<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 02 Jun 2026 17:37:55 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin 2021/1742 E., 2021/4196 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20211742-e-20214196-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20211742-e-20214196-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin 25/05/2021 tarihli, 2021/1742 E., 2021/4196 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>12. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2021/1742 E., 2021/4196 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Mahkemesi :Ağır Ceza Mahkemesi<br />
Suç : Taksirle öldürme<br />
Hüküm : TCK'nın 85/1, 27/1, 62/1, 50/1-a, 52/2-4. maddeleri uyarınca mahkumiyet<br />
Temyiz edenler : Sanık müdafii, katılanlar vekili</p>

<p>Taksirle öldürme suçundan sanığın mahkumiyetine ilişkin hüküm sanık müdafii ve katılanlar vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:<br />
Bozma ilamına uyularak yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre;</p>

<p>Olay günü, iki grup arasında çıkan husumet sonrasında kolluk tarafından olaya müdahale edildiği, gruplardan bir şahsın zırhlı araç ile muayeneye götürülmesini takiben evine bırakılacağı esnada, karşı gruba ait şahısların özel otomobilleri ile zırhlı aracın önünü kesmeye çalıştığı, zırhlı aracın ... İlçe Emniyet Müdürlüğü önüne dönüş yapması üzerine emniyet binası önünde 90-100 kişilik grup tarafından diğer gruba mensup kişilere ulaşmak için taş, sopa ve silahlar ile polis memurlarına saldırıldığı, ... İlçe Emniyet Müdürlüğü Trafik Tescil Büro Amirliği'nde görevli polis memuru sanığın başka bir polis memuruna saldıran birkaç şahıs olduğunu görmesi üzerine havaya ateş açtığı, ancak şahısların saldırıya devam etmesi nedeniyle şahıslardan birini ensesinden çektiği, bu şahsın sanığın boynunu sıkmaya başladığı, sanığın kurtulmak için havaya ateş etmek üzere silahını havaya kaldırdığı sırada başka bir şahsın sanığın eline sert bir şekilde vurması üzerine sanığın elinin aşağıya düşüp silahının ateş alması sonucu kalabalık içerisinde bulunan bir kişinin mermi isabet etmesi nedeniyle hayatını kaybetmesi şeklinde meydana gelen olayda,<br />
Öncelikle yaşama hakkı ve yaşama hakkı ihlalinin “kanunun emrini yerine getirme” sebebiyle hukuka uygun sayılabileceği hallere ilişkin olarak ülkemizde yürürlükte bulunan hukuki düzenlemenin irdelenmesi gerekmektedir.</p>

<p>Ülkemizin de taraf olduğu ve Anayasanın 90. maddesi uyarınca iç hukukun bir parçası haline gelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Haklar ve Özgürlükler” başlıklı bölümünde yer alan 2. maddesinde “yaşama hakkı” düzenlenmiş, aynı maddenin “b” bendinde “usulüne uygun olarak yakalamak veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını önlemek için kuvvete başvurulmasının kesin zorunluluk haline gelmesi sonucunda ölüm meydana gelmişse yaşama hakkının ihlal edilmiş sayılamayacağı belirlenmiştir.</p>

<p>Anayasanın 17. maddesi 1. fıkrasında “herkesin yaşama hakkına” sahip olduğu belirtilmiş, aynı maddenin 4. fıkrasında “meşru müdafaa hali, yakalama ve tutuklama kararlarının yerine getirilmesi, bir tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, bir ayaklanma veya isyanın bastırılması, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde yetkili merciin verdiği emirlerin uygulanması sırasında silah kullanılmasına kanunun cevaz verdiği zorunlu durumlarda meydana gelen öldürme fiilleri, birinci fıkra hükmü dışındadır.” denilmek suretiyle birinci fıkradaki hakkın istisnalarını düzenlemiştir.</p>

<p>TCK'nun 24. maddesinin birinci fıkrasındaki; "Kanunun hükmünü yerine getiren kimseye ceza verilmez" şeklindeki düzenleme ile kanunla verilen görevin yerine getirilmesi bir hukuka uygunluk nedeni olarak öngörülmüştür. Maddede geçen kanun kelimesinden pozitif hukuk metinleri yani yazılı hukuk kuralları anlaşılmalıdır. Kanun hükmünün yerine getirilmesinde, belirli konularda kişiye verilen yetki aynı zamanda o kişinin görevidir. Bu nedenle sözü edilen hukuka uygunluk nedenini görevin ifası kapsamında değerlendirmek gerekir.</p>

<p>2559 sayılı Vazife ve Selahiyet Kanununun 16. maddesinde, ”polisin görevini yaparken direnişle karşılaşması halinde, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde zor kullanmaya yetkili olduğu, zor kullanma yetkisi kapsamında, direnmenin mahiyetine ve derecesine göre ve direnenleri etkisiz hale getirecek şekilde kademeli olarak artan nispette bedenî kuvvet, maddî güç ve kanunî şartları gerçekleştiğinde silah kullanılabileceği, kendisine veya başkasına yönelik bir saldırı karşısında, zor kullanmaya ilişkin koşullara bağlı kalmaksızın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun meşru savunmaya ilişkin hükümleri çerçevesinde savunmada bulunacağı, meşru savunma hakkının kullanılması kapsamında, bedenî kuvvet ve maddî güç kullanarak etkisiz hale getiremediği direniş karşısında, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde, hakkında tutuklama, gözaltına alma, zorla getirme kararı veya yakalama emri verilmiş olan kişilerin ya da suçüstü halinde şüphelinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde, silah kullanmaya yetkili olduğu, silah kullanmadan önce kişiye duyabileceği şekilde "dur" çağrısında bulunacağı, kişinin bu çağrıya uymayarak kaçmaya devam etmesi halinde, önce uyarı amacıyla silahla ateş edilebileceği, buna rağmen kaçmakta ısrar etmesi dolayısıyla ele geçirilmesinin mümkün olmaması halinde ise kişinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde silahla ateş edilebileceği, direnişi kırmak ya da yakalamak amacıyla zor veya silah kullanma yetkisini kullanırken, kendisine karşı silahla saldırıya teşebbüs edilmesi halinde, silahla saldırıya teşebbüs eden kişiye karşı saldırı tehlikesini etkisiz kılacak ölçüde duraksamadan silahla ateş edebileceği” düzenlenmiştir.</p>

<p>Bu açıklamalar ışığında somut olayı değerlendirdiğimizde;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Polis memuru olan sanığın olay sırasında görevi gereği kanun hükmünü yerine getirdiği ancak bu sırada kastı olmaksızın görev sınırını aştığı, eyleminin taksirle ölüme neden olma suçu kapsamında kaldığı kanaati ile mahkemece mahkumiyet kararı verilmiş ise de; sanığın havaya ateş açmak için silahını havaya kaldırdığı esnada kalabalık içerisinde bulunan bir kişinin sanığın eline vurması neticesinde sanığın elinin aşağıya doğru yöneldiği, eline aldığı darbe nedeniyle tetikte bulunan parmağın istemsiz olarak hareket etmesi sonucu silahın ateş almasının olağan olduğu hususları birlikte değerlendirildiğinde; 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Yasasının 16. maddesi uyarınca silah kullanma yetkisi bulunan polis memuru olan sanığın, kanun hükmünü yerine getirdiği ve bunu yaparken de hukuka uygunluk nedeninin sınırını aşmadığının anlaşılması karşısında, beraatine karar verilmesi yerine, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı biçimde mahkumiyet kararı verilmesi;</p>

<p>Kabule göre de;</p>

<p>Sanık hakkında hükmedilen uzun süreli hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesine karar verilirken uygulanan Kanun maddesinin gösterilmemesi suretiyle CMK'nın 232/6. maddesine aykırı hareket edilmesi;</p>

<p>Kanuna aykırı olup, sanık müdafinin ve katılanlar vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi gereğince halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK'un 321. maddesi uyarınca isteme aykırı olarak BOZULMASINA; 25/05/2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20211742-e-20214196-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 17:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/03/yargi/yargitayjkf2.jpg" type="image/jpeg" length="94849"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ARBEDE-KAVGA ESNASINDA POLİSİN SİLAHININ ATEŞ ALMASI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/arbede-kavga-esnasinda-polisin-silahinin-ates-almasi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/arbede-kavga-esnasinda-polisin-silahinin-ates-almasi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Hukuk devletinde polis, temel hak ve hürriyetlerin koruyucusu ve güvencesidir. Polislik faaliyetleri bir yönüyle temel hak ve hürriyetleri sınırlandırırken diğer yönüyle bu hak ve hürriyetleri korumayı amaçlamaktadır. Polisin zor kullanma yetkisi her iki bağlamda da gerekli olmasına rağmen bir o kadar da tartışmalı bir alandır. Zor kullanma yetkisine uygulamada çoğu zaman başvurulmamasına rağmen zor kullanma yetkisinde sınırın aşıldığı olaylar kamuoyunun dikkatini hızlıca çekerek bu yetkiyle ilgili tartışmalara neden olabilmektedir.</p>

<p>Zor kullanma araçları içinde silahın kullanımı ise PVSK m.16’da özel olarak düzenlenmektedir. Silah kavramının hukuk dilinde farklı anlamları bulunmaktadır. Silah mevzuatı bakımından ayrı bir silah tanımı, ceza hukuku uygulamasında ayrı bir silah tanımı bulunmaktadır. Kanunda silah kavramı tanımlanmasa da PVSK m. 16’da geçen silah, kolluğun envanterinde olan her türlü ateşli silahı ifade etmektedir.</p>

<p>Silah kullanılabilecek durumlar ise hali hazırdaki PVSK m.16’ya göre</p>

<p>“<i>Polis; </i></p>

<p><i>a) Meşru savunma hakkının kullanılması kapsamında, </i></p>

<p><i>b) Bedenî kuvvet ve maddî güç kullanarak etkisiz hale getiremediği direniş karşısında, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde, </i></p>

<p><i>c) Hakkında tutuklama, gözaltına alma, zorla getirme kararı veya yakalama emri verilmiş olan kişilerin ya da suçüstü halinde şüphelinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde, </i></p>

<p><i>d) (Ek: 27/3/2015-6638/4 md.) Kendisine veya başkalarına, işyerlerine, konutlara, kamu binalarına, okullara, yurtlara, ibadethanelere, araçlara ve kişilerin tek tek veya toplu halde bulunduğu açık veya kapalı alanlara molotof, patlayıcı, yanıcı, yakıcı, boğucu, yaralayıcı ve benzeri silahlarla saldıran veya saldırıya teşebbüs edenlere karşı, saldırıyı etkisiz kılmak amacıyla ve etkisiz kılacak ölçüde, silah kullanmaya yetkilidir. </i></p>

<p><i>Polis, yedinci fıkranın (c) bendi kapsamında silah kullanmadan önce kişiye duyabileceği şekilde "dur" çağrısında bulunur. Kişinin bu çağrıya uymayarak kaçmaya devam etmesi halinde, önce uyarı amacıyla silahla ateş edilebilir. Buna rağmen kaçmakta ısrar etmesi dolayısıyla ele geçirilmesinin mümkün olmaması halinde ise kişinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde silahla ateş edilebilir. </i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>Polis, direnişi kırmak ya da yakalamak amacıyla zor veya silah kullanma yetkisini kullanırken, kendisine karşı silahla saldırıya teşebbüs edilmesi halinde, silahla saldırıya teşebbüs eden kişiye karşı saldırı tehlikesini etkisiz kılacak ölçüde duraksamadan silahla ateş edebilir</i>” şeklinde düzenlenmektedir.</p>

<p>Ateşli silahın kullanılması durumunda muhatabın hayat hakkı sonlanabileceğinden dolayı silah kullanmak, zor kullanmanın son çaresidir.</p>

<p>Gerçek hayatta polisler, çok stresli ve öngörülemeyen kavgaların ve arbedelerin içinde kalabilmektedir. Hatta bazı olaylarda polislere mukavemet neredeyse «linç» düzeyine yaklaşabilmektedir. Bu olaylar içinde kalan polis, her ne kadar takviye kuvvet isteyerek krizi yönetmeye çalışsa da bazen olaylar çok hızlı bir şekilde tetiklenebilmektedir. Böyle bir kaotik durumda polis, kanunun kendisine verdiği yetki sınırlarına uygun olarak biber gazı, cop veya silah kullanarak kendini kontrolsüz ve saldırgan gruptan kurtarmaya çalışmaktadır (meşru savunma).</p>

<p>Bu olaylar esnasında istenmeyen olaylardan birisi de özellikle uyarı amaçlı ateş eden polisin, kavga nedeniyle etraftakilerin polisin eline saldırıp silahı ele geçirmeye çalışması anında silahın ateş alması sonucu yaşanan ölüm veya yaralanma olaylarıdır. Ölen veya yaralanan kişi, kavga esnasında polise saldıran kişi olabileceği gibi saldırgan grup içinden biri veya olayla ilgisi olmayan üçüncü bir kişi olabilir.</p>

<p>Böyle olaylarda olayın ilk şüphelisi, polis olarak görülmektedir. Çünkü ölüme veya yaralanmaya neden olan silah, polise aittir. Oysaki ceza hukuku bakımından cezalandırılmayı hak eden fiil, sadece “illi (nedensel)” değil, “gai” bir olay olup, belirli bir amaca yönelen iradi insan davranışı olması gerekir. Hareketin iradi olmadığı durumlarda, taksir nedeniyle bile cezalandırma mümkün değildir. Dolayısıyla bu olaylarda meydana gelen neticeden polisin sorumlu tutulabilmesi için silahı, polisin iradi olarak ateşleyip ateşlemediğinin açıklığa kavuşturulması gerekir. Eğer polisin iradi bir fiili yoksa, silah kavga esnasında irade dışı ateş almışsa, ceza sorumluluğundan bahsedilemez.</p>

<p>Konuyla ilgili örnek bir olayda <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20211742-e-20214196-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2021/1742 E., 2021/4196 K. sayılı kararı</a></strong>nda;</p>

<p>"<i>...Olay günü, iki grup arasında çıkan husumet sonrasında kolluk tarafından olaya müdahale edildiği, gruplardan bir şahsın zırhlı araç ile muayeneye götürülmesini takiben evine bırakılacağı esnada, karşı gruba ait şahısların özel otomobilleri ile zırhlı aracın önünü kesmeye çalıştığı, zırhlı aracın ... İlçe Emniyet Müdürlüğü önüne dönüş yapması üzerine <strong>emniyet binası önünde 90-100 kişilik grup tarafından diğer gruba mensup kişilere ulaşmak için taş, sopa ve silahlar ile polis memurlarına saldırıldığı</strong>, ... İlçe Emniyet Müdürlüğü Trafik Tescil Büro Amirliği'nde görevli polis memuru sanığın başka bir polis memuruna saldıran birkaç şahıs olduğunu görmesi üzerine havaya ateş açtığı, ancak şahısların saldırıya devam etmesi nedeniyle şahıslardan birini ensesinden çektiği, bu şahsın sanığın boynunu sıkmaya başladığı, sanığın kurtulmak için havaya ateş etmek üzere silahını havaya kaldırdığı sırada başka bir şahsın sanığın eline sert bir şekilde vurması üzerine sanığın elinin aşağıya düşüp silahının ateş alması sonucu kalabalık içerisinde bulunan bir kişinin mermi isabet etmesi nedeniyle hayatını kaybetmesi şeklinde meydana gelen olayda,…</i></p>

<p><i>Bu açıklamalar ışığında somut olayı değerlendirdiğimizde;</i></p>

<p><i>Polis memuru olan sanığın olay sırasında görevi gereği kanun hükmünü yerine getirdiği ancak bu sırada kastı olmaksızın görev sınırını aştığı, eyleminin taksirle ölüme neden olma suçu kapsamında kaldığı kanaati ile mahkemece mahkumiyet kararı verilmiş ise de; <strong>sanığın havaya ateş açmak için silahını havaya kaldırdığı esnada kalabalık içerisinde bulunan bir kişinin sanığın eline vurması neticesinde sanığın elinin aşağıya doğru yöneldiği, eline aldığı darbe nedeniyle tetikte bulunan parmağın istemsiz olarak hareket etmesi sonucu silahın ateş almasının olağan olduğu hususları birlikte değerlendirildiğinde</strong>; 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Yasasının 16. maddesi uyarınca silah kullanma yetkisi bulunan polis memuru olan sanığın, kanun hükmünü yerine getirdiği ve bunu yaparken de hukuka uygunluk nedeninin sınırını aşmadığının anlaşılması karşısında, beraatine karar verilmesi yerine, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı biçimde mahkumiyet kararı verilmesi;...</i>"</p>

<p>Kanuna aykırı olarak değerlendirilmiştir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/doc-dr-enver-kasli" title="Doç. Dr. Enver KAŞLI"><img alt="Doç. Dr. Enver KAŞLI" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/05/enver-kasli.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/doc-dr-enver-kasli" title="Doç. Dr. Enver KAŞLI">Doç. Dr. Enver KAŞLI</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/arbede-kavga-esnasinda-polisin-silahinin-ates-almasi-1</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 17:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/poliss.jpg" type="image/jpeg" length="97108"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[SAĞLIK TURİZMİNDE “SONUÇ GARANTİSİ” TUZAĞI: YARGITAY ESTETİK MÜDAHALELERE NASIL BAKIYOR?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/saglik-turizminde-sonuc-garantisi-tuzagi-yargitay-estetik-mudahalelere-nasil-bakiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/saglik-turizminde-sonuc-garantisi-tuzagi-yargitay-estetik-mudahalelere-nasil-bakiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bir klinik düşünün. Operasyon teknik olarak başarılı. Hasta hayatta. Komplikasyon gelişmemiş. Tıbbi standartlara uyulmuş. Ancak mahkeme yine de tazminata hükmediyor. Çünkü sağlık turizminde bazı işlemlerde mahkemeler artık yalnızca “ameliyat doğru yapıldı mı?” sorusunu sormuyor. “Vaat edilen sonuç gerçekleşti mi?” sorusunu da soruyor.</p>

<p>Türkiye, sağlık turizminde dünyanın en önemli destinasyonlarından biri haline gelirken; saç ekimi, estetik cerrahi, diş tedavileri ve obezite cerrahisi alanlarında her yıl yüz binlerce yabancı hastayı ağırlıyor. Ancak sektör büyüdükçe hukuki uyuşmazlıklar da artıyor.</p>

<p>Özellikle estetik amaçlı müdahalelerde Yargıtay’ın son yıllarda benimsediği yaklaşım, hekimlerin ve sağlık kuruluşlarının sorumluluk alanını önemli ölçüde genişletmiş durumda Artık birçok davada tartışma yalnızca tıbbi hata olup olmadığı değil; hastaya ne vaat edildiği, beklentinin nasıl yönetildiği ve sürecin nasıl belgelendiği üzerinde yoğunlaşıyor. Peki sağlık turizminde en sık uyuşmazlığa konu olan işlemlerde mahkemeler hangi reflekslerle karar veriyor?</p>

<p><strong>1. Saç Ekimi: Mahkeme Sonuca da Bakıyor.</strong></p>

<p>Saç ekimi, hukuki uygulamada çoğu zaman klasik bir tedavi hizmeti olarak değil, eser sözleşmesi niteliğinde değerlendiriliyor. Bu yaklaşımın sonucu oldukça önemli:</p>

<p>Hekim yalnızca gerekli özeni göstermekle değil, hastanın makul estetik beklentisini karşılamakla da yükümlü kabul edilebiliyor.</p>

<p>Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 2022/4360 E. – 2024/322 K. sayılı kararında hasta, ekim sonrası beklenen yoğunluğa ulaşılamadığı ve kafa derisinde iz kaldığı gerekçesiyle dava açtı. Dosyada bilirkişi raporu tıbbi kurallara uyulduğunu belirtmesine rağmen Yargıtay kararı bozdu. Kararın dikkat çekici yönü şuydu:</p>

<p>Mahkeme yalnızca operasyonun teknik olarak doğru yapılıp yapılmadığıyla ilgilenmedi; estetik amacın gerçekleşip gerçekleşmediğinin de ayrıca araştırılması gerektiğini vurguladı. Bu karar, saç ekimi davalarında “komplikasyon yoksa sorumluluk da yoktur” yaklaşımının tek başına yeterli olmayacağını gösteriyor.</p>

<p><strong>2. Rinoplasti: Aynı Ameliyat, Farklı Hukuki Rejim</strong></p>

<p>Burun ameliyatları sağlık hukukunun en ilginç alanlarından biridir. Çünkü aynı operasyon bazen estetik müdahale, bazen de tedavi amaçlı cerrahi olarak değerlendirilebilir. Bu ayrım, davanın kaderini değiştirebilir.</p>

<p>Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 2024/1998 E. – 2025/984 K. sayılı kararında hem nefes alma güçlüğü hem de şekil bozukluğu iddiasıyla yapılan operasyon değerlendirilmiş ve mahkeme işlemi vekalet sözleşmesi kapsamında kabul etmiştir.</p>

<p>Sonuç olarak ortaya çıkan küçük estetik farklılıklar kusur değil, komplikasyon olarak değerlendirilmiş ve dava reddedilmiştir. Bu kararın verdiği mesaj nettir:</p>

<p>Eğer operasyonun tıbbi gerekliliği güçlü şekilde belgelenebilirse, hekimin sorumluluğu “sonuç garantisinden” çok “özen yükümlülüğü” çerçevesinde incelenebilmektedir.</p>

<p><strong>3. Meme Estetiği: Davayı Kaybettiren Şey Bazen Evraktır.</strong></p>

<p>Estetik cerrahi davalarının önemli bir kısmında tartışma operasyonun nasıl yapıldığı değil, hastanın ne ölçüde bilgilendirildiğidir.</p>

<p>Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 2022/2697 E. – 2023/3137 K. sayılı kararında meme küçültme operasyonuna ek olarak gerçekleştirilen kol germe işlemi için ayrıca aydınlatılmış onam alınmadığı tespit edilmiştir. Mahkeme bu eksikliği bozma sebebi saymıştır. Kararın ortaya koyduğu ilke açıktır:</p>

<p>Her işlem kendi hukuki riskini doğurur. “Hasta zaten ameliyata onay vermişti” savunması, ek müdahaleler bakımından çoğu zaman yeterli değildir. Özellikle sağlık turizminde tek bir genel onam formuna dayanılması ciddi risk yaratmaktadır.</p>

<p><strong>4. Diş İmplantları ve Estetik Diş Tedavileri: Sonuç Beklentisinin En Yüksek Olduğu Alan</strong></p>

<p>Diş tedavileri, özellikle implant ve estetik uygulamalar bakımından mahkemeler tarafından sıklıkla eser sözleşmesi kapsamında değerlendirilmektedir. Bunun temel nedeni hastanın somut ve ölçülebilir bir sonuç beklemesidir.</p>

<p>Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 2022/1772 E. – 2023/1500 K. sayılı kararında Empress kaplama sonrası meydana gelen kırıklar incelenmiş ve olay komplikasyon olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu kararın asıl önemi başka bir noktadadır:</p>

<p>Mahkemeler yalnızca komplikasyonun meydana gelip gelmediğine değil, komplikasyon sonrasında hekimin nasıl davrandığına da bakmaktadır.</p>

<p>· Revizyon önerildi mi?</p>

<p>· Hasta düzenli takip edildi mi?</p>

<p>· Alternatif çözümler sunuldu mu?</p>

<p>Çoğu zaman davanın sonucu bu soruların cevabına göre şekillenmektedir.</p>

<p><strong>5. Bariatrik Cerrahi: Komplikasyon Kaçınılmaz Olabilir, Yönetim Kusuru Değil</strong></p>

<p>Obezite cerrahisi yüksek riskli operasyonlar arasında yer almaktadır. Kaçak, enfeksiyon ve tromboemboli gibi komplikasyonlar literatürde kabul edilen risklerdir. Bu nedenle mahkemeler çoğu zaman komplikasyonun varlığına değil, komplikasyonun yönetimine odaklanmaktadır.</p>

<p>Yakın tarihli bir istinaf kararında ameliyat sonrası gelişen kaçak nedeniyle açılan davada mahkeme, komplikasyonun zamanında tespit edildiğini ve gerekli müdahalelerin eksiksiz yapıldığını belirleyerek davayı reddetmiştir. Bu yaklaşım sağlık hukukunda giderek güçlenmektedir. Komplikasyon tek başına kusur değildir. Ancak komplikasyonu geç fark etmek, takip etmemek veya kayıt altına almamak kusur olarak değerlendirilebilir.</p>

<p><strong>Mahkemelerin Aslında Sorduğu Dört Temel Soru</strong></p>

<p>İncelenen kararlar birlikte değerlendirildiğinde mahkemelerin farklı işlemlerde aslında aynı dört soruya cevap aradığı görülmektedir:</p>

<p>· Hastaya belirli bir sonuç vaat edildi mi?</p>

<p>· Hasta yeterince aydınlatıldı mı?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>· Komplikasyon doğru yönetildi mi?</p>

<p>· Tüm süreç eksiksiz şekilde belgelenebildi mi?</p>

<p>Davaların büyük bölümünde sonucu belirleyen unsur tıbbi müdahalenin kendisinden çok bu sorulara verilen cevaplardır.</p>

<p><strong>Sağlık Turizminde Gözden Kaçan Hukuki Riskler</strong></p>

<p><strong>-Dil Bariyeri</strong></p>

<p>Yabancı hastanın anlamadığı dilde imzaladığı onam formu çoğu durumda koruma sağlamaz. Hasta gerçekten neye onay verdiğini anlayabilmelidir.</p>

<p><strong>-Sosyal Medya ve WhatsApp Yazışmaları</strong></p>

<p>· “Harika sonuç alacaksınız.”</p>

<p>· “İz kalmayacak.”</p>

<p>· “Kesin memnun kalırsınız.”</p>

<p>Pazarlama amacıyla kurulan bu cümleler, yıllar sonra mahkeme dosyasında karşınıza çıkabilir. Birçok uyuşmazlıkta Instagram mesajları ve WhatsApp görüşmeleri delil olarak kullanılmaktadır.</p>

<p><strong>-Sağlık Turizmi Aracı Kuruluşları</strong></p>

<p>Artık birçok davada yalnızca hekim veya hastane değil, sağlık turizmi şirketleri ve organizasyon firmaları da davalı olarak yer almaktadır. Mahkemeler giderek daha sık şekilde müteselsil sorumluluk yaklaşımını benimsemektedir.</p>

<p><strong>-Önümüzdeki Dönemde Neler Bekleniyor?</strong></p>

<p>2025–2026 döneminde sağlık turizmi alanındaki davalarda üç eğilim öne çıkıyor:</p>

<p>1- Estetik işlemlerde eser sözleşmesi yaklaşımının güçlenmesi.</p>

<p>2- Dijital delillerin dava dosyalarındaki ağırlığının artması.</p>

<p>3- Yabancı hastaların kişisel verilerinin işlenmesi ve yurt dışına aktarılması nedeniyle KVKK kaynaklı yeni sorumluluk alanlarının ortaya çıkması.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Sağlık turizminde hukuki risk çoğu zaman ameliyathanede başlamaz. İlk Instagram mesajında, ilk telefon görüşmesinde, ilk vaat cümlesinde başlar.</p>

<p>Bugün mahkemeler cerrahi başarı kadar beklenti yönetimine, kayıt disiplinine ve iletişim sürecine de odaklanmaktadır. Bu nedenle sağlık kuruluşları için en önemli soru artık şudur:</p>

<p>“Operasyonu doğru yaptık mı?” değil, “Yarın mahkemede bunu ispatlayabilecek miyiz?”</p>

<p>Çünkü sağlık hukukunda çoğu zaman tartışılan şey tıbbi müdahalenin kendisi değil, o müdahalenin nasıl belgelendiğidir.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fatma-tokat.jpg" rel="nofollow" title="Fatma Tokat"><img alt="Fatma Tokat" height="206" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fatma-tokat.jpg" width="200" /></a></p>

<p><strong>Av. Fatma TOKAT</strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/saglik-turizminde-sonuc-garantisi-tuzagi-yargitay-estetik-mudahalelere-nasil-bakiyor</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 13:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/11/saglik-hukuku.jpg" type="image/jpeg" length="48593"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Uyuşturucu veya Uyarıcı Madde Ticareti Soruşturmalarında Önleme Araması ile Adli Arama Ayrımı ve Hukuka Uygun Delil Sorunu: Yargıtay Kararları Işığında Bir İnceleme]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/uyusturucu-veya-uyarici-madde-ticareti-sorusturmalarinda-onleme-aramasi-ile-adli-arama-ayrimi-ve-hukuka-uygun-delil-sorunu-yargitay-kararlari-isiginda-bir-inceleme-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/uyusturucu-veya-uyarici-madde-ticareti-sorusturmalarinda-onleme-aramasi-ile-adli-arama-ayrimi-ve-hukuka-uygun-delil-sorunu-yargitay-kararlari-isiginda-bir-inceleme-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ÖZ</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti suçları, toplum sağlığına, kamu düzenine ve güvenliğe yönelen etkileri nedeniyle ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku bakımından özel bir öneme sahiptir. Bu suçlarla mücadelede delilin çoğu kez arama ve el koyma işlemleriyle elde edilmesi, arama tedbirinin hukuki niteliğini özellikle soruşturma evresinde merkezi hale getirmektedir. Uygulamada araç, bagaj, çanta ve kişi üzerindeki aramalarda önleme araması ile adli arama arasındaki sınırın her zaman açık biçimde korunamadığı; bu durumun ise elde edilen delilin hukuka uygunluğu üzerinde belirleyici olduğu görülmektedir. Bu çalışmada, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti soruşturmalarında önleme araması ile adli arama ayrımı, Anayasa, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve ilgili yönetmelik hükümleri çerçevesinde incelenmiş; ardından Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile Ceza Dairelerinin konuya ilişkin kararları kronolojik ve tematik olarak değerlendirilmiştir. İnceleme sonucunda, Yargıtay’ın bir dönem önleme aramasına daha geniş bir işlev tanıyan kararlar verdiği, ancak özellikle son dönem kararlarında belirli kişi, araç veya plaka üzerinden somutlaşan şüphe hâllerinde adli arama güvencelerini daha güçlü biçimde öne çıkardığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p><strong>GİRİŞ</strong></p>

<p>Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti, modern ceza adalet sistemlerinin hem maddi ceza hukuku hem de ceza muhakemesi hukuku bakımından en yoğun müdahale alanlarından birini oluşturmaktadır. Bu suç tipi, yalnızca bireysel sağlık üzerinde yıkıcı etkiler doğurmakla kalmamakta; aynı zamanda kamu düzeni, toplumsal güvenlik ve suç ekonomisinin sürekliliği bakımından da ciddi riskler yaratmaktadır. Bu nedenle kanun koyucu, Türk Ceza Kanunu’nun 188. maddesinde uyuşturucu veya uyarıcı madde ticaretine ağır yaptırımlar öngörmüş; uygulamada da soruşturma makamları söz konusu suçlarla mücadelede daha yoğun ve süratli müdahale araçlarına yönelmiştir. Bununla birlikte, ceza muhakemesi hukukunun temel ilkeleri gereğince, suçla mücadelenin etkinliği ile muhakeme işlemlerinin hukuka uygunluğu arasında korunması gereken yapısal bir denge bulunmaktadır. Hukuk devleti ilkesinin gereği olarak, ağır suçlarla mücadele edilmesi, temel hak ve özgürlüklere müdahale oluşturan işlemlerin kanuni rejimini etkisizleştiren bir yorum anlayışını meşrulaştırmaz.</p>

<p>Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti soruşturmalarında bu gerilimin en somut biçimde ortaya çıktığı alanlardan biri arama tedbiridir. Uygulamada pek çok soruşturma dosyası; bir ihbar, istihbarî veri, fiziki takip veya kolluk gözlemi üzerine başlamakta, devamında kişi veya araç durdurulmakta ve arama sonucunda elde edilen uyuşturucu madde soruşturmanın ana delili haline gelmektedir. Ne var ki, bu noktada belirleyici olan yalnızca delilin varlığı değil, delilin hangi hukuki usulle elde edildiğidir. Çünkü arama tedbiri, bireyin özel hayatına, eşya alanına ve kimi zaman beden bütünlüğüne doğrudan müdahale teşkil eden bir koruma tedbiridir. Bu nedenle arama işleminin <strong>önleme araması</strong> mı yoksa <strong>adli arama</strong> mı olduğu; müdahalenin hangi merciin kararıyla, hangi şüphe eşiğine dayanılarak ve hangi kapsam içinde gerçekleştirildiği, delilin hukuka uygunluk denetiminin merkezinde yer almaktadır.</p>

<p>Çalışmanın çıkış noktasını oluşturan temel problem, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti soruşturmalarında önleme araması ile adli arama arasındaki sınırın uygulamada her zaman açık biçimde korunamamasıdır. Özellikle kolluğun elindeki bilginin niteliği, belirli kişi veya araca yönelip yönelmediği, aramanın bagaj, çanta veya görünmeyen kapalı alanlara uzanıp uzanmadığı ve olayın suçüstü niteliği taşıyıp taşımadığı gibi hususlar, aramanın hukuki rejiminin belirlenmesinde kritik rol oynamaktadır. Bu çerçevede, önleme aramasının adli arama yerine fiilen ikame edilip edilmediği; başka bir deyişle, belirli suç şüphesi doğmuş olmasına rağmen önleyici kolluk rejiminin kullanılmasının hukuken kabul edilip edilemeyeceği sorunu, yalnızca bir usul tartışması değil, aynı zamanda hukuka uygun delil ilkesi ve adil yargılanma hakkı bakımından da temel bir meseledir.</p>

<p>Bu çalışmanın amacı, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti soruşturmalarında önleme araması ile adli arama ayrımını normatif ve içtihadi düzlemde incelemek; bu ayrımın hukuka uygun delil rejimi üzerindeki etkilerini Yargıtay kararları ışığında ortaya koymaktır. Bu kapsamda öncelikle uyuşturucu ticareti suçunun soruşturma pratiği bakımından genel çerçevesi çizilecek; ardından arama tedbirinin anayasal ve yasal dayanakları ele alınacak; devamında Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Ceza Dairelerinin kararları iki ana eğilim etrafında değerlendirilecektir. Çalışma, normatif inceleme ile içtihat analizini birlikte kullanan bir yöntem benimsemektedir. Bu nedenle yalnızca kanuni düzenlemelerin teorik tasvirine değil, aynı zamanda bu düzenlemelerin yargısal uygulamada nasıl anlamlandırıldığına da odaklanılmaktadır.</p>

<p>Çalışmanın temel tezi şudur: Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti soruşturmalarında, kolluğun elindeki bilgi belirli suç, fail veya delile yönelen somut şüphe düzeyine ulaştığında artık önleme aramasının değil, Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenen adli arama rejiminin uygulanması gerekir. Bu aşamadan sonra önleme aramasına dayanılarak yapılan müdahalenin kabulü, yalnızca arama tedbirine ilişkin kanuni ayrımı belirsizleştirmekle kalmaz; aynı zamanda hukuka aykırı delil yasağını işlevsizleştirme tehlikesi de doğurur. Nitekim Yargıtay içtihadı, uzun süre iki yönlü bir görünüm sergilemiş olmakla birlikte, özellikle son dönem kararlarında somut şüphe ve yoğun müdahale alanları bakımından adli arama güvencelerini daha belirgin biçimde öne çıkarmaktadır. Bu gelişme, hukuk devleti ve temel hakların korunması bakımından desteklenmesi gereken bir yönelim olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p><strong>1. Araştırmanın Konusu ve Amacı</strong></p>

<p>Çalışmanın konusu, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti soruşturmalarında kolluk tarafından yapılan aramaların hukuki niteliğinin belirlenmesidir. Bu çerçevede özellikle şu soru araştırılmaktadır: Kolluğun elindeki bilgi ne zaman genel ve soyut bir güvenlik riskini ifade eder; ne zaman belirli suç, fail ve delile yönelen somut şüphe düzeyine ulaşır? Bu sorunun yanıtı, aramanın önleme araması mı yoksa adli arama mı sayılacağını belirlemekte; dolayısıyla elde edilen delilin hukuka uygun olup olmadığı üzerinde doğrudan etkili olmaktadır.</p>

<p><strong>2. Yöntem ve Sınırlılık</strong></p>

<p>Bu çalışma, normatif ve içtihadi inceleme yöntemi ile hazırlanmıştır. Öncelikle konuya ilişkin anayasal ve yasal düzenlemeler değerlendirilmiş; ardından Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile Ceza Dairelerinin ilgili kararları kronolojik ve tematik biçimde incelenmiştir. Çalışma, özellikle uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti soruşturmalarında arama tedbirine odaklanmakta; <strong>genel arama hukuku sorunlarının tamamını kapsamamaktadır</strong>. <strong><i>Ayrıca çalışma, mevcut içtihatlar arasından konu bakımından belirleyici nitelikteki kararlar üzerinden bir değerlendirme yapmakta olup, tüm içtihat evrenini kapsama iddiasında değildir.</i></strong></p>

<p><strong>I. UYUŞTURUCU VEYA UYARICI MADDE TİCARETİ SUÇUNUN GENEL ÇERÇEVESİ</strong></p>

<p>Türk Ceza Kanunu’nun 188. maddesi, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal edilmesini, ithal veya ihraç edilmesini, ülke içinde satılmasını, satışa arz edilmesini, başkasına verilmesini, sevk edilmesini, nakledilmesini, depolanmasını, satın alınmasını, kabul edilmesini veya bulundurulmasını suç olarak düzenlemektedir. Bu düzenlemeyle korunan hukuki değerin esasen toplum sağlığı olduğu kabul edilmektedir. Bununla birlikte uyuşturucu ticareti suçları, organize suç yapılarıyla bağlantı kurabilmesi, suç gelirlerini besleyebilmesi ve kamu düzenine zarar verebilmesi nedeniyle daha geniş kamusal etkiler doğurmaktadır.</p>

<p>Uyuşturucu ticareti suçlarının soruşturma pratiğinde, delilin çoğu kez şüphelinin üzerinde, aracında, bagajında, çantasında veya bulunduğu yerde yapılan aramalarla elde edilmesi, arama tedbirini bu alanda merkezi hale getirmektedir. Pek çok dosyada ele geçirilen maddenin hukuki değeri, yalnızca maddenin varlığıyla değil, o maddenin hangi usulle ele geçirildiğiyle birlikte değerlendirilmektedir. Bu nedenle uyuşturucu ticareti soruşturmalarında arama tedbirinin hukuki niteliği, yalnızca teknik bir usul sorunu değil; doğrudan doğruya delilin meşruiyeti sorunudur.</p>

<p>Uyuşturucu ticareti suçlarının soruşturulmasında karşılaşılan temel güçlüklerden biri, delilin hareketli, taşınabilir ve kolayca gizlenebilir olmasıdır. Bu nedenle kolluk makamlarının ani ve hızlı müdahaleye ihtiyaç duyması olağandır. Ancak bu pratik zorunluluk, muhakeme işlemlerinin hukuki güvencelerini ortadan kaldırmaz. Aksine, ağır ve kamuoyunda hassasiyet oluşturan suçlarda usul güvencelerinin korunması hukuk devleti bakımından daha da önem kazanmaktadır.</p>

<p><strong>II. ÖNLEME ARAMASI VE ADLİ ARAMA AYRIMININ NORMATİF TEMELİ</strong></p>

<p>Arama tedbiri, kişinin özel hayatına, eşyası üzerindeki tasarruf alanına ve kimi zaman beden dokunulmazlığına doğrudan müdahale teşkil eden bir koruma tedbiridir. Bu nedenle anayasal güvence altındadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 20. maddesi uyarınca, kişilerin üstleri, özel kâğıtları ve eşyaları ancak usulüne uygun hâkim kararıyla veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde kanunen yetkili merciin yazılı emriyle aranabilir. Bu düzenleme, arama tedbirinin keyfi olarak uygulanamayacağını açık biçimde ortaya koymaktadır.</p>

<p>Önleme araması, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun 9. maddesinde düzenlenmiş olup suç işlenmesinin veya bir tehlikenin önlenmesine yönelik bir kolluk tedbiridir. Burada amaç, tamamlanmış bir suçun fail ve deliline ulaşmak değil; kamu güvenliğini tehdit eden riskin bertaraf edilmesidir. Dolayısıyla önleme araması, genel ve soyut tehlike kavramına daha yakın bir hukuki rejime tabidir.</p>

<p>Adli arama ise Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 116 ve 119. maddelerinde düzenlenmiştir. Burada artık genel ve soyut tehlikeden değil, belirli bir suç şüphesinden söz edilir. Şüpheli veya sanığın yakalanabileceği ya da suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe varsa, üst, eşya, konut, işyeri veya diğer yerlerde arama yapılabilir. Bu nedenle adli arama, önleme aramasından farklı olarak ceza muhakemesinin delil elde etmeye yönelik sıkı usuli rejimine bağlıdır.</p>

<p>Normatif düzlemde bakıldığında, önleme araması ile adli arama arasındaki ayrımın üç temel ölçüt üzerinden kurulduğu görülmektedir. Bunlardan ilki amaçtır. Önleme aramasında amaç suçun veya tehlikenin önlenmesi iken, adli aramada belirli bir suçun deliline ulaşmak ve failini tespit etmek esastır. İkinci ölçüt şüphenin derecesidir. Önleme araması genel ve soyut risk üzerinden işletilebilirken, adli arama makul şüpheyi gerektirir. Üçüncü ölçüt ise muhataptır. Önleme araması suç şüphesi altında olmayan kişilere yönelik koruyucu bir tedbir niteliği taşırken, adli arama belirli şüpheli veya sanığa yönelir.</p>

<p><strong>III. UYUŞTURUCU TİCARETİ SORUŞTURMALARINDA AYRIMI GÜÇLEŞTİREN SORUNLAR</strong></p>

<p>Uyuşturucu ticareti soruşturmalarında önleme araması ile adli arama arasındaki ayrımı en çok zorlaştıran husus, kolluğun elindeki ilk bilginin niteliğidir. Eğer bu bilgi yalnızca genel bir ihbar, doğrulanmamış istihbarî veri veya soyut bir değerlendirme niteliğinde ise, önleme araması çerçevesinde hareket edildiği ileri sürülebilir. Buna karşılık belirli araç plakası, belirli kişi, belirli rota, belirli zaman ve doğrudan uyuşturucu satışı bilgisi mevcutsa, artık şüphenin somutlaştığı ve adli arama rejiminin devreye girdiği kabul edilmelidir.</p>

<p>Bir diğer sorun, aramanın yöneldiği alanın niteliğidir. Kaba üst yoklaması ile çanta, valiz, poşet veya bagaj gibi kapalı ve dışarıdan görünmeyen bölümlerin aranması aynı ağırlıkta müdahale değildir. Müdahale yoğunluğu arttıkça, aramanın hukuki güvencelere bağlılığı daha sıkı değerlendirilmelidir. Özellikle araç bagajı ve çanta aramalarında bu husus daha belirgin hale gelmektedir.</p>

<p>Ayrıca uygulamada suçüstü kavramı da zaman zaman geniş yorumlanmaktadır. Kolluk bazen arama kararı alma zorunluluğunu aşmak için olayı suçüstü kapsamında değerlendirmekte; ancak bu yaklaşım, arama rejimlerine ilişkin anayasal ve kanuni sınırları zayıflatma riski taşımaktadır. Bu nedenle suçüstü hâlinin gerçekten oluşup oluşmadığı somut olayın özelliklerine göre dikkatle değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>IV. YARGITAY KARARLARI IŞIĞINDA ÖNLEME ARAMASI VE ADLİ ARAMA AYRIMI</strong></p>

<p>Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti soruşturmalarında arama tedbirine ilişkin Yargıtay kararları incelendiğinde, içtihadın tek çizgide ilerlemediği görülmektedir. Genel olarak iki ana eğilimden söz etmek mümkündür. İlk eğilim, kolluğun elindeki bilginin henüz tam somutlaşmadığı, olayın ani geliştiği ve delil kaybı ihtimalinin yüksek olduğu durumlarda önleme aramasına daha geniş bir uygulama alanı tanımaktadır. İkinci eğilim ise somut suç şüphesi doğduğu andan itibaren önleme aramasının yerini adli aramanın alması gerektiğini, aksi takdirde elde edilen delilin hukuka aykırı sayılacağını kabul etmektedir.</p>

<p><strong>A. Önleme Aramasını Daha Geniş Yorumlayan Kararlar</strong></p>

<p>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2016/760 E., 2017/138 K. sayılı kararında, kolluğun elindeki istihbarî bilginin henüz somut olgulara dayalı makul şüphe düzeyine ulaşmadığı değerlendirilmiş; olayın gelişim seyri ve suçüstü niteliği dikkate alınarak önleme araması kararına dayalı arama sonucunda elde edilen uyuşturucu maddenin hukuka uygun olduğu kabul edilmiştir. Bu karar, soyut istihbarî bilgi ile somut şüphe arasındaki ara alanda önleme aramasına meşru bir işlev tanınabildiğini göstermektedir.</p>

<p>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2016/763 E., 2017/80 K. sayılı kararında da benzer bir yaklaşım benimsenmiştir. Kararda, önleme araması kararına dayanılarak yapılan arama sonucunda ele geçirilen uyuşturucu maddenin hukuka uygun yöntemle elde edildiği kabul edilmiştir. Böylece Ceza Genel Kurulu, her olayda otomatik olarak adli arama zorunluluğu sonucuna gidilmeyeceğini, somut olayın özelliklerine göre değerlendirme yapılması gerektiğini ortaya koymuştur.</p>

<p>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2016/284 E., 2018/615 K. sayılı kararında ise uyuşturucu ticareti suçlarının delil kaybına açık niteliği güçlü biçimde vurgulanmıştır. Kararda, anında müdahale edilmediği takdirde delillerin büyük ölçüde kaybolabileceği, bunun uyuşturucu ticaretiyle mücadelede ciddi zafiyet oluşturacağı belirtilmiştir. Bu yaklaşım, önleme aramasına daha geniş alan tanıyan içtihadın güvenlik eksenli dayanaklarını göstermektedir.</p>

<p>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2016/638 E., 2018/616 K. sayılı kararında, gerçekliği henüz şüpheli olan istihbarî bilgiye dayanılarak önleme araması kararı alınmış, araç takip edilerek oluşturulan kontrol noktasında durdurulmuş ve yapılan aramada uyuşturucu madde ele geçirilmiştir. Ceza Genel Kurulu bu durumda hukuka aykırılık görmemiştir. Bu karar, kolluğun elindeki bilginin henüz belirli fail ve delil düzeyinde somutlaşmadığı olaylarda önleme aramasının kullanılabileceğini göstermektedir.</p>

<p>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2016/707 E., 2019/220 K. sayılı kararında, aracın kapalı bölümü olan bagajda yapılan arama sonucu ele geçirilen uyuşturucu maddenin, önleme araması kararına dayanılması nedeniyle hukuka aykırı olmadığı sonucuna varılmıştır. Kararda ayrıca toplum sağlığı bakımından büyük tehlike oluşturan uyuşturucu maddenin ele geçirilmesi nedeniyle uygulanan tedbirin ölçülü olduğu vurgulanmıştır.</p>

<p>Benzer şekilde Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2016/792 E., 2019/440 K. sayılı kararında da önleme araması kararına dayanılarak yapılan arama sonucu ele geçirilen uyuşturucu maddenin hukuka uygun yöntemlerle elde edildiği kabul edilmiştir.</p>

<p>Aynı içtihat hattı içinde yer alan Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2016/525 E., 2019/667 K. sayılı kararında ise kolluk görevlilerinin önleme araması kararına istinaden ele geçirdikleri uyuşturucu maddeyi muhafaza altına aldıktan sonra Cumhuriyet savcısına bilgi verdikleri ve soruşturmanın savcılık talimatları doğrultusunda sürdürüldüğü dikkate alınarak, ele geçirmenin hukuka uygun olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu karar, önleme aramasına dayalı ilk müdahalenin sonrasında savcılık denetiminin devreye girmesinin de hukuka uygunluk incelemesinde etkili olduğunu göstermektedir.</p>

<p>Bu kararlar birlikte değerlendirildiğinde, Yargıtay’ın belirli bir dönemde uyuşturucu ticareti soruşturmalarında kolluğun operasyonel ihtiyaçlarını ve delil kaybı ihtimalini dikkate alarak önleme aramasına daha geniş bir alan tanıdığı görülmektedir.</p>

<p><strong>B. Adli Arama Güvencelerini Öne Çıkaran Kararlar</strong></p>

<p>Yargıtay’ın ikinci içtihat hattı, önleme aramasının hukuki sınırlarını daha sıkı çizmekte ve somut suç şüphesinin ortaya çıktığı durumlarda adli arama rejiminin zorunlu hale geldiğini kabul etmektedir. 20. Ceza Dairesi’nin 2015/14745 E., 2016/3945 K. sayılı kararı, bu yaklaşımın kavramsal temelini oluşturmaktadır. Kararda, önleme aramasının suç işlenmesinin veya bir tehlikenin önlenmesi amacıyla yapıldığı ve muhataplarının suç şüphesi altında olmayan kişiler olduğu; adli aramanın ise şüpheli veya sanığın yakalanması ya da suç delillerinin elde edilmesi amacı taşıdığı açıkça belirtilmiştir.</p>

<p>1. Ceza Dairesi’nin 2016/844 E., 2016/2525 K. sayılı kararı ise belirli plakalı araç ve somut ihbar durumunda adli arama gerekliliğini öne çıkarmaktadır. Kararda, belirli plakalı bir araç hakkında uyuşturucu ticareti yapıldığı yönünde ihbar alındıktan sonra araç tespit edilmiş ve takip edilmiştir. Ancak arama, adli arama kararı yahut yazılı adli arama emri olmaksızın önleme araması kararına dayanılarak yapılmıştır. Bu durum, belirli araç ve somut suç şüphesi mevcut olduğunda önleme aramasının yeterli olmadığına işaret etmektedir.</p>

<p>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2016/1063 E., 2017/7 K. sayılı kararı, arama tedbirine anayasal perspektiften yaklaşmaktadır. Kararda, önleme ve adli aramaların kişinin özel hayatının gizliliği ve korunması hakkına müdahale oluşturduğu; bu nedenle hukuk devletinde kamu otoritesinin bu alandaki yetkisinin keyfi kullanılamayacağı ifade edilmiştir. Bu karar, arama rejimleri arasındaki ayrımın yalnızca teknik bir muhakeme sorunu değil, temel hak sorunu olduğunu ortaya koymaktadır.</p>

<p>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2016/1112 E., 2021/254 K. sayılı kararı da aynı doğrultudadır. Kararda, önleme aramasının muhataplarının suç şüphesi altında olmayan kişiler olduğu açıkça belirtilmiştir. Bu ifade, belirli suç şüphesi altındaki kişiye yönelen delil elde etme amaçlı aramanın artık önleme araması kapsamında değerlendirilemeyeceğini göstermektedir.</p>

<p>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2019/342 E., 2021/414 K. sayılı kararı, özellikle çanta ve araçların dışarıdan görünmeyen bagaj gibi bölümlerinin aranması bakımından belirleyicidir. Kararda, yetkili adli makamlarca verilmiş yazılı arama izni olmadan bu tür alanların aranamayacağı; aksi hâlde ele geçirilen uyuşturucu maddelerin hukuka aykırı elde edilmiş delil niteliğinde olacağı vurgulanmıştır. Bu yaklaşım, aramanın yoğunluğu arttıkça daha güçlü usuli güvencelerin aranması gerektiğini göstermektedir.</p>

<p>Güncel yaklaşımın en dikkat çekici örneği ise Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 2021/138 E., 2025/9560 K. sayılı kararıdır. Kararda, önleme aramasının genel ve soyut olarak suç işlenmesinin önlenmesine, adli aramanın ise özel ve somut bir suçun failleri ile delillerinin elde edilmesine yönelik olduğu açıkça ifade edilmiştir. Olay öncesinde araç plakasının tespit edildiği ve sanığın uyuşturucu satışı yaptığı bilgisinin bulunduğu durumda, somut suç şüphesinin oluştuğu ve artık CMK m. 116 ve devamı uyarınca adli arama kararı alınması gerektiği belirtilmiştir. Önleme araması kararına dayanılarak yapılan arama sonucunda ele geçirilen uyuşturucu maddeler ise hukuka aykırı elde edilmiş sayılmıştır. Bu karar, son dönemde Yargıtay’ın özellikle belirli kişi, araç veya plaka üzerinden somutlaşan şüphe hâllerinde daha sıkı bir denetime yöneldiğini güçlü biçimde göstermektedir.</p>

<p><strong>V. KARARLARIN KARŞILAŞTIRMALI DEĞERLENDİRİLMESİ</strong></p>

<p>İncelenen kararlar birlikte değerlendirildiğinde, Yargıtay içtihadının esasen şüphenin yoğunluğu ve somutlaşma derecesi etrafında şekillendiği görülmektedir. Önleme aramasına daha geniş alan tanıyan kararların çoğunda kolluğun elindeki bilgi doğrulanmamış, genel veya istihbarî nitelikte kalmaktadır. Buna karşılık adli arama güvencelerini öne çıkaran kararlarda, belirli kişi, belirli araç, belirli plaka, önceden edinilmiş satış bilgisi veya yoğunlaştırılmış takip gibi somut veriler mevcuttur.</p>

<p>Bu bağlamda kararlardan çıkan temel ölçüt şu şekilde özetlenebilir: Kolluğun elindeki veri, genel ve soyut güvenlik riskinden çıkarak belirli bir suçun belirli failine veya deliline yöneldiği anda önleme aramasının alanı daralmakta ve adli arama rejimi devreye girmektedir. Özellikle araç bagajı, çanta ve görünmeyen diğer alanların aranması söz konusu olduğunda, güncel Yargıtay kararlarının daha sıkı bir yaklaşım benimsediği görülmektedir.</p>

<p>Bununla birlikte içtihatta tam bir yeknesaklığın bulunduğunu söylemek güçtür. Nitekim bir kısım kararlar, bagaj gibi kapalı bölümlerde dahi önleme araması kararına dayanılmasını hukuka uygun kabul ederken; daha yeni kararlar, bu alanlarda yazılı adli arama güvencesini zorunlu görmektedir. Ancak güncel eğilimin, somut suç şüphesi ve yoğun müdahale alanları bakımından adli arama güvencelerini öne çıkardığı açıktır.</p>

<p><strong>VI. DOKTRİNER DEĞERLENDİRME</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde delil serbestisi ilkesi kabul edilmekle birlikte, bu serbesti yalnızca hukuka uygun biçimde elde edilmiş deliller bakımından geçerlidir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 206. maddesi kanuna aykırı elde edilmiş delillerin reddedileceğini, 217. maddesi ise yüklenen suçun ancak hukuka uygun şekilde elde edilmiş delillerle ispat edilebileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu nedenle arama tedbirinin hukuki niteliği, salt usuli bir mesele değil; doğrudan doğruya mahkûmiyet hükmünün dayandığı delilin meşruiyetini belirleyen bir sorundur.</p>

<p>Doktriner açıdan önleme aramasının adli aramanın yerine ikame edilmesi sakıncalıdır. Böyle bir yaklaşım, adli arama için öngörülen makul şüphe, karar mercii ve yazılı emir gibi güvencelerin işlevsiz hale gelmesine yol açabilir. Uyuşturucu ticareti soruşturmaları gibi ağır suç alanlarında bu güvencelerin gevşetilmesi yönünde güçlü bir eğilim doğabilmekteyse de, hukuk devleti ilkesi tam da bu gibi alanlarda korunmalıdır.</p>

<p>Bu nedenle, belirli kişi, araç, plaka veya delile yönelen aramalarda adli arama rejiminin uygulanması gerektiğini esas alan son dönem Yargıtay yaklaşımı, doktriner olarak daha isabetli görünmektedir. Önleme aramasının önleyici kolluk faaliyetiyle sınırlı tutulması, hem PVSK ile CMK arasındaki sistematik ayrımı korur hem de hukuka uygun delil ilkesini anlamlı kılar. Aksi yöndeki geniş yorum ise önleme araması kararını fiilen genel bir arama serbestisine dönüştürme tehlikesi taşır.</p>

<p><strong>SONUÇ</strong></p>

<p>Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti soruşturmalarında arama tedbiri, maddi gerçeğe ulaşma amacı ile temel hakların korunması yükümlülüğünün en yoğun biçimde karşı karşıya geldiği muhakeme alanlarından birini oluşturmaktadır. İncelenen normatif çerçeve ile Yargıtay içtihadı birlikte değerlendirildiğinde, önleme araması ile adli arama arasındaki ayrımın yalnızca teknik bir sınıflandırma probleminden ibaret olmadığı; aksine, müdahalenin hukuki meşruiyetini ve buna bağlı olarak elde edilen delilin yargılamada kullanılabilirliğini belirleyen yapısal bir güvence niteliği taşıdığı anlaşılmaktadır. Başka bir anlatımla, bu ayrım ceza muhakemesinin tali bir usul meselesi değil; hukuk devleti ilkesinin, özel hayatın korunmasının ve hukuka uygun delil rejiminin somutlaştığı temel bir sınır çizgisidir.</p>

<p>Çalışma kapsamında incelenen Yargıtay kararları, içtihadın zaman içerisinde iki farklı eğilim doğrultusunda geliştiğini göstermektedir. Bir kısım kararlarda, uyuşturucu ticareti suçlarının delil kaybına açık niteliği, ani müdahale ihtiyacı ve kolluğun operasyonel koşulları dikkate alınarak önleme aramasına daha geniş bir uygulama alanı tanındığı görülmektedir. Buna karşılık özellikle son dönem kararlarda, kolluğun elindeki verinin belirli kişi, araç, plaka ya da somut satış faaliyeti etrafında yoğunlaşması hâlinde artık önleme aramasının değil, adli arama rejiminin işletilmesi gerektiği daha açık biçimde vurgulanmaktadır. Bu ikinci yaklaşım, yalnızca kanuni sistematikle daha uyumlu olmakla kalmamakta; aynı zamanda ceza muhakemesinde müdahalelerin öngörülebilirliği, ölçülülüğü ve denetlenebilirliği bakımından da daha güçlü bir hukuki zemin sunmaktadır.</p>

<p>Bu bağlamda çalışmanın temel bulgusu, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti soruşturmalarında somut suç şüphesinin ortaya çıktığı andan itibaren önleme aramasına dayanılmasının, arama tedbirine ilişkin normatif ayrımı aşındırdığı ve hukuka uygun delil ilkesini zayıflatma tehlikesi yarattığıdır. Kolluğun elindeki bilgi belirli fail, belirli araç, belirli plaka veya belirli delile yönelmişse, artık aramanın Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 116 ve 119. maddeleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir. Özellikle bagaj, çanta ve dışarıdan görünmeyen diğer alanlara yönelen daha yoğun müdahalelerde yazılı adli arama güvencelerinin aranması, hukuk devleti bakımından vazgeçilmez bir gerekliliktir. Aksi yöndeki genişletici yorum ise önleme aramasını fiilen adli aramanın yerine geçen genel bir müdahale aracına dönüştürme riski taşımaktadır.</p>

<p>Kanaatimizce, son dönem Yargıtay kararlarında gözlemlenen ve somutlaşmış şüphe ile yoğun müdahale alanları bakımından adli arama güvencelerini daha belirgin biçimde öne çıkaran yaklaşım, hem anayasal hakların korunması hem de muhakeme hukukunun sistematik bütünlüğü bakımından daha isabetlidir. Zira ceza muhakemesi hukuku, yalnızca suçla mücadeleyi mümkün kılan değil; aynı zamanda bu mücadelenin hukuki sınırlar içinde yürütülmesini güvence altına alan bir alandır. Bu nedenle uygulamada önleme araması ile adli arama ayrımının daha net, daha öngörülebilir ve daha istikrarlı ölçütlerle korunması, yalnızca delil rejimi bakımından değil, yargılamanın bütünsel meşruiyeti bakımından da zorunludur. Sonuç olarak, uyuşturucu ticareti soruşturmalarında etkinlik ile hak güvenceleri arasındaki denge, önleme aramasının genişletilmesi yoluyla değil; adli arama rejiminin doğru zamanda ve doğru usulle işletilmesi suretiyle kurulmalıdır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-deniz-turay" title="Av. Deniz TURAY"><img alt="Av. Deniz TURAY" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/03/deniz-turay.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-deniz-turay" title="Av. Deniz TURAY">Av. Deniz TURAY</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>KAYNAKÇA</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999"><strong>A. Mevzuat</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">Türkiye Cumhuriyeti Anayasası.<br />
Türk Ceza Kanunu.<br />
Ceza Muhakemesi Kanunu.<br />
Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu.<br />
Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliği.</span></p>

<p><span style="color:#999999"><strong>B. İçtihatlar</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">Yargıtay 20. Ceza Dairesi, 2015/14745 E., 2016/3945 K.<br />
Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 2016/844 E., 2016/2525 K.<br />
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2016/1063 E., 2017/7 K.<br />
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2016/760 E., 2017/138 K.<br />
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2016/763 E., 2017/80 K.<br />
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2016/284 E., 2018/615 K.<br />
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2016/638 E., 2018/616 K.<br />
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2016/707 E., 2019/220 K.<br />
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2016/792 E., 2019/440 K.<br />
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2016/525 E., 2019/667 K.<br />
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2016/1112 E., 2021/254 K.<br />
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2019/342 E., 2021/414 K.<br />
Yargıtay 10. Ceza Dairesi, 2021/138 E., 2025/9560 K.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/uyusturucu-veya-uyarici-madde-ticareti-sorusturmalarinda-onleme-aramasi-ile-adli-arama-ayrimi-ve-hukuka-uygun-delil-sorunu-yargitay-kararlari-isiginda-bir-inceleme-1</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 11:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/05/terazi/themis-tokmak-1440x900.jpg" type="image/jpeg" length="69750"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Çalışanın açık rızası bulunsa dahi işyerlerinde parmak izi taramasıyla mesai takibi yapılamayacak!]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/calisanin-acik-rizasi-bulunsa-dahi-isyerlerinde-parmak-izi-taramasiyla-mesai-takibi-yapilamayacak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/calisanin-acik-rizasi-bulunsa-dahi-isyerlerinde-parmak-izi-taramasiyla-mesai-takibi-yapilamayacak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Resmi Gazete'de yayımlanan KVKK 'ilke kararı'nda; Çalışanların açık rızası bulunsa dahi mesai takibinin parmak izi, yüz tarama, iris okuma gibi biyometrik tanımlama sistemleri yerine şifreli kart veya PIN tabanlı sistemler, geleneksel imza ve kâğıt bazlı devam çizelgeleri, RFID/NFC kimlik kartları ya da denetçi gözetiminde elle giriş gibi alternatif yollar ile sağlanması gerektiği değerlendirildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Kişisel Verileri Koruma Kurulu (KVKK)'nun Resmi Gazete'de yayımlanan "ilke kararı"nda;</p>

<p>Çalışanların mesai ve devam takipleri için parmak izi, yüz tarama, iris okuma gibi yöntemlerin kullanılmasıyla ilgili olarak;</p>

<p>- Mevzuatta, çalışma sürelerinin takibininin ne şekilde gerçekleștirileceğine ya da takibin biyometrik veri işlenmesi suretiyle yapılması gerektiğine dair açık hüküm bulunmadığı,</p>

<p>- Biyometrik veri işlenmesi faaliyetinin kanunlarda açıkça öngörülme şartına dayalı olarak gerçekleştirilmesinin kabul edilemeyeceği,</p>

<p>- Söz konusu faaliyetlerin açık rıza şartına dayalı olarak gerçekleştirilmesinin tercih edildiği ancak işçi - işveren ilişkisindeki güç dengesizliği sebebiyle açık rızanın özgür iradeye dayanıp dayanmadığı hususunda tereddüt bulunduğu,</p>

<p>- Ölçülülük ilkesinin kişisel veri işleme faaliyetlerinin değerlendirilmesinde önemli bir kriter olduğu ve alternatif, daha az müdahaleci yöntemlerin varlığı karşısında ilgili kişilerin açık rızası bulunsa dahi mesai takibi amacıyla biyometrik veri işlenmesinin Kanunun 4'üncü maddesinde yer alan genel ilkeler kapsamında ölçülülük kriterini sağlamayacağı değerlendirilerek,</p>

<p>- Mesai takibinin biyometrik tanımlama sistemleri yerine şifreli kart veya PIN tabanlı sistemler, geleneksel imza ve kâğıt bazlı devam çizelgeleri, RFID/NFC kimlik kartları ya da denetçi gözetiminde elle giriş gibi alternatif yollar ile sağlanması gerektiği hususları kamuoyunun bilgisine sunuldu.</p>

<h3><strong>Mesai Takibi Amacıyla Biyometrik Veri İşlenmesi Hakkında Kişisel Verileri Koruma Kurulunun 29.04.2026 Tarihli ve 2026/921 Sayılı İlke Kararına İlişkin Kamuoyu Duyurusu</strong></h3>

<p>Kişisel Verileri Koruma Kurumuna <strong>(Kurum)</strong> intikal eden ihbar ve şikâyetlerde en çok karşılaşılan hususlardan biri de çalışan devam takibini dijitalleştirme ve güvenliği artırma amacıyla kurum ve kuruluşların giderek artan ölçüde biyometrik tanımlama sistemlerine yönelmesidir.</p>

<p>Biyometrik tanımlama sistemleri (parmak izi, yüz tanıma, iris ve retina taraması gibi) hızlı, doğru ve manipülasyona dirençli özellikleriyle cazip görünse de kişisel verilerin korunması hukuku bağlamında son derece hassas bir alanı oluşturmaktadır. Özellikle işçi-işveren ilişkisinde mevcut olan yapısal güç dengesizliği, açık rızanın özgür iradeye dayanıp dayanmadığı hususunda ciddi tereddütler doğurmaktadır. Bu nedenle biyometrik veri işleme faaliyetlerinin, <strong>yalnızca hukuki sebebe değil aynı zamanda ölçülülük, gereklilik ve veri minimizasyonu ilkelerine de uygun olması</strong> gerekmektedir.</p>

<p>Yasal düzenlemeler ile işverenin çalışma sürelerini takip etmesi ve belgelemesi yönünden hukuki çerçeve çizilmiş olmakla birlikte takibin biyometrik tanımlama sistemleriyle yapılmasını öngören açık kanuni bir düzenleme bulunmadığından mesai takibinin biyometrik verilerin işlenmesi yoluyla gerçekleştirilmesi hukuka aykırılık teşkil edebilecektir.</p>

<p>Bu çerçevede, mesai takibi amacıyla biyometrik veri işlenmesi faaliyetlerinde Kanun’un 6’ncı maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan diğer işleme şartlarından herhangi birinin uygulama alanı bulmaması nedeniyle, uygulamada söz konusu faaliyetlerin (a) bendinde yer alan açık rıza şartına dayalı olarak gerçekleştirilmesinin tercih edildiği görülmektedir. Ancak, tarafların eşit konumda olmadığı, taraflardan birinin diğeri üzerinde etkili olduğu veya taraflar arasında güç dengesizliğinin bulunduğu istihdam ilişkilerinde çalışana rıza göstermeme veya rızasını geri çekme imkânının etkin bir biçimde sunulmaması ya da rıza göstermemenin çalışan açısından muhtemel olumsuzluklar doğurabilmesi durumunda çalışanın gerçek bir seçeneğe sahip olduğu söylenemeyeceğinden rızanın özgür iradeye dayandığından da söz etmek mümkün olmayacaktır.</p>

<p>Ayrıca rızanın geri alınabilmesi, biyometrik tanımlama sistemlerinin sürekliliğini ve uygulanabilirliğini zedeleyeceğinden biyometrik verilerin mesai takibi amacıyla yalnızca açık rıza şartına dayanılarak işlenmesi de kural olarak yeterli bir hukuki zemin oluşturmayacaktır.</p>

<p>Öte yandan, mesai takibinde biyometrik veri işlenmesi faaliyetinin yöntemin amaca uygunluğu (işlendikleri amaçla bağlantılı olma), alternatif yöntemlerin tüketilip tüketilmediği (işlendikleri amaçla sınırlı olma) ve müdahalenin boyutu (işlendikleri amaçla ölçülü olma) açısından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmekte olup bu kriterleri karşılamayan bir uygulama, ilgili kişinin açık rızası bulunsa dahi hukuka aykırı kabul edilecektir.</p>

<p>Sonuç olarak,</p>

<p>- Mevzuatta, çalışma sürelerinin takibine ilişkin hükümler bulunmakla birlikte takibin ne şekilde gerçekleştirileceğine ya da takibin biyometrik veri işlenmesi suretiyle yapılması gerektiğine dair açık hüküm bulunmadığı dikkate alındığında mevcut durumda biyometrik veri işlenmesi faaliyetinin kanunlarda açıkça öngörülme şartına dayalı olarak gerçekleştirilmesinin kabul edilemeyeceği,</p>

<p>- Dolayısıyla, mesai takibi amacıyla biyometrik veri işlenmesi faaliyetlerinde Kanun’un 6’ncı maddesinin üçüncü fıkrasının (b), (c), (ç), (d), (e), (f) ve (g) bentlerinde yer alan işleme şartlarından herhangi birinin uygulama alanı bulmaması nedeniyle söz konusu faaliyetlerin (a) bendinde yer alan açık rıza şartına dayalı olarak gerçekleştirilmesinin tercih edildiği ancak işçi-işveren ilişkisindeki güç dengesizliği sebebiyle açık rızanın özgür iradeye dayanıp dayanmadığı hususunda tereddüt bulunduğu ve bu yönüyle tek başına yeterli bir hukuki zemin oluşturmadığı,</p>

<p>- Ölçülülük ilkesinin kişisel veri işleme faaliyetlerinin değerlendirilmesinde önemli bir kriter olduğu ve alternatif, daha az müdahaleci yöntemlerin varlığı karşısında ilgili kişilerin açık rızası bulunsa dahi mesai takibi amacıyla biyometrik veri işlenmesinin Kanun’un 4’üncü maddesinde yer alan genel ilkeler kapsamında ölçülülük kriterini sağlamayacağı</p>

<p>değerlendirilmiş olup bu itibarla;</p>

<p>- Mesai takibi amacıyla biyometrik veri işlenmesinin Kanun’un 6’ncı maddesinde yer alan işleme şartlarından herhangi birine dayanılmaksızın gerçekleştirildiği, geçerli bir açık rıza bulunsa dahi söz konusu işleme faaliyetinin Kanun’un 4’üncü maddesinde yer alan genel ilkeler kapsamında ölçülülük kriterini sağlamayacağı, bu nedenle mesai takibinin biyometrik tanımlama sistemleri yerine şifreli kart veya PIN tabanlı sistemler, geleneksel imza ve kâğıt bazlı devam çizelgeleri, RFID/NFC kimlik kartları ya da denetçi gözetiminde elle giriş gibi alternatif yollar ile sağlanması gerektiğine,</p>

<p>- Belirtilen hususların, Kanun’un 12’nci maddesinin birinci fıkrası uyarınca kişisel verilerin hukuka uygun işlenmesini teminen veri sorumluları tarafından alınması gereken idari ve teknik tedbirlerden olduğu ve belirtilen hususlara uygun hareket edilmediğinin tespiti halinde ilgili veri sorumluları hakkında Kanun’un 18’inci maddesi hükümleri gereği işlem tesis edileceği hususunda kamuoyunun bilgilendirilmesi ve konuya ilişkin olarak Kişisel Verileri Koruma Kurulu (Kurul) tarafından İlke Kararı alınmasına karar verilmiştir.</p>

<p>Kamuoyuna saygıyla duyurulur.</p>

<p><strong>KİŞİSEL VERİLERİ KORUMA KURULUNUN 29/04/2026 TARİHLİ VE 2026/921 SAYILI KARARI</strong></p>

<p><strong>Karar No: 2026/921 </strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi: 29.04.2026</strong></p>

<p>Kişisel Verileri Koruma Kurumuna (Kurum) intikal eden ihbar ve şikâyetlerde en çok karşılaşılan hususlardan biri de çalışan devam takibini dijitalleştirme ve güvenliği artırma amacıyla kurum ve kuruluşların giderek artan ölçüde biyometrik tanımlama sistemlerine yönelmesidir.</p>

<p>Biyometrik tanımlama sistemleri (parmak izi, yüz tanıma, iris ve retina taraması gibi) hızlı, doğru ve manipülasyona dirençli özellikleriyle cazip görünse de kişisel verilerin korunması hukuku bağlamında son derece hassas bir alanı oluşturmaktadır. Özellikle işçi-işveren ilişkisinde mevcut olan yapısal güç dengesizliği, açık rızanın özgür iradeye dayanıp dayanmadığı hususunda ciddi tereddütler doğurmaktadır. Bu nedenle biyometrik veri işleme faaliyetlerinin, yalnızca hukuki sebebe değil aynı zamanda ölçülülük, gereklilik ve veri minimizasyonu ilkelerine de uygun olması gerekmektedir.</p>

<p>Bu doğrultuda, mesai takibi amacıyla biyometrik veri işlenmesi hususunda kamuoyunun bilgilendirilmesi ve konuya ilişkin olarak Kişisel Verileri Koruma Kurulu (Kurul) tarafından ilke Kararı alınması gereği hasıl olmuştur.</p>

<p>Bu çerçevede, konu ile alakalı mevzuat hükümlerine bakıldığında;</p>

<p>• 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun (Kanun) “Özel nitelikli kişisel verilerin işlenme şartları” başlıklı 6’ncı maddesinde düzenleme altına alınan özel nitelikli kişisel veri kategorileri yasa koyucu tarafından sınırlı sayma yoluyla belirlenmiş olup kıyas yoluyla genişletilebilmelerİ mümkün değildir. Bunlar; kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileridir.</p>

<p>• Kanun kapsamında özel nitelikli kişisel veri olarak kabul edilen biyometrik veri kavramına ilişkin olarak ulusal mevzuatta kapsamlı bir tanım yer almamakla birlikte 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun “Tanımlar” başlıklı 3’üncü maddesinin (ff) bendinde biyometrik veri, “Elektronik sistemler aracılığı ile kimlik tespit ve kimlik</p>

<p>doğrulama işlemlerinin gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla alınan parmak izi, damar izi ve el ayasından elde edilen kişiye özgü verileri” olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>• 25.05.2018 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa Genel Veri Koruma Tüzüğü’nde (GDPR) ise biyometrik verinin; "yüz görüntüleri veya daktiloskopik veriler gibi bir gerçek kişinin özgün bir şekilde teşhis edilmesini sağlayan veya teyit eden fiziksel, fizyolojik veya davranışsal özelliklerine ilişkin olarak spesifik teknik işlemeden kaynaklanan kişisel veriler” olarak tanımlandığı görülmektedir.</p>

<p>Bu kapsamda kişiye ait parmak izi, retina/iris verisi fizyolojik; yüz ve el geometrisi fiziksel (fizyolojik özelliklerden farklı olarak gözle görülebilir nitelikte olan); ses tınısı, imza dinamikleri ve klavye kullanım alışkanlıkları davranışsal biyometrik verilere örnek gösterilebilmektedir.</p>

<p>Söz konusu biyometrik verilerin hassas nitelikte ve geri döndürülemez bir yapıya sahip olması (ele geçirilmeleri hâlinde değiştirilmelerinin veya geri alınmalarının mümkün olmaması) nedeniyle, Kanun’un gerekçe metninde de belirtildiği üzere, bu verilerin öğrenilmesi durumunda ilgili kişilerin mağduriyetine yol açılması ihtimali bulunduğundan korunmaları büyük önem taşımaktadır.</p>

<p>• Kanun’un “Özel nitelikli kişisel verilerin işlenme şartları” başlıklı 6’ncı maddesinin üçüncü fıkrasında özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesinin yasak olduğu ancak bu kişisel verilerin işlenmesinin anılan fıkrada sayılan a)ilgili kişinin açık rızasının olması, b)Kanunlarda açıkça öngörülmesi, c)Fiili imkânsızlık nedeniyle rızasını açıklayamayacak durumda bulunan veya rızasına hukuki geçerlilik tanınmayan kişinin, kendisinin ya da bir başkasının hayatı veya beden bütünlüğünün korunması için zorunlu olması, çjilgili kişinin alenileştirdiği kişisel verilere ilişkin ve alenileştirme iradesine uygun olması, d)Bir hakkın tesisi, kullanılması veya korunması için zorunlu olması, e)Sır saklama yükümlülüğü altında bulunan kişiler veya yetkili kurum ve kuruluşlarca, kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbi teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi ile sağlık hizmetlerinin planlanması, yönetimi ve finansmanı amacıyla gerekli olması, fiistihdam, iş sağlığı ve güvenliği, sosyal güvenlik, sosyal hizmetler ve sosyal yardım alanlarındaki hukuki yükümlülüklerin yerine getirilmesi için zorunlu olması, g)Siyasi, felsefi, dini veya sendikal amaçlarla kurulan vakıf dernek ve diğer kâr amacı gütmeyen kuruluş ya da oluşumların, tâbi oldukları mevzuata ve amaçlarına uygun olmak, faaliyet alanlarıyla sınırlı olmak ve üçüncü kişilere açıklanmamak kaydıyla; mevcut veya eski üyelerine ve mensuplarına veyahut bu kuruluş ve oluşumlarla düzenli olarak temasta olan kişilere yönelik olması) hallerinden birinin varlığı halinde mümkün olduğu hükme bağlanmıştır. Ayrıca özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesinde Kurulun 31/01/2018 tarihli ve 2018/10 sayılı kararı ile belirlenen “Özel Nitelikli Kişisel Verilerin İşlenmesinde Veri Sorumlularmca Alınması Gereken Yeterli Önlemler"in de alınması gerekmektedir.</p>

<p>Bununla birlikte,</p>

<p>• 4857 sayılı İş Kanunu’nun 63’üncü maddesinde genel çalışma süresine ilişkin düzenleme yapılmış olup mezkûr Kanun’un 67’nci maddesinde günlük çalışmanın başlama ve bitiş saatleri ile dinlenme saatlerinin işyerlerinde işçilere duyurulacağı düzenlenmiştir. Söz konusu Kanun’un 75’inci maddesinde ise işverenin her işçi için bir özlük dosyası düzenleyeceği ve bu dosyada işçiye ilişkin kanunen tutulması gereken belge ve kayıtları saklayacağı belirtilmiştir. Buna ek olarak; 06.04.2004 tarihli ve 25425 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan İş Kanunu’na İlişkin Çalışma Süreleri Yönetmeliği’nin 9’uncu maddesinde işverenin, işçilerin çalışma sürelerini uygun araçlarla belgelemek zorunda olduğu hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>Söz konusu düzenlemeler ile işverenin çalışma sürelerini takip etmesi ve belgelemesi yönünden hukuki çerçeve çizilmiş olmakla birlikte takibin biyometrik tanımlama sistemleriyle yapılmasını öngören açık kanuni bir düzenleme bulunmadığından mesai takibinin biyometrik verilerin işlenmesi yoluyla gerçekleştirilmesi hukuka aykırılık teşkil edebilecektir.</p>

<p>Bu çerçevede, mesai takibi amacıyla biyometrik veri işlenmesi faaliyetlerinde Kanun’un 6’ncı maddesinin üçüncü fıkrasının (b), (c), (ç), (d), (e), (f) ve (g) bentlerinde yer alan işleme şartlarından herhangi birinin uygulama alanı bulmaması nedeniyle, uygulamada söz konusu faaliyetlerin (a) bendinde yer alan açık rıza şartına dayalı olarak gerçekleştirilmesinin tercih edildiği görülmektedir.</p>

<p>• Kanun’un 3 ’üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca açık rıza; “Belirli bir konuya ilişkin, bilgilendirilmeye dayanan ve özgür iradeyle açıklanan rızayı” ifade etmektedir.</p>

<p>Bu kapsamda, kişisel veri işleme faaliyetinin ilgili kişilerin açık rızasına dayalı olarak gerçekleştirileceği hallerde; rızanın belirli bir konuya ilişkin olması, bilgilendirmeye dayanması ve özgür iradeyle açıklanması gerekmektedir.</p>

<p>Bu çerçevede; tarafların eşit konumda olmadığı, taraflardan birinin diğeri üzerinde etkili olduğu veya taraflar arasında güç dengesizliğinin bulunduğu istihdam ilişkilerinde çalışana rıza göstermeme veya rızasmı geri çekme imkânının etkin bir biçimde sunulmaması ya da rıza göstermemenin çalışan açısından muhtemel olumsuzluklar doğurabilmesi durumunda çalışanın gerçek bir seçeneğe sahip olduğu söylenemeyeceğinden rızanın özgür iradeye dayandığından da söz etmek mümkün olmayacaktır.</p>

<p>Ayrıca rızanın geri alınabilmesi, biyometrik tanımlama sistemlerinin sürekliliğini ve uygulanabilirliğini zedeleyeceğinden biyometrik verilerin mesai takibi amacıyla yalnızca açık rıza şartına dayanılarak işlenmesi de kural olarak yeterli bir hukuki zemin oluşturmayacaktır.</p>

<p>• Anayasa Mahkemesi Genel Kurulunun 10/03/2022 tarihli Kararında, parmak izi kayıt sistemi ile mesai takibi yapılması hususunda yapılan 2018/11988 numaralı başvuru hakkında; Anayasa’nın 20’nci maddesine göre kişisel verilerin “ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla” işlenebileceğinin açık olduğu, 6698 sayılı Kanun’un 6’ncı maddesinde de kanun koyucunun tahdidi olarak saydığı özel nitelikli kişisel verileri işlemeyi önemine binaen daha katı kurallara bağladığı</p>

<p>belirtilmiştir. Karara konu olayda Belediye Başkanlığı (idare) bünyesinde devlet memuru olarak çalışan başvurucu, işyerinde parmak izi sistemi ile mesai takibine başlanması üzerine anılan idari işlemin iptali talebiyle dava açmış olup Bölge idare Mahkemesinin idarenin parmak izi kayıt sistemi ile mesai takibi yapmasında hukuka aykırılık bulunmadığına karar vermesi üzerine konuyu Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru kapsamında taşıyarak parmak izi kayıt sistemi ile mesai takibi yapılması nedeniyle özel hayata saygı hakkı kapsamındaki kişisel verilerin korunmasını isteme hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Anayasa Mahkemesi, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nda ve 5393 sayılı Belediye Kanunu'nda mesai takibi amacıyla özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesi ve bu bağlamda biyometrik veri temelli takip sistemlerinin kullanılmasına dair temel esasları ve ilkeleri belirleyen bir düzenleme bulunmadığından başvuruya konu müdahalenin kanunilik şartını sağlamadığı gerekçesiyle kişisel verilerin korunmasını isteme hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.</p>

<p>Bununla birlikte,</p>

<p>• Kanun’un “Genel ilkeler” başlıklı 4’üncü maddesinde, kişisel verilerin ancak bu Kanun’da ve diğer kanunlarda öngörülen usul ve esaslara uygun olarak işlenebileceği ve kişisel verilerin işlenmesinde “a) Hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olma, b) Doğru ve gerektiğinde güncel olma, c) Belirli, açık ve meşru amaçlar için işlenme, ç) İşlendikleri amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olma, d) İlgili mevzuatta öngörülen veya işlendikleri amaç için gerekli olan süre kadar muhafaza edilme. ” şeklinde sayılan ilkelere uyulmasının zorunlu olduğu düzenlenmiş olup kişisel verilerin işlenmesinde her hâl ve şartta söz konusu genel ilkelere uyulması hukuki bir gerekliliktir.</p>

<p>Bu çerçevede, mesai takibinde biyometrik veri işlenmesi faaliyetinin yöntemin amaca uygunluğu (işlendikleri amaçla bağlantılı olma), alternatif yöntemlerin tüketilip tüketilmediği (işlendikleri amaçla sınırlı olma) ve müdahalenin boyutu (işlendikleri amaçla ölçülü olma) açısından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmekte olup bu kriterleri karşılamayan bir uygulama, ilgili kişinin açık rızası bulunsa dahi hukuka aykırı kabul edilecektir.</p>

<p>İşlendikleri amaçla bağlantılı ve sınırlı olma ilkesi, kişisel veri işleme faaliyetinin, amacı gerçekleştirmeye yönelik en az müdahaleci yöntem olmasmı gerektirir. Mesai takibi bakımından değerlendirildiğinde; uygulamada şifreli kart veya PIN tabanlı sistemler, geleneksel imza ve kâğıt bazlı devam çizelgeleri, RFID/NFC kimlik kartları ya da denetçi gözetiminde elle giriş gibi alternatif yöntemlerin mevcut olduğu görülmektedir. Bu alternatiflerin varlığı, biyometrik veri işlemenin zorunlu olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.</p>

<p>Ölçülülük değerlendirmesi ise müdahalenin yoğunluğu ile ulaşılmak istenen meşru amaç arasmda makul bir denge bulunup bulunmadığını sorgulamaktadır. Bu kapsamda mesai takibi, sınırlı bir idari amaç olup bu denli yoğun bir veri işleme müdahalesini haklı kılmak bakımından çoğu durumda yetersiz kalmaktadır. Bunun yanı sıra, söz konusu kişisel verilerin başka kişisel veri işleme faaliyetleriyle birleştirilerek farklı amaçlarla kullanılabilme veya kötüye kullanılma ihtimali de dikkate alındığında, mesai takibi amacıyla biyometrik veri işlenmesi ölçülülük ilkesinin ihlali anlamına gelecektir.</p>

<p>• Danıştay 12’nci Daire Başkanlığının 2021/3 870 Esas ve 2023/2548 Sayılı Kararına konu olayda davacı Sendika tarafından, davalı Teşekkül’ün mesai takibinde uygulanacak avuç içi damar okuyucu tanımlamasının yapılması ve sisteme kaydının oluşturularak kullanılmasına ilişkin işleminin iptali istenilmiştir. Danıştay tarafından Karara ilişkin yapılan hukuki değerlendirmede; 6698 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesinde, kişisel verilerin işlenmesinde, işlendikleri amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olma ilkesine uyulmasının zorunlu olduğuna; Kanun’un 6’ncı maddesinde ise, özel nitelikli kişisel veriler tahdidi olarak sayılarak bu verilerin işlenmesinin genel nitelikli verilere göre daha sıkı koşullara bağlandığına yer verilmiştir. Temyizen incelenen söz konusu Karar hakkında Danıştay idari Dava Daireleri Kurulu 2024/225 Esas ve 2024/2625 Sayılı Kararı ile, Kişisel Verileri Koruma Kurulunun mesai takibi için özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesinin gerekliliği konusunda 6698 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesinde yer alan ilkelerden hareketle bir değerlendirme yaptığı, buna göre, anılan Kurul’un 01/12/2020 tarih ve 2020/915 sayılı kararı ile, Kanun’un “Genel İlkeler” başlıklı 4’üncü maddesinde yer alan ilkelerden, "işlendikleri amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olma" ilkesi çerçevesinde özel nitelikli kişisel veri işleme faaliyetinde amacm gerçekleştirilmesiyle ilgili olmayan veya ihtiyaç duyulmayan kişisel verilerin işlenmesinden kaçınılmasınm gerektiğine vurgu yapılarak Danıştay 12’nci Daire Başkanlığının 2021/3870 Esas ve 2023/2548 Sayılı Kararmın hukuka uygun olduğuna karar vermiştir.</p>

<p>Sonuç olarak,</p>

<p>Mevzuatta, çalışma sürelerinin takibine ilişkin hükümler bulunmakla birlikte takibin ne şekilde gerçekleştirileceğine ya da takibin biyometrik veri işlenmesi suretiyle yapılması gerektiğine dair açık hüküm bulunmadığı dikkate alındığında mevcut durumda biyometrik veri işlenmesi faaliyetinin kanunlarda açıkça öngörülme şartına dayalı olarak gerçekleştirilmesinin kabul edilemeyeceği,</p>

<p>Dolayısıyla, mesai takibi amacıyla biyometrik veri işlenmesi faaliyetlerinde Kanun’un 6’ncı maddesinin üçüncü fıkrasının (b), (c), (ç), (d), (e), (i) ve (g) bentlerinde yer alan işleme şartlarından herhangi birinin uygulama alanı bulmaması nedeniyle söz konusu faaliyetlerin (a) bendinde yer alan açık rıza şartına dayalı olarak gerçekleştirilmesinin tercih edildiği ancak işçi- işveren ilişkisindeki güç dengesizliği sebebiyle açık rızanın özgür iradeye dayanıp dayanmadığı hususunda tereddüt bulunduğu ve bu yönüyle tek başma yeterli bir hukuki zemin oluşturmadığı,</p>

<p>Ölçülülük ilkesinin kişisel veri işleme faaliyetlerinin değerlendirilmesinde önemli bir kriter olduğu ve alternatif, daha az müdahaleci yöntemlerin varlığı karşısında ilgili kişilerin açık rızası bulunsa dahi mesai takibi amacıyla biyometrik veri işlenmesinin Kanun’un 4’üncü maddesinde yer alan genel ilkeler kapsamında ölçülülük kriterini sağlamayacağı</p>

<p>değerlendirilmiş olup bu itibarla, mesai takibi amacıyla biyometrik veri işlenmesinin Kanun’un 6’ncı maddesinde yer alan işleme şartlarından herhangi birine dayanılmaksızın gerçekleştirildiği, geçerli bir açık rıza bulunsa dahi söz konusu işleme faaliyetinin Kanun’un</p>

<p>4’üncü maddesinde yer alan genel ilkeler kapsamında ölçülülük kriterini sağlamayacağı, bu nedenle mesai takibinin biyometrik tanımlama sistemleri yerine şifreli kart veya PIN tabanlı sistemler, geleneksel imza ve kâğıt bazlı devam çizelgeleri, RFID/NFC kimlik kartları ya da denetçi gözetiminde elle giriş gibi alternatif yollar ile sağlanması gerektiği hususları kamuoyunun bilgisine sunulmaktadır.</p>

<p>Bilindiği üzere, Kanun’un 12’nci maddesinin birinci fıkrası “Veri sorumlusu; a) Kişisel verilerin hukuka aykırı olarak işlenmesini önlemek, b) Kişisel verilere hukuka aykırı olarak erişilmesini önlemek, c) Kişisel verilerin muhafazasını sağlamak, amacıyla uygun güvenlik düzeyini temin etmeye yönelik gerekli her türlü teknik ve idari tedbirleri almak zorundadır. ” hükmünü, Kanun’un 15’inci maddesinin altınca fıkrası “Şikâyet üzerine veya resen yapılan inceleme sonucunda, ihlalin yaygın olduğunun tespit edilmesi hâlinde Kurul, bu konuda ilke kararı alır ve bu kararı yayımlar” hükmünü amirdir.</p>

<p>Bu çerçevede yukarıda belirtilen hususların, Kanun’un 12’nci maddesinin birinci fıkrası uyarınca kişisel verilerin hukuka uygun işlenmesini teminen veri sorumluları tarafından alınması gereken idari ve teknik tedbirlerden olduğu ve belirtilen hususlara uygun hareket edilmediğinin tespiti halinde ilgili veri sorumluları hakkında Kanun’un 18’inci maddesi hükümleri gereği işlem tesis edileceği hususunda kamuoyunun bilgilendirilmesi ve bu kapsamda mesai takibi amacıyla biyometrik veri işlenmesi hususunda Kanun’un 15’inci maddesinin altıncı fıkrası uyarınca İlke Kararı alınmasına, söz konusu İlke Kararının Karar ekinde yer alan şekilde Resmi Gazete’de ve Kurumun internet sitesinde yayımlanmasına oybirliği ile karar verilmiştir.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/20260602-3-1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/20260602-3-2.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/20260602-3-3.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/20260602-3-4.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/20260602-3-5.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/20260602-3-6.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/calisanin-acik-rizasi-bulunsa-dahi-isyerlerinde-parmak-izi-taramasiyla-mesai-takibi-yapilamayacak</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 10:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/kisisel-veri.jpg" type="image/jpeg" length="78875"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[SUÇA SÜRÜKLENEN ÇOCUKLARA YÖNELİK CEZAİ YAPTIRIMLAR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/suca-suruklenen-cocuklara-yonelik-cezai-yaptirimlar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/suca-suruklenen-cocuklara-yonelik-cezai-yaptirimlar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>📌 5237 sayılı TCK’da yaş küçüklüğü 31.maddede düzenlenmiştir.</p>

<p>Buna göre;</p>

<p>fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmamış olan çocukların ceza sorumluluğu yoktur. Bu kişiler hakkında, ceza kovuşturması yapılamaz; ancak, çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilir.</p>

<p>Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olması hâlinde ceza sorumluluğu yoktur. Ancak bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. İşlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı hâlinde, bu kişiler hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde oniki yıldan onbeş yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde dokuz yıldan onbir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer cezaların yarısı indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası yedi yıldan fazla olamaz. Fiili işlediği sırada onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde onsekiz yıldan yirmidört yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde oniki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer cezaların üçte biri indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası oniki yıldan fazla olamaz.</p>

<p>Kısaca;</p>

<p>cezai sorumluluk 12 yaşını doldurmakla başlar, kademeli olarak 12-15 ve 15-18 yaş grubundaki çocuklara 18 yaşından büyükler için belirlenen cezalar indirimli uygulanır.</p>

<p>📌 18 yaş altındaki çocuklara yönelik cezai yaptırımlar bakımından Kara Avrupası sistemi ile Anglo-Sakson sistemi arasında temel fark, cezanın amacı ve çocuğun cezai sorumluluğuna bakış açısındandır.</p>

<p>📌 Avrupa’nın büyük bölümünde çocuk ceza hukukunun ana amacı cezalandırmaktan çok yeniden sosyalleştirme olarak kabul edilir. Almanya, Fransa ve Hollanda bunun tipik örnekleridir.</p>

<p>📌 Avrupa’da en yaygın alt sınır 14 yaştır. Almanya’da 14, Fransa’da 13, Hollanda’da 12,Avusturya’da 14,Danimarka’da 15, Finlandiya’da 15, Çek Cumhuriyeti’nde 15’dir.</p>

<p>📌 Anglo-Sakson sisteminde cezai sorumluluk daha küçük yaşta başlar.</p>

<p>Örneğin; İngiltere ve Galler’de 10, İskoçya’da 12, Kanada’da 12, Avustralya’da genelde 10 yaştır.</p>

<p>İngiltere ve Galler’deki 10 yaş sınırı Avrupa’nın en düşük sınırlarından biridir. Bu durum son yıllarda yoğun şekilde tartışılmaktadır.</p>

<p>📌 Kara Avrupası ülkelerinde,</p>

<p>özellikle Almanya, Hollanda ve İskandinav ülkelerinde üç basamaklı model görülür:</p>

<p>Uyarı-eğitim tedbirleri-son çare olarak hapis. Tedbirlere örnek olarak; psikolojik destek, sosyal hizmet çalışması, mesleki eğitim programları, mağdurla uzlaştırma, gözetim altında eğitim ve denetimli serbestlik sayılabilir.</p>

<p>📌 Anglo-Sakson sisteminde;</p>

<p>özellikle ABD ve İngiltere’de; çocuk kapalı kurumu, denetimli serbestlik, elektronik izleme, toplum hizmeti, bazı ağır suçlarda yetişkin mahkemesine sevk uygulamaları yaygındır.</p>

<p>Özellikle ABD’de bazı eyaletlerde; cinayet, cinsel saldırı, silahlı suçlarda 16-17 yaşındaki çocuklar yetişkin mahkemesinde yargılanabilir.</p>

<p>📌 Kara Avrupasında birçok ülkede; müebbet hapis çocuklara uygulanmaz veya ciddi şekilde sınırlandırılır. Çocuklar için ceza üst sınırları düşüktür. Eğitim kurumları ön plandadır. Örneğin, Almanya’da çocuklara ilişkin azami cezalar yetişkinlerden belirgin biçimde daha düşüktür. Özellikle ABD’de tarihsel olarak müebbet hapis ve şartlı tahliyesiz müebbet cezası uygulanmış ise de son yıllarda çocuklara yönelik ağır cezalar önemli ölçüde sınırlandırılmıştır.</p>

<p>📌 Türkiye genel olarak Kara Avrupası modeline yakındır.</p>

<p>Türk Ceza Kanunu’nda;</p>

<p>-12 yaş altı çocukların ceza sorumluluğu yoktur.</p>

<p>-12-15 yaş arasında algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneği araştırılır.</p>

<p>-15-18 yaş arasında sorumluluk vardır, ancak indirilmiş ceza uygulanır.</p>

<p>-Çocuk mahkemeleri ve çocuk ağır ceza mahkemeleri bulunur.</p>

<p>-Güvenlik tedbirleri ve eğitim yaklaşımı esas alınır.</p>

<p>Bu yapı özellikle Alman ve Fransız çocuk ceza hukuku geleneğine daha yakındır.</p>

<p>📌 Çocuklara yönelik cezai yaptırımların tartışıldığı bu günlerde kanaatimce;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>1- “Suça sürüklenen çocuk” tanımlaması terkedilmeli, yerine “çocuk şüpheli” sıfatı kullanılmalıdır.</p>

<p>2- Çocukların işledikleri</p>

<p>suç tiplerine göre çocuk asliye ceza ve çocuk ağır ceza mahkemelerinde yargılanmalarına devam edilmeli, çocuklar yetişkinlerle iştirak halinde suç işlediklerinde pratikte çoğu zaman çocuk mahkemeleri yetişkin yargılamasındaki dosya ile birleştirme kararı verdiği için çocuk mahkemelerinin birleştirme kararı vermesi yolu kapatılmalı, çocuklar mutlak suretle çocuk mahkemelerindeki usullerle yargılanmalıdır.</p>

<p>3- Uzun süredir yerleşik olarak uygulanan ve deneyimlenen cezai sorumluluğun 12 yaşını doldurmakla başlaması, kademeli olarak 12-15 ve 15-18 yaş grubundaki çocuklara 18 yaşından büyükler için belirlenen cezaların indirimli olarak uygulanmasına devam edilmelidir.</p>

<p>4- Tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi çocuk yargılamalarında temel amaç eğitim, rehabilitasyon, topluma kazandırma olmalı, öncelikle denetimli serbestlik, son çare olarak hapis cezasına başvurulmalıdır.</p>

<p>5- Mutlak suretle çocuklar genel adliyelerde yaşı büyüklerle değil, çocuklara özgü koşullarda, fiziken ayrı “çocuk adliyelerinde” soruşturulmalı ve kovuşturulmalı, kolluk görevlileri, savcı ve hakimler ile personel çocuk soruşturma ve kovuşturmalarında uzmanlaşmalı, sürekli çocuk adliyelerinde görev yapmaları sağlanmalı, burada görev yapacak hakim, savcı, kolluk ve personeli teşvik edici önlemler alınmalıdır.</p>

<p>6- Çocuklara uygulanan tedbir ve hapis cezaları çocuklara özgü koşullarda, ülke çapında yeterli sayıda “çocuk ıslah evlerinde” yerine getirilmelidir.</p>

<p>7- TCK’nın 31. maddesindeki çocuklara kademeli ve indirimli ceza uygulaması yeterli olmakla birlikte özellikle son dönemlerde silahlı suç örgütlerinin eylemlerinde çocukları kullanmaları karşısında çocukları suç işlemeye azmettiren silahlı suç örgütü kurucu ve yöneticilerine verilecek cezalar artırılmalı, TCK’nın 31. maddesine yapılacak bir ekleme ile kasten öldürme, kasten yaralama, yağma, silahlı tehdit ve 6136 sayılı Yasa’ya muhalefet gibi “katalog suçlar” belirlenerek nitelikli bazı suçlarda çocuklara verilen cezalar yaşlarına göre kademeli olarak artırılmalı, yetişkinlere verilen cezalara yaklaştırılmalı, ancak müebbet ya da ağırlaştırılmış müebbet cezası verilmemelidir.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/03/onder-yaman-1.jpg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/03/onder-yaman-1.jpg" /></a></p>

<p><strong>Önder YAMAN<br />
Bakırköy Cumhuriyet Savcısı</strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/suca-suruklenen-cocuklara-yonelik-cezai-yaptirimlar</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 10:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/04/cocuk-hapis.jpg" type="image/jpeg" length="51883"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2025/269 E., 2026/72 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025269-e-202672-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025269-e-202672-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 26/3/2026 tarihli, 2025/269 esas - 2026/72 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI </strong></p>

<p></p>

<p><strong>Esas Sayısı : 2025/269</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı : 2026/72</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi : 26/3/2026</strong></p>

<p><strong>R.G. Tarih - Sayı : 2/6/2026-33268</strong></p>

<p></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: </strong>Hatay 1. Vergi Mahkemesi</p>

<p><strong>İTİRAZIN KONUSU:</strong> 27/10/1999 tarihli ve 4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 241. maddesinin 18/6/2009 tarihli ve 5911 sayılı Kanun’un 63. maddesiyle değiştirilen (1) numaralı fıkrasında yer alan “<i>…ikincil düzenlemelerle getirilen hükümlere aykırı hareket…</i>” ibaresinin Anayasa’nın 2. ve 38. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>OLAY:</strong> Usulsüzlük cezasının kaldırılması istemiyle yapılan başvurunun reddine yönelik işlemin iptali talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ</strong></p>

<p>Kanun’un 241. maddesinin itiraz konusu kuralın da yer aldığı (1) numaralı fıkrası şöyledir:</p>

<p>“<i>1. (Değişik: 18/6/2009-5911/63 md.)<strong> </strong>Bu Kanunda ayrı bir ceza tayin edilmiş haller saklı kalmak üzere, bu Kanuna ve bu Kanunda tanınan yetkilere dayanılarak çıkarılan <strong><u>ikincil düzenlemelerle getirilen hükümlere aykırı hareket</u></strong> edenlere söz konusu düzenlemelerde açıkça öngörülmüş olması kaydıyla altmış TL usulsüzlük cezası uygulanır.”</i></p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p>1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 25/12/2025 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle sınırlama sorunu görüşülmüştür.</p>

<p>2. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi ya da taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikteki kurallardır.</p>

<p>3. 4458 sayılı Kanun’un 241. maddesinin (1) numaralı fıkrasında -bu Kanun’da ayrı bir ceza tayin edilmiş hâller saklı kalmak üzere- Kanun’a ve Kanun’da tanınan yetkilere dayanılarak çıkarılan ikincil düzenlemelerle getirilen hükümlere aykırı hareket edenlere söz konusu düzenlemelerde açıkça öngörülmüş olması kaydıyla altmış TL usulsüzlük cezasının uygulanacağı hükme bağlanmıştır. İtiraz yoluna başvuran Mahkeme, anılan fıkrada yer alan “<i>…ikincil düzenlemelerle getirilen hükümlere aykırı hareket…</i>” ibaresinin iptalini talep etmiştir.</p>

<p>4. Bakılmakta olan davanın konusu, 4458 sayılı Kanun’a dayanılarak çıkarılan ikincil düzenlemeye aykırılık nedeniyle uygulanan usulsüzlük cezasının iptali talebine ilişkindir. Fıkrada yer alan “<i>…aykırı hareket…</i>” ibaresi ise ikincil düzenlemeye aykırılığın yanı sıra 4458 sayılı Kanun’a aykırılık hâllerini düzenleyen “<i>bu Kanuna…</i>” ibaresi yönünden de geçerli, ortak kural niteliğindedir. Bu itibarla bakılmakta olan davanın konusu gözetilerek kuralın esasına ilişkin incelemenin fıkrada yer alan “<i>...ikincil düzenlemelerle getirilen hükümlere…</i>” ibaresi ile sınırlı olarak yapılması gerekir.</p>

<p>5. Açıklanan nedenlerle 27/10/1999 tarihli ve 4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 241. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “<i>…ikincil düzenlemelerle getirilen hükümlere aykırı hareket…</i>” ibaresinin esasının incelenmesine, esasa ilişkin incelemenin anılan fıkrada yer alan “<i>...</i><i>ikincil düzenlemelerle getirilen hükümlere…</i>”<i> </i>ibaresi ile sınırlı olarak yapılmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p>6. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Burak FIRAT tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A. Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>7. 4458 sayılı Kanun’un 1. maddesinde anılan Kanun’un amacının Türkiye Cumhuriyeti gümrük bölgesine giren ve bu bölgeden çıkan eşya ile taşıtlara uygulanacak gümrük kurallarını belirlemek olduğu belirtilmiştir. Kanun’un 231 ila 241. maddelerinde gümrük idaresinin uygulayacağı cezalar düzenlenmiştir.</p>

<p>8. 241. maddenin (1) numaralı fıkrasında Kanun’da ayrı bir ceza tayin edilmemek şartıyla Kanun’a veya Kanun’da tanınan yetkilere dayanılarak çıkarılan ikincil düzenlemelerle getirilen hükümlere aykırı hareket edenlere söz konusu düzenlemelerde açıkça öngörülmüş olması kaydıyla usulsüzlük cezasının uygulanacağı hüküm altına alınmıştır. Anılan fıkrada yer alan “<i>…ikincil düzenlemelerle getirilen hükümlere…</i>” ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>B. İtirazın Gerekçesi</strong></p>

<p>9. Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralda usulsüzlük cezasını gerektiren eylemlerin ikincil düzenlemelerle belirlenmesine imkân tanınmasının gümrük yükümlüleri bakımından belirsizliğe neden olduğu, bu kişilerin hangi eylemleri karşılığında bu cezayla karşılaşacaklarını düzenleyen açık ve anlaşılır bir düzenlemenin bulunmadığı, ayrıca idarenin yönetmelik, tebliğ, genelge gibi benzeri nitelikte düzenleyici işlemler yapabileceği dikkate alındığında “<i>ikincil düzenlemeler</i>” kavramının da belirsizlik içerdiği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2. ve 38. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p>10. Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti; eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuki güvenliği sağlayan, hukuk kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir.</p>

<p>11. Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri <i>belirlilik</i>tir. Bu ilkeye göre yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına imkân tanımaması gerekir. Belirlilik ilkesi; hukuksal güvenlikle bağlantılı olup bireyin kanundan, belirli bir kesinlik içinde, hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını, bunların idareye hangi müdahale yetkisini verdiğini anlamasını zorunlu kılmaktadır.</p>

<p>12. Anayasa’nın 38. maddesinin birinci fıkrasında “<i>Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.</i>” denilerek <i>suçun kanuniliği</i>, üçüncü fıkrasında da <i>“Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.</i>” denilerek <i>cezanın kanuniliği</i> ilkesi güvence altına alınmıştır. Anayasa’nın anılan maddesinde yer alan <i>suçta ve cezada kanunilik</i> ilkesi uyarınca hangi fiillerin yasaklandığının ve bu yasak fiillere verilecek cezaların hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak açıklıkta, anlaşılır ve sınırları belirli olarak kanunda gösterilmesi gerekmektedir. Kişilerin yasak fiilleri önceden bilmeleri düşüncesine dayanan bu ilkeyle temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması amaçlanmaktadır (AYM, E.2020/16, K.2020/33, 25/6/2020, § 15).</p>

<p>13. Anayasa’nın anılan maddesinde idari suç ve cezalar ile adli suç ve cezalar arasında bir ayrım yapılmadığından her ikisi de bu maddede öngörülen ilkelere tabidir. Adli ve idari suçlarda davranış normlarına aykırılık ve haksızlık teşkil eden bir fiille, kanun koyucunun koruma altına aldığı hukuki bir değerin ihlali söz konusu olup adli ve idari cezaların her ikisi de cebir içermektedir (AYM, E.2015/85, K.2016/3, 13/1/2016, § 13).</p>

<p>14. Korunan hukuki değer ile ihlalin neden olduğu hukuki sonuçların aynı olmaması ise idari suç ve cezalar ile adli suç ve cezalar arasındaki temel farklılığı oluşturmaktadır. Adli para cezalarından daha yüksek miktarlarda idari para cezalarının verilebilmesine imkân tanıyan düzenlemeler de bulunmakla birlikte adli suçlar için öngörülen cezaların idari suçlar için öngörülen cezalardan genellikle daha ağır olması, hürriyeti bağlayıcı cezaların ilke olarak adli suçlar yönünden geçerli olması, idari suçlarda kanun koyucunun daha az önem atfettiği bir hukuki değerin ihlal edilmesi ve öngörülen yaptırımın da genellikle idari bir makam tarafından idari usuller izlenerek uygulanması nedeniyle Anayasa’nın 38. maddesindeki ilkelerin aynı boyut ve kapsamıyla idari suçlara da uygulanması, işin mahiyetine uygun düşmemektedir. Yasama organının ağır işleyen yapısı ile ekonomik ve teknik hayatın hızla değişen ve gelişen şartları gözetilerek suç ve cezalarda kanunilik ilkesinin idari suçlar yönünden daha esnek uygulanması gerekmektedir (AYM, E.2015/85, K.2016/3, 13/1/2016, §14; E.2019/110, K.2021/85, 11/11/2021, § 19).</p>

<p>15. Anayasa’nın 38. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere suçta ve cezada kanunilik ilkesi, kanun koyucunun açık suç hükmü koymasına yani fiili bildirmeden suç konusunu gösterip bunun yaptırımını belirtmesine engel değildir. Öğretide suçun cezasını ve konusunu açıkça tanımlamış olmasına rağmen suça vücut verecek somut fiilin ne olduğunu belirtmeyerek bunu idareye bırakan kanun hükümlerine <i>çerçeve kanun</i> veya <i>açık ceza hükmü</i> denmektedir. Bu tür hükümlere zamanın gereklerine göre sık sık değişik tedbirlerin alınmasına veya alınan tedbirlerin kaldırılmasına lüzum görülen hâllerde, yasama organının yapısı bakımından ağır işlemesi ve günlük olayları izleyerek zamanında gerekli tedbirleri almasının güçlüğü nedeniyle birçok çağdaş hukuk düzeninde yer verildiği görülmektedir. Anayasa Mahkemesinin birçok kararında da açık ceza hükmü düzenlemelerinin suç ve cezada kanunilik ilkesine aykırı olmayacağı belirtilmiştir (AYM, E.1962/198, K.1962/111, 10/12/1962; E.1963/4, K.1963/71, 28/3/1963; E.2001/143, K.2004/11, 10/2/2004; E.2011/64, K.2012/168, 1/11/2012).</p>

<p>16. Ancak <i>açık ceza hükmü</i>nün Anayasa’nın 38. maddesine aykırı olmaması için suç konusunun ve yaptırımının tereddüde yer vermeyecek şekilde kanunda açıkça belirtilmesi ve kişilerin belirlenen somut suç fiilini önceden bilmelerini sağlayacak kanuni güvencenin sağlanması gerekir. Ancak bu şekilde suçu belirleyen kuralın erişilebilir ve öngörülebilir olması sağlanabilir. Aksi takdirde kişilerin yasaklanmış olan fiilleri önceden bilmeleri ve kendi hareketlerini buna göre ayarlamaları mümkün olmayacak ve ceza sorumluluğu bireylerin bilinçli tercihlerine bağlanmayarak birey özgürlüğünün güvence altına alınması imkânı önemli ölçüde ortadan kaldırılmış olacaktır (AYM, E.2015/41, K.2017/98, 4/5/2017, § 182).</p>

<p>17. Açık ceza hükümlerinin Anayasa’ya uygunluk denetiminde bu tür düzenlemelerin suçta ve cezada kanunilik ilkesine kategorik olarak aykırılık teşkil etmediği, ancak anayasal güvenceler çerçevesinde bir denetime tabi tutulmaları gerektiği açıktır. Bu kapsamda incelemenin bireylerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak belirli ve öngörülebilir ölçütler çerçevesinde yapılması zorunludur.</p>

<p>18. Bu bağlamda ilk olarak açık ceza hükmüyle düzenlenen alanın niteliği incelenmelidir. Bu kapsamda düzenlemenin sık değişen, teknik ve uzmanlık gerektiren dinamik bir alana ilişkin olup olmadığı belirlenmelidir. Zira yasama organının yapısı gereği ağır işlemesi ve değişen koşullara süratle uyum sağlama güçlüğü karşısında bu tür alanlarda ayrıntılı düzenlemelerin idareye bırakılması zorunlu hâle gelebilmektedir. Ancak bu durum, açık ceza hükmüne başvurulmasını olağan değil istisnai bir yöntem hâline getirmektedir. Dolayısıyla söz konusu alanın gerçekten dinamik ve teknik bir nitelik taşıyıp taşımadığı ortaya konulmadan açık ceza hükmüne başvurulması, suçta ve cezada kanunilik ilkesinin zedelenmesi sonucunu doğurabilecektir.</p>

<p>19. İkinci olarak suçun konusu ile yaptırımın kanunda yeterli açıklıkta ve tereddüde yer vermeyecek şekilde belirlenip belirlenmediği değerlendirilmelidir. Bu çerçevede kanunun ikincil düzenlemelere bırakılan alanın kapsam ve sınırlarını belirleyen çerçeve hükümler içerip içermediği incelenmelidir. Özellikle idareye verilen yetkinin, yalnızca teknik ayrıntıları ve somut fiilleri belirlemeyle sınırlı olup olmadığı ya da bunun ötesine geçerek hangi fiillerin yaptırıma tabi tutulacağına ilişkin geniş ve sınırları belirsiz bir takdir alanı tanıyıp tanımadığı gözetilmelidir. İdareye suça konu fiilleri belirleme yetkisinin yanı sıra bu fiillerden hangilerinin yaptırıma tabi tutulacağını tayin etme yönünde bir takdir alanı tanınması hâlinde yaptırıma bağlanan fiillerin kanunla yeterli açıklık ve kesinlikte belirlenmiş olduğundan söz edilemez. Bu durumda hangi eylemlerin hukuki yaptırıma konu olacağının kanun düzeyinde öngörülebilir bir çerçevede ortaya konulmaması nedeniyle bireylerin davranışlarını buna göre yönlendirmeleri mümkün olmayacaktır. Bu ise suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ayrılmaz unsurları olan belirlilik ve öngörülebilirlik güvencelerini zedeler. Buna karşılık ikincil düzenlemelere bırakılan alanın kapsam ve sınırlarının kanunun diğer hükümleriyle belirlenmiş olması ve bu suretle idareye tanınan yetkinin çerçevesinin çizilmesi hâlinde açık ceza hükmünün anılan nedenle tek başına Anayasa’ya aykırı olduğu sonucuna ulaşılamaz.</p>

<p>20. Son olarak ise kanunun atıfta bulunduğu ikincil düzenlemelerde yer alan somut fiillerin ilgililer tarafından önceden bilinebilir olmasını sağlayacak güvencelerin bulunup bulunmadığı incelenmelidir. Bu bağlamda söz konusu düzenlemelerin Resmî Gazete’de yayımlanması, ilan edilmesi, duyurulması veya ilgililere başka yollarla bildirilmesi gibi mekanizmalarla erişilebilir kılınıp kılınmadığı gözetilmelidir. Zira bireylerin hangi fiillerin yasaklandığını önceden bilmesi ve davranışlarını buna göre yönlendirebilmesi, suçta ve cezada kanunilik ilkesinin temel unsurlarından biridir. İkincil düzenlemelerin ilgililerin bilgisine sunulmasını güvence altına alan herhangi bir mekanizmanın öngörülmemesi hâlinde düzenlemelerin öngörülebilir ve erişilebilir olduğu söylenemez. Bu durum da suçta ve cezada kanunilik ilkesiyle bağdaşmayacaktır.</p>

<p>21. Bu bağlamda ilk olarak itiraz konusu kural bakımından düzenlenen alanın niteliği değerlendirilmelidir. Kuralla, usulsüzlük cezasının uygulanmasının öngörüldüğü alan gümrük işlemlerine ilişkindir. Gümrük işlemlerinin uluslararası ticaret, ekonomik gelişmeler ve teknik düzenlemelerle doğrudan ilişkili olduğu gözetildiğinde değişen koşullara göre ayrıntılı düzenlemeler yapılmasını gerektiren teknik bir alan olmadığı söylenemez.</p>

<p>22. İkinci olarak kurala konu suçun konusu ile yaptırımın kuralda yeterli açıklıkta ve tereddüde yer vermeyecek şekilde belirlenip belirlenmediği hususunun incelenmesi gerekmektedir. Kuralda 4458 sayılı Kanun’da ayrıca bir ceza öngörülmemiş hâllerde ikincil düzenlemelerle getirilen hükümlere aykırı hareket edenlere usulsüzlük cezasının uygulanacağı belirtilmiştir. Ancak kural uyarınca usulsüzlük cezasının uygulanabilmesi için yalnızca fiillerin ikincil düzenlemelerde belirlenmesi yeterli olmayıp bu fiillerin usulsüzlük cezasına tabi olacağının da söz konusu düzenlemelerde açıkça öngörülmesi gerekmektedir. Bu durum, yalnızca fiillerin değil aynı zamanda hangi fiillerin yaptırıma tabi olacağının belirlenmesinin de ikincil düzenlemelere bırakılması sonucunu doğurmaktadır.</p>

<p>23. Başka bir ifadeyle kuralla idareye, ikincil düzenlemelerde yer alan yükümlülüklerden hangilerinin usulsüzlük cezası yaptırımına bağlanacağını belirleme yetkisi verilmektedir. Bu durum, suç konusunun kanunla belirlenmesi yerine idari düzenlemelerle belirlenmesine yol açmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>24. Öte yandan kuralda yer verilen “<i>ikincil düzenlemeler</i>” kavramı yalnızca yönetmelikleri değil tebliğ, genelge ve benzeri düzenleyici işlemleri de kapsayabilecek genişliktedir. Bu tür düzenleyici işlemlerin tamamının Resmî Gazete’de yayımlanması, ilan edilmesi, duyurulması ya da ilgililere bildirilmesi zorunluluğu bulunmamaktadır. Dolayısıyla ikincil düzenlemelerle getirilen yükümlülüklerin ve bunlara bağlanan yaptırımların kişilerin bilgisine sunulmasını güvence altına alan bir kanuni düzenlemenin de bulunmadığı tespit edilmiştir.</p>

<p>25. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. ve 38. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.</p>

<p><strong>IV. İPTALİN DİĞER KURALLARA ETKİSİ</strong></p>

<p>26. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrasında kanunun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün belirli kurallarının iptali, diğer kurallarının veya tümünün uygulanmaması sonucunu doğuruyorsa bunların da Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilebileceği öngörülmektedir.</p>

<p>27. 4458 sayılı Kanun’un 241. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “<i>…ikincil düzenlemelerle getirilen hükümlere…</i>” ibaresinin iptali nedeniyle uygulanma imkânı kalmayan anılan fıkrada yer alan<strong> </strong>“<i>…ve bu Kanunda tanınan yetkilere dayanılarak çıkarılan…</i>” ibaresinin 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince iptali gerekir.</p>

<p><strong>V. HÜKÜM</strong></p>

<p>27/10/1999 tarihli ve 4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 241. maddesinin 18/6/2009 tarihli ve 5911 sayılı Kanun’un 63. maddesiyle değiştirilen (1) numaralı fıkrasında yer alan;</p>

<p><strong>A.</strong> “<i>…ikincil düzenlemelerle getirilen hükümlere…</i>” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,</p>

<p><strong>B.</strong> “<i>…ve bu Kanunda tanınan yetkilere dayanılarak çıkarılan…</i>” ibaresinin 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince İPTALİNE,</p>

<p>26/3/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Başkan</p>

   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
   <td colspan="2">
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
   <td colspan="2">
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
   <td colspan="2">
   <p>Üye</p>

   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
   <td colspan="2">
   <p>Üye</p>

   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
   <td colspan="2">
   <p>Üye</p>

   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
   <td colspan="2">
   <p>Üye</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
   <td colspan="2">
   <p>Üye</p>

   <p>Muhterem İNCE</p>
   </td>
   <td colspan="2">
   <p>Üye</p>

   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td colspan="2">
   <p>Üye</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
   <td colspan="2">
   <p>Üye</p>

   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025269-e-202672-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 09:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/04/yargi/ayms4f.jpg" type="image/jpeg" length="26062"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2025/208 E., 2026/69 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025208-e-202669-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025208-e-202669-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 26/3/2026 tarihli, 2025/208 esas - 2026/69 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p></p>

<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>Esas Sayısı : 2025/208</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı : 2026/69</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi : 26/3/2026</strong></p>

<p><strong>R.G. Tarih - Sayı : 2/6/2026-33268</strong></p>

<p></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: </strong>Ankara 1. Asliye Hukuk Mahkemesi</p>

<p><strong>İTİRAZIN KONUSU: </strong>9/3/2023 tarihli ve 7440 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 10. maddesinin (28) numaralı fıkrasının Anayasa’nın 2. maddesine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>OLAY: </strong>Millî Eğitim Bakanlığı (Bakanlık) tarafından verilen bursun geri ödenmesi talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ</strong></p>

<p>Kanun’un 10. maddesinin itiraz konusu (28) numaralı fıkrası şöyledir:</p>

<p><u>“<strong><i>(28) 8/4/1929 tarihli ve 1416 sayılı Ecnebi Memleketlere Gönderilecek Talebe Hakkında Kanunun geçici 1 inci maddesinin birinci fıkrası kapsamına girenler ile söz konusu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten bu fıkranın yürürlüğe girdiği tarihe kadar geçen süre içinde anılan maddede belirtilen nedenlerle haklarında borç takibi yapılanlar veya yapılması gerekenlerin, kendilerine döviz olarak yapılmış olan her türlü masrafa ilişkin borç tutarları, (daha önce bu borçları ile ilgili olarak yapılandırma düzenlemelerinden yararlanmış ve ödemeleri devam edenler dâhil) bu Kanunun yayımını izleyen üçüncü ayın sonuna kadar Millî Eğitim Bakanlığına başvurmaları hâlinde, imzaladıkları yüklenme senedi ile muteber imzalı müteselsil kefalet senedi hükümleri dikkate alınmaksızın ve ilgililere önceden ödedikleri faizleri iade etme sonucu doğurmaksızın bu fıkra hükümlerine göre yeniden hesaplanır ve başvuru süresi içinde tahsilat işlemi durdurulur. 5/8/1996 tarihinden sonra yüklenme senedi ile muteber imzalı müteselsil kefalet senedi alınanlar hakkında 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun ek 34 üncü maddesinin ikinci fıkrası hükümlerine göre bu fıkranın yürürlüğe girdiği tarihten önceki süreler için herhangi bir fer’i alacak hesaplanmaz. Bunların daha önce ödemiş oldukları tutar ile mecburi hizmetlerinde değerlendirilen sürelere isabet eden tutar, anapara borç tutarından mahsup edilir. Bu fıkra uyarınca vazgeçilen borç tutarına isabet eden vekâlet ücreti de dâhil yargılama giderleri tahsil edilmez. Hesaplanan borç tutarı, ilgilinin durumu ve ödenmesi gereken meblağ dikkate alınarak yüklenme senedi ile muteber imzalı müteselsil kefalet senedi alınması kaydıyla azami beş yıla kadar taksitlendirilebilir. Bu fıkra kapsamında düzenlenen yüklenme senedi ile muteber imzalı müteselsil kefalet senedi damga vergisi ve noter harcından müstesnadır. Ancak terör örgütlerine veya Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu gerekçesi ile öğrencilikle veya mecburi hizmetle yükümlü bulundukları süre içerisinde kadrolarıyla ilişiği kesilenler hakkında bu fıkra hükümleri uygulanmaz.</i></strong></u>”</p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p>1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 8/10/2025 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.</p>

<p>2. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi ya da taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikteki kurallardır.</p>

<p>3. İtiraz yoluna başvuran Mahkeme 7440 sayılı Kanun’un 10. maddesinin (28) numaralı fıkrasının iptalini talep etmiştir. İtiraz konusu fıkrada 8/4/1929 tarihli ve 1416 sayılı Ecnebi Memleketlere Gönderilecek Talebe Hakkında Kanun kapsamında haklarında borç takibi yapılanların borç tutarlarının yeniden yapılandırılmasına dair düzenlemelere yer verilmiştir.</p>

<p>4. Fıkranın birinci cümlesinde söz konusu Kanun kapsamında borç takibi yapılanlara borçlarını yapılandırma imkânı tanınmış, ikinci cümlesinde yapılandırma talebinde bulunan kişiler hakkında herhangi bir ferî alacak hesaplanmayacağı öngörülmüş, üçüncü cümlesinde ise bu kişilerin daha önce ödediği tutarlar ile mecburi hizmetlerinde değerlendirilen sürelere isabet eden tutarların anapara borç tutarından mahsup edileceği hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>5. Dördüncü cümlede, fıkra uyarınca vazgeçilen borç tutarına isabet eden vekâlet ücreti de dâhil yargılama giderlerinin tahsil edilmeyeceği belirtilmiş, beşinci cümlede, yapılandırılan borç için taksitlendirme imkânı tanınmış, altıncı cümlede, fıkra kapsamında düzenlenen yüklenme senedi ile muteber imzalı müteselsil kefalet senedinin damga vergisi ve noter harcından müstesna olduğu hüküm altına alınmıştır. Yedinci cümlede ise yapılandırma imkânından kimlerin yararlanamayacağı düzenlenmiştir.</p>

<p>6. Bakılmakta olan davanın konusu 1416 sayılı Kanun kapsamında Bakanlık tarafından verilmiş olan bursun geri ödenmesi talebine ilişkindir. Söz konusu davaya bakılmakta iken 7440 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesi üzerine davanın konusuz kaldığı gerekçesiyle verilen karar verilmesine yer olmadığına dair kararın yalnızca yargılama giderleri yönünden istinaf başvurusuna konu edilmesi üzerine bölge adliye mahkemesince sadece bu husus yönünden kararın kaldırılmasına karar verilmiştir. Dolayısıyla istinaf incelemesi sonrasında bakılmakta olan davanın konusunu vekâlet ücreti de dâhil olmak üzere yargılama giderleri oluşturmaktadır.</p>

<p>7. Bu itibarla anılan Kanun’un 10. maddesinin itiraz konusu (28) numaralı fıkrasının birinci, ikinci, üçüncü, beşinci, altıncı ve yedinci cümlelerinin itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma imkânı bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu cümlelere yönelik başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddi gerekir.</p>

<p>8. Açıklanan nedenlerle 9/3/2023 tarihli ve 7440 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 10. maddesinin (28) numaralı fıkrasının;</p>

<p><strong>A.</strong> Birinci, ikinci, üçüncü, beşinci, altıncı ve yedinci cümlelerinin itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma imkânı bulunmadığından bu cümlelere yönelik başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,</p>

<p><strong>B.</strong> Dördüncü cümlesinin esasının incelenmesine,</p>

<p>OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p>9. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Ömer MENCİK tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A. </strong><strong>Genel Açıklama</strong></p>

<p>10. Ülkemizde yurt dışına öğrenci gönderilmesine ilişkin usul ve esaslar 1416 sayılı Kanun’da düzenlenmiştir.</p>

<p>11. Anılan Kanun’un 1. maddesinde genel ve katma bütçeden ödenek alan devlet daireleri, tekel idareleri, iller, belediyeler, ticaret odaları ve sözleşmeleri gereğince öğrenci göndermeleri zorunlu şirketlerin eğitim için yabancı ülkelere gönderecekleri öğrencilerin bu Kanun hükümlerine tabi olduğu, 2. maddesinde de söz konusu kurum ve kuruluşlar tarafından yurt dışına gönderilecek öğrencilerin Bakanlıkça yapılacak sınavla belirleneceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p>12. Kanun kapsamında yurt dışına gönderilecek öğrenciler yazılı ve sözlü sınav sonucuna göre belirlenmektedir. Yazılı sınav; Bakanlık veya düzenlenecek protokolle Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından, sözlü sınav ise Bakanlıkça oluşturulan sözlü sınav komisyonu tarafından yapılmaktadır.</p>

<p>13. Kanun uyarınca yurt dışına gönderilenleri; kamuda herhangi bir görevi bulunmayan lisans mezunu öğrenciler, kamu görevini yürütmekte olanlar ve üniversitelerde öğretim elemanı olarak görev yapanlar olmak üzere üç grupta toplamak mümkündür.</p>

<p>14. Kanun’un 10. maddesinde, yurt dışına gönderilecek öğrencilerden bu Kanun ile kendilerine yüklenen zorunlulukları yerine getireceklerine ilişkin taahhütname alınması öngörülmüştür. Söz konusu taahhütname sınavı kazanan ve gönderilmeleri kararlaştırılan kişilerden Bakanlıkça alınmaktadır.</p>

<p>15. 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun ek 34. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde ilgili kanunlara veya Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine göre öğrenim görmek, yetiştirilmek, eğitilmek, bilgilerini artırmak, staj yapmak veya benzeri bir nedenle geçici süreli görevlendirilmek suretiyle üç ay veya daha fazla süre ile yurt dışına gönderilen kamu personelinin yurt dışında bulundukları sürenin iki katı kadar mecburi hizmetle yükümlü oldukları belirtilmiştir. Anılan maddenin dördüncü fıkrasında ise 1416 sayılı Kanun ve diğer kanun hükümleri uyarınca yurt dışına gönderilen öğrenciler hakkında da bu madde hükümlerinin uygulanacağı hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>16. Öte yandan söz konusu Kanun’un 18. maddesinin birinci fıkrasına göre eğitimini tamamlayarak yurda dönen öğrenci kendisine teklif olunacak hizmeti kabule mecburdur. Dolayısıyla yurt dışına gönderilen ve kamuda herhangi bir görevi bulunmayan lisans mezunu öğrenciler de mecburi hizmetle yükümlüdür.</p>

<p>17. Kanun’un 19. maddesinde ise yurt dışına gönderilenlerin tazminat yükümlülüğü düzenlenmektedir. Buna göre Kanun uyarınca mecburi hizmet karşılığı yurt dışına gönderilenlerden eğitimin herhangi bir aşamasında öğrencilikle ilişikleri kesilenler, öğrenim sürelerinin bitiminde mecburi hizmetlerini tamamlamak üzere görevlerine başlamayanlar, görevlerine başlayıp da yükümlü bulundukları mecburi hizmetini bitirmeden görevlerinden ayrılanlar ile göreve başladıktan sonra mecburi hizmetle yükümlü bulundukları süre içinde kadrolarıyla ilişiği kesilenler 657 sayılı Kanun’un ek 34. maddesi uyarınca öğrenim masraflarını faizleriyle birlikte ödemekle yükümlüdürler.</p>

<p>18. Anılan maddenin ikinci fıkrasında yurt dışına gönderilen kamu personelinin mecburi hizmet yükümlülüğünü yerine getirmeden veya tamamlamadan görevinden ayrılması, müstafi sayılması ya da bir cezayla görevine son verilmesi hâlinde kendileri için kurumlarınca fiilen döviz olarak yapılmış olan her türlü masrafların aynı döviz cins ve miktarı üzerinden borçlandırılacağı, döviz borcu toplamından mecburi hizmetin tamamlanan kısmı için hesaplanan miktarın indirileceği, hesaplanan borç miktarının ilgilinin durumu ve ödettirilecek meblağ dikkate alınarak azami beş yıla kadar taksitlendirilebileceği, borç miktarının ilgili tarafından Türk lirası ile ödeneceği ve yapılan ödemenin miktarının tahsil tarihindeki T.C. Merkez Bankasınca tespit ve ilan edilen efektif satış kuru üzerinden dövize çevrilerek hesaplanan döviz borcundan mahsup edileceği öngörülmüştür. Maddenin dördüncü fıkrası gereğince tazminat yükümlülüğüne ilişkin söz konusu düzenleme yurt dışına gönderilen ve kamuda herhangi bir görevi bulunmayan lisans mezunu öğrenciler hakkında da uygulanacaktır.</p>

<p><strong>B. Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>19. 7440 sayılı Kanun’un 10. maddesinin (28) numaralı fıkrasında, 1416 sayılı Kanun kapsamında yurt dışına gönderilen öğrencilerin, tazminat borçlarını yeniden yapılandırmasına imkân tanınmış ve buna ilişkin usul ve esaslar düzenlenmiştir.</p>

<p>20. Anılan fıkranın birinci cümlesinde söz konusu Kanun’un geçici 1. maddesinin birinci fıkrası kapsamına girenler ile söz konusu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten bu fıkranın yürürlüğe girdiği tarihe kadar geçen süre içinde maddede belirtilen nedenlerle haklarında borç takibi yapılan veya yapılması gereken kişilerin kendilerine döviz olarak yapılmış olan her türlü masrafa ilişkin borç tutarlarının 7440 sayılı Kanun’un yayımını izleyen üçüncü ayın sonuna kadar Bakanlığa başvurmaları hâlinde, anılan Kanun’un 10. maddesinin (28) numaralı fıkrası hükümlerine göre yeniden hesaplanacağı ve başvuru süresi içinde tahsilat işlemlerinin durdurulacağı belirtilmiştir.</p>

<p>21. Fıkranın ikinci cümlesinde 5/8/1996 tarihinden sonra yüklenme senedi ile muteber imzalı müteselsil kefalet senedi alınanlar hakkında, 657 sayılı Kanun’un ek 34. maddesinin ikinci fıkrası hükümlerine göre 7440 sayılı Kanun’un 10. maddesinin (28) numaralı fıkrasının yürürlüğe girdiği tarihten önceki süreler için herhangi bir ferî alacağın hesaplanmayacağı hüküm altına alınmıştır. Üçüncü cümlede bu kişilerin daha önce ödemiş oldukları tutarlar ile mecburi hizmetlerinde değerlendirilen sürelere isabet eden tutarların anapara borç tutarından mahsup edilmesine imkân tanınmıştır.</p>

<p>22. İtiraz konusu dördüncü cümlede ise fıkra uyarınca vazgeçilen borç tutarına isabet eden vekâlet ücreti de dâhil yargılama giderlerinin tahsil edilmeyeceği hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>23. 1416 sayılı Kanun kapsamında yurt dışına gönderilen öğrencilerin tazminat borçlarının 7440 sayılı Kanun’un 10. maddesinin (28) numaralı fıkrası gereğince yapılandırılması durumunda söz konusu tazminat borcuyla ilgili olarak devam eden davalar hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmesine gerek kalmayacağından Bakanlık ile borçlular arasındaki bu davaların konusuz kalacağı ve davanın esası hakkında karar verilmeyeceği açıktır. Ancak mahkeme, 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 331. maddesinin (1) numaralı fıkrası gereğince davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre vekâlet ücreti de dâhil olmak üzere yargılama giderlerini takdir edecektir.</p>

<p>24. İtiraz konusu kuralda ise 1416 sayılı Kanun’dan kaynaklı tazminat borçlarını ilgilendiren davalarda vazgeçilen borç tutarına isabet eden yargılama giderlerinin haksız olsa dahi karşı taraftan tahsil edilmemesi öngörülmektedir. Buna göre Mahkeme söz konusu yargılama giderinin, gideri yapan taraf üzerinde bırakılmasına hükmedecektir.</p>

<p><strong>C. İtirazın Gerekçesi</strong></p>

<p>25. Başvuru kararında özetle; 7440 sayılı Kanun’un 10. maddesinin fıkraları arasında çelişkilerin bulunduğu, bu durumun yurt dışına gönderilen öğrencilerin tazminat borçlarıyla ilgili olarak devam eden davalarda yargılama giderlerinin hangi taraf üzerinde kalacağına ilişkin olarak belirsizliğe neden olduğu ve hukuki güvenlik ve sosyal hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>Ç. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p>26. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 36. maddesi yönünden de incelenmiştir.</p>

<p>27. İtiraz konusu kuralla 1416 sayılı Kanun’dan kaynaklı tazminat borçlarını ilgilendiren tüm uyuşmazlıklarda vazgeçilen borç tutarına isabet eden yargılama giderlerinin karşı taraftan tahsil edilmemesi öngörülmektedir. Bu hâliyle kuralın hem idare hem de borçlular açısından iki yönü bulunduğundan anayasallık denetiminin idare ve kişiler bakımından ayrı ayrı ele alınması gerekmektedir.</p>

<p>28. Kural, borçluların haklı olmaları durumunda lehlerine daha az yargılama giderine hükmedilmesi sonucunu doğuracak niteliktedir. Bu yönüyle kuralın borçlular yönünden incelenmesi gerekir.</p>

<p>29. Anayasa’nın “<i>Hak arama hürriyeti</i>” başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrasında “<i>Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.</i>” denilmektedir. Anılan maddeyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının yanında diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir (AYM, E.2021/9, K.2022/4, 26/1/2022, § 28).</p>

<p>30. Hak arama özgürlüğünün temel unsurlarından biri mahkemeye erişim hakkıdır. Mahkemeye erişim hakkı, hukuki bir uyuşmazlığın bu konuda karar verme yetkisine sahip bir mahkeme önüne götürülmesi hakkını da kapsar. Kişinin uğradığı bir haksızlığa veya zarara karşı kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama veya işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin ya da zararını giderebilmesinin en etkili ve güvenceli yolu yargı mercileri önünde dava hakkını kullanabilmesidir (AYM, E.2021/37, K.2021/63, 22/9/2021, § 17; E.2021/20, K.2022/84, 30/6/2022, § 10; E.2022/104, K.2023/28, 16/2/2023, § 10).</p>

<p>31. Dava hakkının etkili bir şekilde kullanılabilmesi, hukuk ve ceza yargılamaları ile idari yargılamalarda kişilere avukat yardımından faydalanmaları hususunda gerekli imkânların ve tarafların yargılama sürecinde yüklendikleri giderlerin haksız olması durumunda karşı taraftan tahsilinin sağlanmasıyla mümkündür. Dolayısıyla yargılama giderlerinin ve bu kapsamda olan vekâlet ücretinin miktarının hangi taraftan tahsil edileceğinin ve buna ilişkin şartların dava hakkı kapsamda değerlendirilmesi gerekir (benzer bir değerlendirme için bkz. AYM, E.2021/58, K.2024/14, 23/1/2024, § 20).</p>

<p>32. Dava aşamasında kimin lehine ya da aleyhine hükmedileceği belli olmayan bu ücret yükümlülüğü, bir usul hükmü olup mahkemeye erişim hakkı ile ilişkilidir (<i>Serkan Acar </i>[1. B.], B. No: 2013/1613, 2/10/2013, § 38; <i>Mehmet Okutan ve Mustafa Okutan </i>[2. B.], B. No: 2018/293, 18/5/2021, § 43). Bu bağlamda taraflar aleyhine vekâlet ücretine ve yargılama giderlerine hükmedilmesini ve tarafların yargılama sürecinde yüklendikleri giderlerin karşı tarafa yükletilmesi talebinin reddini öngören düzenlemeler mahkemeye erişim hakkını ilgilendirir (benzer bir değerlendirme için bkz. <i>Hilmi Kocabey ve diğerleri </i>[1. B.], B. No: 2018/27686, 17/11/2021, § 98). Dolayısıyla kuralın, yargılama giderlerinin bir kısmının karşı tarafa yükletilmesini imkânsız hâle getirmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkı ile ilgili olduğu açıktır.</p>

<p>33. Kuralın yer aldığı fıkrada, anılan Kanun kapsamında yurt dışına gönderilen öğrencilerin tazminat borçlarının yeniden yapılandırılabilmesine imkân tanınmış, ancak söz konusu yapılandırma imkânından yararlanabilmesi için borçlunun başvuru yapması zorunlu kılınmıştır. Kuralda ise anılan Kanun’dan kaynaklı tazminat borçlarına ilişkin davalarda, borçlunun haklı olması durumunda dava konusu miktarın tamamı yerine vazgeçilen borç tutarı hariç tutulmak suretiyle kalan miktara göre yargılama giderlerinin takdir edilmesine imkân tanınmıştır.</p>

<p>34. Kuralın yol açtığı bu sonucun borçlunun serbest iradesiyle yaptığı bir tercihin sonucu olduğu açıktır. Borçlu, yargılamaya devam etmek yerine yapılandırma imkânından yararlanmayı tercih ettiğinde kanunda bu tercihe bağlanan sonuçlara maruz kalmaktadır. Dolayısıyla borçlunun, mahkemeye erişim hakkının güvencelerinden yararlanamaması kendi rıza ve iradesinden, başka bir anlatımla feragatinden kaynaklı olarak ortaya çıkan bir neticedir.</p>

<p>35. Anayasa’nın 36. maddesinde kişilerin adil yargılanma hakkının güvencelerinden feragat etmesini geçersiz kılan açık bir hüküm yer almamaktadır. Dolayısıyla davacı veya davalıların mahkemeye erişim hakkından belirli şartlar altında feragat edilebilmesi mümkündür. Söz konusu feragat açık biçimde olabileceği gibi zımnen de olabilir (bazı farklarla birlikte bkz. AYM, E.2022/145, K.2023/59, 22/3/2023, §§ 22, 23; <i>Nurettin Balta</i> [1. B.], B. No: 2016/10023, 28/12/2021, § 45).</p>

<p>36. Söz konusu feragatin Anayasa’ya uygun kabul edilebilmesi için feragat iradesinin kesin olarak (tereddütsüz) ortaya konulması ve feragatin sonuçlarının kişi yönünden makul ve öngörülebilir olması gerekir. Buna ek olarak asgari usul güvencelerinin sağlanmış olması, ayrıca adil yargılanma hakkından feragat edilmesini meşru olmaktan çıkaran üstün bir kamu yararının da bulunmaması zorunludur (bazı farklılıklar ve eklemelerle birlikte bkz. <i>Nurettin Balta</i> [1. B.], B. No: 2016/10023, 28/12/2021<i>, </i>§ 45; <i>Selçuk Arslan</i>, § 62).</p>

<p>37. Kuralın yer aldığı fıkrada tazminat borcunun yapılandırılabilmesi için borçlunun başvurusunun zorunlu tutulması, kuralda ise yapılandırma sonrasında idarenin vazgeçtiği borç için yargılama gideri takdir edilemeyeceğinin hüküm altına alınması karşısında borçlu tarafından feragat iradesinin kesin ve tereddütsüz bir şekilde ortaya konulmasına imkân tanındığı, dolayısıyla borçlu yönünden feragatin sonuçlarının makul ve öngörülebilir olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>38. Mahkemeye erişim hakkından feragat edildiği süreçte sanığa asgari usul güvencelerinin sağlanması da gerekmektedir. Kanun kapsamında yurt dışına gönderilen öğrencilerin tazminat borçlarının yapılandırılması için borçluların bizzat başvurusu gerekmektedir. Bu nedenle borçluların başvuru yapmamak suretiyle tazminat borçlarını yapılandırmamaları, bu bağlamda tarafı oldukları davaları devam ettirmek suretiyle o dava nedeniyle yaptığı masrafların davanın konusunun tamamına göre talep etmeleri her zaman mümkündür.</p>

<p>39. Öte yandan borçlulara yapılandırmaya başvurmak için üç aylık bir süre tanınmıştır. Bu bağlamda borçlunun iradesini sağlıklı bir şekilde ortaya koyabilmesine imkân sağlayacak sürenin kendisine tanındığı da anlaşılmaktadır. Ayrıca kuralda açıkça düzenlenmiş olması karşısında borcun yapılandırılması durumunda borçlunun, idarenin vazgeçtiği borç tutarına isabet eden tutar oranında yargılama gideri talep etme hakkının olmadığını bilebilecek durumda olduğu da açıktır.</p>

<p>40. Son olarak yargı mercilerinin borçlu aleyhine yargılama giderine hükmederken bu husustaki gerekçelerini kararda göstermesi gerektiği ve buna ilişkin itirazların -kanun yolu açık olan davalarda- üst mahkemeler nezdinde ileri sürülmesinin mümkün olduğu da tartışmasızdır. Dolayısıyla borçlu açısından feragatin sonuçlarının makul bir şekilde öngörülebilir olduğu ve borçluya asgari usul güvencelerinin sağlandığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>41. Öte yandan borçlunun kural kapsamında idarenin vazgeçtiği borç tutarı oranında yargılama gideri alamamasını meşru olmaktan çıkaran üstün bir kamu yararının da bulunmadığı görülmektedir.</p>

<p>42. Bu itibarla kuralın adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkıyla çelişen bir yönü bulunmamaktadır.</p>

<p>43. Diğer yandan kural, idarenin haklı olduğu davalar yönünden incelendiğinde; vazgeçilen borç tutarı dikkate alınmadan yargılama giderlerine hükmedilmesi, idare lehine daha az vekâlet ücretinin takdir edilmesi sonucunu doğuracaktır.</p>

<p>44. Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuki güvenliği sağlayan, Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.</p>

<p>45. Anayasa’nın 141. maddesinin dördüncü fıkrasında “<i>Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması yargının görevidir.</i>” hükmüne yer verilmiştir. Buna göre davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması devletin pozitif yükümlülüklerindendir. Bu bağlamda kanun koyucunun uyuşmazlıkların bir an önce sonuçlandırılması ve yeni uyuşmazlıkların ortaya çıkmasının önüne geçilerek dava sayısının azaltılması suretiyle adalet hizmetlerinin iyi bir şekilde işlemesini sağlamak ve böylece toplumsal barışın tesis edilmesine de katkıda bulunarak nihai olarak kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla belirli konulardaki uyuşmazlıklara ilişkin davaların ortadan kaldırılmasına yönelik düzenlemeler yapma konusunda takdir yetkisine sahip olduğu açıktır (AYM, E.2024/86, K.2024/230, 25/12/2024, § 22).</p>

<p>46. Öte yandan Anayasa’nın 142. maddesine göre yargılama usulüne ilişkin kuralların belirlenmesi ve bu konuda ihtiyaç duyulan düzenlemelerin yapılması, tarafların yaptığı hangi tür giderlerin yargılama gideri olarak kabul edileceği ile yargılama giderlerinin hangi ölçütlere göre tespit edileceğinin belirlenmesi anayasal ilke ve sınırlar içinde kanun koyucunun takdirindedir (benzer değerlendirme için bkz. AYM, E.2023/54, K.2023/90, 4/5/2023, § 36; E.2021/58, K.2024/14, 23/1/2024, § 50).</p>

<p>47. Kuralın da yer aldığı fıkrada, yurt dışına gönderilen öğrencilerden haklarında borç takibi yapılanlar veya yapılması gerekenlerin borçlarının yeniden hesaplanacağı, ayrıca bu hesaplama sırasında herhangi bir ferî alacak hesaplamasının yapılmayacağı öngörülmüştür. Dolayısıyla yapılandırmayla birlikte idarenin tahsil etmesi gereken alacağının bir kısmından vazgeçeceği anlaşılmaktadır. Nitekim kuralda vazgeçilen borç tutarından bahsedilmiş olması da bu hususu doğrulamaktadır.</p>

<p>48. Kanun koyucu uyuşmazlıkların bir an önce sonuçlandırılması için devletin bir kısım alacağından vazgeçmesine yönelik düzenlemeler yapma konusunda takdir yetkisine sahiptir. Bunun yanı sıra devletin yapmış olduğu yargılama giderlerinin bir kısmından vazgeçmesinin öngörülmesi de kanun koyucunun takdirindedir. Bu itibarla kanun koyucunun takdir yetkisi çerçevesinde kabul ettiği kuralın hukuk devleti ilkesiyle çelişen bir yönü bulunmamaktadır (benzer kanuni düzenlemelerin incelendiği kararlar için bkz. AYM, E.2023/54, K.2023/90, 4/5/2023, §§ 11-43; E.2021/58, K.2024/14, 23/1/2024, §§ 18-81; E.2024/130, K.2024/235, 25/12/2024, §§ 42-83).</p>

<p>49. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir.</p>

<p><strong>IV. </strong><strong>HÜKÜM</strong></p>

<p>9/3/2023 tarihli ve 7440 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 10. maddesinin (28) numaralı fıkrasının dördüncü cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE 26/3/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Başkan</p>

   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
   <td colspan="2">
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
   <td>
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
   <td colspan="2">
   <p>Üye</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
   <td colspan="2">
   <p>Üye</p>

   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
   <td colspan="2">
   <p>Üye</p>

   <p>Muhterem İNCE</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td colspan="2">
   <p>Üye</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
   <td colspan="2">
   <p>Üye</p>

   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025208-e-202669-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 09:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/yargi/anayadadl4.jpg" type="image/jpeg" length="11613"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Elektronik Ticaret Aracı Hizmet Sağlayıcının, Hizmet Sağlayıcı Tarafından Sunulan İçeriğin ve İçeriğe Konu Mal veya Hizmetlerin Hukuka Aykırı Olmasından Sorumlu Olmadığını Öngören Kurala İlişkin İtiraz Başvurusu Hakkında Karar]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2024187-e-202642-k-sayili-karari-elektronik-ticaret</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2024187-e-202642-k-sayili-karari-elektronik-ticaret" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Anayasa Mahkemesi 12/2/2026 tarihinde E.2024/187 numaralı dosyada, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 48. maddesine 7392 sayılı Kanun’un 7. maddesiyle eklenen (6) numaralı fıkranın (d) bendinde yer alan <i>“…ile 11 inci…”</i> ibaresinin ve 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un 7416 sayılı Kanun’un 3. maddesiyle başlığı ile birlikte değiştirilen 9. maddesinin (1) numaralı fıkrasının <i>“tüketici sözleşmeleri”</i> yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, iptal hükümlerinin kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar verdi.</strong></p>

<p></p>

<p><strong>İtiraz Konusu Kurallar</strong></p>

<p>İtiraz konusu kurallarda elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının, hizmet sağlayıcı tarafından sunulan içeriğin ve içeriğe konu mal veya hizmetlerin hukuka aykırı olmasından sorumlu olmadığı öngörülmektedir.</p>

<p><strong>Başvuru Gerekçesi</strong></p>

<p>Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kurallarla aracı hizmet sağlayıcıların sundukları içeriklerin hukuka aykırılığından sorumlu tutulmamasının devletin tüketicinin korunmasına yönelik yükümlülükleriyle bağdaşmadığı, tüketici ile aracı hizmet sağlayıcı arasındaki dengenin tüketici aleyhine bozulduğu, tüketicilerin elektronik ticaret pazar yerinden aracı hizmet sağlayıcının oluşturduğu güven nedeniyle alışveriş yaptığı, güven sorumluluğu ilkesi gereğince aracı hizmet sağlayıcıların aracılık ettikleri sözleşme bakımından sorumlu tutulmalarının anayasal bir zorunluluk olduğu, aracı hizmet sağlayıcılara sorumsuzluk öngörülmesi suretiyle tüketicilerin zararlarını talep etme bakımından mahkemeye erişim hakkına sınırlama getirildiği, aynı zamanda aracı hizmet sağlayıcılar ile küçük ölçekli satıcı veya sağlayıcılar arasında eşitsizlik yaratıldığı belirtilerek kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>Mahkemenin Değerlendirmesi</strong></p>

<p>Elektronik ticaret kapsamında alınan mal veya hizmetin içeriğinin hukuka aykırı olması durumunda yaptığı ödeme karşılığında mal veya hizmet almış olan tüketicinin mal varlığında bir değer kaybı yaşanacaktır. Söz konusu değer kaybının maddi varlığa ilişkin olduğu ve mülk teşkil ettiği, bu bağlamda da mülkiyet hakkı kapsamında olduğu açıktır.</p>

<p>İtiraz konusu kurallar; aracı hizmet sağlayıcının, hizmet sağlayıcı tarafından sunulan içeriğin ve içeriğe konu mal ve/veya hizmetlerin hukuka aykırı olmasından sorumlu olmadığını düzenlemek suretiyle aracı hizmet sağlayıcının mülkiyet hakkının korunmasını amaçlamaktadır. Elektronik ticarette hizmet sağlayıcı tarafından sunulan içeriğin ve içeriğe konu mal veya hizmetin hukuka aykırı olması durumunda hizmet sağlayıcı ve aracı hizmet sağlayıcı ile tüketicilerin mülkiyet hakkından kaynaklanan menfaatleri çatışmaktadır. Devletin pozitif yükümlülükleri kapsamında, çatışan menfaatler durumunda her iki tarafın menfaatlerinin mümkün olduğunca dengelenmesi ve sürecin taraflardan biri aleyhine ölçüsüz bir netice doğuracak şekilde sonuçlandırılmaması gerekir.</p>

<p>Aracı hizmet sağlayıcılar, elektronik ortamda ve başkaları arasında iktisadi ve ticari faaliyetlerin yapılması için uygun bir ortam sağlayan gerçek ve tüzel kişilerdir. Günümüzde aracı hizmet sağlayıcıların aracılık ettikleri iktisadi ve ticari faaliyetin yapılması sırasındaki konumu değişebilmektedir. Aracı hizmet sağlayıcılar iktisadi ve ticari faaliyetin yapılması sırasında bazen sadece alıcı ve satıcı veya sağlayıcının uzaktan iletişim kurmalarını sağlamakta iken diğer bazı durumlarda ise aracılık ettikleri iktisadi veya ticari faaliyete konu olan mal ya da hizmet hususunda bilgi sahibi olmakta, hatta bu mal veya hizmetler üzerinde kontrol sahibi olabilmektedir. Bu nitelikteki aracı hizmet sağlayıcılar aktif aracı hizmet sağlayıcı olarak kabul edilmektedir.</p>

<p>Aktif aracı hizmet sağlayıcılar, pasif konumda olan aracı hizmet sağlayıcılara göre aracılık ettikleri iktisadi veya ticari faaliyet hususunda daha etkin konumdadırlar. Bu bağlamda aktif aracı hizmet sağlayıcılar, mal veya hizmeti sunanların niteliklerini belirleme ve sunulan hizmetin veya satılan malın kalitesini değerlendirme konusunda etkin rol oynayabilmektedir.</p>

<p>Karşılaştırmalı hukukta ilke olarak aracı hizmet sağlayıcıların güvenli liman adı altında hizmet sağlayıcılar tarafından sunulan içerikten sorumlu tutulmadıkları görülmektedir. Ancak söz konusu sorumsuzluğun genel olarak sadece verilerin teknik ve otomatik olarak işlenmesi yoluyla tarafsız bir şekilde hizmet sunan aracı hizmet sağlayıcılar yönünden kabul edildiği, aracılık faaliyetinde aktif rol alan aracılar yönünden anılan sorumsuzluğun kabul edilmediği görülmektedir.</p>

<p>Dijitalleşme sonucunda elektronik ticaret yoluyla işletmeler faaliyetlerini bir işyerine bağlı olmaksızın arz ve talebin fiziki ortamdan bağımsız olduğu elektronik alanda gerçekleştirebilmekte, bu durum ise elektronik ticaret sektörünün küresel ticaret hacmi içindeki payının her geçen gün artmasına imkân tanımaktadır. Aynı zamanda tüketici işlemlerinin azımsanamayacak miktardaki kısmının elektronik ortamda yapılmasına neden olmaktadır. Bu durum yapılan işlemlerle ilgili olarak tüketiciyi koruyucu ve tüketicinin zararlarını tazmin edici mekanizmaların oluşturulmasını zorunlu kılmaktadır.</p>

<p>Kurallar, tüketicinin aracı hizmet sağlayıcıya karşı içeriğin veya içeriğe konu mal veya hizmetin hukuka aykırı olmasından kaynaklı olarak doğrudan dava açabilmesini her durumda ve şartta imkânsız hâle getirmektedir. Hâlbuki aracı hizmet sağlayıcının sadece elektronik ticarete konu mal veya hizmetler hakkındaki bilgilerin teknik ve otomatik olarak işlenmesi yoluyla tarafsız bir şekilde hizmet sunmakla kalmayıp ticarete konu mal veya hizmetler hakkında bilgi sahibi veya bu mal ya da hizmetler üzerinde kontrol sahibi olması hâlinde, başka bir deyişle iktisadi ve ticari faaliyetlerin yapılması hususunda aktif bir rol oynadığı durumlarda dahi sorumlu tutulmaması tüketicinin bazı hâllerde korumasız kalmasına neden olacaktır. Özellikle tüketicilerin satıcı veya sağlayıcıya ulaşamadığı durumlarda tamamen korumasız kalması ve zararlarını tazmin edememesi gündeme gelebilecektir. Kurallar, belirtilen hususlarda tüketicilerin aleyhine ortaya çıkabilecek olumsuzlukların önüne geçecek güvenceleri içermemektedir.</p>

<p>Bu itibarla kuralların tüketicilere aşırı bir külfet yüklediği, aracı hizmet sağlayıcılar ile tüketicilerin mülkiyet hakkı arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi tüketiciler aleyhine bozduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kurallar devletin mülkiyet hakkına ve tüketicinin korunmasına ilişkin pozitif yükümlülükleri ile bağdaşmamaktadır.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.</p>

<p><i>Anayasa Mahkemesi'nin 12/2/2026 tarihli, 2024/187 esas - 2026/42 karar sayılı kararı</i></p>

<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>Esas Sayısı : 2024/187</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı : 2026/42</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi : 12/2/2026</strong></p>

<p><strong>R.G. Tarih - Sayı : 2/6/2026-33268</strong></p>

<p></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: </strong>Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi</p>

<p><strong>İTİRAZIN KONUSU: A.</strong> 7/11/2013 tarihli ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 48. maddesine 24/3/2022 tarihli ve 7392 sayılı Kanun’un 7. maddesiyle eklenen (6) numaralı fıkranın (d) bendinde yer alan “<i>…ile 11 inci ve 15 inci maddelerde yer alan hakların kullanımı…</i>” ibaresinin,</p>

<p><strong>B.</strong> 23/10/2014 tarihli ve 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un 1/7/2022 tarihli ve 7416 sayılı Kanun’un 3. maddesiyle başlığı ile birlikte değiştirilen 9. maddesinin (1) numaralı fıkrasının,</p>

<p>Anayasa’nın 2., 10., 13., 36. ve 172. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>OLAY: </strong>Ayıplı mal nedeniyle uğranılan manevi zararın tazmini talebiyle açılan davanın reddine dair ilk derece mahkemesi kararının istinaf incelemesinde itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptalleri için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I. </strong><strong>İPTALİ İSTENEN </strong><strong>KANUN HÜKÜMLERİ</strong></p>

<p><strong>1.</strong> 6502 sayılı Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 48. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p>“<i>Mesafeli sözleşmeler</i></p>

<p><i>MADDE 48-</i><i> (1) Mesafeli sözleşme, satıcı veya sağlayıcı ile tüketicinin eş zamanlı fiziksel varlığı olmaksızın, mal veya hizmetlerin uzaktan pazarlanmasına yönelik olarak oluşturulmuş bir sistem çerçevesinde, taraflar arasında sözleşmenin kurulduğu ana kadar ve kurulduğu an da dâhil olmak üzere uzaktan iletişim araçlarının kullanılması suretiyle kurulan sözleşmelerdir.</i></p>

<p><i>(2) Tüketici, mesafeli sözleşmeyi ya da buna karşılık gelen herhangi bir teklifi kabul etmeden önce ayrıntıları yönetmelikte belirlenen hususlarda ve siparişi onaylandığı takdirde ödeme yükümlülüğü altına gireceği konusunda açık ve anlaşılır şekilde satıcı veya sağlayıcı tarafından bilgilendirilir. Tüketicinin bilgilendirildiğine ilişkin ispat yükü satıcı veya sağlayıcıya aittir.</i></p>

<p><i>(3) Satıcı veya sağlayıcı, tüketicinin siparişinin kendisine ulaştığı andan itibaren taahhüt edilen süre içinde edimini yerine getirir. (Değişik cümle:24/3/2022-7392/7 md.) Tüketicinin isteği veya kişisel ihtiyaçları doğrultusunda hazırlanan mallara ilişkin sözleşmeler haricinde mal satışlarında bu süre her hâlükârda otuz günü geçemez. Satıcı veya sağlayıcının bu süre içinde edimini yerine getirmemesi durumunda tüketici sözleşmeyi feshedebilir.</i></p>

<p><i>(4) Tüketici, on dört gün içinde herhangi bir gerekçe göstermeksizin ve cezai şart ödemeksizin sözleşmeden cayma hakkına sahiptir. Cayma hakkının kullanıldığına dair bildirimin bu süre içinde satıcı veya sağlayıcıya yöneltilmiş olması yeterlidir. Satıcı veya sağlayıcı, cayma hakkı konusunda tüketicinin bilgilendirildiğini ispat etmekle yükümlüdür. Tüketici, cayma hakkı konusunda gerektiği şekilde bilgilendirilmezse, cayma hakkını kullanmak için on dört günlük süreyle bağlı değildir. Her hâlükârda bu süre cayma süresinin bittiği tarihten itibaren bir yıl sonra sona erer. Tüketici, cayma hakkı süresi içinde malın mutat kullanımı sebebiyle meydana gelen değişiklik ve bozulmalardan sorumlu değildir.</i></p>

<p><i>(5) (Değişik:24/3/2022-7392/7 md.) Oluşturdukları sistem ile satıcı veya sağlayıcı adına mesafeli sözleşme kurulmasına aracılık eden aracı hizmet sağlayıcılar, sistem aracılığıyla kurulan mesafeli sözleşmelerden doğan hak ve yükümlülüklerin kullanım süresi boyunca tüketicilerin yönetmelikle belirlenen hususlara ilişkin talep ve bildirimlerini iletebilmelerine ve takip edebilmelerine elverişli bir sistemi kurmak ve kesintisiz olarak açık tutmakla yükümlüdür.</i></p>

<p><i>(6) (Ek:24/3/2022-7392/7 md.) Aracı hizmet sağlayıcısı olarak faaliyet gösterenler aracılık ettikleri mesafeli sözleşmelere ilişkin olarak;</i></p>

<p><i>a) Tüketiciye ön bilgilendirmenin yapılmasından, teyidinden ve ispatından satıcı veya sağlayıcı ile birlikte müteselsilen,</i></p>

<p><i>b) Veri girişinin satıcı veya sağlayıcı tarafından yapıldığı durumlar hariç olmak üzere, yönetmelikle belirlenen ön bilgilendirmede bulunması zorunlu hususlardaki eksikliklerden,</i></p>

<p><i>c) Bu maddede yer alan hususlardan dolayı tüketicilerin satıcı veya sağlayıcılar ile yaptıkları işlemlere ilişkin kayıtların tutulmasından ve istenilmesi hâlinde bu bilgilerin ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile tüketicilere verilmesinden,</i></p>

<p><i>ç) Satıcı veya sağlayıcı ile yaptıkları aracılık hizmetine ilişkin sözleşmeye aykırı uygulamaları nedeniyle satıcı ve sağlayıcıların bu madde hükümlerine aykırı davranmasına sebep oldukları her bir işlemden,</i></p>

<p><i>d) Satıcı veya sağlayıcı adına bedel tahsil etmesi hâlinde, mal veya hizmetin tüketiciye teslim veya ifası sonrası bedelin satıcıya veya sağlayıcıya aktarıldığı durumlar <strong><u>ile 11 inci ve 15 inci maddelerde yer alan hakların kullanımı</u></strong><u> </u>hariç olmak üzere teslim veya ifa ile cayma hakkına ilişkin yükümlülüklerden satıcı veya sağlayıcı ile birlikte müteselsilen,</i></p>

<p><i>e) Satıcı veya sağlayıcı onayı olmaksızın düzenledikleri kampanyalı, promosyonlu veya indirimli satışlarda, sözleşmenin hiç ya da gereği gibi ifa edilmemesinden,</i></p>

<p><i>f) Ön bilgilendirmede yer alan hususlar ile reklamlarında yer alan bilgilerin uyumlu olmasından ve ispatından,</i></p>

<p><i>sorumludur.</i></p>

<p><i>...</i>”<i> </i></p>

<p><strong>2. </strong>6563 sayılı Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 9. maddesi şöyledir:</p>

<p>“<i>Hukuka aykırı içerik</i></p>

<p><i>MADDE 9- (Başlığı ile Birlikte Değişik:1/7/2022-7416/3 md.)</i></p>

<p><strong><i><u>(1) Diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmadıkça, aracı hizmet sağlayıcı, hizmet sağlayıcı tarafından sunulan içerik ve içeriğe konu mal veya hizmetle ilgili hukuka aykırı hususlardan sorumlu değildir.</u></i></strong></p>

<p><i>(2) Elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı, elektronik ticaret hizmet sağlayıcı tarafından sunulan içeriğin hukuka aykırı olduğundan haberdar olması hâlinde, bu içeriği gecikmeksizin yayımdan kaldırarak hukuka aykırı hususu ilgili kamu kurum ve kuruluşlarına bildirir.</i></p>

<p><i>(3) Elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı, hak sahibinin, fikri ve sınai mülkiyet hakkı ihlaline dair bilgi ve belgeye dayanan şikâyeti üzerine, elektronik ticaret hizmet sağlayıcının şikâyete konu ürününü yayımdan kaldırarak durumu kendisine ve hak sahibine bildirir. Elektronik ticaret hizmet sağlayıcının, şikâyetin aksini gösteren bilgi ve belgeye dayanan itirazını elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıya sunması üzerine şikâyete konu ürünü yeniden yayımlar. Şikâyet ve itirazda; ilgililerin açık kimlik ve adres bilgileri, ihtilafa konu ürün hakkındaki bilgiler, ürünün yayımdan kaldırılması veya yayımlanmasının gerekliliğine dair gerekçeler ile yönetmelikle belirlenen diğer hususlar yer alır. İlgililerin genel hükümlere göre adli ve idari mercilere başvurma hakları saklıdır.</i>”<i> </i></p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p>1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 5/11/2024 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural ve sınırlama sorunları görüşülmüştür.</p>

<p>2. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptalleri için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikteki kurallardır.</p>

<p>3. İtiraz yoluna başvuran Mahkeme, 6502 sayılı Kanun’un 48. maddesinin (6) numaralı fıkrasının (d) bendinde yer alan “<i>…ile 11 inci ve 15 inci maddelerde yer alan hakların kullanımı…</i>” ibaresinin ve 6563 sayılı Kanun’un 9. maddesinin (1) numaralı fıkrasının iptallerini talep etmiştir.</p>

<p>4. 6502 sayılı Kanun’un 48. maddesinin (6) numaralı fıkrasının itiraz konusu ibarenin de yer aldığı (d) bendinde aracı hizmet sağlayıcının satıcı veya sağlayıcı adına bedel tahsil etmesi hâlinde, mal veya hizmetin tüketiciye teslimi veya ifası sonrası bedelin satıcıya veya sağlayıcıya aktarıldığı durumlar ile 11. ve 15. maddelerde yer alan hakların kullanımı hariç olmak üzere teslim veya ifa ile cayma hakkına ilişkin yükümlülüklerden satıcı veya sağlayıcı ile birlikte müteselsilen sorumlu olduğu hüküm altına alınmıştır. Anılan bentte yer alan “<i>…ile 11 inci ve 15 inci maddelerde yer alan hakların kullanımı…</i>”<i> </i>ibaresi itiraz konusu kurallardan ilkini oluşturmaktadır. Kurala göre aracı hizmet sağlayıcının söz konusu Kanun’un 11. ve 15. maddelerinde yer alan hakların kullanımı hususunda tüketiciye karşı herhangi bir sorumluluğu söz konusu olmayacaktır.</p>

<p>5. Kanun’un 11. maddesi malın ayıplı olması, 15. maddesi ise hizmetin ayıplı olarak ifa edilmesi durumunda tüketicinin seçimlik haklarını düzenlemektedir. Bakılmakta olan davanın konusunun <i>ayıplı mala</i> ilişkin olduğu gözetildiğinde 15. maddenin uygulanacak kural niteliğinde olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>6. Öte yandan kuralda yer alan “<i>…maddelerde yer alan hakların kullanımı…</i>” ibaresi, bakılmakta olan davanın konusu olan “<i>…ile 11 inci…</i>”<i> </i>ibaresinin yanı sıra uygulanma imkânı olmayan “<i>…ve </i><i>15 inci...</i>”<i> </i>ibaresi yönünden de geçerli, ortak kural niteliğindedir. Dolayısıyla bakılmakta olan davanın konusu gözetildiğinde kuralın kalan kısmının esasına ilişkin incelemenin kuralda yer alan “<i>…ile 11 inci…</i>” ibaresi ile sınırlı olarak yapılması gerekir.</p>

<p>7. Açıklanan nedenlerle;</p>

<p><strong>A.</strong> 7/11/2013 tarihli ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 48. maddesine 24/3/2022 tarihli ve 7392 sayılı Kanun’un 7. maddesiyle eklenen (6) numaralı fıkranın (d) bendinde yer alan;</p>

<p><strong>1. </strong>“<i>…ve </i><i>15 inci...</i>”<i> </i>ibaresinin itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma imkânı bulunmadığından bu ibareye ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,</p>

<p><strong>2.</strong><i> </i>“<i>…ile 11 inci...</i>”<i> </i>ve<i> </i>“<i>...maddelerde yer alan hakların kullanımı…</i>” ibarelerinin esasının incelenmesine, esasa ilişkin incelemenin “<i>…ile 11 inci…</i>”<i> </i>ibaresi ile sınırlı olarak yapılmasına,</p>

<p><strong>B. </strong>23/10/2014 tarihli ve 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un 1/7/2022 tarihli ve 7416 sayılı Kanun’un 3. maddesiyle başlığı ile birlikte değiştirilen 9. maddesinin (1) numaralı fıkrasının esasının incelenmesine,</p>

<p>OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p>8. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Ömer MENCİK tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükümleri, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A. </strong><strong>Sınırlama Sorunu</strong></p>

<p>9. 6563 sayılı Kanun’un 9. maddesinin itiraz konusu (1) numaralı fıkrası, aracı hizmet sağlayıcının sağladığı elektronik ticaret ortamında gerçekleştirilen ve fiziki olarak karşı karşıya gelmeksizin yapılan çevrim içi iktisadi ve ticari her türlü faaliyette aracı hizmet sağlayıcının hukuka aykırı içerik durumunda sorumlu olmadığını hüküm altına almaktadır. Bu itibarla itiraz konusu kural, tüketici sözleşmesi niteliğinde olsun ya da olmasın her türlü elektronik ticareti kapsamaktadır.</p>

<p>10. Bakılmakta olan davanın konusu ise elektronik ticaret yoluyla satın alınan malın ayıplı çıkması nedeniyle uğranılan manevi zararın tazmini talebiyle tüketici tarafından açılan tazminat davasıdır. Bu durum karşısında kuralın esasına ilişkin incelemenin “<i>tüketici sözleşmeleri</i>” yönünden yapılması gerekir.</p>

<p><strong>B. Genel Açıklama</strong></p>

<p>11. Bilgi teknolojilerinin hızla gelişmesi ve dünyanın dijital dönüşüme uğraması toplumların sosyal ve ekonomik hayatını bütün yönleri ile etkilemektedir. Dijitalleşme sonucunda ticaret de boyut değiştirmiş ve bu durum ticaret kanalları ve alanlarının hızlı bir şekilde çeşitlenmesine yol açmıştır. İnternet vasıtasıyla ticaretin geleneksel kuralları değişmekte, elektronik ticaret yoluyla işletmeler faaliyetlerini bir işyerine bağlı olmaksızın arz ve talebin fiziki ortamdan bağımsız olduğu çevrim içi alanda gerçekleştirebilmektedir (AYM, E.2022/109, K.2023/125, 13/7/2023, § 7).</p>

<p>12. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin ürünü olan internetin ticari amaçlarla kullanılmaya başlanması, <i>elektronik ticaret</i> olarak adlandırılan yeni bir ticaret alanının oluşmasına neden olmuştur. Elektronik ticaret, ticaretin fiziki satış yerlerine gidilmeksizin internet aracılığıyla yapılmasına imkân sağlamaktadır (AYM, E.2022/109, K.2023/125, 13/7/2023, § 8).</p>

<p>13. Bu çerçevede elektronik alanlarda gerçekleştirilen ticarete ilişkin ortaya çıkan yeni kavramların tanımlanması ve geleneksel sistem ve mevzuatla çözümlenemeyen ve öncekilerle benzeşmeyen yeni sorunların çözümlenmesi için birçok ülkede kanuni düzenlemeler yapılmaktadır. Ülkemizde ise elektronik ticarete ilişkin esas ve usullere yönelik kanuni düzenleme 6563 sayılı Kanun ile yapılmıştır (AYM, E.2022/109, K.2023/125, 13/7/2023, § 9).</p>

<p>14. Anılan Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde <i>elektronik ticaret</i>; fiziki olarak karşı karşıya gelmeksizin elektronik ortamda gerçekleştirilen çevrim içi iktisadi ve ticari her türlü faaliyet olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>15. Kanun’la ticari iletişim, hizmet sağlayıcı ve aracı hizmet sağlayıcıların sorumlulukları, elektronik iletişim araçlarıyla yapılan sözleşmeler, elektronik ticarete ilişkin bilgi verme yükümlülükleri ile uygulanacak yaptırımlara yönelik düzenlemeler yapılmıştır.</p>

<p>16. Diğer yandan 6502 sayılı Kanun’da tüketicinin korunmasına dair düzenlemelere yer verilmiştir. Anılan Kanun’un 1. maddesinde Kanun’un amacının kamu yararına uygun olarak tüketicinin sağlık ve güvenliği ile ekonomik çıkarlarını koruyucu, zararlarını tazmin edici, çevresel tehlikelerden korunmasını sağlayıcı, tüketiciyi aydınlatıcı ve bilinçlendirici önlemleri almak, tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini özendirmek ve bu konulardaki politikaların oluşturulmasında gönüllü örgütlenmeleri teşvik etmeye ilişkin hususları düzenlemek olduğu ifade edilmiştir. Kanun’un 2. maddesinde bu Kanun’un, her türlü tüketici işlemi ile tüketiciye yönelik uygulamaları kapsadığı ifade edilmiştir.</p>

<p><strong>C. Anlam ve Kapsam </strong></p>

<p>17. 6563 sayılı Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasında elektronik ticaretin ana aktörlerine ilişkin tanımlara yer verilmiştir. Anılan fıkranın (ç) bendinde<i> </i><i>hizmet sağlayıcı</i>, elektronik ticaret faaliyetinde bulunan gerçek ya da tüzel kişiler; (d) bendinde ise <i>aracı hizmet sağlayıcı</i>, başkalarına ait iktisadi ve ticari faaliyetlerin yapılmasına elektronik ticaret ortamını sağlayan gerçek ve tüzel kişiler şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>18. Fıkranın (f) bendinde <i>elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı</i>, elektronik ticaret pazar yerinde elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların mal veya hizmetlerinin teminine yönelik olarak sözleşme yapılmasına ya da sipariş verilmesine imkân sağlayan aracı hizmet sağlayıcı olarak tanımlanmış; (g) bendinde ise <i>elektronik ticaret hizmet sağlayıcının</i>, elektronik ticaret pazar yerinde ya da kendine ait elektronik ticaret ortamında mal veya hizmetlerinin teminine yönelik olarak sözleşme yapan ya da sipariş alan hizmet sağlayıcıyı ifade ettiği belirtilmiştir.</p>

<p>19. Bunun yanı sıra fıkrada, elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının aracılık hizmeti sunduğu elektronik ticaret ortamı ve elektronik ticaret pazar yeri tanımlarına da yer verilmiştir. Bu kapsamda fıkranın (ğ) bendinde <i>elektronik ticaret ortamı, </i>elektronik ticaret faaliyetinde bulunulan internet sitesi, mobil site veya mobil uygulama gibi platformlar, (h) bendinde ise <i>elektronik ticaret pazar yeri</i>, elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının aracılık hizmetlerini sunduğu elektronik ticaret ortamı olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>20. Elektronik ticarette hukuka aykırı içeriğe dair hususlar Kanun’un 9. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan maddenin itiraz konusu (1) numaralı fıkrasında diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmadıkça aracı hizmet sağlayıcının, hizmet sağlayıcı tarafından sunulan içerik ve içeriğe konu mal veya hizmetle ilgili hukuka aykırı hususlardan sorumlu olmadığı hüküm altına alınmıştır. İtiraz konusu kural, “<i>tüketici sözleşmeleri</i>” yönünden incelenmiştir.</p>

<p>21. Kurala konu hukuka aykırılığın neleri kapsadığı hususunda kuralda veya 6563 sayılı Kanun’un başka maddelerinde herhangi bir tanım yer almamaktadır. Bununla birlikte kuralda yer alan “<i>hukuka aykırılık</i>” ibaresi, ürünlerin satışı veya hizmetlerin sağlanması da dâhil olmak üzere aracı hizmet sağlayıcının sahibi olduğu elektronik ticaret ortamında gerçekleşen her tür iktisadi ve ticari faaliyetin hukuk kurallarına uygun olmamasını ifade eder. Bu bağlamda kural, elektronik ticaret ortamında gerçekleşen ürünlerin satışı veya hizmetlerin sağlanması hususunda alıcı ile satıcı veya sağlayıcı arasında ortaya çıkacak her tür sözleşme veya mevzuata uygun olmayan işlemleri kapsamına almaktadır. Bunun yanında kural, üçüncü kişi konumundaki bir hak sahibinin fikrî ve sınai hakkını ihlal eden bir içeriğe yer sağlayan aracı hizmet sağlayıcının sorumluluğunu da düzenlemektedir.</p>

<p>22. Anılan maddenin (2) ve (3) numaralı fıkralarında ise elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının hukuka aykırı içerikle ilgili sorumlulukları düzenlemiştir. Anılan fıkralarda genel olarak elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının hukuka aykırı içerikle ilgili sorumluluğu, içeriğin hukuka aykırı olduğundan haberdar olması hâlinde bu içeriği gecikmeksizin yayımdan kaldırmak olarak belirlenmiştir.</p>

<p>23. Öte yandan 6502 sayılı Kanun’un 48. maddesinde bir tüketici sözleşmesi türü olarak mesafeli sözleşmeler düzenlenmiştir. Anılan maddenin (1) numaralı fıkrasında <i>mesafeli sözleşme</i>, satıcı veya sağlayıcı ile tüketicinin eş zamanlı fiziksel varlığı olmaksızın, mal veya hizmetlerin uzaktan pazarlanmasına yönelik olarak oluşturulmuş bir sistem çerçevesinde taraflar arasında sözleşmenin kurulduğu ana kadar ve kurulduğu an da dâhil olmak üzere uzaktan iletişim araçlarının kullanılması suretiyle kurulan sözleşmeler şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>24. Maddenin (5) ve (6) numaralı fıkralarında mesafeli sözleşmelerde aracı hizmet sağlayıcıların yükümlülük ve sorumluluklarına dair düzenlemelere yer verilmiştir.</p>

<p>25. (5) numaralı fıkrada oluşturdukları sistem ile satıcı veya sağlayıcı adına mesafeli sözleşme kurulmasına aracılık eden aracı hizmet sağlayıcıların, sistem aracılığıyla kurulan mesafeli sözleşmelerden doğan hak ve yükümlülüklerin kullanım süresi boyunca tüketicilerin yönetmelikle belirlenen hususlara ilişkin talep ve bildirimlerini iletebilmelerine ve takip edebilmelerine elverişli bir sistemi kurmak ve kesintisiz olarak açık tutmakla yükümlü oldukları öngörülmüştür.</p>

<p>26. (6) numaralı fıkrada aracı hizmet sağlayıcının sorumlu tutulabileceği bazı hâller düzenlenmiştir. Anılan fıkranın (d) bendinde aracı hizmet sağlayıcısı olarak faaliyet gösterenlerin satıcı veya sağlayıcı adına bedel tahsil etmesi hâlinde, mal veya hizmetin tüketiciye teslim veya ifası sonrası bedelin satıcıya veya sağlayıcıya aktarıldığı durumlar ile 11. ve 15. maddelerde yer alan hakların kullanımı hariç olmak üzere aracılık ettikleri mesafeli sözleşmelere ilişkin olarak teslim veya ifa ile cayma hakkına ilişkin yükümlülüklerden satıcı veya sağlayıcı ile birlikte müteselsilen sorumlu olduğu öngörülmüştür. Anılan bentte yer alan “<i>…ile 11 inci...</i>”<i> </i>ibaresi itiraz konusu diğer kuralı oluşturmaktadır.</p>

<p>27. Söz konusu Kanun’un 11. maddesinin (1) numaralı fıkrasında malın ayıplı olduğunun anlaşılması durumunda tüketicinin, satılanı geri vermeye hazır olduğunu bildirerek sözleşmeden dönme, satılanı alıkoyup ayıp oranında satış bedelinden indirim isteme, aşırı bir masraf gerektirmediği takdirde bütün masrafları satıcıya ait olmak üzere satılanın ücretsiz onarılmasını isteme, imkân varsa satılanın ayıpsız bir misli ile değiştirilmesini isteme seçimlik haklarına sahip olduğu belirtilmiştir. Anılan maddenin (6) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinde ise tüketicinin anılan seçimlik haklarından biri ile birlikte 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca tazminat da talep edebileceği belirtilmiştir.</p>

<p>28. Kural uyarınca aracı hizmet sağlayıcı olarak faaliyet gösterenler, satıcı veya sağlayıcı adına bedel tahsil etmesi hâlinde dahi Kanun’un 11. maddesinde düzenlenen ayıplı mala ilişkin tüketici haklarından sorumlu olmayacaktır.</p>

<p><strong>Ç. İtirazın Gerekçesi</strong></p>

<p>29. Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kurallarla aracı hizmet sağlayıcıların sundukları içeriklerin hukuka aykırılığından sorumlu tutulmamasının devletin tüketicinin korunmasına yönelik yükümlülükleriyle bağdaşmadığı, tüketici ile aracı hizmet sağlayıcı arasındaki dengenin tüketici aleyhine bozulduğu, tüketicilerin elektronik ticaret pazar yerinden aracı hizmet sağlayıcının oluşturduğu güven nedeniyle alışveriş yaptığı, güven sorumluluğu ilkesi gereğince aracı hizmet sağlayıcıların aracılık ettikleri sözleşme bakımından sorumlu tutulmalarının anayasal bir zorunluluk olduğu, aracı hizmet sağlayıcılara sorumsuzluk öngörülmesi suretiyle tüketicilerin zararlarını talep etme bakımından mahkemeye erişim hakkına sınırlama getirildiği, aynı zamanda aracı hizmet sağlayıcılar ile küçük ölçekli satıcı veya sağlayıcılar arasında eşitsizlik yaratıldığı belirtilerek kuralların Anayasa’nın 2., 10., 13., 36. ve 172. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>D. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p>30. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kurallar, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 5. ve 35. maddeleri yönünden de incelenmiştir.</p>

<p>31. Anayasa’nın 35. maddesinde “<i>Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir./ Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir./ Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.</i>” denilmektedir. Anayasa’nın anılan maddesiyle güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır (AYM, E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, §§ 20, 21). Bu bağlamda mülkiyet hakkı, maddi varlığı bulunan taşınır ve taşınmaz mal varlığını kapsadığı gibi maddi bir varlığı bulunmayan hak ve alacakları da içermektedir (AYM, E.2024/8, K.2024/126, 27/6/2024, § 11).</p>

<p>32. İtiraz konusu kurallarla aracı hizmet sağlayıcının, hizmet sağlayıcı tarafından sunulan içeriğin ve içeriğe konu mal veya hizmetlerin hukuka aykırı olmasından sorumlu olmadığı hüküm altına alınmıştır. Mal veya hizmetin içeriğinin hukuka aykırı olması durumunda yaptığı ödeme karşılığında mal veya hizmet almış olan tüketicinin mal varlığında bir değer kaybı yaşanacaktır. Söz konusu değer kaybının maddi varlığa ilişkin olduğu ve mülk teşkil ettiği açıktır.</p>

<p>33. Mülkiyet hakkı; kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve kanunların koyduğu sınırlamalara uymak şartıyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve üzerinde tasarruf etme imkânı veren bir haktır (<i>Mehmet Akdoğan ve diğerleri </i>[1. B.], B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 32; E.2021/9, K.2022/4, 26/1/2022, § 27).</p>

<p>34. Anayasa’nın söz konusu maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınan mülkiyet hakkının etkili bir şekilde korunabilmesi yalnızca devletin bu hakka müdahaleden kaçınmasına bağlı değildir. Nitekim Anayasa’nın 5. maddesinde insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartların hazırlanması, devletin temel amaç ve görevleri arasında sayılmıştır. Anayasa’nın 5. maddesi ile birlikte değerlendirildiğinde 35. maddesi uyarınca devletin pozitif yükümlülükleri de bulunmaktadır. Bu kapsamda devlet, kişilerin mülkiyet hakkından tam anlamıyla yararlanabilmeleri ve etkili bir şekilde mülkiyet hakkının korunması amacıyla yasal, idari, mali, yargısal ve diğer önlemleri almak zorundadır. Pozitif yükümlülüğün ortaya çıkmasının nedeni <i>gerçek anlamda koruma</i> sağlanmasıdır. Bu bağlamda söz konusu pozitif yükümlülük, kimi durumlarda özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar da dâhil olmak üzere mülkiyet hakkının korunması için belirli tedbirlerin alınmasını gerektirmektedir (AYM, E.2019/11, K.2019/86, 14/11/2019, § 13; E.2023/58, K.2023/204, 30/11/2023, § 20;<i> </i><i>Türkiye Emekliler Derneği </i>[1. B.], B. No: 2012/1035, 17/7/2014, §§ 34-38; <i>Eyyüp Boynukara </i>[1. B.], B. No: 2013/7842, 17/2/2016, §§ 39-41; <i>Osmanoğlu İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri Petrol Ürünleri Sanayi Ticaret Limitet Şirketi </i>[2. B.], B. No: 2014/8649, 15/2/2017, § 43).</p>

<p>35. Kurallar, aracı hizmet sağlayıcının, hizmet sağlayıcı tarafından sunulan içeriğin ve içeriğe konu mal ve/veya hizmetlerin hukuka aykırı olmasından sorumlu olmadığını düzenlemek suretiyle aracı hizmet sağlayıcının mülkiyet hakkının korunmasını amaçlamaktadır. Dolayısıyla kurallar tüketicilerin mülküne doğrudan bir sınırlama niteliğinde olmayıp aracı hizmet sağlayıcının mülkiyet hakkının korunması için alınan bir tedbir niteliği taşımaktadır. Bu nedenle kurallar devletin mülkiyet hakkına ilişkin pozitif yükümlülüğü yönünden incelenmelidir.</p>

<p>36. Mülkiyet hakkı bakımından devletin pozitif yükümlülükleri kapsamında koruyucu ve düzeltici nitelikte bazı önlemler alması gerekmektedir. Koruyucu önlemler mülkiyete müdahale edilmesini önleyici; düzeltici önlemler ise müdahalenin etkilerini giderici, diğer bir ifadeyle telafi edici yasal, idari ve fiilî tedbirleri kapsamaktadır. Mülkiyet hakkına müdahalenin malik üzerinde doğurduğu olumsuz sonuçların mümkünse eski hâle döndürülmesini, mümkün değilse malikin zarar ve kayıplarının telafi edilmesini sağlayan idari veya yargısal birtakım hukuki mekanizmaların oluşturulması devletin pozitif yükümlülüklerinin bir gereğidir (<i>Osmanoğlu İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri Petrol Ürünleri Sanayi Ticaret Limitet Şirketi</i>, §§ 46, 48).</p>

<p>37. Devletin pozitif yükümlülükleri, mülkiyet hakkına yapılan müdahalelere karşı usule ilişkin güvenceleri sunan yargısal yollarını da içeren etkili hukuksal bir çerçeve oluşturmak ve oluşturulan bu hukuksal çerçeve kapsamında yargısal ve idari makamların bireylerin özel kişilerle olan uyuşmazlıklarında etkili ve adil bir karar vermesini temin etmek sorumluluklarını da kapsamaktadır (<i>Feridun Çalışkan ve diğerleri </i>[1. B.], B. No: 2017/32275, 16/9/2020, § 46, <i>Selahattin Turan </i>[1. B.], B. No: 2014/11410, 22/6/2017, § 41).</p>

<p>38. Elektronik ticarette hizmet sağlayıcı tarafından sunulan içeriğin ve içeriğe konu mal veya hizmetin hukuka aykırı olması durumunda hizmet sağlayıcı ve aracı hizmet sağlayıcı ile tüketicilerin mülkiyet hakkından kaynaklanan menfaatleri çatışmaktadır. Farklı tarafların mülkiyet hakkının çatıştığı durumlarda bunlardan hangisine üstünlük tanınacağı hususunda kanun koyucunun belli ölçüde takdir yetkisi bulunmaktadır. Bununla birlikte kanun koyucunun öngördüğü düzenlemelerin menfaatler dengesinin kurulmasında taraflardan biri aleyhine ölçüsüzlüğe neden olması mülkiyet hakkı yönünden pozitif yükümlülüklerle bağdaşmayabilir. Bu bağlamda her iki tarafın menfaatlerinin mümkün olduğunca dengelenmesi ve sürecin taraflardan biri aleyhine ölçüsüz bir netice doğuracak şekilde sonuçlandırılmaması gerekir (benzer bir değerlendirme için bkz. AYM, E.2019/11, K.2019/86, 14/11/2019, § 16). Menfaat dengesinin adil bir şekilde kurulup kurulmadığının değerlendirilmesinde ise taraflara tanınan tüm imkânların gözönünde bulundurulması zorunludur (AYM, E.2020/11, K.2023/98, 18/5/2023, § 106).</p>

<p>39. Anayasa’nın 172. maddesinde de devletin tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirleri alacağı, tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimleri teşvik edeceği ifade edilerek tüketicilerin haklarının korunmasına ilişkin doğrudan ve özel bir düzenlemeye yer verilmiştir. Anılan maddenin gerekçesinde özetle tüketicilerin korunmasının tüketici toplumu diye adlandırılan belirli bir gelişmişlik seviyesindeki ülkelerde ortaya çıkmış olmakla birlikte bu ölçüde gelişmemiş ülkelerde de toplumsal bir sorun olduğunun sonradan görüldüğü ve bu konuda getirilecek tedbirlerin tüketicileri koruyacağı, tüketicinin korunmasının bir serbest piyasa ekonomisi tedbiri olduğu, her şeyden önce tüketicilerde tüketici bilincinin oluşturulması gerektiği, devletin tüketicileri koruyucu başka tedbirler de alabileceği belirtilmiştir (AYM, E.2016/162, K.2017/156, 15/11/2017, § 8).</p>

<p>40. Aracı hizmet sağlayıcılar, elektronik ortamda ve başkaları arasında iktisadi ve ticari faaliyetlerin yapılması için uygun bir ortam sağlayan gerçek ve tüzel kişilerdir. Aracı hizmet sağlayıcıların her iki tarafla yapmış oldukları sözleşmelerin konusu çevrim içi olarak iktisadi ve ticari faaliyet gerçekleştirmeleri için tarafların uzaktan iletişim kurmalarını sağlamaktır.</p>

<p>41. Günümüzde aracı hizmet sağlayıcıların aracılık ettikleri iktisadi ve ticari faaliyetin yapılması sırasındaki konumu değişebilmektedir. Aracı hizmet sağlayıcılar iktisadi ve ticari faaliyetin yapılması sırasında bazen sadece alıcı ve satıcı veya sağlayıcının uzaktan iletişim kurmalarını sağlamakta iken diğer bazı durumlarda ise aracılık ettikleri iktisadi veya ticari faaliyete konu olan mal ya da hizmet hususunda bilgi sahibi olmakta, hatta bu mal veya hizmetler üzerinde kontrol sahibi olabilmektedir. Bu nitelikteki aracı hizmet sağlayıcılar <i>aktif aracı hizmet sağlayıcı</i> olarak kabul edilmektedir.</p>

<p>42. Aktif aracı hizmet sağlayıcılar, pasif konumda olan aracı hizmet sağlayıcılara göre aracılık ettikleri iktisadi veya ticari faaliyet hususunda daha etkin konumdadırlar. Bu bağlamda aktif aracı hizmet sağlayıcılar, mal veya hizmeti sunanların niteliklerini belirleme ve sunulan hizmetin veya satılan malın kalitesini değerlendirme konusunda etkin rol oynayabilmektedir.</p>

<p>43. Karşılaştırmalı hukukta ilke olarak aracı hizmet sağlayıcıların <i>güvenli liman</i> adı altında hizmet sağlayıcılar tarafından sunulan içerikten sorumlu tutulmadıkları görülmektedir. Ancak söz konusu sorumsuzluğun genel olarak sadece verilerin teknik ve otomatik olarak işlenmesi yoluyla tarafsız bir şekilde hizmet sunan aracı hizmet sağlayıcılar yönünden kabul edildiği, aracılık faaliyetinde aktif rol alan aracılar yönünden anılan sorumsuzluğun kabul edilmediği görülmektedir.</p>

<p>44. Bu bağlamda 6563 sayılı Kanun’un genel gerekçesinde uyum sağlanacağı belirtilen Avrupa Birliği’nin (AB) 8/6/2000 tarihli ve 2000/31/EG Bilgi Toplumu Hizmetlerinin, Özellikle Elektronik Ticaretin Ortak Pazardaki Bazı Yönleri Hakkında Direktifi’nde hizmet sağlayıcıların sundukları içerikten sorumlu tutulmayacakları düzenlemesi yapılmış ancak anılan direktifin giriş kısmının (42) numaralı paragrafında söz konusu sorumsuzluk hükmünün yalnızca teknik, otomatik ve pasif platform faaliyetleri özelinde uygulanabileceği belirtilmiştir. Benzer düzenlemeye dijital hizmetler için tek pazar hakkında 19/10/2022 tarihli ve (AB) 2022/2065 sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü’nde de yer verilmiştir.</p>

<p>45. Dijitalleşme sonucunda elektronik ticaret yoluyla işletmeler faaliyetlerini bir işyerine bağlı olmaksızın arz ve talebin fiziki ortamdan bağımsız olduğu elektronik alanda gerçekleştirebilmekte, bu durum ise elektronik ticaret sektörünün küresel ticaret hacmi içindeki payının her geçen gün artmasına imkân tanımaktadır. Aynı zamanda tüketici işlemlerinin azımsanamayacak miktardaki kısmının elektronik ortamda yapılmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla birçok tüketici işlemlerinin elektronik ortamda gerçekleşmesi, bu ortamlarda yapılan işlemlerle ilgili olarak tüketiciyi koruyucu ve tüketicinin zararlarını tazmin edici mekanizmaların oluşturulmasını zorunlu kılmaktadır.</p>

<p>46. Kurallar, tüketicinin aracı hizmet sağlayıcıya karşı içeriğin veya içeriğe konu mal veya hizmetin hukuka aykırı olmasından kaynaklı olarak doğrudan dava açabilmesini her durumda ve şartta imkânsız hâle getirmektedir. Hâlbuki aracı hizmet sağlayıcının sadece elektronik ticarete konu mal veya hizmetler hakkındaki bilgilerin teknik ve otomatik olarak işlenmesi yoluyla tarafsız bir şekilde hizmet sunmakla kalmayıp ticarete konu mal veya hizmetler hakkında bilgi sahibi veya bu mal ya da hizmetler üzerinde kontrol sahibi olması hâlinde, başka bir deyişle iktisadi ve ticari faaliyetlerin yapılması hususunda aktif bir rol oynadığı durumlarda dahi sorumlu tutulmaması tüketicinin bazı hâllerde korumasız kalmasına neden olacaktır. Özellikle tüketicilerin satıcı veya sağlayıcıya ulaşamadığı durumlarda tamamen korumasız kalması ve zararlarını tazmin edememesi gündeme gelebilecektir. Kurallar, belirtilen hususlarda tüketicilerin aleyhine ortaya çıkabilecek olumsuzlukların önüne geçecek güvenceleri içermemektedir.</p>

<p>47. Bu itibarla kuralların tüketicilere aşırı bir külfet yüklediği, aracı hizmet sağlayıcılar ile tüketicilerin mülkiyet hakkı arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi tüketiciler aleyhine bozduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kurallar devletin mülkiyet hakkına ve tüketicinin korunmasına ilişkin pozitif yükümlülükleri ile bağdaşmamaktadır.</p>

<p>48. Açıklanan nedenlerle kurallar, Anayasa’nın 5., 35. ve 172. maddelerine aykırıdır. İptalleri gerekir.</p>

<p>Ömer ÇINAR bu görüşe katılmamıştır.</p>

<p>Kuralların Anayasa’nın 2. maddesine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 5., 35. ve 172. maddeleri yönünden yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 2. maddesi yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p>Kurallar, Anayasa’nın 5., 35. ve 172. maddelerine aykırı görülerek iptal edildiğinden Anayasa’nın 10., 13. ve 36. maddeleri yönünden ayrıca incelenmemiştir.</p>

<p><strong>IV. İPTAL KARARININ YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ GÜN SORUNU</strong></p>

<p>49. Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında “<i>Kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez</i>.” denilmekte, 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrasında da bu kural tekrarlanarak Anayasa Mahkemesinin gerekli gördüğü hâllerde Resmî Gazete’de yayımlandığı günden başlayarak iptal kararının yürürlüğe gireceği tarihi bir yılı geçmemek üzere ayrıca kararlaştırabileceği belirtilmektedir.</p>

<p>50. 6502 sayılı Kanun’un 48. maddesinin (6) numaralı fıkrasının (d) bendinde yer alan “<i>…ile 11 inci...</i>”<i> </i>ibaresinin ve 6563 sayılı Kanun’un 9. maddesinin (1) numaralı fıkrasının “<i>tüketici sözleşmeleri</i>”<i> </i>yönünden iptal edilmeleri nedeniyle doğacak hukuksal boşluk kamu yararını ihlal edecek nitelikte görüldüğünden Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasıyla 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince iptal hükümlerinin kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.</p>

<p><strong>V. HÜKÜM</strong></p>

<p><strong>A.</strong> 7/11/2013 tarihli ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 48. maddesine 24/3/2022 tarihli ve 7392 sayılı Kanun’un 7. maddesiyle eklenen (6) numaralı fıkranın (d) bendinde yer alan “<i>…ile 11 inci…</i>” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Ömer ÇINAR’ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA, iptal hükmünün<strong> </strong>Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK DOKUZ AY SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p><strong>B.</strong> 23/10/2014 tarihli ve 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un 1/7/2022 tarihli ve 7416 sayılı Kanun’un 3. maddesiyle başlığı ile birlikte değiştirilen 9. maddesinin (1) numaralı fıkrasının;</p>

<p><strong>1.</strong> Esasına ilişkin incelemenin ”<i>tüketici sözleşmeleri</i>”<i> </i>yönünden yapılmasına OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p><strong>2.</strong> “<i>Tüketici sözleşmeleri</i>”<i> </i>yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Ömer ÇINAR’ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA, iptal hükmünün<strong> </strong>Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK DOKUZ AY SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>12/2/2026 tarihinde karar verildi.</p>

<p></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Başkan</p>

   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
   <td>
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
   <td>
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Basri BAĞCI</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Muhterem İNCE</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>KARŞIOY</strong></p>

<p>Mahkememiz çoğunluğu tarafından 7/11/2013 tarihli ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 48. maddesine 24/3/2022 tarihli ve 7392 sayılı Kanun’un 7. maddesiyle eklenen (6) numaralı fıkranın (d) bendinde yer alan <i>“…..ile 11 inci...”</i> ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, yine 23/10/2014 tarihli ve 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un 1/7/2022 tarihli ve 7416 sayılı Kanun’un 3. maddesiyle başlığı ile birlikte değiştirilen 9. maddesinin (1) numaralı fıkrasının <i>“tüketici sözleşmeleri” </i>yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptalıne karar verilmiştir. Aşağıda belirttiğim gerekçeler ile söz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olmadığı kanaatinde olduğumdan, çoğunluğun iptal yönündeki görüşüne katılmıyorum.</p>

<p>Çoğunluk görüşünde iptal gerekçesi olarak, tüketicinin aracı hizmet sağlayıcıya karşı içeriğin veya içeriğe konu mal veya hizmetin hukuka aykırı olmasından kaynaklı olarak doğrudan dava açabilmesini her durumda ve şartta imkânsız hâle getirdiği, hâlbuki aracı hizmet sağlayıcının sadece elektronik ticarete konu mal veya hizmetler hakkındaki bilgilerin teknik ve otomatik olarak işlenmesi yoluyla tarafsız bir şekilde hizmet sunmakla kalmayıp ticarete konu mal veya hizmetler hakkında bilgi sahibi veya bu mal ya da hizmetler üzerinde kontrol sahibi olması hâlinde, başka bir deyişle iktisadi ve ticari faaliyetlerin yapılması hususunda aktif bir rol oynadığı durumlarda dahi sorumlu tutulmaması tüketicinin bazı hâllerde korumasız kalmasına neden olacağı, özellikle tüketicilerin satıcı veya sağlayıcıya ulaşamadığı durumlarda tamamen korumasız kalması ve zararlarını tazmin edememesi gündeme gelebileceği,kuralların belirtilen hususlarda tüketicilerin aleyhine ortaya çıkabilecek olumsuzlukların önüne geçecek güvenceleri içermediği, bu itibarla kuralların tüketicilere aşırı bir külfet yüklediği, aracı hizmet sağlayıcılar ile tüketicilerin mülkiyet hakkı arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi tüketiciler aleyhine bozduğu anlaşıldığı, dolayısıyla kuralların devletin mülkiyet hakkına ve tüketicinin korunmasına ilişkin pozitif yükümlülükleri ile bağdaşmadığı, açıklanan nedenlerle kuralların Anayasa’nın 5., 35. ve 172. maddelerine aykırı olduğu ve iptalleri gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p>İptal davasına konu ibarenin de yer aldığı 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 48. maddesinin 6. fıkrasının (d) bendinde, aracı hizmet sağlayacılarının satıcı veya sağlayıcı adına bedel tahsil etmesi hâlinde, mal veya hizmetin tüketiciye teslim veya ifası sonrası bedelin satıcıya veya sağlayıcıya aktarıldığı durumlar <strong>ile</strong> <strong>11 inci </strong>ve 15 inci maddelerde yer alan hakların kullanımı hariç olmak üzere teslim veya ifa ile cayma hakkına ilişkin yükümlülüklerden satıcı veya sağlayıcı ile birlikte müteselsilen sorumlu olduğu belirtilmiştir. 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un iptal davasına konu edilen 9. maddesinin birinci fıkrasında ise, aracı hizmet sağlayıcılarının, hizmet sundukları elektronik ortamı kullanan gerçek ve tüzel kişiler tarafından sağlanan içerikleri kontrol etmek, bu içerik ve içeriğe konu mal veya hizmetle ilgili hukuka aykırı bir faaliyetin ya da durumun söz konusu olup olmadığını araştırmakla yükümlü olmadığı düzenlenmiştir.</p>

<p>Elektronik Ticareti düzenleyen 6563 sayılı Kanun, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a göre genel bir Kanun niteliğini haiz olduğundan, gerek tüketici sözleşmeleri gerekse ticari sözleşmeler açıısndan uygulama alanı bulmaktadır. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, tüketicilerin yaptığı mesafeli sözleşmeler açısından özel Kanun olarak öncelikle uygulanacağından, aracı hizmet sağlayıcılarının sorumluluğu hususunda Kanun’un 48. maddesinin 6. fıkrasında tüketicilerin korunmasında gerekli güvencelerin sağlanıp sağlanmadığına özel olarak değinmek gerekir.</p>

<p>6502 sayılı Kanun’un 48. maddesinin 6. fıkrasında, aracı hizmet sağlayıcısı olarak faaliyet gösterenlerin aracılık ettikleri mesafeli sözleşmelere ilişkin olarak hangi hususlarda sorumlu olacağı özel olarak belirtilmiştir. Buna göre, aracı hizmet sağlayıcıları;</p>

<p>a) Tüketiciye ön bilgilendirmenin yapılmasından, teyidinden ve ispatından satıcı veya sağlayıcı ile birlikte müteselsilen,</p>

<p>b) Veri girişinin satıcı veya sağlayıcı tarafından yapıldığı durumlar hariç olmak üzere, yönetmelikle belirlenen ön bilgilendirmede bulunması zorunlu hususlardaki eksikliklerden,</p>

<p>c) Bu maddede yer alan hususlardan dolayı tüketicilerin satıcı veya sağlayıcılar ile yaptıkları işlemlere ilişkin kayıtların tutulmasından ve istenilmesi hâlinde bu bilgilerin ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile tüketicilere verilmesinden,</p>

<p>ç) Satıcı veya sağlayıcı ile yaptıkları aracılık hizmetine ilişkin sözleşmeye aykırı uygulamaları nedeniyle satıcı ve sağlayıcıların bu madde hükümlerine aykırı davranmasına sebep oldukları her bir işlemden,</p>

<p>d) Satıcı veya sağlayıcı adına bedel tahsil etmesi hâlinde, mal veya hizmetin tüketiciye teslim veya ifası sonrası bedelin satıcıya veya sağlayıcıya aktarıldığı durumlar <strong>ile 11 inci</strong> ve 15 inci maddelerde yer alan hakların kullanımı hariç olmak üzere teslim veya ifa ile cayma hakkına ilişkin yükümlülüklerden satıcı veya sağlayıcı ile birlikte müteselsilen</p>

<p>e) Satıcı veya sağlayıcı onayı olmaksızın düzenledikleri kampanyalı, promosyonlu veya indirimli satışlarda, sözleşmenin hiç ya da gereği gibi ifa edilmemesinden,</p>

<p>f) Ön bilgilendirmede yer alan hususlar ile reklamlarında yer alan bilgilerin uyumlu olmasından ve ispatından sorumlu olduğu düzenlenmiştir.</p>

<p>Görüldüğü üzere aracı hizmet sağlayıcıları aktif ya da pasif konumda olsun, tüketicilerin yaptığı mesafeli sözleşmelerde, ön bilgilendirme yapılmasından, ön bilgilendirmenin yapılan reklamlarla uyumlu olmasından ve ispatından, sözleşme kayıtlarının tutulmasından ve ispatından, aracılık hizmet sözleşmesine aykırılık nedeniyle satıcıların yapmış olduğu sözleşmeye aykırılıklardan, malın tüketiciye tesliminden ve ifasından, ayrıca cayma hakkının kullanılması halinde bedelin tüketiciye iadesinden, Satıcı veya sağlayıcı onayı olmaksızın düzenledikleri kampanyalı, promosyonlu veya indirimli satışlarda, sözleşmenin hiç ya da gereği gibi ifa edilmemesinden sorumlu olmaktadır. Aracı hizmet sağlayıcılarının sorumlu olmadığı husus ise, satılan malın ayıplı olması halinde tüketicinin ayıptan doğan seçimlik haklarını düzenleyen 6502 sayılı Kanun’un 11. maddesi ve yine ayıplı hizmet halinde seçimlik hakları düzenleyen aynı Kanun’un 15. maddesidir.</p>

<p>Satıcı ve sağlayıcının ayıplı mal veya hizmetten doğan sorumluluğu kusursuz bir sorumluluk olup, 6502 sayılı Kanun’un 11. maddesinde malın ayıplı olduğunun anlaşılması durumunda tüketicinin satılanı geri vermeye hazır olduğunu bildirerek sözleşmeden dönme, satılanı alıkoyup ayıp oranında satış bedelinden indirim isteme, aşırı bir masraf gerektirmediği takdirde, bütün masrafları satıcıya ait olmak üzere satılanın ücretsiz onarılmasını isteme, imkân varsa, satılanın ayıpsız bir misli ile değiştirilmesini isteme seçimlik haklarından birini kullanabileceği, satıcının, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlü olduğu, yine ücretsiz onarım veya malın ayıpsız misli ile değiştirilmesi hakları üretici veya ithalatçıya karşı da kullanılabileceği, bu fıkradaki hakların yerine getirilmesi konusunda satıcı, üretici ve ithalatçının müteselsilen sorumlu olduğu, üetici veya ithalatçının, malın kendisi tarafından piyasaya sürülmesinden sonra ayıbın doğduğunu ispat ettiği takdirde sorumlu tutulmayacağı belirtilmiştir. Yine aynı Kanun’un 11. maddesinin son fıkrasında, seçimlik hakların kullanılması nedeniyle ortaya çıkan tüm masrafların, tüketicinin seçtiği hakkı yerine getiren tarafça karşılanacağı, tüketici bu seçimlik haklarından biri ile birlikte 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca tazminat da talep edebileceği belirtilmiştir.</p>

<p>Buna göre, malın ayıplı olması halinde tüketici seçimlik haklarının tamamını satıcı ve sağlayıcıya, değişim ve onarım hakları açısından ise, üretici ve ithalatçıya karşı da kullanabilecektir. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 6. maddesinin (d) fıkrasında malın tesliminden ve cayma hakkının kullanılması halinde paranın iadesinden aracı hizmet sağlayıcılarının sorumlu olduğu belirtildiğinden satın alınan malda açık bir ayıbın olması veya cayma süresi zarfında ayıbın ortaya çıkması hallerinde, cayma hakkının kullanılması nedeniyle satım bedelinin iadesinden aracı hizmet sağlayıcıları da sorumlu olmaktadır. Kaldı ki, aracı hizmet sağlayıcısının reklam veya kampanya yaparak aktif olduğu hallarde satcı ve sağlayıcının onayı yoksa bizatihi aracı hizmet sağlayıcısı sorumlu olmakta, yine ön bilgilendirmeye uygun olmayan reklamlardan da müteselsilen sorumlu olmaktadır.</p>

<p>Yukarıda belirtilen hususlar nazara alındığında, tüketici ile yapılan mesafeli sözleşmelerde malın ayıplı olması halinde tüketiciye karşı, özelikle 6502 sayılı Kanun’un öngördüğü bazı seçimlik haklar açısından, üreticinin ve ithalatçının da sorumlu olduğu, yine cayma hakkının kullanılması halinde aracı hizmet sağlayıcılarının tüketiciye karşı müteselsil sorumlu olduğu, aracı hizmet sağlayıcısının reklam veya kampanya yaparak aktif olduğu hallarde satcı ve sağlayıcının onayı yoksa bizatihi aracı hizmet sağlayıcısı sorumlu olduğu gibi hükümler göz önünde tutulduğunda çoğunluk görüşünde ileri sürülen, mesafeli sözleşmelerde tüketici aleyhine içeriğin veya içeriğe konu mal veya hizmetin hukuka aykırı olmasından kaynaklı olarak doğrudan dava açabilmesini her durumda ve şartta imkânsız olduğu, dava konusu kuralların tüketicilerin aleyhine ortaya çıkabilecek olumsuzlukların önüne geçecek güvenceleri içermediği, bu itibarla kuralların tüketicilere aşırı bir külfet yüklediği, tüketicinin mülkiyet hakkının korunmasından tüketici aleyhine dengesizlik oluşturduğu ve bu durumun tüketicinin korumasına ilişkin devletin pozitif yükümlülüklerine de aykırılık oluşturduğu tespitlerine katılmak mümkün değildir.</p>

<p>Uygulamada, aracı hizmet sağlayıcısının aktif rol üstlendiği durumlarda satıcı ve sağlayıcıya ulaşılamması ve tüketicinin Kanun tarafından tanınan haklarını gerektiği gibi kullanamaması halinde Yargıtay tarafından yürürlükteki mevzuat çerçevesinde aracı hizmet sağlayıcılarının sorumluluğuna gidildiği görülmektedir. Nitekim Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, kanun yararına bozma talebi üzerine, 14/12/2018 tarihli, E. 2017/5834, K. 2018/12148 sayılı kararında, hizmet sağlayıcının bilgilerini eksiksiz şekilde doldurmadığı takdirde, aracı hizmet sağlayıcının hizmetinin ayıplı olduğu ve sorumluluğuna gidilebileceğine kanaat getirmiştir. Yine Yargıtay 11. HD., 29/9/2022 tarihli ve E. 2022/3467 K. 2022/6446 sayılı kararında, davalı tarafın tüketiciden mal ve hizmet bedelini tahsil etmesi halinde elektronik aracı hizmet sağlayıcı olarak sorumlu olduğu, mahkemenin buna ilişkin kabulünün isabetli olduğu belirtilmiştir.</p>

<p>Son olarak belirtmek gerekir ki, kararda da yer verildiği üzere, dijitalleşme sonucunda elektronik ticaret yoluyla işletmeler faaliyetlerini bir işyerine bağlı olmaksızın arz ve talebin fiziki ortamdan bağımsız olduğu elektronik alanda gerçekleştirdiği, bu durumun ise elektronik ticaret sektörünün küresel ticaret hacmi içindeki payının her geçen gün artmasına imkân tanıdığı, aynı zamanda tüketici işlemlerinin azımsanamayacak miktardaki kısmının elektronik ortamda yapılmasına neden olduğu tartışmadan uzaktır. Anayasa’nın 167. maddesinde, Devletin, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alacağı, piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önlemesi gerektiği belirtilmiştir. Buna göre, tüketicilerin korunması devletin pozitif yükümlülüğü olsa da elektronik ticaretin gelişmesi, bu alanda faaliyet gösteren şirketlerin ve girişimcilerin korunması, mal ve hizmet piyasasının düzenli işlemesi ve satıcılar aleyhine aşırı külfetler getirilerek bu piyasanın daralmasına ve rekabetin bozulmasına yol açacak düzenlemelerin yapılmaması da Anayasa’nın hükmü gereği devletin pozitif yükümlülüğünü oluşturmaktadır.</p>

<p>Hal böyle olunca aktif ya da pasif konumda bulunsun, satılan malın ayıplı olup olmadığını bilmeyen ve bilebilecek durumda da bulunmayan aracı hizmet sağlayıcısının kusursuz sorumluluk niteliğini hiaz olan ayıp hükümlerinden sorumlu tutulması onların mali sorumluluğunu genişletecektir. Bunun sonucunda aracı hizmet sağlayıcıları mali riskleri genişlediğinden sundukları hizmetin fiyatını artıracak ve bu durum da satıcı ve sağlayıcıların elektronik platformlardan daha yüksek fiyatlardan hizmet almasına neden olacaktır. Satıcı ve sağlayıcılar bu nedenle mal ve hizmet fiyatlarını artıracak ve bu maliyetler tüketicilere yansıyacak, yani tüketiciler daha yüksek fiyatlardan mal ve hizmete ulaşacaktır. Bunun yanında bazı aracı hizmet sağlayıcılarının ayıptan doğan sorumluluk nedeniyle mali açıdan aşırı bir külfet yüklenmesi söz konusu olabilecek ve bu nedenle rekabet gücü zayıflayacağından piyasadan çekilmesi gerekebilecektir. Nihayetinde mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı işlemesini ve rekabeti sağlamakla yükümlü olan Devletin, bu yükümlülüğünü yerine getirememesi söz konusu olacaktır. Bu nedenlerle de dava konusu kurallar Anayasa’ya aykırı değildir.</p>

<p>Açıklanan nedenlerle dava konusu kuralların, Anayasa’nın 5., 35. ve 172. maddelerine aykırı olmadığı kanaatinde olduğumdan, aksi yöndeki çoğunluk görüşüne katılmıyorum.</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top">
   <p>Üye</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2024187-e-202642-k-sayili-karari-elektronik-ticaret</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 09:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/aymf.jpg" type="image/jpeg" length="18812"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2020/39936 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202039936-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202039936-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 27/1/2026 tarihli ve 2020/39936 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>GENEL KURUL</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>F. İ. BAŞVURUSU</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>(Başvuru Numarası: 2020/39936)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>Karar Tarihi: 27/1/2026</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 2/6/2026- 33268</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>GENEL KURUL</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Raportörler</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Denizhan HOROZGİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Zehra GAYRETLİ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Av. Mehmet Fatih ARSLAN</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>I.</strong> <strong>BAŞVURUNUN KONUSU</strong></p>

<p>1. Başvuru, ceza davasında bağlantılı suçlardan birine ilişkin temyiz incelemesi devam ederken diğer suçtan kurulan hükmün istinaf aşamasında kesinleşmesi ve kesinleşen hüküm yönünden infaz aşamasına geçilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>BAŞVURU SÜRECİ</strong></p>

<p>2. Başvuru 10/12/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon; adli yardım talebinin kabulüne, masumiyet karinesi, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri, hakkaniyete uygun yargılanma hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan haklara ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.</p>

<p>3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.</p>

<p>4. Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>OLAY VE OLGULAR </strong></p>

<p>5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Genel Bilgiler</strong></p>

<p>6. Bireysel başvuru konusu olayların meydana geldiği tarihte öğretmen olarak atanmak isteyen lisans mezunlarının müracaat ettiği 2010 yılı Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS) 10 Temmuz Cumartesi günü gerçekleştirilmiş, sınav sonuçları 11/8/2010 tarihinde Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezinin (ÖSYM) resmî internet sitesinden duyurulmuştur. Sonuçların açıklanmasından sonra geçmiş yıllara oranla çok sayıda adayın eğitim bilimleri testinde 120 sorunun tamamına doğru cevap verdiğinin anlaşılması üzerine sınavda toplu şekilde kopya çekildiği şüphesiyle idari ve adli makamlarca farklı tarihlerde çeşitli soruşturmalar başlatılmıştır.</p>

<p>7. Diğer taraftan olayla ilgili olarak Yükseköğretim Denetleme Kurulu Başkanlığınca başlatılan idari soruşturma sonucunda 8/9/2010 tarihli bir rapor düzenlenmiş, raporda bilirkişilerce yapılan analizlere göre 10/7/2010 ve 11/7/2010 tarihlerinde gerçekleştirilen KPSS sorularının sınav öncesinde çok sayıda adaya "<i>bir şekilde</i>" ulaştırıldığı kanaatine varıldığı belirtilmiştir.</p>

<p>8. Bu gelişmeler üzerine ÖSYM, sınavın eğitim bilimleri testinin objektifliğini ve güvenilirliğini kaybettiği sonucuna vararak testin iptal edilmesine 17/9/2010 tarihinde karar vermiştir.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Somut Olay Bilgisi</strong></p>

<p>9. 1985 doğumlu olan başvurucu, Dumlupınar Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünden 2007 yılında mezun olmuştur.</p>

<p>10. Başvurucu; öğretmen olarak atanmak isteyen lisans mezunlarının müracaat edebildiği, 10/7/2010 tarihinde yapılan KPSS'nin eğitim bilimleri testindeki tüm sorulara doğru cevap veren adaylardan biridir. Sınavın eğitim bilimleri testinin iptal edilmesi üzerine ÖSYM tarafından sadece eğitim bilimleri testini içeren yeni bir sınav oturumu 31/10/2010 tarihinde düzenlenmiştir. Bu yeni sınav oturumuna da müracaat eden başvurucunun eğitim bilimleri testindeki başarı oranı ile iptal edilmeyen 2010 KPSS genel yetenek ve genel kültür testlerindeki başarı oranları kullanılarak hesaplanan P10 puanına göre Millî Eğitim Bakanlığınca öğretmen olarak ataması yapılmıştır.</p>

<p>11. İptal edilen sınavdaki tüm sorulara doğru cevap veren ve ÖSYM'nin yaptığı inceleme sonucu düzenlenen 15/3/2016 tarihli rapora göre genel yetenek testindeki iki soru yönünden <i>yanlış seçenekte birleşen</i> adaylardan birinin de başvurucu olduğunun tespit edilmesi üzerine başvurucu hakkında kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık ve resmî belgede sahtecilik, silahlı terör örgütü üyesi olma suçlarını işlediği şüphesiyle Başsavcılık tarafından soruşturma başlatılmıştır.</p>

<p>12. Soruşturma kapsamında başvurucunun 31/10/2010 tarihinde tekrarlanan sınavın eğitim bilimleri testindeki 120 sorunun 83'üne doğru cevap verebildiği görülmüştür. Başvurucunun ayrıca iletişim kayıtlarının incelenmesi sonucunda kendisi gibi yanlış seçenekte birleştiği görülen şüphelilerin bazılarıyla sınava yakın tarihlerde telefonlarının aynı baz istasyonundan sinyal verdiği, diğer bir ifadeyle <i>baz birlikteliği</i> tespit edilmiştir. Yine soruşturma kapsamında, başvurucunun Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) ile iltisaklı kurumlarda yaklaşık üç sene çalıştığını gösteren sosyal sigorta kaydı, bu kurumlarda aynı dönem birlikte çalıştığı bazı kişilerin iptal edilen sınavda çok yüksek başarı göstermelerine rağmen bir kısmının tekrarı yapılan sınava girmediği, bir kısmının ise tekrarı yapılan sınavda başarısının olağan dışı şekilde düştüğü belirtilmiştir.</p>

<p>13. Soruşturma neticesinde Başsavcılık, başvurucunun kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık ve resmî belgede sahtecilik, silahlı terör örgütüne üye olma suçlarından cezalandırılması talebiyle iddianame düzenlemiştir. İddianamede başvurucunun 2005 ile 2010 yılları arasında yapılan sınavlara girdiği ancak sınavlarda gösterdiği başarının 2010 yılındaki sınava nazaran oldukça düşük olduğunun anlaşıldığı ifade edilmiştir.</p>

<p>14. İddianamenin kabulü ile açılan dava, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesince (Mahkeme) görülmeye başlanmıştır. Başvurucu; savunmasında 2010 yılında çalıştığı özel kurumdan izin alarak yaklaşık altı ay kadar çok iyi şekilde sınava hazırlandığını, bu nedenle sınavda yüksek başarı gösterdiğini ancak sınavın iptal edilmesi üzerine aynı yılın ekim ayında tekrarlanan sınavda psikolojik nedenlerle iyi bir performans gösteremediğini ileri sürmüştür.</p>

<p>15. Yargılamanın tamamlanmasının ardından Mahkeme 7/11/2018 tarihinde hükmü açıklamıştır. Buna göre başvurucunun resmî belgede sahtecilik suçundan beraatine, kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık suçundan 3 yıl 1 ay 15 gün hapis ve 132.780 TL adli para cezasıyla, FETÖ/PDY terör örgütüne üye olma suçundan ise 6 yıl 3 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Gerekçeli kararda Mahkeme; öncelikle FETÖ/PDY hakkında ayrıntılı açıklamalara yer vererek örgütün karakteristik özelliğinin gizlilik ve tedbir olduğunu, mensuplarını kamuya yerleştirmek amacıyla kamu sınavlarının sorularını önceden ele geçirme ve kendisine tam anlamıyla bağlı olan üyelere soruları vererek başarılı olmalarını temin etme gibi meşru olmayan yöntemleri sıklıkla uyguladığı yönünde değerlendirmelere yer vermiştir. Bu bağlamda Mahkeme, gerekçeli kararında sınav sorularını önceden aldığı kesin olarak tespit edilen bir kişinin örgüt üyesi olduğu karinesinin ortaya çıktığını vurgulamıştır. Gerekçeli kararın genel değerlendirmelere ilişkin kısmı şöyledir:</p>

<p>"<i>D-2010 KPSS SINAVINDA SORULARIN SIZDIRILMASI İLE İLGİLİ HUKUKİ DEĞERLENDİRME VE MAHKEMEMİZİN NİTELENDİRMESİ; </i></p>

<p><i>1-Terör Örgütü Üyeliği Suçu Yönünden;</i></p>

<p><i>Yukarıda ayrıntısı anlatıldığı üzere FETÖ tarafından bir şekilde (muhtemelen daha önceden ÖSYM'ye sızdırılan örgüt elemanlarınca) 2010 KPSS sınav sorularının çalınıp kurum dışına çıkartılarak sınavdan yaklaşık bir hafta önce örgüt mensuplarına dağıtıldığı sabit görülmüştür. Sızdırılan sınav sorularının FETÖ terör örgütü üyeleri dışında kişilere verilmesi mümkün değildir. Stratejisi ve hareket tarzı itibariyle gizliliğe ve tedbire azami derecede önem veren bu örgütün sınav sorularının sızdırılması gibi önemli ve kamuoyu nezdinde örgüt aleyhine rahatsızlık yaratacak bir konuda tedbirsiz davranması düşünülemez. ÖSYM'den çalınan sınav sorularının FETÖ tarafından %100 güvenilen örgüt mensupları dışındaki kişilere, hatta örgütle yeni tanışmış sempatizan konumundaki kişilere dahi verilmesi mümkün değildir. Bu nedenle sınav sorularını önceden aldığı kesin olarak tes</i>[p]<i>it edilen kişilerin Fetö terör örgütü üyesi olduğu karinesi oluşmaktadır.</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>3-Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Zararına Dolandırıcılık Suçu Yönünden;</i></p>

<p><i>Hukuka aykırı şekilde ele geçirilen sınav sorularını temin edip sınavda gerçek olmayan bir başarı performansı göstererek sıralamada başka adayların önüne haksız bir şekilde geçen adayların bu sayede düzenlenen sonuç belgesine istinaden kamu kurumlarına atanmaları sözkonusu olduğunda kamu kurumu aleyhine dolandırıcılık suçunun oluştuğunda şüphe yoktur. Zira atandıkları kurumda maaş dahil aldıkları her ücret haksız menfaat niteliğindedir. Kişinin bu kurumlarda fiilen çalışıp bir hizmet üretmesi elde ettiği kazancı haksız kazanç olmaktan çıkartmaz. Zira bu durumdaki kişilerin bizatihi o kamu görevine atanmaları haksız menfaat niteliğindedir. Nitekim Yargıtay 15.CD'nin 28/11/2013 tarih,2012/14137-2013/18702 sayılı kararında '...Bu şekilde 2006 yılı temmuz ayına kadar öğretmenlik yaparak maaş alan sanığın, ilköğretim müfettişlerince yapılan inceleme sonucunda kardeşine ait sahte diploma ile yapmış olduğu müracaat ile öğretmenlik yaptığının tespit edildiği olayda, mahkemenin kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık suçunun oluştuğuna ilişkin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir. Sanığın eylemini, bir suç işleme kararının icrası kapsamında değişik zamanlarda gerçekleştirdiğinin anlaşılması karşısında, TCK'nın 43/1 maddesinin uygulanması gerektiği...' belirtildiğinden haksız şekilde kamu görevine atanan kişinin eylemi zincirleme nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturmaktadır. Kişinin aldığı her ücret haksız menfaat niteliğinde olup kamu görevine son verilinceye kadar zincirleme olarak menfaat temini de devam etmektedir."</i></p>

<p>16. Gerekçeli kararda başvurucu ile ilgili olarak Mahkeme; başvurucunun 2005-2010 yılları arasında KPSS'ye üç kez girdiğini, bu sınavlarda 120 sorudan oluşan eğitim bilimleri testinde verdiği doğru cevap sayılarının sırasıyla 2007 yılında 38, 2008 yılında 32, iptal edilen 10/7/2010 tarihli sınavda ise 120 olduğunu belirterek 2007 ve 2008 yıllarındaki performansı gözönüne alındığında 10/7/2010 tarihli sınavda soruların tamamını doğru cevaplamasını <i>tarihî bir başarı</i> olarak nitelendirmiştir. Mahkeme, ayrıca 10/7/2010 tarihli sınavın iptal edilmesi üzerine 31/10/2010 tarihinde tekrar edilen ve önceki sınava nazaran daha kolay olduğu bilirkişilerce tespit edilen sınava da giren başvurucunun aynı başarıyı gösteremeyerek bu defa doğru cevap sayısını 83'e düşürdüğüne dikkati çekmiş; bu durumun iptal edilen 10/7/2010 tarihli sınavda gösterdiği başarının yeteneği dışında başka faktörlere dayandığı yönünde güçlü bir kanaat oluşturduğunu ifade etmiştir. Bu kanaate dayanarak başvurucunun sınav sorularını sınavdan önce elde etmek suretiyle dolandırıcılık suçunu işlediğini kabul etmiş ve soruları sınavdan önce alabilmesinin de örgüt üyesi olduğuna bir karine oluşturduğunu değerlendirmiştir. Mahkeme, gerekçeli kararında başvurucunun FETÖ/PDY ile iltisaklı olduğu gerekçesiyle kapatılan kurumlarda çalışmasına ve benzer dosyalarda haklarında soruşturma yürütülen bazı şüphelilerle aynı işyerinde ve aynı yıllarda çalıştığına ilişkin tespite de delil olarak dayanmıştır. Gerekçeli kararın başvurucunun eylemleriyle ilgili olan kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"...</i></p>

<p><i>Sanık hakkında yukarıda bahsedilen deliller değerlendirildiğinde; 10.07.2010 tarihinde düzenlenen ve iptal edilen KPSS Eğitim Bilimleri Testinde (120) sorudan (120) soruyu doğru cevapladığı nazara alındığında, tarihi bir başarı elde ettiği, 31.10.2010 tarihinde tekrarlanan Eğitim Bilimleri Testinin ise zorluk derecesi bakımından daha kolay olduğu bilirkişi raporlarıyla ve ÖSYM yazısıyla sabit olmasına rağmen başarısında büyük bir düşüş olduğu veikinci sınavda (120) sorudan (83) soruyu doğru cevapladığı nazara alındığında iptal edilen sınavdaki yüksek başarının kendi başarısı olmadığı kanaatine varılmıştır. Tekrarlanan sınavdaki düşüş sanığın savunmasında belirttiği gibi iptal edilen sınav nedeniyle yeni sınav yerinin İstanbul olarak belirlenmesi ve psikolojik olarak sınav yerini bulamama stresi ile açıklanamayacak derecede yüksek olduğu kabul edilmekle savunmasına itibar edilmemiş, sanığın FETÖ tarafından çalınan sınav sorularının sınav öncesinde örgüt tarafından kendisine verilmesi üzerine sınava hazırlandığı ve 2010 KPSS sınavındaki iptal edilen Eğitim Bilimleri ile iptal edilmeyen Genel Kültür-Genel Yetenek testlerindeki başarısının bundan kaynaklandığı sonuç ve kanaatine varılmıştır. </i></p>

<p><i>Anlatılan nedenlerle; FETÖ tarafından sızdırılan 2010 KPSS sorularını önceden alarak sınavda yüksek başarı elde eden sanığın FETÖ/PDY üyesi olduğu, örgütün 2010 yılında aldığı kararla hem kendi okullarında maaşlı olarak çalıştırdığı üyelerini kamuya aktarıp maaş yükünden kurtulmak, yeni gelenlere yer açmak, bu şekilde himmet adı altında topladığı aidatları artırmak ve hem de mahrem hizmetlerdeki örgüt mensuplarının eşlerinin ve mahrem imamların kamuya atanması için sınav sorularını sızdırdığı, sanığın sınav öncesi örgüt tarafından kendisine verilen sorulara çalışarak sınavda gerçek başarısının üzerinde performans gösterip, sıralamada diğer adayların önüne geçtiği, tekrar edilen Eğitim Bilimleri testinden aldığı puan ve iptal edilmeyen ancak kopya çekildiği mahkememizce kabul edilen Genel Kültür-Genel Yetenek testlerinden aldığı puanla Milli Eğitim Bakanlığına öğretmen olarak atandığı ve iddianame tanzim tarihi 27.02.2017'e kadar maaş, ek ders vs olmak üzere toplam 63.743,60 TL gelir elde ettiği, sınav sorularını önceden alarak hileli hareketlerle sınavda gerçek başarısının üzerinde performans gösterip, sıralamada diğer adayların önüne geçtiği, hileli bu hareketiyle haksız şekilde kamu görevine atandığı ve birden fazla kez maaş aldığı için sanığın eyleminin zincirleme nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturduğu sonuç ve kanaatine varılarak bu suçlardan cezalandırılmasına karar vermek gerekmiştir.</i></p>

<p><i>Sanık hakkında resmi belgede sahtecilik suçundan kamu davası açılmış ise de, yukarıda ayrıntısı anlatıldığı üzere, iddianamedeki anlatım itibariyle sanığın ÖSYM sonuç belgesi üzerinde sahtecilik yaptığının iddia edilmediği, iddianın içerik sahteciliğine yönelik olduğu, içerikte sahteciliğin yukarıdaki anlatımlar karşısında ancak memur kişi tarafından işlenebileceği, sanığın sanığın sınav tarihinde memur olmaması nedeniyle içerik sahteciliğinin faili olamayacağı, dolayısıyla sahtecilik suçunun unsurları itibariyle oluşmadığı anlaşılmakla atılı suçtan beraatine karar verilmiştir."</i></p>

<p>17. Başvurucu; istinaf dilekçesinde diğerlerinin yanı sıra soruları önceden ele geçirdiği iddiasının terör örgütü üyesi olduğu kabulüne, terör örgütü üyesi olma suçunun da dolandırıcılık suçlamasına dayandırıldığını, esasa etkili olan bazı taleplerinin karşılanmadığını, bilirkişi raporunun eksik ve hatalı olduğunu ileri sürerek kararın bozulmasını talep etmiştir.</p>

<p>18. Başvurucunun istinaf talebi Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Ceza Dairesinin (Ceza Dairesi) 13/11/2020 tarihli kararıyla kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık yapma suçundan verilen hapis cezası yönünden kesin, silahlı örgüte üye olma suçu yönünden ise temyiz yolu açık olmak üzere reddedilmiştir. Buna göre mahkeme kararı dolandırıcılık suçu yönünden kesinleşmiştir.</p>

<p>19. Başvurucu, nihai kararı 23/11/2020 tarihinde öğrendikten sonra 10/12/2020 tarihinde kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık yapma suçundan verilen hapis cezası yönünden bireysel başvuruda bulunmuştur.</p>

<p>20. Mahkeme; dolandırıcılık suçundan verilen ve kesinleşen ilamı infaz edilmek üzere 18/1/2021 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı; başvurucu hakkında dolandırıcılık suçundan verilen adli para cezasının 27/2/2023, hapis cezasının ise 23/4/2024 tarihinde yerine getirildiğini Mahkemeye bildirmiştir. Başvurucu hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yapılan temyiz incelemesi sonucunda ise Yargıtay 3. Ceza Dairesi hükmün bozulmasına 4/6/2025 tarihinde karar vermiştir. Bozma kararının gerekçesinde başvurucunun örgüt hiyerarşisinde yer aldığını gösteren kesin ve yeterli delil bulunmadığı belirtilmiştir. Bozma üzerine Mahkeme tarafından bozma kararına uyularak devam edilen yargılama sonucunda başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan beraatine 11/12/2025 tarihinde karar verilmiştir. Anılan karar 19/1/2026 kesinleşmiştir.</p>

<p><strong>IV.</strong> <strong>İLGİLİ HUKUK</strong></p>

<p><strong>A. Ulusal Hukuk</strong></p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Mevzuat</strong></p>

<p>21. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "<i>Dolandırıcılık"</i> başlıklı 157. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir."</i></p>

<p>22. 5237 sayılı Kanun'un <i>"Nitelikli dolandırıcılık"</i> başlıklı 158. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Dolandırıcılık suçunun;</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>e) Kamu kurum ve kuruluşlarının zararına olarak,</i></p>

<p>...</p>

<p><i>İşlenmesi hâlinde, üç yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur."</i></p>

<p>23. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "<i>İstinaf</i>" başlıklı 272. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:</p>

<p>"<i>İlk derece mahkemelerinden verilen hükümlere karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Ancak, onbeş yıl ve daha fazla hapis cezalarına ilişkin hükümler, bölge adliye mahkemesince re'sen incelenir</i>."</p>

<p>24. 5271 sayılı Kanun'un "<i>Temyiz</i>" başlıklı 286. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin bozma dışında kalan hükümleri temyiz edilebilir.</i></p>

<p><i>(2) Ancak;</i></p>

<p><i>a) İlk derece mahkemelerinden verilen beş yıl veya daha az hapis cezaları ile miktarı ne olursa olsun adlî para cezalarına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine dair bölge adliye mahkemesi kararları,</i></p>

<p><i>b) İlk derece mahkemelerinden verilen beş yıl veya daha az hapis cezalarını artırmayan bölge adliye mahkemesi kararları,</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>Temyiz edilemez."</i></p>

<p>25. 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 5. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Mahkeme, kesinleşen ve yerine getirilmesini onayladığı cezaya ilişkin hükmü Cumhuriyet Başsavcılığına gönderir. Bu hükme göre cezanın infazı Cumhuriyet savcısı tarafından izlenir ve denetlenir."</i></p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Yargıtay İçtihadı</strong></p>

<p>26. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 6/12/2023 tarihli ve E.2023/3-76, K.2023/644 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p>"<i>Diğer taraftan, amacı somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de öğreti ve uygulamada; suçsuzluk ya da masumiyet karinesi olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede; in dubio pro reo olarak ifade edilen şüpheden sanık yararlanır ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi hâlinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte ispat edilebilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp, diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate ya da herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı, bu ispat, hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkân vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir</i>."</p>

<p>27. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 25/11/2014 tarihli ve E.2013/12-213, K.2014/522 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"... Bununla birlikte, tek bir fiille birden fazla farklı suçun oluştuğu durumlarda, en ağır cezayı gerektiren suçtan değil de her iki suçtan ayrı ayrı hüküm kurulduğu durumlarda, suçlardan birisi için kurulan hükümdeki sonuç ceza kesinlik sınırı içerisinde kalsa dahi, adaletli ve doğru sonuca ulaşilabilmesi için her iki suçtan kurulan hükümlerin de temyizinin mümkün olduğunun kabulü gerekmektedir."</i></p>

<p>28. (Kapatılan) Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 24/2/2021 tarihli ve E.2020/7035, K.2021/1559 sayılı kararına konu Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 19. Ceza Dairesinin 14/07/2020 tarihli ve E.2019/1476, K.2020/482 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"IV- Yasa yolu;</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>2-24 Ekim 2019 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanun'un 29. maddesi ile CMK’nın 286. maddesine 3. fıkra eklenerek temyiz edilebilen suçların kapsamı genişletilmiştir. Yapılan düzenleme ile sayılan suçlar nedeniyle Bölge Adliye Mahkemelerin kararlarının kesin hüküm özelliği kaldırılmış ve temyiz kanun yolu açılmıştır. TCK’nın 314. maddesi de düzenlemenin içerisinde yer almakta olup temel cezanın TCK’nın 314. maddesine göre belirlendiği suçlarda etkin pişmanlık hükümleri uygulandığı ve örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte yardım etme ile örgüt adına suç işleme suçlarında da verilen hükümler artık temyiz edilebilecektir.</i></p>

<p><i>Ancak, 7188 sayılı Kanun ile sayılmadığı için 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 4. maddesinde sayılan ve terör örgütü faaliyeti çerçevesinde işlendiği anlaşılan suçlar nedeniyle ilk derece mahkemelerince verilen ve bölge adliye mahkemelerince de artırılmayan beş yıl ve altındaki cezalar ile on yıl veya daha az hapis cezası veya adli para cezası gerektiren suçlardan, ilk derece mahkemesince verilen beraat kararı ile ilgili esastan ret kararları ise kesin hüküm özelliği nedeniyle temyiz edilemiyecektir (CMK’nın 286/2-b,g). Bu suçlar nedeniyle derhal cezanın infazına geçileceğinden infaz aşamasında ve terör örgütü kurma/yönetme ya da terör örgütüne üye olma suçları nedeniyle temyiz incelemesi ile verilecek kararlar nedeniyle uygulamada duraksamalara neden olacağı da açıktır.</i></p>

<p><i>Bir sanık tarafından işlenip de 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 4. maddesinde sayılan ve terör örgütü faaliyeti çerçevesinde işlendiği anlaşılan suçlarda 'bağlantı' nedeniyle temyiz edilebilirlik sınırının değerlendirilmesi gerekmektedir. 'Bağlantı kavramı' başlıklı CMK’nın 8. maddesinin 1. fıkrası;</i></p>

<p><i>'(1) Bir kişi, birden fazla suçtan sanık olur veya bir suçta her ne sıfatla olursa olsun birden fazla sanık bulunursa bağlantı var sayılır.' şeklindedir.</i></p>

<p><i>Bir sanık tarafından işlenen terör örgütü faaliyeti çerçevesinde işlendiği anlaşılan suçlarda 'bağlantı' olduğu kabul edilerek aynı dava dosyasında temyiz edilen ve bozulan hüküm nedeniyle birbirleriyle çelişen hükümlerin verilmesinin önlenmesi ve temyiz yoluna gidilemeyerek aleyhe doğabilecek adaletsizliklerin önlenmesi için terör örgütü faaliyeti çerçevesinde işlendiği anlaşılan suçlarda da temyiz kanun yolunun açık olduğunun kabul edilmesi doğru olacağı değerlendirildiğinden istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin kararlara karşı ise onbeş gün içerisinde CMK'nın 286 ve devamı maddeleri uyarınca Yargıtay ilgili Ceza Dairesi nezdinde TEMYİZ kanun yolu açık olmak üzere 14/07/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. "</i></p>

<p>29. (Kapatılan) Yargıtay 16. Ceza Dairesinin yukarıda anılan 24/2/2021 tarihli ve E.2020/7035, K.2021/1559 sayılı kararının (bkz. § 28) ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"1-İlk derece mahkemesince TCK’nın 158/1-e maddesi uyarınca temel cezası belirlenip TCK’nun 158/3 maddesi uyarınca artırım yapılması gerekirken maddi hata yapılarak artırım maddesi olarak TCK 188/3 maddesi gösterilen kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık suçu açısından sanık müdaffince yapılan temyiz talebinin incelenmesinde;</i></p>

<p><i>Bölge Adliye Mahkemesi kararının CMK'nın 286/2-g maddesi gereğince kesin olup, temyizi kabil kararlardan olmadığından CMK’nın298. maddesi gereğince temyiz talebinin REDDİNE,</i></p>

<p><i>2-Silahlı terör örgütüne üye olma suçuna ilişkin sanık müdafiinin temyiz talebinin incelenmesinde; </i></p>

<p><i>...sanık müdafiinin temyiz dilekçesinde ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmediğinden CMK'nın 302/1. maddesi gereğince temyiz davasının esastan reddiyle hükmün ONANMASINA, ... oybirliğiyle karar verildi."</i></p>

<p>30. Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 13/9/2023 tarihli ve E.2022/1548, K.2023/5483 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p>"<i>Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma Suçundan Kurulan Hükme Yönelik Temyiz İstemleri </i></p>

<p><i>Ayrıntıları Dairemizin 26.10.2017 tarih ve 2017/1809 esas 2017/5155 karar sayılı kararında ve Dairemizce de benimsenen, istikrar kazanmış yargısal kararlarda açıklandığı üzere;</i></p>

<p><i>Örgüt üyesi, örgüt amacını benimseyen, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olan ve bu suretle verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere kendi iradesini örgüt iradesine terk eden kişidir. Örgüt üyeliği, örgüte katılmayı, bağlanmayı, örgüte hakim olan hiyerarşik gücün emrine girmeyi ifade etmektedir. Örgüt üyesi örgütle organik bağ kurup faaliyetlerine katılmalıdır. Organik bağ, canlı, geçişken, etkin, faili emir ve talimat almaya açık tutan ve hiyerarşik konumunu tespit eden bağ olup, üyeliğin en önemli unsurudur. Örgüte yardımda veya örgüt adına suç işlemede de, örgüt yöneticileri veya diğer mensuplarının emir ya da talimatları vardır. Ancak örgüt üyeliğini belirlemede ayırt edici fark, örgüt üyesinin örgüt hiyerarşisi dahilinde verilen her türlü emir ve talimatı sorgulamaksızın tamamen teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır olması ve öylece ifa etmesidir.</i></p>

<p><i>Silahlı örgüte üyelik suçunun oluşabilmesi için örgütle organik bağ kurulması ve kural olarak süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gerektiren eylem ve faaliyetlerin bulunması aranmaktadır. Ancak niteliği, işleniş biçimi, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı, örgütün amacı ve menfaatlerine katkısı itibariyle süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk özelliği olmasa da ancak örgüt üyeleri tarafından işlenebilen suçların faillerinin de örgüt üyesi olduğunun kabulü gerekir. Örgüte sadece sempati duymak ya da örgütün amaçlarını, değerlerini, ideolojisini benimsemek, buna ilişkin yayınları okumak, bulundurmak, örgüt liderine saygı duymak gibi eylemler örgüt üyeliği için yeterli değildir...</i></p>

<p><i>Örgüt üyesinin, örgüte bilerek ve isteyerek katılması, katıldığı örgütün niteliğini ve amaçlarını bilmesi, onun bir parçası olmayı istemesi, katılma iradesinin devamlılık arz etmesi gerekir. Örgüte üye olan kimse, bir örgüte girerken örgütün kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla kurulan bir örgüt olduğunu bilerek üye olmak kastı ve iradesiyle hareket etmelidir. Suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olmak suçu için de saikin 'suç işlemek amacı' olması aranır ...</i></p>

<p><i>Kuruluş, amaç, örgüt yapılanması ve faaliyet yöntemleri Dairemizin 2015/3 esas sayılı kararında anlatılan ve nihai amacı, Devletin Anayasal nizamını cebir ve şiddet kullanarak değiştirmek olduğu anlaşılan FETÖ/PDY terör örgütünün başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve toplumun her katmanının büyük bir kesimince de böyle algılanması, amaca ulaşmak için her yolu mübah gören fakat sözde meşruiyetini sivil alanda dinden, kamusal alanda ise hukuktan aldığı izlenimi vermek için yeterli güce ulaşıncaya kadar alenen kriminalize olmamaya özen göstermesi gerçeği nazara alındığında;</i></p>

<p><i>Oluş ve dosya kapsamına göre, sanığın 2010 KPSS sınavına girdiği, iptal edilen 2010 KPSS sınavında Eğitim Bilimleri testinde 120 sorudan 119 soruyu, Genel Kültür testinde 60 sorudan 50 soruyu doğru cevaplandırdığı, iptal edilen Eğitim Bilimleri testine ilişkin 31.10.2020 tarihinde yapılan sınavda Eğitim Bilimleri testinde 120 sorudan 80 soruyu doğru cevaplandırdığı, iptal edilen sınavda 100 ve üzeri net yapan 5 şahısla aynı kurumda çalıştığı, Genel Kültür sınavında 44 nolu soruda yanlışta birleşen adaylar arasında bulunduğu belirlenerek kamu kurum ve kuruluşlarının zararına neden olacak şekilde dolandırıcılık suçunun varit olduğunun dikkate alındığı ve bu hususun silahlı terör örgütü suçuna dayanak teşkil ettiğinin kabul edildiği somut olayda silahlı terör örgütü üyesi olduğuna ilişkin suçlamayı kabul etmeyen sanığın FETÖ/PDY terör örgütü ile irtibatlı ve iltisaklı kurumlarda çalışmasının örgütsel faaliyet kapsamında kabul edilemeyeceği, kod adı kullanmayan, bylock kullanıcısı olmayan sanığın örgütle organik ilişki içine girip süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gösteren örgütsel eylem ve faaliyetlerde bulunduğuna ilişkin her türlü şüpheden uzak kesin ve yeterli delil bulunmadığı dikkate alındığında, atılı silahlı terör örgütüne üye olma suçundan beraati yerine yerinde ve yeterli olmayan gerekçe ile yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur.</i></p>

<p><i>Dolandırıcılık Suçundan Kurulan Hükme Yönelik Temyiz İstemleri </i></p>

<p><i>Dosya içerisine alınan 18.03.2015 tarihli bilirkişi raporunda sanığın iki ayrı sınavdaki başarı farklılığının tesadüfi olamayacağına yönelik güçlü kanaat oluştuğunun ifade edilmesi karşısında; ihtimallere dayanan yüzdelik oranlarının yer aldığı değerlendirme içermesi, sanığın hileli bir davranışını ortaya koymaya elverişli olmadığı gibi, kişinin önceki ve sonraki yıllardaki doğru ve yanlış cevap sayılarının kıyaslanarak, sınav sorularını haksız elde etmek sureti ile sınavda hileli yollarla yüksek puan aldığının kesin olarak ispatlanamayacağı, ayrıca bilirkişi raporunu teyit eder başkaca delil, beyan, bilgi bulunmadığı gibi, bilirkişi raporunda sınav sorularının alındığına dair kesin kanaatin de bildirilmediği de gözetilerek, sanığın üzerine atılı kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık suçunu işlediğine dair her türlü kuşkudan uzak mahkûmiyetini gerektirir yeterli delil bulunmadığından beraati yerine, delillerin değerlendirilmesinde düşülen yanılgı sonucu yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur."</i></p>

<p>31. Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 8/12/2021 tarihli ve E.2021/4666, K.2021/10380 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"III-Katılan Hazine ve Maliye Bakanlığı, sanık ve müdafiinin kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık suçundan kurulan mahkumiyet hükmüne yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde; </i></p>

<p><i>Somut olayda, öğretmenlik görevinden 24.12.2017 tarihinde 695 sayılı KHK ile ihraç edilen sanığın 10.07.2010 tarihinde yapılan KPSS sorularını ve cevaplarını sınav öncesinde temin etmek suretiyle atandığından bahisle mahkumiyet kararı verilmiş ise de, sanığın daha sonra yapılan 31.10.2010 tarihli iptale konu olmayan KPSS’nin eğitim bilimleri ve 10.07.2010 tarihinde yapılan KPSS’nin genel kültür genel yetenek kısmı ile atandığı ve atandığı bu sınava ilişkin kendisine soru verildiği hususunda, dolayısıyla atılı suçu işlediğine dair mahkumiyetini gerektirir her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı ve 2009 yılı KPSS genel kültür genel yetenek testi ile 2010 yılı genel kültür genel yetenek testlerindeki doğru cevap sayısı farkının 8 olmasının dosya kapsamında makul düzeyde delil teşkil etmediği gözetilmeden beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi,</i></p>

<p><i>Kanuna aykırı, katılan Hazine ve Maliye Bakanlığı vekili ile sanık ve müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı CMK'nın 302/2. maddesi uyarınca BOZULMASINA...</i> [karar verilmiştir.] "</p>

<p><strong>B. Uluslararası Hukuk</strong></p>

<p>32. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 6. maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Herkes, … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan … bir mahkeme tarafından davasının … hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir…"</i></p>

<p>33. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) adil yargılanma hakkının hukukun üstünlüğünün sözleşmeci devletlerin ortak mirası olduğunu belirten Sözleşme’nin ön sözüyle birlikte yorumlanması gerektiğini belirtmektedir. Hukukun üstünlüğünün temel unsurlarından biri de hukuki durumlarda belirli bir istikrarı garanti altına alan ve kamuoyunun mahkemelere olan güvenine katkıda bulunan hukuki güvenlik ilkesidir (<i>Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye</i> [BD], B. No: 13279/05, 20/10/2011, § 57).</p>

<p>34. AİHM; hukuki güvenlik ilkesinin hukuki durumlarda belli bir istikrarın sağlanmasını ve toplumun adalete olan güvenini desteklemeyi amaçladığını, aynı olaya ilişkin farklı yargı kararlarının devamlılık arz etmesinin toplumun yargısal sisteme olan güvenini azaltacak nitelikte bir hukuki belirsizliğe yol açabileceğini belirtmiştir (<i>Çelebi ve diğerleri/Türkiye</i>, B. No: 582/05, 9/2/2016, § 52/f). AİHM'e göre hukuk devletinin temel ilkelerinden biri olan hukuki belirlilik Sözleşme'nin bütün maddelerinde mündemiçtir (<i>Iordan Iordanov/Bulgaristan</i>, B. No: 23530/02, 2/7/2009, § 47).</p>

<p>35. Birbiriyle tutarlı olmayan yargı kararları nedeniyle temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvurularda AİHM; bu konuda bir incelemeye girişmeden önce ulusal mahkemelerin yerini almak gibi bir görevi olmadığını, ulusal mevzuatın yorumlanmasından doğan sorunların öncelikle mahkemelerin görevi olduğunu ve AİHM'in rolünün bu tür yorumlama sonuçlarının Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını denetlemekten ibaret olduğunu vurgulamaktadır (<i>Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye</i>, § 49; <i>Waite ve Kennedy/Almanya</i>, B. No: 26083/94, 18/2/1999, § 54).</p>

<p>36. AİHM, mahkeme uygulamalarında tutarlılığı sağlayacak mekanizmaların oluşturulmasının önemini vurgulamış; hukuk sistemlerini birbirine paralel yargılamalarda uyumsuz kararların kabul edilmesini önleyecek şekilde düzenlemenin devletlerin sorumluluğu olduğunu çok sayıda kararında yinelemiştir (<i>Driza/Arnavutluk</i> B. No: 33771/02, 13/11/2007, § 69; <i>Vrioni ve diğerleri/Arnavutluk,</i> B. No: 2141/03, 24/3/2009, § 58; <i>Brezovec/Hırvatistan,</i> B. No: 13488/07, 29/3/2011, § 66; <i>Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye,</i> § 55). AİHM, kararlar arası tutarlılığı sağlayan bir mekanizmanın yokluğunun Sözleşme'nin 6. maddesinin doğasında bulunan hukuki kesinlik ilkesini ihlal edebileceğini belirtmiştir (<i>Beian/Romanya (No. 1)</i>, B. No: 30658/05, 6/12/2007, § 39;<i> Iordan Iordanov ve diğerleri/Bulgaristan</i> B. No: 23530/02, 2/7/2009, § 47; <i>Brezovec/Hırvatistan</i> § 66).</p>

<p><strong>V.</strong> <strong>İNCELEME VE GEREKÇE</strong></p>

<p>37. Anayasa Mahkemesinin 27/1/2026 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Hakkaniyete Uygun Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia</strong></p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü</strong></p>

<p>38. Başvurucu; soruları önceden ele geçirdiği yönündeki iddianın silahlı terör örgütün üyesi olduğu kanaatine, silahlı terör örgütü üyesi olduğu iddiasının da sınav sorularını önceden ele geçirerek dolandırıcılık suçunu işlediği iddiasına dayandırıldığını ve soruları sınavdan önce ele geçirdiğine dair somut bir delil olmadığını, bu bağlamda yanlış seçenekte birleşme<i> </i>ve önceki sınava nazaran daha kolay bir sınavda düşük performans göstermesinin olağan olamayacağından hareketle yetersiz delillerle cezalandırıldığını belirterek<i> "Şüpheden sanık yararlanır."</i> ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>39. Bakanlık görüşünde; Anayasa Mahkemesinin bazı kararlarına atıf yapıldıktan sonra başvurucu hakkındaki mahkûmiyetin bilirkişi raporlarına dayandığı, FETÖ/PDY ile irtibatlı olduğu için kapatılan okullardan birinde 62 şüpheli adayla birlikte çalıştığı, iptal edilen eğitim bilimleri sınavında 120 soruyu doğru cevaplayarak elde ettiği başarıyı daha sonra gösterememesi nedeniyle iptal edilen sınavdaki yüksek başarının kendi başarısı olmadığı kanaatini güçlendirdiği belirtilmiştir.</p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Değerlendirme</strong></p>

<p>40. Anayasa’nın iddianın incelenmesinde dayanak olan "<i>Hak arama hürriyeti"</i> başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:</p>

<p><i>"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir."</i></p>

<p>41.<strong> </strong>Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesiyle bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucunun iddialarının Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkı yönünden incelenmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p><strong>a.</strong> <strong>Kabul Edilebilirlik Yönünden </strong></p>

<p>42. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>b.</strong> <strong>Esas Yönünden</strong></p>

<p><strong>i.</strong> <strong>Genel İlkeler</strong></p>

<p>43. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin yargı organlarına davacı ve davalı olarak başvurabilme, bunun doğal sonucu olarak da iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. 3/10/2001 tarihli ve 4709 sayılı Kanun'un Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasına <i>"...ile adil yargılanma"</i> ibaresinin eklenmesine ilişkin 14. maddesinin gerekçesine göre "<i>değişiklikle Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınmış olan adil yargılama hakkı metne dahil"</i> edilmiştir. Dolayısıyla Anayasa'nın 36. maddesine<i> "herkesin adil yargılanma hakkına sahip olduğu"</i> ibaresinin eklenmesinin amacının Sözleşme'de düzenlenen adil yargılanma hakkını anayasal güvence altına almak olduğu anlaşılmıştır (<i>Yaşar Çoban</i> [GK], B. No: 2014/6673, 25/7/2017, § 54).</p>

<p>44. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kural olarak adil bir yargılama sürecini sağlamaya yönelik teminatlar içermektedir. Bu bakımdan adil yargılanma hakkı davanın taraflardan biri lehine sonuçlanmasını güvence altına almamaktadır. Diğer bir ifadeyle adil yargılanma hakkı temel olarak <i>yargılama sürecinin ve usulünün</i> hakkaniyete uygun olarak yürütülmesini teminat altına almaktadır (bazı değişikliklerle birlikte bkz. <i>M.B.</i> [GK], B. No: 2018/37392, 23/7/2020, § 80).</p>

<p>45. Adil yargılanma hakkı, uyuşmazlıkların çözümlenmesinde hukuk devleti ilkesinin gözetilmesini gerektirir. Anayasa'nın 2. maddesinde Cumhuriyet'in nitelikleri arasında sayılan hukuk devleti, Anayasa'nın tüm maddelerinin yorumlanması ve uygulanmasında gözönünde bulundurulması zorunlu olan bir ilkedir (<i>Özlem Terzioğlu</i> [2. B.], B. No: 2014/19341, 21/11/2017, § 39; <i>Hakan Altıncan</i> [GK], B. No: 2016/13021, 17/5/2018, § 44) .</p>

<p>46. Hukuk devleti ilkesi, yargı organlarının aynı maddi veya hukuki olgularla ilgili olarak çelişkili kararlar vermekten mümkün olduğunca kaçınmasını gerekli kılar. Aynı maddi veya hukuki vakıalarla ilgili farklı kararlar verilmesi hukuk devleti ilkesini zedeleyebileceği gibi kişilerin hukuka olan inancını da zayıflatabilir. Bu nedenle bir maddi veya hukuki vakıa ile ilgili olarak yargısal nitelikte bir karar verildikten sonra aynı olgu hakkında bu karardan farklı bir sonuca ulaşılmaması kişilerin hukuka olan güvenlerinin sarsılmaması için hayati öneme sahiptir (gerekçeli karar hakkı bağlamında benzer değerlendirmeler için bkz.<i> Mehmet Okyar</i> [2. B.], B. No: 2017/38342, 13/2/2020, § 29; <i>Mehmet Köz</i> [2. B.], B. No: 2018/23430, 27/1/2021, § 27; <i>Kemal Karanfil (4)</i> [2. B.], B. No: 2021/54151, 5/6/2024, § 13).</p>

<p>47. Hukuk devletinin gereklerinden birini hukuk güvenliği ilkesi oluşturur (AYM, E.2008/50, K.2010/84, 24/6/2010; E.2012/65, K.2012/128, 20/9/2012). Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki güvenlik ilkesi; hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar (AYM, E.2013/39, K.2013/65, 22/5/2013). Ayrıca aynı maddi vakıa veya hukuki sorun yönünden birbirinden farklı kararların varlığı hukuk kurallarının temel bir özelliği olan bireyin davranışını yönlendirebilme gücünü zayıflatacak bir boyuta ulaşmışsa kamu düzeninin bozulduğundan söz edilebilir (içtihat farklılıklarının değerlendirildiği benzer yönde kararlar için bkz. <i>Mehmet Arif Madenci </i>[2. B.], B. No: 2014/13916, 12/1/2017, § 84; <i>Ford Motor Company </i>[2. B.], B. No: 2014/13518, 26/10/2017, § 59). Böyle bir algının toplumda yerleşmesi hâlinde bireylerin yargı sistemine ve mahkeme kararlarına duymaları beklenen güven zarar görebilir (Yargıtay daireleri arasındaki içtihat farklılıkları yönünden benzer değerlendirmeler için bkz. <i>Türkan Bal</i> [GK], B. No: 2013/6932, 6/1/2015, § 64).</p>

<p>48. Hukuk kurallarının ne şekilde yorumlanacağı veya birden fazla yorumunun mümkün olduğu durumlarda bu yorumlardan hangisinin benimseneceği derece mahkemelerinin yetkisinde olan bir husustur. Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruda derece mahkemelerince benimsenen yorumlardan birine üstünlük tanıması veya derece mahkemelerinin yerine geçerek hukuk kurallarını yorumlaması bireysel başvurunun amacıyla bağdaşmaz (<i>Mehmet Arif Madenci</i>, § 81).</p>

<p>49. Hukuk kurallarının yorumlanmasında yetki ve görevleri açısından farklı durumlarda bulunan mahkemeler arasında farklılıkların ortaya çıkması doğaldır. Diğer bir deyişle değişik yargı kademelerinde görev alan hâkimlerin tamamının bir kuralı aynı şekilde yorumlamaları mümkün olmayabilir. Ancak böylesi bir durumda mahkemelerin uygulamaları arasındaki uyumu ve içtihat birliğini sağlamaya yönelik <i>mekanizmalar</i> önem taşımaktadır (içtihat farklılıkları şikâyetlerinin incelendiği kararlardaki benzer değerlendirmeler için bkz.<i> Özlem Terzioğlu</i>, § 42; <i>İslam Şahin</i> [2. B.], B. No: 2014/7280, 21/1/2016, § 54; <i>Uğur Çelik</i> [1. B.], B. No: 2015/20244, 15/6/2016, § 53).</p>

<p>50. Öte yandan bir uyuşmazlığın çözümünde etkili olan maddi vakıalar, uyuşmazlıkta uygulanacak hukuk kurallarından farklı olarak sadece somut bir olayı ilgilendirdiğinden ancak somut olayın koşulları çerçevesinde yorumlanabilir ve anlamlandırılabilir. Somut olayın tek bir uyuşmazlığa konu edildiği durumlarda maddi vakıalara ilişkin olarak mahkemeler arasında görüş ayrılığı oluşması mümkün değildir. Buna mukabil aynı olay çerçevesinde birden fazla uyuşmazlığın birden fazla mahkemede görüldüğü hâllerde farklı mahkemelerin aynı olay kapsamındaki bir maddi vakıayı farklı değerlendirmesi ve yorumlaması mümkündür. Maddi vakıanın farklı yorumlanmasına bağlı olarak aynı olaya ilişkin uyuşmazlıklarda farklı sonuçlara ulaşılması ve birbiriyle çelişen kararlar verilmesi olasıdır. Bu durumda da aynı maddi vakıanın farklı değerlendirilmesine bağlı olarak adil yargılanma hakkının ihlal edilmesi söz konusu olabilir (<i>Özlem Terzioğlu</i>, § 45). Nitekim Anayasa Mahkemesi, farklı tarihlerde verdiği kararlarında benzer iddiaları hakkaniyete uygun yargılama hakkı kapsamında incelemiştir (çok sayıda karar arasından bkz. <i>Özlem Terzioğlu,</i> §§ 37-54, 46; <i>Türkan Bal</i>, §§ 42-73; <i>Hakan Altıncan</i>, §§ 44-56; <i>Serpil Bodur </i>[1. B.], B. No: 2019/10793, 19/1/2023, § 20).</p>

<p><strong>ii.</strong> <strong>İlkelerin Olaya Uygulanması</strong></p>

<p>51. Somut olayda Mahkeme 2010 yılı KPSS sorularının örgütlü bir yapı tarafından sınavdan önce ele geçirilerek bu yapıya yakın kişilere sızdırıldığı iddiası hakkında yürütülen ana soruşturma dosyasındaki bilirkişi raporlarına ve diğer delillere atıf yapmak suretiyle söz konusu örgütlü yapının FETÖ/PDY olduğunu kabul etmiştir. Nitekim bahsi geçen ana soruşturma kapsamında sınavdan çok önceki bir tarihte soruların bilgisayarında kayıtlı olduğu tespit edilen ve ifadesi alınan şüpheli B.S.nin FETÖ/PDY ile bağlantılı kişiler aracılığıyla soruların kendisine ulaştırıldığı yönündeki beyanına gerekçeli kararda atıf yapmıştır. Yine aynı olaya ilişkin olarak yürütülen başka soruşturmalar kapsamında ifadeleri alınan diğer şüphelilerin de sınav sorularının kendilerine FETÖ/PDY tarafından dağıtıldığına dair ikrar içeren ifadeler verdiği gerekçeli karardan anlaşılmaktadır.</p>

<p>52. Mahkeme, örgütün sadece karakteristik özelliklerini temel alarak soruları kendisine sıkı sıkıya bağlı mensupları dışında hiç kimseye vermeyeceğini kabul etmiş; başvurucunun örgüt üyesi olduğu gerekçesiyle başvurucuyu terör örgütüne üye olma suçundan da mahkûm etmiştir. Mahkemenin bu kabulüne göre terör örgütüne üye olma suçu ile dolandırıcılık suçu gerekçeye esas alınan maddi vakıalar yönünden birbiriyle bağlantılıdır. Başvurucu, her iki suç yönünden de istinaf talebinde bulunmuş; başvurucunun talebi terör örgütüne üye olma suçundan temyiz kanun yolu açık olmak üzere dolandırıcılık suçundan ise kesin olarak reddedilmiştir.</p>

<p>53. Elbette terör örgütüne üye olma suçu faillerinin örgüt faaliyeti kapsamında başka suçlar da işlemesi ve bunlar nedeniyle cezalandırılması mümkündür. Bununla birlikte somut olayda olduğu gibi terör örgütüne üye olma suçu ile dolandırıcılık suçundan verilen mahkûmiyet gerekçelerinde yer alan maddi veya hukuki olguların birbirine bağlı olduğu durumlarda bir suçtan verilen hükmün kesin nitelikte olması, diğerinin ise temyize tabi olması aynı maddi vakıa ya da hukuk kuralı (haksız tahrik, hata, hukuka uygunluk, şahsi cezasızlık nedenleri vb.) konusunda farklı mercilerce farklı değerlendirmeler yapılmasına neden olabilecektir.</p>

<p>54. Bu gibi durumlarda terör örgütüne üye olma suçunun işlendiği hususu henüz kesin olarak ortaya konulmadığı hâlde bu suçla bağlantılı şekilde dolandırıcılık suçunun işlendiği kesin olarak kabul edilmekte ve infaz aşamasına geçilmektedir. Dahası kesinleşen bu suçtan verilen mahkûmiyetin gerekçesinde terör örgütü üyeliğine atıf yapılmasına ve terör örgütüne üye olma suçuna ilişkin kanun yolu incelemesinin tamamlanmamasına rağmen dolandırıcılık suçundan verilen ceza tümüyle infaz edilebilmektedir. Benzer sorun terör örgütü faaliyeti kapsamında işlenmesi nedeniyle terör örgütüne üye olma dışındaki diğer suçlarda ceza artırımı yapılması ya da daha ağır infaz rejimi uygulanması durumlarında da ortaya çıkmaktadır.</p>

<p>55. Esasında hukukumuzda terör örgütüne üye olma suçu ile örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar dışında da hukuk kuralları ve maddi vakıanın değerlendirilmesi bakımından bütünlük arz eden, birbirine etki edeceği muhakkak olan ve bir suçun istinaf, diğerinin ise temyiz aşamasında kesinleşmesi nedeniyle somut olaydakine benzer bir sorunun gündeme gelebileceği çok sayıda suç bulunmaktadır. Özellikle sübut değerlendirmeleri ve hukuki sonuçları bakımından birbiriyle yakın ilişki içinde olan cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar ile kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçları, sahtecilik suçları ile dolandırıcılık suçları, yağma suçu ile neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama, hırsızlık, mala zarar verme ve konut dokunulmazlığının ihlali suçları, örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçu ile örgüt adına işlenen suçlar arasındaki ilişki bunlara örnek olarak gösterilebilir.</p>

<p>56. İlgili mevzuatta, aralarında bu tür bir yakın ilişki veya bağlantı bulunan suçlardan birine karşı temyiz kanun yolunun açık olmasının diğer suça karşı da kendiliğinden temyiz imkânı getireceğine dair açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu durum, aynı sanık hakkında birden fazla suçtan görülen somut başvurudaki gibi yargılamalarda bu hükümlerden bazıları yönünden henüz temyiz aşaması tamamlanmadan bağlantılı diğer hükümlerin istinaf aşamasında kesinleşmesine ve infaz aşamasına geçilmesine neden olmaktadır. Nitekim 5275 sayılı Kanun'un 5. maddesi gereğince mahkemeler, kesinleşen ve yerine getirilmesini onayladığı cezaya ilişkin hükümleri, infaz için Cumhuriyet başsavcılığına göndermektedir (bkz. § 25).</p>

<p>57. Bu tür bir kısmi kesinleşmenin diğer bir sonucu ise temyiz incelemesini yapan merci yönünden kendisini göstermektedir. Nitekim mevcut usul kuralları temyiz merciine terör örgütüne üye olma suçu yönünden inceleme yaparken henüz ortada bu suçtan kesinleşmiş bir mahkûmiyeti olmamasına rağmen istinaf aşamasında kesinleşmiş bir hükümde tespit edilen ve <i>failin terör örgütü üyeliğine ilişkin de esas alınan maddi olguyu</i> kullanma imkânı tanımakta ve temyiz merciinin de incelemesini bu yönüyle zorlaştırmaktadır.</p>

<p>58. Yargıtay, tek bir fiille birden fazla farklı suçun oluştuğu fikrî içtima hâline ilişkin olarak verdiği bir kararda mahkemelerce en ağır cezayı gerektiren suçtan değil de her iki suçtan ayrı ayrı hüküm kurulduğu durumlarda suçlardan biri için kurulan hükümdeki sonuç ceza kesinlik sınırı içinde kalsa dahi adaletli ve doğru sonuca ulaşılabilmesi için her iki suçtan kurulan hükümlerin temyizinin mümkün olduğunu kabul etmiştir (bkz. § 27). Bununla birlikte Yargıtayın fikrî içtima hâline ilişkin olarak verdiği bu kararda izlediği yöntemi, somut olaydaki gibi sonuçları itibarıyla birbirini etkileme potansiyeli olan ve ayrı ayrı cezalandırılan suçlar yönünden uygulamadığı görülmüştür (bkz. §§ 28, 29). Nitekim Yargıtayın anılan kararına konu olayda bölge adliye mahkemesi, istinaf incelemesinin reddi kararlarını terör örgütü faaliyeti çerçevesinde işlendiği anlaşılan ve aralarında bağlantı olan suçlar yönünden verilecek hükümlerde çelişkinin önlenmesi amacıyla hem terör örgütüne üye olma hem de dolandırıcılık suçları yönünden temyiz yolu açık olmak üzere vermiş ise de Yargıtay, dolandırıcılık suçu bakımından yaptığı incelemede istinaf dairesinin verdiği kararın kesin nitelikte olmasını gerekçe göstererek 5271 sayılı Kanun'un 298. maddesi gereğince temyiz talebinin reddine karar vermiştir.</p>

<p>59. Yukarıda yer verilen açıklamalara göre eldeki başvuruda temel sorun 5271 sayılı Kanun'un 286. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca bölge adliye mahkemelerince verilen bazı kararlara karşı temyiz kanun yolunun kapalı olmasından kaynaklanmaktadır. Zira bahsi geçen maddede hangi kararlara karşı temyiz kanun yoluna gidilemeyeceği sınırlı sayma yöntemiyle düzenlenmiş, bu kapsamda maddenin (2) numaralı fıkrasının (a) bendinde ilk derece mahkemelerince verilen beş yıl veya daha az hapis cezalarına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine dair bölge adliye mahkemesi kararlarının temyiz edilemeyeceği açıkça düzenlenmiştir. Diğer bir ifadeyle anılan mevzuat, aralarında yakın ilişki veya bağlantı bulunan suçların temyiz incelemesinin birlikte yapılmasının gerekli olup olmadığı noktasında istinaf merciine herhangi bir değerlendirme yapma imkânı vermemektedir. Nitekim başvurucu hakkında dolandırıcılık suçundan verilen hapis cezası süresinin beş yıldan az olması nedeniyle bu suç yönünden istinaf başvurusunun esastan reddine dair karar temyiz edilememiştir. Bununla birlikte dolandırıcılık suçuna ilişkin mahkûmiyet gerekçesinin bağlantılı olduğu terör örgütüne üye olma suçu beş yıldan fazla süre hapis cezası gerektirdiğinden temyiz edilebilmiş ve temyiz incelemesi sonucunda anılan suçun işlendiğine dair delil bulunmadığı gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir (bkz. § 20). Mahkemece hem istinaf aşamasında kesinleşen dolandırıcılık hem de terör örgütü üyesi olma suçundan mahkûmiyete esas alınan maddi vakıaların (sınav sorularının önceden alınması) aynı olduğu gözetildiğinde dolandırıcılık ve terör örgütüne üye olma suçlarından aynı maddi vakıa hakkında istinaf ve temyiz mercilerince farklı yönde değerlendirmeler yapıldığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>60. Somut olayda dolandırıcılık ve terör örgütüne üye olma suçları yönünden söz konusu olduğu gibi kesinleşen ve incelemesi devam eden yargılamalar arasında sübuta veya hukuk kurallarının uygulanmasına ilişkin maddi vakıalar yönünden yakın ilişki, bağlantı ya da bütünlük olması durumlarında istinaf aşamasında kesinleşen bu tür bir mahkûmiyete rağmen temyiz incelemesi sonucunda verilecek olası bir bozma kararının, kesinleşen ve bu nedenle infazına başlanan belki de infazı tamamlanan hükümle telafisi imkânsız bir çelişkinin ortaya çıkmasına neden olacağı açıktır. Bu tür bir durumun ise hukuk güvenliği ilkesine vereceği zararın gözetilmesi gerektiği izahtan varestedir.</p>

<p>61. Adil yargılanma hakkı temel olarak <i>yargılama sürecinin ve usulünün</i> hakkaniyete uygun olarak yürütülmesini teminat altına almaktadır. Hâkimlerin tamamının bir maddi vakıayı ya da hukuk kuralını aynı şekilde yorumlamaları mümkün olmayabilir. Bununla birlikte aralarında somut olayda olduğu gibi yakın ilişki bulunan davalarda birbirinin aksi yönünde kararlar verilmesinin engellenmesi için yargısal sistem içinde çeşitli mekanizmaların geliştirilmesi gerektiği açıktır. Aksi takdirde birbirine tamamen zıt olarak verilen kararlar hukuki belirsizlik yaratarak hukuk kurallarının temel bir özelliği olan bireyin davranışını yönlendirebilme gücünü zayıflatacak ve bireyler nezdinde yargısal sisteme olan güveni sarsabilecektir. Diğer bir ifadeyle aynı maddi veya hukuki vakıalarla ilgili olarak farklı kararlar verilmesi ve bu kararlardan birinin kesinleşerek infaz edilmeye başlanması hukuk devleti ilkesini zedeleyecek, kişilerin hukuka olan inancını da zayıflatacaktır. Tüm bu sebeplerle hukuk sisteminde farklı kararlar verilmesi sonucunu doğuran ve yargılama süreci ve usulüne ilişkin olan somut başvurudaki durum nedeniyle yargılamanın hakkaniyetinin zedelendiği sonucuna varılmıştır.</p>

<p>62. Öte yandan istinaf aşamasında kesinleşen suçlar yönünden kabul edilen ve sübuta etki eden maddi vakıaların ya da uygulanan birtakım hukuki kurumların temyiz aşamasında yapılacak inceleme yönünden değerlendirilmesinde yaşanacak imkânsızlıklar ya da zorluklar, kişilerin bu olgu veya olayların aksini ispatını da olanaksız hâle getirebilir. Bu tür durumlar diğer birtakım anayasal hak ve güvencelerin de ihlaline neden olabilir.</p>

<p>63. Masumiyet karinesi uyarınca, bir kişinin <i>suçlu</i> olarak ilan edilip yaptırıma maruz bırakılabilmesi için suça konu eylemi işlediğine dair hakkındaki her türlü şüphenin yenilmesi gerekir. Aksi hâlde kişi, şüpheden yararlanacak ve cezalandırma yoluna gidilemeyecektir. Bu yönüyle mahkemenin suçun fail tarafından işlendiğine yönelik en ufak bir kuşku kalmadan maddi gerçeğe ulaşarak mahkûmiyet hükmü kurması masumiyet karinesinin bir gereğidir. Bu şartlar sağlanmadan kişinin <i>suçlu</i> ilan edilmesi masumiyet karinesini zedelemektedir (AYM, 31/3/2021 E.2020/35, K.2021/26, §§ 52, 53). Dolayısıyla somut olaya benzer durumlarda aynı maddi vakıa konusunda istinaf ve temyiz mercilerinin farklı sonuçlara varabilmesi ve bu bağlamda maddi vakıanın sübutuna dair farklı değerlendirmeler yapılması ihtimali kişinin gerçekte <i>suçlu</i> olup olmadığı hususunda kesinleşmiş farklı kararlarla ortaya çıkan <i>çelişkili</i> ve <i>şüpheli</i> bir duruma, bu da Anayasa'nın 38. maddesinde güvence altına alınan masumiyet karinesinin zedelenmesine neden olabilecektir.</p>

<p>64. Diğer taraftan bir maddi veya hukuki vakıa ile ilgili olarak yargısal nitelikte bir karar verildikten sonra başka bir yargı merciinin aynı olgu hakkında bu karardan farklı bir sonuca ulaştığı durumlarda bunun gerekçesinin kararda belirtilmesi gerekir (bkz. §46). Bu kapsamda somut olayda olduğu gibi istinaf aşamasında kesinleşen dolandırıcılık suçunun gerekçesinde kabul edilen maddi vakıa hakkında temyiz merciince farklı bir değerlendirme yapılması kişilerin gerekçeli karar haklarının ihlalini de gündeme getirebilecektir.</p>

<p>65. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p>Ömer ÇINAR bu görüşe katılmamıştır.</p>

<p>66. Başvurucunun hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verildiğinden, kararda varılan sonuca ve uygun görülen giderime göre adil yargılanma hakkının diğer güvencelerinin ihlal edildiğine dair şikâyetleri hakkında kabul edilebilirlik ve esas yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p><strong>VI.</strong> <strong>GİDERİM</strong></p>

<p>67. Başvurucu, ihlalin tespiti ile maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.</p>

<p>68. İncelenen başvuruda dolandırıcılık suçunun terör örgütüne üye olma suçu ile bağlantılı olarak işlendiği kabul edildiği hâlde örgüt üyeliği suçu yönünden temyiz incelemesi devam etmekteyken dolandırıcılık suçundan istinaf incelemesi sonucunda kesin hüküm verilerek infaza geçilmesinin hakkaniyete uygun yargılanma hakkını ihlal ettiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu ihlalin ise ilgili mevzuatta birbiriyle bağlantılı, yakın ilişkili ya da bütünlük arz eden suçlardan birine karşı temyiz kanun yolunun açık olmasının kesinleşen diğer suça karşı da kendiliğinden temyiz imkânı getirdiğine dair açık bir yasal düzenleme bulunmamasından kaynaklandığı tespit edilmiştir.</p>

<p>69. Anayasa Mahkemesinin <i>Hulusi Yılmaz</i> ([GK], B. No: 2017/17428, 1/12/2022) kararında, kanundan kaynaklandığının tespit edilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının nasıl ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir. Buna göre mevcut başvurular bakımından başvurucuların mağduriyetinin<i> eski hâle getirme</i> ilkesi çerçevesinde giderilmesi Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesi uyarınca zorunludur. Bunun için ise yukarıda değinildiği üzere mümkün olduğunca ihlalden önceki duruma dönülmesi sağlanmalıdır. Aksi takdirde başvurucuların mağdur statüsü sona erdirilmemiş ve ihlalin sonuçları giderilmemiş olur. Anayasa Mahkemesi tarafından ihlale yol açtığı tespit edilen ve mevcut başvurulara konu davalarda uygulanan kanun hükmüyle ilgili olarak yasama organınca bir değişiklik yapılmadığına göre ihlalden önceki duruma dönülmesini temin etmek için ihlalin sonuçlarının gideriminin anılan maddeye göre yeniden yargılama kapsamında sağlanıp sağlamayacağı hususunun Anayasa'da ve anılan Kanun'da yer alan hükümler çerçevesinde tartışılması gerekir (<i>Hulusi Yılmaz,</i> § 62).</p>

<p>70. 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin birinci fıkrasında ihlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedileceği hüküm altına alınmıştır. Dolayısıyla bu madde, Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrasına uygun olarak ihlalin bütün sonuçlarıyla giderilerek önceki duruma dönülmesinin sağlanması yetki ve görevini Anayasa Mahkemesine vermektedir. Diğer taraftan bu maddenin ikinci fıkrasında ihlalin mahkeme kararından kaynaklanması durumunda ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosyanın ilgili mahkemeye gönderileceği belirtilmiştir. Bu bağlamda ihlalin kanundan kaynaklandığı durumlarda yeniden yargılama yapılmasında hukuki bir yarar olup olmadığı ihlalin sonuçlarının giderilmesini ilgilendiren bütün Anayasa hükümleri birlikte dikkate alınarak belirlenmelidir (<i>Hulusi Yılmaz,</i> § 63).</p>

<p>71. Yeniden yapılacak yargılamada anılan Anayasa hükmü çerçevesinde davada uygulanacak kanun hükmünün Anayasa'ya aykırılığı yönünde itirazda bulunulabilmesi mümkün görülmüştür (<i>Hulusi Yılmaz,</i> § 53). Diğer taraftan yeniden yapılacak yargılamada uygulanacak kanun hükmünün temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşma hükümlerine aykırı olması durumunda milletlerarası anlaşma hükümleri esas alınarak uyuşmazlığın çözülebileceğine yönelik Anayasa'nın 90. maddesinin son fıkrası hükmü de uygulama alanı bulabilir (<i>Hulusi Yılmaz,</i> § 54). Ancak yukarıda da izah edildiği üzere Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca Anayasa'ya aykırı olan normun iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulması, olayın koşulları dikkate alındığında daha doğru bir yol olarak kendini göstermektedir.</p>

<p>72. Bu durumda eldeki başvurularda tespit edilen hak ihlalinin ve sonuçlarının yukarıda belirtilen şekilde ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 6216 sayılı Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir. Temel haklara yönelik Anayasa'ya aykırı müdahalelere engel olamadığı Anayasa Mahkemesince tespit edilmiş bir kanun hükmüne göre karar verilemeyeceği açık olduğundan ihlal ve sonuçlarının giderimi amacıyla aşağıda belirtilen şu iki yöntemin birlikte uygulanması gerektiği değerlendirilmiştir.</p>

<p>- İhlal aralarında yakın ilişki veya bağlantı bulunan suçların temyiz incelemesinin birlikte yapılmasının gerekli olup olmadığı noktasında istinaf merciine herhangi bir değerlendirme yapma imkânı vermeyen kanundan kaynaklandığı için ve bireysel başvurunun amacına ve işlevine uygun şekilde benzeri ihlallerin de önüne geçmek amacıyla kararın Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirilmesine karar verilmesi gerekir.</p>

<p>- Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca ilgili kanun hükmünün iptali için Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla başvurulabileceği veya Anayasa'nın 90. maddesinin son fıkrasının uygulanabileceği dikkate alındığında yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunduğundan kararın bir örneğinin ayrıca Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.</p>

<p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ ve Ömer ÇINAR bu görüşe katılmamıştır.</p>

<p>73. Başvurucu; maddi zarara ilişkin olarak bilgi/belge sunmadığından maddi tazminat talebinin, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasının yeterli giderim sağlayacağı anlaşıldığından manevi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VII.</strong> <strong>HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE Ömer ÇINAR’ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,</p>

<p>C. Diğer ihlal iddialarının İNCELENMESİNE GEREK OLMADIĞINA OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>D. Kararın bir örneğinin hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması ve Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca ilgili kanun hükmünün iptali için Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla başvurulabilmesi için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Ceza Dairesine (E.2019/14, K.2020/1183) GÖNDERİLMESİNE Yusuf Şevki HAKYEMEZ ve Ömer ÇINAR'ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,</p>

<p>E. Tespit edilen sorunla ilgili olarak kararın bir örneğinin bilgi ve takdiri için Türkiye Büyük Millet Meclisine BİLDİRİLMESİNE Yusuf Şevki HAKYEMEZ ve Ömer ÇINAR'ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,</p>

<p>F. Başvurucunun tazminat taleplerinin REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>G. 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>H. Ödemenin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>İ. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 27/1/2026 tarihinde karar verildi.</p>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>

<p>1. Ceza davasında bağlantılı suçlardan birine ilişkin temyiz incelemesi devam ederken diğer suçtan kurulan hükmün istinaf aşamasında kesinleşmesi ve kesinleşen hüküm yönünden infaz aşamasına geçilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvuruda Mahkememiz çoğunluğunun başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerektiği şeklindeki kararına katılmaktayım. Bununla birlikte Mahkememiz çoğunluğu giderim olarak <i>“Kararın bir örneğinin hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması ve Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca ilgili kanun hükmünün iptali için Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla başvurulabilmesi için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Ceza Dairesine (E.2019/14, K.2020/1183) gönderilmesine" </i>ve “<i>Tespit edilen sorunla ilgili olarak kararın bir örneğinin bilgi ve takdiri için Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirilmesine</i>” karar vermiştir.</p>

<p>2. Bu dosyada ihlal, bireysel başvuruya konu uyuşmazlığın esasını doğrudan ilgilendiren 5271 sayılı Kanun'un "Temyiz" başlıklı 286. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkralarında temyiz edilebilecek ve edilemeyecek kararları kategorik biçimde düzenleyen ve maddi olayları birbirleri ile bağlantılı olan suçlarda istinaf ve temyizin birbirinden farklı sonuçlara ulaşmasının adil yargılanma hakkı bağlamında doğurabileceği sakıncaları dikkate almasına imkan veren bir yaklaşım benimsememesinden kaynaklanmaktadır. Bunun içindir ki bu durumda ulaşılan ihlalin giderimi olarak kanaatimizce bireysel başvuruya konu uyuşmazlıkta “uygulanacak kural”ın Anayasa’ya aykırılığının değerlendirilmesine ilişkin hukuki zeminin tesisi gerekmektedir.</p>

<p>3. Anayasa’nın 148. maddesi kapsamında Anayasa Mahkemesinin sahip olduğu bireysel hak ihlallerini giderme yetkisi, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesiyle bireysel başvuru kararları kapsamında tespit edilen ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedebilme yetkisine sahip olmak şeklinde ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir. Bu minvalde ihlalin ve sonuçlarının nasıl giderileceği hususunda -bireysel başvuru yetkisinin doğal bir sonucu da olarak- Anayasa Mahkemesi yetkili kılınmıştır.</p>

<p>4. Bireysel başvuru inceleme görevi esnasında ihlale neden olan kanun hükmünün çoğunluk kararında belirtilen yola ihtiyaç duyulmaksızın Anayasa’ya uygunluk denetiminin yapılması amacıyla Anayasa Mahkemesi Genel Kurulunca gerçekleştirilecek olan norm denetimi yoluna taşınması gerekmektedir.</p>

<p>5. Bu sayede ihlalin sonuçlarının giderilmesinin, “<i>Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi</i>” başlıklı Anayasa’nın 152. maddesinin birinci fıkrasında “<i>Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır</i>.” şeklinde tanımlanan itiraz başvurusu yoluyla gerçekleştirilmesi mümkün olacaktır.</p>

<p>6. Bu hüküm gereğince bireysel başvuru incelemelerinde Anayasa Mahkemesi, ulaşılan ihlal sonucunun bireysel başvuruya konu uyuşmazlıkta uygulanan açık kanun hükmünden kaynaklanması durumunda, Anayasa’nın 152. maddesi gereğince “<i>davaya bakmakta olan mahkeme</i>” sıfatını haiz olduğundan bu madde hükmü gereğince kuralı norm denetimi görevi yapacak olan Anayasa Mahkemesi heyetinin incelemesine sunmalıdır.</p>

<p>7. Anayasa Mahkemesi de norm denetimi incelemesi sonucunda Anayasa’ya aykırı olduğu sonucuna ulaşırsa –ki böyle bir durumda bireysel başvuru incelemesinde Anayasa Mahkemesinin ihlalin kanunun açık hükmünden kaynaklandığı biçimindeki bir kanaate ulaşması nedeniyle norm denetiminde bu kuralın Anayasa’nın hakkaniyete uygun yargılanma hakkı ile ilgili 36. maddesine aykırı olduğu sonucuna ulaşması gerekecektir- bu durumda ihlalin kaynağı olan kanun hükmü iptal edileceğinden, 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrası gereği olan asıl etkili giderim de böylece sağlanmış olacaktır.</p>

<p>8. Bu yönü ile bakıldığında Anayasa Mahkemesi, ihlalin giderimi bağlamında 50. maddede yer alan farklı seçeneklerden uygun gördüklerini devreye sokabilmektedir. Bu minvalde ihlalin bizzat bireysel başvuruya konu uyuşmazlığı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte olan kanun hükmünden kaynaklanması ve bahse konu kanun hükmünün daha farklı bir sonuca ulaşmayı engelleyen açıklıkta bir düzenleme içermesi durumunda artık bu hükmün norm denetimi yoluyla Anayasa Mahkemesince incelenmesi gerekir.</p>

<p>9. Bununla birlikte, burada ihlalin kanundan kaynaklanması konusuyla ilgili olarak öncelikle bir hususun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Bireysel başvuru incelemelerinde ihlalin kanundan kaynaklandığı iki farklı durum söz konusu olabilmektedir. Birincisinde, müdahalenin dayanağı olan güvenceli bir kanun hükmü bulunmamaktadır. Bu durumda bir anlamda eksik düzenleme hali söz konusudur. İkincisinde ise müdahalenin dayanağı olarak açık bir kanun hükmü mevcuttur ve ihlal, derece mahkemelerince yeniden yargılama yapılması durumunda farklı yönde karar çıkmasına imkan vermeyen bu açık kanun hükmünden kaynaklanmaktadır. İşte burada giderim yönünden ancak bu biçimde açık bir kanun hükmünün varlığı durumunda itiraz yolunun çalıştırılması mümkündür. Eksik düzenlemeye dayalı bir kanunilik ihlali söz konusu olduğu ve dolayısıyla ortada somut bir kural bulunmadığı durumlarda ise giderim yönünden niteliği gereği itiraz yolunun çalıştırılması uygun olmayacaktır.</p>

<p>10. Bireysel başvuru inceleme sürecinde uyuşmazlığın esasını çözecek kuralda Anayasa’ya aykırılık olması durumunda öncelikle vurgulamak gerekir ki Anayasa Mahkemesinin Anayasa’nın 152. maddesi kapsamında bir yetki sorunu bulunmamaktadır. Bahse konu yetki, 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinden ziyade Anayasa’nın 152. maddesinden kaynaklanmaktadır.</p>

<p>11. Bu konuda yetki ile ilgili şu temel ilkeye bakmak konunun daha iyi kavranmasına da yardımcı olacaktır. Kamu hukukunda “<i>yetkisizlik asıl ve yetki istisna</i>” olduğundan, kamusal yetki kullanan tüm organ, kurum ve kişilerin sadece kendilerine açıkça verilen yetkiyi kullanma imkanı bulunmaktadır. Yine bu ilkenin gereği olarak kullanılan yetkinin ya Anayasa ya da kanunda öngörülmüş olması zorunludur. Verilmemiş bir yetkinin hukuk sistemimizde içtihatla kabulü mümkün değildir.</p>

<p>12. Dolayısıyla, konumuz bağlamında açıklığa kavuşturulması gereken asıl husus şudur: Bireysel başvuru incelemesi yapan Anayasa Mahkemesinin, ihlale yol açan kanun hükmünü, norm denetimi sıfatıyla çalışan Anayasa Mahkemesinin (Genel Kurulun) önüne itiraz yoluyla taşıma konusunda açık bir yetkisi var mıdır?</p>

<p>13. Bu bağlamda ilk olarak normlar hiyerarşisinde en üstte yer alan Anayasa metnine bakmak gerekmektedir. Konumuzla ilgili yetkinin dayanağı açıkça Anayasa’nın 152. maddesinde yer almaktadır. Bu madde, şartlar gerçekleştiğinde tüm mahkemelere itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine başvurma yetkisi tanır. Maddenin bireysel başvuru incelemesi yapan Anayasa Mahkemesi için de geçerli olduğu ise izahtan varestedir. Aksi durumda bu biçimdeki temel anayasal yetki Anayasa Mahkemesinden esirgenmiş olacaktır.</p>

<p>14. Nitekim bugüne kadar Anayasa Mahkemesi, bir diğer önemli görevi olan siyasi parti kapatma davalarında önündeki davada uygulanacak kanun hükmündeki Anayasa’ya aykırılıkların incelenmesini istediğinde dava konusu kuralı norm denetimi sıfatıyla görev yapacak olan Anayasa Mahkemesine taşımıştır. Geçmişte bunun çok sayıda örneği mevcuttur (bu yöndeki örnek bazı kararlar için bkz.: AYM, E.1998/2, K.1998/1, 09/01/1998; E.2000/86, K.2000/50, 12/12/2000; E.2010/17, K.2010/112, 08/12/2010).</p>

<p>15. Benzer bir yaklaşımla Yüce Divan sıfatıyla gerçekleştirdiği yargılamalarda da Anayasa Mahkemesi, önündeki ceza davasının değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikteki kanun hükümlerinde Anayasa’ya aykırılık görmesi durumunda aynı şekilde kuralı norm denetimi yapacak olan Anayasa Mahkemesinin önüne taşıyabilir.</p>

<p>16. Dolayısıyla bu aşamada açıklığa kavuşturulması gereken husus, Anayasa’nın 152. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen şartların bireysel başvuru kapsamında inceleme yapan Anayasa Mahkemesinde bulunup bulunmadığıdır.</p>

<p>17. Bu itibarla burada davada “uygulanacak kural” hususunun, bireysel başvuru incelemesi yapan Anayasa Mahkemesi’nin itiraz yolunu işletmesi usulü yönünden ele alınıp açıklanması gerekmektedir. Bilindiği üzere Anayasa Mahkemesi, norm denetiminde itiraz başvurularının ilk incelemesini gerçekleştirirken, “uygulanacak kural” ile kastedilenin davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte kurallar olduğunu kabul etmektedir (Örnek olarak bkz.: AYM, E.2000/56, K.2000/28, 17/10/2000; E.2013/14, K.2013/56, 10/4/2013; E.2015/76, K.2017/153, 15/11/2017, § 3; E. S.: 2018/8, K. S.: 2018/85, K.T.: 11/07/2018, § 2; E.2023/68, K.2024/190, 05/11/2024; E.2025/95, K.2025/92, 22/04/2025, § 2).</p>

<p>18. Yine ifade etmek gerekir ki Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru incelemelerinde davaya bakan mahkeme olduğu, temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğinin tespit edilmesi ve bu ihlalin giderilmesi noktasında bağlayıcı kararlar vermek suretiyle nihai hüküm tesis etmeye yetkili bir mahkeme sıfatı taşıdığı, yargısal denetim yetkisini kullandığı, bu denetimi yargısal usullerle gerçekleştirdiği ve bireysel başvuru yolunun bir hak arama yolu olarak bir dava niteliği taşıdığı tartışmasız bir gerçektir.</p>

<p>19. Hal böyle olduğundan bireysel başvuruya konu uyuşmazlığın çözümünde ihlale sebebiyet veren kanun hükmü bireysel başvuru incelemesi sürecinde Anayasa Mahkemesi tarafından açıkça Anayasa’ya aykırı görülürse, norm denetimi sıfatıyla bu konuda vereceği karara kadar Anayasa Mahkemesinin davayı geri bırakma yetkisini kullanması pekala mümkündür.</p>

<p>20. Yukarıda da belirtildiği üzere bireysel başvuru inceleme sürecinde Mahkemenin, ihlale yol açan kuralın denetimi için itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurmasının açık Anayasal dayanağı, Anayasa'nın 152. maddesi hükmüdür.</p>

<p>21. Dolayısıyla, bu konuda Anayasa'da açık bir yetki öngörülmüşken, bu yetkinin hukuksal dayanağı açısından 6216 sayılı Kanun'da veya başka bir kanunda hüküm bulunup bulunmaması hiçbir önem taşımamaktadır. Aksine, Anayasa’nın açık hükmüne rağmen 6216 sayılı Kanun’daki düzenlemelerden hareketle bu yetkinin kullanılamayacağı şeklindeki görüş önemli bir Anayasa’ya aykırılık teşkil edecektir.</p>

<p>22. Bu itibarla Anayasa’nın 152. maddesinin açık hükmü karşısında bireysel başvuru incelemelerinin başlayacağı dönemde 6216 sayılı Kanun’un hazırlık aşamasında bu yetkinin Anayasa Mahkemesine açıkça verilmesi şeklindeki bir düşünceye rağmen daha sonra bundan vazgeçilmesinden hareketle Anayasa Mahkemesinin bahse konu yetkiyi kullanamayacağı biçimindeki görüşe de katılmak mümkün değildir. Zira bu biçimdeki görüş hem kamu hukukunda yetki ile ilgili yukarıda yer verilen temel ilkeler hem de normlar hiyerarşisi gereği Anayasa’nın 152. maddesine aykırı bir kanun çıkarılamayacağı gerçeği karşısında hukuken savunulamaz.</p>

<p>23. Ek olarak, buradaki yetki konusunu, Anayasa Mahkemesinin siyasi sistem içerisinde bir “anayasal organ” olması yönünü de göz önünde tutarak ele almak gerekir. Zira, Anayasa Mahkemesi, gerçekleştirdiği denetimin önemine binaen bir “anayasal organ” olarak öngörülmüş olup bu minvalde Mahkemenin yetkilerinin dayanağı noktasında Anayasa hükümlerinin çok daha farklı bir değeri ve konumu bulunmaktadır.</p>

<p>24. Nitekim Anayasa Mahkemesinin anayasal organ sıfatını vurguladığım bir karşıoyumdaki açıklamalarım, Anayasa'nın 152. maddesinin bireysel başvuru incelemelerinde, ihlale neden olan kuralın Anayasa'ya aykırılığı durumunda temel bir pozitif dayanak işlevi görmesi gerektiği görüşünü güçlü bir biçimde desteklemektedir. Bu nedenle bahse konu karşıoydaki ilgili kısımlara aşağıda aynen yer vermek uygun olacaktır:</p>

<p>“<i>Anayasa kurallarında da görüldüğü üzere Anayasa Koyucunun yargı erki içerisinde Anayasa Mahkemesine yönelik bu yaklaşımı, devletin yasama ve yürütme erklerini oluşturan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı gibi Anayasa Mahkemesini de bir ‘anayasal organ’ şeklinde öngördüğünü ortaya koymaktadır. Bunun içindir ki Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı gibi bir anayasal organ olmasından hareketle Anayasa Mahkemesinin oluşumu, görev ve yetkileri, sahip olduğu güvenceler ve çalışma usulü Anayasa’da oldukça detaylı biçimde düzenlenmiştir. </i></p>

<p><i>Nitekim doktrinde de Anayasa Mahkemesinin yargı organının bir parçası ve yüksek mahkeme niteliği taşımakla birlikte bir diğer özelliği olarak bir ‘anayasal organ’ olduğuna özellikle vurgu yapılmakta olup fonksiyonunun mahiyetinin Mahkemeye yargı içerisinde özel ve öncelikli bir mevki verdiği ifade edilmektedir. Avrupa doktrininde de Anayasa Mahkemelerini herhangi bir yüksek mahkeme değil, bir anayasal organ olarak görme eğilimi mevcut olup, bu bağlamda somut örnek olarak Federal Alman Anayasa Mahkemesinin aynı zamanda anayasal organ olduğu çok net biçimde ifade edilmektedir.</i></p>

<p><i>Anayasa Mahkemesinin anayasal organ olabilmesi için sadece Anayasa’da zikredilmesi yeterli değildir. Mahkemenin bir anayasal organ olarak kabul edilebilmesi için statüsü ve önemli yetkilerinin de Anayasa’da düzenlenmiş olması gerekir. Yine bir anayasal organ olmanın iki önemli sonucu olarak diğer anayasal organlar gibi Anayasa Mahkemesi de kendi içtüzüğünü çıkarma yetkisine sahiptir ve diğer anayasal organlardan daha alt bir konumda olmadığı gibi örgütlenme bakımından anayasal organlardan bağımsız konumdadır.</i></p>

<p><i>İşte bu nedenledir ki bir anayasal organ olması nedeniyle Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, görev, yetki ve işleyişinin doğrudan Anayasa tarafından ve ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiş olmasının bir sebebi vardır. Anayasa’nın kendisine verdiği görev ve yetkilerin bir gereği olarak yasama organını denetleyen Anayasa Mahkemesinin kuruluş ve işleyişinin yasama organının takdirine bırakılmamasıyla anayasa yargısının anlamının zayıflaması önlenmiştir.</i></p>

<p><i>Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, üyelerinin statüsü, görev ve yetkileri, denetim yolları ve kapsamı, kararlarının özellikleri ve çalışma ve yargılama usullerinin Anayasa’da detaylı biçimde belirlenmiş olması nedeniyle bu konularda ayrıntı ile ilgili kanun koyucuya sadece sınırlı bir düzenleme yetkisi tanınmış olduğu görülmektedir. Bu durumun yukarıda da ifade edilmeye çalışıldığı üzere Anayasa Mahkemesinin yasama organını denetlemesinden kaynaklandığı açıktır. Zira denetleyen organın hukuki statüsü ile görev ve yetkilerini belirleme yetkisinin denetlenen organa bırakılması mümkün olamaz.<sup>1</sup></i></p>

<p><i>Bunun içindir ki Anayasa Mahkemesinin kuruluşu ve yargılama usullerini düzenleyen 6216 sayılı Kanun önemli ölçüde Anayasa tarafından getirilen ayrıntılı Anayasal hükümleri açıklayıp tekrar etmektedir. Bu durum diğer yüksek mahkemelere kıyasla Anayasa Mahkemesinin konumu açısından oldukça önemli bir anayasal güvence olarak görülmektedir<sup>2</sup> Anayasa Mahkemesinin oluşumu, görev ve yetkileri ve çalışma usulü ve benzeri konuların ayrıntılı biçimde Anayasa’da düzenlenmesi nedeniyle yapısında veya görevlerinde bir değişiklik yapılabilmesi ancak bu konudaki bir Anayasa değişikliği ile mümkün hale gelebilecektir<sup>3</sup>3 </i>” (Bkz.: “AYM, E.2023/104, K.2023/177, K.T.: 11/10/2023” künyeli kararda Yusuf Şevki Hakyemez’in karşıoyu: §§ 24-29).</p>

<p>25. Yukarıda sıralananlar bağlamında, bir anayasal organ olması hususu da dikkate alındığında, Anayasa Mahkemesinin görevinin ifası noktasında sahip olduğu yetkilerle ilgili olarak asıl bakılması gereken yerin Anayasa hükümleri olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle bakıldığında 6216 sayılı Kanun’da bahse konu yetkinin açıkça verilmemiş olmasının bu yetkinin varlığı ile ilgili değerlendirmelerde hiçbir hukuki değeri bulunmamaktadır.</p>

<p>26. Zira bir anayasal organ olarak Anayasa Mahkemesinin yetkileri ile ilgili asıl bakılması gereken hukuki düzlem Anayasa’dır. Anayasa’nın 152. maddesi, bu yönü ile siyasi parti kapatma davaları ve Yüce Divan sıfatıyla bakılan davalarda olduğu gibi bireysel başvuru incelemelerinde de Anayasa Mahkemesine davaya bakmakta olan mahkeme sıfatı ile önündeki uyuşmazlığa uygulanacak somut kanun hükmünü itiraz yolu ile norm denetimi sıfatıyla görev yapan Anayasa Mahkemesinin önüne taşıma yetkisini vermektedir.</p>

<p>27. Bununla birlikte, giderim yönünden bu şekilde bir görüş savunulduğunda hemen akla benzer başvurularda, Anayasa Mahkemesinin -bugüne kadar benim de katıldığım şekilde- ihlalin dayanağı olan kanun hükmü ile ilgili olarak ya Türkiye Büyük Millet Meclisine çağrıda bulunması (örnek bazı kararlar için bkz.: Y.T. [GK], B. No: 2016/22418, 30/5/2019; Bedrettin Morina [GK], B. No: 2017/40089, 5/3/2020; Sabri Uhrağ [GK], B. No: 2017/34596, 29/12/2020; Muammer Bulut [GK], B. No: 2020/9066, 21/11/2024; Caner Şafak[GK], B. No: 2024/41763, 8/7/2025) ya da derece mahkemelerinden Anayasa’nın 152. maddesindeki itiraz yolu aracılığı ile kuralı Anayasa Mahkemesinin önüne getirme yolunu devreye sokmalarını istemesi gelmektedir (örnek bazı kararlar için bkz.: (Hulusi Yılmaz [GK], B. No: 2017/17428, 1/12/2022; Kemtaş Tekstil İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. [GK], B. No: 2020/22192, 17/5/2023; Mohamma Salem Pashto ve Nazı Salem [GK], B. No: 2019/26339, 17/5/2023; Meryem Boyacıoğlu [1. B.], B. No: 2020/9020, 13/3/2025).</p>

<p>28. Bireysel başvuru incelemelerinde ihlalin bizzat uyuşmazlığın esasını çözecek olan kanun hükmünden kaynaklanması durumunda Anayasa Mahkemesinin kullandığı bu iki yol da yasama organında ve derece mahkemelerinde belli ölçüde karşılık bulmuş ve bu şekilde ihlale sebebiyet veren kanun hükmü ya yapılan çağrı üzerine yasama organı tarafından kaldırılmış veya Anayasa’ya uygun hale getirilmiş ya da itiraz yolu ile derece mahkemelerince Anayasa Mahkemesinin önüne getirildiğinde iptal edilmiştir.</p>

<p>29. Bununla birlikte, ihlal kararının giderim kısmında Anayasa Mahkemesince her iki seçeneğe de yer verilmiş olmasına rağmen, yine de ihlale sebebiyet veren somut kanun hükmünün yasama organı tarafından kaldırılmaması veya itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesinin önüne getirilmemesi durumu söz konusu olabilmektedir (İhlal kararında her iki yol dile getirilmesine rağmen 31.07.2025 tarihine kadar bu çağrılardan olumlu sonuç alınamayan örnek bazı kararlar için bkz.: Mohamma Salem Pashto ve Nazı Salem [GK], B. No: 2019/26339, 17/5/2023; Fikret Aslan [GK], B. No: 2019/41241, 25/2/2025). Böyle bir durumda ise Anayasa Mahkemesinin insan haklarını koruma noktasındaki olumlu gayreti sonuçsuz kalabilmektedir.</p>

<p>30. Oysa, bireysel başvuru mekanizması ancak farklı paydaşların her birinin insan hakları ihlallerini giderme sorumluluğunu etkin biçimde kabul etmesi ve bu konuda kendilerinden beklenen performansı sergilemesi halinde işlerlik kazanacak bir sistemdir. Bu düzeydeki bir uygulama birliğinin varlığı halinde ancak bireysel başvurudan amaçlanan sonuç elde edilebilir.</p>

<p>31. İşte bu çerçevede Anayasa Mahkemesinin ihlalin kanundan kaynaklandığını tespit etmesi durumunda; bu keyfiyeti yasama organına bildirdiğinde yasama organının ihlale sebebiyet veren hükme ilişkin yapması gerekenleri bir an evvel yapması; benzer şekilde derece mahkemelerinin ihlale sebebiyet veren kanun hükmünü itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine taşıması gerekmektedir.</p>

<p>32. Zira, bireysel başvuru bir hak arama yolu olarak işin merkezine Anayasa Mahkemesini koymakla birlikte, bu hak arama yolundan istenilen olumlu sonuçların elde edilebilmesi için kamusal yetki kullanan tüm kişi ve kurumların hak ihlallerine sebebiyet vermeyen bir yaklaşımla görevlerini yerine getirmeye özen göstermeleri fevkalade önem arz etmektedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi dışındaki mahkemelere ve yasama organına ihlallerin ortadan kaldırılması noktasında oldukça önemli görev ve sorumluluklar yüklenmiş durumdadır.</p>

<p>33. Nitekim, Anayasa'nın Başlangıç kısmında belirtildiği gibi, kuvvetler ayrılığı devlet organları arasında bir üstünlük sıralaması değil, yetki ve görevlerin kullanımıyla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliğidir. Bireysel başvuru sistemi de kamusal yetki kullanan tüm kişi, kurum ve kuruluşların bu işbirliği yaklaşımını sergilemesini gerektirmektedir.</p>

<p>34. Bununla birlikte, bireysel başvuru incelemelerinde ihlalin doğrudan kanun hükmünden kaynaklanması halinde, yasama organı ve derece mahkemeleri kendilerinden beklenen katkıyı sunmadığında, devreye artık kaçınılmaz olarak, benim giderim yönünden bu karşıoyda önerdiğim çözüm yolu sokulmalıdır.</p>

<p>35. Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin, ihlale sebebiyet veren kanun hükmünü itiraz yoluyla kendi önüne taşıması yolu çözüm olarak gündeme gelecektir. İfade etmek gerekir ki bu yöntemin “kendi kendine başvuru” biçiminde görülmesi doğru değildir; zira Anayasa’nın 152. maddesi, mahkeme sıfatını haiz tüm yargı organlarına bu yetkiyi tanımıştır. Bireysel başvuruda da Anayasa Mahkemesi aynı sıfatı taşımaktadır.</p>

<p>36. Aksi durumda ihlali giderme noktasında yasama organının kuralı kaldırma veya değiştirme ya da derece mahkemelerinin itiraz yolunu devreye sokma şeklindeki inisiyatiflerini beklemek gerekecektir. Nitekim, gelinen aşama itibariyle, daha önce verilen kimi ihlal kararları bağlamında, mahkemeler ve yasama organının kendilerinden bekleneni tam anlamıyla yapmadığı da gözlemlendiğinden, ihlale yol açan kanun hükmünün bizzat Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenip iptal edilmesi gibi daha etkili bir giderim yolunun uygulanması artık zorunluluk halini almıştır. Bu durum bireysel başvurudaki etkin hukuki korumanın tesisi ve ihlale sebebiyet veren kanun hükmündeki Anayasa’ya aykırılığın giderilebilmesi bakımından gereklidir.</p>

<p>37. Bu kapsamda, bireysel başvuru incelemelerinde bugüne dek ihlalin kanundan kaynaklanması durumunda belirtilen giderim yollarının ne ölçüde etkili olduğunu anlayabilmek için, bu konudaki istatistikleri kısaca incelemekte fayda vardır.</p>

<p>38. Anayasa Mahkemesi ihlalin kanun hükmünden kaynaklanması nedeniyle ilk olarak 30/5/2019 tarihinde yasama organına çağrıda bulunmuştur. Bu karardan iki buçuk yıl sonra 1/12/2022 tarihinde ise Anayasa Mahkemesince derece mahkemelerine Anayasa’nın 152. maddesi gereğince itiraz yolunun çalıştırılması yolu gösterilmeye başlanmıştır.</p>

<p>39. Anayasa Mahkemesi ilk olarak Y.T. kararında (bkz.: Y.T. [GK], B. No: 2016/22418, 30/5/2019) ihlalin kanundan kaynaklandığı gerekçesiyle 6458 sayılı Kanun'un 53. maddesinin (3) numaralı fıkrasında değişiklik yapılması hususundaki keyfîyetin yasama organına bildirilmesine karar vermiştir. Bahse konu ilk çağrı kararından 31.07.2025 tarihine kadar toplam 25 ihlal kararında yasama organına bu şekilde çağrıda bulunulmuştur. Yasama organı ise bu çağrılardan sonra sadece dört tanesinde ihlale sebebiyet veren kanun hükümlerinde değişiklik yapmıştır.</p>

<p>40. İhlalin kanundan kaynaklandığı durumlarda Anayasa Mahkemesi ihlalin giderimi bağlamında Hulusi Yılmaz kararıyla (Hulusi Yılmaz [GK], B. No: 2017/17428, 1/12/2022) birlikte artık ihlale sebebiyet veren ve Anayasa’ya aykırı olan kanun hükmünün iptali için Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesine başvurulmasının başvuruya konu olayın koşulları dikkate alındığında daha doğru bir yol olarak ortaya çıkmakta olduğuna işaret etmeye başlamıştır. Böylece Anayasa Mahkemesi artık ihlalin gideriminin bu şekilde sağlanabileceğini belirterek yeniden yargılama yapmak üzere dosyayı derece mahkemelerine gönderirken, aynı zamanda bu mahkemelerden somut norm denetimi yolu ile ihlale sebebiyet veren kanun hükmünü Anayasa Mahkemesinin önüne getirmelerini beklemektedir. 01/12/2022 tarihinden 31.07.2025 tarihine kadar toplam 13 kararda ihlale sebebiyet veren sekiz kurala ilişkin Anayasa’nın 152. maddesi yolu derece mahkemelerine önerilmiş olup, sadece beş kurala ilişkin somut norm denetimi başvurusu Anayasa Mahkemesine yapılmıştır.</p>

<p>41. Yukarıda yer verilen istatistiki verilerde de görüldüğü üzere Anayasa Mahkemesinin bugüne kadarki karar pratiği göz önüne alındığında, yasama organına yapılan çağrıların fevkalade sınırlı bir kısmında kanun değişikliğine gidildiği; derece mahkemelerine önerilen somut norm denetimi başvurularının ise kısmen gerçekleştirildiği görülmektedir.</p>

<p>42. Gelinen bu aşamada artık Anayasa Mahkemesinin kendisinin bireysel başvuru incelemesi sürecinde itiraz yolunu çalıştırmasının daha isabetli olacağı kanaatinde olduğum için, eldeki dosyada giderim yönünden çoğunluğun ulaştığı “<i>Kararın bir örneğinin hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması ve Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca ilgili kanun hükmünün iptali için Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla başvurulabilmesi için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Ceza Dairesine (E.2019/14, K.2020/1183) gönderilmesi” </i>ve<i> “Tespit edilen sorunla ilgili olarak kararın bir örneğinin bilgi ve takdiri için Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirilmesi</i>” şeklindeki sonuca katılmamaktayım.</p>

<p>43. Sonuç olarak, bireysel başvuru sisteminin etkili bir hak arama yolu olarak devam edebilmesi için, Anayasa Mahkemesinin ihlalin kanundan kaynaklandığı durumlarda Anayasa’nın 152. maddesi kapsamında itiraz yolunu bizzat işletmesi zorunluluk halini almıştır.</p>

<p>44. Bu nedenle ihlalin giderimi yönünden eldeki bireysel başvuruda ihlale sebebiyet veren kanun hükmü için itiraz yolunun çalıştırılması gerektiği gerekçesiyle bu dosyada giderim yönünden çoğunluğun ulaştığı sonuca katılmamaktayım.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="7%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="32%">
   <p>Üye</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>

   <p></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>KARŞIOY</strong></p>

<p>Başvurucu, ceza yargılamasında bağlantılı suçlardan birine ilişkin temyiz incelemesi devam ederken diğer suçtan kurulan hükmün istinaf aşamasında kesinleşmesi ve kesinleşen hüküm yönünden infaz aşamasına geçilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Sayın Mahkemece yapılan değerlendirmede çoğunluk tarafından başvurucunun, Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmiş, giderim yönünden ise, ihlalin kanundan kaynaklandığı belirtilerek TBMM’ye bildirimde bulunulmasına ve yerel mahkemece ilgili Kanun hükmünün Anayasa’ya aykırı olduğu iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapması için yeniden yargılama yapılmasına karar verilmiştir. Aşağıda belirtilen gerekçeler ile çoğunluk görüşüne katılmıyorum.</p>

<p>Başvurucu 10.07.2010 yılında yapılan öğretmen olarak atanmak isteyen lisans mezunlarının girebildiği KPSS sınavında eğitim bilimleri testinde tüm sorulara doğru cevap vermiştir. Sınavın eğitim bilimleri testinin iptal edilmesi üzerine başvurucu tekrarlanan sınava da girmiş ve eğitim bilimleri testi ile iptal edilmeyen genel yetenek genel kültür testlerinden hesaplanan puana göre öğretmen olarak ataması yapılmıştır. ÖSYM tarafından düzenlenen 15.03.2016 tarihli raporda, genel yetenek testinde birkaç soruda yanlış seçenekte birleşen adaylardan birinin de başvurucu olduğu belirlenmiştir. Başsavcılık tarafından başvurucu hakkında soruşturma başlatılmış, soruşturma kapsamında başvurucunun tekrarlanan eğitim bilimleri testinde 120 sorudan ancak 83’ünü doğru cevapladığı, telefon iletişim kayıtlarının incelenmesi sonucunda sınavdan önce yakın tarihlerde kendisi gibi yanlış seçenekte birleşen bazı şüpheliler ile telefonlarının aynı baz istasyonundan sinyal verdiği, başvurucunun FETÖ/PDY ile iltisaklı kurumlarda üç yıl çalıştığı, bu kurumlarda aynı dönem çalıştığı kişilerden bazılarının sınavda çok yüksek başarı göstermesine rağmen tekrarlanan sınavda başarılarının düştüğü, bazılarının ise tekrarlanan sınava girmediği belirtilerek, başvurucu hakkında kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık, resmi belgede sahtecilik, silahlı terör örgütüne üye olma suçlarından cezalandırılması talebiyle iddianame düzenlenmiştir.</p>

<p>İddianamenin kabulü ile açılan dava görülmeye başlanmış ve yargılama sonucunda mahkemece başvurucu hakkında kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık ve terör örgütüne üye olma suçlarından mahkûmiyet kararı, resmi belgede sahtecilik suçundan ise beraat kararı verilmiştir. Kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık suçundan verilen mahkûmiyet kararı, istinaf denetiminden geçerek kesinleşmiş, terör örgütüne üye olma suçundan verilen mahkûmiyet kararı ise temyiz incelemesi üzerine Yargıtay ilgili Dairesi tarafından bozulmuştur. Yerel mahkemece bozma üzerine yapılan yargılama sonucunda terör örgütüne üye olma suçundan beraat kararı verilmiş ve bireysel başvurunun incelendiği tarih itibari ile bu kararın kesinleşmediği görülmüştür.</p>

<p>Çoğunluk görüşünde iptal gerekçesi olarak, somut olayda dolandırıcılık ve terör örgütüne üye olma suçları yönünden sözkonusu olduğu gibi kesinleşen ve incelemesi devam eden eylemler arasında sübuta veya hukuk kurallarının uygulanmasına ilişkin maddi vakıalar yönünden yakın ilişki, bağlantı veya bütünlük olması durumlarında istinaf aşamasında kesinleşen bu tür bir mahkûmiyete rağmen temyiz incelemesi sonucunda verilecek olası bir bozma kararının, kesinleşen ve bu nedenle infazına başlanan belki de infazı tamamlanan hükümle telafisi imkânsız bir çelişkinin ortaya çıkmasına neden olacağı, bu tür bir durumun ise hukuk güvenliği ilkesine zarar vereceği, bir maddi veya hukuki vakıa ile ilgili olarak yargısal nitelikte bir karar verildikten sonra başka bir yargı merciinin aynı olgu hakkında bu karardan farklı bir sonuca ulaştığı durumlarda bunun gerekçesinin kararda belirtilmesi gerektiği,somut olayda olduğu gibi istinaf aşamasında kesinleşen dolandırıcılık suçunun gerekçesinde kabul edilen maddi vakıa hakkında temyiz merciince farklı bir değerlendirme yapılması kişilerin gerekçeli karar haklarının ihlalini de gündeme getirebileceği, bu nedenlerle başvurucunun Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p>Belirtmek gerekir ki, çoğunluk gerekçesinde belirtildiği üzere, kesinleşen ve incelemesi devam eden eylemler arasında sübuta veya hukuk kurallarının uygulanmasına ilişkin maddi vakıalar yönünden yakın ilişki, bağlantı veya bütünlük olması durumlarında istinaf ve temyiz incelemelerinde farklı sonuçlara ulaşılması hukuk güvenliğini zedeleyebilecektir. Ancak somut olayda, istinaf incelemesinde kesinleşen kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık suçu ile terör örgütüne üyelik suçu arasında maddi vakıalar yönünden yakın bir ilişki veya bağlantı mevcut değildir. Öyle ki, başvurucu hakkında 2010 KPSS sınavında soruları önceden elde ettiği iddiası ile soruşturma ve kovuşturma yapılmış ve mahkûmiyet hükmü kurulmuştur.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi Aydın Yavuz ve Diğerleri başvurusunda (Başvuru Numarası: 2016/22169, Karar Tarihi: 20/6/2017, R.G. Tarih ve Sayı: 30/6/2017-30110) FETÖ/PDY örgütünün özelliklerine ilişkin kapsamlı açıklamalara yer vermiştir. Söz konusu kararda yapılan tespitlerin bazıları şöyledir; “<i>….FETÖ/PDY’nin başlangıçta özellikle din ve eğitim alanında faaliyet göstererek toplumda meşruiyet kazanmaya çalışmıştır. ii. FETÖ/PDY, bünyesinde bulunan ışık (talebe) evleri, okullar, yurtlar ve dershaneler aracılığıyla ulaştığı gençleri amaçları doğrultusunda yetiştirmiş ve bu kişiler yapılanmanın insan kaynağını oluşturmuştur…iv. FETÖ/PDY'nin sosyal, kültürel ve ekonomik alanda yürüttüğü yasal faaliyetleri; dershaneler, okullar, üniversiteler, dernekler, vakıflar, sendikalar, meslek odaları, iktisadi kuruluşlar, finans kuruluşları, gazeteler, dergiler, TV kanalları, radyolar, İnternet siteleri, hastaneler gibi sivil alanlara ilişkindir…”</i>. Bu kararda belirtildiği üzere, FETÖ/PDY terör örgütünün ortaya çıkması ve toplumda meşruiyet kazanmasındaki en önemli unsur, eğitim faaliyetleri olmuştur. KPSS sınavının ve özellikle eğitim bilimleri testine ilişkin soruların önceden elde edilmesi ve üçüncü kişilerle paylaşılması, örgütün resmi kurum ve okullara kendi bünyesi içerisinde yer alan kişilerin öğretmen olarak atanmasını sağlaması ve bu şekilde eğitim sektöründeki yapılanmasının bir görünümünü oluşturmaktadır.</p>

<p>Somut olayda yerel mahkeme, başvurucu hakkında kamu kurumları aleyhine dolandırıcılık suçu açısından, başvurucunun iptal edilen ve tekrarlanan sınavlarda aldığı puanı, baz birlikteliğini ve FETÖ/PDY ile iltisaklı kurumlarda çalışmasını ve sınavda başarı gösteren bir çok kişiyle irtibatlı olmasını gerekçe göstermiştir. Terör örgütü üyeliği suçu açısından ise, FETÖ/PDY terör örgütünün söz konusu soruları örgüt üyesi olmayan kişilere vermeyeceği kabulüyle örgüt üyeliğinden mahkûmiyet hükmü kurmuştur. Hal böyle olunca, her iki suçun unsurları farklı olup, kamu kurum ve kuruluşlarının zararına olarak işlenen dolandırıcılık suçu, kamu kurum ve kuruluşlarının malvarlığına zarar vermek amacıyla işlenen bir dolandırıcılık suçu türü olup, bu suç TCK m.158/1-e bendinde bir nitelikli dolandırıcılık suçu türü olarak düzenlenmiştir. Başvurucu KPSS sınav puanına göre öğretmen olarak atanmış ve bu kapsamda maaş, ek ders ücreti gibi kazanımlar elde etmiş, kamu kurumunu zarara uğratmıştır.</p>

<p>Silahlı terör örgütüne üyelik suçunun oluşabilmesi içinse, failin örgütle organik bağ kurması ve kural olarak süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gerektiren eylem ve faaliyetlerinin bulunması gerekir. Bunun yanında örgütün amacı ve menfaatlerine katkı sunan ve ancak örgüt üyeleri tarafından işlenebilen suçların failleri de örgüt üyesi olarak cezalandırılabilir. Somut olayda kamu kurum ve kuruluşlarının zararına olarak işlenen dolandırıcılık suçunun mutlaka örgüt kapsamında işlenmesi gerekli olmayıp, soruları elde eden kişi FETÖ/PDY terör örgütüne üye olabileceği gibi, bu terör örgütüne üye olan kişilerin elde ettiği soruları, hısımlık ve arkadaşlık gibi sebeplerle ya da maddi menfaat elde etmek amacı ile örgüt üyesi olmayan kişilere de vermesi mümkündür. Hal böyle olunca örgüt üyeliği ile dolandırıcılık suçunun unsurları arasında yakın bir ilişki veya irtibat söz konusu değildir.</p>

<p>Yerel mahkemece başvurucunun örgüt üyesi olduğu için soruları elde ettiği ve kamu kurumları aleyhine dolandırıcılık suçunu işlediğine dair bir gerekçe ortaya konulmamış, aksine kamu kurumları aleyhine dolandırıcılık suçunu işlediğine dair somut deliller ortaya konulduktan sonra, bu soruların örgüt üyesi olmayanlara verilemeyeceği gerekçesi ile terör örgütü üyeliğinden de mahkûmiyet hükmü kurulmuş, ancak bu karar temyiz incelemesinde bozulmuştur. Hal böyle olunca her iki suçun unsurları farklı olup, kamu kurumları aleyhine dolandırıcılık suçundan verilen mahkûmiyet hükmünün istinaf aşamasında kesinleşmesi, terör örgütü üyeliği suçu yönünden ise temyiz incelemesi yapılması, başvurucunun adil yargılanma hakkı kapsamında hakkaniyete uygun yargılanma hakkını ihlal etmemektedir.</p>

<p>Çoğunluk görüşü uyarınca giderim olarak, ihlalin kanundan kaynaklandığı belirtilerek TBMM’ye bildirimde bulunulmasına ve yerel mahkemece ilgili Kanun hükmünün Anayasa’ya aykırı olduğu iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapması için yeniden yargılama yapılmasına karar verilmiştir. Yukarıda belirtildiği üzere, somut olayda, istinaf aşamasında kesinleşen, yani temyiz yolu kapalı olan kamu kurumları zararına dolandırıcılık suçu ile temyize konu olan terör örgütüne üye olma suçu arasında yakın bir ilişki veya bağlantı mevcut olmadığından kanundan kaynaklanan bir ihlalin bulunmadığı kanaatine ulaşılmış olup, bu nedenlerle çoğunluk tarafından kabul edilen TBMM’ye bildirim, yeniden yargılama yapılması ve yerel mahkemece Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvuru yapılması şeklinde belirtilen giderim yöntemlerine de katılmak mümkün değildir.</p>

<p>Açıklanan nedenlerle, başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkı ihlal edilmediğinden, aksi yöndeki çoğunluk görüşüne ve giderim yöntemlerine katılmıyorum.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="20%">
   <p>Üye</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>

   <p></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<p>---</p>

<p><sup>1</sup> Bülent Tanör/Necmi Yüzbaşıoğlu, Türk Anayasa Hukuku, 20 Bası, Beta Yay., İstanbul 2020, s. 486-487</p>

<p></p>

<p><sup>2</sup><sup> </sup> Mehmet Merdan Hekimoğlu, Alman Hukuku Işığında Türk Anayasa Yargısının Hukuki Boyutları Detay Yay., Ankara, 2004, s. 66-67</p>

<p></p>

<p><sup>3</sup><sup> </sup> Yılmaz Aliefendioğlu, Anayasa Yargısı ve Türk Anayasa Mahkemesi, Yetkin Yay., Ankara, 1996, s. 212.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202039936-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 09:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/aymaasasf.jpg" type="image/jpeg" length="73452"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Muris Muvazaasında Murisin Gerçek İradesinin Tespitinin Önemi Üzerine]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/muris-muvazaasinda-murisin-gercek-iradesinin-tespitinin-onemi-uzerine-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/muris-muvazaasinda-murisin-gercek-iradesinin-tespitinin-onemi-uzerine-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Muris muvazaası, uygulamada miras uyuşmazlıklarının en sık karşılaşılan türlerinden biridir. Özellikle murisin sağlığında taşınmazlarını çocuklarından birine veya bazı mirasçılarına devretmesi halinde, diğer mirasçılar tarafından sıklıkla “mal kaçırma” iddiası ileri sürülmekte ve tapu iptali ile tescil davaları açılmaktadır. Ancak her taşınmaz devri veya her satış işlemi muris muvazaası olarak nitelendirilemez. Muris muvazaasının varlığından söz edilebilmesi için görünürdeki işlemin gerçekte farklı bir amacı gizlemesi ve murisin asıl iradesinin mirasçılardan mal kaçırmak olması gerekir. Nitekim Yargıtay'ın yerleşik içtihatları ile 01.04.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da bu husus açıkça vurgulanmaktadır.</p>

<p>Muris muvazaasında temel inceleme konusu, tapuda yapılan işlemin şekli değil, murisin gerçek iradesidir. Tapuda satış olarak görünen bir işlem, gerçekte bağış amacıyla yapılmış ve mirasçıların saklı paylarını bertaraf etmeyi hedeflemiş olabilir. Buna karşılık muris gerçekten satış yapmak istemiş, bedel almış ve bu bedel üzerinde tasarrufta bulunmuşsa muvazaadan söz edilmesi mümkün olmayacaktır. Bu nedenle mahkemeler, yalnızca tapu kayıtlarına değil, işlemin yapıldığı dönemin koşullarına, tarafların ekonomik durumlarına, aile ilişkilerine ve murisin davranışlarına da bakmaktadır.</p>

<p>Özellikle murisin sağlığında çocukları arasında fiilî bir paylaşım gerçekleştirmesi halinde muris muvazaası iddiasının kabulü daha güç hale gelmektedir. Öğreti ve Yargıtay uygulamasında, murisin mallarını yaşarken çocukları arasında paylaştırma iradesi göstermesi ve bu iradenin somut olgularla desteklenmesi durumunda, yapılan tasarrufların mal kaçırma amacıyla gerçekleştirildiği sonucuna kolaylıkla ulaşılamayacağı kabul edilmektedir. Murisin aile içi dengeyi sağlama, çocukları arasında hakkaniyete uygun bir paylaşım yapma veya malvarlığını sağlığında tasfiye etme amacıyla hareket etmesi, tek başına muvazaa iddiasını bertaraf edebilecek önemli göstergeler arasında yer almaktadır.</p>

<p>Bu noktada satış bedelinin gerçekten ödenmiş olması da büyük önem taşımaktadır. Zira muris muvazaasının klasik görünümünde tapuda satış gösterilmekte, ancak gerçekte herhangi bir bedel ödenmemekte ve işlem bağış amacı taşımaktadır. Buna karşılık satış bedelinin gerçekten ödendiğinin ve murisin bu bedeli kullanarak diğer çocuklarına dağıttığının ortaya konulması halinde, görünürdeki satış işleminin gerçek bir ekonomik karşılığa dayandığı kabul edilebilecektir. Yargıtay uygulamasında da satış bedelinin fiilen ödendiği ve murisin bu bedel üzerinde serbestçe tasarrufta bulunduğu durumlarda muvazaa iddiasının önemli ölçüde zayıfladığı görülmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Muris muvazaası davalarında ispat yükü davacıya aittir. Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesi uyarınca herkes dayandığı vakıaları ispat etmekle yükümlüdür. Bu nedenle muvazaa iddiasında bulunan mirasçı, murisin gerçek iradesinin satış değil bağış olduğunu ve işlemin mirasçılardan mal kaçırma amacıyla gerçekleştirildiğini somut, ciddi ve inandırıcı delillerle ortaya koymalıdır. Salt şüphe, varsayım veya sonradan ortaya çıkan memnuniyetsizlik muvazaanın kabulü için yeterli değildir. Mahkeme önüne konulacak delillerin murisin gerçek amacını ortaya koyabilecek nitelikte olması gerekir.</p>

<p>Diğer taraftan Yargıtay, muris muvazaasının tespitinde yalnızca tek bir olgunun değil, birçok kriterin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini kabul etmektedir. Murisin yaşı, sağlık durumu, aile bireyleri ile ilişkileri, taşınmazın gerçek değeri ile satış bedeli arasındaki oran, tarafların ekonomik güçleri, taşınmazın devir sonrasındaki kullanım şekli ve murisin yaşamı boyunca ortaya koyduğu davranışlar birlikte incelenmektedir. Bu nedenle yalnızca taşınmazın bir mirasçıya devredilmiş olması muvazaanın varlığı için yeterli kabul edilmemektedir.</p>

<p>Uygulamada dikkat çeken bir diğer husus ise davacı mirasçıların uzun süre sessiz kalmalarıdır. Her ne kadar muris muvazaasına dayalı tapu iptali ve tescil davaları kural olarak zamanaşımına tabi olmasa da, devir işlemini bilen ve sonuçlarına vakıf olan bir kişinin yıllarca herhangi bir itiraz ileri sürmemesi, sonradan açılan davanın değerlendirilmesinde dikkate alınan önemli bir olgudur. Özellikle işlem tüm aile bireylerinin bilgisi dahilinde gerçekleştirilmiş, uzun yıllar boyunca herhangi bir uyuşmazlık doğmamış ve taraflar bu hukuki durumu benimseyerek yaşamlarını sürdürmüşlerse, sonradan ileri sürülen muvazaa iddiasının inandırıcılığı zayıflayabilmektedir.</p>

<p>Sonuç olarak muris muvazaası davalarının çözümünde belirleyici olan husus, murisin gerçek iradesinin ortaya çıkarılmasıdır. Eğer muris, taşınmazını gerçekten satmış, bedelini almış, bu bedeli diğer çocuklarına dağıtmış ve aile içi bir paylaşım gerçekleştirmişse, sırf taşınmazın bir mirasçı üzerinde bırakılmış olması muvazaa sonucunu doğurmayacaktır. Buna karşılık görünürdeki satış işlemi gerçekte bağışı gizliyor ve murisin amacı diğer mirasçıların haklarını bertaraf etmek ise muris muvazaasının varlığı kabul edilecektir. Bu nedenle her somut olay kendi koşulları içerisinde değerlendirilmeli; murisin gerçek amacı, aile ilişkileri ve ekonomik olgular birlikte incelenerek sonuca ulaşılmalıdır. Dosyada ileri sürülen savunmaların temel ekseni de, işlemin murisin sağlığında gerçekleştirdiği aile içi paylaşımın bir parçası olduğu ve mal kaçırma kastının bulunmadığı yönündedir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-elif-coskun" title="Av. Elif COŞKUN"><img alt="Av. Elif COŞKUN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/04/elif-coskun.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-elif-coskun" title="Av. Elif COŞKUN">Av. Elif COŞKUN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/muris-muvazaasinda-murisin-gercek-iradesinin-tespitinin-onemi-uzerine-1</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 09:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/02/terazi/hukuk-35-1-1024x576.jpg" type="image/jpeg" length="40241"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Giresun Üniversitesi Teknoloji Transferi Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/giresun-universitesi-teknoloji-transferi-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/giresun-universitesi-teknoloji-transferi-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Giresun Üniversitesi Teknoloji Transferi Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği, 02 Haziran 2026 Tarihli ve 33268 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Giresun Üniversitesinden:</strong></p>

<p><strong>GİRESUN ÜNİVERSİTESİ TEKNOLOJİ TRANSFERİ UYGULAMA VE ARAŞTIRMA MERKEZİ YÖNETMELİĞİ</strong></p>

<p></p>

<p>BİRİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Başlangıç Hükümleri</p>

<p><strong>Amaç</strong></p>

<p><strong>MADDE 1-</strong> (1) Bu Yönetmeliğin amacı; Giresun Üniversitesi Teknoloji Transferi Uygulama ve Araştırma Merkezinin amaçlarına, faaliyet alanlarına, yönetim organlarına, yönetim organlarının görevlerine ve çalışma şekline ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.</p>

<p><strong>Kapsam</strong></p>

<p><strong>MADDE 2-</strong> (1) Bu Yönetmelik, Giresun Üniversitesi Teknoloji Transferi Uygulama ve Araştırma Merkezinin amaçlarına, faaliyet alanlarına, yönetim organlarına, yönetim organlarının görevlerine ve çalışma şekline ilişkin hükümleri kapsar.</p>

<p><strong>Dayanak</strong></p>

<p><strong>MADDE 3-</strong> (1) Bu Yönetmelik; 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 7 nci maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinin (2) numaralı alt bendi ile 14 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Tanımlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 4-</strong> (1) Bu Yönetmelikte geçen;</p>

<p>a) Merkez: Giresun Üniversitesi Teknoloji Transferi Uygulama ve Araştırma Merkezini,</p>

<p>b) Müdür: Merkezin Müdürünü,</p>

<p>c) Rektör: Giresun Üniversitesi Rektörünü,</p>

<p>ç) Üniversite: Giresun Üniversitesini,</p>

<p>d) Yönetim Kurulu: Merkezin Yönetim Kurulunu,</p>

<p>ifade eder.</p>

<p>İKİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Merkezin Amaçları ve Faaliyet Alanları</p>

<p><strong>Merkezin amaçları</strong></p>

<p><strong>MADDE 5-</strong> (1) Merkezin amaçları; Üniversitede yürütülen bilimsel ve teknolojik araştırma faaliyetlerinin görünürlüğünü artırmak, farkındalık ve bilgilendirme etkinlikleri yoluyla araştırmacıların proje geliştirme yetkinliklerini güçlendirmek, ulusal ve uluslararası düzeydeki araştırma destek programları ile fon kaynaklarına erişimi hakkında bilgilendirme ve teşvik faaliyetlerinde bulunmak, Üniversitenin gerek başvuru sahibi konumunda sunduğu projeler ile gerekse kamu kurumları, diğer üniversiteler, yerel yönetimler, meslek kuruluşları ve sivil toplum kuruluşları ile iş birliği içinde yürüteceği ortak projeler çerçevesinde proje kültürünün oluşması ve yaygınlaşmasını hedeflemek, Üniversitede üretilen bilginin fikrî ve sınai mülkiyet haklarının etkin biçimde yönetilmesi, korunması, ticarileştirilmesi ve lisanslanmasına yönelik süreçleri yürütmek, akademik personel ile öğrencilerin girişimcilik ve şirketleşme faaliyetlerini desteklemek ve teşvik etmek, bölgesel ölçekte araştırma, geliştirme ve yenilik temelli bir ekosistemin oluşumuna katkı sağlamak ve bu suretle Üniversitenin bilgi ve teknoloji üretim kapasitesini ulusal kalkınma hedefleri doğrultusunda toplumsal ve ekonomik katma değere dönüştürmektir.</p>

<p><strong>Merkezin faaliyet alanları</strong></p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> (1) Merkezin faaliyet alanları şunlardır:</p>

<p>a) Farkındalık, tanıtım, bilgilendirme ve eğitim hizmetleri; Üniversite personeli, öğrenciler ve paydaş kurumlarda Ar-Ge, inovasyon, proje geliştirme, girişimcilik ve fikrî mülkiyet konularında farkındalık oluşturmak, tanıtım etkinlikleri, seminerler, eğitimler ve çalıştaylar düzenlemek.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>b) Destek programlarından yararlanmaya yönelik hizmetler; ulusal ve uluslararası araştırma destek programları, fon ve teşvik mekanizmaları hakkında bilgilendirme yapmak, başvuru süreçlerinde danışmanlık sağlamak, proje geliştirme, yürütme ve raporlama süreçlerinde akademisyenlere, öğrencilere ve sanayi kuruluşlarına destek vermek.</p>

<p>c) Proje geliştirme/yönetim hizmetleri (üniversite-sanayi iş birliği faaliyetleri); kamu kurumları, özel sektör, sivil toplum kuruluşları ve girişimcilik ekosistemi paydaşları ile iş birlikleri geliştirmek, ortak projeler yürütmek, protokoller ve iş birliği anlaşmaları hazırlamak.</p>

<p>ç) İlgili mevzuat hükümleri kapsamında fikri ve sınai mülkiyet haklarının yönetilmesi ve lisanslama hizmetleri; Üniversitede üretilen bilginin korunması, yönetimi, ticarileştirilmesi ve lisanslanmasına ilişkin süreçleri yürütmek, patent, faydalı model, marka, tasarım ve diğer fikri mülkiyet haklarının başvurularını desteklemek, bu hakların ticarileştirilmesine yönelik iş modelleri geliştirmek.</p>

<p>d) Şirketleşme ve girişimcilik hizmetleri; akademisyen ve öğrencilerin girişimcilik potansiyelini geliştirmek, iş fikirlerinin ticarileşmesine ve şirketleşmesine yönelik eğitim, mentorluk ve yatırımcı-girişimci buluşmaları düzenlemek, Üniversite bünyesindeki girişimcilik faaliyetlerini desteklemek.</p>

<p>ÜÇÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Merkezin Yönetim Organları ve Görevleri</p>

<p><strong>Merkezin yönetim organları </strong></p>

<p><strong>MADDE 7-</strong> (1) Merkezin yönetim organları şunlardır:</p>

<p>a) Müdür.</p>

<p>b) Yönetim Kurulu.</p>

<p><strong>Müdür</strong></p>

<p><strong>MADDE 8-</strong> (1) Müdür, Merkezin faaliyet alanlarıyla ilgili çalışmaları bulunan Üniversitenin tam zamanlı görev yapan öğretim elemanları arasından Rektör tarafından üç yıl süre için görevlendirilir. Görev süresi biten Müdür tekrar görevlendirilebilir veya süresinden önce görevden alınabilir. Müdür, Merkezin çalışmalarının düzenli olarak yürütülmesi ve geliştirilmesinden Rektöre karşı sorumludur.</p>

<p>(2) Müdüre çalışmalarında yardımcı olmak üzere Müdürün önerisi üzerine, Üniversite öğretim elemanları arasından en çok iki kişi müdür yardımcısı olarak Rektör tarafından üç yıl süre ile görevlendirilir. Müdür yardımcıları, Müdürün kendilerine vereceği görevleri yapar. Müdürün görev süresi sona erdiğinde müdür yardımcılarının da görevi kendiliğinden sona erer. Müdür, görevi başında bulunmadığı zaman yardımcılarından birisini yerine vekil bırakır. Göreve vekâlet altı aydan fazla sürerse kalan süreyi tamamlamak üzere yeni bir Müdür görevlendirilir.</p>

<p><strong>Müdürün görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 9-</strong> (1) Müdürün görevleri şunlardır:</p>

<p>a) Merkez çalışmalarının yürütülmesini ve koordinasyonunu sağlamak, Merkezi temsil etmek, Merkezin gözetim ve denetimini yapmak ve gerektiğinde düzeltici uygulamalar yapmak.</p>

<p>b) Yönetim Kurulunun gündemini belirlemek ve alınan kararları bu Yönetmelik çerçevesinde uygulamak.</p>

<p>c) Merkez çalışmalarının gerektirdiği görevlendirmeleri yapmak.</p>

<p>ç) Merkezin yıllık faaliyet raporunu ve bir sonraki yıla ait yıllık çalışma programını hazırlamak ve Yönetim Kurulunun onayladığı şekli ile Uygulama ve Araştırma Merkezleri Genel Koordinatörlüğü aracılığı ile Rektöre sunmak.</p>

<p><strong>Yönetim Kurulu</strong></p>

<p><strong>MADDE 10-</strong> (1) Yönetim Kurulu; Müdürün başkanlığında müdür yardımcısı/yardımcıları ve Merkezin faaliyet alanlarıyla ilgili çalışmaları bulunan Üniversitede tam zamanlı görev yapan öğretim elemanları arasından Müdürün önerisi üzerine Rektör tarafından üç yıllık süre için görevlendirilen iki üye ile birlikte toplam beş üyeden oluşur.</p>

<p>(2) Görev süresi dolan üye yeniden görevlendirilebilir veya süresinden önce görevden alınabilir. Müdürün görevde olmadığı zamanda Yönetim Kuruluna müdür yardımcısı başkanlık eder. Görev süresi bitmeden ayrılanların yerine kalan süreyi tamamlamak üzere yeni üyeler görevlendirilir.</p>

<p>(3) Yönetim Kurulu yılda en az iki kez salt çoğunlukla toplanır ve kararlar oy çokluğu ile alınır. Oyların eşitliği halinde Müdürün oyu yönünde çoğunluk sağlanmış sayılır.</p>

<p><strong>Yönetim Kurulunun görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 11-</strong> (1) Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır:</p>

<p>a) İlgili mevzuat hükümleri kapsamında Merkezin amacı, faaliyet alanları ve yönetimi ile ilgili konularda kararlar almak.</p>

<p>b) Merkezin yıllık faaliyet raporunu ve yıllık çalışma programını görüşerek karara bağlamak.</p>

<p>c) Araştırma, yayın, öğretim ve diğer çalışma alanlarına ilişkin konularda karar almak.</p>

<p>ç) Merkezin bünyesinde ihtiyaç halinde kurulacak olan bilimsel çalışma gruplarını ve komisyonları belirlemek.</p>

<p>d) Merkezin uzun vadeli bilimsel ve idari plan ve programını hazırlamak ve Uygulama ve Araştırma Merkezleri Genel Koordinatörlüğü aracılığı ile Rektöre sunmak.</p>

<p>DÖRDÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Çeşitli ve Son Hükümler</p>

<p><strong>Alt birimler</strong></p>

<p><strong>MADDE 12-</strong> (1) Müdürün önerisi ve Yönetim Kurulunun onayı ile Merkezin kendi içerisinde uzmanlaşmaya ve iş bölümüne yönelik alt birimler kurulabilir.</p>

<p><strong>Personel ihtiyacı</strong></p>

<p><strong>MADDE 13-</strong> (1) Merkezin akademik, teknik ve idari personel ihtiyacı 2547 sayılı Kanunun 13 üncü maddesine göre Rektör tarafından görevlendirilen personel ile karşılanır.</p>

<p><strong>Hüküm bulunmayan haller</strong></p>

<p><strong>MADDE 14-</strong> (1) Bu Yönetmelikte hüküm bulunmayan hallerde, 2547 sayılı Kanun ve ilgili diğer mevzuat hükümleri uygulanır.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p>

<p><strong>MADDE 15-</strong> (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 16-</strong> (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Giresun Üniversitesi Rektörü yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/giresun-universitesi-teknoloji-transferi-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/resmi-g5.jpg" type="image/jpeg" length="76782"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yaz Okulu Yönetmeliği]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/anadolu-universitesi-acikogretim-fakultesi-yaz-okulu-yonetmeligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/anadolu-universitesi-acikogretim-fakultesi-yaz-okulu-yonetmeligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yaz Okulu Yönetmeliği, 02 Haziran 2026 Tarihli ve 33268 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Anadolu Üniversitesinden:</strong></p>

<p><strong>ANADOLU ÜNİVERSİTESİ AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAZ OKULU YÖNETMELİĞİ</strong></p>

<p>BİRİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Başlangıç Hükümleri</p>

<p><strong>Amaç ve kapsam</strong></p>

<p><strong>MADDE 1-</strong> (1) Bu Yönetmelik, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi ön lisans ve lisans programlarının yaz okulunda uygulanacak usul ve esasları düzenler.</p>

<p><strong>Dayanak</strong></p>

<p><strong>MADDE 2-</strong> (1) Bu Yönetmelik; 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 7 nci, 14 üncü ve ek 26 ncı maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Tanımlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 3-</strong> (1) Bu Yönetmelikte geçen;</p>

<p>a) AKTS: Avrupa Kredi Transfer Sistemini (ECTS),</p>

<p>b) Fakülte Kurulu: Açıköğretim Fakültesi Fakülte Kurulunu,</p>

<p>c) Fakülte Yönetim Kurulu: Açıköğretim Fakültesi Fakülte Yönetim Kurulunu,</p>

<p>ç) Fakülte: Açıköğretim Fakültesini,</p>

<p>d) GNO: Genel not ortalamasını,</p>

<p>e) Rektör: Anadolu Üniversitesi Rektörünü,</p>

<p>f) Senato: Anadolu Üniversitesi Senatosunu,</p>

<p>g) Uzaktan öğretim: Yükseköğretim kurumlarında; bilgi ve iletişim teknolojilerine dayalı olarak planlanan ve yürütülen, aynı mekânda bulunmaksızın öğretim elemanı ve öğrencilerin karşılıklı etkileşimine dayalı olarak gerçekleştirilen eğitim-öğretimi,</p>

<p>ğ) Üniversite: Anadolu Üniversitesini,</p>

<p>h) Üniversite Yönetim Kurulu: Anadolu Üniversitesi Yönetim Kurulunu,</p>

<p>ı) Yaz okulu: Bu Yönetmelik esasları uyarınca yaz aylarında yapılan eğitim-öğretim faaliyetlerini,</p>

<p>ifade eder.</p>

<p>İKİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Eğitim-Öğretime İlişkin Esaslar</p>

<p><strong>Yaz okulu uygulaması</strong></p>

<p><strong>MADDE 4-</strong> (1) Fakülte Yönetim Kurulunun teklifi, Üniversite Yönetim Kurulunun onayı ve Yükseköğretim Kurulundan uygun görüş alınmasıyla bahar dönemi dönem sonu sınavlarından sonra yaz okulu açılır. Yaz okulunda açılabilecek dersler ve uygulama koşulları, bu Yönetmelik hükümlerine uygun olarak Fakülte Kurulu kararı ve Senatonun onayı ile belirlenir. Yaz okulu uygulamasına katılım öğrencinin isteğine bağlıdır.</p>

<p>(2) Yaz okulu akademik takvimi, bu Yönetmelikte belirtilen süreler dikkate alınarak Senato tarafından belirlenir.</p>

<p><strong>Süre ve dersler</strong></p>

<p><strong>MADDE 5-</strong> (1) Yaz okulu eğitim süresi, sınavlar dâhil olmak üzere beş haftadan az olamaz.</p>

<p>(2) Yaz okulunda geçen süre, eğitim-öğretime ilişkin azami sürenin hesabında dikkate alınmaz.</p>

<p>(3) Yaz okulunda açılacak dersler için güz veya bahar yarıyılı ders planında yer alan AKTS kredileri esas alınır.</p>

<p>(4) Yaz okulunda açılacak derslerin seçimi, Senato tarafından kabul edilen usul ve esaslara göre gerçekleştirilir.</p>

<p><strong>Sınavlar ve başarı durumunun değerlendirilmesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> (1) Yaz okulu, güz ve bahar yarıyılları dışında ayrı bir yarıyıl olmayıp bahar yarıyılının devamı niteliğindedir. Yaz okulunda ders alan öğrencinin GNO’su, yaz okulunda oluşan harf notları da dikkate alınarak yeniden hesaplanır.</p>

<p>(2) Herhangi bir sebeple yükseköğretim kurumundan uzaklaştırma cezası alan bir öğrenci, bu cezanın uygulanmasından dolayı yaz okulundan ders alamaz.</p>

<p>(3) Güz ve/veya bahar döneminde kayıt yenilemeyen (pasif) öğrenci isterse yaz okulundan ders alabilir.</p>

<p>(4) Sınavda uygulanacak kurallar, 31/7/2025 tarihli ve 32972 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliğine göre belirlenir.</p>

<p>(5) Yaz okulu sınavı, Fakülte Yönetim Kurulu kararıyla belirlenen sınav merkezlerinde gerçekleştirilir.</p>

<p>(6) Yaz okulu başarı değerlendirmesi tek sınavla yapılır ve bu sınavın başarı notuna katkısı yüzde yüzdür. Yaz okulunda alınan dersler için öğrenci başarısının değerlendirilmesinde ve harf notlarının belirlenmesinde, Üniversite tarafından belirlenen ilgili esaslar kullanılır.</p>

<p><strong>Ders açılması</strong></p>

<p><strong>MADDE 7-</strong> (1) Açıköğretim Fakültesinde açılacak yaz okulu ön lisans/lisans dersleri Fakülte Kurulu kararı ve Senatonun onayıyla belirlenir.</p>

<p><strong>Eğitim ve öğretim ücreti</strong></p>

<p><strong>MADDE 8-</strong> (1) Yaz okuluna katılacak öğrencilerden, her yıl ilgili mevzuat hükümlerine göre belirlenen miktar göz önünde bulundurularak Üniversite Yönetim Kurulunca tespit edilen miktarda yaz okulu öğretim ücreti alınır.</p>

<p>(2) Yaz okulunda alınacak öğretim ücreti, güz ve bahar dönemlerinde ödenen dönem öğretim ücretinden bağımsız olup sınav ve materyal hizmetine karşılık alınır.</p>

<p>(3) Yaz okuluna kayıt yaptıran öğrencilere; seçtikleri derslerin açılması halinde herhangi bir nedenle öğretim ücreti iadesi yapılmaz. Ancak öğrencinin seçtiği dersin açılmaması durumunda ilgili derse ait tutar, derslerin hiçbirinin açılmaması durumunda ise öğretim ücretinin tamamı iade edilir.</p>

<p>(4) Yaz okulu, öğretim için öngörülen normal öğrenim süresinin dışında olup normal öğrenim süresine eklenmez.</p>

<p><strong>Kayıtlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 9-</strong> (1) Yaz okulu öğrenci kayıtları, Fakülte Kurulu kararı ile belirlenen tarihler arasında yapılır.</p>

<p>(2) Yaz okuluna kayıt yaptırmak isteyen öğrenci; ilgili mevzuat hükümlerine göre yaz okuluna ait öğretim ücretini ödemekle yükümlüdür.</p>

<p>(3) Öğrenciler, diğer yükseköğretim programlarının yaz okulundan ders alamazlar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>(4) Yaz okulu kayıt işlemleri tamamlandıktan sonra, ders seçimiyle ilgili talepler dikkate alınmaz.</p>

<p><strong>Mazeret sınavı</strong></p>

<p><strong>MADDE 10-</strong> (1) Yaz okuluna kayıt yaptıran ancak her ne sebeple olursa olsun sınavlara katılmayan veya katılamayan öğrenci için mazeret sınavı yapılmaz.</p>

<p>ÜÇÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Çeşitli ve Son Hükümler</p>

<p><strong>Hüküm bulunmayan hâller</strong></p>

<p><strong>MADDE 11-</strong> (1) Bu Yönetmelikte hüküm bulunmayan hâllerde 2547 sayılı Kanun ve Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliği hükümleri uygulanır.</p>

<p><strong>Yürürlükten kaldırılan yönetmelik </strong></p>

<p><strong>MADDE 12-</strong> (1) 24/4/2019 tarihli ve 30754 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Anadolu Üniversitesi Açıköğretim, İktisat ve İşletme Fakülteleri Yaz Okulu Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır.</p>

<p><strong>Geçiş hükmü</strong></p>

<p><strong>GEÇİCİ MADDE 1-</strong> (1) 13/7/2025 tarihli ve 10073 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile kapatılan İktisat ve İşletme Fakültelerine bağlı programlarda kayıtlı olan, kaydı silinen veya mezun olan öğrencilerin tüm işlemleri bu Yönetmelik hükümlerine göre yürütülür.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p>

<p><strong>MADDE 13-</strong> (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 14-</strong> (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Anadolu Üniversitesi Rektörü yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/anadolu-universitesi-acikogretim-fakultesi-yaz-okulu-yonetmeligi</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/resmi-g.jpg" type="image/jpeg" length="59020"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[CHP de Yeni Kurultay Yapılmasının Önündeki Hukuki Engeller ve Çözüm Önerileri]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/chp-de-yeni-kurultay-yapilmasinin-onundeki-hukuki-engeller-ve-cozum-onerileri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/chp-de-yeni-kurultay-yapilmasinin-onundeki-hukuki-engeller-ve-cozum-onerileri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Öncelikle konunun daha iyi anlaşılması için çok önemli bir hususu izah etmek istiyorum. Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP parti meclisinin eski üyelerinin mahkeme kararı ile göreve getirilmesi mutlak butlan davasının esası hakkında verilen kararın bir sonucu değildir. Zira şahsi haklara ilişkin verilen ilk derece mahkemesi veya istinaf kararları kesinleşmeden uygulanamaz. İstinaf Dairesi bu nedenle Kılıçdaroğlu ve parti meclis üyelerini bir tedbir kararı ile göreve getirmiştir. Yani Daire bir anlamda partiye asıl dava kesinleşene kadar kayyum atamıştır. Bu nedenle bu durumu dikkate almadan yapılacak her değerlendirme hatalı olacaktır.</p>

<p>Yine İstinaf Dairesi, doğrudan Siyasi Partiler Kanununa göre değil bu Kanunun yollaması ile Dernekler Kanunu ve Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre karar vermiştir. 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 121. maddesine göre, <i>Türk Kanunu Medenisi ile Dernekler Kanununun ve dernekler hakkında uygulanan diğer kanunların bu Kanuna aykırı olmayan hükümleri, siyasi partiler hakkında da uygulanır. </i>Bu nedenle Dernekler Kanunu ve Türk Medeni Kanunu’nun ilgili hükümlerini ve bu hükümlerin uygulanmasına ilişkin yargı kararlarını dikkate almadan sadece Siyasi Partiler Kanunu hükümlerine göre yapılan değerlendirmeler de hatalı olacaktır.</p>

<p><strong>Yeni Kurultay Yapılmasının Önündeki Hukuki Engeller</strong></p>

<p>Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi (T. 21/05/2026, E., 2026/32, K. 2026/658) CHP hakkında TMK ve Dernekler Kanunu hükümlerine göre mutlak butlan ve tedbir kararı verdiğinden, değerlendirmelerimizi bu kapsamda yapacağız. Bu nedenle kamuoyunda tartışılan Asliye Hukuk Mahkemesinin bu kararı almaya yetkili olup olmadığı konusuna değinmeyeceğiz.</p>

<p>Asliye hukuk mahkemeleri ve ticaret mahkemeleri farklı nedenlerle tedbir kararı ve bu kapsamda yönetim kayyumu atama kararı vermektedir. Eğer bir derneğin veya şirketin organlarının toplanamaması veya fiil ehliyetini kaybetmesi gibi nedenlerle görevini yapamayacak durumda olması nedeniyle kayyum atanmış ise, dernek veya şirket genel kurulu en kısa süre içinde toplanarak yeni yönetimi seçebilir. Zaten böyle bir nedenle atanan kayyumun asıl görevi de bu seçimin yapılmasını sağlamaktır.</p>

<p>Ancak mahkeme dernek veya şirket faaliyeti çerçevesinde bir suç işlendiği veya organların iradesinin hileli yollarla sakatlandığı yahut kötü yönetim gerekçesiyle mevcut yönetiminin görevine son vererek kayyum atamış ise, bu atamanın amacı delillerin korunması, hukuka aykırı fillerin devam etmesinin önlenmesi ve davanın esası hakkında verilecek nihai kararın sağlıklı bir şekilde alınmasını sağlamaktır. Bu kapsamda yapılan kayyum ataması bir kamu hukuku tedbiri olduğundan, üyelerin veya ortakların iradesi ile (genel kurul kararı ile) bu tedbir sonlandırılamaz. Dolayısıyla dernek veya şirket ortakları genel kurul yaparak yeni bir yönetim seçemezler. Seçim yapılıp yeni yönetim belirlense bile mahkemenin izni olmadan bu yönetimin kayyumun görevini devralması mümkün değildir.</p>

<p>Dernek ve şirketlerin genel kurullarının siyasi partilerdeki karşılığı kurultaydır. Bu nedenle nasıl dernek ve şirketler genel kurul toplantısı yaparak yeni dernek veya şirket yönetimini belirleyemiyorsa, CHP de yeni bir kurultay yapıp genel başkan ve parti meclisini belirleyemez. Aslında düşünüldüğünde yeni bir kurultaya gidilememesi, görevine son verilen parti yönetiminin de menfaatinedir. Zira bu kişiler kanun yoluna başvurduğunda karar bozulabilir, dolayısıyla yeniden görevlerine dönebilirler. Ancak karar kesinleşmeden yeni bir kurultay yapılmasına izin verilmesi halinde kendileri yerine seçilecek yeni yönetim parti ile ilgili çok önemli kararlar alabilir, parti politikalarında temel değişiklikler yapabilir. Örneğin partinin cumhurbaşkanı adayını belirleyebilir. Bu nedenle kural olarak kararın kesinleşmesinden önce yeni bir kurultaya gidilememesi Özgür Özel ve ekibinin de lehinedir. Ancak Özgür Özel ve ekibi yapılacak kurultayda kendilerinin kazanacağına inandıkları için kurultayın en kısa süre içinde yapılması gerektiğini savunmaktadır. Kazanma şanslarının olmadığını düşünselerdi hiçbir şekilde kurultayın yapılmasını istemezlerdi.</p>

<p>Dikkate alınması gereken bir hususu da usul hukukunun temel ilkeleri ve tarafların haklarının korunması için CHP kurultay kararı gibi şahsi haklara ilişkin kararların (boşanma, babalık davası, evliliği butlanı, dernek ve şirket yönetiminin azli vb.) kesinleşmeden uygulanmasını yasaklayan kanun hükümleri bulunmaktadır (HMK m.350/2; m. 443/4). Bu kanun hükümlerinin amacı ortaya çıkacak telafisi güç veya imkânsız zararları önlemek ve hukuki güvenliği sağlamaktır.<strong><a href="https://www.hukukihaber.net/kesinlesmeden-icraya-konulamayacak-bir-ilamin-icrasinin-talep-edilmesi-halinde-icra-mudurunun-kanun-hukmunu-resen-nazara-alarak-takip-talebini-reddetmesi-gerekir" rel="dofollow"> (HGK., E. 2017/2833 K. 2020/855 T. 10.11.2020).</a></strong> Zira bu kararlar, bireyin kimliği, ailevi ilişkileri veya kişisel statüsü gibi hassas konularda önemli sonuçlar doğurmaktadır. Örneğin bir şirkete veya derneğe zarar verdiği gerekçesiyle bir şirketin veya derneğin yönetim kurulu üyelerinin mahkeme tarafından azledilmesi halinde, azledilen yönetim kurulu üyeleri karar kesinleşene kadar görevlerine devam eder. Mahkemeler çok istisnai hallerde karar kesinleşene kadar görevlerine son verdikleri yönetim kurulu üyeleri yerine tedbir kararı kapsamında kayyum atamaktadır.</p>

<p>Bu nedenle somut olayda da İstinaf Dairesi şahsi haklara ilişkin kararların uygulanmasını yasaklayan hükümlerin gereğini yerine getirmiştir. Yargılamanın selameti, özellikle kararın bozulması sonucunda ortaya çıkacak telafisi güç zararların önlenmesi için nihai kararın kesinleşmesine kadar tedbir kararının devam edeceğini belirtmiştir. Her ne kadar mahkemenin tedbir kararında kurultayların yapılması açıkça yasaklanmasa da, İstinaf Dairesi kayyumun görevinin nihai kararın kesinleşmesine kadar devam edeceğini açıkça belirttiğinden kurultayın yapılması bu hükümle çelişmiş olur. Bu nedenle mahkemenin bu kararından kurultayın yapılamayacağı sonucu çıkmaktadır. Dikkate alınması gereken bir husus da İstinaf Dairesi, başta İstanbul delegeleri olmak üzere çok sayıda delegenin oylarının kişisel menfaat karşılığı satın alındığını tespit etmiştir. 196 İstanbul delegesi tedbirli, 163 delegenin ismi ceza soruşturmasında geçiyor. 43 delege ceza soruşturmaları kapsamında tutuklanmıştır. Bu delegelerin oy kullanmasına izin verilmesi halinde haklarında devam eden soruşturma ve davalar sonucunda mahkum olmaları halinde yapılacak yeni kurultay da hukuka aykırı olacaktır. Aynı şekilde bu delegelerin oy kullanmalarına izin verilmemesi halinde şahsi haklara ilişkin mahkeme kararları kesinleşmeden uygulanmış olurken bu da yukarıda belirttiğimiz kanun hükümlerine aykırı olur. Ayrıca mutlak butlan kararı kesinleşmeden önce yeni kurultay yapılsa bile Yargıtay’ın istinaf Dairesinden farklı bir karar vermesi halinde (kararın tamamen bozulması veya eski delegelerin şaibeli işlere karıştıkları nedeniyle bu delege yapısının güncellenerek kongreye gidilmesi gibi) yine başa dönülecektir. Yani bazı delegelerin oy kullanmasına izin verilmesi de izin verilmemesi de telafisi zor sonuçların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. İşte İstinaf Dairesi karar kesinleşmeden mevcut delegelerle yeni bir kongrenin yapılmasının doğuracağı bu sorunları önlemek için tedbir kararı vermiştir. Yoksa yukarıda izah ettiğimiz üzere mahkemeler şahsi haklara ilişkin davalarda prensip olarak tedbir kararı vermemekte, bu olayda olduğu gibi çok istisnai hallerde tedbir kararı vermektedir.</p>

<p>Sonuç olarak mutlak butlan kararı esas yönden kesinleşmeden veya İstinaf Dairesi kayyum tedbirini kaldırmadığı sürece CHP kurultaya giderek yeni yönetimi seçemez.</p>

<p><strong>Çözüm Önerileri </strong></p>

<p>Yukarıda belirttiğim nedenlerle CHP kurultayı hakkında verilen mutlak butlan kararının yerinde olup olmadığı konusundaki siyasi ve hukuki tartışmalar yerine kararın en kısa süre içinde Yargıtay tarafından görülmesini sağlamanın yolları üzerine düşünülmelidir. Kılıçdaroğlu da yaptığı bir konuşmada “elimden gelse yarın kurultay yaparım” şeklinde bir görüş beyan ettiğine göre, Sayın Devlet Bahçeli ve diğer muhalefet partileri de en kısa süre içinde kurultayın yapılması yönünden açıklama yaptıklarına göre ve Ak Parti de dile getirilen bu görüşlere aykırı bir açıklama yapmadığına göre bütün siyasi partiler birleşerek aşağıdaki içerikte bir kanun teklifi Meclise sunabilir.</p>

<p>“<i>Şahsi haklara ilişkin verilen ilk derece mahkeme kararlarının kanun yolu incelemesi en geç dört ay içinde tamamlanır”</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu vesile ile CHP kurultay davasına benzer nitelikte olan ancak kamuoyunda tartışılmadığı için pek bilinmeyen diğer şahsi haklara ilişkin davalarda yaşanan sorunlar da çözülmüş olur. Bu noktada bir ticaret hukukçusu olarak uygulamayı da yakından bildiğim için belirtmek istiyorum ki, asliye ticaret mahkemeleri tarafından şirkete çok önemli zararlar verdiği gerekçesiyle şirket müdürlerinin veya yönetim kurullarının görevine son verilmesine rağmen 2 yıldan beri henüz istinaf süreci tamamlanmayan davalar söz konusudur. İlk derece mahkemeleri azledilen müdür ve yönetim kurulu üyeleri yerine prensip olarak tedbir kararı kapsamında kayyum atamamaktadır. Çok istisnai hallerde karar kesinleşene kadar görevine son verilen yöneticiler yerine kayyum atanmaktadır. Bu nedenle şirketlere çok önemli zararlar verdiği ilk derece mahkemesi kararı ile tespit edilen yöneticiler karar kesinleşene kadar görevlerine devam ederek şirkete zarar vermeye devam etmektedir.</p>

<p>Belirttiğim nedenlerle bütün siyasi parti liderlerinin şahsi haklara ilişkin davaların en kısa süre içinde sonuçlanmasını sağlayacak gerekli yasal düzenlemeleri yapmak üzere harekete geçmesini öneriyorum.</p>

<p>Son olarak belirtmek istiyorum ki, yukarıda yaptığım değerlendirmeler benim kişisel görüşlerim olup, Fakülte ve Üniversitem adına yapılmış değerlendirmeler değildir.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Rauf Karasu</strong></p>

<p><strong>H.Ü. Hukuk Fakültesi Özel Hukuk Bölüm Başkanı/Ticaret Hukuklu ABD Başkanı</strong></p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/chp-de-yeni-kurultay-yapilmasinin-onundeki-hukuki-engeller-ve-cozum-onerileri</guid>
      <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 22:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/chp.jpg" type="image/jpeg" length="87284"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Süper Lig'de Çoklu Kulüp Sahipliği (MCO): CAS Kapısındaki Risk]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/super-ligde-coklu-kulup-sahipligi-mco-cas-kapisindaki-risk</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/super-ligde-coklu-kulup-sahipligi-mco-cas-kapisindaki-risk" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>1. Kayserispor’un TFF’ye Başvurusu ve Hukuki Gerekçesi</strong></p>

<p>Trendyol Süper Lig’in 2025/2026 sezonunun tamamlanmasının ardından Zecorner Kayserispor Kulübü, Türkiye Futbol Federasyonu’na (TFF) resmi bir başvuruda bulunarak <strong>Süper Lig’in bu sezonunun tescil edilmemesini</strong> talep etmiştir.</p>

<p>Kayserispor'un başvurusunun temel gerekçesi; sezon içerisinde yargı makamlarınca yürütülen soruşturmalar kapsamında bahis ve maç sonucunu etkilemeye yönelik eylemlerin tespiti ile aynı ligde doğrudan rakip konumunda olan <strong>Kasımpaşa SK</strong> ve <strong>Eyüpspor</strong> kulüplerinin yönetimlerinin, belirli bir dönem boyunca <strong>aynı resmi kamu kurumu (TMSF) tarafından üstlenilmiş olmasıdır</strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a>.</p>

<p>Yapılan açıklamada sezonun bu gelişmeler ışığında tescil edilmesinin sportif adalet ve rekabet eşitliği konularında kamu vicdanını tatmin etmesinin mümkün olmayacağından bahsedilmektedir.</p>

<p><strong>2. Sürecin Kronolojik Analizi: Mali ve Sportif Soruşturmaların Çakışması</strong></p>

<p>Süper Lig’in 2025 – 2026 sezonu, öncelikle mali suçlara yönelik yapılan soruşturmalardan hareketle etkilenmiş devamında ise yaşanan gelişmelerle soruşturmaların doğrudan konusu olmuştur.</p>

<p><strong>- 30 Eylül 2025 | Kasımpaşa’nın TMSF’ye devri:</strong> İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen mali suçlara yönelik bir soruşturma kapsamında, <strong>Kasımpaşa Sportif Faaliyetler A.Ş.</strong>'nin yönetimi mahkeme kararıyla <strong>TMSF’ye </strong>devredildi<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a>.</p>

<p><strong>- 27 Ekim 2025 | TFF Başkanı’nın bahis açıklaması:</strong> TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu'nun profesyonel liglerdeki bir kısım hakemlerin bahis oynadıkları yönündeki açıklamalarını<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> takiben İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı doğrudan futbolun aktörlerini hedef alan geniş kapsamlı bir soruşturma<strong> </strong>başlattı.</p>

<p><strong>- 10 Kasım 2025 | Eyüpspor Başkanı’nın Tutuklanması:</strong> Bahis ve müsabaka sonucunu etkileme odaklı soruşturmalar kapsamında aralarında Eyüpspor Başkanı Murat Özkaya’nın da bulunduğu bir kısım şüphelinin tutuklanmasına karar verildi<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>.</p>

<p><strong>- 16 Ocak 2026 | Eyüpspor’un TMSF’ye devri:</strong> Yürütülen soruşturmalar kapsamında başkanının tutuklanmasının ardından <strong>Eyüpspor Futbol Yatırımları A.Ş.</strong>’nin yönetimi de TMSF’ye devredildi<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a>.</p>

<p><strong>- 4 Şubat 2026 | Kasımpaşa'nın Satışı:</strong> 30 Eylül 2025 tarihinden itibaren TMSF idaresinde bulunan Kasımpaşa Sportif Faaliyetler A.Ş. Kazancı Holding’e satılarak TMSF dönemi sona erdi<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a>.</p>

<p>Yaşanan bu süreçte 16 Ocak 2026 ile 4 Şubat 2026 tarihleri arasında aynı ligde yarışan iki farklı kulüp yaklaşık 20 günlük bir süre boyunca aynı kamu kurumu tarafından kayyum sıfatıyla yönetilmiş oldu.</p>

<p><strong>3. Konuyla İlgili FIFA ve TFF Mevzuatı</strong></p>

<p><strong>A. FIFA Regülasyonları</strong></p>

<p>Yerel federasyonların bağlı bulunduğu FIFA, çoklu kulüp sahipliği (multi-club ownership) ile ilgili olarak üye federasyonları bağlayıcı kuralları ortaya koymuştur. FIFA’nın anayasası olarak değerlendirilebilecek FIFA Statüsü (FIFA Statues) 15. Maddesinde çoklu kulüp sahipliği ile ilgili temel çerçeveyi çizmektedir.</p>

<p><strong>FIFA Statutes - Article 15 (Obligations):</strong> <i>"Each member association shall ensure that no natural or legal person (including holding companies and subsidiaries) exercises control over more than one club where the integrity of any match or competition could be jeopardised.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><strong>[7]</strong></a>"</i> <i>(Üye federasyonlar; hiçbir gerçek veya tüzel kişinin, turnuva bütünlüğünün tehlikeye düşebileceği durumlarda birden fazla kulüp üzerinde kontrol uygulayamayacağını temin etmekle yükümlüdür.)</i></p>

<p>Yine Etik Kuralları düzenleyen Code of Ethics başlıklı talimatta da çoklu kulüp sahipliğinden kaçınılması gerektiği ifade edilmektedir.</p>

<p><strong>FIFA Code of Ethics - Article 19 (Conflict of Interest):</strong> <i>"Persons bound by this Code shall avoid any situation that could lead to a conflict of interest. Conflict of interest arises if persons... have, or appear to have, private or personal interests that detract from their ability to perform their duties with integrity, independence and objectivity.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title=""><strong>[8]</strong></a>"</i> <i>(Kişiler, çıkar çatışmasına yol açabilecek veya böyle bir algı doğurabilecek her türlü durumdan kaçınmalıdır.)</i></p>

<p><strong>B. TFF Talimatları </strong></p>

<p>Türkiye Futbol Federasyonu talimatlarında da çoklu kulüp sahipliği ve/veya yöneticiliğini düzenleyen kurallara Kulüplerin Futbol Dalında Tescili Talimatı’nda yer verilmiştir.</p>

<p><strong>Madde 14 – Kulüplerin Mülkiyeti: </strong><i>“</i><i>(1) Gerçek veya tüzel kişiler, aynı ligde yer alan birden fazla kulübü yönetemez, aynı ligde yer alan birden fazla kulübün hissedarı veya yönetim kurulu üyesi olamaz, aynı ligde yer alan birden fazla kulüpte doğrudan veya dolaylı hakimiyeti bulunamaz. (2) Birinci fıkrada belirtilen ilkelere aykırı şekildeki kulüpler aynı ligdeki müsabakalara iştirak edemezler.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title=""><strong>[9]</strong></a>”</i></p>

<p>Görüldüğü üzere gerek FIFA ve gerekse TFF ayrı ayrı ve açıkça aynı ligde yarışan birden fazla kulübün yönetiminde aynı gerçek veya tüzel kişilerin yer almasını hisse veya yönetime katılma oranına bakılmaksızın yasaklamıştır.</p>

<p><strong>4. Geçmişte yaşanan MCO Örnekleri</strong></p>

<p>Spor Tahkim Mahkemesi (CAS), çoklu kulüp sahipliği (MCO) ve ortak yönetim konularında katı bir "objektif risk" felsefesi yürütmektedir.</p>

<p><strong>- UEFA v ENIC Kararı (CAS 98/200):</strong> Bir yatırım şirketi olan ENIC, AEK Atina ve Slavia Prag gibi Avrupa’nın farklı liglerinden 5 kulübün hisselerini satın almıştı. UEFA, bu kulüplerin aynı kupada oynamasını yasaklayınca ENIC konuyu CAS’a taşıdı. Çoklu kulüp sahipliği ile ilgili temel taş davası olarak nitelendirilebilecek bu kararda CAS; aynı şirkete ait iki kulübün karşı karşıya gelmesinde <i>fiilen bir şike veya anlaşma aranmasına gerek olmadığına</i> hükmetmiştir. Bu karar çoklu kulüp sahipliğine ilişkin düzenlemelerin rekabeti kısıtlayan bir müdahale değil, sportif bütünlüğü korumaya yönelik meşru ve orantılı bir düzenleme olduğunu kabul ederek, UEFA’nın MCO rejiminin normatif temelini oluşturmuştur. CAS’a göre, kamuoyunda dürüstlüğe dair en ufak bir <strong>şüphe algısının </strong>oluşması bile sporun doğasına zarar verecektir ve turnuva otoritesine ihraç yetkisi tanır<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a>.</p>

<p><strong>- UEFA v Crystal Palace Kararı (2025):</strong> John Textor; Eagle Football Holdings isimli şirket üzerinden birden çok kulüp sahipliğini yürütmekteydi. Bu kulüplerden Crystal Palace ve Olympique Lyonnais aynı sezonda UEFA Avrupa Ligi’ne katılma hakkı kazanınca UEFA her iki kulübe MCO sorunlarını çözmesi için süre verdi. Verilen süürenin sonunda herhangi bir değişiklik olmayınca UEFA Crystal Palace’ın Konferans Ligi’nde oynamasına karar verdi. Konu CAS’a taşındı. Crystal Palace Textor’un azınlık hisseye sahip olduğunu, bu nedenle kulüp üzerinde bir hakimiyeti olmadığını ve MCO yaptırımlarının orantısız olduğunu öne sürdü. Fakat CAS UEFA’yı haklı buldu ve MCO konusundaki en ağır yaptırımlardan birisine imza atılmış oldu<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a>.</p>

<p><strong>- Ankaraspor’un Küme Düşürülmesi (2009): </strong>2009 yılında Ankaraspor; Ankara Büyükşehir Belediyesi ile güçlü kurumsal bağları bulunan yapısı ve aynı futbol ekosistemi içinde yer alan MKE Ankaragücü ile olan ilişkileri nedeniyle Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) tarafından incelemeye alınmıştır. Bu süreçte özellikle Melih Gökçek’in Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olarak kulüp yapılanması üzerindeki etkisi ve oğlu Ahmet Gökçek’in Ankaragücü başkanlığı görevini üstlenmesi, iki kulüp arasında yönetimsel ve karar alma düzeyinde örtüşme bulunduğu yönündeki değerlendirmelerin temelini oluşturmuştur. TFF, bu yapının <strong>sportif rekabetin dürüstlüğünü ve kulüplerin bağımsızlığını zedelediği</strong> sonucuna ulaşarak Ankaraspor’un Süper Lig’den düşürülmesine karar vermiştir<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a>. Karar sonrasında kulübün o sezon oynadığı tüm maçlar <strong>hükmen 3-0 mağlubiyet olarak tescil edilmiş</strong>, böylece Ankaraspor’un ligdeki sportif sonuçları tamamen geçersiz sayılmıştır. Bu olay, Türkiye’de çoklu kulüp kontrolü ve çıkar çatışması tartışmalarının erken ve sert bir örneği olarak değerlendirilmekte; UEFA’nın daha sonra geliştirdiği Multi-Club Ownership (MCO) yaklaşımıyla benzer şekilde <strong>bağımsızlık, fiili kontrol ve sportif rekabetin korunması</strong> ilkeleri çerçevesinde yorumlanmaktadır.</p>

<p><strong>5. Hukuki Değerlendirme</strong></p>

<p>Süper Lig’de yaşanan bu krizin, spor hukuku literatüründeki klasik Çoklu Kulüp Sahipliği (MCO) modellerinden ayıran çok ince ve hayati bir nüansı mevcuttur.</p>

<p>Yukarıdaki örneklerde gördüğümüz çoklu kulüp sahipliği yapıları; <strong>sportif veya ticari amaçlarla</strong> planlı bir şekilde kurgulanmış yapılardır.</p>

<p>Oysa Kasımpaşa ve Eyüpspor örneklerinde karşımıza çıkan durum; devletin adli ve mali mekanizmalarının, yürütülen ceza soruşturmalarının akamete uğramaması ve şirket varlıklarının korunması adına geliştirdiği <strong>tamamen geçici, adli ve koruyucu bir idari çözümdür.</strong> Bir kamu kurumu olan TMSF, burada bir ticari veya sportif başarı motivasyonu taşımamaktadır; tek amacı hukuki süreci yönetmektir. Bununla birlikte Eyüpspor ve Kasımpaşa kulüplerinin varlık sebebi de ticari ve sportif başarıdır. Hal böyle iken TMSF’nin yönetimleri devralma motivasyonu her ne kadar ticari ve sportif başarı değilse de; devir tarihinden itibaren yürüttüğü çalışma ticari ve sportif başarıya yöneliktir. Dolayısıyla burada MCO regülasyonlarına aykırılık durumu istenmeden ortaya çıkmış, aynı ligde yarışan ve aynı kurum tarafından yönetilen iki kulüp bir süre rekabet etmiştir.</p>

<p>Ancak UEFA ve CAS’ın geçmiş örneklerde görülen katı yaklaşımı, "niyet" ile "etki"<strong> </strong>arasındaki ayrımda genellikle "etki"ye öncelik vermektedir. TMSF’nin amacının ticari/sportif olmaması, 16 Ocak - 4 Şubat tarihleri arasında Süper Lig'de oluşan <strong>"ortak yönetim altındaki iki rakip"</strong> objektif gerçeğini ve bunun doğurduğu çıkar çatışması riskini ortadan kaldırmamaktadır.</p>

<p>Tüm bu hususlar ışığında şahsi değerlendirmem; meselenin UEFA ve CAS'ın emsal kararlarında titizlikle uygulanan <strong>“fiili kontrol” </strong>ve <strong>“sportif bütünlüğün korunması”</strong> doktrinleri kapsamında incelenmesi gerektiğidir. Mevcut durum uluslararası spor yargısı mercilerinin önüne taşındığı takdirde, MCO düzenlemelerinin ihlal edildiği sonucuna varılması kuvvetli ihtimal olarak gözükmektedir. Bu bağlamda, ihtilafın CAS nezdine intikal etmesi halinde, mevcut organizasyonel yapının kurallara aykırılık teşkil ettiği yönünde bir hüküm kurulması güçlü bir hukuki beklentidir.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2024/09/murat-mevlevioglu.jpg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2024/09/murat-mevlevioglu.jpg" /></a></p>

<p><strong>Av. Murat MEVLEVİOĞLU</strong></p>

<p></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">--------------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> https://kayserispor.org/genel/kayserispor-dan-tff-ye-flas-cagri---lig-bu-haliyle-tescil-edilmemeli</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999"> https://www.trtspor.com.tr/haber/futbol/kasimpasa-tmsfye-devredildi-27916984</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">[3]</span></a><span style="color:#999999"> https://www.tff.org/default.aspx?pageID=285&amp;ftxtID=48811</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">[4]</span></a><span style="color:#999999"> https://www.trthaber.com/haber/gundem/bahis-sorusturmasi-eyupspor-baskani-ve-7-kisi-tutuklandi-925430.html</span></p>

<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span style="color:#999999">[5]</span></a><span style="color:#999999"> https://www.ntv.com.tr/sporskor/futbolda-bahis-sorusturmasi-eyupspora-kayyum-atandi-1707755</span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span style="color:#999999">[6]</span></a><span style="color:#999999"> https://www.borsaningundemi.com/haber/kayyum-atanan-kasimpasa-satildi-yeni-sahibi-kazanci-holding-1883352</span></p>

<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:#999999">[7]</span></a><span style="color:#999999"> https://digitalhub.fifa.com/m/16d1f7349fa19ade/original/FIFA-Statutes-2024.pdf</span></p>

<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><span style="color:#999999">[8]</span></a><span style="color:#999999"> https://digitalhub.fifa.com/m/16d1f7349fa19ade/original/FIFA-Statutes-2024.pdf</span></p>

<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><span style="color:#999999">[9]</span></a><span style="color:#999999"> https://www.tff.org/Resources/TFF/Documents/TALIMATLAR/Kul%C3%BCplerin-Futbol-Dalinda-Tescili-Talimati.pdf</span></p>

<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><span style="color:#999999">[10]</span></a><span style="color:#999999"> https://arbitrationlaw.com/sites/default/files/free_pdfs/CAS%2098-200%20AEK%20et%20al%20v%20UEFA%20Award.pdf</span></p>

<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><span style="color:#999999">[11]</span></a><span style="color:#999999"> https://editorial.uefa.com/resources/02a0-1f5798b32beb-ab106cd55b7b-1000/cas_2025.a.11604_crystal_palace_football_club_v._uefa_nottingham_forest_football_club_olympique_lyonnais.pdf</span></p>

<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><span style="color:#999999">[12]</span></a><span style="color:#999999"> https://spor.haber7.com/spor/haber/442648-tffnin-ankaraspor-ile-ilgili-nihai-karari</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/super-ligde-coklu-kulup-sahipligi-mco-cas-kapisindaki-risk</guid>
      <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 19:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/09/futbol-spor-top.jpg" type="image/jpeg" length="90038"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Banka Hesabını Kullandıran Kişi Dolandırıcılık Suçundan Sorumlu Tutulabilir mi?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/banka-hesabini-kullandiran-kisi-dolandiricilik-sucundan-sorumlu-tutulabilir-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/banka-hesabini-kullandiran-kisi-dolandiricilik-sucundan-sorumlu-tutulabilir-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Dijitalleşme, dolandırıcılık eyleminin görünümünü değiştirmiştir. Artık dolandırıcılık yalnızca yüz yüze kurulan hileli fiillerle değil; sosyal medya ilanları, sahte alışveriş bağlantıları, yatırım vaatleri, kripto para yönlendirmeleri, sahte iş başvuruları ve üçüncü kişi banka hesapları üzerinden yürütülen para transferleriyle de işlenmektedir. Bu yeni görünümde mağdur çoğu zaman faille doğrudan karşılaşmaz. Fail kendisini güvenilir bir satıcı, yatırım danışmanı, şirket temsilcisi, aracı kişi veya müşteri hizmetleri görevlisi gibi gösterir. Mağdur, aldatıcı davranışların etkisiyle parayı çoğu zaman failin kendi hesabına değil, üçüncü bir kişinin banka hesabına gönderir. İşte ceza hukuku bakımından en tartışmalı alan tam da burada ortaya çıkar: Paranın gönderildiği hesabın sahibi her durumda dolandırıcılık suçunun faili midir?</p>

<p>Uygulamada sık karşılaşılan olay tipi şudur: Bir kişi, “kolay para kazanma”, “hesabını birkaç saat kullandırma”, “IBAN’ına para gelsin, sen çekip bize ver, komisyonunu al” gibi vaatlerle banka hesabını başkasına kullandırır. Bazı olaylarda hesap sahibi gerçekten kandırılmış olabilir. Bazı olaylarda ise hesabının suçtan elde edilen paranın aktarılmasında kullanılacağını bilmekte veya en azından bu ihtimali kabullenmektedir. Bu nedenle banka hesabını kullandıran kişinin ceza sorumluluğu, soyut bir kabul veya mahkûmiyet mantığıyla değil, somut olayın delil yapısına göre belirlenmelidir.</p>

<p>Dolandırıcılık suçu bakımından temel düzenleme TCK m.157’de yer alan hileli davranışlarla bir kimsenin aldatılması, onun veya başkasının zararına yarar sağlanmasıdır. Dijital dolandırıcılık olaylarında ise çoğu zaman TCK m.158/1-f kapsamında bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle nitelikli dolandırıcılık tartışılır. Bunun yanında hesap sahibinin rolüne göre TCK m.37 anlamında müşterek faillik, TCK m.39 anlamında yardım etme veya bazı dosyalarda yalnızca şüpheli para trafiğine konu olmuş hesap sahibi sıfatı gündeme gelebilir. Bu ayrım, ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi gereği son derece önemlidir. Zira bir kişinin banka hesabının suçta kullanılmış olması ile o kişinin suçun işlenmesine bilerek ve isteyerek katılması birbirinden farklıdır.</p>

<p>Yargıtay uygulamasında da yalnızca banka hesabı sahibi olmak veya hesabı bir başkasına kullandırmış bulunmak tek başına mahkûmiyet için yeterli görülmemektedir. Ceza sorumluluğunun doğabilmesi için sanığın suç işleme kastının ve iştirak iradesinin her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillerle ortaya konulması gerekir. Nitekim <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202127007-e-20257124-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 11. Ceza Dairesi,</a> sanığın suça iştirak ettiğine dair mahkûmiyete yeterli, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı durumlarda beraat kararı verilmesi gerektiğini vurgulamıştır.<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202127007-e-20257124-k-sayili-karari" rel="dofollow">[1]</a> Benzer şekilde <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-15-ceza-dairesinin-201710243-e-20199664-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 15. Ceza Dairesi </a>de hesap sahibinin suçtan haberdar olduğuna veya suça iştirak ettiğine dair yeterli delil bulunmayan hâllerde, yalnızca hesap sahibi olmanın cezalandırma için yeterli sayılamayacağını kabul etmiştir.<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-15-ceza-dairesinin-201710243-e-20199664-k-sayili-karari" rel="dofollow">[2]</a></p>

<p>Bu yaklaşım isabetlidir. Çünkü ceza yargılamasında esas olan, sonucun kimin hesabı üzerinden gerçekleştiği değil, sanığın bu sonuca hangi iradeyle katıldığıdır. Dolandırıcılık suçunda hesap sahibi; hileli davranışları bizzat gerçekleştirmiş, faille fikir ve eylem birliği içinde hareket etmiş, suçtan elde edilen paranın aktarılması için hesabını bilerek tahsis etmiş, paranın suçtan geldiğini bilerek çekmiş veya üçüncü kişiye teslim etmiş olabilir. Bu ihtimallerde ceza sorumluluğu gündeme gelir. Ancak hesap gerçekten rıza dışı kullanılmışsa, hesap sahibi kandırılmışsa, suçtan haberdar olduğuna dair delil yoksa veya paraya fiilen temas etmemişse, yalnızca hesap hareketinden hareketle mahkûmiyet kurulması ceza hukukunun temel ilkeleriyle bağdaşmaz.</p>

<p>Bununla birlikte “ben sadece hesabımı verdim” savunması da her durumda koruyucu değildir. Yargıtay, hesap sahibinin kastını değerlendirirken hayatın olağan akışı kriterine önem vermektedir. Özellikle sanığın kimlik ve adres bilgilerini dahi bilmediği bir kişiye, yüklü miktarda para girişi olacak şekilde hesabını kullandırması hayatın olağan akışına aykırı kabul edilebilmektedir. <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-2023185-e-2023367-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 11. Ceza Dairesi</a>’nin değerlendirmesinde bu tür davranışlar, dolandırıcılık suçunun işlenmesini kolaylaştıran bir katılım biçimi olarak ele alınmıştır<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-2023185-e-2023367-k-sayili-karari" rel="dofollow">.[3] </a>Bu noktada mesele, sıradan bir banka hesabı kullanımından çıkar; sanığın hesabının suç organizasyonunda bir aktarım kanalı olarak kullanılması ihtimali doğar. Bu ihtimalde ise TCK m.37 gereği banka hesabını kullandıranın eylemi “olmazsa olmaz” ölçüde fiilin gerçekleşmesine katkı sağlıyor ise, müşterek faillik gündeme gelebilir.</p>

<p>Uygulamada “IBAN kiralama” olarak adlandırılan eylemin tehlikesi de buradadır. Hesap sahibi, çoğu zaman kendisini asıl fail olarak görmez. “Ben kimseyi dolandırmadım, sadece hesabıma para geldi”, “Parayı çekip verdim”, “Komisyon aldım ama paranın suçtan geldiğini bilmiyordum” şeklinde savunma yapar. Fakat ceza hukuku bakımından suçun işlenmesini kolaylaştırmak, suçtan elde edilen paranın izini kaybettirmek veya failin yakalanmasını zorlaştıracak para transferine aracılık etmek, somut olayın özelliklerine göre yardım etme veya iştirak sorumluluğu doğurabilir. Hele ki sanık bu işlem karşılığında komisyon veya menfaat elde etmişse, bu durum kastın varlığı bakımından güçlü bir karine sayılabilir.</p>

<p>“Hesabımı başkası kullandı” veya “kartımı kaybettim” savunmaları da tek başına yeterli değildir. Bu savunmaların mutlaka somut olgularla desteklenmesi gerekir. Örneğin banka kartını veya kimlik belgesini kaybettiğini ileri süren bir kişinin, suç tarihinden sonra bankaya, kolluğa veya ilgili mercilere herhangi bir başvuruda bulunup bulunmadığı araştırılır. Yargıtay 11. Ceza Dairesi, nüfus cüzdanını veya banka kartını kaybettiğini iddia eden sanığın suç tarihinden sonra ilgili mercilere başvuruda bulunmamasını savunmanın güvenilirliğini zayıflatan bir olgu olarak değerlendirmiştir.[4] Bu değerlendirme, uygulamada son derece önemlidir. Çünkü gerçekten kartını kaybeden veya hesabının izinsiz kullanıldığını fark eden kişinin olağan davranışı bankaya başvurmak, hesabı bloke ettirmek, kart iptali istemek veya kolluğa bildirimde bulunmaktır.</p>

<p>Benzer şekilde, hesabını kullandığını iddia ettiği kişilerin açık kimlik ve adres bilgilerini veremeyen, aradaki alacak-borç ilişkisini belgeleyemeyen veya para transferinin nedenini açıklayamayan sanıkların savunmaları daha zayıf kabul edilmektedir.<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202115557-e-2023650-k-sayili-karari" rel="dofollow"> Yargıtay 11. Ceza Dairesi,</a> hesabını kullandığını ileri sürdüğü kişiler hakkında somut bilgi veremeyen ve bu ilişkiyi belgeleyemeyen sanık bakımından bu çelişkileri mahkûmiyet gerekçesi içinde değerlendirmiştir.<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202115557-e-2023650-k-sayili-karari" rel="dofollow">[5]</a> Burada ceza yargılamasının aradığı husus, sanığın her ihtimali mutlak biçimde ispatlaması değildir; ancak savunmanın hayatın olağan akışına, banka kayıtlarına, iletişim verilerine ve dosya kapsamına uygun olup olmadığıdır.</p>

<p>Sanığın daha önce benzer bir soruşturma nedeniyle hesaplarının dolandırıcılık olaylarında kullanıldığını öğrenmesine rağmen hesap kullanımına engel olmaması da kastın değerlendirilmesinde aleyhe bir unsur olarak ortaya çıkabilir. Yargıtay 11. Ceza Dairesi, sanığın daha önce başka bir soruşturma kapsamında hesaplarının dolandırıcılıkta kullanıldığını öğrenmiş olmasına rağmen buna rağmen gerekli tedbirleri almamasını kastın varlığı bakımından önemseyen bir yaklaşım benimsemiştir.[6] Zira ilgili Yargıtay kararında ilk derece mahkemesinin sanıkla ilgili “UYAP kayıtlarında soruşturma ve kovuşturma aşamasında aynı neviden suça ilişkin dosyalarının bulunması” ile ilgili belirlemesinin hükme esas alınması Yargıtay tarafından isabetli bulunmuştur.</p>

<p>Hesap hareketlerinden haberdar olmama savunması da her olayda inandırıcı bulunmayabilir. Özellikle yoğun para giriş-çıkışı bulunan, kısa süre içinde farklı kişilerden havale alan, paranın hemen çekildiği veya başka hesaba aktarıldığı dosyalarda, hesap sahibinin hiçbir şeyden haberi olmadığını söylemesi hayatın olağan akışı kriteriyle denetlenir. Nitekim Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 11. Ceza Dairesi, kişinin adına kayıtlı hesaplardaki para hareketlerinden haberdar olmamasını hayatın olağan akışına aykırı kabul eden savcılık mütalaası lehine bir değerlendirme yapmıştır.[7]</p>

<p>Bu noktada delil değerlendirmesi belirleyici hâle gelir. Hesap sahibi hakkında mahkûmiyet hükmü kurulabilmesi için dosyada yalnızca banka dekontunun bulunması yeterli değildir. Paranın hangi tarihte geldiği, ne kadar süre hesapta kaldığı, kim tarafından çekildiği, ATM görüntülerinde kimin görüldüğü, mobil bankacılık girişlerinin hangi cihazdan ve IP adresinden yapıldığı, sanığın faille telefon veya mesaj bağlantısının bulunup bulunmadığı, hesap açılış tarihi, hesap kullanım alışkanlığı ve para transfer zinciri birlikte incelenmelidir. Özellikle ATM görüntüleri gibi delillerin bir süre sonra kaybolması ihtimaline binaen, bu delillerin soruşturma aşamasında ivedi olarak toplanması önem arz etmektedir. <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-15-ceza-dairesinin-201729381-e-20182634-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 15. Ceza Dairesi</a>, sanığın inkar içeren savunmasına karşın; dijital ve teknik veriler kapsamında HTS kayıtları, banka hareketleri, ATM güvenlik kamera görüntüleri ve CD izleme tutanaklarını değerlendirerek sanığın üzerine atılı suçu işlediğine karar vermiştir. <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-15-ceza-dairesinin-201729381-e-20182634-k-sayili-karari" rel="dofollow">[8]</a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hesap kullanım alışkanlığı da göz ardı edilmemelidir. Bir kişinin hesabı uzun süredir düzenli maaş, kira, alışveriş veya günlük banka işlemleri için kullanılıyorsa ve suç tarihinde olağan dışı tek bir işlem gerçekleşmişse, bu durum ayrı değerlendirilir. Buna karşılık hesap olaydan hemen önce açılmışsa, daha önce neredeyse hiç kullanılmamışken kısa sürede yüksek miktarlı giriş-çıkışlar olmuşsa veya çok sayıda farklı kişiden para toplanmışsa, bu durum sanık aleyhine yorumlanabilir. <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-13-ceza-dairesinin-201426518-e-201515561-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 13. Ceza Dairesi,</a> sanığın olay öncesi ve sonrasındaki banka hesap kullanım alışkanlıklarının ve suça konu havalelerin yapıldığı dönemdeki hesap ekstrelerinin incelenmemesi bozma sebebidir. <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-13-ceza-dairesinin-201426518-e-201515561-k-sayili-karari" rel="dofollow">[9]</a> Bu yaklaşım, hesap sahibinin kastını doğrudan anlamaya yarayan en pratik yoldur.</p>

<p>Dolandırıcılık dosyalarında iştirak ilişkisi de teknik biçimde kurulmalıdır. Sanıklar arasında fikir ve eylem birliği var mı? Hesap sahibi mağdurla hiç iletişim kurmuş mu? Faille telefon görüşmesi veya mesajlaşması bulunuyor mu? Mağdura gönderilen IBAN kime ait? Paranın gönderilmesinden hemen sonra hesap sahibi ne yapmış? Bu sorulara yanıt verilmeden sağlıklı bir iştirak değerlendirmesi yapılması mümkün değildir. <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202126715-e-20246709-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 11. Ceza Dairesi,</a> sanıklar arasındaki fikir ve eylem birliğinin, mağdurla kurulan iletişimlerin ve hileli davranışların dosya kapsamıyla sabit olması gerektiğini kabul etmiştir.<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202126715-e-20246709-k-sayili-karari" rel="dofollow">[10]</a> Böylece hesap sahibinin yalnızca pasif bir hesap sahibi mi, yoksa suç planının bilerek parçası mı olduğu ayrıştırılabilir.</p>

<p>Diğer taraftan, ceza yargılamasının temel ilkesi olan şüpheden sanık yararlanır ilkesi bu dosyalarda ihmal edilmemelidir. Özellikle hesabın eş, yakın akraba veya üçüncü kişi tarafından kullanıldığı savunması dosya kapsamıyla çürütülemiyorsa, sanığın suçtan haberdar olduğuna dair kesin delil yoksa, para hareketinden menfaat elde ettiği ispatlanamıyorsa ya da dijital materyallerde suçla bağlantı kurulamıyorsa mahkûmiyet kararı verilmesi sorunlu olur. <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-15-ceza-dairesinin-201727853-e-20199667-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 15. Ceza Dairesi</a>, eşinin veya bir yakınının hesabı kullandığı ve sanığın bu işlemlerden haberdar olmadığına dair savunmanın aksinin ispatlanamaması hâlinde beraat sonucuna gidilebileceğini kabul etmiştir.<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-15-ceza-dairesinin-201727853-e-20199667-k-sayili-karari" rel="dofollow">[11]</a></p>

<p>Aynı şekilde, sanığın hesabını borçları nedeniyle bir tanıdığına verdiğine ilişkin savunması, diğer sanık veya tanık beyanlarıyla doğrulanıyorsa, artık bu savunma soyut bir inkar beyanı olarak görülemez. Yargıtay 11. Ceza Dairesi, bu tür savunmanın başka beyanlarla desteklenmesini beraat değerlendirmesi bakımından önemli görmüştür.[12] Bu karar çizgisi, sanık müdafiliği bakımından açık bir strateji ortaya koymaktadır: Savunma yalnızca “haberim yoktu” cümlesine bırakılmamalı; hesabın kim tarafından, hangi nedenle, hangi tarihte ve hangi ilişki kapsamında kullanıldığı somutlaştırılmalıdır.</p>

<p>Sanığın telefon numarasının veya dijital materyallerinin suçla ilişkilendirilememesi de savunmayı güçlendiren bir unsur olabilir. Dijital dolandırıcılık dosyalarında faille hesap sahibi arasındaki bağlantı çoğu zaman telefon, mesaj, sosyal medya yazışması, cihaz kaydı, IP verisi veya para transferi üzerinden kurulur. Bu bağlantı kurulamıyorsa, hesap sahibinin kastı konusunda ciddi şüphe doğabilir.<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-20252693-e-202513366-k-sayili-karari" rel="dofollow"> Yargıtay 11. Ceza Dairesi,</a> sanığın telefon numarası veya dijital materyallerinin suçla ilişkilendirilememesini beraat değerlendirmesi bakımından önemli gören bir yaklaşım sergilemiştir.<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-20252693-e-202513366-k-sayili-karari" rel="dofollow">[13]</a></p>

<p>Bu nedenle banka hesabını kullandırma ile ilgili açılan dosyalarda hem mağdur vekili hem de sanık müdafi açısından stratejik bakış farklıdır. Mağdur vekili açısından amaç, hesap sahibinin yalnızca teknik bir hesap sahibi olmadığını; para transfer zincirinde bilinçli rol aldığını, parayı çektiğini, aktardığını, faille bağlantılı olduğunu veya menfaat elde ettiğini göstermektir. Bunun için banka kayıtları, ATM görüntüleri, HTS kayıtları, iletişim içerikleri, hesap açılış bilgileri ve para transfer zamanlaması birlikte değerlendirilmelidir. Sanık müdafi açısından ise savunmanın merkezinde; kastın bulunmadığı, hesabın rıza dışı veya kandırılma sonucu kullanıldığı, diğer şeriklerle birlikte hareket edilmediği, sanığın menfaat elde etmediği, faille bağlantısının kurulamadığı, parayı çekmediği veya savunmasının tanık/banka kaydı/dijital veriyle desteklendiği hususları yer almalıdır.</p>

<p>Sonuç olarak, dijital dolandırıcılıkta banka hesabını kullandırma meselesi basit bir “IBAN verdim, sorumlu değilim” veya “hesabına para geldi, kesin suçlu” ikiliğine indirgenemez. Ceza hukuku bakımından belirleyici olan, hesabın suçta kullanılması değil, hesap sahibinin bu kullanıma ilişkin bilgisinin, iradesinin ve menfaat ilişkisinin somut delillerle ortaya konulmasıdır. Bununla birlikte günümüz para trafiğinde banka hesabı artık yalnızca kişisel bir finans aracı değildir; ceza yargılamasında kişinin suçla bağlantısını, kastını, menfaat ilişkisini veya savunmasının gerçekliğini gösteren bir delil alanıdır. Bu nedenle vatandaş açısından en temel uyarı açıktır: Banka hesabı, IBAN, banka kartı veya mobil bankacılık bilgileri hiçbir surette üçüncü kişilere kullandırılmamalıdır. Birkaç bin liralık kolay para vaadi, kişiyi çok daha ağır bir ceza soruşturmasının merkezine taşıyabilir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-melih-umut-yildizeli" title="Av. Melih Umut YILDIZELİ"><img alt="Av. Melih Umut YILDIZELİ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/08/melih-umut-yildizeli.jpg" width="96" /></a></strong></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-melih-umut-yildizeli" title="Av. Melih Umut YILDIZELİ">Av. Melih Umut YILDIZELİ</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>YARGI KARARLARININ KÜNYELERİ:</strong></span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202127007-e-20257124-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[1] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2021/27007, K. 2025/7124, T. 12.06.2025.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-15-ceza-dairesinin-201710243-e-20199664-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[2] Yargıtay 15. Ceza Dairesi, E. 2017/10243, K. 2019/9664, T. 09.10.2019.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-2023185-e-2023367-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[3] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2023/185, K. 2023/367, T. 06.02.2023.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202116909-e-20243732-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[4] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2021/16909, K. 2024/3732, T. 19.03.2024.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202115557-e-2023650-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[5] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2021/15557, K. 2023/650, T. 14.02.2023.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-20242576-e-20247696-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[6] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2024/2576, K. 2024/7696, T. 05.06.2024.</span></a></p>

<p><span style="color:#999999">[7] Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 11. Ceza Dairesi, E. 2017/1598, K. 2018/755, T. 12.06.2018.</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-15-ceza-dairesinin-201729381-e-20182634-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[8] Yargıtay 15. Ceza Dairesi, E. 2017/29381, K. 2018/2634, T. 16.04.2018.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-13-ceza-dairesinin-201426518-e-201515561-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[9] Yargıtay 13. Ceza Dairesi, E. 2014/26518, K. 2015/15561, T. 14.10.2015.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202126715-e-20246709-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[10] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2021/26715, K. 2024/6709, T. 15.05.2024.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-15-ceza-dairesinin-201727853-e-20199667-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[11] Yargıtay 15. Ceza Dairesi, E. 2017/27853, K. 2019/9667, T. 09.10.2019.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202127858-e-20248214-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[12] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2021/27858, K. 2024/8214, T. 13.06.2024.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-20252693-e-202513366-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[13] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2025/2693, K. 2025/13366, T. 21.10.2025.</span></a></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/banka-hesabini-kullandiran-kisi-dolandiricilik-sucundan-sorumlu-tutulabilir-mi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 19:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/bankamatik-pa.jpg" type="image/jpeg" length="80894"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin 2025/2693 E., 2025/13366 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-20252693-e-202513366-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-20252693-e-202513366-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin 21.10.2025 tarihli, 2025/2693 E., 2025/13366 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>11. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2025/2693 E., 2025/13366 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi<br />
SAYISI : 2018/584 E., 2024/328 K.<br />
SUÇ : Nitelikli dolandırıcılık<br />
HÜKÜM : Mahkûmiyet<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama</p>

<p>Yapılan ön inceleme neticesinde; sanık hakkında kurulan hükmün temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, temyiz isteminin süresinde olduğu, temyiz isteminin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı tespit edilmekle, gereği düşünüldü:</p>

<p>Katılanın, ...isimli sitede verilen satılık araç ilanı üzerine ilanda geçen ... nolu telefonu aradığı, telefonda kendisini ilan sahibi... isimli şahsın akrabası ... olarak tanıtan şahısla telefonda pazarlık yapmak sureti ile satışa konu araç üzerinde 13.000 TL karşılığında anlaştıkları ve 26/09/2012 tarihinde sanığa ait TR... nolu hesaba 110 TL para gönderdiği ancak arabanın kendisine teslim edilmediği, bu şekilde sanığın dolandırıcılık suçunu işlediği iddia edilen olayda;</p>

<p>Dosyadaki mevcut delillere göre katılanın aradığı numaranın başkası adına kayıtlı olduğu ve sanık tarafından kullanıldığına dair delil bulunmadığı, ... Bankası'nın 16/01/2013 tarihli cevabi yazısına göre katılanın para gönderdiği hesabın sanığa ait olduğu, sanığın aşama beyanları ve benzer suçlardan yargılandığı diğer dosyalardaki ifadelerinde özetle kartlarını ... adlı şahsa verdiğini ve bu tarihten sonra hakkında dolandırıcılık suçu nedeniyle çok sayıda dava açıldığını ancak olaylara ilişkin herhangi bir bilgisinin bulunmadığını beyan ettiği, UYAP üzerinden yapılan incelemede Ankara Batı 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 21/02/2019 Tarih, 2013/99 E. - 2019/88 K. Sayılı kararında sanık ve ... adlı şahsın başka müştekilere karşı benzer eylemleri gerçekleştirdiklerinden bahisle birlikte yargılandıkları, dosya sanıklarından ....'un beyanlarında özetle; internet sitesine ilanları kendisinin verdiğini, telefon görüşmelerini kendisinin ve İstanbul'da bulunan ... isimli bir arkadaşının yaptığını, paraları genelde ...'un çekerek daha önceden bu kişiye verdiği TC numaralarına gönderdiğini beyan ettiği, ... hakkında 5237 sayılı TCK.nun 158/1-f maddesi gereğince mahkumiyet kararı verildiği, sanık ... hakkında ise yüklenen suçun unsurları itibariyle oluşmadığından bahisle beraat kararı verildiği anlaşılmakla; sanığın savunmasının aksine, mahkumiyetine yeterli her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğinden, 5271 sayılı CMK'nin 223/2-e maddesi gereğince yüklenen suçun sanığın işlediğinin sabit olmaması sebebiyle beraati yerine, yasal ve yerinde olmayan gerekçe ile yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi,</p>

<p>Yasaya aykırı, sanığın temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'un 321. maddesi uyarınca Tebliğname’ye aykırı olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA, 21.10.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-20252693-e-202513366-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 19:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa1a.jpg" type="image/jpeg" length="12083"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin 2021/27858 E., 2024/8214 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202127858-e-20248214-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202127858-e-20248214-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin 13.06.2024 tarihli, 2021/27858 E., 2024/8214 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>11. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2021/27858 E., 2024/8214 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi<br />
SAYISI : 2017/516 E., 2019/981 K.<br />
SUÇ : Dolandırıcılık<br />
HÜKÜM : Mahkûmiyet<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Bozma</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sanık hakkında bozma üzerine kurulan hükmün; karar tarihi itibarıyla 6723 sayılı Kanun’un 33 üncü maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun’un 8 inci maddesi gereği yürürlükte bulunan 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (1412 sayılı Kanun) 305 inci maddesi gereği temyiz edilebilir olduğu, karar tarihinde yürürlükte bulunan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 260 ıncı maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, 1412 sayılı Kanun’un 310 uncu maddesi gereği temyiz isteğinin süresinde olduğu, aynı Kanun’un 317 nci maddesi gereği temyiz isteğinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle, gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. HUKUKÎ SÜREÇ</strong><br />
Bozma üzerine İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı yazılı kararı ile sanık hakkında dolandırıcılık suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun(5237 sayılı Kanun) 157 nci maddesinin birinci fıkrası, 62 nci, 52 nci maddesinin ikinci ve dördüncü fıkraları, 53 üncü maddesi uyarınca 10 ay hapis ve 80,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluklarına karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II. TEMYİZ SEBEPLERİ</strong><br />
Sanık gerekçe belirtmeksizin hükmü temyiz etmiştir.</p>

<p><strong>III. OLAY VE OLGULAR</strong><br />
Katılan'ın Tunceli ili Mazgirt ilçesi İsmailli köyünde bulunan ikametine gelen kimliği tam olarak tesbit edilemeyen iki kişinin Almanya'dan gelip Erzincan iline doğru gittiklerini acıktıklarını söyledikleri, katılan'ın gelenleri misafir olarak kabul ederek yemek ikram ettiği sıra da yurt dışından ucuza mal edecekleri 4x4 Jeep marka aracı yurt içine sokacaklarını ve kendisine de uygun fiyata satabileceklerini katılana söyledikleri ve sonrasında gümrük parası, vs. işlemler bahanesiyle 4 kez toplamda 57.000 TL paranın havale edilmesini sağladıkları, 9.000 TL parayı sanık ...'ın hesabına, 27. 000 TL paranın sanık ... hesabına, 5.000 TL paranın ise sanık ... hesabına yatırıldığı ve sanık tarafından çekildiği yine 6.000 TL paranın da temyiz dışı sanık ... tarafından çekildiğinin PTT tahsilat belgeleri ile sabit olduğu, sanık ...'ın üzerine atılı dolandırıcılık suçunun uzlaşma kapsamında olması nedeniyle, dosyanın uzlaştırma bürosuna tevdi edildiği ancak uzlaşmanın sağlanamadığı belirlenerek sanığın dolandırıcılık suçundan cezalandırılmasına dair temyiz incelemesine konu mahkûmiyet hükmünün kurulduğu anlaşılmıştır.</p>

<p><strong>IV. GEREKÇE</strong><br />
Sanık ...'un alınan beyanlarında, suçlamaları kabul etmeyerek mahalleden tanıdığı temyiz dışı sanık ...'ın borçları nedeniyle kendi hesabını kullanamadığını, PTT hesabı olup olmadığını sorarak hesabını kullanmak istediğini söylediği, kendisinin de bu teklifi kabul edip hesap numarasını verdiğini, daha sonra hesaba para geldiğini 5.000,00 TL parayı çekip temyiz dışı sanığa verdiğini beyan ettiği, temyiz dışı sanık ...'ın da sanık ...'dan hesap numarasını kendisinin istediğini beyan ederek sanık ...'u doğrulaması karşısında sanık ...'un hesap numarasının dolandırıcılık eylemi için kullanılacağını bilerek sanık ...'a verdiğine ve gelen parayı çektiğine dair, savunmasının aksine, mahkumiyetine yeterli, her türlü şüpheden uzak, somut delil bulunmadığı gözetilmeden beraati yerine mahkûmiyetine hükmedilmesi hukuka aykırı bulunmuştur.</p>

<p><strong>V. KARAR</strong><br />
Gerekçe bölümünde açıklanan nedenlerle İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı yazılı kararına yönelik sanığın temyiz isteği yerinde görüldüğünden hükmün, 1412 sayılı Kanun’un 321 inci maddesi gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA,</p>

<p>Dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,</p>

<p>13.06.2024 tarihinde karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202127858-e-20248214-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 19:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/12/yargi/yargitay-65437cf350acca5d8c7c48ac-1.jpg" type="image/jpeg" length="95468"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin 2021/26715 E., 2024/6709 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202126715-e-20246709-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202126715-e-20246709-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin 15.05.2024 tarihli, 2021/26715 E., 2024/6709 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>11. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2021/26715 E., 2024/6709 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi<br />
SAYISI : 2019/145 E., 2020/16 K.<br />
SUÇ : Dolandırıcılık<br />
HÜKÜMLER : Mahkûmiyet<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama</p>

<p>Sanıklar hakkında bozma üzerine kurulan hükümlerin; karar tarihi itibarıyla 6723 sayılı Kanun’un 33 üncü maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun’un 8 inci maddesi gereği yürürlükte bulunan 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (1412 sayılı Kanun) 305 inci maddesi gereği temyiz edilebilir olduğu, karar tarihinde yürürlükte bulunan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 260 ıncı maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz edenlerin hükümleri temyize hak ve yetkilerinin bulunduğu, 1412 sayılı Kanun’un 310 uncu maddesi gereği temyiz isteğinin süresinde olduğu, aynı Kanun’un 317 nci maddesi gereği temyiz isteklerinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. HUKUKÎ SÜREÇ</strong><br />
Bozma üzerine İskenderun 2. Ağır Ceza Mahkemesinin, 15.01.2020 tarihli ve 2019/145 Esas, 2020/16 Karar sayılı kararı ile sanıklar hakkında dolandırıcılık suçundan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun (5237 sayılı Kanun) 157 nci maddesinin birinci fıkrası, 52 ve 53 üncü maddeleri uyarınca ayrı ayrı 1 yıl 6 ay hapis ve 2.500,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II. TEMYİZ SEBEPLERİ</strong><br />
1.Sanıklar ... ve ... müdafiinin temyiz isteği; mahkemece verilen kararın usul ve yasaya aykırı olduğu, dosya kapsamı itibarıyla sanıklar hakkında mahkumiyete yeterli delil olmadığı, sanıklar açısından dolandırıcılık suçunun maddi ve manevi unsurunun oluşmadığı, sanıklar hakkında kasıt yokluğundan beraat kararı verilmesi ve re'sen gözetilecek hususlara ilişkindir.<br />
2. Sanık ...'nın temyiz isteği; mahkemece hakkında lehe hükümlerin uygulanmasına ilişkindir.</p>

<p><strong>III. OLAY VE OLGULAR</strong><br />
1.Sanıklar ..., ... ve ...'un, katılan ...'ı dolandırmak maksat ve iradesiyle biraraya geldikleri, sanıkların bu iştirak iradesi çerçevesinde, katılan ...'ı, telefondan aradıkları ve kendilerini Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı görevlisi olarak tanıttıkları, sanıkların katılana, hesabının terör olaylarında kullanıldığını, verecekleri hesaba para yatırdığı takdirde gerçek suçluları yakalayacaklarını söyledikleri, sanıkların hileli beyanlarına kanan katılan ...'ın, sanık ... adına açılan PTT İskenderun Şubesi hesabına 5.000 TL, yine sanık ... adına açılan Ziraat Bankası Şehitpamir Şubesi hesabına 5.030 TL, son olarak da yine sanık ... adına açılan, Yapıkredi Bankası İskenderun Şubesi hesabına 6.000 TL nakit parayı yatırdığı, katılanın toplamda sanıklara 16.030 TL para gönderdiği, katılan tarafından gönderilen paraların, sanık ... tarafından hesaplardan çekildiği, akabinde sanıkların, Dörtyol İlçesinde, benzer şekilde icra ettikleri başka bir dolandırıcılık eylemi sebebiyle suç üstü bir vaziyette yakalandıkları,sanıklar ... ve ...'nin alınan savunmalarında, üzerlerine atılı suçlamayı kabul etmedikleri, söz konusu hesaplara yatan paraların suç mahsulü olduğunu bilmediklerini, paraları sanık ...'in talimatıyla çektiklerini beyan ettikleri, sanık ...'in alınan savunmasında, suçlamayı kabul etmediğini ve diğer sanıkları tanımadığını beyan ettiği son celsedeki savunmasında ise diğer sanıkları bankaya yönlendirdiğini ikrar ettiği anlaşılmakla sanıkların fikir ve eylem birliği içerisinde dolandırıcılık suçunu işledikleri kabul edilmiştir.</p>

<p><strong>IV. GEREKÇE</strong><br />
Yargılama sürecindeki işlemlerin usûl ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanıklar tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eyleme uyan suç vasfı ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği anlaşıldığından, sanıklar ... ve ... müdafii ile sanık ...'nın yerinde görülmeyen diğer temyiz sebepleri de reddedilmiştir.</p>

<p><strong>V. KARAR</strong><br />
Gerekçe bölümünde açıklanan nedenlerle İskenderun 2. Ağır Ceza Mahkemesinin, 15.01.2020 tarihli ve 2019/145 Esas, 2020/16 Karar sayılı kararında sanıklar ... ve ... müdafii ile sanık ... tarafından öne sürülen temyiz sebepleri ve dikkate alınan sair hususlar yönünden herhangi bir hukuka aykırılık görülmediğinden sanıklar ... ve ... müdafileri ile sanık ...'nın temyiz sebeplerinin reddiyle hükümlerin, Tebliğname’ye uygun olarak, oy birliğiyle ONANMASINA,</p>

<p>Dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,</p>

<p>15.05.2024 tarihinde karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-202126715-e-20246709-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 18:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/03/yargi/yargitay-42adfs.jpg" type="image/jpeg" length="61224"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin 2024/2576 E., 2024/7696 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-20242576-e-20247696-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-20242576-e-20247696-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin 05.06.2024 tarihli, 2024/2576 E., 2024/7696 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>11. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2024/2576 E., 2024/7696 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Ceza Dairesi<br />
SAYISI : 2024/110 E., 2024/127 K.<br />
SUÇ : Bilişim sistemleri banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık<br />
HÜKÜMLER : İstinaf başvurularının düzeltilerek esastan reddi<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Esastan ret</p>

<p>İlk Derece Mahkemesince kurulan hükümlere yönelik istinaf incelemesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen kararların; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 286 ncı maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz edilebilir oldukları, 260 ıncı maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz edenlerin hükümleri temyize hak ve yetkilerinin bulunduğu, 291 inci maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz isteklerinin süresinde olduğu, 294 üncü maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz dilekçelerinde temyiz sebeplerine yer verildiği, 298 inci maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz isteklerinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmiştir.</p>

<p>Sanık ... müdafinin duruşmalı inceleme talebinin, 7079 sayılı Kanun’un 94 üncü maddesiyle değişik 5271 sayılı Kanun’un 299 uncu maddesinin birinci fıkrası gereği takdîren reddine karar verilmekle, gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. HUKUKÎ SÜREÇ</strong></p>

<p>1.Denizli 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 01.11.2023 tarihli ve 2023/317 Esas, 2023/458 Karar sayılı kararı ile sanıklar hakkında bilişim sistemleri banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçundan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (5237 sayılı Kanun) 158 inci maddesinin birinci fıkrasının (f) bendi ve son cümlesi, 158 inci maddesinin üçüncü fıkrası, 43 üncü maddesi, 52 nci maddesinin ikinci ve dördüncü fıkraları ile 53 üncü maddesi uyarınca 11 yıl 3 ay hapis ve 300.000,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluklarına, sanık ... hakkında ayrıca tekerrür hükümlerinin uygulanmasına karar verilmiştir.</p>

<p>2. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesinin, 16.01.2024 tarihli ve 2024/110 Esas, 2024/127 Karar sayılı kararı ile sanıklar hakkındaki İlk Derece Mahkemesince kurulan hükümlere yönelik sanıklar müdafileri ile sanık ...'in istinaf başvurularının "İlk derece mahkemesince davaya katılmasına ve lehine vekalet ücretine hükmedilmesine karar verilen katılanın istinaf aşamasında şikayetinden vazgeçmesi nedeniyle vekalet ücretine ilişkin bölümün tamamen hükümden çıkartılması" suretiyle düzeltilerek esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II. TEMYİZ SEBEPLERİ</strong></p>

<p>A. Sanık ... müdafinin temyiz isteği; müvekkilinin hesabına nişanlısı olan sanık ... ve ailesi tarafından çeyiz ve ev eşyası alımı için para gönderildiğine, sanığın dolandırıcılık suçundan haberi olmadığına ilişkindir.</p>

<p>B. Sanık ... müdafinin temyiz isteği; müvekkilinin dolandırma kastı olmaksızın mağdurun isteği üzerine mağdurdan aldığı para ile bahis oynadığına, bahsi kaybetmesi nedeniyle mağdura para gönderemediğine, taraflar arasındaki ihtilafın ancak hukuk davalarına konu edilebileceğine ilişkindir.</p>

<p>C. Sanık ...'in temyiz isteği; üzerine atılı suçu işlemediğine ilişkindir.</p>

<p>D.Sanık ... müdafinin temyiz isteği; müvekkilinin dolandırıcılık kastı ile hareket etmediğine, hesabına aktarılan 20.000,00 TL'ye ilişkin bankaya müzekkere yazılarak bu hesaba ilişkin mobil bankacılık uygulamasının kullanılıp kullanılmadığının, hesaba ilişkin iletişim numarasının kime ait olduğunun, varsa şifre değişikliğinin hangi telefon numarası üzerinden yapıldığının araştırılmadan eksik inceleme sonucu hüküm kurulduğuna, ceza tayin edilirken somut gerekçeler olmadan alt sınırdan uzaklaşıldığına ve 5237 sayılı Kanun'un 62 nci maddesinin uygulanmadığına ilişkindir.</p>

<p>E. Sanık ... müdafinin temyiz isteği; istinaf mahkemesi kararının gerekçesiz olduğuna, müvekkilinin bonus kazanma vaadi ile sanık ...'e para gönderdiğine, dolandırıcılık kastı ile hareket etmediğine, nitekim mağdur tarafından müvekkilinin hesabına doğrudan bir para havalesinin olmadığına, henüz yargılama bitmeden mağdurun zararının karşılanması nedeniyle 5237 sayılı Kanun'un 168 inci maddesi uyarınca etkin pişmanlık şartlarının oluştuğuna, ceza tayin edilirken somut gerekçeler olmadan alt sınırdan uzaklaşıldığına ve 5237 sayılı Kanun'un 62 nci maddesinin uygulanmadığına ilişkindir.</p>

<p>F. Sanık ... müdafinin temyiz isteği; müvekkilinin isnat edilen suça iştirak ettiğine ilişkin dosya kapsamında hiçbir somut delil bulunmadığına, müvekkilinin banka hesaplarının oğlu ... tarafından kullanıldığına, bu durumun da hayatın olağan akışına uygun olduğuna, ceza tayin edilirken somut gerekçeler olmadan alt sınırdan uzaklaşıldığına ve 5237 sayılı Kanun'un 62 nci maddesinin uygulanmadığına ilişkindir.</p>

<p><strong>III. OLAY VE OLGULAR</strong></p>

<p>1. Mağdur ...'in, 20.07.2022 tarihinde Instagram adlı sosyal paylaşım sitesinde bahis yoluyla kolay para kazanıldığına dair paylaşımlar yapan "canerden48" kullanıcı isimli sayfayı gördüğü, sayfada belirtilen irtibat numarası üzerinden sanık ... ile iletişime geçtiği, mağdurun kazanç elde etmek amacıyla ilk önce sanık ...'in hesabına 10.000,00 TL gönderdiği, paranın gelmediği bahane edilerek mağdurdan tekrardan para talep edildiği, mağdurun aynı hesaba 10.000,00 TL daha gönderdiği, para gönderilirken kodun yanlış girildiğini söylemeleri üzerine mağdurun bu sefer sanık ...'in hesabına 20.000,00 TL gönderdiği, mağdurun kazandığı paraları istemesi sonrasında, konuştuğu şahsın kazandığı paraları alması için daha fazla göndermesi gerektiğini söylediği, bu nedenle mağdurun sanık ...'in hesaba aynı gün içerisinde 36.500,00 TL daha gönderdiği ancak mağdurun hesabına herhangi bir para gönderilmediği anlaşılmıştır.</p>

<p>2.Hesap hareketlerinin incelenmesi neticesinde; sanık ...'in hesabına gelen 56.500,00 TL'nin 10.000,00 TL'sinin soruşturma aşamasında hakkında tefrik kararı verilen ... isimli şahsa havale edildiği, 10.000,00 TL'nin 2.000,00 TL'lik kısmının sanık ...'nin hesabına havale edildiği, sanık ...'nın hesabına gelen paranın bir kısmı ile kredi kartı borcu ödeyip bir kısmı ile de alış veriş yaptığı, 8.000,00 TL'lik kısmının soruşturma dosyası ile bağlantısı bulunmayan başka şahıslara gönderildiği, 36.500,00 TL'nin ise 15.000,00 TL'lik kısmını yine sanık ...'nın hesabına gönderildiği, sanık ...'nın ise bu parayı aynı gün sanık ...'ın hesabına gönderdiği, sanık ...'ın da aynı gün hesabına gelen paranın 11.000 TL'lik kısmını parça parça olacak şekilde kendi adına kayıtlı başka bir banka hesabına gönderdiği, 3.000,00 TL'lik kısmı ise ATM'den nakit olarak çektiği, sanık ...'un hesabında kalan 19.980,00 TL'lik kısmını ise kendi adına açtırmış olduğu ....com adlı siteye aktardığı, sanık ...'in hesabına gelen 20.000 TL'nin ise önce aynı gün sanık ...'ya ait başka bir banka hesabına havale edildiği, sonrasında ise sanık ...'nın kimlik bilgileri ile açılan kripto para borsası olan ... Teknolojileri adlı şirket hesabına gönderildiği anlaşılmıştır.</p>

<p>3. Sanık ... savunmasında; "canerden48" isimli instagram sayfasının kendisine ait olduğunu, mağdur ile kendisinin iletişime geçtiğini, ancak dolandırıcılık kastının bulunmadığını, zira mağdura bahis işinde kazanmak kadar kaybetmenin de olduğunu belirttiğini, babası olan sanık ...'in hesabını o dönem kendisine ait banka hesapları bloke olduğu için kullandığını, babasının bu olayla bir ilgisinin bulunmadığını, nişanlısı olan sanık ...'ye zaman zaman harçlık gönderdiğini, arkadaşı olan sanık ...'a gönderdiği paraların bahisle ilgili olmadığını, sanık ...'a borcunu ödediğini, sanık ...'i tanımadığını, sanık ...'nın hesap bilgilerini klasbahis isimli siteden temin ettiğini beyan etmiştir.</p>

<p>4. Sanık ... savunmasında; banka kartlarının oğlu olan sanık ...'te bulunduğunu, emekli maaşını dahi oğlunun çekip kendisine getirdiğini, dolandırıcılık olayı ile bir ilgisinin bulunmadığını beyan etmiştir.</p>

<p>5.Sanık ... savunmasında; olay tarihinde nişanlısı olan sanık ...'ın kendisine çeyiz hazırlığı için para gönderdiğini, dolandırıcılık olayı ile bir ilgisinin olmadığını beyan etmiştir.</p>

<p>6.Sanık ... savunmasında; sanık ...'ten ticari ilişkileri sebebiyle alacaklı olduğunu, ayrıca sanık ...'e online bahis oynaması için para gönderdiğini, hesabına gelen paralarında sanık ...'ın kendisine olan borcunun geri ödemesi ve bahis oyunlarından kazandığı bonuslar olduğunu, dolandırıcılık olayı ile bir ilgisinin bulunmadığını beyan etmiştir.</p>

<p>7.Sanık ... savunmasında; maddi imkansızlık nedeniyle hesap kartını ... isimli açık kimlik ve adres bilgilerini bilmediği bir kişiye kiraladığını, hesabına gelen paraları da bu kişiye teslim ettiğini, dolandırıcılık olayı ile bir ilgisinin bulunmadığını beyan etmiştir.<br />
8.Soruşturma aşamasında sanıklar ..., ... ve ...'in cep telefonları üzerinde yapılan incelemede "fotoğraflar" bölümünde dolandırıcılık eylemleri sırasında mağdurların güvenini kazanmak amacıyla mağdurlar ile paylaşılan para içerikli çok sayıda fotoğraf ve videonun bulunduğu tespit edilmiştir.</p>

<p>9.Sanık ...'in banka hesaplarının dolandırıcılık suçunda kullanıldığını bilmediği şeklindeki savunmasının aksine; başka bir dolandırıcılık suçu kapsamında 21.06.2022 tarihinde kollukta alınan ifade sırasında oğlu ... tarafından banka hesaplarının dolandırıcılık suçunda kullanıldığını öğrendiği, buna rağmen 20.07.2022 tarihinde işlenen temyiz incelemesine konu suçta banka hesaplarının kullanılmasına engel olmadığı anlaşılmıştır.</p>

<p>10. Mağdur vekili 01.11.2023 tarihli celsede maddi zararlarının giderilmediğini belirtmiştir.</p>

<p>11. İlk derece mahkemesi tarafından; sanıkların üzerlerine atılı suçu işledikleri kabul edilerek mahkumiyet hükümleri kurulmuş, suçun işleniş biçimi, meydana gelen zararın ağırlığı ile suç sebebiyle elde edilen maddi menfaat uyarınca sanıkların suç işleme kastındaki yoğunluk dikkate alınarak alt sınırdan uzaklaşılarak ceza tayin edilmiş, sanıkların iddianame kapsamında aynı neviden suç yönünden haklarında devam eden kovuşturma dosyalarının varlığı, yine UYAP kayıtlarında soruşturma ve kovuşturma aşamasında aynı neviden suça ilişkin dosyalarının bulunması, yargılama aşamasında mağdurun maddi zararını gidermeye yönelik hiçbir davranışlarının bulunmayışı, pişmanlık içeren bir savunmalarının olmaması, dolayısıyla ileride suç işlemekten çekineceklerine dair hiçbir kanaat oluşmaması gerekçeleriyle sanıklar hakkında 5237 sayılı Kanun'un 62 nci maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar verilmiştir.</p>

<p>12. Mağdur vekili 04.01.2024 tarihli dilekçesiyle mağdurun zararının sanıklar ..., ..., ..., ... ve ... tarafından giderilmesi nedeniyle sanıklar hakkındaki şikayetlerinden vazgeçtiklerini belirtmişlerdir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>13. Bölge Adliye Mahkemesi tarafından; mağdurun zararının ilk derece mahkemesince hüküm verildikten sonra giderilmiş olması nedeniyle sanıklar hakkında 5237 sayılı Kanun'un 168 inci maddesinin ikinci fıkrasının uygulanmamasının yasaya aykırı olmadığı belirtilmiş, mağdurun şikayetinde vazgeçmesi nedeniyle katılma kararının hükümsüz kalacağından hükümden vekalet ücretine ilişkin bölümün tamamen çıkartılması suretiyle istinaf başvurularının düzeltilerek esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. GEREKÇE</strong><br />
A. Sanık ..., ... ve ... Hakkında Kurulan Hükümler Yönünden<br />
1.Sanıkların savunmaları, mağdur beyanı, HTS ve telefon dinleme kayıtları, banka hesap hareketleri ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesinin, 16.01.2024 tarihli ve 2024/110 Esas, 2024/127 Karar sayılı kararında bir isabetsizlik görülmemiş, sanıklar hakkında alt sınırdan uzaklaşılarak ceza tayin edilmesi ve 5237 sayılı Kanun'un 62 nci maddesi ile 168 inci maddesinin uygulanmamasına ilişkin gerekçeler yeterli ve hukuka uygun bulunmuştur.</p>

<p>2.Yargılama sürecindeki işlemlerin usûl ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemlerin sanıklar arafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemlere uyan suç vasfı ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği anlaşıldığından, sanık ... ile sanıklar müdafilerinin yerinde görülmeyen temyiz sebepleri reddedilmiştir.</p>

<p>B. Sanıklar ... ve ... Hakkında Kurulan Hükümler Yönünden<br />
Sanıkların savunmaları, mağdur ... de dahil olmak üzere Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2023/5302 esas sayılı iddianamesine konu toplam 17 dolandırıcılık olayının hiç bir mağdurunun sanıklar ... ve ...'ın hesaplarına doğrudan para göndermemesi, sanıkların telefon dinlenmeleri neticesinde mağdurlarla hiçbir iletişimlerinin bulunmadığı gibi cep telefonlarının incelenmesinde de herhangi bir suç unsuruna rastlanılmaması, sanık ...'ın, 04.10.2021- 10.08.2022 tarihleri arasında sanık ... ile sanık ...'in babası ... ve annesi ...'in hesaplarına toplamda 130.800,00 TL para gönderdiğine ilişkin dekontların varlığı ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde sanıkların üzerlerine atılı suçu işlediklerine dair mahkumiyetlerine yeterli her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı gözetilmeden mahkumiyetlerine hükmedilmesi hukuka aykırı bulunmuştur.</p>

<p><strong>V. KARAR</strong><br />
A. Sanık ... , ... ve ... Hakkında Kurulan Hükümler Yönünden<br />
Gerekçe bölümünün (A) bendinde açıklanan nedenle Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesinin, 16.01.2024 tarihli ve 2024/110 Esas, 2024/127 Karar sayılı kararında sanıklar müdafileri ile sanık ... tarafından öne sürülen temyiz sebepleri ve 5271 sayılı Kanun’un 289 uncu maddesinin birinci fıkrası ile sınırlı olarak yapılan temyiz incelemesi sonucunda hukuka aykırılık görülmediğinden 5271 sayılı Kanun’un 302 nci maddesinin birinci fıkrası gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, oy birliğiyle TEMYİZ İSTEMLERİNİN ESASTAN REDDİ İLE HÜKÜMLERİN ONANMASINA,</p>

<p>B. Sanıklar ... ve ... Hakkında Kurulan Hükümler Yönünden<br />
Gerekçe bölümünün (B) bendinde açıklanan nedenle sanıklar müdafilerinin temyiz istekleri yerinde görüldüğünden Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesinin, 16.01.2024 tarihli ve 2024/110<br />
Esas, 2024/127 Karar sayılı kararının 5271 sayılı Kanun’un 302 nci maddesinin ikinci fıkrası gereği, Tebliğname’ye aykırı olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA, sanıklar hakkında infazların durdurulmasına başka bir suçtan tutuklu veya hükümlü değillerse derhal TAHLİYELERİNE, salıverilmelerinin temini için ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına,</p>

<p>Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun’un 304 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (b) bendi uyarınca takdîren Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesi'ne gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,</p>

<p>05.06.2024 tarihinde karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-20242576-e-20247696-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 18:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/05/yargi/yargitaya-640x360.jpg" type="image/jpeg" length="42295"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR</strong></p>

<p><strong>1. Boşanma davası sürecinin duygusal boyutu</strong></p>

<p>Boşanma davası, tarafların en yoğun duyguları yaşadığı dönemlerden biridir. Bu duygusal yük nedeniyle boşanma davası sırasında sağduyulu karar vermek çoğu zaman zorlaşır. Ancak unutulmamalıdır ki boşanma davası sırasında yapılan her yanlış hamle, hem hukuki hem ekonomik açıdan uzun vadeli sonuçlar doğurabilir.</p>

<p><strong>2. Boşanma davası açmadan önce doğru hazırlık yapmanın önemi</strong></p>

<p>Birçok kişi ani öfke ve kırgınlıklarla boşanma davası açmaktadır. Oysa boşanma davası, sadece ayrılığı değil; mal paylaşımı, velayet, nafaka ve tazminat gibi birçok konuyu kapsayan kapsamlı bir hukuki süreçtir. Bu nedenle boşanma davası açmadan önce durumun dikkatle değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p><strong>3. Delil olmadan boşanma davası açmanın riskleri</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Boşanma davasında en sık rastlanan hatalardan biri delilsiz başvuru yapılmasıdır. Aldatma, şiddet veya terk iddiaları somut delillerle desteklenmediği sürece mahkeme boşanma davasında istenen sonucu vermez. Mesaj kayıtları, görüntüler, tanık anlatımları veya kamera kayıtları olmadan açılan boşanma davalarının reddedilmesi çok yaygındır.</p>

<p><strong>4. Mal paylaşımı ve boşanma davasındaki yanlış bilinenler</strong></p>

<p>Boşanma davası sürecinde malların paylaşımı konusunda çok sayıda yanlış bilgi bulunmaktadır. Malın bir eşin üzerine kayıtlı olması diğer eşin hakkı olmadığı anlamına gelmez. Edinilmiş mallara katılma rejimi gereğince evlilik süresince edinilen mallarda her iki eşin de hakkı vardır. Bu nedenle boşanma davası açılmadan önce mal varlığının doğru tespit edilmesi önemlidir.</p>

<p><strong>5. Nafaka ve tazminat haklarının doğru değerlendirilmesi</strong></p>

<p>Boşanma davasında tazminatın boşanmayı kimin istediğine göre belirlendiği yönünde yaygın bir yanılgı vardır. Oysa tazminat, tarafların kusur durumuna göre değerlendirilir. Daha az kusurlu olan ve boşanma davası sonucunda ekonomik kayba uğrayan taraf tazminat talep edebilir. Nafaka hakkı da aynı şekilde boşanma davası içerisindeki genel durum ve ihtiyaçlara göre değerlendirilir.</p>

<p><strong>6. Velayet konusunun boşanma davasındaki yeri</strong></p>

<p>Boşanma davası sırasında velayeti bir rekabet alanı olarak görmek ciddi bir hatadır. Mahkemeler velayet kararını ebeveynlerin duygusal beyanlarına göre değil, çocuğun üstün yararını gözeterek verir. Çocuğun gelişimini hangi ebeveynin daha iyi destekleyebileceği belirleyici unsurdur.</p>

<p><strong>7. Sosyal medyanın boşanma davasına etkisi</strong></p>

<p>Boşanma davası devam ederken yapılan sosyal medya paylaşımları sürecin seyrini olumsuz etkileyebilir. Kişinin duygusal bir anla yaptığı paylaşım, boşanma davasında karşı taraf için delil niteliği taşıyabilir ve mahkemenin bakış açısını değiştirebilir.</p>

<p><strong>8. İletişimin tamamen kopması ve boşanma davasına etkileri</strong></p>

<p>Boşanma davasında tarafların iletişimi tamamen kesmesi özellikle çocukların olduğu durumlarda büyük sorunlara yol açar. Saygılı ve kontrollü bir iletişim biçimi, hem boşanma davasının sağlıklı ilerlemesini sağlar hem de çocukların psikolojik açıdan korunmasına katkıda bulunur.</p>

<p><strong>9. Sonuç: Boşanma davası bir son değil, yeni bir başlangıçtır</strong></p>

<p>Boşanma davası, yalnızca bir evliliğin bitişi değildir; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Bu nedenle boşanma davasının bilinçli, planlı ve hukuka uygun yürütülmesi, gelecekte karşılaşılabilecek sorunların önüne geçmek açısından büyük önem taşır</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</guid>
      <pubDate>Sat, 30 May 2026 17:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/6hqXrTPHfjE/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="62809"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK (Zina Nedeni İle Boşanma)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK ( Zina Nedeni İle Boşanma)</strong></p>

<p>Bu video, eşinizin sizi aldatması durumunda Türk Medeni Kanunu’nun size tanıdığı tüm hakları anlaşılır şekilde öğrenebilmeniz için hazırlanmıştır. Zina, kanunda özel boşanma sebebi olarak düzenlenmiştir ve atacağınız her adım hukuki sonucunuzu doğrudan etkiler. Aldatma fiilini öğrendiğiniz tarihten itibaren 6 ay içinde ve her hâlde fiilin üzerinden 5 yıl geçmeden dava açabilirsiniz. Eşinizi açık veya örtülü biçimde affetmişseniz dava hakkınız ortadan kalkar. Birlikte yaşamaya devam etmek dahi affetme olarak kabul edilebilir.</p>

<p>Sadakat yükümlülüğünün ihlali ağır bir kusur sayıldığından, boşanma davasında kusur tespiti maddi ve manevi tazminat taleplerinizi güçlendirir. Mahkeme tazminat miktarını tarafların ekonomik durumu, evliliğin süresi ve aldatmanın etkilerine göre belirler. Çocukların velayetinde ise çocuğun üstün yararı esastır. Sadakatsizlik çocuğun gelişimini olumsuz etkiliyorsa velayet çoğunlukla sadakatsiz olmayan tarafa verilir.</p>

<p>Bu süreçte geçerli delillerin hukuka uygun şekilde toplanması önemlidir. Tanık beyanları, otel kayıtları, sosyal medya paylaşımları ve alenileşmiş mesajlaşmalar kullanılabilir. Boşanma ile birlikte mal paylaşımı da gündeme gelir ve yasal mal rejimi gereği evlilik süresince edinilen mallar eşit şekilde paylaşılır.</p>

<p>Bu açıklama, aldatma gibi sarsıcı bir durumda haklarınızı doğru adımlarla kullanabilmeniz için hazırlanmıştır. Duygusal tepkiyle değil, hukuki bilinçle hareket etmek sürecin en önemli unsurudur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</guid>
      <pubDate>Thu, 28 May 2026 18:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Sy5Wvj2MyHc/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="12701"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanmak İsteyen Ama Korkan Kadınların Bilmesi Gereken 5 Gerçek]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Boşanma sürecine adım atmak isteyen ancak psikolojik, ekonomik ya da toplumsal nedenlerle çekinen kadınlar için hazırlanan bu video, temel hukuki hakları sade ve anlaşılır bir şekilde ortaya koymaktadır. Aile baskısı, maddi kaygılar ve çocukların geleceği gibi unsurlar çoğu zaman kadınların karar vermesini zorlaştırsa da, Türk hukuku kadınları koruyan güçlü düzenlemelere sahiptir. Bu açıklama bölümünde videoda ele alınan konuların profesyonel bir özeti yer almaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Boşanma hakkı, anayasal ve yasal güvencelere sahip temel bir haktır. Türk Medeni Kanunu’na göre evlilik birliği ortak hayatı sürdürmeyi eşlerden beklenemeyecek ölçüde sarsılmışsa, kadın tek başına boşanma davası açabilir. Eşin rızası aranmaz ve kimse istemediği bir evliliği sürdürmek zorunda değildir.</p>

<p>Şiddet veya baskıya maruz kalan kadınlar 6284 sayılı Kanun çerçevesinde güvence altındadır. Uzaklaştırma kararı, gizlilik tedbirleri, geçici maddi destek ve gerektiğinde devlet koruması gibi önemli hukuki mekanizmalar kadınların güvenliği için düzenlenmiştir.</p>

<p>Ekonomik endişeler de çoğu zaman gerçeği tam olarak yansıtmaz. Nafaka, maddi tazminat ve mal paylaşımı gibi süreçler, boşanma sonrası kadının ekonomik güvencesini desteklemek amacıyla kanunda düzenlenmiştir. Evlilik sürecinde edinilen mallarda her iki eşin de hakkı bulunmaktadır ve kadın yoksulluk nafakası talep edebilir.</p>

<p>Çocukların velayeti konusunda mahkemeler çocuğun üstün yararını esas alır. Özellikle küçük yaştaki çocukların bakım ve ilgisinde anne önemli bir konumda kabul edilmekte olup, annenin sorumluluk bilinci ve çocuğa sağladığı duygusal istikrar dikkate alınmaktadır.</p>

<p>Boşanma bir bitiş değil, yeni bir başlangıçtır. Hukuk sistemi bireyin özgür ve bağımsız yaşam hakkını esas alır. Kadın haklarını bildiğinde ve bilinçli hareket ettiğinde, toplumsal önyargılara rağmen kendine güçlü bir yol çizebilir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek</guid>
      <pubDate>Mon, 25 May 2026 23:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/yUapvan2SsQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="23708"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Altında Geçecek Azami Süreler Nelerdir, CMK 110/A]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Adli Kontrol Altında Geçecek Azami Süreler Nelerdir,<br />
CMK 110/A Adlî Kontrol Süresi ve Hukuki Sınırlar</strong></p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110/A maddesi, adlî kontrol süresi, uzatma koşulları ve çocuklar açısından uygulanma biçimi konusunda temel düzenlemeleri içerir. Bu videoda, adlî kontrol tedbirinin ne kadar süreyle uygulanabileceğini, hangi durumlarda uzatılabileceğini ve hukuki sınırlarını ayrıntılı biçimde ele alıyoruz.</p>

<p><strong>⚖️ Bu videoda yanıt bulacağınız sorular:</strong></p>

<p>Adlî kontrol süresi ne kadar olabilir?<br />
CMK 110/A maddesi neyi düzenler?<br />
Adlî kontrol süresi hangi hâllerde uzatılabilir?<br />
Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlarda adlî kontrol süresi kaç yıldır?<br />
Çocuklar için adlî kontrol süresi nasıl uygulanır?<br />
Adlî kontrol tedbirinin sınırları nelerdir?</p>

<p><strong>📚 Kısa Özet:</strong><br />
Ceza yargılamasında tutuklama yerine uygulanan adlî kontrol, bireyin özgürlüğünü daha az sınırlayan bir önlemdir. Ancak bu tedbirin süresiz devam etmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. CMK madde 110/A, hem soruşturma hem de kovuşturma aşamasında adlî kontrolün süre sınırlarını, uzatma şartlarını ve çocuklar yönünden indirimi açıkça düzenleyerek kişi özgürlüğünü korur.</p>

<p>🔹 Ağır ceza kapsamına girmeyen suçlarda: En fazla 2 yıl, zorunlu hâllerde 1 yıl uzatma<br />
🔹 Ağır ceza kapsamındaki suçlarda: En fazla 3 yıl, uzatma ile birlikte toplam 4 yıl<br />
🔹 Çocuklar bakımından: Süre yarı oranında uygulanır</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Sonuç:</strong><br />
CMK madde 110/A, adlî kontrolün süresiz hale gelmesini engelleyerek hukuk devleti ilkesini ve insan haklarına saygıyı somut biçimde güvence altına alır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a</guid>
      <pubDate>Thu, 21 May 2026 10:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/eMoMx9pjrgY/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="74471"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Tedbirine Uymamanın Sonuçları, CMK Madde 112]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı Tedbirine Uymamanın Sonuçları, CMK Madde 112</p>

<p>Ceza muhakemesi süreci, bir yandan toplumsal adaletin sağlanmasını, diğer yandan bireyin özgürlüğünün korunmasını amaçlar. Bu iki ilke arasında kurulan hassas denge, yargılamanın temelini oluşturur. İşte bu noktada, adli kontrol tedbirleri, tutuklamaya alternatif bir önlem olarak devreye girer. Ancak bu tedbirlerin etkili olabilmesi, şüpheli veya sanığın yükümlülüklere tam anlamıyla uymasına bağlıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 112. maddesi (CMK m.112) kapsamında, adli kontrol hükümlerine uymamanın sonuçlarını tüm yönleriyle inceliyoruz. Kanun koyucu, bu maddeyle hem yargılama sürecinin güvenliğini hem de tedbirlerin ciddiyetini korumayı hedeflemiştir. Adli kontrolün bir “lütuf” değil, kamu düzenini ve yargılamanın sağlıklı yürütülmesini güvence altına alan bir yargısal sorumluluk olduğunu vurguluyoruz.</p>

<p>Videoda şu sorulara detaylı yanıtlar bulabilirsiniz:</p>

<p>- Adli kontrol yükümlülüklerine uymayan kişi hakkında ne yapılabilir?</p>

<p>- Mahkûmiyet kararı verilmiş bir kişi adli kontrolü ihlal ederse ne olur?</p>

<p>- Tutukluluk süresi dolmuş ve salıverilmiş bir kişi adli kontrolü ihlal ederse yeniden tutuklanabilir mi?</p>

<p>CMK 112’nin hukuk sistemimizdeki işlevi ve önemi nedir?</p>

<p>CMK 112’nin birinci fıkrasına göre, adlî kontrol yükümlülüklerini kasten yerine getirmeyen şüpheli veya sanık, hükmedilebilecek hapis cezasının süresi ne olursa olsun derhâl tutuklanabilir. Bu düzenleme, yargılamanın disiplinini sağlamak amacıyla getirilmiştir.</p>

<p>Ayrıca 14 Nisan 2020’de yapılan değişiklikle, hakkında mahkûmiyet kararı verilmiş ve bu karar istinaf veya temyiz aşamasında olan kişiler de artık aynı hükme tabidir. Yani adlî kontrolü ihlal eden bu kişiler hakkında da ilk derece mahkemesi doğrudan tutuklama kararı verebilir.</p>

<p>Öte yandan, 24 Kasım 2016 tarihli değişiklik ile getirilen bir diğer önemli hüküm, azami tutukluluk süresi dolduğu için serbest bırakılan sanıkların durumunu düzenlemiştir. Buna göre, bu kişiler hakkında adlî kontrol kararı verilmişse ve bu tedbiri ihlal ederlerse, yeniden tutuklanmaları mümkündür. Ancak bu tutuklama süresi, ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlarda en fazla dokuz ay, diğer suçlarda ise iki ayla sınırlıdır.</p>

<p>Bu hüküm, hem kişi özgürlüğünün korunması hem de adli sürecin güvenliği açısından son derece önemlidir. CMK 112, bireyin özgürlük hakkını ortadan kaldırmadan, yargılamanın sağlıklı yürütülmesi için bir denge mekanizması kurar. Tedbirlere uymamanın ciddi sonuçları olduğunu hatırlatır ve adli kontrolün hukuk sistemimizdeki caydırıcı gücünü ortaya koyar.</p>

<p>Sonuç olarak, CMK madde 112; adli kontrol tedbirine uymamanın hukuki sonuçlarını belirleyerek, ceza muhakemesinin etkinliğini artıran ve yargı sürecinin disiplinini koruyan bir düzenlemedir. Bu madde, bireysel hak ve özgürlükleri gözetirken aynı zamanda adaletin tecellisini sağlamayı hedefler.</p>

<p>Bir yargılamada özgürlük, yükümlülüklerle anlam kazanır. Adli kontrolün ihlali, sadece bir kural ihlali değil, aynı zamanda adaletin işleyişine müdahale anlamına gelir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112</guid>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/-vQAh0iF830/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="86360"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR, CMK 111]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR</strong></p>

<p>CMK 111 – Adlî Kontrolün Kaldırılması ve İtiraz Süreci</p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 111 Açıklaması </p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sürecinde bireyin özgürlüğünü sınırlayan her tedbirin geçici olması, hukuk devleti ilkesinin temel gereklerinden biridir. Adlî kontrol tedbiri, tutuklamaya alternatif olarak kişisel özgürlüğü koruyan bir güvence niteliği taşır. Ancak bu tedbirin süresiz biçimde devam etmesi, kişi hak ve özgürlükleriyle bağdaşmaz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu videoda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 111. maddesini (CMK 111) ele alarak adlî kontrolün hangi koşullarda kaldırılabileceğini, başvuru yollarını ve itiraz sürecini ayrıntılı şekilde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan konular:</p>

<p>CMK 111 nedir?<br />
Adlî kontrolün kaldırılması nasıl talep edilir?<br />
Hâkim veya mahkeme bu talebi nasıl değerlendirir?<br />
Adlî kontrol kararına itiraz mümkün müdür?<br />
Adlî kontrol tedbirinin süresi ve ölçülülük ilkesi</p>

<p>Öne çıkan noktalar:<br />
CMK’nın 111. maddesi, adlî kontrolün kaldırılmasına ilişkin açık bir yol belirleyerek bireyin özgürlüğünü korur. Şüpheli veya sanık, adlî kontrolün kaldırılmasını talep edebilir; hâkim veya mahkeme de bu talebi en geç beş gün içinde karara bağlamak zorundadır. Ayrıca, kararlara karşı itiraz hakkı tanınarak yargısal denetim sağlanır.</p>

<p>Bu düzenleme, adil yargılanma hakkı, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkesi açısından büyük önem taşır. Adlî kontrolün bir cezaya dönüşmemesi, yalnızca yargılamanın gerektirdiği ölçüde uygulanması, hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.</p>

<p>Bu video, ceza muhakemesi, adlî kontrol uygulaması ve kişi özgürlüğü üzerindeki yargısal güvenceler konularında bilgi edinmek isteyen hukuk öğrencileri, avukat adayları ve hukuk meraklıları için hazırlanmıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 09:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/l__BEvTYoto/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="75894"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler</p>

<p>CMK 110 – Adlî Kontrol Kararı Nedir? | Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 110 Açıklaması | Hukuki Haklarım</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sistemimizde kişi özgürlüğü, en temel haklardan biridir. Ancak bu özgürlük, bazen adaletin sağlanması amacıyla sınırlanabilir. İşte bu noktada tutuklama tedbirine alternatif bir koruma önlemi olan adlî kontrol devreye girer.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110. maddesini (CMK 110) ele alarak, adlî kontrol kararının kim tarafından verileceğini, hangi aşamalarda uygulanabileceğini ve nasıl değiştirilebileceğini ayrıntılı biçimde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan başlıklar:</p>

<p>CMK 110 nedir?<br />
Adlî kontrol kararı kim tarafından verilir?<br />
Hâkim adlî kontrol kararında değişiklik yapabilir mi?<br />
Kovuşturma aşamasında adlî kontrol nasıl uygulanır?<br />
Cumhuriyet savcısının adlî kontroldeki rolü nedir?<br />
*Adlî kontrol tedbirinin amacı ve hukuk devleti ilkesiyle ilişkisi</p>

<p>Öne çıkan kavramlar:<br />
Adlî kontrol kararı, tutuklama tedbirine alternatif olarak kişi özgürlüğünü daha az kısıtlayan bir sistem getirir. Bu sayede hem yargılamanın güvenliği sağlanır hem de bireyin temel hak ve özgürlükleri korunur. CMK 110, yargılamanın her aşamasında adlî kontrolün uygulanmasına ve değiştirilebilmesine imkân tanıyarak hukuk devleti ilkesinin güçlü bir yansımasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/mqXtkUoSSR4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="63501"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Nedir, Nasıl Düzenlenir CMK 109]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi kapsamında yer alan *“adlî kontrol”* tedbiri ele alınıyor. Tutuklamanın istisna, özgürlüğün ise esas olduğu anlayış doğrultusunda düzenlenen bu madde, kişi özgürlüğünü korurken kamu güvenliğini de sağlamayı amaçlıyor.</p>

<p>Adlî kontrol, şüpheli veya sanığın tutuklanmaksızın belirli yükümlülüklere tabi tutularak denetim altına alınmasıdır. Bu sistem, hem kaçma veya delilleri karartma riskini önlemeyi hem de bireyi tamamen özgürlüğünden yoksun bırakmadan yargılama sürecini güvence altına almayı hedefler.</p>

<p>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p>

<p>Tutuklama nedenleri bulunsa bile hâkim adlî kontrol kararı verebilir mi?<br />
Tutuklama yasağı olan hâllerde adlî kontrol uygulanabilir mi?<br />
Adlî kontrol kapsamında hangi yükümlülükler getirilebilir?<br />
“Konutu terk etmeme” yükümlülüğü ne anlama gelir?<br />
7242 ve 7331 sayılı Kanun değişiklikleri adlî kontrol sistemine ne kazandırmıştır?<br />
Adlî kontrol süresi cezadan düşülür mü?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu video, *Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi* kapsamında adlî kontrol kurumunun kapsamını, uygulanma koşullarını, getirilen yenilikleri ve kişi özgürlüğü üzerindeki etkilerini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 06:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Mmnn1gDQv-k/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="98075"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bakan Gürlek: Savunmanın güçlenmesi, yargının ve toplumsal güvenin güçlenmesidir]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek, yargı teşkilatına hitaben yaptığı konuşmada, güçlü bir adalet sisteminin ancak aynı ideale inanan ve sorumluluğu birlikte taşıyan güçlü bir teşkilatla mümkün olacağını belirterek, “Birlikte başaracağız, birlikte güçleneceğiz.” dedi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Gürlek, hâkimler, savcılar, avukatlar, adalet personeli ve infaz koruma teşkilatının büyük bir aile olduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>“AYNI KÜRSÜDEN GELİYORUM”</strong></p>

<p>Bakan Gürlek, 20 yıl boyunca hâkim ve savcı olarak görev yaptığını hatırlatarak, adliye koridorlarının sesini, dosyaların yükünü ve yargı mensuplarının sorumluluğunu yakından bildiğini söyledi.</p>

<p>“Bugün sizlere aynı kürsüde görev yapmış bir meslektaşınız olarak hitap ediyorum.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının meselelerini içeriden bildiğini ve iş yükünün farkında olduğunu ifade etti.</p>

<p><strong>YAPISAL SORUNLAR İÇİN YENİ ADIMLAR</strong></p>

<p>Göreve başladıkları andan itibaren yapısal sorunların çözümü için çalışmaları başlattıklarını dile getiren Gürlek, iş yükü analizlerinin yeniden yapılacağını, norm kadro sisteminin güncelleneceğini ve performans ölçütlerinin daha adil ve objektif bir zemine oturtulacağını açıkladı.</p>

<p>Hâkim ve savcıların mesleki gelişimini destekleyen uzmanlaşma ve eğitim modellerinin hayata geçirileceğini belirten Gürlek, adalet personelinin özlük haklarının iyileştirilmesi için somut adımlar atılacağını kaydetti.</p>

<p><strong>“ŞEFFAFLIK VE LİYAKAT ESAS OLACAK”</strong></p>

<p>Adaletin yalnızca kanunu doğru uygulamak olmadığını, kurum içinde hakkaniyeti güçlendirmenin de önemli olduğunu vurgulayan Gürlek, şeffaflığın artırılacağını, liyakatin esas alınacağını ve kurumsal aidiyetin güçlendirileceğini ifade etti.</p>

<p>“Bu teşkilat benim yuvamdır.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının tüm unsurlarının ortak emeğiyle daha güçlü bir yapıya kavuşacağını söyledi.</p>

<p><strong>AVUKATLARA MESAJ: “YARGININ VAZGEÇİLMEZ PARÇASISINIZ”</strong></p>

<p>Konuşmasında savunma makamına özel vurgu yapan Gürlek, avukatların yargının üç sacayağından biri olduğunu belirterek, “Savunma güçlü olduğunda adalet gerçek anlamda hayat bulur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Avukatların mesleklerini güven içinde ve saygınlıkla sürdürebilmeleri için gerekli ortamın güçlendirileceğini kaydeden Gürlek, barolarla daha yakın ve düzenli istişare mekanizmaları kurulacağını bildirdi.</p>

<p><strong>“BÜYÜK BİR ADALET AİLESİYİZ”</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Türkiye genelinde 26 bin 765 hâkim ve savcı, 96 bin 53 adalet personeli, 83 bin 929 Ceza ve Tevkifevleri teşkilatı mensubu ve 208 bin 223 avukatla büyük bir adalet ailesi olduklarını belirten Gürlek, aynı ideale inanan güçlü bir bütün olduklarını kaydetti.</p>

<p>Gürlek, “Birlikte daha adil bir gelecek inşa edeceğiz.” ifadeleriyle konuşmasını tamamladı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/H5Vdk8HEEDk/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="91643"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklunun Salıverildiğinde Yükümlülükleri Nelerdir CMK 106]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Tutuklunun Salıverildiğinde Yükümlülükleri Nelerdir CMK 106</p>

<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 106. maddesi kapsamında salıverilen kişinin yükümlülükleri ele alınıyor. Tutukevinden çıkan bir kişinin adres bildirim yükümlülüğü, adres değişikliğini bildirme zorunluluğu ve bildirmeme durumunda doğacak hukuki sonuçlar ayrıntılı biçimde açıklanıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Birçok kişinin farkında olmadığı bu yükümlülükler, dava sürecinde savunma hakkını doğrudan etkileyen ve yargılamanın kesintisiz yürütülmesini sağlayan önemli konulardır. Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p>

<p>Salıverilen kişi hangi bilgileri bildirmek zorundadır?<br />
Adres değişikliği nasıl ve ne zaman bildirilmelidir?<br />
Bildirim yapılmazsa tebligat nasıl geçerli olur?<br />
İhtar süreci nasıl işler ve hangi belgeler düzenlenir?<br />
CMK m.106’nın amacı nedir?</p>

<p>Bu video, salıverilen kişinin sorumluluklarını, tebligatın geçerliliğini, yargılamanın adil yürütülmesini ve hak kayıplarının önlenmesini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/vz86x23hrLw/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="35059"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="91977"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="32640"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="40889"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="93250"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="76454"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="22414"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="14188"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="98229"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="64820"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="10070"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
