<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 18 Aug 2026 13:33:10 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye’nin Yapay Zeka Vizyonu Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/turkiyenin-yapay-zeka-vizyonu-resmi-gazetede-yayimlanarak-yururluge-girdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/turkiyenin-yapay-zeka-vizyonu-resmi-gazetede-yayimlanarak-yururluge-girdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Cumhurbaşkanı Erdoğan imzasıyla yayımlanan 2026/9 sayılı Genelge ile Türkiye Yapay Zeka Eylem Planı (2026-2030) resmen yürürlüğe girdi. Önceki Ulusal Yapay Zeka Stratejisi'nin kazanımları üzerine inşa edilen plan; "Fark Et, İstifade Et, Üret ve Yönet" ilkeleriyle insan odaklı, güvenilir ve sürdürülebilir bir yapay zeka ekosistemi kurmayı hedefliyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Türkiye Yapay Zekâ Eylem Planı (2026-2030) ile İlgili 2026/9 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi, 18 Ağustos 2026 Tarihli ve 33344 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.</p>

<p>Yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile “Türkiye Yapay Zeka Eylem Planı (2026-2030)” yürürlüğe girdi. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı koordinasyonunda kamu, özel sektör, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarının ortak çalışmasıyla hazırlanan plan, ülkenin teknolojik egemenliğini güçlendirmeyi ve küresel rekabette öncü konum elde etmeyi amaçlıyor.</p>

<p>Önceki dönemde 20 Ağustos 2021 tarihli Genelge ile uygulamaya konulan “Ulusal Yapay Zeka Stratejisi (2021-2025)” önemli kazanımlar sağlamıştı. Yeni eylem planı ise bu temel üzerine; veriden değere, bilgiden üretime uzanan bir yol haritası çizerek farkındalık artırma, nitelikli insan kaynağı yetiştirme, altyapı güçlendirme ve güvenilir yapay zeka ekosistemi oluşturma hedeflerini ortaya koyuyor.</p>

<p><strong>BAKAN KACIR: “SEYİRCİ DEĞİL, ÖNCÜ OLACAĞIZ”</strong></p>

<p>Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, X hesabından yaptığı paylaşımda planı şöyle değerlendirdi:</p>

<p>“2026-2030 Türkiye Yapay Zeka Eylem Planına ilişkin Genelge, Cumhurbaşkanı’nın imzasıyla Resmî Gazete’de yayımlandı.</p>

<p>Yapay zeka, yalnızca teknolojik bir alan değil; ekonomik refahın, rekabet gücünün ve egemenlik sınırlarının yeni belirleyicilerinden biri.</p>

<p>Türkiye olarak bu dönüşümün seyircisi değil, öncülerinden olacağız.</p>

<p>Kendi değerleriyle yapay zeka teknolojileri geliştiren, güvenilir ürün ve hizmetler üreten; sanayiden sağlığa, eğitimden kamu hizmetlerine kadar stratejik alanlarda yapay zeka çözümlerini ölçeklendiren bir Türkiye inşa edeceğiz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Nitelikli insan kaynağımız, güçlü Ar-Ge altyapımız, girişimcilik ekosistemimiz ve üretim kabiliyetimizle Türkiye’yi yapay zeka alanında yatırımın, yeteneğin ve yenilikçi teknolojilerin merkezi haline getireceğiz.</p>

<p>Yapay zekayı Türkiye’nin teknolojik bağımsızlığının ve ekonomik kalkınmasının yeni güç alanlarından biri kılacağız.</p>

<p>Yapay zekanın sunduğu imkanlardan milletimizin refahı ve insanlığın ortak faydası için en üst düzeyde yararlanacağız. 2026-2030 Türkiye Yapay Zeka Eylem Planımız milletimize hayırlı olsun.”</p>

<p><strong>DÖRT ANA AŞAMADAN OLUŞUYOR</strong></p>

<p>Eylem planı dört temel aşama üzerine kurgulanıyor.</p>

<p><strong>- FARK ET: </strong>aşamasında 81 ilde yapay zekâ okuryazarlığı atölyeleriyle 2 yılda 5 milyon vatandaşa eğitim verilecek. 10 bin ileri düzey yapay zekâ uzmanı ve 100 bin uygulama profesyoneli yetiştirilecek. En az 2 bin kamu veri seti hazırlanacak, kullanıcı haklarını koruyan ve yatırımcılara öngörülebilirlik sağlayan hukuki-etik çerçeve oluşturulacak.</p>

<p><strong>- İSTİFADE ET:</strong> kapsamında 2030’a kadar toplam 1 GW’lık Veri Merkezi kurulu gücü hedefleniyor. Araştırmacılar, girişimler ve KOBİ’lere 20 milyon GPU-saat tahsis edilecek. Kamu yatırımlarından yapay zekâ projelerine en az yüzde 2 pay ayrılacak. Sağlık, enerji ve akıllı üretim başta olmak üzere öncelikli alanlarda sektörel pilot programlar hayata geçirilecek.</p>

<p><strong>- ÜRET: </strong>aşamasında enerji ve altyapısı hazır kampüsler ile Yapay Zekâ Büyüme Bölgeleri kurulacak. Yapay Zekâ Araştırma Fonu ve Büyüme Fonu devreye alınacak. Türkçe sektörel dil modellerinin geliştirilmesi ve ihracı teşvik edilecek. İmalat ve katma değerli ürünlerde fiziksel yapay zekâ ile robotik çözümler geliştirilecek.</p>

<p><strong>- YÖNET:</strong> başlığı altında en az 10 milyar dolar büyüklüğünde özel sektör ağırlıklı yapay zekâ ve veri merkezi yatırımı çekilmesi hedefleniyor. OECD, G20 ve Birleşmiş Milletler platformlarında etkin rol üstlenilecek. Türk dilleri için ortak “Türk Dilleri Büyük Dil Modeli” geliştirilecek. En az 5 öncelikli sektörde düzenleyici deney alanları işletilecek.</p>

<p><strong>TEMEL VE KESİŞEN KATMANLAR</strong></p>

<p>Planın altyapısı; enerji, hesaplama donanımı, altyapı, modeller-veri ve uygulamalar şeklinde kısa ve uzun vadeli katmanlardan oluşuyor. Bunları yetenek, finansman ile düzenleme ve güvenlik gibi kesişen katmanlar destekliyor.</p>

<p>Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, planın detaylarını resmi internet sitesinde (www.sanayi.gov.tr) (www.sanayi.gov.tr) yayımlayacak. Tüm kamu kurum ve kuruluşlarından görev ve sorumluluklarını hassasiyetle yerine getirmeleri ve ihtiyaç duyulan her türlü desteği sağlamaları isteniyor.</p>

<p>Türkiye, bu planla yapay zekâ alanında sadece kullanıcı değil; geliştiren, üreten, ihraç eden ve güvenilir şekilde yöneten bir ülke konumuna ulaşmayı hedefliyor.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/08/adsiz-188.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/turkiyenin-yapay-zeka-vizyonu-resmi-gazetede-yayimlanarak-yururluge-girdi</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 13:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/yapay-zess.jpg" type="image/jpeg" length="75267"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hakim Boşanma Davasında Hangi Soruları Sorar]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/hakim-bosanma-davasinda-hangi-sorulari-sorar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/hakim-bosanma-davasinda-hangi-sorulari-sorar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu videoda boşanma davalarında hâkimin hangi soruları, hangi amaçla yönelttiğini ve bu soruların hukuki anlamını ele aldım. Boşanma yargılamasında hâkim, evlilik birliğinin neden sona erme noktasına geldiğini doğru şekilde anlayabilmek için sistematik ve yönlendirici sorular sorar. Bu soruların amacı tarafları zorlamak değil, ileri sürülen iddiaların gerçekliğini, sürekliliğini ve evlilik birliği üzerindeki etkisini ortaya koymaktır. Çekişmeli veya anlaşmalı boşanma olmasına göre sorular değişebilse de temel çerçeve çoğu dosyada aynıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hâkim öncelikle evliliğin genel seyrini anlamaya yönelik sorular yöneltir. Evliliğin ne zamandır sorunlu olduğu, ilk ciddi problemlerin ne zaman başladığı, sorunların geçici mi yoksa kalıcı mı hale geldiği ve evliliği kurtarmaya yönelik bir çaba gösterilip gösterilmediği bu aşamada değerlendirilir. Amaç, evlilik birliğinin temelden sarsılıp sarsılmadığını tespit etmektir.</p>

<p>Kusur iddialarının bulunduğu dosyalarda hâkim, bu iddiaları somutlaştırmaya yönelik ayrıntılı sorular sorar. Fiziksel veya psikolojik şiddet, hakaret, tehdit, aldatma, ilgisizlik, eve bakmama ya da aile müdahalesi gibi iddiaların hangi tarihlerde, hangi sıklıkta ve ne şekilde yaşandığı açıklattırılır. Böylece soyut anlatımlar yerine somut olaylara dayalı bir hukuki değerlendirme yapılır.</p>

<p>Çocuk bulunan dosyalarda ise sorular daha hassas bir noktaya odaklanır. Çocuğun mevcut yaşam düzeni, kiminle yaşadığı, bakım ve ihtiyaçlarının kim tarafından karşılandığı, ebeveynlerle kurduğu bağ ve ruhsal durumu sorgulanır. Bu değerlendirmede esas alınan ölçüt anne veya babanın talebi değil, çocuğun üstün yararıdır.</p>

<p>Nafaka, velayet ve maddi ya da manevi tazminat taleplerinin bulunduğu hallerde hâkim, tarafların ekonomik ve sosyal durumlarını anlamaya yönelik sorular yöneltir. Çalışma durumu, düzenli gelir, yaşam standartları ve giderler bu kapsamda ele alınır. Son aşamada ise hâkim, tarafların boşanma iradelerinin kesin olup olmadığını ve evliliğin fiilen sona erip ermediğini değerlendirir. Tüm bu soruların amacı dosyaya uygun, adil ve hakkaniyete dayalı bir karar verebilmektir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/hakim-bosanma-davasinda-hangi-sorulari-sorar</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 12:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/BcgV0SzllhI/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="60348"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukat Nazmi Baran vefat etti]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/avukat-nazmi-baran-vefat-etti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/avukat-nazmi-baran-vefat-etti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ankara Barosu üyesi Avukat Nazmi Baran (6350) vefat etti.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><i>Ankara Barosu'ndan yapılan açıklama şöyle;</i></p>

<p><strong>BAROMUZ ÜYESİ AV. NAZMİ BARAN (6350) VEFAT ETMİŞTİR</strong></p>

<p>11.12.1971 tarihinde avukatlık mesleğine başlayan Baromuz üyesi Av. Nazmi BARAN (6350) vefat etmiştir.</p>

<p>Cenazesi, 18.08.2026 Salı günü İsmet Oğultürk Camii’nde kılınacak öğle namazının ardından Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedilecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Meslektaşımıza Allah’tan rahmet, ailesine ve Baromuz üyelerine başsağlığı dileriz.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/08/nazmi-baran.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>YAŞAM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/avukat-nazmi-baran-vefat-etti</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 10:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/nazmi-baran-1.jpg" type="image/jpeg" length="83892"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ALKOLLÜ SÜRÜCÜYE RÜCUDA MÜNHASIRLIK ŞARTI KORUNDU, İSPAT YÜKÜ YER DEĞİŞTİRDİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/alkollu-surucuye-rucuda-munhasirlik-sarti-korundu-ispat-yuku-yer-degistirdi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/alkollu-surucuye-rucuda-munhasirlik-sarti-korundu-ispat-yuku-yer-degistirdi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ALKOLLÜ SÜRÜCÜYE RÜCUDA MÜNHASIRLIK ŞARTI KORUNDU, İSPAT YÜKÜ YER DEĞİŞTİRDİ</strong></p>

<p><i><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20252402-e-20254431-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 23.06.2025 Tarihli Uyuşmazlığın Giderilmesi Kararı </a>Üzerine Bir Değerlendirme</i></p>

<p></p>

<p><strong>I. Sorunun Ortaya Çıkışı</strong></p>

<p>Zorunlu mali sorumluluk sigortacısının, alkollü araç kullanan sigortalısına rücu edip edemeyeceği, sigorta hukukunun en çok dava üreten başlıklarından biridir. Tartışmanın kaynağı, birbirini izleyen iki mevzuat değişikliğidir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 48/1 hükmü, 11.06.2013 tarihli değişiklikten önce "alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin" araç sürmesini yasaklarken, değişiklikten sonra doğrudan "alkollü olan sürücülerin" araç sürmesini yasaklar hâle gelmiştir. Buna paralel biçimde, 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren ZMSS Genel Şartları'nın B.4.c bendi, mülga 2003 tarihli Genel Şartlar'ın B.4.d bendindeki "aracı güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş bulunmalarından ileri geliyorsa" ifadesini terk ederek, aracın "ilgili mevzuatta belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce kullanılması sırasında meydana gelen zararlar" için rücu hakkı tanımıştır.</p>

<p>Sigorta şirketleri bu değişiklikleri, kırk yıllık "münhasırlık" içtihadının terk edildiği yönünde okudu: Artık kazanın alkolün etkisiyle meydana gelmesi aranmayacak, sürücünün yasal sınırın üzerinde alkollü olması rücu için yeterli olacaktı. Bölge adliye mahkemeleri ise bölündü. Bir kısım daire salt alkollü olmayı yeterli görürken, bir daire münhasırlık şartında ısrar etti. Ortaya, aynı olayın hangi bölge adliye mahkemesinde görüldüğüne göre farklı sonuçlandığı bir tablo çıktı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>II. Yargıtay'ın Çözümü: Münhasırlık Şartı Korunuyor</strong></p>

<p>Bu bölünme, 5235 sayılı Kanun'un 35/3 hükmü uyarınca Yargıtay önüne taşındı. <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20252402-e-20254431-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 23.06.2025 tarihli ve 2025/2402 E., 2025/4431 K. sayılı kararı</span></a>yla uyuşmazlığı kesin olarak giderdi: 01.06.2015 tarihli değişiklikten sonra da, ZMMS Genel Şartları'nın B.4.c bendine dayalı rücu davalarında kazanın münhasıran alkolün etkisi altında gerçekleşmiş olması aranacaktır.</p>

<p>Kararın gerekçesi, sonucundan daha önemlidir. Daire, 2918 sayılı Kanun'un 48. maddesindeki düzenlemenin sorumluluk hukukuna değil, cezai ve idari yaptırıma ilişkin olduğunu; salt alkollü olmanın soyut tehlike oluşturan bir kabahati meydana getirdiğini, buna karşılık sorumluluk hukukunda tazmin yükümlülüğünün illiyet bağına dayandığını vurgulamıştır. Daha çarpıcı olan tespit ise normlar hiyerarşisine ilişkindir: İlliyet bağı ilkesinin dayanağı Anayasa ve Türk Borçlar Kanunu hükümleri olduğundan, kanundan sonra gelen Genel Şartlar'ın bu ilkeyi bertaraf eden hükmünün uygulama yeri bulunmayacaktır. Karar, kanuna aykırı ikincil düzenlemelerin geçerli bir genel şart olarak kabul edilemeyeceğini açıkça ifade etmektedir.</p>

<p>Bu yaklaşım isabetlidir. Genel Şartlar, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından onaylanan ve sözleşme içeriğine dönüşen idari nitelikte metinlerdir. Bir sorumluluk ilkesinin, kanun değişikliği olmaksızın genel şart düzenlemesiyle askıya alınabilmesi kabul edilseydi, sigorta ettirenin hukuki güvenliği tamamen sektörün düzenleyici iradesine bırakılmış olurdu. Kararın sonuç kısmı, Hukuk Genel Kurulu'nun yerleşik uygulamasıyla da uyumludur (HGK, 11.05.2011, E.2011/182 K.2011/294; HGK, 10.12.2014, E.2013/1199 K.2014/1018; <a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021203-e-20221940-k-sayili-karari" rel="dofollow">HGK, 28.12.2022, E.2021/203 K.2022/1940</a>).</p>

<p><strong>III. Kararın Sessiz Kısmı: İspat Yükünün Yer Değiştirmesi</strong></p>

<p>Buraya kadar karar, sigortalı lehine bir istikrar kararıdır. Ancak kararın dokuzuncu paragrafı, ilk bakışta teknik bir ayrıntı gibi görünen fakat uygulamada sonucu tersine çevirebilecek bir kabul içermektedir. Daire, yeni düzenlemenin etkisinin "sadece ispat yüküne" ilişkin olduğunu belirttikten sonra şu ayrımı yapmaktadır: Sürücüdeki alkol miktarı mevzuatta öngörülen miktarda (1 promil) ise ispat yükü sigortacı üzerinde kalacak; bu miktardan fazla ise ispat yükü sigortalıya geçecektir. Karara göre sigortacı, sürücünün Kanun'un 48. maddesinde belirtilen oranların üstünde alkollü olduğunu ispatlamakla yükünü yerine getirmiş sayılır; bundan sonra alkolün kazada etkisi olmadığını ispat külfeti sigortalıya düşer ve illiyet bağının bulunmadığına ilişkin ispatsızlık riskini sigortalı taşır.</p>

<p>Bu kabul, üç yönden tartışmaya açıktır.</p>

<p>Birincisi, pozitif hukuk metniyle uyum sorunudur. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 1409/2 hükmü, sözleşmede öngörülen rizikolardan herhangi birinin teminat dışında kaldığını ispat yükünü açıkça sigortacıya yüklemekte; aynı kural 1485. madde uyarınca sorumluluk sigortaları bakımından da uygulanmaktadır. Karar, ispatı gereken hususun "riziko" değil "trafik kazasına sebep olan olgu" olduğu ayrımına dayanarak bu hükmün mutlak uygulanmasından ayrılmaktadır. Ne var ki teminat dışılık iddiasının çekirdeği, tam olarak zararın hangi olgudan doğduğudur; bu olgu ispatlanmadan teminat dışılık da ispatlanmış olmaz. Kanun hükmünün, hakkaniyet mülahazasıyla ve kanun değişikliği olmaksızın yön değiştirmesi, kararın kendi normlar hiyerarşisi gerekçesiyle de bir gerilim doğurmaktadır: Genel Şartlar kanunu bertaraf edemiyorsa, içtihat da kanunun açık ispat kuralını ters çeviremez.</p>

<p>İkincisi, Hukuk Genel Kurulu içtihadıyla uyum sorunudur. Hukuk Genel Kurulu, kararında da atıf yapılan içtihatlarında münhasırlık şartını benimserken, aynı cümlelerde teminat dışılığın ispat yükünün sigortacıya düştüğünü açıkça belirtmiştir. Bu kabul yalnızca eski tarihli kararlarda değil,<strong><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021468-e-20221143-k-sayili-karari" rel="dofollow"> 22.09.2022 tarihli E.2021/468 K.2022/1143 </a></strong>ve <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021203-e-20221940-k-sayili-karari" rel="dofollow">28.12.2022 tarihli E.2021/203 K.2022/1940 sayılı </a></strong>güncel kararlarda da tekrarlanmıştır. 2025 tarihli karar, esas kuralı korurken ispat yükü bakımından bu içtihattan sessizce ayrılmakta, ancak bu ayrılışın gerekçesini Hukuk Genel Kurulu kararlarını tartışarak değil, doktrinden bir görüşe atıfla kurmaktadır.</p>

<p>Üçüncüsü, kararın getirdiği eşik belirsizdir. Karar, ispat yükünün yer değiştirmesi için "mevzuatta öngörülen miktar" olarak 1 promili esas almaktadır. Oysa rücu hakkının dayanağı olan Genel Şartlar B.4.c bendi "ilgili mevzuatta belirlenen seviye"ye atıf yapmakta, Karayolları Trafik Yönetmeliği'nin 97. maddesi ise hususi otomobil sürücüleri için 0,50, diğer araç sürücüleri için 0,20 promil sınırını öngörmektedir. 1 promil ise Kanun'un 48/6 hükmünde, Türk Ceza Kanunu'nun 179/3 maddesinin uygulanacağı ceza hukuku eşiği olarak geçmektedir. Böylece uygulamada üç ayrı eşikli bir yapı doğmuştur: 0,20-0,50 promil sınırının altında rücu yoktur; bu sınır ile 1 promil arasında ispat yükü sigortacıdadır; 1 promilin üzerinde ise sigortalıdadır. Bu kademelendirmenin metinsel dayanağı zayıftır ve sahada tartışma üreteceği öngörülebilir.</p>

<p><strong>IV. Muhalefet Şerhi ve Caydırıcılık Tartışması</strong></p>

<p>Karara ekli muhalefet şerhi, çoğunluk görüşünü sonuç itibarıyla eleştirmekte ve mevzuat değişikliklerinin amacının tam olarak münhasırlık anlayışına son vermek olduğunu savunmaktadır. Şerhte, münhasırlık şartının sigortacı yönünden fiilen ispat imkânsızlığı anlamına geldiği, yol koşulları veya karşı sürücü kusuru gibi cüzi bir etken bulunduğunda rücu hakkının ortadan kalktığı belirtilmekte; bu durum, bir kazanın münhasıran alkolün etkisiyle meydana gelmesinin ancak aracın deposuna yakıt yerine alkol konulmasıyla mümkün olabileceği benzetmesiyle eleştirilmektedir.</p>

<p>Şerhin trafik güvenliğine ilişkin kaygısı yerindedir; ancak bu kaygının muhatabı sorumluluk hukuku değil, ceza ve idari yaptırım hukukudur. Alkollü araç kullanımının caydırılması, ehliyet geri alma, adli para cezası ve hapis yaptırımlarıyla sağlanır. Sigorta ilişkisinde rücu, cezalandırma aracı değil, ödenen tazminatın gerçek sorumluya aktarılması mekanizmasıdır. Kaldı ki münhasırlık şartı, alkolün kazadaki etkisinin tespitine ilişkin bir ispat sorunudur ve bu sorun, nöroloji ve trafik uzmanlarından oluşan bir bilirkişi kurulundan, olayın oluş biçimi değerlendirilerek alınacak raporla aşılabilir. Yargıtay'ın yerleşik uygulaması da bu yöndedir.</p>

<p><strong>V. Uygulamaya Etkisi</strong></p>

<p>Karar kesin nitelikte olduğundan, bölge adliye mahkemeleri bakımından yeknesaklık sağlanmıştır; bu yönüyle hukuki öngörülebilirliğe katkısı tartışmasızdır. Ancak sigortalı vekilleri bakımından pratik sonuç şudur: Sürücünün 1 promilin üzerinde alkollü olduğu dosyalarda savunma, artık "sigortacı illiyet bağını ispatlayamadı" pasif tezine dayandırılamaz. Kazanın oluş biçimine ilişkin delillerin baştan itibaren aktif olarak toplanması gerekir. Kaza tespit tutanağı ve krokinin, karşı sürücünün kusurunu ortaya koyan unsurları; yol, aydınlatma ve hava koşullarına ilişkin veriler; varsa kamera görüntüleri ve tanık beyanları; ceza dosyasındaki kusur bilirkişi raporu bu kapsamda önem kazanmaktadır. Talep edilmesi gereken delil ise, olayın dinamiğini değerlendirerek alkolün kazadaki etkisini ortaya koyacak nöroloji uzmanı ve trafik uzmanından oluşan bilirkişi kurulu raporudur.</p>

<p>Buna karşılık, aracın park hâlindeki bir araca çarpması gibi kazanın oluşunda başka hiçbir etkenin bulunmadığı tipik olaylarda, yüksek promilli sürücü bakımından ispat yükünün yer değiştirmesi sonucu değiştirmeyecektir. Tartışma asıl olarak, karşı tarafın da kusurlu olduğu, görüş mesafesinin düşük olduğu veya yol kusurunun bulunduğu sınır vakalarında sertleşecektir. Bu vakalarda dosyanın kaderini, artık kimin ispat edemediği belirleyecektir.</p>

<p><strong>VI. Sonuç</strong></p>

<p>Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 2025 tarihli kararıyla sorumluluk hukukunun temel ilkesine sahip çıkmış; genel şart düzenlemesinin illiyet bağı gerekliliğini ortadan kaldıramayacağını isabetle ortaya koymuştur. Kararın normlar hiyerarşisine ilişkin gerekçesi, sigorta hukukunda genel şartların sınırını çizen bir referans olarak kalıcı değer taşımaktadır.</p>

<p>Ne var ki aynı karar, ispat yükünü 1 promil eşiğine bağlayarak sigortalı aleyhine kaydırmakta ve bunu Türk Ticaret Kanunu'nun 1409. maddesindeki açık hüküm ile Hukuk Genel Kurulu'nun güncel içtihadını tartışmaksızın yapmaktadır. Ortaya, esas kuralı koruyan ancak sonucu ters yönde etkileyebilecek melez bir çözüm çıkmıştır. Kanaatimizce bu ikinci yön, ilk fırsatta Hukuk Genel Kurulu önünde yeniden değerlendirilmeye muhtaçtır. Zira bir ilkeyi korumanın en zayıf biçimi, onu ispat kuralları eliyle uygulanamaz hâle getirmektir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-melih-kucukcankurtaran" title="Av. Melih Küçükcankurtaran"><img alt="Av. Melih Küçükcankurtaran" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/08/melih-kucukcankurtaran.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-melih-kucukcankurtaran" title="Av. Melih Küçükcankurtaran">Av. Melih Küçükcankurtaran</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/alkollu-surucuye-rucuda-munhasirlik-sarti-korundu-ispat-yuku-yer-degistirdi-1</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 10:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/bilgis5haaa.jpg" type="image/jpeg" length="44572"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hukuk Genel Kurulu'nun 2021/203 E., 2022/1940 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021203-e-20221940-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021203-e-20221940-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 28.12.2022 tarihli, 2021/203 E., 2022/1940 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Hukuk Genel Kurulu</strong></p>

<p><strong>2021/203 E., 2022/1940 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi</p>

<p>1. Taraflar arasında birleştirilerek görülen “itirazın iptali” davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen asıl ve birleştirilen davanın kabulüne ilişkin karar asıl ve birleştirilen davada davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.</p>

<p>2. Direnme kararı asıl ve birleştirilen davada davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.</p>

<p>3. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun’la değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin 2. fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından asıl ve birleştirilen davada davalı vekilinin duruşma isteminin reddine karar verilip dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:</p>

<p><strong>I. YARGILAMA SÜRECİ</strong></p>

<p>Asıl Davada;</p>

<p>Davacı İstemi:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirkete trafik sigortalı davalının maliki olduğu aracın 14.06.2014 tarihinde saat 05.35 civarında davalının çalışanı dava dışı ...’un sevk ve idaresinde iken park hâlindeki birçok araca çarparak hasar verdiğini, sürücünün tam kusurlu ve güvenli sürüş yeteneğini kaybedecek kadar alkollü olduğunu, ehliyetini kaybetmemek için olay yerinden kaçtığını, müvekkilinin hasar gören üç araç için toplam 12.659,65TL ödediğini, ödenen bedelin tahsili amacıyla başlatılan icra takibine davalı tarafça haksız yere itiraz edildiğini ileri sürerek takibe vaki itirazın iptaline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Davalı Cevabı:</p>

<p>5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; kazaya karışan aracın şirketin bilgisi ve izni dışında dava dışı sürücü tarafından garajdan alınıp götürüldüğünü ve daha sonra müvekkilinin kendi imkânları ile yaptığı araştırmalar sonucu terk edilmiş hâlde bulunduğunu, sürücünün mahkemeye alkollü olduğunu beyan etmediğini, ancak her nasılsa sigortaya alkolü olduğunu belirten yazı verdiğini, yazının şirketi zarara uğratmak amacıyla verildiğini, dava dışı sürücü hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu ve sanığın eyleminin sabit görüldüğünü, araç çalınmış olduğundan rücu şartlarının oluşmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.</p>

<p>Birleştirilen Davada;</p>

<p>Davacı İstemi:</p>

<p>6. Davacı vekili dava dilekçesinde; asıl davada belirtilen nedenlerle park hâlinde olan ve zarar gören araç sahibinin başvurusu üzerine ödenen 3.795TL’nin tahsili amacıyla başlatılan icra takibine davalı tarafından haksız yere itiraz edildiğini ileri sürerek takibe vaki itirazın iptaline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Davalı Cevabı:</p>

<p>7. Davalı vekili cevap dilekçesinde; birleştirilen dava dilekçesi ve eklerinin kendilerine tebliğ edilmediğini, asıl talebin dava dışı sürücüye yöneltilmesinin gerektiğini, asıl davada belirtilen gerekçelerle rücu şartları oluşmadığının kabulünün gerektiğini, kusur ve hasar durumunu da kabul etmediklerini belirterek davanın reddini savunmuştur.</p>

<p>İlk Derece Mahkemesi Kararı:</p>

<p>8. ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 22.03.2016 tarihli ve 2015/37 E., 2016/296 K. sayılı kararı ile; 14.06.2014 tarihinde saat 06.00 sıralarında davalı araç sürücüsü dava dışı ...'un, sevk ve idaresindeki araç ile sokakta park hâlinde bulunan araçlara çarparak hasarlanmalarına sebebiyet verdiği, kazanın oluşumunda davalı sigortalı araç sürücüsünün %100 kusurlu olduğu, kazanın münhasıran sürücünün almış olduğu alkolün etkisi ile meydana geldiği, münhasıran alkolün etkisiyle meydana gelen kazalarda sigorta şirketinin sigorta ettirene rücü hakkının bulunduğu, her ne kadar davalı şirket tarafından, talep olunan bedelden sorumlu olmadığı, aracın bilgisi dışında çalışanı tarafından alındığı, husumetin dava dışı sürücüye yönlendirilmesi gerektiği beyan edilmiş ise de; dava dışı sürücünün davalı şirketin çalışanı olup, davalı şirket tarafından tır şöförü olarak işe alındığı, aracın davalı şirket tarafından sürücüye rızası ile teslim edildiği, bu hususun ceza mahkemesi dosya içeriği ile sabit olduğu, dava dışı sürücü hakkında görevi kötüye kullanma eylemi nedeniyle mahkumiyet kararı verildiği, bu durumda davalı şirketin, davacıya olan sorumluluğundan kurtulamayacağı ancak kendi çalışanına rücu edebileceği gerekçesiyle asıl ve birleştirilen davanın kabulüne asıl dava dosyasında; davalının ... 19. İcra Müdürlüğünün 2014/11889 E. sayılı takip dosyasına yaptığı itirazının 12.659,65TL asıl alacak, 220,83TL işlemiş faiz, icra gideri, vekâlet ücreti ile 12.659,65TL asıl alacağa, takip tarihinden tahsil gününe kadar yürütülecek değişen oranlarda avans faiziyle birlikte sınırlı olarak iptaline, birleştirilen davada davalının ... 20. İcra Müdürlüğünün 2015/6394 E. sayılı takip dosyasına yaptığı itirazının 3.795TL asıl alacak, 270,87TL işlemiş faiz, icra gideri, vekâlet ücreti ile 3.795TL asıl alacağa, takip tarihinden tahsil gününe kadar yürütülecek değişen oranlarda avans faiziyle birlikte sınırlı olarak iptaline karar verilmiştir.</p>

<p>Özel Daire Bozma Kararı:</p>

<p>9. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleştirilen davada davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.</p>

<p>10. Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 16.01.2019 tarihli ve 2018/5638 E., 2019/225 K. sayılı kararı ile;</p>

<p>“…Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir.<br />
Asıl ve birleşen davada davacı ... şirketinin davalının çalışanının sevk ve idaresindeki, davalıya ait araçla park halindeki birden çok araca hasar verdiğini belirterek, hasar gören araçlar için ödediği hasar bedelini icra yoluyla talep ettiği, davalının itirazı üzerine duran takiplerin devamı için de eldeki davayı açtığı görülmüştür. Davalı taraf ise çalışanının sevk ve idaresindeki aracın kendilerinin izni ve haberi olmaksızın alındığı, sürücü hakkında ... 1. Asliye Ceza Mahkemesinde hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan yargılama yapıldığı, mahkumiyetine karar verildiği savunmasında bulunmuştur.</p>

<p>O halde, sürücünün ceza mahkemesinde hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan mahkum olması, söz konusu mahkumiyet kararının kesinleşmiş olması, ceza mahkemesi kararı ile aracın şirket izni olmadan garajdan alındığının belirlenmesine bu durumda davalı malikin kusuru bulunmadığının ve sigorta şirketinin davalı malike rücu edemeyeceğinin anlaşılması karşısında mahkemece asıl ve birleşen davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.</p>

<p>Direnme Kararı:</p>

<p>11. ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 29.11.2019 tarihli ve 2019/687 E., 2019/1574 K. sayılı kararı ile; Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasında sigortacının rücu hakkının 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun (KTK) 95/2 maddesi ile Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (ZMSS) Genel Şartlarında düzenlemeye tabi tutulduğu, ZMSS Poliçe Genel Şartları’nın 4. maddesine göre, kazanın salt alkolün etkisi ile meydana geldiği sabit olduğundan sigortacının sigorta ettirene rücu hakkı bulunduğu, gasp ve hırsızlık iddiası ile sigorta ettirenin bu suçların işlenmesinde kusurunun olmadığını ispat ederse ancak o zaman rücudan kurtulabileceği, Genel Şartlar’da gasp ve hırsızlık hâlinin tahdidi olarak sayıldığı, sigorta ettirenin olayda emniyeti suistimal vardır diyerek ve kendisinin bu suçun işlenmesinde bir kusurunun olmadığını iddia ederek sorumluktan kurtulamayacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.</p>

<p>Direnme Kararının Temyizi:</p>

<p>12. Direnme kararı süresi içinde asıl ve birleştirilen davada davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.</p>

<p><strong>II. UYUŞMAZLIK</strong></p>

<p>13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda dosya kapsamı ve dava dışı sürücü hakkında verilen kesinleşen ceza mahkemesi kararında yapılan belirlemeye göre davacı ... şirketinin zarar gören üçüncü kişilere ödenen hasar bedelini davalı sigortalısından rücu etme hakkının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.</p>

<p><strong>III. GEREKÇE</strong></p>

<p>14. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili yasal düzenlemelerin ve kavramların incelenmesi gerekmektedir.</p>

<p>15. Karayolları Trafik Kanununun 85/1 maddesinde; bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, araç işletenin bu zarardan sorumlu olacağı; aynı Kanun’un 85/son maddesinde; işleten ve araç işleticisi teşebbüsün sahibinin, aracın sürücüsü veya aracın kullanılmasına katılan yardımcı kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumlu olacağı; 107. maddesinde ise, işletenin, kendisinin veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerden birinin, aracın çalınmasından veya gasp edilmesinden kusurlu olmadığını ispat etmesi durumunda zarardan sorumlu tutulamayacağı düzenlenmiştir.</p>

<p>16. Karayolları Trafik Kanunu’nun “Tazminatın azaltılması veya kaldırılması sonucunu doğuran haller” başlıklı 95. maddesi uyarınca; sigorta sözleşmesinden veya sigorta sözleşmesine ilişkin kanun hükümlerinden doğan ve tazminat yükümlülüğünün kaldırılması veya miktarının azaltılması sonucunu doğuran hâller zarar görene karşı ileri sürülemeyeceğinden, ödemede bulunan sigortacı, sigorta sözleşmesine ve bu sözleşmeye ilişkin kanun hükümlerine göre, tazminatın kaldırılmasını veya azaltılmasını sağlayabileceği oranda sigorta ettirene rücu edebilecektir. Bu düzenlemeye paralel olarak; poliçenin düzenlendiği ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (Trafik Sigortası) Genel Şartları’nın “Zarar görenlerin haklarının saklı tutulması ve sigortacının işletene rücu” başlıklı B.4. maddesinde sigortacının sigortalısına rücu edebileceği durumlar sıralanmıştır.</p>

<p>17. Eldeki davada da davacı, sigortalı aracı kullanan kişinin kazayı münhasıran alkolün etkisi ile işlediğini ileri sürerek KTK’nın 95. ve Genel Şartlar’ın B.4.d maddesince poliçe kapsamında ödediği tazminatı sigortalıdan rücuen tazmini talebinde bulunmuştur. Davalı tarafça, işletenin sorumlu olmadığı, işletenin sorumluluğunu üstlenen sigorta şirketinin de sorumluluğu bulunmadığından rücu şartlarının oluşmadığı savunulmuştur.</p>

<p>18. Karayolları Trafik Kanunu’nun 107. maddesi uyarınca işletenin sorumluluktan kurtulabilmesi için aracın sadece çalınması ya da gaspedilmesinin kanıtlanması yetmemekte, bunun önlenmesi bakımından olağan, makul, uygulanabilir türden gerekli tüm önlemlerin yerine getirildiği hâlde çalınma ya da gasp eyleminin önüne geçilemediğinin de kanıtlanması gerekmektedir. Çalınma veya gasp eylemi sınırlı olarak sayılmıştır. Benzer düzenlemeler Genel Şartlar’ın A.3.-j maddesi ve rücu bakımından B.4.-g maddelerinde de yer almaktadır. Somut olayda kesinleşmiş ceza dosyasındaki maddi vakıa ve sanığa yüklenen suç tanımına göre araç anahtarlarının ve aracın zilyetliğinin sürücüye rıza ile verilip, güveni kötüye kullanmanın söz konusu olduğu sabit olduğundan KTK’nın 107. maddesinin somut olayda uygulama yerinin bulunmadığı ve işletenin bu belirlemeye göre sorumluluktan kurtulamayacağı açıktır.</p>

<p>19. Poliçenin geçerli olduğu dönemde yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken Zorunlu Malî Sorumluluk Genel Şartlarının B.4.d maddesinde; tazminatı gerektiren olay, işletenin veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerin veya motorlu aracın hatır için karşılıksız olarak kendilerine verilen kişilerin uyuşturucu veya keyif verici maddeler almış olarak aracı sevk ve idare etmeleri esnasında meydana gelmiş veya olay yukarıda sayılan kişilerin alkollü içki almış olmaları nedeniyle aracı güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş bulunmalarından ileri geliyorsa, sigortacının sigorta ettirene rücu hakkının olduğu açıklanmıştır. Zorunlu Malî Sorumluluk Genel Şartlarının B.4.d maddesinin dayanağını teşkil eden KTK’nın 48. maddesinin yasaklamayı düzenleyen ilk fıkrasında, alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli araç sürme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin karayolunda araç sürmeleri yasaklanmış olup, aynı maddenin ikinci fıkrasındaki yönetmelik düzenlemesine olanak tanıyan hükümde, yasaklama yetkisi yönetmeliğe bırakılmış olmadığından, Karayolları Trafik Yönetmeliği’nin 97. maddesinde yukarıda anılan yasa hükmü tekrarlandıktan ve uyuşturucu veya keyif verici maddeler ile alkollü içkilerin oranlarının ne şekilde saptanacağı belirlendikten sonra, yasada yer alan hüküm dikkate alınmadan salt (mücerret) 0.50 promil üstünde alınan alkol miktarına göre araç kullanma yasağı getirilmesinin yasal dayanağı bulunmadığından geçersiz bulunmaktadır. Geçersiz yönetmelik hükümlerinin, yasaya aykırı bir şekilde genel şart olarak kabulü de mümkün değildir.</p>

<p>20. O hâlde, hasarın teminat dışı kalabilmesi için kazanın meydana geliş şekli itibarıyla sürücünün salt (münhasıran) alkolün etkisi altında kaza yapmış olması gerekmektedir. Diğer bir anlatımla, sürücünün alkollü olması, tek başına hasarın teminat dışı kalmasını gerektirmez. Üstelik, böyle bir durumda hasarın teminat dışı kaldığının ispat yükü, sigortacıya düşmektedir. Somut olayda davacı ..., Zorunlu Malî Sorumluluk Sigortası Genel Şartları uyarınca, sürücünün alkollü bulunduğunu, kazanın alkolün etkisiyle meydana geldiğini bilirkişi raporu ve hasar dosyasında yer alan diğer somut deliller ile kanıtlamıştır.</p>

<p>21. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece yukarıda açıklanan hususlara değinilerek rücu koşullarının oluştuğu gözetilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup yerindedir.</p>

<p>22. Ne var ki, Özel Dairece tazminat kapsamı yönünden bir inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.</p>

<p><strong>IV. SONUÇ :</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>Direnme uygun olduğundan, hükmedilen tazminat kapsamına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi gereğince uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 28.12.2022 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021203-e-20221940-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 10:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-baskanligi.jpg" type="image/jpeg" length="53733"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hukuk Genel Kurulu'nun 2021/468 E., 2022/1143 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021468-e-20221143-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021468-e-20221143-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 22.09. 2022 tarihli, 2021/468 E., 2022/1143 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Hukuk Genel Kurulu</strong></p>

<p><strong>2021/468 E., 2022/1143 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : Ticaret Mahkemesi</p>

<p>1. Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, ... Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.</p>

<p>2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.</p>

<p>3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:</p>

<p><strong>I. YARGILAMA SÜRECİ</strong></p>

<p>Davacı İstemi:</p>

<p>4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirkete zorunlu mali sorumluluk sigortası ile sigortalı, davalının işleteni ve sürücüsü olan araçta yolcu olan dava dışı üçüncü kişinin tek taraflı trafik kazasında yaralandığını, kazanın davalı tarafın kusurundan kaynaklandığını, kazadan hemen sonra davalı sürücünün olay yerini terk etmesi nedeniyle alkol ve ehliyet durumunun belirlenemediğini, iş gücü kaybı ve tedavi gideri nedeniyle dava dışı üçüncü kişiye ödenen toplam 14.648,84TL’nin Trafik Sigortası Genel Şartları’nın B. 4. maddesi uyarınca rücuen tahsili amacıyla davalı taraf aleyhine başlatılan icra takibine haksız yere itiraz edildiğini ileri sürerek vaki itirazın iptali ile davalının icra inkâr tazminatına mahkûm edilmesine karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Davalı Cevabı:</p>

<p>5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin evden para almak için olay yerini terkettiğini ancak daha sonra karakola gidip ifadesini verdiğini, rücu şartlarının oluşmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.</p>

<p>İlk Derece Mahkemesi Kararı:</p>

<p>6. ... Asliye Ticaret Mahkemesinin 07.04.2015 tarihli ve 2013/228 E., 2015/437 K. sayılı kararı ile; davalının tam kusurlu olduğu ve rücu şartlarının oluştuğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile ... İcra Müdürlüğünün 2013/192 E. sayılı dosyasında takibe yapılan itirazın iptali ile takibin 14.317TL asıl alacak ve 331,84TL işlemiş faiz toplamı 14.648,84TL üzerinden devamına, asıl alacağa takip tarihinden itibaren talep gibi yasal faiz yürütülmesine, davacının icra inkâr tazminatı talebinin reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Özel Daire Bozma Kararı:</p>

<p>7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.</p>

<p>8. Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 13.09.2018 tarihli ve 2015/14237 E., 2018/7746 K. sayılı kararı ile;<br />
“…Dava, zorunlu mali sorumluluk sigortası ilişkisinden kaynaklanan rücu davasıdır. Bu tür davalarda sigortacı 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 95/2. maddesi gereğince tazminat yükümlülüğünün azaltılması veya kaldırılmasına ilişkin halleri üçüncü kişilere karşı ileri süremeyeceğinden zarar görene ödeme yaptıktan sonra sigorta sözleşmesine ve bu sözleşmeye ilişkin kanun hükümlerine göre kendi sigorta ettirenine rücu edebilir.</p>

<p>Davacı sigorta şirketi, davalı ... adına kayıtlı aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısı olup, kaza sırasında sigortalı aracı kullanan kişinin olay yerini terk ettiğini, ehliyet ve alkol durumunun belirsiz olduğunu ileri sürerek poliçe kapsamında ödediği tazminatı sigortalıdan rücuan tazmini talebinde bulunmuştur.</p>

<p>Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası poliçe genel şartlarının B.4. maddesinde sigorta şirketinin sigortalısına rücu edebileceği haller düzenlenmiş olup, rücu hakkının doğduğunun ve maddede sayılan bu hallerin mevcut olduğunu ispat yükü sigorta şirketindedir. Davacı vekili dava dilekçesinde rücu nedeni olarak sürücünün firar ettiğini belirtmiş olup sürücünün olay yerini terk etmesi sigortacıya rücu hakkı vermez. Sigorta şirketinin somut delillerle genel şartlar B.4. maddesinde sayılan hallerin gerçekleştiğini ispat etmesi gerekir. Davacı sigorta şirketi, zorunlu mali sorumluluk sigortası genel şartları uyarınca, sürücünün ehliyetsiz olduğunu veya alkollü bulunduğunu somut delillerle kanıtlaması buna göre araştırma inceleme yapılması gerekir. (HGK.nun 10.12.1997 gün 1997/11-772-1043, HGK.nun 16.12.1998 gün, 1998/11-872-905, HGK.nun 22.12.2010 gün 2010/17-655, 688 sayılı kararları)<br />
O halde, mahkemece davacı davasını somut delillerle kanıtlayamadığından davasının reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu şekilde kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.</p>

<p>Direnme Kararı:</p>

<p>9. ... Asliye Ticaret Mahkemesinin 19.11.2019 tarihli ve 2018/1284 E., 2019/1194 K. sayılı kararı ile; davalının kazadan sonra hemen gerekli işlemleri yaptırmayıp iki gün sonra gelmesi ve para almak için olay yerini terk ettiğini, tekrar olay yerine dönme denemesinde evden eşinin hasta olduğu haberinin geldiği şeklinde dayanaksız beyanlarının değerlendirmeye alındığı, bozma gerekçesi geçerli kabul edildiği takdirde alkollü olarak gerçekleşen kazalarda sürücünün olay yerini terk etmesi durumunda olayın ispatı tamamen sürücünün inisiyatifine bırakıldığı, yine bozma gerekçesi kabul edildiği takdirde alkollü olarak araç kullanan kişilerin kaza yaptıkları anda olay yerini terk etmek isteyecekleri, sigorta şirketinin kaza anında kazadan haberi olmadığı için şoförün alkollü olduğunu ispat etmesinin imkânsızlaştığı, Sigorta Genel Şartları’nın B.4 d, f ve B.1-c maddeleri ile 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’ndaki (KTK) düzenlemelerin bu duruma cevaz vermediği gerekçesi ile direnme kararı verilmiştir.</p>

<p>Direnme Kararının Temyizi:</p>

<p>10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.</p>

<p><strong>II. UYUŞMAZLIK</strong></p>

<p>11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından sigorta poliçesinin geçerli olduğu dönemde yürürlükte bulunan Zorunlu Malî Sorumluluk Sigortası Genel Şartlarının B.4. maddesi uyarınca sigortacının işletenine rücu hakkının doğup doğmadığı, sürücünün tam kusurlu olmasının ve kazadan hemen sonra olay yerini terk etmiş olmasının sigortacının sigortalısına rücu edebilmesi için tek başına yeterli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.</p>

<p><strong>III. GEREKÇE</strong></p>

<p>12. Karayolları Trafik Kanunu’nun “Tazminatın azaltılması veya kaldırılması sonucunu doğuran haller” başlıklı 95. maddesi uyarınca; sigorta sözleşmesinden veya sigorta sözleşmesine ilişkin kanun hükümlerinden doğan ve tazminat yükümlülüğünün kaldırılması veya miktarının azaltılması sonucunu doğuran hâller zarar görene karşı ileri sürülemeyeceğinden, ödemede bulunan sigortacı, sigorta sözleşmesine ve bu sözleşmeye ilişkin kanun hükümlerine göre, tazminatın kaldırılmasını veya azaltılmasını sağlayabileceği oranda sigorta ettirene rücu edebilecektir. Bu düzenlemeye paralel olarak; poliçenin düzenlendiği ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (Trafik Sigortası) Genel Şartları’nın “Zarar görenlerin haklarının saklı tutulması ve sigortacının işletene rücu” başlıklı B.4. maddesinde sigortacının sigortalısına rücu edebileceği durumlar sıralanmıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>13. Eldeki davada da davacı, sigortalı aracı kullanan kişinin olay yerini terk ettiğini, ehliyet ve alkol durumunun belirsiz olduğunu ileri sürerek KTK’nın 95. ve Genel Şartlar’ın B.4. maddesince poliçe kapsamında ödediği tazminatı sigortalıdan rücuen tazmini talebinde bulunmuştur.</p>

<p>14. Sigortalı aracın sürücüsünün yeterli ehliyetnameye sahip olduğu hususu dosya kapsamından tespit edilmiş olup, uyuşmazlığın çözümü için alkol durumu hakkında da birtakım açıklamaların yapılmasında fayda bulunmaktadır.</p>

<p>15. Poliçenin geçerli olduğu dönemde yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken Zorunlu Malî Sorumluluk Genel Şartlarının B.4.d maddesinde; tazminatı gerektiren olay, işletenin veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerin veya motorlu aracın hatır için karşılıksız olarak kendilerine verilen kişilerin uyuşturucu veya keyif verici maddeler almış olarak aracı sevk ve idare etmeleri esnasında meydana gelmiş veya olay yukarıda sayılan kişilerin alkollü içki almış olmaları nedeniyle aracı güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş bulunmalarından ileri geliyorsa, sigortacının sigorta ettirene rücu hakkının olduğu açıklanmıştır. Zorunlu Malî Sorumluluk Genel Şartlarının B.4.d maddesinin dayanağını teşkil eden KTK’nın 48. maddesinin yasaklamayı düzenleyen ilk fıkrasında, alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli araç sürme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin karayolunda araç sürmeleri yasaklanmış olup, aynı maddenin ikinci fıkrasındaki yönetmelik düzenlemesine olanak tanıyan hükümde, yasaklama yetkisi yönetmeliğe bırakılmış olmadığından, Karayolları Trafik Yönetmeliği’nin 97. maddesinde yukarıda anılan yasa hükmü tekrarlandıktan ve uyuşturucu veya keyif verici maddeler ile alkollü içkilerin oranlarının ne şekilde saptanacağı belirlendikten sonra, yasada yer alan hüküm dikkate alınmadan salt (mücerret) 0.50 promil üstünde alınan alkol miktarına göre araç kullanma yasağı getirilmesinin yasal dayanağı bulunmadığından geçersiz bulunmaktadır. Geçersiz yönetmelik hükümlerinin, yasaya aykırı bir şekilde genel şart olarak kabulü de mümkün değildir.</p>

<p>16. O hâlde, hasarın teminat dışı kalabilmesi için kazanın meydana geliş şekli itibarıyla sürücünün salt (münhasıran) alkolün etkisi altında kaza yapmış olması gerekmektedir. Diğer bir anlatımla, sürücünün alkollü olması, tek başına hasarın teminat dışı kalmasını gerektirmez. Üstelik, böyle bir durumda hasarın teminat dışı kaldığının ispat yükü, sigortacıya düşmektedir. Somut olayda davacı sigorta şirketi, Zorunlu Malî Sorumluluk Sigortası Genel Şartları uyarınca, davalının alkollü bulunduğunu, kazanın alkolün etkisiyle meydana geldiğini somut delillerle kanıtlayamamış, sürücünün olay yerini terk etmiş olmasından ötürü bu yönde bir tespitin yapılamadığı gerekçesiyle rücu hakkının doğduğunu ileri sürmüştür.</p>

<p>17. Sigorta poliçesinin geçerli olduğu dönemde yürürlükte bulunan Zorunlu Malî Sorumluluk Sigortası Genel Şartlarının B.4. maddesi uyarınca olay yerini terk etmesinin sigortacıya rücu hakkı tanıdığına ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Bir başka anlatımla, poliçenin geçerli olduğu dönemde yürürlükte bulunan Genel Şartlar’ın ilgili maddesi gözetildiğinde, sürücünün tam kusurlu olması ve kazadan hemen sonra olay yerini terk etmiş olması sigortacının sigortalısına rücu edebilmesi için tek başına yeterli değildir. Sigortacı, sürücünün alkollü ve ehliyetsiz olduğunu, kazanın da bu nedenle gerçekleştiğini somut delilerle ispatlayamamıştır. Bu durumda mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve hatalı gerekçe ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.</p>

<p>18. Hâl böyle olunca Hukuk Genel kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.</p>

<p>19. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.</p>

<p><strong>IV. SONUÇ:</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,</p>

<p>İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,</p>

<p>Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 22.09. 2022 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2021468-e-20221143-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 10:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-7aaa.jpeg" type="image/jpeg" length="23458"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 2025/2402 E., 2025/4431 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20252402-e-20254431-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20252402-e-20254431-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 23.06.2025 tarihli, 2025/2402 E., 2025/4431 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>11. Hukuk Dairesi</strong></p>

<p><strong>2025/2402 E., 2025/4431 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Esas No : 2025/2402<br />
Karar No : 2025/4431</p>

<p><strong>I. BAŞVURU</strong><br />
... Sigorta A.Ş. vekili Avukat ... ... Bölge Adliyesi Başkanlar Kuruluna verdiği 13.02.2025 havale tarihli dilekçesi ile 12.08.2003 tarihli Zorunlu Mali Mesuliyet Sigortası (ZMMS) Genel Şartları'nın zarar görenlerin haklarının saklı tutulması ve sigortacının sigortalıya rücu hakkını düzenleyen B.4.d bendinde, "tazminatı gerektiren olay, işletenin veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerin uyuşturucu veya keyıf verici maddeler almış olarak aracı sevk ve idare etmeleri esnasında meydana gelmiş veya olay, yukarıda sayılan kişilerin alkollü içki almış olmaları nedeni ile aracı güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş bulunmalarından ileri geliyorsa" sigortacının sigorta ettirene rücu edebileceğinin düzenlendiğini, 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren ve halen yürürlükte olan ZMSS Genel Şartları'nın B.4.c bendinde ise "Aracın, uyuşturucu madde veya ilgili mevzuatta belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce veya aynı mevzuatta alkollü içki alamayacağı belirtilen kişilerce alkollü içki alınmak suretiyle kullanılması sırasında meydana gelen zararlar" için sigortalıya rücu edilebileceğinin düzenlendiğini, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun (2918 sayılı KTK) 48/1 hükmünün 11.06.2013 tarihindeki değişiklikten önce, "uyuşturucu veya keyif verici maddeleri almış olanlar ile alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin karayolunda araç sürmeleri yasaktır" şeklinde iken 11.06.2013 tarihindeki değişiklik ile "uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri almış olan sürücüler ile alkollü olan sürücülerin karayolunda araç sürmeleri yasaktır" şeklinde düzenlendiğini, gerek ZMMS Genel Şartlarında gerekse 2918 sayılı KTK'nın 48/1 hükmünde yapılan değişiklikle "güvenli sürüş yeteneği"ne bağlı kalınmaksızın Karayolları Trafik Yönetmeliği kapsamında belirtilen yasal sınırlar üzerinde kullanılmasının baz alındığını, buna göre 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren ZMMS Genel Şartları hükmü ve 2918 sayılı KTK'nın 48/1 hükmü çerçevesinde sigortacının, sigortalıya rücu hakkında kazanın salt/münhasıran alkolün etkisi ile meydana gelmesinin aranmayacağını, Bölge Adliye Mahkemeleri arasında "ZMMS Genel Şartları B.4.c bendine dayalı rücuen tazminat istemlerinde aracın ilgili mevzuatta belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce kullanılması sırasında meydana gelmesinin yeterli olduğu, kazanın ayrıca münhasıran alkolün etkisi altında gerçekleşmesinin zorunlu olup olmadığı hususunda verilen kesin kararlar arasında uyuşmazlık meydana geldiğini, ... Bölge Adliye Mahkemesi 26. Hukuk Dairesinin, ... Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin, ... Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesinin kazanın münhasıran alkolün etkisiyle meydana gelmesinin gerekli olmadığı görüşünde iken ... Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin kazanın meydana gelmesinde münhasıran alkolün etkili olmasını aradığını, aynı konuya ilişkin olarak Hukuk Daireleri arasındaki hukuki uyuşmazlığın giderilmesi gerektiğini ileri sürerek ... Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Daireleri Başkanlar Kuruluna başvurmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>II. BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ HUKUK DAİRELERİ BAŞKANLAR KURULU KARARI</strong><br />
... Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Daireleri Başkanlar Kurulunun 19.02.2025 tarihli ve 2025/4 E. sayılı kararı ile Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin uyuşmazlığa konu kararları hakkında 02.10.2024 tarihli 2022/7285 E., 2024/8513 K. sayılı ve 26.09.2024 tarihli 2022/3237 E., 2024/8207 K. sayılı ilamlarında ayrı ayrı, 01.06.2015 tarihinden sonra meydana gelen 22.07.2018 tarihli kazada oluşan tazminat istemli davada kaza anında her ne kadar sigortalı araç sürücüsü alkollü ise de kaza salt alkol nedeniyle meydana gelmediğinden teminat şartlarının kalkmadığı yönünde hüküm kurduğu, ... Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesince de Yargıtayın bu görüşünü benimser nitelikte "kazanın rücu şartlarının oluşması için kazanın münhasıran alkolün etkisinde olması şartı arandığı" şeklinde verilen kararın Başkanlar Kurulunca oybirliği ile benimsenerek, ... Sigorta A.Ş. vekili Avukat ...'nün 11.02.2025 tarihli ... Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi ve diğer Bölge Adliye Mahkemeleri kararları arasındaki uyuşmazlığın giderilmesi talebinin kabulü ile 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun'un (5235 sayılı Kanun) 35/3 hükmü gereğince Yargıtay'a gönderilmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. UYUŞMAZLIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLAR</strong><br />
A. ... Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin 2022/1084 E., 2025/67 K. sayılı ilamı ile Yargıtay 17. (Kapatılan) Hukuk Dairesinin ve Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin alkollü sürücüyle ilgili yeni genel şartlara göre verilmiş bir kararına rastlanmadığı, ancak 01.04.2013 tarihinde yürürlüğe giren Kara Araçları Kasko Sigortası Genel Şartları'nın A.5.5. maddesinde "Aracın, uyuşturucu madde veya Karayolları Trafik Yönetmeliğinde belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce veya aynı mevzuatta alkollü içki alamayacağı belirtilen kişilerce alkollü içki alınmak suretiyle kullanılması sırasında meydana gelen zararlar" teminat dışı sayılmış olup Kasko Sigortası Genel Şartları'nda da Karayolları Trafik Yönetmeliği'nde belirlenen seviyenin üzerinde alkollü olma koşulu belirtilmiş olsa da Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 28.06.2021 tarihli 2021/15097 E., 2021/3716 K. sayılı ve 10.12.2018 tarihli 2018/4623 E., 2018/11940 K. sayılı kararlarında yine mevzuattaki alkol sınırı değil alkolün kazanın meydana gelmesinde münhasıran etkili olması koşulunun arandığı, buna göre yeni genel şartlarda mevzuatta belirlenen sınırın üzerinde alkol alınması teminat dışı hal olarak belirtilse bile alkolün kazanın oluşumunda münhasıran etkili olması gerektiği sonucuna ulaşıldığı, somut olayda kazanın salt alkolün etkisiyle gerçekleşmediği dolayısıyla teminat dışı halin söz konusu olmadığı ve davacının davalı sigortalıya rücu edemeyeceği sonucuna varılmakla; mahkemece asıl ve birleşen davanın reddine dair verilen kararda bir isabetsizlik bulunmadığı gerekçesiyle asıl ve birleşen davada davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine kesin olmak üzere karar verilmiştir.</p>

<p>B. ... Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin 2022/1114 E., 2022/929 K. sayılı ilamı ile 01.06.2015 tarihinden önceki Sigorta Genel Şartlarında kazanın münhasıran alkol etkisi ile meydana gelmiş olması aranırken, 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren Sigorta Genel Şartlarında kazanın, aracın, uyuşturucu madde veya ilgili mevzuatta belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce veya aynı mevzuatta alkollü içki alamayacağı belirtilen kişilerce alkollü içki alınmak suretiyle kullanılması sırasında meydana gelmesinin rücu için yeterli sayıldığı, kaza tarihi olan 05.12.2015 itibarıyla davanın 01.06.2015 tarihli Genel Şartlara tabi olduğu, anılan genel şartlar uyarınca kazanın tek başına mevzuat kapsamında yasal sınırların üzerinde alkollü sürücü tarafından meydana gelmiş olması halinde rücu koşullarının gerçekleştiği kabul edilmekte olup, aynı zamanda davacı sigortacı tarafından davalı sigortalı sürücünün olay yerini terk etmesi sebebiyle olay yeri terk rücu sebebine de dayanıldığı, İlk Derece Mahkemesince dosya arasına alınan ... 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 22.03.2018 tarihli 2016/472 E., 2018/227 K. sayılı kararı ile davalı sigortalı ....'nın kaza sırasında 1,45 promil alkollü olarak araç kullandığı kabul edilerek taksirle birden fazla kişinin yaralanmasına sebebiyet verme suçu nedeniyle 2 yıl 2 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, bu kararın istinafı üzerine ... Bölge Adliye Mahkemesi 11. Ceza Dairesinin 12.07.2018 tarihli 2018/1912 E., 2018/2101 K. sayılı ilamı ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verildiği ve kararın bu şekilde kesinleştiği anlaşılmakla, davacının davalıdan rücuen talepte bulunabileceğinin görüldüğü, İlk Derece Mahkemesince kesinleşen ceza mahkumiyet kararında olayın gerçekleşmesine ilişkin kabulü de gözetilerek davacının zarar gören üçüncü kişiye yaptığı ödemenin yerinde olup olmadığına dair rapor aldırılarak oluşacak sonuç dairesinde karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile davacının olay yeri terk sebebine ilişkin iddiası hiç değerlendirilmeden karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, dosyanın Mahkemesine gönderilmesine kesin olmak üzere karar verilmiştir.</p>

<p>C.... Bölge Adliye Mahkemesi 26. Hukuk Dairesinin 2019/1182 E., 2021/1705 K. sayılı ilamı ile 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren ZMMS Genel Şartlarının B.4.c. bendine göre, aracın ilgili mevzuatta belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce kullanılması sırasında olması yeterli olup, kazanın ayrıca münhasıran alkolün etkisi altında gerçekleşmesinin zorunlu olmadığı, mevzuatta belirtilen alkol oranının ise Karayolları Trafik Yönetmeliği'nin "Uyuşturucu ve Keyif Verici Maddeler ile İçkilerin Etkisinde Araç Sürme Yasağı" başlıklı 97/1. hükmünün b-2 bendine göre 0.50 promil alkol olarak belirlendiği, dosya kapsamında bulunan 22.07.2015 tarihli poliçe örneğine göre sigorta sözleşmesinin tarafı davalı olup, sigortalı aracı kullanan sürücünün 2.53 promil alkollü olduğu sırada yaptığı kaza nedeni ile üçüncü kişiye verdiği zararı ödeyen davacı sigorta şirketinin davalıya rücu hakkının doğduğu gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine kesin olmak üzere karar verilmiştir.</p>

<p>D.... Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesinin 2018/1401 E., 2019/25 K. sayılı ilamı ile 01.06.2015 tarihinden önce yürürlükte bulunan genel şartların B.4.d bendinde rücu hakkı düzenlenirken olayın alkollü içki almış olmaları nedeni ile aracı güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş bulunmalarından ileri gelmesi halinde yani kazanın salt alkollü araç kullanmadan meydana gelmiş olması halinde rücu hakkının olduğu düzenlenmiş iken, yürürlüğe giren yeni genel şartlarda yasal sınırın (0,50 promilin) üstünde alkol alınarak araç kullanılması halinde rücu hakkının bulunduğunuun düzenlendiği, her ne kadar Mahkemece kazanın sırf alkol sebebi ile meydana gelip gelmediği konusunda araştırma yapılıp, bu sebeple kaza meydana gelmediğinden davanın reddine karar verilmiş ise de poliçe, kaza tarihi ve genel şartların B.4.c bendi dikkate alınarak sürücünün 1,69 promil alkollü olması sebebi ile rücu şartlarının gerçekleştiği anlaşıldığından varılan sonucun hatalı olduğu,... mahkemece aktüerya bilirkişisinden, davacının ödeme yaptığı tarihteki verilere göre, davalının müterafik kusur iddiası ve sürücünün kusur oranı dikkate alınarak tazminat hesaplaması yaptırılması ve denetime elverişli rapor alınarak sonucuna göre tazminata karar verilmesi gerektiği halde, eksik inceleme ile davanın esasıyla ilgili deliller toplanmadan karar verildiği gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüyle kararın kaldırılarak dosyanın mahalline gönderilmesine kesin olmak üzere karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. GEREKÇE</strong><br />
A. Uyuşmazlık, Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Trafik Yönetmeliği ile ZMMS Genel Şartlarında yapılan değişikliklerle "alkollü içki almış olmaları nedeniyle güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş" olma şartının ilgili hükümlerden çıkartılmış olması karşısında, ZMMS sigortacısı tarafından kendi akidi olan sigortalı aleyhine açılan rücuan tazminat davalarında, kazanın münhasıran alkolün etkisinde meydana gelmiş olma şartının aranıp aranmayacağı noktasında toplanmaktadır.</p>

<p>B. İlgili Hukuk 1. 2918 sayılı KTK'nın 48/1 hükmü, 95. maddesi<br />
2. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (TTK) 1409, 1485 vd. hükümleri<br />
3. Karayolları Trafik Yönetmeliğinin (KTY) 97. maddesi<br />
4. 12.08.2003 tarihli ZMMS Genel Şartları'nın B.4.d bendi<br />
5. 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren ZMSS Genel Şartları'nın B.4.c bendi</p>

<p>C. Değerlendirme<br />
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili kavram ve mevzuatın belirtilip değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>

<p>1. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Trafik Yönetmeliği, sürücülerin uyması gereken kuralları düzenlemiştir. Bu bağlamda, alkollü araç kullanmaya ilişkin hükümlere de yer verilmiştir.</p>

<p>2918 sayılı KTK'nın 48/1. maddesi, 11.06.2013 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un 19. maddesi ile değiştirilmesinden önceki halinde, "....alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin karayolunda araç sürmeleri yasaktır..." hükmünü düzenlemişti. Ancak, 11.06.2013 tarihinde yapılan değişiklikle Kanunun 48. maddesinin birinci fıkrasında, "...Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri almış olan sürücüler ile alkollü olan sürücülerin karayolunda araç sürmeleri yasaktır..." hükmü getirilmiştir. Bu maddenin altıncı fıkrasında, "...Yapılan tespit sonucunda, 1.00 promilin üzerinde alkollü olduğu tespit edilen sürücüler hakkında ayrıca Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 179. maddesinin üçüncü fıkrasının uygulanacağı; maddenin yedinci fıkrası ile de, hususi otomobil sürücüleri bakımından 0.50 promilin, diğer araç sürücüleri bakımından 0.20 promilin üzerinde alkollü olan sürücülerin trafik kazasına sebebiyet vermesi hâlinde, ayrıca TCK'nın ilgili hükümlerinin uygulanacağı düzenlenmiştir.</p>

<p>2.KTY'nin 18.07.1997 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan değişiklikten önceki halinde, “Uyuşturucu ve Keyif Verici Maddeler ile İçkilerin Etkisinde Araç Sürme Yasağı” başlıklı 97. maddesinde, alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli sürme yeteneğini kaybetmiş kişilerin karayolunda araç sürmelerinin yasak olduğu açıklandıktan sonra, konu ile ilgili olan “b-2” bendinde “Alkollü içki almış olarak kandaki alkol miktarına göre araç sürme yasağı” kenar başlığı altında; Alkollü içki almış olarak araç kullandığı tespit edilen diğer araç sürücülerinden kandaki alkol miktarı 0.50 promilin üstünde olanların araç kullanamayacakları düzenlenmişti. Ancak yürürlükte olan Yönetmeliğin değişik 97. maddesinin birinci fıkrasında ise, "...Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri almış olan sürücüler ile kanlarındaki alkol miktarı 0.50 promilin üzerinde olan hususi otomobil sürücülerinin ve kanlarındaki alkol miktarı 0.20 promilin üstünde olan diğer araç sürücülerinin karayolunda araç sürmeleri yasaktır...." hükmüne yer verilmiştir.</p>

<p>3.Yine mülga 12.08.2003 tarihli ZMMS Genel Şartları'nın "Zarar Görenlerin Haklarının Saklı Tutulması ve Sigortacının İşletene Rücu Hakkı" başlıklı B.4. maddesinin (d) bendinde, "...Tazminatı gerektiren olay, işletenin veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerin uyuşturucu veya keyıf verici maddeler almış olarak aracı sevk ve idare etmeleri esnasında meydana gelmiş veya olay, yukarıda sayılan kişilerin alkollü içki almış olmaları nedeni ile aracı güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş bulunmalarından ileri geliyorsa" sigortacının, sigorta ettirene rücu edebileceği düzenlenmesine yer verilmişken, 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren ve halen yürürlükte olan ZMSS Genel Şartları'nın değişik B.4.c bendinde "Aracın, uyuşturucu madde veya ilgili mevzuatta belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce veya aynı mevzuatta alkollü içki alamayacağı belirtilen kişilerce alkollü içki alınmak suretiyle kullanılması sırasında meydana gelen zararlar" için sigortalıya rücu edilebileceğinin düzenlendiği görülmektedir.</p>

<p>Söz konusu mevzuat hükümlerinin halen yürürlükte bulunan değişik hallerinde, eski hükümlerde yer verilen "güvenli sürüş yeteneğini kaybetme" ibaresine yer verilmediği görülmektedir.</p>

<p>4. 2918 sayılı KTK'nın 95. maddesi uyarınca, sigorta sözleşmesinden veya sigorta sözleşmesine ilişkin kanun hükümlerinden doğan ve tazminat yükümlülüğünün kaldırılması veya miktarının azaltılması sonucunu doğuran haller zarar görene karşı ileri sürülemez, ödemede bulunan sigortacı, sigorta sözleşmesine ve bu sözleşmeye ilişkin kanun hükümlerine göre tazminatın kaldırılmasını veya azaltılmasını sağlayabileceği oranda sigorta ettirene başvurabilir.</p>

<p>5. TTK'nın sigorta hukukunun genel hükümleri kısmında "sigortanın kapsamı" kenar başlıklı 1409. maddesinde sigortacının, sözleşmede öngörülen rizikonun gerçekleşmesinden doğan zarardan veya bedelden sorumlu olduğu, sözleşmede öngörülen rizikolardan herhangi birinin veya bazılarının sigorta teminatı dışında kaldığını ispat yükünün sigortacıya ait olduğu düzenlenmiştir. Aynı hüküm 6102 sayılı TTK'nın 1485. maddesi gereğince sorumluluk sigortaları bakımından da uygulama alanı bulacaktır.</p>

<p>6. Alkol veya uyuşturucu madde etkisinde olan kişilerin davranışlarında değişme olmakta, fizyolojik ve metabolik reaksiyonlarda bozukluk meydana gelmekte, sinir sistemi üzerindeki etkisiyle psikolojik anormallikler ortaya çıkmaktadır. Yine sarhoş olan kişinin duygu, düşünce, idrak (algılama) yetenekleri değişmekte, koordinasyon ve motor fonksiyonlarında bozukluklar görülmektedir. Alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığının insanın ruh ve beden sağlığı üzerinde yaptığı tahribat tıp biliminin araştırma konusuna girmekle birlikte, alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek hâlde olmasına rağmen kişinin araç kullanması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK)’nun 179. maddesinin üçüncü fıkrasına uyan somut tehlike suçunu oluşturmaktadır. Somut tehlikenin varlığı için, kişinin salt alkollü veya uyuşturucu maddenin etkisinde olması yeterli değildir. Salt alkollü olmak sadece soyut tehlike oluşturan 2918 sayılı KTK’nın 48. maddesine uyan kabahati oluşturacaktır (Parlar, Ali/ Hatipoğlu, Muzaffer: 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Yorumu, ..., 2007, s. 1360 vd., Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 24.03.2022 tarihli, 2019/(17)4-816 E., 2022/375 K. sayılı ilamı).</p>

<p>7. 2918 sayılı KTK'nın anılan hükümleri, sorumluluk hukukuyla ilgili düzenlemeler değil, cezai ve idari yaptırıma ilişkin düzenlemeler getirmektedir. Diğer bir ifade ile anılan Kanun hükümleri tehlike suçunu ve kabahat oluşturan eylemleri düzenlemektedir. 2918 sayılı KTK'nın hem eski hem de yürürlükte olan düzenlemelerine göre tehlike suçunun oluşması için kazanın alkolün etkisinde oluşması gerekmektedir. Diğer bir ifade ile kişinin alkollü haliyle kaza arasında nedensellik bağının bulunması gerekmektedir. Kabahat oluşması için salt alkollü olmak yeterli kabul edilmelidir. Zira salt alkollü olmak soyut tehlike oluşturmaktadır. Uyuşmazlığın ait olduğu sorumluluk hukukunda ise durum farklıdır.</p>

<p>8. Kişi hürriyeti ve güvenliğini düzenleyen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 19. maddesinde belirtilen esaslar dışında bir muameleye maruz kalan kişilerin uğradıkları zararların giderimi sorumluluk/tazminat hukukunun genel prensiplerine göre devletçe giderileceği anılan hükmün son fıkrasında düzenlenmiştir. Bu hükümden hareketle her türlü zararın gideriminin hukuki dayanağının sorumluluk hukukunun genel prensipleri olduğunun kabulü gerekir. Söz konusu prensipler Türk Borçlar Kanunu'nda (TBK) genel olarak düzenlenmiştir. Uyuşmazlık konusu haksız fiil niteliğinde olan trafik kazası olup ilgili prensipler TBK'nın 59 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Uyuşmazlığın çözümünde esas alınması gereken prensip ise "illiyet" bağıdır. Bu bağ, hukuki sonuç ile sonucu ortaya çıkaran olguların arasındaki bağı belirten hukuki bir terimdir. Diğer bir ifade ile illiyet, nedeni sonuca bağlayan bağdır (Özcan, Hüseyin: Ansiklopedik Hukuk Sözcüğü, Seçkin, ... 1985, s. 359). Hem ceza hukukunda hem de sorumluluk hukukunda bir kişinin sorumlu tutulabilmesi için illiyet bağının varlığı aranır. Diğer bir ifade ile sorumlu tutulabilme neden-sonuç ilişkisinin kurulmasına bağlıdır. Somut olayda ise illiyet bağı, alkolle trafik kazası arasında kurulmalıdır. Bu bağlamda illiyet bağının varlığından söz edebilmek için, alkollü olmakla trafik kazası arasında ilişki kurulması gerekir. Bu ilişki ancak trafik kazasının alkolün etkisiyle meydana gelmesi ile kurulabilir.</p>

<p>Sorumluluk hukukunun prensiplerinden olan bu ilkenin dayanağı Anayasa ve TBK hükümleridir. O nedenle, normlar hiyararşisinde kanundan sonra gelen ZMMS Genel Şartlarının bu ilkeyi bertaraf eden hükmünün kanun karşısında uygulama yeri bulunmamaktadır. Zira kanuna aykırı ikincil düzenlemelerdeki hükümlerin geçerli bir genel şart olarak kabulü hukuka uygun olamaz (bkz. HGK, T. 09.04.2019, E. 2017/17-1082, K. 431, s. 4, Par. 3)</p>

<p>Aksinin kabulü halinde, yani sürücünün alkollü olmasının tek başına yeterli kabul edilip, sigortalıyı sorumlu tutup sigortacıya rücu hakkı tanımak için trafik kazasının münhasıran alkolün etkisinde meydana gelmiş olma şartının ve dolayısıyla illiyet bağının aranmaması durumunda, trafik kazasına alkol dışında yol, hava durumu, olayın oluşu vb. gibi başka unsurların sebep olması halinde tüm bu olgular yaptırımsız kalır ki, böyle bir uygulama hak ve nesafetle bağdaşmaz. O nedenle, sigortacının rücu edebilmesi için kazanın alkolün etkisinde meydana gelmiş olma şartının kabul edilmesi hem sorumluluk hukukunun genel prensipleri hem de hakkaniyet gereğidir.</p>

<p>9. Belirtmek gerekir ki, yeni düzenlemenin etkisi sadece ispat yükünedir. Bu bağlamda, uyuşmazlık konusu yönünden önemli bir sorun trafik kazasının münhasıran alkolün etkisinde meydana gelip gelmediğinin ispat yükünün kimin üzerinde olduğu hususudur. Bunun tespiti için öncelikle ispat hükmü olan TTK'nın 1409. maddesi hükmünün mutlak olarak uygulanmasının hakkaniyete uygun olup olmadığının ortaya konulması gerekmektedir. Belirtmek gerekir ki; somut olayda ispatı gereken husus trafik kazasına sebep olan olgunun ispatıdır. Söz konusu olgu ise rizikodan farklı görülmelidir. O nedenle ispat yükünün tamamen sigortacı üzerinde bırakılması doğru olamaz. Bu durumda, sürücüdeki alkol miktarının mevzuatta öngörülen miktar da (1 promil) olması halinde ispat yükünün sigortacı üzerinde, anılan miktardan (1 promil) fazla olması halinde ise ispat yükünün sigortalı üzerinde olması hakkaniyete uygun olur. Diğer bir ifade ile sigorta şirketi, kaza yapan araç sürücüsünün 2918 sayılı KTK'nın 48. maddesinde belirtilen oranların üstünde alkollü olduğunu ispat etmesi ispat yükünü yerine getirmiş sayılması için yeterli olup bundan sonra, sigortalı, alkolün kazanın meydana gelmesinde etkisi olmadığını ispat ederek durumu lehine çevirebilir. Bu durumda illiyet bağının bulunmadığına ilişkin ispatsızlık riskini sigortalı/sigorta ettiren taşıyacaktır. (bkz. SEVEN, Vural: "Alkollü Araç Kullanma ile İlgili Karayolları Trafik Kanunun'da Yapılan Değişikliğin Sigorta Şirketinin İspat Yüküne Etkisi", Prof. Dr. Cevdet Yavuza Armağan, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Dergisi, C. 22, S. 3, Legal İstanbul 2016, s. 2527 ve 2528).</p>

<p>10. Dairemizin önüne gelen uyuşmazlık bakımından Yargıtay uygulamasına da bakmak gerekir.</p>

<p>Konunun işbölümü bakımından Dairemizin görevinde olduğu yıllarda (2918 sayılı KTK, Yönetmelik ve ZMMS genel şartlarında yapılan değişiklilerden önce olmakla birlikte) uygulamasının, "...2918 sayılı KTK'nın 48. maddesi ve ZMMS Genel Şartları’nın B.4.d maddesi hükümleri bir arada değerlendirildiğinde sigorta teminatı dışında kalan zararların, aracın alkollü olarak kullanımının güvenli sürüş yeteneğinin kaybına yol açmasına bağlı olarak meydana gelen zararlar olduğu, bu nedenle, sürücünün aldığı alkolün promil oranlarının doğrudan doğruya sonuca etkisi bulunmadığı, bu hususun haksız eylem ile meydana gelen zarar arasında uygun illiyet bağı bulunması gerektiği yönündeki genel ilkenin de bir sonucu olduğu, bu duruma ve Dairemizin yerleşik uygulamasına göre, zararın teminat dışı kalabilmesi için aranan alkol alımı ile meydana gelen olay arasındaki illiyet bağının bu tür maddelerin sinir sistemini etkilemesi nedeniyle nöroloji uzmanı bir hekim ile trafik uzmanından oluşturulacak bilirkişi kurulundan olayın oluş şekli de değerlendirilmek suretiyle kazanın münhasıran alınan alkolün tesiri altında meydana gelip gelmediğine ilişkin olarak alınacak rapor sonucuna göre belirlenmesi gerektiği..." şeklinde olduğu görülmektedir (Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin, 21.05.2009 tarihli, 2008/1677 E., 2009/6163 K. sayılı, 14.02.2007 tarihli, 2008/904 E., 2008/1651 K. sayılı, 06.04.2009 tarihli, 2008/36 E., 2009/4117 K. sayılı ilamları)</p>

<p>Yargıtay Hukuk Dairelerinin işbölümü bakımından konunun Yargıtay 17. Hukuk Dairesi ve sonrasında Yargıtay 4. Hukuk Dairesi tarafından incelendiği dönemde de yine benzer içtihadın uygulanmaya devam ettiği görülmektedir (Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 18.03.2021 tarihli, 2020/9716 E., 2021/2975 K. sayılı, 05.03.2019 tarihli, 2018/6381 E. 2019/2489 K. sayılı ilamları, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 19.03.2024 tarihli, 2022/430 E., 2024/2873K. sayılı, 16.01.2024 tarihli, 2023/10586 E., 2024/496 K. sayılı ilamları).</p>

<p>Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun uygulamaları da yine hasarın teminat dışı kalabilmesi için kazanın meydana geliş şekli itibarıyla sürücünün salt (münhasıran) alkolün etkisi altında kaza yapmış olması gerektiği, diğer bir anlatımla sürücünün alkollü olmasının, tek başına hasarın teminat dışı kalmasını gerektirmeyeceği yönündedir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 23.10.2002 tarihli 2002/11-768-840 E., K. sayılı, 07.04.2004 tarihli 2004/11-257-212 E., K. sayılı, 22.09.2022 tarihli, 2021/(17)4-468 E., 2022/1143 K. sayılı, 28.12.2021 tarihli, 2021/(17)4-203 E., 2022/1940 K. sayılı, 10.12.2014 tarihli 2013/(17)-1199 E., 2014/1018 K. sayılı ilamları).</p>

<p>Yukarıda belirtilen mevzuat değişikliğine benzer değişiklik Kara Araçları Kasko Sigortası Genel Şartları'nın A.5.5. maddesinde de yapılmış olup Kasko Sigortası Genel Şartları'nda da Karayolları Trafik Yönetmeliği'nde belirlenen seviyenin üzerinde alkollü olma koşulu belirtilmiş ve Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 28.06.2021 tarihli 2021/15097 E., 2021/3716 K. sayılı ve 10.12.2018 tarihli 2018/4623 E., 2018/11940 K. sayılı kararlarında yine mevzuattaki alkol sınırı değil alkolün kazanın meydana gelmesinde münhasıran etkili olması koşulunu aradığı görülmüştür.</p>

<p>Bu itibarla yukarıda sayılan mevzuat hükümlerinde yapılan değişiklik sonrası "güvenli sürüş yeteneğini kaybetme" kavramına yer verilmemiş ise de sorumluluk hukukunun genel prensipleri nazara alınarak, alkollü durumla zararın doğumuna neden olan trafik kazası arasında uygun uygun illiyet bağı bulunması gerektiği (sonuç ile sonucu ortaya çıkaran olgu arasındaki neden sonuç ilişkisi bulunması gerektiği) yönündeki genel ilkeden hareketle 2918 sayılı KTK'nın 48/1 hükmünün 11.06.2013 tarihindeki değişiklikten sonra ve 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren ve halen yürürlükte olan ZMSS Genel Şartları'nın B.4.c bendinde yapılan değişiklikten sonra da sigorta şirketleri tarafından sigortalı akidi aleyhine açılan rücuan tazminat davalarında, sorumluluk için illiyet bağının bulunması zorunlu olduğundan, kazanın münhasıran alkolün etkisi altında gerçekleşmesinin aranması gerektiğine yönelik Yargıtay içtihadının aynen korunması gerektiği kanaatine varılmakla, aşağıdaki şekilde karar verilmesi gerekmiştir.</p>

<p><strong>V. SONUÇ</strong><br />
Yukarıda açıklanan nedenlerle, 01.06.2015 tarihli değişiklikten sonra ZMMS Genel Şartlarının B.4.c bendine dayalı olarak sigorta şirketleri tarafından sigortalı akidi aleyhine açılan rücuan tazminat davalarında, kazanın münhasıran alkolün etkisi altında gerçekleşmesi gerektiğine, ... Bölge Adliye Mahkemesi 26. Hukuk Dairesi, ... Bölge Adliye Mahkemesi 11.Hukuk Dairesi, ... Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi ile ... Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi arasında çıkan hukuki uyuşmazlığın bu şekilde giderilmesine, 23.06.2025 tarihinde 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un 35/4 hükmü gereğince oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.</p>

<p><br />
<strong>MUHALEFET ŞERHİ</strong></p>

<p>Uyuşmazlık, 2918 sayılı KTK, KTY ile ZMMS Genel Şartlarında yapılan değişikliklerle; alkol ve uyuşturucu madde alanlar için “güvenli sürüş yeteneklerini kaybetmiş” olma şartının çıkarılmış olması karşısında ZMMS sigortacısı tarafından kendi akidi olan sigortalı aleyhine açılan rücuan tazminat davalarında, kazanın münhasıran alkolün etkisinde meydana gelmiş olma şartının aranıp aranmayacağı hususunda toplanmaktadır.</p>

<p>KTK’nun 48/1 maddesindeki önceki düzenleme “…alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin karayolunda araç sürmeleri yasaktır…” hükmünü içermekteyken 11.06.2013 tarihinde “…uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri almış olan sürücüler ile alkollü olan sürücülerin karayolunda araç kullanmaları yasaktır…” şeklinde değişikliğe uğramıştır. Ayrıca 1.00 promilin üzerinde alkollü olduğu tespit edilen sürücülerin TCK'nın 179. maddesi kapsamında cezalandırılacağı, keza hususi araç kullananların 0.50, diğer araç sürücülerinin ise 0.20 promilin üzerinde alkolle kazaya sebebiyet vermeleri halinde ayrıca TCK hükümleri çerçevesinde cezalandırılacakları hükme bağlanmıştır. Buna paralel aynı içeriğin KTY’ye de işlendiği görülmektedir.</p>

<p>Keza benzer anlayış ZMMS Genel Şartlarına da dercedilmiş; 01.06.2015 tarihinde yapılan değişiklikle “aracın, uyuşturucu madde veya ilgili mevzuatta belirtilen kişilerce veya aynı mevzuatta alkollü içki alamayacağı belirtilen kişilerce alkollü içki alınmak suretiyle kullanılması sırasında meydana gelen zararlar” için sigortalıya rücu edilebileceği düzenlenmiştir.</p>

<p>Trafiğe çıkmak, şahsi riskin yanı sıra birçok insanın, can ve mal emniyetiyle doğrudan ilgilidir. Hele hele alkollü veya uyuşturucu madde etkisiyle araç kullanımının seyir ve trafik güvenliği açısından önemli bir risk faktörü olduğu tartışmasızdır. Sürüş yeteneğinin ortaya konulmasında, tecrübe büyük önem taşır. Ancak ani gelişen, beklenmedik bir hadiseden kazasız belasız kurtulmanın başlıca amili doğru zamanda gösterilecek isabetli reflekslerle mümkün olacaktır. Her yıl yüzlerce insanın trafikten hayatını kaybettiği, azımsanmayacak sayıda kişinin sakat kaldığı trafik kazalarının meydana gelmesinin en büyük nedenlerden birinin de alkollü araç kullanmak olduğu herkesin bilgisi dahilindedir.</p>

<p>Trafikte aracı sürücü kullanır. Sürücüyü sevk ve idare eden başlıca organ ise beyindir. Alkol ve uyuşturucu madde kullanımının akli melekelerde teşevvüş/algılama yeteneğinde bozukluğa yol açtığı herkesçe bilinen bir gerçektir. Beynin sürekli teyakkuz halinde olmasını gerektiren seyir esnasında fonksiyonlarını kısmen ya da tamamen tatil edecek potansiyel taşıyan madde kullanımının sadece sürücünün kendisini değil bir çok insan için potansiyel tehlike içermektedir. Bunun içindir ki yetkili kurum ve kuruluşlar yukarıda sıralanan mevzuatta birtakım güncellemeler yaparak; kazanın “münhasıran alkolün etkisinden kaynaklanmış” olması şeklindeki Yargıtay uygulama ve anlayışına son vermeyi amaçlamışlardır.</p>

<p>Hemen belirtmek gerekir ki kazanın, münhasıran alkolün etkisiyle meydana gelmiş olması şeklindeki Yargıtay anlayışı sigortacı yönünden ispat imkansızlığıyla eşdeğer anlam taşıyordu. Zira cüzi de olsa yol şartları ya da karşı taraf sürücü kusuru bulunuyorsa, münhasırlık şartının gerçekleşmediği ve dolayısıyla sigortacının akidine rücu edemeyeceği yolundaki uygulama mevcuttu. Bu durumda bir kazanın münhasıran alkolün etkisiyle işlenmesi hali ancak ve ancak araç yakıt deposuna benzin ya da mazot yerine alkol konulması halinde mümkün olabilirdi ki, latife babından zikretmeden geçmemek lazım.</p>

<p>Tüm bu aşamalardan sonra kanun koyucu ve ilgili mevzuat düzenleyici kuruluşlar kazanın münhasıran alkolün etkisiyle işlenmiş olmasına dayanak gösterilen “güvenli sürüş yeteneğini kaybetme” şartını çıkarmışlardır. Gerek alkollü araç kullanımı ve buna bağlı kaza sayısının artması, gerekse alkolün güvenli sürüş yeteneğini bertaraf etmeye dair etkisinin kişiden kişiye değişiklik göstermesi ve içen çevrelerce yaygın savunma mekanizması olarak devreye sürülen “içmesini bilene zararı olmaz” istisnasından teselli bulma anlayışına son vermek için haklı ve yerinde bir müdahale ile gerekli mevzuat güncellemesi yapılmıştır.</p>

<p>Ardı sıra bu düzenlemelere paralel olarak ZMMS Genel Şartlarındaki rücu şartı değişikliğinin, sürücüleri alkollü araç kullanmaktan caydırmaya yönelik olması yönüyle de eleştirilecek bir tarafı bulunmamaktadır. Kaldı ki, taraflarca imzalanan poliçe genel şartlarıyla birlikte geçerli bir sözleşme haline gelir. Buna göre, primi ödenmemiş ve hatta yasaklanarak cezai müeyyideye de bağlanmış bir suç halinin, yargı mercilerince içtihat yoluyla teminat kapsamına sokulmaya devam edilmesi usul, kanun ve hayatın bilimsel gerçeklerine aykırı düşeceğinden, aksi yönde tezahür eden sayın çoğunluk kararına iştirak etmiyorum.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20252402-e-20254431-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 10:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-7a.jpeg" type="image/jpeg" length="67404"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/cocuk-koruma-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/cocuk-koruma-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[7593 sayılı Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 18 Ağustos 2026 Tarihli ve 33344 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ÇOCUK KORUMA KANUNU İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN</strong></p>

<p><strong>Kanun No. 7593</strong></p>

<p><strong>Kabul Tarihi: 8/8/2026</strong></p>

<p><strong>MADDE 1-</strong> 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanuna 13 üncü maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki madde eklenmiştir.</p>

<p>“MADDE 13/A- Ateşli silahın dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı şekilde muhafaza edilmesi suretiyle çocuk tarafından ele geçirilmesine neden olan kişi, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”</p>

<p><strong>MADDE 2-</strong> 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 31 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “oniki yıldan onbeş yıla;” ibaresi “onüç yıldan onsekiz yıla;”, “dokuz yıldan onbir yıla” ibaresi “on yıldan oniki yıla”, “yedi yıldan” ibaresi “dokuz yıldan” şeklinde ve üçüncü fıkrasında yer alan “onsekiz yıldan yirmidört yıla;” ibaresi “ondokuz yıldan yirmiyedi yıla;”, “oniki yıldan onbeş yıla” ibaresi “onbeş yıldan onsekiz yıla”, “oniki yıldan fazla” ibaresi “onbeş yıldan fazla” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(4) Somut olayda;</p>

<p>a) Kasta dayalı kusurun ağırlığı,</p>

<p>b) Güdülen amaç ve saik,</p>

<p>c) Suçun işleniş şekli,</p>

<p>d) Daha önceden kasıtlı bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkûm edilmiş olma,</p>

<p>hususlarından biri ya da birkaçı göz önünde bulundurularak kasten öldürme (madde 81, 82) ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama (madde 87, fıkra 2 ve 4) suçlarını işleyen onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında üçüncü fıkra hükümleri uygulanmayabilir. Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış ceza sorumluluğu bulunan kişiler hakkında ise ikinci fıkra hükümleri yerine üçüncü fıkra hükümleri uygulanabilir.”</p>

<p><strong>MADDE 3-</strong> 5237 sayılı Kanunun 233 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “bir yıla” ibaresi “üç aydan iki yıla”, ikinci fıkrasında yer alan “üç aydan bir yıla” ibaresi “altı aydan iki yıla”, üçüncü fıkrasında yer alan “üç aydan bir yıla” ibaresi “bir yıldan üç yıla” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(4) Birinci ve üçüncü fıkralarda tanımlanan fiiller nedeniyle çocuğun kasten öldürme (madde 81, 82) ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama (madde 87, fıkra 2 ve 4) suçunu işlemesi halinde şikayet aranmaksızın, faile bu madde uyarınca verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır.”</p>

<p><strong>MADDE 4-</strong> 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 174 üncü maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki bent eklenmiştir.</p>

<p>“e) Onbeş yaşını doldurmamış çocuklar hakkında sosyal inceleme yaptırılmaksızın düzenlenen,”</p>

<p><strong>MADDE 5-</strong> 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 11 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Çocuk tutukluların” ibaresi “Çocuk hükümlülerin veya tutukluların” şeklinde değiştirilmiş ve ikinci fıkrasında yer alan “çocuklar,” ibaresinden sonra gelmek üzere “suç türleri,” ibaresi eklenmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> 5275 sayılı Kanunun 15 inci maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.</p>

<p>“(3) Çocuk hükümlülerin çocuk kapalı ceza infaz kurumundan çocuk eğitimevine ayrılmalarına 89 uncu madde uyarınca psikolog, pedagog, çocuk gelişimcisi, sosyal çalışmacı, psikolojik danışman, rehberlik uzmanı, öğretmen ve Türkiye Barolar Birliğinin çocuk hakları komisyonundan görevlendireceği avukat gibi en az bir uzman görevlinin de katılımıyla idare ve gözlem kurulu tarafından en geç üç ayda bir yapılan değerlendirme sonucunda karar verilir. Çocuk eğitimevine ayırmaya ilişkin olarak tutum ve davranışları olumsuz değerlendirilen çocuk hükümlülerin yeniden değerlendirilmeye tabi tutulma süreleri altı ayı geçemez.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“(4) Aşağıdaki hâllerde çocuk hükümlüler hakkında verilen cezalar doğrudan çocuk eğitimevlerinde yerine getirilir:</p>

<p>a) Kasıtlı suçlardan toplam üç yıl veya daha az süreli hapis cezasına mahkûm olanlar.</p>

<p>b) Taksirli suçlardan toplam beş yıl veya daha az süreli hapis cezasına mahkûm olanlar.</p>

<p>(5) Doğrudan çocuk eğitimevine alınanlar dahil olmak üzere bu kurumlarda bulunan çocuk hükümlülerden;</p>

<p>a) Firar edenler veya başka bir fiilden dolayı haklarında tutuklama kararı verilenler,</p>

<p>b) Kapalı ceza infaz kurumuna iade veya odaya kapatma disiplin cezası alıp, bu cezası kesinleşmiş olanlar veya asayiş ve düzenin sağlanması amacıyla disiplin cezası kesinleşmemiş olsa bile eylemi kurum düzeni ya da kişi güvenliği bakımından tehlike oluşturanlar,</p>

<p>idare ve gözlem kurulu kararıyla çocuk kapalı ceza infaz kurumlarına gönderilirler.</p>

<p>(6) Çocuk hükümlülerin, suç ve ceza türlerine göre, çocuk eğitimevlerine ayrılıp ayrılmamalarına, çocuk eğitimevlerinde geçirecekleri sürelere, çocuk kapalı ceza infaz kurumlarına gönderilmelerine, doğrudan çocuk eğitimevlerine alınmalarına, doğrudan çocuk eğitimevlerine alınanların çocuk kapalı ceza infaz kurumlarına gönderilmelerine ve diğer hususlara ilişkin usul ve esaslar yönetmelikte gösterilir.”</p>

<p><strong>MADDE 7-</strong> 5275 sayılı Kanunun 107 nci maddesinin beşinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(5) Türk Ceza Kanununun kasten öldürme suçları (madde 81, 82 ve 83), cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar (madde 102 ve 103), uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu (madde 188) ve suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu (madde 220) hariç olmak üzere, koşullu salıverilme süresinin hesaplanmasında, hükümlünün onbeş yaşını dolduruncaya kadar infaz kurumunda geçirdiği bir gün, iki gün olarak dikkate alınır.”</p>

<p><strong>MADDE 8-</strong> 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununa 43/B maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki madde eklenmiştir.</p>

<p>“Amaç dışı bıçak taşıma</p>

<p>MADDE 43/C- (1) Her ne ad altında olursa olsun, 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun kapsamı dışında kalan her tür bıçak ile diğer kesici, delici veya bereleyici aletlerin;</p>

<p>a) 11/9/1981 tarihli ve 2521 sayılı Avda ve Sporda Kullanılan Tüfekler, Nişan Tabancaları ve Av Bıçaklarının Yapımı, Alımı, Satımı ve Bulundurulmasına Dair Kanuna göre ruhsatlandırılan yerler ile ilgili yönetmeliğe göre ruhsatlandırılan işyerleri dışında satışı ve sergilenmesi,</p>

<p>b) Onsekiz yaşından küçük çocuklara satılması ve çocuklar tarafından satın alınması veya taşınması,</p>

<p>yasaktır.</p>

<p>(2) Birinci fıkrada sayılan yasaklara uymayan kişiye beşbin Türk Lirası, kabahate konu bıçak veya aletlerin sayı veya nitelik bakımından vahim olması halinde ise onbin Türk Lirası idarî para cezası verilir. Ayrıca bu kabahatin işlendiğini öğrenen işletici veya sorumlunun yetkili makamlara bildirim yapmaması halinde beşbin Türk Lirası idarî para cezası verilir.</p>

<p>(3) Birinci fıkrada sayılan kabahatin konusunu oluşturan veya işlenmesi suretiyle elde edilen eşyanın mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilir.</p>

<p>(4) Birinci fıkrada sayılan kabahat dolayısıyla idarî para cezasına ve elkoymaya kolluk görevlileri, mülkiyetin kamuya geçirilmesine mülkî amir tarafından karar verilir.</p>

<p>(5) Birinci fıkradaki kabahati işlediği sırada onbeş yaşını doldurmamış çocuk hakkında çocuğun üstün yararı gözetilerek, 3/7/2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu hükümleri uyarınca koruyucu, destekleyici ve yönlendirme tedbirlerine karar verilmesi amacıyla mülkî amir tarafından çocuk hâkiminden tedbir talebinde bulunulur.</p>

<p>(6) Bu madde hükümleri internet satışları ve mesafeli satışlar için de uygulanır.</p>

<p>(7) Bir sanat veya mesleğin icrası ve eğitim için gerekli bıçak, şiş ve benzerlerinin icra yerinde ve icra eden kişilerce kullanılması, bulundurulması ve taşınması bu madde hükümlerine tabi değildir.”</p>

<p><strong>MADDE 9-</strong> 3/7/2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununa 5 inci maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki madde eklenmiştir.</p>

<p>“Yönlendirme tedbirleri</p>

<p>MADDE 5/A- (1) 5 inci maddede düzenlenen koruyucu ve destekleyici tedbirlerin yanında bu maddede düzenlenen yönlendirme tedbirleri, ceza sorumluluğu olmayan adli süreçteki çocuklar bakımından, çocuklara özgü güvenlik tedbiri olarak anlaşılır.</p>

<p>(2) Yönlendirme tedbirleri olarak;</p>

<p>a) Sosyal ve toplumsal hizmetler tedbiri: Spor kulüpleri, gençlik merkezleri, spor tesisleri ile ilgili kamu kurum ve kuruluşlarında; Gençlik ve Spor Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yerel yönetimler tarafından yerine getirilmek üzere çocukların 20 saatten 300 saate kadar psikososyal gelişimine katkı sağlayacak görev almalarına,</p>

<p>b) Dijital risklerden korunma tedbiri: Kullandığı telefon cihazı, telefon hattı veya her türlü bilgisayar, tablet ve benzeri dijital cihazın bildirilerek cihazın tedbir kararından sonraki hareketlerini Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu ile Siber Güvenlik Başkanlığı tarafından 3 aydan az 2 yıldan fazla olmamak üzere çeşitli takip yazılımlarıyla ilgili kurum denetimine açmaya, riskli olarak tanımlı bazı dijital mecralar, uygulamalar ve dijital platformlara erişimin engellenmesine,</p>

<p>c) Kitap ve kütüphane tedbiri: Kütüphane ve okuma salonu gibi yerlerde Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, üniversiteler ile yerel yönetimler tarafından yerine getirilmek üzere 20 saatten 300 saate kadar psikososyal gelişimine katkı sağlayacak görev almaya veya bu kuruluşların yetkililerince belirlenen eserleri okumaya,</p>

<p>d) Çevreye saygı ve çevre temizliği tedbiri: Tarım ve Orman Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, üniversiteler ile yerel yönetimler tarafından yerine getirilmek üzere 20 saatten 300 saate kadar park, bahçe, sahil gibi belirlenecek bir bölgede çevre temizliği yapmaya, belirlenecek bitkilerin bakımı, ağaçlandırma ve çiçeklendirme faaliyetlerine katılmaya,</p>

<p>e) Tütün, nikotin, alkol, kumar, uyuşturucu ve uyarıcı madde ile davranışsal bağımlılık tedbiri: Sağlık Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Yeşilay tarafından yerine getirilmek üzere çocukların sağlıkları için tehlike oluşturan bağımlılıklarının tedavi ve rehabilitasyonu için belirlenecek programları tamamlamaya,</p>

<p>hükmedilir.</p>

<p>(3) Bu tedbirlerin yerine getirilmesinde 45 inci maddenin üçüncü ve dördüncü fıkraları uygulanır.</p>

<p>(4) Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.”</p>

<p><strong>MADDE 10-</strong> 5395 sayılı Kanunun 9 uncu maddesine aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.</p>

<p>“(4) Akıl hastalığı, akıl zayıflığı, alkol, uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılığı, davranışsal bağımlılık ya da ağır tehlike arz eden bulaşıcı hastalık nedeniyle kendisi veya başkaları açısından ciddi tehlike oluşturduğu değerlendirilen ve herhangi bir suretle Sağlık Bakanlığına veya üniversitelere bağlı yataklı sağlık kurumlarına gelen veya getirilen çocuk hakkında, tedaviye ihtiyaç bulunduğunun ilgili uzman hekim tarafından tespit edilmesi hâlinde, acil korunma kararı alınması amacıyla yirmi dört saat içinde rapor düzenlenir. Sağlık kurumu, uzman hekim raporunun düzenlendiği tarihten itibaren en geç yirmi dört saat içinde çocuk hâkimine başvurur. Başvurudan itibaren en geç kırk sekiz saat içinde ilgili dal uzman hekiminin yer aldığı üç uzman hekimden oluşan resmî sağlık kurulu tarafından düzenlenen rapor mahkemeye sunulur.</p>

<p>(5) Hâkim, başvuru ve sağlık kurulu raporunu değerlendirerek talep hakkında en geç kırk sekiz saat içinde karar verir. Çocuğun sağlık kuruluşuna gelmesi veya getirilmesinden hâkim kararının sağlık kuruluşuna tebliğine kadar geçen sürede, çocuğa gerekli görülen tıbbî müdahale ve tedavi uygulanır. Bu süreçte ihtiyaç duyulması hâlinde kolluktan yardım istenebilir. Kolluk, bu kapsamda yapılan talepleri, kanunla kendisine tanınan yetkiler çerçevesinde yerine getirir.</p>

<p>(6) Hâkim, çocuğun üstün yararını gözeterek çocuğun bulunduğu yerin gizli tutulmasına ve gerekli görmesi hâlinde kişisel ilişkinin kurulmasına veya sınırlandırılmasına karar verebilir. Hâkim, sağlık kurulu raporunu dikkate alarak acil korunma kararının kaldırılmasına, devamına veya çocuğun durumuna uygun başka bir koruyucu ve destekleyici tedbire karar verir.”</p>

<p><strong>MADDE 11-</strong> 5395 sayılı Kanunun 15 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Suça sürüklenen” ibaresi “Adli süreçteki” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(4) Çocuk hakkında kamu davası açılması hâlinde durum, gerekli idari tedbirlerin alınması amacıyla Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı il veya ilçe müdürlüklerine bildirilir.”</p>

<p><strong>MADDE 12-</strong> 5395 sayılı Kanunun 23 üncü maddesine aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.</p>

<p>“(2) Adli süreçteki çocuklar hakkında yapılan yargılama sonunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi hâlinde 5/A maddesinde düzenlenen yönlendirme tedbirlerinden uygun görülen biri veya birkaçı da denetimli serbestlik tedbiri olarak uygulanır. Bu fıkra uyarınca hükmedilecek yükümlülükler 5/A maddesinde belirtilen kurumlar tarafından yerine getirilir.</p>

<p>(3) Suçun işlenmesi nedeniyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın az olması hâlinde adli süreçteki çocuklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilmesi için zararın giderilmesi şartı aranmayabilir.”</p>

<p><strong>MADDE 13-</strong> 5395 sayılı Kanunun 35 inci maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(3) Onbeş yaşını doldurmamış çocuk hakkında sosyal inceleme yaptırılması zorunludur. Cumhuriyet savcısı, mahkeme veya çocuk hâkimi tarafından onbeş yaşını doldurmuş çocuk hakkında sosyal inceleme yaptırılmaması hâlinde, gerekçesi iddianamede veya kararda gösterilir.”</p>

<p><strong>MADDE 14-</strong> 5395 sayılı Kanunun 45 inci maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.</p>

<p>“(3) Koruyucu ve destekleyici tedbirlerin ilgili kurum veya kuruluş tarafından yerine getirilmesi sırasında gerekmesi hâlinde kolluktan yardım istenebilir.”</p>

<p>“(4) Koruyucu ve destekleyici tedbirlerin yerine getirilmesinde kurumların koordinasyonu merkezde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından; il ve ilçelerde kurumların koordinasyonu ile takibi vali ve kaymakam tarafından sağlanır. Bu amaçla il ve ilçelerde sekretarya hizmetleri aile ve sosyal hizmetler il müdürlükleri tarafından yürütülür. Hâkim veya mahkeme tarafından verilen koruyucu ve destekleyici tedbir kararları, yerine getirilmek üzere ilgili kurum veya kuruluşa gönderilir.</p>

<p>(5) Çocuk hakkında verilen koruyucu ve destekleyici tedbir kararlarının gereklerine aykırı hareket eden ana, baba, vasi veya bakım ve gözetiminden sorumlu kimse, fiil suç teşkil etse dahi ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre çocuk hâkimi kararıyla üç günden on güne kadar tazyik hapsi ile cezalandırılır. Bu kararlara karşı 14 üncü madde uyarınca itiraz yoluna gidilebilir. Tazyik hapsine ilişkin kararlar, kesinleşmesini müteakip Cumhuriyet başsavcılığı tarafından yerine getirilir. Bu kararlar çocuk hâkimi tarafından ilgili kuruma bildirilir.”</p>

<p><strong>MADDE 15-</strong> (1) 24/5/1983 tarihli ve 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanununun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinin (17) numaralı alt bendinde yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p>(2) 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 253 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p>(3) 3/7/2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun;</p>

<p>a) 1 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki”,</p>

<p>b) 2 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki”,</p>

<p>c) 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin (2) numaralı alt bendinde yer alan “Suça sürüklenen” ibaresi “Adli süreçteki”, (c) bendinde yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki”,</p>

<p>ç) 11 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “hakkında adli süreç yürütülen”,</p>

<p>d) 12 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Suça sürüklenen” ibaresi “Adli süreçteki”,</p>

<p>e) 13 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “hakkında adli süreç yürütülen”,</p>

<p>f) 20 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Suça sürüklenen” ibaresi “Adli süreçteki”,</p>

<p>g) 24 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki”,</p>

<p>ğ) 26 ncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki”,</p>

<p>h) 30 uncu maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan “Suça sürüklenen” ibaresi “Adli süreçteki”, (c) bendinde yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki”,</p>

<p>ı) 31 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki”,</p>

<p>i) 34 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde yer alan “Suça sürüklenen” ibaresi “Adli süreçteki”,</p>

<p>j) 37 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki”,</p>

<p>k) 39 uncu maddesinin ikinci fıkrasının (e) bendinde yer alan “Suça sürüklenmesi” ibaresi “Hakkında adli süreç yürütülmesi”,</p>

<p>şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 16-</strong> Bu Kanunun;</p>

<p>a) 8 inci maddesi ile 5326 sayılı Kanuna eklenen 43/C maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi hükmü 1/12/2026 tarihinde,</p>

<p>b) Diğer hükümleri yayımı tarihinde,</p>

<p>yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>MADDE 17-</strong> Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MEVZUAT</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/cocuk-koruma-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/resmi-gaz5.jpg" type="image/jpeg" length="47441"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[7594 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/7594-sayili-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/7594-sayili-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[7594 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 18 Ağustos 2026 Tarihli ve 33344 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN</strong></p>

<p><strong>Kanun No. 7594</strong></p>

<p><strong>Kabul Tarihi: 9/8/2026</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununun 72 nci maddesinin dördüncü fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “erbaş ve erler ile yedek subay ve yedek astsubay okulu öğrencilerinin ana veya babasına” ibaresi “ana ve babalara” şeklinde ve dördüncü cümlesinde yer alan “Erbaş ve erler ile yedek subay ve yedek astsubay okulu öğrencilerinin ana ve babalarına” ibaresi “Ana ve babalara” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>5434 sayılı Kanunun ek 77 nci maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “iki katı” ibaresi “iki buçuk katı” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 21 inci maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinin son cümlesi yürürlükten kaldırılmış ve maddeye ikinci fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“Birinci fıkranın (h), (i) ve (j) bentleri kapsamındakilere bağlanacak aylıklar, bitirmiş oldukları okullar neticesinde hak kazandıkları unvanlar üzerinden yürütmüş oldukları kamu görevleri sebebiyle daha yüksek aylık bağlanmasına ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla; en az dört yıllık yüksek öğrenim mezunu olanlar sekizinci derecenin birinci kademesinde, diğerleri ise eğitim durumlarına bakılmaksızın onuncu derecenin birinci kademesinde bulunanların emekli keseneğine esas aylıkları üzerinden hesaplanacak vazife malullüğü aylığı tutarından düşük olamaz ve bunlar için 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununun ek 77 nci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine göre yapılacak yükseltmelerde aynı derece başlangıç olarak esas alınarak artırılır ve derece yükselmelerinde yüksek öğrenim mezunu gibi işlem yapılır ve dördüncü dereceye yükselenler için 2.100, üçüncü dereceye yükselenler için 2.200, ikinci dereceye yükselenler için 3.000, birinci dereceye yükselenler için ise 3.600 ek gösterge rakamı esas alınır. Bu fıkra kapsamındakilere bağlanacak aylığın toplam tutarı, 35.398 gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutardan; hak sahiplerinin aylık tutarı ise bulunacak tutarın hisseleri oranı esas alınarak tespit edilecek tutarından az olamaz. Bu fıkra uyarınca ilgililere fazla olarak yapılan ödemeler, faturası karşılığı Sosyal Güvenlik Kurumunca Hazineden tahsil edilir.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>MADDE 4- </strong>3713 sayılı Kanunun ek 3 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan tablo aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p>“</p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p>Dereceler</p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p>Göstergeler</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p>1</p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p>27.288</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p>2</p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p>25.385</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p>3</p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p>23.485</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p>4</p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p>21.578</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p>5</p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p>19.673</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p>6</p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p>17.820</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="135">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="98">
   <p>”</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>“Bu madde kapsamında aylık bağlananlardan 6/2/2018 tarihli ve 7082 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanunun 14 üncü maddesi kapsamında bulunmayanlar; aylık bağlanmasına ilişkin hükümler hariç olmak üzere 24/2/1968 tarihli ve 1005 sayılı İstiklâl Madalyası Verilmiş Bulunanlara Vatanî Hizmet Tertibinden Şeref Aylığı Bağlanması Hakkında Kanun kapsamındakiler için ilgili mevzuatında sağlanan diğer haklardan yararlanır.”</p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>3713 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.</p>

<p>“GEÇİCİ MADDE 20- Bu Kanun kapsamında yürütülen terörle mücadele görevlerinin ifası sırasında;</p>

<p>a) Terör eylemleri sonucu ateşli silah mermi çekirdeği, şarapnel veya benzeri mühimmatın vücutta penetran yaralanmaya neden olduğu ya da ateşli silah, el yapımı patlayıcı (EYP), mayın, havan, roket, el bombası, şarapnel veya benzeri patlayıcı mühimmatın etkisiyle veya bunların oluşturduğu blast ve termal etki sonucu meydana gelen yaralanmaların,</p>

<p>b) Terör örgütü mensuplarının kesici, delici, ezici veya benzeri yakın muharebe niteliğindeki saldırıları sonucu meydana gelen yaralanmaların,</p>

<p>Adli Tıp Kurumunca kullanılan tıbbî değerlendirme ölçütleri esas alınarak, olay tarihindeki yaralanmalarının hafif nitelikte olmayan yaralanma niteliği taşıdığı ve olay ile yaralanma arasında illiyet bağı bulunduğu en az bir adli tıp uzmanının yer aldığı sağlık kurulu raporuyla tespit edilenlerden; malul sayılmayan veya 13/7/1953 tarihli ve 4/1053 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe konulan Vazife Mâlûllüklerinin Nevileriyle Dereceleri Hakkında Nizamname hükümlerine göre derece tespiti yapılmayan Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığının erbaş ve erler dâhil askerî personeli, Millî İstihbarat Teşkilatı mensupları, Emniyet Teşkilatının Emniyet Hizmetleri Sınıfına mensup personeli ile güvenlik korucularının kendilerine olay tarihindeki mensubu oldukları kuruma bu madde kapsamında yaptıkları başvuru tarihini takip eden ay başından itibaren Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından 17.135 gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutarda aylık bağlanır. Bu madde kapsamında Sosyal Güvenlik Kurumunca ödenen aylıklar, faturası karşılığında iki ay içerisinde Hazineden tahsil edilir.</p>

<p>Birinci fıkra kapsamında yer alanların başvurusu üzerine olay tarihinde mensubu olunan kurum tarafından, yaralanmanın bu madde kapsamında olabileceğinin değerlendirilmesi halinde ilgili bilgi ve belgeler ile birlikte kişi Sağlık Bakanlığınca belirlenen hastanelere sevk edilir. İlgili hastanelerce, olay tarihindeki yaralanmanın bu madde kapsamında olup olmadığına ilişkin, mevcut tıbbi kayıtlar ve diğer sağlık belgeleri esas alınarak sağlık kurulu raporu düzenlenir ve ilgili kuruma gönderilir. Bu amaçla düzenlenecek olan sağlık raporlarından ücret alınmaz. Bu madde kapsamında olduğu tespit edilenlere ilişkin sağlık kurulu raporu ile diğer bilgi ve belgeler aylık bağlanması amacıyla ilgili kurum tarafından Sosyal Güvenlik Kurumuna gönderilir.</p>

<p>Bu madde uyarınca aylık bağlananlardan söz konusu yaralanmalarına bağlı olarak sonradan malul olduklarına karar verilenler ile ek 3 üncü maddenin birinci fıkrası kapsamında derece tespiti yapılanlar hakkında, karar tarihini takip eden ay başından itibaren ilgisine göre 21 inci maddenin birinci fıkrası ile ek 3 üncü madde hükümleri uygulanır ve bu madde hükümlerine göre bağlanmış olan aylıkları vazife malullüğü aylığının ya da ek 3 üncü madde kapsamındaki aylığın başladığı tarihten itibaren kesilir.</p>

<p>Bu madde kapsamında aylık bağlananlar, aylık bağlanmasına ilişkin hükümler hariç olmak üzere 1005 sayılı Kanun kapsamındakiler için ilgili mevzuatında sağlanan diğer haklardan yararlanır.</p>

<p>Bu madde hükümleri, yalnızca bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce meydana gelen olaylar hakkında bir defaya mahsus uygulanır. Bu tarihten sonra meydana gelen olaylar bakımından bu madde kapsamında yeni başvuru yapılamaz.</p>

<p>Bu madde kapsamındaki başvurular, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde ilgililer tarafından olay tarihinde mensubu oldukları kurumlara yapılır.”</p>

<p><strong>MADDE 6- </strong>31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun geçici 18 inci maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “askerlik çağı dışına çıktıkları” ibaresi “55 yaşını doldurdukları” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 7- </strong>6/2/2018 tarihli ve 7082 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanunun 14 üncü maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “maddenin” ibaresi “fıkranın” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(2) Birinci fıkra kapsamına girenlerden yaralanma sonucu malul sayılmayan veya 13/7/1953 tarihli ve 4/1053 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe konulan Vazife Mâlûllüklerinin Nevileriyle Dereceleri Hakkında Nizamname hükümlerine göre derece tespiti yapılmayanların kendilerine, Sosyal Güvenlik Kurumunca bu fıkranın yürürlüğe girdiği tarihi takip eden ay başından itibaren 17.135 gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutarda aylık bağlanır. Bu aylıklar hakkında 8/2/2006 tarihli ve 5454 sayılı T.C. Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar Kurumu ve Bağ-Kur’dan Aylık veya Gelir Almakta Olanlara Ek Ödeme Yapılması ile Sosyal Sigortalar Kurumu ve Bağ-Kur’dan Aylık veya Gelir Almakta Olanlara Ödenen Gelir ve Aylıklarda 2006 Yılında Yapılacak Artışlar ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun hükümleri uygulanır. Bu fıkra kapsamında Sosyal Güvenlik Kurumunca ödenen aylıklar, faturası karşılığında iki ay içerisinde Hazineden tahsil edilir.”</p>

<p><strong>MADDE 8- </strong>Bu Kanunun;</p>

<p>a) 1 inci, 2 nci, 3 üncü, 4 üncü ve 7 nci maddeleri yayımını takip eden ödeme döneminden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde,</p>

<p>b) 5 inci maddesi 1/9/2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yayımı tarihinde,</p>

<p>c) Diğer maddeleri yayımı tarihinde,</p>

<p>yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>MADDE 9- </strong>Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MEVZUAT</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/7594-sayili-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/resmi/resmi-cumhur2.jpg" type="image/jpeg" length="95419"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA['ÇERÇEVE YASA' RESMÎ GAZETE'DE YAYIMLANDI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/cerceve-yasa-resmi-gazetede-yayimlandi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/cerceve-yasa-resmi-gazetede-yayimlandi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kamuoyunda "Çerçeve yasa" olarak bilinen 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, 18 Ağustos 2026 Tarihli ve 33344 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>MİLLÎ DAYANIŞMA VE TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞMENİN GÜÇLENDİRİLMESİNE DAİR KANUN</strong></p>

<p><strong>Kanun No. 7595 Kabul Tarihi: 10/8/2026</strong></p>

<p><strong>Amaç ve kapsam</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>(1) Bu Kanunun amacı, PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı her türlü oluşumun fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidine dair Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakip, yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar ile verilen mahkûmiyet hükümlerinin infazının ertelenmesi işlemlerinin ve yapılacak diğer işlemlerin belirlenmesidir.</p>

<p>(2) Bu Kanun hükümleri, PKK/KCK terör örgütünü kurma veya yönetme, örgüte üye olma veya bilerek ve isteyerek yardım etme ve örgütün propagandasını yapma suçları ile bu örgütün faaliyeti kapsamında işlenen suçları ve bu örgüt lehine işlenen 7/2/2013 tarihli ve 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanunda düzenlenen suçları kapsar.</p>

<p><strong>Tanımlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>(1) Bu Kanunda geçen;</p>

<p>a) Örgüt: PKK/KCK terör örgütünü ve bununla bağlantılı her türlü oluşumlarını,</p>

<p>b) Kurul: Bu Kanunun 7 nci maddesi uyarınca oluşturulacak Kurulu,</p>

<p>ifade eder.</p>

<p><strong>Soruşturma ve kovuşturmaların ertelenmesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>(1) Örgütün fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidine dair Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmış olması koşuluyla, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçu ile 1/6/2005 tarihinden önce işlenen müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar hariç olmak üzere, 1 inci madde kapsamına giren ve üst sınırı on beş yıl veya daha az cezayı gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar beş yıl, on beş yıldan fazla hapis cezası ile müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar on yıl süreyle ertelenir. Erteleme süresi içinde dava zamanaşımı işlemez. Bu suçlarla ilgili dosya ve suçun ispatına yarayan deliller, erteleme kararının verildiği tarihten itibaren erteleme süresince muhafaza edilir. Müsadereye konu eşya ve malvarlığı değerleri hakkında erteleme kararıyla birlikte tasfiye kararı verilir ve Hazineye irat kaydedilir. Karar, kanun yollarına başvurma hakkı bulunanlara tebliğ edilir. Kararda başvuru ve itiraz hakkı ile süresi ve mercii gösterilir.</p>

<p>(2) Birinci fıkra uyarınca Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kararlara karşı kanun yollarına başvurma hakkı bulunanlar iki hafta içinde sulh ceza hâkimliğine başvurabilir. Birinci fıkra uyarınca kovuşturmanın ertelenmesine ilişkin mahkeme tarafından verilen kararlara karşı da iki hafta içinde itiraz edilebilir.</p>

<p>(3) Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasından önce işlenmiş olup da 1 inci madde kapsamına giren suçlardan dolayı bu tarihten sonra başlatılacak soruşturmaların yapılması, Kurulun iznine bağlıdır.</p>

<p><strong>Koruma tedbirleri ve kanun yolu incelemesinde bulunan dosyalar</strong></p>

<p><strong>MADDE 4- </strong>(1) 3 üncü madde uyarınca erteleme kararı verilecek suçlardan dolayı verilmiş olan tutuklama ve adli kontrole ilişkin koruma tedbirleri, soruşturma veya kovuşturmanın bulunduğu evredeki yetkili hâkim veya mahkeme ile bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay ilgili ceza dairesi tarafından değerlendirilir ve koşullarının bulunması hâlinde bu tedbirlerin kaldırılmasına karar verilir.</p>

<p>(2) 3 üncü madde uyarınca erteleme kararı verilecek suçlarla ilgili istinaf veya temyiz kanun yolu incelemesinde bulunan dosyalar hakkında bozma kararı verilir.</p>

<p><strong>Erteleme kararlarının kaydedilmesi ve yeniden suç işlenmesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>(1) 3 üncü madde uyarınca verilen erteleme kararları, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi hâlinde, ikinci fıkrada belirtilen amaç için kullanılabilir.</p>

<p>(2) Erteleme kararının verildiği tarihten itibaren erteleme süresi içinde terör suçlarından birinin işlenmesi hâlinde, erteleme kararı kaldırılarak soruşturma ve kovuşturmaya devam olunur. Mahkûmiyet hâlinde verilen cezanın infazı, 6 ncı madde uyarınca ertelenmez ve mahkûmiyet hükümlerinin tüm sonuçları doğar. Belirtilen süre suç işlenmeksizin geçirildiği takdirde kovuşturma yapılmasına yer olmadığı veya düşme kararı verilir.</p>

<p><strong>Mahkûmiyet hükümlerinin infazının ertelenmesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 6- </strong>(1) Örgütün fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidine dair Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmış olması koşuluyla, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçundan mahkûm olanlar ile 1/6/2005 tarihinden önce işlenen suçlar nedeniyle müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm olanlar hariç olmak üzere, 1 inci madde kapsamına giren suçlardan;</p>

<p>a) Toplam on beş yıl veya daha az hapis cezasına mahkûm olan hükümlülerin cezalarının infazı beş yıl süreyle,</p>

<p>b) Toplam on beş yıldan fazla hapis cezası ile müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm olan hükümlülerin cezalarının infazı on yıl süreyle,</p>

<p>infaz hâkiminin kararıyla ertelenir. Bu fıkranın uygulanması, müsadere kararlarının yerine getirilmesini engellemez. Erteleme süresi içinde ceza zamanaşımı işlemez.</p>

<p>(2) Birinci fıkra uyarınca infaz hâkimi tarafından verilen erteleme kararlarına karşı itiraz edilebilir.</p>

<p>(3) Birinci fıkra uyarınca verilen erteleme kararları, 5 inci maddenin birinci fıkrasına göre oluşturulan sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi hâlinde, dördüncü fıkrada belirtilen amaç için kullanılabilir.</p>

<p>(4) Erteleme kararının verildiği tarihten itibaren erteleme süresi içinde terör suçlarından birinin işlenmesi hâlinde, infaz hâkimi tarafından erteleme kararı kaldırılarak cezanın infazının devamına karar verilir. Belirtilen süre suç işlenmeksizin geçirildiği takdirde verilen ceza infaz edilmiş sayılır. Erteleme kararlarının takibi Cumhuriyet başsavcılıklarınca yapılır.</p>

<p><strong>Takip, koordinasyon ve uygulama</strong></p>

<p><strong>MADDE 7- </strong>(1) Bu Kanun kapsamındaki faaliyetlerin uygulanmasının takibi ve değerlendirilmesi; Kanunun Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben, Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinden müteşekkil Kurul tarafından yapılır. İhtiyaç hâlinde Kurul tarafından; alt komisyonlar oluşturulabilir, bakanlık, kurum ve kuruluşların temsilcileri ile gerekli görülen kişiler Kurul ve komisyon toplantılarına davet edilebilir.</p>

<p>(2) Kurul tarafından, sürecin örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak üzere alt komisyonlarda görevlendirme yapılabilir.</p>

<p>(3) 1 inci maddede belirtilen Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben bu Kanunun amacı ve kapsamı doğrultusunda; örgütün tamamen tasfiyesi ve bu duruma ilişkin gözlem raporları uyarınca dönemsel olarak Kurul tarafından değerlendirme yapılabilir. Kurulun gerekli görmesi hâlinde adli, idari ve yasal düzenlemeler konusunda talepte bulunulur.</p>

<p>(4) Bu Kanun uyarınca verilen erteleme kararları, 1 inci maddede belirtilen Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben dönemsel olarak Kurul tarafından değerlendirilir ve gerekli görülmesi hâlinde;</p>

<p>a) Soruşturma ve kovuşturmalar nedeniyle doğan hak yoksunluğunun tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması, sulh ceza hâkimliğinden veya mahkemesinden,</p>

<p>b) Mahkûmiyet hükümleri nedeniyle doğan hak yoksunluğunun tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması, infaz hâkimliğinden,</p>

<p>Kurul tarafından talep edilir. Talep hakkında ilgili mercii tarafından karar verilir. Bu kararlara karşı itiraz edilebilir. Bu fıkranın (b) bendi uyarınca talepte bulunulabilmesi için beş yıl olarak verilen erteleme kararları bakımından kararın verildiği tarihten itibaren iki yıl, on yıl olarak verilen erteleme kararları bakımından ise üç yıl geçmiş olması gerekir.</p>

<p>(5) Kurul, çalışmaları hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisini düzenli olarak bilgilendirir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca bu Kanun kapsamındaki faaliyetleri izlemek üzere İzleme Komisyonu kurulur. İzleme Komisyonu, bu Kanun kapsamındaki faaliyetleri izler ve tavsiyelerde bulunabilir.</p>

<p>(6) Kurulun sekreterya hizmetleri Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından yerine getirilir.</p>

<p><strong>Silah ve malzeme teslimi</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>MADDE 8- </strong>(1) Bu Kanun kapsamındaki örgüt mensuplarının beraberinde getirdikleri yahut beyan ettikleri silah, mühimmat, araç, gereç, patlayıcı madde ve her türlü malzeme kayıt altına alınır.</p>

<p>(2) Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar, güvenlik kurumlarının görüşü alınarak İçişleri Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı tarafından belirlenir.</p>

<p><strong>Süre</strong></p>

<p><strong>MADDE 9- </strong>(1) Bu Kanun hükümleri, 1 inci maddede belirtilen Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben altı ay içinde bu Kanun hükümlerinden yararlanmak istediğini bulundukları yerdeki Cumhuriyet başsavcılıklarına veya Kurul tarafından görev verilen kurumlara yazılı olarak bildirenlere uygulanır.</p>

<p><strong>Görev ve sorumluluk</strong></p>

<p><strong>MADDE 10- </strong>(1) Bu Kanun kapsamında verilen görevler, ilgili kamu kurum ve kuruluşlarınca ivedilikle yerine getirilir.</p>

<p>(2) Bu Kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluğu doğmaz.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p>

<p><strong>MADDE 11- </strong>(1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 12- </strong>(1) Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MEVZUAT</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/cerceve-yasa-resmi-gazetede-yayimlandi</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/02/resmi/resmi-gazete.jpg" type="image/jpeg" length="23401"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Meis Adası’nın Türkiye’nin Deniz Yetki Alanlarına Etkisi Bakımından Hakkaniyet ve Orantılılık İlkeleri: Fethiye–Kaş Deniz Millî Parkı Kararı Üzerine Bir Değerlendirme]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/meis-adasinin-turkiyenin-deniz-yetki-alanlarina-etkisi-bakimindan-hakkaniyet-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/meis-adasinin-turkiyenin-deniz-yetki-alanlarina-etkisi-bakimindan-hakkaniyet-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>

<p>Fethiye–Kaş kıyı hattında deniz millî parkı ilan edilmesi, Türkiye’nin kendi kıyılarına bitişik deniz alanları üzerindeki çevresel, idari ve egemenlik yetkilerini kullanmasının doğal sonucudur. Bu işlem, Türkiye’nin herhangi bir devletin ülkesine müdahale etmesi anlamına gelmediği gibi, Türkiye’nin kendi kıyı coğrafyasını, deniz çevresini ve deniz kaynaklarını koruma iradesinin açık bir tezahürüdür.</p>

<p>Yüklenen Resmî Gazete belgelerinde, 16 Ağustos 2026 tarihli ve 33342 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan, 15 Ağustos 2026 tarihli Cumhurbaşkanı kararları ile 11626 ve 11627 karar numaralı işlemlerin bulunduğu görülmektedir. Kararların tam gerekçe, koordinat ve uygulama hükümleri yüklenen içerikte yer almamakla birlikte, Fethiye–Kaş deniz alanının koruma statüsüne alınması Türkiye bakımından son derece önemli bir hukuki ve stratejik sonuç doğurmaktadır.</p>

<p>Türkiye’nin temel tezi açıktır: <strong>Türkiye, kendi kıyılarına bitişik deniz alanlarında doğal çevreyi koruma, deniz faaliyetlerini düzenleme ve kamu düzenini sağlama yetkisine sahiptir.</strong> Bu yetkinin kullanılması, Yunanistan’ın Meis Adası üzerinden Türkiye kıyılarının deniz alanlarını aşırı ölçüde sınırlama iddiasını kabul ettiği anlamına gelmez. Aksine bu karar, Türkiye’nin bölgedeki fiilî, coğrafi ve hukuki konumunu koruma iradesini ortaya koymaktadır.</p>

<p>Fethiye–Kaş hattı, Türkiye ana karasının doğal uzantısı niteliğindeki uzun kıyı şeridinin bir parçasıdır. Meis Adası ise Türkiye ana karasına son derece yakın bulunan, Yunanistan ana karasından ise uzak bir ada oluşumudur. Böyle bir coğrafyada küçük bir ada oluşumuna, Türkiye’nin geniş anakara kıyısının deniz alanlarını bütünüyle kesecek ölçüde sonuç tanınması, hakkaniyet ve orantılılık ilkeleriyle bağdaşmaz.</p>

<p><strong>Türkiye’nin Kendi Kıyılarına Bitişik Deniz Alanlarında Düzenleme Yetkisi Bulunmaktadır</strong></p>

<p>Bir kıyı devletinin kendi kıyılarına bitişik deniz alanlarını koruması ve düzenlemesi, devlet egemenliğinin ve kamu yararının olağan bir sonucudur. Türkiye’nin Fethiye–Kaş kıyı hattında deniz millî parkı ilan etmesi, bu yetkinin çevre koruma amacıyla kullanılmasıdır.</p>

<p>Deniz millî parkı statüsü;</p>

<p>• deniz kirliliğinin önlenmesi,</p>

<p>• deniz canlılarının ve hassas habitatların korunması,</p>

<p>• deniz çayırlarının muhafaza edilmesi,</p>

<p>• kontrolsüz demirleme faaliyetlerinin sınırlandırılması,</p>

<p>• kıyı yapılaşmasının denetlenmesi,</p>

<p>• balıkçılık kaynaklarının sürdürülebilir kullanılması,</p>

<p>• turizm faaliyetlerinin planlanması,</p>

<p>• deniz güvenliğinin ve kamu düzeninin sağlanması</p>

<p>gibi meşru amaçlara hizmet eder.</p>

<p>Bu amaçların hiçbiri, doğası gereği Yunanistan’a veya Meis Adası’na yönelik bir saldırı olarak nitelendirilemez. Türkiye’nin düzenlemesi, belirli bir ülke vatandaşını hedef alan ayrımcı bir işlem değil; Türkiye’nin yetki alanında bulunan deniz çevresini korumaya yönelik genel bir kamu hukuku tedbiridir.</p>

<p>Türkiye’nin bu noktadaki hukuki savunması güçlüdür. Zira çevrenin korunması, yalnızca devletlerin takdirine bırakılmış siyasi bir tercih değil, aynı zamanda kıyı devletinin yerine getirmesi gereken kamu yararı görevlerinden biridir. Türkiye, kendi kıyılarına yakın deniz alanlarında ekolojik bütünlüğü korumakla hem kendi vatandaşlarının ortak menfaatini hem de bölgesel deniz çevresinin korunmasını gözetmektedir.</p>

<p>Bu nedenle Fethiye–Kaş Deniz Millî Parkı kararı, Türkiye’nin egemenlik iddiasını genişletmeye yönelik keyfî bir işlem olarak değil, mevcut yetki alanlarında çevre ve deniz yönetimi görevini yerine getiren hukuki bir düzenleme olarak değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>Kararın Resmî Gazete’de Yayımlanması Hukuki İradenin Açık Göstergesidir</strong></p>

<p>Yüklenen belgelerde yer alan bilgiler, kararların Cumhurbaşkanı kararı niteliğinde olduğunu göstermektedir. Belgelerde 16 Ağustos 2026 tarihli Resmî Gazete, 33342 sayısı ve 15 Ağustos 2026 tarihli 11626 ve 11627 karar numaraları yer almaktadır.</p>

<p>Bu durum, Fethiye–Kaş deniz alanına ilişkin düzenlemenin münferit bir idari uygulama veya yerel nitelikte bir işlem olmadığını; devletin en üst düzeydeki yürütme iradesiyle alınmış, ülke çapında hukuki sonuç doğuran resmî bir karar niteliği taşıdığını ortaya koymaktadır.</p>

<p>Resmî Gazete’de yayımlanan bir Cumhurbaşkanı kararı, kamu makamlarının bölgedeki çevre koruma, deniz yönetimi ve faaliyet düzenleme iradesini açık biçimde ortaya koyar. Türkiye’nin bu kararla yaptığı şey, belirsiz veya örtülü bir müdahale değil; resmî, alenî ve denetlenebilir bir hukuki düzen kurmaktır.</p>

<p>Bu bakımdan Türkiye’nin tutumu, Yunanistan’ın iddia edebileceği şekilde “fiilî oldu-bitti” oluşturma çabası olarak gösterilemez. Aksine Türkiye, kararını kendi hukuk düzeni içinde, yetkili makam aracılığıyla ve Resmî Gazete’de yayımlayarak tesis etmiştir. Hukuk devletinin gereği olan aleniyet, resmîlik ve öngörülebilirlik şartları bu yönüyle yerine getirilmiştir.</p>

<p>Türkiye’nin ayrıca kararın koordinatlarını, koruma amaçlarını ve uygulama esaslarını yayımlaması, uluslararası kamuoyu bakımından da şeffaflık sağlayacaktır. Böyle bir şeffaflık, kararın Yunanistan’a karşı gizli veya örtülü bir deniz ablukası olduğu yönündeki siyasi iddiaları zayıflatacaktır.</p>

<p><strong>Meis Adası Türkiye’nin Deniz Alanlarını Bütünüyle Kesemez</strong></p>

<p>Türkiye’nin haklılık tezinin en güçlü dayanaklarından biri, Meis Adası’nın coğrafi konumudur. Meis, Anadolu kıyılarına birkaç kilometre mesafede bulunan küçük bir ada oluşumudur. Buna karşılık Yunanistan ana karası ile Meis arasındaki mesafe çok daha uzaktır.</p>

<p>Bu coğrafi gerçeklik, deniz sınırlandırmasında göz ardı edilemeyecek niteliktedir. Bir ada, sırf bir devlete ait olduğu için karşısındaki büyük anakaranın deniz alanlarını sınırsız biçimde kesemez. Ada oluşumlarının deniz yetki alanlarına etkisi değerlendirilirken yalnızca aidiyet meselesine değil, <strong>coğrafyanın bütünü, karşılıklı kıyıların konumu, kıyı uzunlukları ve ortaya çıkacak sonucun hakkaniyete uygun olup olmadığına</strong> bakılması gerekir.</p>

<p>Meis’e tam veya neredeyse tam etki tanınması hâlinde, Türkiye’nin Antalya ve Muğla kıyıları boyunca uzanan geniş anakara sahili deniz yönünden olağan dışı biçimde daralacaktır. Böyle bir sonuç, küçük bir ada oluşumunun, kendisinden çok daha büyük bir anakaranın denizle doğal bağlantısını kesmesi anlamına gelir.</p>

<p>Türkiye’nin savunması bu nedenle yalnızca “Meis Türkiye’ye yakındır” cümlesinden ibaret değildir. Türkiye’nin asıl tezi şudur:</p>

<p><strong>Bir küçük ada, kendisine tanınacak deniz etkisi nedeniyle karşısındaki uzun ve büyük anakaranın deniz alanlarını bütünüyle kullanılamaz hâle getirecek bir sonuç yaratmamalıdır.</strong></p>

<p>Aksi yaklaşım, deniz sınırlandırmasını coğrafi gerçeklikten koparır ve küçük bir ada oluşumuna, bulunduğu bölgenin bütün deniz alanını belirleme gücü verir. Böyle bir yorum, hakkaniyet ve orantılılık ilkeleriyle bağdaşmaz.</p>

<p><strong>Ada ile Anakara Aynı Etkiye Sahip Değildir</strong></p>

<p>Yunanistan’ın Meis üzerinden ileri sürebileceği yaklaşım, adaların da anakara gibi deniz yetki alanlarına sahip olduğu yönündedir. Türkiye bakımından bu iddia, soyut düzeyde tamamen reddedilmek zorunda değildir; ancak bir adanın deniz yetki alanına sahip olması ile <strong>anakara ile aynı ölçüde ve aynı coğrafi etkiyle</strong> değerlendirilmesi birbirinden farklıdır.</p>

<p>Türkiye’nin haklı tezi, adaların varlığının tümüyle yok sayılması değil; ada etkisinin hakkaniyete uygun biçimde sınırlandırılmasıdır. Ada ile anakaranın;</p>

<p>• yüzölçümü,</p>

<p>• kıyı uzunluğu,</p>

<p>• coğrafi konumu,</p>

<p>• ana karaya yakınlığı,</p>

<p>• bölgesel deniz alanına etkisi,</p>

<p>• ekonomik ve demografik niteliği,</p>

<p>• karşı kıyının deniz projeksiyonuna etkisi</p>

<p>aynı değildir.</p>

<p>Meis’in Türkiye kıyılarına bu kadar yakın bulunması, ona tanınacak etkinin Türkiye’nin doğal deniz uzantısını kesmemesi gerektiğini gösteren güçlü bir unsurdur. Bir adanın varlığı, karşı kıyıdaki anakaranın bütün deniz alanlarının ada tarafından kuşatılması sonucunu doğurmamalıdır.</p>

<p>Türkiye bu nedenle, Meis’in deniz yetki alanlarının belirlenmesinde sınırlı veya azaltılmış etki uygulanmasını savunabilir. Türkiye’nin yaklaşımı, adanın statüsünü yok sayan değil; adanın coğrafi ağırlığını ve yaratacağı sonucu dikkate alan hakkaniyetçi bir yaklaşımdır.</p>

<p><strong>Fethiye–Kaş Deniz Millî Parkı Türkiye’nin Deniz Alanlarındaki Fiilî ve Hukuki Varlığını Güçlendirmektedir</strong></p>

<p>Bir devletin deniz alanlarında koruma, izleme, denetim ve düzenleme faaliyetleri yürütmesi, o devletin söz konusu alandaki fiilî ve hukuki varlığını güçlendirir. Fethiye–Kaş Deniz Millî Parkı’nın ilanı da Türkiye’nin bölgedeki deniz çevresini yönetme iradesini somutlaştırmaktadır.</p>

<p>Türkiye’nin kararı;</p>

<p>• alanın sınırlarını belirleme,</p>

<p>• koruma hedeflerini ortaya koyma,</p>

<p>• insan faaliyetlerini düzenleme,</p>

<p>• deniz kaynaklarının kullanımını kontrol etme,</p>

<p>• çevresel denetim yürütme,</p>

<p>• deniz güvenliğiyle çevre korumayı birlikte sağlama</p>

<p>imkânı vermektedir.</p>

<p>Bu düzenlemeler, Türkiye’nin bölgedeki hak ve yetkilerini yalnızca diplomatik beyanlarla değil, somut kamu işlemleriyle de ortaya koyduğunu göstermektedir. Türkiye’nin deniz alanlarındaki hukuki pozisyonu, resmî kararlarla ve uygulama mekanizmalarıyla desteklenmektedir.</p>

<p>Bu husus özellikle önemlidir. Çünkü deniz yetki alanları tartışmasında yalnızca harita üzerinde çizgiler değil, kıyı devletinin bölgedeki gerçek coğrafi ve idari konumu da dikkate alınmalıdır. Türkiye, Fethiye–Kaş kıyı hattının doğal sahibi ve bölgedeki en uzun anakara kıyısına sahip devlet olarak, bu alanı koruma ve yönetme bakımından öncelikli coğrafi konumdadır.</p>

<p>Bu nedenle millî park ilanı, Türkiye’nin bölgede bulunmayan veya sonradan ortaya çıkmış bir yetkiyi icat ettiği anlamına gelmez. Karar, Türkiye’nin kendi kıyılarına bağlı mevcut hak ve yetkilerini düzenli, açık ve kurumsal bir biçimde kullanmaya başlamasıdır.</p>

<p><strong>“Deniz Bağlantısının Kesilmesi” İfadesi Türkiye Aleyhine Değil, Türkiye’nin Coğrafi Gerçekliğini Gösteren Bir Sonuçtur</strong></p>

<p>Meis Adası’nın Yunanistan ana karasıyla deniz bağlantısının Fethiye–Kaş hattından geçtiği ve deniz millî parkı kararıyla bu bağlantının etkilendiği ileri sürülebilir. Ancak bu durum, Türkiye’nin hukuka aykırı davrandığını göstermez.</p>

<p>Aksine bu iddia, Meis’in Yunanistan ana karasından ne kadar uzak, Türkiye ana karasına ise ne kadar yakın olduğunu ortaya koymaktadır. Eğer bir ada ile kendi devletinin ana karası arasındaki ulaşım, başka bir devletin kıyılarına bitişik deniz alanlarından geçmek zorunda kalıyorsa, bu durum Türkiye’nin coğrafi konumunun doğal sonucudur. Yunanistan, Meis’e ulaşımı gerekçe göstererek Türkiye’nin kendi kıyılarına bitişik deniz alanlarını sınırsız biçimde kullanmak zorunda olduğunu ileri süremez.</p>

<p>Türkiye’nin millî park ilanı ile yaptığı işlem, kendi deniz alanlarını koruma ve düzenleme işlemidir. Yunanistan’ın Meis ile ana karası arasındaki ulaşım ihtiyacı, Türkiye’nin çevre koruma, güvenlik ve kamu düzeni yetkilerinin üzerinde yer alamaz.</p>

<p>Elbette deniz trafiğine ilişkin sınırlamaların içeriği ve kapsamı önem taşır. Ancak ulaşım ihtiyacı, Türkiye’nin kendi deniz alanlarındaki egemenlik ve düzenleme yetkisini ortadan kaldırmaz. Yunanistan’ın bir adaya ulaşım sağlama ihtiyacı, Türkiye’ye ait veya Türkiye’nin yetki kullandığı deniz alanlarında sınırsız ve denetimsiz bir geçiş hakkı doğurmaz.</p>

<p>Bu çerçevede “deniz bağlantısının kesilmesi” ifadesi, Türkiye’nin hukuka aykırı bir işlem yaptığı anlamına gelmez. Bu ifade, daha doğru bir hukuki dille, Yunanistan’ın Meis’e erişiminin Türkiye’nin deniz çevresi, güvenlik ve faaliyet düzenlemelerine tabi hâle gelmesi şeklinde açıklanmalıdır.</p>

<p><strong>Yunanistan’ın Ulaşım Menfaati Türkiye’nin Çevre Koruma Yetkisini Ortadan Kaldırmaz</strong></p>

<p>Yunanistan, Meis Adası’nın ana karayla bağlantısının korunmasını ileri sürerek Türkiye’nin deniz millî parkı kararına itiraz edebilir. Ancak bir devletin ulaşım menfaati, başka bir kıyı devletinin çevre ve güvenlik yetkilerini ortadan kaldırmaz.</p>

<p>Türkiye’nin alacağı düzenlemeler, yabancı gemilere özel olarak yönelmediği ve objektif ölçütlere dayandığı sürece hukuken savunulabilir niteliktedir. Demirleme yasağı, atık bırakma yasağı, belirli bölgelerde hız sınırlaması, balıkçılık kısıtlamaları ve hassas habitatlara giriş düzenlemeleri, çevre koruma amacıyla uygulanabilecek makul tedbirlerdir.</p>

<p>Yunanistan’ın ulaşım ihtiyacı varsa, bu ihtiyacın Türkiye’nin hukuk düzenine, deniz güvenliği kurallarına ve çevre koruma rejimine uygun biçimde karşılanması gerekir. Hiçbir devlet, başka bir devletin kıyılarına yakın deniz alanlarını kendi ulaşım ihtiyacı gerekçesiyle düzenleme dışı bırakamaz.</p>

<p>Türkiye’nin bu noktadaki yaklaşımı hem ölçülü hem de hukuken tutarlıdır: Deniz ulaşımı tamamen ve keyfî biçimde engellenmemeli; fakat yabancı devletlerin ulaşım ihtiyacı da Türkiye’nin çevre, güvenlik ve egemenlik yetkilerini geçersiz kılmamalıdır.</p>

<p><strong>Türkiye’nin Çevre Koruma Tedbirleri Hakkaniyete Dayanmaktadır</strong></p>

<p>Türkiye’nin deniz millî parkı kararı, çevre koruma ile ulusal güvenlik ve deniz egemenliğini aynı çerçevede buluşturmaktadır. Fethiye–Kaş bölgesinin yoğun turizm, yatçılık, balıkçılık ve deniz trafiği baskısı altında olduğu dikkate alındığında, deniz çevresinin korunması kamu yararının zorunlu bir gereğidir.</p>

<p>Türkiye’nin bu tedbirleri alması;</p>

<p>• bölgedeki ekolojik tahribatı önleme,</p>

<p>• doğal kaynakların tükenmesini engelleme,</p>

<p>• kıyı halkının ve balıkçıların uzun vadeli menfaatlerini koruma,</p>

<p>• deniz turizmini sürdürülebilir hâle getirme,</p>

<p>• kıyı güvenliğini sağlama,</p>

<p>• yetkisiz ve denetimsiz faaliyetleri önleme</p>

<p>amaçlarına dayanmaktadır.</p>

<p>Bu amaçlar, uluslararası hukukun temel ilkeleriyle de uyumludur. Türkiye, çevre koruma kararını Yunanistan’a karşı siyasi bir araç olarak değil, kıyı devletinin kamu yararı sorumluluğu olarak sunmalıdır. Ancak bu durum, kararın Türkiye’nin bölgesel haklarını güçlendiren stratejik etkisini ortadan kaldırmaz.</p>

<p>Türkiye’nin haklılığı burada iki ayrı zeminde ortaya çıkmaktadır. Birinci zemin, Türkiye’nin kendi kıyı ve deniz çevresini koruma hakkıdır. İkinci zemin ise Meis Adası’nın Türkiye ana karasının doğal deniz projeksiyonunu bütünüyle ortadan kaldıracak şekilde kullanılamayacağıdır.</p>

<p><strong>21.706 Metrekarelik Alan Bilgisi Resmî Kararın Tam İçeriğiyle Birlikte Değerlendirilmelidir</strong></p>

<p>Kamuoyuna yansıyan 21.706 metrekarelik alan bilgisi, kararın teknik ekleri görülmeden kesin bir hukuki sonuca bağlanmamalıdır. Bununla birlikte bu ibarenin Türkiye’nin belirli bir deniz alanını koruma ve düzenleme iradesini gösterdiği kabul edilebilir.</p>

<p>Alan büyüklüğünün metrekare, hektar veya kilometrekare cinsinden doğru biçimde aktarılması gerekir. Zira deniz alanlarında ölçü birimindeki tek bir hata, kararın kapsamı hakkında tamamen farklı bir algı oluşturabilir.</p>

<p>Türkiye’nin haklılık tezini zayıflatmamak için bu konu açıkça ortaya konulmalıdır. Türkiye’nin savunması, doğrulanmamış rakamlara değil, Resmî Gazete’de yer alan kararın hukuki niteliğine, sınırlarına ve uygulanma esaslarına dayanmalıdır. Kararın tam metni ve koordinatları yayımlandığında, kamuoyuna şu hususlar açıkça gösterilmelidir:</p>

<p>• Koruma alanının kesin sınırları,</p>

<p>• Alanın toplam yüzölçümü,</p>

<p>• Alanın hangi deniz bölgelerini kapsadığı,</p>

<p>• Hangi faaliyetlerin yasaklandığı veya sınırlandığı,</p>

<p>• Ticari ve özel deniz ulaşımına ilişkin kurallar,</p>

<p>• Yabancı bayraklı gemilere uygulanacak hükümler,</p>

<p>• Kararın Türkiye’nin mevcut deniz yetki alanlarıyla bağlantısı.</p>

<p>Bu teknik açıklamalar yapıldığı takdirde, Türkiye’nin kararının siyasi bir hamle değil, açık ve denetlenebilir bir deniz çevresi yönetimi işlemi olduğu ortaya çıkacaktır.</p>

<p><strong>Türkiye’nin Haklılığı Üç Temel İlkeye Dayanmaktadır</strong></p>

<p>Türkiye’nin Fethiye–Kaş Deniz Millî Parkı bağlamındaki hukuki ve siyasi haklılığı üç temel ilkeye dayanmaktadır.</p>

<p><strong>Birinci ilke: Kıyı devletinin kendi deniz çevresini koruma hakkı</strong></p>

<p>Türkiye, kendi kıyılarına bitişik deniz alanlarında çevre koruma ve faaliyet düzenleme yetkisine sahiptir. Hiçbir devlet, Türkiye’nin bu yetkisini yalnızca Meis Adası’na ulaşım ihtiyacı bulunduğu gerekçesiyle ortadan kaldıramaz.</p>

<p><strong>İkinci ilke: Küçük ada, büyük anakaranın deniz alanını bütünüyle kesemez</strong></p>

<p>Meis’in varlığı Türkiye’nin uzun ve büyük anakara kıyısının doğal deniz projeksiyonunu yok saydıramaz. Ada oluşumuna tanınacak etki, hakkaniyet ve orantılılık ilkelerine uygun olmalıdır.</p>

<p><strong>Üçüncü ilke: Ulaşım ihtiyacı, egemenlik ve çevre koruma yetkisinden üstün değildir</strong></p>

<p>Yunanistan’ın Meis ile ana karası arasındaki ulaşım ihtiyacı, Türkiye’nin kendi deniz alanlarında çevre, güvenlik ve kamu düzeni kurallarını uygulamasına engel olamaz. Ulaşım, Türkiye’nin hukuk düzenine ve koruma rejimine uygun yürütülmelidir.</p>

<p><strong>Sonuç / Özet</strong></p>

<p>Fethiye–Kaş Deniz Millî Parkı ilanı, Türkiye’nin bölgedeki haklılığını zayıflatan değil, güçlendiren bir hukuki adımdır. Türkiye, kendi kıyılarına bitişik deniz alanlarında çevreyi koruma, deniz faaliyetlerini düzenleme ve kamu düzenini sağlama yetkisini kullanmıştır.</p>

<p>Bu karar, Yunanistan’ın Meis Adası üzerinden Türkiye’nin geniş anakara kıyısının deniz alanlarını aşırı biçimde sınırlandırma iddiasının kabul edildiği anlamına gelmez. Tam tersine, Türkiye’nin bölgede kendi kıyı coğrafyasına dayalı hak ve yetkilerini koruma iradesini açıkça ortaya koymaktadır.</p>

<p>Meis Adası’nın Türkiye ana karasına olağanüstü yakınlığı, Yunanistan ana karasına ise uzaklığı, Türkiye’nin hakkaniyet ve orantılılık tezlerini güçlendiren belirleyici bir coğrafi unsurdur. <strong>Küçük bir ada oluşumu, Türkiye’nin uzun ve büyük anakara kıyısının denize açılımını bütünüyle kesemez.</strong></p>

<p>Yunanistan’ın Meis’e ulaşım ihtiyacı da Türkiye’nin çevre, güvenlik ve deniz düzenleme yetkilerini ortadan kaldırmaz. <strong>Hiçbir ulaşım ihtiyacı, başka bir kıyı devletinin kendi deniz alanlarında kamu yararı amacıyla koruma ve denetim tedbiri almasını hukuken engelleyemez.</strong></p>

<p>Bu nedenle Fethiye–Kaş Deniz Millî Parkı kararı, Türkiye bakımından üç yönlü bir kazanım sağlamaktadır:</p>

<p>• Türkiye’nin kendi kıyılarına bağlı deniz alanlarında düzenleme yetkisini somutlaştırmaktadır.</p>

<p>• Meis Adası’nın Türkiye’nin deniz alanlarını bütünüyle kesemeyeceği yönündeki hakkaniyet tezini güçlendirmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>• Türkiye’nin bölgedeki fiilî ve hukuki varlığını çevre koruma, deniz güvenliği ve kamu yararı gerekçeleriyle pekiştirmektedir.</p>

<p>Sonuç olarak Türkiye’nin tutumu, uluslararası hukuka aykırı bir genişleme arayışı değil; <strong>kendi kıyı coğrafyasına, deniz çevresine, güvenlik ihtiyaçlarına ve hakkaniyet ilkesine dayanan meşru bir hak koruma politikasıdır.</strong> Fethiye–Kaş Deniz Millî Parkı kararı da bu politikanın resmî ve kurumsal bir göstergesidir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-adem-aras" title="Av. Adem ARAS"><img alt="Av. Adem ARAS" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2024/05/adem-aras2.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-adem-aras" title="Av. Adem ARAS">Av. Adem ARAS</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/meis-adasinin-turkiyenin-deniz-yetki-alanlarina-etkisi-bakimindan-hakkaniyet-1</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 18:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/02/terazi/themisis41a.jpg" type="image/jpeg" length="42718"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru: Şartları, Süresi ve Nasıl Yapılır]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesine-bireysel-basvuru-sartlari-suresi-ve-nasil-yapilir-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesine-bireysel-basvuru-sartlari-suresi-ve-nasil-yapilir-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Türkiye’de <strong>2012 yılından bu yana</strong> vatandaşlar, temel hak ve özgürlüklerinin kamu gücü tarafından ihlal edildiğini düşündüklerinde Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) doğrudan başvurabiliyor. Ancak bu yol, ilk akla gelen çözüm değil; <strong>olağan yargı yollarının tamamının tüketilmesinden sonra</strong> ve yalnızca <strong>30 günlük</strong> kesin bir süre içinde işletilebiliyor. Süreyi kaçıranların dosyası, haklı gerekçeleri olsa bile incelenmeden kapanıyor.</p>

<p>Bu yazıda bireysel başvurunun hangi hallerde mümkün olduğunu, aranan şartları, süre hesabını ve adım adım nasıl yapıldığını anlatıyoruz.</p>

<p><strong>Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru Nedir?</strong></p>

<p>Bireysel başvuru, <strong>Anayasa’nın 148. maddesi</strong> ve 6216 sayılı Kanun ile getirilen; kamu gücünün işlem, eylem veya ihmali nedeniyle Anayasa’da güvence altına alınan ve aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki bir temel hakkın ihlal edildiğini iddia eden kişilerin başvurabileceği <strong>istisnai bir iç hukuk yolu</strong>dur.</p>

<p>Somut bir örnek verelim: <strong>İstanbul’da yaşayan Ahmet Bey</strong>, bir idari işlem nedeniyle mesleğinden men edildiğini düşünüyor; idare mahkemesinde açtığı dava ve ardından Danıştay’daki temyiz süreci de aleyhine sonuçlanıyor. Elinde artık başka bir olağan kanun yolu kalmadığında, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini düşünüyorsa devreye bireysel başvuru giriyor. Bireysel başvuru, AYM’nin işlemi yeniden yargılama gibi değerlendirmesi anlamına gelmez. Mahkeme, somut olayın esasını değil, <strong>hak ihlali olup olmadığını</strong> inceler. Bireysel başvuru dilekçesi, gerekçeli ve belgeye dayalı hazırlanmalıdır.</p>

<p><strong>Peki Hangi Haklar İçin Başvurulabilir?</strong></p>

<p>Bireysel başvurunun konusu, <strong>hem Anayasa’da hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ortak olarak yer alan</strong> haklarla sınırlıdır. Uygulamada en sık karşılaşılan başlıklar şunlar: adil yargılanma hakkı, makul sürede yargılanma hakkı, mülkiyet hakkı, ifade özgürlüğü, kişi hürriyeti ve güvenliği, özel hayatın gizliliği ve eşitlik ilkesi.</p>

<p>Örneğin <strong>bir ticari uyuşmazlıkta yıllarca süren yargılama</strong> yaşayan bir esnaf, “makul sürede yargılanma hakkının” ihlal edildiği gerekçesiyle başvurabilir; bu, AYM’nin en sık kabul ettiği ihlal türlerinden biridir.</p>

<p><strong>Sık İncelenen İhlal Alanları</strong></p>

<p>AYM kararlarına bakıldığında <strong>adil yargılanma hakkı</strong> ve <strong>mülkiyet hakkı</strong> ihlali iddiaları, yıllar içinde en yoğun başvuru konuları arasında yer alıyor. Bunu makul sürede yargılanma ve ifade özgürlüğü konuları izliyor.</p>

<p><strong>Peki Başvuru Şartları Nelerdir?</strong></p>

<p>Bireysel başvurunun kabul edilebilir sayılması için birkaç şartın <strong>birlikte</strong> gerçekleşmesi gerekir. Bunların başında <strong>olağan kanun yollarının tüketilmesi</strong> gelir: yani ilk derece mahkemesi, istinaf ve gerekiyorsa Yargıtay/Danıştay aşamalarının tamamlanmış olması şarttır.</p>

<p>Diğer şartlar arasında; başvurucunun mağdur sıfatının bulunması (yani ihlalden doğrudan etkilenmiş olması), başvurunun kişisel, doğrudan ve güncel bir hakka ilişkin olması ve başvuru formunun gerekçeli biçimde, delilleriyle sunulması sayılabilir. <strong>Bakırköy’de bir işçilik alacağı davasını kaybeden Fatma Hanım</strong> örneğinde olduğu gibi, önce Yargıtay aşaması tamamlanmadan doğrudan AYM’ye gidilmesi başvurunun süre yönünden değil, <strong>kanun yollarının tüketilmemesi</strong> nedeniyle reddine yol açar. AYM, açıkça dayanaktan yoksun bulduğu ya da usul şartlarını taşımayan başvuruları <strong>kabul edilebilirlik incelemesi</strong> aşamasında, esasa hiç girmeden reddedebilir.</p>

<p><strong>Başvuru Süresi: 30 Günlük Kural</strong></p>

<p>Bireysel başvuru için tanınan süre <strong>kesin ve kısadır</strong>: olağan kanun yollarının tüketildiği, yani nihai kararın öğrenildiği tarihten itibaren <strong>30 gün</strong>. Bu süre hak düşürücü niteliktedir; kaçırıldığında haklı bir gerekçe de olsa dosya esasa girmeden reddedilir.</p>

<p>Süre hesabında dikkat edilmesi gereken nokta, sürenin kararın <strong>tebliğ edildiği</strong> tarihten değil, öğrenildiği tarihten başlamasıdır; ancak uygulamada genellikle tebliğ tarihi esas alınır. <strong>Örneğin Yargıtay ilamı 5 Ocak’ta tebliğ edilen bir kişi</strong>, en geç 4 Şubat’a kadar başvurusunu tamamlamak zorundadır; bir gün gecikme bile başvurunun süre yönünden reddine neden olabilir.</p>

<p><strong>Adli Yardım Talep Edilebilir mi?</strong></p>

<p>30 günlük süre içinde <strong>adli yardım talebi</strong> de yapılabilir; ancak bu talebin de süresi içinde ve usulüne uygun sunulması gerekir.</p>

<p><strong>Bireysel Başvuru Nasıl Yapılır? Adım Adım Süreç Nasıl İşler</strong></p>

<p>Peki ama süreç somut olarak nasıl işliyor? Başvuru, AYM’nin elektronik başvuru sistemi üzerinden veya bizzat/posta yoluyla mahkeme kalemine yapılabiliyor. Şimdi gelelim adımlara:</p>

<p><strong>Süreç Adımları</strong></p>

<p><strong>1. Kanun yollarının tüketildiğinin tespiti</strong>, son karar elinize ulaştıktan sonra süre başlar.</p>

<p><strong>2. Başvuru formunun doldurulması</strong>, ihlal iddiası, hukuki dayanak ve talep açıkça yazılır.</p>

<p><strong>3. Belgelerin eklenmesi</strong>, dava dosyası, kararlar, kimlik ve varsa vekaletname.</p>

<p><strong>4. 30 gün içinde sunum</strong>, elektronik sistem veya kalem aracılığıyla.</p>

<p><strong>5.</strong> <strong>Kabul edilebilirlik incelemesi</strong>, Komisyon veya Bölüm aşamasında ön inceleme yapılır.</p>

<p><strong>6. Esas inceleme ve karar</strong>, ihlal bulunursa yeniden yargılama veya tazminata hükmedilebilir.</p>

<p><strong>Bahçelievler’de yaşayan bir kiracı</strong> örneğinde olduğu gibi, formun eksik veya gerekçesiz doldurulması, dosyanın daha kabul edilebilirlik aşamasında elenmesine yol açabiliyor; bu yüzden başvuru formunun her hak ihlali iddiası için ayrı ayrı ve somut gerekçelerle desteklenmesi büyük önem taşıyor.</p>

<p><strong>Başvurunun Sonuçları: Kabul, Ret ve Etkileri</strong></p>

<p>AYM incelemesi sonunda üç ihtimalden biri gerçekleşir: başvuru <strong>kabul edilebilirlik şartlarını taşımadığı için reddedilir</strong>, esastan incelenip <strong>ihlal bulunmadığına karar verilir</strong> ya da <strong>hak ihlali tespit edilir</strong>. İhlal kararı verildiğinde mahkeme; yeniden yargılama yapılmasına, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılmasına veya manevi/maddi tazminata hükmedebilir.</p>

<p>Şöyle bir soru sıkça soruluyor: “İhlal kararı çıkarsa dava otomatik olarak benim lehime mi sonuçlanır?” Cevap hayır, <strong>dosya yeniden yargılama için ilgili mahkemeye gönderilir</strong>, o mahkeme ihlali gideren yeni bir karar verir; AYM kendisi somut uyuşmazlığın esasına girmez.</p>

<p>Burada davayı uzatmak yerine, süreç boyunca <strong>arabuluculuk gibi kalıcı çözüm yollarının</strong> da uyuşmazlığın niteliğine göre değerlendirilmesi, tarafların zaman ve maliyet açısından yararına olabilir.</p>

<p><strong>Bireysel başvuru harca tabi midir?</strong></p>

<p>Başvuru sırasında belirli bir harç ödenir; ekonomik durumu yetersiz olan başvurucular adli yardım talep edebilir.</p>

<p><strong>Avukat olmadan bireysel başvuru yapılabilir mi?</strong></p>

<p>Evet, başvuru bizzat yapılabilir; ancak gerekçelendirme ve usul şartlarının teknik niteliği nedeniyle bir avukattan destek almak, dosyanın kabul edilebilirlik aşamasını geçme ihtimalini artırır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>AYM her başvuruyu esastan inceler mi?</strong></p>

<p>Hayır. Başvuruların önemli bir kısmı, kabul edilebilirlik şartlarını taşımadığı için esasa girilmeden sonuçlandırılır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aysel-aba-kesici" title="Av. Aysel ABA KESİCİ"><img alt="Av. Aysel ABA KESİCİ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_177u8YhhhYlhlhjuauhghghhhghjhhhhhhhhjgjggjhhhhhghhghhhhhghghhjujhghhjhhjjhhhgjhjj8.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aysel-aba-kesici" title="Av. Aysel ABA KESİCİ">Av. Aysel ABA KESİCİ</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesine-bireysel-basvuru-sartlari-suresi-ve-nasil-yapilir-1</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 17:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/aymaasasf.jpg" type="image/jpeg" length="11599"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[LegalTech’te Yeni Rekabet Alanı: “En İyi AI” Değil, “En İyi AI Ekosistemi” mi?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/legaltechte-yeni-rekabet-alani-en-iyi-ai-degil-en-iyi-ai-ekosistemi-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/legaltechte-yeni-rekabet-alani-en-iyi-ai-degil-en-iyi-ai-ekosistemi-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>LegalTech pazarında son birkaç yıldır benzer soruların peşinden gidiyoruz:</p>

<p>-Hangi yapay zeka daha iyi hukuki araştırma yapıyor?</p>

<p>-Hangisi sözleşmeleri daha başarılı analiz ediyor?</p>

<p>-Hangi platform daha güvenilir hukuki çıktılar üretiyor?</p>

<p>-Hangi model daha güçlü?</p>

<p>Ancak LegalTech’te rekabetin bir sonraki aşamasında çok daha farklı bir sorunun öne çıkması mümkün:</p>

<p><strong>Bir yapay zeka sistemi, diğer hukuk teknolojileriyle ne kadar iyi çalışabiliyor?</strong></p>

<p>DeepJudge’ın kısa süre önce duyurduğu <strong>Agent Handoff Protocol (AHP)</strong> tam da bu açıdan dikkat çekici. Çünkü AHP’nin önemi yalnızca yeni bir teknik protokol olmasından kaynaklanmıyor. Daha önemli ihtimal şu: LegalTech pazarında rekabet avantajının, tek başına “en iyi ürünü” geliştirmekten en iyi AI ekosisteminin parçası olmaya doğru kaymaya başladığını gösteriyor olabilir.</p>

<p><strong>AHP neyi değiştiriyor?</strong></p>

<p>DeepJudge, AHP’yi bir kullanıcının ve görevin devamı için gerekli bağlamın bir AI uygulamasından diğerine taşınmasını sağlayan açık ve uygulama destekli bir HTTP protokolü olarak tanımlıyor. Burada taşınan şey yalnızca tek bir prompt değil.</p>

<p>Protokol; görevin amacını, seçilmiş konuşma geçmişini, kullanıcı tarafından onaylanan kaynakları ve aynı görevin sistemler arasında ilişkilendirilebilmesini sağlayan devamlılık bilgilerini içeren açık bir “handoff” paketi öngörüyor. Üstelik DeepJudge’ın teknik dokümantasyonu, bunun modelin gizli durumunu veya “chain of thought”unu kopyalamaya yönelik olmadığını; kullanıcı tarafından gözden geçirilebilir, açık bir devam paketi olduğunu özellikle vurguluyor. Pratikte düşünüldüğünde fikir oldukça basit:</p>

<p>Bir avukat bir AI platformunda çalışmaya başlıyor. Belirli bir noktada başka bir sistem o görevin devamı için daha uygun hale geliyor. Kullanıcı, belgelerini tekrar yüklemeden, promptlarını baştan oluşturmadan ve önceki çalışmasını yeniden anlatmadan ikinci sisteme geçebiliyor. DeepJudge’ın verdiği örneklerde de aynı mantık var. Bir avukat, kurumsal bilgi ve geçmiş dosyalar üzerinde DeepJudge ile çalıştıktan sonra görevin başka bir aşamasını Harvey veya Thomson Reuters CoCounsel Legal gibi farklı bir uzmanlaşmış ortamda sürdürebiliyor.</p>

<p>Bugün itibarıyla AHP henüz Draft v1 aşamasında. Dolayısıyla bunun LegalTech’in kesinleşmiş yeni standardı olduğunu söylemek için erken. Ancak Harvey ve Thomson Reuters gibi önemli oyuncuların bu yaklaşım etrafında DeepJudge ile entegrasyon senaryoları geliştirmesi, tartışmayı teknik bir deney olmaktan çıkarıyor. Asıl önemli soru da burada başlıyor.</p>

<p><strong>-LegalTech bugüne kadar “best model” üzerinden rekabet etti.</strong></p>

<p>Legal AI’ın ilk döneminde ürünleri karşılaştırmak görece kolaydı.</p>

<p>· Bir sistem daha iyi araştırma yapıyordu.</p>

<p>· Bir başkası daha güçlü sözleşme analizi sunuyordu.</p>

<p>· Bir diğeri kurumun doküman havuzuna daha başarılı erişiyordu.</p>

<p>Bunun doğal sonucu olarak LegalTech şirketlerinin önemli bir bölümü kullanıcıya temelde şunu anlatmaya çalıştı:</p>

<p><strong>“Bizim AI’ımız daha iyi.”</strong></p>

<p>Fakat hukuk hizmetlerinin doğası bu yarışın tek bir kazananla sonuçlanmasını zorlaştırıyor. Çünkü hukuki çalışma tek tip bir görev değil. Bir uyuşmazlık dosyasını düşünelim.</p>

<p>Aynı dosyada;</p>

<p>- emsal karar araştırması,</p>

<p>- binlerce sayfalık belgenin incelenmesi,</p>

<p>- kronoloji çıkarılması,</p>

<p>- şirket içi geçmiş dosyaların taranması,</p>

<p>- sözleşme hükümlerinin karşılaştırılması,</p>

<p>- dilekçe taslağı hazırlanması,</p>

<p>- delillerin sınıflandırılması</p>

<p>gibi birbirinden oldukça farklı işler yapılabiliyor. Bütün bunların tamamında tek bir AI sisteminin sürekli olarak en iyi çözüm olması gerekmiyor. Belki de yanlış soruyu soruyoruz. Geleceğin hukuk bürosunun ihtiyacı “en iyi hukuk AI’ı” değil, her görev için en uygun AI’a erişebileceği bir teknoloji mimarisi olabilir.</p>

<p><strong>-“Best Model”dan “Best Ecosystem”a</strong></p>

<p>Teknoloji sektörünün geçmişi, güçlü ürünlerin her zaman tek başına kazanmadığını gösteriyor. Platformlar büyüdükçe yalnızca kendi fonksiyonları değil; diğer ürünlerle kurabildikleri bağlantılar, geliştirici ekosistemleri, API’leri ve kullanıcıların farklı hizmetler arasında ne kadar rahat hareket edebildiği de rekabet avantajının parçası haline geliyor. LegalTech açısından da benzer bir aşamaya yaklaşıyor olabiliriz. Şöyle düşünelim:</p>

<p>Bir AI sistemi hukuki araştırmada rakibinden yüzde 5 daha başarılı olsun. Ancak bu sistem; kurumun doküman yönetim sistemiyle konuşamıyor, başka bir AI’a bağlam aktaramıyor, kurum içi knowledge management sistemine erişemiyor ve oluşturulan çalışma başka bir platforma taşınamıyorsa…</p>

<p><strong>Hukuk bürosu açısından gerçekten daha iyi ürün müdür?</strong></p>

<p>Burada “interoperability” yani birlikte çalışabilirlik, teknik bir özellik olmaktan çıkıp stratejik bir satın alma kriterine dönüşebilir. Çünkü hukuk bürosu açısından değer artık yalnızca tek bir AI’ın ne yaptığıyla değil, farklı teknolojilerin birlikte oluşturduğu iş akışının kalitesiyle ölçülebilir.</p>

<p><strong>MCP ile AHP arasındaki fark neden önemli?</strong></p>

<p>Bu noktada AHP’yi halihazırda önemli bir standart haline gelmiş olan <strong>Model Context Protocol (MCP)</strong> ile karıştırmamak gerekiyor.</p>

<p>MCP, güncel spesifikasyonunda LLM uygulamalarının dış veri kaynakları ve araçlarla standartlaştırılmış biçimde entegre olmasına imkan sağlayan açık bir protokol olarak tanımlanıyor. MCP üzerinden sunucular AI sistemlerine kaynaklar, promptlar ve çalıştırılabilir araçlar sağlayabiliyor. AHP ise farklı bir sınırı hedefliyor. DeepJudge bu ayrımı oldukça net kuruyor:</p>

<p><strong>MCP, bir AI’ın ne yapabileceğini genişletiyor; AHP ise kullanıcının çalışmasının nereye gidebileceğini genişletiyor.</strong></p>

<p>MCP’de kullanıcı çoğunlukla bulunduğu uygulamada kalırken o uygulama başka kaynak ve araçlardan yararlanıyor. AHP’de ise kullanıcı ve devam eden görev ürün sınırını geçiyor. Görevin amacı, seçilmiş konuşma bağlamı ve gerekli kaynaklar başka bir bağımsız AI uygulamasına aktarılıyor. Bu küçük görünen fark, geleceğin LegalTech mimarisi açısından oldukça önemli olabilir. Çünkü birincisi entegrasyonu, ikincisi ise iş akışının sistemler arasında devamlılığını hedefliyor.</p>

<p><strong>-Hukuk büroları tek ürün değil, bir “Legal AI Stack” oluşturabilir.</strong></p>

<p>Buradan daha büyük bir ihtimale ulaşabiliriz. Geleceğin hukuk bürosunda şöyle bir yapı görmek şaşırtıcı olmayabilir:</p>

<p>· <strong>Hukuki araştırma:</strong> bir uzman AI</p>

<p>· <strong>Kurumsal bilgi yönetimi:</strong> başka bir AI</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>· <strong>Sözleşme analizi:</strong> başka bir sistem</p>

<p>· <strong>Dava dokümanlarının incelenmesi:</strong> başka bir platform</p>

<p>· <strong>Doküman üretimi:</strong> ayrı bir araç</p>

<p>· <strong>Workflow otomasyonu:</strong> farklı bir çözüm</p>

<p>Fakat kullanıcı açısından bunların mümkün olduğunca tek bir kesintisiz iş akışı gibi davranması gerekir. Bu yapıya bir Legal AI Stack diyebiliriz. O halde gelecekte hukuk bürolarının teknoloji stratejisi:</p>

<p>“Hangi LegalTech ürününü satın alacağız?” sorusundan, <strong>“Hangi Legal AI Stack’i oluşturacağız?”</strong> sorusuna dönüşebilir.</p>

<p>Büyük hukuk büroları kendi teknoloji mimarilerini oluştururken farklı uzman sistemleri bir araya getirebilir. Şirket hukuk departmanları bunları mevcut enterprise sistemleriyle bütünleştirebilir. Daha küçük ve butik bürolarda ise doğrudan çok sayıda ürün satın almak yerine, birden fazla uzman servise erişim sağlayan daha bütünleşik platformlar öne çıkabilir.</p>

<p>Bu elbette bugün kesinleşmiş bir piyasa sonucu değil. Fakat AHP’nin temsil ettiği birlikte çalışabilirlik mantığının yaygınlaşması halinde ortaya çıkabilecek makul senaryolardan biri.</p>

<p><strong>-Hukuk büroları artık başka sorular sormalı</strong></p>

<p>Bugün bir hukuk bürosu AI ürünü seçerken doğal olarak ilk soruyu şöyle soruyor:</p>

<p>“Bu AI ne kadar iyi?”</p>

<p>Bu soru önemini kaybetmeyecek. Ancak önümüzdeki dönemde yanına başka sorular eklemek gerekebilir:</p>

<p>· Hangi sistemlerle entegre oluyor?</p>

<p>· Verimizi ve çalışma bağlamımızı başka bir sisteme taşıyabiliyor muyuz?</p>

<p>· Açık standartları destekliyor mu?</p>

<p>· Kurumsal bilgi sistemlerimizle çalışabiliyor mu?</p>

<p>· Sağlayıcı değiştirdiğimizde yıllar içinde oluşan AI bilgi birikimimizi kaybeder miyiz?</p>

<p>· Ve belki en önemlisi: Tüm bu sistemler arasında hareket eden müvekkil verisini ve meslek sırrını nasıl yöneteceğiz?</p>

<p>DeepJudge’ın AHP girişiminin bugün için ne kadar yaygınlaşacağını bilmiyoruz. Bir standardın ilan edilmesi ile sektör standardı haline gelmesi arasında ciddi bir mesafe var. Fakat ortaya attığı soru bence protokolün kendisinden daha önemli:</p>

<p><strong>LegalTech’in geleceği tek bir yapay zekanın her şeyi yaptığı kapalı platformlarda mı, yoksa farklı uzman AI sistemlerinin birbirinin güçlü yönlerinden yararlandığı açık ekosistemlerde mi şekillenecek?</strong></p>

<p>Eğer ikinci ihtimal gerçekleşirse, sektörün rekabet mantığı da değişecek. Kazanan şirket her hukuki görevi tek başına en iyi yapan şirket olmayabilir. Kazanan, hukuk bürosunun kullandığı diğer sistemlerle en güvenli, en akıcı ve en anlamlı biçimde çalışabilen şirket olabilir.</p>

<p>Belki de birkaç yıl sonra hukuk büroları teknoloji stratejilerini konuşurken artık “Hangi AI’ı kullanıyoruz?” diye sormayacak. Asıl soru şu olacak: <strong>“Hangi AI ekosisteminin içindeyiz?”</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fatma-tokat" title="Av. Fatma TOKAT"><img alt="Av. Fatma TOKAT" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fatma-tokat.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fatma-tokat" title="Av. Fatma TOKAT">Av. Fatma TOKAT</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/legaltechte-yeni-rekabet-alani-en-iyi-ai-degil-en-iyi-ai-ekosistemi-mi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 13:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/yapay-zjaja.jpg" type="image/jpeg" length="29426"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[DOKUZ YIL SONRA GELEN DAVA: ANLAŞMALI BOŞANMADA "PAYLAŞACAK MALIMIZ YOKTUR" BEYANI MAL REJİMİNİ TASFİYE ETMEZ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/dokuz-yil-sonra-gelen-dava-anlasmali-bosanmada-paylasacak-malimiz-yoktur-beyani-mal-rejimini-tasfiye-etmez-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/dokuz-yil-sonra-gelen-dava-anlasmali-bosanmada-paylasacak-malimiz-yoktur-beyani-mal-rejimini-tasfiye-etmez-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>I. GİRİŞ</strong></p>

<p>18 Ağustos 2005 günü Bakırköy 1. Aile Mahkemesi'nde bir duruşma yapıldı. On altı yıllık evli çift anlaşmalı boşanma için gelmişti. Hâkim tarafları ayrı ayrı dinledi. Kadın "paylaşılacak bir malımız ve eşya talebim yoktur" dedi; erkek de "paylaşılması gerekli bir malımız ve eşya talebim yoktur" diye ekledi. Her ikisi de tutanağı imzaladı. Karar aynı gün verildi, 14 Kasım 2005'te kesinleşti.</p>

<p>Dokuz yıl sonra kadın, evlilik birliği içinde edinilip eşin üzerine kaydedilen taşınmazlar ve şirket hisseleri için mal rejiminden kaynaklanan alacak davası açtı. Erkek, o gün tutanağa geçen cümleyi göstererek davanın dürüstlük kuralına aykırı olduğunu savundu — ve aynı dilekçeyle, kadının üzerine kayıtlı üç taşınmaz için kendisi de karşı dava açtı.</p>

<p>Uyuşmazlık on yıl daha sürdü. Hukuk Genel Kurulu 10 Eylül 2025'te noktayı koydu: o iki cümle, mal rejimini tasfiye etmez.</p>

<p><strong>II. TUTANAĞA GEÇEN CÜMLE İLE PROTOKOLDE YAZILMAYAN ŞEY</strong></p>

<p>İlk derece mahkemesi her iki davayı da reddetti. Gerekçe kısaydı: taraflar duruşmada açıkça paylaşılacak malları olmadığını beyan edip tutanağı imzalamışlardı, öyleyse aralarındaki mal rejimini tasfiye etmişlerdi. Mahkeme bu sonuca varırken Hukuk Genel Kurulu'nun 27.11.2013 tarihli ve E.2013/8-185, K.2013/1601 sayılı kararına dayandı. Bölge adliye mahkemesi de aynı çizgide, istinaf başvurularını esastan reddetti.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-20247-e-2025498-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 03.11.2021 tarihli ve E.2021/5382, K.2021/8091 sayılı kararı</a>yla hükmü bozdu. Bozmanın dayandığı olgu tespiti, dosyanın tamamını belirledi: boşanma dosyasına sunulan protokolde mal rejiminin tasfiyesine ilişkin hiçbir düzenleme yoktu; boşanma kararının gerekçesinde ve hüküm fıkrasında da bu yönde bir hüküm bulunmuyordu. Daire, feragatin "somutlaştırılmış bir hak ile ilgili kayıtsız ve şartsız, herhangi bir kuşkuya yer vermeyecek biçimde açık olması" gerektiğini belirterek, duruşmadaki genel nitelikli beyanların mal rejimi bakımından feragat sayılamayacağı sonucuna vardı.</p>

<p>İlk derece mahkemesi direndi ve önceki gerekçesini aynen tekrarladı. Dosya böylece Hukuk Genel Kurulu'na geldi.</p>

<p><strong>III. "BOŞANMANIN MALÎ SONUÇLARI" KAVRAMININ SINIRI</strong></p>

<p>Genel Kurul'un çözümü, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 166. maddesinin üçüncü fıkrasındaki bir kavramın kapsamını belirlemekten geçti.</p>

<p>Anılan fıkraya göre anlaşmalı boşanma kararı verilebilmesi için hâkimin tarafları bizzat dinlemesi, iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve "boşanmanın malî sonuçları ile çocukların durumu" hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Sorulması gereken soru şu: bu ifade mal rejiminin tasfiyesini de kapsar mı?</p>

<p>Genel Kurul'un cevabı hayır. Karara göre boşanmanın malî sonuçları ile anlaşılması gereken, Kanun'un 174. maddesindeki maddi ve manevi tazminat, 175. maddesindeki yoksulluk nafakası ve 182. maddesindeki iştirak nafakasıdır. Mal rejiminin tasfiyesi bunların dışındadır; boşanmanın fer'îsi niteliğinde değildir.</p>

<p>Bu nitelendirmenin iki pratik sonucu var. Birincisi, tarafların mal rejimi konusunda anlaşamaması anlaşmalı boşanma davasının reddini gerektirmez; hâkimin onaylaması gereken düzenlemenin zorunlu unsuru değildir. İkincisi ve asıl önemlisi, tersi de doğrudur: taraflar mal rejimi konusunda anlaşmışlarsa bunu ayrıca ve açıkça yazmaları gerekir. Kararın anahtar cümlesi buradadır:</p>

<p>"Anlaşmada ayrıca yer verilmemişse, tarafların sırf anlaşmalı olarak boşanmış olmaları aralarındaki mal rejimini de tasfiye ettikleri anlamında kabul edilemez."</p>

<p>Genel Kurul, tasfiye anlaşmasının yolunu kapatmıyor. Aksine, eşlerin anlaşmalı boşanmada mal varlığını paylaşarak veya tasfiyeye yönelik haklarından feragat ederek mal rejimini tasfiye edebileceklerini, bunun için ayrı bir geçerlilik şartı aranmadığını açıkça söylüyor. Usulüne uygun yapılmış böyle bir anlaşma varsa, sonradan yeniden tasfiye istemek Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesindeki dürüst davranma kuralına aykırılık ve hakkın kötüye kullanılması sayılacaktır.</p>

<p>Aranan şey anlaşmanın kendisi değil, anlaşmanın açıklığıdır. Kurul, protokol metninde "soyut, muğlâk, her anlama gelebilen, farklı şekilde yorumlanmaya açık, müphem kelime ve cümleler" kullanılmamasını istiyor.</p>

<p><strong>IV. HAK NE ZAMAN DOĞAR: DOĞMAMIŞ HAKTAN FERAGAT İTİRAZI</strong></p>

<p>Uygulamada bu tartışmaya sıkça eşlik eden bir itiraz vardır: boşanma kararı henüz kesinleşmemişken mal rejiminden feragat edilemez, çünkü doğmamış haktan feragat olmaz.</p>

<p>Genel Kurul bu itirazı da karşılıyor ve iki ayrı anı birbirinden ayırıyor. Mal rejimi, Kanun'un 225. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca boşanma davasının açıldığı tarih itibarıyla sona erer; tasfiyeden kaynaklanan alacak hakkı da bu tarihte doğar. Buna karşılık hakkın dava yoluyla kullanılabilmesi, yani mahkemeden tasfiye kararı alınabilmesi için boşanma hükmünün kesinleşmesi gerekir. Kurul'un ifadesiyle, "anlaşmalı boşanmada ise eşler boşanma davası açmakla doğmuş hakları olan mal rejiminin tasfiyesine yönelik tasarrufta bulunabilirler."</p>

<p>Bir hakkın doğması ile dava edilebilir hâle gelmesi arasındaki bu ayrım, protokoldeki tasfiye hükmünün geçerliliğine yönelik itirazları büyük ölçüde etkisiz bırakıyor.</p>

<p><strong>V. KARŞI OY: MAHKEME İÇİ İKRAR VE DOKUZ YILLIK SESSİZLİK</strong></p>

<p>Karar oy çokluğuyla alındı. Azınlıkta kalan görüş iki dayanağa yaslanıyor. Birincisi usule ilişkin: duruşma tutanağına geçirilmiş ve imzalanmış beyanlar mahkeme içi ikrar niteliğindedir, mahkeme içi ikrar başka bir davada da geçerlidir ve kesin delil teşkil eder. İkincisi terminolojik: Türk Medeni Kanunu'nun "Eşler Arasındaki Mal Rejimi" başlıklı bölümünde ve alt ayırımlarında sürekli "mal" ve "malvarlığı" tabirleri kullanılmıştır — 219. madde edinilmiş malları, 220. madde kişisel malları, 222. maddenin ikinci fıkrası paylı mülkiyete konu malları düzenler. Öyleyse duruşmada söylenen "mal" sözcüğü de ekonomik değeri bulunan taşınır ve taşınmaz varlıkların tamamını kapsar. Karşı oy, dokuz yıl sonra açılan davanın dürüstlük kuralına aykırı olduğu sonucuna varıyor.</p>

<p>Terminolojik argüman ilk bakışta güçlü görünüyor. Ne var ki aynı Yargıtay içtihadı, yıllar önce tam ters yönde bir tespit yapmıştı. 8. Hukuk Dairesi'nin E.2017/9765, K.2017/11128 sayılı ve 20.09.2017 tarihli kararında, boşanma protokolündeki genel ifadelerin mal rejimini kapsayıp kapsamadığı tartışılırken şöyle denmiştir: "Mal tabirinin tüm taşınır ve taşınmazları kapsadığını kabul etmek mal rejimi davalarının mantığına ve hakkın özüne aykırı düşer. Mal tabiri oldukça dar bir kavramdır." Aynı kararda, protokolün mal rejimini de kapsaması isteniyorsa katkı payı veya artık değere konu malların "açık bir biçimde tek tek, bentler hâlinde" protokolde yer alması gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p>Tartışmayı bitiren şey ise sözlük anlamı değil, feragatin hukuki niteliğidir. Feragat, bir hakkın kaybı sonucunu doğuran tek taraflı bir irade açıklamasıdır ve bu ağırlıktaki bir sonucun, hâkimin usulen sorduğu bir soruya verilen kalıp cevaptan çıkarılması, iradenin serbestçe açıklandığını denetlemekle görevli 166/3 usulünün kendi mantığıyla bağdaşmaz. Anlaşmalı boşanma duruşmaları uygulamada dakikalarla ölçülür; tutanaklar çoğunlukla matbu ifadelerle doldurulur. Böyle bir ortamda söylenen cümleye, taraflardan birinin mal varlığının tamamındaki payından vazgeçtiği anlamını yüklemek, korunması gereken iradeyi korumamak olur. Çoğunluğun vardığı sonuca bu gerekçeyle katılıyoruz.</p>

<p>Karşı oyun dürüstlük vurgusu ise başka bir yerde gerçekten karşılık buluyor. Dokuz yıl susup sonra dava açmak, tek başına hakkın kötüye kullanılması değildir; kanun koyucu bu süre için ayrı bir sınır öngörmüştür ve o sınır aşağıda ele alınacaktır. Kaldı ki incelenen dosyada dürüstlük itirazını ileri süren taraf, aynı dilekçeyle kendisi de tasfiye talebinde bulunmuştu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>VI. SÜRE, YETKİ VE TASFİYEYE GİREN DÖNEM</strong></p>

<p>Karar bozma ile sonuçlandığından esas hakkında bir belirleme yapmıyor. Buna karşılık dosyanın olguları, tasfiye davalarında sık atlanan üç noktayı görünür kılıyor.</p>

<p>Süre bakımından, mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak davaları Türk Medeni Kanunu'nun 178. maddesindeki bir yıllık zamanaşımına tabi değildir; o hüküm boşanmanın kendisinden doğan dava haklarına ilişkindir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi'nin yukarıda anılan kararında aktardığı üzere, Hukuk Genel Kurulu'nun 17.04.2013 tarihli ve E.2013/8-375, K.2013/520 sayılı kararıyla katılma alacağı bakımından Türk Medeni Kanunu'nun 5. maddesi yollamasıyla 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 146. maddesindeki on yıllık zamanaşımı süresinin uygulanacağı benimsenmiştir. Anılan 146. madde, kanunda aksine hüküm bulunmadıkça her alacağın on yıllık zamanaşımına tabi olduğunu düzenler. İncelenen dosyada davanın kesinleşmeden dokuz yıl sonra açılmış olması, bu ölçüt karşısında anlam kazanır.</p>

<p>Yetki bakımından, Kanun'un 214. maddesi tasfiye davalarında boşanma davasında yetkili olan mahkemeyi göstermekle birlikte bu kural kesin yetki niteliğinde değildir. 8. Hukuk Dairesi'nin E.2014/20857, K.2016/1766 sayılı ve 02.02.2016 tarihli kararında, süresinde ileri sürülmeyen yetki itirazının sonuç doğurmayacağı ve mahkemenin resen yetkisizlik kararı veremeyeceği belirtilmiştir.</p>

<p>Tasfiyeye giren dönem bakımından ise karşı oyun tespiti dikkat çekicidir. Taraflar 1989'da evlenmiş, boşanma davası 2005'te açılmıştır. Eşler arasında başka bir rejim seçilmediğinden 1 Ocak 2002 tarihine kadar mülga 743 sayılı Kanun'un 170. maddesi uyarınca mal ayrılığı, bu tarihten mal rejiminin sona erdiği dava tarihine kadar ise edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. On altı yıllık evliliğin yalnızca son üç buçuk yılı yasal rejim kapsamındadır. Uzun evliliklerde dava dilekçesi hazırlanırken bu tarih ayrımının kurulmaması, talep kalemlerinin yanlış rejime dayandırılmasına yol açar.</p>

<p><strong>VII. PROTOKOL YAZARKEN VE DAVA AÇARKEN</strong></p>

<p><strong>Protokolü hazırlayan taraf için.</strong> Mal rejiminin tasfiyesi protokolde ayrı bir başlık altında düzenlenmeli, hangi malın kime kaldığı taşınmazlarda ada-parsel, taşıtlarda plaka, şirket paylarında pay oranı belirtilerek tek tek yazılmalıdır. Tasfiyeye yönelik haktan feragat ediliyorsa bu, "mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan katılma alacağı ve değer artış payı alacağı taleplerimden feragat ediyorum" düzeyinde açık bir cümleyle ifade edilmelidir. Protokolün duruşma tutanağına geçirilmesi ve hüküm fıkrasında onaylandığının görülmesi, kanaatimizce sonraki tartışmaları baştan bitiren asıl güvencedir. "Paylaşacak malımız yoktur", "birbirimizden hiçbir talebimiz yoktur" gibi kalıplar bu işlevi görmez.</p>

<p><strong>Tasfiye davasını açan taraf için.</strong> Boşanma dosyası eksiksiz getirtilmeli; protokol metni, duruşma tutanağı ve hüküm fıkrası ayrı ayrı incelenmelidir. Genel Kurul'un ölçütü üç aşamalıdır: protokolde tasfiyeye ilişkin düzenleme var mı, gerekçe ve hükümde bu yönde bir karar var mı, varsa hangi mal hangi eşe özgülenmiş. Üçünde de olumsuz cevap alınıyorsa, karşı tarafın dürüstlük itirazı bu karar karşısında sonuç doğurmayacaktır.</p>

<p><strong>Her iki taraf için.</strong> Rejimin sona erdiği tarih boşanma kararının kesinleşme tarihi değil, dava tarihidir; malların bu tarihteki durumu ile karar tarihindeki değerleri farklı işlevler görür. Bir eşin bütün mallarının aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal sayıldığı yolundaki 222. madde karinesi ise ispat yükünü, malı kişisel mal olarak niteleyen tarafın üzerinde bırakır.</p>

<p><strong>VIII. SONUÇ</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-20247-e-2025498-k-sayili-karari" rel="dofollow">Hukuk Genel Kurulu'nun E.2024/7, K.2025/498 sayılı kararı </a>yeni bir kural koymuyor; var olan bir ayrımı, uygulamada sürekli karıştırıldığı için bir kez daha ve Genel Kurul ağırlığıyla çiziyor. Anlaşmalı boşanma, boşanmanın fer'îleri üzerinde bir uzlaşmadır; mal rejiminin tasfiyesi bu fer'îlerin içinde değildir. İkisinin aynı duruşmada hâlledilmesi mümkündür, hatta çoğu zaman tarafların yararınadır — ama bunun için yazılması gerekir.</p>

<p>Kararın uygulamaya asıl mesajı, boşanma protokolünün bir formalite metni olmadığıdır. Yirmi yıl önce yazılmış üç satırlık bir protokolün eksikliği, iki insanı iki mahkeme, iki daire ve bir Genel Kurul aşamasından geçirerek yirmi yıl sonra hâlâ dosyanın başına oturttu. Uyuşmazlığın esası ise henüz görülmedi bile.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mete-celik" title="Av. Mete ÇELİK"><img alt="Av. Mete ÇELİK" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/07/mete-celik.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mete-celik" title="Av. Mete ÇELİK">Av. Mete ÇELİK</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Yararlanılan Kaynaklar</strong></span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-20247-e-2025498-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">· Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E.2024/7, K.2025/498, T.10.09.2025</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-20247-e-2025498-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">· Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E.2021/5382, K.2021/8091, T.03.11.2021</span></a></p>

<p><span style="color:#999999">· Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, E.2017/9765, K.2017/11128, T.20.09.2017</span></p>

<p><span style="color:#999999">· Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, E.2014/20857, K.2016/1766, T.02.02.2016</span></p>

<p><span style="color:#999999">· 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, m. 2, 5, 166, 174, 175, 178, 182, 202, 214, 219, 220, 222, 225, 227, 231</span></p>

<p><span style="color:#999999">· 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, m. 146</span></p>

<p><span style="color:#999999">· 743 sayılı mülga Türk Kanunu Medenîsi, m. 170</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/dokuz-yil-sonra-gelen-dava-anlasmali-bosanmada-paylasacak-malimiz-yoktur-beyani-mal-rejimini-tasfiye-etmez-1</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 13:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/bosanma-yuzuk.jpg" type="image/jpeg" length="78435"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[TEK EYLEM, İKİ OTORİTE VE NON BIS IN IDEM İLKESİ ÜZERİNE: Yapay Zekâ Çağında Reklam Hukuku ile Kişisel Verilerin Korunması Arasında Çifte Cezalandırma Sarmalı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tek-eylem-iki-otorite-ve-non-bis-in-idem-ilkesi-uzerine-yapay-zeka-caginda-reklam-hukuku</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tek-eylem-iki-otorite-ve-non-bis-in-idem-ilkesi-uzerine-yapay-zeka-caginda-reklam-hukuku" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>I. Genel Olarak Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği ve Getirdiği Yenilikler</strong></p>

<p>1 Temmuz 2026 tarih ve 33297 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan ve 1 Ağustos 2026'da yürürlüğe giren <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/ticari-reklam-ve-haksiz-ticari-uygulamalar-yonetmeliginde-degisiklik-1" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik</span></a></strong>, reklam hukukumuzu dijital çağa taşıyan kapsamlı bir revizyon niteliğindedir. Bu yenilikler çalışmamızın odağı olan hedefli reklamcılık ve yapay zekâ boyutuyla sınırlı tutularak aşağıda özetlenmiştir:</p>

<p><strong>A. Tanımlar (m. 1'e ek): </strong> "Çevresel beyan", "sosyal medya", "sosyal medya etkileyicisi" ve "tüketici değerlendirmeleri" kavramları ilk kez Yönetmelik metninde tanımlanmış ve böylece hukuk literatürümüze kazandırılmıştır.</p>

<p><strong>B. Hedefli reklamcılığın düzenleme kapsamına alınması (yeni m. 25/A):</strong> Satıcı, sağlayıcı veya mesafeli sözleşme aracıları tarafından tüketicilerin çevrimiçi davranışları, geçmiş tercihleri, konum bilgisi, demografik veriler gibi kişisel verilerin analiz edilerek kişiye veya gruba özel reklam sunulması "hedefli reklamcılık" olarak tanımlanmış; bu faaliyetin ancak reklamın hangi kriterlere göre gösterildiğine ve bu kriterlerin nasıl değiştirilebileceğine dair kolay erişilebilir bilginin tüketiciye sunulması koşuluyla yapılabileceği hükme bağlanmıştır. Öte yandan çocuk olduğu bilinen veya makul olarak bilinmesi beklenen tüketicilere yönelik profilleme temelli hedefli reklam ise mutlak biçimde yasaklanmıştır (m. 25/A, f. 3).</p>

<p><strong>C. Yapay zekâ şeffaflığı (yeni m. 18, f. 8 ve m. 27, f. 12):</strong> Tüketicinin ekonomik davranışını önemli ölçüde etkileyecek şekilde yapay zekâ veya başka bir yazılım kullanılması ya da insandan ayırt edilemeyecek dijital karakterlere yer verilmesi hâlinde bu hususun açık, anlaşılır ve ayırt edilebilir şekilde belirtilmesi zorunlu kılınmıştır (m. 18/8). Ayrıca gerçek bir kişinin yapay zekâ ile oluşturulmuş dijital kopyasının, gerçeğe aykırı biçimde bir ürünü deneyimlediği izlenimini vermesi mutlak olarak yasaklanmıştır (m. 27/12).</p>

<p><strong>D. Sosyal medya etkileyicileri (yeni m. 23/A):</strong> İnfluencer olarak bilinen sosyal medya etkileyicilerinin reklam nitelikli paylaşımlarının "Reklam" veya "Tanıtım" ibaresiyle, ekranın kaydırılmasına gerek kalmadan ilk bakışta fark edilecek konum ve büyüklükte işaretlenmesi zorunlu hâle getirilmiştir.</p>

<p><strong>E. Tüketici değerlendirmeleri (m. 28/B):</strong> Yalnızca satın alımı doğrulanabilen kullanıcıların yorum yapabilmesi, sahte/manipülatif yorumların önlenmesi ve doğrulanmamış değerlendirmelerin reklamda kullanılamaması esası getirilmiştir.</p>

<p><strong>6. İndirimli satış ve çevresel beyanlar (m. 14/3, m. 17):</strong> İndirime esas referans fiyat süresi 30 günden, indirimin başlangıcından önceki 10 gün içindeki en düşük fiyat olarak belirlenmiş; çevresel beyanların akredite kuruluşlarca belgelenmesi zorunlu kılınmıştır.</p>

<p>Görüldüğü üzere Yönetmelik, hedefli reklamcılık (m. 25/A) ve yapay zekâ şeffaflığı (m. 18/8) hükümleriyle, kişisel verilerin işlenmesi temelinde yürütülen bir faaliyeti doğrudan reklam hukukunun kapsamına almış; bu suretle KVKK ile aynı fiil üzerinde kesişen bir düzenleme alanı yarattığı gibi ilgili otoritelerin çifte cezalandırma riski ortaya çıkmıştır.</p>

<p><strong>II. KVK Kurulu ile Reklam Kurulu Arasında Aynı Fiile Dayalı Çifte Cezalandırma Riski ve Bunun Yönetimine İlişkin Mevcut Durum </strong></p>

<p>Yeni m. 25/A hükmü uyarınca hedefli reklamcılık, tanımı gereği önkoşul olarak kişisel verilerin (çevrimiçi davranış, konum, demografik veri) işlenmesini barındırmaktadır. Dolayısıyla bir işletmenin KVKK'ya aykırı biçimde (örneğin açık rıza almadan veya aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmeden) topladığı verilerle hedefli reklam yayınlaması durumunda, <strong>tek bir fiil</strong> ile hem KVKK m. 10 (aydınlatma yükümlülüğü) / m. 5 (hukuka aykırı işleme) ihlali hem de Reklam Yönetmeliği m. 25/A ihlali söz konusu olabilecektir. Aynı tespit, yapay zekâ ile oluşturulmuş dijital kopyaların kişisel veri (biyometrik/görsel veri) temelinde üretilmesi bakımından m. 18/8 ve m. 27/12 hükümleri için de geçerlidir.</p>

<p>Türk idare hukukunda bu tür "tek fiil–çok kabahat" durumları, ceza hukukundaki içtima kurumunun idari yaptırımlar hukukundaki karşılığı olan <strong>Kabahatler Kanunu m. 15/1</strong> ile düzenlenmiştir: <i>"Bir fiil ile birden fazla kabahatin işlenmesi halinde bu kabahatlere ilişkin tanımlarda sadece idarî para cezası öngörülmüşse, <strong>en ağır idarî para cezası verilir</strong>.</i>" Bu hüküm, tek bir fiilin birden fazla idari yaptırım normunu ihlal ettiği hâllerde kural olarak yalnızca en ağır cezanın uygulanmasını öngörerek, ceza hukukundaki <i>non bis in idem</i> ilkesinin idari yaptırımlar bakımından işlevsel bir yansımasını oluşturmaktadır.</p>

<p>Ne var ki bu genel kuralın KVKK ve Reklam Kurulu tarafından aynı eyleme farklı cezalar verilmesi halinde uygulanması pek de mümkün değildir. Zira bu iki kurulun koruduğu hukuki menfaatler ve ihlal edilen hükümler birbirinden farklıdır. Ayrıca yalnızca idari parası ile sınırlı olmayan şekilde cezalar verilmesi de, idari para cezası dışı verilen cezalar yönünden içtimanın mümkün olmadığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bu yapısal boşluğun sonucu olarak, <strong>uygulamada iki otoritenin de aynı fiil için ayrı ayrı idari para cezası veya sair ceza vermesi mümkündür</strong>. Daha da önemlisi, bu türden çifte cezalandırma durumlarında, Kabahatler Kanunu m. 15/1'in "en ağır ceza" kuralının iki farklı bakanlık/kurum tarafından yürütülen bağımsız süreçlerde kendiliğinden nasıl uygulanacağına dair ne mevzuatta ne de içtihatta bir usul öngörülmüştür. Başka bir deyişle, çifte cezalandırmayı önleyecek maddi hukuk kuralı (m. 15/1) mevcut olsa da, bunu <strong>usulen hayata geçirecek bir kurumsal mekanizma bulunmadığından</strong>, ilgililerin iki ayrı idari para cezası veya cezayla karşılaşması muhtemel bir sonuçtur.</p>

<p><strong>III. Avrupa Birliği Uygulaması: Tek Eylem, Üç Otorite ve Non Bis In Idem’e yönelik Çözüm Arayışları </strong></p>

<p>Avrupa Birliği'nde, bu alanın üç ayrı otorite arasında bölünmüş olması aynı sorunun çok daha karmaşık bir şekilde yaşanmasına neden olmaktadır. Bu bağlamda hedefli reklamda <strong>kişisel veri kullanımı</strong> ulusal veri koruma otoritelerinin (DPA) Genel Veri Korumu Yönetmeliği (GDPR) yetkisine; <strong>reklamın bir çevrimiçi platform üzerinden sunulması</strong> Dijital Hizmetler Yasası (DSA) kapsamında Komisyon/Dijital Hizmetler Koordinatörlerinin yetkisine; <strong>reklamda kullanılan yapay zekâ sisteminin şeffaflık yükümlülükleri</strong> ise bizim Yönetmeliğimizden bir gün sonra 2 Ağustos 2026'da yürürlüğe giren Yapay Zeka Yasası (AI Act) m. 50 kapsamında Avrupa Birliği Yapay Zeka Ofisi (AI Ofisi) ve ulusal piyasa gözetim otoritelerinin yetkisine girmektedir. AI Act'in kendisi bile bu çakışmayı kısmen kabul etmekte, yüksek riskli bazı yapay zeka sistemleri için veri koruma otoritelerini piyasa gözetim otoritesi olarak görevlendirerek örtük bir koordinasyon öngörmektedir. Ancak platformların aynı fiil nedeniyle birden fazla otorite tarafından cezalandırılma riski, açıkça <i>non bis in idem</i> sorunu olarak tartışılmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Avrupa Birliği bu sorunu kurumsal, mevzuatsal ve yargısal çözüm mekanizmaları ile aşmaya çalışmaktır. Bu çözüm mekanizmaların ilki <strong>kurumsal çözüm mekanizmaları </strong>olup Avrupa Veri Koruma Kurulu (EDPB) tarafından yayınlanan <strong>Guidelines 3/2025 gereği, düzenlemeye konu </strong>otoriteler arasında samimi bir işbirliğini ve ceza verilmesi öncesi veri koruma otoriteleri olan DPA’lar ile dijital hizmetler DSP otoritelerin birbirine danışmasını öngörmektedir. Böylece ceza verme yetkisine sahip otoriteler arasındaki kurumsal işbirliği ve koordinasyon sayesinde çifte cezalandırmanın önüne geçilmektedir.</p>

<p>Diğer çözüm mekanizması ise <strong>mevzuatsal çözüm mekanizması</strong> olup adı geçen otoritelerin yetki paylaşımını norm düzeyinde kararlaştırarak çifte cezalandırmayı önlemektedir. Örneğin AI Ofisine yapay zeka sistemleri için tanınan münhasır yetki, ulusal otoriteleri devre dışı bıraktığı gibi, AI Act m. 2(7) kişisel verilerin işlenmesi gündeme geldiğinden GDPR’ın asli ve öncelikli yetkisini saklı tutmak kaydı ile AI Act ve veri koruması durumlarda DPA’ların yetkisi öncelenmiştir.</p>

<p>Çözüm mekanizmalarından bir diğeri ise <strong>yargısal çözüm mekanizmaları</strong>dır ve mahkemeler içtihatları ile çifte cezalandırma ilkesinin mutlak olmadığından yola çıkarak somut olaya özgü olarak inceleme yapmakta ve çifte cezalandırma koşullarını inceleyerek bu ilkenin somut olayda ihlal edilip edilmediğine karar vermektedirler. Bu çok otoriteli çakışmanın yargısal çözümü, Avrupa Birliği temel haklar hukukunda 22 Mart 2022 tarihli iki içtihatla, <strong>C-117/20 bpost</strong> ve <strong>C-151/20 Nordzucker</strong> kararlarıyla şekillenmiştir.(Bu davalar aynı eylem nedeniyle sektörel düzenleyici otorite ile rekabet otoritesi ve iki ayrı ülke rekabet otoritesi tarafından verilmiş cezalara ilişkindir). Adalet Divanı bu kararlarda, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı m. 50'de düzenlenen <i>non bis in idem</i> ilkesinin, farklı otoritelerin aynı maddi olguya (idem factum) dayanan birbirini takip eden idari para cezası soruşturmalarını da kapsadığını, ancak bu ilkenin mutlak olmadığını, belirli koşullarda çifte yaptırımın <strong>haklı görülebileceğini</strong> kabul etmiştir.</p>

<p>Avrupa Adalet Divanı, bu davalarda ön koşul olarak “bis”- kesin karar ve “idem”-maddi olguların özdeşliğini aramakta olduğundan, korunan menfaatin aynı olması gerekmez. Diğer bir ön koşul ise çifte cezalandırma yasağının mutlak bir hak bahşetmeyeceği, yani sınırlanabilir hak olduğu ve ancak Avrupa Birliği Temel Haklar şartı 52(1) maddesi uyarınca sınırlanabileceğidir. Ki bu maddeye göre sınırlama hakkın özüne dokunmamalı, gerekli olmalı ve Avrupa Birliği tarafından tanının genel yarar amaçlarına hizmet etmelidir.</p>

<p>Mahkeme bu ön önceleme sonrasında, farklı otoriteler tarafından verilen cezaların çifte cezalandırma ilkesini ihlal edip etmediğini üç aşamalı bir inceleme ile karara bağlamaktadır. Üç aşamalı incelemenin <strong>ilk aşama</strong>sı; açık ve kesin kurallar ile sürecin öngörülebilir olmasıdır. İlgililerin hangi fiilin, hangi durumlarda çifte cezalandırmaya konu olabileceğini, önceden mevcut kurallara bakarak öngörebilmesi gerektiği gibi, farklı cezalar verebilecek otoriteler arası koordinasyonu önceden öngörülebilir kılan açık ve kesin kurallar bulunmalıdır. <strong>İkinci aşama</strong>da, farklı otoritelerce yürütülen yargılamaların yeterince yakın bağlantılı, yani yeterince koordineli bir biçimde ve birbirine yakın bir zaman diliminde yürütülmesi gereklidir. Böylece otoriteler arası bilgi paylaşımı ve süreç koordinasyonunun sağlanıp sağlanmadığı denetlendiği gibi, zaman bakımından yakınlık sayesinde sürecin bütüncül bir yaklaşımla çözülüp çözülmediği ortaya konulmalıdır. <strong>Üçüncü aşama</strong>da ise, bunlara ek olarak birden fazla otorite tarafından verilen cezaların toplam orantılılığı incelenmektedir. Bu sayede ceza miktarının fiilin ağırlığını aşmayacak şekilde tayini amaçlanmakta, iki cezanın toplamının ilgililer üzerinde aşırı ve orantısız bir yük oluşturmaması amaçlanmaktadır. Bu da ancak ikinci cezayı veren otoritenin, ilk cezayı veren otoritenin verdiği cezayı dikkate alması ile mümkündür. Bu üç aşamalı inceleme sonucunda tüm şartlar mevcut ise, farklı otoritelerin farklı meşru menfaatleri koruduğu gerekçesiyle verdiği cezalar <i>non bis in idem</i> ihlali sayılmamaktadır.</p>

<p><strong>IV. Türk Hukuku Bakımından Değerlendirme ve Öneriler</strong></p>

<p>Türkiye'de Avrupa Birliği'ndekinden farklı olarak yetki üç değil <strong>iki otorite arasında</strong> (Reklam Kurulu/Ticaret Bakanlığı ve Kişisel Verileri Koruma Kurumu) bölünmüş olsa da, bu otoriteler arası çifte cezalandırma riski mevcuttur.</p>

<p><strong>A. Kurumsal çözüm mekanizmaları bakımından:</strong> Bu riskin yönetimi adına kurumsal çözüm mekanizmaları yönünden adı geçen otoriteler arasında <strong>28 Ağustos 2024</strong> tarihinde, Ticaret Bakanlığı Tüketicinin Korunması ve Piyasa Gözetimi Genel Müdürlüğü (Reklam Kurulu'nun bağlı olduğu birim) ile KVK Kurumu arasında bir <strong>İş Birliği Protokolü</strong> imzalanmış olup Ticaret Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada; <i>hedefli reklamcılık ve aldatıcı ticari tasarım uygulamaları hakkında toplumun her kesiminde farkındalığın artırılması, dijital reklam ve uygulamalar ile kişisel verilerin kullanımına ilişkin ortak alanlarda uluslararası düzenlemelerin ve uygulamaların takip edilmesi ve mevcut ya da olası ihlallere karşı ortak politika üretilmesi amacıyla Ticaret Bakanlığı Tüketicinin Korunması ve Piyasa Gözetimi Genel Müdürlüğü ile Kişisel Verileri Koruma Kurumu arasında İşbirliği Protokolü imzalandı</i>ğı belirtildikten sonra; Protokolün amacının: hedefli reklamcılık ve aldatıcı ticari tasarım konusunda farkındalık artırma, uluslararası düzenlemeleri takip etme ve "mevcut ya da olası ihlallere karşı ortak politika üretme" olarak belirtilmiştir.</p>

<p>Bu protokolü Avrupa Birliği’ndeki kurumsal çözüm mekanizmaları ve özellikle <strong>Guidelines 3/2025 hükümleri </strong>ile karşılaştırdığımızda, iki otorite arasında imzalanmış idari koordinasyona ilişkin olduğu ve fakat bağımsız bir denetim organı tarafından yoruma açık olmadığı, yayımlanmadığı ve daha da önemlisi mahkemeler önünde bağlayıcı bir usul kuralı olarak ileri sürülebilir nitelikte olmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca basın açıklamasına göre ceza verilmesi öncesi, iki otorite arasında birbirine danışmayı gerekli kılan bir kurumsal işbirliği de bulunmamaktadır.</p>

<p>Gelinen aşamada, işbirliği Protokolünün “ortak politika üretme” aşamasının ötesine geçmesi, iki kurul arasındaki işbirliği ve koordinasyonun “veri ve dosya paylaşımı protokolleri” ile desteklenmesi, ilgililer için öngörülebilir kurallar ile mahkemeler önünde bağlayıcı usul kuralları olarak ileri sürülebilecek kurallara bağlanması gereklidir. Bu bağlamda iki otorite işbirliği ile konuya ilişkin kılavuzlar hazırlanması yoluyla, ilgili kurallar belirlenebileceği gibi, aynı zamanda verilecek kararlarda bu kılavuzda yer alan kuralların yorumlanması yoluyla ilgili ilkelerin bağlayıcılığı sağlanmalıdır. Samimi işbirliğine ilişkin olarak yapılacak bu çalışmalara ek olarak, iki otorite arasında karar verilmesi öncesi danışmayı zorunlu kılan kurallar da benimsenmelidir.</p>

<p><strong>B. Mevzuatsal çözüm mekanizmaları bakımından:</strong> Avrupa Birliği’nde olduğu gibi adı geçen otoriteler bakımından cezalandırma yetkisi bakımından münhasırlığı düzenleyen bir mevzuat bulunmamakta, aynı fiil hakkında gerek KVK Kurulu, gerekse Reklam Kurulu paralel ve tam yetki ile hareket edebilmektedir.</p>

<p>Bu konuda adı geçen otoritelerin münhasır yetkisinin yasal mevzuat ile düzenlenmesi ile cezalandırma yetkisi tek elde toplanabileceği gibi, aynı eylem nedeniyle birden fazla ceza verilmesi haline ilişkin olarak “en ağır ceza”, “önceki cezanın mahsubu” gibi bir takım kuralların veya otoriteler arası çifte cezayı düzenleyen bir takım hükümlerin benimsenmesi yolu da tercih edilebilir. Bu bağlamda, aynı fiilin hem KVKK m. 18, hem de Reklam Yönetmeliği'ne, aykırılık oluşturduğu hâllerde otoriteler arasında zorunlu bilgi paylaşımına ilişkin düzenleme yapılabileceği gibi, bu türden ihlaller bakımından Kabahatler Kanunu m. 15/1'in resen uygulanmasını sağlayacak açık bir usul kuralı eklenebilir. Ayrıca önceki cezanın ikinci otorite tarafından verilecek kararda göz önünde tutulmasını zorunlu kılan düzenlemeler ile de orantılılık ilkesinin göz önünde tutulması sağlanabilir.</p>

<p><strong>C. Yargısal çözüm mekanizmaları bakımından: </strong>Her ne kadar bahsedilen iki otoritenin çifte cezalandırma yetkisi mahkemeler önünde tartışılmamış ise de, çifte cezalandırma ilkesi özellikle vergi cezaları yönünden Anayasa Mahkemesi kararlarında (ve azınlık oylarında) çeşitli yönleri ile tartışılmıştır. Ayrıca yukarıda yer verilen Adalet Divanı kararları da, özellikle rekabet hukuku alanında verilen çifte cezaların non bis in idem ilkesini ihlal edip etmediğinin ayrıntılı olarak tartışıldığı kararlardan olup bu kararlardaki inceleme yöntemi ve somut olaya ilişkin testler Türk mahkeme kararlarına da yol gösterici niteliktedir.</p>

<p><strong>V. Sonuç </strong></p>

<p>1 Ağustos 2026 tarihinde yürürlüğe giren Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik m. 25/A ve m. 18/8 hükümleriyle, kişisel veri işlemeyi reklam hukukunun doğrudan konusu hâline getirerek, KVKK ile kesişen bir alan yaratmıştır. Bu kesişim, ertesi gün Avrupa Birliği'nde yürürlüğe giren AI Act m. 50 ile birlikte okunduğunda, dijital reklamcılığın artık çok otoriteli bir denetime tabi olduğunu göstermektedir. Bu çok otoriteli yapının doğurduğu çifte cezalandırma riski; hem Avrupa Birliği'nde, hem Türkiye'de fiilen mümkün olup bunun yönetilmesi, bir dizi kurumsal, mevzuatsal ve yargısal çözüm mekanizmaları ile mümkündür.</p>

<p>Yapay zekâ destekli ve hedefli reklamcılığın hızla yaygınlaşacağı önümüzdeki dönemde, bu üç mekanizmanın birlikte hayata geçirilmesi ile <i>non bis in idem</i> ilkesinin anlamlı bir güvenceye dönüşmesi sağlanacaktır.</p>

<p><strong>Av. A. Ece KAYA</strong></p>

<p><span style="color:#999999"><strong>KAYNAKLAR </strong></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>-"Three Laws, One Challenge: Complying With the DSA, AI Act, and GDPR", </i>Athena Kontosakou, Gretchen Scott, Maria Belen Granavo; 2025; https://www.goodwinlaw.com/en/insights/publications/2025/07/insights-practices-antc-three-laws-one-challenge</span></p>

<p><span style="color:#999999">-<i>"Double Jeopardy of Article 102 TFEU and the DMA"; 2025; </i>Veerle Peters, Malgorzata Kozak; https://utrechtlawreview.org/articles/10.36633/ulr.1165</span></p>

<p><span style="color:#999999">-<i> "Ne Bis in Idem: The Final Word?;, 2022; Patrick Harrison, Monika Zdziebaska, Bethany Wise; </i>https://legalblogs.wolterskluwer.com/competition-blog/ne-bis-in-idem-the-final-word/</span></p>

<p><span style="color:#999999">-<i> “</i><i>Main Developments in Competition Law and Policy 2022 – Belgium</i>”; 2022; Lodewick Prompers, Sari Corrijn, Florian Jonniaux; https://legalblogs.wolterskluwer.com/competition-blog/main-developments-in-competition-law-and-policy-2022-belgium/</span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>CJEU, C-117/20 bpost SA v. Autorité belge de la concurrence, </i>22.03.2022; https://eur-lex.europa.eu/search.html?scope=EURLEX&amp;text=c+117%2F20+bpost&amp;lang=en&amp;type=quick&amp;qid=1786913858095</span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>- CJEU, C-151/20 Nordzucker AG ve diğerleri, 22.03.2022;</i> https://eur-lex.europa.eu/search.html?scope=EURLEX&amp;text=c+151-20&amp;lang=en&amp;type=quick&amp;qid= 1786914026228</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tek-eylem-iki-otorite-ve-non-bis-in-idem-ilkesi-uzerine-yapay-zeka-caginda-reklam-hukuku</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 12:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/terazi/yapay-zeka-kisisel-ver.jpg" type="image/jpeg" length="79537"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[WhatsApp Mesajı Delil Olur mu? Ekran Görüntüsüyle Dava Kazanılır mı?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/whatsapp-mesaji-delil-olur-mu-ekran-goruntusuyle-dava-kazanilir-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/whatsapp-mesaji-delil-olur-mu-ekran-goruntusuyle-dava-kazanilir-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Günlük hayatın önemli bir bölümü artık telefon ekranlarında yaşanıyor. Borç ilişkileri WhatsApp mesajlarıyla kuruluyor, işçi ile işveren arasındaki talimatlar mesajlaşma uygulamalarından veriliyor, kira uyuşmazlıklarında ödeme ve tahliye konuşmaları telefonda yapılıyor, aile hukukunda tartışmalar ekran görüntülerine yansıyor, ceza dosyalarında ise tehdit, hakaret, şantaj veya dolandırıcılık iddiaları çoğu zaman dijital yazışmalar üzerinden gündeme geliyor.</p>

<p>Bu nedenle vatandaşların en sık sorduğu sorulardan biri şudur: “WhatsApp mesajı mahkemede delil olur mu?”</p>

<p>Bu soruya verilecek cevap tek kelimeyle “evet” veya “hayır” değildir. WhatsApp mesajı delil olabilir; ancak her ekran görüntüsü doğrudan davayı kazandırmaz. Çünkü mahkeme sadece mesajın içeriğine değil, mesajın nasıl elde edildiğine, kime ait olduğuna, değiştirilip değiştirilmediğine, bağlamından koparılıp koparılmadığına ve başka delillerle desteklenip desteklenmediğine bakar.</p>

<p>Kısacası, günümüzde ekran görüntüsü önemlidir; fakat hukuken değer taşıması için güvenilir, bütünlüklü ve hukuka uygun olması gerekir.</p>

<p><strong>Delil Olabilir, Ama Hukuka Uygun Olmalı</strong></p>

<p>Türk hukukunda temel ilke açıktır: Bir iddia ispatlanmak isteniyorsa, kullanılan delilin hukuka uygun şekilde elde edilmiş olması gerekir. Ceza yargılamasında CMK m.217 uyarınca hâkim kararını duruşmada tartışılmış delillere dayandırır ve yüklenen suç, hukuka uygun şekilde elde edilen delillerle ispatlanabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Benzer yaklaşım hukuk yargılamasında da kabul edilmiştir. HMK m.189’a göre hukuka aykırı şekilde elde edilen deliller, bir vakıanın ispatında mahkemece dikkate alınamaz. Bu nedenle konu sadece ceza davalarıyla sınırlı değildir; alacak, boşanma, kira, işçilik, tazminat ve ticari uyuşmazlıklarda da delilin elde ediliş biçimi önemlidir.</p>

<p>Bu noktada şu ayrımı yapmak gerekir: Bir kişinin kendi taraf olduğu yazışmayı dosyaya sunması ile başka bir kişinin telefonuna, sosyal medya hesabına veya özel yazışmasına izinsiz şekilde erişerek mesaj elde etmesi aynı şey değildir. Birincisinde kişi zaten yazışmanın tarafıdır. İkincisinde ise özel hayatın gizliliği, haberleşme hürriyeti ve kişisel verilerin korunması gibi temel haklar gündeme gelir.</p>

<p><strong>Kendi Yazışmanızı Sunmak ile Başkasının Telefonundan Mesaj Almak Aynı Değildir</strong></p>

<p>Bir vatandaş kendisine gönderilen bir WhatsApp mesajını, tarafı olduğu bir yazışmayı veya kendisinin bulunduğu bir konuşmayı mahkemeye sunmak isteyebilir. Bu durumda mahkeme, mesajın davayla ilgisini ve güvenilirliğini değerlendirir. Ancak delilin hukuki değeri yine de otomatik değildir.</p>

<p>Örneğin bir kişi, borç verdiğini iddia ettiği kişiden gelen “Ay sonunda ödeyeceğim” mesajını alacak davasında sunabilir. Bu mesaj önemli olabilir. Fakat mahkeme şu soruları soracaktır: Bu mesaj hangi borca ilişkindir? Mesajı gönderen kişi gerçekten davalı mıdır? Yazışmanın öncesi ve sonrası nedir? Ödeme sonradan yapılmış mıdır? Mesaj başka delillerle destekleniyor mu?</p>

<p>Buna karşılık, bir eşin diğer eşin telefonunu gizlice karıştırarak yazışmaları alması, bir çalışanın iş arkadaşının hesabına izinsiz girmesi, bir kişinin başkasının sosyal medya hesabından ekran görüntüsü elde etmesi çok daha ciddi sorunlar doğurabilir. Anayasa’da özel hayatın gizliliği ve kişisel verilerin korunması güvence altına alınmıştır; ayrıca Anayasa m.38’de kanuna aykırı elde edilen bulguların delil olarak değerlendirilemeyeceği kabul edilmiştir.</p>

<p>Bu nedenle “Ben haklıyım, o yüzden her yolla delil toplayabilirim” düşüncesi yanlıştır. Kişi gerçekten haklı olsa bile, delili hukuka aykırı yolla elde ederse hem delilin değeri tartışmalı hale gelir hem de kendisi başka bir hukuki sorumlulukla karşılaşabilir.</p>

<p><strong>Ekran Görüntüsü Tek Başına Yeterli midir?</strong></p>

<p>Uygulamada en sık yapılan hata, tek bir ekran görüntüsüne aşırı güvenmektir. Oysa ekran görüntüsü çoğu zaman yalnızca başlangıç noktasıdır. Mahkemeler açısından ekran görüntüsünün güvenilirliği ayrıca değerlendirilir.</p>

<p>Çünkü ekran görüntüsü kesilebilir, kırpılabilir, tarih ve saat bilgisi eksik olabilir, mesajın öncesi veya sonrası görünmeyebilir, kişi adı telefona farklı kaydedilmiş olabilir, konuşmanın gerçek bağlamı anlaşılmayabilir. Hatta teknik imkânlarla sahte konuşma görüntüleri üretilebildiği de bilinmektedir.</p>

<p>Bu nedenle önemli bir uyuşmazlıkta yalnızca “bende ekran görüntüsü var” demek yeterli değildir. Yazışmanın tamamı mümkün olduğunca korunmalı, mesajlar silinmemeli, telefon numarası görünür olmalı, tarih-saat bilgisi kaybolmamalı, ilgili dosyada gerekiyorsa bilirkişi incelemesi talep edilmelidir.</p>

<p>Özellikle alacak ilişkilerinde banka dekontları, sözleşmeler, tanık anlatımları, ödeme belgeleri ve diğer yazışmalarla mesajlar desteklenmelidir. Ceza dosyalarında ise mesajın kim tarafından gönderildiği, hesabın kime ait olduğu, telefonun fiilen kim tarafından kullanıldığı ve yazışmanın suçun unsurlarını gerçekten karşılayıp karşılamadığı ayrıca incelenmelidir.</p>

<p><strong>Ceza Dosyalarında WhatsApp Mesajları Daha Hassas Değerlendirilir</strong></p>

<p>Ceza yargılamasında dijital deliller çoğu zaman dosyanın merkezine yerleşir. Tehdit, hakaret, şantaj, dolandırıcılık, uyuşturucu ticareti, örgütlü suçlar, cinsel suçlar veya kişisel verilerin hukuka aykırı kullanılması gibi pek çok dosyada WhatsApp mesajları, sosyal medya yazışmaları ve ekran görüntüleri dosyaya sunulmaktadır.</p>

<p>Ancak ceza yargılamasında mahkûmiyet için şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil gerekir. Bu nedenle bir ekran görüntüsünde geçen ifade tek başına her zaman suçun işlendiğini göstermez. Mesajın bağlamı, konuşmanın bütünü, gönderici kimliği, cihazın kime ait olduğu, mesajların orijinalliği ve diğer delillerle uyumu birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p>Savunma açısından burada önemli itiraz alanları vardır. Müdafi, dijital delilin nasıl elde edildiğini, dosyaya nasıl girdiğini, üzerinde oynama yapılıp yapılmadığını, yazışmanın tamamının sunulup sunulmadığını ve bu delilin mahkûmiyet için yeterli olup olmadığını sorgulamalıdır. Delilin hükme esas alınması isteniyorsa sadece içeriği değil; kaynağı, bütünlüğü, doğrulanabilirliği ve hukuka uygunluğu da tartışılmalıdır.</p>

<p>Bu nedenle dijital delil, ceza dosyalarında hem iddia hem savunma açısından dikkatle ele alınması gereken bir alandır. Bir mesaj dosyada önemli olabilir; fakat o mesajın sanıkla bağlantısı, suçun unsurlarıyla ilişkisi ve diğer delillerle birlikte ne ifade ettiği ayrıca değerlendirilmeden hükme esas alınması sağlıklı değildir.</p>

<p><strong>İş ve Aile Hukukunda Mesajlaşmaların Önemi</strong></p>

<p>WhatsApp mesajları sadece ceza dosyalarında değil, iş ve aile hukuku uyuşmazlıklarında da büyük önem taşır. İşverenin işçiye verdiği talimatlar, fazla mesai yazışmaları, izin talepleri, ücret konuşmaları veya iş akdinin sona ermesine ilişkin mesajlar iş davalarında gündeme gelebilir.</p>

<p>Aile hukukunda ise eşler arasındaki yazışmalar; tehdit, hakaret, ekonomik baskı, sadakat yükümlülüğü iddiaları veya çocukla kişisel ilişki konularında delil olarak ileri sürülebilir. Ancak burada da özel hayatın gizliliği ve haberleşme hürriyeti bakımından dikkatli olunmalıdır.</p>

<p>Bu nedenle özellikle boşanma ve iş davalarında “mesaj var” demek tek başına yeterli değildir. Mesajın nasıl elde edildiği, tarafların makul gizlilik beklentisi, işverenin denetim yetkisinin sınırı, eşlerin özel hayat alanı ve delilin uyuşmazlıkla ilgisi birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>Vatandaş Ne Yapmalı?</strong></p>

<p>Bir WhatsApp yazışması hukuki uyuşmazlık açısından önemliyse ilk yapılması gereken şey mesajları silmemektir. Yazışma mümkün olduğunca orijinal haliyle korunmalıdır. Sadece lehe görünen bir cümleyi almak yerine konuşmanın öncesi ve sonrası da saklanmalıdır. Tarih, saat, numara ve kişi bilgileri görünür olmalıdır.</p>

<p>Delilin ileride inkâr edilme ihtimali varsa, somut olayın niteliğine göre noter tespiti, bilirkişi incelemesi, delil tespiti veya mahkeme aracılığıyla teknik inceleme gibi yollar değerlendirilebilir. Ayrıca mesajların yanında banka dekontu, sözleşme, tanık, kamera kaydı, e-posta, SMS veya başka yazışmalar varsa bunlar da birlikte muhafaza edilmelidir.</p>

<p>En önemlisi, delil elde etmeye çalışırken hukuka aykırı yöntemlere başvurulmamalıdır. Başkasının telefonunu karıştırmak, hesabına girmek, şifresini öğrenmeye çalışmak, gizli yazışmaları ele geçirmek veya özel konuşmaları izinsiz kaydetmek doğru bir yol değildir. Bu tür davranışlar, kişinin haklı olduğu bir dosyada dahi aleyhine sonuç doğurabilir.</p>

<p><strong>Avukat Açısından Değerlendirme</strong></p>

<p>Dijital deliller artık neredeyse her dosyada karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle avukatın görevi sadece ekran görüntüsünü dilekçeye eklemek değildir. Avukat, delilin hukuki değerini, ispat gücünü, elde ediliş biçimini ve mahkemenin bu delile nasıl yaklaşabileceğini önceden değerlendirmelidir.</p>

<p>Bir dosyada WhatsApp mesajı müvekkil lehine olabilir; ancak aynı mesajın bağlamı, karşı tarafın savunması veya başka delillerle birlikte değerlendirilmesi farklı sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle dijital deliller aceleyle değil, dosyanın tamamı içinde stratejik olarak kullanılmalıdır.</p>

<p>Savunma dosyalarında ise dijital deliller mutlaka sorgulanmalıdır. Mesajın kime ait olduğu, cihazın kimde olduğu, yazışmanın tam olup olmadığı, ekran görüntüsünün gerçekliği, delilin dosyaya hangi yolla girdiği ve mahkûmiyete esas alınabilecek nitelikte olup olmadığı özellikle tartışılmalıdır.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>WhatsApp mesajı mahkemede delil olabilir. Ancak her ekran görüntüsü güçlü delil değildir ve her ekran görüntüsü davayı kazandırmaz. Delilin hukuka uygun şekilde elde edilmesi, gerçekliğinin tartışmasız olması, bağlamından koparılmaması ve başka delillerle desteklenmesi gerekir.</p>

<p>Dijital çağda hukuk artık sadece imzalı belgelerle değil, telefon ekranlarıyla da ilgileniyor. Fakat mahkeme önünde önemli olan sadece mesajın ne söylediği değildir. O mesajın kim tarafından gönderildiği, nasıl elde edildiği, neyi ispatladığı ve hukuka uygun olup olmadığı da en az içeriği kadar önemlidir.</p>

<p>Bu nedenle WhatsApp mesajları ve ekran görüntüleri, doğru kullanıldığında güçlü bir delil olabilir; yanlış kullanıldığında ise dosyayı güçlendirmek yerine zayıflatabilir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mehmet-bugra-anil" title="Av. Mehmet Buğra ANIL"><img alt="Av. Mehmet Buğra ANIL" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/02/mehmet-bugra-anil.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mehmet-bugra-anil" title="Av. Mehmet Buğra ANIL">Av. Mehmet Buğra ANIL</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><i>Not: Bu yazı genel bilgilendirme amacı taşımaktadır. Somut olaylarda delilin niteliği, elde ediliş biçimi, dosyanın türü ve diğer deliller farklı hukuki sonuçlar doğurabileceğinden profesyonel hukuki değerlendirme alınması gerekir.</i></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/whatsapp-mesaji-delil-olur-mu-ekran-goruntusuyle-dava-kazanilir-mi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 09:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/terazi/whatsapp-law.jpg" type="image/jpeg" length="60107"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanma Davasında WhatsApp Yazışmalarının Delil Niteliği]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-whatsapp-yazismalarinin-delil-niteligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-whatsapp-yazismalarinin-delil-niteligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Av. Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Günümüzde en sık kullanılan iletişim araçlarından biri WhatsApp olduğu için tartışmalar, kırgınlıklar, özür mesajları, duygusal konuşmalar hatta aldatmaya ilişkin izler çoğu zaman bu uygulama üzerinden ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle WhatsApp yazışmaları, boşanma davalarında son yılların en güçlü dijital delilleri arasında yer almaktadır. Ancak her mesajın otomatik olarak delil sayılmadığını ve hukuki sınırlar içinde elde edilmesi gerektiğini özellikle vurgulamak gerekir.</p>

<p>WhatsApp mesajları, hukuka uygun şekilde elde edilmişse mahkeme tarafından delil olarak kabul edilir. Ancak hâkim bu yazışmaları kesin delil olarak değil, takdir yetkisi kapsamında değerlendirir. Mesajların içeriği, tarihlerinin tutarlılığı, olayla bağlantısı ve dosyadaki diğer delillerle uyumu birlikte ele alınır.</p>

<p>Hukuka uygunluk bakımından temel ilke şudur: Kişi, tarafı olduğu yazışmaları delil olarak sunabilir. Kendi telefonunuza gelen, sizin yazdığınız ya da size gönderilen mesajlar hukuka uygundur. Buna karşılık eşin telefonunun şifresini kırarak mesajlara ulaşmak, izinsiz şekilde telefonu ele geçirmek, gizli takip uygulamaları kullanmak hukuka aykırıdır. Bu şekilde elde edilen mesajlar mahkeme tarafından reddedilebildiği gibi ayrıca cezai sorumluluk da doğurabilir.</p>

<p>Ortak kullanılan cihazlarda görülen WhatsApp mesajları ise farklı değerlendirilir. Aynı evde herkesin kullandığı tablet, bilgisayar veya ortak telefon üzerinden görülen yazışmalar çoğu zaman hukuka uygun kabul edilir. Çünkü bu durumda özel hayatın gizliliğine yönelik doğrudan bir ihlal bulunmaz.</p>

<p>WhatsApp yazışmaları boşanma davalarında özellikle aldatma, hakaret, tehdit, ekonomik şiddet, fiziksel şiddet sonrası gönderilen özür mesajları, evi terk ettiğini kabul eden yazışmalar ve çocuğun bakımıyla ilgili tartışmalarda güçlü delil niteliği taşır. Bazen tek bir mesajın bile davanın seyrini tamamen değiştirdiği görülmektedir.</p>

<p>Ekran görüntüleri de delil olarak kabul edilebilir. Ancak tarih ve saat bilgilerinin görünür olması, konuşma bütünlüğünün bozulmamış olması ve mesajların karşı tarafa ait numarayla örtüşmesi gerekir. Hâkim şüphe duyarsa bilirkişi incelemesi yapılabilir, telefon yedekleri ve teknik kayıtlar incelenebilir. Bu nedenle sahte veya manipüle edilmiş ekran görüntüleri genellikle kolayca tespit edilir.</p>

<p>Karşı taraf mesajı inkâr ederse teknik inceleme süreci devreye girer. Bilirkişi, mesajların gönderim kayıtlarını, metadata bilgilerini, zaman damgalarını ve veri bütünlüğünü inceler. Mesajların silinip silinmediği ya da değiştirilip değiştirilmediği kısa sürede ortaya çıkarılabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tarafı olunmayan, üçüncü kişilere ait özel yazışmaların delil olarak sunulması ise mümkün değildir. Bu durum kişisel verilerin hukuka aykırı şekilde elde edilmesi anlamına gelir ve mahkemeler tarafından kabul edilmez.</p>

<p>Sonuç olarak WhatsApp yazışmaları, boşanma davalarında doğru ve hukuka uygun şekilde kullanıldığında son derece etkili bir delildir. Ancak belirleyici olan yalnızca mesajın içeriği değil, elde ediliş şekli ve olayla açık bağlantısının kurulabilmesidir. Bazı durumlarda tek bir mesaj, bazı durumlarda ise diğer delillerle birlikte davanın yönünü tamamen değiştirebilir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-whatsapp-yazismalarinin-delil-niteligi</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 09:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/jVREWCUhxFI/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="16597"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA['Fırat Baraj'ın katili kadın kılığında kaçtı' iddiası!]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/firat-barajin-katili-kadin-kiliginda-kacti-iddiasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/firat-barajin-katili-kadin-kiliginda-kacti-iddiasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mardin'de öldürülen hukuk fakültesi öğrencisi Fırat Baraj cinayetine ilişkin yeni bir iddia ortaya çıktı. Buna göre, katil zanlısı olaydan birkaç saat sonra saklandığı yerden ailesinin ve akrabalarının yardımıyla çıkarıldı. Üzerinde de kadın kıyafetleri vardı. Acılı ailenin iddiasına göre katil zanlısı yurt dışına kaçırıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Mardin'de 22 Aralık 2025 tarihinde öldürülen hukuk fakültesi öğrencisi Fırat Baraj cinayetine ilişkin yeni bir iddia ortaya çıktı.</p>

<p>Show Haber'den Uğur Alaattinoğlu'nun haberine göre korkunç olayda Baraj, İstanbul'dan memleketi Mardin'e gitmiş, iddiaya göre miras anlaşmazlığı yüzünden kuzenleri tarafından öldürülmüştü.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Cinayetin ardından failler kaçtı. Show Haber'in ulaştığı yeni görüntülerde tetiği çeken kuzenin nasıl kaçırıldığı gün yüzüne çıktı.</p>

<p>İddiaya göre katil zanlısı olaydan birkaç saat sonra saklandığı yerden hem ailesinin hem de akrabalarının yardımıyla çıkarıldı. Üzerinde de kadın kıyafetleri vardı. Acılı ailenin iddiasına göre katil zanlısı yurt dışına kaçırıldı. Öte yandan katil zanlısının ölümle tehdit etiği anlar da kameraya yansımıştı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/firat-barajin-katili-kadin-kiliginda-kacti-iddiasi</guid>
      <pubDate>Sun, 16 Aug 2026 18:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/adsiz-187.jpg" type="image/jpeg" length="86230"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[HUKUK CAMİASINDA HİTAP VE UNVAN KULLANIMI ÜZERİNE BAZI GÖZLEMLER - I: MÜVEKKİL Mİ, MÜŞTERİ Mİ?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hukuk-camiasinda-hitap-ve-unvan-kullanimi-uzerine-bazi-gozlemler-i-muvekkil-mi-musteri-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-camiasinda-hitap-ve-unvan-kullanimi-uzerine-bazi-gozlemler-i-muvekkil-mi-musteri-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>I. Giriş</strong></p>

<p>Meslek pratiğinde birçok hukukçunun hitap ve unvan kullanımı konusunda kendi fikirleri ve uygulamaları mevcuttur. Bu seride, hukuk camiasının farklı paydaşlarına yönelik hitap ve unvan kullanımı konusundaki görüşlerimi sırasıyla paylaşacağım.</p>

<p>“Müvekkil mi, müşteri mi” tartışması bir dönem hukuk camiasında yoğun şekilde tartışılmış olsa da şu anda hukukçuların büyük çoğunluğunca müvekkil kelimesinin kullanıldığı görülmektedir. Yazılı tartışmalarda özellikle Av. Mehmet GÜN tarafından ortaya atılan müşteri kelimesinin daha doğru olduğu yönündeki tez yaygın kabul görmemiştir. Ancak uygulama bu şekilde oturmuş olsa da müşteri kelimesinin kullanımının neden isabetli olmadığını izah etmekte de fayda var.</p>

<p>Bu kapsamda müşteri kelimesinin daha doğru bir kullanım olduğunu savunanların ileri sürdükleri argümanlara cevap vermek gerekirse:</p>

<p><strong>II. Avrupa dillerinde “client” kelimesinin kullanılması nedeniyle müşteri kelimesinin daha doğru bir kullanım olduğu görüşüne karşı cevaplar</strong></p>

<p>Müşteri kelimesinin daha doğru bir kullanım olduğunu savunan görüşün en önemli argümanı, İngilizce ve Fransızca gibi dillerde “client” kelimesinin kullanılıyor olmasıdır. Ancak “client” kelimesinin Türkçe tam karşılığı bulunmamakla birlikte, en yakın çevirisi de müşteri kelimesi değildir.</p>

<p>Müşteri kelimesi, iştira eden / satın alan manalarına gelirken, müvekkil kelimesi ise vekil kılan manasına gelmektedir.</p>

<p>Oxford Sözlüğüne göre “client” kelimesinin kökeni Latince “cliens”, “client” kelimesidir. Bu kelime de yine “itaat etmek”, “duymak” manalarına gelen “cluere” kelimesinden türemiştir. Tarihsel olarak ise bir kimsenin koruması altında olan kişiye “client” denilmektedir.</p>

<p>Le Petit Robert sözlüğüne göre ise client kelimesi ilk olarak Roma'da Patrici’lerin koruması altında olan Pleb’ler için kullanılmıştır. Dolayısıyla kelime “protégé” (fr: korunan) kelimesiyle eş anlamlıdır. Bu sebeple client kelimesinin müvekkil manasına yakın olan kullanımının, müşteri manasındaki kullanımından çok daha eski olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>İngilizcede genel olarak profesyonel hizmet alan kişiler için “client”, ticari mal veya standart hizmet satın alan kişiler için ise “customer” kelimesi tercih edilir. Fransızca kullanımda ise client kelimesi hem hizmet alan hem de mal alan kişi için kullanılır. Dolayısıyla client kelimesinin İngilizcedeki kullanımı, Fransızcadaki kullanıma göre Latince kökenine daha yakındır.</p>

<p>Ayrıca İngilizcedeki “client state” (bağımlı devlet) gibi ifadelerden anlaşıldığı üzere bu kelime, Türkçedeki “müşteri” kelimesinden çok farklı bir anlam taşımaktadır. Kelimenin İngilizcedeki esas anlamı “korunan” “hizmet alan” gibi ifadelere daha yakındır.</p>

<p>Öte yandan bu kelimenin bilgisayar biliminde bir server’dan veri alan bilgisayar için kullanıldığını da ekleyelim. Server kelimesinin hizmet veren manasına gelmesi, client kelimesinin hizmet alan manasına gelmesiyle tutarlı bir durumdur.</p>

<p>Görülmektedir ki “client” kelimesinin birinci manası müşteri (iştira eden, satın alan) değil, profesyonel birinden hizmet ve tavsiye alandır.</p>

<p>Dolayısıyla benim kanaatime göre client kelimesinin Türkçede tam bir karşılığı bulunmamaktadır. Ancak her ne kadar tarihsel olarak anlam değişikliği olmuş olsa bile “client” kelimesinin Türkçeye “müvekkil” olarak çevrilmesinin daha isabetli olacağını düşünüyorum. Zira kelimenin tarihsel olarak ilk kullanımı “korunan” manasını taşımaktadır ve “müşteri” (iştira eden, satın alan) kelimesi aynı derinlikten uzaktır. Arapça gibi bazı dillerde "muhami" (himaye eden) kelimesinin avukat manasında kullanılması da bu durumla tutarlıdır.</p>

<p>Bu sebeple, özellikle İngilizce ve Fransızcada “client” kelimesinin kullanılması nedeniyle Türkçede de müşteri denilmesi gerektiği yönündeki görüşün dilbilimi açısından bir karşılığı bulunmamaktadır.</p>

<p><strong>III. Müşteri kelimesinin daha ticari bir çağrışımı bulunması nedeniyle tercih edilmesi gerektiği görüşüne karşı cevaplar</strong></p>

<p>Müşteri kelimesinin kullanımını savunan bazı avukatlar, bu kelimenin ticari çağrışımı bulunması nedeniyle daha dürüst bir ifade olduğunu ve bu nedenle tercih edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Benim kanaatime göre ise tam olarak bu sebeple müvekkil kelimesi daha doğru bir kullanımdır. Sebebi ise yine avukatlık mesleğinin tarihinde saklı.</p>

<p>Avukatlık mesleğinin tarihsel kökeni Antik Roma ve Atina’ya dayanmaktadır. Bu dönemde bir başkasının davasında yardımcı olan ve yine avukat olarak nitelendirilebilecek hatiplerin para almaları önce ayıp karşılanmıştır. M. Ö. 204 yılında çıkan bir Roma kanununa göre ise avukatlık faaliyetleri için para almak yasaklanmıştır. Bu kanun çok kere göz ardı edilmiş ve İmparator Claudius döneminde çıkan yeni bir yasayla avukatlık ücreti almak serbest bırakılmıştır. Ayrıca bugünkü uygulamanın tersine avukatlık asgari ücret tarifesi yerine azami ücret tarifesi getirilmiştir.</p>

<p>Avukatlık mesleğinin ilk ortaya çıkışında ücret alma yasağı uygulanması elbette günümüze uyarlanabilir bir durum değildir. Nitekim avukatlık ücreti, avukatlık sözleşmesinin kurucu unsurlarındandır ve özel istisnaları hariç olmak üzere Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin altında iş kabul etmek yasak ve etik dışıdır. Ancak mesleğin esas fonksiyonunun ticari çağrışımı baskın olan bir kelimenin içine sıkıştırılması, mesleğin kamu hizmeti sıfatını taşıyan yönü ve onuruyla bağdaşmamaktadır.</p>

<p>Meslek mensupları tarafından avukatlık mesleği çok kereler kutsal meslek olarak sınıflandırılmaktadır. Bu haliyle adaletin tesisinde kurucu unsurlardan olan ve vazgeçilmez bir mesleğin ticari çağrışımlardan uzak tutulması gerekmektedir. Nitekim ideal bir avukatlık hizmetinde ücret konusu müvekkille sadece bir sefer konuşulur ve edimlerin vaktinde ifasıyla yeniden açılmaz. Dolayısıyla bazen yıllarca süren dava süreçlerinde sadece bir defa konuşulan ücret unsurunu önceleyen müşteri kelimesinin kullanımı mesleki açıdan tutarsız bir manzara ortaya çıkaracaktır.</p>

<p>Bu nedenlerle, müvekkil kelimesinin 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu md. 1’e göre bir kamu hizmeti olan avukatlık mesleğinin fonksiyonunu daha doğru yansıttığı görüşündeyim.</p>

<p><strong>IV. Mevzuatın kelime tercihi</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Başta 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu olmak üzere yürürlükteki ve mülga mevzuatın hiçbir yerinde müşteri kelimesi tercih edilmemiştir. Akan hayattaki kullanımın mevzuata uygun olması ise, gelenekselliğin korunması gerektiğini düşündüğüm hukuk lisanı için önemlidir.</p>

<p>Mevzuattaki kullanım ve kelime tercihlerinin pratik kullanımla bağdaşması ise hem doğru dilekçe yazım tekniği açısından hem de karar yazımı açısından mühimdir. Örnek vermek gerekirse “delil yetersizliği” ifadesi mevzuatta bulunmazken “suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması” ifadesi doğrudan CMK md. 223/2-b hükmünde yer almaktadır. Bu haliyle bir gerekçeli kararda ya da dilekçede “delil yetersizliği” ifadesinin kullanımı eleştiri konusu olmaktadır. Nitekim HSK Müfettiş Tavsiyelerinde sıklıkla mevzuatla uyumlu terminolojinin tercih edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.</p>

<p><strong>V. Netice</strong></p>

<p>Sonuç olarak, “müvekkil” ve “müşteri” kelimeleri arasındaki tercih nihayetinde bir terminoloji meselesi olmakla birlikte, yukarıda açıklanan tarihsel, dilbilimsel ve mesleki nedenlerle avukatlık ilişkisini daha doğru ifade eden “müvekkil” kelimesinin tercih edilmesinin daha doğru olduğu görüşündeyim.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/08/enes-malik-kilic.jpg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/08/enes-malik-kilic.jpg" /></a></p>

<p><strong>Av. Enes Malik KILIÇ</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hukuk-camiasinda-hitap-ve-unvan-kullanimi-uzerine-bazi-gozlemler-i-muvekkil-mi-musteri-mi</guid>
      <pubDate>Sun, 16 Aug 2026 17:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/terazi/avukat-mu-erk.jpg" type="image/jpeg" length="46491"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[SÜREÇ KANUNU 'AF' OLARAK DEĞERLENDİRİLEBİLİR Mİ?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/surec-kanunu-af-olarak-degerlendirilebilir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/surec-kanunu-af-olarak-degerlendirilebilir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Süreç Kanununun Hukuki Niteliği]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>1) ​Cezanın Ertelenmesi ile ‘Affın’ farkları; süreç kanunu açısından inceleme</strong></p>

<p>İlk olarak süreç kanununun hukuki niteliği değerlendirilmelidir. <a href="https://www.hukukihaber.net/cerceve-yasa-resmi-gazetede-yayimlandi" rel="dofollow">Süreç kanunu</a>nun lafzı incelendiğinde kanunun, cezanın ertelenmesi (TCK m.51) müessesesi üzerine inşa edildiği görülmektedir. Şu kadar ki, söz konusu kanun, TCK m. 51’in özel görünüş biçimine benzemektedir. Sonraki kanun öncekini ilga eder ilkesi (<i>lex posterior derogat legi priori</i>) gereği TCK’deki düzenleme ile süreç kanunu arasında birçok farklılık bulunması, kanun koyucunun erteleme müessesine yeni bir bakış açısı getirdiğini ortaya koyar. Kaldı ki eldeki kanun, eski ceza kanunlarını ilga da etmemiş, eski rejimlere göre özel konumda olan yeni bir infaz rejimi yaratmıştır. Bu durumda eski rejimleri lex generalis (genel hüküm), yeni rejimi ise lex specialis (özel hüküm) olarak düşünmek daha isabetlidir. Bu sebeple kimi hususlar tabi ki aynıdır örneğin cezaların belirli süreler için ertelenmesi, verilen cezanın erteleme süresi sonunda infaz edilmiş sayılması, kişinin erteleme süresi içerisinde başka bir suç işlememe yükümlülüğü (süreç kanununda ‘terör’ suçu olarak belirtilmiştir) süreç kanunundaki ‘erteleme’ müessesinin TCK m. 51 anlamında bir erteleme olduğunu ortaya koyar.</p>

<p>Süreç kanununun niteliğini bu sebeple ‘af’ olarak nitelendirmek birçok açıdan hatalıdır. Şöyle ki;</p>

<p>Erteleme süresi içerisinde kişi suç işleyemez. Yeni suçun işlenmesi halinde hem ertelenen cezanın ertelemesi ortadan kalkar hem de son işlenen suç için ayrı bir dava açılır (TCK m.51/7, süreç kanunu m.5/2, 6/4). Hal böyle olunca kişi hem eski hem yeni suçundan yani iki farklı suçtan cezalandırmaya tabi tutulur. Eğer bu kanun bir ‘af’ kanunu olsaydı, kişi sadece yeni işlediği suç için cezalandırılırdı. Genel af halinde ise kişinin yeni suçu tekerrüre dahi esas alınamazdı çünkü genel af ile ‘<i>hükmolunan cezalar bütün neticeleri ile birlikte ortadan kalkar</i>.’( TCK m.65/1).</p>

<p>Yukarıdaki iddiaya cevap olarak ise süreç kanununun bir ‘koşullu af’ olduğu öne sürülmüştür. AYM’ye göre af, koşullu yapılabilir. Mahkemeye göre <i>‘Anayasa koyucu, Anayasa’nın 87. maddesinde TBMM’nin genel ve özel af ilânına karar verme yetkisini bu af türlerinin koşullu veya koşulsuz olması yönünden sınırlandırmamıştır. Bu itibarla TBMM’nin aftan yararlanmayı koşula bağlamasının önünde anayasal bir engel bulunmamaktadır.’ </i><strong><a href="http://www.hukukihaber.net/aymnin-202044-e-202041-k-sayili-karari" rel="dofollow">(AYM, E.2020/44, K.2020/41, 17/7/2020, § 21)</a></strong></p>

<p>Özel af içinse mahkeme başka bir içtihadında ‘<i>müebbet ağır hapis cezasına veya şahsi hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum edilenlerin ya da aldıkları ceza herhangi bir nedenle şahsi hürriyeti bağlayıcı cezaya dönüştürülenlerin tabi oldukları infaz hükümlerine göre çekmeleri gereken toplam cezalarından on yıllık indirim öngörülmesi, ikinci paragrafında da, birinci paragraf hükümlerine göre çekmeleri gereken toplam cezalarından on yıllık indirim yapıldıktan sonra ceza süresi dolmuş olanların <u>belirli bir süre suç işlememe (bozucu infisahi) koşuluna</u> <u>bağlanması, getirilen düzenlemenin toplu ve şartlı özel af niteliğinde olduğunu</u> <u>göstermektedir.</u></i><u>’</u>şeklinde belirtmiştir. <strong><a href="http://www.hukukihaber.net/aymnin-200299-e-200251-k-sayili-karari" rel="dofollow">(AYM, E.2002/99, K.2002/51, 28/5/2002)</a></strong></p>

<p>Burada ayırt edilmesi gereken iki husus vardır. Süreç kanunu, hiçbir cezadan ‘indirim’ veya cezanın infazını tamamen ortadan kaldırma gibi bir düzenleme içermemektedir. Yeni kanuna göre yapılan, kişinin aldığı cezaya bakılmadan<sup>1</sup>, salt suç tipi üzerinden bir değerlendirme ile ‘erteleme’ kararı vermektir. Hangi suçun kaç yıl ile cezasının indirildiği veya hangi suçun infazının tamamen ‘ortadan kalktığına’ dair hiçbir hüküm yoktur. Diğer husus ise verilen örnekte kişinin cezası infaz edilmiş de ‘sayılmamaktadır’, infaz süresi kanun ile 'indirilmektedir’, kişi zaten kalan cezasının infazını ‘tamamladığı’ için tahliye olmuştur. Eldeki kanunda ise hükümlüler, öngörülen erteleme süresinin sonunda cezalarını ‘infaz etmiş’ sayılırlar (m. 6/4). Dolayısıyla cezayı 'infaz etmiş olma' hali AYM kararındaki kanunda<sup>2</sup> en başta, süreç kanununda ise en sondadır. İlkindeki denetim süresi ise sadece kişinin iyi halli kalması için bir caydırma aracıdır.</p>

<p>Anayasa mahkemesi verilen ilk kararında bu tür düzenlemelerde asıl dikkat edilmesi gereken hususun kanunun neyi değiştirdiğini, hedef aldığını vurgulamıştır. Mahkemeye göre ‘<i>Her ne şekilde adlandırılmış olursa olsun cezanın infazıyla bağlantılı bir düzenlemenin özel af niteliğinde olup olmadığı konusunda tespit edilmesi gereken temel husus <u>düzenlemenin</u> <u>gerçekte cezanın kendisini mi etkilediği yoksa cezanın infaz şeklini mi belirlediğidir</u>. Buna göre eğer düzenleme suç ve cezanın kapsamına ilişkin olarak cezanın ortadan kaldırılmasını, azaltılmasını veya türünü değiştirmek suretiyle hafifletilmesini öngörüyorsa bunun bir özel af düzenlemesi, suç ve cezanın kapsamına yönelik olmayıp sadece cezanın infaz şeklini düzenlemeye yönelik ise bunun bir infaz düzenlemesi olduğu söylenebilir</i>.<strong><a href="http://www.hukukihaber.net/aymnin-202044-e-202041-k-sayili-karari" rel="dofollow"> (AYM, E.2020/44, K.2020/41, 17/7/2020, § 24)</a></strong></p>

<p>Mahkemeye göre cezanın ‘kendisinin’ etkilendiği durumlar özel af olarak görülebilir. Süreç kanunu ise hiçbir cezanın ‘kendisini’ etkilememektedir, sadece cezanın infaz biçimini ele almaktadır. Cezaların ertelenmesi, kişinin cezasının hafifletilmediği, indirilmediğini veya ortadan kaldırılmadığını anlamına gelir. Gerçekleşen hukuki işlem sadece, cezaya dokunmaksızın, hükümlülerin infazının ertelenmesidir. Bu sebeple bu kanuna özel af demek isabetli değildir.</p>

<p><strong>2) ​Memnu hakların iadesi sorunu</strong></p>

<p><strong>A) ​Adli sicil kanunu ile süreç kanunu arasındaki farklar</strong></p>

<p>Adli sicil kanununda memnu hakların iadesi için oldukça farklı bir sistem öngörülmüş, süreç kanununda ise daha hızlı fakat kendine özgün bir yol belirlenmiş. Adli sicil kanuna göre özel affa uğramış bir kişi örneğin 10 sene hapis cezasına çarptırılmışsa, memnu hakların iadesi talebinde bulunabilmesi için hükmün kesinleştiği tarihten itibaren 13 sene geçmiş olması gereklidir (5352 13/A-2) Bu hesapla 2020 yılında hüküm giymiş bir kişi ancak 2033 yılında memnu hakların iadesi talebinde bulunabilir. Süreç kanununa göre ise kişinin serbest bırakıldığı tarih esas alınıp üstüne süre eklenmesi ile başvuru tarihi bulunur. Verilen örnekte kişi 2026 yılında serbest bırakılırsa üzerine 2 yıl daha eklenecek ve 2028’de memnu hakların iadesi yolu açılacaktır (m.7/4-b). Verilen örnekte kişi ‘özel af’ için öngörülen sürenin 5 sene öncesinde memnu haklarını kazanabilecektir. Fakat asıl fark süreler değildir, zamanlamadır. ‘Özel af’ ile serbest kalan bir kişi, ne zaman serbest bırakıldığına bakılmaksızın cezasının infazının bittiği yıla 3 sene daha ekleyip bir başvuruda bulunması gerekecektir. Yani cezasının yılı dolmadan kişi başvuruda bulunamayacaktır. Süreç kanununda ise gösterildiği üzere kişinin cezasının dolduğu yıl geçmeden yıllar önce bile memnu hakların iadesi yoluna kavuşabilir.</p>

<p>Bir başka fark ise Adli sicil kanununa göre memnu hakların geri verilmesi için, hükümlünün veya vekilinin talebi üzerine, hükmü veren mahkemenin veya hükümlünün ikametgâhının bulunduğu yerdeki aynı derecedeki mahkemenin karar vermesi gerekir (m.13/A-3) iken süreç kanununda görevli merci infaz hakimliğidir (m. 7/4-b). Dolayısıyla memnu hakların iadesine adli sicil kanununa göre yeri geldiğinde asliye ve ağır ceza mahkemeleri bakacak iken süreç kanununda görevli hakimlik infaz hakimliğidir. Kaldı ki adli sicil kanununda başvurucu, memnu hakların sahibi iken süreç kanununda başvurucu ‘kurul’dur.</p>

<p>Hakimlerin karar vermede uygulayacağı usuller de iki kanunda farklıdır. Adli sicil kanununa göre ‘Kişinin bu süre zarfında yeni bir suç işlememiş olması ve hayatını iyi halli olarak sürdürdüğü hususunda mahkemede bir kanaat oluşması’ gerekir (13/A-1,b). Süreç kanununda ise tartışmalı şekilde hakimin hangi kriterlere göre karar vereceği belirtilmemiştir. Bu eksiklik ciddi bir sorun olarak eleştirilebilse de süreç kanununun, özel affın sonucu uygulanacak adli sicil kanunu ile hukuki gerçekliğinin aynı olmadığını tekrar ortaya koymuştur.</p>

<p>Bunca esaslı fark, süreç kanunu ile özel af sonucu uygulanan adli sicil kanunun birbirine benzemez iki ayrı sistem kurduğunu gösterir. Biri diğerinin özel hükmü değildir çünkü ortada geri verilenin memnu haklar olması haricinde hiçbir benzerlik yoktur. Hesaplama sistemleri farklıdır ve görevli mahkemeler de farklıdır. Başvuru usulü farklıdır, yargılamada uygulanacak kriterler farklıdır. Dolayısıyla bu açıdan dahi süreç kanununu ‘af’ kanunu olarak nitelendirmek isabetli değildir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>B) ​Memnu hakların iadesinin ‘Af’ müessesi ve Süreç kanunu ile ilişkisi</strong></p>

<p>Memnu hakların iadesinin etkisini, süreç kanununda iki şekilde ele almak gerekmektedir. İlk olarak genel affa değinmekte fayda vardır. Genel affın en önemli ayırt edici özelliği af sonucu, hükmolunan cezaların bütün neticeleri ile birlikte ortadan kalkmasıdır. Bu, kişinin adli sicilinin temizlenmesi ve yasaklı tüm haklarına geri kavuşması anlamına gelir. Süreç kanununda ise kanundan faydalanan kişilerin bahsedilen hukuki statüye kavuşacakları garanti edilmemiştir. Kanuna göre infaz hakimliği, hakların iadesi konusunda karar verir. Dolayısıyla kişinin memnu haklarına kavuşacağı garanti altında değildir. Bu kanun ile tahliye edilen fakat gerekli başvuruya rağmen memnu hakları iade edilmeyen bir kişinin durumunda bu kanunu genel af olarak nitelemek hukuki açıdan garabettir. Kanuna göre bu senaryo elbette ki mümkündür. Kaldı ki tek sorun memnu hakların iadesi de değildir. Adli sicil kaydının silinerek hükmün arşive kaldırılacağına dair süreç kanununda hiçbir ibare yoktur. Oysa genel af halinde kişinin adli sicil kaydı silinmelidir.<sup>3</sup> Eldeki kanuna göre ise bu gerçekleşmeyecektir. Tüm bu nedenlerden ötürü hükmolunan cezanın bütün neticelerinin ortadan kalktığı iddia edilemez.</p>

<p>Peki özel af için ne denilebilir? Özel af halinde ‘<i>Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak yoksunlukları, özel affa rağmen etkisini devam ettirir.‘ </i>( TCK m.65/3). Dolayısıyla yukarıdaki örnekte kişi memnu haklarını geri alamayan kişi bu açıdan özel affın bu şartını taşımış gibi gözükebilir. Peki diğer ihtimal gerçekleştiğinde yani tahliye olan kişi memnu haklarını geri aldığında ne olacaktır? Özel affa göre bu kişinin hak yoksunlukları devam etmesi gereklidir fakat kişi bu hakları geri alabilmiştir. Bu sefer de yukarıdaki örneğin tersine çevrildiği durumda kanun özel af olarak nitelendirilemez.</p>

<p><strong>3) Devlet cezalandırma yetkisinden vazgeçmemektedir</strong></p>

<p>Taslak metnin 3/1 maddesine göre <i>‘Erteleme süresi içinde dava zamanaşımı işlemez’. </i>Aynı zamanda ‘<i>Bu suçlarla ilgili dosya ve suçun ispatına yarayan deliller, erteleme kararının verildiği tarihten itibaren erteleme süresince muhafaza edilir.</i>’ Affedilen ‘suçların’ delilleri neden muhafaza edilmeye devam edilir? Kanuna göre 10 yıla varan erteleme süresi içerisinde, dosyaların tekrar açılması durumunda eldeki deliller sanıklar aleyhine kullanılabilecektir. Kanunun bu tutumuna bile bakılarak mevcut düzenlemeye ‘af’ demek nasıl bir tutarlılıktır? Özellikle ‘genel af’ ile tüm hüküm ve sonuçları kalkmış bir dosyanın delillerinin halen muhafaza edilmesinin mantığını ‘hukukçular’ nasıl izah edecektir?</p>

<p>Davanın affa uğramış olması ise dava zamanaşımını kesen/durduran bir unsur değildir. TCK m.51’de öngörülen erteleme müessesi de esasen dava zamanaşımını kesen/durduran bir düzenleme değildir. Fakat bu kanun TCK m.51’in özel hükmü niteliğinde olduğu için kanun kapsamındaki suçlarda erteleme kararının zamanaşımını durduracağı düzenlenebilir. TCK</p>

<p>m.51 kapsamındaki ertelemenin, kural olarak, iki yıl veya daha az süreli hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde uygulanabildiği de göz önüne alındığında ve azami denetim süresinin 3 yıl olduğu gözetildiğinde, zamanaşımına dair kanun koyucunun bir hüküm getirme ihtiyacı gözetmediği düşünülebilir. Dahası kanun koyucunun bu husus aklına dahi gelmemiş olabilir. Fakat yeni kanunla özel hüküm niteliğindeki erteleme rejimi, müebbet hapis cezalarını dahi kapsadığı için ve aynı zamanda erteleme süresi 10 yılı bulabildiği için zamanaşımını durduran bir hüküm konulmuştur. Dolayısıyla kanunun amacı herhangi bir şekilde ‘suçları’ ‘affa’ uğratmak değil, cezanın infazını ertelemektir.</p>

<p><strong>4) Erteleme Kararını ve Memnu Hakların İadesi Hakkında karar veren Yargıdır, ‘Affı’ çıkaran ise Yasama ve Yürütmedir.</strong></p>

<p>Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise genel ve özel af ilanına karar vermek meclisin görevidir (Any m.87). CB’de özel affa karar verebilir (Any. m.104). Af, yürütme ve yasamanın verdiği bir karar iken eldeki kanuna göre karar yargı eliyle verilir. Affın yargısal sonuçlar doğurmasına rağmen bir yargı işlemi değil, yasama ve yürütme işlemi olduğuna da değinilmiştir.<sup>4</sup> Eldeki kanunda ise erteleme kararını meclis veya CB değil, dosyaya bakan hakim/ savcı veya kesin hüküm halinde infaz hakimi verir (m 3/2, 6/1).</p>

<p>Bu noktada erteleme kararı için yargı mercilerinin takdir yetkisi olmadığı, koşulları oluşursa erteleme kararın verilmesinin zorunlu olduğundan gerektiğinden bahisle asıl işlemin yargı tarafından yapılmadığını iddia etmek de isabetli değildir. Örnek olarak Ceza soruşturmalarında savcılıkların soruşturma yükümlülüklerinin bulunması ( CMK m.160) veya ceza hukukunda düzenlenen suçların birçoğunda devlet için cezalandırma zorunluluğunun bulunması durumlarında da yargı makamlarının takdir yetkisi yoktur. Ceza ve Muhakeme kanunu özellikle devletin cezalandırma yükümlülüğünden kaçamaması için söz konusu kanunlara amir hükümler yerleştirmiştir. O halde elinde yeterli delil bulunan bir cumhuriyet savcısının iddianame düzenleyip mahkemeye sunması ve mahkemenin de gerekli kovuşturmayı yürütmesi halinde ortada bir yargısal işlem yoktur, bu bir yasama işlemidir denilebilir mi ?</p>

<p>Süreç kanunu da buna benzer bir düzenlemedir, erteleme kararı verilmesi noktasında yargı makamlarının ‘takdiri’ olmasa da dosyadaki koşulların varlığını değerlendiren ve kararı veren yargı makamlarıdır. En önemlisi ise ‘eksik’ görülen takdir yetkisi zaten memnu hakların iadesi usulünde mevcuttur. Kanunun lafzında infaz hakiminin talep halinde kesin olarak olumlu karar vermesini gerektiren hiçbir ibare yoktur; anlaşıldığı kadarıyla infaz hakimi kendi takdiri ile bir sonuca ulaşacaktır. Memnu hakların iade edilmediği durumda bunun bir genel af, iade edildiği durumda ise bunun bir özel af olmayacağı ise izah edilmiştir.</p>

<p><strong>5) ​‘Düşme’ veya ‘KYOK’kararı bir af düzenlemesinin sonucu mudur ?</strong></p>

<p>Kanunun 5/2. Maddesine göre derdest dosyalarda ‘<i>Belirtilen süre suç işlenmeksizin geçirildiği takdirde kovuşturma yapılmasına yer olmadığı veya düşme karan verilir</i>’.</p>

<p>Düşme kararı genel af halinde verilir. Özel af halinde verilmez. Fakat burada ayırt edici husus her düşme kararı verilen dosyanın affa uğrayıp uğramadığıdır. Bu noktada HAGB rejimi önemli bir örnek teşkil eder. 5271 sayılı kanunun 231/10. Maddesine göre <i>‘Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir.’ </i>Mantık açısından süreç kanunu ile HAGB rejimi arasında benzerlikler vardır. İlkinde ‘erteleme’ ikincisinde ise ‘denetim’ süresi öngörülmüştür fakat kovuşturma evresindeki bir dosyanın sonucu her iki kanuna göre ‘düşme’ olacaktır. Dolayısıyla bu kanunu HAGB rejimine benzetmek, ‘affa’ benzetmekten daha isabetli görünmektedir.</p>

<p>Soruşturma aşamasında ise aslında CMK 171/2,3 maddeler zaten kamu davasının ertelenmesi rejimini düzenlemiştir. <a href="https://www.hukukihaber.net/cerceve-yasa-resmi-gazetede-yayimlandi" rel="dofollow">Süreç kanunu</a> ile CMK’de düzenlenen teknik detaylar elbetteki farklıdır fakat izah edildiği üzere yeni kanun, eski kanunun özel hükmüdür. Aynı maddenin 4. fıkrasına göre ‘<i>Erteleme süresi içinde kasıtlı bir suç işlenmediği takdirde, kovuşturmaya yer olmadığına karar verilir. Erteleme süresi içinde kasıtlı bir suç işlenmesi halinde kamu davası açılır. Erteleme süresince zamanaşımı işlemez.’ </i>Görüleceği üzere süreç kanunu ile hali hazırdaki CMK maddeleri zaten ortak/ paralel hükümler içermektedir. Süreç kanununda da erteleme süresi içerisinde dava zamanaşımı işlemez (m. 3/1), tekrar ‘terör’ suçu işlenmesi halinde kamu davası açılır (m. 5/2).</p>

<p>Sonuç olarak süreç kanununu bir ‘af’ yasası olduğunu iddia edenler şu sorulara cevap vermelidir; HAGB rejimi aynı gerekçe ile neden bir ‘af’ rejimi değildir? Cezanın ve soruşturmanın ertelenmesi rejimleri neden ‘af’ düzenlemeleri sayılmazlar? Kişinin hapse girmemesi ve bunun sonucunda cezasının infaz edilmiş sayılması veya dava hakkında düşme kararı verilmesi veya KYOK verilmesi bir ‘af’ ise CMK ve TCK sistemlerindeki diğer düzenlemeleri 'Af'tan ayıran farklılık nelerdir?</p>

<p>Bir başlangıç olarak tüm eksikliklerine rağmen olumlu gördüğüm bu kanunun ülkemize barışı getirmesi dileğiyle.</p>

<p><strong>Av. Sait Bager MERVAN</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/cerceve-yasa-resmi-gazetede-yayimlandi" rel="dofollow"><strong>&gt;&gt; 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun için <span style="color:#2980b9">TIKLAYINIZ</span></strong></a></p>

<p><span style="color:#999999">-----</span></p>

<p><span style="color:#999999">1 Kişinin mahkum olduğu ceza miktarına sadece erteleme süresini belirlemek için bakılır. Ayrıca kasten öldürme suçu ve 2005 yılından önce işlenen müebbet ve ağırlaştırılmış müebbet cezaları kanun kapsamının dışındadır.</span></p>

<p><span style="color:#999999">2 4616 sayılı kanun.</span></p>

<p><span style="color:#999999">3 5352 sayılı kanun madde 9 /1 ‘Adlî sicildeki bilgiler; d) Genel af, Halinde Adlî Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünce silinerek, arşiv kaydına alınır’</span></p>

<p><span style="color:#999999">4 Fatih Selami Mahmutoğlu and Serra Karadeniz, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler Şerhi (2nd edn, Beta Basım Yayım 2021) sayfa 1528.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/surec-kanunu-af-olarak-degerlendirilebilir-mi</guid>
      <pubDate>Sun, 16 Aug 2026 14:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/terazi/themis-jjdkfa1aa.jpg" type="image/jpeg" length="83664"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2002/99 E., 2002/51 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-200299-e-200251-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-200299-e-200251-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 28.5.2002 tarihli, 2002/99 esas - 2002/51 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p></p>

<p><strong>Esas Sayısı : 2002/99</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı : 2002/51</strong></p>

<p><strong>Karar Günü : 28.5.2002</strong></p>

<p><strong>Resmi gazete tarih/sayı:6.11.2002-24928</strong></p>

<p></p>

<p><strong>İPTAL DAVASINI AÇAN : </strong>Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER</p>

<p><strong>İPTAL DAVASININ KONUSU: </strong>21.05.2002 günlü, 4758 sayılı "23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun"un 1. maddesiyle yeniden düzenlenen 4616 sayılı Yasa'nın 1. maddesinin 2. bendinin, Anayasa'nın 87. maddesine aykırılığı savıyla iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemidir.</p>

<p><strong>II- YASA METİNLERİ</strong></p>

<p><strong>A- İptali İstenilen Yasa Kuralı</strong></p>

<p>4758 sayılı "23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun"un 1. maddesiyle yeniden düzenlenen 4616 sayılı Yasa'nın 1. maddesinin dava konusu 2. bendi şöyledir:</p>

<p>"2. Müebbet ağır hapis cezasına hükümlü olanların veya şahsî hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm edilenlerin ya da aldıkları ceza herhangi bir nedenle şahsî hürriyeti bağlayıcı cezaya dönüştürülenlerin tâbi oldukları infaz hükümlerine göre çekmeleri gereken toplam cezalarından on yıl indirilir. İndirim, verilen her bir ceza için ayrı ayrı değil, toplam ceza üzerinden bir defaya mahsus yapılır. Ancak bir kişinin muhtelif suçlarından dolayı cezaları ayrı ayrı tarihlerde verilmiş olsa bile, bu cezaların toplamı üzerinden yapılacak indirim on yılı geçemez.</p>

<p>Birinci paragraf hükümlerine göre çekmeleri gereken toplam cezalarından on yıllık indirim yapıldıktan sonra ceza süresi dolmuş olanlar, iyi halli olup olmadıklarına bakılmaksızın ve istemleri olmaksızın derhal; toplam cezaları on yıldan fazla olanlar kalan cezalarını çektikten sonra şartla salıverilirler."</p>

<p><strong>B- Dayanılan Anayasa Kuralı</strong></p>

<p>İptal isteminde dayanılan Anayasa kuralı şöyledir:</p>

<p><strong>"MADDE 87.-</strong> (Değişiklik : 03.10.2001 - 4709/28 md.) Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek; Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi<strong> </strong>vermek; bütçe ve kesinhesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilânına karar vermek; milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak,Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilânına, mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek ve Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmektir."</p>

<p><strong>III- İLK İNCELEME</strong></p>

<p>Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün 8. maddesi gereğince Mustafa BUMİN, Haşim KILIÇ, Samia AKBULUT, Yalçın ACARGÜN, Sacit ADALI, Nurettin TURAN, Fulya KANTARCIOĞLU, Ertuğrul ERSOY, Tülay TUĞCU, Ahmet AKYALÇIN ve Enis TUNGA'nın katılımlarıyla 28.5.2002 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından, işin esasının incelenmesine, oybirliğiyle karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV- ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p>Dava dilekçesi ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, iptali istenilen yasa kuralı, dayanılan Anayasa kuralı ve bunların gerekçeleriyle diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p>Dava dilekçesinde, Anayasa Mahkemesi tarafından kimi kuralları iptal edilen 4616 sayılı Yasa ile dava konusu 4758 sayılı Yasa'nın isimlerinde "af" sözcüğüne yer verilmediği, ancak hukuksal metinlerin niteliklerinin belirlenmesinde adlarına değil içeriklerine bakılarak değerlendirme yapılması gerektiği, nitekim Anayasa Mahkemesi'nin 4616 sayılı Yasa'yla ilgili kararında da yasanın adı değil içeriği üzerinde durularak, 4616 sayılı Yasa'nın 1. maddesinin 2. bendindeki düzenlemenin, bağlı oldukları infaz kurallarına göre çekmeleri gereken toplam cezalarından ya da toplam hükümlülük sürelerinden on yıllık indirim yapıldıktan sonra ceza süresi ya da hükümlülük süresi dolmuş olanlar yönünden "toplu özel af" niteliğinde bulunduğunun açıkça vurgulandığı, 4616 sayılı Yasa'nın 1.maddesinin 2. bendi ile bu bendin 4758 sayılı Yasa ile yeniden düzenlenen metni arasında öz yönünden bir fark olmadığı, her iki düzenlemede de ceza ya da cezalardan on yıllık indirim öngörüldüğü, aralarındaki farkın on yıllık indirimin "toplam cezadan ya da hükümlülük süresinden " mi,yoksa "infaz kurallarına göre çekilmesi gereken süreden" mi yapılacağına ilişkin olduğu, bu durum, her iki düzenlemenin nitelikleri yönünden aralarında fark bulunmadığını gösterdiğinden, infaz hükümlerine göre çekilmesi gereken toplam cezadan on yıllık indirim yapılmasının "toplu özel af" olarak nitelendirilmesi gerektiği, Anayasa'nın 153. maddesinin son fıkrasında belirtilen Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ilkesinin, Anayasa Mahkemesi'nin çeşitli kararlarında vurgulandığı gibi, yalnız hüküm fıkrasını değil, gerekçesini de kapsadığı, "toplu özel af" niteliğindeki bir düzenlemenin Anayasa'nın değişik 87. maddesi uyarınca üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunun oyu ile kabul edilmesinin zorunlu bulunduğu, bu nedenle, 174 oyla kabul edilen dava konusu kuralın Anayasa'nın 87. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmektedir.</p>

<p>Anayasa'da, yasalaşma süreci özel usullere bağlanmış olan yasama işlemlerinin başka isimler altında ve farklı yöntemler uygulanarak oluşturulması durumunda, Anayasa koyucunun iradesinin tam anlamıyla etkili ve egemen kılınabilmesi için bu işlemlerin anayasal denetimlerinin gerçek nitelik ve içerikleri gözetilerek yapılması gerekir.</p>

<p>4616 sayılı "23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun"un 1. maddesinin bir bölümünün Mahkememizin 18.7.2001 günlü, Esas 2001/4, Karar 2001/332 sayılı kararıyla iptal edilmesi üzerine bu maddenin yeniden düzenlenen dava konusu 2. bendine göre, tâbi oldukları infaz hükümlerine göre çekmeleri gereken toplam cezaları esas alınmak suretiyle, müebbet ağır hapis cezasına hükümlü olanların veya şahsî hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm edilenlerin ya da aldıkları ceza herhangi bir nedenle şahsî hürriyeti bağlayıcı cezaya dönüştürülenlerin bu cezalarından on yıl indirilecektir. İndirim, verilen her bir ceza için ayrı ayrı değil, toplam ceza üzerinden bir defaya mahsus yapılacak, bir kişinin muhtelif suçlarından dolayı cezaları ayrı ayrı tarihlerde verilmiş olsa bile, bu cezaların toplamı üzerinden yapılacak indirim on yılı geçemeyecektir. Çekmeleri gereken toplam cezalarından on yıllık indirim yapıldıktan sonra ceza süresi dolmuş olanlar, iyi halli olup olmadıklarına bakılmaksızın ve istemleri olmaksızın derhal, toplam cezaları on yıldan fazla olanlar ise kalan cezalarını çektikten sonra şartla salıverileceklerdir.</p>

<p>Dava konusu kuralla Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı doğrultusunda düzenleme yapılırken, esas alınacak cezanın hangi ceza olduğu belirtilmiş, kimi ifade değişiklikleri dışında iptal kararından önceki bend ile öz yönünden bir farklılık yaratılmamıştır.</p>

<p>Şartla salıvermenin en önemli unsurları, cezanın belirli bir süresinin cezaevinde çekilmiş olması ve hükümlünün bu süre içerisinde iyi hal göstermesidir. Dava konusu 2. bent ile 10 yıla kadar hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum olan hükümlülerin iyi halli olup olmadıklarına bakılmaksızın salıverilmelerine olanak tanınması ise, bu düzenlemenin şartla salıverilme olarak kabulünü engellemektedir.</p>

<p>Türk Ceza Kanunu'nun 98. maddesine göre, cezayı ortadan kaldırma veya azaltma ya da değiştirme özellikleri bulunan "özel af", toplu ve şartlı da olabilmektedir.</p>

<p>2. bendin ilk paragrafında, müebbet ağır hapis cezasına veya şahsi hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum edilenlerin ya da aldıkları ceza herhangi bir nedenle şahsi hürriyeti bağlayıcı cezaya dönüştürülenlerin tabi oldukları infaz hükümlerine göre çekmeleri gereken toplam cezalarından on yıllık indirim öngörülmesi, ikinci paragrafında da, birinci paragraf hükümlerine göre çekmeleri gereken toplam cezalarından on yıllık indirim yapıldıktan sonra ceza süresi dolmuş olanların belirli bir süre suç işlememe (bozucu infisahi) koşuluna bağlanması, getirilen düzenlemenin toplu ve şartlı özel af niteliğinde olduğunu göstermektedir.</p>

<p>4616 sayılı Yasa'nın 1. maddesinin 8. bendinde, Yasa'nın yayımı tarihinden sonra cezaevinin disiplinini bozucu hareketlerinden dolayı disiplin cezası almış olanların, tüzük hükümlerine göre disiplin cezaları kaldırılmadığı sürece 1. madde hükümlerinden yararlanamayacaklarının belirtilmesi nedeniyle bu hükümlülerin cezalarının bir bölümünü cezaevinde geçirmeleri ise uygulama koşulu olduğundan 2. bendin içerdiği düzenlemenin "özel af" niteliğini etkilememektedir.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi'nin 18.7.2001 günlü E: 2001/4, K: 2001/332 sayılı kararıyla 4616 sayılı Yasa'nın 1. maddesinin dava konusu kuralla öz yönünden farklılık içermeyen 2. bendindeki düzenlemenin de toplu ve şartlı özel af olduğu kabul edilmiştir.</p>

<p>Anayasa'nın 3.10.2001 günlü 4709 sayılı Yasa ile değiştirilen 87. maddesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilanına karar vermek Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin görev ve yetkileri arasında sayılmıştır. Buna göre, "af" niteliğindeki yasama işlemlerinin TBMM üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile yasalaşması gerektiği açıktır. Dava konusu kural ise bu oran gözetilmeyerek 174 oyla yasalaşmıştır.</p>

<p>Açıklanan nedenlerle, 4616 sayılı Yasa'nın 1. maddesinin 4758 sayılı Yasa ile yeniden düzenlenen 2. bendi Anayasa'nın 87. maddesine aykırıdır. İptali gerekir.</p>

<p><strong>V- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI</strong></p>

<p>21.12.2000 günlü, 4616 sayılı "23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun"un 1. maddesinin 21.5.2002 günlü, 4758 sayılı Yasa ile yeniden düzenlenen 2. bendinin YÜRÜRLÜĞÜNÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN REDDİNE, Fulya KANTARCIOĞLU ile Enis TUNGA'nın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA, 28.5.2002 gününde karar verildi.</p>

<p><strong>VI- SONUÇ</strong></p>

<p>21.12.2000 günlü, 4616 sayılı "23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun"un 1. maddesinin 21.5.2002 günlü, 4758 sayılı Yasa ile yeniden düzenlenen 2. bendinin Anayasa'ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, 28.5.2002 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="33%">
   <p></p>
   </td>
   <td colspan="2" valign="top" width="33%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="33%">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Başkan</p>

   <p>Mustafa BUMİN</p>
   </td>
   <td colspan="2" valign="top" width="33%">
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Haşim KILIÇ</p>
   </td>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Üye</p>

   <p>Samia AKBULUT</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="33%">
   <p></p>
   </td>
   <td colspan="2" valign="top" width="33%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="33%">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Üye</p>

   <p>Yalçın ACARGÜN</p>
   </td>
   <td colspan="2" valign="top" width="33%">
   <p>Üye</p>

   <p>Sacit ADALI</p>
   </td>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Üye</p>

   <p>Nurettin TURAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="33%">
   <p></p>
   </td>
   <td colspan="2" valign="top" width="33%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="33%">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Üye</p>

   <p>Fulya KANTARCIOĞLU</p>
   </td>
   <td colspan="2" valign="top" width="33%">
   <p>Üye</p>

   <p>Ertuğrul ERSOY</p>
   </td>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Üye</p>

   <p>Tülay TUĞCU</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td colspan="2" valign="top" width="50%">
   <p></p>
   </td>
   <td colspan="2" valign="top" width="50%">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td colspan="2" valign="top" width="50%">
   <p>Üye</p>

   <p>Ahmet AKYALÇIN</p>
   </td>
   <td colspan="2" valign="top" width="50%">
   <p>Üye</p>

   <p>Enis TUNGA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr height="0">
   <td width="236"></td>
   <td width="118"></td>
   <td width="118"></td>
   <td width="236"></td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p>Hukukun üstünlüğü esasına dayanan hukuk devletinde, yargı kararıyla Anayasa'ya aykırılığı saptanarak iptal edilen bir kuralın yürürlüğünü sürdürmesi düşünülemeyeceğinden iptal kararının doğal olarak, verildiği tarihte yürürlüğe girmesi gerekir. Ancak, Anayasa'nın 153. maddesine göre, kanun, kanun hükmünde kararname veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazete'de yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Kararlar gerekçeleri yazıldıktan sonra Resmî Gazete'de yayımlandıklarından, kararın verilmesiyle Resmî Gazete'de yayımlanması farklı tarihlere rastlamaktadır.</p>

<p>İptal kararı ile bunun gerekçesinin yazılarak Resmî Gazete'de yayımlanması arasında geçen zaman içinde, kamu düzenini tehdit veya kamu yararını ihlâl edici nitelikte boşluk doğmasına yol açarak, süre verilmesini zorunlu kılan durumlar dışında, iptal edilen bir kuralın yürürlükte kalmasının, çerçevesi Anayasa ile belirlenmiş hukuk düzenine giderilmesi olanaksız zararlar vereceği açıktır.</p>

<p>Anayasal düzenin en kısa sürede hukuka aykırı kurallardan arındırılması, hukuk devleti sayılmanın gereği olduğundan, giderilmesi olanaksız durum ve zarar doğduğunun kabulü için, verilen iptal kararının somut olarak hak ve özgürlükleri etkilemesi zorunlu değildir. Çünkü, Anayasa'ya aykırılığın sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde subjektif yararların üstünde, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü ilkesini zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun üstünlüğü ilkesinin sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından bu ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol açacağında duraksanamaz.</p>

<p>Açıklanan nedenlerle, sanığın veya hükümlünün yararına olan kuralın geriye yürümesi, bu bağlamda iptal edilse de uygulanmasına devam olunması gibi ceza hukukunun kendine özgü, genel kurallara istisna oluşturan uygulamaları, Anayasa'ya aykırılığı ve bunun neden olduğu giderilmesi olanaksız durum ve zararları ortadan kaldırmayacağından yürürlüğün durdurulması isteminin reddi yolundaki çoğunluk görüşüne katılmıyorum.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="100%">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="100%">
   <p>Üye</p>

   <p>Fulya KANTARCIOĞLU</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>KARŞIOY YAZISI</strong></p>

<p>T.C.K.nun 2. maddesi ışığında, lehe kanun olarak, 4758 sayılı Yasa'nın 23 Nisan 1999 tarihinden önce işlenmiş ve yasa kapsamında bulunan suçlara uygulanabilirliği hukuken mümkün olsa da, iptaline karar verilmesi nedeniyle yürürlüğünün durdurulmayıp, kararın yazılıp Resmî Gazete'de yayımlanıncaya kadar, hukuksal yaşamını sürdürmesine izin verilmesi anlamına gelen, yürürlüğün durdurulmasına ilişkin istemin reddi kararı, iptal kararının nitelik ve içeriğiyle bağdaşmamaktadır.</p>

<p>Erteleme, cezanın ferdileştirilmesi ve şartlı salıverilme ise cezanın infazı aşamasında uygulanacak hukuksal kurumlar olduğuna göre, bu aşamaya gelmemiş yargılama süreci içinde henüz hükmolunmamış veya infazına geçilmemiş ceza yaptırımlarının, yerine getirilmesini engelleyen tasarruflar, adı ne olursa olsun koşullu özel af niteliğindedir.</p>

<p>Yargısal denetime açık ertelemede, kişi lehine olumlu koşulların varlığı, şartlı salıverilmede ise, hükmolunan cezanın öngörülen oranda yerine getirilmesi, koşulu aranırken "iyi halli olup olmadığına" dahi bakılmaksızın bu yasanın uygulanabilirliği bu kabulü doğrulamakta ve pekiştirmektedir.</p>

<p>Hukuken ve fiilen af sonucunu doğurmaya elverişli yasaların çıkarılmasında uyulması zorunlu 3/5 kuralına uyulmaması, bu tasarrufun kanun gücünde ve etkisinde olmadığının, yasalaştığı andan itibaren uygulama ve yaptırım gücünün sakatlığının kabulünü zorunlu kılar.</p>

<p>Soyut norm denetiminde, Anayasa'ya açık aykırılığı saptanan ve iptaline karar verilen bir kural işlemin hükümle birlikte yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmemesi, belli bir süre için de olsa, hukuken sakat bir kuralın yaşamına izin verilmesi anlam ve sonucunu doğurur.</p>

<p>Baskın özelliği tedbir olan, yürürlüğün durdurulması kararlarının, hukuksal yönden bir boşluk doğurmayacak ve bu boşluğun doldurulması için yasama organına süre verilmesinin zorunlu olmadığı durumlarda, iptalle birlikte alınması gerekir düşüncesindeyim.</p>

<p>Giderilmesi güç ya da olanaksız durum ya da zararların doğması veya iptal kararının sonuçsuz kalması koşulları oluşmasa bile, bu önleme başvurulması için Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülen kuralın iptal olasılığının güçlüğünün bile yeterli sayıldığı yolundaki baskın görüş ışığında iptalin gerçekleşmesi realitesinden hareketle, yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi kaçınılmazdır.</p>

<p>Olayımızda, adı ne olursa olsun, gerçekte şartlı özel af niteliğindeki 4758 sayılı Kanun'un, Anayasamızın 87. maddesinde açıklanan koşullara uyulmaksızın kabulü, bu Yasa'nın adeta yok hükmünde değerlendirilmesini hukuken zorunlu kıldığından, iptal kararı alınmasına karşın, yeni bir yapılanmayı ve bu amaçla Yasama Organına süre verilmesini de gerektirmeyen, bu kural işlemin yürürlüğünün durdurulmasına ilişkin istemin reddi yolundaki çoğunluk görüşüne karşıyım.</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="98">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="98">
   <p>Üye</p>

   <p>Enis TUNGA</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-200299-e-200251-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Sun, 16 Aug 2026 14:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/yargi/anayadadl4.jpg" type="image/jpeg" length="68297"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2020/44 E., 2020/41 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202044-e-202041-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202044-e-202041-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 17/7/2020 tarihli, 2020/44 esas - 2020/41 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p></p>

<p><strong>Esas Sayısı:2020/44</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı:2020/41</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi:17/7/2020</strong></p>

<p><strong>R.G. Tarih – Sayı:7/10/2020 - 31267</strong></p>

<p></p>

<p><strong>İPTAL DAVASINI AÇAN: </strong>Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 135 milletvekili</p>

<p><strong>İPTAL DAVASININ KONUSU</strong>: 14/4/2020 tarihli ve 7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;</p>

<p><strong>A.</strong> Tümünün,</p>

<p><strong>B.</strong> Tümünün iptaline karar verilmemesi hâlinde 52. maddesiyle 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un değiştirilen geçici 6. maddesinin,</p>

<p>şekil bakımından Anayasa’nın 87. ve 88. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>I. İPTALİ İSTENEN KANUN</strong></p>

<p>İptali talep edilen Kanun şöyledir:</p>

<p><strong><i>“CEZA VE GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN İNFAZI HAKKINDA KANUN İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN</i></strong></p>

<p><strong><i><u>Kanun No. 7242</u> <u>Kabul Tarihi: 14/4/2020</u></i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 1- 16/5/2001 tarihli ve 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanununun 1 inci maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“Bu Kanun, ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde bulunan hükümlü ve tutuklular hakkında yapılan işlemlere veya bunlarla ilgili faaliyetlere ya da Cumhuriyet savcısının ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazına ilişkin verdiği kararlara yönelik şikâyetleri incelemek ve karara bağlamak, ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazına ilişkin hâkim veya mahkeme tarafından verilmesi gerekli kararları almak, işleri yapmak ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirmek üzere kurulan infaz hâkimliklerine ilişkin hükümleri kapsar.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 2- 4675 sayılı Kanunun 2 nci maddesi başlığıyla birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“İnfaz hâkimliklerinin kuruluşu ve yetkisi</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 2- Bu Kanunla ve diğer kanunlarla verilen görevleri yerine getirmek amacıyla her il merkezi ile bölgelerin coğrafi durumları ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak belirlenen ilçelerde Hâkimler ve Savcılar Kurulunun olumlu görüşü alınarak Adalet Bakanlığınca infaz hâkimliği kurulur.</i></strong></p>

<p><strong><i>İş durumunun gerekli kıldığı yerlerde birden fazla infaz hâkimliği kurulabilir. Bu durumda infaz hâkimlikleri numaralandırılır. Müstakilen infaz hâkimliğine atanan hâkimler, adli yargı adalet komisyonlarınca başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.</i></strong></p>

<p><strong><i>İnfaz hâkimliği bulunduğu il veya ilçenin adı ile anılır.</i></strong></p>

<p><strong><i>İnfaz hâkimliğinin yargı çevresi, kurulduğu il merkezi ve ilçeler ile bunlara adli yönden bağlanan ilçelerin idari sınırlarıdır.</i></strong></p>

<p><strong><i>Ağır ceza mahkemeleri ile büyükşehir belediyesi bulunan illerde, büyükşehir belediyesi sınırları içerisindeki il ve ilçenin adı ile anılan infaz hâkimliğinin yargı çevresi, il veya ilçe sınırlarına bakılmaksızın Adalet Bakanlığının önerisi üzerine Hâkimler ve Savcılar Kurulunca belirlenir.</i></strong></p>

<p><strong><i>Coğrafi durum ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak bir infaz hâkimliğinin kaldırılmasına veya yargı çevresinin değiştirilmesine, Adalet Bakanlığının önerisi üzerine Hâkimler ve Savcılar Kurulunca karar verilir.</i></strong></p>

<p><strong><i>İnfaz hâkimliğinin yetkisi, hükmün infazına ilişkin işlemin yapıldığı yere göre belirlenir.</i></strong></p>

<p><strong><i>Ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde bulunan hükümlü ve tutuklular hakkında idarece yapılan işlemler veya bunlarla ilgili faaliyetlere ilişkin yapılan şikâyetler bakımından işlemin yapıldığı veya faaliyetin gerçekleştiği ceza infaz kurumunun bulunduğu yer infaz hâkimliği yetkilidir.</i></strong></p>

<p><strong><i>İnfaz hâkimliğinde bir yazı işleri müdürü ile yeteri kadar personel bulunur.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 3- 4675 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinde yer alan “Yüksek” ibareleri madde metninden çıkarılmıştır.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 4- 4675 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasına (4) numaralı bendinden sonra gelmek üzere aşağıdaki bentler eklenmiş ve diğer bent numarası buna göre teselsül ettirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“5. Cumhuriyet savcısının ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazına ilişkin verdiği kararlara karşı yapılan şikâyetleri incelemek.</i></strong></p>

<p><strong><i>6. Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazına ilişkin mahsup, ceza zamanaşımı ve hükümlünün ölümü hâllerinde verilecek kararlar da dahil olmak üzere hâkim veya mahkeme tarafından verilmesi gerekli kararları almak ve işleri yapmak.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 5- 4675 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin birinci fıkrasına “ilgili faaliyetlerin” ibaresinden sonra gelmek üzere “ya da Cumhuriyet savcısının ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazına ilişkin verdiği kararların” ibaresi ile “gerekçesiyle bu” ibaresinden sonra gelmek üzere “karar,” ibaresi, dördüncü fıkrasına “başvurulması,” ibaresinden sonra gelmek üzere “verilen kararın,”, “doğması ve” ibaresinden sonra gelmek üzere “karar,” ve “gerçekleşmesi durumunda” ibaresinden sonra gelmek üzere “karar,” ibaresi eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 6- 4675 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinin birinci fıkrasına “kalan bir” ibaresinden sonra gelmek üzere “karar,” ibaresi ve üçüncü fıkrasına “yerinde görürse,” ibaresinden sonra gelmek üzere “verilen kararın veya” ibaresi eklenmiş, dördüncü fıkrasında yer alan “4.4.1929 tarihli ve 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu” ibaresi “4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu” şeklinde, beşinci fıkrası aşağıdaki şekilde ve altıncı fıkrasında yer alan “kurulduğu yer” ibaresi “yargı çevresinde bulunduğu” şeklinde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“İnfaz hâkiminin kararlarına karşı şikâyetçi veya ilgili Cumhuriyet savcısı tarafından, tebliğden itibaren yedi gün içinde Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre itiraz yoluna gidilebilir. Kanunlarda infaz hâkiminin onayına tabi olduğu belirtilen hususlarda da bu hüküm uygulanır.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 7- 4675 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“GEÇİCİ MADDE 2- Bu Kanunun 6 ncı maddesinin beşinci fıkrası ile 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 14 üncü maddesinin beşinci fıkrası, 48 inci maddesinin üçüncü fıkrasının (a) bendi, 105/A ve 110 uncu maddeleri hariç olmak üzere, bu maddeyi ihdas eden Kanunla, İnfaz Hâkimliği Kanunu ve Türk Ceza Kanunu ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda infaz hâkimliğinin kuruluş, görev, yetki ve işleyişine ilişkin yapılan değişiklikler veya infaz hâkimliğine yeni görevler veren düzenlemeler, 1/9/2020 tarihinden itibaren uygulanır. Bu tarihe kadar; mevcut hükümlerin uygulanmasına devam olunur, infaz hâkimliklerine bu maddeyi ihdas eden Kanunla değişiklik yapmak suretiyle verilen görevler bakımından mahkemelerin mevcut görev ve yetkileri devam eder, belirtilen işler bu mahkemelerce sonuçlandırılır ve bu tarihe kadar yapılan şikâyet, başvuru ve talepler bakımından infaz hâkimliğinin görevine girdiğinden dolayı yetkisizlik veya görevsizlik kararı verilemez.</i></strong></p>

<p><strong><i>Bu maddeyi ihdas eden Kanunla infaz hâkimliğinin kuruluş, görev, yetki ve işleyişine ilişkin yapılan değişiklikler nedeniyle olağan veya olağanüstü kanun yolu incelemesinde bozma kararı verilemez.</i></strong></p>

<p><strong><i>Bu maddeyi ihdas eden Kanunla yapılan değişikliklerin uygulanacağı tarihe kadar, iş ve kadro durumu dikkate alınarak, 2 nci maddenin değiştirilen hükümlerine göre infaz hâkimlikleri kurulur ve faaliyete geçirilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 8- 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 50 nci maddesinin altıncı fıkrasında yer alan “hükmü veren mahkeme” ibaresi “infaz hâkimliği” ve yedinci fıkrasında yer alan “hükmü veren mahkemece” ibaresi “infaz hâkimliğince” şeklinde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 9- 5237 sayılı Kanunun 51 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “hakim” ibaresi “infaz hâkimi”, beşinci fıkrasında yer alan “hakime” ibaresi “infaz hâkimine” ve yedinci fıkrasında yer alan “hakimin” ibaresi “infaz hâkiminin” şeklinde değiştirilmiş ve yedinci fıkrasına “çektirilmesine” ibaresinden sonra gelmek üzere “infaz hâkimliğince” ibaresi eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 10- 5237 sayılı Kanunun 53 üncü maddesinin üçüncü fıkrasının birinci cümlesine “ertelenen veya” ibaresinden sonra gelmek üzere “denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezası infaz edilen ya da” ibaresi ve ikinci cümlesine “cezası ertelenen” ibaresinden sonra gelmek üzere “veya denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezası infaz edilen ya da koşullu salıverilen” ibaresi eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 11- 5237 sayılı Kanunun 86 ncı maddesinin üçüncü fıkrasına aşağıdaki bent ve “oranında” ibaresinden sonra gelmek üzere “, (f) bendi bakımından ise bir kat” ibaresi eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“f) Canavarca hisle,”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 12- 5237 sayılı Kanunun 87 nci maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan “onaltı” ibaresi “onsekiz” şeklinde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 13- 5237 sayılı Kanunun 220 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “iki yıldan altı yıla” ibaresi “dört yıldan sekiz yıla” ve ikinci fıkrasında yer alan “bir yıldan üç yıla” ibaresi “iki yıldan dört yıla” şeklinde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 14- 5237 sayılı Kanunun 241 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “beş yıla kadar hapis ve” ibaresi “altı yıla kadar hapis ve beşyüz günden” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“(2) Suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde verilecek ceza bir kat artırılır.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 15- 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 109 uncu maddesinin mülga dördüncü fıkrası aşağıdaki şekilde yeniden düzenlenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“(4) Maruz kaldığı ağır bir hastalık veya engellilik nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremediği 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 16 ncı maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca tespit edilen şüpheli ile gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş bulunan kadın şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verilebilir. Hakkında mahkûmiyet hükmü verilmiş ve bu hükümle ilgili olarak istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulmuş olması hâlinde, UYAP kayıtlarını incelemek suretiyle hükmü veren ilk derece mahkemesi de adlî kontrol kararı verebilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 16- 5271 sayılı Kanunun 112 nci maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“Hakkında mahkûmiyet hükmü verilmiş ve bu hükümle ilgili olarak istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulmuş olması hâlinde, UYAP kayıtlarını incelemek suretiyle hükmü veren ilk derece mahkemesi de tutuklama kararı verebilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 17- 5271 sayılı Kanunun 272 nci maddesinin üçüncü fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“Bu suretle verilen hükümler tekerrüre esas olmaz.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 18- 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 14 üncü maddesinin ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“(2) Aşağıdaki hâllerde hükümlüler hakkında verilen cezalar doğrudan açık ceza infaz kurumlarında yerine getirilir:</i></strong></p>

<p><strong><i>a) Terör suçları, örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçları ile örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlar ve cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan mahkûm olanlar ile ikinci defa mükerrir olanlar ve koşullu salıverilme kararının geri alınması nedeniyle cezası aynen infaz edilenler hariç olmak üzere, kasıtlı suçlardan toplam üç yıl veya daha az hapis cezasına mahkûm olanlar.</i></strong></p>

<p><strong><i>b) Taksirli suçlardan toplam beş yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm olanlar.</i></strong></p>

<p><strong><i>c) Adlî para cezası infaz sürecinde hapis cezasına çevrilenler.</i></strong></p>

<p><strong><i>d) 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu gereğince tazyik hapsine tabi tutulanlar.</i></strong></p>

<p><strong><i>(3) Hükümlülerin kapalı ceza infaz kurumundan açık ceza infaz kurumuna ayrılmalarına 89 uncu madde uyarınca yapılan değerlendirme sonucunda karar verilir.</i></strong></p>

<p><strong><i>(4) Toplam on yıl ve daha fazla hapis cezasına mahkûm olanlar ile terör suçları, örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçları, örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlar, kasten öldürme suçları, cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar ve uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarından mahkûm olanların kapalı ceza infaz kurumundan açık ceza infaz kurumuna ayrılmalarına ilişkin idare ve gözlem kurulu kararları, infaz hâkiminin onayından sonra uygulanır.”</i></strong></p>

<p><strong><i>“(5) Doğrudan açık ceza infaz kurumuna alınanlar dahil olmak üzere bu kurumlarda bulunan hükümlülerden;</i></strong></p>

<p><strong><i>a) Firar edenler veya başka bir fiilden dolayı haklarında tutuklama kararı verilenler idare ve gözlem kurulu kararıyla,</i></strong></p>

<p><strong><i>b) Kınamadan başka bir disiplin cezası alıp, bu cezası kesinleşmiş olanlar veya asayiş ve düzenin sağlanması amacıyla disiplin cezası kesinleşmemiş olsa bile eylemi kurum düzeni ya da kişi güvenliği bakımından tehlike oluşturanlar idare ve gözlem kurulu kararıyla,</i></strong></p>

<p><strong><i>c) Açık ceza infaz kurumu şartlarına veya çalışma koşullarına uyum sağlayamayacakları saptananlar idare ve gözlem kurulunun kararı ve infaz hâkiminin onayıyla,</i></strong></p>

<p><strong><i>kapalı ceza infaz kurumlarına gönderilirler.</i></strong></p>

<p><strong><i>(6) Hükümlülerin, suç ve ceza türlerine göre, açık ceza infaz kurumlarına ayrılıp ayrılmamalarına, açık ceza infaz kurumlarında geçirecekleri sürelere, kapalı ceza infaz kurumlarına gönderilmelerine, doğrudan açık ceza infaz kurumlarına alınmalarına, doğrudan açık ceza infaz kurumlarına alınanların kapalı ceza infaz kurumlarına gönderilmelerine ve diğer hususlara ilişkin usul ve esaslar yönetmelikte gösterilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 19- 5275 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinin dördüncü fıkrasının birinci cümlesine “itibaren” ibaresinden sonra gelmek üzere “bir yıl” ibaresi eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 20- 5275 sayılı Kanunun 17 nci maddesinin dördüncü fıkrasına “gelmesi veya” ibaresinden sonra gelmek üzere “hükümlünün eş veya çocuklarının sürekli hastalık veya malullükleri nedeniyle bakıma muhtaç olmaları ya da” ibaresi eklenmiş ve fıkrada yer alan “altı ayı” ibaresi “bir yılı” şeklinde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 21- 5275 sayılı Kanunun 19 uncu maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“(4) Hakkında yakalama emri çıkarılan hükümlünün yakalanabilmesi amacıyla gerektiğinde konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda arama yapılabilmesi bakımından Ceza Muhakemesi Kanununun 119 uncu maddesi hükümleri uygulanır. Hâkim tarafından verilecek arama kararları sulh ceza hâkimi tarafından verilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 22- 5275 sayılı Kanunun 30 uncu maddesine dördüncü fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiş ve diğer fıkra buna göre teselsül ettirilmiş, maddenin mevcut beşinci fıkrasına “esasları” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile beşinci fıkra kapsamında çalıştırılacak hükümlülere uygulanmayacak kısıtlayıcı hükümler” ibaresi eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“(5) Açık ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlüler, ceza infaz kurumu görevlilerinin denetiminde, kamu kurum ve kuruluşlarının iş alanlarında, geceleyin bu kurum ve kuruluşlar tarafından barındırılmak suretiyle çalıştırılabilirler. Bu şekilde çalıştırılan süre, azami süre sınırına bakılmaksızın 105/A maddesi uyarınca denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle infaz edilecek süreye ilave edilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 23- 5275 sayılı Kanunun 37 nci maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“Hükümlünün duruşma, sağlık, eğitim ve çalışma gibi nedenlerle geçici olarak kurum dışında bulunduğu yerler de bu fıkranın uygulanması bakımından kurum olarak kabul edilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 24- 5275 sayılı Kanunun 42 nci maddesinin ikinci fıkrasına aşağıdaki bent eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“f) Kurum idaresine bildirilen telefon numarası aracılığıyla ya da teknik müdahale ile başka bir hatta yönlendirme yapmak suretiyle görüşme hakkı olmayan kişilerle görüşmek.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 25- 5275 sayılı Kanunun 44 üncü maddesinin ikinci fıkrasına aşağıdaki bent eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“n) Kuruma alkol sokmak, kurumda alkol bulundurmak veya kullanmak.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 26- 5275 sayılı Kanunun 46 ncı maddesinin üçüncü fıkrasının (d) bendine “temizliğini” ibaresinden sonra gelmek üzere “veya kendi yaşam alanının temizliğini” ibaresi eklenmiş ve aynı fıkranın (ı) bendinde yer alan “Kurum” ibaresi “Resmî kurumlardan, kurum” şeklinde değiştirilmiş, beşinci fıkrasının (g) bendine “teşhir etmek” ibaresinden sonra gelmek üzere “ya da bulundurmak” ibaresi eklenmiş ve aynı fıkraya aşağıdaki (j) bendi eklenmiş, yedinci fıkrasında yer alan “İznin ertelenmesi” ibaresinden sonra gelmek üzere “veya ziyaretlerin kapalı şekilde yaptırılması” ibaresi eklenmiş ve aynı fıkrada yer alan “kadar ertelenmesidir.” ibaresi “kadar ertelenmesi veya kapalı ceza infaz kurumlarında açık ziyaretlerin altmış güne kadar kapalı şekilde yaptırılmasıdır.” şeklinde ve aynı fıkranın (e) bendinde yer alan “ve yeni gelenlere satmak.” ibaresi “veya satmak ya da maddi menfaat karşılığı diğer çocuklara kullandırmak.” şeklinde değiştirilmiş ve aynı fıkraya aşağıdaki (r) bendi eklenmiş, sekizinci fıkrasının birinci cümlesine “altı ay” ibaresinden sonra gelmek üzere “, bu fıkrada sayılan disiplin eylemlerinin ikinci veya daha fazla tekrarı hâlinde ise bir yıl” ibaresi ve aynı fıkranın (a) bendine “dışında” ibaresinden sonra gelmek üzere “başkasını neticesi sebebiyle ağırlaşmış şekilde yaralamak ya da” ibaresi eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“j) Başkasına ait eşyaya kasten zarar vermek.”</i></strong></p>

<p><strong><i>“r) Kurumda güvenlik amacıyla oluşturulan teknik, mekanik veya elektronik cihaz ya da sistemleri kasten etkisiz veya çalışamaz hâle getirmek yahut amacı dışında kullanmak.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 27- 5275 sayılı Kanunun 47 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “iki gün” ibaresi “beş gün” şeklinde ve üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“(3) Soruşturma en geç onbeş gün içinde tamamlanır. Firar hâlinde bu süre hükümlünün yakalandığının öğrenildiği tarihte başlar. Düzenlenen rapor ve ekleri disiplin kuruluna sunulur. Soruşturma süresi eylemin ve soruşturmanın niteliğine göre infaz hâkiminin yazılı onayı ile yedi güne kadar uzatılabilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>“(8) Disiplin soruşturması hükümlünün barındırıldığı ceza infaz kurumu disiplin kurulu tarafından yapılır. Hükümlünün ceza infaz kurumu dışındaki eylemleri nedeniyle yapılacak disiplin soruşturması, hükümlünün eylem öncesi en son barındırıldığı ceza infaz kurumu disiplin kurulu tarafından yapılır.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 28- 5275 sayılı Kanunun 48 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “kaldırılması için gerekli süre içinde” ibaresi “infazı tamamlanıp kaldırılması için dördüncü fıkrada belirtilen süreler geçinceye kadar” şeklinde değiştirilmiş, üçüncü fıkrasının (a) bendine “Hücreye koyma” ibarelerinden sonra gelmek üzere “ve odaya kapatma” ibaresi eklenmiş ve fıkranın (c) bendinde yer alan “yerine ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezası iki katı süreyle uygulanır.” ibaresi “yerine 44 üncü maddenin ikinci fıkrasının uygulandığı hâllerde iki ay, üçüncü fıkrasının uygulandığı hâllerde dört ay süreyle ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezası uygulanır.” şeklinde ve altıncı fıkrasında yer alan “Disiplin kurulu,” ibaresi “Çocuğun bulunduğu kurumun disiplin kurulu,” ve “vermiş olduğu cezayı” ibaresi “verilen disiplin cezasını” şeklinde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 29- 5275 sayılı Kanunun 51 inci maddesinin üçüncü fıkrasının (b) bendinde yer alan “iki” ibaresi madde metninden çıkarılmış, bende “vasisiyle” ibaresinden sonra gelmek üzere “ya da ana veya babasıyla birlikte kardeşiyle” ibaresi ve fıkraya aşağıdaki bentler eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“l) Çocuk hükümlüler için kurum bünyesinde gerçekleştirilen tören veya anma günü ya da doğum günlerinde çocukların ailelerinin de etkinliklere katılması sağlanabilir.</i></strong></p>

<p><strong><i>m) Çocuk hükümlünün yanında kalacağı bir yakınının olmaması nedeniyle kullanamadığı özel izinler yerine kurum idaresinin uygun gördüğü gün kadar eğitimevinin bulunduğu il sınırları içinde gündüzleri iznini geçirmesi ve gece eğitimevinde kalması imkânı verilebilir.</i></strong></p>

<p><strong><i>n) Çocuk eğitimevinde kalan hükümlünün hafta sonunda bir gün, kurum idaresinin uygun gördüğü süre kadar, kurum dışına çıkmasına izin verilebilir.</i></strong></p>

<p><strong><i>o) Çocuk eğitimevinde kalan hükümlü, kamu kurum ve kuruluşlarının gençlik kampı veya gençlik merkezi gibi imkânlarından yararlandırılabilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 30- 5275 sayılı Kanunun 54 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“c) Ceza infaz kurumlarında bulunulması gereken sürenin üç aydan fazla olması,”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 31- 5275 sayılı Kanunun 61 inci maddesinin ikinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“Ayrıca, hükümlüler kamu kurum ve kuruluşlarına bağlı kütüphanelerde bulunan ve 62 nci maddedeki şartları taşıyan yayınlardan yararlandırılabilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 32- 5275 sayılı Kanunun 62 nci maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“(3) Kurum disiplinini, düzenini veya güvenliğini bozan ya da tehlikeye düşüren, hükümlülerin iyileştirilmesi amacına ulaşmayı zorlaştıran yahut müstehcen haber, yazı, fotoğraf ve yorumları kapsayan hiçbir yayın hükümlüye verilmez.”</i></strong></p>

<p><strong><i>“(4) Basın İlân Kurumu aracılığıyla resmî ilan ve reklam yayınlama hakkı bulunmayan gazeteler, ceza infaz kurumuna kabul edilmez. Ancak ilan ve reklamın geçici süreyle kesilmesi hâli, bu hükmün dışındadır. Yabancı dilde yayımlanmış gazete ve dergilerin ceza infaz kurumuna kabul edilmesinde Adalet Bakanlığı yetkilidir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 33- 5275 sayılı Kanunun 66 ncı maddesinin üçüncü fıkrasına “ağır hastalık” ibaresinden sonra gelmek üzere “, salgın hastalık” ibaresi eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 34- 5275 sayılı Kanunun 69 uncu maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“MADDE 69- (1) Kapalı ceza infaz kurumlarındaki hükümlü, iki ayda bir kez, ayrıca dinî bayram, yılbaşı veya kendi doğum günlerinde dışarıdan gönderilen ve kurum güvenliği için tehlikeli olmayan bir hediyeyi kabul etme hakkına sahiptir. Çocuk ve altmış beş yaşını tamamlamış hükümlüler ile beraberinde çocuğu bulunan kadın hükümlüler, idare ve gözlem kurulu tarafından alınacak karar doğrultusunda belirtilen zaman dilimi dışında da hediye kabul edebilir. Bunun esas ve usulleri yönetmelikle belirlenir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 35- 5275 sayılı Kanunun 76 ncı maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“(2) Bu maddenin uygulanmasına ve sınavlara ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle belirlenir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 36- 5275 sayılı Kanunun 89 uncu maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“Hükümlülerin değerlendirilmesi ve iyi hâlin belirlenmesi</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 89- (1) Hükümlüler, ceza infaz kurumlarında bulundukları tüm aşamalarda, ceza infaz kurumlarının düzen ve güvenliği amacıyla konulmuş kurallara uyup uymadığı, haklarını iyi niyetle kullanıp kullanmadığı, yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirip getirmediği, uygulanan iyileştirme programlarına göre toplumla bütünleşmeye hazır olup olmadığı, tekrar suç işleme ve mağdura veya başkalarına zarar verme riskinin düşük olup olmadığı hususlarında idare ve gözlem kurulu tarafından iyi hâlin belirlenmesine esas olmak üzere en geç altı ayda bir değerlendirmeye tabi tutulur.</i></strong></p>

<p><strong><i>(2) Birinci fıkra uyarınca yapılacak değerlendirmede, infazın tüm aşamalarında hükümlülerin katıldığı iyileştirme ve eğitim-öğretim programları ile spor ve sosyal faaliyetler, kültür ve sanat programları, aldığı sertifikalar, kitap okuma alışkanlığı, diğer hükümlü ve tutuklular ile ceza infaz kurumu görevlileri ve dışarıyla olan ilişkileri, işlediği suçtan dolayı duyduğu pişmanlığı, ceza infaz kurumu kuralları ile kurum bünyesindeki çalışma kurallarına uyumu ve aldığı disiplin cezaları dikkate alınır.</i></strong></p>

<p><strong><i>(3) Toplam on yıl ve daha fazla hapis cezasına mahkûm olanlar ile terör suçları, örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçları, örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlar, kasten öldürme suçları, cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar ve uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarından mahkûm olanlar hakkında yapılacak açık ceza infaz kurumuna ayırmaya, denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezanın infazına ve koşullu salıverilmeye ilişkin değerlendirmelerde idare ve gözlem kuruluna Cumhuriyet başsavcısı veya belirleyeceği bir Cumhuriyet savcısı başkanlık eder. Ayrıca, idare ve gözlem kuruluna Cumhuriyet başsavcısı tarafından belirlenen bir izleme kurulu üyesi ile Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı il veya ilçe müdürlükleri tarafından belirlenen birer uzman kişi katılır.</i></strong></p>

<p><strong><i>(4) İdare ve gözlem kuruluna Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı ile izleme kurulundan katılan üyelere katıldıkları her bir toplantı günü için memur maaş katsayısının (500) rakamı ile çarpılması sonucu bulunacak miktarda huzur hakkı ödenir.</i></strong></p>

<p><strong><i>(5) Kanunlarda iyi hâlliliğin arandığı durumlarda, hükümlülerin tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi bakımından bu madde hükümleri uygulanır.</i></strong></p>

<p><strong><i>(6) Açık ceza infaz kurumuna ayırmaya, denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezanın infazına ve koşullu salıverilmeye ilişkin olarak tutum ve davranışları olumsuz değerlendirilen hükümlülerin yeniden değerlendirilmeye tabi tutulma süreleri bir yılı geçemez.</i></strong></p>

<p><strong><i>(7) İdare ve gözlem kurulu tarafından yapılacak değerlendirmelere esas olacak ilkeler ve kurulun bu maddeye ilişkin çalışma usul ve esasları ile tutum ve davranışları olumsuz değerlendirilen hükümlülerin yeniden değerlendirilmeye tabi tutulma süreleri yönetmelikle düzenlenir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 37- 5275 sayılı Kanunun 92 nci maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “5271 sayılı Kanunun 250 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan” ibaresi “Terör ve örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen” ve “hâkim” ibaresi “sulh ceza hâkimi” şeklinde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 38- 5275 sayılı Kanunun 94 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “beşte birini” ibaresi “onda birini” ve ikinci fıkrasının (b) bendinde yer alan “bir defaya” ibaresi “asgari bir ay arayla toplam iki defaya” şeklinde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 39- 5275 sayılı Kanunun 95 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “üç güne” ibaresi “yedi güne” şeklinde değiştirilmiş ve fıkraya aşağıdaki cümle eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“Hastalık veya doğal afet gibi zorunlu hâllerde bu izinler birleştirilerek kullandırılabilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 40- 5275 sayılı Kanunun 97 nci maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiş, ikinci fıkrasının ikinci cümlesi yürürlükten kaldırılmış ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“Salgın hastalık, doğal afet, savaş veya seferberlik durumunda bu sebeplerden dolayı izinden dönemeyen veya geç dönen hükümlülere ceza verilmez.”</i></strong></p>

<p><strong><i>“(3) İzinden dönmeyen veya iki günden fazla bir süre geçtikten sonra dönen hükümlüler ile firar eden hükümlülere bir daha özel izin verilmez.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 41- 5275 sayılı Kanunun 98 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“MADDE 98- (1) a) Mahkûmiyet hükmünün yorumunda duraksama olursa veya sonradan yürürlüğe giren kanun hükmünün Türk Ceza Kanununun 7 nci maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekirse, hükmü veren mahkemeden,</i></strong></p>

<p><strong><i>b) Çektirilecek cezanın hesabında duraksama olursa ya da cezanın kısmen veya tamamen yerine getirilip getirilemeyeceği ileri sürülürse, infaz hâkimliğinden,</i></strong></p>

<p><strong><i>duraksamanın giderilmesi veya yerine getirilecek cezanın belirlenmesi için karar istenir.</i></strong></p>

<p><strong><i>(2) Birinci fıkra uyarınca yapılan başvurular cezanın infazını ertelemez. Ancak, mahkeme veya infaz hâkimliği olayın özelliğine göre infazın ertelenmesine veya durdurulmasına karar verebilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 42- 5275 sayılı Kanunun 99 uncu maddesinin birinci fıkrasında yer alan “mahkemeden” ibaresi “infaz hâkimliğinden” şeklinde değiştirilmiş ve fıkraya aşağıdaki cümle eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“Adli para cezasından çevrilen ve ceza infaz kurumunda infaz edilme aşamasına gelen hapis cezaları da toplama kararına dahil edilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 43- 5275 sayılı Kanunun 100 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “mahkemeden” ibaresi “infaz hâkimliğinden” şeklinde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 44- 5275 sayılı Kanunun 101 inci maddesinin birinci fıkrasına “mahkemeden” ibaresinden sonra gelmek üzere “veya infaz hâkimliğinden” ibaresi eklenmiş ve maddenin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“(2) 99 uncu madde gereğince cezaların toplanması gerektiğinde bu hususta hüküm verme yetkisi, en fazla cezaya hükmetmiş bulunan mahkemenin bulunduğu yer infaz hâkimliğine, bu durumda birden çok infaz hâkimliği yetkili ise son hükmü vermiş olan mahkemenin bulunduğu yer infaz hâkimliğine aittir. En fazla cezanın;</i></strong></p>

<p><strong><i>a) Yargıtay tarafından ilk derece mahkemesi sıfatıyla verilmesi hâlinde Ankara infaz hâkimliğince,</i></strong></p>

<p><strong><i>b) Bölge adliye mahkemesi tarafından ilk derece mahkemesi sıfatıyla verilmesi hâlinde bölge adliye mahkemesinin bulunduğu il infaz hâkimliğince,</i></strong></p>

<p><strong><i>c) Bölge adliye mahkemesi tarafından duruşma açmak suretiyle verilmesi hâlinde ise hükmü kaldırılan ilk derece mahkemesinin bulunduğu yer infaz hâkimliğince,</i></strong></p>

<p><strong><i>bu hususta karar verilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 45- 5275 sayılı Kanunun 105 inci maddesinin birinci fıkrasına “ücretsiz olarak” ibaresinden sonra gelmek üzere “iki saat çalışması karşılığı bir gün olmak üzere” ibaresi ve fıkraya aşağıdaki cümle eklenmiş, ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve üçüncü fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.</i></strong></p>

<p><strong><i>“Günlük çalışma süresi, en az iki saat ve en fazla sekiz saat olacak şekilde denetimli serbestlik müdürlüğünce belirlenir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>“(2) Denetimli serbestlik müdürlükleri, bölgelerinde bulunan bu tür kurumlardan hükümlüleri ne suretle çalıştırabileceklerine dair bilgi alırlar ve hizmetler listesini oluştururlar.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 46- 5275 sayılı Kanunun 105/A maddesinin birinci ve ikinci fıkraları aşağıdaki şekilde, altıncı fıkrasında yer alan “üç” ibaresi “beş” ve “kapalı ceza infaz kurumuna gönderilmesine,” ibaresi “açık ceza infaz kurumuna gönderilmesine, denetimli serbestlik müdürlüğünün bulunduğu yer” şeklinde değiştirilmiş, yedinci fıkrası aşağıdaki şekilde yeniden düzenlenmiş ve sekizinci fıkrasında yer alan “kapalı” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.</i></strong></p>

<p><strong><i>“(1) Hükümlülerin dış dünyaya uyumlarını sağlamak, aileleriyle bağlarını sürdürmelerini ve güçlendirmelerini temin etmek amacıyla, açık ceza infaz kurumunda veya çocuk eğitimevinde bulunan ve koşullu salıverilmesine bir yıl veya daha az süre kalan iyi hâlli hükümlülerin talebi hâlinde, cezalarının koşullu salıverilme tarihine kadar olan kısmının denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle infazına, ceza infaz kurumu idaresince hazırlanan değerlendirme raporu dikkate alınarak, hükmün infazına ilişkin işlemleri yapan Cumhuriyet başsavcılığının bulunduğu yer infaz hâkimi tarafından karar verilebilir.</i></strong></p>

<p><strong><i>(2) Açık ceza infaz kurumuna ayrılma şartları oluşmasına karşın, iradesi dışındaki bir nedenle açık ceza infaz kurumuna ayrılamayan veya bu nedenle kapalı ceza infaz kurumuna geri gönderilen iyi hâlli hükümlüler, diğer şartları da taşımaları hâlinde, birinci fıkrada düzenlenen infaz usulünden yararlanabilirler.”</i></strong></p>

<p><strong><i>“(7) Hükümlü hakkında denetimli serbestlik tedbiri uygulanmaya başlandıktan sonra işlediği iddia olunan ve cezasının alt sınırı bir yıl veya daha fazla hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suçtan dolayı kamu davası açılmış olması hâlinde, denetimli serbestlik müdürlüğünün talebi üzerine infaz hâkimi tarafından, hükümlünün açık ceza infaz kurumuna gönderilmesine karar verilebilir. Kovuşturma sonucunda beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, davanın reddi veya düşme kararı verilmesi hâlinde, hükümlünün cezasının infazına denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak devam olunmasına infaz hâkimi tarafından karar verilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 47- 5275 sayılı Kanunun 106 ncı maddesinin dokuzuncu fıkrasında yer alan “Adlî” ibaresi “16 ncı madde hükümleri saklı kalmak üzere, adlî” şeklinde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 48- 5275 sayılı Kanunun 107 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “üçte ikisini” ibaresi “yarısını” şeklinde değiştirilmiş ve aynı fıkraya aşağıdaki cümleler eklenmiş; dördüncü fıkrasında yer alan “dörtte üçünü” ibaresi “üçte ikisini” şeklinde değiştirilmiş ve fıkraya birinci cümlesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki cümle eklenmiş; altıncı fıkrasında yer alan “sürenin yarısı” ibaresi “süre” şeklinde değiştirilmiş; dokuzuncu fıkrasında yer alan “Hâkim,” ibaresi “İnfaz hâkimi,” ve “hâkime” ibaresi “infaz hâkimine” şeklinde değiştirilmiş ve fıkraya aşağıdaki cümleler eklenmiş; onuncu fıkrasında yer alan “Hâkim,” ibaresi “İnfaz hâkimi,” şeklinde değiştirilmiş; onbirinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş; onikinci fıkrasında yer alan “hâkimin” ibaresi “infaz hâkiminin” şeklinde değiştirilmiş; onüçüncü fıkrasının (a) bendinde yer alan “kalan cezasının aynen,” ibaresi “başlamak ve hak ederek tahliye tarihini geçmemek koşuluyla sonraki işlediği her bir suç için verilen hapis cezasının iki katı sürenin,” şeklinde değiştirilmiş ve fıkranın (b) bendine “koşuluyla” ibaresinden sonra gelmek üzere “ihlalin niteliğine göre” ibaresi eklenmiş ve aynı fıkraya “Ceza infaz kurumunda” ibaresinden sonra gelmek üzere “aynen” ibaresi eklenmiş; onbeşinci fıkrasında yer alan “mahkemesi,” ibaresi “mahkemesinin bulunduğu yer infaz hâkimliği,” ve “belirlenen ilk derece mahkemesi” ibaresi “belirlenen infaz hâkimliği” şeklinde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“Ancak, Türk Ceza Kanununun;</i></strong></p>

<p><strong><i>a) Kasten öldürme suçlarından (madde 81, 82 ve 83) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar,</i></strong></p>

<p><strong><i>b) Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçundan (madde 87, fıkra iki, bent d) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar,</i></strong></p>

<p><strong><i>c) İşkence suçundan (madde 94 ve 95) ve eziyet suçundan (madde 96) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar,</i></strong></p>

<p><strong><i>d) Cinsel saldırı (madde 102, ikinci fıkra hariç), reşit olmayanla cinsel ilişki (madde 104, ikinci ve üçüncü fıkra hariç) ve cinsel taciz (madde 105) suçlarından süreli hapis cezasına mahkûm olanlar,</i></strong></p>

<p><strong><i>e) Cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan (madde 102, 103, 104 ve 105) hapis cezasına mahkûm olan çocuklar,</i></strong></p>

<p><strong><i>f) Özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlardan (madde 132, 133, 134, 135, 136, 137 ve 138) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar,</i></strong></p>

<p><strong><i>g) Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçundan (madde 188) hapis cezasına mahkûm olan çocuklar,</i></strong></p>

<p><strong><i>h) Devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçlarından (madde 326 ilâ 339) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar,</i></strong></p>

<p><strong><i>cezalarının üçte ikisini infaz kurumunda çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilirler. Ayrıca, suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmek ya da örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm olan çocuklar ile 1/1/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm olanlar hakkında koşullu salıverilme oranı üçte iki olarak uygulanır.”</i></strong></p>

<p><strong><i>“Koşullu salıverilme oranı üçte ikiden fazla olan suçlar bakımından ise tabi oldukları koşullu salıverilme oranı uygulanır.”</i></strong></p>

<p><strong><i>“İnfaz hâkimi ayrıca, iki yılı geçmemek üzere denetim süresi içinde hükümlünün denetimli serbestlik müdürlüğünce belirlenecek yükümlülüklere tabi tutulmasına karar verebilir. Bu karar gereğince denetimli serbestlik müdürlüğü, risk ve ihtiyaçlarını dikkate alarak hükümlüyü;</i></strong></p>

<p><strong><i>a) Belirli bir bölgede denetim ve gözetim altında bulundurma,</i></strong></p>

<p><strong><i>b) Belirlenen yer veya bölgelere gitmeme,</i></strong></p>

<p><strong><i>c) Belirlenen programlara katılma,</i></strong></p>

<p><strong><i>yükümlülüklerinden bir veya birden fazlasına tabi tutar. Denetimli serbestlik müdürlüğü hükümlünün risk ve ihtiyaçlarını dikkate alarak yükümlülükleri değiştirebilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>“(11) Hükümlünün koşullu salıverilmesi hakkında ceza infaz kurumu idaresi tarafından hazırlanan gerekçeli rapor, infaz işlemlerinin yapıldığı yer infaz hâkimliğine verilir. İnfaz hâkimi, bu raporu uygun bulursa hükümlünün koşullu salıverilmesine dosya üzerinden karar verir; raporu uygun bulmadığı takdirde gerekçesini kararında gösterir. Bu kararlara karşı itiraz yoluna gidilebilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 49- 5275 sayılı Kanunun 108 inci maddesinin birinci fıkrasına (b) bendinden sonra gelmek üzere aşağıdaki bent eklenmiş ve diğer bent buna göre teselsül ettirilmiş, teselsül ettirilen (d) bendinde yer alan “dörtte üçünün,” ibaresi “üçte ikisinin,” şeklinde değiştirilmiş, aynı fıkraya ve üçüncü fıkrasına aşağıdaki cümleler sırasıyla eklenmiş, dördüncü ve altıncı fıkralarında yer alan “Hâkim,” ibareleri “İnfaz hâkimi,” şeklinde değiştirilmiş ve dokuzuncu fıkrasına birinci cümlesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki cümle eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“c) Birden fazla süreli hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde en fazla otuziki yılının,”</i></strong></p>

<p><strong><i>“Ancak, koşullu salıverilme oranı üçte ikiden fazla olan suçlar bakımından tabi oldukları koşullu salıverilme oranı uygulanır.”</i></strong></p>

<p><strong><i>“Hükümlü hakkında ikinci defa tekerrür hükümlerinin uygulanacağı hükümde belirtilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>“Ancak, süreli hapis cezaları bakımından koşullu salıverilme oranı, dörtte üç olarak uygulanır.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 50- 5275 sayılı Kanunun 110 uncu maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“MADDE 110- (1) İnfaz hâkimi, hükümlünün talebi üzerine kasten işlenen suçlarda toplam bir yıl altı ay, taksirle öldürme suçu hariç olmak üzere taksirle işlenen suçlarda ise toplam üç yıl veya daha az süreli hapis cezasının;</i></strong></p>

<p><strong><i>a) Her hafta cuma günleri saat 19.00’da girmek ve pazar günleri aynı saatte çıkmak suretiyle hafta sonları,</i></strong></p>

<p><strong><i>b) Hafta sonları hariç, her gün saat 19.00’da girmek ve ertesi gün saat 07.00’de çıkmak suretiyle geceleri,</i></strong></p>

<p><strong><i>Ceza infaz kurumlarında çektirilmesine karar verebilir.</i></strong></p>

<p><strong><i>(2) Mahkûmiyete konu suç nedeniyle doğmuş zararın aynen iade, suçtan önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesine dair hukukî sorumlulukları saklı kalmak üzere;</i></strong></p>

<p><strong><i>a) Kadın, çocuk veya altmışbeş yaşını bitirmiş kişilerin mahkûm oldukları toplam bir yıl,</i></strong></p>

<p><strong><i>b) Yetmiş yaşını bitirmiş kişilerin mahkûm oldukları toplam iki yıl,</i></strong></p>

<p><strong><i>c) Yetmişbeş yaşını bitirmiş kişilerin mahkûm oldukları toplam dört yıl,</i></strong></p>

<p><strong><i>veya daha az süreli hapis cezasının konutunda çektirilmesine infaz hâkimi tarafından karar verilebilir.</i></strong></p>

<p><strong><i>(3) Toplam beş yıl veya daha az süreli hapis cezasına mahkûm olan veya adli para cezası infaz sürecinde hapis cezasına çevrilen hükümlülerden 16 ncı maddenin üçüncü fıkrasında belirlenen usule göre maruz kaldığı ağır bir hastalık veya engellilik nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyeceği tespit edilenlerin cezasının konutunda çektirilmesine infaz hâkimi tarafından karar verilebilir.</i></strong></p>

<p><strong><i>(4) Doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçen ve toplam üç yıl veya daha az süreli hapis cezasına mahkûm olan ya da adli para cezası infaz sürecinde hapis cezasına çevrilen hükümlü kadınların cezasının konutunda çektirilmesine infaz hâkimi tarafından karar verilebilir. Bu fıkra uyarınca talepte bulunulabilmesi için kadının doğurduğu tarihten itibaren bir yıl altı ay geçmemiş olması gerekir. Konutta infaza karar verdikten sonra çocuk ölmüş veya anasından başka birine verilmiş olursa infaz hâkimi konutta infaz uygulamasına ilişkin kararını kaldırır.</i></strong></p>

<p><strong><i>(5) Cezanın özel infaz usulüne göre çektirilmesine karar verilenler hakkında tabi oldukları infaz rejimine göre koşullu salıverilme hükümleri uygulanır. Ancak, 105/A maddesi hükümleri uygulanmaz.</i></strong></p>

<p><strong><i>(6) Cezanın özel infaz usulüne göre çektirilmesi kararı, infaza başlandıktan sonra da verilebilir.</i></strong></p>

<p><strong><i>(7) İnfaz hâkimi talep üzerine, cezanın özel infaz usulüne göre çektirilmesi sırasında bu usulün uygulanmasına son verebilir. Özel infaz usulünün gereklerine geçerli bir mazeret olmaksızın uyulmaması hâlinde ise bu usulün uygulanmasına son verilir ve bu hâlde infaza açık ceza infaz kurumunda devam edilir. Özel infaz usulüne göre geçirilen süre, infaz aşamasında mahsup edilir. Bu fıkranın uygulandığı hâllerde 105/A maddesi hükümleri uygulanmaz.</i></strong></p>

<p><strong><i>(8) Bu madde hükümlerine göre verilen kararlara itiraz yolu açıktır.</i></strong></p>

<p><strong><i>(9) Üçüncü ve dördüncü fıkra hariç, bu madde hükümleri;</i></strong></p>

<p><strong><i>a) Terör suçları ile örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçlarından ya da örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlardan mahkûm olanlar,</i></strong></p>

<p><strong><i>b) Cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan mahkûm olanlar,</i></strong></p>

<p><strong><i>c) Adlî para cezası infaz sürecinde hapis cezasına çevrilenler,</i></strong></p>

<p><strong><i>d) Koşullu salıverilme kararının geri alınması nedeniyle cezası aynen infaz edilenler,</i></strong></p>

<p><strong><i>hakkında uygulanmaz.</i></strong></p>

<p><strong><i>(10) Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle belirlenir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 51- 5275 sayılı Kanunun 116 ncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan “66” ibaresi “65” ve üçüncü fıkrasında yer alan “bir defaya” ibaresi “asgari bir ay arayla toplam iki defaya” şeklinde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 52- 5275 sayılı Kanunun geçici 6 ncı maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“GEÇİCİ MADDE 6- (1) 30/3/2020 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından; 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun kasten öldürme suçları (madde 81, 82 ve 83), üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenen kasten yaralama ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçları, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçu (madde 87, fıkra iki, bent d), işkence suçu (madde 94 ve 95), eziyet suçu (madde 96), cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar (madde 102, 103, 104 ve 105), özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar (madde 132, 133, 134, 135, 136, 137 ve 138), uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu (madde 188) ve İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar hariç olmak üzere, 105/A maddesinin birinci fıkrasında yer alan “bir yıl”lık süre, “üç yıl” olarak uygulanır.</i></strong></p>

<p><strong><i>(2) 30/3/2020 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından, Türk Ceza Kanununun kasten öldürme suçları (madde 81, 82 ve 83), cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar (madde 102, 103, 104 ve 105), özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar (madde 132, 133, 134, 135, 136, 137 ve 138) ve İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar hariç olmak üzere;</i></strong></p>

<p><strong><i>a) Sıfır-altı yaş grubu çocuğu bulunan kadın hükümlüler ile yetmiş yaşını bitirmiş hükümlüler hakkında 105/A maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “iki yıl”lık süre, “dört yıl” olarak uygulanır.</i></strong></p>

<p><strong><i>b) Maruz kaldığı ağır bir hastalık, engellilik veya kocama nedeniyle hayatını yalnız idame ettiremeyen altmışbeş yaşını bitirmiş hükümlülerin koşullu salıverilmeleri için ceza infaz kurumlarında geçirmeleri gereken süreler, azami süre sınırına bakılmaksızın 105/A maddesinde düzenlenen denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle infaz edilebilir. Ağır hastalık, engellilik veya kocama hâli, Adalet Bakanlığınca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca veya Adlî Tıp Kurumunca düzenlenen bir raporla belgelendirilir.</i></strong></p>

<p><strong><i>(3) Birinci ve ikinci fıkra hükümleri, iyi hâlli olmak koşuluyla kapalı ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlüler hakkında da uygulanır.</i></strong></p>

<p><strong><i>(4) 30/3/2020 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından, tabi olduğu infaz rejimine göre belirlenen koşullu salıverilme süresinin hesaplanmasında, hükümlünün onbeş yaşını dolduruncaya kadar ceza infaz kurumunda geçirdiği bir gün, üç gün; onsekiz yaşını dolduruncaya kadar ceza infaz kurumunda geçirdiği bir gün, iki gün olarak dikkate alınır.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 53- 5275 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“GEÇİCİ MADDE 9- (1) 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde ve 220 nci maddesinde düzenlenen suçlardan, cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan ve 3713 sayılı Kanun kapsamına giren suçlardan hükümlü ve tutuklu olanlar ile Kanunun 9 uncu maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında kalan hükümlü ve tutuklular hakkında verilenler hariç olmak üzere; 30/3/2020 tarihinden önceki eylemler nedeniyle Kanunun 39 ilâ 46 ncı maddeleri uyarınca verilen disiplin cezası ve tedbirleri, infaz edilmeleri kaydıyla 48 inci maddedeki süre ve karar şartı aranmaksızın idare ve gözlem kurulunca verilecek iyi hâl kararı üzerine kaldırılır. 55 inci madde hükümleri saklıdır.</i></strong></p>

<p><strong><i>(2) Bu maddeyi ihdas eden Kanunla 89 uncu maddede yapılan değişiklikler, 1/1/2021 tarihinden itibaren uygulanır.</i></strong></p>

<p><strong><i>(3) 105/A maddesinin altıncı fıkrasında yer alan “beş gün”lük süre, 1/1/2021 tarihine kadar “yirmibeş gün” olarak uygulanır.</i></strong></p>

<p><strong><i>(4) 5237 sayılı Kanunun 102, 103, 104, 105 ve 188 inci maddelerinde düzenlenen suçlardan 18/6/2014 tarihli ve 6545 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 28/6/2014 tarihinden önce işlenmiş olanlar için verilen süreli hapis cezaları bakımından koşullu salıverilme oranı üçte iki olarak uygulanır.</i></strong></p>

<p><strong><i>(5) Covid-19 salgın hastalığının ülkemizde görülmüş olması sebebiyle, açık ceza infaz kurumlarında bulunanlar ile kapalı ceza infaz kurumunda bulunup da açık ceza infaz kurumlarına ayrılmaya hak kazanan hükümlüler, 105/A maddesi kapsamında denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezasının infazına karar verilen hükümlüler ve 106 ncı madde veya diğer kanunlar uyarınca denetimli serbestlik tedbirinden yararlanan hükümlüler, 31/5/2020 tarihine kadar izinli sayılır. Salgının devam etmesi hâlinde bu süre, Sağlık Bakanlığının önerisi üzerine Adalet Bakanlığı tarafından her defasında iki ayı geçmemek üzere üç kez uzatılabilir. Bu fıkra uyarınca izinli sayılanlar hakkında 95 ve 97 nci madde hükümleri uygulanır.</i></strong></p>

<p><strong><i>(6) Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlar hariç olmak üzere, toplam hapis cezası on yıldan az olanlar bir ayını, on yıl ve daha fazla olanlar ise üç ayını kapalı ceza infaz kurumunda geçirmiş olan iyi hâlli hükümlülerden ilgili mevzuat uyarınca açık ceza infaz kurumlarına ayrılmalarına bir yıl veya daha az süre kalanlar, talepleri hâlinde açık ceza infaz kurumlarına gönderilebilirler. Bu hükümlüler, açık ceza infaz kurumlarında barındırılır. İlgili mevzuat uyarınca açık ceza infaz kurumlarına ayrılmaya, beşinci fıkrada belirtilen süreler içinde hak kazandıkları takdirde beşinci fıkra uyarınca izinli sayılırlar. Beşinci fıkrada belirtilen sürenin tamamlanmasından sonra ise açık ceza infaz kurumlarına ayrılmaya hak kazanıp kazanmadıklarına bakılmaksızın, 95 inci maddede düzenlenen izin hakkından yararlanırlar. Bu fıkra hükmü 31/12/2020 tarihine kadar uygulanır.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 54- 3/7/2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun 20 nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“(3) Denetimli serbestlik müdürlüğü tarafından takip edilen çocuk için adli kontrol süresince rehberlik edecek bir uzman görevlendirilir ve çocuk hakkında yapılacak ihtiyaç değerlendirmesine göre iyileştirme çalışmaları yürütülür.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 55- 3/7/2005 tarihli ve 5402 sayılı Denetimli Serbestlik Hizmetleri Kanununun 12 nci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan “maddesine” ibaresi “maddesinin üçüncü fıkrasının (b), (c), (e), (j), (k) ve (l) bentleri ile 3/7/2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun 20 nci maddesinin birinci fıkrasının (a), (b) ve (c) bentlerine” şeklinde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 56- 5402 sayılı Kanunun 13 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan “maddesine” ibaresi “maddesinin üçüncü fıkrasının (b), (c), (e), (j), (k) ve (l) bentleri ile Çocuk Koruma Kanununun 20 nci maddesinin birinci fıkrasının (a), (b) ve (c) bentlerine” şeklinde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 57- 5402 sayılı Kanunun 14 üncü maddesinin birinci fıkrasının; (a) bendinin (3) numaralı alt bendi yürürlükten kaldırılmış, (c) bendinde yer alan “ve altıncı fıkrası gereğince meslek veya sanatın icrasının yasaklanması ya da sürücü belgesinin geri alınması” ibaresi madde metninden çıkarılmış, (e) bendine “mahkeme,” ibaresinden sonra gelmek üzere “infaz hâkimi,” ibaresi eklenmiş ve (h) bendinde yer alan “ikinci ve üçüncü” ibaresi “ikinci, üçüncü ve dördüncü” şeklinde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 58- 5402 sayılı Kanunun 15 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin (3) numaralı alt bendinde yer alan “hâkime” ibaresi “infaz hâkimine” şeklinde değiştirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 59- 5402 sayılı Kanunun 15/A maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“Bu izleme, rızası alınmak koşuluyla şüpheli, sanık ve hükümlüye ait elektronik cihazlar kullanılmak suretiyle de yapılabilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 60- 5402 sayılı Kanunun 26 ncı maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“(4) Denetimli serbestlik tedbiri altında bulunan ve denetimli serbestlik müdürlüğü tarafından muhtaç durumda olduğu tespit edilen yükümlülerin, kamuya yararlı bir işte ücretsiz çalıştırılma yükümlülüğünü yerine getirirken mutat vasıta ile yaptıkları yol giderleri müdürlük bütçesinden, iaşe giderleri ise çalıştırıldıkları kurum bütçesinden karşılanabilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 61- 21/3/2007 tarihli ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununun 3 üncü maddesinin yirmiikinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“Eşyanın değerinin hafif olması hâlinde verilecek cezalar yarısına kadar, pek hafif olması hâlinde ise üçte birine kadar indirilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 62- 5607 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“(2) Yedinci fıkrası hariç, 3 üncü maddede tanımlanan suçlardan birini işlemiş olan kişi, etkin pişmanlık göstererek suç konusu eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı kadar parayı Devlet Hazinesine;</i></strong></p>

<p><strong><i>a) Soruşturma evresi sona erinceye kadar ödediği takdirde, hakkında bu Kanunda tanımlanan kaçakçılık suçlarından dolayı verilecek ceza yarı oranında,</i></strong></p>

<p><strong><i>b) Kovuşturma evresinde hüküm verilinceye kadar ödediği takdirde, hakkında bu Kanunda tanımlanan kaçakçılık suçlarından dolayı verilecek ceza üçte bir oranında,</i></strong></p>

<p><strong><i>indirilir. Bu husus, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı tarafından şüpheliye ihtar edilir. Soruşturma evresinde ihtar yapılmaması hâlinde kovuşturma evresinde hâkim tarafından sanığa ihtar yapılır.”</i></strong></p>

<p><strong><i>“(3) İkinci fıkra hükmü, mükerrirler hakkında veya suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde uygulanmaz.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 63- 5607 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“GEÇİCİ MADDE 12- (1) Haklarında hüküm verilmiş olup da dosyası infaz aşamasında olanlar, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren doksan gün içinde suç konusu eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı kadar parayı Devlet Hazinesine ödedikleri takdirde Kanunun 5 inci maddesinin ikinci fıkrasının (b) bendinde bu maddeyi ihdas eden Kanunla yapılan düzenlemeden faydalanabilir.</i></strong></p>

<p><strong><i>(2) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte bu Kanunun kapsamına giren suçlardan dolayı kanun yolu incelemesinde bulunan dosyalardan, 3 üncü ve 5 inci maddede bu maddeyi ihdas eden Kanunla yapılan düzenlemeler nedeniyle lehe değerlendirme yapılması gereken dosyalar hakkında bozma kararı verilir. Yargıtay Cumhuriyet başsavcılığında bulunan dosyalar ise gelişlerindeki usule uygun olarak ilk derece mahkemelerine gönderilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 64- 24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununun 114 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin (1) numaralı alt bendinde yer alan “hukuk fakültesi ve adalet meslek yüksek okulu” ibaresi “hukuk fakültesi, adalet meslek yüksek okulu veya meslek yüksekokullarının adalet veya ceza infaz ve güvenlik hizmetleri programı, lise veya meslek liselerinin adalet alanı ve ilgili mevzuat uyarınca bunlara denkliği kabul edilen program veya alan” şeklinde değiştirilmiş, maddeye birinci fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiş ve maddenin mevcut ikinci fıkrasına “esaslar” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile sınav kurullarının oluşumu” ibaresi eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“Bakanlıkça, birinci fıkranın (a) bendinin (1) numaralı alt bendindeki görevlerin bir kısmı veya tamamının Bakanlık bünyesinde oluşturulacak sınav kurullarınca yerine getirilmesine de karar verilebilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 65- 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 17 nci maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“Ancak, süreli hapis cezaları bakımından düzenlenen koşullu salıverilme oranı, dörtte üç olarak uygulanır.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 66- 6/8/1997 tarihli ve 4301 sayılı Ceza İnfaz Kurumları İle Tutukevleri İşyurtları Kurumuna İlişkin Bazı Mali Hükümlerin Düzenlenmesi Hakkında Kanunun 8 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “hükümlülere” ibaresi “hükümlü ve tutuklulara” şeklinde değiştirilmiş, üçüncü fıkrasına “çalışma yapan” ibaresinden sonra gelmek üzere “hükümlü, tutuklu,” ibaresi eklenmiş, dördüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, maddeye dördüncü fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiş ve diğer fıkra buna göre teselsül ettirilmiştir.</i></strong></p>

<p><strong><i>“İşyurtlarının yıllık bilançolarında tahakkuk edecek her türlü faaliyet dışı gelirleri ve faizler hariç olmak üzere kârlarının %30’unu aşmamak üzere;</i></strong></p>

<p><strong><i>a) İşyurtlarında görevli personel, işçi ve hükümlüler ile tutuklulara, yıllık net ücretinin %50’sini geçmemek üzere memur maaş katsayısının (10.000) gösterge rakamı ile çarpımı sonucu bulunacak miktara kadar ve çalıştıkları süre ile yaptıkları işin özellik ve güçlüğüne göre,</i></strong></p>

<p><strong><i>b) Yukarıda belirtilen bent uyarınca dağıtılan kâr payından kalan miktar işyurtları kurumunda toplanarak, bu miktardan işyurdu faaliyetlerinde çalışmayıp sözleşmeli olarak çalışanlar da dahil olmak üzere fiilen ceza infaz kurumlarında çalışan personele, yıllık net ücretinin %10’unu geçmemek üzere memur maaş katsayısının, (4.000) gösterge rakamı ile çarpımı sonucu bulunacak miktara kadar ve çalıştıkları süreye göre,</i></strong></p>

<p><strong><i>İşyurtları Yüksek Kurulu kararı ile kâr payı ödenebilir. Bu fıkranın (a) bendi kapsamında yapılan kâr payı ödemesi (b) bendine göre yapılacak kâr payı ödemesinden az olamaz. Ödemeler, çalışmayı takip eden bütçe yılında ve bir defada yapılır.”</i></strong></p>

<p><strong><i>“Dördüncü fıkrada ödenebileceği belirtilen kâr payından kalan miktar içinden ayrıca üstün gayret ve başarı gösteren işyurdu çalışanları ile tutuklu ve hükümlülere, sözleşmeli olarak çalışanlar da dahil olmak üzere ceza infaz kurumunda çalışan personele İşyurtları Yüksek Kurulu kararı ile kâr payı ödeme tavanının %30’una kadar teşvik ödemesi yapılabilir.”</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 67- 2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanunun geçici 3 üncü maddesinin ikinci fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 68- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</i></strong></p>

<p><strong><i>MADDE 69- Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür.”</i></strong></p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p>1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Serdar ÖZGÜLDÜR, Engin YILDIRIM, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU ve Selahaddin MENTEŞ’in katılımlarıyla 6/5/2020 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p>2. Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Volkan HAS tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava konusu kanun hükümleri, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A. Af Kurumunun Anayasal Çerçevesi</strong></p>

<p>3. Anayasa’nın 87. maddesinde <i>“…Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilânına karar vermek…”, </i>Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) görev ve yetkileri arasında sayılmıştır. Madde metninde ve gerekçesinde af kavramından ne anlaşılması gerektiğine dair bir hususa ise yer verilmemiştir.</p>

<p>4. Bununla birlikte anılan madde gözetildiğinde anayasa koyucunun af kurumunun genel af ve özel af olmak üzere iki farklı türünün bulunduğunu kabul ettiği anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>1. Özel Af</strong></p>

<p>5. Anayasa koyucu af yetkisini sadece TBMM’ye değil belli sınırlar dahilinde Cumhurbaşkanı’na da tanımıştır. Bu kapsamda Anayasa’nın Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkilerini düzenlendiği 104. maddesinin on altıncı fıkrasında “<i>Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle kişilerin cezalarını hafifletir veya kaldırır</i>.” hükmüne yer verilmiştir. Anılan düzenlemede <i>“…af…”</i> ibaresine açıkça yer verilmemiş olsa da burada Cumhurbaşkanı’na tanınan yetkinin af yetkisi olduğunda, hususi olarak da özel af yetkisi olduğunda tereddüt bulunmamaktadır (benzer yöndeki değerlendirme için bkz. AYM, E.2001/4, K.2001/332, 18/7/2001).</p>

<p>6. Anayasa’nın anılan hükmünden hareketle özel af kurumunun birtakım özelliklerinin ortaya konulması mümkündür. Söz konusu Anayasa kuralında Cumhurbaşkanı’na tanınan özel af yetkisi, bazı niteliklere sahip kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak olarak belirtilmiştir. Buna göre özel af kurumunun cezayı hafifletme veya kaldırma sonucunu doğurduğu söylenebilir. Anılan hususun özel affın bir sonucu olması karşısında gerek Cumhurbaşkanı gerekse TBMM tarafından özel affa karar verilmiş olsun, karar veren makamdan bağımsız olarak özel af cezayı hafifletme ya da kaldırma niteliğine sahiptir.</p>

<p>7. Özel af kurumunun cezayı hafifletme veya kaldırma anlamına geldiği tespit edildiğine göre bundan hareketle özel affın neyi ifade ettiğine ilişkin daha ayrıntılı belirlemelerin yapılması mümkündür.</p>

<p>8. Özel af, öncelikle cezayı konu almaktadır. Bu itibarla özel affın varlığından bahsedilebilmesi için soruşturma ve kovuşturma aşamaları tamamlanarak verilmiş, kesin veya kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararının varlığı gerekir. Zira Anayasa’nın 38. maddesinin masumiyet karinesini düzenleyen dördüncü fıkrasında “<i>Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.</i>” denilmiştir. Anılan hüküm uyarınca suçluluğun hükmen sabit olması, diğer bir ifadeyle mahkûmiyet, kesin veya kesinleşmiş bir kararın varlığıyla mümkün olur. Dolayısıyla bu af türü konu aldığı cezayı gerektiren suçu ve bu suç nedeniyle yürütülmekte olan soruşturma ve kovuşturmayı ortadan kaldırmamakta, söz konusu suç nedeniyle soruşturma ve kovuşturma açılmasına engel olmamaktadır.</p>

<p>9. Özel affın olası sonuçlarından biri olan cezanın hafifletilmesi cezanın miktarında azaltma ya da cezanın türünün daha hafif bir ceza ile değiştirilmesi (örneğin hürriyeti bağlayıcı cezanın adli para cezasına dönüştürülmesi) şeklinde olabilir. Zira her iki hâlde de verilmiş olan cezanın af öncesi durumda infaz edilmesiyle kişi üzerinde doğuracağı etki, özel af sonrası yukarıda belirtilen çerçevede cezada yapılacak değişikliğe kıyasla daha ağırdır. Buna göre cezanın hafifletilmesinin cezanın miktarını azaltmayı ve daha hafif bir ceza türüne dönüştürmeyi kapsadığı sonucuna varmak gerekir.</p>

<p>10. Özel affın olası diğer sonucu olan cezanın kaldırılmasının ise affa konu edilen cezanın hiç infaz edilmeyecek şekilde tamamen ortadan kaldırılması olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>11. Buna göre özel affın, kesin veya kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararıyla hükmedilen cezayı, miktarını azaltmak veya daha hafif bir ceza ile değiştirmek suretiyle hafifleten ya da hiç infaz edilmeyecek şekilde ortadan kaldıran bir yasama veya yürütme işlemi olduğu söylenebilir.</p>

<p><strong>2. Genel Af</strong></p>

<p>12. Özel aftan farklı olarak genel af konusunda Anayasa’da anılan kurumun neyi ifade ettiğini doğrudan tespit etmeye yarayacak herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Yine de mevcut Anayasa hükümlerinden hareketle bu kurumun hukuki niteliğini tespit etmek mümkündür.</p>

<p>13. Öncelikle Anayasa’nın 87. maddesinde <i>“…genel ve özel af…”</i> ibarelerine yer verildiği gözetildiğinde genel affın, özel aftan farklı bir kurum olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>14. Öte yandan <i>genel</i> sıfatının <i>özel</i> sıfatına kıyasla, nitelendirdiği ismin daha geniş kapsama sahip olduğuna işaret ettiğinde tereddüt bulunmamaktadır. Buna göre Anayasa koyucunun genel af ibaresinden murat ettiği kapsamın, özel affa kıyasla daha geniş olduğunun tespitinin yapılması mümkündür.</p>

<p>15. Af yetkisinin kullanılması, netice itibarıyla devletin cezalandırma yetkisinden geçici olarak feragat etmesi anlamına gelmektedir (AYM, E.2001/4, K.2001/332, 18/7/2001). Bu çerçevede af bazen sadece kesinleşmiş cezaları kaldıran, azaltan veya daha hafif bir ceza türü ile değiştiren, bazen de kamu davasını düşüren veya mahkûmiyeti bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldıran bir kamu hukuku tasarrufu olarak oraya çıkmaktadır. Buna göre kesinleşmiş cezaları kaldıran, azaltan veya daha hafif bir ceza türü ile değiştiren düzenlemeler özel af niteliğindeyken bir fiil nedeniyle yapılan soruşturma ve kovuşturmayı ve varsa mahkûmiyeti, hükmedilmiş ise cezaları bütün neticeleriyle birlikte ortadan kaldıran affın genel af niteliğini taşıdığını söylemek mümkündür (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. AYM, E.2001/4, K.2001/332, 18/7/2001).</p>

<p>16. Genel af, henüz kesin mahkûmiyetle sonuçlanmayan suçları kapsamına almışsa kamu davasını, kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunan suçları kapsamına almışsa hükmedilen cezaları bütün neticeleriyle birlikte ortadan kaldırır (AYM, E.2001/4, K.2001/332, 18/7/2001).</p>

<p>17. Bu çerçevede özel af sadece cezaya yönelik iken genel affı, suçu konu alan, suç nedeniyle soruşturma ve kovuşturma yapılmasını engelleyen, başlanmışsa soruşturma ve kovuşturmayı, hükmedilmişse mahkumiyeti, verilmişse cezayı tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldıran bir hukuki tasarruf olarak nitelendirmek mümkündür.</p>

<p><strong>3. Genel ve Özel Affa İlişkin Ortak Nitelikler</strong></p>

<p><strong>a. Sadece Geçmişe Etkili Olma</strong></p>

<p>18. Anayasa’nın 38. maddesinde düzenlenen suç ve cezaların kanuniliği ilkesi gereği bir fiilin suç olarak kabul edilmesi ve suç kabul edildiğinde bunun için verilecek cezanın ne olacağının belirlenmesi kanunla olur. Anayasa Mahkemesi kararlarında da ifade edildiği üzere “<i>Hukuk devletinde suç ve ceza yargılamasına ilişkin kurallar, Anayasa’nın konuya ilişkin kuralları ile ülkenin sosyal ve kültürel yapısı, etik değerleri ve ekonomik hayatın gereksinmeleri göz önüne alınarak saptanacak ceza siyasetine göre belirlenir. Kanun koyucu, cezalandırma yetkisini kullanırken toplumda hangi eylemlerin suç sayılacağı, bunun hangi tür ve ölçüdeki ceza yaptırımı ile karşılanacağı, … konusunda takdir yetkisine … sahiptir.</i>” (AYM, E.2015/41, K.2017/98, 4/5/2017, § 104). Kanun koyucu suç ve ceza siyasetini belirleme konusundaki bu genel yetkisi kapsamında suç olan bir fiilin suç olmamasına ya da suç olarak devam etse bile cezasının daha hafif olmasına karar verebilir. TBMM, bunu nitelikli karar nisabı gerektirmeyen Anayasa’nın 87. maddesindeki <i>kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak</i> şeklindeki genel yetkisini kullanarak yapar. Bu şekilde yapılacak lehe bir düzenleme, sadece kanunun yürürlüğe girmesinden sonraki olaylara uygulanmayacak, Anayasa’nın 38. maddesi gereği geçmişe de yürüyecek, geçmişte işlenmiş olan suçlar, bu suçlar nedeniyle yapılan soruşturma ve kovuşturmalar, hükmedilmişse mahkumiyetler ve verilmişse cezaları da etkileyecektir (AYM, E.2019/9, K. 2019/27, 11/4/2019, § 18).</p>

<p>19. Öte yandan anayasa koyucu Anayasa’nın 87. maddesinde TBMM’ye genel anlamda kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak yetkisi dışında ve bu yetkiden farklı olarak <i>genel ve özel af ilânına karar vermek</i> yetkisi de tanımıştır. Bu yetkinin kullanılması da yukarıda açıklandığı üzere suç nedeniyle yapılan soruşturmaları ve kovuşturmaları, hükmedilmiş mahkûmiyetleri ve verilmiş olan cezaları etkilemektedir. Ayrıca bu yetkinin kullanılması anayasa koyucu tarafından nitelikli karar nisabına bağlanmıştır. Buna göre anayasa koyucunun genel olarak suç ve ceza siyasetini belirleme kapsamında kanunla bir fiilin suç olmaktan çıkarılması ya da cezasının hafifletilmesi yetkisi ile af yetkisini birbirinden ayrı gördüğü anlaşılmaktadır. Bu farkın ne olduğunun ortaya konulması af kurumunun varlığının tespiti bakımından kritik öneme sahiptir.</p>

<p>20. Genel suç ve ceza siyasetini belirleme kapsamında kanunla bir fiilin suç olmaktan çıkarılması ya da cezasının hafifletilmesi yetkisinden farklı olarak af yetkisini kullanan yasama organı, genel olarak bir fiili suç olmaktan çıkarmamakta ya da cezasında bir değişiklik yapmamakta, suç ve ceza aynı kalmakla birlikte sadece geçmişe yönelik olarak belli bir dönemde işlenmiş olan o fiilden dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılmasını, mahkûmiyet kararı ve ceza verilmesini ya da verilen cezanın infaz edilmesini engellemektedir. Kısacası genel suç ve ceza siyasetini belirleme kapsamında suç ve cezayla ilgili yapılan lehe kanunlar geleceğe ve geçmişe, af ise sadece geçmişte belli bir döneme ilişkin etki doğurmaktadır (benzer yönde bkz AYM, E.2004/92, K.2008/119, 12/6/2008).</p>

<p><strong>b. Koşula Bağlanabilme</strong></p>

<p>21. Anayasa koyucu, Anayasa’nın 87. maddesinde TBMM’nin genel ve özel af ilânına karar verme yetkisini bu af türlerinin koşullu veya koşulsuz olması yönünden sınırlandırmamıştır. Bu itibarla TBMM’nin aftan yararlanmayı koşula bağlamasının önünde anayasal bir engel bulunmamaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesinin 18/7/2001 tarihli ve E.2001/4, K.2001/332 sayılı kararında da şu ifadelere yer verilmiştir:</p>

<p>“<i>Genel affın şarta bağlı olarak düzenlenmesi mümkündür. Şahsi hakların tazmin edilmesi veya belirli bir süre içerisinde başvurulması şeklinde bir mükellefiyeti yerine getirmeye mecbur tutularak taliki şartlar sözkonusu olabileceği gibi, sanık veya hükümlünün aftan yararlandıktan sonra belli bir süre ile suç işlememesi şeklinde infisahi şartlar da genel af tasarruflarında yer alabilir. (…)</i></p>

<p><i>Genel afta olduğu gibi özel af tasarruflarında da geciktirici (taliki) veya bozucu (infisahi) şartlara yer verilebilir.</i>”</p>

<p><strong>4. Cezaların İnfazına İlişkin Düzenlemelerin Af Yönünden Değerlendirilmesi</strong></p>

<p>22. Kanun koyucunun bir düzenlemeyi cezaların infazı kapsamında ele alması, afla ilgili anayasal denetim bakımından bir önem taşımamaktadır. Önemli olan husus düzenlemenin anayasal özerk yorum çerçevesinde belirlenen af kavramının unsurlarını taşıyıp taşımadığıdır (benzer yöndeki yaklaşım için bkz. AYM, E.1966/7, K.1966/46, 19/12/1966). Anayasa'da, yasalaşma süreci özel usullere bağlanmış olan yasama işlemlerinin başka isimler altında ve farklı yöntemler uygulanarak oluşturulması durumunda, Anayasa koyucunun iradesinin tam anlamıyla etkili ve egemen kılınabilmesi için bu işlemlerin anayasal denetimlerinin gerçek nitelik ve içerikleri gözetilerek yapılması gerekir (AYM, E.2002/99, K.2002/51, 28/5/2002).</p>

<p>23. Bu kapsamda bir düzenlemenin öngördüğü kurumun niteliği belirlenirken ilk olarak af ile cezaların infazına ilişkin müesseselerin suça etki, suçun soruşturulması ve kovuşturulması, mahkûmiyetten ziyade kesin veya kesinleşmiş cezalara etki yönünden değerlendirilmesi gerekir. Zira cezaların infazına ilişkin düzenlemeler kural olarak kesin veya kesinleşmiş cezalar yönünden yapılmaktadır.</p>

<p>24. Bu bağlamda genel af cezanın tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılmasını, özel af ise cezanın kaldırılması veya hafifletilmesini konu alır. Ceza ile bağlantılı durumlarda özel af <i>cezayı</i> konu alır, yoksa cezanın <i>ne şekilde infaz edileceği</i> ile ilgili değildir. Dolayısıyla her ne şekilde adlandırılmış olursa olsun cezanın infazıyla bağlantılı bir düzenlemenin özel af niteliğinde olup olmadığı konusunda tespit edilmesi gereken temel husus düzenlemenin gerçekte <i>cezanın kendisini mi etkilediği </i>yoksa<i> cezanın infaz şeklini mi belirlediğidir</i>. Buna göre eğer düzenleme suç ve cezanın kapsamına ilişkin olarak cezanın ortadan kaldırılmasını, azaltılmasını veya türünü değiştirmek suretiyle hafifletilmesini öngörüyorsa bunun bir özel af düzenlemesi, suç ve cezanın kapsamına yönelik olmayıp sadece cezanın infaz şeklini düzenlemeye yönelik ise bunun bir infaz düzenlemesi olduğu söylenebilir.</p>

<p><strong>B. Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>25. Koşullu salıverilme, mahkûm edildiği hürriyeti bağlayıcı cezadan kanunun gösterdiği bir kısmını iyi hâlle ve kurallara uyarak geçirmiş bulunan hükümlünün konulmuş olan şartlara riayet etmediği takdirde geri alınması koşuluyla ceza infaz kurumunda geçireceği süreyi tamamıyla bitirmeden, infaz hâkimince alınacak bir kararla salıverilmesini ve böylece serbest hayata dönmesini ya da bu hayata geçişin kolaylaştırılmasını sağlayan bir hukuki kurumdur (benzer yönde bkz. AYM,<strong> </strong>E.2001/4, K.2001/332, 18/7/2001).</p>

<p>26. Koşullu salıverilmenin en önemli ögeleri, cezanın belirli bir kısmının ceza infaz kurumunda infaz edilmiş olması, hükümlünün bu süre içinde iyi hâl göstermesi, koşullu salıverildikten sonra denetim süresine tabi tutulması ve koşullu salıverilmenin gereklerine uyulmaması durumunda koşullu salıverilme kararının geri alınabilmesidir (benzer yönde bkz. AYM,<strong> </strong>E.1991/15, K.1991/22, 19/7/199;<strong> </strong>E.2001/4, K.2001/332, 18/7/2001).</p>

<p>27. Denetimli serbestlik de belirli şartları taşıyan hükümlülerin dış dünyaya uyumlarını sağlamak, aileleriyle bağlarını sürdürmelerini ve güçlendirmelerini temin etmek ve bu suretle yeniden suç işlenme olasılığını azaltmak amacıyla koşullu salıverilme tarihinden belirli bir süre önce ceza infaz kurumundan salıverilmelerini ve koşullu salıverilme tarihine kadar hükümlülere, kişiye göre belirlenmiş denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasını öngören bir hukuki kurumdur (benzer yönde bkz. AYM, E.2013/133, K.2013/169, 26/12/2013; E.2014/14, K.2014/77, 9/4/2014; E.2017/170, K.2018/77, 5/7/2018, § 13).</p>

<p>28. 7242 sayılı Kanun’un dava konusu 52. maddesiyle 5275 sayılı Kanun’un geçici 6. maddesi değiştirilmiştir. Anılan maddenin (1) numaralı fıkrası 30/3/2020 tarihine kadar işlenen ve söz konusu fıkra uyarınca istisna tutulmayan suçlar bakımından 5725 sayılı Kanun’un 105/A maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan <i>bir yıl</i>lık sürenin <i>üç yıl</i> olarak uygulanmasını öngörmektedir. Bu itibarla 105/A maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre hükümlünün denetimli serbestlik tedbirinden yararlanabilmesi için koşullu salıverilmesine en az bir yıl kalmış olması gerekmekte iken 30/3/2020 tarihine kadar işlenen ve istisna tutulmayan suçlar bakımından geçici 6. maddenin (1) numaralı fıkrası, koşullu salıverilmeye en az üç yıl kalınmış olması durumunda da denetimli serbestlik tedbirinden yararlanılmasını mümkün kılmıştır. Böylece kural, hükümlünün ceza infaz kurumunda geçirmesi gereken süreyi iki yıl kısaltmıştır.</p>

<p>29. Geçici 6. maddenin (2) numaralı fıkrasının (a) bendinde ise 30/3/2020 tarihine kadar işlenen ve söz konusu fıkra uyarınca istisna tutulmayan suçlar bakımından sıfır-altı yaş grubu çocuğu bulunan kadın hükümlüler ile yetmiş yaşını bitirmiş hükümlüler hakkında Kanun’un 105/A maddesinin (3) numaralı fıkrasında yer alan <i>iki yıl</i>lık sürenin <i>dört yıl</i> olarak uygulanması hükme bağlanmaktadır. Bu itibarla 105/A maddesinin (3) numaralı fıkrasının (a) bendine göre sıfır-altı yaş grubu çocuğu bulunan kadın hükümlünün denetimli serbestlik tedbirinden yararlanabilmesi için koşullu salıverilmesine en az iki yıl kalmış olması gerekmekte iken 30/3/2020 tarihine kadar işlenen ve istisna tutulmayan suçlar bakımından geçici 6. maddenin (2) numaralı fıkrasının (a) bendi, koşullu salıverilmeye en az dört yıl kalınmış olması durumunda da denetimli serbestlikten yararlanılmasını mümkün kılmıştır. Böylece kural, sıfır-altı yaş grubu çocuğu bulunan kadın hükümlülerin ceza infaz kurumunda geçirmesi gereken süreyi iki yıl kısaltmıştır.</p>

<p>30. Anılan bent, Kanun’un 105/A maddesinden farklı olarak yetmiş yaşını bitirmiş hükümlüler bakımından da ilk kez özel bir süre belirlemiş ve söz konusu hükümlülerin de koşullu salıverilmelerine en az dört yıl kalmış olmaları durumunda denetimli serbestlik tedbirinden yararlanmalarını mümkün kılmıştır. Yetmiş yaşını bitirmiş hükümlülerin koşullu salıverilmelerine 105/A maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan genel süre uyarınca en az bir yıl kalınmış olması durumunda denetimli serbestlik tedbirinden yararlanabilecekleri gözetildiğinde anılan bentle 30/3/2020 tarihine kadar işlenen ve istisna tutulmayan suçlar bakımından yetmiş yaşını bitirmiş hükümlülerin ceza infaz kurumunda geçirmeleri gereken sürenin üç yıl kısaltıldığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>31. Geçici 6. maddenin (2) numaralı fıkrasının (b) bendinde ise 30/3/2020 tarihine kadar işlenen ve söz konusu fıkra uyarınca istisna tutulmayan suçlar bakımından maruz kaldığı ağır bir hastalık, engellilik veya kocama nedeniyle hayatını yalnız idame ettiremeyen altmışbeş yaşını bitirmiş hükümlülerin koşullu salıverilmeleri için ceza infaz kurumlarında geçirmeleri gereken sürelerin azami süre sınırına bakılmaksızın Kanun’un 105/A maddesinde düzenlenen denetimli serbestlik tedbirinden yararlanabileceği; ağır hastalık, engellilik veya kocama hâlinin Adalet Bakanlığınca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca veya Adlî Tıp Kurumunca düzenlenen bir raporla belgelendirileceği hükme bağlanmaktadır.</p>

<p>32. Benzer koşulları taşıyan hükümlülerin denetimli serbestlik tedbirinden yararlanmaları için gereken süre Kanun’un 105/A maddesinin (3) numaralı fıkrasının (b) bendinde belirtilmiştir. Anılan bende göre maruz kaldıkları ağır bir hastalık, engellilik veya kocama nedeniyle hayatlarını yalnız idame ettiremeyen hükümlüler, koşullu salıverilmelerine en az üç yıl kalması hâlinde denetimli serbestlik tedbirinden yararlanabilirler. Geçici 6. maddenin (2) numaralı fıkrasının (b) bendi ise söz konusu durumda olan hükümlülerin altmışbeş yaşını bitirmiş olmaları şartını da öngörmek suretiyle 30/3/2020 tarihine kadar işlenen ve istisna tutulmayan suçlar bakımından cezanın belirli bir kısmının ceza infaz kurumunda infaz edilmiş olması şartı aranmaksızın denetimli serbestlik tedbirinden yararlanmalarını mümkün kılmıştır.</p>

<p>33. Geçici 6. maddenin (3) numaralı fıkrası, (1) ve (2) numaralı fıkra hükümlerinin iyi hâlli olmak koşuluyla kapalı ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlüler hakkında da uygulanacağını öngörmektedir. Bu itibarla Kanun’un 105/A maddesine göre denetimli serbestlik tedbirinden yararlanabilmek için gereken, hükümlünün açık ceza infaz kurumunda veya çocuk eğitimevinde bulunması ya da açık ceza infaz kurumuna ayrılma şartlarını taşıması koşulu geçici 6. maddenin (1) ve (2) numaralı hükümlerinden yararlanmak için aranmayacaktır. Buna karşılık denetimli serbestlik tedbirinin belirleyici unsurlarından olan iyi hâl koşulu kapalı ceza infaz kurumunda bulunan hükümlüler bakımından da aranmaya devam edilecektir.</p>

<p>34. Geçici 6. maddenin (4) numaralı fıkrasında ise 30/3/2020 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından, tabi olduğu infaz rejimine göre belirlenen koşullu salıverilme süresinin hesaplanmasında hükümlünün onbeş yaşını dolduruncaya kadar ceza infaz kurumunda geçirdiği bir günün üç gün, onsekiz yaşını dolduruncaya kadar ceza infaz kurumunda geçirdiği bir günün iki gün olarak dikkate alınacağı hükme bağlanmaktadır.</p>

<p>35. Kanun’un 107. maddesinin (5) numaralı fıkrasında koşullu salıverilme süresinin hesaplanmasında hükümlünün onbeş yaşını dolduruncaya kadar infaz kurumunda geçirdiği bir günün iki gün olarak dikkate alınacağı belirtilmiş, onbeş onsekiz yaş aralığında bulunan hükümlü için ise herhangi bir özel hükme yer verilmemiştir. Bu itibarla geçici 6. maddenin (4) numaralı fıkrası 30/3/2020 tarihine kadar işlenen tüm suçlar bakımından onbeş yaşından önceki hükümlüler için bir günün iki gün yerine üç gün olarak, onbeş onsekiz yaş aralığında bulunan hükümlüler için de bir günün bir gün yerine iki gün olarak dikkate alınmasını öngörmektedir. Bu itibarla küçük yaştaki hükümlülerin koşullu salıverilmeleri için ceza infaz kurumunda geçirmeleri gereken süre dolaylı olarak kısaltılmış olmaktadır.</p>

<p><strong>C. İptal Talebinin Gerekçesi</strong></p>

<p>36. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu Kanun’un 52. maddesiyle 5275 sayılı Kanun’un değiştirilen geçici 6. maddesi uyarınca istisna olarak belirtilen suçlar hariç olmak üzere 30/3/2020 tarihine kadar işlenen suçlardan mahkûmiyeti bulunan hükümlülerin daha kısa süre ceza infaz kurumunda kalmak suretiyle denetimli serbestlik tedbirinden yararlanmalarının sağlandığı, bu itibarla anılan hükümlülerin infaz edilecek ceza miktarında indirim yapıldığı, istisnai ve geçici bir düzenleme olan söz konusu maddenin öngördüğü kurumun bu özellikleri sebebiyle özel toplu af niteliğinde olduğu, Anayasa’nın 87. maddesi uyarınca af ilanını konu alan kanunların kabulü için TBMM üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun gerektiği, dava konusu Kanun’un kabulünde ise bu nitelikli çoğunluğun aranmadığı belirtilerek kuralların şekil bakımından Anayasa’nın 87. ve 88. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>Ç. Şekil Bakımından Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p>37. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesi uyarınca kurallar, ilgileri nedeniyle Anayasa’nın 96. maddesi yönünden incelenmiştir.</p>

<p>38. Kanunların esas bakımından Anayasa’ya uygunluk denetimi, kanunun maddi olarak (hukuk dünyasında yarattığı değişiklik itibarıyla) Anayasa’ya uygun olup olmadığını ifade etmektedir. Şekil bakımından uygunluk ise teklifin kanunlaşabilmesi için, diğer bir anlatımla kanun olarak varlık kazanabilmesi için Anayasa’da öngörülen usullere uyulup uyulmadığının denetimidir.</p>

<p>39. Anayasa'nın 148. maddesinin ikinci fıkrasında kanunların şekil bakımından denetlenmesinin son oylamanın öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı hususu ile sınırlı olduğu hükme bağlanmıştır.</p>

<p>40. Anayasa'nın 148. maddesinin gerekçesinde de Genel Kurul tarafından yapılan son oylamadan önce vücut bulan şekil bozukluklarını Genel Kurulun bildiği veya bilmesi gerektiğinin varsayıldığı belirtilerek son oylamadan önce yapılan şekil bozukluklarının iptale neden olamayacağı ifade edilmiş ve “<i>Genel Kurulun oylama yapıp kanunu kabul etmesi, şekil bozukluğunu, o kanunu kabul etmemek için yeterli neden saymadığı yolunda bir irade tecellisidir. En büyük organ genel kuruldur. Onun iradesi hilafına bir sonuç çıkarmak hukukun ana esaslarına aykırı düşer. Bu nedenle son oylamadan önceki şekil bozuklukları, iptal sebebi sayılmamıştır.” </i>denilmiştir.</p>

<p>41. Anayasa'nın <i>“Toplantı ve karar yeter sayısı”</i> başlıklı 96. maddesinde <i>“Türkiye Büyük Millet Meclisi, yapacağı seçimler dahil bütün işlerinde üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasada başkaca bir hüküm yoksa toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir; ancak karar yeter sayısı hiçbir şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz.” </i>denilmektedir. Bu çerçevede TBMM’nin bütün işlerinde üye tamsayısının en az üçte biri olan 200 milletvekiliyle toplanması, toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla karar vermesi ve karar yeter sayısının hiçbir şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlası olan 151 milletvekilinden az olmaması gerekmektedir.</p>

<p>42. Anayasa’nın 87. maddesinde <i>“…Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilânına karar vermek…”, </i>TBMM’nin görev ve yetkileri arasında sayılmıştır. Böylece anayasa koyucu af ilanını konu alan kanunlar bakımından Anayasa’nın 96. maddesinde belirtilen karar yeter sayısından ayrılmış ve bu konuda özel bir karar yeter sayısı öngörmüştür.</p>

<p>43. Bu itibarla karar yeter sayısı bakımından dava konusu Kanun hakkında Anayasa’nın hangi hükmünün uygulanacağının belirlenmesi için Kanun’un öngördüğü kurumun hukuki niteliğinin ortaya konması gerekmektedir. Bu konuda belirleyici konumda olan ise Kanun’un dava konusu 52. maddesiyle 5275 sayılı Kanun’un değiştirilen geçici 6. maddesinin öngördüğü düzenlemenin hukuki niteliğidir.</p>

<p>44. Geçici 6. maddenin suçu konu alan, suç nedeniyle soruşturma ve kovuşturma yapılmasını engelleyen, başlanmışsa soruşturma ve kovuşturmayı, hükmedilmişse mahkûmiyeti, verilmişse cezayı tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldıran bir niteliğinin bulunmadığı, bu yönüyle genel af niteliği taşımadığı açıktır. Bu çerçevede anılan maddenin öngördüğü kurumun özel af niteliğinde olup olmadığı incelenmelidir.</p>

<p>45. Yukarıda belirtildiği üzere bir düzenlemenin özel af niteliğini taşıdığının kabul edilebilmesi için iki şartın birlikte gerçekleşmesi gerekir. Bunlardan birinci düzenlemenin sadece geçmişe yönelik olmasıdır. İkinci ise düzenlemenin cezayı ortadan kaldırmak, miktarını azaltmak veya türünü değiştirerek hafifletmek suretiyle cezanın kapsamına etki etmesidir.</p>

<p>46. Buna göre sadece geçmişe yönelik olan düzenleme kesin veya kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararıyla hükmedilen cezanın miktarını azaltıyor veya daha hafif bir ceza ile değiştirmek (örneğin hapis cezasını para cezasına çevirmek) suretiyle hafifletiyor ya da hiç infaz edilmeyecek şekilde ortadan kaldırıyor ise bunun özel af olarak nitelendirilmesi gerekir. Ancak cezanın miktarında ve türünde herhangi bir değişikliğe neden olmayıp sadece çeşitli gerekçelerle cezanın infaz şeklini/rejimini değiştiren/belirleyen düzenlemelerin özel af olarak nitelendirilmesi mümkün değildir.</p>

<p>47. Geçici 6. maddenin (1) ve (2) numaralı fıkralarıyla belirli bir tarihe kadar işlenmiş ve istisna tutulmamış suçlar bakımından daha kısa süre ceza infaz kurumunda kalınmak suretiyle denetimli serbestlik tedbirinden yararlanılması mümkün kılınmaktadır. (3) numaralı fıkrada ise (1) ve (2) numaralı fıkra hükümlerinin iyi hâlli olmak koşuluyla kapalı ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlüler hakkında da uygulanacağı belirtilmiştir.</p>

<p>48. Anılan maddenin (4) numaralı fıkrasında ise belirli bir tarihe kadar işlenen suçlar bakımından, tabi olduğu infaz rejimine göre belirlenen koşullu salıverilme süresinin hesaplanmasında hükümlünün onbeş yaşını dolduruncaya kadar ceza infaz kurumunda geçirdiği bir günün üç gün, onsekiz yaşını dolduruncaya kadar ceza infaz kurumunda geçirdiği bir günün iki gün olarak dikkate alınması hükme bağlanmaktadır.</p>

<p>49. Geçici 6. maddenin (1), (2) ve (4) numaralı fıkralarının kapsamının belirli bir tarihe kadar işlenmiş suçlarla sınırlı tutulması, (3) numaralı fıkrada ise (1) ve (2) numaralı fıkralara atfen düzenleme yapılması, kurallarda özel affın unsurlarından biri olan sadece geçmişe yönelik olma şartının bulunduğunu göstermektedir. Buna karşın söz konusu unsurun varlığı, anılan hükümlerin öngördüğü kurumun af olarak kabulü için yeterli olmayıp yukarıda belirtildiği üzere cezanın kapsamında etkili olma şartının da gerçekleşmesi gerekir.</p>

<p>50. Hükümlünün geçici 6. maddenin (1) numaralı fıkrası ile (2) numaralı fıkrasının (a) bendinden yararlanabilmesi için cezasının belirli bir kısmının ceza infaz kurumunda infaz edilmiş olması ve bu süreyi iyi hâlli olarak geçirmesi gerekmektedir. Yine hükümlü salıverildikten sonra bir veya birden fazla yükümlülüğe tabi tutulacak ve gereklerini yerine getirmediği takdirde ceza infaz kurumuna geri dönme ihtimali varlığını sürdürecektir.</p>

<p>51. Geçici 6. maddenin (2) numaralı fıkrasının (b) bendinde ise belirli bir tarihe kadar işlenmiş ve istisna tutulmamış suçlar bakımından, maruz kaldığı ağır bir hastalık, engellilik veya kocama nedeniyle hayatını yalnız idame ettiremeyen altmışbeş yaşını bitirmiş hükümlülerin koşullu salıverilmeleri için ceza infaz kurumlarında geçirmeleri gereken sürelerin azami süre sınırına bakılmaksızın 105/A maddesinde düzenlenen denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle infaz edilebileceği öngörülmek suretiyle cezanın belirli bir kısmının ceza infaz kurumunda infaz edilmiş olması şartının bu koşullarda bulunan hükümlüler bakımından aranmasından vazgeçildiği görülmektedir.</p>

<p>52. Denetimli serbestlik tedbirinin en önemli amaçlarından birinin cezanın infazının kişiselleştirilmesini sağlamak olduğu gözetildiğinde bu amaçla uyumlu olarak ağır bir hastalık, engellilik veya kocama nedeniyle hayatını yalnız idame ettiremeyen altmışbeş yaşını bitirmiş hükümlülerin ceza infaz kurumu koşullarında tutulmasının zorluğu gözönünde bulundurularak bu tür hükümlüler bakımından cezanın belirli bir kısmının ceza infaz kurumunda infaz edilmiş olması şartı aranmadan denetimli serbestlik tedbirine başvurulabilmesine imkân tanınmasıyla cezanın infazının kişiselleştirilmesi amacının sağlanmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>53. Kaldı ki söz konusu bentte <i>“…infaz edilebilir.”</i> ibaresine yer verildiği gözetildiğinde anılan koşulları taşıyan hükümlü hakkında dahi denetimli serbestlik tedbirine karar verilmesinin zorunlu olmayıp bu konuda infaz hâkiminin takdir yetkisinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Yine bu çerçevede denetimli serbestlik tedbirinin belirleyici unsurlarından olan, hükümlünün iyi hâlli olma şartı da aranmaya devam edilecektir.</p>

<p>54. Öte yandan salıverildikten sonra hükümlünün bir veya birden fazla yükümlülüğe tabi tutulması ve gereklerine uyulmaması durumunda denetimli serbestlik tedbirinin uygulanarak cezanın infazı kararının geri alınabilmesi bu kapsamdaki hükümlüler bakımından da geçerli olacaktır.</p>

<p>55. Hükümlünün geçici 6. maddenin (4) numaralı fıkrasından yararlanabilmesi için de 107. madde uyarınca cezanın belirli bir kısmının ceza infaz kurumunda infaz edilmiş olması ve hükümlünün bu süre içinde iyi hâl göstermesi gerekmekte, koşullu salıverildikten sonra da hükümlü denetim süresine tabi tutulabilmekte ve gereklerine uyulmaması durumunda koşullu salıverilme kararı geri alınabilmektedir. Bu itibarla söz konusu fıkra kapsamına giren hükümlüler de koşullu salıverilmeye ilişkin var olan aynı şartları sağlamaları hâlinde koşullu salıverilmeden aynı hüküm ve sonuçlarla yararlanabileceklerdir.</p>

<p>56. Bu çerçevede kuralların istisna kapsamına alınan suçlar dışında hükümlülerin denetimli serbestlik ve koşullu salıverme kurumlarından yararlandırılmak suretiyle ceza infaz kurumunda geçirecekleri süreyi önceki kanuni düzenlemeye göre kısalttığı, ancak -infaz edilecek- toplam ceza miktarında bir değişikliğe neden olmadığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>57. Burada açıklığa kavuşturulması gereken temel husus, bir cezanın infaz edildiğinden söz edilebilmesi için ceza süresinin mutlaka ceza infaz kurumunda geçirilmesinin gerekip gerekmediğidir. Zira ceza süresinin birtakım alternatif infaz usulleriyle ceza infaz kurumu dışında geçirilmesi cezanın infazı kapsamında kabul edilecek ise dava konusu kuralların cezanın miktarında veya niteliğinde dolayısıyla cezada bir değişiklik yaratmadığı, kuralların cezaya ilişkin değil cezanın infaz biçimine ilişkin olduğu sonucuna ulaşılacaktır.</p>

<p>58. Geçmişte cezanın infazıyla ilgili sınırlı hukuki kurumlara yer verilmiş iken modern ceza hukukundaki gelişmelerin bunları çeşitlendirdiği gözlemlenmektedir. Bu bağlamda insan psikolojisinin doğasını keşfetme, suç davranışının kaynaklarını daha iyi anlama ve toplumsal düzenin sağlanmasına yönelik psikolojik ve sosyolojik verilerin modern ceza hukukunda uygulanmasıyla cezanın infaz biçimine ilişkin kurumlarda ciddi değişiklikler ve çeşitlilikler meydana gelmiş, eskiden sadece ceza infaz kurumlarında infaz usulleriyle cezalar yerine getirilirken zamanla bu usullerde değişiklikler yapılmış, özellikle çeşitli ölçütler esas alınarak cezanın infazının kişiselleştirilmesi yöntemleri geliştirilmiştir.</p>

<p>59. Nitekim cezaların tümünün belli kapalı yerlerde tutulması suretiyle çektirilmesi anlayışından, önce cezanın bir kısmının açık ceza infaz kurumunda çektirilmesi rejimine geçildiği, son dönemlerde ise artık cezanın konutta infaz edilmesi veya başkaca yükümlülükler belirlenmek suretiyle ceza infaz kurumu dışında infaz edilmesi yöntemlerinin diğer yöntemlerle birlikte uygulandığı görülmektedir. Anılan yöntemlerle hem cezanın ödeticiliği hem de ıslah edicilik özelliklerinin aynı anda uygulanmaya devam edildiği örneklere sadece ülkemizde değil başka ülkelerde de başvurulduğu bilinmektedir. Bu yönüyle modern ceza ve infaz hukukunun dinamik bir yapıya sahip olduğu, bu kapsamda cezanın tek tip olarak ceza infaz kurumunda infaz edilmesi dışında yeni uygulamaların tartışıldığı, bunların hayata geçirildiği, bir kısmından olumlu sonuç alınarak bunların uygulanmasına devam edildiği, bir kısmında ise değişikliklere gidildiği görülmektedir.</p>

<p>60. Dava konusu kurallarda denetimli serbestlik ve koşullu salıverilme kurumlarından yararlanmak suretiyle hükümlülerin ceza infaz kurumundan önceki kanuni düzenlemelere nazaran daha erken tahliye edilmesi ve cezanın kalan kısmının ceza infaz kurumu dışında infaz edilmesi öngörülmektedir. Bu çerçevede anılan kurumların cezanın ceza infaz kurumunda çektirilmesine alternatif bir infaz usulü niteliği taşıyıp taşımadığının tespiti dava konusu kuralların da anılan niteliğe sahip olup olmadıklarının belirlenmesi bakımından önem taşımaktadır.</p>

<p>61. Denetimli serbestlik tedbiri kurumu ilk kez 5/4/2012 tarihli ve 6291 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri ile Koruma Kurulları Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’la hukuk sistemimize girmiştir. Denetimli serbestlik, içeriğinde kısmi değişiklikler yapılsa da özü itibariyle aynı anlayış temelinde infaz sistemi içinde önemli bir kurum olarak işlev görmeye devam etmektedir. Bu kurumun cezanın infaz rejimlerinden/şekillerinden birini oluşturup oluşturmayacağının irdelenebilmesi için kısaca hangi esaslara göre işlediğinin incelenmesinde fayda bulunmaktadır.</p>

<p>62. 5275 sayılı Kanun’un 105/A maddesi uyarınca denetimli serbestlik tedbirinden yararlanabilmesi için hükümlünün; talebinin bulunması, açık ceza infaz kurumunda veya çocuk eğitimevinde bulunması (ya da açık ceza infaz kurumuna ayrılma şartları oluşmasına karşın, iradesi dışındaki bir nedenle açık ceza infaz kurumuna ayrılamadığı için kapalı infaz kurumunda bulunması), koşullu salıverilmesine belli bir süre kalması, iyi hâlli olması ve ceza infaz kurumu idaresince hazırlanan değerlendirme raporu dikkate alınarak infaz hâkimince hakkında karar verilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla bu tedbir otomatik olarak uygulanamamakta (bu konudaki etraflı değerlendirmeler için bkz. <i>Mithat Bakikuşağı</i>, B. No: 2013/4682, 17/9/2014), anılan tedbirden hükümlünün faydalanabilmesi için Kanun’daki koşulların yerine getirilmesi gerekmekte ve ancak bu koşulların yerine getirildiğine hükmeden infaz hâkiminin kararıyla hükümlü denetimli serbestlikten yararlanabilmektedir.</p>

<p>63. Denetimli serbestlik tedbiri uygulanan hükümlünün; koşullu salıverilme tarihine kadar kamuya yararlı bir işte ücretsiz olarak çalıştırılması, bir konut veya bölgede denetim ve gözetim altında bulundurulması, belirlenen yer veya bölgelere gitmemesi, belirlenen programlara katılması yükümlülüklerinden bir veya birden fazlasına tabi tutulmasına denetimli serbestlik müdürlüğünce karar verilmekte ve hükümlünün risk ve ihtiyaçları dikkate alınarak yükümlülükleri değiştirilebilmektedir.</p>

<p>64. Hükümlünün hakkında belirlenen yükümlülüklere, denetimli serbestlik müdürlüğünün hazırladığı denetim ve iyileştirme programına, denetimli serbestlik görevlilerinin bu kapsamdaki uyarı ve önerileriyle hakkında hazırlanan denetim planına uymamakta ısrar etmesi veya ceza infaz kurumuna geri dönmek istemesi hâlinde ise denetimli serbestlik müdürlüğünün talebi üzerine, koşullu salıverilme tarihine kadar olan cezasının infazı için açık ceza infaz kurumuna gönderilmesine, denetimli serbestlik müdürlüğünün bulunduğu yer infaz hâkimi tarafından karar verilmektedir.</p>

<p>65. Ayrıca hükümlü hakkında denetimli serbestlik tedbiri uygulanmaya başlandıktan sonra işlediği iddia olunan ve cezasının alt sınırı bir yıl veya daha fazla hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suçtan dolayı kamu davası açılmış olması hâlinde, denetimli serbestlik müdürlüğünün talebi üzerine infaz hâkimi tarafından, hükümlünün ceza infaz kurumuna gönderilmesine karar verilebilmektedir.</p>

<p>66. Denetimli serbestliğe başvurulmasının nedeni ise Kanun’un gerekçesinde açıklandığı üzere “…<i>hükümlülerin; yeniden suç işleme risklerinin azaltılması, sosyal hayata hazırlamasına imkân sağlanması, tahliye şartlarına uyumunun gerçekleştirilmesi ve toplumsal kurallara uyma becerilerinin…</i>” geliştirilmesidir.</p>

<p>67. Buna göre denetimli serbestlikte salıverilen hükümlü üzerinde devletin denetim ve gözetim yetkisi devam etmekte, bu bağlamda örneğin cezasını konutta geçirme yükümlülüğü altında bırakılabilmektedir. Konutu terk etmeme yükümlülüğü altına sokulan hükümlünün ayrıca kamuda yararlı bir işte ücretsiz çalıştırılması veya bir eğitim programına devam etmesine de karar verilebilmektedir. Hükümlü anılan yükümlülüklere aykırı davrandığında veya kasıtlı yeni bir suç işlediğinde ise tekrar ceza infaz kurumuna gönderilebilmektedir.</p>

<p>68. Bu çerçevede kişinin denetimli serbestlikten yararlanabilmesi için aranan koşulların ceza infaz kurumunun disiplinini, cezanın amacına uygun olarak infazını, kişiselleştirilmesini, ıslah edici fonksiyonunun güçlendirilmesini sağlamaya dönük olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan kişinin ceza infaz kurumu dışında geçirdiği süre çeşitli yükümlülükler uygulanmak suretiyle geçirilmekte, bu konuda Kanun’da cezanın hem ödeticiliği hem de ıslah ediciliği unsurlarının sağlanmasına yönelik tedbirlerin alınmasına imkân tanınmış bulunmaktadır.</p>

<p>69. Koşullu salıverilme ise 5271 sayılı Kanun’un 107. maddesinde düzenlenmiş olup bu kurum da genel olarak denetimli serbestlikle benzer nitelikler taşımaktadır.</p>

<p>70. Tüm bu hususlar dikkate alındığında gerek denetimli serbestliğin gerekse koşullu salıverilmenin cezanın ceza infaz kurumunda geçirilmesine alternatif bir ceza infaz usulü/rejimi niteliği taşıdığı sonucuna ulaşılmaktadır.</p>

<p>71. Bu açıklamalar çerçevesinde geçici 6. maddenin hükümlünün çektirilmesi gereken toplam ceza miktarında bir değişikliğe neden olmadığı, ceza infaz kurumundan kendiliğinden salıverilmesine yol açmadığı, bu kapsamda hükümlünün iyi hâlli olması şartının arandığı, anılan şart gerçekleşse dahi salıverilme kararı bakımından hâkimin takdir yetkisinin bulunduğu, (1), (2) ve (3) numaralı fıkra hükümlerinden yararlanmak için ayrıca hükümlünün talebinin varlığının gerektiği, salıverilme sonrasında da devletin hükümlü üzerindeki gözetim ve denetim yetkisinin devam ettiği, bu bağlamda hükümlüye bir veya birden fazla yükümlülük yüklenebileceği, gereklerine uygun davranılmadığı veya yeniden suç işlendiği takdirde salıverilme kararının geri alınmak suretiyle hükümlünün cezasının infazına ceza infaz kurumunda devam edilebileceği gözetildiğinde geçici 6. maddenin cezanın kapsamına ilişkin bir düzenleme olmayıp cezanın infaz usulüne yönelik hükümler öngördüğü anlaşılmaktadır.</p>

<p>72. Anılan nedenlerle geçici 6. maddenin öngördüğü kurumun af niteliğinde olmadığı, bu itibarla söz konusu maddenin değiştirilmesini öngören dava konusu 52. maddeyi ihtiva eden dava konusu 7242 sayılı Kanun’un toplantı ve karar yeter sayısı bakımından Anayasa’nın 96. maddesine tabi olduğu görülmektedir.</p>

<p>73. Kanun'un görüşülmesine ilişkin TBMM Genel Kurul tutanaklarının incelenmesinden teklifin tümü üzerindeki oylamanın açık oylama yöntemiyle yapıldığı görülmektedir. Yapılan açık oylama sonucunda 279 kabul ve 51 ret oyunun kullanıldığı gözetildiğinde son oylamanın Anayasa'nın 96. maddesinde öngörülen çoğunlukla yapıldığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>74. Açıklanan nedenlerle son oylamasının Anayasa'da öngörülen çoğunlukla yapıldığı açık olan Kanun, Anayasa'nın 96. maddesine aykırı değildir. Bu itibarla Kanun’un ve 52. maddesiyle 5275 sayılı Kanun’un değiştirilen geçici 6. maddesinin şekil bakımından iptalleri talebinin reddi gerekir.</p>

<p>Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Engin YILDIRIM, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, M. Emin KUZ ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ bu görüşe katılmamışlardır.</p>

<p>Kuralların Anayasa’nın 87. ve 88. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.</p>

<p><strong>IV. YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI TALEBİ</strong></p>

<p>75. Dava dilekçesinde özetle, dava konusu kuralların uygulanmaları hâlinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğabileceği belirtilerek yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi talep edilmiştir.</p>

<p>14/4/2020 tarihli ve 7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;</p>

<p><strong>A.</strong> Tümüne,</p>

<p><strong>B.</strong> 52. maddesiyle 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un değiştirilen geçici 6. maddesine,</p>

<p>yönelik iptal talepleri 16/7/2020 tarihli ve E.2020/44, K.2020/41 sayılı kararla reddedildiğinden bu maddeye ve Kanun’a ilişkin yürürlüğün durdurulması taleplerinin REDDİNE 17/7/2020 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. HÜKÜM</strong></p>

<p>14/4/2020 tarihli ve 7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;</p>

<p><strong>A.</strong> Tümünün,</p>

<p><strong>B.</strong> 52. maddesiyle 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un değiştirilen geçici 6. maddesinin,</p>

<p>şekil bakımından Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal taleplerinin REDDİNE, Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Engin YILDIRIM, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, M. Emin KUZ ile Yusuf Şevki HAKYEMEZ’in karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA 17/7/2020 tarihinde karar verildi.</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Başkan</p>

   <p>Zühtü ARSLAN</p>
   </td>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Üye</p>

   <p>Serdar ÖZGÜLDÜR</p>
   </td>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Üye</p>

   <p>Burhan ÜSTÜN</p>
   </td>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Üye</p>

   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Üye</p>

   <p>Hicabi DURSUN</p>
   </td>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Üye</p>

   <p>Celal Mümtaz AKINCI</p>
   </td>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Üye</p>

   <p>Muammer TOPAL</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Üye</p>

   <p>M. Emin KUZ</p>
   </td>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Üye</p>

   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
   <td valign="top" width="33%">
   <p>Üye</p>

   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="48%">
   <p>Üye</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
   <td valign="top" width="51%">
   <p>Üye</p>

   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="48%">
   <p>Üye</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
   <td valign="top" width="51%">
   <p>Üye</p>

   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p>1. Mahkememiz çoğunluğu 14/4/2020 tarihli ve 7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un (a) tümünün, (b) tümünün iptal edilmemesi durumunda 52. maddesiyle 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un değiştirilen geçici 6. maddesinin şekil bakımından Anayasa’ya aykırılığı iddiasına ilişkin iptal taleplerini reddetmiştir.</p>

<p>2. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’nin af yetkisi Anayasa’nın 87. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddenin ilk halinde yer alan “Anayasanın 14üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler hariç olmak üzere, genel ve özel af ilanına…karar vermek” şeklindeki düzenleme 2001 yılında değiştirilmiştir. Değişiklikle bir yandan Anayasa’nın 14. maddesindeki fiiller de af kapsamına alınmış, diğer yandan da af kararının nitelikli çoğunlukla karara bağlanması öngörülmüştür. Buna göre “üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilânına karar vermek”, TBMM’nin yetkileri arasındadır.</p>

<p>3. Af niteliğindeki kararların beşte üç çoğunlukla alınmasına yönelik anayasal hüküm denetim konusu kanunun hukuki niteliğinin belirlenmesini zorunlu kılmaktadır. Başka bir ifadeyle kanun koyucunun adlandırmasından bağımsız olarak çıkarılan düzenlemenin af niteliğinde olup olmadığı şekil bakımından anayasaya uygunluk denetiminde belirleyici rol oynamaktadır.</p>

<p>4. Öncelikle belirtmek gerekir ki, bir düzenlemenin af niteliğinde olup olmadığını belirlerken Anayasa’dan hareket etmek gerekir. Kanunlardaki tanımlar esas alınarak yapılan bir anayasallık denetimi anayasa yargısının doğasıyla bağdaşmaz. Zira bu durum kanunun Anayasa’ya değil kanuna uygunluğunu denetleme anlamına gelebilecek, kanun koyucunun af tanımında yapacağı muhtemel değişiklikler konuyla ilgili yorumların da değişmesine yol açabilecektir. Bu nedenle anayasal bir kurum olan affın Anayasa’dan hareketle özerk bir tanımının yapılması gerektiği hususunda çoğunlukla aynı görüşteyim (§ 22).</p>

<p>5. Bu kapsamda Anayasa’nın 87. maddesinde TBMM’nin üye tamsayısının beşte üçünün oyuyla karar vereceği af suç ve/veya cezalara yönelik hukuki tasarruflardır. Anayasa Mahkemesi önceki kararlarında affı şu şekilde tanımlamıştır: “Af bazen sadece kesinleşmiş cezaları kaldıran, hafifleten veya değiştiren, bazen de kamu davasını düşüren veya mahkûmiyeti bütün sonuçlarıyla birlikte yok sayan bir kamu hukuku tasarrufudur. Bu genel tanım affın iki şekilde ortaya çıktığını göstermektedir. Bunlardan biri mahkûmiyet ve kamu davasını ortadan kaldıran genel af, diğeri de sadece cezaya etki eden özel aftır” (AYM, E.2001/4, K.2001/332, 18/7/2001. Ayrıca bkz. AYM, E.2004/92, K.2008/119, 12/6/2008).</p>

<p>6. Diğer yandan özel affın cezaya nasıl etki ettiğini ortaya koymak gerekir. Anayasa’nın 104. maddesinin on altıncı fıkrasına göre Cumhurbaşkanı “Sürekli hastalık ve kocama sebebiyle kişilerin cezalarını hafifletir veya kaldırır”. Cumhurbaşkanına tanınan bu yetkinin bir özel af yetkisi olduğu konusunda tereddüt bulunmamaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi de “Anayasa’nın 87. ve 104. maddelerine göre ferdi özel af çıkarma yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanı’na… aittir” demek suretiyle bu hususu teyit etmiştir (AYM, E.2001/4, K.2001/332, 18/7/2001).</p>

<p>7. Dolayısıyla özel affın cezaya etkisi hükmedilen cezayı hafifletme veya kaldırma şeklinde tezahür edebilir. Anayasa Mahkemesi özel affı, genel aftan farklı olarak, suça değil cezaya etki eden bir hukuki tasarruf olarak nitelendirmiştir. Anayasa Mahkemesine göre, “Kamu davasına ve mahkûmiyete etkisi olmaması, yalnız ceza üzerine etkili olması nedeniyle özel af sadece cezayı kısmen veya tamamen düşüren bir sebeptir” (AYM, E.2001/4, K.2001/332, 18/7/2001).</p>

<p>8. Eldeki davada Mahkememiz çoğunluğu, özel affı bu kez anayasal hükümlerden hareketle “kesin veya kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararıyla hükmedilen cezayı, miktarını azaltmak veya daha hafif bir ceza ile değiştirmek suretiyle hafifleten ya da hiç infaz edilmeyecek şekilde ortadan kaldıran bir yasama veya yürütme işlemi” olarak tanımlamıştır (§ 11). Bu özel af tanımının isabetli olduğunu belirtmek gerekir.</p>

<p>9. Şu hâlde dava konusu kuralların hükmedilen cezaları ne şekilde etkilediğine, cezaların infaz şeklinden ziyade onları hafifleten veya kaldıran bir yönünün olup olmadığına bakılmalıdır. Kısacası düzenleme, cezanın infaz şeklini değil de kendisini etkiliyorsa bunun af niteliğinde olduğu kabul edilmelidir.</p>

<p>10. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 7. maddesi kapsamında suç ve cezada kanunilik ilkesini yorumlarken “ceza” ile “cezanın infaz şekli” arasındaki ayrıma dikkat çekmiş, ikincisinin 7. madde kapsamı dışında kaldığını belirtmiştir. Del Río Prada/İspanya kararında farklı suçlardan üç bin yılı aşan hapis cezasına mahkûm edilen başvurucunun toplam otuz yıl olarak kabul edilen infaz süresinin, yüksek mahkemece yerleşik içtihat ve uygulamadan farklı olarak işlenen her bir suç için indirim süresinin hesaplanması ve bu suretle fiilen infaz süresinin uzatılmasında “ceza” ve “cezanın infaz şekli” ayrımı değerlendirilmiştir. AİHM bu kararında söz konusu ayrımı yapmanın her zaman kolay olmadığını, bununla birlikte, cezanın infaz şekli ya da uygulanması kapsamında kabul edilen kimi düzenlemeler ya da yargı kararlarının cezanın kapsamını etkileyebileceğini vurgulamıştır. AİHM somut olayda cezanın infazına değil kapsamına yönelik, başka bir ifadeyle başvurucunun aleyhine olacak şekilde aldığı cezaya etki eden bir içtihat değişikliği söz konusu olduğundan, şikayetin aleyhe ceza hükümlerinin geçmişe uygulanmasını meneden Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiğine karar vermiştir (Del Río Prada/İspanya [BD], B.No: 42750/09, 21/10/2013, § 85, 89).</p>

<p>11. Dava konusu geçici 6. maddenin (1) ve (2) numaralı fıkralarıyla 30/3/2020 tarihine kadar işlenen ve istisna kapsamına girmeyen suçlar bakımından denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak ve bazı hükümlüler yönünden koşullu salıverme sürelerinin hesaplanması değiştirilmek suretiyle ceza infaz kurumlarında geçirilmesi gereken süreler kısaltılmıştır. Esasen bazı suçlar bakımından ceza infaz süresinin kısaltılmasından ziyade hiç cezaevinde kalınmadan cezanın infazından bahsetmek gerekir. Örneğin istisna kapsamına girmeyen suçlardan birinden kesinleşmiş mahkumiyete bağlı olarak altı (6) yıl hapis cezasıyla cezalandırılan bir kişi, dava konusu kurallardan önce 5275 sayılı Kanun’un 105/A maddesinin (1) numaralı fıkrası uyarınca cezasının iki (2) yılını ceza infaz kurumunda çektikten sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle serbest bırakılacaktı. Buna karşılık geçici 6. maddenin (1) nolu fıkrası denetimli serbestlik tedbirinin uygulanması için 105/A maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “bir yıl”lık süreyi “üç yıl”a çıkardığı için, kesinleşmiş mahkûmiyete bağlı olarak altı (6) yıl kesinleşmiş hapis cezasına çarptırılan kişi ceza infaz kurumunda kalmadan cezayı infaz etmiş sayılacaktır.</p>

<p>12. Denetimli serbestlik kurumunun amacı, hapis cezasına mahkûm edilen hükümlünün cezasının bir kısmını ceza infaz kurumunda geçirdikten sonra, bazı şartlar altında yeniden topluma kazandırılması için serbest bırakılmasını sağlamaktır. Nitekim bu amaç 5275 sayılı Kanun’un 3. maddesinde, “hükümlünün yeniden suç işlemesini engelleyici etkenleri güçlendirmek, toplumu suça karşı korumak, hükümlünün; yeniden sosyalleşmesini teşvik etmek, üretken ve kanunlara, nizamlara ve toplumsal kurallara saygılı, sorumluluk taşıyan bir yaşam biçimine uyumunu kolaylaştırmak” şeklinde ifade edilmiştir.</p>

<p>13. Dava konusu geçici 6. maddenin (1) numaralı fıkrası, istisna kapsamında olmayan suçlardan dolayı altı yıla kadar hapis cezasına mahkûm edilenlerin ceza infaz kurumunda kalmadan cezalarının infazına imkân tanımaktadır. Bu haliyle kuralın cezanın infaz şekline değil, bizzat kapsamına yönelik olduğu açıktır. Zira kural, bir anlamda hapis cezasını daha hafif mahiyetteki “seçenek yaptırımlar”a dönüştürmektedir. Geçici 6. maddenin (1) numaralı fıkrasından yararlanarak altı (6) yıla kadar hapis cezasına mahkûm edilenler, 5275 sayılı Kanun’un (5) numaralı fıkrasına göre denetim süresi içinde “kamuya yararlı bir işte çalıştırılma” veya “belirlenen yer veya bölgelere gitmeme” gibi yükümlülüklere katlanmak durumundadır. Ancak bu yükümlülüklerin bir kısmı, aynı zamanda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 50. maddesinde yer alan “kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar” arasında bulunmaktadır. Bu madde uyarınca kısa süreli hapis cezası, sözgelimi, “belirli yerlere gitmekten veya belirli etkinlikleri yapmaktan yasaklanmaya” veya “kamuya yararlı bir işte çalıştırılmaya” çevrilebilmektedir.</p>

<p>14. Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, altı (6) yıla kadar hapis cezasına mahkûm edilen hükümlülerin cezaevine girmeden cezalarının infaz edilmesine imkân sağlayan geçici 6. maddenin (1) numaralı fıkrası, cezanın kapsamına etki eden ve bir anlamda onu daha hafif seçenek yaptırımlara dönüştürerek hafifleten, bu nedenle de özel af niteliğinde olan bir düzenlemedir.</p>

<p>15. Geçici 6. maddenin (1) numaralı fıkrasının şekil bakımından Anayasa’ya aykırı olduğuna dair bu gerekçeler, aynı maddenin (2) ve (4) numaralı fıkraları için de geçerlidir. Bilhassa (2) numaralı fıkranın (b) bendine değinmek gerekir. Bu kural, istisna tutulmayan suçlar bakımından maruz kaldığı ağır bir hastalık, engellilik veya kocama nedeniyle hayatını yalnız idame ettiremeyen altmış beş yaşını bitirmiş hükümlülerin azami süre sınırına bakılmaksızın tüm hürriyeti bağlayıcı cezalarının denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle infaz edilebileceğini öngörmektedir. Esasen bu düzenleme, Anayasa’nın 104. maddesinin on altıncı fıkrasında Cumhurbaşkanı’na tanınan “özel af” yetkisine oldukça benzemektedir. Buna göre Cumhurbaşkanı “Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle kişilerin cezalarını hafifletir veya kaldırır”. Dava konusu kuralla cezaları infaz edilen kişileri Cumhurbaşkanı Anayasa’nın 104. maddesiyle kendisine verilen özel af yetkisini kullanarak affetmiş olsaydı hemen hemen aynı sonuç ortaya çıkacaktı. Bu da kuralın gerçekte cezaya etki eden, bir anlamda cezayı hafifleten, dolayısıyla af niteliğinde bir düzenleme olduğunu göstermektedir.</p>

<p>16. Özel affın özerk yorumundan hareketle ulaşılan bu sonuç, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarında yaptığı değerlendirmelerle de uyumludur. Nitekim Anayasa Mahkemesi on (10) yıla kadar hapis cezasına mahkûm edilenlerin ceza infaz kurumlarında kalmadan tahliyesini öngören 4616 sayılı Kanun’la getirilen düzenlemenin af niteliğinde olduğunu belirlerken, düzenlemenin “10 yıldan az mahkûmiyetlerde cezaevine hiç girmeyen mahkûmlara da şartlı salıverme olanağı sağlamakta” olduğuna dikkat çekmiştir (AYM, E.2001/4, K.2001/332, 18/7/2001). Benzer şekilde Anayasa Mahkemesi, 4758 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un 1. maddesiyle yeniden düzenlenen 4616 sayılı Kanun’un 1. maddesinin 2. bendinin “şartla salıverme” değil af niteliğinde olduğunu, bu nedenle Anayasa’nın 87. maddesine göre TBMM üye tamsayısının beşte üçünün çoğunluğuyla kabul edilmesi gerektiğini belirterek, kuralı şekil bakımından Anayasa’ya aykırı bulmuştur (AYM, E.2002/99, K.2002/51, 28/5/2002).</p>

<p>17. Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarında affın tanımında esas aldığı Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükümleri de dava konusu kuralların af mahiyetinde olduğunu teyit etmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Af” kenar başlıklı 65. maddesinin (2) numaralı fıkrasında “Özel af ile hapis cezasının infaz kurumunda çektirilmesine son verilebilir veya infaz kurumunda çektirilecek süresi kısaltılabilir ya da adlî para cezasına çevrilebilir” denmektedir. Belirtmek gerekir ki, bu fıkra kanun tasarısında o dönemde yürürlükte olan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 98. maddesiyle uyumlu olarak “Özel af, cezayı ortadan kaldırır veya azaltır veya değiştirir. Özel af, kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinde aksi yazılı olmadıkça fer’î cezaları da etkiler.” şeklindeyken Adalet Komisyonu tarafından mevcut haline dönüştürülmüştür. Bu değişikliğin gerekçesinde “özel affın mahiyeti[nin] açık bir şekilde ortaya konulmuş” olduğu, “özel af ile sadece hapis cezasının infaz kurumunda çektirilmesine son verilebileceği, infaz kurumunda çektirilecek sürenin kısaltılabileceği”nin kabul edildiği belirtilmiştir (bkz. Türk Ceza Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (S. Sayısı 664), TBMM Tutanak Dergisi, Dönem: 22, Yasama Yılı: 2, s.472).</p>

<p>18. Af niteliğindeki kanuni düzenlemelerin çok önemli toplumsal ve siyasal sonuçlarının olduğu bilinmektedir. Ceza politikalarının belirlenmesinde suç işlenmesinin önlenmesi, caydırıcılık, suçluların ıslahı ve toplum vicdanının tatmini gibi amaçlar gözetilmektedir. Çok sık şekilde af niteliğinde düzenlemelerin yapılması, bu amaçların gerçekleşmesini engelleyebileceği gibi kamu vicdanını da yaralayabilir. Tam da bu nedenle anayasa koyucu TBMM’de genel ve özel affa karar verilebilmesi için nitelikli çoğunluk öngörmüştür. Böylece farklı toplumsal kesimleri ve görüşleri temsil eden siyasi partiler arasında belli ölçüde uzlaşmanın sağlanması hedeflenmiştir.</p>

<p>19. Dava konusu kuralların af niteliğinde olmadığının kabulü Anayasa’nın 87. maddesini işlevsiz ve anlamsız hale getirecektir. Bu yolla beşte üç çoğunluğa gerek duyulmaksızın, şartla salıverme ya da denetimli serbestlik adı altında belli suçlardan mahkûm olanların cezaları değiştirilebilecek, hafifletilebilecek veya tamamen ortadan kaldırılabilecektir. Mahkememiz çoğunluğunun kararı maalesef bu yolu açmaktadır. Gerçekten de 5275 sayılı Kanun’un 105/A maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “bir yıl”lık süreyi değiştirmek suretiyle çok uzun süreli hapis cezalarına çarptırılan hükümlülerin bile ceza infaz kurumlarına girmeden cezalarını infaz etmeleri ya da çok az süre cezaevinde kalmak suretiyle serbest bırakılmaları mümkün olabilecektir. Bunun da Anayasa’nın 87. maddesiyle bağdaşmayacağı her türlü izahtan varestedir.</p>

<p>20. Açıklanan nedenlerle, dava konusu Kanun’un af niteliğinde bir düzenleme olan geçici 6. maddesi Anayasa’nın 87. maddesi uyarınca TBMM üye tamsayısının beşte üçünün çoğunluğu ile kabul edilmediğinden şekil bakımından Anayasa’ya aykırılık teşkil etmektedir.</p>

<p>21. Diğer yandan af niteliğinde olan bir düzenlemenin içinde bulunduğu herhangi bir Kanun’un bir bütün olarak beşte üç çoğunlukla kabul edilmesi gerekir. Nitekim Anayasa’nın 87. maddesindeki değişikliğin bir gereği olarak 2003 yılında TBMM İçtüzüğü’nün 92. maddesinde de bu yönde bir değişiklik yapılmıştır. Bu maddeye göre “Genel veya özel af ilanını içeren tekliflerin Genel Kurulda kabulü Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile mümkündür. Gerekli çoğunluk, söz konusu tekliflerin afla ilgili maddelerinde ve tümünün oylanmasında ayrı ayrı aranır”. Anayasa Mahkemesi de 2005 yılında verdiği bir kararında, 5272 sayılı Kanun’un tümünün oylamasından sonra af içeren Geçici Madde 4’ün gerekli nitelikli çoğunluk sağlanamadığı için metinden çıkarılması üzerine artık söz konusu Kanun’un farklılaştığını, bu nedenle tümünün yeniden oylanması gerektiğini, bu yapılmadığı için de kanunun şekil bakımından Anayasa’ya aykırı hale geldiğini belirtmiştir (AYM, E.2004/118, K.2005/8, 18/1/2005).</p>

<p>22. Dava konusu Kanun’un geçici 6. maddesinin af niteliğinde bir düzenleme olduğu tespiti ışığında bu maddeyi içeren Kanun’un tümünün de beşte üç çoğunlukla kabul edilmesi gerekirdi. Bu nedenle 7242 sayılı Kanun’un tümü de şekil bakımından Anayasa’nın 87. maddesine aykırılık teşkil etmektedir.</p>

<p>23. Açıklanan gerekçelerle, dava konusu Kanun’un tümünün ve geçici 6. maddesinin şekil yönünden Anayasa’ya aykırı olmaları sebebiyle iptal edilmeleri gerektiğini düşündüğümden çoğunluğun red yönündeki görüşüne katılmıyorum.</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p>Başkan</p>

   <p>Zühtü ARSLAN</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p>1. 14.4.2020 tarihli ve 7241 sayılı Kanunun 52. maddesiyle 5275 sayılı Kanunun Geçici 6. maddesinin iptali istenen ilgili hükümlerinin şekil yönünden incelenmesinde Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu çoğunluğu tarafından, özel af niteliğinde bulunmadığı gerekçesiyle kuralların şekil yönünden Anayasaya aykırı olmadığına karar verilmiştir. Çoğunluk gerekçesine katılmama nedenlerim aşağıda açıklanmaktadır.</p>

<p>2. İptali istenen kuralların genel af niteliğinde olmadığı hususunda bir tartışma bulunmamaktadır. Tartışma, infaz düzenlemesi görünümlü olan kuralların özel af niteliğinde olup olmamasıyla ilgilidir. Anayasal denetimde ölçü norm olamayacak ise de yasama organının bu kavramla ilgili iradesini ortaya koyan 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 65. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarında özel af; “<i>Özel af ile hapis cezasının infaz kurumunda çektirilmesine son verilebilir veya infaz kurumunda çektirilecek süresi kısaltılabilir ya da adli para cezasına çevrilebilir. Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak yoksunlukları, özel affa rağmen etkisini devam ettirir.”</i> biçiminde açıklanmıştır. Bu düzenlemeye göre özel affın hapis cezasının hukuki sonuçlarına etkisi bulunmamakta ise de cezanın kaldırılmasına, azaltılmasına veya hafifletilmesine yönelik düzenlemeler özel af niteliğinde görülebilecektir. Başka deyişle geçmişteki bir dönem mahkumiyet kararlarıyla sınırlı olarak hapis cezaları üzerinde; infaza engel olan veya cezaevinde kalmaya son verme veya süresini kısaltma sonucunu doğuran veya hapis cezasını para cezasına veya tedbire dönüştüren düzenlemeler özel af niteliği taşıyacaktır. Öte yandan aynı hükme göre özel af kapsamında hapis cezaları para cezasına dönüştürülebilecek iken, özel affın ceza hukuku alanındaki adli para cezaları üzerinde bir etkisi bulunmamaktadır. Bu nedenle özel affın temelde hapis cezalarına yönelik düzenlemeleri kapsayacağı söylenebilir. Özel af hapis cezasının niteliğini veya süresini değiştirmekle birlikte hukuki sonuçlarını ortadan kaldırmamaktadır. Özel affa uğrasa dahi hükümlü hakkındaki mahkumiyet kararı, buna bağlı hukuki sonuçları doğurur. Bu anlamda özel af mahkumiyetin adli sicilden silinmesini gerektirmez, diğer bir suçun cezasının belirlenmesinde mahkumiyet kararı olarak dikkate alınır. Örneğin sonraki suçun ertelenmesinde engel teşkil edebilir veya mükerrirlik uygulamasında (TCK m. 58) dikkate alınır. Yine özel affa rağmen cezaya bağlı hak yoksunlukları eder, müsadere hükmü uygulanır. Anayasada ise genel ve özel af tanımlanmamıştır. Ancak Anayasanın 104. maddesinde bazı nedenlerle Cumhurbaşkanına tanınan özel nitelikli af yetkisinin cezaların hafifletilmesine veya kaldırılması sonucunu doğuracağı belirtilmektedir. Bu hükmün 87. maddedeki özel af yönünden de emsal alınabileceği söylenebilir.</p>

<p>3. İnfazın ön şartı kesinleşmiş mahkumiyet kararının bulunmasıdır. İnfaz hukukunun en önemli anayasal temelini ise Anayasadaki “insan haysiyetiyle bağdaşmayan ceza veya muameleye tabi tutulmama” hakkı (m. 17/3) oluşturmaktadır. Mahkumiyet kararlarının infazında anılan yasağa ve yasa gereği sınırlandırılsa dahi bazı anayasal temel hak ve özgürlüklere riayet edilmesi gerekmektedir. Öte yandan Hapis cezalarının infazının iki amacı bulunmaktadır. İlki, suçların önlenmesidir. Önleme amacının da iki boyutu bulunmaktadır. Özel önleme adı verilen ilk boyutuyla işlenen suçun yaptırımı uygulanarak failin toplumsal düzeni bozan fiiliyle yüzleşip ıslah olmasını sağlamak ve gelecekte tekrar suç işlemesini önlemek, caydırmaktır. İkinci boyutu, suç karşılığı ceza uygulanmasının üçüncü kişileri suç işlemekten caydırıcı etkiye sahip olmasıdır (genel önleme). Cezalandırmanın ikinci amacı ise suçlunun infaz süreci sonunda sosyalleşmesi, sorumluluk sahibi bir birey olarak yeniden topluma kazandırılmasını sağlamaktır.</p>

<p>4. Geçici 6. maddede yapılan değişiklikte şartlı salıverme ve denetimli serbestlik adı verilen infaz kurumları üzerinden bir düzenleme yapılmaktadır. Bu nedenle öncelikle anılan infaz kurumlarının kanundaki düzenleniş şekillerine ve niteliklerine değinilmelidir.</p>

<p>5. Şartlı salıverme 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanunun 107. maddesinde düzenlenen bir infaz müessesesidir. Şartlı salıverme, cezasının önemli bir kısmı iyi halli olarak infaz edilmiş olan hükümlünün, kalan süresini suç işlememek ve bazı yükümlülüklere uygun davranmak suretiyle özgür geçirmesini sağlamaktadır. Denetim süresi yükümlülüklere uygun ve iyi halli olarak geçirildiği takdirde ceza infaz edilmiş sayılmaktadır (m. 107/14). Dolayısıyla şartlı salıverme bir infaz hukuku kurumudur. Anılan maddede şartlı salıverme için süreli hapis cezasına mahkum edilenlerin hapis cezalarının üçte ikisini infaz kurumunda çekmeleri gerekmekteydi. Ancak 107/2. madde, 7242 sayılı Kanunun 48. maddesi ile değiştirilerek bu süre yarıya indirilmiştir. Bu haliyle yerindeliği bakış açısına göre eleştirilse dahi değişiklik kapsamındaki düzenlemenin genel ve herkese uygulanan bir infaz hukuku düzenlemesi olduğu söylenmelidir. Hatta son değişiklikten önce 15.8.2016 tarihli ve 671 sayılı KHK’nın 32. maddesi ile yürürlüğe konulan geçici 6. madde uyarınca bazı suçlar hariç olmak üzere 1.7.2016 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından; 107/2. maddedeki üçte ikilik oranın ‘yarısı’ şeklinde uygulanacağı kabul edilmişti.</p>

<p>6. Diğer bir infaz müessesesi olan <i>denetimli serbestlik </i>de infaz sürecinde hükümlüyü topluma kazandırma modellerinden biridir. Bu yolla cezasının önemli bir kısmının infazı tamamlanmış olan hükümlülerin kalan süreyi toplumsal çevresi içerisinde ve fakat infaz görevlilerinin denetimi altında geçirmesi imkanı verilerek, infaz sonrası topluma uyum sağlama kabiliyetlerinin artırılması, madde bağımlılarının rehabilite edilmesi amaçlanmaktadır. Böylece hükümlülere son infaz sürecini sosyal kurallarla uyumlu yaşayabildiklerini gösterme fırsatı tanınmaktadır. AYM bir infaz müessesesi olan denetimli serbestlikle ilgili Kanunun 105/A maddesini incelerken bu kurumun; “suçlunun kişiliğindeki gelişmeleri gözlemleyerek cezasının koşullu salıvermeden önceki bir yılını dışarıda geçirmesini sağlayan bir tedbir” (AYM 26.12.2013, 2013/133 E.- 2013169 K.) olduğunu ifade etmiştir. Yine “Denetimli serbestlik tedbirinin uygulanması ile de hükümlülerin; yeniden suç işleme risklerinin azaltılması, sosyal hayata hazırlanmalarına imkan sağlanması, tahliye şartlarına uyumun gerçekleştirilmesi, toplumsal kurallara uyma becerilerinin geliştirilmesi…amaçlandığı” sözleriyle (AYM 9.4.2014, 2014/4 E. – 2014/77 K.; AYM 5.7.2018, 2017/170 E. – 2018/77 K.) bu kurumun yeni bir infaz rejimi olduğunu kabul etmiştir.</p>

<p>7. Bununla birlikte denetimli serbestlik uygulamasıyla hükümlülerin özgürlüklerinin kısıtlanma hali sona erdirildiğinden, bu kurumun ceza adaleti sisteminin bütünlüğünü bozmayacak ve amaçlarını gerçekleştirmesini önlemeyecek bir biçimde kurgulanması önem taşımaktadır. Örneğin ceza ve infaz hukukunun en önemli iki amacından birini oluşturan ‘önleme’ amacını işlevsiz hale getirebilecek bir düzenlemenin ilgili kuralı infaz hukuku kurumu olmaktan çıkartıp, kanundaki yaptırımı ‘dönüştürdüğü’ söylenebilir. 5275 sayılı Kanunun 105/A maddesi uyarınca açık cezaevinde veya çocuk eğitimevinde bulunan ve koşullu salıverilmesine <i><u>bir yıl</u></i> veya daha az kalan iyi halli hükümlünün talebi halinde, cezasının koşullu salıverilme tarihine kadar olan kısmının denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle infazına karar verilebilmektedir. Aynı maddenin 2. ve 3. fıkralarında ise sıfır-altı yaş grubu çocuğu bulunanlar için bu süre <u>iki yıl</u>; ağır hastalık, engellilik veya kocama nedeniyle hayatlarını yalnız idame ettiremeyenler bakımından ise <u>üç yıl</u> olarak uygulanacaktır. 14.4.2020 tarihli ve 7242 sayılı Kanunun 52. maddesiyle, 5275 sayılı İnfaz Kanununun geçici 6/1-3. maddesi ile; aynı Kanunun 105/A maddesindeki koşullu salıvermelerine kalan bir yıllık süre üç yıl, iki yıllık süre 4 yıl ve üç yıllık süre ise azami süre sınırı” aranmaksızın şeklinde değiştirilerek denetimli serbestlik hükmünün uygulanması imkanı getirilmiştir. Geçici 6. maddenin diğer fıkraları da getirilen atıfeti tamamlayıcı işlev görmektedir. Ayrıca belirtilmelidir ki geçici 6. madde ile getirilen değişikliğin anlaşılabilmesi için 5275 sayılı Kanunun koşullu salıvermeye ilişkin 107. maddesinde yapılan değişiklikle birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>

<p>8. Öncelikle belirtilmelidirki genel ceza hukuku veya infaz düzenlemeleriyle af kurallarını ayıran ilk ölçüt, af düzenlemelerinin geçmişe yönelik belirli ve sınırlı bir süreyi kapsıyor oluşudur. Geçmişle sınırlı bir düzenleme ceza yaptırımını da etkiliyorsa bu durum affı akla getirir. Nitekim AYM de bir kararında; suçlar, yaptırımları ve infaz rejimiyle ilgili kanunların yerine göre geleceğe ve geçmişe yönelik etkiler doğurmasına karşın, affın ise sadece geçmişteki belli bir dönemle sınırlı bir etki doğurduğu ifade edilmiştir (AYM 13.3.1979, 1978/67 E. – 1979/14K). Mahkeme diğer bir kararında da 5237 sayılı TCK’nın imar kirliliğine neden olma suçunu düzenleyen 184. maddesinin etkin pişmanlık halinde kamu davasının açılmayacağı, açılmışsa davanın düşeceği ve mahkum olunan cezanın sonuçlarıyla ortadan kalkacağı yönündeki 5. fıkrasını incelerken kuralın geçmişe yönelik olmadığını belirterek düzenlemenin af niteliğinde bulunmadığına karar vermiştir (AYM 12.6.2008, 2004/92 E. – 2008/119). İncelemeye konu Geçici 6. maddedeki değişiklikler de kanunda “30 Mart 2020 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından” yapılmıştır. Bu düzenleme uyarınca anılan tarihe kadar işlenen suçlardan, birinci ve ikinci fıkralarda istisna tutulmayan tüm suçlara ilişkin olarak gerek kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar kesinleşmiş hapis cezaları, gerekse sonraki tarihlerde kesinleşecek hapis cezaları kapsama girmektedir.</p>

<p>9. Mahkeme çoğunluğu tarafından ifade edilen gerekçede “denetimli serbestlik ve koşullu salıverme yoluyla ceza infaz kurumunda geçirilen sürelerin kısaltıldığı ancak infaz edilecek toplam ceza miktarında değişiklik yapılmadığı” belirtilmektedir (par. 56). Ayrıca düzenlemenin özel af niteliğinde olmadığı görüşüne dayanak olarak; söz konusu hukuki kurumların uygulanış özelliklerinden hareketle bu kurumların alternatif bir ceza infaz rejimi olduğu vurgulanmakta ve iyi halin aranması, hakim kararının gerekmesi ve devletin denetim yetkisi kapsamında gerektiğinde kararın geri alınarak hükümlünün infaz kurumuna geri dönebileceği nedenlerine dayanılmaktadır (par. 7-71).</p>

<p>10. 5275 sayılı Kanunun 107. maddesinde yapılan değişiklikle birlikte tarih ve suç türü bakımından kapsama giren suçlardan verilecek mahkûmiyet hükümleri nedeniyle koşullu salıverilmesine üç yıl veya dört yıl kalanların infaz kurumundan çıkmaları mümkün kılınmaktadır. 107. maddedeki düzenleme geçmişteki suçlara özgülenmeyip geleceği yönelik olduğundan af niteliğinde olduğu söylenemeyecektir. Bununla birlikte Geçici 6. maddedeki düzenlemeler ile birlikte uygulandığında örneğin; birinci fıkra yönünden 6 yıl hapis cezasına mahkum edilen kimse hapis cezası hiç infaz edilmeden salıverilebilmektedir. Diğer fıkra yönünden bu sonuç 8 yıl hapis cezası bakımından söz konusudur. Öte yandan salıverilmenin iyi hal şartına bağlanması, kuralın özel af sayılmasını önlemediği gibi AYM’nin bir kararında belirtildiği üzere bu durum şartlı af olarak nitelenmektedir (AYM 28.5.2002, 2002/99 E. – 2002/51 K.). Ayrıca infaz kurumundan salıverilen hükümlülere denetim tedbiri uygulanması düzenlemenin infaz rejimi görünümü taşımasını sağlıyor ise de kuralların hukuki ve pratik sonuçları dikkate alındığında bu hususun da özel af niteliğine mani teşkil etmediği söylenmelidir. Görüldüğü gibi geçici 6. maddeyle Kanunun 105/A maddesine getirilen istisnaların belirlenmesinde suçun vasfına özgü bir ayrım yapılmadığı gibi hükümlünün ceza miktarına bağlı bir oranlama da getirilmemiş ve koşullu salıverilme için kişiliğinin gözlenmesini sağlayabilecek yeterli bir süre infaz kurumunda kalması aranmaksızın kesin ve maktu süreler öngörülmüştür. Bu durum, düzenlemelerin yer aldığı hukuki kurumlar ne olursa olsun pratikte mahkumiyet kararına konu yaptırımın niteliğinin değiştirilmesine ve adeta cezasızlığa yol açmaktadır. Diğer taraftan yukarıda özel af tanımı dolayısıyla belirtildiği üzere geçmişe yönelik olarak hapiste kalınan süreyi kısaltma sonucunu doğuran düzenlemeler özel af niteliğindedir. Geçici 6. madde ile sağlanan şey de tam anlamıyla budur.</p>

<p>11. Anayasada af kanunlarının geniş bir toplumsal ve siyasal mutabakat içerisinde kabul edilmesi amacıyla nitelikli çoğunluk öngörülmüştür. Ne var ki yasama organı bu yöntemi tercih etmeyerek infaz kanunlarındaki infaz hukuku kurumlarını değiştirmek suretiyle aynı sonuçları elde etmeyi isteyebilmektedir. Nitekim incelenen kurallar uyarınca 6 veya 8 yıl hapis cezasına mahkum edilen hükümlüler hakkındaki hapis cezalarının neredeyse tamamı infaz kurumunda kalmaksızın infaz edilmiş sayılmaktadır. Yine anılan kurallara göre daha fazla hapis cezasına mahkum edilenlerin hapis cezalarından ise aynı miktarda indirim yapılması söz konusu olmaktadır. Denetimli serbestlik ve şartlı tahliye kurumlarıyla hapis cezaları üzerinde bu boyutta hukuki ve fiili değişikliklerin sağlanıyor olması, incelenen düzenlemeleri şeklen infaz görünümlü yapıyor ise de düşüncemize göre belirtilen hususlar kuralın özel af olarak nitelenmesini önlememektedir. Zira geçici 6. maddedeki kurallar cezaların infaz biçimini düzenleme amacını aşıp, infaz müesseseleri aracılığıyla, mahkumiyet kararlarına konu teşkil eden hapis cezalarını başkalaştırıp, çok daha hafif nitelikli bir yaptırıma dönüştürmektedir. Bu sonuç ise anayasal anlamı bir tarafa, Ceza Kanununun 65. maddesi yönünden dahi özel bir af niteliğine yol açmaktadır.</p>

<p>12. Belirli hal ve şartlardaki hükümlüler yönünden makul gerekçelerle denetimli serbestlik veya şartla tahliye kurumlarının kapsamını genişletmeye Kanun koyucunun elbette takdir yetkisi bulunmaktadır. Bu tür bir düzenleme, nitelikleri gerektiriyorsa bir kısım suç tipleriyle ilgili olarak da yapılabilir. Ancak böyle bir düzenlemenin hapis cezalarını anlamsız kılar bir biçimde ve süreli olarak (geçmişte işlenen suçlarla sınırlı biçimde) yapılması, bunları genel nitelikli infaz düzenlemesi olmaktan çıkararak özel af niteliğine dönüştürebilmektedir. Esasen bu husus AYM tarafından bir kararında; “af yasalarıyla, …. temel yasaların suçlara ve cezalara göre kurduğu dengeyi bozmak, af kurumunun geleneksel hukuki yapısına da uygun düşmemektedir” sözleriyle ifade edilmiştir (AYM 13.3.1979, 1978/67 E. – 197914 K.). Geçici 6. maddenin, 107/2. maddeyle birlikte uygulanması sonucunda bir taraftan örneğin 6 yıl hapis cezası bulunan hükümlünün cezasının yarısı koşullu salıverme kurumu gereği düşülmekte, öte yandan geçici altıncı maddeyle kalan yarısı da denetimli serbestlik yoluyla atıfete mazhar kılınarak kişi hiç cezaevinde kalmadan 6 yıllık ve diğer fıkra yönünden 8 yıllık hapis cezasını infaz etmesi imkanı tanınmaktadır. Esasen böyle bir durumda iyi hal koşulunun gerçekleştiğinden söz edilemeyeceği de açıktır. Çünkü iyi halin izlenmesi için bu hukuki kurumun amacına uygun bir süre hapiste kalma şartı, geçici hükümle ortadan kaldırılmaktadır. Böylece koşullu salıverme kurumunun gereği olan; <u>hapis cezasının belli bir kısmı infaz edilmiş ve bu sürede iyi hali gözlenmiş olan hükümlünün</u> gözetim şartıyla salıverilmesi şeklinde olması gereken yasal ve doktrinde belirtilen anlam ve kapsamı (bkz. AYM 19.7.1991, 1991/15 E. – 1991/122 K.; 21.10.1992, 1992/43 E. – 1992/49 K.) boşaltılmaktadır.</p>

<p>13. Anayasanın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesinin gereği olarak devletin temel hakların korunmasını temin etmek, kamu barışını, güvenliğini, sağlığını korumak amacıyla etkin bir adalet sistemi kurma yükümlülüğü bulunmaktadır. Suçluların takibi, yargılanması ve kanunda öngörülen yaptırımlara tabi tutulması, suçların önlenmesi ve suçlunun topluma kazandırılması amaçlarına uygun bir hukuk düzeninin ve yargı sisteminin kurulması da hukuk devleti ilkesinin bir gereğini oluşturmaktadır. Kanun koyucunun suç ve yaptırımlar konusundaki politikayı belirleme ve düzenleme yönündeki geniş takdir yetkisinin bulunduğu Mahkememizin sayısız kararlarında ifade edilmiştir. Ancak bu yetkinin anayasada belirtilen ilgili kurallar doğrultusunda kullanılması gerektiği de açıktır. Af düzenlemelerine ilişkin kural da bunlardan biridir. İnfaz hukuku kurumlarını amaçlarından saptıracak, kanunlarda suçlar için öngörülen yaptırımları neredeyse şekle dönüştürebilecek düzenlemeler, doğrudan ceza miktarında veya niteliğinde değişiklik yapılmasa dahi ceza adaleti sistemini işlevsiz kılabilecektir. Belirtilen türdeki düzenlemeler kanunlardaki suçlar ve yaptırımlar arasındaki dengeyi bozabilecek, suç mağdurlarının hak arama özgürlüklerini zedeleyebilecek, Anayasa ile mahkemelere verilen görev ve yetkileri anlamsız kılabilecektir. Elbette Anayasa uyarınca toplumsal ihtiyaçlara bağlı olarak yasama organının belirli bir tarihe kadar işlenen suçlara özgü olarak özel af düzenlemesi yapma yetkisi bulunmaktadır. Bu yetki Anayasa’da belirtilen usul izlenerek kullanılabilecektir. Öte yandan incelenen kuralda olduğu gibi mahkûmiyet hükmünde veya belirlenen cezada doğrudan bir değişiklik yapılmamakla birlikte cezayı neredeyse ortadan kaldıran hukuksal değişiklikler de özel af niteliği taşıyabilir. Nitekim özel affın tanımına ilişkin değinilen Mahkememiz kararlarında açıklanan ilkeler gereği, incelenen kurallar mahkûmiyet kararında hüküm altına alınan 6 ila 8 yıl miktarındaki hapis cezalarını dönüştürmekte en azından hafifletmekte ve infaz kurumunda kalma süresini ortadan kaldırarak adeta cezasızlık sonucunu doğurmaktadır. Böyle bir sonucun doğrudan hapis cezası üzerinde değişiklik yapılarak veya infaz kuralları üzerinden dolaylı biçimde yapılması arasında fark gözetilmemelidir.</p>

<p>14. Sonuç olarak bir düzenlemenin af sayılabilmesi için iki temel unsur aranmaktadır. İlki, kuralın geçmişe yönelik sınırlı süreli bir düzenleme olmasıdır. İkincisi ise düzenlemenin kesin hükümle belirlenen cezanın çekilmemesini sonuçlaması ya da miktarı veya niteliği itibarıyla cezanın hafifletilmesine neden olmasıdır. Geçici altıncı maddedeki hükümler, yukarıda belirtilen infaz kurumları üzerinden birlikte oluşturdukları sonuçları yönünden her iki unsuru da bünyesinde barındırmaktadır. Çoğunluk kararında ulaşılan sonucun aksine, incelenen kuralların özel af niteliğinde bulunması ve oylamada Anayasanın 87. maddesinde belirtilen nitelikli çoğunluk şartına uyulmaması nedeniyle şekil bakımından Anayasaya aykırılık nedeniyle iptal edilmesi gerektiği görüşüyle oy kullandım.</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="18%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="18%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="18%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="18%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="25%">
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p>1. 14/4/2020 tarihli ve 7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 52. maddesiyle 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un değiştirilen dava konusu geçici 6. maddesinin af düzenlemesi içerdiği ancak Anayasa’da af ile ilgili oy nisabı kuralına uyulmadığı gerekçesiyle şekil yönünden Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla iptal davası açılmıştır.</p>

<p>2. Anayasa’nın 87. Maddesine göre “<i>genel ve özel af ilânına karar vermek</i>” için “<i>Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu</i>”nun kabul oyu gereklidir. Dolayısıyla genel ve özel af ilanı için nitelikli bir çoğunluk Anayasa koyucu tarafından aranmaktadır. Hem bu madde metninde hem de gerekçesinde af kavramının bir tanımı ve nasıl anlaşılması gerektiği hususunda herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır. Dolayısıyla, burada çözüme kavuşturulması gereken sorun dava konusu kuralın anlam ve kapsamını belirleyerek af niteliği taşıyıp, taşımadığının tespit edilmesidir.</p>

<p>3. Kanun koyucu iptali istenen kuralla düzenlenen hususları <i>af</i> olarak değil, cezaların infazına ilişkin müesseselerden “denetimli serbestlik” ve “şartla tahliye” (koşullu salıverilme) olarak nitelendirmiştir.</p>

<p>4. Anayasa’nın 104. maddesinin on altıncı fıkrasında Cumhurbaşkanının görevleri arasında “<i>Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle kişilerin cezalarını hafifletir veya kaldırır.”</i> düzenlemesine yer verilmiştir. Burada Cumhurbaşkanına tanınan özel af yetkisinin bazı niteliklere sahip kişilerin cezalarını hafifletmeyi veya kaldırmayı içermesinden hareketle özel af kavramının cezayı hafifletme ve kaldırmayı kapsadığını söyleyebiliriz. Bu maddede ifade edilen Cumhurbaşkanına ait özel af yetkisinin ceza hafifletme veya kaldırma özelliğinin Anayasa’nın 87. maddesinde geçen TBMM’nin sahip olduğu özel af yetkisi açısından da geçerli olduğunu Anayasa’nın sistematik yorumuna dayanarak söylemek mümkündür.</p>

<p>5. Genel af ise özel affa göre daha geniş bir kapsama sahiptir. Anayasa Mahkemesi bir kararında (E.2001/4, K.2001/332, 18/7/2001) aşağıdaki tespitleri yapmıştır:</p>

<p><i>“Af bazen sadece kesinleşmiş cezaları kaldıran, hafifleten veya değiştiren, bazen de kamu davasını düşüren veya mahkûmiyeti bütün sonuçlarıyla birlikte yok sayan bir kamu hukuku tasarrufudur. Bu genel tanım affın iki şekilde ortaya çıktığını göstermektedir. Bunlardan biri mahkûmiyet ve kamu davasını ortadan kaldıran genel af, diğeri de sadece cezaya etki eden özel aftır.”</i></p>

<p>6. Daha yakın tarihli bir kararda ise (E.2004/92, K.2008/119, 12/6/2008) Anayasa Mahkemesi af kavramını şu şekilde tanımlamıştır:</p>

<p><i>“Af, önceden ve belli bir zamana kadar işlenmiş olan, suç teşkil eden fiiller için ceza vermek hakkını ortadan kaldıran, verilmiş olan cezaların kısmen veya tamamen infazını önleyen, bazen de kamu davasını düşüren veya mahkûmiyeti bütün sonuçlarıyla birlikte yok sayan yetkili mercilerce yapılmış hukuki tasarruflardır.”</i></p>

<p>7. Yukarıdaki kararlar ışığında, iptali talep edilen kuralın geçmişe yönelik olup olmadığının ve suç veya cezayı etkileyip etkilemediğinin belirlenmesi konumuz açısından hayati bir öneme haizdir.</p>

<p>8. Geçici 6. maddenin (1), (2) ve (4) numaralı fıkraların başında, anılan fıkralardaki düzenlemelerin hangi döneme ilişkin olduğunu belirtmek için “<i>30/3/2020 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından</i>” ibarelerine, (3) numaralı fıkrada ise (1) ve (2) numaralı fıkralara atfen bir düzenlemeye yer verilmiştir. Buna göre dava konusu fıkraların tamamı geçmişe dönük, belli bir döneme kadar işlenmiş olan suçları kapsamaktadır.</p>

<p>9. Geçici 6. maddenin (1), (2) ve (4)<strong> </strong>numaralı fıkralarına baktığımızda hiçbiri açık bir şekilde, doğrudan cezayı hafifletmemekte ya da kaldırmamaktadır. Kanun koyucu söz konusu fıkralardaki düzenlemeleri cezaların infazı kapsamında denetimli serbestlik ve şartlı tahliye müesseseleri olarak kabul etmiştir. Bununla birlikte, kanun koyucunun bu nitelemesinin ötesine geçilerek, adı geçen düzenlemelerin af özelliği taşıyıp taşımadıklarının da incelenmesi anayasallık denetimi açısından önem taşımaktadır.</p>

<p>10. Bu çerçevede yukarıda sayılan fıkralar, suçu konu alarak suç nedeniyle soruşturma ve kovuşturma yapılmasını engelleyen; başlanmışsa soruşturma ve kovuşturmayı, hükmedilmişse mahkumiyeti, verilmişse cezayı tüm<u> </u>sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldıran bir düzenleme getirmediğinden genel af niteliği taşımamaktadır. Bu tespitten sonra söz konusu fıkraların kesin veya kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararıyla hükmedilen cezayı, miktarını azaltmak veya daha hafif bir ceza ile değiştirmek suretiyle hafifleten ya da hiç infaz edilmeyecek şekilde ortadan kaldıran bir özel af olup olmadığına da bakmak gerekmektedir.</p>

<p>11. Cezaların infazına ilişkin kurallar 5275 sayılı Kanun’a göre, hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm olan bir hükümlünün cezasının önemli bir kısmını ceza infaz kurumunda geçirdikten sonra kalan kısmında denetimli serbestlik tedbiri ve koşullu salıverilme imkânlarından yararlanması mümkündür. Bunlar cezanın infaz şekline ilişkin hususlar olup, cezanın tamamının ceza infaz kurumunda kalmak şeklinde çektirilmemesinin kesin ve kesinleşmiş bir mahkûmiyetin sonucu olarak verilen cezanın kapsamını etkilemediği söylenebilir.</p>

<p>12. İlgili mevzuat gereğince hükümlünün denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezanın infazı yönteminden yararlanabilmesi için koşullu salıverilmesine en az bir yıl kalmış olması gerekirken, geçici 6. maddenin (1) numaralı fıkrası hükümlünün ceza infaz kurumunda geçirmesi gereken süreyi iki yıl kısaltmaktadır<i>.</i> Bu durum kesin veya kesinleşmiş olan mahkûmiyete bağlı olarak hürriyeti bağlayıcı ceza ile cezalandırılan hükümlüler bakımından, normal infaz rejimine kıyasla hiç ceza infaz kurumunda kalmadan hürriyeti bağlayıcı cezasının infaz edilmesi sonucunu doğuracaktır.</p>

<p>13. Hürriyeti bağlayıcı ceza ile cezalandırılmanın doğal sonucu hükümlünün ceza infaz kurumunda tutulmasıdır. Dava konusu geçici 6. maddenin (1) numaralı fıkrası 6 yıl ve daha az hapis cezasına mahkûm edilen hükümlülerin bu cezayı doğal sonucu olan ceza infaz kurumunda hiç kalmadan infaz etmelerine olanak sağlamaktadır. Bu şekilde cezaya mahkûm edilenler denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle infaz imkânından yararlanabileceklerdir. Dolayısıyla bu fıkrayla getirilen düzenleme gerçekte cezanın infaz şeklinden ziyade cezanın kendisini etkilemektedir.</p>

<p>14. Dava konusu kural, 30/3/2020 tarihine kadar işlenen ve söz konusu fıkra uyarınca istisna tutulmayan suçlar bakımından hükmedilmiş 6 yıl ve daha az hapis cezası ile 5237 sayılı Kanun’un 50. maddesi uyarınca hükmedilen belirli yerlere gitmekten veya belirli etkinlikleri yapmaktan yasaklanma ve kamuya yararlı bir işte çalıştırılma seçenek yaptırımlarını büyük ölçüde aynılaştırmakta, gerçekte hapis cezasınının doğasını değiştirerek onu daha hafif başka bir yaptırıma dönüştürmektedir.</p>

<p>15. Bu değerlendirmeleri dikkate aldığımızda geçici 6. maddenin (1) numaralı fıkrasındaki düzenlemenin, cezanın infaz şekline ilişkin olmadığı, cezanın kapsamını etkilediği, adeta daha hafif bir cezaya dönüştürerek cezayı hafiflettiği ve özel af niteliğinde olduğu görülmektedir.</p>

<p>16. Geçici 6. maddenin (2) numaralı fıkrasının (a) bendine göre koşullu salıverilmesine 4 yıl kalan hükümlüler bakımından denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına imkân getirildiğinden ve olağan durumda şartla tahliye süresi cezanın yarısı kadar olduğundan, bu kez 8 yıl ve daha az hapis cezası almış hükümlüler örneği üzerinden geçici 6. maddenin (1) numaralı fıkrasında belirtilen Anayasa’ya aykırılık gerekçeleri bu kural yönünden de geçerli olacaktır.</p>

<p>17. Geçici 6. maddenin (2) Numaralı Fıkrasının (b) Bendi, geçici 6. maddenin (1) numaralı fıkrasının yukarıda belirtilen sonuçlarını, 30/3/2020 tarihine kadar işlenen ve söz konusu fıkra uyarınca istisna tutulmayan suçlar bakımından, maruz kaldığı ağır bir hastalık, engellilik veya kocama nedeniyle hayatını yalnız idame ettiremeyen altmışbeş yaşını bitirmiş hükümlülere verilen süre sınırı olmaksızın tüm hürriyeti bağlayıcı cezalar yönünden doğurmaktadır. Dolayısıyla geçici 6. maddenin (1) numaralı fıkrasına ilişkin olarak yukarıda belirtilen Anayasa’ya aykırılık gerekçeleri dava konusu bu kural için de söz konusudur.</p>

<p>18. Geçici 6. maddenin (4) numaralı fıkrası diğer fıkralardaki denetimli serbestlik tedbirinin uygulanacağı sürenin kısaltılmasından farklı olarak, bazı hükümlüler yönünden şartla tahliye süresini kısaltılmaktadır. Dolayısıyla bu kural tek başına ele alındığında söz konusu hükümlüler yönünden ceza infaz kurumunda kalınacak süreyi tamamen ortadan kaldıracak bir sonuç doğurmamakta, bu süreyi azaltmaktadır.</p>

<p>19. Cezaların infazına ilişkin olarak yapılan düzenlemelerin gerçekte af niteliğinde olup olmadığını belirlemek için tespit edilmesi gereken temel husus bunların gerçekte infaz şekline mi ilişkin olduğu yoksa cezanın kapsamını mı etkilediğidir. Aynı sorun infaza ilişkin düzenlemelerle ilgili olarak suç ve cezaların kanuniliği ilkesi bağlamında da ortaya çıkmaktadır. Bu sorunun çözümü için AİHM cezanın infazı şekli-cezanın kapsamının değiştirilmesi kıstasını uygulamaktadır. Strazburg Mahkemesi <i>Del Río Prada/İspanya</i> kararında (§ 111) şartla tahliye süresinde yapılan değişikliği, cezanın kapsamının değiştirilmesi olarak kabul etmiştir. Anayasa Mahkemesi de <i>Metin Durmaz</i> kararında (B. No: 2013/7764, 25/3/2015, §39) anılan AİHM kararına da atfen Anayasa’nın 38. maddesinde düzenlenen suç ve cezaların kanuniliği ilkesi ile şartla tahliyenin geri alınması bağlamında benzer bir yaklaşımını benimsemiştir.</p>

<p>20. Anayasa Mahkemesi norm denetimi çerçevesinde verdiği bir kararında da (E.2002/99, K.2002/51, 28/5/2002) yaptığı değerlendirme sonucu kanun koyucunun şartla salıverme olarak nitelendirdiği bir düzenlemeyi af niteliğinde kabul edip gerekli karar nisabına uyulmaması nedeniyle iptal etmiştir. Anılan kararda şu ifadelere yer verilmiştir:</p>

<p><i>“2. bendin ilk paragrafında, müebbet ağır hapis cezasına veya şahsi hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum edilenlerin ya da aldıkları ceza herhangi bir nedenle şahsi hürriyeti bağlayıcı cezaya dönüştürülenlerin tabi oldukları infaz hükümlerine göre çekmeleri gereken toplam cezalarından on yıllık indirim öngörülmesi, ikinci paragrafında da, birinci paragraf hükümlerine göre çekmeleri gereken toplam cezalarından on yıllık indirim yapıldıktan sonra ceza süresi dolmuş olanların belirli bir süre suç işlememe (bozucu infisahi) koşuluna bağlanması, getirilen düzenlemenin toplu ve şartlı özel af niteliğinde olduğunu göstermektedir.”</i></p>

<p>21. Yukarıda değinilen Anayasa Mahkemesi kararları ve AİHM kararı dikkate alındığında cezanın ceza infaz kurumunda çektirileceği süreyi etkileyen şartla tahliye süresine ilişkin düzenlemelerin cezanın infaz şeklini belirleyen değil, cezanın kapsamını değiştiren düzenlemeler olarak kabul edilmesi gerekir. Buna göre <i>onbeş yaş altı ile onbeş onsekiz yaş aralığındaki hükümlülerin ceza infaz kurumunda geçirdiği süreler bakımından şartla tahliye süresini kısaltan </i>dava konusu<i> </i>geçici 6. maddenin (4) numaralı fıkrasındaki düzenlemenin cezanın miktarını azaltmak suretiyle hafiflettiği ve bu nedenle özel af niteliğini taşıdığı açıktır.</p>

<p>22. Dava konusu geçici 6. maddenin (1), (2) ve (4) numaralı fıkralarının özel af niteliği taşıdıkları kanaatine varıldığından, bu fıkraların kanunlaşması için Anayasa’nın 87. maddesine göre “<i>Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu</i>”nun kabul oyu vermiş olması gerekir. İlgili TBMM Genel Kurul tutanaklarının incelenmesi sonucunda teklifin tümü üzerindeki oylamanın açık oylama yöntemiyle yapıldığı ve oylama sonucunda 279 kabul ve 51 ret oyu kullanıldığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla son oylamada Anayasa’nın 87. maddesi uyarınca aranan nitelikli karar çoğunluğu kuralına uyulmamıştır.</p>

<p>23. Açıklanan nedenlerle yukarıda belirtilen fıkralarının şekil bakımından Anayasa’nın 87. maddesine aykırı olduğu ve iptaline karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle çoğunluk kararına katılmadık.</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="50%">
   <p>Üye</p>

   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
   <td valign="top" width="50%">
   <p>Üye</p>

   <p>Celal Mümtaz AKINCI</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p>1. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 14.4.2020 tarihli ve 7242 sayılı Kanun’un şekil bakımından Anayasa’nın 87. ve 88. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptali talebi ile açılan davada Anayasa Mahkemesi çoğunluğunca bahse konu Kanun’un geçici 6. maddesinin af niteliğinde olmadığı, bu itibarla dava konusu 7242 sayılı Kanun’un toplantı ve karar yeter sayısı bakımından Anayasa’nın 96. maddesine tabi olduğu şeklindeki görüşe katılmamaktayız.</p>

<p>2. Bilindiği üzere ceza hukukundaki af kurumu hakkında oldukça farklı değerlendirmeler yapılmakta, demokratik hukuk devletinde çıkarılan af kanunları da farklı kesimlerce değişik tepkilerle karşılanmaktadır. Bunun içindir ki ülkemizde af ile ilgili olarak anayasa koyucu da bazı hassasiyetlere dikkat çekmektedir.</p>

<p>3. Bu bağlamda Anayasa’da af ile ilgili en önemli vurgulardan birisi Anayasa’nın 87. maddesinde yer almaktadır. Buna göre Türkiye Büyük Millet Meclisinin ancak üye tamsayısının beşte üçlük çoğunluk oyu ile genel veya özel af ilanına karar verebileceği öngörülmektedir. 2001 Anayasa değişikliği ile getirilen bu yenilik sayesinde af kanununun normal kanunlardan daha yüksek bir yetersayısı ile çıkarılması esası benimsenerek af kanunlarının çıkarılması zorlaştırılmaya çalışılmıştır.</p>

<p>4. Bu tarihten sonraki zamanlarda da çıkarılan kimi kanunlar af niteliğinde görülerek Anayasa Mahkemesi önüne taşınmış ve bu kanuni düzenlemeler dolayısıyla Mahkeme af ile ilgili değerlendirmelerde bulunmuştur.</p>

<p>5. Elbette ki af kanunu çıkarma Anayasa’da öngörülen esaslara uygun olmak şartı ile kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamındadır. Ancak kanun koyucu öncelikle af ile ilgili düzenlemeleri şekil şartı olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üçlük çoğunluğunun oyu ile kabul etmek zorundadır.</p>

<p>6. Dava konusu Kanun adında da ifade edildiği üzere ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazı ile ilgili olarak kimi kanunlarda değişiklikler yapmaktadır. Bu bağlamda dava konusu Kanunun özellikle geçici 6. maddesi af boyutu ile daha fazla tartışmaların merkezinde oturmaktadır. Bu maddedeki fıkralarda 30.03.2020 tarihine kadar 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda düzenlenen bazı suçları işleyenler bakımından 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanundaki denetimli serbestlik ve koşullu salıverme ile ilgili esaslı değişiklikler yapılmaktadır.</p>

<p>7. Her ne kadar dava konusu geçici 6. madde bir infaz düzenlemesi gibi görünse de sonuç itibariyle kapsamına aldığı suçlar yönüyle cezaların çektirilmesinde esaslı değişiklikler öngörmektedir. Bu yönü ile de kişilerin cezaevinde kalacakları süreleri de kısaltan yenilikleri bünyesinde barındırmaktadır.</p>

<p>8. Anayasa Mahkemesi çoğunluğu tarafından bu hususlar bir infaz rejimi olarak nitelendirilmekte olup bu kanunun af kanunu niteliği taşımadığı, cezanın infazına yönelik hükümler niteliğinde olduğu kanaatine şu gerekçeyle ulaşılmıştır:</p>

<p>“<i>Bu açıklamalar çerçevesinde geçici 6. maddenin hükümlünün çektirilmesi gereken toplam ceza miktarında bir değişikliğe neden olmadığı, ceza infaz kurumundan kendiliğinden salıverilmesine yol açmadığı, bu kapsamda hükümlünün iyi hâlli olması şartının arandığı, anılan şart gerçekleşse dahi salıverilme kararı bakımından hâkimin takdir yetkisinin bulunduğu, (1), (2) ve (3) numaralı fıkra hükümlerinden yararlanmak için ayrıca hükümlünün talebinin varlığının gerektiği, salıverilme sonrasında da devletin hükümlü üzerindeki gözetim ve denetim yetkisinin devam ettiği, bu bağlamda hükümlüye bir veya birden fazla yükümlülük yüklenebileceği, gereklerine uygun davranılmadığı veya yeniden suç işlendiği takdirde salıverilme kararının geri alınmak suretiyle hükümlünün cezasının infazına ceza infaz kurumunda devam edilebileceği gözetildiğinde geçici 6. maddenin cezanın kapsamına ilişkin bir düzenleme olmayıp cezanın infaz usulüne yönelik hükümler öngördüğü anlaşılmaktadır.”</i> (§ 71).</p>

<p>9. Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Zira dava konusu geçici 6. maddeyi esas alan bir infaz rejimine göre bazı kişilerin 6 yıla kadar olan hapis cezaları bu kişiler hiçbir şekilde ceza infaz kurumunda kalmadan sadece denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak infaz edilebilecektir. Böylelikle dava konusu düzenleme bu kişiler yönüyle hapis cezasını kişiye hiç çektirmeden daha hafif yaptırımlara dönüştürmektedir.</p>

<p>10. Nitekim Anayasa Mahkemesi bir kararında müebbet ağır hapis cezasına veya şahsi hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum edilenlerin ya da aldıkları ceza herhangi bir nedenle şahsi hürriyeti bağlayıcı cezaya dönüştürülenlerin tabi oldukları infaz hükümlerine göre çekmeleri gereken toplam cezalarından on yıllık indirim öngörülmesini ve çekmeleri gereken toplam cezalarından on yıllık indirim yapıldıktan sonra ceza süresi dolmuş olanların belirli bir süre suç işlememe (bozucu infisahi) koşuluna bağlanmasını toplu ve şartlı özel af niteliğinde kabul ettiğini ifade etmiştir (Bkz.: E.S.: 2002/99, K.S.: 2002/51, K.T.: 28.5.2002. Benzer bir başka Anayasa Mahkemesi kararı için bkz.: E.S.: 2001/4, K.S.:2001/332, K.T.: 18.7.2001)</p>

<p>11. Dava konusu geçici 6. maddede infaz düzenlemesi kapsamına alınan suçlar ile bu maddeden faydalanamayacak olanlar kanun koyucu tarafından hiçbir somut kriter öngörülmeden tamamen takdiri bir şekilde düzenlenmiştir. Geçici 6. madde kapsamına alınan suçlar yine Kanun hükmündeki “30/03/2020 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından” şeklinde belli bir tarih esas alınarak farklı bir infaz rejimine tabi tutulmaktadır.</p>

<p>12. Öncelikle dava konusu hükmün geçmişe yönelik bir düzenleme öngördüğü ve tüm suçlardan ziyade belli suçları kapsamına aldığı ifade edilmelidir. Ancak bu hükmün çoğunluk kararında da ifade edildiği üzere suçu konu alan, suç nedeniyle soruşturma ve kovuşturma yapılmasını engelleyen, başlanmışsa soruşturma ve kovuşturmayı, hükmedilmişse mahkumiyeti, verilmişse cezayı tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldıran bir hukuki tasarruf (§ 17) olarak nitelendirilemeyeceğinden genel af olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte dava konusu hükmün suçu ortadan kaldırmasa bile çekilecek cezayı bazı suçlar yönünden azaltması ve hatta bazı kişiler açısından hiçbir şekilde cezaevine girmeyecek şekilde infaza tabi tutması yönü ile bu hükmün bir özel af niteliğinde olduğu açıktır. Dolayısıyla dava konusu kanun hükmünün salt denetimli serbestlik şeklindeki bir infazın ötesine geçen ve cezayı hafifleten yönü ile özel af sonucunu doğuran boyutu bulunduğu rahatlıkla fark edilmektedir.</p>

<p>13. Nitekim çoğunluk kararında da bu hususa “kuralların istisna kapsamına alınan suçlar dışında hükümlülerin denetimli serbestlik ve koşullu salıverme kurumlarından yararlandırılmak suretiyle ceza infaz kurumunda geçirecekleri süreyi önceki kanuni düzenlemeye göre kısalttığı” şeklinde vurgu yapılmıştır. Ancak infaz edilecek toplam ceza miktarında bir değişikliğe neden olmadığına değinilerek af kanunu olmadığı sonucuna ulaşılmıştır (§ 56).</p>

<p>14. Çoğunluk kararında daha sonra modern ceza infaz rejiminde cezaların tümünün belli kapalı yerlerde tutulması suretiyle çektirilmesi anlayışından, önce cezanın bir kısmının açık ceza infaz kurumunda çektirilmesi rejimine geçildiği, son dönemlerde ise artık cezanın konutta infaz edilmesi veya başkaca yükümlülükler belirlenmek suretiyle ceza infaz kurumu dışında infaz edilmesi yöntemlerinin diğer yöntemlerle birlikte uygulandığı, bu yönüyle modern ceza ve infaz hukukunun dinamik bir yapıya sahip olduğu, bu kapsamda cezanın tek tip olarak ceza infaz kurumunda infaz edilmesi dışında yeni uygulamaların tartışıldığı, bunların hayata geçirildiği, bir kısmından olumlu sonuç alınarak bunların uygulanmasına devam edildiği, bir kısmında ise değişikliklere gidildiği ifade edilmektedir (§§ 58-59).</p>

<p>15. Her ne kadar çoğunluk kararında dava konusu geçici 6. maddenin bir infaz düzenlemesi olduğu, cezanın miktarı ve türünde bir değişiklik yapmadığı ifade ediliyorsa da bahse konu düzenlemenin bu kapsamdan başka çekilecek hapis cezasını azaltmakta veya cezanın türünü de hafifletmekte olduğunu vurgulamak gerekir. Yine ifade etmek gerekir ki modern ceza hukukunda cezaların infazı ile ilgili farklı ve yeni usuller keşfedilip uygulamaya konulmakta ise de bu alandaki cezai yaptırımlardan en caydırıcısı halen hapis yaptırımıdır. Zira hapis cezasının şahsi hürriyeti kısıtlayan boyutu onu halen en etkili ve caydırıcı cezai yaptırım olarak göstermektedir.</p>

<p>16. Bunun içindir ki anayasa yargısında af kanunları denetlenirken, anayasal özerk yorum çerçevesinde üzerinde asıl odaklanılması gereken hususların içerisinde hapis cezası şeklindeki cezai yaptırımın süresinin azaltılması veya başka yaptırımlara dönüştürülmesinin söz konusu olup olmaması halen en önemli başlıklardan birisi olarak varlığını devam ettirmektedir. Bu bağlamda dava konusu düzenlemenin kişilerin cezaevinde kalacakları süreleri de azaltan yenilikleri bünyesinde barındırmakta olduğu dikkate alındığında bu yönüyle bahse konu kanuni düzenlemenin bir özel af kanunu niteliği taşıdığı görülmektedir.</p>

<p>17. Bu nedenle af niteliğinde olan dava konusu geçici 6. maddenin, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 3/5’lik oyçokluğu ile kabul edilmediğinden, şekil yönünden Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali gerektiği kanaatinde olduğumuz için Mahkememiz çoğunluk görüşüne katılamamaktayız.</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="50%">
   <p>Üye</p>

   <p>Hicabi DURSUN</p>
   </td>
   <td valign="top" width="50%">
   <p>Üye</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p>5275 sayılı Kanunun 7242 sayılı Kanunla değiştirilen geçici 6. maddesinin ve buna bağlı olarak 7242 sayılı Kanunun tümünün şekil bakımından Anayasaya aykırı olmadığına ve iptal talebinin reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Çoğunluğun red gerekçesinde; geçici 6. maddede yapılan değişiklikle, belli bir tarihe kadar işlenmiş ve istisna tutulmamış suçlar bakımından daha kısa sürede denetimli serbestlik tedbiri uygulanması öngörülerek bu kapsamdaki hükümlülerin ceza infaz kurumundaki infaz sürelerinin kısaltıldığı, bir düzenlemenin hükümlülerin ceza infaz kurumundan salıverilmeleri sonucunu doğurmasının af niteliğinde olduğunun kabulü için yeterli olmadığı, geçici 6. maddede yapılan değişiklikte denetimli serbestlik müessesesinin bütün unsurlarının korunduğu, bu itibarla mezkûr düzenlemenin af niteliğinde bulunmadığı ve karar yeter sayısı bakımından Anayasanın 87. maddesine değil, 96. maddesine tâbi olduğu, bu maddeye göre de karar yeter sayısının sağlandığı belirtilerek, şekil bakımından iptal talebi reddedilmiştir.</p>

<p>Anayasanın 96. maddesinde; TBMM’nin, Anayasada başka bir hüküm yoksa toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar vereceği, ancak karar yeter sayısının hiçbir şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamayacağı hükme bağlanarak karar yeter sayısına ilişkin genel ilke belirlenmiştir. Anayasanın 87. maddesinde ise; TBMM’nin genel ve özel af ilânına üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun karar verebileceği belirtilerek, 96. maddede karar yeter sayısı konusunda öngörülen genel ilkeye bir istisna getirilmiştir.</p>

<p>Anayasanın 87. maddesinde veya başka bir hükmünde genel ve özel affın bir tanımına yer verilmemekte, Anayasada böyle bir tanım yapılmış olmasına gerek de bulunmamaktadır. Buna karşılık Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadına göre -aşağıda da açıklanacağı üzere- Anayasaya uygunluk denetimi, bu denetime konu olan kurallardaki müesseselerin gerçek nitelik ve içerikleri tespit edilerek gerçekleştirilmektedir.</p>

<p>Bilindiği gibi, Anayasa Mahkemesine göre, Anayasada yasalaşma süreci özel usullere bağlanmış olan yasama işlemlerinin başka isimler altında ve farklı usuller uygulanarak oluşturulması hâlinde, Anayasa koyucunun iradesinin tam anlamıyla etkili ve hâkim kılınabilmesi için bu tasarrufların anayasal denetiminin gerçek nitelik ve içerikleri gözetilerek yapılması gerekir (örn. olarak bkz. 28/5/2002 tarihli ve E.2002/99, K. 2002/51 sayılı karar).</p>

<p>Bu sebeple, dava konusu kanun hükümleri hakkında da, karar yeter sayısı bakımından Anayasanın hangi hükümlerinin uygulanacağının belirlenmesi için dava konusu maddenin anlam ve kapsamının, dolayısıyla kanunun öngördüğü müessesenin hukukî niteliğinin ortaya konulması gerekmektedir.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi, daha önce 4616 sayılı Kanundaki “düzenlemenin hükümlülere getirdiği yarar cezaevinde kalma süresini belirli koşullarla kısaltması veya hiç cezaevine girmeden cezanın infazını sağlamasıdır” diyerek “toplu özel af” niteliğinde olduğuna karar vermiş (18/7/2001 tarihli ve E. 2001/4, K. 2001/332 sayılı karar); bu Kanunun iptal edilmesinden sonra çıkarılan 4758 sayılı Kanunla ilgili olarak yaptığı değerlendirmede de, düzenlemenin aynı hususları kapsaması yanında belirli bir süre suç işlememe şartına bağlanmasının “toplu ve şartlı özel af” niteliğinde olduğunu belirterek -ilk kararından yaklaşık üç ay sonra değiştirilen- Anayasanın 87. maddesinde af için öngörülen karar yeter sayısının sağlanmaması nedeniyle, incelenen kuralın şekil bakımından Anayasaya aykırı olduğuna hükmetmiştir (28/5/2002 tarihli ve E. 2002/99, K. 2002/51 sayılı karar).</p>

<p>Böylece Mahkememiz, her iki kanunla yapılan düzenlemenin de yasama organınca yapılan adlandırmasını değil, içeriğine göre yaptığı değerlendirmeyi esas alarak sonuca ulaşmış ve mezkûr kanunların genel ve sürekli nitelik taşımayan geçici nitelikteki hükümlerinin özel af niteliğinde olduğunu belirtmiştir.</p>

<p>Bu itibarla, geçici 6. maddede yapılan düzenlemenin hukukî niteliğinin belirlenmesine ilişkin olarak yapılacak değerlendirmede de, yukarıdaki kararlarımızda bu müesseselere nasıl bir anlam verildiği gözönünde bulundurulmalıdır.</p>

<p>Yukarıda da belirtildiği üzere, Anayasa Mahkemesinin 2001 ve 2002 yıllarında verdiği mezkûr kararlarda, geçici bir hükümle cezaevinde kalma süresini kısaltan veya cezaevine hiç girmeden cezanın infazına imkân veren düzenlemelerin özel af niteliğinde olduğuna hükmedilmiş; doktrinde de yaygın şekilde -yukarıda aktarılan kararımıza konu 4616 sayılı Kanun da dahil olmak üzere- cezaların infazıyla ilgili geçici nitelikteki düzenlemelerin af niteliğinde olduğu belirtilmiştir (örn. olarak bkz. M. Ruhan Erdem, Ceza Hukukunda Cezaların Ertelenmesine İlişkin Düzenlemelere Anayasal Bakış, Anayasa Yargısı, S. 18, Ankara 2001, s. 37-38; Timur Demirbaş, Af Tartışmaları ve 4616 sayılı “23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun”, Anayasa Yargısı, S. 18, Ankara 2001, s. 96; Adem Sözüer, Türk Hukukunda Af, 4454 ve 4616 Sayılı Kanunlarda Öngörülen Şartla Salıverilme ve Ertelemeye İlişkin Hükümlerin Hukuksal Niteliği ile Bu Hükümlerin Anayasaya Uygunluğu Sorunu, Anayasa Yargısı, S.18, Ankara 2001, s. 219 vd.; Doğan Soyaslan, Af, Anayasa Yargısı, S.18, Ankara 2001, s. 430-431).</p>

<p>Diğer taraftan söz konusu düzenlemenin af niteliğinde olup olmadığının tespitinde, Mahkememizin yukarıda belirtilen kararlarından sonra yürürlüğe konulan ve mezkûr içtihadımız ile bilimsel görüşlerin de dikkate alınması suretiyle düzenlendiği anlaşılan 5237 sayılı Kanunun 65. maddesinin (2) numaralı fıkrasındaki “Özel af ile hapis cezasının infaz kurumunda çektirilmesine son verilebilir veya infaz kurumunda çektirilecek süresi kısaltılabilir” hükmünün de, Anayasanın 87. maddesinde geçen “özel af”fın belirlenmesinde gözönünde bulundurulması gerekmektedir.</p>

<p>Mahkememizin birçok kararında da, Anayasaya uygunluk denetiminin önemli bir safhasını oluşturan “incelenen kuralın anlam ve kapsamının belirlenmesinde” kuralın bulunduğu kanunun diğer hükümleri ve ilgili diğer kanunların -özellikle temel kanunların- hükümlerinin gözönünde bulundurulacağı belirtilmektedir.</p>

<p>Mesela yakın tarihli bir kararımızda “kuralın anlam ve kapsamının anlaşılabilmesi için sadece lafzıyla değil içinde bulunduğu metnin tümü gözönünde tutularak yorumlanması… kuralın amacının araştırılarak amacına uygun yorumlanması gerekir. Ayrıca yargı içtihatlarıyla şekillenen … temel ilkelerin de kuralın yorumunda gözününde bulundurulması gerekmektedir” denilerek kuralın anlam ve kapsamı belirlenirken (11/4/2019 tarihli ve E. 2019/8, K. 2019/26 sayılı karar); başka bir kararımızda da, 5237 sayılı Kanunun 103. maddesindeki bazı hükümlerin Anayasaya uygunluk denetiminde hükmün anlam ve kapsamının belirlenmesi için Kanunun 6. maddesindeki “çocuk” tanımı aktarılarak Anayasaya uygunluk denetimi buna göre yapılmıştır (15/5/2019 tarihli ve E. 2017/135, K. 2019/35 sayılı karar). (19) numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin bir hükmünün Anayasaya uygunluk denetiminde de, iptali talep edilen kuralın anlam ve kapsamı belirlenirken 5018 sayılı Kanunun 3. maddesindeki “bütçe” tanımı ile 12. maddesindeki “bütçe türleri ve bunların kapsamı” esas alınmıştır (11/6/2020 tarihli ve E. 2018/155, K. 2020/27 sayılı karar).</p>

<p>Örnekleri daha da çoğaltılabilecek bu kararlardan da anlaşılacağı üzere, incelenen hükmün anlam ve kapsamının belirlenmesi Anayasaya uygunluk denetiminin bir parçasıdır ve dava konusu kurala ilişkin bu denetimde anayasal ilkelerle birlikte Mahkememizin kararlarından, hukukun genel ilkelerinden, yargısal ve bilimsel içtihatlardan yararlanılması yanında 5237 sayılı Kanunun 65. maddesi de gözönünde bulundurulmalıdır. Anılan maddenin, düzenlemenin anlam ve kapsamının belirlenmesinde gözönünde bulundurulması kanunun kanunla denetlenmesi anlamına gelmeyeceği gibi söz konusu özerk anayasal yorumun gereğidir.</p>

<p>Çoğunluğun red gerekçesinde de, incelenen kuralın öngördüğü kurumun hukukî niteliğinin belirlenmesi amacıyla dava konusu maddenin anlam ve kapsamının ortaya konulması gerektiği ifade edilerek, 5271 sayılı Kanunun 107. maddesindeki koşullu salıverilme ve 5275 sayılı Kanunun 105/A maddesindeki denetimli serbestlik müesseselerinin açıklanmasına ve kuralın denetimli serbestlik müessesesine ilişkin bir düzenleme öngördüğü sonucuna varılırken Kanunun denetimli serbestlik şartlarını düzenleyen 105/A maddesine göre değerlendirme yapılmasına, bu yönüyle de düzenlemenin af getirmediğinin belirtilmesine karşılık, Mahkememizin önceki kararlarına ve 5237 sayılı Kanunun 65. maddesindeki tanıma ilişkin bir değerlendirme yapılmamıştır. Kararda sadece, bir özel af türü olan sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle kişilerin cezalarının Cumhurbaşkanı tarafından hafifletilmesi veya kaldırılması hükmüne atıfla bir tanım getirilerek, “gerek Cumhurbaşkanının gerekse TBMM’nin kararıyla olsun özel affın cezayı hafifletme veya kaldırma niteliğine sahip olduğu” belirtilmiştir. Böylece incelenen kuralın cezayı ortadan kaldırmak veya kısaltmak suretiyle cezanın kapsamına etki etmediği, sadece cezanın infaz şeklini değiştirerek ceza infaz kurumunda geçirilecek sürenin kısaltıldığı ifade edilmek suretiyle kuralın anlam ve kapsamı 5237 sayılı Kanundan ve önceki kararlarımızdan farklı olarak belirlenmiştir. Bu anlam ve kapsam belirleme usulüne katılmak mümkün değildir.</p>

<p>Kuşkusuz, bir infaz rejimi olan denetimli serbestlikte de cezalar infaz edildiğinden, sadece infaz şeklinin değiştirilmesi sebebiyle hükümlülerin ceza infaz kurumlarından salıverilmeleri sonucunu doğurması, düzenlemenin öngördüğü kurumun af niteliğinde olduğunun kabulü için yeterli değildir. Başka bir anlatımla, kanunda düzenlenen suçu ve cezayı ortadan kaldıran veya fiil için öngörülen cezayı azaltan yasal değişikliklerin sonucu olarak hükümlülerin cezaevlerinden tahliye edilmesini Anayasanın 87. maddesi anlamında af olarak nitelendirmek isabetli olmadığı gibi infaz rejimini düzenleyen genel ve sürekli hükümlerde yapılan değişikliklerle, örneğin hükümlülerin şartla salıverilme veya denetimli serbestlik müesseselerinden yararlanabilmeleri için cezaevinde geçirmeleri gereken sürelerin kısaltılmasının sonucu olarak salıverilmelerinin de 87. madde kapsamında af olarak nitelendirilmesi doğru olmaz.</p>

<p>Buna karşılık, denetimli serbestlik rejimi ile ilgili olduğunda tartışma bulunmayan bir kuralın -5275 sayılı Kanunun denetimli serbestlik şartlarını düzenleyen 105/A maddesinde öngörülen şartlar ve cezaevinde infaz edilmesi gereken süreler değiştirilmeden- sadece belli bir tarihe kadar işlenmiş suçlardan verilen cezaları kapsayan geçici nitelikte bir düzenleme içermesi; başka bir ifadeyle, yukarıda belirtilen sonuçları doğurmasına karşılık bunu genel ve sürekli nitelik taşımayan bir düzenleme ile gerçekleştirmesi, özel af niteliğinde olduğunu gösterir.</p>

<p>Nitekim, iptali talep edilen geçici 6. maddede, 30/3/2020 tarihine kadar işlenen bazı suçlardan hükümlü olanlar bakımından cezaların denetimli serbestlik yoluyla infaz edilmesi için kalan sürelerin iki veya üç katı olarak uygulanması öngörülerek cezaevinde infaz edilmesi gereken ceza sürelerinin kısaltıldığı, bazı suçlar bakımından ise kaldırıldığı anlaşılmaktadır. Mesela mezkûr maddenin (1) numaralı fıkrası, altı yıl ve daha az hapis cezasına mahkûm edilenlerin bu cezalarının ceza infaz kurumlarında hiç kalmadan infaz edilmesine imkân sağlamaktadır. Özetle, geçici 6. madde, hapis cezasının infaz kurumunda çektirilmesine son vermesi veya infaz kurumunda çektirilecek süreyi kısaltması ve bunu genel ve sürekli nitelik taşımayan geçici nitelikteki düzenlemelerle yapması nedeniyle özel af niteliğinde bir hüküm getirmektedir. Aksinin kabulü, özel af için nitelikli çoğunluk öngören Anayasanın 87. maddesinin ve Anayasa koyucunun buna ilişkin iradesinin etkisiz kılınması sonucunu doğurur.</p>

<p>Bu sebeple Anayasanın 87. maddesinde öngörülen nitelikli çoğunluk tarafından kabul edilmesi gereken geçici 6. madde bakımından bu karar yeter sayısının sağlanmadığında ise tereddüt bulunmamaktadır.</p>

<p>Diğer taraftan yerleşik içtihadımıza göre bir kanunun herhangi bir maddesinin şekil bakımından iptali -kanun maddelerinin hepsi üzerinde tek bir oylama yapılmış ise- kanunun tümünün de iptalini gerektirmektedir.</p>

<p>Bu itibarla, geçici 6. madde ile yapılan düzenlemede özel af getirilmesine rağmen Anayasanın 87. maddesinde öngörülen nitelikli çoğunluğun sağlanmaması nedeniyle geçici 6. maddenin ve buna bağlı olarak Kanunun tümünün şekil bakımından Anayasaya aykırı olduğu ve iptal edilmesi gerektiği düşüncesiyle çoğunluğun red yönündeki kararına katılmıyorum.</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p>Üye</p>

   <p>M. Emin KUZ</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202044-e-202041-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Sun, 16 Aug 2026 14:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/yargi/aymafk.jpg" type="image/jpeg" length="56942"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanma Davasında Ekonomik Şiddet Kusur mudur, Nasıl Ispatlanır]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-ekonomik-siddet-kusur-mudur-nasil-ispatlanir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-ekonomik-siddet-kusur-mudur-nasil-ispatlanir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Av. Arb. Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Ekonomik şiddet, eşlerden birinin diğerini maddi yönden baskı altına alması, parasal gücü bir kontrol ve tahakküm aracı olarak kullanması ve ekonomik bağımlılık yaratmasıdır. Çoğu zaman fiziksel şiddet kadar görünür değildir; ancak etkisi son derece derin ve yıkıcıdır. Çalışmaya izin verilmemesi, kazanılan paraya el konulması, eve para bırakılmaması, tüm harcamaların denetlenmesi, temel ihtiyaçların kasıtlı olarak karşılanmaması gibi davranışlar ekonomik şiddetin tipik örnekleri arasında yer alır.</p>

<p>Ekonomik şiddetin ispatında en önemli unsur, bu davranışların süreklilik göstermesi ve hayatın olağan akışına aykırı olmasıdır. Mahkemeler tekil ve geçici durumlar yerine, sistematik bir baskının varlığına odaklanır.</p>

<p>Bu tür şiddetin ispatında en sık başvurulan deliller mesajlaşmalar ve WhatsApp yazışmalarıdır. “Para vermiyorum”, “Çalışmanı istemiyorum”, “Harcadığın her kuruşu bana soracaksın” gibi ifadeler, mahkeme tarafından doğrudan ekonomik baskı olarak değerlendirilir ve güçlü delil niteliği taşır.</p>

<p>Banka kayıtları da ekonomik şiddetin ispatında önemli bir yer tutar. Evin giderlerinin uzun süre karşılanmaması, eşin maaşına el konulması, hesaplara gelen paranın sürekli diğer eş tarafından çekilmesi, kartların alınması ya da borçların tek tarafa yüklenmesi banka hareketleriyle açıkça ortaya konulabilir. Nafakanın ödenmemesi veya paranın tehdit ve baskı aracı olarak kullanılması da dekontlarla desteklendiğinde güçlü delil oluşturur.</p>

<p>Tanık beyanları ekonomik şiddetin ispatında bir diğer önemli unsurdur. Aile bireyleri, komşular, iş arkadaşları veya yakın çevredeki kişiler, ekonomik baskıya tanıklık etmişse mahkemede bu durumu doğrulayabilir. Özellikle “eve para bırakılmıyordu”, “çalışmasına izin verilmiyordu”, “maaşı tamamen elinden alınıyordu” şeklindeki anlatımlar hâkim açısından dikkate alınır.</p>

<p>Faturalar, kira ödemeleri, alışveriş fişleri ve karşılanmayan temel ihtiyaçlara ilişkin belgeler de ekonomik şiddetin ispatında kullanılabilir. Bazı durumlarda ekonomik baskı, aileyi aç bırakma boyutuna kadar ulaşabilir ve bu halde hâkim, durumu ağır kusur olarak değerlendirir.</p>

<p>Polis tutanakları ve resmi şikâyet kayıtları da ekonomik şiddetin varlığını gösteren deliller arasında yer alır. Ayrıca yoğun ekonomik baskı nedeniyle yaşanan psikolojik çöküş hallerinde psikolog veya psikiyatri raporları, ekonomik şiddetin etkisini ortaya koymak açısından önemlidir.</p>

<p>Hâkim tüm bu delilleri birlikte değerlendirirken ekonomik şiddetin sistematik olup olmadığına, süreklilik gösterip göstermediğine, tarafın maddi gücüne rağmen aileye katkı sağlayıp sağlamadığına ve paranın bir tahakküm aracı olarak kullanılıp kullanılmadığına bakar. Ekonomik şiddet birçok boşanma kararında ağır kusur olarak kabul edilir ve nafaka, velayet ile maddi ve manevi tazminat kararlarını doğrudan etkiler.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sonuç olarak ekonomik şiddet; mesajlar, banka kayıtları, tanık beyanları, faturalar, resmi tutanaklar ve sağlık raporlarıyla çok yönlü şekilde ispatlanabilir. Aileye bilerek ekonomik baskı uygulanması ve paranın güç unsuru haline getirilmesi, Türk Medeni Kanunu kapsamında ciddi bir kusur olarak değerlendirilir ve boşanma davasının sonucunu doğrudan etkiler.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-ekonomik-siddet-kusur-mudur-nasil-ispatlanir</guid>
      <pubDate>Sun, 16 Aug 2026 11:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/s0HJ8TCblOQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="69727"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanma Davasında Horlama, Dağınıklık, Titizlik Kusur Sayılır mı?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-horlama-daginiklik-titizlik-kusur-sayilir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-horlama-daginiklik-titizlik-kusur-sayilir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Av. Arb. Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu videoda, günlük hayatta basit gibi görünen ancak evlilik birliği içinde zamanla ciddi hukuki sonuçlara yol açabilen davranışların boşanma davalarında kusur sayılıp sayılmayacağını ele alıyoruz. Horlama, dağınıklık, aşırı titizlik, düzen takıntısı, ev işlerini paylaşmamak, eve maddi katkı sunmamak, kişisel alanı ihmal etmek gibi davranışların Türk Medeni Kanunu kapsamında nasıl değerlendirildiğini ayrıntılı şekilde açıklıyoruz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Türk Medeni Kanunu’na göre eşler, birlikte yaşama, karşılıklı sadakat, saygı, yardımlaşma ve evlilik birliğinin huzurunu koruma yükümlülüğü altındadır. Bu nedenle tek başına horlama, dağınıklık ya da titizlik her zaman boşanma sebebi veya kusur olarak kabul edilmez. Ancak bu davranışlar uzun süreli bir huzursuzluk yaratıyor, eşin yaşamını zorlaştırıyor, psikolojik baskıya dönüşüyor ve evlilik birliğini temelinden sarsıyorsa, mahkemeler tarafından kusur olarak değerlendirilebilir.</p>

<p>Videoda özellikle horlamanın hangi durumlarda tıbbi bir sorun olarak kabul edildiği, ne zaman evlilik birliğini etkileyen bir unsur haline geldiği; dağınıklığın hangi aşamada eşe karşı duyarsızlık ve saygısızlık olarak yorumlanabildiği; aşırı titizlik ve obsesif davranışların psikolojik şiddet boyutuna nasıl ulaşabildiği detaylı şekilde ele alınmaktadır. Ayrıca hâkimin kusur değerlendirmesi yaparken davranışların sıklığına, yoğunluğuna, taraflar üzerindeki etkisine ve evlilik birliği üzerindeki sonuçlarına nasıl baktığı açıklanmaktadır.</p>

<p>Boşanma davalarında önemli olan davranışın adı değil, evlilik birliği üzerindeki etkisidir. Küçük gibi görünen alışkanlıklar zamanla sürekli tartışmaya, saygının kaybolmasına ve evliliğin çekilmez hale gelmesine yol açıyorsa, bu durum hukuki anlamda kusur olarak kabul edilebilir. Videoda kusurun ispatında mesajlaşmaların, tanık beyanlarının, psikolog raporlarının ve diğer delillerin nasıl değerlendirildiğine de yer verilmektedir.</p>

<p>Boşanma davası açmayı düşünenler, çekişmeli boşanma sürecinde kusur kavramını merak edenler ve evlilikte hangi davranışların hukuki sonuç doğurabileceğini öğrenmek isteyenler için bilgilendirici ve yol gösterici bir içeriktir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-horlama-daginiklik-titizlik-kusur-sayilir-mi</guid>
      <pubDate>Sat, 15 Aug 2026 23:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/UJCdfKREVi0/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="36891"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[BOŞANMA DAVASINDA ÇOCUKLAR TANIK OLARAK DİNLENİR Mİ?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-cocuklar-tanik-olarak-dinlenir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-cocuklar-tanik-olarak-dinlenir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Boşanma Davasında Çocuklar Tanık Olarak Dinlenir mi?</strong></p>

<p>Bu videoda, uygulamada en çok merak edilen ve en hassas başlıklardan biri olan boşanma davası sürecinde çocukların tanık olarak dinlenip dinlenemeyeceği konusu ele alınmaktadır. Boşanma davası sırasında çocukların mahkemede tanık yapılmasının neden hukuken uygun görülmediği ve boşanma davası sürecinin çocukların psikolojisi üzerindeki etkileri ayrıntılı şekilde açıklanmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Boşanma davası açıldığında, taraflar çoğu zaman çocukların tanık olarak dinlenip dinlenemeyeceğini merak etmektedir. Ancak boşanma davası uygulamasında mahkemeler, çocukların anne veya baba aleyhine tanıklık yapmasını doğru bulmamaktadır. Çünkü boşanma davası içinde çocuğun taraf seçmeye zorlanması, uzun vadeli psikolojik zararlar doğurabilmektedir. Bu nedenle boşanma davası kapsamında çocuklar duruşma salonuna alınmaz ve tanık kürsüsüne çıkarılmaz.</p>

<p>Videoda, boşanma davası sürecinde “çocuğun üstün yararı” ilkesinin neden esas alındığı, çocuğun dava içinde bir delil veya araç haline getirilmesinin neden kabul edilmediği açık bir dille anlatılmaktadır. Boşanma davası sırasında çocukların kolay yönlendirilebilir olması, beyanlarının objektifliğini tartışmalı hale getirdiği için mahkemeler bu konuda son derece hassas davranmaktadır.</p>

<p>Buna rağmen, bazı istisnai durumlarda boşanma davası kapsamında çocuğun görüşüne başvurulabilmektedir. Özellikle boşanma davası sürecinde çocuğun fiziksel şiddete, tehdide, ağır hakaretlere veya istismar şüphesine doğrudan maruz kaldığı hallerde, çocuğun anlattıkları önem kazanabilir. Ancak bu durumlarda bile boşanma davası içinde çocuk tanık olarak dinlenmez. Çocuğun görüşü, pedagog, psikolog veya sosyal hizmet uzmanı eşliğinde alınır ve uzman raporu olarak dosyaya girer.</p>

<p>Velayet davası içeren bir boşanma davası söz konusu olduğunda ise, özellikle on beş yaş ve üzeri çocukların görüşleri alınabilir. Bu görüş, boşanma davasında kusur ispatı amacıyla değil; çocuğun hangi ebeveynle daha güvenli ve sağlıklı bir yaşam süreceğinin belirlenmesi için değerlendirilir. Boşanma davası kapsamında çocuğun eğitimi, sağlığı, sosyal çevresi ve psikolojik durumu esas alınır.</p>

<p>Bu videoda ayrıca, boşanma davası sürecinde çocukların tanık yapılmasının neden travmatik sonuçlar doğurabileceği, yüksek çatışmalı boşanma davası süreçlerinde çocukların nasıl ağır bir baskı altında kaldığı ve mahkemelerin bu nedenle çocukları davanın dışında tutmaya çalıştığı detaylı şekilde açıklanmaktadır.</p>

<p>Sonuç olarak, boşanma davası içinde çocuklar tanık olarak dinlenmez. Boşanma davası sürecinde yalnızca çocuğun doğrudan yaşadığı olaylarda, güvenli bir ortamda ve uzman eşliğinde görüşü alınabilir. Bu görüşler tanıklık değildir; boşanma davası dosyasına giren uzman raporlarıdır. Mahkemelerin temel amacı, boşanma davası sürecinde çocuğun psikolojik ve duygusal bütünlüğünü korumaktır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-cocuklar-tanik-olarak-dinlenir-mi</guid>
      <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 16:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/3Q2OnFsBZLQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="70253"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanma Davasında Fiziksel Şiddet Nasıl Ispatlanır ve Boşanma Davasına Etkisi Nedir?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-fiziksel-siddet-nasil-ispatlanir-ve-bosanma-davasina-etkisi-nedir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-fiziksel-siddet-nasil-ispatlanir-ve-bosanma-davasina-etkisi-nedir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Boşanma davalarında şiddet iddiaları, hem hukuki hem de vicdani açıdan en ağır ve en hassas konuların başında gelir. Bu videoda; boşanma davasında fiziksel şiddetin nasıl ispatlandığını, mahkemelerin hangi delillere özellikle önem verdiğini ve şiddetin nafaka, tazminat ve velayet üzerindeki etkilerini tüm yönleriyle ele alıyorum.</p>

<p>Boşanma davalarında fiziksel şiddet, psikolojik şiddet, tehdit, baskı ve aile içi şiddetin her türü; Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanunu kapsamında ağır kusur olarak değerlendirilir. Şiddetin varlığının ispatında en güçlü ve tartışmasız deliller; doktor raporları, Adli Tıp Kurumu raporları ve polis tutanaklarıdır.</p>

<p><strong><i>Videoda özellikle şu başlıklara detaylı şekilde değinilmektedir:</i></strong></p>

<p>Boşanma davasında fiziksel şiddetin hukuki anlamı</p>

<p>Doktor raporlarının ve hastane kayıtlarının delil değeri</p>

<p>Adli Tıp Kurumu raporlarının kusur tespitindeki rolü</p>

<p>Polis tutanakları, 155/112 başvuruları ve 6284 sayılı Kanun kapsamında verilen uzaklaştırma kararlarının önemi</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hakimin şiddet iddialarını değerlendirirken dikkate aldığı kriterler</p>

<p>Şiddetin ispatlanmasının nafaka, maddi-manevi tazminat ve velayet üzerindeki etkileri</p>

<p>Şiddet iddialarının somut, resmi ve bilimsel delillerle desteklenmesi, boşanma davalarının seyrini doğrudan etkiler. Özellikle Adli Tıp raporları, acil servis ve adli muayene kayıtları ile polis tutanakları; mahkemeler nezdinde en güçlü ispat araçlarıdır. Bu deliller, şiddetin ne zaman ve nasıl gerçekleştiğini objektif şekilde ortaya koyar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-fiziksel-siddet-nasil-ispatlanir-ve-bosanma-davasina-etkisi-nedir</guid>
      <pubDate>Sat, 01 Aug 2026 13:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/_GXN6UozM2Y/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="91622"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanma Davasında Hak Kaybına Neden Olan En Büyük Hatalar]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-hak-kaybina-neden-olan-en-buyuk-hatalar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-hak-kaybina-neden-olan-en-buyuk-hatalar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanma-davasinda-hak-kaybina-neden-olan-en-buyuk-hatalar</guid>
      <pubDate>Sat, 18 Jul 2026 23:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/BjdDJh1aHnQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="81137"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Eşim Boşanmak İstemiyor Ben Yine de Boşanabilir miyim?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Eşim Boşanmak İstemiyor Ben Yine de Boşanabilir miyim?</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Boşanma davası, taraflardan birinin boşanmak istemesine rağmen diğer eşin karşı çıkması halinde de açılabilir. Türk Medeni Kanunu’na göre eşin rızası şart değildir. Mahkeme, boşanma davası kapsamında evlilik birliğinin temelinden sarsılıp sarsılmadığını inceler.</p>

<p><strong>Boşanma Türleri</strong></p>

<p>• Anlaşmalı boşanma davası: Tarafların boşanmayı ve şartlarını kabul etmesiyle hızlı ilerler.</p>

<p>• Çekişmeli boşanma davası: Eşlerden biri boşanmaya karşı çıkıyorsa açılır ve süreç daha uzun olabilir.</p>

<p><strong>Hukuki Dayanak</strong></p>

<p>Boşanma davası TMK 166. maddeye dayanır. Ortak yaşamın sürdürülemeyecek ölçüde bozulması boşanma gerekçesidir. Bir eşin boşanmak istememesi boşanma davası açılmasına engel olmaz.</p>

<p><strong>Delillerin Önemi</strong></p>

<p>Boşanma davası sürecinde mahkeme, tarafların iddialarını somut delillerle değerlendirir.</p>

<p>• Tanık anlatımları</p>

<p>• Mesaj kayıtları</p>

<p>• Raporlar</p>

<p>• Diğer yazılı veya görsel deliller</p>

<p>Delil yetersizliği durumunda boşanma davası reddedilebilir.</p>

<p><strong>Aynı Evde Yaşama Durumu</strong></p>

<p>Aynı çatı altında yaşamaya devam edilmesi boşanma davası açılmasına engel değildir. Ayrı odalarda yaşamak, iletişimin kopması, ilgisizlik gibi unsurlar evliliğin fiilen bittiğini gösterebilir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Eşin boşanmaya karşı çıkması boşanma davası açılmasını engellemez. Önemli olan evliliğin sürdürülemez olduğunun somut şekilde ortaya konmasıdır. Boşanma davası süreci delillerin gücüyle şekillenir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 23:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/498gsBydbiA/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="50090"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR</strong></p>

<p><strong>1. Boşanma davası sürecinin duygusal boyutu</strong></p>

<p>Boşanma davası, tarafların en yoğun duyguları yaşadığı dönemlerden biridir. Bu duygusal yük nedeniyle boşanma davası sırasında sağduyulu karar vermek çoğu zaman zorlaşır. Ancak unutulmamalıdır ki boşanma davası sırasında yapılan her yanlış hamle, hem hukuki hem ekonomik açıdan uzun vadeli sonuçlar doğurabilir.</p>

<p><strong>2. Boşanma davası açmadan önce doğru hazırlık yapmanın önemi</strong></p>

<p>Birçok kişi ani öfke ve kırgınlıklarla boşanma davası açmaktadır. Oysa boşanma davası, sadece ayrılığı değil; mal paylaşımı, velayet, nafaka ve tazminat gibi birçok konuyu kapsayan kapsamlı bir hukuki süreçtir. Bu nedenle boşanma davası açmadan önce durumun dikkatle değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p><strong>3. Delil olmadan boşanma davası açmanın riskleri</strong></p>

<p>Boşanma davasında en sık rastlanan hatalardan biri delilsiz başvuru yapılmasıdır. Aldatma, şiddet veya terk iddiaları somut delillerle desteklenmediği sürece mahkeme boşanma davasında istenen sonucu vermez. Mesaj kayıtları, görüntüler, tanık anlatımları veya kamera kayıtları olmadan açılan boşanma davalarının reddedilmesi çok yaygındır.</p>

<p><strong>4. Mal paylaşımı ve boşanma davasındaki yanlış bilinenler</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Boşanma davası sürecinde malların paylaşımı konusunda çok sayıda yanlış bilgi bulunmaktadır. Malın bir eşin üzerine kayıtlı olması diğer eşin hakkı olmadığı anlamına gelmez. Edinilmiş mallara katılma rejimi gereğince evlilik süresince edinilen mallarda her iki eşin de hakkı vardır. Bu nedenle boşanma davası açılmadan önce mal varlığının doğru tespit edilmesi önemlidir.</p>

<p><strong>5. Nafaka ve tazminat haklarının doğru değerlendirilmesi</strong></p>

<p>Boşanma davasında tazminatın boşanmayı kimin istediğine göre belirlendiği yönünde yaygın bir yanılgı vardır. Oysa tazminat, tarafların kusur durumuna göre değerlendirilir. Daha az kusurlu olan ve boşanma davası sonucunda ekonomik kayba uğrayan taraf tazminat talep edebilir. Nafaka hakkı da aynı şekilde boşanma davası içerisindeki genel durum ve ihtiyaçlara göre değerlendirilir.</p>

<p><strong>6. Velayet konusunun boşanma davasındaki yeri</strong></p>

<p>Boşanma davası sırasında velayeti bir rekabet alanı olarak görmek ciddi bir hatadır. Mahkemeler velayet kararını ebeveynlerin duygusal beyanlarına göre değil, çocuğun üstün yararını gözeterek verir. Çocuğun gelişimini hangi ebeveynin daha iyi destekleyebileceği belirleyici unsurdur.</p>

<p><strong>7. Sosyal medyanın boşanma davasına etkisi</strong></p>

<p>Boşanma davası devam ederken yapılan sosyal medya paylaşımları sürecin seyrini olumsuz etkileyebilir. Kişinin duygusal bir anla yaptığı paylaşım, boşanma davasında karşı taraf için delil niteliği taşıyabilir ve mahkemenin bakış açısını değiştirebilir.</p>

<p><strong>8. İletişimin tamamen kopması ve boşanma davasına etkileri</strong></p>

<p>Boşanma davasında tarafların iletişimi tamamen kesmesi özellikle çocukların olduğu durumlarda büyük sorunlara yol açar. Saygılı ve kontrollü bir iletişim biçimi, hem boşanma davasının sağlıklı ilerlemesini sağlar hem de çocukların psikolojik açıdan korunmasına katkıda bulunur.</p>

<p><strong>9. Sonuç: Boşanma davası bir son değil, yeni bir başlangıçtır</strong></p>

<p>Boşanma davası, yalnızca bir evliliğin bitişi değildir; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Bu nedenle boşanma davasının bilinçli, planlı ve hukuka uygun yürütülmesi, gelecekte karşılaşılabilecek sorunların önüne geçmek açısından büyük önem taşır</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</guid>
      <pubDate>Sat, 30 May 2026 17:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/6hqXrTPHfjE/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="21435"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK (Zina Nedeni İle Boşanma)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK ( Zina Nedeni İle Boşanma)</strong></p>

<p>Bu video, eşinizin sizi aldatması durumunda Türk Medeni Kanunu’nun size tanıdığı tüm hakları anlaşılır şekilde öğrenebilmeniz için hazırlanmıştır. Zina, kanunda özel boşanma sebebi olarak düzenlenmiştir ve atacağınız her adım hukuki sonucunuzu doğrudan etkiler. Aldatma fiilini öğrendiğiniz tarihten itibaren 6 ay içinde ve her hâlde fiilin üzerinden 5 yıl geçmeden dava açabilirsiniz. Eşinizi açık veya örtülü biçimde affetmişseniz dava hakkınız ortadan kalkar. Birlikte yaşamaya devam etmek dahi affetme olarak kabul edilebilir.</p>

<p>Sadakat yükümlülüğünün ihlali ağır bir kusur sayıldığından, boşanma davasında kusur tespiti maddi ve manevi tazminat taleplerinizi güçlendirir. Mahkeme tazminat miktarını tarafların ekonomik durumu, evliliğin süresi ve aldatmanın etkilerine göre belirler. Çocukların velayetinde ise çocuğun üstün yararı esastır. Sadakatsizlik çocuğun gelişimini olumsuz etkiliyorsa velayet çoğunlukla sadakatsiz olmayan tarafa verilir.</p>

<p>Bu süreçte geçerli delillerin hukuka uygun şekilde toplanması önemlidir. Tanık beyanları, otel kayıtları, sosyal medya paylaşımları ve alenileşmiş mesajlaşmalar kullanılabilir. Boşanma ile birlikte mal paylaşımı da gündeme gelir ve yasal mal rejimi gereği evlilik süresince edinilen mallar eşit şekilde paylaşılır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu açıklama, aldatma gibi sarsıcı bir durumda haklarınızı doğru adımlarla kullanabilmeniz için hazırlanmıştır. Duygusal tepkiyle değil, hukuki bilinçle hareket etmek sürecin en önemli unsurudur.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</guid>
      <pubDate>Thu, 28 May 2026 18:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Sy5Wvj2MyHc/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="32477"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="47051"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="47388"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>

<p></p>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="37401"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="65132"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="60681"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="94291"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="33473"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="30585"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="86003"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="87127"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
