaten olaydan hemen sonra müteveffanın yaralandığını gören sanığın büyük üzüntüye kapılarak yardım etmek için elinden geleni yapmaya çalıştığı izlenen görüntülerden net bir şekilde anlaşılmaktadır. Somut olayımıza benzer bir olayda, yukarıda ayrıntılı bir şekilde anlatıldığı üzere kendi kızına attığı yumruğun annesine isabet etmesi sonucunda annesinin ölümüne sebebiyet veren sanık hakkında TCK'nın 87/4 maddesinin uygulanmasını isabetli bulan Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2014/92 K sayılı ilamında; bir taraftan TCK'nın 87/4 maddesinin uygulanabilmesi için yaralama kastıyla hareket edilmesi ön koşul olarak belirlenirken, diğer taraftan kızına karşı yaralama kastının bulunmasının yaralanmasını hiç istemediği anneyi de kapsadığı kabul edilerek çelişkiye düşülmüştür.</p>

<p>Uyuşmazlığa konu somut olayımızın çözümü için taksir-bilinçli taksir, olası kast ve kast kavramları birlikte değerlendirildiğinde, öncelikle yapılan hareketin, hedefe ulaşma olasılığı ile sırasıyla öngörülmesi gerekirken öngörülmeyen (basit taksir), yada öngörülmesine rağmen istenmeyen(bilinçli taksir), yada öngörülmesine rağmen umursanmayan (olası kast) yada öngörülen ve istenen(doğrudan kast) sonucun gerçekleşme olasılığının, basit taksirden, doğrudan kasta doğru giderek artış gösterdiği bilinmektedir. Hatta istenmeyen yada umursanmayan neticenin meydana geleceği muhakkak olan olaylarda artık sanıkların doğrudan kasttan sorumlu tutulduklarına dair çok sayıda içtihat mevcuttur. Örneğin uçaktaki hasmını öldürmek isteyen kişinin uçağı düşürmesi halinde, uçakta bulunan diğer kişilerin ölmesini istememesinin, yada umursamamasının herhangi bir önemi yoktur. Ölen kişi sayısında; kasten adam öldürmekten sorumlu tutulması gerekir.<br />
Somut olayımızda, karşı grupta bulunanların üzerine hedef gözetmeksizin eline geçirdiği demir çubuğu fırlatan sanığın eylemi sonucunda; karşı grupta yer alan birisinin ölmesi durumunda; somut olayın özelliğine göre neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama, olası kastla adam öldürme yada kasten adam öldürmek suçlarından birisinden sorumlu tutulması mümkün olabilirdi. Ancak sanığın karşı tarafa fırlattığı demir çubuğun, kendisi ile birlikte aynı yerde bulunan müteveffaya isabet etmesinin çok daha zayıf bir olasılık olduğu gibi ayrıca karşı grupta yer alan herhangi bir kişinin hedef alınmasının, zarar görmesi asla istenmeyen hatta sanık ile aynı safta yer alan kişileri de kapsaması, çağdaş bütün ceza kanunları gibi objektif sorumluluğu terk ederek kusurlu sorumluluğu benimseyen yeni ceza kanunumuzun ruhuna da aykırı olacağı açıktır. Kaldı ki..! Çok uzak bir mesafeye demir çubuk fırlatan sanığın demir çubuğun aradaki mesafe nedeniyle tesirini kaybedeceği dikkate alındığında; karşı gruptan birisine isabet etmesi halinde şüpheden sanık yararlanır kuralı gereğince yaralama kastıyla hareket ettiği kabul edilerek netice sebebiyle ağırlaşmış yaralamadan sorumlu tutulurken, kendi yanındaki arkadaşına isabet etmesinden dolayı hiç arzu etmemesine rağmen olası kastla adam öldürmekten sorumlu tutulmasının hakkaniyet, adalet ve orantılılık ilkeleri ile bağdaşması mümkün değildir. Ayrıca Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulun sayın çoğunluğu tarafından, bir taraftan karşı grupta yer alan kişilerin hedef alınmasının, aynı grupta yer alan kişiyi kapmadığı ve bu nedenle de TCK'nın 87/4 maddesinin uygulanamayacağı kabul edilirken, diğer taraftan karşı gruba yönelik umursamazlığın, aynı gruptaki kişiyi kapsadığı kabul edilerek kanaatimizce çelişkiye düşüldüğü gibi bizce iştirak edilmemekle birlikte Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2014/92 K sayılı içtihadına da aykırı davranılmıştır.</p>

<p>Yukarıdaki içtihatta ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere; karşı gruptaki kişilerin üzerine yaralama kastıyla eline geçirdiği demir çubuğu fırlatan sanığın, aynı grup içerisinde yer alan kalabalığın üzerine düşerek herhangi bir kişinin yaralanacağını öngörmesine ve neticenin meydana gelmemesi için azami gayret sarf etmesine rağmen neticenin meydana gelmesini engelleyemeyerek kendi arkadaşının ölümüne neden olmasından ibaret eyleminden dolayı bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması gerektiğinden bahisle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının değişik gerekçeyle kabulüne karar verilmesi gerekirken, olası kast hükümlerinin uygulanması gerektiğinden bahisle yerel mahkemece TCK'nın 87/4 maddesi uyarınca verilen mahkumiyet hükmünün bozulmasına karar veren özel dairenin kararının isabetli olduğundan bahisle itirazın reddine dair Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun görüşüne yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle iştirak edilmemiştir.",</p>

<p>Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi de; sanığın eyleminin bilinçli taksirle ölüme neden olma suçunu oluşturduğu,<br />
Düşünceleriyle karşı oy kullanmışlardır.</p>

<p><strong>SONUÇ :</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle,</p>

<p>1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,</p>

<p>2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 28.05.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2018451-e-2019456-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 18:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-baskanligi-baa.jpg" type="image/jpeg" length="44692"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR</strong></p>

<p><strong>1. Boşanma davası sürecinin duygusal boyutu</strong></p>

<p>Boşanma davası, tarafların en yoğun duyguları yaşadığı dönemlerden biridir. Bu duygusal yük nedeniyle boşanma davası sırasında sağduyulu karar vermek çoğu zaman zorlaşır. Ancak unutulmamalıdır ki boşanma davası sırasında yapılan her yanlış hamle, hem hukuki hem ekonomik açıdan uzun vadeli sonuçlar doğurabilir.</p>

<p><strong>2. Boşanma davası açmadan önce doğru hazırlık yapmanın önemi</strong></p>

<p>Birçok kişi ani öfke ve kırgınlıklarla boşanma davası açmaktadır. Oysa boşanma davası, sadece ayrılığı değil; mal paylaşımı, velayet, nafaka ve tazminat gibi birçok konuyu kapsayan kapsamlı bir hukuki süreçtir. Bu nedenle boşanma davası açmadan önce durumun dikkatle değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p><strong>3. Delil olmadan boşanma davası açmanın riskleri</strong></p>

<p>Boşanma davasında en sık rastlanan hatalardan biri delilsiz başvuru yapılmasıdır. Aldatma, şiddet veya terk iddiaları somut delillerle desteklenmediği sürece mahkeme boşanma davasında istenen sonucu vermez. Mesaj kayıtları, görüntüler, tanık anlatımları veya kamera kayıtları olmadan açılan boşanma davalarının reddedilmesi çok yaygındır.</p>

<p><strong>4. Mal paylaşımı ve boşanma davasındaki yanlış bilinenler</strong></p>

<p>Boşanma davası sürecinde malların paylaşımı konusunda çok sayıda yanlış bilgi bulunmaktadır. Malın bir eşin üzerine kayıtlı olması diğer eşin hakkı olmadığı anlamına gelmez. Edinilmiş mallara katılma rejimi gereğince evlilik süresince edinilen mallarda her iki eşin de hakkı vardır. Bu nedenle boşanma davası açılmadan önce mal varlığının doğru tespit edilmesi önemlidir.</p>

<p><strong>5. Nafaka ve tazminat haklarının doğru değerlendirilmesi</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Boşanma davasında tazminatın boşanmayı kimin istediğine göre belirlendiği yönünde yaygın bir yanılgı vardır. Oysa tazminat, tarafların kusur durumuna göre değerlendirilir. Daha az kusurlu olan ve boşanma davası sonucunda ekonomik kayba uğrayan taraf tazminat talep edebilir. Nafaka hakkı da aynı şekilde boşanma davası içerisindeki genel durum ve ihtiyaçlara göre değerlendirilir.</p>

<p><strong>6. Velayet konusunun boşanma davasındaki yeri</strong></p>

<p>Boşanma davası sırasında velayeti bir rekabet alanı olarak görmek ciddi bir hatadır. Mahkemeler velayet kararını ebeveynlerin duygusal beyanlarına göre değil, çocuğun üstün yararını gözeterek verir. Çocuğun gelişimini hangi ebeveynin daha iyi destekleyebileceği belirleyici unsurdur.</p>

<p><strong>7. Sosyal medyanın boşanma davasına etkisi</strong></p>

<p>Boşanma davası devam ederken yapılan sosyal medya paylaşımları sürecin seyrini olumsuz etkileyebilir. Kişinin duygusal bir anla yaptığı paylaşım, boşanma davasında karşı taraf için delil niteliği taşıyabilir ve mahkemenin bakış açısını değiştirebilir.</p>

<p><strong>8. İletişimin tamamen kopması ve boşanma davasına etkileri</strong></p>

<p>Boşanma davasında tarafların iletişimi tamamen kesmesi özellikle çocukların olduğu durumlarda büyük sorunlara yol açar. Saygılı ve kontrollü bir iletişim biçimi, hem boşanma davasının sağlıklı ilerlemesini sağlar hem de çocukların psikolojik açıdan korunmasına katkıda bulunur.</p>

<p><strong>9. Sonuç: Boşanma davası bir son değil, yeni bir başlangıçtır</strong></p>

<p>Boşanma davası, yalnızca bir evliliğin bitişi değildir; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Bu nedenle boşanma davasının bilinçli, planlı ve hukuka uygun yürütülmesi, gelecekte karşılaşılabilecek sorunların önüne geçmek açısından büyük önem taşır</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</guid>
      <pubDate>Sat, 30 May 2026 17:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/6hqXrTPHfjE/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="51744"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK (Zina Nedeni İle Boşanma)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK ( Zina Nedeni İle Boşanma)</strong></p>

<p>Bu video, eşinizin sizi aldatması durumunda Türk Medeni Kanunu’nun size tanıdığı tüm hakları anlaşılır şekilde öğrenebilmeniz için hazırlanmıştır. Zina, kanunda özel boşanma sebebi olarak düzenlenmiştir ve atacağınız her adım hukuki sonucunuzu doğrudan etkiler. Aldatma fiilini öğrendiğiniz tarihten itibaren 6 ay içinde ve her hâlde fiilin üzerinden 5 yıl geçmeden dava açabilirsiniz. Eşinizi açık veya örtülü biçimde affetmişseniz dava hakkınız ortadan kalkar. Birlikte yaşamaya devam etmek dahi affetme olarak kabul edilebilir.</p>

<p>Sadakat yükümlülüğünün ihlali ağır bir kusur sayıldığından, boşanma davasında kusur tespiti maddi ve manevi tazminat taleplerinizi güçlendirir. Mahkeme tazminat miktarını tarafların ekonomik durumu, evliliğin süresi ve aldatmanın etkilerine göre belirler. Çocukların velayetinde ise çocuğun üstün yararı esastır. Sadakatsizlik çocuğun gelişimini olumsuz etkiliyorsa velayet çoğunlukla sadakatsiz olmayan tarafa verilir.</p>

<p>Bu süreçte geçerli delillerin hukuka uygun şekilde toplanması önemlidir. Tanık beyanları, otel kayıtları, sosyal medya paylaşımları ve alenileşmiş mesajlaşmalar kullanılabilir. Boşanma ile birlikte mal paylaşımı da gündeme gelir ve yasal mal rejimi gereği evlilik süresince edinilen mallar eşit şekilde paylaşılır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu açıklama, aldatma gibi sarsıcı bir durumda haklarınızı doğru adımlarla kullanabilmeniz için hazırlanmıştır. Duygusal tepkiyle değil, hukuki bilinçle hareket etmek sürecin en önemli unsurudur.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</guid>
      <pubDate>Thu, 28 May 2026 18:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Sy5Wvj2MyHc/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="33880"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanmak İsteyen Ama Korkan Kadınların Bilmesi Gereken 5 Gerçek]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Boşanma sürecine adım atmak isteyen ancak psikolojik, ekonomik ya da toplumsal nedenlerle çekinen kadınlar için hazırlanan bu video, temel hukuki hakları sade ve anlaşılır bir şekilde ortaya koymaktadır. Aile baskısı, maddi kaygılar ve çocukların geleceği gibi unsurlar çoğu zaman kadınların karar vermesini zorlaştırsa da, Türk hukuku kadınları koruyan güçlü düzenlemelere sahiptir. Bu açıklama bölümünde videoda ele alınan konuların profesyonel bir özeti yer almaktadır.</p>

<p>Boşanma hakkı, anayasal ve yasal güvencelere sahip temel bir haktır. Türk Medeni Kanunu’na göre evlilik birliği ortak hayatı sürdürmeyi eşlerden beklenemeyecek ölçüde sarsılmışsa, kadın tek başına boşanma davası açabilir. Eşin rızası aranmaz ve kimse istemediği bir evliliği sürdürmek zorunda değildir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Şiddet veya baskıya maruz kalan kadınlar 6284 sayılı Kanun çerçevesinde güvence altındadır. Uzaklaştırma kararı, gizlilik tedbirleri, geçici maddi destek ve gerektiğinde devlet koruması gibi önemli hukuki mekanizmalar kadınların güvenliği için düzenlenmiştir.</p>

<p>Ekonomik endişeler de çoğu zaman gerçeği tam olarak yansıtmaz. Nafaka, maddi tazminat ve mal paylaşımı gibi süreçler, boşanma sonrası kadının ekonomik güvencesini desteklemek amacıyla kanunda düzenlenmiştir. Evlilik sürecinde edinilen mallarda her iki eşin de hakkı bulunmaktadır ve kadın yoksulluk nafakası talep edebilir.</p>

<p>Çocukların velayeti konusunda mahkemeler çocuğun üstün yararını esas alır. Özellikle küçük yaştaki çocukların bakım ve ilgisinde anne önemli bir konumda kabul edilmekte olup, annenin sorumluluk bilinci ve çocuğa sağladığı duygusal istikrar dikkate alınmaktadır.</p>

<p>Boşanma bir bitiş değil, yeni bir başlangıçtır. Hukuk sistemi bireyin özgür ve bağımsız yaşam hakkını esas alır. Kadın haklarını bildiğinde ve bilinçli hareket ettiğinde, toplumsal önyargılara rağmen kendine güçlü bir yol çizebilir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek</guid>
      <pubDate>Mon, 25 May 2026 23:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/yUapvan2SsQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="83299"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Altında Geçecek Azami Süreler Nelerdir, CMK 110/A]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Adli Kontrol Altında Geçecek Azami Süreler Nelerdir,<br />
CMK 110/A Adlî Kontrol Süresi ve Hukuki Sınırlar</strong></p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110/A maddesi, adlî kontrol süresi, uzatma koşulları ve çocuklar açısından uygulanma biçimi konusunda temel düzenlemeleri içerir. Bu videoda, adlî kontrol tedbirinin ne kadar süreyle uygulanabileceğini, hangi durumlarda uzatılabileceğini ve hukuki sınırlarını ayrıntılı biçimde ele alıyoruz.</p>

<p><strong>⚖️ Bu videoda yanıt bulacağınız sorular:</strong></p>

<p>Adlî kontrol süresi ne kadar olabilir?<br />
CMK 110/A maddesi neyi düzenler?<br />
Adlî kontrol süresi hangi hâllerde uzatılabilir?<br />
Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlarda adlî kontrol süresi kaç yıldır?<br />
Çocuklar için adlî kontrol süresi nasıl uygulanır?<br />
Adlî kontrol tedbirinin sınırları nelerdir?</p>

<p><strong>📚 Kısa Özet:</strong><br />
Ceza yargılamasında tutuklama yerine uygulanan adlî kontrol, bireyin özgürlüğünü daha az sınırlayan bir önlemdir. Ancak bu tedbirin süresiz devam etmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. CMK madde 110/A, hem soruşturma hem de kovuşturma aşamasında adlî kontrolün süre sınırlarını, uzatma şartlarını ve çocuklar yönünden indirimi açıkça düzenleyerek kişi özgürlüğünü korur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>🔹 Ağır ceza kapsamına girmeyen suçlarda: En fazla 2 yıl, zorunlu hâllerde 1 yıl uzatma<br />
🔹 Ağır ceza kapsamındaki suçlarda: En fazla 3 yıl, uzatma ile birlikte toplam 4 yıl<br />
🔹 Çocuklar bakımından: Süre yarı oranında uygulanır</p>

<p><strong>Sonuç:</strong><br />
CMK madde 110/A, adlî kontrolün süresiz hale gelmesini engelleyerek hukuk devleti ilkesini ve insan haklarına saygıyı somut biçimde güvence altına alır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a</guid>
      <pubDate>Thu, 21 May 2026 10:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/eMoMx9pjrgY/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="90952"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Tedbirine Uymamanın Sonuçları, CMK Madde 112]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı Tedbirine Uymamanın Sonuçları, CMK Madde 112</p>

<p>Ceza muhakemesi süreci, bir yandan toplumsal adaletin sağlanmasını, diğer yandan bireyin özgürlüğünün korunmasını amaçlar. Bu iki ilke arasında kurulan hassas denge, yargılamanın temelini oluşturur. İşte bu noktada, adli kontrol tedbirleri, tutuklamaya alternatif bir önlem olarak devreye girer. Ancak bu tedbirlerin etkili olabilmesi, şüpheli veya sanığın yükümlülüklere tam anlamıyla uymasına bağlıdır.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 112. maddesi (CMK m.112) kapsamında, adli kontrol hükümlerine uymamanın sonuçlarını tüm yönleriyle inceliyoruz. Kanun koyucu, bu maddeyle hem yargılama sürecinin güvenliğini hem de tedbirlerin ciddiyetini korumayı hedeflemiştir. Adli kontrolün bir “lütuf” değil, kamu düzenini ve yargılamanın sağlıklı yürütülmesini güvence altına alan bir yargısal sorumluluk olduğunu vurguluyoruz.</p>

<p>Videoda şu sorulara detaylı yanıtlar bulabilirsiniz:</p>

<p>- Adli kontrol yükümlülüklerine uymayan kişi hakkında ne yapılabilir?</p>

<p>- Mahkûmiyet kararı verilmiş bir kişi adli kontrolü ihlal ederse ne olur?</p>

<p>- Tutukluluk süresi dolmuş ve salıverilmiş bir kişi adli kontrolü ihlal ederse yeniden tutuklanabilir mi?</p>

<p>CMK 112’nin hukuk sistemimizdeki işlevi ve önemi nedir?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK 112’nin birinci fıkrasına göre, adlî kontrol yükümlülüklerini kasten yerine getirmeyen şüpheli veya sanık, hükmedilebilecek hapis cezasının süresi ne olursa olsun derhâl tutuklanabilir. Bu düzenleme, yargılamanın disiplinini sağlamak amacıyla getirilmiştir.</p>

<p>Ayrıca 14 Nisan 2020’de yapılan değişiklikle, hakkında mahkûmiyet kararı verilmiş ve bu karar istinaf veya temyiz aşamasında olan kişiler de artık aynı hükme tabidir. Yani adlî kontrolü ihlal eden bu kişiler hakkında da ilk derece mahkemesi doğrudan tutuklama kararı verebilir.</p>

<p>Öte yandan, 24 Kasım 2016 tarihli değişiklik ile getirilen bir diğer önemli hüküm, azami tutukluluk süresi dolduğu için serbest bırakılan sanıkların durumunu düzenlemiştir. Buna göre, bu kişiler hakkında adlî kontrol kararı verilmişse ve bu tedbiri ihlal ederlerse, yeniden tutuklanmaları mümkündür. Ancak bu tutuklama süresi, ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlarda en fazla dokuz ay, diğer suçlarda ise iki ayla sınırlıdır.</p>

<p>Bu hüküm, hem kişi özgürlüğünün korunması hem de adli sürecin güvenliği açısından son derece önemlidir. CMK 112, bireyin özgürlük hakkını ortadan kaldırmadan, yargılamanın sağlıklı yürütülmesi için bir denge mekanizması kurar. Tedbirlere uymamanın ciddi sonuçları olduğunu hatırlatır ve adli kontrolün hukuk sistemimizdeki caydırıcı gücünü ortaya koyar.</p>

<p>Sonuç olarak, CMK madde 112; adli kontrol tedbirine uymamanın hukuki sonuçlarını belirleyerek, ceza muhakemesinin etkinliğini artıran ve yargı sürecinin disiplinini koruyan bir düzenlemedir. Bu madde, bireysel hak ve özgürlükleri gözetirken aynı zamanda adaletin tecellisini sağlamayı hedefler.</p>

<p>Bir yargılamada özgürlük, yükümlülüklerle anlam kazanır. Adli kontrolün ihlali, sadece bir kural ihlali değil, aynı zamanda adaletin işleyişine müdahale anlamına gelir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112</guid>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/-vQAh0iF830/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="33338"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR, CMK 111]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR</strong></p>

<p>CMK 111 – Adlî Kontrolün Kaldırılması ve İtiraz Süreci</p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 111 Açıklaması </p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sürecinde bireyin özgürlüğünü sınırlayan her tedbirin geçici olması, hukuk devleti ilkesinin temel gereklerinden biridir. Adlî kontrol tedbiri, tutuklamaya alternatif olarak kişisel özgürlüğü koruyan bir güvence niteliği taşır. Ancak bu tedbirin süresiz biçimde devam etmesi, kişi hak ve özgürlükleriyle bağdaşmaz.</p>

<p>Bu videoda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 111. maddesini (CMK 111) ele alarak adlî kontrolün hangi koşullarda kaldırılabileceğini, başvuru yollarını ve itiraz sürecini ayrıntılı şekilde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan konular:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK 111 nedir?<br />
Adlî kontrolün kaldırılması nasıl talep edilir?<br />
Hâkim veya mahkeme bu talebi nasıl değerlendirir?<br />
Adlî kontrol kararına itiraz mümkün müdür?<br />
Adlî kontrol tedbirinin süresi ve ölçülülük ilkesi</p>

<p>Öne çıkan noktalar:<br />
CMK’nın 111. maddesi, adlî kontrolün kaldırılmasına ilişkin açık bir yol belirleyerek bireyin özgürlüğünü korur. Şüpheli veya sanık, adlî kontrolün kaldırılmasını talep edebilir; hâkim veya mahkeme de bu talebi en geç beş gün içinde karara bağlamak zorundadır. Ayrıca, kararlara karşı itiraz hakkı tanınarak yargısal denetim sağlanır.</p>

<p>Bu düzenleme, adil yargılanma hakkı, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkesi açısından büyük önem taşır. Adlî kontrolün bir cezaya dönüşmemesi, yalnızca yargılamanın gerektirdiği ölçüde uygulanması, hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.</p>

<p>Bu video, ceza muhakemesi, adlî kontrol uygulaması ve kişi özgürlüğü üzerindeki yargısal güvenceler konularında bilgi edinmek isteyen hukuk öğrencileri, avukat adayları ve hukuk meraklıları için hazırlanmıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 09:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/l__BEvTYoto/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="62814"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler</p>

<p>CMK 110 – Adlî Kontrol Kararı Nedir? | Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 110 Açıklaması | Hukuki Haklarım</p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sistemimizde kişi özgürlüğü, en temel haklardan biridir. Ancak bu özgürlük, bazen adaletin sağlanması amacıyla sınırlanabilir. İşte bu noktada tutuklama tedbirine alternatif bir koruma önlemi olan adlî kontrol devreye girer.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110. maddesini (CMK 110) ele alarak, adlî kontrol kararının kim tarafından verileceğini, hangi aşamalarda uygulanabileceğini ve nasıl değiştirilebileceğini ayrıntılı biçimde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan başlıklar:</p>

<p>CMK 110 nedir?<br />
Adlî kontrol kararı kim tarafından verilir?<br />
Hâkim adlî kontrol kararında değişiklik yapabilir mi?<br />
Kovuşturma aşamasında adlî kontrol nasıl uygulanır?<br />
Cumhuriyet savcısının adlî kontroldeki rolü nedir?<br />
*Adlî kontrol tedbirinin amacı ve hukuk devleti ilkesiyle ilişkisi</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Öne çıkan kavramlar:<br />
Adlî kontrol kararı, tutuklama tedbirine alternatif olarak kişi özgürlüğünü daha az kısıtlayan bir sistem getirir. Bu sayede hem yargılamanın güvenliği sağlanır hem de bireyin temel hak ve özgürlükleri korunur. CMK 110, yargılamanın her aşamasında adlî kontrolün uygulanmasına ve değiştirilebilmesine imkân tanıyarak hukuk devleti ilkesinin güçlü bir yansımasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/mqXtkUoSSR4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="37226"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Nedir, Nasıl Düzenlenir CMK 109]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi kapsamında yer alan *“adlî kontrol”* tedbiri ele alınıyor. Tutuklamanın istisna, özgürlüğün ise esas olduğu anlayış doğrultusunda düzenlenen bu madde, kişi özgürlüğünü korurken kamu güvenliğini de sağlamayı amaçlıyor.</p>

<p>Adlî kontrol, şüpheli veya sanığın tutuklanmaksızın belirli yükümlülüklere tabi tutularak denetim altına alınmasıdır. Bu sistem, hem kaçma veya delilleri karartma riskini önlemeyi hem de bireyi tamamen özgürlüğünden yoksun bırakmadan yargılama sürecini güvence altına almayı hedefler.</p>

<p>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p>

<p>Tutuklama nedenleri bulunsa bile hâkim adlî kontrol kararı verebilir mi?<br />
Tutuklama yasağı olan hâllerde adlî kontrol uygulanabilir mi?<br />
Adlî kontrol kapsamında hangi yükümlülükler getirilebilir?<br />
“Konutu terk etmeme” yükümlülüğü ne anlama gelir?<br />
7242 ve 7331 sayılı Kanun değişiklikleri adlî kontrol sistemine ne kazandırmıştır?<br />
Adlî kontrol süresi cezadan düşülür mü?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu video, *Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi* kapsamında adlî kontrol kurumunun kapsamını, uygulanma koşullarını, getirilen yenilikleri ve kişi özgürlüğü üzerindeki etkilerini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 06:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Mmnn1gDQv-k/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="87033"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bakan Gürlek: Savunmanın güçlenmesi, yargının ve toplumsal güvenin güçlenmesidir]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek, yargı teşkilatına hitaben yaptığı konuşmada, güçlü bir adalet sisteminin ancak aynı ideale inanan ve sorumluluğu birlikte taşıyan güçlü bir teşkilatla mümkün olacağını belirterek, “Birlikte başaracağız, birlikte güçleneceğiz.” dedi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Gürlek, hâkimler, savcılar, avukatlar, adalet personeli ve infaz koruma teşkilatının büyük bir aile olduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>“AYNI KÜRSÜDEN GELİYORUM”</strong></p>

<p>Bakan Gürlek, 20 yıl boyunca hâkim ve savcı olarak görev yaptığını hatırlatarak, adliye koridorlarının sesini, dosyaların yükünü ve yargı mensuplarının sorumluluğunu yakından bildiğini söyledi.</p>

<p>“Bugün sizlere aynı kürsüde görev yapmış bir meslektaşınız olarak hitap ediyorum.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının meselelerini içeriden bildiğini ve iş yükünün farkında olduğunu ifade etti.</p>

<p><strong>YAPISAL SORUNLAR İÇİN YENİ ADIMLAR</strong></p>

<p>Göreve başladıkları andan itibaren yapısal sorunların çözümü için çalışmaları başlattıklarını dile getiren Gürlek, iş yükü analizlerinin yeniden yapılacağını, norm kadro sisteminin güncelleneceğini ve performans ölçütlerinin daha adil ve objektif bir zemine oturtulacağını açıkladı.</p>

<p>Hâkim ve savcıların mesleki gelişimini destekleyen uzmanlaşma ve eğitim modellerinin hayata geçirileceğini belirten Gürlek, adalet personelinin özlük haklarının iyileştirilmesi için somut adımlar atılacağını kaydetti.</p>

<p><strong>“ŞEFFAFLIK VE LİYAKAT ESAS OLACAK”</strong></p>

<p>Adaletin yalnızca kanunu doğru uygulamak olmadığını, kurum içinde hakkaniyeti güçlendirmenin de önemli olduğunu vurgulayan Gürlek, şeffaflığın artırılacağını, liyakatin esas alınacağını ve kurumsal aidiyetin güçlendirileceğini ifade etti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“Bu teşkilat benim yuvamdır.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının tüm unsurlarının ortak emeğiyle daha güçlü bir yapıya kavuşacağını söyledi.</p>

<p><strong>AVUKATLARA MESAJ: “YARGININ VAZGEÇİLMEZ PARÇASISINIZ”</strong></p>

<p>Konuşmasında savunma makamına özel vurgu yapan Gürlek, avukatların yargının üç sacayağından biri olduğunu belirterek, “Savunma güçlü olduğunda adalet gerçek anlamda hayat bulur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Avukatların mesleklerini güven içinde ve saygınlıkla sürdürebilmeleri için gerekli ortamın güçlendirileceğini kaydeden Gürlek, barolarla daha yakın ve düzenli istişare mekanizmaları kurulacağını bildirdi.</p>

<p><strong>“BÜYÜK BİR ADALET AİLESİYİZ”</strong></p>

<p>Türkiye genelinde 26 bin 765 hâkim ve savcı, 96 bin 53 adalet personeli, 83 bin 929 Ceza ve Tevkifevleri teşkilatı mensubu ve 208 bin 223 avukatla büyük bir adalet ailesi olduklarını belirten Gürlek, aynı ideale inanan güçlü bir bütün olduklarını kaydetti.</p>

<p>Gürlek, “Birlikte daha adil bir gelecek inşa edeceğiz.” ifadeleriyle konuşmasını tamamladı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/H5Vdk8HEEDk/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="69945"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="87281"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="38338"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="82082"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="62317"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="52803"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="82057"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="41975"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="96864"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="59512"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="23444"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
