<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sat, 23 May 2026 19:50:00 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[VAKIF ÜNİVERSİTESİNİN KURULUŞU VE FAALİYET İZNİNİN KALDIRILMASI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/vakif-universitesinin-kurulusu-ve-faaliyet-izninin-kaldirilmasi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/vakif-universitesinin-kurulusu-ve-faaliyet-izninin-kaldirilmasi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>16.04.2017 tarihinde yapılan Referandumla kabul edilen 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’la, “Parlamenter Sistem” sonlandırılmış ve yerine “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adlı başkanlık sistemini benimsemiştir.</p>

<p>Anayasanın “F. Cumhurbaşkanı yardımcıları, Cumhurbaşkanına vekalet ve bakanlar” başlıklı 106. maddesinin 4., 5. ve son fıkrası olan 11. fıkrasında bakanlarla ve bakanlıklar ile ilgili her türlü yetkinin Cumhurbaşkanına verildiği,</p>

<p>Bakanların Cumhurbaşkanı tarafından atandıkları ve görevden alındıkları, bakanların Cumhurbaşkanına karşı sorumlu oldukları ve bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulmasının Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleneceği,</p>

<p><strong>Bununla birlikte; Anayasanın “Görev ve yetkileri” başlıklı 104. maddesinin 17. fıkrasında,</strong> <i>“Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.” </i>hükmüne yer verildiği, ancak kanunla düzenlenebilecek konularda veya kanunun açıkça düzenlediği konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamayacağı, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde ise, kanunlarda yer alan hükümlerin uygulanacağı, kanun çıkarılan bir konuda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümsüz kalacağı,</p>

<p><strong>2017 yılında Anayasaya eklenen Geçici 21. maddenin B fıkrasında;</strong> <i>“Bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren en geç altı ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu Kanunla yapılan değişikliklerin gerektirdiği Meclis İçtüzüğü değişikliği ile diğer kanuni düzenlemeleri yapar. Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenleneceği belirtilen değişiklikler ise Cumhurbaşkanının göreve başlama tarihinden itibaren en geç altı ay içinde Cumhurbaşkanı tarafından düzenlenir.” </i>hükmüne yer verildiği halde, yeni yönetim sistemine uygun yasal değişikliklerin tamamlanmadığı ve eksik hususların bulunduğu,</p>

<p>Cumhurbaşkanı kararının; Cumhurbaşkanlığı kararnamesinden farklı olduğu, eski yönetim sisteminde Bakanlar Kurulu kararına denk düştüğü, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin Anayasaya aykırılığı iddiaları Anayasa Mahkemesi tarafından incelenirken, Cumhurbaşkanı kararlarının hukukilik denetiminin Danıştay tarafından yapıldığı,</p>

<p>Görülmektedir.</p>

<p><strong>Bu açıklamalar ışığında;</strong></p>

<p>Anayasa m.130’un başlığının “Yükseköğretim kurumları” olduğu, bu maddenin 1. fıkrasına göre; üniversitelerin ancak Devlet tarafından kanunla kurulabileceği, bundan başka kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından, Devletin gözetimine ve denetimine tabi yükseköğretim kurumları kurulabileceği hususunun aynı maddenin 2. fıkrasında belirtildiği,</p>

<p>2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu incelendiğinde; Kanunun 1. ve 2. maddelerinde amacın ve kapsamın yer aldığı, bu Kanunda yükseköğretim kurumlarının teşkilatlanması ile kurum ve kuruluşların düzenlediği ve kurulan Devlet ile vakıf üniversitelerine yer verildiği, vakıf üniversitelerinin de Devlet üniversiteleri gibi kanunla kurulabileceği hususunun, Vakıf Yükseköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin “Vakıf üniversitesi” başlıklı 5. maddesinde <i>“vakıflar tarafından kanunla kurulmuş bulunan kamu tüzel kişiliğine sahip” </i>ibaresi ile belirtildiği,</p>

<p><strong>2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu Ek m.2’de;</strong> <i>“Vakıflar; kazanç amacına yönelik olmamak şartıyla ve mali ve idari hususlar dışında, akademik çalışmalar, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden bu Kanunda gösterilen esas ve usullere uymak kaydıyla, <strong>Yükseköğretim kurumları</strong> veya bunlara bağlı birimlerden birini veya birden fazlasını ya da bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne bağlı olmaksızın, ekonominin ihtiyaç duyduğu alanlarda yüksek nitelikli işgücü yetiştirmek amacıyla, bu Kanun hükümleri çerçevesinde kalmak şartıyla meslek yüksekokulu kurabilir. Bu meslek yüksekokulu, kamu tüzel kişiliğini haiz olup, Cumhurbaşkanı kararı ile kurulur. Kurulacak meslek yüksekokullarına, meslek ve teknik eğitim bölgesinde gereksinim duyulması esastır.” </i>hükmüne yer verildiği, vakıflara bağlı meslek yüksekokullarının Cumhurbaşkanı kararı ile kurulabileceği belirtilse de, vakıf üniversitelerinin kuruluşunun kanunla mümkün olabileceğinin anlaşıldığı,</p>

<p><strong>Buna göre;</strong> Anayasa m.130/2’de ve Yükseköğretim Kanunu Ek m.2’de, vakıf üniversitelerinin kuruluşunun 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na göre yapılabileceği bir an için düşünülse de, bu fikre katılmanın mümkün olmadığı, Yükseköğretim Kanunu’nun genel usul ve esaslar bakımından dikkate alınabileceği, Anayasa m.130/2 ile Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu’nun 5. maddesinin, kurulacak her bir vakıf üniversitesi bakımından özel yasa çıkarılması zorunluluğunu öngördüğü, kaldı ki Yükseköğretim Kanunu’nun Ek 11. maddesinin 3. fıkrasında yer alan <i>“Bu durum, ilgili vakıf yükseköğretim kurumunun kuruluş kanununun yürürlükten kaldırılmasının sağlanması için Yükseköğretim Kurulu tarafından Millî Eğitim Bakanlığına bildirilir.” </i>hükmünden de bir üniversitenin ancak kanunla kurulabileceğinin anlaşıldığı,</p>

<p><strong>Bu nedenlerle;</strong></p>

<p>Vakıf üniversitelerinin faaliyet izinlerinin Cumhurbaşkanı kararı ile kaldırılabileceği, ancak bu kararın kurucu vakfın tüzel kişiliğini ortadan kaldırılmayacağı, dolayısıyla vakıf üniversitesinin kuruluşu kanunla olsa da, faaliyet izni Cumhurbaşkanı kararı ile kaldırılan kurucu vakfın tüzel kişiliği etkilenmeyeceğinden, “kanunla düzenlenen kanunla kaldırılır” kuralının dayanağı olan “usulde paralellik” ilkesini ihlal etmeyeceği, kurucu vakıf tüzel kişiliği varlığını koruduğundan, Anayasa m.104/17 ile m.130/2’ye de aykırılık oluşturmayacağı fikri ileri sürülse de, bu düşüncenin kabul görmeyeceği,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Sonuçta;</strong> burada tartışma konusu yapılanın kurucu vakıf tüzel kişiliğinin olmayıp, “yükseköğretim kurumu” niteliği taşıyan üniversite kurulması olduğundan, vakıf üniversitesinin faaliyet izninin kaldırılması halinde, faaliyet izni kaldırılan üniversitenin artık akademik çalışmalarını sürdüremeyeceği, bu vakıf üniversitesine kayıtlı öğrencilerin, Yükseköğretim Kurulu tarafından garantör üniversiteye veya belirlenecek bir Devlet üniversitesine intikal ettirilmesinin ise, belirttiğimiz Anayasa hükümleri Yükseköğretim Kurumları Teşkilat Kanunu nezdinde yaşanacak Anayasaya ve hukuka aykırılığı bertaraf etmeyeceği,</p>

<p>Devlet veya vakıf üniversiteleri arasında fark gözetilmeksizin, ancak kanunla kurulabilen bir yükseköğretim kurumunun ancak kanunla kaldırılabileceği ve akademik faaliyetlerinin durdurulabileceği,</p>

<p>Mevcut durumda; 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu Ek m.11/3’de yer alan, <i>“Yapılan denetimler sonucu faaliyet izninin kaldırılmasını gerektiren durumlar tespit edilen vakıf yükseköğretim kurumları ile kurucu vakıflarına kayyım atanan vakıf yükseköğretim kurumlarının faaliyet izni, Cumhurbaşkanı kararı ile kaldırılır.” </i>cümlenin, <i>“Cumhurbaşkanı kararı ile kaldırılır” </i>ibaresinin, Anayasa m.104/17’ye ve m.130/2’ye aykırı olduğu,</p>

<p><strong>Nitekim; <a href="http://hukukihaber.net/aymnin-202055-esas-2023228-karar-sayili-karari-yok-kanunu" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesi’nin 28.12.2023 tarihli, 2020/55 E. ve 2023/228 K. sayılı kararı</a>nın 101. paragrafında, </strong><i>“Dolayısıyla vakıf yükseköğretim kurumunun kanunla kapatılması gerekirken bu konuda kapatma niteliğinde bir idari işlem tesis edilmesine imkan tanınması Anayasa’nın 130. maddesine aykırıdır.” </i>gerekçesine yer verilerek, vakıf üniversitelerinin faaliyet izinlerinin iptalinin kapatma niteliğinde olup, kanunla yapılması gerektiği fikrinin ortaya koyulduğu,</p>

<p><strong>Ayrıca;</strong> “normlar hiyerarşisi” ilkesini ortaya koyan “Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı Anayasa m.11 ve buna uygun Anayasa m.104/17’de yer alan <i>“Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.” </i>hükümlerinin uygulanması gerektiği,</p>

<p>Sonucuna varılmalıdır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN"><img alt="Prof. Dr. Ersan ŞEN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_1778u8tYyuYY1Yu77.81y0yuuoUY81ouuuai5yu2uu7uYYuouuuauY9u79uuuaYYuyY_1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN">Prof. Dr. Ersan ŞEN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/vakif-universitesinin-kurulusu-ve-faaliyet-izninin-kaldirilmasi-1</guid>
      <pubDate>Sat, 23 May 2026 18:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/terazi/tokmak-kitaplks.jpg" type="image/jpeg" length="29547"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Sağlık Hizmetlerinde Sosyal Medya Paylaşımları: Reklam Kurulu Kararları Işığında Hukuki Bir Değerlendirme]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/saglik-hizmetlerinde-sosyal-medya-paylasimlari-reklam-kurulu-kararlari-isiginda-hukuki-bir-degerlendirme-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/saglik-hizmetlerinde-sosyal-medya-paylasimlari-reklam-kurulu-kararlari-isiginda-hukuki-bir-degerlendirme-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Öz</strong></p>

<p>Sosyal medya kullanımının sağlık sektöründe yaygınlaşmasıyla birlikte, sağlık hizmetlerine ilişkin dijital mecralarda yapılan paylaşımların mesleki bilgilendirme sınırları içerisinde mi kaldığı yoksa reklam yasağını ihlal eden bir nitelik mi taşıdığı hususu; sağlık mevzuatı, meslek etik kuralları ve Reklam Kurulu uygulamaları çerçevesinde önemli bir tartışma alanı hâline gelmiştir. Özellikle hasta deneyimi paylaşımları, öncesi-sonrası görselleri, kampanya duyuruları, influencer iş birlikleri ve tedavi sonuçlarına ilişkin içerikler reklam hukuku ve tüketicinin korunması bakımından da ciddi bir denetim alanı oluşturmaktadır. Reklam Kurulu’nun son dönem kararları incelendiğinde, sağlık hizmetlerine ilişkin paylaşımların “örtülü reklam”, “talep yaratma”, “sağlık hizmetine ticari görünüm kazandırma”, “ortalama tüketicide oluşturulan algı” ve “bilgilendirme sınırının aşılması” ekseninde değerlendirildiği görülmektedir.</p>

<p><strong>I. </strong><strong>Sağlık Hizmetlerinde Reklam Yasağının Hukuki Dayanakları</strong></p>

<p>Türk hukukunda sağlık hizmetleri bakımından reklam serbestisi kabul edilmemiştir. Bunun temel nedeni, sağlık hizmetinin klasik anlamda ticari bir faaliyet olarak değil; kamu sağlığıyla doğrudan bağlantılı, güven ilişkisine dayanan ve etik boyutu bulunan özel bir hizmet olarak değerlendirilmesidir. Bu nedenle sağlık alanındaki tanıtım faaliyetleri; 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi, Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik, Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik, Sağlık Hizmetlerinde Tanıtım ve Bilgilendirme Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik ile 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun çerçevesinde birlikte ele alınmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sağlık Hizmetlerinde Tanıtım ve Bilgilendirme Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik uyarınca sağlık kuruluşlarının yalnızca bilgilendirme amacı taşıyan içerikler paylaşabileceği; talep yaratmaya, ticari yönlendirmeye veya haksız rekabete yol açabilecek reklam niteliğindeki faaliyetlerde bulunamayacağı açık biçimde düzenlenmiştir. Bununla birlikte dijital platformların yapısı, uygulamada bu sınırın giderek daha geçirgen hâle gelmesine yol açmaktadır. Hekimlerin, kliniklerin ve estetik merkezlerinin sosyal medya hesapları artık yalnızca kurumsal bilgi paylaşım alanı değil; aynı zamanda görünürlük, etkileşim ve hasta yönlendirmesi bakımından önemli bir mecra hâline gelmiştir.</p>

<p>Reklam Kurulu kararları incelendiğinde, sağlık alanındaki değerlendirmelerin yalnızca açık reklam ifadeleri üzerinden yapılmadığı; kullanılan görsellerin, başlıkların, yönlendirici ifadelerin ve paylaşımın bütünüyle oluşturduğu etki dikkate alınmaktadır.[1]</p>

<p><strong>II. </strong><strong>Sağlık Hizmetlerinde Sosyal Medya Kullanımının Hukuki Sınırları</strong></p>

<p>Reklam Kurulu’nun sağlık alanına ilişkin kararlarında dikkat çeken temel hususlardan biri, değerlendirmelerin “ortalama tüketicide oluşan algı” esas alınarak yapılmasıdır. Başka bir ifadeyle Kurul bakımından önemli olan yalnızca paylaşımda kullanılan kelimeler değil; ilgili içeriğin tüketicide nasıl bir etki oluşturduğudur. Bu yaklaşım doğrultusunda:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>öncesi-sonrası görselleri</li>
 <li>hasta memnuniyeti videoları</li>
 <li>başarı oranı ifadeleri</li>
 <li>tedavi sonucunu kesinleştiren söylemler</li>
 <li>“mükemmel değişim”, “özgüveninizi geri kazanın” gibi duygusal yönlendirmeler</li>
 <li>kampanya ve fiyat içerikleri</li>
</ul>

<p>çoğu zaman bilgilendirme sınırını aşan tanıtımlar olarak görülmektedir.</p>

<p>Örneğin saç ekimi alanına ilişkin bir Reklam Kurulu kararında; “+99% satisfied patients”, “10.000+ mutlu müşteri”, “özlediğiniz saçlarınızı ve özgüveninizi geri kazanabilirsiniz”, “mükemmel değişim” gibi ifadelerin yanı sıra tedavi öncesi ve sonrası görsellerinin birlikte kullanıldığı tespit edilmiş; bu içeriklerin sağlık hizmetine ticari görünüm kazandırdığı sonucuna varılmıştır.[2]</p>

<p>Benzer şekilde özel bir ağız ve diş sağlığı polikliniğine ilişkin kararda da, tedavi süreçlerine ilişkin görüntüler ile hasta öncesi-sonrası görsellerinin “talep yaratıcı” nitelik taşıdığı, sağlık hizmetini yönlendirici biçimde sunduğu ve bilgilendirme sınırını aştığı belirtilmiştir.[3]</p>

<p>Bir estetik uygulamaya ilişkin “öncesi-sonrası” paylaşımı ilk bakışta yalnızca bilgilendirme gibi görünse de; tüketicide belirli bir sonucun garanti edildiği yönünde beklenti yaratabilmektedir. Aynı şekilde hasta deneyim videoları veya memnuniyet içerikleri de sıradan bir paylaşımın ötesine geçerek belirli bir sağlık hizmetine yönlendirme işlevi görebilmektedir.</p>

<p>Nitekim bir Reklam Kurulu kararında; “Ameliyat Fiyatı: 34.9999 TL. Hayatınızı değiştirecek bu fırsat için şimdi harekete geçin! Sağlıklı bir vücuda kavuşmak için doğru adres”, “40 yıllık tecrübe, tüp mide işlemi ücretsiz ön görüşme, 12 ay diyetisyen desteği, ameliyat sonrası kilo takibi” gibi tıbbi işlemlere ait kampanya bilgilerine yer verildiği, “Hastamız tüp mide işlemi ile 6 ayda 37 kilo verdi. Tüp mide işlemi ile kolay bir şekilde kilo verin! Daha kolay diyet programlarıyla, kolayca kilo verebilirsiniz. Siz de bu güzel deneyimlerden uygun fiyatlara yararlanın”, “Sağlıklı bir yaşam için ilk adım:” gibi talep yaratıcı ifadelerle birlikte hastaların tedavi öncesi sonrası görsellerine yer verildiği dolayısıyla bahsi geçen sosyal medya hesabında, hekimlik mesleğini icra eden şahıs tarafından “tüp mide”, “mide balonu” ve “mide botoksu” gibi tıbbi yöntemlere yönelik talep oluşturacak paylaşımlara yer verilerek sağlık mevzuatının izin verdiği bilgilendirme ve tanıtım faaliyetleri sınırının aşıldığı değerlendirilmiştir. Kurul, bu tür içeriklerin sağlık hizmetini ticari bir kampanya görünümüne dönüştürdüğü görüşündedir.[4]</p>

<p>Bu kararlar, sağlık alanında “başarı”, “mutluluk”, “özgüven”, “garanti sonuç” veya “kusursuz görünüm” gibi ifadelerin yalnızca pazarlama dili olarak değerlendirilmediğini; tüketicide kesin tedavi sonucu beklentisi oluşturabilecek söylemler olarak kabul edildiğini göstermektedir. Sağlık hizmetleri bakımından mesele artık yalnızca açık reklam değildir. Günümüzde asıl tartışma, sağlık hizmetine ilişkin içeriklerin hangi noktada “örtülü reklam” niteliği kazandığıdır.</p>

<p>Bu nedenle sağlık alanında yapılan paylaşımlarda; görseller, başlık dili, hashtagler, yönlendirici ifadeler ve hasta anlatıları birlikte değerlendirilmektedir. Sağlık hizmetinin diğer ticari alanlardan ayrıldığı temel nokta da burada ortaya çıkmaktadır. Bir elektronik ürün veya kozmetik ürün bakımından kabul edilebilecek agresif reklam dili, sağlık hizmetleri bakımından aynı ölçüde korunmamaktadır. Çünkü sağlık hizmetinde birey çoğu zaman tedavi umudu, estetik kaygı, psikolojik hassasiyet veya sağlık endişesi ile hareket etmektedir. Tüketicinin kırılgan konumu nedeniyle sağlık alanındaki yönlendirme etkisi çok daha hassas biçimde ele alınmaktadır.[5]</p>

<p><strong>III. </strong><strong>Güzellik Salonları ve Medikal Estetik Uygulamaları Bakımından Ayrı Bir Risk Alanı</strong></p>

<p>Sağlık hizmetlerine ilişkin reklam ve tanıtım faaliyetleri bakımından en tartışmalı alanlardan biri de güzellik salonları ile medikal estetik uygulamaları arasındaki sınırdır. Uygulamada bazı güzellik salonlarının “medikal estetik”, “klinik”, “estetik merkezi” gibi ifadeler aracılığıyla kendilerini sağlık kuruluşu gibi konumlandırdığı dikkat çekmektedir. Özellikle:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>botoks</li>
 <li>dolgu</li>
 <li>PRP</li>
 <li>mezoterapi</li>
 <li>gençlik aşısı</li>
 <li>ip askılama</li>
 <li>karbon peeling</li>
</ul>

<p>gibi tabip yetkisine giren işlemlerin sıradan kozmetik uygulama gibi tanıtılması, Reklam Kurulu kararlarında dikkat çeken temel sorun alanlarından biridir.</p>

<p>Reklam Kurulu’nun bir güzellik merkezi hakkında verdiği kararda; “Çene Ucu Dolgusu”, “Dudak Dolgusu”, “Botoks”, “Jawline”, “PRP” gibi işlemlerin tanıtıldığı, ayrıca işlem öncesi-sonrası görsellerine yer verildiği tespit edilmiştir. Benzer şekilde başka bir kararda ise “Botoks kampanyamızı duydunuz mu?”, “3 bölge botoks” gibi kampanya dilinin kullanıldığı; medikal estetik işlemlerin ticari fırsat şeklinde sunulduğu değerlendirilmiştir.[6]. Söz konusu paylaşımlar, yalnızca reklam yasağı bağlamında değil; sağlık hizmetlerinin kimler tarafından, hangi yetki ve ruhsat çerçevesinde sunulabileceği bakımından da hukuki denetime tabidir. Çünkü sağlık kuruluşu olmayan bir yapının kendisini sağlık hizmeti sunan kuruluş gibi konumlandırması veya hekim müdahalesi gerektiren işlemleri tanıtması, sağlık mevzuatına aykırıdır.</p>

<p>Nitekim Reklam Kurulu, sağlık kuruluşu niteliği taşımayan bir işletmenin; plastik cerrahi, dermatoloji, saç ekimi, medikal estetik, ağız ve diş sağlığı gibi alanlarda faaliyet gösterdiği izlenimi yaratacak şekilde tanıtım yapmasını, “hekimlerimiz”, “klinik ve hastanelerimiz” gibi ifadeler kullanmasını, ayrıca “30 dakikada 10 yaş gençleşmek”, “Hollywood Smile”, “Jawline ile estetik yüz hatları” gibi sonuç ve talep odaklı söylemlerle birlikte tedavi öncesi-sonrası görsellerine, enjeksiyon uygulamalarına ve kampanya/fiyat bilgilerine yer vermesini hukuka aykırı değerlendirmiştir. Kurul, tabipler tarafından uygulanması gereken tıbbi işlemlerin sıralanarak bu alanda hizmet sunulduğu yönünde bir izlenim oluşturulmasının; söz konusu işlemlerin doktor kontrolünde ve sağlık kuruluşu bünyesinde gerçekleştirildiği algısına yol açtığını belirtmiştir. Ayrıca Kurul, bu işlemlerin yetkili kişiler tarafından uygulanabiliyor olmasının, reklam ve talep yaratıcı biçimde tanıtılabileceği anlamına gelmediğini vurgulamıştır. [7]</p>

<p><strong>IV. </strong><strong>Reklam Kurulu İncelemelerine Karşı Hukuki Sürecin Yönetimi</strong></p>

<p>Reklam Kurulu kararları incelendiğinde, sağlık alanındaki incelemelerde yalnızca “reklam amacı yoktur” şeklindeki genel açıklamaların yeterli görülmediği anlaşılmaktadır. İçeriğin hazırlanış amacı, kullanılan ifadelerin niteliği, görsellerin yönlendirici etki oluşturup oluşturmadığı ve paylaşımın sağlık mevzuatı bakımından nasıl değerlendirileceği birlikte ele alınmaktadır. Bu çerçevede sağlık alanındaki tanıtımlarda:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>tedavi sonucu garantisi oluşturan söylemlerden</li>
 <li>“öncesi-sonrası” karşılaştırmalarından</li>
 <li>hasta memnuniyetini yönlendirici şekilde kullanan içeriklerden</li>
 <li>fiyat, kampanya ve indirim vurgularından</li>
 <li>sağlık kuruluşu algısı oluşturabilecek ifadelerden</li>
</ul>

<p>kaçınılması önem taşımaktadır. Ayrıca güzellik salonları ve estetik merkezleri bakımından kuruluşun ruhsat durumu, kullanılan unvanlar ve tanıtımı yapılan işlemlerin kapsamı da değerlendirme konusu yapılmaktadır.[8]</p>

<p>Reklam Kurulu kararlarında yaptırımın niteliği bakımından da içeriğin kapsamı belirleyici rol oynamaktadır. Bazı dosyalarda yalnızca reklamların durdurulmasına karar verilirken, bazı dosyalarda idari para cezası ile durdurma yaptırımı birlikte uygulanmaktadır. Özellikle yoğun şekilde talep yaratıcı, yanıltıcı veya sağlık hizmetini ticari kampanya görünümüne dönüştüren içerikler bakımından daha ağır yaptırımlar gündeme gelebilmektedir.</p>

<p>Bunun yanında gözden kaçırılmaması gereken bir diğer husus da, sağlık hizmetlerine ilişkin sosyal medya içeriklerinin çoğu zaman reklam ajansları veya dijital medya ekipleri aracılığıyla hazırlanmasıdır. Günümüzde birçok diş hekimi, dermatolog, plastik cerrah veya medikal estetik alanında çalışan hekim, kişisel sosyal medya hesaplarını reklam ajansları desteğiyle yönetmekte; içerik üretimi, video kurgusu, sponsorlu reklam çalışmaları ve dijital görünürlük süreçleri profesyonel ekipler aracılığıyla yürütülmektedir. Ancak söz konusu içeriklerin üçüncü kişiler tarafından hazırlanmış olması, paylaşımın reklam niteliğini ortadan kaldırmamaktadır. Nitekim sağlık alanında yapılan değerlendirmelerde, özellikle kamuoyunda oluşturulan algı, kullanılan ifadeler ve paylaşımın talep yaratıcı etkisi esas alınmaktadır. Bu noktada, nasıl ki ticari hayatta basiretli bir tacirin faaliyet gösterdiği alandaki mevzuata hâkim olması bekleniyorsa; sağlık hizmet sunucularının da sosyal medya faaliyetlerini yürüten reklam ajanslarının ilgili mevzuata uygun hareket edip etmediğini denetleme yükümlülüğünün bulunduğu kabul edilmelidir. Dolayısıyla, “paylaşımın ajans tarafından yapıldığı” yönündeki savunmaların, sağlık mevzuatından doğan reklam yasağı bakımından tek başına hukuki sorumluluğu ortadan kaldırmayacağı açıktır.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Tüm bu değerlendirmeler birlikte ele alındığında, sağlık hizmetlerine ilişkin sosyal medya faaliyetlerinin artık yalnızca iletişim stratejisi değil; aynı zamanda doğrudan hukuki denetim konusu hâline gelmiştir.</p>

<p>Sağlık alanında dijital içerik üretilmesi veya bilgilendirme yapılması tek başına hukuka aykırı değildir. Ancak sağlık hizmetinin sosyal medya üzerinden pazarlanabilir bir tüketim nesnesine dönüştürülmesi, reklam yasağı bakımından ciddi hukuki riskler doğurmaktadır.</p>

<p>Bugün gelinen noktada Reklam Kurulu’nun yaklaşımı, yalnızca açık reklam faaliyetlerini değil; tüketicide oluşturulan algıyı da doğrudan denetim alanına dahil etmektedir. Bu nedenle sağlık alanında yapılan paylaşımların değerlendirilmesinde artık yalnızca “ne söylendiği” değil; “nasıl bir etki oluşturduğu” da belirleyici hâle gelmiştir. Çünkü sağlık alanında bir paylaşımın “bilgilendirme” olarak mı yoksa “reklam” olarak mı değerlendirileceği, kullanılan tek bir ifadeden değil; çoğu zaman içeriğin bütüncül etkisinden anlaşılmaktadır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-dr-nurcin-kucukyazici" title="Av. Dr. Nurçin KÜÇÜKYAZICI"><img alt="Av. Dr. Nurçin KÜÇÜKYAZICI" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/03/nurcin-kucukyazici.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-dr-nurcin-kucukyazici" title="Av. Dr. Nurçin KÜÇÜKYAZICI">Av. Dr. Nurçin KÜÇÜKYAZICI</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Kaynakça</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">[1] T.C. Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu Başkanlığı, 10 Temmuz 2025 tarihli ve 359 sayılı Toplantı, Dosya No: 2025/441.</span></p>

<p><span style="color:#999999">[2] T.C. Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu Başkanlığı, 12 Haziran 2025 tarihli ve 358 sayılı Toplantı, Dosya No: 2024/4620.</span></p>

<p><span style="color:#999999">[3] T.C. Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu Başkanlığı, 10 Temmuz 2025 tarihli ve 359 sayılı Toplantı, Dosya No: 2025/441.</span></p>

<p><span style="color:#999999">[4] T.C. Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu Başkanlığı, 17 Nisan 2025 tarihli ve 356 sayılı Toplantı, Dosya No: 2025/1023.</span></p>

<p><span style="color:#999999">[5] T.C. Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu Başkanlığı, 11 Aralık 2025 tarihli ve 364 sayılı Toplantı, Dosya No: 2025/937, 2025/940.</span></p>

<p><span style="color:#999999">[6] T.C. Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu Başkanlığı, 12 Haziran 2025 tarihli ve 358 sayılı Toplantı, Dosya No: 2025/662.</span></p>

<p><span style="color:#999999">[7] T.C. Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu Başkanlığı, 17 Nisan 2025 tarihli ve 356 sayılı Toplantı, Dosya No: 2024/2626, 2024/5689.</span></p>

<p><span style="color:#999999">[8] T.C. Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu Başkanlığı, 13 Kasım 2025 tarihli ve 363 sayılı Toplantı, Dosya No: 2025/2403.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/saglik-hizmetlerinde-sosyal-medya-paylasimlari-reklam-kurulu-kararlari-isiginda-hukuki-bir-degerlendirme-1</guid>
      <pubDate>Sat, 23 May 2026 16:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/11/saglik-doktor-cep.jpg" type="image/jpeg" length="39513"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[SİYASAL VEYA ASKERİ CASUSLUK]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/siyasal-veya-askeri-casusluk-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/siyasal-veya-askeri-casusluk-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>“Siyasal veya askeri casusluk” başlıklı madde 328: </strong><i>“(1) Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temin eden kimseye onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir.</i></p>

<p><i>(2) Fiil;</i></p>

<p><i>a) Türkiye ile savaş halinde bulunan bir devletin yararına işlenmişse,</i></p>

<p><i>b) Savaş sırasında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askeri hareketlerini tehlikeye sokmuşsa,</i></p>

<p><i>Fail, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır”</i>.</p>

<p><strong>Madde gerekçesine göre; </strong><i>“Maddeyle, Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları gereği, niteliği bakımından gizli kalması gerekli bilgilerin temin edilmesi cezalandırılmaktadır. Maddenin koruduğu yarar, milli savunmadır.</i></p>

<p><i>Maddenin uygulanmasında dikkat edilmesi gerekli husus temin edilen bilgilerin Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları gereği gizli kalmasının zorunlu olmasıdır. Demek oluyor ki, bilgi sır niteliğinde olacaktır. Eğer bilgi, temin olunduğu sırada sır olma vasfını kaybetmiş ise, söz gelimi temin edilmeden önce açıklanmış veya herkes tarafından bilinen bir husus hâline gelmiş ise, artık sır olmaktan çıkacağından, bunun temininden dolayı faile ceza verilemeyecektir.</i></p>

<p><i>Sırdan maksat, yetkili bulunmayan kişilerin hakkında bilgi sahibi olmaları halinde ‘Devletin güvenliğinin, milli varlığının, bütünlüğünün, anayasal düzeninin veya iç veya dış siyasal yararlarının tehlikeye düşebileceği bilgiler’dir. Ancak, vurgulamak gerekir ki, suç olgusuna ilişkin bilgi ve belgeler, bir hukuk toplumunda hiçbir surette devlet sırrı olarak koruma altına alınamaz.</i></p>

<p><i>Maddede geçen ‘temin’ kelimesi gizli kalması gereken bilgilerin öğrenilmesi için çaba göstermek, bu hususta vasıtalara başvurma gereğini ifade etmektedir. Bilgilerin böylece temini yani öğrenilmesiyle suç oluşur; bu suçun oluşabilmesi için bunların açıklanmasına gerek yoktur.</i></p>

<p><i>Elde edilen bilgilerin, ilgili mevzuat hükümlerine göre Devletin güvenliği yahut iç ve dış siyasal yararlarının gizli kalmasını gerektirdiği bir bilgi olup olmadığının belirlenmesi gerekir”</i>.</p>

<p>“Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları” kavramları ile ilgili olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.326 ve m.327 kapsamında yaptığımız açıklamalar, TCK m.328 yönünden de dikkate alınmalıdır. TCK m.328; Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararlarını, korunması gereken hukuki yarar olarak tespit etmiştir. Niteliği itibariyle gizli kalması gerekip de Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları ile ilgili olan bilgilerin siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temini fiili hakkında, failde bulunması gereken özel kasta bağlı olarak daha ağır ceza öngörülmüştür. Fiilin basit halinin cezası, 15 yıldan 20 yıla kadar hapis ve TCK m.328/2’de tanımlanan nitelikli halinin cezası da, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası olarak düzenlenmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Siyasal veya askeri casusluk fiili, genel suç işleme kastı ile işlenemez. Failde, siyasal veya askeri casusluk maksadına dayalı özel suç işleme kastı, yani saik olmalıdır. Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararlarını ilgilendiren gizli bilgileri temin ettiği tespit edilen failin, siyasal veya askeri casusluktan sorumlu tutulabilmesi için özel suç işleme ile kastı ile hareket ettiği tespit edilmelidir. Failde özel suç işleme kastı, yani “siyasal veya askeri casusluk maksadı” olmadığı takdirde, TCK m.328’den değil, m.327’de tanımlanan suçun gerçekleştiğinden bahsedilebilir.</p>

<p>Failin özel kast taşıyıp taşımadığı, şart teorisine göre tespit edilmelidir. Failin icra hareketi ile gerçekleşen netice, TCK m.328 bakımından elde edilen gizli bilgilerin niteliği ve yoğunluğu, kullanım alanları, failin taşıdığı niyet ve durum ile eylemine göre sahip olduğu kusurun ağırlığı, ortada suç işleme kastının olup olmadığı, bu kastın TCK m.327’de tanımlanan suça konu manevi unsuru aşıp aşmadığı, failde tespit edilen suç işleme kastının “siyasal veya askeri casusluk maksadı” derecesine ulaşıp ulaşmadığı incelenmelidir. Bu husus aşağıda açıklanacaktır.</p>

<p>328. maddenin gerekçesi incelendiğinde, siyasal veya askeri casusluğun “yabancı devlet yararı” kıstasıyla açıklandığı görülmektedir. Gerekçeye göre siyasal casusluk, yabancı bir devlet yararına ve Türkiye Cumhuriyeti ile vatandaşlarının veya Ülkede yaşayanların zararına olacak şekilde bilgilerin toplanmasıdır. Siyasal casusluk kapsamına; kamu sağlığı veya mali konularda veya milletin maneviyatına ilişkin gizli kalması gereken tüm bilgilerin dahil edildiği görülmektedir. Askeri casusluk ise, yabancı devlet yararına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin zararına askeri bilgilerin toplanması olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>Kanaatimizce, Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları ile ilgili olup da gizli kalması gereken her bilginin korunması ve hukuka aykırı şekilde temin edilmemesi gerekir. Failin siyasal veya askeri casusluk maksadını taşıyıp taşımadığı, suçun gerçekleşmesi bakımından yabancı bir devletin varlığını gerektirmez. Siyasal veya askeri casusluk maksadının tespitinde, ortada yararına casusluk yapılacak doğrudan yabancı devlet veya bu devlete bilgi aktaracak yerli veya yabancı kurum veya kuruluş veya vatandaş veya yabancı gerçek kişi olmasa dahi, bu maksada, yani siyasal veya askeri casusluk amacıyla hareket edip elde etiği gizli bilgilerin yabancı devlet, yerli veya yabancı unsurlarla paylaşmayı hedefleyen ve bunun için Devletin güvenliği veya iç veya dış bilgileri tespit ettiği anlaşılan fail, TCK m.327’nin ötesinde 328’den sorumlu tutulabilecektir. Bu durumda; TCK m.44’de tanımlanan fikri içtima hali gündeme geleceğinden, gerçekleşen suçun unsurlarına göre en ağır cezayı gerektiren failin sorumlu tutulacağı şüphesizdir.</p>

<p>Burada tartışma konusu; failin siyasal veya askeri casusluk suçundan sorumlu tutulabilmesi için, siyasal veya askeri casusluk suçuna hizmet eden nitelik ve yoğunlukta bilgileri temin etmesinin ötesinde, yabancı bir devlet veya unsur yararına hareket ettiğinin tespitinin şart olup olmadığıdır. “Suçta ve cezada kanunilik” prensibi uyarınca, esas olan ceza kanunlarının madde metinleridir. Madde gerekçeleri, bağlayıcı olmayan ve açıklayıcı nitelik taşıyan yardımcı kaynaklardır.</p>

<p><strong>TCK m.328 incelendiğinde;</strong> maddede “siyasal veya askeri casusluk maksadı” kavramına yer verildiği, bu unsurun suçun maddi unsurunda değil manevi unsurunda, yani objektif değil sübjektif olarak arandığı, siyasal veya askeri casusluk maksadının failde bulunmasının yeterli olduğu, bunun yabancı devlet veya unsur olarak tespitinin gerekmediği, ortada yabancı devlet yararına bilgi paylaşımı veya teşebbüsü olmasa dahi, toplanan bilgilerin özelliği, yoğunluğu ve toplayan kişinin sıfatı ile beyanlarına ve elde edilen delillere göre kim olduğu bilinmeyen veya tahmin edilebilen devlet veya kurum veya kuruluş yararına temin edildiği tespit edilen gizli bilgiler bakımından da siyasal veya askeri casusluk suçunun oluştuğunun kabulü gerekir.</p>

<p><strong>Karşı görüş ise;</strong> TCK m.328’in gerekçesinin dikkate alınmasının gerektiğini, sadece madde metnine bağlı kalarak hareket edilemeyeceğini, aksi halde TCK m.327 ile 328 arasında bir farkın kalmayacağını, farazi ve tahmine dayalı casusluk suçunun olmayacağını, bu tür geniş bir nitelendirmenin “suçta ve cezada kanunilik” prensibine aykırı olup, keyfi şekilde ceza sorumluluğunu ağırlaştıracağını, deyim yerinde ise “niyet okuyuculuğu” yapılmak suretiyle faile casusluk suçlaması yöneltilebileceğini, siyasal veya askeri casusluktan bahsedilebilmesi için, ortada temin edilmiş gizli bilgilerin yanından failin doğrudan veya dolaylı şekilde bu bilgileri aktarabileceği bir veya birkaç devletin tespit edilmesinin gerektiği, “muhtemel yabancı devlet” kavramının kabul edilemeyeceği, aksi kabulün “casusluk” kavramının tanımına ters düşeceğini, gizli bilgi temin eden failin bu bilgileri yabancı bir devlet yararına kullanma ihtimali tespit edilmeksizin TCK m.328’in tatbiki yoluna gidilmeyeceğini savunabilir.</p>

<p>TCK m.328’de tanımlanan casusluk suçunun oluşabilmesi için, yabancı bir devlete veya unsura doğrudan veya dolaylı bilgi aktarımına ihtiyaç olmadığı gibi, bu yönde bir hazırlık çalışması tespit edilmesi de şart değildir. Failin tespit edilen eylemi, sıfatı, elde ettiği gizli bilgilerin nitelik ve önemi ile yoğunluğu, temin edilen bu bilgilerin kullanım yer ve amaçları, bu bilgilerin Türkiye Cumhuriyeti ve unsurlarının zararına, diğer bir devletin, kurum veya kuruluşun yararına gizli şekilde yürütülen çalışmalara hizmet edip etmeyeceği, suçun işleniş şekli ve toplanan deliller, ortada casusluğa hizmet etmeye yönelik maksadın failde bulunduğunu net bir şekilde ortaya koymakta ise, TCK m.328’de tanımlanan suçun, bu özel maksadın tayini mümkün değilse de m.327’de unsurları gösterilen suçun işlendiği kabul edilecektir.</p>

<p><strong>Casusluk;</strong> bir devletin ve unsurlarının zararına, diğer bir devletin, kurum veya kuruluşun yararına gizli şekilde yürütülen çalışmalardır. Casusluk suçunun oluşabilmesi için, temin edilen bilgilerin Türkiye Cumhuriyeti’nin zararına olacak şekilde yabancı bir devlete doğrudan veya dolaylı aktarılmasına veya buna teşebbüs edilmesine gerek bulunmamaktadır. Casusluk suçunun ağırlığı, bu suçla korunan hukuki yarar, casusluk suçunun bilgi aktarılması anlamında Devlet, Ülke ve Millet bakımından neden olabileceği zarar dikkate alındığında, TCK m.328/1’de soyut tehlike suçu ve m.328/2’de de somut tehlike suçu olarak gizli bilgi temini tanımlanmıştır. Bir vatana ihanet suçu olan casusluk, failin hal ve hareketleri, taşıdığı niyet ve özel kast uyarınca bilgi temini aşamasında tespit edildiğinde tamamlanmış sayılır. Bu suç, teşebbüse elverişlidir. Casusluk maksadıyla gizli bilgi toplamaya çalışma ve bilgilerin failin elinde olmayan sebeplerle elde edilmemesi durumunda suçun yarıda, yani teşebbüs aşamasında kaldığı kabul edilir. Bu durumda, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler kısmında yer alan “Suça teşebbüs” başlıklı TCK m.35’in tatbiki gündeme gelecektir.</p>

<p><strong>Belirtmeliyiz ki,</strong> siyasal veya askeri casusluk maksadıyla bilgilerin temini ve açıklanması ayrı suçlar olarak düzenlenmiştir. Siyasal veya askeri casusluk maksadıyla gizli bilgi temini TCK m.328’de ve bu bilgilerin aynı maksatla paylaşılması da TCK m.330’da ayrı suçlar olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>Siyasal veya askeri casusluk suçuna ilişkin gizli bilgilerin temini, ancak yetkisiz kişilerce yapılabilir. Bilgi temini, doğrudan yetkisiz kişi tarafından yapılabileceği gibi, gizli bilgiye sahip kişinin bu bilgileri yetkisiz kişilere aktarması da mümkündür. Bu durumda yetkisiz kişiye gizli bilgi aktaran kişi, “müşterek fail” sıfatına sahip olmaktadır. Bilgi aktaran yetkili kişi, TCK m.330’da tanımlanan gizli kalması gereken bilgileri açıklama suçundan değil, siyasal veya askeri casusluk amaçlı bilgi temin etmekten sorumlu tutulacaktır. Yetkili kişinin gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askeri casusluk maksadıyla açıklamaktan sorumlu tutulabilmesi için, bu bilgileri bir başka devlete doğrudan veya dolaylı verdiğini bilmesi gerekir. Yetkili kişi bir başkasına gizli bilgi temini fiilini, hem casusluk için temin ve hem de casusluğun gerçekleşmesin yönelik icra etmekte ise, bu durumda bir fiil ile Türk Ceza Kanunu’nun suç tanımını içeren birden fazla maddesini, burada gerçekleşen sonuca göre TCK m.328 ve 330’u ihlal ettiğinden, cezası ağır olan suçtan, yani TCK m.330’dan sorumlu tutulacaktır. Bunun yanında bilgiyi temin eden yetkisiz kişinin, hem bilgiyi temin etmekten ve hem de açıklamaktan dolayı iki ayrı fiile dayalı olarak iki ayrı ceza sorumluluğu gündeme gelecektir.</p>

<p>Failin bilgi temininde veya bilgiyi elinde bulundurmakta yetkili olup olmadığı ile “kamu görevlisi” olup olmamasının önemi bulunmamaktadır. Bir başka ifadeyle, fail kamu görevlisi olsa da bilgi temini sırasında yetkisiz olduğu takdirde, doğrudan veya dolaylı temin ettiği gizli bilgi nedeniyle TCK m.328’i ihlal edebilir. Örneğin, yetkili olmadığı halde gizli bilgileri temin eden, görevinden kaynaklanan yetkisini kötüye kullanıp gizli bilgilere ulaşan, kanundan kaynaklanan veya yetkili amirinin verdiği usule uygun emir ve talimat olmaksızın gizli bilgileri temin eden kamu görevlisi, suçun unsurları dikkate alınmak kaydı ile TCK m.327 veya 328’i ihlal etmiş sayılacaktır. İdare Hukukunda asıl yetkisizlik olup, yetkinin kanunlarda tanımlanıp gösterilmesi gerekir.</p>

<p>Casusluğa konu bilgilerin mutlaka yazılı metinlerden, dosyalardan, belge ve kayıtlardan elde edilmesi zorunlu değildir. Devletin güvenliği veya iç (ulusal) veya dış (uluslararası) siyasal yararları ile gizli bilgilerin ortam veya telefon dinlemesi veya diğer teknik takip yöntemleri ile temin edilmesi mümkündür. Bireyin haberleşme hürriyetine yapılan müdahalenin, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.8 ve Anayasa m.22’nin çizdiği çerçevede ve Anayasa m.13’de yer alan dayanakla yasalara uygun yapılması ve bu yolla elde edilen bilgilerin de hukuka uygun şekilde korunup kullanılması gerekir. Aksi halde, hukuka aykırı bilgi temini, daha sonra bu bilgileri başkalarına açıklanması veya hukuka uygun yolla elde edilen bilgilerin usulsüz şekilde kullanılması, yetkisiz kişilere verilmesi veya nakli halinde ceza sorumluluğu gündeme gelecektir.</p>

<p><strong>“Devlet sırrı”</strong> kavramına giren bilgiye sahip olan tanığın, bir ceza yargılamasında maddi hakikatin ortaya çıkarılması amacıyla nasıl açıklama yapabileceği “Devlet sırrı niteliğindeki bilgilerle ilgili tanıklık” başlıklı CMK m.47’de ve içeriği Devlet sırrı özelliği taşıyan belgelerin nasıl incelenebileceği de “İçeriği Devlet sırrı niteliğindeki belgelerin mahkemece incelenmesi” başlıklı CMK m.125’de açıklanmıştır. Görüleceği üzere kanun koyucu, “Devlet sırrı” kavramına özel önem vermiştir. Bunlar dışında, bir kamu görevlisinin “Devlet sırrı” niteliği taşıyan bilgi ve belgelerin temini yoluna başvurması, görevinden kaynaklanan yetkileri kötüye kullanmak suretiyle “Devlet sırrı” elde edeceğini bildiği bilgilere ulaşmak amacıyla şeklen hukuka uygun veya hukuka aykırı teknikler kullanması, bu bilgileri bir yerde toplayıp saklaması veya başkalarına açıklaması kabul edilemez.</p>

<p>Savcılık makamı ve kolluğun bir soruşturma sırasında veya önleyici kolluğun önleme dinlemesi yaptığı sırada “Devlet sırrı” kapsamına giren bilgilere ulaştığında, adli amaçlı teknik takiplerde suçla ilgili olup da yasal şartları taşıyan ve yasama dokunulmazlığı kapsamına girmeyen dinleme kayıtlarını hakim veya mahkeme inceleyebilir. Önleme dinlemesi sırasında da tesadüfen “Devlet sırrı” mahiyetinde bilgilere tesadüfen ulaşılması mümkündür. Polis veya kolluk suçların önlenmesi dinlemesini ve Milli İstihbarat Teşkilatı da casusluk ve terör faaliyetlerine karşı bilgi toplama amaçlı dinlemeyi, “Devlet sırrı” kavramına giren bilgileri elde etmek ve bu bilgilere sahip kişileri takip edip kayda almak amacıyla yapmaz. Çünkü adı üstünde “Devlet sırrı” kavramı; bir devletin yararları ile ilgili bilgiler olup, bu bilgilerin toplanması ve başkaları ile paylaşılması sakıncalıdır. Ancak bir suçun ortaya çıkarılması kapsamında hukuka ve usule uygun teknik takip yapılırken “Devlet sırrı” özelliği taşıyan bilgilere ulaşılmışsa, bu bilgilerin gözardı edilemeyeceği, hakim veya mahkeme tarafından değerlendirilmesi gerektiği bir gerçektir.</p>

<p><strong>Yeri gelmişken belirtmeliyiz ki;</strong> neyin devlet sırrı olup olmadığı konusunda yasal yetersizliğin olduğu, herkes tarafından öngörülebilir ve bilinir şekilde adı “Devlet Sırları Kanunu” olan bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duyulduğu, mevcut düzenlemelerin nelerin devlet sırrı sayılıp sayılmayacağı konusunda yeterli ayrıntıya sahip olmadığı görülmektedir. Devlet sırları ile ilgili yasal düzenlemeye gidilmesi, hem “suçta ve cezada kanunilik” ilkesi ve hem de “Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk” başlıklı Yedinci Bölüm altında yer alan TCK m.326 ila m.339’da tanımlanan suçların öngörülebilir ve bilinebilir olması bakımından elzemdir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN"><img alt="Prof. Dr. Ersan ŞEN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_1778u8tYyuYY1Yu77.81y0yuuoUY81ouuuai5yu2uu7uYYuouuuauY9u79uuuaYYuyY_1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN">Prof. Dr. Ersan ŞEN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/siyasal-veya-askeri-casusluk-1</guid>
      <pubDate>Sat, 23 May 2026 11:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/terazi/casusluk-askeri.jpg" type="image/jpeg" length="57150"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[HAZİNEYE AİT TARIM ARAZİLERİ, 2/B TAŞINMAZLARI VE YAPI KAYIT BELGESİ BULUNAN YAPILARIN YER ALDIĞI HAZİNE TAŞINMAZLARINDA BAŞVURU VE ÖDEME SÜRELERİ YENİDEN UZATILDI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hazineye-ait-tarim-arazileri-2b-tasinmazlari-ve-yapi-kayit-belgesi-bulunan-yapilarin-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hazineye-ait-tarim-arazileri-2b-tasinmazlari-ve-yapi-kayit-belgesi-bulunan-yapilarin-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>HAZİNEYE AİT TARIM ARAZİLERİ, 2/B TAŞINMAZLARI VE YAPI KAYIT BELGESİ BULUNAN YAPILARIN YER ALDIĞI HAZİNE TAŞINMAZLARINDA BAŞVURU VE ÖDEME SÜRELERİ YENİDEN UZATILDI</strong></p>

<p>Hazineye ait tarım arazileri, 2/B taşınmazları ve Yapı Kayıt Belgeli Hazine arazileriyle ilgili süreçlerde en büyük sorunlardan biri, süresinde başvuru yapılamaması veya ödeme yükümlülüklerinin zamanında yerine getirilememesi nedeniyle ortaya çıkan hak kayıplarıydı. Birçok kişi; başvuru süresini kaçırdığı, satış bedelini ödeyemediği ya da taksitlerini aksattığı için satın alma hakkını kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldı. 22 Mayıs 2026 tarihli ve 33261 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan<strong><a href="https://www.hukukihaber.net/tapu-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-ve-375-sayili-kanun-hukmunde-kararnamede-degisiklik" rel="dofollow"> 7579 sayılı Kanun</a></strong> ise bu konuda yeniden önemli bir imkan getirdi. Düzenleme ile; Hazineye ait tarım arazileri, 2/B taşınmazları, yapı kayıt belgeli Hazine arazileri ve bazı özel kapsamlı Hazine taşınmazlarında başvuru, ödeme ve taksit süreleri 31.12.2026 tarihine kadar uzatıldı. Ayrıca bazı 2/B taşınmazlarında eski maliklere ve mirasçılarına tanınan iade başvuruları bakımından da yeniden başvuru yolu açıldı. Böylece geçmişte işlemlerini tamamlayamadığı için hak kaybı yaşayan birçok kişi açısından yeniden başvuru ve ödeme fırsatı doğmuş oldu.</p>

<p><strong>Hangi Taşınmazlar Kapsamda?</strong></p>

<p>Süre uzatımı;</p>

<p>• Hazineye ait tarım arazileri,</p>

<p>• 2/B taşınmazları,</p>

<p>• Yapı kayıt belgesi alınmış yapıların bulunduğu Hazine taşınmazları,</p>

<p>• 4706 sayılı Kanun kapsamındaki bazı Hazine taşınmazları,</p>

<p>• Taşkömürü Havzasındaki bazı Hazine taşınmazları için uygulanacaktır.</p>

<p><strong>Kimler Yararlanabilecek?</strong></p>

<p>Düzenleme kapsamındaki hak sahipleri, taşınmazın türüne göre farklılık göstermektedir.</p>

<p><strong>Hazineye Ait Tarım Arazilerinde</strong></p>

<p>4706 sayılı Kanun ve 6292 sayılı Kanun kapsamında bulunan Hazineye ait tarım arazilerinde;</p>

<p>• Kullanıcılar,</p>

<p>• Kiracılar,</p>

<p>• Paydaşlar</p>

<p>başvuru ve ödeme süresi uzatımından yararlanabilecektir.</p>

<p><strong>2/B Taşınmazlarında</strong></p>

<p>2/B taşınmazlarında satın alma hakkı bulunan;</p>

<p>• Süresinde başvuru yapamayan kişiler,</p>

<p>• Satış bedelini süresinde ödeyemeyenler,</p>

<p>• Taksitlerini aksatanlar</p>

<p>süre uzatımından yararlanabilecektir.</p>

<p>Ayrıca 6292 sayılı Kanunun 7. maddesi kapsamındaki iade işlemlerinde;</p>

<p>• Eski maliklerin,</p>

<p>• Kanuni mirasçılarının</p>

<p>yeniden başvuru yapabilme hakkı bulunmaktadır.</p>

<p><strong>Yapı Kayıt Belgeli Hazine Taşınmazlarında</strong></p>

<p>İmar Kanununun geçici 16. maddesi kapsamında;</p>

<p>• Yapı kayıt belgesi sahipleri,</p>

<p>• Satın alma başvurusu yapmayanlar,</p>

<p>• Taksitlerini süresinde ödemeyenler</p>

<p>süre uzatımından yararlanabilecektir.</p>

<p><strong>Diğer Hazine Taşınmazlarında</strong></p>

<p>4706 sayılı Kanunun geçici 18. maddesi ile 3303 sayılı Kanun kapsamındaki taşınmazlarda ise;</p>

<p>• Süresinde satın alma başvurusu yapmayanlar,</p>

<p>• Devir bedelini veya taksitlerini süresinde ödemeyenler</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>yeniden başvuru ve ödeme hakkına sahip olacaktır.</p>

<p><strong>Hangi Süreler Uzatıldı?</strong></p>

<p>31.12.2026 tarihine kadar;</p>

<p>• Başvuru yapmayanlar yeniden başvuru yapabilecek,</p>

<p>• Kendisine bildirilen satış bedelini süresinde ödemeyenler ödeme yapabilecek,</p>

<p>• Taksitli satışlarda ikiden fazla taksiti gecikenler yeniden ödeme hakkı elde edecek,</p>

<p>• 2/B iade başvuruları yeniden yapılabilecek.</p>

<p><strong>2/B Taşınmazlarında İade Hakkı</strong></p>

<p>6292 sayılı Kanunun 7. maddesi kapsamında bazı taşınmazların eski maliklerine veya mirasçılarına bedelsiz iadesi mümkündür.</p>

<p>Özellikle;</p>

<p>• Daha önce kişiler adına kayıtlı olan,</p>

<p>• Sonradan orman sınırı dışına çıkarıldığı gerekçesiyle Hazine adına tescil edilen</p>

<p>bazı taşınmazlar için yeniden başvuru imkânı tanınmıştır.</p>

<p>Başvuru süresi de 31.12.2026 tarihine kadar uzatılmıştır.</p>

<p><strong>Bedeller Nasıl Hesaplanacak?</strong></p>

<p>Kanun, eski satış bedelinin aynen korunmasını kabul etmemiştir.</p>

<p>Başvuru veya ödeme süresi geçirildiği için, geçen süreye ilişkin TÜFE artışı satış bedeline eklenecektir.</p>

<p>Ancak artış sınırsız değildir. Kanun, TÜFE artışının sınırsız şekilde uygulanmasını kabul etmemiş; her yıl için uygulanacak toplam artışa üst sınır getirmiştir. Her yıl için uygulanacak artış, yıllık kanuni faiz oranının iki katını geçemeyecektir.</p>

<p>Ayrıca ay kesirleri hesaplamaya dahil edilmeyecektir.</p>

<p><strong>Düzenleme Neden Önemli?</strong></p>

<p>Özellikle yıllardır fiilen kullanılan ancak başvuru veya ödeme eksikliği nedeniyle hukuki statüsü kesinleşmeyen birçok taşınmaz bakımından, düzenleme yeniden mülkiyet kazanma ve işlemleri tamamlama imkânı sağlamaktadır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-gokhan-bilgin" title="Av. Gökhan BİLGİN"><img alt="Av. Gökhan BİLGİN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/gokhan-bilgin.webp" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-gokhan-bilgin" title="Av. Gökhan BİLGİN">Av. Gökhan BİLGİN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hazineye-ait-tarim-arazileri-2b-tasinmazlari-ve-yapi-kayit-belgesi-bulunan-yapilarin-1</guid>
      <pubDate>Sat, 23 May 2026 10:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/05/2b4sa4a-arazi.jpg" type="image/jpeg" length="59066"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ULUSLARARASI CEZA HUKUKUNUN DÖNÜŞEN YAPISI VE MODERN SUÇ TİPOLOJİLERİ IŞIĞINDA BİREYSEL VE İŞTİRAK TEMELLİ CEZAİ SORUMLULUK]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/uluslararasi-ceza-hukukunun-donusen-yapisi-ve-modern-suc-tipolojileri-isiginda-bireysel-ve-istirak-temelli-cezai-sorumluluk-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/uluslararasi-ceza-hukukunun-donusen-yapisi-ve-modern-suc-tipolojileri-isiginda-bireysel-ve-istirak-temelli-cezai-sorumluluk-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>GİRİŞ</strong></p>

<p>Uluslararası ceza hukuku, tarihsel gelişim süreci içerisinde özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan kitlesel insan hakları ihlalleri ve sistematik nitelik taşıyan ağır uluslararası suçlar karşısında şekillenmiş ve zaman içerisinde bireyin uluslararası hukuk süjesi olarak doğrudan sorumluluk taşıdığı bağımsız bir hukuk dalı haline gelmiştir. Bu dönüşüm, klasik uluslararası hukuk anlayışında egemen devlet merkezli sorumluluk yapısının kırılmasına neden olmuş ve bireyin uluslararası hukuk düzeni içerisinde doğrudan yargılanabilir bir aktör olarak kabul edilmesini mümkün kılmıştır.</p>

<p>Bu bağlamda Nürnberg Uluslararası Askeri Mahkemesi (International Military Tribunal – Nürnberg), bireyin “devlet emri altında hareket etmesi” olgusunu mutlak bir cezasızlık nedeni olmaktan çıkarmış ve bireysel cezai sorumluluk ilkesini uluslararası hukuk düzenine yerleştirmiştir. Bu yaklaşım, uluslararası ceza hukukunun normatif temelini oluşturmuştur.</p>

<p>Nürnberg süreci ile başlayan bu normatif kırılma, daha sonra uluslararası ceza hukukunun yalnızca tarihsel bir yargılama pratiği olmaktan çıkıp kurumsallaşmış bir yargı düzenine evrilmesine zemin hazırlamıştır. Özellikle Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY) ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTR) ile birlikte, uluslararası suçların unsurlarının belirlenmesi ve bireysel cezai sorumluluğun kapsamının genişletilmesi bakımından önemli bir içtihat birikimi ortaya çıkmıştır. ICTY’nin Tadić kararı, silahlı çatışmanın niteliğine ilişkin klasik ayrımları esneterek uluslararası insancıl hukuk ile ceza hukuku arasındaki sınırları yeniden tanımlamış; ICTR’nin Akayesu kararı ise soykırım suçunun manevi unsurunu oluşturan “dolus specialis” kavramını yargısal düzlemde açık bir şekilde formüle etmiştir. Benzer şekilde Krstić kararı, soykırım suçunun kısmi imha üzerinden de oluşabileceğini kabul ederek suçun kapsamını genişletmiştir.</p>

<p>Bu içtihat çizgisi, uluslararası ceza hukukunun yalnızca norm koyucu bir alan değil, aynı zamanda yoğun biçimde yargısal yorumla gelişen bir “case-law driven system” haline geldiğini göstermektedir. Bu yönüyle uluslararası ceza hukuku, klasik kamu hukuku disiplinlerinden ayrılarak hem normatif hem de yargısal üretim kapasitesi yüksek hibrit bir yapı arz etmektedir.</p>

<p>Kanaatimizce bu dönüşüm, yalnızca teknik bir hukuk değişimi değil, aynı zamanda uluslararası hukukta egemenlik kavramının yeniden tanımlanması anlamına gelmektedir. Zira bireyin doğrudan uluslararası suçların faili olarak yargılanabilir hale gelmesi, devlet merkezli egemenlik anlayışının mutlaklığını sınırlandıran en önemli gelişmelerden birini teşkil etmektedir.</p>

<p><strong>I. ULUSLARARASI CEZA HUKUKUNUN TARİHSEL KIRILMA NOKTALARI VE YARGISAL KURUMSALLAŞMASI</strong></p>

<p>Uluslararası ceza hukukunun tarihsel gelişimi Nürnberg ve Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemeleri ile başlamış, bu mahkemeler bireysel cezai sorumluluk ilkesini uluslararası hukuk sistemine kazandırmıştır. Bu gelişim, klasik uluslararası hukukta egemen devlet merkezli sorumluluk anlayışından birey merkezli cezai sorumluluk anlayışına geçişin ilk normatif kırılmasını temsil etmektedir.</p>

<p>Nürnberg Mahkemesi, crimes against peace (barışa karşı suçlar), war crimes (savaş suçları) ve crimes against humanity (insanlığa karşı suçlar) kavramlarını sistematik hale getirerek bireyin devlet adına hareket etmesinin cezai sorumluluğu ortadan kaldırmayacağını açıkça kabul etmiştir. Bu yaklaşım, “devletin arkasına sığınma” (superior orders doctrine) anlayışını ortadan kaldırmış ve bireysel cezai sorumluluğu uluslararası ceza hukukunun kurucu ilkesi haline getirmiştir. Nürnberg içtihadı aynı zamanda nullum crimen sine lege ilkesinin savaş sonrası dönemde yeniden yorumlanmasına ilişkin tartışmaları da beraberinde getirmiştir.</p>

<p>Tokyo Mahkemesi ise Asya-Pasifik bölgesinde benzer bir yargılama yaparak uluslararası ceza hukukunun evrensel niteliğini güçlendirmiştir. Bu yargılamalarda özellikle komuta sorumluluğu (command responsibility) ve askeri hiyerarşi içindeki bireysel sorumluluğun sınırları tartışma konusu olmuş; üst düzey askeri ve siyasi aktörlerin yalnızca doğrudan fiillerinden değil, aynı zamanda ihmali davranışlarından da sorumlu tutulabileceği yönünde önemli bir içtihat eğilimi ortaya çıkmıştır.</p>

<p>Soğuk Savaş sonrası dönemde kurulan Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY) ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTR), uluslararası ceza hukukunu norm üretiminden yoğun içtihat üretimine taşıyan en önemli kurumsal yapılardır. Bu mahkemeler, uluslararası ceza hukukunun artık yalnızca antlaşma normlarına dayalı statik bir yapı olmadığını, aynı zamanda yargısal yorum yoluyla gelişen dinamik bir hukuk sistemi olduğunu ortaya koymuştur.</p>

<p>ICTY’nin Tadić kararı, silahlı çatışma kavramını geniş yorumlamış ve uluslararası ile uluslararası olmayan çatışma ayrımını esnetmiştir. Bu karar, uluslararası insancıl hukukun uygulama alanını ciddi şekilde genişletmiş; ayrıca effective control ve overall control testleri arasındaki tartışmayı gündeme getirerek devlet ilişkili sorumluluk tartışmalarını derinleştirmiştir.</p>

<p>ICTR’nin Akayesu kararı, soykırım suçunun en önemli unsuru olan dolus specialis (özel kast) kavramını açıklığa kavuşturmuş ve cinsel şiddetin belirli koşullarda soykırım aracı olabileceğini kabul etmiştir. Bu yönüyle karar, uluslararası ceza hukukunda mağduriyet kategorilerinin genişlemesi açısından da dönüm noktası niteliği taşımaktadır.</p>

<p>ICTY Krstić kararı ise Srebrenica olayları üzerinden soykırım suçunun yalnızca tam imha değil, kısmi imha yoluyla da oluşabileceğini ortaya koymuştur. Bu yaklaşım, soykırım suçunun maddi unsurunun yorumunda genişletici bir içtihat çizgisini temsil etmektedir.</p>

<p>Bu içtihatlar bütünü, uluslararası ceza hukukunun yalnızca normatif bir yapı değil, aynı zamanda case-law driven (içtihat güdümlü) bir hukuk sistemi haline geldiğini göstermektedir. Bu durum, uluslararası ceza hukukunu klasik kamu hukuku disiplinlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p>Kanaatimizce bu dönem, uluslararası ceza hukukunun normatif sistemden yargısal içtihat sistemi haline evrildiği kritik kırılma noktasını temsil etmektedir.</p>

<p>Bu kırılmanın en ileri aşaması ise Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (International Criminal Court – ICC) kurulmasıdır. 1998 Roma Statüsü ile kurulan ICC, ad hoc mahkemelerden farklı olarak kalıcı bir uluslararası ceza yargı organı niteliği taşımakta ve böylece uluslararası ceza hukukunu sürekli ve kurumsallaşmış bir yargı rejimine dönüştürmektedir.</p>

<p>Roma Statüsü’nün 25. maddesi bireysel cezai sorumluluğu açık biçimde düzenleyerek uluslararası suçların bireyler tarafından işlenebileceğini normatif olarak kesinleştirmiştir. Bu düzenleme, Nürnberg çizgisinin kodifikasyonu niteliğindedir. 28. madde ise komuta sorumluluğunu açıkça düzenleyerek askeri ve sivil üstlerin astlarının fiillerinden belirli şartlar altında sorumlu tutulabileceğini kabul etmiştir.</p>

<p>ICC sisteminin en önemli yapısal unsurlarından biri tamamlayıcılık ilkesi (complementarity principle) olup, Mahkeme yalnızca ulusal yargı sistemlerinin yetersiz veya isteksiz olduğu durumlarda devreye girmektedir. Bu yapı, uluslararası ceza hukukunda devlet egemenliği ile uluslararası yargı yetkisi arasında denge kuran hibrit bir mekanizma ortaya çıkarmaktadır.</p>

<p>Yine kanaatimiz odur ki, uluslararası ceza hukukunun yalnızca tarihsel bir yargılama pratiği olmaktan çıkarak, bireyin doğrudan sorumlu olduğu ve kurumsal olarak denetlenen bağımsız bir uluslararası ceza adalet sistemine evrilmesini ifade etmektedir.</p>

<p><strong>II. ULUSLARARASI CEZA HUKUKUNUN NORMATİF YAPISI VE HİBRİT KARAKTERİ</strong></p>

<p>Uluslararası ceza hukuku tek bir kaynağa dayanmayan, çok katmanlı ve dinamik bir hukuk sistemidir. Bu sistemin temel kaynakları uluslararası sözleşmeler, teamül hukuku (customary international law), genel hukuk ilkeleri ve uluslararası mahkeme içtihatlarıdır. Bununla birlikte uluslararası ceza hukukunun normatif yapısı, yalnızca klasik uluslararası hukuk kaynaklar sistemiyle açıklanamayacak ölçüde yargısal yorum ve içtihat üretimiyle şekillenen özgün bir karakter taşımaktadır.</p>

<p>Bu nedenle uluslararası ceza hukuku, hem Kıta Avrupası hukukunun kodifikasyon temelli yapısını hem de Anglo-Sakson hukukunun içtihat (case-law) temelli yaklaşımını birlikte bünyesinde barındıran hibrit bir hukuk düzeni olarak ortaya çıkmaktadır. Roma Statüsü’nün sistematiği dahi bu hibrit karakteri yansıtarak hem yazılı normatif kurallar hem de uluslararası yargı organlarının yorum gücünü birlikte işletmektedir.</p>

<p>Bu bağlamda özellikle ICTY ve ICTR içtihadı, teamül hukukunun oluşumunda belirleyici bir rol oynamış; Tadić, Akayesu ve Krstić kararları yalnızca bireysel davalara ilişkin hükümler üretmekle kalmamış, aynı zamanda uluslararası ceza hukukunun genel ilkelerini şekillendiren normatif referans noktaları haline gelmiştir. Bu durum, uluslararası ceza hukukunda “judge-made law” niteliğinin güçlü biçimde ortaya çıktığını göstermektedir.</p>

<p>Doktrinde bu yapı sıklıkla autonomous legal order (özerk hukuk düzeni) kavramı ile ifade edilmektedir. Bu yaklaşım, uluslararası ceza hukukunun ulusal hukuk sistemlerinden bağımsız bir norm üretme kapasitesine sahip olduğunu ve kendi iç tutarlılığı bulunan bir normatif evren oluşturduğunu ileri sürmektedir. Özellikle ICC’nin kurulmasıyla birlikte bu özerklik daha da belirgin hale gelmiş; bireysel cezai sorumluluk, uluslararası düzeyde doğrudan uygulanabilir bir normatif kategoriye dönüşmüştür.</p>

<p>Buna paralel olarak bazı yazarlar uluslararası ceza hukukunu “fragmented yet converging system” (parçalı fakat yakınsayan sistem) olarak nitelendirmekte; farklı mahkeme yapıları, bölgesel yargı organları ve ulusal uygulamaların zaman içinde ortak bir normatif çekirdeğe doğru evrildiğini savunmaktadır.</p>

<p>Kanaatimizce bu özellik, uluslararası ceza hukukunu klasik uluslararası kamu hukukundan ayıran en temel yapısal unsurdur. Zira bu alan, yalnızca devletler arası normatif düzenlemelere değil, aynı zamanda bireyi doğrudan hedef alan ve yargısal içtihatla sürekli gelişen bağımsız bir cezai sorumluluk rejimine dayanmaktadır.</p>

<p>Bu nedenle uluslararası ceza hukukunun normatif kaynakları, statik bir hiyerarşi içinde değil, birbirini besleyen ve sürekli etkileşim halinde bulunan çok katmanlı bir yapı olarak değerlendirilmelidir. Özellikle teamül hukuku ile içtihat arasındaki etkileşim, bu alanın norm üretim kapasitesinin en önemli dinamiğini oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>III. ULUSLARARASI CEZA MAHKEMESİ (ICC) VE TAMAMLAYICILIK İLKESİ</strong></p>

<p>Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), 1998 Roma Statüsü ile kurulmuş daimi nitelikte bir uluslararası ceza yargı organıdır. ICC’nin kuruluşu, uluslararası ceza hukukunda ad hoc (geçici) mahkeme modelinden kalıcı, kurumsallaşmış ve süreklilik arz eden bir yargı rejimine geçişi ifade etmektedir. Bu yönüyle ICC, yalnızca yeni bir yargı organı değil, aynı zamanda uluslararası ceza hukukunun normatif mimarisinde yapısal bir dönüşümün ürünüdür.</p>

<p>ICC’nin temel işleyiş mantığı tamamlayıcılık ilkesi (complementarity principle) üzerine kuruludur. Bu ilke, Mahkeme’nin ulusal yargı sistemlerinin yerine geçen bir üst yargı mercii olmadığını; aksine ulusal yargı sistemlerinin yetersizliği veya isteksizliği durumunda devreye giren ikincil fakat denetleyici bir mekanizma olduğunu ifade etmektedir. Bu yapı, uluslararası ceza hukukunda egemenlik ilkesinin tamamen ortadan kaldırılmadığını, ancak sınırlandırılarak uluslararası denetime açıldığını göstermektedir. Roma Statüsü’nün 17. maddesi, bu çerçevede kabul edilebilirlik (admissibility) kriterlerini düzenleyerek ICC’nin müdahale alanını normatif olarak sınırlandırmıştır.</p>

<p>Bu noktada ICC’nin temel işlevi yalnızca bireysel cezalandırma değildir; aynı zamanda ulusal yargı sistemlerini “harekete geçmeye zorlayan bir normatif baskı mekanizması” oluşturmasıdır. Dolayısıyla tamamlayıcılık ilkesi, sadece teknik bir yargı yetkisi kuralı değil, aynı zamanda uluslararası ceza adaletinin dolaylı bir düzenleme aracıdır.</p>

<p>ICC içtihadı bu yapıyı somutlaştıran ve genişleten bir rol üstlenmiştir. Lubanga Dyilo Davası, çocuk askerlerin kullanılmasını uluslararası ceza hukukunun merkezine taşımış ve bu fiili savaş suçu olarak sistematik biçimde tanımlamıştır. Bu karar, savaş suçlarının yalnızca doğrudan fiziksel şiddet eylemleriyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda çatışmanın sosyal dokusunu hedef alan fiilleri de kapsadığını göstermiştir.</p>

<p>Katanga Davası, dolaylı müşterek faillik (indirect co-perpetration) teorisini geliştirerek örgütlü suç yapılarında bireysel sorumluluğun sınırlarını genişletmiştir. Bu yaklaşım, fiili gerçekleştiren kişi ile karar verici yapı arasındaki mesafenin cezai sorumluluğu ortadan kaldırmadığını ortaya koymuş ve özellikle hiyerarşik suç organizasyonlarında sorumluluğun dağıtımını yeniden şekillendirmiştir.</p>

<p>Bemba Davası, komuta sorumluluğu bağlamında “effective control (fiili kontrol)” kriterini tartışarak üst düzey askeri ve siyasi aktörlerin ihmal yoluyla cezai sorumluluğunu güçlendirmiştir. Bu karar, uluslararası ceza hukukunda sorumluluğun yalnızca icrai fiillerle değil, önleme yükümlülüğünün ihlaliyle de doğabileceğini açık biçimde ortaya koymaktadır.</p>

<p>Al Mahdi Davası ise Timbuktu’daki kültürel mirasın yok edilmesini savaş suçu olarak değerlendirerek uluslararası ceza hukukunun koruma alanını genişletmiştir. Bu karar, suç tipolojisinin yalnızca insan bedeni üzerindeki şiddetle sınırlı olmadığını, kültürel ve kolektif değerlerin de cezai koruma kapsamında değerlendirilebileceğini göstermektedir.</p>

<p>Bu içtihatlar birlikte değerlendirildiğinde ICC’nin yalnızca bireysel suçluluğu tespit eden bir mahkeme olmadığı, aynı zamanda uluslararası ceza hukukunun normatif sınırlarını sürekli olarak genişleten ve yeniden tanımlayan bir yargısal üretim merkezi olduğu görülmektedir.</p>

<p>Kanaatimizce ICC sistemi, uluslararası ceza hukukunda iki temel dönüşümü aynı anda gerçekleştirmiştir. Birincisi, bireysel cezai sorumluluğu kurumsal ve sürekli bir yargı denetimine bağlamış; ikincisi ise suç tipolojilerini fiziksel şiddet merkezli dar çerçeveden çıkararak örgütsel, yapısal ve kültürel zararları da kapsayan geniş bir normatif alana taşımıştır. Bu nedenle ICC, yalnızca bir yargı organı değil, aynı zamanda uluslararası ceza hukukunun normatif evrimini yönlendiren kurucu bir aktör niteliği taşımaktadır.</p>

<p><strong>IV. ULUSLARARASI CEZA HUKUKUNDA SUÇ SİSTEMİ VE YARGISAL YAKLAŞIMLAR</strong></p>

<p><strong>1. SOYKIRIM SUÇU VE DOLUS SPECIALIS</strong></p>

<p>Soykırım suçu, belirli bir ulusal, etnik, ırksal veya dini grubun tamamen veya kısmen yok edilmesini amaçlayan, uluslararası ceza hukukunun en ağır ve en spesifik suç tiplerinden biridir. Bu suçun normatif çekirdeğini, diğer uluslararası suçlardan ayıran temel unsur ise dolus specialis (özel kast) unsurudur. Bu unsur, failin yalnızca fiili gerçekleştirmesini değil, aynı zamanda belirli bir grubu yok etme yönünde özel ve yönlendirilmiş bir yok etme iradesine sahip olmasını gerektirmektedir. Bu yönüyle soykırım suçu, klasik kast türlerinden ayrılarak daha yoğun, nitelikli ve daraltıcı bir sübjektif unsur standardı ortaya koymaktadır.</p>

<p>Bu çerçevede dolus specialis, yalnızca psikolojik bir kast değerlendirmesi değil, aynı zamanda fiilin bağlamı, sistematikliği ve failin örgütsel konumu üzerinden çıkarımsal olarak tespit edilen normatif bir unsurdur. Bu durum, soykırım suçunun ispatında doğrudan niyetin (direct intent) çoğu zaman açık delillerle değil, dolaylı göstergeler (contextual evidence) üzerinden kurulmasını zorunlu kılmaktadır.</p>

<p>Uluslararası içtihat, bu suçun unsurlarının yorumlanmasında belirleyici bir rol oynamış ve soykırım suçunun hem maddi hem manevi unsurlarını derinleştiren bir normatif çerçeve oluşturmuştur. ICTR’nin Akayesu Davası, soykırım suçunun yalnızca fiziksel imha fiilleriyle sınırlı olmadığını ortaya koyarak cinsel şiddetin de belirli koşullarda soykırımın icra aracı olabileceğini kabul etmiştir. Bu karar, aynı zamanda uluslararası ceza hukukunda toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin ilk kez sistematik biçimde suç tipolojisine dahil edilmesi bakımından normatif bir kırılma noktası teşkil etmektedir.</p>

<p>ICTY’nin Krstić Davası, Srebrenica olayları üzerinden soykırım suçunun “tam imha” ile sınırlı olmadığını, “kısmi imha” (partial destruction) halinde de oluşabileceğini kabul etmiştir. Bu yaklaşım, soykırım suçunun maddi unsurunun yorumunda genişletici bir içtihat çizgisi oluşturmuş ve koruma alanını fiilen genişletmiştir. Bu yönüyle Krstić kararı, “grubun bir kısmının yok edilmesi” kavramını uluslararası ceza hukukunun merkezine yerleştirmiştir.</p>

<p>ICTR’nin Gacumbitsi Davası, mağdur grubun belirlenmesinde yalnızca objektif etnik kriterlerin değil, algısal ve sosyal tanımlamaların da önem taşıdığını ortaya koymuştur. Bu yönüyle karar, soykırım suçunda “grup” kavramının statik değil, sosyal gerçeklik tarafından şekillenen dinamik ve inşa edilen (constructed) bir yapı olduğunu göstermiştir.</p>

<p>ICTY’nin Jelisić Davası ise soykırım kastının ispatında çok yüksek bir delil standardının gerekli olduğunu vurgulamış; failin özel yok etme iradesinin açık, kesin ve tartışmasız şekilde ortaya konulması gerektiğini belirtmiştir. Bu karar, dolus specialis unsurunun ispat rejimini sıkılaştıran ve cezai sorumluluğun sınırlarını daraltan önemli bir içtihat olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p>Bu içtihatlar birlikte değerlendirildiğinde, soykırım suçunun yalnızca normatif tanım düzeyinde sabit bir kategori olmadığı, aksine yargısal yorum yoluyla sürekli genişleyen ve derinleşen dinamik bir suç tipi haline geldiği görülmektedir. Bu durum, uluslararası ceza hukukunun gelişiminde içtihat hukukunun yalnızca açıklayıcı değil, aynı zamanda kurucu bir rol oynadığını açık biçimde ortaya koymaktadır.</p>

<p>Kanaatimizce bu gelişim çizgisi, uluslararası ceza hukukunda yapısal bir ikili gerilim üretmektedir. Bir yandan dolus specialis gibi sıkı sübjektif unsurların varlığı, suç tipinin cezalandırma alanını daraltarak bireysel cezai sorumluluk bakımından yüksek bir ispat standardı oluşturmakta; diğer yandan ise “grup”, “imha” ve “icra biçimi” kavramlarının yargısal yorumla genişletilmesi, koruma alanını fiilen artırmaktadır. Bu nedenle soykırım suçu, aynı anda hem “daraltıcı ispat rejimi” hem de “genişletici koruma yorumu” üreten paradoksal bir yapı arz etmektedir.</p>

<p>Bu ikili yapı, özellikle ICC ve ad hoc mahkemeler içtihadında da görüldüğü üzere, uluslararası ceza hukukunun genel karakterini belirleyen temel normatif gerilimlerden birini oluşturmaktadır. Bu gerilim, bir yandan ceza hukukunda hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerini zorlamakta; diğer yandan ise ağır insan hakları ihlallerinin cezasız kalmaması yönündeki uluslararası kamu düzeni ihtiyacını karşılamaktadır.</p>

<p>Sonuç olarak soykırım suçu, uluslararası ceza hukukunun hem en katı hem de en esnek yorumlanabilen suç tipi olarak, sistemin bütünsel karakterini yansıtan ve uluslararası ceza hukukunun normatif sınırlarını görünür kılan temsili bir alan teşkil etmektedir.</p>

<p><strong>2. İNSANLIĞA KARŞI SUÇLAR VE SİSTEMATİK SALDIRI</strong></p>

<p>İnsanlığa karşı suçlar, uluslararası ceza hukukunda sivil nüfusa yönelik yaygın (widespread) veya sistematik (systematic) bir saldırının parçası olarak işlenen ağır insan hakları ihlallerini ifade etmektedir. Bu suç tipi, savaş hali bulunmasa dahi işlenebilmesi bakımından, savaş suçlarından ayrılmakta ve barış zamanında dahi uluslararası ceza sorumluluğunu gündeme getirebilmektedir. Bu yönüyle insanlığa karşı suçlar, uluslararası ceza hukukunun “saf devlet dışı şiddet alanı”nı düzenleyen en geniş kapsamlı suç kategorilerinden birini oluşturmaktadır.</p>

<p>Suçun kurucu unsuru olan “sistematik saldırı”, münferit eylemlerden farklı olarak, belirli bir devlet politikası veya örgütsel plan çerçevesinde sivil nüfusa yönelmiş organize bir saldırı modelini ifade etmektedir. Bu bağlamda “policy element” (saldırı politikası unsuru), suçun rastlantısal eylemlerden ayrılmasını sağlayan kritik bir normatif kriter olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla insanlığa karşı suçlar, bireysel fiillerin ötesinde, örgütlü ve planlı şiddet yapılarının uluslararası ceza hukuku tarafından kriminalize edilmesini sağlamaktadır.</p>

<p>Bu noktada insanlığa karşı suçların kapsamı yalnızca fiziksel şiddet eylemleriyle sınırlı olmayıp, insan bedeninin sistematik biçimde hedef alındığı tıbbi ve biyopolitik müdahaleleri de içerebilecek şekilde genişlemektedir. Özellikle zorla tıbbi müdahaleler, rıza dışı deneysel uygulamalar, zorla sterilizasyon ve üreme kapasitesine yönelik sistematik müdahaleler, modern uluslararası ceza hukukunda insan onuruna karşı saldırının tıbbi görünümünü oluşturmaktadır. Bu yönüyle suç tipi, yalnızca yaşam hakkına değil, bedensel bütünlük, tıbbi özerklik ve insanın fiziksel dokunulmazlığına yönelik sistematik ihlalleri de kapsamaktadır.</p>

<p>ICTY’nin Tadić Davası, insanlığa karşı suçlarda “sistematiklik” ve “yaygınlık” kriterlerini geliştirerek bu suç tipinin yalnızca büyük ölçekli saldırılarla sınırlı olmadığını, belirli bir organizasyonel yapı içinde tekrar eden ihlallerin de bu kapsamda değerlendirilebileceğini ortaya koymuştur. Bu karar, aynı zamanda sivil nüfus kavramının geniş yorumlanmasına katkı sağlamış ve uluslararası ceza hukukunda koruma alanını önemli ölçüde genişletmiştir.</p>

<p>ICTY’nin Kunarac Davası, cinsel şiddet eylemlerini bağımsız bir insanlığa karşı suç olarak değerlendirmiş ve bu fiillerin yalnızca savaş bağlamında değil, sistematik saldırının bir parçası olarak da cezalandırılabileceğini kabul etmiştir. Bu içtihat, cinsel şiddetin “ikincil bir ihlal” değil, doğrudan uluslararası suçun kurucu unsuru olabileceğini ortaya koyması bakımından normatif bir dönüm noktasıdır.</p>

<p>ICTY’nin Furundžija Davası ise işkence yasağının jus cogens (emredici norm) niteliğini açıkça tanımlamış ve bu yasağın hiçbir istisna veya meşruiyet alanına tabi olamayacağını ortaya koymuştur. Bu karar, insanlığa karşı suçların yalnızca cezai bir kategori değil, aynı zamanda uluslararası kamu düzeninin (ordre public international) bir parçası olduğunu göstermektedir.</p>

<p>Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) içtihadı da insanlığa karşı suçların kapsamını genişleten bir rol üstlenmiştir. Özellikle “widespread or systematic attack directed against any civilian population” kriteri, Roma Statüsü’nün 7. maddesi çerçevesinde suçun yapısal unsurunu oluşturmaktadır. ICC uygulaması, bu suç tipinin yalnızca devlet aktörleriyle sınırlı olmadığını, devlet dışı örgütlü yapılar tarafından da işlenebileceğini kabul etmektedir.</p>

<p>Kanaatimizce insanlığa karşı suçlar, uluslararası ceza hukukunun yalnızca klasik şiddet eylemlerini değil, aynı zamanda insan bedeni üzerinde kurulan sistematik iktidar ve müdahale mekanizmalarını da kapsayan dinamik bir suç tipini temsil etmektedir. Bu yönüyle suç tipi, bir yandan sistematik devlet veya örgüt politikalarının cezalandırılmasını mümkün kılarak uluslararası koruma standardını yükseltmekte; diğer yandan ise “sistematik saldırı” ve “policy element” kavramlarının yoruma açık yapısı nedeniyle hukuki belirlilik ile etkin koruma amacı arasında yapısal bir gerilim üretmektedir. İnsanlığa karşı suçlar, uluslararası ceza hukukunda yalnızca bireysel fiillerin cezalandırılmasına indirgenemeyecek ölçüde, organize iktidar yapıları tarafından sistematik biçimde icra edilen ve doğrudan insan bedenini, toplumsal varoluş alanını ve insan onurunun maddi/bedensel tezahürlerini hedef alan çok katmanlı şiddet rejimlerini konu edinen en kapsamlı suç kategorisini oluşturmaktadır. Bu niteliğiyle söz konusu suç tipi, modern uluslararası ceza hukukunun yalnızca normatif çerçevesini değil, aynı zamanda onun yapısal mantığını ve koruma paradigmasını da belirleyen kurucu bir eksen işlevi görmekte; birey, beden ve iktidar arasındaki ilişkinin uluslararası ceza hukuku düzleminde yeniden tanımlanmasına imkan sağlamaktadır.</p>

<p><strong>3. SAVAŞ SUÇLARI VE ULUSLARARASI İNSANCIL HUKUK</strong></p>

<p>Savaş suçları, uluslararası ve uluslararası olmayan silahlı çatışmalar sırasında, Cenevre Sözleşmeleri ve teamül uluslararası insancıl hukuk kurallarının ağır ihlali niteliğindeki fiilleri ifade etmektedir. Bu suç tipi, silahlı çatışma hukuku (ius in bello) ile doğrudan bağlantılı olup, çatışmanın taraflarına belirli davranış sınırları çizerek savaşın dahi “hukuk dışı alan” olmadığını ortaya koymaktadır.</p>

<p>Savaş suçlarının normatif yapısı, özellikle ayrım ilkesi (distinction), orantılılık ilkesi (proportionality) ve askeri zorunluluk (military necessity) ilkeleri üzerinden şekillenmektedir. Bu ilkeler, sivil hedeflerin korunmasını uluslararası insancıl hukukun merkezine yerleştirmekte ve savaşın mutlak bir şiddet alanı olmadığını normatif olarak tesis etmektedir.</p>

<p>Bu normatif çerçeve içerisinde Cenevre Sözleşmeleri, özellikle yaralılar, hastalar ve savaş mağdurları bakımından tıbbi koruma rejimi kurarak savaş hukukunun insancıl boyutunu somutlaştırmaktadır. Bu kapsamda sağlık personeli, tıp çalışanları, sahra hastaneleri ve ambulanslar “özel korunmuş kişiler ve yapılar” statüsünde değerlendirilmekte; bunlara yönelik saldırılar doğrudan savaş suçu niteliği taşımaktadır. Bu durum, tıp faaliyetinin savaş koşullarında dahi nötr ve korunmuş bir alan olarak kabul edildiğini göstermektedir.</p>

<p>Ayrıca uluslararası insancıl hukukta tıbbi tarafsızlık (medical neutrality) ilkesi, sağlık personelinin yalnızca hastaya karşı sorumlu olduğunu ve çatışmanın tarafı haline getirilemeyeceğini ifade etmektedir. Buna rağmen sağlık çalışanlarının hedef alınması, zorla müdahaleye zorlanması veya tedavi faaliyetlerinin engellenmesi, savaş suçları kapsamında değerlendirilen ağır ihlaller arasında yer almaktadır. Bu yönüyle savaş hukuku, yalnızca askeri hedefleri değil, aynı zamanda insan bedeninin korunmasına yönelik tıbbi etik alanını da doğrudan güvence altına almaktadır.</p>

<p>ICTY’nin Tadić Davası, silahlı çatışmanın niteliğine ilişkin yaptığı geniş yorumla, uluslararası ve uluslararası olmayan silahlı çatışmalar arasındaki sınırın esnekleşmesine katkı sağlamış ve uluslararası insancıl hukukun uygulama alanını önemli ölçüde genişletmiştir. Bu yaklaşım, savaş suçlarının yalnızca devletler arası çatışmalarla sınırlı olmadığını, iç çatışmalar bağlamında da aynı yoğunlukta uygulanabileceğini ortaya koymuştur.</p>

<p>ICTY’nin Čelebići (Delalić) Davası, komuta sorumluluğu doktrinini sistematik biçimde açıklamış ve üst düzey askeri veya sivil otoritelerin, astları tarafından işlenen suçlardan belirli koşullar altında sorumlu tutulabileceğini kabul etmiştir. Bu karar, bireysel cezai sorumluluğun yalnızca doğrudan fiil failliği ile sınırlı olmadığını, hiyerarşik yapı içinde ihmal ve denetim yükümlülüğünün ihlali üzerinden de kurulabileceğini ortaya koymuştur.</p>

<p>Bu çerçevede komuta sorumluluğu, uluslararası ceza hukukunda üç temel unsur üzerinden değerlendirilmektedir: fiili kontrol (effective control), bilgi standardı (knowledge or reason to know) ve gerekli önlemleri almama (failure to prevent or punish). Bu yapı, özellikle askeri hiyerarşi içindeki üst düzey aktörlerin cezai sorumluluğunu genişleten normatif bir mekanizma olarak işlev görmektedir.</p>

<p>Roma Statüsü’nün 28. maddesi, komuta sorumluluğunu kodifiye ederek bu doktrini ICC sistemine taşımış ve sivil-siyasi liderlerin de belirli şartlar altında savaş suçlarından sorumlu tutulabilmesini mümkün kılmıştır. Bu düzenleme, uluslararası ceza hukukunda sorumluluğun yalnızca fiili icra eden bireylerle sınırlı olmadığını, kurumsal ve yapısal sorumluluğu da kapsadığını göstermektedir.</p>

<p>ICTY’nin Furundžija Davası ise işkence yasağının jus cogens niteliğini vurgulayarak, savaş suçlarının yalnızca çatışma hukuku ihlali değil, aynı zamanda uluslararası kamu düzenine karşı ihlal niteliği taşıdığını ortaya koymuştur.</p>

<p>Kanaatimizce savaş suçları rejimi, uluslararası ceza hukukunun en “operasyonel” alanını oluşturmaktadır. Bir yandan silahlı çatışma hukukunun teknik kurallarını cezai sorumluluk rejimiyle birleştirmekte, diğer yandan ise komuta sorumluluğu doktrini aracılığıyla bireysel sorumluluğu hiyerarşik yapılara doğru genişletmektedir. Bu durum, savaşın yalnızca askeri bir faaliyet değil, aynı zamanda tıbbi, insani ve etik sınırlarla çevrelenmiş normatif bir alan olduğunu göstermektedir.</p>

<p>Sonuç olarak savaş suçları ve komuta sorumluluğu doktrini, uluslararası ceza hukukunun normatif yapısında bireysel fail ile örgütsel yapı arasındaki sınırın bulanıklaştığı, sorumluluğun ise giderek “yukarıya doğru genişlediği” temel bir alanı temsil etmektedir.</p>

<p>Savaş suçları kapsamında tıbbi alanın korunması, uluslararası insancıl hukukun en hassas ve aynı zamanda en normatif açıdan yoğunlaşmış alanlarından birini oluşturmaktadır. Cenevre Sözleşmeleri ile tesis edilen koruma rejimi, yaralılar, hastalar ve sağlık personelini çatışmanın tarafı olmaktan bağımsız şekilde korunan kişiler kategorisine dahil ederek, savaşın dahi mutlak bir şiddet alanı olmadığını ortaya koymaktadır. Bu çerçeve, tıbbi faaliyeti yalnızca insani bir yardım alanı değil, aynı zamanda uluslararası hukukun doğrudan güvence altına aldığı normatif bir yapı olarak konumlandırmaktadır.</p>

<p>Bu normatif yapı içerisinde tıbbi tarafsızlık (medical neutrality) ilkesi, sağlık personelinin görevini yalnızca tıbbi etik ve hasta yararı doğrultusunda yerine getirmesini güvence altına almakta; sağlık çalışanlarının çatışmanın tarafı haline getirilmesini veya askeri amaçlarla araçsallaştırılmasını açıkça yasaklamaktadır. Buna rağmen modern silahlı çatışmalarda sağlık personelinin hedef alınması, hastanelerin bombalanması veya tıbbi altyapının sistematik biçimde tahrip edilmesi, bu koruma rejiminin en ağır ihlalleri arasında yer almaktadır.</p>

<p>Hastane bombalamaları, yalnızca fiziksel yapıların tahribi olarak değil, aynı zamanda yaşamın sürdürülmesine yönelik kurumsal kapasitenin ortadan kaldırılması anlamına gelen yapısal bir savaş suçu niteliği taşımaktadır. Hastanelerin korunmuş statüsüne rağmen hedef alınması, uluslararası insancıl hukukta “korunan nesneye karşı kasıtlı saldırı” kategorisi içinde değerlendirilmekte ve tıbbi alanı doğrudan çatışmanın stratejik hedeflerinden biri haline getirmektedir.</p>

<p>Bununla birlikte sağlık personelinin savaş alanında hem fail hem de mağdur konumunda bulunabilmesi, uluslararası ceza hukukunun klasik fail–mağdur ayrımını önemli ölçüde karmaşıklaştırmaktadır. Sağlık çalışanları bir yandan yaralıları tedavi etme yükümlülüğünü yerine getirirken, diğer yandan baskı, zorlama veya askeri kontrol altında tıbbi müdahaleleri gerçekleştirmek zorunda bırakılabilmekte; bu durum tıbbi faaliyetin cezai sorumluluk rejimiyle kesiştiği gri bir alan yaratmaktadır. Bu ikili yapı, tıbbın nötr bir alan olmaktan çıkıp çatışma dinamikleri içinde konumlanan kırılgan bir meslek alanı haline geldiğini göstermektedir.</p>

<p>Cenevre rejimi çerçevesinde tıbbi korumanın temel amacı, savaşın insan bedeni üzerindeki doğrudan etkisini sınırlamak ve sağlık hizmetlerinin sürekliliğini güvence altına almaktır. Ancak modern çatışma pratikleri, bu koruma rejimini yalnızca ihlal etmekle kalmamakta, aynı zamanda tıbbi kapasiteyi askeri stratejinin bir parçası haline getirerek tıbbın savaş aracı olarak araçsallaştırılması sonucunu doğurmaktadır. Sağlık hizmetlerinin kesilmesi, hastanelerin kontrol altına alınması veya yaralıların tedavisinin engellenmesi, bu araçsallaştırmanın başlıca görünümlerini oluşturmaktadır.</p>

<p>Bu gelişim, savaş hukukunun yalnızca silahlı çatışmayı düzenleyen teknik bir alan olmadığını, aynı zamanda insan yaşamının biyolojik ve kurumsal devamlılığını koruyan bütüncül bir normatif sistem olduğunu ortaya koymaktadır. Tıbbi alanın savaş suçları bağlamında giderek daha görünür hale gelmesi, uluslararası ceza hukukunun yalnızca ölüm ve yıkımı değil, aynı zamanda yaşamın sürdürülmesine ilişkin kurumsal yapıların korunmasını da merkezine aldığını göstermektedir.</p>

<p>Tıbbi ihlaller yalnızca savaş suçlarıyla sınırlı olmayıp, bazı durumlarda insanlığa karşı suçlar veya soykırım suçlarıyla da kesişebilmektedir. Özellikle sağlık sisteminin sistematik biçimde çökertilmesi, tıbbi hizmetlere erişimin engellenmesi veya belirli bir grubun biyolojik varlığını hedef alan müdahaleler, uluslararası ceza hukukunda tıbbın doğrudan suç aracına dönüşebildiğini göstermektedir. Bu yönüyle tıp, yalnızca korunması gereken bir alan değil, aynı zamanda ihlal ve imha pratiklerinin de merkezinde yer alabilen normatif bir çatışma sahasıdır.</p>

<p>Sonuç olarak savaş suçları ve tıbbi koruma rejimi, uluslararası ceza hukukunda şiddetin yalnızca bireysel eylem düzeyinde değil, aynı zamanda sağlık, beden ve yaşamın kurumsal örgütlenmesi üzerinden de üretilebildiğini ortaya koymakta; bu yönüyle modern uluslararası ceza hukukunun en kritik normatif gerilim alanlarından birini teşkil etmektedir.</p>

<p>Savaş suçları, Cenevre Sözleşmeleri ve teamül uluslararası insancıl hukuk kapsamında düzenlenen ve silahlı çatışma sırasında tarafların davranışlarını sınırlandıran uluslararası ceza hukuku ihlallerini ifade etmektedir. Bu suç tipi, savaşın hukuk dışı bir alan olmadığını; aksine sıkı normatif kurallarla çerçevelenmiş bir çatışma rejimi içinde yürütüldüğünü ortaya koymaktadır.</p>

<p>Uluslararası içtihat, savaş suçlarını yalnızca bireysel fiiller düzeyinde değil, diğer uluslararası suç tipleriyle kesişebilen ve belirli koşullarda bu suç tiplerine evrilebilen bir yapı içinde değerlendirmektedir. ICTY’nin Kupreškić Davası, sivil hedeflere yönelik saldırıların belirli koşullar altında insanlığa karşı suç niteliği kazanabileceğini kabul ederek, suç tipleri arasındaki ayrımın mutlak değil işlevsel olduğunu göstermiştir.</p>

<p>Bu yaklaşım, savaş hukukunun insanlığa karşı suçlar ve soykırım gibi diğer uluslararası suç tipleriyle kesişen yapısal bir normatif alan oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle sistematik saldırı içeren durumlarda, savaş suçlarının bağımsız bir kategori olmaktan çıkıp daha geniş bir cezai sorumluluk mimarisi içinde değerlendirilmesi mümkündür.</p>

<p>ICTY’nin Blaškić Davası, komuta zinciri sorumluluğunu ele alarak, üst düzey askeri aktörlerin yalnızca doğrudan icra fiillerinden değil, astlar üzerinde kurdukları fiili kontrol ve denetim eksikliğinden de sorumlu tutulabileceğini ortaya koymuştur. ICTY’nin Hadžihasanović Davası ise emir-komuta ilişkisi bağlamında bilgi standardı ve önleme yükümlülüğünü açıklığa kavuşturmuş; komuta sorumluluğunun yalnızca hiyerarşik konumdan değil, etkin kontrol ve ihmal ilişkisinden doğduğunu ortaya koymuştur.</p>

<p>Roma Statüsü’nün 8. maddesi savaş suçlarını kodifiye ederek Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICC) yargı yetkisini bu alana taşımıştır. ICC uygulaması, savaş suçlarının yalnızca klasik devletlerarası çatışmalarla sınırlı olmadığını; devlet dışı aktörlerin yer aldığı asimetrik çatışma biçimlerinde de aynı şekilde uygulanabildiğini kabul etmektedir. Bu durum, modern savaşın aktör yapısının genişlemesiyle birlikte sorumluluk rejiminin de yatay olarak genişlediğini göstermektedir.</p>

<p>Savaş suçları rejimi, yalnızca suç tipleri üzerinden değil, aynı zamanda uluslararası insancıl hukukun temel ilkeleri üzerinden şekillenmektedir. Bu bağlamda ayrım ilkesi (distinction), orantılılık ilkesi (proportionality), askeri zorunluluk (military necessity), insancıllık ilkesi (humanity principle) ve tedbir alma yükümlülüğü (precautions in attack), silahlı çatışmanın hukuki sınırlarını belirleyen temel normatif çerçeveyi oluşturmaktadır. Bu ilkeler arasında orantılılık ilkesi, askeri avantaj ile sivil zarar arasındaki dengeyi kurarak güç kullanımının mutlak olmadığını ortaya koymaktadır.</p>

<p>Modern savaş pratikleri, özellikle uzaktan hedefleme sistemleri, drone teknolojileri ve algoritmik karar mekanizmaları aracılığıyla bu ilkelerin uygulanmasını daha karmaşık hale getirmiştir. Bu dönüşüm, yalnızca fiili zarar değerlendirmesini değil, aynı zamanda karar alma süreçlerinin hukuki denetime tabi tutulmasını da zorunlu kılmaktadır. Böylece sorumluluk değerlendirmesi, klasik fail merkezli yapıdan çıkarak operasyonel ve teknolojik süreçleri de kapsayan bir çerçeveye evrilmektedir.</p>

<p>Bu çerçevede savaş suçları rejimi, uluslararası ceza hukukunun teknik boyutunu oluştururken; insancıl hukuk ilkeleri bu teknik yapının normatif sınırlarını belirlemektedir. Dolayısıyla savaş hukuku, yalnızca bir suç katalogu değil, aynı zamanda şiddetin meşruiyet sınırlarını belirleyen ilke temelli bir denge sistemidir.</p>

<p>Kanaatimiz odur ki, bu yapı uluslararası ceza hukukunun yalnızca geçmiş ihlalleri cezalandıran reaktif bir mekanizma olmadığını, aynı zamanda gelecekteki şiddet biçimlerini sınırlandıran proaktif bir normatif kontrol rejimi olduğunu göstermektedir. Bu nedenle savaş suçları alanı, hem bireysel cezai sorumluluğun hem de modern savaşın yapısal dönüşümünün kesiştiği merkezi bir normatif eksen niteliği taşımaktadır.</p>

<p><strong>4. SALDIRI SUÇU VE DEVLET MERKEZLİ SORUMLULUK</strong></p>

<p>Saldırı suçu, uluslararası ceza hukukunda devletler arası güç kullanımının en ağır biçimi olarak kabul edilmekte olup, Roma Statüsü’nün 8 bis maddesi çerçevesinde düzenlenmiştir. Bu suç, bir devletin başka bir devletin egemenliğine karşı Birleşmiş Milletler Şartı’nı açık ve ağır biçimde ihlal edecek şekilde silahlı güç kullanmasını veya bu kullanıma karar verilmesini ifade etmektedir.</p>

<p>Saldırı suçunun normatif çekirdeği, bireysel icra fiilinden ziyade devlet düzeyinde alınan stratejik ve politik kararların cezai sorumluluğa konu edilmesidir. Bu yönüyle suç, uluslararası ceza hukukunda “liderlik suçu” (leadership crime) niteliği taşıyan tek suç tipi olarak kabul edilmekte; sorumluluk alt kademelere değil, saldırı eylemini planlayan, başlatan, yöneten ve devletin askeri-siyasal aygıtı üzerinde fiili kontrol (effective control) kurabilen üst düzey aktörlere yönelmektedir. Dolayısıyla saldırı suçu, klasik fail modelinden farklı olarak, bireysel fiil ile devlet politikası arasındaki bağlantının cezai sorumluluğun merkezine yerleştirildiği özel bir suç yapısı ortaya koymaktadır.</p>

<p>Saldırı suçunun tarihsel temeli, Nürnberg Uluslararası Askeri Mahkemesi’nin “crimes against peace” yaklaşımına dayanmaktadır. Nürnberg Mahkemesi, saldırgan savaşın yalnızca devletlerarası bir ihlal olmadığını, aynı zamanda bireysel cezai sorumluluk doğuran uluslararası bir suç teşkil ettiğini kabul ederek modern saldırı suçunun normatif temelini oluşturmuştur. Bu yaklaşım, devlet egemenliğinin mutlak dokunulmazlık alanı oluşturamayacağını ortaya koymuş ve uluslararası ceza hukukunda lider düzeyindeki siyasi kararların da yargısal denetime tabi tutulabileceğini göstermiştir.</p>

<p>Roma Statüsü sistemi içerisinde saldırı suçu, diğer çekirdek suçlardan farklı olarak otomatik yargı yetkisine tabi değildir. Mahkemenin yetkisinin işletilebilmesi, devlet tarafı onay mekanizmaları, Kampala Değişiklikleri ve belirli prosedürel eşiklerin gerçekleşmesine bağlıdır. Bu durum, saldırı suçunun yalnızca hukuki değil, aynı zamanda yoğun biçimde siyasal karakter taşıyan bir suç tipi olduğunu göstermektedir. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin rolü, uluslararası ceza hukuku ile uluslararası siyasal düzen arasındaki yapısal ilişkinin en görünür örneklerinden birini oluşturmaktadır.</p>

<p>Suçun maddi unsuru bakımından her güç kullanımı saldırı suçu kapsamında değerlendirilmemekte; yalnızca Birleşmiş Milletler Şartı’nı açık, ağır ve sistematik biçimde ihlal eden “manifest violation” niteliğindeki fiiller suçun konusunu oluşturmaktadır. Bu yüksek eşik, bir yandan devletlerin meşru müdafaa ve güvenlik politikalarına belirli bir hareket alanı bırakmakta; diğer yandan ise uluslararası barışı tehdit eden saldırgan güç kullanımını kriminalize etmektedir. Böylece saldırı suçu, devletlerin güç kullanma serbestisini sınırlayan istisnai bir cezai müdahale mekanizması olarak ortaya çıkmaktadır.</p>

<p>Uluslararası hukuk doktrininde saldırı suçu, çoğu zaman “devlet merkezli bireysel sorumluluk modeli” olarak tanımlanmaktadır. Çünkü bu suçta cezai sorumluluk, doğrudan savaş alanındaki fiziksel icra fiillerinden değil; siyasal, askeri ve stratejik karar alma süreçlerinden doğmaktadır. Bu nedenle saldırı suçu, uluslararası ceza hukukunda bireysel cezai sorumluluk teorisinin devlet iktidarıyla en yoğun kesiştiği alanlardan birini oluşturmaktadır.</p>

<p>Bu suç tipi aynı zamanda uluslararası ceza hukukunun önleyici (preventive) fonksiyonunu en açık biçimde yansıtan alanlardan biridir. Zira saldırı suçunun amacı yalnızca gerçekleşmiş ihlalleri cezalandırmak değil, aynı zamanda devletlerin hukuka aykırı savaş politikalarını daha başlangıç aşamasında sınırlayabilmektir. Bu yönüyle saldırı suçu, uluslararası ceza hukukunun retrospektif bir cezalandırma mekanizmasının ötesine geçerek, uluslararası barışın korunmasına yönelik proaktif bir normatif güvenlik rejimi işlevi gördüğünü ortaya koymaktadır.</p>

<p>Kanaatimizce saldırı suçu, uluslararası ceza hukukunun en politik, en dar yorumlanan ve aynı zamanda egemenlik tartışmalarına en açık suç tipi niteliğini taşımaktadır. Bir yandan üst düzey devlet liderlerinin uluslararası barışı ihlal eden kararlarının bireysel sorumluluk doğurabileceğini kabul ederek hesap verebilirliği güçlendirmekte; diğer yandan ise ceza hukukunun siyasal karar alma süreçlerine müdahale alanını genişlettiği gerekçesiyle yoğun meşruiyet tartışmalarına yol açmaktadır.</p>

<p>Bu yönüyle saldırı suçu, uluslararası ceza hukukunun yalnızca bireysel şiddet fiillerini değil, devletin en üst düzey güç kullanım mekanizmalarını da normatif denetime tabi tutan; bireysel cezai sorumluluk, devlet egemenliği, uluslararası barış ve küresel güvenlik arasındaki çok katmanlı ilişkinin kurucu normatif matrisi olarak ortaya çıkmaktadır.</p>

<p><strong>V. ÖRGÜTSEL SORUMLULUK VE EFFECTIVE CONTROL DOKTRİNİ</strong></p>

<p>Komuta sorumluluğu (command responsibility), uluslararası ceza hukukunda üst düzey askeri veya sivil otoritelerin, astları tarafından işlenen uluslararası suçlardan belirli koşullar altında sorumlu tutulabilmesini ifade eden özel bir sorumluluk rejimidir. Bu doktrin, bireysel cezai sorumluluğun yalnızca doğrudan faili kapsamadığını; aynı zamanda emir verme, denetleme, önleme ve cezalandırma yükümlülüğünü yerine getirmeyen üst düzey aktörlere de uzanabileceğini kabul etmektedir. Bu yönüyle komuta sorumluluğu, uluslararası ceza hukukunun bireysel fail modeli ile örgütsel suç yapıları arasındaki bağlantıyı kuran temel doktriner mekanizmalardan biridir.</p>

<p>Doktrinin tarihsel temeli Nürnberg ve Tokyo Mahkemeleri’ne kadar uzanmakla birlikte, modern içeriği özellikle ICTY ve ICTR içtihatları aracılığıyla şekillenmiştir. Uluslararası ceza mahkemeleri, modern silahlı çatışmaların çoğunlukla hiyerarşik ve örgütsel yapılar içinde gerçekleştiğini kabul ederek, yalnızca sahadaki doğrudan faillere odaklanan klasik ceza hukuku yaklaşımının yetersiz kaldığını ortaya koymuştur.</p>

<p>ICTY’nin Čelebići (Delalić) Davası, komuta sorumluluğunun en önemli unsuru olan effective control (fiili kontrol) kriterini sistematik biçimde geliştirmiştir. Mahkeme, yalnızca resmi rütbe veya unvanın sorumluluk için yeterli olmadığını; asıl belirleyici unsurun failin astlar üzerinde gerçek, etkin ve fiili bir kontrol gücüne sahip olup olmadığı olduğunu vurgulamıştır. Buna göre bir üst, suçları önleyebilme veya cezalandırabilme kapasitesine fiilen sahipse, gerekli tedbirleri almaması halinde cezai sorumluluk altına girebilecektir.</p>

<p>ICTY’nin Halilović Davası ise bilgi unsurunun (knowledge standard) önemini ortaya koymuş ve komuta sorumluluğunun yalnızca doğrudan bilgi halinde değil, “bilmesi gerekme” (had reason to know) durumunda da doğabileceğini kabul etmiştir. Bu yaklaşım, özellikle örgütsel şiddet yapılarında bilinçli kayıtsızlık veya sistematik görmezden gelme davranışlarının da cezai sorumluluk doğurabileceğini göstermektedir.</p>

<p>Komuta sorumluluğu doktrini genel olarak üç temel unsur üzerinden değerlendirilmektedir: failin astlar üzerinde effective control sahibi olması, suçlardan haberdar olması veya haberdar olabilecek durumda bulunması ve suçları önlemek ya da cezalandırmak için gerekli ve makul tedbirleri almamış olması. Bu yapı, uluslararası ceza hukukunda sorumluluğun yalnızca doğrudan icra fiiline değil, aynı zamanda ihmal ve denetim yükümlülüğünün ihlaline de dayanabileceğini ortaya koymaktadır.</p>

<p>Roma Statüsü’nün 28. maddesi, komuta sorumluluğunu pozitif hukuk düzeyinde kodifiye etmiş ve bu sorumluluk rejimini Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) sistemine dahil etmiştir. Statü, yalnızca askeri komutanların değil, belirli koşullar altında sivil-siyasi liderlerin de astları üzerinde kurdukları otorite nedeniyle sorumlu tutulabileceğini kabul etmektedir. Böylece uluslararası ceza hukuku, modern çatışma ortamlarında suç üretim mekanizmalarının çoğu zaman kurumsal ve hiyerarşik yapılardan beslendiğini normatif olarak tanımış olmaktadır.</p>

<p>Komuta sorumluluğu doktrini, özellikle modern asimetrik savaşlar, paramiliter yapılar ve devlet dışı silahlı örgütler bakımından daha karmaşık hale gelmiştir. Günümüzde emir-komuta ilişkisi her zaman klasik askeri hiyerarşi biçiminde ortaya çıkmamakta; fiili otorite, lojistik denetim, finansal kontrol veya operasyonel koordinasyon gibi unsurlar da effective control değerlendirmesinde dikkate alınmaktadır. Bu durum, uluslararası ceza hukukunun klasik savaş paradigmasından çıkarak daha esnek ve fonksiyonel bir sorumluluk anlayışına yöneldiğini göstermektedir.</p>

<p>Kanaatimizce komuta sorumluluğu doktrini, uluslararası ceza hukukunun en kritik yapısal araçlarından birini oluşturmaktadır. Çünkü modern uluslararası suçlar çoğu zaman bireysel sapmalardan değil, örgütlü güç yapıları ve sistematik hiyerarşik mekanizmalar aracılığıyla ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle yalnızca doğrudan faillere yönelen bir cezai sorumluluk modeli, uluslararası suçların gerçek organizasyonel niteliğini açıklamakta yetersiz kalmaktadır.</p>

<p>Bu yönüyle effective control doktrini, uluslararası ceza hukukunda bireysel sorumluluk ile örgütsel suç yapıları arasındaki teorik köprüyü oluşturmaktadır. Dolayısıyla komuta sorumluluğu, yalnızca askeri disiplinin ihlaliyle ilgili teknik bir alan değil; uluslararası ceza hukukunun örgütsel şiddeti görünür kılan ve hiyerarşik güç kullanımını yargısal denetime tabi tutan kurucu normatif mekanizmalarından biri olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p><strong>VI.</strong><strong> ULUSLARARASI CEZA HUKUKUNDA NORMATİF HİYERARŞİ VE ULUSLARARASI KAMU DÜZENİ</strong></p>

<p>Uluslararası ceza hukuku, modern uluslararası hukuk düzeni içerisinde bireyi doğrudan sorumluluk süjesi haline getiren en gelişmiş koruma mekanizmalarından biridir. Roma Statüsü sistemi çerçevesinde bu yapı; soykırım suçu (genocide), insanlığa karşı suçlar (crimes against humanity), savaş suçları (war crimes) ve saldırı suçu (crime of aggression) olmak üzere dört temel çekirdek suç kategorisi üzerine inşa edilmiştir. Bu suç tipleri farklı maddi ve manevi unsurlara sahip olmakla birlikte, ortak şekilde uluslararası kamu düzenini ihlal eden ağır ve sistematik şiddet biçimlerini konu almaktadır.</p>

<p>Bu suç kategorilerinin ortak noktası, çoğu zaman münferit bireysel eylemlerden değil; devlet, askeri yapı, paramiliter organizasyon veya kurumsallaşmış güç mekanizmaları içerisinde üretilen örgütsel ve hiyerarşik şiddet ilişkilerinden doğmalarıdır. Soykırım suçunda belirli bir grubun yok edilmesine yönelik planlı kast, insanlığa karşı suçlarda sivil nüfusa yönelen yaygın veya sistematik saldırı, savaş suçlarında silahlı çatışma hukukunun ağır ihlalleri ve saldırı suçunda devlet düzeyinde alınan güç kullanma kararları, uluslararası suçların yapısal niteliğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle modern uluslararası ceza hukuku, yalnızca doğrudan icra eden faili değil; suçun oluşumunu mümkün kılan organizasyonel ve hiyerarşik güç ilişkilerini de sorumluluk alanına dahil etmektedir.</p>

<p>Uluslararası ceza hukuku, bu yapısal dönüşümü tek bir kaynak üzerinden değil, çok katmanlı bir normatif yapı içinde geliştirmektedir. Treaty law (antlaşmalar hukuku), customary international law (teamül hukuku) ve general principles of law (genel hukuk ilkeleri) pozitif zemini oluştururken; ICTY, ICTR ve ICC içtihatları bu normların yorum ve uygulama alanını sürekli genişletmektedir. Özellikle teamül hukuku, yazılı düzenlemelerin ötesinde bağlayıcılık üreterek suç tiplerinin evrensel niteliğini güçlendirmektedir.</p>

<p>Bu normatif yapının en üst seviyesinde jus cogens normları ve erga omnes yükümlülükleri yer almaktadır. Soykırım yasağı, işkence yasağı, kölelik yasağı ve sivillere yönelik ağır ihlaller, uluslararası toplumun tamamını bağlayan ve hiçbir koşul altında bertaraf edilemeyen üstün normlar niteliğindedir. Bu yapı, uluslararası ceza hukukunun devlet rızasına dayalı klasik uluslararası hukuk anlayışını aşarak uluslararası kamu düzenini (ordre public international) koruyan bir sisteme dönüştüğünü göstermektedir.</p>

<p>Uluslararası suçların büyük çoğunluğu hiyerarşik organizasyonlar içerisinde işlendiğinden, bireysel fail merkezli sorumluluk anlayışı yerini örgütsel sorumluluk doktrinlerine bırakmıştır. Command responsibility (komuta sorumluluğu), effective control (fiili kontrol), joint criminal enterprise (ortak suç planı) ve indirect co-perpetration (dolaylı müşterek faillik) bu dönüşümün temel araçlarını oluşturmaktadır. Bu doktrinler sayesinde sorumluluk yalnızca fiziksel icra fiiline değil; emir veren, planlayan, yönlendiren veya ihlalleri önlemeyen aktörlere de genişletilmektedir.</p>

<p>Komuta sorumluluğu doktrini, modern çatışma yapılarında hiyerarşik sorumluluğun merkezinde yer almaktadır. Effective control ölçütü, formal rütbeden ziyade fiili otoriteyi esas alarak sorumluluğun gerçek güç ilişkileri üzerinden kurulmasını sağlamaktadır. Böylece uluslararası ceza hukuku, örgütsel şiddet yapılarının hukuki analizini mümkün kılan fonksiyonel bir sorumluluk modeli geliştirmiştir.</p>

<p>Tıbbi koruma rejimi ve medikal nötralite ilkesi de bu normatif yapının özel bir boyutunu oluşturmaktadır. Hastanelerin hedef alınması, sağlık personelinin saldırıya uğraması, insani yardımın engellenmesi ve yaralı sivillere yönelik tıbbi müdahalelerin sistematik biçimde ihlali; yalnızca savaş suçları kapsamında değil, belirli koşullarda insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçları kapsamında da değerlendirilebilmektedir. Bu durum, insan bedeninin uluslararası ceza hukukunda özel bir koruma nesnesi olarak kabul edildiğini göstermektedir.</p>

<p>Modern savaş teknolojilerinin gelişimi, özellikle uzaktan hedefleme sistemleri, drone operasyonları, yapay zeka destekli askeri karar mekanizmaları ve siber savaş yöntemleri, orantılılık ve ayrım ilkelerinin uygulanmasını daha karmaşık hale getirmiştir. Bu gelişmeler, yalnızca fiili zarar değerlendirmesini değil, aynı zamanda karar alma süreçlerinin ve komuta zincirinin hukuki denetimini de zorunlu kılmaktadır.</p>

<p>Kanaatimizce uluslararası ceza hukuku, yalnızca bireysel suçluluğu tespit eden bir mekanizma değil; aynı zamanda küresel düzeyde şiddet üretim biçimlerini sınırlandıran normatif bir kontrol rejimidir. Bu yapı, bireysel sorumluluğu örgütsel ve hiyerarşik mekanizmalarla birlikte ele alarak uluslararası kamu düzeninin korunmasına hizmet eden çok katmanlı bir sistem ortaya koymaktadır.</p>

<p>Sonuç olarak uluslararası ceza hukuku; dört çekirdek suç tipi etrafında şekillenen, ancak jus cogens normları, teamül hukuku, içtihat gelişimi ve örgütsel sorumluluk doktrinleri aracılığıyla sürekli genişleyen dinamik bir normatif sistemdir. Bu sistem, yalnızca bireysel fiilleri değil, modern dünyanın kurumsallaşmış ve hiyerarşik şiddet üretim mekanizmalarını da hukuki denetime tabi tutan bütüncül bir uluslararası adalet yapısı oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>VII. ULUSAL HUKUK SİSTEMLERİNİN ULUSLARARASI CEZA HUKUKUNA ETKİSİ</strong></p>

<p>ABD, Almanya, İngiltere, Kanada ve İskandinav hukuk sistemleri uluslararası ceza hukukunun gelişimine farklı normatif gelenekler üzerinden katkı sunmuştur. Bu katkılar yalnızca teknik düzenleme düzeyinde değil; suç teorisi, ceza sorumluluğunun kapsamı ve yargılama modelleri bakımından da belirgin metodolojik farklılıklar ortaya koymaktadır.</p>

<p>ABD hukuk sistemi, özellikle plea bargaining (itiraf pazarlığı) mekanizması ve federal yargı pratiğinin esnek yapısı üzerinden pragmatik ve sonuç odaklı bir ceza adaleti modeli geliştirmiştir. Bu yaklaşım, uluslararası ceza yargılamalarında delil yönetimi ve işbirliği pratiklerine dolaylı fakat etkili bir katkı üretmiştir. Buna karşılık Alman hukuk sistemi, kanunilik ilkesi (nullum crimen sine lege) ve yüksek normatif belirginlik anlayışı üzerine kurulu daha dogmatik bir yapı sergilemektedir. Bu yapı, suç tiplerinin sınırlarının netleştirilmesi ve hukuki öngörülebilirliğin sağlanması bakımından uluslararası ceza hukukunun teorik çekirdeğini güçlendiren bir işlev görmektedir.</p>

<p>İngiliz hukuk sistemi, içtihat hukuku (case law) temelli gelişim çizgisi sayesinde Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) ve ICTY/ICTR içtihat pratiğiyle yüksek uyum gösteren esnek bir normatif yapı ortaya koymaktadır. Suç unsurlarının yargısal yorum yoluyla genişletilebilmesi, bu sistemin uluslararası ceza hukukunun dinamik karakteriyle örtüşmesini sağlamaktadır. Kanada ve İskandinav hukuk sistemleri ise insan hakları merkezli ceza adaleti yaklaşımı, orantılılık ilkesi ve bireysel koruma ekseni üzerinden daha dengeli ve garantici bir model geliştirmektedir.</p>

<p>Latin Avrupa hukuk gelenekleri (özellikle Fransa, İtalya ve İspanya), kıta Avrupası dogmatiği ile kodifikasyon geleneğini birleştirerek uluslararası ceza hukukuna teorik derinlik kazandırmaktadır. Fransız hukuk sistemi devlet merkezli güvenlik yaklaşımı ve sistematik suç tanımı anlayışıyla; İtalyan doktrini ise özellikle suç teorisi, kast analizi ve failin zihinsel unsurunun yorumlanması bakımından belirleyici katkılar üretmektedir. İspanya ise özellikle evrensel yargı yetkisi (universal jurisdiction) yaklaşımıyla uluslararası suçların sınır ötesi kovuşturulmasına ilişkin alanı genişletmiştir.</p>

<p>Güney Afrika ve Latin Amerika hukuk sistemleri, uluslararası ceza hukukunun insan hakları ve geçiş dönemi adaleti (transitional justice) ile kesiştiği alanlarda özgül bir normatif yoğunluk üretmektedir. Güney Afrika Anayasa Mahkemesi’nin insan onuru merkezli yaklaşımı, apartheid sonrası dönüşüm sürecinde uluslararası ceza hukukunun normatif kapasitesini güçlendiren bir örnek teşkil etmiştir. Latin Amerika’da Arjantin, Şili ve Kolombiya deneyimleri ise devlet eliyle işlenen sistematik ihlallerin yargısallaştırılması ve cezasızlık olgusunun kırılması bakımından uluslararası hukukla güçlü bir etkileşim alanı oluşturmuştur.</p>

<p>Asya hukuk sistemlerinde Japonya ve Güney Kore, kıta Avrupası etkisi altında şekillenen kodifiye ceza hukuku modeli üzerinden gelişirken; Çin hukuk sistemi devlet egemenliği merkezli yaklaşımı nedeniyle uluslararası ceza hukukuna daha sınırlı bir entegrasyon göstermektedir. Buna karşılık Hindistan, common law geleneği ile anayasal insan hakları yaklaşımını birleştiren karma yapısıyla uluslararası ceza hukukuna dolaylı fakat önemli bir katkı sunmaktadır.</p>

<p>Ortadoğu ve çevre hukuk sistemlerinde uluslararası ceza hukukunun etkisi daha çok sözleşmesel bağlanma ve teamül hukuku üzerinden dolaylı biçimde görünmektedir. Lübnan ve Ürdün gibi karma hukuk sistemleri ise uluslararası normlarla iç hukuk arasında ara geçiş alanı oluşturan yapılarıyla dikkat çekmektedir.</p>

<p>Türkiye hukuk sistemi ise bu tabloda hibrit bir konum arz etmektedir. Kıta Avrupası ceza hukuku geleneğine dayalı kodifiye yapı ile uluslararası sözleşmelere uyum pratiği birlikte değerlendirildiğinde, sistemin hem iç hukuk dogmatiği hem de uluslararası hukuk etkisi altında geliştiği görülmektedir. Her ne kadar Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taraf olunmamış olsa da, Türk ceza hukukunda özellikle soykırım ve insanlığa karşı suçların düzenlenmesi, Roma Statüsü ile önemli ölçüde paralel bir normatif çerçeve ortaya koymaktadır. Bu yönüyle Türkiye, uluslararası ceza hukukuna tam entegre bir sistemden ziyade, uluslararası normları iç hukuk içine adapte eden ara konumda bir hukuk düzeni niteliği taşımaktadır.</p>

<p>Bu farklı hukuk gelenekleri birlikte değerlendirildiğinde, uluslararası ceza hukukunun tek merkezli bir norm üretim sistemine dayanmadığı; aksine çok merkezli, etkileşimli ve sürekli evrilen bir normatif ağ yapısı içerisinde geliştiği görülmektedir. Anglo-Sakson sistemlerin esnekliği, kıta Avrupası sistemlerin dogmatik kesinliği, insan hakları merkezli yaklaşımlar ve hibrit modeller birlikte ele alındığında, uluslararası ceza hukukunun tek bir modelden değil, karşılıklı etkileşimden beslenen çoğulcu bir yapı olduğu ortaya çıkmaktadır.</p>

<p>Kanaatimizce bu çoğulculuk, uluslararası ceza hukukunun yalnızca teknik bir hukuk dalı olmadığını; farklı hukuk kültürlerinin, yargısal geleneklerin ve normatif anlayışların kesişim noktasında şekillenen küresel bir adalet mimarisi niteliği taşıdığını göstermektedir. Bu nedenle uluslararası ceza hukuku, sabit bir sistem değil; karşılaştırmalı hukuk dinamikleriyle sürekli yeniden biçimlenen ve küresel normatif etkileşim üzerinden gelişen dinamik bir yapı olarak değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>VIII. MODERN SUÇ TİPOLOJİLERİ VE NORMATİF GENİŞLEME</strong></p>

<p>Uluslararası ceza hukuku günümüzde artık klasik savaş suçları paradigmasıyla sınırlı, kapalı ve statik bir suç sistemi olarak değerlendirilemez. Aksine, hem yargısal içtihatların hem de uluslararası normatif gelişimin etkisiyle, suç tipolojisi giderek genişleyen, katmanlaşan ve fonksiyonel bir yapıya dönüşmüştür. Bu dönüşüm, yalnızca yeni suç kategorilerinin ihdasıyla değil; mevcut suç tiplerinin teleolojik ve sistematik yorum yoluyla yeniden inşa edilmesiyle de karakterize edilmektedir.</p>

<p>Bu bağlamda modern uluslararası ceza hukuku, bireysel şiddet eylemlerini aşan ve doğrudan toplumsal yapıyı hedef alan yeni suç görünümlerini tanımlamaktadır. Zorla yerinden etme pratikleri, kültürel mirasın sistematik ve planlı biçimde tahribi, örgütsel şiddet yapıları içerisinde gerçekleştirilen cinsel şiddet biçimleri ve sivillere yönelik süreklilik arz eden saldırı rejimleri, artık yalnızca tali ihlaller olarak değil, uluslararası ceza hukukunun merkezi suç tipolojisi içerisinde değerlendirilen olgular haline gelmiştir. Bu suçlar, bireysel fiil düzeyini aşarak kolektif kimlik, kültürel bütünlük ve toplumsal süreklilik üzerinde yıkıcı etkiler doğuran “yapısal şiddet” formunu temsil etmektedir.</p>

<p>Uluslararası Ceza Mahkemesi içtihadı, bu genişleme sürecinin en önemli normatif katalizörlerinden biri olmuştur. Özellikle Al Mahdi davası, kültürel ve dini miras unsurlarına yönelik sistematik tahribatı bağımsız bir savaş suçu olarak nitelendirerek, uluslararası ceza hukukunda “maddi koruma nesnesi” anlayışını yalnızca insan hayatı ile sınırlı olmaktan çıkarmış; insanlığın ortak kültürel hafızasını da cezai koruma alanına dahil etmiştir. Bu karar, suç tipolojisinin yalnızca fiziksel zarara değil, aynı zamanda sembolik ve kolektif değerlerin yok edilmesine de yöneldiğini göstermesi bakımından doktriner bir kırılma noktası niteliğindedir.</p>

<p>Benzer şekilde Lubanga ve Katanga kararları, örgütsel suç yapılarında fail sorumluluğunun kapsamını genişleten kritik içtihatlar olarak öne çıkmaktadır. Bu kararlar, özellikle çocukların silahlı çatışmalarda kullanılması ve örgütsel şiddet mekanizmaları içerisindeki katmanlı sorumluluk ilişkileri bağlamında, bireysel fail kavramının dar anlamıyla icra fiiline indirgenemeyeceğini ortaya koymuştur. Böylece sorumluluk, yalnızca doğrudan icra eden özneye değil; organizasyonel yapıyı kuran, sürdüren ve mümkün kılan aktörlere de teşmil edilmektedir.</p>

<p>Bu gelişmeler ışığında modern suç tipolojisi, devlet merkezli klasik egemenlik paradigmasından uzaklaşarak, örgütsel şiddet üretim mekanizmalarını esas alan daha dinamik ve çok katmanlı bir yapıya evrilmiştir. Suç artık münferit bir ihlal değil; çoğu durumda kurumsallaşmış, süreklilik arz eden ve hiyerarşik olarak örgütlenmiş şiddet süreçlerinin hukuki formu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum, uluslararası ceza hukukunun normatif odağının birey-devlet ikiliğinden çıkarak, örgüt-yapı-sistem üçlüsüne doğru genişlediğini göstermektedir.</p>

<p>Kanaatimizce bu dönüşüm, uluslararası ceza hukukunun yalnızca niceliksel bir genişlemesi değil; aynı zamanda niteliksel bir paradigma değişimidir. Suç tipolojisi, klasik egemenlik temelli hukuk anlayışından uzaklaşarak, örgütsel şiddet, kolektif failiyet ve yapısal zarar kavramları etrafında yeniden şekillenmiş; böylece uluslararası ceza hukuku daha esnek, daha kapsayıcı ve aynı zamanda daha müdahaleci bir normatif yapıya dönüşmüştür.</p>

<p><strong>IX. ULUSLARARASI CEZA HUKUKU VE TIP HUKUKU KESİŞİMİNDE TIBBİ MÜDAHALENİN CEZAİ SORUMLULUK REJİMİNE ETKİSİ</strong></p>

<p>Uluslararası ceza hukukunun tarihsel gelişimi, insan bedenine yönelen müdahalelerin yalnızca tıp hukuku çerçevesinde değerlendirilemeyeceğini; belirli koşullar altında doğrudan uluslararası suçların icra vasıtası ve cezai sorumluluğun kurucu unsuru haline gelebildiğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda tıbbi müdahale, rıza dışı uygulamalar, sistematik deneyler ve sağlık hizmetlerinin zorlayıcı bir mekanizma şeklinde araçsallaştırılması suretiyle, mağduriyetin doğrudan insan bedeni üzerinde yoğunlaştığı özgün bir normatif alan meydana getirmektedir.</p>

<p>Soykırım suçuna ilişkin tıbbi müdahaleler, yalnızca fiziksel yok etme fiilleriyle sınırlı kalmamakta; belirli bir grubun biyolojik devamlılığını ortadan kaldırmaya yönelen yapısal uygulamalar üzerinden de görünürlük kazanmaktadır. Özellikle üreme kapasitesini hedef alan müdahaleler, zorlayıcı biyolojik işlemler ve sistematik tıbbi uygulamalar, soykırım kastının maddi tezahür biçimlerinden biri olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p>İnsanlığa karşı suçlar yönünden tıbbi müdahale, yaygın veya sistematik saldırı politikalarının kurumsal uzantısı niteliğindedir. Rıza dışı tıbbi işlemler, insan onurunu ihlal eden uygulamalar ve sağlık personelinin organize suç mekanizmaları içerisinde işlevselleştirilmesi, suçun sistematik karakterini derinleştiren unsurlar arasında yer almaktadır.</p>

<p>Savaş suçları bağlamında ise tıbbi müdahaleler, korunan kişilere yönelik hukuka aykırı işlemler üzerinden somutlaşmaktadır. Savaş esirleri veya siviller üzerinde gerçekleştirilen tıbbi gereklilik dışı müdahaleler, yalnızca uluslararası insancıl hukuk normlarının ihlaline yol açmamakta; aynı zamanda bireysel cezai sorumluluğun doğrudan tesis edilmesine neden olmaktadır.</p>

<p>Saldırı suçu bakımından tıbbi müdahale, doğrudan icra hareketinden ziyade devletin organize güç kullanımına eşlik eden yapısal bir araç görünümü taşımaktadır. Bu kapsamda sağlık sisteminin politik saiklerle yönlendirilmesi ve bireysel bedensel bütünlüğe yönelik sistematik ihlallerin kurumsallaştırılması, saldırı suçunun dolaylı sonuç alanlarından biri olarak değerlendirilebilmektedir.</p>

<p>Bu doğrultuda tıbbi müdahale, uluslararası ceza hukuku bakımından salt teknik bir sağlık uygulaması olmanın ötesine geçerek; mağduriyetin insan bedeni üzerinden kurumsallaştığı, farklı uluslararası suç tipleriyle doğrudan kesişen ve normatif sorumluluk alanını genişleten çok katmanlı bir hukuki görünüm kazanmaktadır.</p>

<p><strong>X. ULUSLARARASI CEZA MAHKEMELERİNİN ICTY, ICTR VE ICC BAĞLAMINDA KARŞILAŞTIRMALI YAPISI</strong></p>

<p>Uluslararası ceza hukukunun kurumsal gelişimi bakımından ad hoc nitelikte kurulan mahkemeler ile sürekli yargı yetkisine sahip uluslararası ceza mahkemeleri arasında önemli yapısal ve normatif farklılıklar bulunmaktadır. Bu kapsamda eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY), Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTR) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), uluslararası suçların yargılanması bakımından birbirini tamamlayan ancak farklı hukuki temellere dayanan mekanizmalar olarak ortaya çıkmıştır.</p>

<p>Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından eski Yugoslavya coğrafyasında meydana gelen ağır uluslararası hukuk ihlallerinin yargılanması amacıyla kurulmuş olup, bireysel cezai sorumluluğun uluslararası düzlemde somutlaştırılmasına önemli katkılar sağlamıştır. Özellikle komuta sorumluluğu, müşterek suç işleme teorisi ve sistematik saldırı kavramlarının içeriği bakımından geliştirdiği içtihatlar, modern uluslararası ceza hukukunun normatif çerçevesini doğrudan etkilemiştir.</p>

<p>Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi ise soykırım suçunun unsurlarının belirlenmesi ve etnik temelli kitlesel şiddetin uluslararası ceza hukuku bakımından değerlendirilmesi konusunda belirleyici bir işlev üstlenmiştir. Özellikle soykırım kastının yorumlanması, cinsel şiddetin insanlığa karşı suç niteliği kazanması ve medya araçlarının suç politikaları içerisindeki rolüne ilişkin değerlendirmeler, ICTR içtihatlarının uluslararası hukuk doktrinindeki etkisini artırmıştır.</p>

<p>Buna karşılık Uluslararası Ceza Mahkemesi, süreklilik esasına dayanan ilk uluslararası ceza mahkemesi niteliğini taşımakta olup, Roma Statüsü temelinde faaliyet göstermektedir. ICC’nin en belirgin özelliği, tamamlayıcılık ilkesi doğrultusunda ulusal yargı mercilerinin yerine geçmekten ziyade, ulusal sistemlerin yetersiz veya işlevsiz kaldığı durumlarda devreye giren tamamlayıcı bir yargı mekanizması olarak yapılandırılmış olmasıdır.</p>

<p>ICTY ve ICTR, belirli coğrafi ve zamansal olaylarla sınırlı ad hoc mahkemeler niteliği taşırken, ICC evrensel nitelikte sürekli bir ceza yargılaması modeli oluşturmayı amaçlamaktadır. Bununla birlikte ICC’nin devletlerin taraf olma iradesine dayanması, yargı yetkisinin uygulanabilirliği bakımından çeşitli siyasal ve hukuki tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Özellikle büyük güçlerin Roma Statüsü’ne taraf olmaması veya mahkemenin yargı yetkisini sınırlı biçimde tanıması, uluslararası ceza adaletinin evrenselliği bakımından eleştirilere neden olmaktadır.</p>

<p>Karşılaştırmalı hukuk perspektifinden değerlendirildiğinde, ICTY ve ICTR’nin uluslararası suç tiplerinin normatif içeriğini belirginleştiren içtihat üretici mahkemeler olduğu; ICC’nin ise bu birikimi kurumsal süreklilik ve evrensel ceza adaleti anlayışı çerçevesinde sistematik hale getirmeyi amaçladığı görülmektedir. Bu yönüyle söz konusu mahkemeler, uluslararası ceza hukukunun gelişiminde birbirini dışlayan değil, aksine birbirini tamamlayan yapısal mekanizmalar olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p><strong>XI. ULUSLARARASI CEZA HUKUKUNDA DOKTRİNER İLKELER VE KAVRAMSAL ÇERÇEVE</strong></p>

<p>Uluslararası ceza hukuku, yalnızca pozitif normlar bütünü değil; aynı zamanda klasik Roma hukuku mirası, kıta Avrupası dogmatiği ve Anglo-Sakson yargısal içtihadının birleşiminden oluşan çok katmanlı bir kavramsal sistem üzerine inşa edilmiştir. Bu nedenle disiplinin teknik dili, büyük ölçüde Latince kökenli hukuk kavramları ve bunların modern yorumları üzerinden şekillenmektedir.</p>

<p>Bu çerçevede nullum crimen sine lege ve nulla poena sine lege ilkeleri, yalnızca kanunilik güvencesini değil; aynı zamanda uluslararası ceza hukukunun genişletici yorum karşısında sınırlandırıcı karakterini ifade etmektedir. Bununla birlikte, uluslararası suçların önemli bir kısmının teamül uluslararası hukuku (customary international law) ve yargısal içtihatlar yoluyla gelişmesi, kanunilik ilkesi ile evrensel cezalandırma zorunluluğu arasında sürekli bir normatif gerilim alanı yaratmaktadır.</p>

<p>Suç teorisinin merkezinde yer alan actus reus ve mens rea ayrımı, yalnızca teknik bir unsur ayrımı değil; aynı zamanda önceki bölümlerde ele alınan soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları bakımından örgütsel suç yapılarının analizinde metodolojik bir zorunluluktur. Bu bağlamda mens rea, klasik bireysel kast anlayışının ötesine geçerek çoğu durumda örgütsel niyet, hiyerarşik bilgi akışı ve sistematik planlama üzerinden değerlendirilmektedir.</p>

<p>Bu çerçevede dolus specialis, özellikle soykırım suçunda belirleyici olan en yüksek subjektif eşik olarak, failin belirli bir grubu kısmen veya tamamen yok etme yönünde özel bir kast taşımasını zorunlu kılar. Bu unsur, soykırım suçunu diğer uluslararası suçlardan ayıran temel doktriner sınırı oluşturmaktadır.</p>

<p>Buna karşılık dolus eventualis, özellikle savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar bakımından, failin sonucu öngörmesine rağmen kabullenmesi halini ifade ederek, örgütsel şiddet yapılarında “bilinçli kayıtsızlık” alanını cezai sorumluluk kapsamına dahil eder. Bu yaklaşım, önceki bölümlerde tartışılan komuta sorumluluğu (command responsibility) ve effective control doktrinleriyle birlikte değerlendirildiğinde, uluslararası ceza hukukunun yalnızca doğrudan icra eden faile değil, sistem içinde karar üreten tüm hiyerarşik aktörlere yöneldiğini ortaya koymaktadır.</p>

<p>Uluslararası ceza hukukunun normatif yapısı bakımından jus cogens normları ve erga omnes yükümlülükleri, hiyerarşinin en üst düzeyini oluşturmaktadır. Soykırım yasağı, işkence yasağı, kölelik yasağı, saldırgan savaş yasağı ve sivillere yönelik ağır ihlaller bu kategori içinde yer almakta; böylece devlet rızasından bağımsız, mutlak ve ihlal edilemez bir uluslararası kamu düzeni (ordre public international) ortaya çıkmaktadır. Bu yapı, önceki bölümlerde ele alınan normatif hiyerarşi kavramının doktriner çekirdeğini oluşturmaktadır.</p>

<p>Buna paralel olarak command responsibility, superior responsibility, indirect co-perpetration ve joint criminal enterprise (JCE) gibi sorumluluk doktrinleri, bireysel faillik modelini aşarak örgütsel ve hiyerarşik suç üretim yapılarının cezai analizini mümkün kılmaktadır. Bu doktrinler sayesinde sorumluluk, yalnızca fiili icra eden kişiye değil; emir veren, planlayan, yönlendiren, kontrol eden veya sistematik ihlalleri önlemeyen aktörlere kadar genişletilmektedir.</p>

<p>Son olarak lex specialis derogat legi generali, lex posterior derogat legi priori, in dubio pro reo ve nullum crimen sine lege stricta ilkeleri, uluslararası ceza hukukunda normlar arası çatışmayı çözen ve yorum hiyerarşisini belirleyen temel doktriner araçlar olarak sistemin bütünlüğünü sağlamaktadır.</p>

<p><strong>XII. ULUSLARARASI CEZA HUKUKUNDA İSPAT VE DELİL STANDARTLARI</strong></p>

<p>Uluslararası ceza hukukunda ispat standardı, ceza yargılamasının en yüksek eşiği olarak kabul edilen “beyond reasonable doubt” (makul şüphenin ötesinde ispat) kriterine dayanmaktadır. Nitekim ICTY içtihadı da bu standardı merkezi ölçüt olarak kabul etmekte; özellikle Čelebići (Delalić) ve Popović kararları, mahkumiyet için delillerin parçalı değil bütüncül (holistic) bir değerlendirme içinde ele alınması gerektiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Ancak bu standart, klasik ulusal ceza hukuklarındaki bireysel fail merkezli yapıdan farklı olarak, uluslararası ceza hukukunda çoğu zaman örgütsel ve hiyerarşik suç yapıları içinde uygulanmaktadır.</p>

<p>Özellikle önceki bölümlerde ele alınan soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları, çoğunlukla münferit eylemlerden değil; komuta zinciri, kurumsal planlama ve sistematik operasyonlar aracılığıyla gerçekleştirildiğinden, ispat faaliyeti yalnızca fiili icra eden kişiye değil, aynı zamanda effective control sahibi üst düzey aktörlere yönelmektedir. Bu durum, ispat standardının yalnızca “fiilin gerçekleşip gerçekleşmediği” sorusuna değil, aynı zamanda “bu fiilin hangi örgütsel yapı içinde ve hangi hiyerarşik karar mekanizmasıyla üretildiği” sorusuna da cevap vermesini zorunlu kılmaktadır.</p>

<p>Bu çerçevede ICTY’nin Čelebići (Delalić) ve Popović kararları, ispat standardının parçalı delil mantığıyla değil, bütüncül ve yapısal bir değerlendirme yöntemi (holistic assessment of evidence) ile uygulanması gerektiğini ortaya koymuştur. Mahkeme, özellikle komuta sorumluluğu ve örgütsel faillik durumlarında, doğrudan delil eksikliğinin kaçınılmaz olduğu alanlarda, dolaylı delillerin (circumstantial evidence) bir araya getirilerek normatif bir “sorumluluk inşası” yapılabileceğini kabul etmiştir.</p>

<p>Bu yaklaşım, uluslararası ceza hukukunda ispat standardının klasik anlamda “tekil olay ispatı” olmaktan çıkıp, örgütsel yapıların ve hiyerarşik ilişkilerin ispatı haline geldiğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle mahkeme, yalnızca “kim yaptı?” sorusuna değil, aynı zamanda “hangi yapı, hangi emir zinciri ve hangi kontrol mekanizması bu fiili mümkün kıldı?” sorusuna da cevap aramaktadır.</p>

<p>Bu bağlamda ispat faaliyeti, command responsibility, effective control, indirect co-perpetration ve joint criminal enterprise doktrinleriyle doğrudan bağlantılı hale gelmektedir. Zira bu doktrinler, sorumluluğun bireysel icradan örgütsel katmanlara genişlediği durumlarda, ispatın da aynı şekilde yapısal ve hiyerarşik düzeye taşınmasını zorunlu kılmaktadır.</p>

<p>Dolayısıyla “beyond reasonable doubt” standardı, salt teknik bir muhakeme eşiği değil; aynı zamanda örgütsel suç yapılarının görünür kılınmasını sağlayan normatif bir araç niteliği taşımaktadır. Bu yönüyle ispat standardı, uluslararası ceza hukukunun bireysel fail merkezli klasik ceza paradigmasından örgütsel sorumluluk temelli modern yapıya geçişini mümkün kılan temel epistemolojik mekanizma olarak işlev görmektedir.</p>

<p><strong>SONUÇ</strong></p>

<p>Bu çalışmada uluslararası ceza hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde Nürnberg ve Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemeleri ile temelleri atılan bireysel cezai sorumluluk rejiminin, Soğuk Savaş sonrası dönemde özellikle Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY) ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTR) içtihatları aracılığıyla kurumsal ve doktriner açıdan derinleştiği; nihayetinde Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) ile kalıcı ve sistematik bir yargısal yapıya dönüştüğü ortaya konulmuştur. Bu bağlamda ICTY’nin Eski Yugoslavya çatışmaları kapsamında geliştirdiği Tadić, Čelebići, Blaškić ve Krstić gibi emsal kararlar, komuta sorumluluğu, örgütsel faillik ve effective control doktrinlerinin şekillenmesinde belirleyici olmuş; uluslararası ceza hukukunun yalnızca teorik değil, doğrudan pratik çatışma deneyimi üzerinden inşa edildiğini göstermiştir. Özellikle Tadić, Akayesu, Krstić, Lubanga, Katanga, Bemba ve Al Mahdi gibi kararlar, uluslararası ceza hukukunun yalnızca klasik savaş suçları ekseninde değil; soykırım, insanlığa karşı suçlar, kültürel yıkım ve örgütsel şiddet biçimlerini de kapsayan çok katmanlı bir sorumluluk rejimi geliştirdiğini ortaya koymaktadır.</p>

<p>Bununla birlikte uluslararası ceza hukukunun normatif yapısının yalnızca antlaşma hukukuna dayanmadığı; teamül uluslararası hukuku ve yargısal içtihadın, çoğu durumda pozitif hukuk kadar belirleyici bir işlev gördüğü tespit edilmiştir. Bu çok kaynaklı yapı, uluslararası ceza hukukunu klasik anlamda devlet rızasına dayalı bir sistem olmaktan çıkararak özerk bir uluslararası ceza düzeni (autonomous legal order) niteliğine yaklaştırmaktadır.</p>

<p>Çalışma boyunca ayrıca komuta sorumluluğu, effective control, dolus specialis ve jus cogens normları gibi temel doktriner kavramlar üzerinden bireysel cezai sorumluluğun sınırlarının nasıl genişlediği analiz edilmiştir. Karşılaştırmalı hukuk düzleminde ABD, Almanya, İngiltere ve diğer hukuk sistemlerinin katkıları değerlendirilmiş; böylece alanın tek merkezli değil, aksine çok merkezli ve hibrit bir normatif karakter taşıdığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>Bu çerçevede özellikle uluslararası ceza hukukunun kesişim alanında yer alan tıbbi koruma rejimi (medical protection regime) ayrı bir normatif kategori olarak öne çıkmaktadır. Bu rejim, aynı zamanda tıp hukuku (medical law), insancıl hukuk (international humanitarian law) ve insan hakları hukuku (human rights law) arasındaki kesişim noktasında gelişen hibrit bir koruma alanı niteliği taşımaktadır. Cenevre Sözleşmeleri ve ek protokoller çerçevesinde yaralı ve hastaların korunması, sağlık personelinin dokunulmazlığı (protection of medical personnel), sağlık tesislerinin özel statüsü ve tıbbi tarafsızlık ilkesi (medical neutrality), uluslararası insancıl hukukun çekirdek normları arasında yer almaktadır.</p>

<p>Bu kapsamda hastaneler, sahra hastaneleri, ambulanslar, sağlık merkezleri ve insani tıbbi yardım hatları “özel korunan sivil yapılar” statüsünde değerlendirilmekte; bu yapılara yönelik saldırılar yalnızca savaş suçu (war crime) niteliği taşımamakta, sistematik ve yaygın nitelik kazandığı ölçüde insanlığa karşı suçlarla da kesişebilmektedir. Benzer şekilde yaralı ve hastalara tıbbi müdahalenin engellenmesi, triage (tıbbi önceliklendirme) süreçlerinin manipüle edilmesi, ilaç ve cerrahi ekipmanlara erişimin kesilmesi veya yoğun bakım kapasitesinin hedef alınması gibi fiiller, uluslararası ceza hukukunda yaşam hakkının dolaylı ve yapısal ihlali olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p>Özellikle modern çatışmalarda tıbbi yapıların “dual-use” (çift kullanımlı) gerekçesiyle askeri hedef haline getirilmesi, tıbbi koruma rejiminin normatif sınırlarını zorlamakta; bu durum insancıl hukukta ayrım ilkesi (distinction) ve orantılılık ilkesi (proportionality) ile doğrudan çatışan ciddi bir hukuki gerilim alanı yaratmaktadır. Bu yönüyle tıbbi koruma rejimi, yalnızca etik veya insani bir alan değil; aynı zamanda uluslararası ceza hukukunun en sert yaptırım alanlarından birini oluşturan normatif bir güvenlik sistemi niteliğindedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tüm bu değerlendirmeler ışığında uluslararası ceza hukukunun günümüzde yalnızca geçmişte gerçekleşen ağır ihlallerin yargılandığı bir alan olmaktan çıktığı; bunun yerine modern şiddet biçimlerine karşı sürekli genişleyen, dönüşen ve kendini yeniden üreten dinamik bir hukuk dalı haline geldiği görülmektedir.</p>

<p>Kanaatimiz odur ki, uluslararası ceza hukuku, bireysel cezai sorumluluğu merkezine almakla birlikte, bu sorumluluğu örgütsel yapılar, hiyerarşik kontrol mekanizmaları ve normatif hiyerarşi ilkeleriyle birlikte değerlendiren; içtihat hukukuyla gelişen ve giderek güçlenen özerk bir uluslararası hukuk düzeninin en kritik bileşenlerinden biri olarak konumlanmaktadır.</p>

<p>Uluslararası ceza hukuku, bireysel cezai sorumluluğu merkezine almakla birlikte, bu sorumluluğu örgütsel yapılar, hiyerarşik kontrol mekanizmaları ve normatif hiyerarşi ilkeleriyle birlikte değerlendiren; içtihat hukukuyla gelişen ve giderek güçlenen özerk bir uluslararası hukuk düzeninin en kritik bileşenlerinden biridir. Bu yapı, yalnızca geçmişte gerçekleşen ihlallerin yargısal olarak tespitine hizmet etmemekte; aynı zamanda devlet, askeri yapı ve kurumsallaşmış güç ilişkileri aracılığıyla üretilen şiddet biçimlerini önceden görünür kılan normatif bir kontrol fonksiyonu da icra etmektedir. Bu bağlamda uluslararası ceza hukuku, klasik anlamda reaksiyoner (retrospektif) bir cezalandırma sistemi olmanın ötesine geçerek, örgütsel şiddet üretim süreçlerini hedef alan proaktif bir normatif yapı niteliği kazanmaktadır. Bu nedenle sistem, yalnızca failin cezalandırılmasına değil; suçun üretildiği hiyerarşik, kurumsal ve yapısal alanların hukuki denetime tabi tutulmasına yönelen çok katmanlı bir uluslararası kamu düzeni mekanizması olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-nur-melisa-ogut" title="Av. Nur Melisa ÖĞÜT"><img alt="Av. Nur Melisa ÖĞÜT" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/01/nur-melisa-ogut.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-nur-melisa-ogut" title="Av. Nur Melisa ÖĞÜT">Av. Nur Melisa ÖĞÜT</a></strong></h4>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/uluslararasi-ceza-hukukunun-donusen-yapisi-ve-modern-suc-tipolojileri-isiginda-bireysel-ve-istirak-temelli-cezai-sorumluluk-1</guid>
      <pubDate>Sat, 23 May 2026 10:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/terazi-avrupa-venedik.jpg" type="image/jpeg" length="88883"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Cari Hesap Sözleşmesinde Yazılılık Şartı ve Sonuçları]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/cari-hesap-sozlesmesinde-yazililik-sarti-ve-sonuclari-dal-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/cari-hesap-sozlesmesinde-yazililik-sarti-ve-sonuclari-dal-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Cari hesap, tacirler arası uygulamadan doğan, tarafların karşılıklı alacaklarının ve borçlarının tasfiyesinde sıkça kullanılan geleneksel bir hesaplaşma yöntemidir. İlk başlarda bir muhasebe işlemi olarak gelişen bu yöntem, zamanla kanun hükümlerince düzenlenmesiyle beraber hukuki bir müessese niteliğini kazanmıştır.</p>

<p>Cari hesap uygulamasının temel işlevi, ticari hayatta kolaylık ve hız sağlayan, tacirler arası gereksiz para transferlerini ortadan kaldırarak ödeme işlemlerine bağlı masrafları azaltan bir ödeme aracı olmasıdır. Ayrıca, tarafların takas sonucu alacak ve borçları sona erdiği için tarafların borçlarına karşılık alacaklarının yer alması sayesinde bir tarafa alacaklar ile diğer tarafa ait borçlar güvence altına alınır, bu durum cari uygulamasının teminat işlevini gösterir.</p>

<p>Cari hesap sözleşmesi ise 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu m. 89/1 uyarınca iki kişinin herhangi bir hukuki sebep veya ilişkiden doğan alacaklarını teker teker ve ayrı ayrı istemekten karşılıklı olarak vazgeçip bunları kalem kalem alacak ve borç şekline çevirerek hesabın kesilmesinden sonra çıkacak artan tutarı isteyebileceklerine ilişkin sözleşmedir. Cari hesap sözleşmesi ile kurulan ilişkide belirli hesap devreleri bulunur ve bu hesap devreleri sonucunda bakiye tespiti yapılabilir.</p>

<p>Taraflar arasındaki bir hukuki ilişkinin cari hesap sözleşmesi olarak tasvir edilip edilememesi, ortaya çıkan hukuki sonuçlar bakımından önem arz etmektedir. Bu nedenle, yazımız kapsamında cari hesap sözleşmesinin oluşması için gereken şartlar, cari hesap uygulaması ile açık hesap uygulaması arasındaki farkları ve cari hesap sözleşmesinin taraflar arasındaki ilişki bakımından doğurduğu hukuki sonuçlar ele alınacaktır.</p>

<p><strong>Cari Hesap Sözleşmelerinde Yazılı Şekil Şartı</strong></p>

<p>TTK m. 89/2 uyarınca cari hesap sözleşmesi, yazılı yapılmadıkça geçerli olmaz. Dolayısıyla cari hesap sözleşmelerindeki yazılılık şartı, ispat şartı olmayıp TBK m. 13/1 anlamında bir geçerlilik şartıdır. Dolayısıyla, olası bir uyuşmazlıkta cari hesap sözleşmesinin yazılı şekle uygun akdedilip edilmediğini hakim, tarafların herhangi bir talep veya itirazı olmasa da re'sen nazara almak zorundadır.</p>

<p>Bu husus Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararlarında da belirtilmiştir:</p>

<p>"6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (TTK) 89. (6762 sayılı TTK'nin 87.) maddesine göre iki kişinin herhangi bir hukukî sebep veya ilişkiden doğan alacaklarını teker teker ve ayrı ayrı istemekten karşılıklı olarak vazgeçip bunları kalem kalem alacak ve borç şekline çevirerek hesabın kesilmesinden sonra çıkacak artan tutarı isteyebileceklerine ilişkin sözleşme cari hesap sözleşmesi olarak tanımlanmıştır. Aynı maddelerde cari hesap sözleşmelerinin yazılı yapılmadıkça geçerli olmayacağı belirtilmiştir. Buna göre, taraflar arasında yazılı bir cari hesap sözleşmesi bulunmadıkça TTK'nin cari hesaba ilişkin hükümleri uygulanamayacaktır." (HGK., E. 2017/919 K. 2019/886 T. 17.9.2019; HGK., E. 2017/1299 K. 2021/779 T. 17.6.2021)</p>

<p>Cari hesap sözleşmesi, herhangi bir sözleşmeden bağımsız bir yazılı sözleşme olarak taraflarca akdedilebileceği gibi başka bir sözleşmenin içerisinde bir kayıt olarak da</p>

<p>kararlaştırılabilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 22.10.2008 tarihli ve E. 2008/560, K. 2008/639 sayılı kararında "Anılan sözleşmenin 22.maddesi "Cari Hesaplar" başlığını taşımakta olup; cari hesap ilişkisinin kurulması, devamı ve sona ermesine ilişkin esasları düzenlemektedir. Bu hüküm gereğince sözleşmenin imzalanması ile birlikte taraflar arasında cari hesap ilişkisinin kurulduğuna (...) Ayrıca yargılama aşamasında ibraz olunan müşteri cari hesap ekstresi içeriği ve bilirkişi tarafından incelenen defter kayıtları ile de bu ilişkinin varlığı belirgin biçimde ortaya konulmuştur. (...) taraflar arasında cari hesap ilişkisinin kurulduğu belirgindir." (HGK.,2008/560 E., 2008/639 K., 22.10.2008 T.) şeklinde hüküm kurmak suretiyle cari hesap sözleşmesinin başka bir sözleşmenin bir maddesi olarak düzenlenmesi neticesinde cari hesap sözleşmesi hükümlerinin taraflar arasındaki ilişkiye uygulanacağını tespit etmiştir.</p>

<p>Bununla beraber, cari hesap sözleşmesinin geçerliliği için adi yazılı şekil yeterlidir. Bu noktada, taraflar arasındaki ilişkide adi yazılı şekil şartının sağlanması için hangi asgari gerekliliklere sahip olunduğunun irdelenmesi gerekmektedir.</p>

<p>Yazılı şekil 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 13 vd. hükmünde düzenlenmiş olup Türk Borçlar Kanunu'nda adili yazılı şeklin tanımı yapılmamıştır. Öğretide adi yazılı şekil, "tarafların herhangi bir makamın veya şahsın onayı ve katılımına gerek duymadan sadece anlaştıkları noktaları el ile daktilo veya başka bir aletle herhangi bir şey üzerine yazarak altı borç altına girenler tarafından imzalanarak meydana getirilen senet" olarak tanımlanmıştır. Başka bir anlatımla, adi yazılı şeklin iki gereği bulunmaktadır: (i) yazılı metin ve (ii) imza. Asıl belirleyici olan unsur, borç altına giren kişinin imzasıdır. TBK m. 15 uyarınca bu imza, elle atılmış ıslak imza olabileceği gibi teyit edilmiş olmak kaydıyla faks ve benzer iletişim araçlarıyla veya güvenli elektronik imza ile gönderilip saklanabilen metinler de yazılı şekil şartını sağlamaktadır.</p>

<p>Cari hesap sözleşmesi ile her iki taraf da borç altına girdiği için, TBK m. 14/1 ve 15/1 hükümleri uyarınca sözleşme metninin her iki tarafın irade beyanlarını ve imzalarını içermesi gerekir. Taraflarca doğrudan yazılı olarak düzenlenen ve imzalanan bir cari hesap sözleşmesi bulunmadığı fakat fiiliyatta cari hesap tablosu benzeri bir ilişki bulunduğu ihtimalinde, taraflarca düzenlenen cari hesap tabloları, cari hesap ekstreleri, muavin defterleri ve benzeri belgeler ile e-posta yazışmalarının niteliği bu ölçütü karşılamadığından, yazılı şekil şartını yerine getirememekte olup TTK m. 89 anlamında bir cari hesap sözleşmesinin bulunmadığının kabulü gerekir.</p>

<p>Nitekim Yargıtay uygulamasında da bu doğrultuda bir değerlendirme mevcuttur:</p>

<p>Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önüne gelen bir uyuşmazlık, davacı tarafından iki adet fatura sebep gösterilerek davalıya karşı başlatılan icra takibine yapılan itirazın iptaline ilişkin bir davadır. Bu kapsamda davalı tarafından mahkemeye cari hesap ekstreleri sunularak bu belgelere göre bir değerlendirme yapılması talep edilmiştir. Hukuk Genel Kurulu, taraflar arasında bir cari hesap ilişkisi olup olmadığını, buna göre cari hesap ilişkisine göre mi yoksa davacı tarafından sunulan iki adet fatura gözetilerek mi karar verileceği hususunu incelemiştir. Hukuk Genel Kurulu tarafından, her ne kadar mahkemeye "cari hesap ekstresi" adı altında bir belge sunulmuşsa da bu belgenin yazılı cari hesap sözleşmesi için gerekli şartı sağlamayacağı, "taraflar arasında yazılı bir cari hesap sözleşmesi bulunmadığından aradaki ilişkinin açık hesap ilişkisi olarak değerlendirilebileceği" ve bu nedenle "sadece takip konusu faturalar ve ödeme savunması bakımından araştırma ve değerlendirme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiği" sonucuna varılmıştır (HGK., E. 2017/1634 K. 2018/633 T. 28.3.2018).</p>

<p>Yine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önüne gelen bir itirazın iptali davası niteliğindeki uyuşmazlıkta, yerel mahkeme tarafından tarafların aralarında cari hesap ilişkisi bulunduğunu kabul ettiğinden hareketle taraflar arasındaki cari hesap ilişkisine göre birbirlerinden alacaklı olup olmadıklarının tespitinin yapılarak uyuşmazlığın çözülmesi gerektiği değerlendirmesinde bulunulmuştur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, "taraflar arasında yazılı bir cari hesap sözleşmesi bulunmadığından, aradaki ilişkinin açık hesap ilişkisi olarak değerlendirilebileceği ve Özel Daire kararında belirtildiği gibi yalnızca takibe konu faturaların ve faturalara ilişkin ödemelerin taraf defterlerinde kayıtlı olup olmadığı hususunda bilirkişi incelemesi yaptırılması" yönünde karar vermiştir ( Yargıtay HGK., E. 2017/903 K. 2018/974 T. 25.4.2018). Dolayısıyla, her ne kadar taraflar mahkeme nezdinde aralarında cari hesap ilişkisi bulunduğunu kabul etseler de aralarında yazılı bir sözleşme bulunmadıkça tarafların cari hesap ilişkisinin bulunduğu sonucuna varılamaz.</p>

<p>Yargıtay 11. Hukuk Dairesi nezdinde incelenen diğer bir uyuşmazlıkta, davacı taraf cari hesaptan kaynaklanan alacağın tahsili talepli icra takibi başlatmış, bu icra takibinde davacı tarafından davalının muhasebesinden alınan cari hesap ekran çıktıları delil olarak sunulmuştur, davalı tarafın itirazı üzerine işbu itirazın iptaline ilişkin dava açmıştır. Mahkeme tarafından sunulan cari hesap ekran çıktılarının yazılı cari hesap sözleşmesi bulunduğunu göstermediği tespit edilmiş, "davalının satıcı, dava dışı temlik edenin de alıcı olduğu, taraflar arasındaki ticari ilişki kapsamında satıma konu malların dava dışı temlik eden alıcı tarafından davalıya iade edildiği, iadeye konu malların davalı tarafından kabul edildiği, taraflar arasında yazılı bir cari hesap sözleşmesi bulunmadığından, aradaki ilişkinin cari hesap ilişkisi değil, açık hesap ilişkisi olduğu" sonucuna varmıştır (11. HD., E. 2020/3193 K. 2021/2173 T. 9.3.2021).</p>

<p>Yine başka bir Yargıtay 11. Hukuk Dairesi kararına konu olayda, davacı tarafından davalının yaptığı taşıma işlerinde keşide edilen faturalar ve takip borçlusunca yapılan ödemeler cari hesaba kaydedilmektedir. Davacı, cari hesap bakiyesi ödenmediğinden davalı aleyhine icra takibi başlatmış ve davalının takibe karşı itirazı karşısında itirazın iptali davası açmıştır. Mahkeme, davacı tarafından sunulan cari hesap belgelerini yazılı anlaşma olarak kabul etmeyip "6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 89. maddesinde cari hesap sözleşmesinin tanımlandığı, anılan maddede cari hesap sözleşmelerinin yazılı yapılmadıkça geçerli olmayacağının belirtildiği, buna göre taraflar arasında yazılı bir cari hesap sözleşmesi bulunmadıkça TTK'nın cari hesaba ilişkin hükümleri uygulanamayacağı, somut olayda, taraflar arasında açık hesap ilişkisinin bulunduğu, açık hesap ilişkisinin önceki borçların tahsil edilmemesine rağmen taraflar arasındaki ticari ilişkinin devam etmesi durumunu ifade ettiği, yazılı cari hesap sözleşmenin varlığının ispat edilememesi nedeniyle (...) esastan reddine karar verilmiştir." sonucuna vararak söz konusu ilişkinin cari hesap sözleşmesindeki yazılı şekil şartını sağlamadığını, bu nedenle cari hesap sözleşmesi hükümlerinin uygulanamayacağını, taraflar arasında açık hesap ilişki olduğu sonucuna varmıştır (11. HD., E. 2019/5351 K. 2020/3138 T. 24.6.2020).</p>

<p>Daha yakın tarihli bir kararında ise Yargıtay 11. Hukuk Dairesi önüne gelen TTK anlamında taşıma işine ilişkin bir uyuşmazlıkta, "taraflar arasında yazılı bir hesap sözleşmesi bulunmamakla birlikte ilişkinin cari hesap şeklinde işlediği" tespit edilmiş; bu nedenle zamanaşımı süresi olarak cari hesap sözleşmesi zamanaşımı süresi değil, taşıma işine ilişkin bir yıllık zamanaşımı süresi mahkemece kabul edilmiştir ( 11. HD., E. 2024/4332 K. 2025/3769 T. 28.5.2025).</p>

<p><strong>Hukuki Sonuçları İtibariyle Cari Hesap Sözleşmesi</strong></p>

<p>Taraflar arası hukuki ilişki bir cari hesap sözleşmesi olarak tespit edildiğinde,</p>

<p><strong>a. Bakiye Tutarın Tespiti ve Hesap Devreleri</strong></p>

<p>Cari hesap sözleşmesinde hesaba kaydedilen alacak ve borçlar takas edilerek belirli bir hesap devresi bakiye tespit edilir (TTK m. 94/1). Hesap devresi hakkında sözleşme veya ticari teamül yoksa her takvim yılının son günü hesap kapatılır (TTK m. 94/2). Bu hesap devresinden önce bakiye tutarın tespiti ve buna dayanılarak karşı taraftan talepte bulunulması mümkün değildir.</p>

<p><strong>b. Bütünlük İlkesi</strong></p>

<p>Hesaba kaydedilen alacak ve borçlar, maddi ve hukuki sebepleri farklı olsalar dahi cari hesaba kaydedilmek suretiyle önceden aralarında bulunmayan özel bir bağa sahip olurlar. Bu bağlamda cari hesaba geçirilen alacak ve borç kalemlerinin birbirinden ayrılmaz bir bütün teşkil etmelerine, öğretide "bütünlük ilkesi" adı verilir.</p>

<p>Bu husus, TTK m. 97 hükmünde de "Cari hesaba geçirilen alacak ve borç kalemleri ayrılmaz bir bütün oluşturur. Cari hesabın kesilmesinden önce taraflardan hiçbiri, alacaklı veya borçlu sayılamaz. Tarafların hukuki durumunu ancak sözleşmenin sonundaki hesabın kesilmesi belirler." şeklinde belirtilmiştir.</p>

<p>Cari hesaba kaydedilmek suretiyle alacaklar, hukuki niteliklerini kaybederler ve diğer alacaklarla ayrılmaz bir hale gelirler. Bunun en önemli sonucu, muhasebesel olarak taraflar arasında alacaklı-borçlu tespiti yapılabilecekken hukuki açıdan cari hesap sözleşmesi sona erip nihai bakiye tespit edilmeden önceki hesap devreleri boyunca taraflardan hiçbirinin alacaklı veya borçlu sayılmamasıdır. Taraflar, ancak cari hesap sözleşmesi sona erdikten ve nihai bakiye tespit edildikten sonra hukuken alacaklı ve borçlu sayılabilirler.</p>

<p>Yargıtay 11. Hukuk Dairesi de süregelen içtihadında cari hesap sözleşmesini, "cari hesap sözleşmesi, hesap kesilmeden alacak talep edilmeyeceğine dair bir anlaşma" olarak tanımlamaktadır ( Yargıtay 11. HD., E. 1988/10067 K. 1989/2386 T. 20.04.1989).</p>

<p><strong>c. Zamanaşımı</strong></p>

<p>Taraflar arasında cari hesap sözleşmesi bulunduğu takdirde, cari hesabın tasfiyesine, kabul edilen veya mahkeme kararıyla saptanan artan tutara ya da faiz alacaklarına, hesap hata ve yanılmalarına, cari hesabın dışında tutulması gereken veya haksız olarak cari hesaba geçirilmiş olan kalemlere veya tekrarlanan kayıtlara ilişkin bulunan davalar bakımından zamanaşımı süresi, cari hesap sözleşmesinin sona ermesinden itibaren beş yıldır (TTK m. 101). Bu bakımdan cari hesap sözleşmesi bakımından öngörülen kanuni zamanaşımı süresi, Borçlar Kanunu'nda kabul edilen on yıllık genel zamanaşımı hükmünün (TBK m. 146) istisnasını oluşturur.</p>

<p>Taraflar arasındaki alacak ilişkilerinde on yıllık zamanaşımı süresi öngörülen sözleşmeler söz konusu olduğu takdirde, cari hesap sözleşmesinin tespiti, zamanaşımını kısaltan bir unsurdur. Bununla beraber, Ticaret Kanunu kapsamında öngörülen taşıma işleri gibi kanunen beş yıldan kısa süreli zamanaşımı öngörülen işler bakımından cari hesap sözleşmesinin tespiti, taraflar arasındaki hukuki ilişkide zamanaşımını uzatıcı bir etki gösterir.</p>

<p><strong>d. Faiz</strong></p>

<p>Tarafların her ikisi de tacir olduğu takdirde, TTK m. 95 uyarınca cari hesap ilişkisi kapsamında borç kalemlerinin birbirinden çıkarılması sonucunda bulunan bakiyeye, bakiyenin belirlenip hesaba kaydedildiği tarihten itibaren faiz işler.</p>

<p>Bileşik faiz bakımından ise, esasen Ticaret Kanunu sistematiğinde bileşik faiz kural olarak yasaktır. Bununla beraber, kanun cari hesap sözleşmeleri bakımından bir istisna tanımıştır. TTK m. 8/2 uyarınca cari hesap sözleşmesinde, her iki tarafın da tacir olması durumunda bileşik faiz işletilebilir. TTK m. 96 uyarınca bunun. İçin tarafların, üç aydan aşağı olmamak şartıyla, diledikleri andan başlamak üzere bileşik faizin uygulanmasını kararlaştırmaları gerekmektedir. Zira TTK m. 95 uyarınca, taraflarca bu yönde bir belirleme yapılmadıkça bileşik faiz kendiliğinden işlemez.</p>

<p><strong>e. Devir, rehin ve haciz</strong></p>

<p>Cari hesaba kaydedilen alacaklar bakımından devir, rehin ve haczedilme söz konusu değildir. Bu alacakların ödenmeleri istenemez, bu nedenle temerrüt durumu da oluşmaz. Söz konusu alacaklara işlemekte olan zamanaşımı süreleri durur.</p>

<p><strong>Açık Hesap Uygulaması ve Cari Hesaptan Farkları</strong></p>

<p>Açık hesap uygulaması, doğurduğu hukuki sonuçlar itibariyle cari hesap sözleşmesinden farklılık arz eder. Bu nedenle, taraflar arasındaki ilişkinin cari hesap uygulaması mı yoksa açık hesap uygulaması mı olduğu yönündeki tespitin yapılması, uyuşmazlık çözüm sürecinde büyük öneme sahiptir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Açık hesap uygulamasının cari hesaptan farkları şu şekilde özetlenebilir:</p>

<p><strong>a. Uygulanacak Hükümler</strong></p>

<p>Taraflar arasında yazılılık şartını sağlayan hukuki işlemler cari hesap sözleşmesi olarak adlandırılırken bu şartı sağlamamış hukuki işlemler, TTK m. 89 hükmünün gereği olarak cari hesap sözleşmesi olarak tasnif edilemezler. Böylesi hukuki ilişkilere, "açık hesap" adı verilir ve TTK m. 89-101 kapsamında yer alan cari hesap sözleşmesi hükümleri açık hesaba uygulanmaz.</p>

<p>Bu husus Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay 11. Hukuk Dairesi kararlarında da belirtilmiştir:</p>

<p>"Açık hesap ilişkisi ise önceki borçlar tahsil edilmemesine rağmen taraflar arasındaki ticari ilişkinin devam etmesi durumudur. Açık hesap ilişkisinde taraflar tek taraflı ya da karşılıklı olarak alacaklarını hesaba kaydedip belirli hesap dönemlerine bağlı kalmaksızın hesaplaşma yaptıklarından, bu ilişkiye TTK'daki cari hesaba ilişkin hükümleri uygulanamaz." (HGK., E. 2017/919 K. 2019/886 T. 17.9.2019; HGK., E. 2017/1299 K. 2021/779 T. 17.6.2021)</p>

<p>"Mahkemece tüm dosya kapsamına göre; taraflar arasında belirtilen şekil şartına uyularak</p>

<p>yapılmış bir cari hesap sözleşmesi bulunmadığı, davacı tarafından düzenlenen poliçe bedellerinin zamana yayılarak ödenmesi suretiyle açık hesap şeklinde bir ticari ilişki bulunduğu, (...) gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile ödeme emrine vaki itirazın 622,46 TL asıl alacak üzerinden devamına karar verilmiştir." (11. HD., E. 2016/5361 K. 2017/7379 T. 19.12.2017)</p>

<p><strong>b. Bakiye Tutarın Tespiti ve Hesap Devreleri</strong></p>

<p>Açık hesap uygulamasında, cari hesaptan farklı olarak tarafların alacak ve borçlarını hesaplaşmaları, belirli bir dönemi olmaksızın gerçekleşir. Dolayısıyla açık hesapta bakiye tespiti, sadece belirli hesap devreleri sonucunda değil, her zaman yapılabilir.</p>

<p><strong>c. Bütünlük İlkesi</strong></p>

<p>Açık hesap uygulamasında bütünlük ilkesi öngörülmediği için kaydedilen alacaklar niteliklerini kaybetmezler. Taraflar açık hesaba kaydedilen alacakların ayrı ayrı ödenmesini talep edebilirler, icra takibi için hesap döneminin bitmesini ve buna göre bakiyenin belirlenmesini beklemek zorunda değillerdir. Cari hesap uygulamasında ise ancak hesap dönemi sonunda bakiye tutarın tespiti ile takip yapılabilir, her bir alacak için ayrı ayrı takip yapılması mümkün değildir.</p>

<p><strong>d. Zamanaşımı</strong></p>

<p>Açık hesap söz konusu olduğunda, TTK m. 101 hükmünde düzenlenen beş yıllık cari hesap zamanaşımı uygulanmaz, taraflar arasındaki ilişkiye uygulanan zamanaşımı hükümleri uygulama alanı bulur.</p>

<p>11. Hukuk Dairesi önüne gelen bir uyuşmazlıkta, taraflar arasında yazılı bir cari hesap sözleşmesinin varlığı ispat edilemediğinden cari hesaba ilişkin beş yıllık zamanaşımı süresi değil, TTK m. 855 uyarınca taşıma işine ilişkin bir yıllık zamanaşımı süresi uygulanmıştır:</p>

<p>"(...) taraflar arasında yazılı bircari hesapsözleşmesi bulunmadıkça TTK'nın cari hesaba ilişkin hükümleri uygulanamayacağı, somut olayda, taraflar arasındaaçık hesapilişkisinin bulunduğu,açık hesapilişkisinin önceki borçların tahsil edilmemesine rağmen taraflar arasındaki ticari ilişkinin devam etmesi durumunu ifade ettiği, yazılıcari hesapsözleşmenin varlığının ispat edilememesi nedeniyle zamanaşımı süresinin taşımaya göre belirlenmesininin yerinde olduğu (...)" ( 11. HD., E. 2019/5351 K. 2020/3138 T. 24.6.2020)</p>

<p><strong>e. Faiz</strong></p>

<p>Açık hesap ilişkisi söz konusu olduğunda, cari hesap sözleşmesine has olan faiz hükümleri de uygulanamayacağı için alacakların hesaba kaydedilmesi ile doğrudan alacaklara faiz işlemesi ve taraflar arasındaki ilişkide kararlaştırılmış olsa dahi bileşik faiz uygulanması mümkün değildir.</p>

<p><strong>f. Devir, rehin ve haciz</strong></p>

<p>Açık hesapta taraflar alacaklarını bir sınırlamaya tabi olmadan devir, rehin ve haciz edilebilirler. Ek olarak, olası bir uyuşmazlık halinde, açık hesap pozisyonları ayrı ayrı açıklanmalı ve ispatlanmalıdır.</p>

<p>Ticari hayatı kolaylaştırmak ve tacir arası ticari ilişkilerde gereksiz para transferlerini ortadan kaldırarak daha hızlı ve daha az masraflı bir ödeme aracı sağlayan cari hesap uygulaması, Türk hukukunda TTK m. 89 vd. kapsamında düzenlenmektedir.</p>

<p>Cari hesap sözleşmesinin yazılı olarak akdedilmesi gerekir, aksi takdirde TTK m. 89/2 uyarınca geçerli olmaz. Bu yazılı şeklin adi yazılı şekil olması yeterlidir. Nitekim Yargıtay da süregelen içtihadında taraflar arasında yazılı şekilde akdedilmiş bir cari hesap sözleşmesi bulunmadığı takdirde TTK cari hesap hükümlerinin uygulama alanı bulamayacağına hükmetmektedir. Bu durumda taraflar arası ilişki, açık hesap ilişkisi olarak nitelendirilir.</p>

<p>Açık hesap ilişkisinde ise cari hesap sözleşmesinden farklı olarak bütünlük ilkesi öngörülmediğinden kaydedilen alacaklar niteliklerini kaybetmez, her biri için ayrı ayrı ve hesap dönemi bitmeden icra takibi yürütülebilir. Ayrıca alacaklara TTK m. 101 kapsamında öngörülen beş yıllık cari hesap zamanaşımı değil, taraflar arasındaki ilişkiye uygulanan zamanaşımı hükümleri uygulanır. Yine açık hesap ilişkisinde bileşik faiz uygulanamaz. Taraflar; alacaklarını bir sınırlamaya tabi olmadan devir, rehin ve haciz edilebilirler, olası bir uyuşmazlık halinde, açık hesap pozisyonları ayrı ayrı açıklamaları ve ispatlamaları gerekir.</p>

<p>Bu nedenle taraflar arasında TTK hükümlerinin uygulama alanı bulacağı bir cari hesap ilişkisi kurulmak istenmekte ise car hesap sözleşmesinin yazılı şekle uygun şekilde akdedilmesi gerekliliği ticari işletmeler ve şirketler nazarında dikkate alınmalıdır.</p>

<p>Cari hesap sözleşmesinin yazılı yapılmaması halinde Türk Ticaret Kanunu’nun cari hesaba ilişkin özel hükümleri uygulanamaz. Bu durumda taraflar, hesap devresi sonunda bakiye talep etme veya mahsup esasına dayalı özel korumalardan yararlanamaz. Taraflar arasındaki alacak ilişkisi; faturalar, teslim belgeleri, ticari defter kayıtları, cari mutabakat formları ve diğer yazılı deliller üzerinden değerlendirilir. Özellikle ticari uyuşmazlıklarda yazılı sözleşme bulunmaması, alacağın tahsili aşamasında ispat güçlüğüne yol açabilmektedir. Bu nedenle tarafların cari hesap ilişkisini açık şekilde düzenleyen, hesap kesim tarihlerini ve bakiye esaslarını belirleyen yazılı bir sözleşme yapmaları büyük önem taşır.</p>

<p>Cari hesap sözleşmeleri, ticari ilişkilerin güvenli ve sistemli şekilde yürütülmesini sağlayan önemli hukuki araçlardır. Ancak yazılılık şartına uyulmaması, sözleşmenin geçersiz sayılmasına ve tarafların ciddi ispat sorunları yaşamasına neden olabilir. Özellikle yüksek meblağlı ticari ilişkilerde sözleşmenin usulüne uygun hazırlanması, ileride doğabilecek uyuşmazlıkların önlenmesi bakımından kritik önem taşır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-kerimhan-dal" title="Av. Kerimhan DAL"><img alt="Av. Kerimhan DAL" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/07/kerimhan-dal.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-kerimhan-dal" title="Av. Kerimhan DAL">Av. Kerimhan DAL</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/cari-hesap-sozlesmesinde-yazililik-sarti-ve-sonuclari-dal-1</guid>
      <pubDate>Sat, 23 May 2026 10:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/05/terazi/terazi-sozle-1598023117531.jpg" type="image/jpeg" length="41371"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yozgat Bozok Üniversitesi Ağız ve Diş Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yozgat-bozok-universitesi-agiz-ve-dis-sagligi-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yozgat-bozok-universitesi-agiz-ve-dis-sagligi-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yozgat Bozok Üniversitesi Ağız ve Diş Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği, 23 Mayıs 2026 Tarihli ve 33262 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Yozgat Bozok Üniversitesinden:</strong></p>

<p><strong>YOZGAT BOZOK ÜNİVERSİTESİ AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞI UYGULAMA VE ARAŞTIRMA MERKEZİ YÖNETMELİĞİ</strong></p>

<p></p>

<p>BİRİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Başlangıç Hükümleri</p>

<p><strong>Amaç</strong></p>

<p><strong>MADDE 1-</strong> (1) Bu Yönetmeliğin amacı; Yozgat Bozok Üniversitesi Ağız ve Diş Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezinin amaçlarına, faaliyet alanlarına, yönetim organlarına, yönetim organlarının görevlerine ve çalışma şekline ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.</p>

<p><strong>Kapsam</strong></p>

<p><strong>MADDE 2-</strong> (1) Bu Yönetmelik; Yozgat Bozok Üniversitesi Ağız ve Diş Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezinin amaçlarına, faaliyet alanlarına, yönetim organlarına, yönetim organlarının görevlerine ve çalışma esaslarına ilişkin hükümleri kapsar.</p>

<p><strong>Dayanak</strong></p>

<p><strong>MADDE 3-</strong> (1) Bu Yönetmelik; 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 7 nci maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinin (2) numaralı alt bendi ile 14 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Tanımlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 4-</strong> (1) Bu Yönetmelikte geçen;</p>

<p>a) Danışma Kurulu: Merkezin Danışma Kurulunu,</p>

<p>b) Dekan: Yozgat Bozok Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Dekanını,</p>

<p>c) Fakülte: Yozgat Bozok Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesini,</p>

<p>ç) Hastane Başmüdürü: Yozgat Bozok Üniversitesi Üniversite Hastaneleri Başmüdürünü,</p>

<p>d) Hastane Müdürü: Yozgat Bozok Üniversitesi Ağız ve Diş Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezinin Hastane Müdürünü,</p>

<p>e) Hastane müdür yardımcısı: Yozgat Bozok Üniversitesi Ağız ve Diş Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezinin hastane müdür yardımcısını,</p>

<p>f) Merkez (Hastane): Yozgat Bozok Üniversitesi Ağız ve Diş Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezini,</p>

<p>g) Müdür (Başhekim): Merkezin Müdürünü,</p>

<p>ğ) Müdür yardımcısı (Başhekim yardımcısı): Merkezin müdür yardımcısını,</p>

<p>h) Rektör: Yozgat Bozok Üniversitesi Rektörünü,</p>

<p>ı) Rektör yardımcısı: Yozgat Bozok Üniversitesi Ağız ve Diş Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezinden sorumlu rektör yardımcısını,</p>

<p>i) Sorumlu hemşire (Başhemşire): Merkezin sorumlu hemşiresini,</p>

<p>j) Üniversite: Yozgat Bozok Üniversitesini,</p>

<p>k) Yönetim Kurulu: Merkezin Yönetim Kurulunu,</p>

<p>ifade eder.</p>

<p>İKİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Merkezin Amaçları ve Faaliyet Alanları</p>

<p><strong>Merkezin amaçları</strong></p>

<p><strong>MADDE 5-</strong> (1) Merkezin amaçları şunlardır:</p>

<p>a) Merkeze başvuran acil ve diğer hastalara ayakta veya yatırılarak ağız, diş ve çene sağlığı hizmetlerini eşit, ulaşılabilir ve en üst düzeyde sunmak.</p>

<p>b) Muayene, teşhis, tedavi ve rehabilitasyon hizmetlerinin çağdaş diş hekimliği gereksinimleri ve bilimsel esaslar doğrultusunda etkin, kaliteli ve verimli şekilde yürütülmesini sağlamak.</p>

<p>c) Diş hekimi, uzman diş hekimi ve doktoralı diş hekimi ile yardımcı sağlık personelinin lisans, lisansüstü ve mezuniyet sonrası eğitimine katkı sağlamak ve bu eğitimlerin pratik ve teorik olarak yürütülebileceği uygun altyapıyı oluşturmak.</p>

<p>ç) Ağız ve diş sağlığı alanında bilimsel araştırma ve uygulamaların en üst düzeyde gerçekleştirilmesini sağlamak üzere gerekli fiziki, teknik ve akademik ortamı oluşturmak.</p>

<p>d) Üniversite bünyesindeki başta Tıp Fakültesi olmak üzere ilgili fakülte, enstitü, yüksekokul, uygulama ve araştırma merkezleri ile yurt içi ve yurt dışındaki kamu ve özel kurum ve kuruluşlarla iş birliği yapmak, ortak projeler geliştirmek ve yürütmek.</p>

<p>e) Toplum ağız ve diş sağlığının korunması ve geliştirilmesine yönelik çalışmalar yürütmek, koruyucu diş hekimliği uygulamalarını yaygınlaştırmak ve toplumun bilinçlendirilmesine katkı sağlamak.</p>

<p>f) Eğitim ve sağlık hizmetlerinin etkinliğini, verimliliğini ve niteliğini artırmak, kalite yönetim sistemleri doğrultusunda hizmet sunumunu geliştirmek.</p>

<p>g) Çağdaş hastane işletmeciliği ve yönetim ilkeleri doğrultusunda faaliyet göstermek ve sürdürülebilir, ulaşılabilir ve yüksek kaliteli sağlık hizmeti sunulmasını sağlamak.</p>

<p><strong>Merkezin faaliyet alanları</strong></p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> (1) Merkezin faaliyet alanları şunlardır:</p>

<p>a) Merkezin bünyesinde; diş hekimliği uzmanlık alanlarında tedavi protokolleri kapsamında girişimsel olmayan tedaviler ve girişimsel cerrahi teknikleri uygulayarak lokal ve genel ameliyathaneler ile hastaların ayaktan veya yatarak müşahede, muayene, teşhis, tedavi ve rehabilite edilmelerini sağlamak ve konuyla ilgili birimler oluşturmak.</p>

<p>b) Koruyucu diş hekimliği uygulamaları kapsamında sahada hizmet sunabilen toplum ağız ve diş sağlığı birimini oluşturmak ve bu birime saha çalışmalarında destek verebilecek kamu kurum ve kuruluşları ve sivil toplum örgütleri ile Rektörlük bilgisi dâhilinde iş birliği yapmak.</p>

<p>c) Ağız ve diş sağlığı alanında hizmet verilmesini sağlamak ve bu konu ile ilgili araştırma ve uygulamalarda bulunmak.</p>

<p>ç) Klinik dalları ve diğer disiplinlerle toplum sağlığına yönelik araştırmalar konusunda iş birliğini sağlamak amacı ile ilgili kamu kurum ve kuruluşlarıyla ortak projelerin geliştirilmesine imkân sağlamak.</p>

<p>d) Toplumun ağız ve diş sağlığı konusundaki bilgi, davranış ve eksikliklerini tespit ederek bunların giderilmesine yönelik projeler geliştirmek; toplumun ağız ve diş sağlığı konusunda bilgilendirilmesi ve eğitilmesi amacıyla, kitap, dergi, broşür ve benzeri yayınlar yapmak, yazılı ve görsel basın organlarında programlar düzenlemek.</p>

<p>e) Üniversite öğrencilerinin ağız ve diş sağlığı konusunda yaşam bilinci kazanmalarını ve Merkez projelerinde etkin görev almalarını sağlamak, bu amaçla özendirici eğitsel faaliyetlerde bulunmak ve bu alanda çalışmak isteyenleri desteklemek.</p>

<p>f) Sağlıklı bir toplumun geliştirilmesi için gerektiğinde kamu ve özel sektör kurum ve kuruluşları ile iş birliği yaparak ülke düzeyinde bilim ve toplum arasında köprü görevini üstlenmek.</p>

<p>g) Ulusal ve uluslararası kamu ve özel sektör kurum ve kuruluşlarına Merkezin amaçları doğrultusunda projeler hazırlamak, eğitim programları düzenlemek, bilimsel mütalaada bulunmak ve benzeri hizmetleri vermek.</p>

<p>ğ) İlgili mevzuat hükümleri kapsamında uluslararası düzeyde ağız ve diş sağlığı hizmeti sunmak ve sağlık turizmi alanında faaliyetlerde bulunmak.</p>

<p>h) Yönetim Kurulunun kararlaştıracağı diğer faaliyetlerde bulunmak.</p>

<p>ÜÇÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Merkezin Yönetim Organları ve Görevleri</p>

<p><strong>Merkezin yönetim organları</strong></p>

<p><strong>MADDE 7-</strong> (1) Merkezin yönetim organları şunlardır:</p>

<p>a) Müdür (Başhekim).</p>

<p>b) Yönetim Kurulu.</p>

<p>c) Danışma Kurulu.</p>

<p><strong>Müdür (Başhekim)</strong></p>

<p><strong>MADDE 8-</strong> (1) Müdür (Başhekim), Merkezin faaliyet alanlarıyla ilgili çalışmaları bulunan, Fakültede tam zamanlı ve devamlı statüde görev yapan, Üniversiteden başka bir yerde mesleki faaliyette bulunmayan ve mesleğini serbest olarak icra etmeyen öğretim üyeleri arasından Rektör tarafından üç yıl süre ile görevlendirilir. Süresi biten Müdür (Başhekim) aynı usulle yeniden görevlendirilebilir veya süresinden önce aynı usulle görevine son verilebilir.</p>

<p>(2) Müdür (Başhekim), görevi başında bulunmadığı zamanlarda yardımcılarından birini vekil bırakır. Vekâlet süresi kesintisiz altı ayı geçemez. Vekâlet süresinin altı ayı aşması hâlinde yeni Müdür (Başhekim) görevlendirilir.</p>

<p>(3) Müdürün (Başhekimin) görev süresinin dolması veya herhangi bir sebeple görevinden ayrılması hâlinde müdür yardımcılarının (başhekim yardımcılarının) da görevi kendiliğinden sona erer.</p>

<p>(4) Müdür (Başhekim), Merkezin idari, sağlık ve eğitim hizmetlerinin koordineli bir şekilde yürütülmesinden sorumlu olup; idari ve mali konularda Rektöre, eğitim ve akademik faaliyetlerde Dekana karşı sorumludur.</p>

<p><strong>Müdürün (Başhekimin) görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 9-</strong> (1) Müdürün (Başhekimin) görevleri şunlardır:</p>

<p>a) İlgili mevzuata uygun olarak Merkez hizmetlerini yürütmek, Merkezi temsil etmek ve Merkezi, Merkezin amaçları doğrultusunda yönetmek.</p>

<p>b) Merkez ve Merkeze bağlı birimler ile kliniklerin ve polikliniklerin düzenli, verimli ve koordineli şekilde çalışmasını sağlamak.</p>

<p>c) Merkeze bağlı teknik, idari personelin ve sağlık personelinin istihdamını, yönetimini, koordinasyonunu ve denetimini yapmak, çalışma düzenini planlamak ve personelin çalışma düzenini ilgili anabilim dalları ile koordinasyon ve iş birliği içinde düzenlemek.</p>

<p>ç) Merkez hizmetlerinin etkin ve verimli bir şekilde sürdürülebilmesi için gerekli tedbirleri almak, denetimini sağlamak ve birimler arası koordinasyonu yürütmek.</p>

<p>d) Yönetim Kurulu kararlarını uygulamak ve Merkezin çalışma plan ve programlarının yürütülmesini sağlamak.</p>

<p>e) Merkezin yıllık faaliyet raporunu hazırlamak, raporu Yönetim Kurulu tarafından karara bağlandıktan sonra Rektöre sunmak.</p>

<p>f) Merkezin gelişmesine yönelik stratejik planları hazırlamak ve bunları Yönetim Kurulunun onayını aldıktan sonra Rektöre sunmak.</p>

<p>g) Merkezin ödenek, personel ve bütçe ihtiyaçlarını tespit etmek, gerekçeleri ile birlikte Yönetim Kuruluna ve Rektöre sunmak.</p>

<p>ğ) Merkez hizmetlerinin yürütülmesi için gerekli olan ihtiyaçların tespiti ve temini amacıyla gerekli tedbirleri almak ve ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde döner sermaye faaliyetlerinin etkin, verimli ve sürdürülebilir şekilde yürütülmesini sağlamak, bu kapsamda gerekli koordinasyonu sağlamak, tedbirleri almak ve komisyonlara başkanlık etmek.</p>

<p>h) Merkeze bağlı birimlerin hizmetlerini gelir-gider dengesi ve performans ölçütleri doğrultusunda değerlendirmek ve gerekli iyileştirme tedbirlerini almak.</p>

<p>ı) Hizmet satın alma yolu ile yapılan sözleşmelerin uygulanmasını ve denetimini sağlamak.</p>

<p>i) Merkez bünyesinde gerekli bilgisayar otomasyon programlarını geliştirmek, uygulamak ve denetlemek.</p>

<p>j) Enfeksiyon kontrol komisyonu ile enfeksiyonların önlenmesi ve kontrolüne yönelik alınan kararların uygulanmasını sağlamak ve işleyişini denetlemek.</p>

<p>k) Görevini kalite yönetim sistemi politikaları, hedefleri ve süreçlerine uygun olarak yürütmek.</p>

<p>l) Fakülte dışındaki akademik birimler ile eğitim, araştırma ve uygulama alanlarında koordinasyon ve iş birliğini sağlamak.</p>

<p>m) Gerektiğinde yurt içi ve yurt dışında benzer faaliyetlerde bulunan kurum ve kuruluşlarla iş birliği yapmak.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Müdür yardımcısı (başhekim yardımcısı)</strong></p>

<p><strong>MADDE 10-</strong> (1) Müdüre (Başhekime) çalışmalarında yardımcı olmak üzere, Merkezin faaliyet alanları ile ilgili çalışmaları bulunan, Fakültede tam zamanlı ve devamlı statüde görev yapan, Üniversiteden başka bir yerde mesleki faaliyette bulunmayan ve mesleğini serbest olarak icra etmeyen öğretim üyeleri arasından en fazla iki kişi, Müdürün (Başhekimin) önerisi üzerine Rektör tarafından üç yıl süre ile müdür yardımcısı (başhekim yardımcısı) olarak görevlendirilir.</p>

<p>(2) Görev süresi biten müdür yardımcıları (başhekim yardımcıları) aynı usulle yeniden görevlendirilebilir veya süresinden önce aynı usulle görevden alınabilir. Müdürün (Başhekimin) görev süresinin dolması veya herhangi bir sebeple görevinden ayrılması hâlinde müdür yardımcılarının (başhekim yardımcılarının) da görevi kendiliğinden sona erer.</p>

<p>(3) Müdür (Başhekim), görevi başında bulunmadığı zamanlarda, Rektörün bilgisi dâhilinde yardımcılarından birini vekil bırakır. Vekâlet süresi kesintisiz altı ayı geçemez. Vekâlet süresinin altı ayı aşması hâlinde yeni Müdür (Başhekim) görevlendirilir.</p>

<p><strong>Müdür yardımcısının (başhekim yardımcısı) görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 11-</strong> (1) Müdür yardımcıları (başhekim yardımcıları), Müdürün (Başhekimin) yapacağı yetki devrine göre Müdürün verdiği görevleri yaparlar ve Merkez hizmetlerinin yürütülmesinde Müdüre (Başhekime) yardımcı olurlar.</p>

<p><strong>Yönetim Kurulu</strong></p>

<p><strong>MADDE 12-</strong> (1) Yönetim Kurulu; Rektörün, Rektörün olmadığı hâllerde rektör yardımcısı başkanlığında, Dekan, Müdür (Başhekim), kıdemli olan müdür yardımcısı (başhekim yardımcısı) ve Fakültede devamlı statüde görev yapan öğretim üyeleri arasından Müdürün (Başhekimin) önerisi üzerine Rektör tarafından üç yıl süre ile görevlendirilen üç öğretim üyesi olmak üzere toplam yedi üyeden oluşur. Hastane müdürü oy hakkı olmaksızın Kurulun raportörlüğünü yapar.</p>

<p>(2) Görev süresi biten üyeler aynı usulle yeniden görevlendirilebilir veya süresinden önce aynı usulle görevden alınabilir. Görev süresi dolmadan görevinden ayrılan üyenin yerine kalan süreyi tamamlamak üzere yeni üye görevlendirilir.</p>

<p>(3) Yönetim Kurulunun gündemi Müdür (Başhekim) tarafından belirlenir ve Kurul, Müdürün daveti üzerine üyelerin salt çoğunluğuyla toplanır. Yönetim Kurulu, en az ayda bir kez toplanır; ayrıca gerektiğinde Başkanın çağrısı üzerine veya en az iki üyenin yazılı başvurusunu izleyen üç iş günü içinde toplanabilir. Kararlarlar toplantıya katılanların oy çokluğuyla alınır. Oyların eşitliği halinde Başkanın oyu yönünde çoğunluk sağlanmış sayılır. Toplantılarda çekimser oy kullanılamaz.</p>

<p>(4) Yönetim Kurulu Başkanı, Rektördür. Rektör veya rektör yardımcısının katılmadığı toplantılarda başkanlığa Müdür (Başhekim) vekâlet eder.</p>

<p>(5) Yönetim Kurulu Başkanı, gerekli gördüğü hâllerde ilgili birim sorumlularını ve yöneticileri oy hakkı olmaksızın toplantılara davet edebilir.</p>

<p>(6) Yönetim Kurulu Merkezin karar organıdır. Yönetim Kurulu, aldığı kararların uygulanmasından ve Merkezin genel işleyişinden Rektöre karşı sorumludur.</p>

<p><strong>Yönetim Kurulunun görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 13-</strong> (1) Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır:</p>

<p>a) Merkezin amaçları doğrultusunda Merkezin yönetimi ile ilgili kararlar almak ve Merkezin çalışmalarıyla ilgili plan ve programların hazırlanmasını ve uygulanmasını sağlamak.</p>

<p>b) Merkezin kliniklerinin, laboratuvar birimlerinin, idari ünitelerinin ve ortak kullanım alanlarının etkin, verimli ve koordineli şekilde çalışmasını sağlamak amacıyla yerleşim planlarını yapmak ve uygulamaları yönlendirmek.</p>

<p>c) Müdür (Başhekim) tarafından hazırlanan çalışma raporlarını, faaliyet raporlarını ve istatistiki verileri değerlendirmek, Rektöre sunulacak faaliyet raporunu görüşmek ve gerekli gördüğü durumlarda Merkezin faaliyetlerinin geliştirilmesi ve iyileştirilmesine yönelik kararlar almak.</p>

<p>ç) Merkezin daha etkin sağlık hizmeti sunabilmesi amacıyla gerekli klinik, laboratuvar, tanı ve tedavi üniteleri ile eğitim birimlerinin kurulmasına karar vermek ve bu birimlerin çalışma usul ve esaslarını ilgili birimlerle iş birliği içinde belirlemek.</p>

<p>d) Merkezin ödenek, personel ihtiyacı ve bütçesi ile ilgili önerileri değerlendirmek, bütçe tasarısı hakkında görüş hazırlamak ve bu konularda karar almak.</p>

<p>e) Merkez ile ilgili hazırlanan projeler hakkında karar almak, yurt içi ve yurt dışındaki kamu kurumları ve özel sektör kuruluşları ile ortaklaşa yürütülecek çalışmaların temel ilke, esas ve usullerini belirlemek.</p>

<p>f) Merkezin faaliyet alanları ile ilgili diğer konularda karar almak ve ilgili mevzuat hükümleri doğrultusunda verilen diğer görevleri yerine getirmek.</p>

<p><strong>Danışma Kurulu ve görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 14-</strong> (1) Danışma Kurulu; rektör yardımcısının başkanlığında, Dekan, Müdür (Başhekim), müdür yardımcıları (başhekim yardımcıları) ile Merkezde çalışma birimi olan anabilim dalı başkanlarından oluşur. Kurul toplantılarına hastane müdürü oy hakkı olmaksızın katılır.</p>

<p>(2) Danışma Kurulu, yılda en az bir kez salt çoğunlukla toplanır. Kurul, gerektiğinde rektör yardımcısının, Dekanın, Müdürün (Başhekimin) veya en az beş anabilim dalı başkanının yazılı talebi üzerine de toplantıya çağrılabilir.</p>

<p>(3) Danışma Kurulunda kararlar oy çokluğu ile alınır. Oyların eşitliği hâlinde başkanın oyu yönünde çoğunluk sağlanmış sayılır.</p>

<p>(4) Danışma Kurulu; Merkez bünyesinde yürütülen çalışmaların verimliliğinin artırılması, uzmanlık gerektiren konularda görüş oluşturulması ve Merkezin faaliyet alanlarına ilişkin konularda değerlendirme yapılması amacıyla oluşturulan istişari nitelikte bir organdır. Danışma Kurulu, Merkezin çalışmaları ile ilgili konularda tavsiye niteliğinde kararlar alır ve önerilerde bulunur.</p>

<p>DÖRDÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Çeşitli ve Son Hükümler</p>

<p><strong>Hastane Müdürü ve görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 15-</strong> (1) Hastane Müdürü; ilgili mevzuatta belirtilen şartları taşıyan kişiler arasından, Müdürün (Başhekimin) önerisi üzerine Rektör tarafından görevlendirilir.</p>

<p>(2) Hastane Müdürü, ilgili mevzuat hükümleri kapsamında Müdürün (Başhekimin) belirlemiş olduğu görev ve sorumluluk alanları ile sınırlı olmak üzere, Merkezin idari, mali ve teknik hizmetlerinin yürütülmesini sağlar ve Merkezin diğer yönetim organlarının belirlediği usul ve esaslar çerçevesinde verilen görevleri yerine getirir ve hizmetlerin yürütülmesinde Müdüre (Başhekime) karşı sorumludur.</p>

<p><strong>Hastane müdür yardımcısı ve görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 16-</strong> (1) Hastane Müdürüne bağlı olarak görev yapmak üzere, ilgili mevzuatta belirtilen şartları taşıyan kişiler arasından en fazla iki kişi, Müdürün (Başhekimin) önerisi üzerine Rektör tarafından hastane müdür yardımcısı olarak görevlendirilebilir.</p>

<p>(2) Hastane müdür yardımcıları, Hastane Müdürü tarafından yürütülen idari, mali ve teknik hizmetlerden kendilerine devredilen görevleri ilgili mevzuat hükümleri doğrultusunda yerine getirir ve hizmetlerin yürütülmesinde Hastane Müdürüne yardımcı olurlar.</p>

<p><strong>Sorumlu Hemşire (Başhemşire), yardımcısı ve görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 17-</strong> (1) Sorumlu Hemşire (Başhemşire); lisans düzeyinde eğitim veren yükseköğretim kurumlarının hemşirelik bölümünden mezun ve tercihen en az beş yıl hemşirelik hizmeti bulunan adaylar arasından, ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde Müdürün (Başhekimin) önerisi üzerine Rektör tarafından görevlendirilir. Sorumlu Hemşire, hemşirelik hizmetlerinin planlanması, yürütülmesi ve denetlenmesinden sorumlu olup, görevlerini Müdüre (Başhekime) karşı sorumlu olarak ve Merkezin yönetim organları ile koordinasyon hâlinde yürütür.</p>

<p>(2) Merkezde görevli hemşireler ile sağlık hizmetlerinde görev yapan diğer yardımcı sağlık personeli, Sorumlu Hemşirenin yönetim ve sorumluluğunda olup hemşirelik hizmetlerinin organizasyonu, yürütülmesi ve denetlenmesine ilişkin olarak ilgili mevzuat hükümleri kapsamında Yönetim Kurulu tarafından belirlenen usul ve esaslara göre çalışmak ve verilen görevleri yerine getirmekle yükümlüdür.</p>

<p>(3) Rektör, hizmetin gerektirdiği hâllerde Sorumlu Hemşireye yardımcı olmak için Müdürün (Başhekimin) önerisi üzerine bir veya daha fazla sorumlu hemşire yardımcısı görevlendirebilir. Sorumlu hemşire yardımcıları, görevlerini Sorumlu Hemşireye karşı sorumlu olarak yürütür.</p>

<p><strong>Merkez birimlerinin çalışma usul ve esasları</strong></p>

<p><strong>MADDE 18-</strong> (1) Merkezde ve Merkeze bağlı olarak sağlık hizmeti sunan servis, klinik, poliklinik, ameliyathane ve laboratuvar birimleri ile Merkezin idari birimleri, yürüttükleri tüm hizmetler bakımından öncelikli olarak Müdüre (Başhekime) karşı sorumludur. Bu birimlerde yürütülen faaliyetler, Merkezin yönetim ve koordinasyon esasları çerçevesinde Başhekim tarafından planlanır, yönlendirilir ve denetlenir.</p>

<p>(2) Anabilim dalı başkanları ile servis, klinik, poliklinik ve laboratuvar sorumluları, sorumluluk alanlarına giren hizmetleri Merkez yönetimi ile koordinasyon ve iş birliği içinde yürütür. Bu kişiler, ilgili birimlerin çalışma düzeni, hizmet sunumu ve işleyişinden doğrudan Müdüre (Başhekime) karşı sorumludur.</p>

<p>(3) Anabilim dallarına ait klinik, poliklinik ve laboratuvarların çalışma düzeni ve işleyişi, anabilim dalı başkanları tarafından yürütülmekle birlikte, Merkez genel işleyişi açısından Müdürün (Başhekimin) denetim ve koordinasyonu altındadır.</p>

<p>(4) Anabilim dalları dışında yer alan ve doğrudan Merkeze bağlı birimlerin sorumluları, Müdürün (Başhekimin) önerisi üzerine Rektör tarafından en az bir, en fazla üç yıl süre ile görevlendirilir. Görev süresi bitenler aynı usulle yeniden görevlendirilebilir veya süresinden önce görevden alınabilir.</p>

<p>(5) Merkezde, ilgili mevzuat hükümlerine uygun olarak ihtiyaç duyulan alanlarda hizmet ve eğitim kalitesini artırmak, verimliliği sağlamak ve faaliyetleri geliştirmek amacıyla çalışma grupları, komisyonlar, komiteler, üniteler ve bağlı birimler kurulabilir. Bu yapıların kuruluşu, görevleri ve çalışma usul ve esasları Yönetim Kurulu tarafından belirlenir ve Müdür (Başhekim) tarafından yürütülür.</p>

<p>(6) Merkezde ve Merkeze bağlı tüm birimlerde görev yapan akademik, idari ve sağlık personeli, yürüttükleri hizmetler bakımından Başhekimin genel koordinasyon, denetim ve yönetim yetkisi altında görev yapar.</p>

<p><strong>Klinik sorumlusu ve görevleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 19-</strong> (1) Fakülte anabilim dalı başkanları, aynı zamanda ilgili kliniklerin klinik sorumlusu olarak görev yapar. İlgili anabilim dalında görev yapan öğretim üyesi bulunmaması hâlinde, diğer anabilim dallarından bir öğretim üyesi, Müdürün (Başhekimin) önerisi üzerine Dekan tarafından klinik sorumlusu olarak görevlendirilebilir. Anabilim dalı başkanı, gerekli gördüğü hâllerde klinik sorumluluğuna ilişkin görevlerini, anabilim dalının akademik kurul kararı ile uygun görülen başka bir öğretim üyesine devredebilir.</p>

<p>(2) Klinik sorumlusu; ilgili klinikte sunulan tüm tıbbi uygulamaların yürütülmesinden, kliniğin bu Yönetmelik ve ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde işletilmesinden, kayıtların tutulması ve korunmasından, altyapı ve donanımın usulüne uygun kullanılmasından sorumlu olup bu görevlerini Merkez yönetimi ile koordinasyon içinde yürütür ve doğrudan Müdüre (Başhekime) karşı sorumludur.</p>

<p>(3) Klinik uygulama eğitimi alan lisans, doktora ve uzmanlık öğrencilerinin bu Yönetmelik hükümlerine uygun şekilde çalışmaları ile klinikte görev yapan personelin hizmet ilkelerine uygun faaliyet göstermesinin sağlanması ve denetlenmesi klinik sorumlusunun görev ve sorumluluğundadır.</p>

<p><strong>Harcama yetkilisi</strong></p>

<p><strong>MADDE 20-</strong> (1) Merkezin harcama yetkilisi Müdürdür (Başhekimdir).</p>

<p><strong>Personel ihtiyacı</strong></p>

<p><strong>MADDE 21-</strong> (1) Merkezin akademik, teknik ve idari personel ihtiyacı, 2547 sayılı Kanunun 13 üncü maddesi uyarınca Rektör tarafından görevlendirilen personel ile karşılanır.</p>

<p><strong>Hüküm bulunmayan hâller</strong></p>

<p><strong>MADDE 22-</strong> (1) Bu Yönetmelikte hüküm bulunmayan hâllerde, 2547 sayılı Kanun ve ilgili diğer mevzuat hükümleri ile Yükseköğretim Kurulu kararları uygulanır.</p>

<p><strong>Yürürlükten kaldırılan yönetmelik</strong></p>

<p><strong>MADDE 23-</strong> (1) 29/2/2024 tarihli ve 32475 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Yozgat Bozok Üniversitesi Ağız ve Diş Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p>

<p><strong>MADDE 24-</strong> (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 25-</strong> (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Yozgat Bozok Üniversitesi Rektörü yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yozgat-bozok-universitesi-agiz-ve-dis-sagligi-uygulama-ve-arastirma-merkezi-yonetmeligi</guid>
      <pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/resmi/resmi-cumhur2.jpg" type="image/jpeg" length="40879"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2025/4776 E., 2025/5338 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20254776-e-20255338-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20254776-e-20255338-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 23.06.2025 tarihli, 2025/4776 E., 2025/5338 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>9. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2025/4776 E., 2025/5338 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 30. Hukuk Dairesi<br />
SAYISI : 2025/659 E., 2025/787 K.<br />
İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 24. İş Mahkemesi<br />
SAYISI : 2024/228 E., 2024/602 K.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. DAVA</strong></p>

<p>Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 11.04.2022-11.09.2023 tarihleri arasında davalı işyerinde çalıştığını, iş sözleşmesinin 11.09.2023 tarihinde davalı işveren tarafından haksız olarak feshedildiğini, usule, kanuna ve arabuluculuk ilkelerine aykırı olarak düzenlenen arabuluculuk toplantısı sonucunda müvekkilinin baskı altında kalarak yasal haklarının çok altında bir tutarı almaya zorlandığını, müvekkilinin iş sözleşmesinin haksız olarak feshinden ve uğradığı mobbingden doğan haklarının ikame edilebilmesi için davaya konu arabuluculuk anlaşma tutanağının, davacının iradesinin imza anında sakat olması sebebi ile iptalinin gerektiğini ileri sürerek ihtiyari arabuluculuk faaliyeti sonrası düzenlenen anlaşma tutanağının iptaline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong></p>

<p>Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının davalı işyerinde 11.04.2022 tarihinden iş sözleşmesini istifaen sona erdirdiği 11.09.2023 tarihine kadar çalıştığını, son net ücretinin 1.530,00 USD olduğunu, davacının iddialarının gerçeği yansıtmadığını, taraflar arasında yürütülen ihtiyari arabuluculuk sürecinin bu kurumun amacına ve ruhuna uygun şekilde yapıldığını, davacıya yasal hak edişinin dahi üzerinde ek menfaat sağlanıp tarafların serbest iradeleriyle anlaşmayı imzaladıklarını savunarak davanın reddini istemiştir.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesinin 24.04.2024 tarihli kaldırma kararı üzerine İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; somut olayda her ne kadar davacı gabin iddiasında bulunmuş ise de davacının zor durumda kaldığına veya düşüncesizliğinden ya da deneyimsizliğinden yararlanarak arabuluculuk sözleşmesinin imzalandığının ispat edilmediği, davacının davalı işyerinde 1,5 yıl çalışması, iş tecrübesi, yaşı ve uzun zamandır bu mesleği icra etmesi nedenleriyle haklarını bilebilecek durumda olduğu, davacının kendi ... iradesi ile arabuluculuk görüşmelerine katıldığı ve anlaşılan miktar üzerinde tutanağın düzenlendiği, kaldı ki davacı istifa etmiş olmasına rağmen davalı tarafından kendisine kıdem ve ihbar tazminatları ile birlikte fazladan ücret ödendiğinin tespit edildiği, yine davacı anlaşma tutanağının imzalanması için kendisine baskı yapıldığını iddia etmiş ise de bu iddiasına itibar edilmediği, davacının iş sözleşmesinin feshi ve sonrasında yürütülen arabuluculuk görüşmelerinin tamamen davacının inisiyatifinde yapıldığı, davacı tarafından dosyaya ibraz edilen Whatsapp yazışmaları ve bu yazışmaları teyit eden davalı tanığı Z.G.Ç'nin beyanları incelendiğinde sürecin tamamen davacının inisiyatifinde gerçekleştiği ve kendisine herhangi bir baskının yapılmadığının anlaşıldığı, davacı istifa etmek istemesine rağmen davalı tarafından arabuluculuk görüşmeleri sonucunda kendisine kıdem ve ihbar tazminatları, ücret ve diğer alacakların ödeneceği belirtilerek toplam 5.319,57 USD üzerinden anlaşma tutanağı düzenlendiği, tarafların arabulucuya başvurmalarının sözleşmenin feshine göre değerlendirilebilecek bir husus olmadığı, sözleşmenin ne şekilde feshedildiğinden çok tarafların alacaklarının bulunup bulunmadığı ve bu alacaklar noktasında taraf iradelerinin anlaşma ile sonuçlanıp sonuçlanmadığı ve söz konusu alacaklar yönünde müzakere yapılıp yapılmadığının önem arz ettiği, Whatsapp yazışmaları ve tanık beyanlarından anlaşılacağı üzere davacının taleplerinin davalı tarafından değerlendirildiği, tarafların iradesinin arabuluculuk anlaşma tutanağı ile vücut bulduğu, tamamen davacının inisiyatifine göre yapılan bir işlemde davacıya baskı yapıldığının, arabuluculuk anlaşma tutanağının kanuna aykırı bir şekilde düzenlendiğinin ileri sürülmesinin iyiniyet kurallarına ve kanuna aykırı olduğu, davacının kendisine baskı yapıldığını ispat edemediği, davacı tarafından iradeyi sakatlayan gabin, hata ve hile iddialarıyla birlikte birtakım soyut iddiaların ileri sürüldüğü ancak bu iddiaları kanıtlayacak delillerin sunulmadığı, arabulucunun tarafsız olmadığı iddialarına da itibar edilmediği, yine arabuluculuk toplantısının işyeri merkezinde yapılmasını engelleyecek herhangi bir yasal düzenlemenin bulunmadığı, kaldırma kararından sonra gerek dinlenen tanık beyanlarında gerekse davacının beyanlarında, arabuluculuk anlaşma tutanağının iptalini gerektirir herhangi bir sonuca ulaşılamadığı, her ne kadar davacı isticvabında baskıya maruz kaldığını iddia etmiş ise de kendi cep telefonundan gönderdiği Whatsapp görüşmelerinin kendi iddiasını çürütecek mahiyette olduğu, yazılı belge varken davacının söz konusu beyanlarına itibar edilemeyeceği, bu nedenlerle davacının iddialarını ispat edemediği ve düzenlenen anlaşma tutanağının kanun ve yönetmeliğe uygun olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; somut uyuşmazlıkta ihtiyari arabuluculuk görüşmelerinin 12.09.2023 tarihinde başladığı, arabuluculuk görüşmelerine davacının telekonferans yoluyla katıldığı, aynı tarihte tarafların kıdem ve ihbar tazminatları, ücret, yıllık ücretli izin ve prim alacağı konusunda toplam 5.319,57 USD üzerinden ve bu miktarın 13.09.2023 tarihinde ödeneceği hususunda anlaştıklarına ilişkin anlaşma belgesi düzenlendiği, Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtlarına göre davacının, Kod (03) (belirsiz süreli iş sözleşmesinin işçi tarafından feshi-istifa) ile işten ayrıldığının 11.09.2023 tarihinde Kuruma bildirildiği, fesihten bir gün sonra ihtiyari arabuluculuğa başvurulduğu, arabulucu belirleme tutanağında arabuluculunun taraflarca belirlendiği yazılı ise de bu hususun somut delillerle ispatlanamadığı, yine arabulucunun görevlendirildiği, aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirdiği, tarafların anlaşma belgesinde sayılan tüm alacaklar üzerinde müzakere ettikten sonra anlaştıkları belirtilmiş ise de tüm bu işlemlerin aynı gün içerisinde gerçekleştiğinin kabul edilemeyeceği, öncelikle arabulucuya başvurulmadan önce taraflar arasında hangi konuda ve nasıl bir uyuşmazlık çıktığının ortaya konulamadığı, diğer taraftan arabuluculuk yönteminin fesih işleminin ve buna bağlı ödemelerin yapılması amacıyla bir araç olarak kullanılamayacağı, arabuluculukta temel amacın mevcut bir uyuşmazlığın müzakere edilerek çözülmesi olduğu, arabuluculuğun bu amaç dışına çıkılarak özellikle salt işçinin ileride dava açmasını engellemek amacıyla kullanılacak bir yöntem olmadığı, fesih işlemi ve buna ilişkin ödemeler arabulucu aracılığıyla gerçekleştirildiğinden somut olayda, taraflar arasında mevcut bir uyuşmazlığın çözümünden ziyade, usulüne uygun bir müzakere ortamı da sağlanmadan, salt dava açma hakkını ortadan kaldırmak amacıyla hareket edildiği sonucuna ulaşıldığı, bu sebeplerle 12.09.2023 tarihli anlaşma belgesinin geçerli bir arabuluculuk anlaşma belgesi olmadığı, davanın kabulü gerekirken, davanın reddine karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle davacının istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulü ile 2023/477839 Esas sayılı ihtiyari arabuluculuk faaliyetinin sona ermesine ilişkin anlaşma belgesinin iptaline karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong></p>

<p>A. Temyiz Sebepleri</p>

<p>Davalı vekili temyiz dilekçesinde;</p>

<p>1. Davacı ile insan kaynakları direktörü arasında dosyaya sunulan Whatsapp mesaj içeriklerinden anlaşıldığı üzere müvekkili Şirket tarafından davacıya iş sözleşmesinin tasfiye süreci hususunda düşünmesi ve bir avukattan destek alması için gerekli sürenin verildiğini,</p>

<p>2. Taraflar arasında yürütülen ihtiyari arabuluculuk sürecinin bu kurumun amacına ve usule uygun olarak yürütüldüğünü, davacıya yasal hak edişinin dahi üzerinde ek menfaat sağlandığını ve tarafların serbest iradeleriyle anlaşmayı imzaladıklarını, böyle bir ihtiyari arabuluculuk sürecinde dahi soyut gerekçeler üzerinden tutanakların iptal edilmesinin ihtiyari arabuluculuk kurumunun işlevsiz hâle getirilmesi anlamına geldiğini, hiçbir hukuki dayanak olmadan böyle bir yaklaşım sergilenmesinin hukuki güvenliği ortadan kaldırdığını,</p>

<p>3. Davacının arabulucunun ortak olarak belirlenmediği, davalı Şirketle ilişkisi olduğu, taraflı davrandığı iddialarını da ispatlayamadığını, arabulucunun taraflarca ortak olarak belirlendiği noktasında davacının imzasını havi Arabulucu Belirleme Tutanağı'nın yeterli olduğunu, ilave bir somut delil bulunmamasının iptal kararına gerekçe yapılamayacağını,</p>

<p>4. Arabuluculuk ilk oturum tutanağı incelendiğinde tarafların arabulucu tarafından süreç hakkında bilgilendirildiğinin görüleceğini, normal şartlar altında bir işçinin işyerinden istifaen ayrılması hâlinde kendisine kıdem ve ihbar tazminatı ile ek menfaat ödemesi yapılmadığını, somut olayda davacının işverene, bahse konu alacakların kendisine ödenmesi kaydıyla istifa edeceğine dair şartlı istifa dilekçesi sunması ve kendisine ödenecek tutarların tespiti, müzakeresi konulu bir uyuşmazlık meydana geldiğini ve tarafların bu uyuşmazlığın ihtiyari arabuluculuk yöntemiyle çözümü ve davacının bu talebinin kabulüyle ödenecek tutarların tespiti amacıyla ihtiyari arabuluculuk anlaşması yapılmasında mutabık kaldıklarını, Bölge Adliye Mahkemesi kararında yer verilen, taraflar arasında ihtiyari arabulucuğa konu herhangi bir uyuşmazlığın bulunmadığı şeklindeki gerekçenin maddi olgulara aykırı olduğunu ileri sürmüştür.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe</p>

<p>Uyuşmazlık, ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesinin 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'nun 18/5 hükmü uyarınca geçerli bir anlaşma belgesi olup olmadığına ve iptalinin gerekip gerekmediğine ilişkindir.</p>

<p>Somut uyuşmazlıkta; davacı dava dilekçesinde, davalı işyerinde çalıştığı süre içerisinde davalı işverenin baskısı ile istifaya zorlandığını, akabinde yine zorlama ile arabuluculuk toplantısı yapıldığını, arabuluculuk sürecinin tarafsız, bağımsız olarak ve kanun ile yönetmeliğe uygun olarak yürütülmediğini, iradesini açıkça bozan sebepler ve işverenin aşırı yararlanma durumu bulunduğunu ileri sürerek ihtiyari arabuluculuk faaliyeti sonrası düzenlenen anlaşma tutanağının iptal edilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Taraflar arasında imzalanan ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesi 12.09.2023 tarihli olup davacının istifa dilekçesi ise 11.09.2023 tarihlidir. Anlaşma belgesinde davacıya 13.09.2023 tarihinde ödenmek üzere kıdem ve ihbar tazminatı, prim alacağı, yıllık ücretli izin alacağı ve 11 günlük ücret alacağı olmak üzere toplam 5.319,57 USD bedelin ödenmesi hususunda anlaşılmıştır.</p>

<p>Dava dilekçesine ekli olarak sunulan davacı ile insan kaynakları direktörü .... arasında geçen Whatsapp mesaj içeriklerinden; arabuluculuk sürecinin davacının bilgisi dâhilinde gerçekleştirildiği, hatta bu süreç ile ilgili olarak davacının kendi avukat arkadaşlarından bilgi aldığı ve bu durumu insan kaynakları direktörü ...'ye bildirdiği anlaşılmaktadır. Bu yazışmaların arabuluculuk anlaşma belgesinin imzalandığı tarih olan 12.09.2023 tarihinden önceki hafta içerisinde başladığı ve birkaç gün devam ettiği görülmektedir.</p>

<p>Dosyada yer alan Whatsapp mesaj dökümlerine göre; davacının işten ayrılacağı yani bir fesih süreci içinde olduğu belli olup davacının işten ayrıldıktan sonra işsizlik ödeneği alabilmesi için Kuruma bildirilecek çıkış kodunun ne olacağı yönünde insan kaynakları direktörü .... ile aralarındaki yazışmaların devam ettiği, devam eden mesajlaşma sürecinde ara ara atılan mesajlarda ise arabuluculuk süreci ile ilgili konuların görüşüldüğü anlaşılmaktadır.</p>

<p>Tüm dosya kapsamı dikkate alındığında; dinlenen taraf tanık beyanları da davacının iddialarını ispata yeterli olmadığı gibi dosya içeriğinde yer alan Whatsapp mesaj içeriklerine göre davacının, dosya kapsamı ile örtüşmeyen soyut nitelikteki baskı iddiaları ile iradesinin imza anında sakat olduğu iddialarını yöntemince ispatladığından söz edilemez. Aksine arabuluculuk sürecinin şeffaf bir şekilde yürütüldüğü, düzenlenen arabuluculuk anlaşma tutanağının şekli anlamda da usul ve kanuna uygun olduğu ve arabuluculuk sürecinin davacının bilgisi dâhilinde gerçekleştirildiği açıkça ortadadır. İspatlanamayan davanın reddine karar verilmesi gerekirken, Bölge Adliye Mahkemesince, davanın reddine dair verilen İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak dosya kapsamındaki delillerle örtüşmeyen gerekçelerle davanın kabulüne karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.</p>

<p><strong>VI. KARAR</strong></p>

<p>Açıklanan sebeplerle;<br />
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,</p>

<p>Dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 23.06.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20254776-e-20255338-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 19:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/05/yargi/yargitaya-640x360.jpg" type="image/jpeg" length="69733"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[DEVLETİN GÜVENLİĞİNE İLİŞKİN BİLGİLERİ TEMİN ETME]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/devletin-guvenligine-iliskin-bilgileri-temin-etme-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/devletin-guvenligine-iliskin-bilgileri-temin-etme-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>“Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme” başlıklı madde 327:</strong> <i>“(1) Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri temin eden kimseye üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.</i></p>

<p><i>(2) Fiil, savaş sırasında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askeri hareketlerini tehlikeye koymuşsa müebbet hapis cezası verilir”</i>.</p>

<p><strong>Madde gerekçesine göre; </strong><i>“Madde, Devletin güvenliğine veya iç veya dış siyasal yararlarına ilişkin belge veya vesikaların yok edilmesi, tahribi, bunlar üzerinde sahtecilik yapılması veya bunların tahsis olundukları yerden başka bir yerde kullanılmaları, hileyle alınmaları veya çalınmaları fiillerini cezalandırmaktadır. Böylece maddenin koruduğu hukuki değer, Ülkenin savunmasıdır.</i></p>

<p><i>‘Devletin güvenliği’ kavramı, Devletin varlığının korunması, tehlikeyle karşı karşıya bırakılmaması demektir. Devletin varlığını tehlikeye düşürebilecek nitelikteki fiiller Devletin güvenliğini ihlal eder. ‘Devletin iç ve dış yararları’ ibaresine gelince; bir büyük örgütlenme olarak Devletin elbette ki, yararları ile güvenliği arasında da sıkı bir ilişki vardır. Yararlarını koruyamayan Devletin güvenliği de tehlikeye düşebilir. Madde, Devlet yararları arasında ‘siyasal’ olanları gözönüne almış bulunmakta; bu nedenle, ekonomik, kültürel ve benzeri nitelikteki yararlara ilişkin belge veya vesikalar, bu suçun konusunu oluşturmamaktadır. Söz gelimi Devletin dış ilişkilerinin iyi tarzda sürdürülmesi hususundaki yarar gibi.</i></p>

<p><i>Suçun oluşması için belge veya vesikaların bir sırrı içermesi hususunda zorunluluk yoktur; zira madde belgenin içerdiği sırrı değil, bizatihi Devletin güvenliği veya siyasal yararları ile ilgili olan belge veya vesikaları korumaktadır. Ancak fiillerin işlendiği sırada Devletin güvenliği veya siyasal yararlarıyla olan ilgisinin devam etmiş bulunması gerekir. Söz gelimi tarihi belge veya vesikalar halen bu niteliği korumuyorlarsa, onlar hakkında bu maddenin uygulanması sözkonusu olmaz.</i></p>

<p><i>Maddede yazılı olan ‘belge’ sözcüğü her türlü evrak ve vesikaları kapsamaktadır. Resmi belge, genellikle hukukî işlemlerin doğruluğunu belirtme yetkisine sahip makam tarafından usulüne göre düzenlenmiş veya onaylanmış yazılar, Devlet memurlarınca görev gereği gerçekleştirilen işlemleri taşıyan resmi defter ve dosyalar, askeri plan ve haritalar ve bir olayın gerçeğe uygunluğunu gösteren her türlü yazılardır. Güvenilen, doğrulanan her türlü belge anlamındadır.</i></p>

<p><i>Maddenin ikinci fıkrası, suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hallerini göstermektedir. Buna göre, birinci fıkrada yazılı fiiller, savaş etkinliğini veya askeri hareketleri tehlikeye koymuş ise ceza artırılacaktır”</i>.</p>

<p>5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.327; “Devletin güvenliği” kavramı veya Devletin iç veya dış politik, yani izlediği siyasete dayalı ülke yararlarına ilişkin bilgilerin gizli kalmasına dair hukuki yararı korumaya almıştır. Belirtmeliyiz ki; 327. madde ile korunan hukuki yarar, üzerinde “gizli” ibaresi bulunan belgeleri değil, niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgileri kapsamaktadır. Bir başka ifadeyle 327. madde, gizli bilgileri ve Devlet sırlarını korumayı amaçlamıştır. Bilgi içeren belgenin resmi, özel veya fotokopi olmasının veya gizli bilginin yazılı belgeden değil, bir fotoğraftan, konuşma veya görüntü kaydından ibaret olmasının da bir önemi olmayacaktır. “Suçta ve cezada kanunilik” prensibi uyarınca esas olan, Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilginin varlığıdır. Gizli bilgi yoksa, belgenin gizliliği TCK m.327 kapsamında koruma görmeyecektir.</p>

<p>Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgileri temin eden kişi “fail”, temini yönünde faile niyet ettirip karar aldıran kişi “azmettirici” ve Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme kastı ile hareket eden kişi de “yardım eden” sayılır. Bu kişilerin ceza sorumluluğu gündeme gelecektir. Önemli olan, gizli bilgilerin temini aşamasına katılmaktır. Bilgi temin edilmekle TCK m.327’de tanımlanan suç işlenmiş sayılacağından, bu andan itibaren işlenen fiillerin Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme suçu kapsamında değerlendirilmesi isabetli olmayacaktır. Örneğin; temin edilen bir gizli bilginin tercüme edilmesi amacıyla tercümana verilmesi veya gizli bilginin dosyaya koyulması için sekretere veya bir ofis çalışanına teslim edilmesi durumunda, tercüman veya sekreter veya ofis çalışanı yönünden TCK m.327’nin ihlali gündeme gelmeyecektir. Burada suç işleme kastının varlığı veya yokluğu değil, suçun maddi unsuruna konu hareket ve neticeye katılma esas alınacaktır. Gizli bilgilerin teminine yönelik icra hareketine katılma olmadıkça, TCK m.327 kapsamında ceza sorumluluğu da doğmayacaktır.</p>

<p>TCK m.327’de tanımlanan suçun faili herkes olabilir. Devletin güvenliğine ilişkin bilgiyi temin etme suçunun faili olabilmek için, kamu görevlisi olmaya veya bir sıfat taşımaya gerek bulunmamaktadır. Devletin sırlarına karşı suçlar ve casusluk, kanun koyucu tarafından “mahsus/özgü” suç olarak düzenlenmemiştir. Bir başka ifadeyle kanun koyucu, bu suçları işlemek için özel bir sıfat taşıma zorunluluğu öngörmemiştir.</p>

<p><strong>Bilginin niteliği itibariyle gizli kalması ve bu gizliliğin de Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları ile ilgili olması gerekir.</strong> Bu gizliliğe rağmen, özel bir saiki olup olmadığına bakılmaksızın kasten bilgileri temin eden kişinin ceza sorumluluğu gündeme gelecektir. Bu suç teşebbüse elverişlidir. Suçun manevi unsuru, genel suç işleme kastıdır. TCK m.327’de tanımlanan suçun işlenmesinde özel kast aranmamıştır. Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme suçu, soyut tehlike suçu olarak düzenlenmiş olup, 327. maddenin 2. fıkrasında suçun somut tehlike içeren neticesine bağlı nitelikli hali tanımlanmıştır.</p>

<p><strong>Devlet sırrı;</strong> ifa ettiği görev, üstlendiği sorumluluk, kamu görevlisi olmasa dahi herhangi bir hukuki ilişkiden kaynaklanan gizli bilgiler olabilir. Bu bilgiler, bir dosyada, belgede, bilgisayar kaydında veya kişinin ifa ettiği görev nedeniyle kendisinde saklı olabilir. Devletin güvenliği, ulusal veya uluslararası menfaatleri bakımından gizli tutulan, gizli kalması ve paylaşılmaması gereken bilgilerin hukuka aykırı şekilde temini amacıyla yapılan davranışların kabulü mümkün değildir.</p>

<p><strong>Örneğin;</strong> Devletin Ege Denizi ile ilgili plan ve projeleri, Kıbrıs konusunda belirlediği eylem planı, hava sahası ve karasularının korunması konusunda olağan usuller dışında uygulayacağı eylem planı, yabancı devlet temsilcileri ile yapılan ve Devletin güvenliğini, dış siyasal yararlarını ilgilendiren görüşmeler ve varılan mutabakatlar, savunma sistemi, bu kapsamda hava savunma füze sistemleri, sınır güvenliğinin sağlanması konusunda hazırlanan özel plan ve projeler, tüm bunlara ilişkin hazırlık çalışmaları ve görüşmeler, gizli ve korunması gereken özel bilgi niteliğine sahiptir.</p>

<p>Bununla birlikte; açılacak bir askeri ihalenin şartnamesine ilişkin hazırlık bilgileri, şartname taslağı ve ihale ile ilgili hususların “Devlet sırrı” kapsamında gizli bilgi mi, yoksa açılacak ihale ile bu ihalenin idari ve teknik şartnameleri kapsamında bilgi olarak mı kabul edilmesi gerektiği sorusu gündeme gelebilir.</p>

<p><strong>Kanaatimizce;</strong> ihale ile ilgili hazırlık çalışmaları, idari ve teknik şartnameleri açıklandığında gizliliği son bulur. Zaten adı üstünde “ihale” kavramı da, Devlet tarafından alımı veya satımı yapılacak mal ve hizmetler ile ilgili eşit şartlarda, hukuka uygun rekabetin sağlanması ve kamu yararının korunması amacıyla halka ve denetime açık yapılan tasarrufları kapsar. İhalenin özelliği gereği dar, davet edilenler dışında üçüncü kişilere kapalı ve denetimden tümü ile uzak yapılması mutlak değildir. Bu sebeple, ihale ile ilgili idari ve teknik şartnamelerin “İhaleye fesat karıştırma” başlıklı TCK m.235, bunun dışında kalan ve Devletin güvenliği ile askeri yararlarının korunması amacıyla niteliği gereği açıklanmayacak bilgiler de “Devlet sırrı” kapsamında değerlendirilmelidir. İhaleye fesat karıştırılması amacıyla ileride açıklanması kesin olan bilgi ve belgelerin elde edilmesi, ihaleye fesat karıştırma suçunu konusu ve bu ihale ile ilgili stratejik görüşme ve kararlar ise “Devlet sırrı” olarak nitelendirilmelidir.</p>

<p>“Devlet sırrı” kavramı altında suç işlenmesi, hukuka aykırı davranılması ve bunların gizli bilgi olduğundan bahisle öğrenilip denetlenmeyeceği savunması, herkesin ve dolayısıyla kamu otoritesinin hukuka uygun hareket etmek zorunlu olduğunu ortaya koyan “hukuku devleti” ilkesi karşısında koruma görmeyecektir. Ancak “denetim” kavramı sınırsız ve keyfi olarak, yani korunması gereken sır niteliği taşıyan gizli Devlet bilgilerini öğrenilmesi yolu olarak görülemez. Tüm devletler; güvenliklerinin sağlanması, iç ve dış siyasal veya askeri yararlarının korunması amacıyla gizli bilgilerini kendilerinde saklı tutarlar. Bun gizlilik, devletin kendisine, ülke ve toplumuna ait bilgilerin yanında, iç ve dış istihbarat yolu ile elde edilen her türlü bilgiyi de kapsar.</p>

<p>Toplum halinde yaşayıp, bir hukuk düzenine bağlı olarak ülkenin birliğini ve berberliği ile kişi hak ve hürriyetlerini koruyup gözeten devletin iç ve dış güvenliği, siyasal ve askeri yaralarının korunmasında taviz verilemez. Bu sebeple kanun koyucu, TCK m.326 ve devamı hükümlerinde Devletin güvenliğini koruyan suç ve cezalara yer vermiştir. Devletin güvenliğinin sağlanıp korunamadığı, siyasi veya askeri yararlarının gözetilmediği durumlarda, toplumun barış ve huzur içinde yaşaması, kişi hak ve hürriyetlerinin korunması da mümkün olamayacaktır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>20. yüzyılla birlikte önem kazanan “devlet” kavramı, ulusların ve birlikte yaşam sürdürmek isteyen insanların kamu kudretini kullanım yetkisini verdikleri ortak değerdir. Devlet, bir kamu tüzel kişisi olarak farazi kişiliğe sahiptir. Toplumun seçtiği veya kabullendiği gerçek kişiler vasıtasıyla temsil edilen devletin bir yönetim biçimi vardır. Devletin hukuk kurallarına bağlı hareket ettiği, hukukun evrensel ilke ve esaslarını kabul ederek hareket ettiği, bu sebeple de yetki alanında yaşayan tüm vatandaşlar ile bireylerin hak ve hürriyetlerini eşit şekilde koruyup gözettiği kabul edilir. İşte bu kabul, devletin güvenliği, siyasal ve askeri yararları ile ilgili gizli bilgilerin korunmasını gerekli kılar.</p>

<p>Gizli bilgilerin korunması, bir anlamda bireyin ve toplumun korunması demektir. Ancak devleti temsil edenler suça karışmışsa ve bu sebeple de “devlet sırrı” kapsamına giren niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgilerin öğrenilmesi gerekmekte ise, devlete ve dolayısıyla toplum ve bireye zarar vermeden bu bilgilerin yargı makamlarınca öğrenilip denetlenmesi, suçlama ile ilgili olduğu takdirde de yargılamada kullanılabilmesi mümkündür. Bu durum, “hukuk devleti” ilkesinin bir gereğidir. Bizim hukuk sistemimizde, yalnızca Cumhurbaşkanının tanıklığı gündeme geldiğinde kendisine sırrın niteliğini ve mahkemeye bildirilmesi hususunun takdir etme, yani gerektiğinde Devlet sırrı ile ilgili tanıklık yapmama hakkı tanımıştır.</p>

<p>Bir bilginin sır olabilmesi için, öncelikle niteliği itibariyle gizli sayılması, yani açıklanmaması ve gizliliğini kaybetmemesi gerekir. Bu nedenle, hangi şekilde temin edilmiş olursa olsun suça konu teşkil eden bilgilerin gizliliği ve gizli kalmasının gerekliliği devam etmelidir.</p>

<p><strong>TCK m.327 ila m.331’de geçen <i>niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgi </i>ibaresi;</strong> <i>gizli kalması gereken</i> <i>bilgi</i> kavramına göre, bu suçlarla korunan Devlet sırları ve Devlet güvenliği hukuki yararı bakımından daha geniş bir koruyucu özelliğe sahiptir. Niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgide; bilginin veya belgenin gizliliği hukuka aykırı yol ve yöntemlerle ortadan kaldırılmışsa, bu onları aleni, herkes tarafından paylaşılabilir, konuşulabilir ve yazılabilir kılmaz. Fail eline geçen bilginin niteliği itibariyle gizli kalması gereken Devlet sırrı olduğunu biliyorsa, “suçta ve cezada kanunilik” prensibi dikkate alınmak suretiyle Devlet sırrına karşı suç veya casusluk suçunun unsurları incelenmelidir. Niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgiye veya belgeye, yani Devlet sırrına açık kaynaktan veya internetin özel bir mecrasından ulaşılması, sırf bu gizli bilgiye veya belgeye açık kaynaktan ulaşıldığından bahisle failin fiilini hukuki ve meşru hale getirmez. <strong>Bilginin hukuka aykırı yol ve yöntemlerle alenileşmiş olması, o bilginin niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgi özelliğini ortadan kaldırmaz. </strong>Fail için ortada TCK m.30/1-4 çerçevesinde kastı kaldıran esaslı hata veya haksızlık hatası yoksa, elbette “kanunilik” prensibi çerçevesinde failin ceza sorumluluğu gündeme gelecektir.</p>

<p>TCK m.327, esas itibariyle devlet sırrını koruma altına almıştır. Devlet sırrı, hem maddenin gerekçesinde ve hem de CMK m.47/1’in ikinci cümlesinde tarif edilmiştir.</p>

<p>Maddenin gerekçesine göre Devlet sırrı; Devletin güvenliğinin, milli varlığının, bütünlüğünün, Anayasa ile kurulu düzeninin veya iç veya dış siyasal yararlarının tehlikeye düşebileceği bilgilerdir. Maddi Ceza Hukuku bakımından yapılan bu tanım karşısında, suça konu bilgi ve belgelerin bir hukuk devletinde “devlet sırrı” adı altında koruma görüp gizlenemeyeceği karşısında, CMK m.47/1’de yargılama hukuku açısından bu kavramın tanımlandığını görmekteyiz. Bu tanıma göre; açıklanması, Devletin dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine zarar verebilecek veya Anayasa ile kurulu düzeni veya dış ilişkileri açısından tehlike oluşturabilecek nitelikte taşıyan bilgilerin tümü Devlet sırrı sayılır.</p>

<p><strong>Ancak belirtmeliyiz ki;</strong> neyin devlet sırrı olup olmadığı konusunda yasal yetersizliğin olduğu, herkes tarafından öngörülebilir ve bilinir şekilde adı “Devlet Sırları Kanunu” olan bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duyulduğu, mevcut düzenlemelerin nelerin devlet sırrı sayılıp sayılmayacağı konusunda yeterli ayrıntıya sahip olmadığı görülmektedir. Devlet sırları ile ilgili yasal düzenlemeye gidilmesi, hem “suçta ve cezada kanunilik” ilkesi ve hem de “Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk” başlıklı Yedinci Bölüm altında yer alan TCK m.326 ila m.339’da tanımlanan suçların öngörülebilir ve bilinebilir olması bakımından elzemdir.</p>

<p>Yalnızca Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları ile ilgili olan ve taşıdığı özellikler nedeniyle gizli kalması gereken bilgilerin, hukuka aykırı temini, yani elde edilmesi/ele geçirilmesi suç sayılmıştır. Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri, usule uygun şekilde elinde tutan ve zilyetliğinde bulunduran yetkili kişi, TCK m.327’de tanımlanan suçu işlemiş sayılmaz. Devlet sırrı sayılan bilgilerin temininin suç sayılabilmesi için, bilgiyi temin etme ve elinde bulundurma yetkisi olmayan kişinin doğrudan veya gizli bilgiyi elinde bulunduran yetkili kişiden gizli bilgiye ulaşması, gizli bilgiyi temin etmesi veya temin etme aşamasında suçun icra hareketlerinin, failin elinde olmayan sebeplerle tamamlanamayıp, suçun teşebbüs aşamasında kalması gerekir.</p>

<p>Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri hukuka uygun şekilde elinde bulunduranların bu suçu işlemiş sayılması mümkün olmasa da, yetkili kişi tarafından gizli bilginin yetkisiz kişiye verilmesi suretiyle TCK m.327’nin işlenmesi mümkün olabilir. Gizli bilginin temini ile suç tamamlanmış olur. Bilginin temini, TCK m.326/1’de geçen “başka bir yerde kullanan” ibaresi, TCK m.327’de öngörülmediğinden, Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme suçunun tamamlanması için yeterlidir.</p>

<p>Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken belgenin olmadığı veya Devletin güvenliğine ilişkin bilgi olsa bile, bu gizliliğin daha önce hukuka uygun olan veya olmayan yollarla ortadan kalktığı durumda, TCK m.327’de tanımlanan gizli belge yemini suçunun maddi unsuru oluşmayacaktır.</p>

<p>Temin suçunun faili; bir kişi olabileceği gibi, birden fazla kişi de olabilir. Bu suçun iştirak suretiyle işlenmesi de mümkündür. Temin suçu ile temin edilen gizli bilgilerin açıklanması suçunu birbirinden ayırmak gerekir. Gizli bilgiyi temin eden failin bunu açıklaması ile temin edilmiş bilginin bir başkası tarafından açıklanması, suça konu her bir fiil için ayrı sorumluluğu gündeme getirecektir. Gizli kalması gereken bilgiyi, hukuka uygun şekilde, elinde bulunduran, öğrenen veya elde eden kişinin, Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme suçunu işlediğinden bahsedilemez. Çünkü bu durumda, suçun oluşması için aranan hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmeyecektir.</p>

<p>327. maddenin 2. fıkrasında, fiilin özelliğine ve sonucuna bağlı ağırlaştırıcı sebebin öngörüldüğünü ifade etmek istiyoruz. TCK m.326’da olduğu gibi, 327. maddede de; suça konu fiilin, savaş sırasında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askeri hareketlerini tehlikeye koymuşsa, fail hakkında süreli hapis cezası yerine müebbet hapis cezasının tatbiki yoluna gidilecektir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN"><img alt="Prof. Dr. Ersan ŞEN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_1778u8tYyuYY1Yu77.81y0yuuoUY81ouuuai5yu2uu7uYYuouuuauY9u79uuuaYYuyY_1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN">Prof. Dr. Ersan ŞEN</a></strong></h4>

<h3><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/devletin-guvenligine-iliskin-belgeler" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">&gt;&gt; Devletin Güvenliğine İlişkin Belgeler</span></a></strong></h3>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/devletin-guvenligine-iliskin-bilgileri-temin-etme-1</guid>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 19:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/terazi/teradaknlk.jpg" type="image/jpeg" length="45741"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 2019/1461 E., 2019/8220 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20191461-e-20198220-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20191461-e-20198220-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 16/12/2019 tarihli, 2019/1461 E., 2019/8220 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>11. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2019/1461 E., 2019/8220 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : İSTANBUL BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 13. HUKUK DAİRESİ</p>

<p><br />
<strong>TÜRK MİLLETİ ADINA</strong></p>

<p>Taraflar arasında görülen davada İstanbul 18. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen 29/01/2018 tarih ve 2015/43 E- 2018/70 K. sayılı kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, istinaf isteminin kabulüne dair İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi'nce verilen 30/01/2019 tarih ve 2018/403 E- 2019/119 K. sayılı kararın Yargıtay'ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:</p>

<p>Davacı vekili, davalının 15/08/2014 tarihinde müvekkili şirketle aynı alanda faaliyet gösteren ve rakip firma olan Tosaf Plastik Ltd. Şti. de işe başladığını, davacı müvekkilin şirkette bölge satış temsilcisi olarak çalıştığından şirketin bütün bilgilerine vakıf olduğunu, davalının kötü niyetli davranışlarına rağmen müvekkilinin davalıya tazminat ödediğini, ancak davalının işten ayrıldıktan bir ay sonra davacı şirketle aynı sektörde faaliyet gösteren dava dışı şirkette işe başladığını belirterek, 66.920,00 TL cezai şart ve 15/08/2014 tarihinden itibaren işleyecek temerrüt faizinin davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.</p>

<p>Davalı vekili davanın reddini savunmuştur.</p>

<p>Mahkemece, sözleşmeye aykırı davranılması halinde personelin aylık ücretinin brüt 20 katı tutarında cezai şart ödemeyi taraflar peşinen kabul etmiş olduğu, davalının çalışmış olduğu her iki iş yerinin faaliyet konusunun da konsantre boya imalatı olduğu, dolayısıyla taraflar arasındaki sözleşmenin 3. maddesinde belirtilen rekabet yasağına aykırı hareket sonucu taahhüt edilen cezai şarta davacının hak kazanmış olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar vermiştir.</p>

<p>Karar davalı vekili tarafından istinaf edilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İstanbul Bölge Adliye Mahkemesince, davalının davacıya ait iş yerinde 2 yıl çalışma sonrası, davacıyla aynı alanda faaliyet gösteren davadışı Tosaf Plastik Ltd. Şti'de çalışmaya başlamasının çalışma hürriyetinin bir gereği olduğu, bu şirketin davalıya daha fazla avantajlar sağlaması nedeni ile çalışmasının kabul edilebileceği, davacı tarafça, müşterileri olan firmaların kendileriyle çalışmayı bırakıp davadışı Tosaf Plastik Ltd Şti. ile çalıştığına dair somut olgu ileri sürülmediği, bölge satış elemanı olarak çalışan davalı işçinin işletmede çalıştığı durumitibariyle üretim bilgilerine ulaşmak ve bu bilgileri kullanmak suretiyle işletmenin önemli bir zarara uğramasına sebebiyet verme ihtimalinin bulunmadığı, davacıya ait müşteri çevresi, üretim sırları ve davacının yaptığı işlere ilişkin bilgilerin davalı tarafından yeni girdiği işte kullanıldığı ve davacının uğradığını iddia ettiği zararı ispat edemediği gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne, kararın kaldırılmasına ve davanın reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Kararı davacı vekili temyiz etmiştir.</p>

<p>1.) Dava, rekabet yasağı sözleşmesinin ihlali iddiasına dayalı cezai şart istemine ilişkindir. İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiş olup, davalı vekilinin istinaf kanun yoluna başvurması üzerine Bölge Adliye Mahkemesince, davacının uğradığı zararı ispat edemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Ancak, rekabet yasağı kaydı karşısında, işverenin somut bir zarara uğraması gerekmemekte olup, işçinin yaptığı iş nedeniyle edindiği bilgileri, çalışmaya başladığı başka bir rakip işletmede kullanarak davacı işverene önemli ölçüde zarar verme ihtimalinin bulunması yeterlidir. Bu itibarla mahkemece, işçinin yaptığı iş nedeniyle edindiği bilgileri, çalışmaya başladığı başka bir rakip işletmede kullanarak davacı işverene önemli ölçüde zarar verme ihtimalinin bulunup bulunmadığı hususunda bir değerlendirme yapılarak karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi yerinde görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.</p>

<p>2-) Ayrıca, taraflar arasındaki rekabet yasağı sözleşmesinde iş akdinin sona ermesinden sonrası için rekabet yasağının düzenlenmiş olması nedeniyle, iş akdinin sona erdiği 11.07.2014 tarihi itibariyle uyuşmazlıkta 6098 sayılı TBK'nin 445. maddesi tatbik edilecektir. Somut olayda, taraflar arasındaki iş sözleşmesinde 5 yıllık rekabet yasağı süresi İstanbul ili için geçerli olmak üzere öngörülmüş, işin türü bakımından ise kısıtlama yapılmamıştır. TBK'nin 445/1 fıkrasında bu tür sözleşmeler bakımından yer, zaman ve işin türü bakımından sınırlama öngörüldüğü gibi, aynı maddenin ikinci fıkrasında da mahkemece aşırı nitelikteki rekabet yasağı hükümlerinin kapsamı veya süresi bakımından sınırlandırılabileceği düzenlenmiştir. Bu durumda, mahkemece taraflar arasındaki rekabet yasağına ilişkin sözleşme hükmünün TBK'nin 445/2. maddesi çerçevesinde değerlendirilip, tartışılarak bir sonuca gidilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.</p>

<p><strong>SONUÇ: </strong>Yukarıda (1) ve (2) no’lu bentte açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz isteminin kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA, HMK'nın 373/2. maddesi uyarınca dava dosyasının Bölge Adliye Mahkemesi'ne gönderilmesine, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz edene iadesine, 16/12/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20191461-e-20198220-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 17:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargiadtaddsa.jpg" type="image/jpeg" length="19244"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 2015/12450 E., 2016/6672 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-201512450-e-20166672-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-201512450-e-20166672-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 16.06.2016 tarihli, 2015/12450 E., 2016/6672 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>11. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2015/12450 E., 2016/6672 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ</p>

<p>Taraflar arasında görülen davada ... Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 25/05/2015 tarih ve 2015/30-2015/375 sayılı kararın duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş olup, duruşma için belirlenen 31.05.2016 günü tebligata rağmen gelen olmadığı yoklama ile anlaşıldı, duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:</p>

<p>Davacı vekili, müvekkili şirketin bilgi teknolojileri sektöründe faaliyette bulunduğunu, davalıların müvekkili şirketin çalışanı iken davalı ... ve davalı ...'ın 31/03/2013 tarihinde, davalı ...'un da 11/10/2013 tarihinde işten ayrıldığını, davalıların müvekkili bünyesinde önemli pozisyonlarda çalıştıklarını, bu suretle müvekkilinin müşterilerine, işe ve işleyişe, projelere, teknik detaylara vakıf olduklarını, davalılarla rekabet yasağı sözleşmesi imzalandığını, davalıların işten ayrıldıktan sonra müvekkili ile aynı alanda faaliyet gösteren yeni bir şirket kurarak rekabet yasağı sözleşmesini ihlal ettiklerini, müvekkilinin cezai şart alacağının doğduğunu ileri sürerek, davalı ...'tan 86.442 TL, davalı ...'tan 70.152 TL, davalı ...'dan 44.310 TL cezai şartın faizi ile birlikte tahsilini talep ve dava etmiştir.</p>

<p>Davalılar vekili, rekabet yasağı ve fikri haklar sözleşmesinin ve ilgili hükümlerinin ...'nun 20 ila 25 ve 444 ve 445. maddeleri hükümleri gereğince geçersiz olduğunu, geçerli olduğu kabul edilse dahi cezai şartın fahiş olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.</p>

<p>Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, davacı ile davalılar arasında imzalanan ''Rekabet Yasağı Sözleşmesi''nin 4. maddesinde rekabet yasağının coğrafi sınırının ''Tüm Dünya'' olarak belirlendiği, rekabet yasağı sözleşmesinin ...'nın 27 maddesi gereğince kesin olarak hükümsüz olduğu, davacı vekili dava dilekçesinde BK'nın 445/2 maddesi gereğince rekabet yasağında yer sınırının, davacı şirket merkezinin ve ana faaliyet yerinin ... ili olması nedeniyle ... ili ile sınırlandırılması gerektiğini beyan etmiş ise de anılan maddenin uygulanabilmesi, sözleşmenin hakim tarafından hakkaniyete uygun biçimde kapsam ve süresinin sınırlandırılabilmesi için sözleşmenin kesin hükümsüzlük haline ulaşmayacak şekilde aşırı nitelikte rekabet yasağı hükümleri içermesi gerektiği, somut olayda ...'nın 27.maddesi gereğince sözleşmenin akdedildiği andan itibaren kesin hükümsüzlük hali içinde bulunduğu, bu nedenle aynı Yasa'nın 445/2. maddesinin somut olayda uygulanamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.</p>

<p>Dava, rekabet yasağı sözleşmesinin ihlali iddiasına dayalı cezai şart istemine ilişkindir.</p>

<p>Taraflar arasında imzalanan rekabet yasağı sözleşmelerinin 4/3. maddesinde “rekabet yasağı anlaşmasının coğrafi sınırının “Tüm Dünya” olarak belirlendiği” görülmektedir.</p>

<p>Mahkemece yukarıda yapılan özetten de anlaşılacağı üzere “rekabet yasağı sözleşmesinin ...'nın 27. maddesi gereğince kesin olarak hükümsüz olduğu, davacı vekili dava dilekçesinde BK'nın 445/2. maddesi gereğince rekabet yasağında yer sınırının, davacı şirket merkezinin ve ana faaliyet yerinin ... ili olması nedeniyle ... ili ile sınırlandırılması gerektiğini beyan etmiş ise de anılan maddenin uygulanabilmesi, sözleşmenin hakim tarafından hakkaniyete uygun biçimde kapsam ve süresinin sınırlandırılabilmesi için sözleşmenin kesin hükümsüzlük haline ulaşmayacak şekilde aşırı nitelikte rekabet yasağı hükümleri içermesi gerektiği, somut olayda ...'nın 27. maddesi gereğince sözleşmenin akdedildiği andan itibaren kesin hükümsüzlük hali içinde bulunduğu, bu nedenle aynı Yasa'nın 445/2. maddesinin somut olayda uygulanamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir”.</p>

<p>Öğretide rekabet yasağı sözleşmesi, işçinin iş ilişkisi içinde işverenin müşterilerine nüfuz etmesi yahut iş sırlarına vakıf olması nedeniyle hizmet sözleşmesi sona erdikten sonra belirli bir faaliyet alanında belirli bir coğrafi bölgede ve belirli bir zaman dilimi içerisinde işçinin işverenle rekabet teşkil eden davranış içerisine girmesini yasaklayan sözleşmeler olarak tanımlanmaktadır. Rekabet etmeme taahhüdünü içeren bu sözleşmeyle işçi işverene karşı hizmet sözleşmesinin bitiminden sonrasına yönelik olarak menfi bir yükümlülük, bir yapmama borcu altına girmektedir. Başka bir deyişle rekabet yasağı sözleşmesi ile işçinin ekonomik faaliyet özgürlüğüne ve ekonomik geleceğine kısmen dahi olsa sınırlama getirilmektedir(Sabah Altay, Türk Borçlar Kanunun Hükümlerine Göre İşçi ile İşveren Arasında Yapılan Rekabet Yasağı Sözleşmesi, MÜHF-HAD, C.14, sy.3, s.179 vd.).</p>

<p>İşçi ile işveren arasında kararlaştırılan rekabet yasağı sözleşmesi veya hizmet sözleşmesine eklenen rekabet yasağı kaydı mülga 818 sayılı BK'nın 34-352. maddeleri arasında düzenlenmişti. İşçi ile işveren arasındaki rekabet yasağını işçinin korunması düşüncesiyle özel hükümlerle düzenleme ihtiyacı duyan kanun koyucu rekabet yasağının sınırının düzenlendiği BK'nın 349. maddesindeki özel hükmü getirmişti. Anılan hüküm “Rekabet memnuiyeti ancak işçinin iktisadi istikbalinin hakkaniyete muhalif olarak tehlikeye girmesini menedecek surette zaman, mahal ve işin nevi noktasından hal icabına göre münasip bir hudut dahilinde şart edilmiş ise muteberdir”şeklinde düzenleme içermektedir. Gerek mülga 818 sayılı BK'nın bu yasağın muteber olması için işçinin iktisadi geleceğini hakkaniyete aykırı olarak sınırlandırmaması gerektiğini düzenleyen BK'nın 349. hükmü, gerekse de tüm sözleşmelerde şahsiyet hakkına aykırılığın müeyyidesini genel hükümler bağlamında düzenleyen MK'nın 23/II ve BK'nın 19 ve 20. madde hükümlerinde söz konusu hükümlere uymamanın müeyyidesi Borçlar Kanununun genel hüküm ve ilkleri uyarınca "butlan" olarak öngörülmüştü ve Dairemiz uygulamaları da bu yönde idi (Dairemizin 08.12.2011 tarih 2010/5797 E. 2011/16679K sayılı ilamı).</p>

<p>... Borçlar Kanunu'nun rekabet yasağının sınırını düzenleyen 340/a. hükmünün ikinci fıkrasında, hakimin. takdir yetkisine dayanarak tüm şartları değerlendirmek suretiyle fahiş bir rakebet yasağını sınırlandırabileceği, bunu yaparken işverenin taahhüt ettiği karşı edimi de dikkate alması gerektiği kabul edilmiştir. Bu düzenlemeye dayalı olarak ... Hukukunda rekabet yasağının işveren lehine fahiş şartlarla kararlaştırılmış olması sonucunda doğrudan doğruya butlan yaptırımının devreye girmeyeceği ve hakimin fahiş yasağı ahlaka ve hukuka uygun bir hadde indirebileceği kabul edilmiştir. Başka bir deyişle Kanun hakime rekabet yasağının meşru sınırlarını saptamak amacıyla sözleşmeye müdahale etme yetkisini açıkça tanımıştır(Sabah Altay, s.189,190)</p>

<p>01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı ...'da da ... Borçlar Kanunu'ndaki düzenlemeye yakın bir düzenleme getirilmiştir. ...'nın 445. maddesinde “Rekabet yasağı, işçinin ekonomik geleceğini hakkaniyete aykırı olarak tehlikeye düşürecek biçimde yer, zaman ve işlerin türü bakımından uygun olmayan sınırlamalar içeremez ve süresi, özel durum ve koşullar dışında iki yılı aşamaz. Hâkim, aşırı nitelikteki rekabet yasağını, bütün durum ve koşulları serbestçe değerlendirmek ve işverenin üstlenmiş olabileceği karşı edimi de hakkaniyete uygun biçimde göz önünde tutmak suretiyle, kapsamı veya süresi bakımından sınırlayabilir.” hükmü düzenlenmiştir. Bu maddenin temelinde rekabet yasağı sözleşmesinde kanunda öngörülen sınırlamaları aşan hükümler öngörülmüş ise hakimin MK'nın 4. maddesi gereği hakkaniyet ölçüsünü de gözeterek aşırı kaydı “yasal ya da uygun seviyeye” indirmesi düşüncesinin yattığı söylenebilir. ...'nın 445 hükmünün, ...'nın 27/1 ve MK'nın 23/2. hükümleri karşısında özel norm sayılıp, bu nedenle de bu maddelere aykırılığın yaptırımı olan kesin hükümsüzlük yaptırımı uygulanmamalıdır (Dr. Nagehan Kırkbeşoğlu, Türk Özel Hukukunda Kısmi Hükümsüzlük, ...-2011, s.324. vd.).</p>

<p>Tüm bu yapılan açıklamalar çerçevesinde her ne kadar mahkemece, taraflar arasında imzalanan sözleşmelerde yer alan “Tüm Dünya” ibaresinin yaptırımının kesin hükümsüzlük olduğu kabul edilmiş ise de ...'nın 445/1 ve 2. maddesi hükmü nazara alındığında hakime, rekabet yasağı sözleşmesindeki aşırı hükümlere karşı sözleşmeyi ayakta tutacak önlemleri alma ve sözleşmeye müdahele etme imkanı tanınmış olup, somut uyuşmalıkta rekabet yasağı konusunda tarafların iradeleri birleştiğinden anılan sözleşmede kesin hükümsüzlük-butlan hali bulunmayıp hakimin müdahalesi ile giderilebilecek hükümsüzlük hali bulunduğundan ...'nın 445/2. maddesi hükmüne göre bir değerlendirme yapılıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.</p>

<p><strong>SONUÇ: </strong>Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz eden davacıya iadesine, 16.06.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-201512450-e-20166672-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 17:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa1a.jpg" type="image/jpeg" length="85932"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 2015/8396 E., 2016/3470 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20158396-e-20163470-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20158396-e-20163470-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 30/03/2016 tarihli, 2015/8396 E., 2016/3470 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>11. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2015/8396 E., 2016/3470 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ</p>

<p>Taraflar arasında görülen davada...... Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 14/04/2015 tarih ve 2014/964-2015/336 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:<br />
Davacı vekili; müvekkili şirkette satış yöneticisi konumunda çalışan davalının kendi isteğiyle şirketten ayrıldıktan sonra aynı alanda ve aynı il sınırlarında faaliyet gösteren başka bir firmada işe başladığı, davalının bu eylemi ile davacı şirket ile imzaladığı belirsiz süreli iş sözleşmesinin 11.j maddesini ihlal ettiğini, şirketin bütçe kullanımı, müşteri beklentileri, müşteri listeleri ve şirketle ilgili sırlara vakıf olduğunu, müvekkili şirketle haksız rekabete giriştiğini ileri sürerek davalının haksız rekabet yasağına aykırı davranması sebebi ile 10.000,00-Euro cezai şartın fiili ödeme tarihindeki .. ... Bankasının rayiç kur karşılığının 3095 sayılı Kanunu'nun 4/a maddesi gereğince de...nın yabancı paraya uygulanacak o dönemki faiz oranı belirlenmek sureti-zararın oluştuğu tarihten itibaren ile davalıdan tahsiline, yargılama giderleri ve ücreti vekaletin davalı üzerinde bırakılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Davalı vekili; satış temsilcisi olarak şirketin sırlarına vakıf olmasının mümkün olmadığını savunarak haksız, mesnetsiz ve hukuka aykırı davanın reddini istemiştir.<br />
Mahkemece iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre; taraflar arasındaki iş sözleşmesinde rekabet yasağına ilişkin sınırlamanın sadece zaman yönünden açık düzenleme içerdiği, mahal ve iş türü bakımından herhangi bir sınırlamanın yer almadığı, rekabet yasağının sektörel olduğunun belirtildiği, sektör türü bakımından somutlaştırma içermediği, bu haliyle davalının rekabet yasağını ihlal etmediği sonucuna ulaşıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.<br />
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.</p>

<p>Dava, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 444 ve devamı maddeleri uyarınca işçinin rekabet yasağına dayalı olarak açılan cezai şart istemine ilişkindir.<br />
6098 sayılı TBK’nın 444/2. maddesine göre, "Rekabet yasağı kaydı, ancak hizmet ilişkisi işçiye müşteri çevresi veya üretim sırları ya da işverenin yaptığı işler hakkında bilgi edinme imkânı sağlıyorsa ve aynı zamanda bu bilgilerin kullanılması, işverenin önemli bir zararına sebep olacak nitelikteyse geçerlidir." şeklinde kurallara yer verilerek rekabet yasağının esasları düzenlenmiştir. Buna göre işçinin, işverenle ilişkide olan müşterileri tanıdığı hallerde, iş sözleşmesinin sona ermesinin ardından işverenle rekabet oluşturacak şekilde kendi namına iş yapmaması, rakip bir firmada ortak olamaması ya da iş sözleşmesiyle çalışmaması şeklinde şart içeren sözleşmeler yapabileceklerdir. Borçlar Kanunu'nun ilgili hükmünün ikinci cümlesinde ise rekabet yasağının kapsamı sınırlandırılmış ve işverene önemli bir zarar verilmesi ihtimalinin olmadığı durumlarda bu tür düzenlemelerin geçerli olacağı hükme bağlanmıştır. Aynı yasanın 445. maddesine göre, "rekabet yasağı, işçinin ekonomik geleceğini hakkaniyete aykırı olarak tehlikeye düşürecek biçimde yer, zaman ve işlerin türü bakımından uygun olmayan sınırlamalar içeremez ve süresi, özel durum ve koşullar dışında iki yılı aşamaz." süre konusuna yasada açıklık getirilmiş özel durum ve koşullar dışında iki yılı aşmayacak şekilde rekabet yasağı öngörülebileceği belirtilmiştir. Ülke sınırları içinde rekabet etmeme yönünden öngörülen düzenlemelere geçerlilik tanınmamış ise de, il sınırları ya da belli bir bölge ile sınırlandırma işin niteliğine göre yerinde görülebilir.</p>

<p>Somut olayda davacı ile davalı arasında rekabet yasağını düzenleyen sözleşme hükümleri ile rekabet yasağına atıf yapan hükümler değerlendirildiğinde; mahkemece rekabet sözleşmesinde rekabet yasağı süresinin bir yıl olarak belirlendiği ancak mahal ve iş türü bakımından sınırlama yapılmamış olması sözleşmenin geçersizliği sebebi olarak benimsenmiş ve davanın reddine karar verilmiştir. Ancak sözleşmede yer alan düzenlemeye göre, davalı işçinin, davacı şirket ile aynı konuda faaliyet gösteren başka şirket ve kurumlarda sözleşme konusuyla aynı içerikte faaliyet gösteremeyeceği ifade edilmiş, rekabet yasağının sektörel olduğu, şirketin zararı olup olmadığına bakılmaksızın rekabet yasağına aykırılık halinde cezai şartın ödenmesi öngörülmüştür. Davalı, davacı şirkette... İli sınırları içinde satış yönetici olarak çalışırken, yeni işe başladığı şirkette de satış müfettişi sıfatıyla çalışmakta ve çalışma sahası da.... İli ... İlçesi olarak öngörülmüştür. Her nekadar rekabet yasağı sözleşmesinde mahal yönünden açık bir sınırlama yapılmamış ise de, davalının aynı il sınırları içinde, aynı sektörde ve aynı sıfatla başka bir şirkette çalıştığı ortadadır. Ayrıca, davacı şirkette satış yöneticisi konumunda olan davalının, davacı şirketin müşteri çevresi hakkında bilgi edindiği ve bu bilgilerin kullanımının davacı şirket aleyhine zarar doğurabilecek nitelikte olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>Bu durumda, mahkemece sözleşmeye geçersizlik atfedilemeyeceği nazara alınarak, sözleşmenin rekabet yasağına ilişkin hükmünde belirtilen süre içerisinde davalının davacı şirket zararına yol açacak şekilde rekabet yasağına aykırı faaliyette bulunup bulunmadığının tespiti ve 6098 sayılı TBK'nun 445/2. maddesi değerlendirilerek sonuca varılması gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.</p>

<p><strong>SONUÇ: </strong>Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 30/03/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20158396-e-20163470-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 17:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa.jpg" type="image/jpeg" length="98571"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İŞTEN AYRILAN ÇALIŞANIN ESKİ BAYİLERE SATIŞ YAPMASI HUKUKA AYKIRI MI?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/isten-ayrilan-calisanin-eski-bayilere-satis-yapmasi-hukuka-aykiri-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/isten-ayrilan-calisanin-eski-bayilere-satis-yapmasi-hukuka-aykiri-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Rekabet Yasağı, Müşteri Çevresi ve Haksız Ayartma Sorunu]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bir çalışan düşünelim. Yaklaşık 10 yıl boyunca aynı şirkette çalışıyor. Her gün aynı bayilere gidiyor, sipariş süreçlerini yönetiyor, hangi müşterinin hangi ürünü ne sıklıkla aldığını biliyor, ödeme alışkanlıklarını öğreniyor, şirketin ticari düzeninin sahadaki en önemli parçalarından biri haline geliyor. Ardından işten ayrılıyor. Ancak ayrıldıktan çok kısa süre sonra bu kez aynı bayilere başka bir firma adına ürün satmaya başlıyor. Yıllarca çalıştığı şirketin oluşturduğu müşteri ağına doğrudan yöneliyor.</p>

<p>İşte tam bu noktada şu soru ortaya çıkıyor: Bu durum olağan rekabet midir, yoksa iş ilişkisi sırasında edinilen müşteri nüfuzu ve ticari avantajın eski işveren aleyhine kullanılması mı?</p>

<p>Uygulamada rekabet yasağı sözleşmelerine ilişkin uyuşmazlıklarda çoğu zaman yalnızca işçinin resmi unvanına bakıldığı görülmektedir. Oysa özellikle saha faaliyetlerinde çalışan personelin, şirketin müşteri çevresi ve ticari organizasyonu hakkında ciddi bilgi ve nüfuz elde ettiği açıktır. Bir çalışanın yalnızca bordroda “şoför” olarak görünmesi, fiilen müşteri ilişkilerinin merkezinde bulunmadığı anlamına gelmez.</p>

<p>Nitekim franchise ve bayilik sistemiyle çalışan şirketlerde dağıtım personeli; bayilerle birebir iletişim kuran, sipariş süreçlerine dahil olan, satış hacimlerini ve ticari işleyişi yakından bilen kişidir. Bu nedenle uzun yıllar boyunca aynı organizasyon içerisinde çalışan bir personelin müşteri çevresi üzerinde ticari nüfuz elde ettiğinin kabulü hayatın olağan akışının gereğidir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20158396-e-20163470-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 11. HD. 2015/8396 E. ve 2016/3470 K. Sayılı ilamı</strong></a>; <i>‘‘.. Ancak sözleşmede yer alan düzenlemeye göre, davalı işçinin, davacı şirket ile aynı konuda faaliyet gösteren başka şirket ve kurumlarda sözleşme konusuyla aynı içerikte faaliyet gösteremeyeceği ifade edilmiş, rekabet yasağının sektörel olduğu, şirketin zararı olup olmadığına bakılmaksızın rekabet yasağına aykırılık halinde cezai şartın ödenmesi öngörülmüştür. Davalı, davacı şirkette Manisa İli sınırları içinde satış yönetici olarak çalışırken, yeni işe başladığı şirkette de satış müfettişi sıfatıyla çalışmakta ve çalışma sahası da ... İli ... İlçesi olarak öngörülmüştür. <strong>Her ne kadar rekabet yasağı sözleşmesinde mahal yönünden açık bir sınırlama yapılmamış ise de, davalının aynı il sınırları içinde, aynı sektörde ve aynı sıfatla başka bir şirkette çalıştığı ortadadır</strong>. Ayrıca, davacı şirkette satış yöneticisi konumunda olan davalının, davacı şirketin <strong><u>müşteri çevresi hakkında bilgi edindiği ve bu bilgilerin kullanımının davacı şirket aleyhine zarar doğurabilecek nitelikte olduğu anlaşılmaktadır.</u></strong></i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>Bu durumda, mahkemece sözleşmeye <strong>geçersizlik atfedilemeyeceği nazara alınarak, sözleşmenin rekabet yasağına ilişkin hükmünde belirtilen süre içerisinde davalının davacı şirket zararına yol açacak şekilde rekabet yasağına aykırı faaliyette bulunup bulunmadığının tespiti </strong>ve 6098 sayılı TBK'nun 445/2. maddesi değerlendirilerek sonuca varılması gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.’’</i> şeklindedir. Karardan da anlaşılacağı üzere korunması gereken hukuki değer yalnızca müşteri isimlerinin gizliliği değildir. Asıl korunması gereken husus; işçinin sadakat ilişkisi içerisinde edindiği müşteri çevresi nüfuzu ve ticari avantajdır.</p>

<p>Uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir diğer yaklaşım ise müşteri çevresinin “basit bir araştırmayla” öğrenilebilir olduğu gerekçesiyle rekabet yasağının geçersiz kabul edilmesidir. Ancak bir müşteri çevresinin teorik olarak tespit edilebilir olması ile, yıllarca aynı organizasyon içerisinde çalışarak müşteri alışkanlıklarına ve ticari ilişkilere hâkim olunması aynı şey değildir.</p>

<p>Gerçekten de eski çalışanın işten ayrıldıktan hemen sonra doğrudan eski işverenin bayi ağına yönelmesi, çoğu zaman sıfırdan oluşturulan bağımsız bir ticari faaliyet değil; iş ilişkisi sırasında edinilen ticari avantajın kullanılması anlamına gelmektedir. Bu durum basit rekabetten ziyade “haksız ayartma” niteliği taşıyabilmektedir.</p>

<p>Nitekim <strong>İstanbul 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi’nin 2016/241 E., 2019/477 K. sayılı kararında</strong>; eski çalışanların önceki işverenin müşteri çevresi ve ticari itibarıyla bağlantı kuracak şekilde faaliyet göstermelerinin haksız rekabet oluşturabileceği kabul edilmiştir. Kararda, müşteri yönlendirmesi ve ticari çağrışımlar yoluyla da haksız rekabetin oluşabileceği açıkça vurgulanmıştır.</p>

<p>Uyuşmazlıkların önemli bir kısmı ise rekabet yasağının yer ve süre bakımından geniş düzenlenmesinden kaynaklanmaktadır. Ancak Türk Borçlar Kanunu’nun 445/2. maddesi uyarınca hâkim, aşırı nitelikteki rekabet yasağını tamamen geçersiz saymak yerine kapsam ve süre bakımından sınırlayabilmektedir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-201512450-e-20166672-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 11. HD., T. 16.6.2016, E. 2015/12450, K. 2016/6672 sayılı </a><i><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-201512450-e-20166672-k-sayili-karari" rel="dofollow">kararı</a>nda</i></strong><i> “Bu maddenin temelinde rekabet yasağı sözleşmesinde kanunda öngörülen sınırlamaları aşan hükümler öngörülmüş ise hakimin MK"nın 4. maddesi gereği hakkaniyet ölçüsünü de gözeterek aşırı kaydı “yasal ya da uygun seviyeye” indirmesi düşüncesinin yattığı söylenebilir. BK. 445 hükmünün, BK 27/1 ve MK"nın 23/2. hükümleri karşısında özel norm sayılıp, bu sebeple de bu maddelere aykırılığın yaptırımı olan kesin hükümsüzlük yaptırımı uygulanmamalıdır. Tüm bu yapılan açıklamalar çerçevesinde her ne kadar mahkemece, taraflar arasında imzalanan sözleşmelerde yer alan “Tüm Dünya” ibaresinin yaptırımının kesin hükümsüzlük olduğu kabul edilmiş ise de BK. 445/1 ve 2. maddesi hükmü nazara alındığında hakime, <strong>rekabet yasağı sözleşmesindeki aşırı hükümlere karşı sözleşmeyi ayakta tutacak önlemleri alma ve sözleşmeye müdahale etme imkanı tanınmış olup</strong>, somut uyuşmazlıkta rekabet yasağı konusunda tarafların iradeleri birleştiğinden anılan sözleşmede kesin hükümsüzlük-butlan hali bulunmayıp <strong>hakimin müdahalesi ile giderilebilecek hükümsüzlük hali bulunmaktadır.”</strong></i> Dolayısıyla rekabet yasağı sözleşmesindeki aşırılığın yaptırımı doğrudan butlan değildir. Hâkimin görevi, taraf iradelerini tamamen ortadan kaldırmak değil; sözleşmeyi makul ölçüde uyarlayarak hukuki dengeyi sağlamaktır.</p>

<p>Öte yandan rekabet yasağına aykırılık halinde işverenin somut zararını ayrıca ispat etmesi de her durumda zorunlu değildir. TBK m.446/2 kapsamında cezai şart kararlaştırılmışsa, ihlalin gerçekleşmiş olması yeterli kabul edilmektedir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20191461-e-20198220-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 11. HD. 16/12/2019 T. 2019/1461 E. 2019/8220 K. Sayılı ilamı</a>;</strong> <i>"...Ancak, rekabet yasağı kaydı karşısında<strong>, işverenin somut bir zarara uğraması gerekmemekte olup</strong>, işçinin yaptığı iş nedeniyle edindiği bilgileri, çalışmaya başladığı başka bir rakip işletmede kullanarak davacı işverene önemli ölçüde <strong><u>zarar verme ihtimalinin bulunması yeterlidir.</u></strong> Bu itibarla mahkemece, işçinin yaptığı iş nedeniyle edindiği bilgileri, çalışmaya başladığı başka bir rakip işletmede kullanarak davacı işverene önemli ölçüde zarar verme ihtimalinin bulunup bulunmadığı hususunda bir değerlendirme yapılarak karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi yerinde görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.” </i>şeklindedir. Sonuç olarak rekabet yasağı sözleşmelerine ilişkin uyuşmazlıklarda değerlendirme yalnızca işçinin unvanına göre değil; fiili çalışma biçimine, müşteri çevresiyle kurduğu ilişkiye ve işten ayrıldıktan sonraki faaliyetlerine göre yapılmalıdır. Özellikle eski işverenin mevcut bayi ağına yönelinmesi halinde, iş ilişkisi sırasında edinilen ticari nüfuzun kullanılıp kullanılmadığı dikkatle incelenmelidir.</p>

<p>Aynı şekilde, rekabet yasağındaki yer veya süre bakımından aşırılık da sözleşmenin tamamen geçersiz olduğu anlamına gelmez. TBK m.445/2 hükmü gereğince hâkim, sözleşmeyi makul ölçüde daraltarak ayakta tutmalı; ardından ihlal ve cezai şart taleplerini somut olayın özelliklerine göre değerlendirmelidir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-umut-ozer" title="Av. Umut ÖZER"><img alt="Av. Umut ÖZER" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/04/umut-ozer-1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-umut-ozer" title="Av. Umut ÖZER">Av. Umut ÖZER</a></strong></h4>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/isten-ayrilan-calisanin-eski-bayilere-satis-yapmasi-hukuka-aykiri-mi-1</guid>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 17:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/10/terazi/sozlesmejasdfn.jpg" type="image/jpeg" length="50531"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ben Değil Ajan Yaptı: Yapay Zekâ Ajanının Vekâleten Yaptığı İşlemlerden Doğan Sorumluluk]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ben-degil-ajan-yapti-yapay-zeka-ajaninin-vekaleten-yaptigi-islemlerden-dogan-sorumluluk-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ben-degil-ajan-yapti-yapay-zeka-ajaninin-vekaleten-yaptigi-islemlerden-dogan-sorumluluk-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Yapay zekâ tartışmalarında yeni ve daha sert bir eşiğe geldik. Bugüne kadar yapay zekâ çoğunlukla sorulara “cevap veren” bir sistem olarak gündeme geliyordu. Hatalı cevap veriyor, uydurma kaynak gösteriyor, metin özetlerken bağlamı kaçırıyor ya da ikna edici görünen ama hukuken sorunlu değerlendirmeler yapıyordu. Bu hatalar elbette önemsiz değildi; fakat çoğu zaman metin düzeyinde kalıyordu.</p>

<p>Şimdi ise yapay zekâ, metin üreten bir araç olmaktan çıkıp, kullanıcı adına işlem yapan bir ajana dönüşüyor. E-posta yazmakla yetinmeyen, gönderme aşamasına yaklaşan; takvimi yalnızca göstermeyen, randevu düzenleyen; müşteri hizmetlerine cevap taslağı hazırlamakla kalmayan, tüketici adına bildirimde bulunabilen; şirket adına teklif, teyit veya cevap oluşturabilen sistemlerden söz ediyoruz.</p>

<p>Bu dönüşüm hukuk sistemleri bakımından basit bir teknoloji yeniliği değildir. Çünkü yapay zekânın yaptığı hata artık yalnızca “yanlış bilgi” üretmekle sınırlı kalmayabilir. Hata; yanlış kişiye gönderilen gizli bir e-posta, hatalı kabul beyanı, yanlış abonelik iptali, süresinde yapılmamış bildirim, ticari teklifin yanlış iletilmesi veya mesleki sır içeren bir belgenin ifşası biçiminde ortaya çıkabilir.</p>

<p>Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel sorusu şudur: <strong>Yapay zekâ ajanı benim adıma işlem yaptıysa, bu işlemden doğan sorumluluk kime ait olacaktır?</strong></p>

<p>Bu soruya tek cevap vermek mümkün değildir. Çünkü yapay zekâ ajanının yaptığı işlemin sonucu, ajanın kimin adına hareket ettiğine göre değişir. Tüketici adına yapılan işlem ile tacir adına yapılan işlem aynı hukuki rejime tabi tutulamaz. Meslek erbabının yapay zekâ ajanı kullanması ise ayrıca değerlendirilmesi gereken daha hassas bir sorumluluk alanı doğurur.</p>

<p><strong>Dijital Vekâlet: Yeni Bir Ara Kavram</strong></p>

<p>Burada “vekâleten işlem” ifadesini dar anlamda vekâlet sözleşmesiyle sınırlı kullanmıyorum. Daha geniş bir olguyu tarif ediyorum: Bir kişinin veya organizasyonun, yapay zekâ ajanına belirli bir dijital alanda kendi adına araştırma yapma, beyan üretme, işlem hazırlama veya dış dünyaya sonuç doğurabilecek bir eylemde bulunma yetkisi vermesi.</p>

<p>Bu ilişkiyi “dijital vekâlet” olarak adlandırabiliriz.</p>

<p>Dijital vekâlet üç derecede karşımıza çıkar.</p>

<p>Birinci derece <strong>bilgi vekâletidir</strong>. Ajan araştırır, özetler, karşılaştırır, seçenekleri sıralar. Burada dış dünyaya yönelmiş bir işlem yoktur. Hata varsa genellikle yanlış bilgi, eksik değerlendirme veya hatalı yönlendirme düzeyindedir.</p>

<p>İkinci derece <strong>hazırlık vekâletidir</strong>. Ajan e-posta, sözleşme taslağı, cevap metni, ihtar, cayma bildirimi veya ticari teklif hazırlar. Fakat henüz bunu kullanıcı adına göndermemiştir. Bu aşamada risk artar; ancak son denetim hâlâ kullanıcıdadır.</p>

<p>Üçüncü derece ise <strong>eylem vekâletidir</strong>. Ajan, kullanıcı adına dış dünyaya sonuç doğurabilecek bir işlem yapar: e-posta gönderir, SMS yollar, rezervasyon yapar, abonelik iptal eder, müşteri hizmetlerine beyanda bulunur, sipariş verir, takvim değiştirir veya ticari ilişkiyi etkileyebilecek bir cevap üretir.</p>

<p>Hukuki sorun asıl burada başlar.</p>

<p>Çünkü artık yapay zekâ yalnızca düşünceyi destekleyen bir araç değil, irade açıklamasının oluşumuna ve dış dünyaya yönelmesine katılan bir işlem aracıdır. Böyle bir sistemin hatasını yalnızca “kullanıcı istemi iyi yazamadı” cümlesiyle açıklamak mümkün değildir.</p>

<p><strong>I. Yapay Zekâ Ajanının Tüketici Adına Yaptığı İşlemler</strong></p>

<p>Tüketici işlemlerinde yapay zekâ ajanı, çoğu zaman zayıf taraf konumundaki kullanıcının dijital yardımcısı olarak çalışacaktır. Uçak bileti arayacak, otel rezervasyonu önerecek, abonelik iptali için metin hazırlayacak, cayma hakkı bildirimi oluşturacak, müşteri hizmetlerine şikâyet yazacak, fiyat karşılaştırması yapacak veya mesafeli satış ilişkisinde tüketici adına bazı işlemleri kolaylaştıracaktır.</p>

<p>Burada ilk soru şudur: <strong>Tüketici, yapay zekâ ajanının yaptığı işlemi ne ölçüde denetlemekle yükümlüdür?</strong></p>

<p>Tüketici hukuku bakımından cevap, tacir işlemlerinden farklı olmalıdır. Çünkü tüketici, yapay zekâ sisteminin teknik sınırlarını, modelin hata ihtimalini, platformun hangi veriye eriştiğini, hangi işlemleri otomatik yaptığını ve hangi kayıtları tuttuğunu çoğu zaman gerçek anlamda bilemez. Tüketici, arayüzün verdiği güven duygusuna, ürünün pazarlama diline ve sistemin kendinden emin davranışına dayanır.</p>

<p>6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da haksız şart, tüketiciyle müzakere edilmeden sözleşmeye dahil edilen ve dürüstlük kuralına aykırı biçimde tüketici aleyhine dengesizlik doğuran şart olarak tanımlanır; tüketici sözleşmelerindeki haksız şartların kesin olarak hükümsüz olduğu kabul edilir. Bu çerçevede, yapay zekâ platformlarının “ajan tarafından yapılan her işlemden münhasıran kullanıcı sorumludur” biçimindeki genel ve soyut kayıtları, tüketici işlemleri bakımından ayrıca denetlenmelidir.</p>

<p>Örneğin yapay zekâ ajanı tüketici adına bir abonelik iptali bildirimi gönderirse, bu işlem tüketicinin hakkını kullanmasını kolaylaştırabilir. Ajanın gönderdiği e-posta veya SMS, ileride tüketicinin süresinde başvurduğunu, cayma hakkını kullandığını, iade talebinde bulunduğunu veya ayıplı mal/hizmet konusunda satıcıyı haberdar ettiğini göstermeye yarayabilir.</p>

<p>Fakat aksi yönde bir ihtimal de vardır. Ajan, tüketici adına yanlışlıkla bir ek hizmeti kabul edebilir, cayma hakkından vazgeçildiği izlenimi doğuran bir cevap gönderebilir, ödeme planını onaylayabilir veya tüketiciyi aleyhe bağlayan bir beyan üretebilir. Böyle bir durumda otomatik beyanın tüketiciyi ne ölçüde bağlayacağı, somut olayın bütün koşullarıyla birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p>Tüketici açıkça bilgilendirilmemişse, işlem bazlı onay alınmamışsa, sistem tüketiciyi yanıltıcı bir güven içinde hareket ettirmişse veya platform kendi sorumluluğunu genel işlem şartlarıyla tamamen tüketiciye yıkmaya çalışmışsa, “ajan yaptı ama bütün sonuç tüketiciye aittir” demek hakkaniyete uygun olmayacaktır.</p>

<p>Tüketici işlemlerinde temel ilke şu olmalıdır: <strong>Yapay zekâ ajanının hatası, tüketicinin teknik yetersizliğine indirgenemez.</strong> Platformun aydınlatma, açık onay, geri alma imkânı sağlama ve yanıltıcı güven yaratmama yükümlülükleri ayrıca değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>II. Yapay Zekâ Ajanının Tacir Adına Yaptığı İşlemler</strong></p>

<p>Tacir bakımından tablo değişir. Tüketicinin korunması gereken zayıf taraf olması karşısında, tacir ticari faaliyetlerinde daha yüksek bir özen standardına tabidir. Türk Ticaret Kanunu m. 18/2 uyarınca her tacirin ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerekir. Bu yükümlülük, öğretide de tacir açısından objektif ve ağırlaştırılmış bir özen ölçütü olarak ele alınmaktadır.</p>

<p>Bu nedenle bir tacirin yapay zekâ ajanını işletmesine dahil etmesi, sıradan bir teknik tercih değildir. Tacir bu sistemi müşteri ilişkilerine, teklif süreçlerine, sipariş onayına, fiyatlandırmaya, stok yönetimine, ödeme takibine veya sözleşme müzakerelerine bağlıyorsa, ortaya çıkacak hataları öngörmek ve denetim mekanizması kurmakla yükümlüdür.</p>

<p>Tacirin kurumsal e-posta adresinden gönderilen otomatik bir teklif, yapay zekâ ajanı tarafından oluşturulmuş olsa bile üçüncü kişi nezdinde güven doğurabilir. Aynı şekilde otomatik sipariş teyidi, teslim tarihi bildirimi, fiyat kabulü, indirim vaadi, ödeme planı veya müşteri şikâyetine verilen cevap, ticari uyuşmazlıkta tacirin aleyhine değerlendirilebilecek bir kayıt haline gelebilir.</p>

<p>Burada “ben değil, ajan yaptı” savunmasının sınırı daralır. Çünkü tacir, ajanın kurumsal kanaldan konuşmasına imkân veren organizasyonu kendisi kurmuştur. Müşteri, şirketin alan adından, şirketin CRM sisteminden, şirketin resmî mesajlaşma hattından veya ticari hesaplarından gelen cevaba makul olarak güvenmişse, tacirin bu görünüşü sonradan tamamen yok sayması kolay olmayacaktır.</p>

<p>Bu nedenle tacir bakımından sorumluluk iki başlıkta toplanır.</p>

<p>İlk olarak <strong>organizasyon kusuru</strong> gündeme gelir. Tacir, yapay zekâ ajanının hangi işlemleri tek başına yapabileceğini, hangi işlemlerde insan onayı gerekeceğini, hangi beyanların bağlayıcı sonuç doğurabileceğini ve hangi riskli kelimelerin sistem tarafından kullanılmaması gerektiğini önceden belirlemelidir.</p>

<p>İkinci olarak <strong>görünüşe güven</strong> sorunu doğar. Tacirin kurumsal iletişim kanallarından gelen bir otomatik beyan, üçüncü kişide makul güven yaratıyorsa, tacir her durumda “bu beyanı insan vermedi” diyerek sonuçlardan kaçınamayabilir.</p>

<p>Tacir işlemlerinde temel ilke şu olmalıdır: <strong>Yapay zekâ ajanı, tacirin işletme organizasyonunun dışındaki yabancı bir unsur değil, bizzat tacirin ticari faaliyetlerine dahil ettiği dijital yardımcıdır.</strong> Bu nedenle ajanın doğurduğu görünüş, belirli koşullarda tacire isnat edilebilir.</p>

<p><strong>III. Yapay Zekâ Ajanının Meslek Erbabı Adına Yaptığı İşlemler</strong></p>

<p>Meslek erbabı bakımından mesele daha hassastır. Avukat, arabulucu, mali müşavir, hekim, sigorta aracısı, yatırım danışmanı, mimar, mühendis veya başka bir uzmanlık alanında faaliyet gösteren kişi, yapay zekâ ajanını kullandığında yalnızca sözleşmesel sorumluluk değil; mesleki özen, sır saklama, sadakat, kişisel verilerin korunması ve güven ilişkisi de gündeme gelir.</p>

<p>Meslek erbabı açısından yapay zekâ ajanı karar destek aracı olabilir. Dosya özetleyebilir, taslak hazırlayabilir, görüş seçeneklerini sıralayabilir, mevzuat veya içtihat taramasına yardımcı olabilir. Fakat mesleki kararın yerine geçemez. Meslek mensubu, kendi uzmanlık alanındaki değerlendirmeyi ajana devredemez; yalnızca ajandan yararlanabilir.</p>

<p>Bir avukatın yapay zekâ ajanına dava dosyasını özetletmesi ile ajanın müvekkile veya karşı tarafa otomatik cevap göndermesi aynı risk düzeyinde değildir. İlkinde iç çalışma aracı vardır. İkincisinde mesleki ilişkiyi, güveni ve hatta temsil alanını etkileyebilecek bir dış işlem söz konusudur.</p>

<p>Ajanın yanlış süre hesabı yapması, müvekkile hatalı hukuki tavsiye içeren e-posta göndermesi, karşı tarafa gizli belge iletmesi, uzlaşma teklifini yanlış ifade etmesi veya mesleki sır niteliğindeki bilgiyi yetkisiz kişiye açıklaması halinde, meslek erbabının “bunu ben değil ajan yaptı” savunması kural olarak sınırlı değer taşımalıdır. Çünkü meslek erbabı, kullandığı aracın çıktısını denetlemekle yükümlüdür.</p>

<p>Burada Türk Borçlar Kanunu m. 116’da düzenlenen yardımcı kişilerin fiillerinden sorumluluk kurumu, doğrudan ve mekanik biçimde yapay zekâya uygulanabilecek bir hüküm gibi görülmemelidir; zira yapay zekâ hukuken kişi değildir. Ancak hükmün arkasındaki düşünce önemlidir: Borçlu, borcun ifasını veya borç ilişkisinden doğan bir hakkın kullanılmasını yardımcılarına bırakmış olsa bile, bu ifa sürecinde karşı tarafa verilen zarardan sorumlu tutulabilir. TBK m. 116’nın özellikle uzmanlığı gerektiren hizmetlerde sorumluluğun önceden kaldırılmasına ilişkin sınırlamaları da mesleki hizmetlerde özen standardının ağırlığını gösterir.</p>

<p>Bu mantık, yapay zekâ ajanları bakımından yeni bir tartışma alanı açmaktadır. Yapay zekâ bir “yardımcı kişi” değildir; fakat meslek erbabının ifa organizasyonuna dahil ettiği bir yardımcı araçtır. Bu aracın denetlenmeden kullanılması, mesleki kusurun doğmasına neden olabilir.</p>

<p>Meslek erbabı işlemlerinde temel ilke şu olmalıdır: <strong>Yapay zekâ ajanı mesleki özen yükümlülüğünü hafifleten değil, yanlış kullanıldığında bu yükümlülüğün ihlalini görünür kılan bir araçtır.</strong></p>

<p><strong>IV. Otomatik SMS ve E-postaların HMK Anlamında Belge Niteliği</strong></p>

<p>Yapay zekâ ajanlarının hukuk dünyasında yaratacağı en önemli sonuçlardan biri, otomatik yazışmaların delil değeridir. Ajan tarafından gönderilen SMS, e-posta, sohbet cevabı, sistem bildirimi, işlem kaydı veya otomatik onay mesajı, ileride bir uyuşmazlıkta tarafların önüne “belge” olarak çıkabilir.</p>

<p>HMK m. 199’a göre uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli yazılı veya basılı metinler, senet, çizim, plan, kroki, fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı gibi veriler ile elektronik ortamdaki veriler ve benzeri bilgi taşıyıcıları belge sayılır. Bu geniş tanım, yapay zekâ ajanlarının ürettiği otomatik elektronik kayıtların da yargılamada belge olarak değerlendirilmesine imkân verir.</p>

<p>Elbette burada dikkatli bir ayrım gerekir. Bir elektronik kayıt veya otomatik e-posta HMK anlamında belge olabilir; fakat bu, onun her zaman senet veya kesin delil niteliğinde olduğu anlamına gelmez. Belge kavramı, senet kavramından daha geniştir. Elektronik verinin kim tarafından üretildiği, hangi hesaptan gönderildiği, değiştirilebilir olup olmadığı, bütünlüğünün korunup korunmadığı, karşı tarafça inkâr edilip edilmediği ve teknik doğrulamasının nasıl yapılacağı ayrıca değerlendirilmelidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Buna rağmen otomatik SMS ve e-postaların belge niteliği taşıması çok önemli sonuçlar doğurur. Çünkü artık ajanın ürettiği her cevap, yalnızca geçici bir dijital çıktı değildir. İleride şu vakıaların ispatında kullanılabilecek bir delil parçasıdır:</p>

<p>· Ajanın hangi tarihte hangi beyanı gönderdiği,</p>

<p>· hangi hesaptan veya kurumsal kanaldan işlem yaptığı,</p>

<p>· kullanıcının işlem bazlı onay verip vermediği,</p>

<p>· muhatabın bu beyana güvenip güvenmediği,</p>

<p>· platformun veya işletmenin uyarı mekanizması kurup kurmadığı,</p>

<p>· meslek erbabının denetim yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği.</p>

<p>Bu noktada tüketici, tacir ve meslek erbabı bakımından sonuçlar yine farklılaşır.</p>

<p>Tüketici bakımından otomatik e-posta veya SMS, tüketicinin hakkını süresinde kullandığını gösterebilir. Cayma bildirimi, iade talebi, abonelik iptali, ayıplı mal ihbarı veya şikâyet başvurusu, ajan aracılığıyla yapılmış olsa bile tüketici lehine belge niteliği taşıyabilir. Buna karşılık tüketici aleyhine sonuç doğuran otomatik kabul, vazgeçme veya onay beyanları daha sıkı denetlenmelidir.</p>

<p>Tacir bakımından kurumsal kanaldan gönderilen otomatik cevap, ticari uyuşmazlıkta daha ağır sonuç doğurabilir. Bir teklif, fiyat bildirimi, sipariş teyidi, teslim tarihi veya ödeme planı; ajanın otomatik cevabı olsa bile tacirin organizasyonundan çıkmış bir belge olarak tartışılabilir.</p>

<p>Meslek erbabı bakımından ise otomatik yazışmalar, mesleki özenin yerine getirilip getirilmediğini gösterebilir. Bir avukatlık bürosundan gönderilen otomatik süre bilgisi, bir mali müşavirin sisteminden çıkan vergi beyanı yönlendirmesi, bir sigorta aracısının otomatik teminat açıklaması veya bir danışmanın otomatik yatırım değerlendirmesi, ileride sorumluluk iddiasının merkezine yerleşebilir.</p>

<p>Bu nedenle yapay zekâ ajanları çağında her otomatik mesaj, yalnızca iletişim kolaylığı değil, aynı zamanda gelecekte delil olarak kullanılabilecek bir çıktıdır.</p>

<p><strong>V. Platform Sorumluluğu ve Kullanıcı Sorumluluğu Arasında Yeni Denge</strong></p>

<p>Yapay zekâ ajanları bakımından sorumluluğu yalnızca kullanıcıya veya yalnızca platforma yüklemek isabetli değildir. Daha doğru yaklaşım, somut olayda yetki düzeyi, taraf sıfatı, işlem alanı ve denetim imkânı üzerinden kusuru paylaştırmaktır.</p>

<p>Platform sağlayıcısı, ajanı hangi kabiliyetlerle piyasaya sunduğunu, kullanıcıya nasıl tanıttığını, hangi uyarıları yaptığını, hangi işlemlerde açık onay istediğini, riskli işlemleri nasıl sınırladığını ve kayıtları nasıl tuttuğunu açıklayabilmelidir. Özellikle tüketici işlemlerinde platformun aydınlatma ve şeffaflık yükümlülüğü daha ağır değerlendirilmelidir.</p>

<p>Kullanıcı ise ajana verdiği yetkinin kapsamından sorumludur. Ancak kullanıcının sorumluluk düzeyi, onun tüketici, tacir veya meslek erbabı olmasına göre değişir. Tüketici teknik sınırları bilmeyebilir; tacir bilmek ve öngörmek zorundadır, meslek erbabı ise ayrıca mesleki özen süzgecinden geçirmekle yükümlüdür.</p>

<p>Bu nedenle yapay zekâ ajanları için tek tip bir sorumluluk rejimi yeterli olmayacaktır. Aynı otomatik e-posta, tüketici adına gönderildiğinde koruyucu hukuk mantığıyla; tacir adına gönderildiğinde basiretli tacir standardıyla, meslek erbabı adına gönderildiğinde mesleki özen ve sır saklama yükümlülüğüyle değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>Sonuç: Ajanın Hatası Kimin Hukuki Alanında Doğdu?</strong></p>

<p>“Ben değil, ajan yaptı” cümlesi yakın geleceğin en yaygın savunmalarından biri olmaya adaydır. Fakat bu savunma her durumda aynı sonucu doğurmayacaktır.</p>

<p>Tüketici bakımından bu savunma, platformun aydınlatma eksikliği, haksız şart, yanıltıcı arayüz ve açık onay yetersizliğiyle birlikte değerlendirilecektir.</p>

<p>Tacir bakımından aynı savunma, basiretli tacir standardı ve organizasyon kusuru karşısında daha sınırlı kabul edilecektir.</p>

<p>Meslek erbabı bakımından ise savunmanın alanı daha da daralacaktır; çünkü mesleki özen, sır saklama ve kişisel denetim yükümlülüğü yapay zekâ ajanına devredilemez.</p>

<p>Bu nedenle asıl soru, “ajan hata yaptı mı?” değildir. Asıl soru şudur:</p>

<p><strong>Ajan kimin adına, hangi sıfatla, hangi yetki düzeyinde ve hangi hukuki ilişki içinde işlem yaptı?</strong></p>

<p>Yapay zekâ ajanlarının hukuki ağırlığı da tam burada ortaya çıkmaktadır. Onlar yalnızca dijital yardımcılar değildir. Beyan üretmekte, işlem zinciri kurmakta, elektronik iz bırakmakta ve uyuşmazlık doğduğunda HMK anlamında belge olarak yargılama dosyasına girebilecek kayıtlar meydana getirmektedir.</p>

<p>Geleceğin sorumluluk hukuku, büyük ölçüde bu izlerin nasıl okunacağına bağlı olacaktır.</p>

<p>Çünkü yapay zekâ çağında güven, artık yalnızca sistemin ne kadar akıllı olduğuyla ölçülmeyecektir. Asıl güven; sistemin hangi sınırda durduğunu bilmesi, kullanıcının hangi sıfatla hareket ettiğini ayırt etmesi, işlem kayıtlarını denetlenebilir kılması ve hata doğduğunda sorumluluğu belirsizliğe terk etmemesiyle kurulacaktır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-samil-demir" title="Av. Şamil DEMİR"><img alt="Av. Şamil DEMİR" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/09/samil-demir.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-samil-demir" title="Av. Şamil DEMİR">Av. Şamil DEMİR</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ben-degil-ajan-yapti-yapay-zeka-ajaninin-vekaleten-yaptigi-islemlerden-dogan-sorumluluk-1</guid>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 16:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/yapay-zeka-ajani.jpg" type="image/jpeg" length="62916"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Araç Değer Kaybı: Türk Hukukunda Kapsam, Hesaplama, Sorumluluk ve Uygulama Sorunları]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/arac-deger-kaybi-turk-hukukunda-kapsam-hesaplama-sorumluluk-ve-uygulama-sorunlari-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/arac-deger-kaybi-turk-hukukunda-kapsam-hesaplama-sorumluluk-ve-uygulama-sorunlari-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Yasal Çerçeve</strong></p>

<p>Araç değer kaybı, trafik kazası sonrasında aracın onarılmış olsa dahi ikinci el piyasa değerinde meydana gelen düşüşü ifade eder. Türk hukukunda bu zarar kalemi, <strong>haksız fiil sorumluluğu</strong>, <strong>işleten sorumluluğu</strong>, <strong>zorunlu mali sorumluluk sigortası teminatı </strong>ve <strong>gerçek zarar ilkesi </strong>çerçevesinde değerlendirilir. Özellikle trafik</p>

<p>kazalarından doğan uyuşmazlıklarda, araçtaki değer kaybı çoğu zaman “maddi zarar” olarak kabul edilir ve zarar görenin tazminat talebinin önemli bir unsurunu oluşturur.</p>

<p>Bu konuda temel dayanaklar şunlardır:</p>

<p>· <strong>Türk Borçlar Kanunu m. 49</strong>: Kusurlu ve hukuka aykırı fiille başkasına zarar verenin bu zararı gidermekle yükümlü olduğunu düzenler.</p>

<p>· <strong>Karayolları Trafik Kanunu m. 85</strong>: İşletenin, aracın işletilmesinden doğan zararlardan sorumluluğunu düzenler.</p>

<p>· <strong>Karayolları Trafik Kanunu m. 90 ve m. 97</strong>: Zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamındaki tazminatların dayanağı ve sigortacıya başvuru usulünü belirler.</p>

<p>· <strong>Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları</strong>: Özellikle başvuru, zamanaşımı ve teminat kapsamı bakımından uygulamada önemlidir.</p>

<p>Araç değer kaybına ilişkin yargı uygulamasında, temel yaklaşım; aracın <strong>kaza öncesi hasarsız ikinci el rayiç değeri </strong>ile <strong>kaza sonrası onarıldıktan sonraki ikinci el rayiç değeri </strong>arasındaki farkın gerçek zarar olarak kabul edilmesidir. Ancak bu farkın soyut değil, aracın marka, model, yaş, kilometre, hasarın niteliği, değişen parçalar ve önceki hasar geçmişi gibi objektif verilerle ortaya konulması gerekir.</p>

<p>Aşağıda ilgili resmi mevzuat ve içtihatlardan kısa kesitler yer almaktadır.</p>

<p>TÜRK BORÇLAR KANUNU</p>

<p><strong>MADDE 49- </strong>Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı</p>

<p>gidermekle yükümlüdür. Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür.</p>

<p>KARAYOLLARI TRAFİK KANUNU</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Madde 85 – </strong>Bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, motorlu aracın bir teşebbüsün unvanı veya işletme adı altında veya bu teşebbüs tarafından kesilen biletle işletilmesi halinde, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi, doğan zarardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olurlar.</p>

<p>KARAYOLLARI TRAFİK KANUNU</p>

<p><strong>Madde 90 – </strong>Zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamındaki tazminatlar bu Kanunda öngörülen usul ve esaslara tabidir.</p>

<p>Söz konusu tazminatlar ve manevi tazminata ilişkin olarak bu Kanunda</p>

<p>düzenlenmeyen hususlar hakkında 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun haksız fiillere ilişkin hükümleri uygulanır.</p>

<p>KARAYOLLARI MOTORLU ARAÇLAR ZORUNLU MALİ SORUMLULUK SİGORTASI GENEL ŞARTLARI</p>

<p><strong>Madde C.8 - Zamanaşımı: </strong>Motorlu araç kazalarından doğan zararların tazminine ilişkin talepler, zarar görenin, zarar ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve herhalde, kaza gününden başlayarak on yıl içinde zamanaşımına uğrar.</p>

<p><strong>1. Araç Değer Kaybı Nedir?</strong></p>

<p>Araç değer kaybı, en basit anlatımıyla, bir aracın trafik kazası nedeniyle gördüğü hasar onarılmış olsa bile, ikinci el piyasasında artık “kazalı araç” olarak algılanması sebebiyle uğradığı kıymet azalmasıdır. Bu zarar, aracın teknik olarak tamir edilmiş</p>

<p>olmasından bağımsız şekilde doğar. Çünkü piyasa gerçekleri bakımından alıcılar, daha önce hasar görmüş ve onarılmış araçlara çoğu zaman hasarsız emsallerine göre daha düşük bedel öder.</p>

<p>Değer kaybı ile hasar bedeli birbirinden farklıdır:</p>

<p>· <strong>Hasar bedeli</strong>, aracın onarımı için yapılan masraflardır.</p>

<p>· <strong>Değer kaybı</strong>, onarım sonrası piyasada oluşan değer düşüşüdür.</p>

<p>Bu ayrım uygulamada çok önemlidir. Örneğin kaporta onarımı, boya, değişen parça, işçilik, boyasız göçük düzeltme gibi kalemler hasar onarımına ilişkindir; ancak araç</p>

<p>bunlar giderildikten sonra dahi “kazalı geçmişe sahip” sayıldığı için ayrıca değer kaybı doğabilir.</p>

<p>Öğretide ve uygulamada değer kaybı, çoğunlukla şu iki değer arasındaki fark olarak tanımlanır:</p>

<p>1. Kaza tarihindeki hasarsız ikinci el piyasa rayiç değeri</p>

<p>2. Onarım sonrası ikinci el piyasa rayiç değeri</p>

<p>Bu fark, olayın özelliklerine göre tazmin edilebilir zarar niteliği kazanır.</p>

<p><strong>2. Değer Kaybının Hukuki Niteliği</strong></p>

<p>Araç değer kaybı, Türk hukukunda bir <strong>maddi zarar </strong>ve daha özelde <strong>gerçek zarar</strong> kalemi olarak kabul edilir. Gerçek zarar, malvarlığında fiilen meydana gelen azalmayı ifade eder. Trafik kazasında araç hasar gördüğünde, sadece tamir gideri doğmaz; ayrıca aracın satış değerinde düşüş meydana gelir. İşte bu düşüş, gerçek zararın bir parçasıdır.</p>

<p>Bu noktada temel hukuki mantık şudur:</p>

<p>· Zarar veren kişi, zarar göreni <strong>kaza olmasaydı bulunacağı ekonomik duruma </strong>mümkün olduğunca yaklaştırmalıdır.</p>

<p>· Onarım yapılmış olması, değer kaybı zararını ortadan kaldırmaz.</p>

<p>· Sigortacı da, poliçe ve kanuni sınırlar içinde bu zarardan sorumlu olabilir.</p>

<p>Bu yaklaşım, özellikle trafik sigortası uyuşmazlıklarında yaygın biçimde</p>

<p>benimsenmiştir. İçtihatlarda da değer kaybının “aracın hasarsız hâli ile onarımdan sonraki hâli arasındaki fark” olduğu vurgulanmaktadır.</p>

<p>Aşağıda bu konuda açık şekilde hüküm kuran bir yargı kararına yer veriyorum:</p>

<p>T.C. ANKARA 7. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ E. 2020/655 K. 2024/305</p>

<p>...yerleşik uygulamasına göre, araçta meydana gelen değer kaybı gerçek zarar kalemleri arasında bulunmakta olup, trafik sigortacısı meydana gelen değer</p>

<p>azalmasından sorumludur. Kaza nedeniyle araçta meydana gelen değer azalması, aracın olay tarihindeki ikinci el piyasa rayiç değeri, aracın modeli, kullanım tarzı, daha önceden hasarlı olup olmadığı, kilometresi ve buna benzer diğer kriterler nazara alınarak, kazadan sonra gerekli onarımlar yapıldıktan sonra kazadan önceki değeri ile kazadan sonraki piyasa rayiç değeri arasındaki fark gerçek zarar, değer azalmasını gösterir. Hesaplama, teknik kriterler ve gerçek piyasa rayiçleri nazara alınarak yapılmalıdır.</p>

<p>Bu içtihat, değer kaybının soyut bir iddia olmadığını; somut piyasa verileri ve bilirkişi incelemesiyle belirlenmesi gerektiğini açık biçimde göstermektedir.</p>

<p><strong>3. Sorumluluk Kimdedir?</strong></p>

<p>Araç değer kaybında sorumluluk, somut olaya göre birden fazla kişiye yükletilebilir:</p>

<p>3.1. İşleten ve araç sahibi</p>

<p>Karayolları Trafik Kanunu m. 85 uyarınca, motorlu aracın işletilmesinden doğan zararlardan işleten sorumlu olabilir. İşleten çoğu zaman araç maliki ile aynı kişi olmakla birlikte her zaman aynı olmak zorunda değildir.</p>

<p>3.2. Sürücü</p>

<p>Kazanın oluşumunda kusurlu sürücü, TBK m. 49 kapsamında haksız fiil sorumluluğu taşır. Sürücünün kusuru, tazminat sorumluluğunun temel dayanaklarından biridir.</p>

<p>3.3. Sigorta şirketi</p>

<p>Zorunlu mali sorumluluk sigortası, trafik kazasında üçüncü kişilere verilen zararları belirli limitler dahilinde teminat altına alır. Bu nedenle araç değer kaybı talebi çoğu zaman doğrudan sigortacıya yöneltilir.</p>

<p>Ancak sigortacının sorumluluğu sınırsız değildir:</p>

<p>· Poliçe limiti,</p>

<p>· Başvuru usulü,</p>

<p>· Teminat kapsamı,</p>

<p>· Zamanaşımı,</p>

<p>· Kusur oranı,</p>

<p>· Hasarın niteliği</p>

<p>gibi unsurlar önemlidir.</p>

<p>Bu konuda bir mahkeme kararında, sigorta şirketinin değer kaybından sorumlu olduğu ve hesaplamanın araç özellikleri ile piyasa rayiçleri dikkate alınarak yapılması gerektiği açıkça ifade edilmiştir:</p>

<p>T.C. ANKARA 7. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ E. 2021/766 K. 2024/68</p>

<p>... yerleşik uygulamasına göre, araçta meydana gelen değer kaybı gerçek zarar kalemleri arasında bulunmakta olup, trafik sigortacısı meydana gelen değer</p>

<p>azalmasından sorumludur... Kaza nedeniyle araçta meydana gelen değer azalması, aracın olay tarihindeki ikinci el piyasa rayiç değeri, aracın modeli, kullanım tarzı, daha önceden hasarlı olup olmadığı, kilometresi ve buna benzer diğer kriterler nazara alınarak, kazadan sonra gerekli onarımlar yapıldıktan sonra kazadan önceki değeri ile kazadan sonraki piyasa rayiç değeri arasındaki fark gerçek zarar, değer azalmasını gösterir. Hesaplama, teknik kriterler ve gerçek piyasa rayiçleri nazara alınarak yapılmalıdır Davacıya ait araçta oluşan değer kaybı zararı ile kusur oranlarının</p>

<p>belirlenmesi için makine mühendisi bilirkişiden rapor alınmış, dosya üzerinde bilirkişi incelemesi yapılmıştır.</p>

<p><strong>3. Değer Kaybının Şartları</strong></p>

<p>Değer kaybı tazminatı her kaza için otomatik doğmaz. Uygulamada aşağıdaki şartlar aranır:</p>

<p>3.1. Trafik kazası bulunmalıdır</p>

<p>Değer kaybı talebi, çoğunlukla maddi hasarlı trafik kazaları sonrasında gündeme gelir.</p>

<p>3.2. Kusur ve illiyet bağı olmalıdır</p>

<p>Zarar ile fiil arasında uygun illiyet bağı bulunmalıdır. Yani değer kaybı, kazanın sonucu olarak meydana gelmelidir. Kusur oranları da tazminatın miktarını etkiler.</p>

<p>3.3. Araç onarılmış olmalıdır</p>

<p>Genellikle araç onarıldıktan sonra kalıcı piyasa değeri düşüşü hesaplanır. Hasarın niteliği, değişen parçalar ve boyalı alanlar önemlidir.</p>

<p>3.4. Değer kaybı piyasa verileriyle ispatlanabilir olmalıdır</p>

<p>Mahkemeler ve bilirkişiler, aracın:</p>

<p>· marka ve modeli,</p>

<p>· yaşı,</p>

<p>· kilometresi,</p>

<p>· önceki hasar geçmişi,</p>

<p>· hasarın ağırlığı,</p>

<p>· değişen/boyanan parçalar,</p>

<p>· piyasa emsalleri</p>

<p>gibi verileri dikkate alır.</p>

<p><strong>4.5. Araç pert toplam hasar olmamalıdır</strong></p>

<p>Araç tamirinin ekonomik olmaması ve pert-total kapsamında değerlendirilmesi halinde uygulama değişebilir. Çünkü bazı durumlarda değer kaybı yerine aracın rayiç bedeli ve hurda bedeli arasındaki fark gündeme gelir.</p>

<p>Bu noktada Yargıtay uygulaması, değer kaybının soyut değil, denetime elverişli bilirkişi raporuyla belirlenmesi gerektiğini vurgular:</p>

<p>17. Hukuk Dairesi 2015/16244 E. , 2018/8681 K.</p>

<p>Bu durumda aracın önceden hasar kaydının bulunup bulunmadığı da belirlenerek ; aracın modeli, markası, özellikleri, hasarı, yapılan onarım işlemleri, kilometresi, olay tarihindeki yaşı, davacı tarafın iddiaları, davalı tarafın savunmaları ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirilerek aracın kaza öncesi hasarsız ikinci el piyasa rayiç değeri ile kaza meydana geldikten ve tamir edildikten sonraki ikinci el piyasa rayiç değeri arasındaki farka göre değer kaybı zararının belirlenmesi, için aynı bilirkişiden, ayrıntılı, açıklamalı, denetime elverişli ek rapor alınarak kazanılmış haklar da gözetilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu biçimde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.</p>

<p><strong>5. Değer Kaybı Nasıl Hesaplanır?</strong></p>

<p>Değer kaybı hesaplamasında tek ve mutlak bir formül yoktur. Ancak genel yaklaşım şu şekildedir:</p>

<p><strong>Değer Kaybı = Kaza Öncesi Hasarsız Rayiç Değer - Kaza Sonrası Onarılmış Rayiç Değer</strong></p>

<p>Bu hesabın sağlıklı yapılabilmesi için bilirkişiler genellikle şu verileri değerlendirir:</p>

<p>· Aracın markası ve modeli</p>

<p>· Model yılı ve yaşı</p>

<p>· Kilometresi</p>

<p>· Hasarın niteliği ve şiddeti</p>

<p>· Değişen parçaların sayısı ve niteliği</p>

<p>· Boya işlemleri</p>

<p>· Daha önceki hasar kayıtları</p>

<p>· Piyasa emsalleri</p>

<p>· Aracın segmenti</p>

<p>· Ticari veya hususi kullanım durumu</p>

<p>Bilirkişi incelemesi açısından en kritik nokta, değer kaybının <strong>gerçek piyasa rayici </strong>ile belirlenmesidir. Salt dosya üzerinden, soyut bir yaklaşımla hesaplama yapılması, çoğu zaman denetime elverişli kabul edilmez.</p>

<p>Bu yönüyle uygulama, teorik hesaplamadan çok <strong>piyasa analizi </strong>gerektirir. Özellikle genç yaşlı araçlarda, hasar gören parçanın önemi ve aracın satış kabiliyetindeki etkisi dikkatle değerlendirilir.</p>

<p><strong>6. Değer Kaybında Bilirkişi Raporunun Önemi</strong></p>

<p>Araç değer kaybı davalarının büyük bölümü teknik inceleme gerektirir. Bu nedenle bilirkişi raporu neredeyse zorunlu hale gelir. Raporun hukuken güçlü sayılabilmesi için:</p>

<p>· Araç üzerinde yapılan onarımın somut olarak gösterilmesi,</p>

<p>· Hasar ile kaza arasındaki uyumun kurulması,</p>

<p>· Önceki hasarların araştırılması,</p>

<p>· Piyasa rayiçlerinin karşılaştırılması,</p>

<p>· Hesaplamanın gerekçelendirilmesi,</p>

<p>· Çelişkisiz ve denetlenebilir olması</p>

<p>gerekir.</p>

<p>Eğer rapor yalnızca genel kanaat içeriyor ve hangi veriye nasıl ulaşıldığı açıklanmıyorsa, mahkeme bu rapora bağlı kalmak zorunda değildir. Uygulamada sıkça bozma nedeni olan hususlardan biri de budur.</p>

<p>Bu konuda yerel mahkeme uygulamasında da, araçtaki değer kaybının belirlenmesi için araç özellikleri ve hasar geçmişiyle birlikte detaylı bilirkişi incelemesi yapılması gerektiği görülmektedir.</p>

<p><strong>7. Sigorta Şirketine Başvuru ve Dava Şartları</strong></p>

<p>Zorunlu trafik sigortasından doğan tazminat taleplerinde, zarar görenin sigortacıya başvurması büyük önem taşır. Karayolları Trafik Kanunu m. 97 ve Genel Şartlar</p>

<p>çerçevesinde, dava açmadan önce yazılı başvuru yapılması gerekir.</p>

<p>Bu başvuru süreci önemlidir çünkü:</p>

<p>· Sigortacının ödeme yapma ihtimali vardır.</p>

<p>· 15 günlük cevap süresi doğar.</p>

<p>· Başvuru yapılmadan dava açılması usul tartışmalarına neden olabilir.</p>

<p>· Faiz başlangıcı ve temerrüt değerlendirmesi etkilenebilir.</p>

<p>Aşağıda bu konuda ilgili düzenleme yer almaktadır:</p>

<p>KARAYOLLARI TRAFİK KANUNU</p>

<p><strong>Madde 97 – </strong>Zarar görenin, zorunlu mali sorumluluk sigortasında öngörülen sınırlar içinde dava yoluna gitmeden önce ilgili sigorta kuruluşuna yazılı başvuruda bulunması gerekir. Sigorta kuruluşunun başvuru tarihinden itibaren en geç 15 gün içinde başvuruyu yazılı olarak cevaplamaması veya verilen cevabın talebi</p>

<p>karşılamadığına ilişkin uyuşmazlık olması hâlinde, zarar gören dava açabilir veya 5684 sayılı Kanun çerçevesinde tahkime başvurabilir.</p>

<p>Başka bir deyişle, değer kaybı talebinde sadece maddi hak değil, usul şartları da</p>

<p>önemlidir. Eksik başvuru, eksik belge veya zamanaşımı, davanın sonucunu doğrudan etkileyebilir.</p>

<p><a name="8._Zamanaşımı"></a><strong>8. Zamanaşımı</strong></p>

<p>Araç değer kaybı taleplerinde zamanaşımı, en kritik konulardan biridir. Genel Şartlar’da motorlu araç kazalarından doğan zararlar için iki yıllık ve her halde on yıllık süre öngörülmüştür.</p>

<p>Bu konuda resmi düzenleme şöyledir:</p>

<p>KARAYOLLARI MOTORLU ARAÇLAR ZORUNLU MALİ SORUMLULUK SİGORTASI GENEL ŞARTLARI</p>

<p><strong>Madde C.8 - Zamanaşımı: </strong>Motorlu araç kazalarından doğan zararların tazminine ilişkin talepler, zarar görenin, zarar ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve herhalde, kaza gününden başlayarak on yıl içinde zamanaşımına uğrar.</p>

<p>Bu sürelerin kaçırılması halinde, talep maddi olarak haklı olsa bile zamanaşımı defi nedeniyle reddedilebilir. Bu nedenle kaza tarihinin, öğrenme tarihinin, başvuru tarihinin ve ödeme/ret tarihlerinin dikkatle takip edilmesi gerekir.</p>

<p><strong>9. </strong><strong>Uygulamada En Sık Görülen Sorunlar</strong></p>

<p><strong>9.1. Önceki hasar kayıtları</strong></p>

<p>Araç daha önce hasar görmüşse, yeni kazadan kaynaklanan değer kaybının hesabı zorlaşır. Çünkü bazı durumlarda önceki hasarlar yeni hasarın etkisini azaltabilir.</p>

<p><strong>9.2. </strong><strong>“Zaten tamir edildi” savunması</strong></p>

<p>Sigorta şirketleri sıklıkla aracın tamir edildiğini ve zarar kalmadığını ileri sürer. Ancak bu savunma tek başına yeterli değildir; değer kaybı, tamirden ayrı bir zarar kalemidir.</p>

<p><strong>9.3. Kusur oranı</strong></p>

<p>Davacının kusuru varsa tazminat azaltılabilir. Tam kusurlu tarafın tazminat talebi genellikle mümkün olmaz.</p>

<p><strong>9.4. Ekspertiz ve bilirkişi çelişkileri</strong></p>

<p>Ekspertiz raporu ile mahkeme bilirkişi raporu arasında fark olabilir. Mahkeme, denetime elverişli ve gerekçeli raporu esas alır.</p>

<p><strong>9.5. Pert-total ayrımı</strong></p>

<p>Araç ekonomik tamir sınırını aşmışsa, değer kaybı yerine başka bir hesaplama yöntemi uygulanabilir.</p>

<p><strong>10. Araç Değer Kaybı Davalarında Deliller</strong></p>

<p>Araç değer kaybını ispatlamak için şu belgeler önemlidir:</p>

<p>· Kaza tespit tutanağı</p>

<p>· Fotoğraflar</p>

<p>· Hasar dosyası</p>

<p>· Servis faturaları</p>

<p>· Ekspertiz raporu</p>

<p>· Tramer kayıtları</p>

<p>· Araç ruhsat ve teknik bilgileri</p>

<p>· Sigortacıya başvuru dilekçesi ve cevabı</p>

<p>· Gerekirse tanık beyanları</p>

<p>· Bilirkişi incelemesi</p>

<p>Özellikle servis faturası ve hasar fotoğrafları, hasarın kapsamını gösterdiği için</p>

<p>önemlidir. Ancak değer kaybı hesabı yalnızca faturaya dayanmaz; piyasa değerindeki azalma ayrıca tespit edilmelidir.</p>

<p><strong>11. Yargı Uygulamasının Genel Eğilimi</strong></p>

<p>Türk yargı pratiğinde genel eğilim, aşağıdaki yöndedir:</p>

<p>1. Araç değer kaybı prensip olarak tazmin edilebilir bir zarardır.</p>

<p>2. Bu zarar, haksız fiil ve trafik sigortası kapsamında değerlendirilir.</p>

<p>3. Hesaplama somut ve teknik verilere dayanmalıdır.</p>

<p>4. Bilirkişi raporu denetime elverişli olmalıdır.</p>

<p>5. Önceki hasar ve araç özellikleri mutlaka dikkate alınmalıdır.</p>

<p>6. Sigortacı, poliçe limitleri dahilinde sorumlu olabilir.</p>

<p>7. Zamanaşımı ve başvuru şartları titizlikle gözetilmelidir.</p>

<p>Bu yaklaşım, yerel mahkeme kararlarında da açıkça görülmektedir. Örneğin Ankara, Antalya, İzmir, İstanbul, Bursa ve Bakırköy Asliye Ticaret Mahkemesi kararlarında araç değer kaybının gerçek zarar sayıldığı ve kaza öncesi/sonrası rayiç değer farkına göre hesaplanması gerektiği istikrarlı biçimde ifade edilmektedir.</p>

<p><strong>12. Akademik Değerlendirme: Neden Araç Değer Kaybı Önemlidir?</strong></p>

<p>Araç değer kaybı kurumu, tazminat hukukunun temel amaçlarından biri olan <strong>zararın tam giderilmesi </strong>ilkesinin somut bir görünümüdür. Çünkü sadece onarım giderini</p>

<p>ödemek, zarar göreni her zaman eski ekonomik durumuna döndürmez. Hasar kayıtlı araçların piyasa değeri sistematik olarak düşer; bu düşüş de hukuken korunmalıdır.</p>

<p>Bu yönüyle araç değer kaybı:</p>

<p>· ekonomik bütünlüğün korunması,</p>

<p>· piyasa değer kaybının telafisi,</p>

<p>· haksız fiil mağduriyetinin giderilmesi,</p>

<p>· sigorta güvencesinin etkinliği</p>

<p>bakımından önem taşır.</p>

<p>Ancak bu kurumun kötüye kullanılmaması için hesaplamanın teknik ve objektif</p>

<p>verilere dayanması zorunludur. İşte bu nedenle bilirkişi raporları, emsal piyasa verileri ve önceki hasar kayıtları büyük önem taşır.</p>

<p><strong>Sonuç / Özet</strong></p>

<p>Araç değer kaybı, trafik kazası sonrası onarım yapılmış olsa bile aracın piyasa değerinde meydana gelen düşüşü ifade eden ve Türk hukukunda genel olarak</p>

<p><strong>tazmin edilebilir bir maddi zarar </strong>olarak kabul edilen önemli bir kurumdur. Bu zarar, esas olarak <strong>TBK m. 49</strong>, <strong>KTK m. 85</strong>, <strong>KTK m. 90 </strong>ve <strong>KTK m. 97 </strong>ile zorunlu mali</p>

<p>sorumluluk sigortası genel şartları çerçevesinde değerlendirilir. Uygulamada aracın marka, model, yaş, kilometre, hasar niteliği, önceki hasar geçmişi ve piyasa emsalleri dikkate alınarak, kaza öncesi hasarsız rayiç değer ile kaza sonrası onarımlı rayiç değer arasındaki fark tespit edilir. Bu nedenle araç değer kaybı taleplerinde en kritik unsur, <strong>denetime elverişli bilirkişi raporu </strong>ve <strong>somut deliller</strong>dir.</p>

<p>Kısacası, araç tamir edilmiş olsa bile, piyasa algısı nedeniyle değer düşüşü devam ediyorsa bu fark için tazminat istenebilir; ancak bunun için kusur, illiyet bağı, usulüne uygun sigorta başvurusu ve zamanaşımı şartları dikkatle gözetilmelidir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-adem-aras" title="Av. Adem ARAS"><img alt="Av. Adem ARAS" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2024/05/adem-aras2.jpg" width="96" /></a></strong></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-adem-aras" title="Av. Adem ARAS">Av. Adem ARAS</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/arac-deger-kaybi-turk-hukukunda-kapsam-hesaplama-sorumluluk-ve-uygulama-sorunlari-1</guid>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 11:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/kaza-trafik-tokma-4a879sf41.jpg" type="image/jpeg" length="69586"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2021/27249 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202127249-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202127249-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 20/11/2025 tarihli ve 2021/27249 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>GENEL KURUL</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KEMAL ŞENGÜL BAŞVURUSU</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>(Başvuru Numarası: 2021/27249)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>Karar Tarihi: 20/11/2025</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 22/5/2026 - 33261</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>GENEL KURUL</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Raportörler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Murat İlter DEVECİ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Rıdvan DEMİR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kemal ŞENGÜL</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>I.</strong> <strong>BAŞVURUNUN KONUSU</strong></p>

<p>1. Başvuru; gözaltında tutulan şüphelinin sağlığı için gerekli tıbbi tedaviyi almasının engellenmesi ve bu olay hakkında yürütülen kamu davasının zamanaşımına uğratılması nedeniyle insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının, yargılama sürecinin uzun sürmesinden dolayı tam yargı davası açılamaması nedeniyle de bu yasakla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>BAŞVURU SÜRECİ</strong></p>

<p>2. Başvuru 5/4/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.</p>

<p>3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur.</p>

<p>4. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>OLAY VE OLGULAR </strong></p>

<p>5. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir:</p>

<p>6. Başvurucu 6/2/2006 tarihinde Avcılar Kaymakamı'nın makam aracını çalmaya çalışırken görevli kolluk görevlileri olaya müdahale etmiş, başvurucunun ateş etmesi neticesinde çatışma çıkmıştır. Başvurucu, çatışma sırasında yaralanmış ancak yakalanamamıştır. Başvurucu 7/2/2006 tarihinde evine yapılan operasyonda yakalanmış, 9/2/2006 tarihinde tutuklanarak ceza infaz kurumuna sevk edilmiştir. Başvurucu hakkında düzenlenen 7/2/2006 ve 8/2/2006 tarihli adli muayene raporlarında ateşli silah yaralanması ile sağ el avuç içinde ve sağ dirsekte mermi yaralanması olduğu, ileri tedavi için sevkinin uygun bulunduğu belirtilmiştir. Buna rağmen sevk işlemleri yapılmayan başvurucunun nezarethanedeki tutulma durumu devam etmiştir.</p>

<p>7. Başvurucunun yaralı olmasına rağmen tedavi edilmemesi nedeniyle yaptığı suç duyurusu üzerine Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) konuyla ilgili olarak soruşturma başlatmıştır. Bu soruşturma kapsamında bazı şüpheliler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilse de polis memurları İ.A., K.K., R.C.D. ve M.A. hakkında 13/9/2012 tarihli iddianameyle görevi kötüye kullanma suçundan kamu davası açılmıştır. Kovuşturmayı yürüten Küçükçekmece 21. Asliye Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 19/12/2014 tarihinde yargılamayı sonlandırmıştır. Mahkeme, sanık polis memurlarının kendi gözetim ve sorumlulukları altında bulunan başvurucunun sağlık durumu iyi olmamasına ve acilen cerrahi konsültasyonu gerekmesine rağmen başvurucuyu bir üst basamaktaki sağlık kuruluşuna götürmeyip tedavisini geciktirdiklerini kabul etmiştir. Mahkemeye göre başvurucunun sağ dirseğinde oluşan hareket kısıtlılığı, gerekli tıbbi tedavi ve rehabilitasyon ile daha düşük oranda ortaya çıkabilirdi. Dolayısıyla sanıklar başvurucunun zarara uğramasına sebebiyet vermiştir. Bu nedenle R.C.D. ihmal suretiyle görevi kötüye kullanma suçundan neticeten1.500 TL adli para cezasına, diğer üç sanık ise aynı suçtan neticeten 2 ay 15 gün hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Bununla birlikte hapis cezalarına ilişkin hükümlerin açıklanması geri bırakılmıştır. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"...</i></p>

<p><i>Sanıkların savunması, katılanın iddiası, doktor raporları, iddia ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, olay tarihinde, sanıklar İ... A..., R... C... D...'ın Avcılar Asayiş Büro Amirliğinde, sanıklar M... A... ve K... K...'nın İstanbul Asayiş Şube Müdürlüğünde polis memuru olarak görevli oldukları, 06.02.2006 tarihinde Avcılar İlçe Kaymakamının makam hizmetinde kullanmakta olduğu 34 ... plakalı araç ile Denizköşkler mahallesindeki ikametine götürüldüğü, Avcılar Kaymakamının eve bırakılmasına müteakip çalışır vaziyette bulunan makam aracına katılanın binerek hırsızlamaya çalıştığı, bu sırada araç sürücüsü olan F... K.. ile katılan arasında arbede meydana geldiği, katılanın silah çektiği, F... K...'ninyerde bulunan dubayı araca fırlattığı, araç kapı camının kırıldığı, F... K...'nin aracın kapısına asıldığı, bu sırada koruma görevi yapmakta olan polis memurları M... E... ile Ş... D...'ın olaya müdahale ettikleri, dur ihtarında bulundukları, ancak katılanın araçla birlikte kapıya asılan F... K...'yi bir miktar sürüklediği, bu sırada da daha sonradan gaz tabancası olduğu anlaşılan tabanca ile polis memurlarına ateş ettiği, görevli polis memurlarının da aracı durdurmak ve katılanı yakalamak için ateşle karşılık verdikleri, katılanın açılan ateş sonucu yaralanmasına rağmen olay yerinden kaçmaya devam ettiği, bir süre sonra aracı terk ettiği ve Bahçelievler'deki evine giderek geceyi burada geçirdiği, yapılan çalışmalar sonucunda katılanın adresinin tespit edildiği ve07.02.2006tarihinde söz konusu eve operasyon yapılarak, katılanın evde bulunan K... Y... ve N... Ş... isimli şahıslarla birlikte ve bir kısım hırsızlığa konu suç eşyaları ile birlikte yakalandığı, konu ile ilgili ilk tahkikat işlemlerinin Avcılar Asayiş Büroda başlandığı ve tahkikatın Asayiş Büro Amirliğinde komiser olarak görev yapan sanık İ... A... nezaretinde yürütüldüğü, katılanın AvcılarAsayiş Bürodapolis memuru olarak görev yapan sanık R... C... D... tarafından rapor alınmak üzere Avcılar Sağlık Ocağına götürüldüğü, burada doktor tarafından muayenesinin yapıldığı ve 07.02.2006 tarih saat 12.45 de tanzim edilen adli rapor ile sol el avuç içinde ve sağ dirsekte mermi yaralanması olduğu belirtilerek katılanın acil Bakırköy Devlet Hastanesine sevkinin uygun olduğunun belirtildiği, ancak bu sevk işleminin yapılmayarak katılanın sanık polis memuru R... C... D... tarafından tekrar Avcılar Asayiş Büro Amirliğine getirildiği, katılanın burada bekletilerek, olayla ilgili tahkikat işlemlerine sanık polis memurları İ... A... ve R... C... D... tarafından devam edildiği, ancak katılanın bulunduğu evde hırsızlığa konu çok sayıda eşya çıkması nedeni ile tahkikat işlemlerine İstanbul Emniyet Müdürlüğü Oto Hırsızlık Masası tarafından devamına karar verildiği, aynı gün saat 17.00 itibariyle İstanbul Asayiş Şube Müdürlüğünde görevli sanık polis memurları M... A... ve K... K...' nın gelerek tahkikat evrakını ve katılanı teslim aldıkları, 08.02.2006 tarihinde katılanın polis memurları M... A... ve K... K... tarafından Şişli Etfal Hastanesine götürülerek muayenesinin yaptırıldığı ve adli rapor alındığı, Şişli Etfal Hastanesince08.02.2006 gün vesaat13.30 da tanzim edilmiş raporda, katılanın sol avuç içi ve sağ dirseğinde mermi yarasının olduğu ve acil cerrahiye sevkinin uygun olduğunun belirtildiği, ancak bu sevk işlemi yapılmayarak katılanın tekrar İstanbul Emniyet Müdürlüğüne getirildiği, hakkında gözaltı kararı alındığı, bir gece yaralı vaziyette nezarethanede kaldığı, 09.02.2006 tarihinde adliyeye sevk işlemi yapılacak olan katılanın nezarethaneden çıkış işlemleri kapsamında adli raporunun düzenlenmesi için yine Şişli Etfal Hastanesine götürüldüğü, katılandaki yaralanmaların çıkış raporunda da aynı şekilde tespit edildiği, ancak yine hastanede ileriye sevk işlemleri yapılmaksızın katılanın emniyet müdürlüğüne ve sonrasında Küçükçekmece Adliyesine götürüldüğü, yağma suçu nedeni ile tutuklanmasına karar verildiği, 09.02.2006 tarihinde Metris Cezaevine gönderildiği, katılan hakkında silahlı yağma suçundan kamu davası açılarak Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesinin ... sayılı kararları ile 8 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, tutuklanan katılanın cezaevine gönderildikten sonra tedavisinin yapıldığı, katılanın yaralanması nedeniyle İstanbul Adli Tıp Kurumu ve Küçükçekmece Adli Tıp Şube Müdürlüğünden alınan raporlarda, katılandaki yaralanmanın ateşli silah yaralanması olduğu ve basit tıbbı müdahale ile giderilemeyeceği, kemik kırığına neden olduğu, organ işlevinin sürekli zayıflaması niteliğinde olduğu, katılanın bu anlamda sağ dirseğinde oluşan hareket kısıtlılığının kemik yapıda ve yumuşak dokuda meydana gelen hasar sonucunda meydana gelmesinin muhtemel olduğu, gerekli tıbbı tedavi ve rehabilitasyon ile bu kısıtlılığın daha düşük oranda ortaya çıkabileceği ancak sekel bırakmadan iyileşmesinin mümkün görülmediğinin bildirildiği, yakalama, gözaltına alma ve ifade alma yönetmeliğinin 6/son maddesinde kolluk tarafından yakalanan kişilerin tedavi kurumuna götürülmesi gerekenlerin ilgili kurumlarca teslim alınmalarının sağlanması gerektiğinin hüküm altına alındığı, yine aynı yönetmeliğinin 9/son maddesine göre gözaltına alınanlardan herhangi bir nedenle sağlık durumu bozulanlar ile sağlık durumundan şüphe edilenlerin derhal hekim kontrolünden geçirilerek gerekiyorsa tedavilerinin yaptırılması gerektiğinin hüküm altına alındığı, açıklananlar ışığında silahlı yağma suçu nedeni ile yakalanan sol el avuç içi ve sağ dirsek bölümünde ateşli silah yaralanması bulunan ve önce Avcılar Merkez Sağlık Ocağındaki doktor tarafından acilen Bakırköy Devlet Hastanesine, daha sonra da Şişli Etfal Hastanesindeki muayenesine müteakip buradaki doktor tarafından Acil Cerrahi Polikliniğine sevk edilen katılanın yönetmelik hükümlerine göre derhal tedavisinin yaptırılması gerekirken, ilgili sağlık kurumlarına sevk işlemi yapılmadığı, katılan hakkında ceza soruşturması kapsamında tahkikat ve ilgili diğer işlemleri yapan sanık polis memurlarının, kendi gözetim ve sorumlulukları altında bulunan katılanın sağlık durumu bozuk olduğu ve acilen cerrahi konsültasyonu gerektiği halde bir üst basamaktaki sağlık kuruluşuna götürmeyip, tedavisini geciktirerek, görevlerinin gereklerine ve mevzuat hükümlerine aykırı davrandıkları, bu nedenle katılanın sağ dirseğinde oluşan hareket kısıtlılığının gerekli tıbbı tedavi ve rehabilitasyon ile daha düşük oranda ortaya çıkabilecekken daha yüksek oranda sekel bırakarak katılanın zarar uğramasına sebebiyet verdikleri, böylelikle görevlerini ihmal ettikleri ve görevi kötüye kullanma suçunu işlediklerinin sabit olduğu kanaatine varılmıştır.</i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>8. Başvurucu, kararın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kısmına karşı itiraz, 20/2/2015 tarihinde de kararın R.C.D. hakkında verilen kısmına karşı temyiz kanun yolu başvurusunda bulunmuştur. Başvurucunun itirazı Bakırköy 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 17/3/2015 tarihli kararıyla kesin olarak reddedilmiştir. Başvurucu; temyiz dilekçesinde kolluk görevlilerinin fiillerinin işkence suçuna vücut verdiğini, bu sebeple kararın bozulması gerektiğini ileri sürmüştür. R.C.D. de aleyhine kurulan hükme karşı temyiz kanun yoluna başvurmuştur.</p>

<p>9. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 2/12/2020 tarihinde süresinde olmadığı gerekçesiyle başvurucunun temyiz başvurusunun reddine, R.C.D.nin temyiz talebinin kabulü ile 7/2/2006 tarihinde gerçekleşen fiile yönelik 12 yıllık uzamış dava zamanaşımı süresinin dolması sebebiyle kamu davasının düşmesine karar vermiştir.</p>

<p>10. Karar, başvurucuya 29/3/2021 tarihinde tebliğ edilmiştir.</p>

<p><strong>IV.</strong> <strong>İLGİLİ HUKUK</strong></p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Ulusal Hukuk</strong></p>

<p>11. İlgili ulusal hukuk için bkz.<i> S.D.</i> [1. B.], B. No: 2013/3017, 16/12/2015, §§ 64, 65.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Uluslararası Hukuk</strong></p>

<p>12. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) <i>Akın/Türkiye</i> (B. No: 58026/12, 17/11/2020) kararında başvurucuya yönelik fiilleri nedeniyle yargılanan birden çok polis memuru hakkında farklı zamanlarda verilen ve kesinleşen kararlara ilişkin değerlendirme yapmıştır. Anılan karardaki değerlendirme ve belirlemelere göre farklı zamanlarda yapılan yargılamalar sebebiyle sanıklar hakkında verilen kararların farklı şekilde kesinleşmesi durumunda her sanık yönünden başvurucudan beklenen, hak ihlali iddiasını süresinde dile getirerek bireysel başvuruda bulunmasıdır (<i>Akın/Türkiye</i>, §§ 35, 36). Bu nedenle bir polis memuru hakkında zamanaşımı sebebiyle verilen davanın düşmesine ilişkin Yargıtay kararına yönelik kısım yönünden AİHM süre aşımı nedeniyle kabul edilemezlik kararı vermiştir.</p>

<p>13. AİHM,<i> Öner/Türkiye </i>(B. No: 8875/22, 25/2/2025) kararında başvurucuların, oğullarının zırhlı bir polis aracı tarafından kasten ezildikten sonra öldüğüne, oğullarının ağır yaralanmasına rağmen derhal hastaneye sevk edilmediğine ve bu olay hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmediğine ilişkin şikâyetlerini incelemiştir. Başvuruya konu olayda bir polis memuru hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş, bir polis memuru hakkında ise taksirle öldürme suçundan kamu davası açılmıştır. Kovuşturmaya yer olmadığına dair karara başvurucu Mehmet Şirin Öner, tanık ifadelerinin R.Ü. ve diğer polis memurlarının oğlunu hastaneye götürmek yerine olay yerinde ölümünü beklediklerini ortaya koyduğunu da belirterek itiraz etmiştir. Başvurucuların kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yönelik itirazlarının reddi üzerine yaptıkları bireysel başvuruda Anayasa Mahkemesi olayın maddi koşullarının belirlenebilmesi ve şüpheli ölüm olayının aydınlatılabilmesi için bir yargılamanın devam ettiğine, usul boyutuna ilişkin olarak ileri sürülen hususların tamamının yargılaması devam eden dava ile doğrudan ve çok yakın bir bağlantısı bulunduğuna ve yapılacak yargılama sonunda sorumluluğu tespit edilen kişiler hakkında kamu davası açılmasının önünde bir engel olmadığına işaret ederek başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir (<i>Basra Öner ve Mehmet Şirin Öner</i> [1. B.], B. No: 2017/27463, 30/6/2021, §§ 67-75). Hükûmet, başvurucuların yargılamanın sonucunu beklemesi gerektiğini ve bu nedenle iç hukuk yolları tüketilmeden başvuru yapıldığını iddia etmiştir. AİHM'in bu itiraza yönelik değerlendirmelerinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"...</i></p>

<p><i>69. [AİHM], başvurucuların, ... kod nolu aracın sürücüsü polis memuru R.Ü.nün de oğullarının ölümünden sorumlu olduğunu ileri sürdüklerini kaydetmektedir. Bu bağlamda ilgililer, özellikle, R.Ü. lehine Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı eleştirmektedirler. Başvurucular, ulusal makamların bu konuda etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüklerini yerine getiremediğini iddia etmektedirler.</i></p>

<p><i>70. [AİHM] öncelikle, 15 Şubat 2017 tarihinde Cumhuriyet savcısının, ... kod nolu aracın sürücüsü hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiğini kaydetmektedir. Bu karara karşı başvurucular tarafından yapılan itiraz Diyarbakır Sulh Ceza Hâkimliği tarafından reddedilmiştir. Savcının kararının, Diyarbakır Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen karar sonucunda kesinleştiği konusunda hiçbir şüphe bulunmamaktadır. Zira Hükûmet de bu hususa itiraz etmemektedir.</i></p>

<p><i>71. [AİHM] ardından, Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde yürütülen ceza davası sürecinde başka bir polis memurunun cezai sorumluluğuna ilişkin olarak herhangi bir sorunun ileri sürülmediğini kaydetmektedir. Söz konusu davada sanık olarak yalnızca polis memuru S.K. bulunmaktadır... Sonuç olarak, Ağır Ceza Mahkemesi önündeki yargılama halen derdest olduğu için bu mahkeme tarafından aydınlatılması gereken tek konu S.K.nın olaydaki sorumluluk derecesidir.</i></p>

<p><i>72. Yargılama sırasında, ilke olarak, başka bir kişinin cezai sorumluluğu tespit edilebilir olsa da ceza soruşturması sonucunda S.K. dışında hiçbir polis memuruna cezai sorumluluk yüklenmemiştir. Kovuşturmaya yer olmadığına dair kesinleşmiş kararda, polis memuru R.Ü. hakkında cezai işlem başlatılmasını gerektirecek herhangi bir unsurun bulunmadığı açıkça belirtilmiştir. [AİHM'e] göre, Hükûmetin ileri sürdüğünün aksine, başvuranların Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yaparak R.Ü. lehine sonuçlanan ceza soruşturmasına itiraz etme hakkı vardı.</i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>14. Sonuç olarak <i>Öner/Türkiye </i>başvurusunda AİHM;</p>

<p>i. Yargılamanın devam ettiğini gözeterek başvurucuların oğlunun, hakkında kamu davası açılan polis tarafından kasten ezildiğine ilişkin şikâyet yönünden başvurunun iç hukuk yolları tüketilmeden yapıldığı sonucuna varmıştır.</p>

<p>ii. Ağır yaralanmasına rağmen başvurucuların oğlunun polis memurlarınca derhâl hastaneye sevk edilmediğine ve bu olay hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmediğine ilişkin şikâyet yönünden ise başvuruyu kabul edilebilir bulmuştur.</p>

<p><strong>V.</strong> <strong>İNCELEME VE GEREKÇE </strong></p>

<p>15. Anayasa Mahkemesinin 20/11/2025tarihinde yaptığı toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Adli Yardım Talebi</strong></p>

<p>16. Başvurucu; uzun süredir ceza infaz kurumunda barındırıldığını, bu sebeple bir geliri veya çalışma imkânı olmadığını belirterek adli yardım talep etmiştir. Anayasa Mahkemesinin <i>Mehmet Şerif Ay</i> ([2. B.], B. No: 2012/1181, 17/9/2013) kararında belirtilen ilkeler dikkate alınarak geçimini önemli ölçüde güçleştirmeksizin yargılama giderlerini ödeme gücünden yoksun olduğu anlaşılan başvurucunun açıkça dayanaktan yoksun olmayan adli yardım talebinin kabulüne karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Kötü Muamele Yasağının İhlal Edildiğine İlişkin İddia </strong></p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü</strong></p>

<p>17. Başvurucu; gözaltında tutulduğu süreçte tedavisini yapan sağlık kuruluşunca bir başka sağlık kuruluşuna sevk edilmesine rağmen tedavisinin yaptırılmamasından, kamu görevlileri hakkında yürütülen kovuşturmanın makul bir süratle yürütülmemesi nedeniyle kamu davasının zamanaşımına uğratılmasından ve suç vasfında hata yapılmasından yakınmıştır. Başvurucuya göre sanıklara atfedilen eylem işkence suçunu oluşturmaktadır.</p>

<p>18. Bakanlık görüşünde; sanıklar İ.A., K.K. ve M.A. hakkında verilen kararların kesinleştiği tarihe işaret edilip ihlal iddialarının değerlendirilmesinde ilgili mevzuat hükümleri ile somut olayın kendine özgü koşullarının dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p>19. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında ihlal iddialarını yinelemiştir.</p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Değerlendirme</strong></p>

<p>20. Başvurucunun kötü muamele yasağının ihlal edildiğine ilişkin iddiası hakkında yapılacak incelemenin kapsamının belirlenebilmesi için öncelikle başvurucuların etkililiğinden şikâyet ettikleri ceza soruşturmaları ile kovuşturmalarının farklı zamanlarda faklı kararlarla neticelenen aşamalarının bulunması hâlinde konuya nasıl yaklaşılması gerektiğinin ortaya konulması gerekir. Zira başvuruya konu yargısal sürecin biri hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıyla, diğeri de kamu davasının düşmesine karar verilmesiyle sonuçlanan iki aşaması vardır.</p>

<p>21. Anayasa Mahkemesi, başvurucunun infaz koruma memurlarının Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasını ihlal eden türde muamelelerine maruz kaldığına ve bu olay hakkında etkili ceza soruşturması yürütülmediğine ilişkin şikâyetlerini incelediği <i>S.D. </i>başvurusuna ilişkin kararında; bir ceza soruşturması veya yargılaması sürecinde kovuşturmaya yer olmadığı, beraat, mahkûmiyet veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarıyla farklı zamanlarda neticelenmiş aşamalar bulunması durumunda, anılan aşamaların tek bir olay için farklı kişilerin sorumluluklarına yönelik olması nedeniyle soruşturmaların bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekebileceğini ifade ederek süreci bir bütün olarak ele almış ve başvuru süresinin başlangıcına yargısal süreçte verilen nihai kararın öğrenilme tarihini esas almıştır (anılan kararda bkz. § 69). Bu yaklaşım<i> M.Ç.</i> ([2. B.], B. No: 2018/33351, 15/11/2023, §§ 13-15, 41-43) ve<i> Serhan Tuhan</i> ([2. B.], B. No: 2020/35978, 27/2/2024, § 11) başvurularına ilişkin kararlarda da sürdürülmüştür. Ayrıca aynı olaya ilişkin olarak sorumluluğu bulunduğu iddia edilen birden fazla kişi hakkında yürütülen adli süreçlerin bir kısmı devam ederken bir kısım şüpheli/sanık bakımından sürecin sona ermesi üzerine yapılan bireysel başvurularda Anayasa Mahkemesi, somut olayın ve tüm adli sürecin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği gerekçesiyle başvuru yollarının tüketilmediği sonucuna ulaşmıştır (birçok karar arasından bkz.<i> Bülent Kurt </i>[1. B.], B. No: 2013/7408, 20/1/2016, § 40).</p>

<p>22. Anılan yaklaşımın bazı hukuki sorunlara yol açabileceği değerlendirilmiştir.</p>

<p>23. İlk olarak başvuruya konu yargısal süreçte olduğu gibi bazı sanıklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesine karşın bazı sanıklar yönünden sürecin devam ettiği ve yargılama sürecinde verilen nihai karar sonrasında yapılan başvurularda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı yönünden de yeniden yargılamaya karar verilmesi durumunda söz konusu kararın yerine getirilmesinde hukuki güçlük çekilebilir. Çünkü 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 231. maddesinin (10) numaralı fıkrasına göre “[Hükmün açıklanmasının geri bırakılması nedeniyle sanığın tabi tutulduğu 5 yıllık]<i> denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir</i>.” Ayrıca 5271 sayılı Kanun'un 231. maddesinin (8) numaralı fıkrası uyarınca sanığın tabi tutulduğu 5 yıllık denetim süresince dava zamanaşımı süresi dursa da denetim süresi sonunda dava zamanaşımı süresi kaldığı yerden işlemeye devam eder. Bu bakımdan hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonrasında devam eden yargısal sürecin uzunluğu ve bireysel başvurunun incelenmesine kadar geçen süre dikkate alındığında Anayasa Mahkemesinin ihlal tespiti nedeniyle yeniden yargılamaya karar vermesine kadar geçecek sürede;</p>

<p>i. Sanıkların denetim süresi içinde kasıtlı suç işlememeleri ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklerine uygun davranmaları nedeniyle haklarındaki davanın düşmesine karar verilebilir.</p>

<p>ii. Suç tarihi ile hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi arasında geçen süre ve denetim süresinin sona ermesinden sonra geçen süre nedeniyle dava zamanaşımı süresi dolabilir.</p>

<p>24. İkinci olarak devam eden yargısal sürecin haklarında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen sanıkların sorumluluklarının belirlenmesiyle hiçbir ilgisi yoktur.</p>

<p>25. Son olarak sanıklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesiyle Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edildiği yargı mercilerince zaten tespit edilmiştir. Bu tespit karşısında Anayasa Mahkemesince incelemesi gereken husus, kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerini korumak için oluşturulan mevzuatın etkili şekilde uygulanıp uygulanmadığı, dolayısıyla devletin kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerini idari ve yasal mevzuat aracılığıyla koruma konusundaki pozitif yükümlülüğünü yerine getirip getirmediğidir (bazıdeğişikliklerle birlikte bkz.<i> Şenol Gürkan</i> [1. B.], B. No: 2013/2438, 9/9/2015, §§ 84, 105; yaşam hakkı yönünden yapılan benzer değerlendirmeler için bkz.<i> Seyfullah Turan ve diğerleri</i> [1. B.], B. No: 2014/1982, 9/11/2017, § 162; <i>Narin Kurt</i> [GK], B. No: 2018/2540, 1/12/2022, § 105). Yapılacak incelemede kamu güveninin sürdürülmesi ve hukukun üstünlüğünün sağlanması adına mahkemelerin takdir haklarını bu tür eylemlere müsamaha edilmeyeceğini göstermek için kullanıp kullanmadıkları ve takdir hakkının suçun sonuçlarının hafifletilmesi için kullanıldığı yönünde bir izlenim oluşmasına neden olup olmadıkları değerlendirilir (<i>Naif Bal (3)</i> [2. B.], B. No: 2020/6966, 15/5/2024, § 31; yaşam hakkı yönünden yapılan aynı yöndeki değerlendirme için bkz. <i>Cembeli Erdem</i> [1. B.], B. No: 2014/19077, 18/4/2018, §§ 100-102;<i> Narin Kurt</i>, § 109). Bu bakımdan ihlalin yargılama makamlarınca tespit edildiği hâllerde başvurunun incelenmesinden kaçınılmasını ve incelemenin akıbeti belli olmayan yargılama süreci sonunda yapılacak başvuruya bırakılmasını haklı kılan bir neden bulunmamaktadır.</p>

<p>26. Açıklanan gerekçelerle Anayasa Mahkemesi şu sonuçlara varmıştır:</p>

<p>i. Başvurucular kendilerine kötü muamelede bulunduklarını iddia ettikleri bazı sanıklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesinden de şikâyet ediyorlarsa anılan karara karşı yaptıkları kanun yolu başvurusunun sonucunu öğrenmelerinin ardından süresi içinde başvuru yapmalı, konuyla ilgili yargısal sürecin tamamıyla sona ermesini beklememelidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>ii. Yargısal sürecin nihayete ermesinden sonra yapılan başvurularda, başvuruya konu soruşturma ve kovuşturmayla ilgili dosyadaki tüm bilgi ve belgeler dikkate alınmalı ancak<i> başvuruya konu edilen yargısal aşama</i> yönünden sonuç doğuracak şekilde karar verilmelidir.</p>

<p>27. Anılan değerlendirmeler sonrasında başvuruya konu olaya dönüldüğünde üç sanık hakkında Mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, başvurucunun bu karara karşı yaptığı itirazın da reddedildiği fakat başvurunun sanık R.C.D. hakkındaki yargısal sürecin nihayete ermesinden sonra yapıldığı görülmüştür. Bu sebeple başvurucunun iddiaları incelenirken başvuru dosyasında bulunan ve başvurucuya yönelik eylemler nedeniyle yürütülen yargılamada elde edilen tüm bilgi ve belgeler dikkate alınmış ancak -başvurucunun açıkça şikâyet konusu da etmediği- üç sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi yönünden değerlendirme yapılmamıştır.</p>

<p><strong>a. Kabul Edilebilirlik Yönünden</strong></p>

<p>28. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan kötü muamele yasağının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>b.</strong> <strong>Esas Yönünden</strong></p>

<p><strong>i.</strong> <strong>Genel İlkeler</strong></p>

<p>29. İnsan onurunun korunması amacıyla Anayasa'nın 17. maddesinin ilk fıkrasında maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı güvence altına alınmış; aynı maddenin üçüncü fıkrasıyla da kişilere<i> işkence</i> ve<i> eziyet</i> yapılması, kişilerin<i> insan haysiyetiyle bağdaşmayan</i> bir cezaya veya muameleye tabi tutulması yasaklanmıştır. Bu yasak için herhangi bir istisnanın kabul edilmemesi ve Anayasa'nın 15. maddesinde savaş, seferberlik veya olağanüstü hâllerde de maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamayacağının ifade edilmesi, yasağın mutlak niteliğini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte yasak, tüm kötü muamele durumlarını kapsamaz. Bir muamelenin Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının kapsamına girebilmesi, asgari bir ağırlık derecesine (ciddiyet seviyesine) ulaşmasına bağlıdır. Asgari ağırlık derecesine ulaşılıp ulaşılmadığı görecelidir ve somut olayın koşullarının değerlendirilmesiyle belirlenir. Yapılacak değerlendirmede muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri ile mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi etkenler önem taşır. Bu etkenlere ardındaki kasıt veya saik ile birlikte muamelenin amacı da eklenebilir. Ayrıca gerilimin ve duyguların yükseldiği atmosfer gibi muamelenin yapıldığı bağlam da dikkate alınması gereken diğer bir etkendir (<i>Cezmi Demir ve diğerleri</i> [1. B.], B. No: 2013/293, 17/7/2014, §§ 80, 83; <i>Ali Rıza Özer ve diğerleri</i> [GK], B. No: 2013/3924, 6/1/2015, §§ 72, 74, 75; <i>K.K.</i> [GK], B. No: 2020/34532, 29/5/2024, § 26).</p>

<p>30. Anayasa'nın 17. maddesi, gözaltındaki şüphelilerin özgürlükten mahrum kalmalarının doğal sonucu olan kaçınılmaz elem seviyesinden daha fazla sıkıntı veya eziyet çekecekleri bir duruma sokulmamasını da gerektirir. Dolayısıyla bu kişilerin sağlık ve esenlikleri yeterli bir şekilde güvence altına alınmalı ve bu kişilere gerekli duydukları tıbbi yardım sağlanmalıdır (tutuklu ve hükümlüler yönünden yapılan aynı yöndeki değerlendirme için bkz.<i> Turan Günana </i>[1. B.], B. No: 2013/3550, 19/11/2014, § 39).</p>

<p>31. Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasıyla yasaklanan muamelelerin varlığına ilişkin iddialar uygun delillerle desteklenmelidir. Bu delillerin değerlendirilmesinde ise sözü edilen delillerin iddiayı makul şüphenin ötesinde ispat edip etmediği gözetilmelidir. Bununla birlikte yeterince ciddi, açık ve tutarlı emareler ya da aksi ispat edilemeyen birtakım karineler de iddianın ispatı için yeterli kanıt teşkil edebilir (<i>K.K.</i>, § 28; bazı değişikliklerle birlikte bkz. <i>Cezmi Demir ve diğerleri</i>, § 95; <i>Ali Rıza Özer ve diğerleri</i>, § 83).</p>

<p>32. Kişinin gözaltı veya tutukluluk gibi devletin kontrolü altında bulunduğu sırada yaralanması hâlinde yetkili makamlar, bu olaya ilişkin tatmin edici ve inandırıcı bir açıklama getirmekle yükümlüdür (<i>S.D.</i>, §§ 89, 90; <i>Cengiz Kahraman ve Kenan Özyürek</i> [1. B.], B. No: 2013/8137, 20/4/2016, § 95) zira bu tür olayların gerçekleşme koşullarına ilişkin bilgiler çoğunlukla yetkili makamların erişimindedir (<i>Ferit Kurt ve diğerleri</i> [2. B.], B. No: 2018/9957, 8/6/2021, § 74).</p>

<p>33. Anayasa'nın 17. maddesi -<i>"Devletin temel amaç ve görevleri"</i> başlıklı 5. maddedeki genel yükümlülükle birlikte yorumlandığında- bireyin bir devlet görevlisinin hukuka aykırı ve Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasını ihlal eden bir muamelesine uğradığına ilişkin<i> savunulabilir</i> iddiası hakkında etkili bir soruşturma yürütülmesini gerektirir. Kötü muamelenin kasten yapıldığının ileri sürüldüğü durumlarda iddia hakkında ivedilikle bir ceza soruşturması başlatılmalıdır. Şikâyet olmadığında bile kişiye kötü muamelede bulunulduğuna ilişkin yeterince açık belirtiler varsa konuyla ilgili bir ceza soruşturması açılmalıdır. Ceza soruşturmasının Anayasa'nın 17. maddesinin gerektirdiği şekilde etkili olduğunun kabul edilebilmesi için soruşturmayı yürüten kişiler olaya karışan kişilerden bağımsız olmalı, soruşturmada olayı aydınlatabilecek ve sorumluların belirlenmesini sağlayabilecek tüm deliller toplanmalıdır. Dahası soruşturma süreci gerektiği ölçüde kamu denetimine açık olmalı, mağdur soruşturmaya etkili şekilde katılabilmeli ve soruşturmada makul bir özen ve süratle hareket edilmelidir. Yetkililer, soruşturmayı sonlandırmak için aceleci davranmamalı ve temelden yoksun sonuçlara dayanmamalıdır (<i>Tahir Canan</i> [1. B.], B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 25;<i> Cezmi Demir ve diğerleri</i>, §§ 111, 112, 114-117; <i>Ali Rıza Özer ve diğerleri</i>, §§ 101-103).</p>

<p>34. Olası cezai sorumluluğun tespiti adına yürütülen soruşturma sonrasında kovuşturma evresine geçilmiş ise bu aşama da Anayasa'nın 17. maddesinin gereklerine cevap verebilecek nitelikte olmalıdır (<i>Ferit Kurt ve diğerleri</i>, § 79).</p>

<p>35. Bütün kovuşturmaların mahkûmiyet veya belirli bir cezayla sonuçlanmasına yönelik kesin bir zorunluluk bulunmamaktadır ancak mahkemeler, hiçbir koşul altında yaşamı tehdit eden suçlar ile fiziksel ve ruhsal bütünlüğe yapılan ağır saldırıların cezasız kalmasına veya af ya da zamanaşımına uğramasına izin vermemeli; sorumlulara yaptırım uygulamakta kararlı olmalı ve suçun ağırlık derecesi ile verdikleri ceza arasında açık bir orantısızlığın bulunmamasına dikkat etmelidir (<i>Cezmi Demir ve diğerleri</i>, § 77; <i>Umut Tamaç</i> [2. B.], B. No: 2014/13514, 18/7/2018, § 85).</p>

<p><strong>ii.</strong> <strong>İlkelerin Olaya Uygulanması</strong></p>

<p>36. Başvuruya konu yargılama sürecinde Mahkeme, sanık R.C.D.nin gözetim ve sorumluluğu altındaki başvurucunun sağlık durumu iyi olmamasına ve acilen cerrahi konsültasyonu gerekmesine rağmen başvurucuyu bir üst basamaktaki sağlık kuruluşuna götürmeyip tedavisini geciktirdiğini kabul edip R.C.D.yi 1.500 TL adli para cezasına mahkûm etmiştir. Ne var ki temyiz incelemesi, yaklaşık altı yılda tamamlanabilmiş; bu aşırı gecikme nedeniyle kamu davası, incelemenin sürdüğü 7/2/2018 tarihinde zamanaşımına uğramıştır (bkz. § 9).</p>

<p>37. Başvurucu; suç vasfında hata edildiği, sanıklara isnat edilen eylemin işkence suçunu oluşturduğunu iddia etmiştir ancak bireylerin cezai sorumluluğuna ilişkin hukuki sorunları incelemek Anayasa Mahkemesinin görevi değildir (<i>Cezmi Demir ve diğerleri</i>, § 76). Anayasa Mahkemesinin kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvuruda incelediği husus, devletin Anayasa'nın 17. maddesi kapsamındaki sorumluluğudur (<i>Cezmi Demir ve diğerleri</i>, § 96). Bu nedenle Anayasa Mahkemesinden sanıklara isnat edilen eylemlerin vasıflandırmasını yapması beklenmemelidir (yaşam hakkı yönünden yapılan aynı yöndeki değerlendirme için bkz. <i>Aysel Gezer ve diğerleri</i> [2. B.], B. No: 2021/9961, 2/11/2023, § 147).</p>

<p>38. Sonuç olarak yargılama makamları, kötü muamele yasağına yönelik ihlallerin önlenmesindeki önemli rollerine aykırı suretle yargılamanın makul bir özen ve süratle yürütülmesi konusunda göstermeleri gereken hassasiyeti göstermemiş ve sanık R.C.D. mahkûm edilmesine rağmen mutlak bir cezasızlık nedeni olan dava zamanaşımı süresinden yararlanmıştır. Ayrıca yapılan itirazların reddedilmesi nedeniyle kesinleşen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararların içeriği dikkate alındığında sağlık durumu acil cerrahi konsültasyonu gerektirmesine rağmen başvurucu gözaltında kaldığı süreçte tedaviden mahrum bırakılmıştır. Bu durumda kötü muamele yasağının hem maddi hem usul boyutunun ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir. Anayasa Mahkemesinin Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında yasaklanan muamelelerle ilgili değerlendirmelerine göre başvurunun maruz kaldığı muamele, <i>insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele</i> olarak kabul edilebilir (bahsi geçen muamelelerle ilgili ayrıntılı açıklamalar için birçok karar arasından bkz.<i> Cezmi Demir ve diğerleri</i>, §§ 84-91; <i>S.D.</i>, §§ 84-88).</p>

<p>39. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının maddi ve usul boyutunun ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>C.</strong> <strong>İnsan Haysiyetiyle Bağdaşmayan Muamele Yasağıyla Bağlantılı Olarak Etkili Başvuru Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia </strong></p>

<p>40. Başvurucu, kamu davasının uzun sürmesi nedeniyle tazminat davası açamadığını belirterek etkili başvuru hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.</p>

<p>41. Başvurucunun ihlal iddiası, insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkı kapsamında incelenmiştir.</p>

<p>42. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un bireysel başvuruların kabul edilebilirlik şartları ve incelenmesiyle ilgili 48. maddesinde Anayasa Mahkemesinin açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebileceği açıklanmıştır. Anayasa Mahkemesine göre karmaşık veya zorlama şikâyetler, kanun yolu şikâyeti niteliğindeki şikâyetler, başvurucunun ihlal iddialarını temellendiremediği şikâyetler ile temel haklara yönelik bir ihlalin olmadığı açık olan şikâyetler açıkça dayanaktan yoksun kabul edilebilir (<i>Hikmet Balabanoğlu</i> [2. B.], B. No: 2012/1334, 17/9/2013, § 24; <i>Cemal Günsel</i> [GK], B. No: 2016/12900, 21/1/2021, § 21).</p>

<p>43. Başvurucu, ceza soruşturması sürecinde tedavisine engel olduğunu iddia ettiği kişilerin kimlik bilgilerinden haberdar olmuştur. Ayrıca bu kişiler hakkında açılan kamu davasında sanıklardan birinin ihmal suretiyle görevi kötüye kullanma suçundan neticeten 1.500 TL adli para cezasıyla, diğer üç sanığın ise aynı suçtan neticeten 2 ay 15 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiş; hapis cezalarına ilişkin hükümlerin açıklanmasının geri bırakılmasına yönelik kararlar da kesinleşmiştir. Başvurucu, maruz kaldığı muamele nedeniyle idare aleyhine -soruşturma ve kovuşturma makamlarından bağımsız olarak hizmet kusuru bulunup bulunmadığını değerlendiren- idari yargı merciinde tam yargı davası açmasını engelleyen bir durumdan söz etmemiş, bu yolun etkisiz olduğunu da iddia etmemiştir. Bu bakımdan insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkına yönelik bir ihlalin söz konusu olmadığı açıktır.</p>

<p>44. Açıklanan gerekçelerle insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın <i>açıkça dayanaktan yoksun olması </i>nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmelidir.</p>

<p><strong>VI.</strong> <strong>GİDERİM</strong></p>

<p>45. Başvurucu, ihlalin tespiti ile miktar belirtmeksizin maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.</p>

<p>46. Başvuruya konu edilen kamu davasının zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle düştüğü dikkate alındığında insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlaline ilişkin sonuçların ortadan kaldırılması için yeniden soruşturma yapılmasında hukuki yarar bulunmamaktadır.</p>

<p>47. Öte yandan ihlalin niteliği dikkate alınarak başvurucuya net 225.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir. Başvurucunun uğradığını iddia ettiği maddi zarar ile ilgili bilgi ve belge sunmadığından maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VII.</strong> <strong>HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Adli yardım talebinin KABULÜNE,</p>

<p>B. 1. Kötü muamele yasağının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>2. İnsan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın <i>açıkça dayanaktan yoksun olması </i>nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,</p>

<p>C. Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının maddi ve usul boyutunun İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>D. Başvurucuya net 225.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,</p>

<p>E. Ödemenin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>F. Kararın bir örneğinin bilgi için Küçükçekmece 21. Asliye Ceza Mahkemesine (E.2014/82, K.2014/416), Yargıtay 9. Ceza Dairesine (E.2020/3694, K.2020/2452) ve Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 20/11/2025 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202127249-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 11:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/yargi/anayadadl4.jpg" type="image/jpeg" length="79864"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2021/31220 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202131220-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202131220-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 27/1/2026 tarihli ve 2021/31220 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>GENEL KURUL</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>CEMAL KOCATEPE BAŞVURUSU</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>(Başvuru Numarası: 2021/31220)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>Karar Tarihi: 27/1/2026</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 22/5/2026 - 33261</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>GENEL KURUL</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Şahap KAYMAK</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Cemal KOCATEPE</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="15">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Av. Cengiz Han BÜLBÜL</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>I. BAŞVURUNUN KONUSU</strong></p>

<p>1. Başvuru, açılan davanın lehe sonuçlanmasına rağmen vekâlet ücretine hükmedilmemesi ve yargılama giderlerinin ödenmek zorunda bırakılması nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p><strong>II. BAŞVURU SÜRECİ</strong></p>

<p>2. Başvuru 18/5/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilemez olduğu hususunda oybirliği sağlanamaması nedeniyle kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.</p>

<p>3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir.</p>

<p>4. İkinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>OLAY VE OLGULAR</strong></p>

<p>5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:</p>

<p>6. Başvurucunun sigorta şirketi aleyhine açtığı kusur tespitine ilişkin davayı gören Bursa 3. Asliye Ticaret Mahkemesi 16/12/2020 tarihinde hukuki yarar yokluğundan davanın usulden reddine karar vermiştir. Bu kararın sonucu olarak ve davalı şirketin yargılamada vekille temsil edilmesi nedeniyle başvurucu aleyhine 4.080 TL vekâlet ücretine hükmedilmiştir. Başvurucu vekili 6/1/2021 tarihinde söz konusu vekâlet ücretini banka yoluyla davalı şirkete göndermiştir. Başvurucunun aleyhine vekâlet ücretine hükmedilen karar istinaf kanun yoluna başvurulmadığından 18/3/2021 tarihinde kesinleşmiştir.</p>

<p>7. Ödemeden haberdar edilmediğini bildiren davalı şirketin vekâlet ücretinin tahsili için başlattığı ilamlı icra takibi, Bakırköy 9. İcra Dairesinin 10/2/2021 tarihli icra emri ile başvurucuya gönderilmiştir. Bunun üzerine başvurucu vekili, Bakırköy 4. İcra Hukuk Mahkemesine (Mahkeme) verdiği 17/2/2021 tarihli dilekçeyle ilamdan kaynaklanan vekâlet ücretinin davalı şirkete ödendiğini belirterek icra emrine itiraz davası açmıştır.</p>

<p>8. Başvurucu vekili, dava dilekçesinde icra emrinin iptalini, davalı şirketin toplam alacak üzerinden %20'den aşağı olmamak üzere kötü niyet tazminatına mahkûm edilmesini, ayrıca yargılama harç ve masrafları ile vekâlet ücretinin davalı şirket üzerinde bırakılmasını talep etmiştir.</p>

<p>9. Mahkeme 14/4/2021 tarihinde miktar itibarıyla kesin olmak üzere tarafların yokluğunda davanın kabulüne, icranın geri bırakılmasına ve takdiren başvurucu lehine vekâlet ücreti verilmesine yer olmadığına karar vermiştir. Mahkemenin gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"...</i></p>

<p><i>Dava, İİK'nın 33. maddesi uyarınca ilamlı icra takibinde, alacağın takipten önce ödenmesi nedeniyle icranın geri bırakılması isteğine ilişkindir. </i><i>İlama dayalı takipte borcun ödendiği iddiası, İİK'nın 33. maddesinde belirtilen belgeler ile ispat edilmelidir. Yargıtay 9. ve 12. Hukuk Dairelerinin içtihatları gereğince kural olarak borçlunun itfa itirazının kabul edilebilmesi için ödeme belgelerinde ödemenin takibe konu alacak için yapıldığına dair açık atıf bulunması zorunludur. </i><i>Davacı borçlunun davalı vekilinin hesabına 6/1/2021 tarihinde 4.080 TL ödeme yapmış olduğu, ödeme belgesi incelendiğinde ödemede takibe konu alacağa ilişkin atıfta bulunulduğu, ancak yapılan ödemeye ilişkin alacaklıya herhangi bir bildirimde bulunulmadığı, alacaklının yapılan ödemeden haberdar edilmediğinden alacaklının davanın açılmasına sebebiyet vermediği anlaşılmakla takdiren yargılama giderleri davacı üzerinde bırakılıp davacı lehine vekâlet ücreti verilmemiş ve aşağıdaki hüküm tesis olunmuştur.</i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>10. Yargılama sürecinde 13,40 TL vekâlet pulu, başvuru harcı (icra), peşin harç ve vekâlet harcı olmak üzere toplam 95 TL ve 11 TL posta masrafından oluşan toplam 119,40 TL yargılama giderini başvurucu ödemiştir.</p>

<p>11. Başvurucu, nihai kararı 28/4/2021 tarihinde öğrenmiştir.</p>

<p><strong>IV. İLGİLİ HUKUK</strong></p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Ulusal Hukuk</strong></p>

<p><strong>1.</strong> <strong>İlgili Mevzuat</strong></p>

<p>12. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun <i>"Yargılama giderlerinin kapsamı"</i> başlıklı 323. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Yargılama giderleri şunlardır:</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>ğ) Vekille takip edilen davalarda kanun gereğince takdir olunacak vekâlet ücreti.</i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>13. 6100 sayılı Kanun'un<i> "Yargılama giderlerinden sorumluluk" </i>başlıklı 326. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:</p>

<p><i>"Kanunda yazılı hâller dışında, yargılama giderlerinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verilir."</i></p>

<p>14. 6100 sayılı Kanun'un<i> "Vekâlet ücretinin taraf lehine hükmedilmesi" </i>başlıklı 330. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Vekil ile takip edilen davalarda mahkemece, kanuna göre takdir olunacak vekâlet ücreti, taraf lehine hükmedilir."</i></p>

<p>15.<i> </i>19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun <i>"Avukatlık ücreti" </i>başlıklı 164. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:</p>

<p><i>"Avukatlık ücreti, avukatın hukukî yardımının karşılığı olan meblâğı veya değeri ifade eder."</i></p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Yargıtay İçtihadı</strong></p>

<p>16. Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 13/6/2022 tarihli ve E.2021/4847, K.2022/3283 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Şikâyet, haciz sıra cetvelinde sıraya ilişkindir.</i></p>

<p><i>İcra mahkemesince, şikâyetçi takip borçlularının sıra cetveline karşı şikâyette bulunamayacakları ve ayrıca bedeli paylaşıma konu taşınmaz üzerinde şikâyet olunan alacaklılar yararına tesis edilen ipotek hakkının, taşınmazın kamulaştırılması nedeniyle kamulaştırma bedeli üzerinde de devam edeceği, bu husus gözetilerek düzenlenen şikâyete konu sıra cetvelinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığı gerekçesiyle şikâyetin reddine karar verilmiştir. </i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>2) Şikâyet olunan A. Belediye Başkanlığı vekilinin temyiz itirazlarına gelince;</i></p>

<p><i>HMK'nın 326/1. maddesi hükmü uyarınca kanunda yazılı hâller dışında, yargılama giderlerinin aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verilir.</i></p>

<p><i>İcra mahkemesince, şikâyetin reddine karar verilmiş olmasına göre, dosyada vekili bulunan şikâyet olunan A. Belediye Başkanlığı lehine maktu vekâlet ücreti takdir edilmesi gerekirken vekâlet ücretine hükmedilmemesi doğru görülmemiş ve hükmün bu nedenle adı geçen şikâyet olunan yararına bozulması gerekmiş ise de, anılan yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, icra mahkemesi hükmünün gerekçesi ve hüküm fıkrası, vekâlet ücreti yönünden yalnızca hükmü temyiz eden A. Belediye Başkanlığı lehine olmak üzere değiştirilerek 6100 sayılı HMK'nın 370/2 maddesi uyarınca kararın aşağıdaki şekilde düzeltilerek onanması gerekmiştir.</i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>17. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 23/10/2023 tarihli ve E.2022/1984, K.2023/6064 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"...</i></p>

<p><i>Uyuşmazlık, 2004 sayılı Kanun'un 89 uncu maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında davacının icra dosyasındaki dava dışı takip borçlusuna borçlu olunmadığının tespiti istemine ilişkindir.</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>Dava, 2004 sayılı Kanun'un 89 uncu maddesinin üçüncü fıkrası gereğince yapılan üçüncü haciz ihbarnamesi nedeniyle dava dışı takip borçlusuna borçlu olunmadığının tespiti istemine ilişkin olup, ilk derece mahkemesinin davanın kabulüne ilişkin kararının taraf vekillerince istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince dava dışı takip borçlusu E.E.'nin davacı şirket nezdinde 2004 sayılı Kanun'un 89 uncu maddesi gereğince yapılan haciz ihbarnamelerine konu miktarda alacağı bulunmadığı ve davalının davanın açılmasına sebebiyet vermediğinden yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılması ile vekâlet ücretine takdir edilmemesinin yerinde görüldüğü gerekçesiyle taraf vekillerinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, vekâlet ücreti de bir yargılama gideridir (6100 sayılı Kanun'un323 üncü maddesinin birinci fıkrasının (ğ) bendi). Bu sebeple 29/5/1957 gün ve 4/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği şekilde, yargılama giderlerinden olan avukatlık parası, diğer yargılama giderlerinde olduğu gibi mahkemece kendiliğinden hükme bağlanır. Kural olarak, davada haklı çıkan taraf kendisini vekil ile temsil ettirmiş ise, vekâlet ücreti diğer yargılama giderleri gibi haksız çıkan taraftan alınarak haklı çıkan tarafa verilir.</i></p>

<p><i>Görüleceği üzere yargılama giderleri hem davayı kazanan tarafça daha önce peşin olarak ödenen hem de dava sonunda ödenmesi gereken harç ve masraflar ile yargılama gideri olan vekâlet ücretidir. Mahkemenin, davayı kaybeden tarafı yargılama giderlerine mahkûm etmesi için mutlaka karşı tarafça bir talepte bulunulmuş olması gerekmez; bu konudaki karar mahkemece kendiliğinden verilir.</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>6100 sayılı Kanun'un 326 ncı maddesine göre yargılama giderlerinin kural olarak, davada haksız çıkan yani aleyhine hüküm verilen tarafa yükletilmesi gerekmesine rağmen, mahkemece yapılan tüm yargılama giderlerinin davacı üzerine bırakılmasına ve davacı lehine vekâlet ücretine hükmedilmemesine şeklinde hüküm kurulması doğru olmamış, kararın bu yönden bozulması gerekmiştir."</i></p>

<p>18. Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 24/2/2025 tarihli ve E.2024/7725, K.2025/1517 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"İpoteğin paraya çevrilmesi yoluyla ilamlı icra takibinde, borçlunun icra mahkemesine başvurusunda; sair şikâyet nedenlerinin yanı sıra ipotek belgesi ve akit tablosu ile takibe ilişkin kredi genel sözleşmesi ve sözleşmenin eki niteliğindeki belgelerin tasdikli evrak suretlerinin dosyaya ibraz edilmediğini ve muhafaza altına alınmadığını ileri sürerek icra emrinin, icra emri tebligatının ve takibin iptalini istediği, ilk derece mahkemesince, şikâyetin kısmen kabulüne karar verildiği, borçlu tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesince, icra emri tebliğ işleminin usulsüz olduğu kabul edilmesine rağmen hüküm kurulmadığı gerekçesi ile istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile mahkeme kararının kaldırılmasına, icra emrinin tebliğ tarihinin 5/5/2019 olarak düzeltilmesine, diğer şikâyetlerin kısmen kabulüne dair hüküm kurulduğu, kararın taraflarca temyiz edildiği, Dairemizce ipotek belgesi ve akit tablosu ile takibe ilişkin kredi genel sözleşmesi ve sözleşmenin eki niteliğindeki belgelerin tasdikli evrak suretlerinin dosyaya ibraz edilmediğine ilişkin şikâyet ve istinaf nedeni hakkında Bölge Adliye Mahkemesince değerlendirme yapılmadığından bahisle kararın bozulduğu mahkemece, bozma ilamına uyularak davanın kısmen kabulüne ve kısmen reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. </i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>Borçlunun temyiz itirazlarına gelince;</i></p>

<p><i>Sair temyiz itirazları yerinde değilse de,</i></p>

<p><i>HMK'nın 326. maddesi, 'Kanunda yazılı hâller dışında, yargılama giderlerinin aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verilir. Davada iki taraftan her biri kısmen haklı çıkarsa, mahkeme yargılama giderlerini tarafların haklılık oranına göre paylaştırır. Aleyhine hüküm verilenler birden fazla ise mahkeme yargılama giderlerini bunlar arasında paylaştırabileceği gibi müteselsilen sorumlu tutulmalarına da karar verebilir.' hükmünü amirdir.</i></p>

<p><i>Maddenin birinci fıkrası, hukuki korunma isteğinde haklı çıkmanın doğal bir sonucudur. Kural olarak, haksız dava açan veya haksız olarak aleyhine dava açılmasına sebebiyet veren kişi bütün yargılama giderlerinden sorumlu olacaktır. Ancak, kusuru olmaksızın aleyhine dava açılan ve yine aleyhine hüküm verilen taraf yargılama giderlerinden sorumlu tutulmayacaktır.</i></p>

<p><i>Davada haklı çıkan tarafın davasını vekille takip etmesi durumunda, lehine hükmedilen tutar olan vekâlet ücreti de, bir tür yargılama gideridir ve sorumlusu yine HMK'nın 326. maddesine ve yukarıda açıklanan kurala göre belirlenecektir.</i></p>

<p><i>Somut uyuşmazlıkta; Bölge Adliye Mahkemesince, mahkeme kararının kaldırılmasına karar verilerek borçlunun şikâyetinin kısmen kabulü ile kısmen reddine karar verildiği ve incelemenin duruşma açılarak yapıldığı anlaşılmakla, borçlunun kendini bir vekille temsil ettirdiği de gözetilerek, istinaf yargılaması açısından borçlu lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir."</i></p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Uluslararası Hukuk</strong></p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi</strong></p>

<p>19. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar[ın] ... esası konusunda karar verecek olan, ...bir mahkeme tarafından kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir..."</i></p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları</strong></p>

<p>20. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) medeni hak ve yükümlülükler kapsamındaki bir uyuşmazlıkta başvurucunun, yaptığı yargılama masraflarının geri ödenmemesinin genel olarak adil yargılanma hakkı özel olarak da mahkemeye erişim hakkı kapsamındaki yerini değerlendirdiği <i>Černius ve Rınkevıčıus/Litvanya</i> (B. No: 73579/17 14620/18,18/2/2020) kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"50. Başvuranlar, bir şirketin yöneticileri olarak iş hukuku kurallarını ihlal ettiklerinin tespit edildiği ve para cezasına çarptırıldıkları Devlet İş Müfettişliği kararlarına itiraz ederken idari dava masrafları için tazminat almak istemişlerdir. ... Mahkeme, bu yargılamaların sonucunun Sözleşme'nin 6§1 maddesi anlamında “medeni hak ve yükümlülüklerini etkilediğini düşünmektedir.</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>68. Mahkeme, mevcut davadaki başvuranların yasal işlem başlatma imkânına sahip olduklarını kaydetmektedir. Devlet İş Müfettişliği'ne dava açarak ve bu kurum tarafından verilen para cezalarına itiraz ederek bu imkândan yararlanmışlardır (bkz. yukarıdaki 9. ve 17. paragraflar). Hâl böyleyken ve Hükümet tarafından öne sürülenin aksine, Mahkeme bunun tek başına 6§1 maddesinin tüm gerekliliklerini karşıladığına karar vermeye hazır değildir. Mahkeme, Sözleşme'nin teorik veya hayali hakları değil, pratik ve etkili hakları güvence altına almayı amaçladığını hatırlatır (bkz. Zubac/Hırvatistan [BD], yukarıda anılan, § 77). Mahkeme, başvuranların mahkemeye gitmekteki niyetlerinin, mahkeme işlemlerine akademik bir egzersiz olarak katılmak değil, daha ziyade bir sonuç elde etmek olduğunu kabul etmeyi makul bulmaktadır. Mahkeme, başvuranların, haklarını savunmak için mahkemeye gitmenin, sonunda dava açmadan önceki durumlarından daha kötü bir durumda olmaları hâlinde anlamsız olduğu yönündeki ifadelerine atıfta bulunmaktadır (bkz. yukarıdaki 57. paragraf). Bu davada tam olarak böyle olmuştur, çünkü başvuranların her birinin üzerindeki mali yük, başlangıçta karşılaştıklarının neredeyse iki veya üç katına çıkmıştır. Dolayısıyla, mahkemeye erişim imkânına sahip olmalarına rağmen, Mahkeme, ex post facto [makabline şamil] olarak masraflarının geri ödenmesinin reddedilmesinin, başvuranların mahkemeye erişim hakkının engellenmesi anlamına geldiğini tespit etmiştir (bkz. mutatis mutandis, Klauz/Hırvatistan, no. 28963/10, § 77, 18 Temmuz 2013, diğer referanslarla birlikte).</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>74. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında ve bu davanın özel koşullarında, Mahkeme, yerel mahkemelerin, başvuranların, Devlet İş Müfettişliği tarafından verilen para cezalarına itiraz ettikleri ve ilgili kararların temelsiz olduğu gerekçesiyle iptal edilmesini sağladıkları (bkz. yukarıdaki 9. ve 17. paragraflar) idari dava sırasında yaptıkları yargılama giderlerini, bu yargılama giderlerinin miktarına bakılmaksızın, geri ödemeyi reddetmelerinin, mahkemeye erişim haklarının ve dolayısıyla Sözleşme'nin 6§1 maddesinin ihlalini teşkil ettiği kanaatindedir."</i></p>

<p>21. AİHM'in yakın tarihli <i>Jakutavıčıus/Litvanya</i> (B. No: 42180/19, 13/2/2024) kararında ise şu değerlendirmeler yapılmıştır:</p>

<p><i>"1. Bu dava, başvuranın, alkollü araç kullandığı için kendisine kesilen para cezasına başarıyla itiraz ettiği idari hukuk ihlali yargılamasında yaptığı masraf ve harcamaların geri ödenmesi konusuyla ilgilidir. Başvuran, masraf ve harcamalarının geri ödenmemesinin, Sözleşme'nin 6§1 maddesini ihlal ederek, kendisini etkili bir şekilde savunma hakkını ihlal ettiğinden şikâyetçi olmuştur.</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>60. Söz konusu tarihte, İdari Hukuk İhlalleri Kanunu, idari hukuk ihlaline ilişkin yargılamaların durdurulduğu bir kişi tarafından yapılan masraf ve harcamaların geri ödenmesini öngörmemekteydi (bkz. yukarıdaki 35. paragraf). Ancak Yüksek İdare Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi içtihadına ve “kaybeden öder” ilkesine dayanarak, bu tür masrafların geri ödenmesi gerektiğini kabul etmiştir (bkz. yukarıdaki 38-40. paragraflar). Mahkeme, masraf ve harcamaların geri ödenmesinin, idari hukuk ihlali davalarının durdurulmasının otomatik bir sonucu olmadığını, ancak ilgili kamu makamlarının veya görevlilerinin hukuka aykırı davrandıklarının tespit edilmesi gerektiğini gözlemlemektedir. Ayrıca, idari mahkemelerin uygulamasında, idari hukuk ihlali işlemlerinin durdurulmuş olmasının bu tür bir hukuka aykırılığın tespiti için yeterli olup olmadığı konusunda bazı tutarsızlıklar olduğunu gözlemlemektedir (bkz. yukarıdaki 38-40. paragraflar). Her ne olursa olsun, Mahkeme, haklarında idari hukuk ihlali yargılamaları böyle bir ihlalin gerçekleşmediği gerekçesiyle durdurulan kişilerin bu hakkının Litvanya hukuku tarafından tanınmış olduğunun söylenebileceğine ve bu hakkın kullanılmasının belirli koşullara tabi olmasının farklı bir sonuca yol açmayacağına ikna olmuştur. Buna göre, Mahkeme, Sözleşme'nin 6§1 maddesinin mevcut davada medeni hukuk başlığı altında uygulanabilir olduğuna karar vermiştir.</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>78. Buna göre, Mahkeme, lehine bir mahkeme kararı elde etmiş olmasına rağmen, başvuranın yasal savunma masraflarını ve yargılama sırasında yaptığı diğer masrafları karşılama yükümlülüğünün, mahkemeye erişim hakkına yönelik bir kısıtlama teşkil ettiğini tespit etmiştir. </i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p><strong>V.</strong> <strong>İNCELEME VE GEREKÇE</strong></p>

<p>22. Anayasa Mahkemesinin 27/1/2026 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Başvurucunun İddiaları</strong></p>

<p>23.<strong> </strong>Başvurucu, aleyhine haksız olarak başlatılan icra takibi neticesinde açtığı dava lehine sonuçlanmasına rağmen Mahkemece lehe vekâlet ücretine hükmedilmediğini ve yargılama giderlerini ödemek zorunda bırakıldığını belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Değerlendirme</strong></p>

<p>24. Anayasa'nın <i>"Hak arama hürriyeti"</i> başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:</p>

<p><i>"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir."</i></p>

<p>25. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucunun şikâyetlerinin özünün yargılama lehine sonuçlanmasına rağmen vekâlet ücretine hükmedilmemesi hususuna ilişkin olduğu görüldüğünden başvuru mahkemeye erişim hakkı kapsamında incelenmiştir.</p>

<p><strong>1. Kabul Edilebilirlik Yönünden</strong></p>

<p>26. Öncelikle icra hukuk mahkemelerinin şikâyet başvurularıyla ilgili olarak verdikleri kararların adil yargılanma hakkı yönünden bireysel başvuru incelemesine konu olup olamayacağı Anayasa Mahkemesince benzer başvurular kapsamında değerlendirilmiş ve şikâyetin takibin diğer tarafını ilgilendirip ilgilendirmediğinden ziyade somut olay çerçevesinde şikâyet başvurusu sonunda verilen kararın ilgilinin haklarını etkileyip etkilemediği hususunun değerlendirilmesiyle bir sonuca varılmasının doğru olacağı kabul edilmiştir (<i>İbrahim Demirayak </i>[1. B.], B. No: 2013/4075, 10/3/2016, § 25).</p>

<p>27. Eldeki başvuruda başvurucu aleyhine ilama dayalı vekâlet ücretinin tahsili için takip başlatılmış, bunun üzerine yapılan icra emrine itiraz sonucunda icranın geri bırakılmasına karar verildiği hâlde başvurucu lehine vekâlet ücretine hükmedilmediği ve yargılama giderlerinin üzerine bırakıldığı görülmüştür. Dolayısıyla yargılamada başvurucunun birtakım mali yükümlülüklere katlanmak zorunda bırakıldığı anlaşılmıştır.</p>

<p>28. Başvuruya konu talebin hukuk sisteminde uyuşmazlık konusu yapılabildiği anlaşılmakla başvurucunun mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasının Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanının kapsamında yer aldığı kabul edilmelidir.</p>

<p>29. Diğer taraftan başvurunun Anayasa Mahkemesine yapılacak olan bireysel başvurularda bir kabul edilebilirlik kriteri olarak dikkate alınan anayasal ve kişisel önemden yoksun olma kriteri yönünden de incelenmesi gerekir.</p>

<p>30. Temel hak ve özgürlüklerin ilk elden kamu makamları ve yargı mercileri tarafından korunması gerekir. Belli bir meselede bu merciler tarafından Anayasa'ya uygun korumanın sağlanmadığının ileri sürülmesi hâlinde bireysel başvuru yapılabilir. Bu durumda Anayasa Mahkemesi, o meseleye ilişkin olarak Anayasa'yı yorumlar ve bir karar verir. Bundan sonra kamu makamları ve yargı mercilerinin aynı meseleye ilişkin uygulamalarını bu yorum çerçevesinde gerçekleştirmeleri beklenir. Aksi durum, aynı meseleye ilişkin tüm uyuşmazlıkların Anayasa Mahkemesi önüne taşınması sonucunu doğurur. Bu şekilde işleyen bir bireysel başvuru yolunun sürdürülebilmesi ise imkânsızdır. Söz konusu yolun işlerliğini devam ettirmesinde Anayasa Mahkemesinin Anayasa'yı yorumlaması kritik öneme sahiptir. Bu işlevini en iyi şekilde yerine getirebilmesi ise -her bir başvuruda adaleti sağlamaktan ziyade- Anayasa Mahkemesinin daha önce Anayasa'yı yorumlamadığı meselelere odaklanmasına bağlıdır (<i>K.V.</i> [GK], B. No: 2014/2293, 1/12/2016, § 53).</p>

<p>31. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasında Anayasa Mahkemesinin Anayasa'nın uygulanması ve yorumlanması veya temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi açısından önem taşımayan ve başvurucunun önemli bir zarara uğramadığı başvuruların kabul edilemezliğine karar verebileceği kurala bağlanmıştır.</p>

<p>32. Anayasa Mahkemesi anayasal ve kişisel önem kriterini daha önce K.V. kararında incelemiş, temel ilkelerini belirlemiştir. Buna göre kanunda anayasal ve kişisel önemden yoksun başvuruların kabul edilemez bulunabilmesi için iki şart öngörülmüştür: Anayasal önem olarak adlandırılabilecek olan birinci şart başvurunun Anayasa'nın uygulanması ve yorumlanması veya temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi açısından önem taşımaması, kişisel önem olarak adlandırılabilecek olan ikinci şart ise başvurucunun önemli bir zarara uğramamasıdır (benzer yöndeki değerlendirme için bkz. Ahmet Baş [GK], B. No: 2019/42746, 17/5/2023, § 43).</p>

<p>33. Başvurucunun ekonomik durumu, davanın niteliği, yargılama süreci ve başvuruya konu nihai kararın verildiği tarihteki Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre hükmedilebilecek vekâlet ücretinin 1.360 TL olduğu gözetildiğinde kişisel önem ölçütü yönünden başvurucunun önemli bir zarara uğradığı söylenemez. Bununla birlikte lehe vekâlet ücretine hükmedilmemesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyetin yaygın bir genel soruna işaret etmesi ile Anayasa'nın uygulanması ve yorumlanması veya temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi açısından önemli olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi verdiği norm denetimi kararlarında lehe vekâlet ücretinden yoksun bırakılmanın mahkemeye erişim hakkını sınırlandırdığı (bkz. § 39) sonucuna ulaşmıştır. Dolayısıyla başvurunun anayasal ve kişisel önem kriteri yönünden kabul edilebilir olduğu anlaşılmıştır.</p>

<p>34. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Esas Yönünden</strong></p>

<p><strong>a.</strong> <strong>Hakkın Kapsamı ve Müdahalenin Varlığı</strong></p>

<p>35. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Diğer yandan Anayasa'nın 36. maddesine<i> "adil yargılanma"</i> ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınan adil yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Sözleşme'yi yorumlayan AİHM Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının mahkemeye erişim hakkını içerdiğini belirtmiştir (<i>Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti.</i> [2. B.], B. No: 2014/13156, 20/4/2017, § 34).</p>

<p>36. Mahkemeye erişim hakkı bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir (<i>Özkan Şen</i> [2. B.], B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52). Dolayısıyla kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen veya mahkeme kararını anlamsız hâle getiren ya da onu önemli ölçüde etkisizleştiren müdahaleler mahkemeye erişim hakkı kapsamında değerlendirilir.</p>

<p>37. Anayasa Mahkemesi <i>Mürsel Malkoç</i> ([GK], B. No: 2013/9466, 27/10/2015, § 17) kararında, kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davasında lehe hükmedilen nispi vekâlet ücretinin karar düzeltme aşamasında maktu olarak değiştirilmesi meselesini mahkemeye erişim hakkı çerçevesinde ele almıştır.</p>

<p>38. Anayasa Mahkemesi <i>Aksaray Tır Nakliyat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.</i> ([1. B.], B. No: 2017/36736, 19/9/2018, § 85) kararında ise <i>Mürsel Malkoç</i> kararındaki yaklaşımını değiştirerek, nispi yerine maktu vekâlet ücretine karar verilmesi konusundaki şikâyet kapsamında lehe vekâlet ücretine hükmedilmemesinin mahkemeye erişim hakkına bir müdahale olarak nitelenmesinin mümkün olmadığı ancak lehe vekâlet ücretine hükmedilmemesinin somut olayın tüm şartları çerçevesinde adil yargılanma hakkının diğer güvencelerinden birini etkilediğinin ortaya konulduğu hâllerde etkilenen güvence kapsamında incelenmesinin mümkün olduğu sonucuna varmıştır.</p>

<p>39. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi anılan karardan sonra norm denetimi kapsamında verdiği yakın tarihli kararlarında taraflar lehine hükmedilmesi gereken yargılama gideri ve vekâlet ücretinden yoksun bırakılma sonucunu doğuran uygulamaların mahkemeye erişim hakkı açısından sınırlamaya neden olduğunu/olabileceğini ifade etmiştir (AYM, E.2021/58, K.2024/14, 23/1/2024, § 21; E.2023/160, K.2024/77, 14/3/2024, § 11; E.2024/130, K.2024/235, 25/12/2024, § 46; E.2025/31, K.2025/183, 10/9/2025, § 56). Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru ve norm denetimi kapsamındaki içtihadının uyumlu hâle getirilmesinin sağlanması bakımından taraflar lehine hükmedilmesi gereken yargılama gideri ve vekâlet ücretinden yoksun bırakılma sonucunu doğuran uygulamaların da mahkemeye erişim hakkına müdahale teşkil ettiğinin kabul edilmesi gerektiği değerlendirilmiştir.</p>

<p>40. Başvurucunun açtığı icra emrine itiraz davasının kabulüne ve icranın geri bırakılmasına karar verildiği ancak başvurucu lehine vekâlet ücretine hükmedilmediği gibi yargılama giderlerinin de üzerine yüklendiği görülmüştür.</p>

<p>41. Bu bağlamda başvurucunun yargılama neticesinde vekâlet ücretini elde etme konusundaki menfaatinin medeni hak ve yükümlülükler kapsamında olduğu, lehine bir mahkeme kararı elde etmesine rağmen vekâlet ücretine hükmedilmemesinin ve yargılama sırasında yaptığı diğer masrafları karşılamak durumunda kalmasının mahkemeye erişim hakkına müdahale teşkil ettiği sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p><strong>b.</strong> <strong>Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı</strong></p>

<p>42. Adil yargılanma hakkının görünümlerinden biri olan mahkemeye erişim hakkı, mutlak bir hak olmayıp bu hakkın sınırlandırılması mümkündür. Ancak mahkemeye erişim hakkına müdahalede bulunulurken Anayasa'nın temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen 13. maddesinin gözönüne alınması gerekmektedir.</p>

<p>43. Anayasa'nın 13. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."</i></p>

<p>44. Anılan hakka yönelik müdahale Anayasa'nın 13. maddesinde belirtilen şartlara uygun olmadığı takdirde Anayasa'nın 36. maddesinin ihlalini teşkil edecektir.</p>

<p>45. Bu itibarla yukarıda belirtilen müdahalenin Anayasa'nın 13. maddesinde öngörülen ve başvuruya uygun düşen, kanun tarafından öngörülme, haklı bir sebebe dayanma (meşru amaç) ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama ölçütlerine uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.</p>

<p><strong>i.</strong> <strong>Kanunilik</strong></p>

<p><strong>(1)Genel İlkeler</strong></p>

<p>46. Hak ve özgürlüklerin, bunlara yapılacak müdahalelerin ve sınırlandırmaların kanunla düzenlenmesi bu haklara ve özgürlüklere keyfî müdahaleyi engelleyen, hukuk güvenliğini sağlayan demokratik hukuk devletinin en önemli unsurlarından biridir (<i>Tahsin Erdoğan</i> [2. B.], B. No: 2012/1246, 6/2/2014, § 60).</p>

<p>47. Müdahalenin kanuna dayalı olması öncelikle şeklî manada bir kanunun varlığını zorunlu kılar. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan şeklî anlamda bir kanun hükmünün bulunmaması hakka yapılan müdahaleyi anayasal temelden yoksun bırakır (<i>Ali Hıdır Akyol ve diğerleri</i> [GK], B. No: 2015/17510, 18/10/2017, § 56). Kanunun varlığı kadar kanun metninin ve uygulamasının da bireylerin davranışlarının sonucunu öngörebileceği kadar hukuki belirlilik taşıması gerekir. Bir diğer ifadeyle kanunun kalitesi de kanunilik koşulunun sağlanıp sağlanmadığının tespitinde önem arz etmektedir (<i>Necmiye Çiftçi ve diğerleri</i> [1. B.], B. No: 2013/1301, 30/12/2014, § 55). Müdahalenin kanuna dayalı olması, iç hukukta müdahaleye ilişkin yeterince ulaşılabilir ve öngörülebilir kuralların bulunmasını gerektirir (<i>Türkiye İş Bankası A.Ş.</i> [GK], B. No: 2014/6192, 12/11/2014, § 44).</p>

<p>48. Kanunilik unsuru yönünden değerlendirme yapılırken yargı mercilerince müdahaleye imkân tanıyan kanun hükümlerinin yorumu ve bu hükümlerin olaya uygulanması bariz takdir hatası ya da açık bir keyfîlik içermediği sürece bu alanda bir inceleme yapılması bireysel başvurunun amacıyla bağdaşmaz. Ancak yargı mercilerinin müdahaleye imkân tanıyan kanun hükmünü açık bir biçimde hatalı yorumladıklarının ve uyguladıklarının tespiti hâlinde müdahalenin kanunilik temelinden yoksun olduğu sonucuna ulaşılabilir (<i>Ramazan Atay </i>[1. B.], B. No: 2017/26048, 29/1/2020, § 29).</p>

<p><strong>(2)</strong> <strong>İlkelerin Olaya Uygulanması</strong></p>

<p>49. Başvurucunun, icra emrine yaptığı itiraz Mahkemece kabul edilmiş ancak söz konusu icra emrine konu alacağa ilişkin ödemeden karşı tarafın haberdar edilmediğinden davanın açılmasına sebebiyet vermediği gerekçesiyle takdiren yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde bırakılmasına ve lehine vekâlet ücretine hükmedilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.</p>

<p>50. Somut olayda başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yapılan bir müdahalenin mevcut olduğu kuşkusuzdur. Mahkemeye erişim hakkına yapılan bu müdahalenin ise yukarıda da değinildiği üzere öncelikle belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir bir kanuni temelinin bulunması gerekmektedir. Diğer bir deyişle eldeki başvuru bakımından Anayasa Mahkemesi, öncelikle mahkemeye erişim hakkına müdahale teşkil eden icra emrine itirazın kabulüne ve icranın geri bırakılmasına karar verilmesine rağmen başvurucunun yargılama giderlerine katlanmasının ve lehine vekâlet ücretine hükmedilmemesinin kanuni bir dayanağının olup olmadığını tespit etmek durumundadır.</p>

<p>51. 6100 sayılı Kanun'un 326. maddesinin (1) numaralı fıkrasında kanunda yazılı hâller dışında yargılama giderlerinin aleyhine hüküm verilen taraftan alınacağı, aynı Kanun'un 330. maddesinde vekil ile takip edilen davalarda taraf lehine vekâlet ücretine hükmedileceği kurala bağlanmıştır. Mahkeme ise gerekçeli kararında lehe vekâlet ücretine hükmetmeme konusunda kanuni bir dayanak göstermemiş, takdiren vekâlet ücreti vermemiştir. Mahkeme, yargılama aleyhine sonuçlanan tarafın yargılama giderleri ve vekâlet ücretine katlanması yönünde herhangi bir tereddüde yer vermeyecek şekilde açık kanun hükmü bulunmasına rağmen yargılama giderlerini başvurucu üzerinde bırakmasını ve vekâlet ücretine hükmetmemesini başvurucunun yaptığı ödemeye yönelik olarak alacaklıya bildirimde bulunmadığından hareketle davanın açılmasına alacaklının neden olmadığı gerekçesi ile açıklamıştır.</p>

<p>52. Öte yandan 6100 sayılı Kanun'un 326. maddesinin (1) numaralı fıkrasında geçen "<i>kanunda yazılı hâller dışında" </i>ibaresinden yargılama giderlerinin aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına yönelik olarak istisnai durumların öngörülebileceği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda 6100 sayılı Kanun'da yer alan feragat ve kabul hâlinde yargılama giderlerinin, dürüstlük kuralına aykırılık sebebiyle yargılama giderlerinin ve esastan sonuçlanmayan davalarda yargılama giderlerinin hangi tarafa yükletileceğine ilişkin düzenlemeler anılan genel kurala istisna teşkil etmektedir. Ancak mahkemenin gerekçesini oluşturan yapılan ödemeye ilişkin olarak alacaklıya herhangi bir bildirimde bulunulmadığı, alacaklının yapılan ödemeden haberdar edilmediğinden davanın açılmasına sebebiyet vermediği hususunun kanun koyucunun düzenlediği istisnalar arasında bulunmadığı görülmüştür.</p>

<p>53. Yukarıdaki hükümlerin birlikte değerlendirilmesinden 6100 sayılı Kanun'da yer alan düzenlemeler saklı kalmak kaydıyla yargılama giderlerinden aleyhine hüküm verilen tarafın sorumlu olacağı, bu kapsamda aleyhine hüküm verilenin karşı tarafça yapılan yargılama giderlerini ödemesine, ayrıca yargılama sırasında kendisinin yaptığı masrafların da üzerinde bırakılmasına karar verileceği, vekil ile temsil edilmesi hâlinde yargılamada haklı çıkan tarafın lehine vekâlet ücretine hükmedileceği anlaşılmaktadır.</p>

<p>54. Başvuru konusu olayda başvurucunun icra emrine yaptığı itirazın kabul edildiği ve icranın geri bırakılmasına karar verildiği açıktır. Zira başvurucu, takibe konu alacağı ödemek için karşı taraf ile e-posta aracılığıyla iletişim kurarak iban numarası talep etmiş; takibe konu vekâlet ücretini aynı gün göndermiştir. Ancak dava nihai olarak kabul edildiği hâlde Mahkeme, başvurucu lehine vekâlet ücretine hükmetmemiş; yargılama giderlerini başvurucu üzerinde bırakmıştır. Mahkeme bireysel başvuruya konu olan davada yargılama giderlerini başvurucu üzerinde bırakmasını ve başvurucu lehine vekâlet ücreti verilmesine yer olmadığını ifade eden hükmünün kanuni dayanağına ilişkin bir değerlendirmede bulunmamıştır. Bu hâliyle kanun koyucu tarafından yargılama giderlerinden hangi tarafın hangi durumda sorumlu tutulacağının duraksamaya yer vermeyecek şekilde açıkça düzenlendiği gözetildiğinde başvurucu lehine vekâlet ücretine hükmedilmemesinin kanuni dayanağının Mahkeme tarafından gösterilemediği sonucuna ulaşılmıştır. Varılan bu sonuca göre müdahalenin meşru bir amacının bulunup bulunmadığının veya ölçülü olup olmadığının değerlendirilmesine gerek görülmemiştir.</p>

<p>55. Bunun yanı sıra 119,40 TL yargılama giderinin takdiren başvurucu üzerinde bırakılmasının da kanuni dayanaktan yoksun olduğu, icranın geri bırakılmasına karar verildiği hâlde başvurucuya yargılama giderlerinin yüklenmesinin kanuni bir dayanağı olmadığı anlaşılmıştır.</p>

<p>56. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VI. GİDERİM</strong></p>

<p>57.<strong> </strong>Başvurucu; ihlalin tespiti ile 5.000 TL maddi ve 5.000 TL manevi tazminat, aksi kanaatte olunması hâlinde ise yeniden yargılama yapılması talebinde bulunmuştur.</p>

<p>58. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. <i>Mehmet Doğan</i> [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; <i>Aligül Alkaya ve diğerleri (2)</i> [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66;<i> Kadri Enis Berberoğlu (3)</i> [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).</p>

<p>59. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasının yeterli giderim sağlayacağı anlaşıldığından başvurucunun maddi ve manevi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VII.</strong> <strong>HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>B. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>C. Kararın bir örneğinin mahkemeye erişim hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Bakırköy 4. İcra Hukuk Mahkemesine (E.2021/72, K.2021/246) GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>D. Başvurucunun tazminat talebinin REDDİNE,</p>

<p>E. 487,60 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.487,60 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 27/1/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202131220-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 11:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/04/yargi/ayms4f.jpg" type="image/jpeg" length="83221"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2022/8989 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-20228989-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-20228989-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 20/11/2025 tarihli ve 2022/8989 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>GENEL KURUL</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>K.N. BAŞVURUSU</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>(Başvuru Numarası: 2022/8989)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>Karar Tarihi: 20/11/2025</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 22/5/2026 - 33261</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>GENEL KURUL</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong><u>GİZLİLİK TALEBİ KABUL</u></strong></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yüksel GÜNARSLAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>K. N.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Av. Nurullah ÇELEN</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>I.</strong> <strong>BAŞVURUNUN KONUSU</strong></p>

<p>1. Başvuru, haksız olduğu ileri sürülen idari gözetimin sona ermesinden sonra idari gözetimin hukuka aykırılığını incelettirebileceği bir başvuru yolunun bulunmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>BAŞVURU SÜRECİ</strong></p>

<p>2. Başvuru 2/2/2022 tarihinde yapılmıştır. Komisyon; adli yardım talebinin kabulüne, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.</p>

<p>3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.</p>

<p>4. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>OLAY VE OLGULAR</strong></p>

<p>5. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) Özbekistan Cumhuriyeti vatandaşı olan başvurucu hakkında DEAŞ silahlı terör örgütü üyesi olduğu şüphesiyle soruşturma başlatmıştır. Başvurucu, soruşturma kapsamında 19/9/2019 tarihinde gözaltına alınmıştır.</p>

<p>6. İstanbul Valiliği 24/9/2019 tarihinde 4/4/2013 tarihli ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu'nun 54. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendi (kamu düzeni veya kamu güvenliği ya da kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar) uyarınca başvurucunun sınır dışı edilmesine ve aynı Kanun'un 57. maddesi gereğince 6 ay süreyle idari gözetim altına alınmasına karar vermiştir.</p>

<p>7. Başvurucu, ilk olarak İstanbul'un Çatalca ilçesindeki Binkılıç Geri Gönderme Merkezine sevk edilmiştir. Sonrasında Muğla Geri Gönderme Merkezine sevk edilen başvurucu, Muğla 2. Sulh Ceza Hâkimliğine (Hâkimlik) yaptığı itirazın kabulüyle 14/1/2020 tarihinde serbest bırakılmıştır.</p>

<p>8. Başvurucu hakkında yürütülen ceza soruşturması kapsamında Başsavcılık 7/12/2020 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir.</p>

<p>9. Başvurucu 16/4/2021 tarihinde Muğla 1. İdare Mahkemesi (İdare Mahkemesi) nezdinde açtığı tam yargı davası ile haksız şekilde idari gözetim altında tutulması nedeniyle uğradığı manevi zararın tazminini talep etmiştir.</p>

<p>10. İdare Mahkemesi 20/4/2021 tarihinde Uyuşmazlık Mahkemesinin 23/11/2020 tarihli ve E.2020/651, K.2020/684 sayılı kararına atıf yaparak davanın görev yönünden reddine karar vermiştir. Uyuşmazlık Mahkemesi bu kararında 6458 sayılı Kanun uyarınca sınır dışı edilmek üzere idari gözetim altına alınma için yapılan işlemler sırasında uğranılan manevi zararın tazminine yönelik manevi tazminat istemiyle açılan davanın adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiğine karar vermiştir. İdare Mahkemesi kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Olayda, açılan davanın, davacının 6458 sayılı Kanun uyarınca sınır dışı edilmek üzere idari gözetim altına alınması nedeniyle uğradığını ileri sürdüğü manevi zararların tazmini istemine yönelik olduğu ve 6458 sayılı Kanunda idari gözetim kararına karşı sulh ceza hâkimliğine başvurulacağının öngörüldüğü dikkate alındığında; aynı işlemden kaynaklanan manevi tazminat istemli davalara da adli yargı yerinde bakılması gerektiği sonucuna varılmıştır."</i></p>

<p>11. Anılan karar, başvurucunun istinaf talebinin reddedilmesiyle 14/12/2021 tarihinde kesinleşmiştir.</p>

<p>12. Başvurucu 3/1/2022 tarihli dilekçe ile Hâkimliğe başvurarak söz konusu idari gözetim tedbirinden kaynaklanan manevi zararının tazmin edilmesini talep etmiştir.</p>

<p>13. Hâkimlik, idareye karşı açılan tazminat davalarına bakma görevinin bulunmadığı gerekçesiyle başvurunun görev yönünden reddine 13/1/2022 tarihinde itiraz kanun yolu açık olmak üzere karar vermiştir. Anılan kararda başvurucunun adli süreçle ilgili tazminat taleplerine ilişkin olarak 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141. ve devamı maddeleri uyarınca yetkili ağır ceza mahkemesine, idari süreçle ilgili olarak da yetkili ve görevli idare mahkemesine başvurma imkânının olduğu belirtilmiştir.</p>

<p>14. Başvurucu, bu kararı 19/1/2022 tarihinde öğrenmiştir.</p>

<p>15. Aleyhine itiraz kanun yoluna başvurulmayan Hâkimlik kararı 15/2/2022 tarihinde kesinleşmiştir.</p>

<p><strong>IV.</strong> <strong>İLGİLİ HUKUK</strong></p>

<p><strong>A.</strong> <strong>İlgili Mevzuat</strong></p>

<p>16. 6458 sayılı Kanun'un<i> "Sınır dışı etmek üzere idari gözetim ve süresi"</i> başlıklı 57. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"...</i></p>

<p><i>(2) (Değişik:6/12/2019-7196/77 md.) Hakkında sınır dışı etme kararı alınanlardan; kaçma ve kaybolma riski bulunan, Türkiye’ye giriş veya çıkış kurallarını ihlal eden, sahte ya da asılsız belge kullanan, kabul edilebilir bir mazereti olmaksızın Türkiye’den çıkmaları için tanınan sürede çıkmayan, kamu düzeni, kamu güvenliği veya kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar hakkında valilik tarafından idari gözetim kararı alınır ya da 57/A maddesi uyarınca idari gözetime alternatif yükümlülükler getirilir. Hakkında idari gözetim kararı alınan yabancılar, yakalamayı yapan kolluk birimince geri gönderme merkezlerine kırk sekiz saat içinde götürülür.</i></p>

<p><i>(3) Geri gönderme merkezlerindeki idari gözetim süresi altı ayı geçemez. Ancak bu süre, sınır dışı etme işlemlerinin yabancının iş birliği yapmaması veya ülkesiyle ilgili doğru bilgi ya da belgeleri vermemesi nedeniyle tamamlanamaması hâlinde, en fazla altı ay daha uzatılabilir.</i></p>

<p><i>(4) (Değişik:6/12/2019-7196/77 md.) İdari gözetimin devamında zaruret olup olmadığı, valilik tarafından her ay düzenli olarak değerlendirilir. Gerek görüldüğünde, otuz günlük süre beklenmez. İdari gözetimin devamında zaruret görülmeyen yabancılar için idari gözetim derhâl sonlandırılır. Bu yabancılara, 57/A maddesi uyarınca idari gözetime alternatif yükümlülükler getirilir.</i></p>

<p><i>(5) İdari gözetim kararı, idari gözetim süresinin uzatılması ve her ay düzenli olarak yapılan değerlendirmelerin sonuçları, gerekçesiyle birlikte yabancıya veya yasal temsilcisine ya da avukatına tebliğ edilir. Aynı zamanda, idari gözetim altına alınan kişi bir avukat tarafından temsil edilmiyorsa, kendisi veya yasal temsilcisi kararın sonucu, itiraz usulleri ve süreleri hakkında bilgilendirilir.</i></p>

<p><i>(6) İdari gözetim altına alınan kişi veya yasal temsilcisi ya da avukatı, idari gözetim kararına karşı sulh ceza hâkimine başvurabilir. Başvuru idari gözetimi durdurmaz. Dilekçenin idareye verilmesi hâlinde, dilekçe yetkili sulh ceza hâkimine derhâl ulaştırılır. Sulh ceza hâkimi incelemeyi beş gün içinde sonuçlandırır. Sulh ceza hâkiminin kararı kesindir. İdari gözetim altına alınan kişi veya yasal temsilcisi ya da avukatı, idari gözetim şartlarının ortadan kalktığı veya değiştiği iddiasıyla yeniden sulh ceza hâkimine başvurabilir.</i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>17. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İdari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı" başlıklı 2. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"1. (Değişik: 10/6/1994-4001/1 md.) İdari dava türleri şunlardır:</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>2. İdari yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır... "</i></p>

<p>18. 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat istemi" başlıklı 141. maddesi bireysel başvuru tarihi itibarıyla şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;</i></p>

<p><i>a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,</i></p>

<p><i>b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,</i></p>

<p><i>c) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,</i></p>

<p><i>d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,</i></p>

<p><i>e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,</i></p>

<p><i>f) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,</i></p>

<p><i>g) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,</i></p>

<p><i>h) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,</i></p>

<p><i>i) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,</i></p>

<p><i>j) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,</i></p>

<p><i>k) (Ek: 11/4/2013-6459/17 md.) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı Kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan,</i></p>

<p><i>Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.</i></p>

<p><i>(2) Birinci fıkranın (e) ve (f) bentlerinde belirtilen kararları veren merciler, ilgiliye tazminat hakları bulunduğunu bildirirler ve bu husus verilen karara geçirilir.</i></p>

<p><i>(3) (Ek:18/6/2014-6545/70 md.) Birinci fıkrada yazan hâller dışında, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle tazminat davaları ancak Devlet aleyhine açılabilir.</i></p>

<p><i>(4) (Ek:18/6/2014-6545/70 md.) Devlet, ödediği tazminattan dolayı görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanan hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına bir yıl içinde rücu eder."</i></p>

<p>19. 5271 sayılı Kanun'un<i> "Tazminat isteminin koşulları"</i> başlıklı 142. maddesinin (2) numaralı fıkrası bireysel başvuru tarihi itibarıyla şöyledir:</p>

<p><i>"(2) İstem, zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa, en yakın yer ağır ceza mahkemesinde karara bağlanır." </i></p>

<p>20. 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun'un <i>"Hukuk mahkemelerinin görevleri</i>" başlıklı 6. maddesinin ikinci fıkrası şöyledir:</p>

<p><i>"</i><i>Asliye hukuk mahkemeleri, sulh hukuk mahkemelerinin görevleri dışında kalan ve özel hukuk ilişkilerinden doğan her türlü dava ve işler ile kanunların verdiği diğer dava ve işlere bakar."</i></p>

<p>21. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun "<i>Görevin belirlenmesi ve niteliği</i>" başlıklı 1. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"</i><i>Mahkemelerin görevi, ancak kanunla düzenlenir. Göreve ilişkin kurallar, kamu düzenindendir."</i></p>

<p>22. 6100 sayılı Kanun'un "<i>Asliye hukuk mahkemelerinin görevi</i>" başlıklı 2. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir.</i></p>

<p><i>(2) Bu Kanunda ve diğer kanunlarda aksine düzenleme bulunmadıkça, asliye hukuk mahkemesi diğer dava ve işler bakımından da görevlidir."</i></p>

<p><strong>B. Yargı Kararları</strong></p>

<p>23. Uyuşmazlık Mahkemesi içtihadına göre idari gözetim kararından kaynaklanan tazminat istemli davaların çözümünde adli yargı görevlidir (bu yönde verilen çok sayıda karar arasından bkz. 19/6/2023 tarihli ve E.2023/176, K.2023/482; 30/5/2022 tarihli ve E.2022/225, K.2022/296; 28/2/2022 tarihli ve E.2021/836, K.2022/96 sayılı kararlar).</p>

<p>24. Uyuşmazlık Mahkemesinin 23/11/2020 tarihli ve E.2020/651, K.2020/684 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Olayda, açılan davanın, davacı hakkında 6458 sayılı Kanun uyarınca sınır dışı edilmek üzere idari gözetim altına alınması için yapılan işlemler sırasında uğranılan manevi zararın tazmini istemine yönelik olduğu, istemin 5271 sayılı Kanun kapsamında bulunmadığı, 6458 sayılı Kanunda da idari gözetim kararına karşı sulh ceza hakimine başvurulacağı düzenlenmiş olup, aynı işlemden kaynaklanan manevi tazminat istemli davalara da adli yargı yerinde bakılacağı, ancak Mahkememizin adli yargı içerisinde hangi yargı merciinin bu davalara bakmakla görevli olduğu hususunda karar verme yetkisi bulunmadığı gözetildiğinde, bu belirlemenin ilgili yargı kolunun kendi içerisinde yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır.</i></p>

<p><i>Açıklanan nedenlerle, İstanbul 1. İdare Mahkemesince yapılan başvurunun kabulü ile, Bakırköy 7. Ağır Ceza Mahkemesince verilen</i> ...<i> görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.</i></p>

<p><i>Sonuç: Davanın çözümünde adli yargının görevli olduğuna, bu nedenle, İstanbul 1. İdare Mahkemesince yapılan başvurunun kabulü ile, Bakırköy 7. Ağır Ceza Mahkemesince verilen</i>...<i> görevsizlik kararının kaldırılmasına... </i>[karar verildi.]<i>"</i></p>

<p>25. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 9. İdari Dava Dairesinin 11/9/2025 tarihli ve E.2025/1882, K.2025/3760 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Olayda; uyuşmazlığın6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu'nun 57. maddesinde düzenlenen idari gözetim altına alınmaktan kaynaklandığı, aynı Kanunun 57. maddesinin 6. fıkrası uyarınca idari gözetim kararlarının Sulh Ceza Hakimliği'nce çözümlenmesi gerektiği, hukuka uygunluk denetimi idari yargı koluna ait olmayan işlemin, hukuka aykırılığından bahisle ileri sürülecek tazminat isteminin idare mahkemelerince değerlendirilmesinin mümkün olmadığı ve adli yargı mercileri tarafından çözüme kavuşturulması gerektiği anlaşıldığından, uyuşmazlığın görüm ve çözümünün idari yargının görev alanına girmediği sonucuna ulaşılmıştır.</i></p>

<p><i>Belirtilen durum itibariyle görülmekte olan davanın görev yönünden reddine karar verilmesi gerekmekte iken uyuşmazlığın esası incelenmek suretiyle verilen istinaf başvurusuna konu kararda hukuki isabet bulunmamaktadır."</i></p>

<p>26. Uyuşmazlığın çözümünün idari yargının görev alanına girmediği yönünde benzer nitelikteki idari yargı merci kararları için çok sayıda karar arasından Ankara Bölge İdare Mahkemesi 13. İdari Dava Dairesinin 11/11/2025 tarihli ve E.2025/3710, K.2025/3956; Bursa Bölge İdare Mahkemesi 6. İdari Dava Dairesinin 12/9/2025 tarihli ve E.2025/1545, K.2025/1964; Erzurum Bölge İdare Mahkemesi 6. İdari Dava Dairesinin 25/9/2025 tarihli ve E.2025/1304, K.2025/1749; Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesinin 30/9/2025 tarihli ve E.2025/1240, K.2025/1535; İzmir Bölge İdare Mahkemesi 6. İdari Dava Dairesinin 4/7/2025 tarihli ve E.2025/1628, K.2025/1766 sayılı kararlarına bakılabilir.</p>

<p>27. Adli yargı merci kararlarında ise idari gözetime bağlı haksız tutmadan kaynaklanan zararlara ilişkin uyuşmazlıkların çözüm yerinin neresi olduğuna dair farklı sonuçlara ulaşıldığı görülmektedir. Bazı bölge adliye mahkemeleri Uyuşmazlık Mahkemesi içtihadıyla uyumlu olarak söz konusu davaların adli yargı mercilerince görülmesi gerektiği yönünde kararlar vermektedir (bu yönde bkz. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesinin 28/11/2024 tarihli ve E.2024/1812, K.2024/384 sayılı kararı). Öte yandan bir kısım adli yargı merci ise idari gözetim kararının idari işlem niteliğinde olması nedeniyle bu karardan kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargıda görülmesi gerektiği şeklinde değerlendirme yapmaktadır. Van Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesinin bu yöndeki 7/1/2025 tarihli ve E.2024/1859, K.2024/1336 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Somut durumda davacı, idari gözetim kararı nedeniyle uğranıldığı iddia olunan maddi ve manevi zararının tahsili istemi ile eldeki davayı açmış olup, yukarıda açıklanan yasal düzenleme ve tanımlar nazara alındığında, tazminata dayanak olarak gösterilen karar idari işlem niteliğindedir. İdari işlemin itiraz merciinin sulh ceza hakimliği olması işlemin bu niteliğini ortadan kaldırmadığı gibi yargı yolunu da belirlemeye yeterli ve elverişli değildir. Eldeki somut uyuşmazlıkta Uyuşmazlık Mahkemesi kararı bulunmadığı gibi, Uyuşmazlık Mahkemesinin salt itiraz merciinin sulh ceza hakimliği olması nedeni ile tazminat davasının da adli yargıda görülmesi gerektiğine ilişkin kabulüne Dairemizce iştirak edilmemiştir. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi kararında da idari gözetim kararı halinde tazminat istemli davalarda görevli yargı yerinin 2577 sayılı Yasanın 2. maddesi uyarınca idari yargı mercileri olduğu açıkça belirtilmiştir. Bu itibarla, idari işlemden kaynaklanan eldeki davanın görüm ve çözüm yeri adli yargı değil, 2577 sayılı Yasanın 2. maddesi uyarınca idari yargı mercileridir."</i></p>

<p>28. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 26. Ceza Dairesinin 11/7/2025 tarihli ve E.2025/473, K.2025/1653 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>" ... </i>[D]<i>avanın görev yönünden reddine karar verilmiş ise de, Uyuşmazlık Mahkemesinin benzer konuda emsal 31/10/2022 tarih, 2022/293 E, 2022/466 K sayılı, 'Bu bağlamda, 6458 sayılı Kanunda idari gözetim kararına karşı sulh ceza hakimine başvurulacağının düzenlendiği gözetildiğinde, aynı işlemden kaynaklanan maddi, manevi tazminat istemli davalara da adli yargı yerinde bakılması gerektiği değerlendirilmiştir. Ancak Uyuşmazlık Mahkemesinin adli yargı içerisinde hangi yargı merciinin bu davalara bakmakla görevli olduğu hususunda karar verme yetkisi bulunmadığı, bu belirlemenin ilgili yargı kolunun kendi içerisinde yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır' şeklindeki ilamı dikkate alınarak, CMK'nın 141-144 maddeleri kapsamında davacı tarafın talebi değerlendirilerek, davanın esası hakkında hüküm tesis edilmesi gerektiği gözetilmeden, davanın görev yönünden reddine dair yazılı şekilde karar verilmesi... </i>[bozmayı gerektirmiştir.]<i>"</i></p>

<p><strong>V. İNCELEME VE GEREKÇE</strong></p>

<p>29. Anayasa Mahkemesinin 20/11/2025 tarihinde yaptığı toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü</strong></p>

<p>30. Başvurucu, Anayasa Mahkemesinin <i>B.T. </i>([GK], B. No: 2014/15769, 30/11/2017) kararı uyarınca hukuka aykırı ve ölçüsüz idari gözetim tedbirinden kaynaklanan manevi zararının tazmini amacıyla İdare Mahkemesi nezdinde açtığı tam yargı davasının görev yönünden reddine karar verildiğini beyan etmiştir. Ayrıca İdare Mahkemesinin ret kararı ve kararda atıf yapılan Uyuşmazlık Mahkemesi kararına istinaden manevi zararının giderilmesi amacıyla Hâkimliğe yaptığı başvurunun da görevsizlik gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle hukuka aykırı ve ölçüsüz idari gözetim tedbirinden kaynaklanan zararının tazmini için başvurabileceği etkili bir başvuru yolu bulunmadığını belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile etkili başvuru hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>31. Bakanlık görüşünde; Anayasa Mahkemesinin <i>Erol Güler</i> ([2. B.], B. No: 2013/8173, 14/4/2016) başvurusunda olumsuz görev uyuşmazlığı üzerine Uyuşmazlık Mahkemesine başvurulmamasının başvuru yollarının tüketilmemesine neden olacağına karar verdiği, somut olayda da başvurucunun İdare Mahkemesi ve Hâkimlik arasındaki olumsuz görev uyuşmazlığının çözümü talebiyle Uyuşmazlık Mahkemesine başvuru yaptığına ilişkin bilgi ve belge sunmadığı belirtilerek başvurucunun itiraz kanun yolu açık olarak verilen Hâkimlik kararına itiraz ettiğini gösterir bilgi ve belge sunmaması nedeniyle başvuru yollarının tüketilip tüketilmediğinin başvurunun kabul edilebilirliğine dair yapılacak incelemede değerlendirilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Ayrıca başvurunun esasına ilişkin olarak yapılacak incelemede Anayasa ve ilgili mevzuat, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı ile somut olayın kendine özgü koşullarının dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir.</p>

<p><strong>B. Değerlendirme </strong></p>

<p>32. Anayasa'nın 19. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir. </i></p>

<p><i>Şekil ve şartları kanunda gösterilen:</i></p>

<p><i>...usulüne aykırı şekilde ülkeye girmek isteyen veya giren, ya da hakkında sınır dışı etme yahut geri verme kararı verilen bir kişinin yakalanması veya tutuklanması; halleri dışında kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz.</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>(Değişik: 3/10/2001-4709/4 md.) Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir."</i></p>

<p>33. Başvurucunun şikâyetinin özü, hukuka aykırı ve ölçüsüz idari gözetim tedbirinden kaynaklanan manevi zararının tazmini amacıyla açtığı davanın esasının adli ve idari yargı mercilerince incelenmemesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkindir. Bu nedenle başvurucunun şikâyetinin Anayasa'nın kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını düzenleyen 19. maddesinin -ikinci fıkrasıyla bağlantılı olarak- dokuzuncu fıkrası kapsamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Anayasa'nın 19. maddesinin dokuzuncu fıkrasında hürriyeti kısıtlanan kişiler için güvence altına alınan tazminat isteme hakkı, Anayasa'nın 40. maddesinin özel (<i>lex specialis</i>) bir görünümü olduğundan somut olayda 40. madde açısından ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Kabul Edilebilirlik Yönünden</strong></p>

<p>34. Somut olayda başvurucu, Hâkimliğin itiraz kanun yolu açık olarak verdiği görev yönünden ret kararına itiraz etmediği gibi idari ve adli yargı yerleri arasındaki olumsuz görev uyuşmazlığının çözümü amacıyla Uyuşmazlık Mahkemesine de başvurmamıştır. Bununla birlikte başvurucu, Anayasa Mahkemesinin <i>B.T.</i> kararıyla ortaya konan ilkelere rağmen hukuka aykırı ve ölçüsüz idari gözetim tedbirinden kaynaklanan manevi zararının tazmini amacıyla başvurduğu yargısal mercilerce verilen görev yönünden ret kararları nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucunun şikâyetine ilişkin etkili bir yol bulunup bulunmadığı meselesi doğrudan başvurunun esasını ilgilendirdiğinden bu hususa ilişkin kabul edilebilirlik değerlendirmesi, işin esasıyla birlikte yapılmalıdır.</p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Esas Yönünden</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>a.</strong> <strong>Genel İlkeler</strong></p>

<p>35. Anayasa'nın 19. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına sahip olduğu ilke olarak konduktan sonra ikinci ve üçüncü fıkralarında şekil ve şartları kanunda gösterilmek kaydıyla kişilerin özgürlüğünden mahrum bırakılabileceği durumlar sınırlı olarak sayılmıştır. Maddenin dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci ve sekizinci fıkralarında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına müdahalede bulunan kişilere tanınan güvencelere ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir (<i>Safkan Aydoğdu</i> [2. B.], B. No: 2014/7498, 5/4/2017, § 43).</p>

<p>36. Anayasa'nın 19. maddesinin dokuzuncu fıkrasında bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zararların tazminat hukukunun genel prensiplerine göre devlet tarafından ödeneceği ifade edilmiştir. Anılan fıkrada yer alan <i>"bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişiler"</i> tabiri ile maddenin diğer tüm fıkralarında belirtilen kurallara aykırı bir işleme tabi kılınmanın kişiye tazminat hakkı doğurduğu belirtilmiştir (<i>Safkan Aydoğdu</i>, § 44). Buna göre Anayasa'nın 19. maddesinin dokuzuncu fıkrasında güvence altına alınan tazminat hakkı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yönünden ilk sekiz fıkrada yer alan güvenceleri tamamlayan ve onlara riayet edilmemesi sonucunda ilgililere tazminat ödenmesini zorunlu kılan bir işleve sahiptir (<i>A.A.</i> [GK], B. No: 2017/34502, 21/10/2021, § 52).</p>

<p>37. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrasında, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunulabilmesi için ihlale neden olduğu iddia edilen işlem veya eyleme karşı idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının tüketilmiş olması gerektiği belirtilmiştir. Dolayısıyla hukuka aykırı idari gözetim tedbirinden kaynaklanan tazminat davasını esastan inceleyecek etkili bir yargısal yolun bulunmadığı iddiasıyla yapılan başvurularda sözü edilen idari gözetimin hukuka uygunluğunun ilk elden Anayasa Mahkemesince incelenmesi bireysel başvurunun ikincilliği ilkesi ile bağdaşmadığı gibi bireysel başvuru yolunun amacıyla da bağdaşmamaktadır (makul sürede yargılanma hakkı yönünden yapılan aynı yöndeki değerlendirme için bkz. <i>Nevriye Kuruç </i>[GK], B. No: 2021/58970, 5/7/2022, § 87; idari gözetim kararına bağlı tutulma koşulları kapsamında kötü muamele yasağıyla bağlantılı etkili başvuru hakkı yönünden yapılan benzer yöndeki değerlendirme için bkz. <i>İbrahim Muhammed Ali</i> [GK], B. No: 2025/10406, 8/7/2025, § 51).</p>

<p><strong>b.</strong> <strong>İlkelerin Olaya Uygulanması</strong></p>

<p>38. Anayasa Mahkemesi 6458 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği 11/4/2014 tarihinden sonra idari gözetim altında bulundurulan yabancıların gerek idari gözetim kararının idarece resen sonlandırılmasını gerekse tutulanların sulh ceza hâkimliğine yaptıkları itiraz üzerine serbest bırakılmalarını müteakiben kendisine yapılan başvurularda Anayasa'nın 19. maddesine ve 6458 sayılı Kanun'daki usule aykırı şekilde ülkeye girmek isteyen veya giren ya da hakkında sınır dışı etme kararı verilen bir kişinin yakalanması veya gözetim altına alınması uygulamasında tutma kararı verme işleminin koşulları, süresi, sürenin uzatılması, ilgiliye bildirilmesi, idari gözetim kararına karşı başvuru yolları gibi usul güvencelerine aykırılıktan dolayı bu başlık altında yapılan şikâyetlerden ötürü ihlal kararları vermiştir (örnek kararlar için bkz. <i>K.A.</i> [GK], B. No: 2014/13044, 11/11/2015; <i>I.S. ve diğerleri</i> [2. B.], B. No: 2014/15824, 22/9/2016).</p>

<p>39. Anayasa Mahkemesi, idari gözetim altına alınan yabancıların kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını ilgilendiren ihlal iddialarında <i>B.T.</i> başvurusu hakkında verdiği kararla içtihat değişikliğine gitmiştir. Anılan kararda, Anayasa Mahkemesi 2577 sayılı Kanun'un 2. maddesinin idari işlem veya eylem türleri yönünden herhangi bir ayrım yapılmadığından idari fonksiyona giren her türlü işlem veya eylem sebebiyle oluşan zararın tazmininin bu kurala dayanılarak açılacak tam yargı davasıyla istenebilmesi için yeterli bir yasal zemin oluşturduğunu, sırf -bilgi eksikliği nedeniyle- fiiliyatta bu yolun işletilmemesinin etkisiz olduğu biçiminde yorumlanamayacağını, hukuka aykırı şekilde tutulan yabancılar yönünden tam yargı davasının etkili bir hukuk mekanizması olduğunu belirtmiştir (<i>B.T.</i>, §§ 52, 54).</p>

<p>40. Diğer taraftan anılan kararda Anayasa Mahkemesi 6458 sayılı Kanun'un 57. maddesine göre hukuki niteliği itibarıyla idari bir işlem olduğu hâlde yabancıyı özgürlüğünden yoksun bırakan kararın mahiyetini de dikkate alan kanun koyucunun idari gözetim kararına karşı itiraz mercii olarak münhasıran sulh ceza hâkimliklerini tayin ettiğini, bu açıdan idare mahkemelerinin idari gözetim kararının hukuka uygunluğunun denetimi konusunda herhangi bir yetkisi bulunmadığından sulh ceza hâkimliğine itiraz edilmeden idari yargıda tam yargı davası açılamayacağını açıklamıştır (<i>B.T.</i>, §§ 70, 71). Öte yandan sulh ceza hâkiminin idari gözetim kararının hukuka uygun olduğuna hükmetmesi durumunda -idari yargı merciinin idari gözetim kararının hukukiliğini denetleme yetkisinin bulunmadığı gözetildiğinde- 2577 sayılı Kanun'un 2. maddesinde öngörülen tam yargı davasının idari gözetim kararının hukuka aykırı olduğu şikâyetlerine bağlı tazminat istemi yönünden etkisiz hâle geleceği, bu gibi hâllerde sulh ceza hâkiminin ret kararından itibaren süresi içinde doğrudan Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunulabileceği belirtilmiştir (<i>B.T.</i>, § 72).</p>

<p>41. Anayasa Mahkemesi <i>A.A.</i> ([1. B.], B. No: 2014/18827, 20/12/2017) kararında sulh ceza hâkiminin idari gözetim kararının hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle itirazı kabul etmesi hâlinde tam yargı davası açılmasını engelleyici bir düzenleme bulunmadığından bu yol tüketilmeden bireysel başvuruda bulunulamayacağı yönündeki değerlendirmenin idari gözetimin idarece sonlandırılması durumunda da geçerli olduğu sonucuna ulaşmıştır. Bu kararlardan anlaşılacağı üzere Anayasa Mahkemesi idari gözetimi sona erdirilen başvurucuların hukuka aykırı olarak idari bir kararla özgürlüklerinden yoksun bırakılmaları nedeniyle uğradıklarını öne sürdükleri maddi ve manevi zararlarının karşılanması bakımından idari yargıda tam yargı davası yolunu tüketmeleri gerektiğini belirtmiştir.</p>

<p>42. Anayasa Mahkemesinin anılan kararlarından sonraki süreçte Uyuşmazlık Mahkemesi somut olaya benzer olumsuz görev uyuşmazlıklarında idari yargının değil adli yargının görevli olduğuna dair çok sayıda karar vermiştir (bkz. §§ 23, 24). Bu kararlar sonrasında söz konusu tazminat davalarının hangi yargı mercilerince görüleceğine ilişkin farklı uygulamalar ortaya çıkmıştır. Bu kapsamda idari yargı mercileri Uyuşmazlık Mahkemesi içtihadına uygun şekilde idari gözetim tedbirinin hukuka uygunluğunun adli yargı teşkilatı içerisinde yer alan sulh ceza hâkimliklerince denetlendiği ve bu nedenle idari gözetimden kaynaklanan tazminat davalarının da adli yargı mercilerince görülmesi gerektiği şeklindeki gerekçelerle görev yönünden ret kararları vermektedir. Bununla birlikte bazı adli yargı mercileri de <i>B.T.</i> kararında ortaya konan ilkeler çerçevesinde idari gözetim kararının idari işlem niteliğinden hareketle açılan tazminat davalarını görev yönünden reddetmektedir. Ayrıca somut başvuruda olduğu gibi uygulamada söz konusu tazminat davasının adli yargı teşkilatı içinde hangi mercilerde (ağır ceza mahkemeleri, sulh ceza hâkimlikleri, genel görevli hukuk mahkemeleri) açılacağına ilişkin bir belirsizliğin de söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca uygulamada benzer nitelikteki davaları esastan inceleyen adli yargı mercilerinin de idari gözetimin hukuka uygunluğunu denetlemek suretiyle tazminat talebini kabul ettiğine dair herhangi bir veriye ulaşılamamıştır. Bu koşullar altında başvurucudan Hâkimlik kararına itiraz veya Uyuşmazlık Mahkemesine başvuru gibi pratik olarak dikkate değer bir başarı şansı sunmayan hukuki yolları tüketmesinin beklenemeyeceği, eldeki başvuruda başvuru yollarının tüketilmesi ve süre aşımı yönlerinden herhangi bir eksiklik bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Dolayısıyla açıkça dayanaktan yoksun olmayan başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p>43. Anayasa Mahkemesinin 30/11/2017 tarihinde verdiği <i>B.T.</i> kararından bu yana aradan geçen uzunca süreye rağmen gelinen aşamada hukuka aykırı olarak idari gözetim altına alınan bireylerin bu işlemden kaynaklanan zararlarının tazmini için hangi yargısal merciye başvuracakları konusunda -kendilerinden kaynaklanmayan- ciddi bir belirsizlik içinde oldukları anlaşılmaktadır. Diğer bir ifadeyle Anayasa'nın 19. maddesinin dokuzuncu fıkrasıyla güvence altına alınan tazminat isteme hakkının hangi yargısal merci önünde ileri sürüleceğine ilişkin özel bir hüküm bulunmayan hukuk düzenimizde, mevcut genel nitelikteki kural ve mekanizmaların uygulamada süregelen belirsizliğin giderilmesinde yetersiz kaldığı görülmüştür.</p>

<p>44. Mevcut koşullar altında Anayasa Mahkemesi -<i>K.A.</i> kararında olduğu gibi- sınır dışı edilmek amacıyla idari gözetim altında tutulan başvurucu açısından tutmadan kaynaklanan zararların tazminine imkân sağlayabilecek etkili idari ve yargısal bir başvuru yolunun bulunmadığı kanaatine ulaşmıştır.</p>

<p>45. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 19. maddesinin -ikinci fıkrasıyla bağlantılı olarak- dokuzuncu fıkrasının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VI.</strong> <strong>GİDERİM </strong></p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Genel İlkeler</strong></p>

<p>46. 6216 sayılı Kanun'un <i>"Kararlar" </i>başlıklı 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemez.</i></p>

<p><i>(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir."</i></p>

<p>47. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük)<i> "Pilot karar usulü" </i>başlıklı 75. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"(1) Bölümler, bir başvurunun yapısal bir sorundan kaynaklandığını ve bu sorunun başka başvurulara da yol açtığını tespit etmeleri ya da bu durumun yeni başvurulara yol açacağını öngörmeleri hâlinde, pilot karar usulünü uygulayabilirler. Bu usulde, konuya ilişkin Bölüm tarafından pilot bir karar verilir. Benzer nitelikteki başvurular idari mercilerce bu ilkeler çerçevesinde çözümlenir; çözümlenmediği takdirde Mahkeme tarafından topluca görülerek karara bağlanır. </i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>(5) Bölüm pilot kararla birlikte, bu karara konu yapısal soruna ilişkin benzer başvuruların incelenmesini erteleyebilir. İlgililer erteleme kararı hakkında bilgilendirilirler. Bölüm, gerekli gördüğü takdirde ertelediği başvuruları gündeme alarak karara bağlayabilir</i></p>

<p><i>(6) (Ek:RG-5/8/2025-32977) Genel Kurula sevk edilen başvurularda söz konusu değerlendirmeler Genel Kurul tarafından yapılır."</i></p>

<p>48. Anayasa Mahkemesinin<i> Mehmet Doğan</i> ([GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018) kararında ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir. Anayasa Mahkemesi diğer bir kararında ise bu ilkelerle birlikte ihlal kararının yerine getirilmemesinin sonuçlarına da değinmiş ve bu durumun ihlalin devamı anlamına geleceği gibi ilgili hakkın ikinci kez ihlal edilmesiyle sonuçlanacağına işaret etmiştir (<i>Aligül Alkaya ve diğerleri (2)</i> [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019).</p>

<p>49. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâle getirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için ise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması, ihlale neden olan karar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması gerekir (<i>Mehmet Doğan</i>, §§ 55, 57).</p>

<p>50. İhlal, Anayasa Mahkemesine başvuru yapmadan önce başvuru yapılabilecek idari veya yargısal başvuru yoluna ilişkin kanun hükmünün bulunmamasından kaynaklanabilir. Bu durumda söz konusu ihlalin bütün sonuçlarıyla giderilebildiğinden söz edilebilmesi ancak ihlale yol açan konuda kanuni düzenleme yapılması veya ilgili hükümlerin yeni ihlallere yol açılmayacak bir şekilde değiştirilmesi ile mümkün olur. Bunun yanında bazı hâllerde sadece kanuni düzenleme yapılması ihlalin tüm sonuçlarının ortadan kaldırılması bakımından yeterli olmayabilir. Bu durumda ise bireysel başvuru kapsamında mağdurların ihlalden kaynaklanan maddi ve manevi zararlarını telafi edici birtakım tedbirlerin alınması da gerekebilir (<i>Nevriye Kuruç</i>, § 105).</p>

<p>51. 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesi uyarınca ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasını temin eden yollardan biri de İçtüzük'ün 75. maddesinde öngörülen pilot karar usulünün işletilmesidir. İhlalin yapısal bir sorundan kaynaklandığının tespiti ile bu sorunun başka başvurulara, bir diğer ifadeyle yeni ihlallere sebebiyet verdiğinin anlaşılması veya bu durumun yeni başvurulara sebebiyet verebileceğinin öngörülmesi hâlinde sadece somut olay bakımından alınan bir ihlal kararı temel hak ve özgürlüklere yönelik gerçek bir koruma sağlamaktan uzak kalacaktır (<i>Y.T. </i>[GK], B. No: 2016/22418, 30/5/2019, § 69). Böyle bir durumda Anayasa Mahkemesi, resen veya Bakanlığın ya da başvurucunun istemi üzerine pilot karar usulünü başlatabilecektir. Pilot karar usulünün başlatılması hâlinde yapısal sorunun tespiti ve bunun çözüm önerilerinin ortaya konulması gerekir (<i>Y.T.</i>,<i> </i>§ 70).</p>

<p>52. Pilot karar usulünün benimsenmesindeki en önemli amaç, benzer başvuruların tamamının ihlalle sonuçlanması yerine ilgili mercilerce çözüme kavuşturulması ve bu suretle ihlalin kaynağının ortadan kaldırılarak yapısal sorunun düzeltilmesinin sağlanmasıdır (<i>Y.T.</i>,<i> </i>§ 71). Bu çerçevede Anayasa Mahkemesi, pilot kararında belirttiği yapısal sorunun ortadan kaldırılması ve benzer başvuruların çözüme kavuşturulması için belirli bir süre öngörüp bu süre zarfında diğer başvuruların incelenmesini erteleyebilir. Bu durumda erteleme kararı hakkında bilgilendirme yapılması gerekir. Öngörülen süre içinde yapısal sorunun ve bu kapsamda kalan şikâyetlerin ilgili mercilerce çözülmemesi hâlinde Anayasa Mahkemesi tarafından benzer nitelikteki başvuruların topluca karara bağlanması mümkündür (<i>Y.T.</i>,<i> </i>§ 72).</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>İlkelerin Olaya Uygulanması</strong></p>

<p>53. Başvurucu, ihlalin tespiti ile miktar belirtmeksizin manevi tazminat talebinde bulunmuştur.</p>

<p>54. İncelenen başvuruda hukuka aykırı idari gözetimden kaynaklanan maddi ve manevi zararların tazmini için müracaat edilebilecek etkili bir başvuru yolu bulunmadığı, bu konuya özgü kişilerde tereddüt yaratmayacak şekilde açık kanuni bir düzenlemenin olmadığı, genel nitelikteki düzenlemelerin de uygulamada etkili bir mekanizma oluşturamadığı tespit edilmiş ve bu durumun Anayasa'nın 19. maddesinin -ikinci fıkrasıyla bağlantılı olarak- dokuzuncu fıkrasında güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını ihlal ettiği sonucuna varılmıştır.</p>

<p>55. Bu kapsamda hukuka aykırı idari gözetim kararlarına bağlı tutmadan kaynaklanan zararların tazmini için başvurulabilecek etkili bir yol bulunmadığı iddiasıyla yapılan başvuruların sayısı her geçen gün artmakta, bu konuda çok sayıda şikâyet Anayasa Mahkemesi önüne bireysel başvuru yolu ile getirilmektedir.</p>

<p>56. Anayasa Mahkemesi tarafından mevcut başvuru ve diğer derdest başvurular bakımından yeni ihlal kararları verilmesi benzer başvuruların yapılmasını önlemeyecektir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvurunun ikincilliği ve hukuk sisteminde düzenlenen başvuru yollarının tüketilmesinden sonra başvurulabilecek bir anayasal başvuru yolu olması da dikkate alınarak hukuka aykırı idari gözetimden doğan maddi ve manevi zararların giderilmesini sağlayacak etkili bir yol bulunmamasından kaynaklanan ihlaller nedeniyle ortaya çıkan ve yapısal sorun teşkil eden durumun telafi edilebilmesi için açık bir kanuni düzenleme yapılması gerekmektedir. Oluşturulacak başvuru yolu, idari gözetim altında tutmanın kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını ihlal edip etmediğini tespit edebilmeli ve şayet ihlal söz konusu ise tutmadan kaynaklanan zararların tazminini sağlayabilmelidir.</p>

<p>57. Anayasa'nın<i> "Başlangıç"</i> bölümünde, kuvvetler ayrımının devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmediği ancak belli yetki ve görevlerin kullanılmasından ibaret olduğu, erkler arasında medeni bir iş bölümü ve iş birliği ilişkisinin bulunduğu belirtilmiştir. Bu kapsamda Anayasa Mahkemesi, Anayasa ile verilen yetki ve görevlerini yerine getirerek sınır dışı edilmek amacıyla idari gözetim altında tutulan yabancılar yönünden tutmanın hukuka aykırılığı nedeniyle uğranılan zararların tazmini istemiyle başvuru yapılabilecek etkili bir yolun ihdas edilmesi gerektiği tespitini yapmıştır. Dolayısıyla kararın bir örneğinin Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ortak koruma alanında yer alan bir temel hak ve hürriyetin ihlaline yol açtığı tespit edilen söz konusu sorunun çözümü için Türkiye Büyük Millet Meclisine de bildirilmesi gerekir. Bu bağlamda İçtüzük'ün 75. maddesinin (6) numaralı fıkrasının delaletiyle aynı maddenin (5) numaralı fıkrası uyarınca işbu kararın Resmî Gazete'de yayımlandığı tarihe kadar hukuka aykırı idari gözetim altında tutmadan kaynaklanan zararların tazmini için başvurulabilecek idari ve/veya adli bir makam bulunmadığı iddiasıyla yapılmış olan başvurular ile bu tarihten sonra kaydedilecek aynı mahiyetteki başvuruların incelenmesinin kararın Resmî Gazete'de yayımlanmasından itibaren dört ay süreyle ertelenmesine karar verilmesi gerekir.</p>

<p>58. İhlalin tespit edilmesi somut başvuru bağlamında başvurucunun ihlalden kaynaklanan mağduriyetini bütünüyle gidermemektedir. İhlalin bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılabilmesi için yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucuya net 10.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VII.</strong> <strong>HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Kamuya açık belgelerde başvurucunun kimliğinin gizli tutulması talebinin KABULÜNE,</p>

<p>B. Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>C. Anayasa'nın 19. maddesinin -ikinci fıkrasıyla bağlantılı olarak- dokuzuncu fıkrasının İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>D. İhlalin yapısal sorundan kaynaklandığı anlaşıldığından PİLOT KARAR USULÜNÜN UYGULANMASINA,</p>

<p>E. İhlale neden olan sorunun çözümü için durumun Türkiye Büyük Millet Meclisine BİLDİRİLMESİNE,</p>

<p>F. Kararın yayımlandığı tarihe kadar hukuka aykırı idari gözetim altında tutmadan kaynaklanan zararların tazmini için başvurulabilecek idari ve/veya adli bir makam bulunmadığı iddiasıyla yapılmış olan başvurular ile bu tarihten sonra kaydedilecek aynı konuda yapılan ve karardan sonra yapılacak başvuruların incelenmesinin kararın Resmî Gazete'de yayımlanmasından itibaren DÖRT AY SÜREYLE ERTELENMESİNE,</p>

<p>G. Başvurucuya net 10.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,</p>

<p>H. 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>İ. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>J. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 20/11/2025 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-20228989-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 11:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/aymms.jpg" type="image/jpeg" length="23621"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ortaklığın Giderilmesi Davasında Taraf Teşkili Sağlanmadan Taşınmazın Satılması Sonucunda Uğranılan Zararın Karşılanmadığı İddiasıyla Yapılan Başvuruya İlişkin Karar]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ortakligin-giderilmesi-davasinda-taraf-teskili-saglanmadan-tasinmazin-satilmasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ortakligin-giderilmesi-davasinda-taraf-teskili-saglanmadan-tasinmazin-satilmasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 16/12/2025 tarihinde, Aynur Ceylan ve diğerleri (B. No: 2020/36883) başvurusunda Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa'nın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Olaylar</strong></p>

<p>Başvurucuların 1985 yılından vefat eden murisinin hissedarı olduğu taşınmaz için taşınmazın diğer paylı malikleri 1998 yılında ortaklığın giderilmesi davası açmıştır. Söz konusu davada muris hayattaymış gibi kendisine tebligat yapılarak yargılama sonuçlandırılmış ve taşınmaz 19/6/2000 tarihinde ihale edilerek satılmıştır.</p>

<p>Başvurucular satış tarihinin üzerinden on yıl geçtikten sonra temyiz dilekçesi sunmuş ve taraf teşkili sağlanmaksızın yargılama yapılarak taşınmazın satılması nedeniyle kararın bozulmasını talep etmiştir. Temyiz talebini inceleyen Yargıtay dairesi 19/1/2011 tarihinde, başvurucuların murisi davadan evvel öldüğü hâlde başvurucular davaya dâhil edilmeksizin karar verilmesi nedeniyle kararı bozmuştur. Bozma sonrası yapılan yargılamada bilirkişilerce taşınmaz hissesi için belirlenen bedelin başvuruculara ödenmesi gerektiği belirtilmiştir. Sulh hukuk mahkemesi ise taraf teşkilinin sağlandığı, dava konusu parselin başka parselle tefrik edilerek tapu kaydından silindiği ve temyiz edenlerin parasını aldığı gerekçesiyle konusu kalmayan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucular kararı temyiz etmiş, bozmaya uygun şekilde davanın esası hakkında bir karar verilmediğini ve bilirkişi raporunda belirlenen bedel dikkate alınarak karar verilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Anılan temyiz talebi, Yargıtayın farklı bir dairesince incelenmiş ve karar hukuka uygun bulunarak onanmıştır.</p>

<p><strong>İddialar</strong></p>

<p>Başvurucular; ortaklığın giderilmesi davasında taraf teşkili sağlanmadan taşınmazın satılması sonucunda uğranılan zararın karşılanmaması ve karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p><strong>Mahkemenin Değerlendirmesi</strong></p>

<p>Somut olayda başvurucular, yaklaşık on yıl sonra ortaklığın giderilmesi davasından ve taşınmazın satışından haberdar olup ortaklığın giderilmesi davasında verilen karara karşı kanun yoluna başvurabilmiştir. Söz konusu başvuru üzerine Yargıtay, mahkemenin ilk kararının usule aykırı olduğunu tespit etmiş, böylece ihalenin dayanağı olan mahkeme kararı ortadan kalkmıştır.</p>

<p>Bununla birlikte bozma sonrasında sulh hukuk mahkemesince ortaklığın giderilmesi talebine yönelik verilmiş yeni bir karar yoktur. Başvurucuların taraf olarak ortaklığın giderilmesi davasına şeklî olarak katılımı sağlanmış olsa da bu süreçte ileri sürdükleri iddia ve itirazların davanın esasına yönelik hiçbir etkisi olmamıştır. Dolayısıyla satış kararının dayanağı olan sulh hukuk mahkemesi kararının usule aykırı olduğuna ilişkin hukuki tespit de anılan kararın bozularak teorik olarak satış işleminin dayanağının ortadan kalkması da bozma sonrası verilen karar nedeniyle pratikte başvurucuların mağduriyetini giderme noktasında bir sonuç doğurmamıştır.</p>

<p>Devletin pozitif yükümlülükleri kapsamında davanın lehe sonuçlanmasını sağlama yönünde bir yükümlülüğü bulunduğundan söz edilemeyeceği açıktır. Bununla birlikte bir davada taraf olabilmeye ve dava sonunda verilecek kararın uyuşmazlığın çözümünü sağlamasına imkân tanıyan uygun hukuki mekanizmaların kurulması, bu hukuksal yol ve mekanizmaların somut olarak işlerliğinin sağlanması devletin pozitif yükümlülüklerinin bir gereğidir.</p>

<p>Ortaklığın giderilmesi davasının teorik olarak paylı veya el birliği hâlinde malik olunan mallardaki ortaklığın giderilmesi için etkili giderim sağlama kapasitesi bulunduğu açıktır. Ancak somut olayda, dava tarihinden önce öldüğü anlaşılan muris hayattaymış gibi tebliğ yapılarak taşınmazın satıldığı, bu süreçte başvuruculara dava ve satışa ilişkin işlemlere herhangi bir itiraz hakkı da tanınmaksızın dava ve satış işlemlerinin sonuçlandırıldığı görülmüştür. Başvurucuların lehine verilen bozma kararı ise somut bir sonuç doğurmamıştır. Ayrıca davadan haberdar edilmeyen başvuruculara ait taşınmazın satıldığı ve bedelin hesaba yatırıldığı ifade edilmekle birlikte başvurucuların kararı temyiz ettiği tarihe kadar bu bedeli aldıkları da ortaya konulmamıştır. Dolayısıyla davada taraf olarak iddia ve itirazlarını sunma imkânından yoksun bırakılan başvurucular bir de bedeli zamanında tahsil edebilme imkânından mahrum bırakılmıştır. Teorik olarak taşınmazlardaki ortaklığın giderilmesi için etkili bir giderim sağlama kapasitesi bulunan ortaklığın giderilmesi davası hukuk yolu başvurucuların zararlarının giderilmesi açısından pratikte başarı şansı sunmamıştır.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.</p>

<p>---</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>GENEL KURUL</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>AYNUR CEYLAN VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>(Başvuru Numarası: 2020/36883)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>Karar Tarihi: 16/12/2025</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 22/5/2026 - 33261</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>GENEL KURUL</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Muhterem İNCE</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Olcay ÖZCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başvurucular</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>1. Aynur CEYLAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>2. Selnur ÖZTÜRK</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>3. Tefik Rüştü GÜNGÖR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>4. Vesile GÜNGÖR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>5. Nazife GÜNGÖR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Av. Hacı Asım ÖZCAN</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>I.</strong> <strong>BAŞVURUNUN KONUSU</strong></p>

<p>1. Başvuru; ortaklığın giderilmesi davasında taraf teşkili sağlanmadan taşınmazın satılması sonucunda uğranılan zararın karşılanmaması ve karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>BAŞVURU SÜRECİ</strong></p>

<p>2. Başvuru 18/11/2020 tarihinde yapılmıştır. Birinci Bölüm Birinci Komisyon 6/11/2023 tarihinde başvurucular Aynur Ceylan,<strong> </strong>Selnur Öztürk, Tefik Rüştü Güngör ve Vesile Güngör yönünden makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasının başvuru yollarının tüketilmemesi<i> </i>nedeniyle kabul edilemez olduğuna, mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddiasının kabul edilebilirlik hususunun karara bağlanmasının Bölüm kararını gerektirmesi nedeniyle Bölüme gönderilmesine karar vermiştir.</p>

<p>3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir.</p>

<p>4. Birinci Bölüm 12/6/2025 tarihli toplantıda başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>OLAY VE OLGULAR</strong></p>

<p>5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar şöyledir:</p>

<p>6. Başvurucuların murisi Ankara'nın Yenimahalle ilçesi Alacaatlı köyünde bulunan 4.000 m²lik taşınmazın 207/4000 oranında paylı malikidir. Başvurucuların murisi 1985 yılında vefat etmiş ve geriye mirasçıları olarak başvurucular kalmıştır.</p>

<p>7. Taşınmazın paylı malikleri S.B. ve M.S.G. 21/8/1998 tarihinde başvurucuların murisinin de aralarında olduğu diğer paylı malikler aleyhine ortaklığın giderilmesi davası açmıştır. Ankara 6. Sulh Hukuk Mahkemesince (Sulh Hukuk Mahkemesi) yapılan yargılama sırasında murisin vefat ettiği tespit edilmediğinden kendisine yapılan tebligatlara istinaden taşınmaz üzerinde keşif yapılmış ve 18/12/1999 tarihinde aynen paylaşımın mümkün olmadığı gerekçesiyle satış suretiyle ortaklığın giderilmesine karar verilmiştir. Kararın bu hâliyle kesinleşmesi üzerine dosya satış işlemlerinin yürütülmesi için Ankara Gayrimenkul Satış İcra Müdürlüğüne (Satış Memurluğu) gönderilmiştir. Satış Memurluğu 19/6/2000 tarihinde taşınmazı 291.800.000.000 eski Türk lirası (ETL) kendi adına asaleten ve diğer kişiler adına vekâleten M.S.G.ye ihale etmiştir.</p>

<p>8. Başvurucular 12/7/2010 tarihinde dilekçe sunmuş ve Vakıflar Bankası T.A.O.ya (Vakıfbank) yatırılan bedelden muris hissesine düşen kısmın kendilerine ödenmesi için yetki ve izin verilmesini talep etmiştir. Bunun yanında başvurucular 13/7/2010 tarihinde temyiz dilekçesi sunmuş ve taraf teşkili sağlanmaksızın yargılama yapılarak taşınmazın satılması nedeniyle kararın bozulmasını talep etmiştir. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (6. Hukuk Dairesi) 19/1/2011 tarihinde, taşınmazda pay sahibi olan başvurucuların murisi davadan evvel öldüğü hâlde başvurucuların davaya dâhil edilmeksizin karar verilmesi nedeniyle kararı bozmuştur.</p>

<p>9. Sulh Hukuk Mahkemesi bozmaya uymuş ve yeniden bilirkişi raporu almıştır. 6/3/2014 tarihli raporda taşınmazın satışı sonrasında harç ve masraflar düşüldükten sonra Vakıfbank Adliye Şubesindeki hesaba muris adına 14.736.999.780 ETL bedel yatırıldığı belirtilmiştir. Taşınmazın satışı sonrası ada içindeki iki parselle birleştirilerek yeni m²si ile tapuya tescil edildiği, ardından üzerinde kat mülkiyeti kurulan ve üç blok bulunan site inşa edildiği ifade edilmiştir. Taşınmazın satılmış olması nedeniyle davanın konusuz kaldığı, davacıların hisse miktarı dikkate alındığında dava tarihi ve taşınmaz üzerine inşa edilen yapıların kıymetine göre 310.500 TL hisse bedelinin hesaplandığı belirtilmiştir. İtirazlar üzerine alınan 21/5/2014 tarihli ek raporda; ilk raporda yapılan hesaplamanın yerinde olduğu, satın alan on bir kişiden satın alma oranlarına göre 310.500 TL'nin tahsil edilmesi ve başvuruculara ödenmesi gerektiği belirtilmiştir. Tarafların itirazı üzerine alınan 24/11/2014 tarihli ek raporda taşınmaz satıldığından yeniden satış yapılarak infaz edilmesinin mümkün olmadığı ifade edilmiştir.</p>

<p>10. Sulh Hukuk Mahkemesi 11/2/2015 tarihinde taraf teşkilinin sağlandığı, dava konusu parselin başka parselle tefrik edilerek tapu kaydından silindiği ve temyiz edenlerin de parasını aldığı gerekçesiyle konusu kalmayan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmetmiştir. Başvurucular bu kararı temyiz etmiş, bozmaya uygun ve davanın esası hakkında bir karar verilmediğini ve bilirkişi raporunda belirlenen bedel dikkate alınarak karar verilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>11. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi (14. Hukuk Dairesi) 15/9/2020 tarihinde hukuka uygun bulduğunu belirterek kararı onamıştır.</p>

<p>12. Başvurucular, nihai kararı 29/10/2020 tarihinde öğrenmiştir.</p>

<p><strong>IV.</strong> <strong>İLGİLİ HUKUK</strong></p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Ulusal Hukuk</strong></p>

<p>13. 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 698. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>“Hukukî bir işlem gereğince veya paylı malın sürekli bir amaca özgülenmiş olması sebebiyle paylı mülkiyeti devam ettirme yükümlülüğü bulunmadıkça, paydaşlardan her biri malın paylaşılmasını isteyebilir.</i></p>

<p><i>Paylaşmayı isteme hakkı, hukukî bir işlemle en çok on yıllık süre ile sınırlandırılabilir. Taşınmazlarda paylı mülkiyetin devamına ilişkin sözleşmeler, resmî şekle bağlıdır ve tapu kütüğüne şerh verilebilir.</i></p>

<p><i>Uygun olmayan zamanda paylaşma isteminde bulunulamaz”</i></p>

<p>14. 4721 sayılı Kanun'un 699. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>“Paylaşma, malın aynen bölüşülmesi veya pazarlık ya da artırmayla satılarak bedelinin bölüşülmesi biçiminde gerçekleştirilir.</i></p>

<p><i>Paylaşma biçiminde uyuşma sağlanamazsa, paydaşlardan birinin istemi üzerine hâkim, malın aynen bölünerek paylaştırılmasına, bölünen parçaların değerlerinin birbirine denk düşmemesi hâlinde eksik değerdeki parçaya para eklenerek denkleştirme sağlanmasına karar verir.</i></p>

<p><i>Bölme istemi durum ve koşullara uygun görülmezse ve özellikle paylı malın önemli bir değer kaybına uğramadan bölünmesine olanak yoksa, açık artırmayla satışa hükmolunur. Satışın paydaşlar arasında artırmayla yapılmasına karar verilmesi, bütün paydaşların rızasına bağlıdır.”</i></p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Uluslararası Hukuk</strong></p>

<p>15. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek (1) No.lu Protokol'ün <i>"Mülkiyetin korunması"</i> başlıklı 1. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.</i></p>

<p><i>Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez."</i></p>

<p>16. Sözleşme'nin <i>"Etkili başvuru hakkı"</i> başlıklı 13. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, söz konusu ihlal resmi bir hizmetin ifası için davranan kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahiptir."</i></p>

<p>17. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Sözleşme'nin 13. maddesi uyarınca temel hak ve özgürlüklerin ulusal düzeyde korunması için etkili bir başvuru yolunun var olması gerektiğini belirtmektedir. AİHM'e göre Sözleşme'nin 13. maddesi yetkili ulusal makamlar tarafından Sözleşme kapsamına giren bir şikâyetin esasının incelenmesine izin veren ve uygun bir telafi yöntemi sunan bir iç hukuk yolunun sağlanmasını gerekli kılmaktadır. Ayrıca bu hukuk yolu teoride olduğu kadar pratikte de etkili bir yol olmalıdır (<i>İlhan/Türkiye</i> [BD], B. No: 22277/93, 27/6/2000, § 97; <i>Kudla/Polonya</i> [BD], B. No: 30210/96, 26/10/2000, § 157; <i>Özpınar/Türkiye</i>, B. No: 20999/04, 19/10/2010, § 82).</p>

<p>18. AİHM, etkili başvuru hakkının Sözleşme çerçevesinde savunulabilir nitelikteki bir şikâyetin mahkemelerce etkili bir şekilde incelenmesini ve öngörülen yolun uygun bir telafi imkânı sunmaya elverişli olmasını güvence altına aldığını vurgulamaktadır (<i>Kudla/Polonya</i>, § 157; <i>Dimitrov-Kazakov/Bulgaristan</i>, B. No: 11379/03, 10/2/2011, § 35). AİHM, iç hukuktaki düzenlemelerin başvuruculara bu anlamda asgari güvenceleri içerecek şekilde yeterli bir hukuk yolu sunup sunmadığını irdelemektedir (<i>Dimitrov-Kazakov/Bulgaristan</i>, § 36).</p>

<p>19. Hazine arazisi üzerine inşa edilen bir gecekondunun etrafında bulunan çöplüğün patlaması üzerine zarar görmesi olayının ele alındığı <i>Öneryıldız/Türkiye</i> ([BD], B. No: 48939/99, 30/11/2004) kararında AİHM, mülkiyet hakkının pozitif yükümlülükler yönünden ihlal edildiğine karar verdiği gibi meseleyi etkili başvuru hakkına ilişkin 13. madde yönünden de ele almıştır. AİHM'e göre Sözleşme'nin 13. maddesi, ulusal hukuk sistemlerinin yetkili ulusal otoritelere Sözleşme kapsamında ileri sürülebilir bir şikâyetin özünü ele almalarına salahiyet tanıdığı etkili bir hukuk yolunu erişilebilir kılmasını gerektirir. Bunun amacı ise uluslararası şikâyet mekanizmasını AİHM önünde harekete geçirmek zorunda kalmadan önce bireylerin Sözleşme haklarının ihlalleri için ulusal düzeyde uygun bir telafi elde edebilecekleri bir yol sağlamaktır (<i>Öneryıldız/Türkiye, </i>§ 145). Bununla birlikte AİHM 13. madde ile sağlanan korumanın herhangi bir özel çözüm yöntemi gerektirecek kadar ileri gitmediğini, taraf devletlerin bu hüküm kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirme konusunda belirli bir takdir aralığının olduğunu kabul etmiştir (<i>Öneryıldız/Türkiye, </i>§ 146). AİHM, başvurucunun evinin ve eşyalarının kaybı yönünden tazminat yolu etkin bir şekilde işletilmediği için Sözleşme'ye ek (1) No.lu Protokol'ün 1. maddesi ile bağlantılı olarak 13. maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir (<i>Öneryıldız/Türkiye, </i>§§ 156, 157).</p>

<p><strong>V.</strong> <strong>İNCELEME VE GEREKÇE</strong></p>

<p>20. Anayasa Mahkemesinin 16/12/2025 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Başvurucu Nazife Güngör'ün Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia</strong></p>

<p>21. Başvurucu, yargılamanın uzun sürdüğünden şikâyet etmiştir.</p>

<p>22. Anayasa Mahkemesi, olay ve olguları somut başvuru ile benzer nitelikte olan <i>Veysi Ado </i>([GK], B. No: 2022/100837, 27/4/2023) kararında uygulanacak anayasal ilkeleri belirlemiştir. Bu çerçevede Anayasa Mahkemesi 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun'un geçici 2. maddesinde 28/3/2023 tarihli ve 7445 sayılı Kanun'un 40. maddesi ile yapılan değişikliğe göre 9/3/2023 tarihi (bu tarih dâhil) itibarıyla derdest olan, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddialarıyla yapılan başvurulara ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru yolu tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil niteliği ile bağdaşmayacağı neticesine varmıştır. Somut başvuruda, anılan kararda açıklanan ilkelerden ve ulaşılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmamaktadır. Dolayısıyla makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia yönünden başvurunun diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin <i>başvuru yollarının tüketilmemesi</i> nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Mülkiyet Hakkıyla Bağlantılı Olarak Etkili Başvuru Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia</strong></p>

<p>23. Başvurucular; taşınmazda hissesi bulunan murisin 1985 yılında vefat ettiğini, davacılar tarafından murisin de aralarında olduğu yirmi altı davalı aleyhine 1998 yılında açılan ortaklığın giderilmesi davasında muris hayattaymış gibi usulsüz tebligat yapıldığını ve mirasçılarının davaya dâhil edilmediğini, taşınmazın satışı suretiyle ortaklığın giderilmesine karar verildiğini ve bu tebligatın da murise yapılmak suretiyle kararın kesinleştirildiğini ifade etmiştir. Taşınmazın yine bilgileri dışında 2000 yılı içinde 291.800.000.000 ETL bedelle davacı M.S.G.ye asaleten ve vekâleten ihale ile satıldığını, bu durumu öğrenmeleri üzerine 2010 yılında yaptıkları temyiz taleplerinin kabul edilerek yokluklarında karar verilmesi nedeniyle kararın bozulduğunu ancak taşınmazın satılmış olması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına hükmedildiğini belirtmiştir. Bozma kararının hiçbir sonuç doğurmadığını, günümüz değerinin çok altındaki bu bedeli ihtirazı kayıtla kabul ettiklerini, davadan haberdar olunamaması nedeniyle bedelin 1999 yılından beri yaklaşık on yıldır hiçbir semeresinden yararlanılmadan murisin banka hesabında bulunduğunu, bu paranın herhangi bir yolla değerlendirilmediğini ve başkaca bir zarar oluştuğunu ileri sürmüştür. Bu gerekçelerle adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir.</p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Değerlendirme </strong></p>

<p>24. Anayasa'nın iddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak <i>"Mülkiyet hakkı"</i> başlıklı 35. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. </i></p>

<p><i>Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. </i></p>

<p><i>Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz."</i></p>

<p>25. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucuların şikâyetinin özü, ölen murislerinin yokluğunda yapılan yargılama sonucunda davanın karara bağlanarak taşınmazın satılması ve kararın lehlerine bozulmasına rağmen taşınmazın satıldığı gerekçesiyle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesine ilişkindir. Dolayısıyla başvurucular mirasçı sıfatıyla paylı malik oldukları taşınmaz hakkındaki ortaklığın giderilmesi davasında hatalı şekilde verilen satış suretiyle ortaklığın giderilmesi kararı nedeniyle uğranılan zararın tam anlamıyla giderilmemesinden yakınmaktadır. Bu nedenle başvurucuların şikâyetinin Anayasa'nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak Anayasa'nın 40. maddesinde güvence altına alınan etkili başvuru hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.</p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Kabul Edilebilirlik Yönünden</strong></p>

<p>26. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>3.</strong> <strong>Esas Yönünden</strong></p>

<p><strong>a.</strong> <strong>Mülkün Varlığı</strong></p>

<p>27. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden şikâyet eden bir kimse, önce böyle bir hakkının var olduğunu kanıtlamak zorundadır. Bu nedenle öncelikle başvurucunun Anayasa'nın 35. maddesi uyarınca korunmayı gerektiren mülkiyete ilişkin bir menfaate sahip olup olmadığı noktasındaki hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekir(<i>Cemile Ünlü</i> [2. B.], B. No: 2013/382, 16/4/2013, § 26;<i> İhsan Vurucuoğlu</i> [1. B.], B. No: 2013/539, 16/5/2013, § 31). Somut olayda başvurucuların murisine ait olan taşınmaz hakkında açılan ortaklığın giderilmesi davası sonunda taşınmazın satışı suretiyle ortaklığın giderilmesine karar verilmiş ve taşınmaz ihaleyle satılmıştır. Dolayısıyla başvurucuların murisinin taşınmazda bulunan payının mülk teşkil ettiği açıktır.</p>

<p><strong>b.</strong> <strong>Genel İlkeler</strong></p>

<p>28. Anayasa'nın 35. maddesinde <i>"Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir."</i> hükmüne yer verilerek mülkiyet hakkı güvence altına alınmıştır. Anayasa'nın 5. maddesi ise insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamayı devletin temel amaç ve görevleri arasında saymıştır. Mülkiyet hakkının etkili bir şekilde korunabilmesi yalnızca devletin bu haklara müdahaleden kaçınmasıyla sağlanamaz. Anayasa’nın 5. maddesi ile birlikte değerlendirildiğinde Anayasa'nın 35. maddesi uyarınca devletin pozitif yükümlülükleri de bulunmaktadır. Bu pozitif yükümlülükler kimi durumlarda özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar da dâhil olmak üzere söz konusu temel hakların korunması için belirli tedbirlerin alınmasını gerektirir (AYM, E.2019/40, K.2020/40, 17/7/2020, § 37; AYM, E.2019/11, K.2019/86, 14/11/2019, § 13; <i>Türkiye Emekliler Derneği</i> [1. B.], B. No: 2012/1035, 17/7/2014, §§ 34-38; <i>Eyyüp Boynukara</i> [1. B.], B. No: 2013/7842, 17/2/2016, §§ 39-41; <i>Osmanoğlu İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri Petrol Ürünleri Sanayi Ticaret Limited Şirketi</i> [2. B.], B. No: 2014/8649, 15/2/2017, § 43).</p>

<p>29. Devlet pozitif yükümlülükleri nedeniyle mülkiyet hakkı bakımından koruyucu ve düzeltici bazı önlemler almalıdır. Koruyucu önlemler mülkiyete müdahale edilmesini önleyici; düzeltici önlemler ise müdahalenin etkilerini giderici yapılan, diğer bir ifadeyle telafi edici yasal, idari ve fiilî tedbirleri kapsar. Mülkiyet hakkına müdahalenin malik üzerinde doğurduğu olumsuz sonuçların mümkünse eski hâle döndürülmesi, mümkün değilse malikin zarar ve kayıplarının telafi edilmesini sağlayan idari veya yargısal birtakım hukuki mekanizmaların oluşturulması devletin pozitif yükümlülüklerinin bir gereğidir (<i>Osmanoğlu İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri Petrol Ürünleri Sanayi Ticaret Limited Şirketi, </i>§§ 46, 48).</p>

<p>30. Anayasa Mahkemesi içtihadına göre Anayasa’nın 40. maddesinde güvence altına alınan etkili başvuru hakkı anayasal bir hakkının ihlal edildiğini ileri süren herkese hakkın niteliğine uygun olarak iddialarını inceletebileceği makul, erişilebilir, ihlalin gerçekleşmesini veya sürmesini engellemeye ya da sonuçlarını ortadan kaldırmaya (yeterli giderim sağlama) elverişli idari ve yargısal yollara başvuruda bulunabilme imkânı sağlanması olarak tanımlanabilir (<i>Y.T.</i> [GK]<i>,</i> B. No: 2016/22418, 30/5/2019, § 47; <i>Murat Haliç </i>[1. B.], B. No: 2017/24356, 8/7/2020, § 44).</p>

<p>31. Öte yandan şikâyetlerin esasının incelenmesine imkân sağlayan ve gerektiğinde uygun bir telafi yöntemi sunan etkili hukuk yollarının olması ilgililere etkili başvuru hakkının sağlanmasının bir gereğidir. Buna göre kişilerin mağduriyetlerinin giderilmesi amacıyla öngörülen yargı yollarının mevzuatta yer alması yalnız başına yeterli olmayıp bu yol aynı zamanda pratikte de başarı şansı sunmalıdır. Söz konusu yola başvurulabilmesi için öngörülen koşullar somut olaylara tatbik edilirken dayanak işlem, eylem ya da ihmallerden kaynaklanan savunulabilir nitelikteki iddialar bu doğrultuda geniş şekilde değerlendirilmeli, koşulların oluşmadığı sonucuna ulaşılması durumunda ise bu durum yargı makamları tarafından ilgili ve yeterli gerekçelerle açıklanmalıdır (<i>İlhan Gökhan</i> [2. B.], B. No: 2017/27957, 9/9/2020, §§ 47, 49).</p>

<p>32. Sözü edilen başvuru yollarının sadece hukuken mevcut bulunması yeterli olmayıp uygulamada da etkili olması, bir başka söyleyişle başarı şansı sunması gerekir. Bununla birlikte bir başvuru yolunun gerek hukuken gerekse uygulamada genel anlamda etkili olması, somut olay bakımından etkili başvuru hakkına ilişkin bir ihlalin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesine engel değildir (<i>Yusuf Ahmed Abdelazım Elsayad</i> [2. B.], B. No: 2016/5604, 24/5/2018, §§ 60,61; <i>Cüneyt Durmaz (2)</i> [GK], B. No: 2016/35468, 15/12/2021, § 45; <i>Hakan Buzhane </i>[GK], B. No: 2019/1278, 4/7/2024, § 14).</p>

<p>33. Anayasa'nın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkı, temel hak ve özgürlüklerin korunması amacıyla oluşturulan idari ve yargısal mekanizmalara yapılan başvuruların mutlaka başvurucu lehine sonuçlanmasını güvence altına almamaktadır. Bu bağlamda ilgili idari ve yargısal mercilere düşen ödev, başvurucunun şikâyetinin esasını inceleyerek ilgili ve yeterli bir gerekçeyle karara bağlamaktır. Bununla birlikte mahkemelerin yorum ve değerlendirmelerinin söz konusu başvuru yoluna müracaat edilmesini anlamsız kılacak, başarı şansını zayıflatacak derecede keyfîlik içermesi ya da açıkça makul olmayan bir muhakemeye dayanması hâlinde etkili başvuru hakkı ihlal edilebilir (<i>Seyfettin Şimşek</i> [2. B.], B. No: 2019/21111, 30/3/2022, § 41; <i>Kenan Yıldırım </i>[GK]<i>,</i> B. No: 2017/28711, 14/9/2023, § 51).</p>

<p><strong>c.</strong> <strong>İlkelerin Olaya Uygulanması</strong></p>

<p>34. Somut olayda Ankara'nın Yenimahalle ilçesi Alacaatlı köyündeki taşınmazda başvurucuların murisinin hissesi bulunmaktadır. Muris 1985 yılında vefat etmiştir. Taşınmazın diğer paylı maliklerince 1998 yılında açılan ortaklığın giderilmesine ilişkin davada muris hayattaymış gibi kendisine tebligat yapılarak yargılama sonuçlandırılmış ve taşınmaz 19/6/2000 tarihinde 291.800.000.000 ETL'ye ihale edilerek satılmıştır.</p>

<p>35. Başvurucular satış tarihinin üzerinden on yıl geçtikten sonra temyiz dilekçesi sunmuş ve taraf teşkili sağlanmaksızın yargılama yapılarak taşınmazın satılması nedeniyle kararın bozulmasını talep etmiştir. 6. Hukuk Dairesi 19/1/2011 tarihinde, başvurucuların murisi davadan evvel öldüğü hâlde başvurucular davaya dâhil edilmeksizin karar verilmesi nedeniyle kararı bozmuştur. Bozma sonrası yapılan yargılamada bilirkişilerce taşınmaz hissesi için 310.500 TL bedel belirlenmiş ve bu bedelin başvuruculara ödenmesi gerektiği belirtilmiştir. Sulh Hukuk Mahkemesi ise taraf teşkilinin sağlandığı, dava konusu parselin başka parselle tefrik edilerek tapu kaydından silindiği ve temyiz edenlerin parasını aldığı gerekçesiyle konusu kalmayan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucular kararı temyiz etmiş, bozmaya uygun şekilde davanın esası hakkında bir karar verilmediğini ve bilirkişi raporunda belirlenen bedel dikkate alınarak karar verilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Ancak 14. Hukuk Dairesi, Sulh Hukuk Mahkemesi kararını hukuka uygun bulduğunu belirterek onamıştır.</p>

<p>36. Başvurucular satış ihalesi öncesinde ortaklığın giderilmesi davasında Sulh Hukuk Mahkemesince gerçekleştirilen hatalı usul işlemleri sebebiyle anılan davada ve bu dava sonucunda verilen hükme dayanılarak gerçekleştirilen ihale sürecinde sahip oldukları hak ve imkânlardan yararlanamamıştır. Somut olayda ihtilaflı taşınmazın satışının yapılabilmesi ortaklığın giderilmesi davası sonucunda verilen satış suretiyle ortaklığın giderilmesine ilişkin kararın kesinleşmesine bağlıdır. Başvurucular yaklaşık on yıl sonra ortaklığın giderilmesi davasından ve taşınmazın satışından haberdar olup ortaklığın giderilmesi davasında verilen karara karşı kanun yoluna başvurabilmiştir. Söz konusu başvuru üzerine Yargıtayca Mahkemenin ilk kararının usule aykırı olduğu tespit edilmiştir. Başka bir anlatımla bozma kararı üzerine ihalenin dayanağı olan mahkeme kararı ortadan kalkmıştır.</p>

<p>37. Bununla birlikte bozma sonrasında Sulh Hukuk Mahkemesince ortaklığın giderilmesi talebine yönelik olarak verilmiş yeni bir karar yoktur. 6. Hukuk Dairesinin bozma kararı sonrasında başvurucuların taraf olarak ortaklığın giderilmesi davasına şeklî olarak katılımı sağlanmış olsa da bu süreçte ileri sürdükleri iddia ve itirazların davanın esasına yönelik hiçbir etkisi olmamıştır. Başka bir anlatımla mevzuatta ve teorik düzeyde bulunan hukuki yollar başvurucuların mağduriyetlerinin giderilmesi bakımından pratikte ve uygulamada bir başarı şansı sunmamıştır. Dolayısıyla satış kararının dayanağı olan Sulh Hukuk Mahkemesi kararının usule aykırı olduğuna ilişkin hukuki tespit de anılan kararın bozularak teorik olarak satış işleminin dayanağının ortadan kalkması da bozma sonrası verilen karar nedeniyle pratikte başvurucuların mağduriyetini giderme noktasında bir sonuç doğurmamıştır. Ayrıca Sulh Hukuk Mahkemesinin karar verilmesine yer olmadığına ilişkin kararına dayanak yaptığı<i> taşınmazın satışının gerçekleştirildiği ve maliklerin taşınmazın bedelini aldığı</i> gibi gerekçeler başvurucuların mağduriyetine sebep olan usule aykırı işlemler de dâhil olmak üzere taşınmazın satışına ilişkin tüm sürecin meşru görüldüğü anlamı taşımaktadır.</p>

<p>38. Devletin pozitif yükümlülükleri kapsamında davanın lehe sonuçlanmasını sağlama yönünde bir yükümlülüğü bulunduğundan söz edilemeyeceği açık olmakla birlikte bir davada taraf olabilme ve dava sonunda verilecek kararın uyuşmazlığın çözümünü sağlamasına imkân tanıyan uygun hukuki mekanizmaların kurulması, bu hukuksal yol ve mekanizmaların somut olarak işlerliğinin sağlanması devletin pozitif yükümlülüklerinin bir gereğidir.</p>

<p>39. Ortaklığın giderilmesi davasının teorik olarak paylı veya el birliği hâlinde malik olunan mallardaki ortaklığın giderilmesi için etkili giderim sağlama kapasitesi bulunduğu açıktır. Ancak somut olayda, dava tarihinden önce öldüğü anlaşılan muris hayattaymış gibi tebliğ yapılarak taşınmazın satıldığı, bu süreçte başvuruculara dava ve satışa ilişkin işlemlere herhangi bir itiraz hakkı da tanınmaksızın dava ve satış işlemlerinin sonuçlandırıldığı görülmüştür. Başvurucuların lehine verilen bozma kararı ise somut bir sonuç doğurmamıştır. Ayrıca davadan haberdar edilmeyen başvuruculara ait taşınmazın satıldığı ve bedelin hesaba yatırıldığı ifade edilmekle birlikte başvurucuların kararı temyiz ettiği tarihe kadar bu bedeli aldıkları da ortaya konulmamıştır. Dolayısıyla davada taraf olarak iddia ve itirazlarını sunma imkânından yoksun bırakılan başvurucular bir de bedeli zamanında tahsil edebilme imkânından mahrum bırakılmıştır. Teorik olarak taşınmazlardaki ortaklığın giderilmesi için etkili bir giderim sağlama kapasitesi bulunan ortaklığın giderilmesi davası hukuk yolu başvurucuların zararlarının giderilmesi açısından pratikte başarı şansı sunmamıştır.</p>

<p>40. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa'nın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VI. GİDERİM</strong></p>

<p>41. Başvurucular; yeniden yargılama yapılmasını, maddi zararlarının karşılanmasını ve her biri için ayrı ayrı 50.000 TL manevi tazminat ödenmesini talep etmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>42. Başvuruda mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir. Somut olayda taşınmazın satılmış olması ve başvurucuların uğradığı zararın ortaklığın giderilmesi davasında ele alınmasının mümkün olmaması nedeniyle yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmamaktadır. Öte yandan somut olayda ihlalin tespit edilmesinin başvurucuların uğradığı zararların giderilmesi bakımından yetersiz kalacağı açıktır. Dolayısıyla ihlalin bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılabilmesi için yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan başvurucuların maddi zararlarının karşılanması gerekir.</p>

<p>43. Somut olayda taşınmazın satışı sonrasında muris adına Vakıfbank şubesindeki hesaba 14.736.999.780 ETL yatırılmıştır. Başvurucuların Sulh Hukuk Mahkemesinden murisin banka hesabına yatan bedeli talep ettiği 12/7/2010 tarihine kadar bedelin ödendiğine ilişkin tespitte bulunulamamıştır. Dolayısıyla başvurucular banka hesabında bulunan bedelden 12/7/2010 tarihine kadar faydalanamamıştır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre muris hissesine düşen 14.736 TL'nin taşınmazın satışının yapıldığı 19/6/2000 tarihinden bedelin başvurucularca ödenmesi talep edilen 12/7/2010 tarihine kadar uğrayacağı değer kaybı 61.375,73 TL'dir. Ancak başvurucuların değer kaybı bedelini 12/7/2010 tarihinde ve hâlen alamadıklarını da vurgulamak gerekir. Başvurucuların zararının karşılanabilmesi için 12/7/2010 tarihinden günümüze kadar enflasyon değer kaybı da belirlenmelidir. TÜİK verilerine göre 61.375,73 TL'nin başvuruculara ödenmesi gerektiği 2010 yılının Temmuz ayı ile 2025 yılı Kasım -Aralık ayı verileri bulunmadığından- ayı arasında enflasyon karşısında uğrayacağı değer kaybının giderilmiş karşılığı 1.213.273 TL'dir. Belirlenen1.213.273 TL maddi tazminatın başvuruculara ödenmesi gerekir.</p>

<p>Basri BAĞCI, Yıldız SEFERİNOĞLU ve Ömer ÇINAR bu görüşe katılmamıştır.</p>

<p>44. Bununla birlikte maddi tazminat ödenmesi yeterli giderim sağlayacağından başvurucuların manevi tazminat taleplerinin reddi gerekir.</p>

<p><strong>VII.</strong> <strong>HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. 1. Başvurucu Nazife Güngör'ün makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddiasının<i> başvuru yollarının tüketilmemesi</i> nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>2. Mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>B. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa'nın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkının bütün başvurucular yönünden İHLAL EDİLDİĞİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>C. Başvuruculara net 1.213.273 TL maddi tazminat ÖDENMESİNE Basri BAĞCI, Yıldız SEFERİNOĞLU ve Ömer ÇINAR'ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,</p>

<p>D. Başvurucuların manevi tazminat taleplerinin REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,</p>

<p>E. 446,90 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.446,90 TL yargılama giderinin başvuruculara ÖDENMESİNE,</p>

<p>F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucuların Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 16/12/2025 tarihinde karar verildi.</p>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>KARŞIOY</strong></p>

<p>Başvurucular, ortaklığın giderilmesi davasında taraf teşkili sağlanmadan taşınmazın satılmasına karar verildiğini, uğranılan zararın karşılanmadığını, davada karar verilmesine yer olmadığı kararı verildiğini, Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüşler, Mahkememiz tarafından başvurucuların Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa’nın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine oybirliği ile ve davacılara tazminat ödenmesine oy çokluğu ile karar verilmiştir. Başvurucuların mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru haklarının ihlal edildiği görüşüne katılmakla birlikte, aşağıdaki gerekçelerle çoğunluk tarafından benimsenen giderim yönünden tazminata hükmedilmesi görüşüne katılmıyoruz.</p>

<p>Somut olayda taşınmaza ilişkin ortaklığın giderilmesi davasında başvurucuların müteveffa murisine tebligat yapılmış, başvuruculara tebligat yapılmaksızın dava sonuçlandırılmış ve kararın kesinleşmesi üzerine taşınmaz satılmıştır. Başvurucular tarafından yapılan temyiz başvurusu sonrasında Yargıtay tarafından davada taraf teşkili sağlanmadığı gerekçesiyle karar bozulmuş, yerel mahkeme bozmaya uymuş, taraf teşkilini sağlamış, taşınmazın üzerine birçok bağımsız bölümden oluşan inşaatın yapıldığı, tapu kaydının değiştiği, taşınmazın satış bedelinden başvurucuların payına isabet eden tutarın hesaplarına yatırıldığı gerekçesiyle karar verilmesine yer olmadığı kararı verilmiş ve bu karar Yargıtay tarafından onanarak kesinleşmiştir. Anayasa Mahkemesi tarafından ise, ortaklığın giderilmesi davası sonrasında yapılan satıştan başvuruculara düşen tutarın hesaba geç yatırıldığı, başvurucuların 19.06.2000 tarihinden 12.7.2010 tarihine kadar satış bedelinden yararlanamadığı, satış bedelinin bu süre zarfında enflasyon karşısında değer kaybettiği ve bu tutarın 61.375,73 TL olduğu, söz konusu değer kaybı tutarının halen başvuruculara ödenmediği, başvuruculara ödenmesi gereken 61.375,73 TL’nin Temmuz 2010 tarihi ilâ Kasım - Aralık 2025 tarihi arasında uğrayacağı değer kaybının 1.213.273 TL olduğu, buna göre başvuruculara net 1.213.273 TL tazminat ödenmesine karar verilmiştir.</p>

<p>Belirtmek gerekir ki, ortaklığın giderilmesi davasına başvurucular dahil edilerek taraf teşkili sağlanması halinde başvurucular da taşınmazın satışına katılabilecek, pey sürebilecek, koşulları varsa ihalenin feshi davası açabilecek, mülkiyet hakkı kapsamında sahip oldukları hakları, Türk Medeni Kanunu, Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile İcra ve İflas Kanunu çerçevesinde kullanabileceklerdir. Buna göre, başvurucuların zararı sadece taşınmazın satış bedelinden paylarına isabet eden tutarı geç elde etmesi değildir. Söz konusu zararın hesaplanması ancak genel mahkemelerde açılacak bir tazminat davasında mümkün olabilecektir. Mahkememiz çoğunluğu tarafından giderim olarak tazminata hükmedilmesi başvurucuların zararını tam olarak karşılamamakta olup, başvurucuların uğramış olduğu hak ihlalini ortadan kaldırmamaktadır.</p>

<p>6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinde; “<strong><i>Madde 50</i></strong><i>-(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemez. (2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir…</i>”düzenlemesi yer almaktadır.</p>

<p>Buna göre, yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebileceği gibi genel mahkemelerde dava açılması yolu da gösterilebilecektir. Somut olayda taşınmazın satışı gerçekleştiği ve tapu kaydı değiştiği için yeniden yargılama kararı verilmesi mümkün olmadığından başvurucuların zararının hesaplanması ve tazmini için genel mahkemelerde dava açma yolu gösterilmesi en uygun giderim yöntemi olmaktadır.</p>

<p>Açıklanan nedenlerle başvurucuların Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa’nın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkının ihlal edildiği tespitine katılmakla birlikte giderim olarak genel mahkemelerde dava açılması yolunun gösterilmesi gerektiği kanaatinde olduğumuzdan başvuruculara tazminat ödenmesi yönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.</p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="302">
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
   <td valign="top" width="302">
   <p>Üye</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>KARŞIOY</strong></p>

<p>1. Çoğunluk; başvurucuların mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru haklarının ihlal edildiği tespitine ve mülkte meydana gelen değer kaybının tazmin edilmesi gerektiği sonucuna ulaşmıştır. Ancak ihlalin giderimi noktasında yalnızca maddi tazminata hükmedilmesini yeterli görerek "yeniden yargılama" yoluna gitmemiştir. İhlalin niteliği, süregelen etkileri ve mülkiyet hakkının özü dikkate alındığında, bu sınırlı giderim yolunun seçilmesine iştirak etmek mümkün olmamıştır.</p>

<p>2. Somut olay incelendiğinde ihlal; salt ekonomik bir değer kaybından ibaret olmayıp, muris adına kayıtlı taşınmaz payının taraf teşkili sağlanmaksızın ve usul hukukunun emredici hükümlerine aykırı şekilde satışına karar verilmesiyle başlamıştır. Söz konusu satış işleminin yıllar sonra yargı kararıyla bozulmuş olmasına rağmen, başvurucuların gerçek zararlarını tazmin edebilecekleri etkili bir yargısal zeminin ihdas edilmemiş olması, hak ihlalini derinleştirmiştir.</p>

<p>3. Çoğunluk kararında da ikrar edildiği üzere; bozma ilamı sonrası verilen "karar verilmesine yer olmadığına" dair hüküm, başvurucular nezdinde telafi edici bir sonuç doğurmamıştır. Teorik düzeyde mevcut görünen hukuk yollarının pratikte başarı şansı sunmaması, ihlalin süreklilik arz eden yapısal bir soruna dönüştüğünü açıkça göstermektedir.</p>

<p>4. Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihatları uyarınca; ihlalin bir mahkeme kararından kaynaklandığı ve sonuçlarının halen devam ettiği hallerde, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için asli giderim yolu yeniden yargılamadır. Yeniden yargılama yerine doğrudan tazminata hükmedilmesi, anayasal güvencelerin işlevsizleşmesine ve ihlalin idari/yargısal bir kararla kalıcı hale gelmesine sebebiyet verebilmektedir.</p>

<p>5. Yeniden yargılama yolunun açılması hukuken mümkündür ve zorunludur. Bu yolun açılması halinde başvurucular; usulsüz satıştan doğan tüm maddi zararlarını, taşınmazın güncel gerçek değeri üzerinden ve kamu kurumlarının hizmet kusuruna dayalı sorumluluğu çerçevesinde genel hükümlere göre dava edebilme imkanına kavuşacaklardır.</p>

<p>6. Anayasa Mahkemesi’nce hesaplanan maddi tazminat, başvurucuların maruz kaldığı gerçek zararın kapsamını tayin etmekten uzaktır. Zira taşınmazın rayiç değeri, satış bedelinin fahiş düşüklüğü, kullanım ve tasarruf imkânından yoksun bırakılma, faiz kaybı ve değer artış farkı gibi temel unsurlar derece mahkemeleri huzurunda teknik olarak tartışılmamıştır. Bu haliyle hükmedilen tazminat, ihlalin sonuçlarını ortadan kaldıran bir giderim değil; sınırlı ve sembolik bir telafi niteliği taşımaktadır.</p>

<p>7. AİHM kararında vurgulandığı üzere; mülkiyet hakkına yönelik ağır müdahalelerde devletin pozitif yükümlülüğü, ancak zararın tamamının ileri sürülebileceği işlevsel bir yargısal mekanizmanın tesisi ile yerine getirilebilir. Sınırlı bir tazminatla ihlalin sonuçlarının giderildiğini kabul etmek, etkili başvuru hakkının özüne aykırıdır.</p>

<p>8. Anayasa’nın 40. maddesi uyarınca zararın tam olarak tespiti, delillerin doğrudan tartışılacağı derece mahkemelerinin yetki alanındadır. İhlalin niteliği gereği yeniden yargılama yolunun açılarak, başvurucuların tam giderim talep edebilecekleri yargısal zeminin ihyası gerekirken, yalnızca tazminata hükmedilmesi yönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyorum.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="19%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="19%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="19%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="10%">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="29%">
   <p>Üye</p>

   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>

   <p></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ortakligin-giderilmesi-davasinda-taraf-teskili-saglanmadan-tasinmazin-satilmasi</guid>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 11:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/09/yargi/anayasa-ms1.jpg" type="image/jpeg" length="17680"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bilgi Üniversitesi'nin faaliyet izni kaldırıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/bilgi-universitesinin-faaliyet-izni-kaldirildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/bilgi-universitesinin-faaliyet-izni-kaldirildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Resmî Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararı ile Bilgi Üniversitesi'nin faaliyet izni iptal edildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Kurucu Vakfına Kayyım Atanan İstanbul Bilgi Üniversitesinin Faaliyet İzninin Kaldırılması Hakkında Karar (Karar Sayısı: 11384), 22 Mayıs 2026 Tarihli ve 33261 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.</p>

<p>Kararla birlikte Türkiye'nin köklü vakıf üniversitelerinden İstanbul Bilgi Üniversitesi hakkında dikkat çeken bir adım atıldı.</p>

<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla yayımlanan kararda, üniversitenin faaliyet izni kaldırıldı.</p>

<p>Kararda, "Kurucu vakfına kayyım atanan İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin faaliyet izninin kaldırılmasına, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 11 inci maddesi gereğince karar verilmiştir" ifadelerine yer verildi.</p>

<p>Üniversiteye Can Holding'e yönelik başlatılan soruşturmanın ardından Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından el konulmuştu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/05/rg-20260522-002013png-d-ljt-c5j-a-rky-gbf-eg-4-z-c-bw.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>EĞİTİM, GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/bilgi-universitesinin-faaliyet-izni-kaldirildi</guid>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 00:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/bilgi-universitesi.jpg" type="image/jpeg" length="64256"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Altında Geçecek Azami Süreler Nelerdir, CMK 110/A]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Adli Kontrol Altında Geçecek Azami Süreler Nelerdir,<br />
CMK 110/A Adlî Kontrol Süresi ve Hukuki Sınırlar</strong></p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110/A maddesi, adlî kontrol süresi, uzatma koşulları ve çocuklar açısından uygulanma biçimi konusunda temel düzenlemeleri içerir. Bu videoda, adlî kontrol tedbirinin ne kadar süreyle uygulanabileceğini, hangi durumlarda uzatılabileceğini ve hukuki sınırlarını ayrıntılı biçimde ele alıyoruz.</p>

<p><strong>⚖️ Bu videoda yanıt bulacağınız sorular:</strong></p>

<p>Adlî kontrol süresi ne kadar olabilir?<br />
CMK 110/A maddesi neyi düzenler?<br />
Adlî kontrol süresi hangi hâllerde uzatılabilir?<br />
Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlarda adlî kontrol süresi kaç yıldır?<br />
Çocuklar için adlî kontrol süresi nasıl uygulanır?<br />
Adlî kontrol tedbirinin sınırları nelerdir?</p>

<p><strong>📚 Kısa Özet:</strong><br />
Ceza yargılamasında tutuklama yerine uygulanan adlî kontrol, bireyin özgürlüğünü daha az sınırlayan bir önlemdir. Ancak bu tedbirin süresiz devam etmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. CMK madde 110/A, hem soruşturma hem de kovuşturma aşamasında adlî kontrolün süre sınırlarını, uzatma şartlarını ve çocuklar yönünden indirimi açıkça düzenleyerek kişi özgürlüğünü korur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>🔹 Ağır ceza kapsamına girmeyen suçlarda: En fazla 2 yıl, zorunlu hâllerde 1 yıl uzatma<br />
🔹 Ağır ceza kapsamındaki suçlarda: En fazla 3 yıl, uzatma ile birlikte toplam 4 yıl<br />
🔹 Çocuklar bakımından: Süre yarı oranında uygulanır</p>

<p><strong>Sonuç:</strong><br />
CMK madde 110/A, adlî kontrolün süresiz hale gelmesini engelleyerek hukuk devleti ilkesini ve insan haklarına saygıyı somut biçimde güvence altına alır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a</guid>
      <pubDate>Thu, 21 May 2026 10:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/eMoMx9pjrgY/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="55262"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Tedbirine Uymamanın Sonuçları, CMK Madde 112]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı Tedbirine Uymamanın Sonuçları, CMK Madde 112</p>

<p>Ceza muhakemesi süreci, bir yandan toplumsal adaletin sağlanmasını, diğer yandan bireyin özgürlüğünün korunmasını amaçlar. Bu iki ilke arasında kurulan hassas denge, yargılamanın temelini oluşturur. İşte bu noktada, adli kontrol tedbirleri, tutuklamaya alternatif bir önlem olarak devreye girer. Ancak bu tedbirlerin etkili olabilmesi, şüpheli veya sanığın yükümlülüklere tam anlamıyla uymasına bağlıdır.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 112. maddesi (CMK m.112) kapsamında, adli kontrol hükümlerine uymamanın sonuçlarını tüm yönleriyle inceliyoruz. Kanun koyucu, bu maddeyle hem yargılama sürecinin güvenliğini hem de tedbirlerin ciddiyetini korumayı hedeflemiştir. Adli kontrolün bir “lütuf” değil, kamu düzenini ve yargılamanın sağlıklı yürütülmesini güvence altına alan bir yargısal sorumluluk olduğunu vurguluyoruz.</p>

<p>Videoda şu sorulara detaylı yanıtlar bulabilirsiniz:</p>

<p>- Adli kontrol yükümlülüklerine uymayan kişi hakkında ne yapılabilir?</p>

<p>- Mahkûmiyet kararı verilmiş bir kişi adli kontrolü ihlal ederse ne olur?</p>

<p>- Tutukluluk süresi dolmuş ve salıverilmiş bir kişi adli kontrolü ihlal ederse yeniden tutuklanabilir mi?</p>

<p>CMK 112’nin hukuk sistemimizdeki işlevi ve önemi nedir?</p>

<p>CMK 112’nin birinci fıkrasına göre, adlî kontrol yükümlülüklerini kasten yerine getirmeyen şüpheli veya sanık, hükmedilebilecek hapis cezasının süresi ne olursa olsun derhâl tutuklanabilir. Bu düzenleme, yargılamanın disiplinini sağlamak amacıyla getirilmiştir.</p>

<p>Ayrıca 14 Nisan 2020’de yapılan değişiklikle, hakkında mahkûmiyet kararı verilmiş ve bu karar istinaf veya temyiz aşamasında olan kişiler de artık aynı hükme tabidir. Yani adlî kontrolü ihlal eden bu kişiler hakkında da ilk derece mahkemesi doğrudan tutuklama kararı verebilir.</p>

<p>Öte yandan, 24 Kasım 2016 tarihli değişiklik ile getirilen bir diğer önemli hüküm, azami tutukluluk süresi dolduğu için serbest bırakılan sanıkların durumunu düzenlemiştir. Buna göre, bu kişiler hakkında adlî kontrol kararı verilmişse ve bu tedbiri ihlal ederlerse, yeniden tutuklanmaları mümkündür. Ancak bu tutuklama süresi, ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlarda en fazla dokuz ay, diğer suçlarda ise iki ayla sınırlıdır.</p>

<p>Bu hüküm, hem kişi özgürlüğünün korunması hem de adli sürecin güvenliği açısından son derece önemlidir. CMK 112, bireyin özgürlük hakkını ortadan kaldırmadan, yargılamanın sağlıklı yürütülmesi için bir denge mekanizması kurar. Tedbirlere uymamanın ciddi sonuçları olduğunu hatırlatır ve adli kontrolün hukuk sistemimizdeki caydırıcı gücünü ortaya koyar.</p>

<p>Sonuç olarak, CMK madde 112; adli kontrol tedbirine uymamanın hukuki sonuçlarını belirleyerek, ceza muhakemesinin etkinliğini artıran ve yargı sürecinin disiplinini koruyan bir düzenlemedir. Bu madde, bireysel hak ve özgürlükleri gözetirken aynı zamanda adaletin tecellisini sağlamayı hedefler.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bir yargılamada özgürlük, yükümlülüklerle anlam kazanır. Adli kontrolün ihlali, sadece bir kural ihlali değil, aynı zamanda adaletin işleyişine müdahale anlamına gelir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112</guid>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/-vQAh0iF830/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="92814"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR, CMK 111]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR</strong></p>

<p>CMK 111 – Adlî Kontrolün Kaldırılması ve İtiraz Süreci</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 111 Açıklaması </p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sürecinde bireyin özgürlüğünü sınırlayan her tedbirin geçici olması, hukuk devleti ilkesinin temel gereklerinden biridir. Adlî kontrol tedbiri, tutuklamaya alternatif olarak kişisel özgürlüğü koruyan bir güvence niteliği taşır. Ancak bu tedbirin süresiz biçimde devam etmesi, kişi hak ve özgürlükleriyle bağdaşmaz.</p>

<p>Bu videoda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 111. maddesini (CMK 111) ele alarak adlî kontrolün hangi koşullarda kaldırılabileceğini, başvuru yollarını ve itiraz sürecini ayrıntılı şekilde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan konular:</p>

<p>CMK 111 nedir?<br />
Adlî kontrolün kaldırılması nasıl talep edilir?<br />
Hâkim veya mahkeme bu talebi nasıl değerlendirir?<br />
Adlî kontrol kararına itiraz mümkün müdür?<br />
Adlî kontrol tedbirinin süresi ve ölçülülük ilkesi</p>

<p>Öne çıkan noktalar:<br />
CMK’nın 111. maddesi, adlî kontrolün kaldırılmasına ilişkin açık bir yol belirleyerek bireyin özgürlüğünü korur. Şüpheli veya sanık, adlî kontrolün kaldırılmasını talep edebilir; hâkim veya mahkeme de bu talebi en geç beş gün içinde karara bağlamak zorundadır. Ayrıca, kararlara karşı itiraz hakkı tanınarak yargısal denetim sağlanır.</p>

<p>Bu düzenleme, adil yargılanma hakkı, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkesi açısından büyük önem taşır. Adlî kontrolün bir cezaya dönüşmemesi, yalnızca yargılamanın gerektirdiği ölçüde uygulanması, hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.</p>

<p>Bu video, ceza muhakemesi, adlî kontrol uygulaması ve kişi özgürlüğü üzerindeki yargısal güvenceler konularında bilgi edinmek isteyen hukuk öğrencileri, avukat adayları ve hukuk meraklıları için hazırlanmıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 09:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/l__BEvTYoto/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="67122"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler</p>

<p>CMK 110 – Adlî Kontrol Kararı Nedir? | Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 110 Açıklaması | Hukuki Haklarım</p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sistemimizde kişi özgürlüğü, en temel haklardan biridir. Ancak bu özgürlük, bazen adaletin sağlanması amacıyla sınırlanabilir. İşte bu noktada tutuklama tedbirine alternatif bir koruma önlemi olan adlî kontrol devreye girer.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110. maddesini (CMK 110) ele alarak, adlî kontrol kararının kim tarafından verileceğini, hangi aşamalarda uygulanabileceğini ve nasıl değiştirilebileceğini ayrıntılı biçimde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan başlıklar:</p>

<p>CMK 110 nedir?<br />
Adlî kontrol kararı kim tarafından verilir?<br />
Hâkim adlî kontrol kararında değişiklik yapabilir mi?<br />
Kovuşturma aşamasında adlî kontrol nasıl uygulanır?<br />
Cumhuriyet savcısının adlî kontroldeki rolü nedir?<br />
*Adlî kontrol tedbirinin amacı ve hukuk devleti ilkesiyle ilişkisi</p>

<p>Öne çıkan kavramlar:<br />
Adlî kontrol kararı, tutuklama tedbirine alternatif olarak kişi özgürlüğünü daha az kısıtlayan bir sistem getirir. Bu sayede hem yargılamanın güvenliği sağlanır hem de bireyin temel hak ve özgürlükleri korunur. CMK 110, yargılamanın her aşamasında adlî kontrolün uygulanmasına ve değiştirilebilmesine imkân tanıyarak hukuk devleti ilkesinin güçlü bir yansımasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/mqXtkUoSSR4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="13402"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Nedir, Nasıl Düzenlenir CMK 109]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi kapsamında yer alan *“adlî kontrol”* tedbiri ele alınıyor. Tutuklamanın istisna, özgürlüğün ise esas olduğu anlayış doğrultusunda düzenlenen bu madde, kişi özgürlüğünü korurken kamu güvenliğini de sağlamayı amaçlıyor.</p>

<p>Adlî kontrol, şüpheli veya sanığın tutuklanmaksızın belirli yükümlülüklere tabi tutularak denetim altına alınmasıdır. Bu sistem, hem kaçma veya delilleri karartma riskini önlemeyi hem de bireyi tamamen özgürlüğünden yoksun bırakmadan yargılama sürecini güvence altına almayı hedefler.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p>

<p>Tutuklama nedenleri bulunsa bile hâkim adlî kontrol kararı verebilir mi?<br />
Tutuklama yasağı olan hâllerde adlî kontrol uygulanabilir mi?<br />
Adlî kontrol kapsamında hangi yükümlülükler getirilebilir?<br />
“Konutu terk etmeme” yükümlülüğü ne anlama gelir?<br />
7242 ve 7331 sayılı Kanun değişiklikleri adlî kontrol sistemine ne kazandırmıştır?<br />
Adlî kontrol süresi cezadan düşülür mü?</p>

<p>Bu video, *Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi* kapsamında adlî kontrol kurumunun kapsamını, uygulanma koşullarını, getirilen yenilikleri ve kişi özgürlüğü üzerindeki etkilerini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 06:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Mmnn1gDQv-k/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="43203"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bakan Gürlek: Savunmanın güçlenmesi, yargının ve toplumsal güvenin güçlenmesidir]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek, yargı teşkilatına hitaben yaptığı konuşmada, güçlü bir adalet sisteminin ancak aynı ideale inanan ve sorumluluğu birlikte taşıyan güçlü bir teşkilatla mümkün olacağını belirterek, “Birlikte başaracağız, birlikte güçleneceğiz.” dedi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Gürlek, hâkimler, savcılar, avukatlar, adalet personeli ve infaz koruma teşkilatının büyük bir aile olduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>“AYNI KÜRSÜDEN GELİYORUM”</strong></p>

<p>Bakan Gürlek, 20 yıl boyunca hâkim ve savcı olarak görev yaptığını hatırlatarak, adliye koridorlarının sesini, dosyaların yükünü ve yargı mensuplarının sorumluluğunu yakından bildiğini söyledi.</p>

<p>“Bugün sizlere aynı kürsüde görev yapmış bir meslektaşınız olarak hitap ediyorum.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının meselelerini içeriden bildiğini ve iş yükünün farkında olduğunu ifade etti.</p>

<p><strong>YAPISAL SORUNLAR İÇİN YENİ ADIMLAR</strong></p>

<p>Göreve başladıkları andan itibaren yapısal sorunların çözümü için çalışmaları başlattıklarını dile getiren Gürlek, iş yükü analizlerinin yeniden yapılacağını, norm kadro sisteminin güncelleneceğini ve performans ölçütlerinin daha adil ve objektif bir zemine oturtulacağını açıkladı.</p>

<p>Hâkim ve savcıların mesleki gelişimini destekleyen uzmanlaşma ve eğitim modellerinin hayata geçirileceğini belirten Gürlek, adalet personelinin özlük haklarının iyileştirilmesi için somut adımlar atılacağını kaydetti.</p>

<p><strong>“ŞEFFAFLIK VE LİYAKAT ESAS OLACAK”</strong></p>

<p>Adaletin yalnızca kanunu doğru uygulamak olmadığını, kurum içinde hakkaniyeti güçlendirmenin de önemli olduğunu vurgulayan Gürlek, şeffaflığın artırılacağını, liyakatin esas alınacağını ve kurumsal aidiyetin güçlendirileceğini ifade etti.</p>

<p>“Bu teşkilat benim yuvamdır.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının tüm unsurlarının ortak emeğiyle daha güçlü bir yapıya kavuşacağını söyledi.</p>

<p><strong>AVUKATLARA MESAJ: “YARGININ VAZGEÇİLMEZ PARÇASISINIZ”</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Konuşmasında savunma makamına özel vurgu yapan Gürlek, avukatların yargının üç sacayağından biri olduğunu belirterek, “Savunma güçlü olduğunda adalet gerçek anlamda hayat bulur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Avukatların mesleklerini güven içinde ve saygınlıkla sürdürebilmeleri için gerekli ortamın güçlendirileceğini kaydeden Gürlek, barolarla daha yakın ve düzenli istişare mekanizmaları kurulacağını bildirdi.</p>

<p><strong>“BÜYÜK BİR ADALET AİLESİYİZ”</strong></p>

<p>Türkiye genelinde 26 bin 765 hâkim ve savcı, 96 bin 53 adalet personeli, 83 bin 929 Ceza ve Tevkifevleri teşkilatı mensubu ve 208 bin 223 avukatla büyük bir adalet ailesi olduklarını belirten Gürlek, aynı ideale inanan güçlü bir bütün olduklarını kaydetti.</p>

<p>Gürlek, “Birlikte daha adil bir gelecek inşa edeceğiz.” ifadeleriyle konuşmasını tamamladı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/H5Vdk8HEEDk/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="40373"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklunun Salıverildiğinde Yükümlülükleri Nelerdir CMK 106]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Tutuklunun Salıverildiğinde Yükümlülükleri Nelerdir CMK 106</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 106. maddesi kapsamında salıverilen kişinin yükümlülükleri ele alınıyor. Tutukevinden çıkan bir kişinin adres bildirim yükümlülüğü, adres değişikliğini bildirme zorunluluğu ve bildirmeme durumunda doğacak hukuki sonuçlar ayrıntılı biçimde açıklanıyor.</p>

<p>Birçok kişinin farkında olmadığı bu yükümlülükler, dava sürecinde savunma hakkını doğrudan etkileyen ve yargılamanın kesintisiz yürütülmesini sağlayan önemli konulardır. Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p>

<p>Salıverilen kişi hangi bilgileri bildirmek zorundadır?<br />
Adres değişikliği nasıl ve ne zaman bildirilmelidir?<br />
Bildirim yapılmazsa tebligat nasıl geçerli olur?<br />
İhtar süreci nasıl işler ve hangi belgeler düzenlenir?<br />
CMK m.106’nın amacı nedir?</p>

<p>Bu video, salıverilen kişinin sorumluluklarını, tebligatın geçerliliğini, yargılamanın adil yürütülmesini ve hak kayıplarının önlenmesini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/vz86x23hrLw/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="51872"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek gündeme ilişkin soruları yanıtladı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Feb 2026 23:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/bsNmtSsrlGc/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="74716"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklulukta Şüpheli veya Sanığın Salıverilme İstemleri CMK 104]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Tutuklulukta Şüpheli veya Sanığın Salıverilme İstemleri CMK 104</strong></p>

<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 104 ve 105. maddelerinde düzenlenen salıverilme istemi (tahliye talebi) kurumunu ele alıyoruz. Bu hükümler, tutuklama tedbirine karşı en önemli güvencelerden birini oluşturarak, şüpheli veya sanığın bireysel başvuru hakkını ve mahkeme tarafından tutukluluğun denetlenmesini güvence altına alır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</strong></p>

<p>Salıverilme istemi nedir ve hangi aşamalarda talep edilebilir?<br />
CMK m.104 ve 105 neyi düzenler?<br />
Tutukluluk hangi makamlarca denetlenir?<br />
Sulh Ceza Hâkimi, mahkeme, Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay bu süreçte nasıl görev yapar?<br />
Salıverilme istemine ilişkin usul nasıldır ve karar süreleri nelerdir?<br />
Terör veya örgüt faaliyeti kapsamındaki suçlarda süre farkı neden vardır?<br />
Tahliye taleplerine itiraz nasıl yapılır?</p>

<p>Bu video, özgürlük hakkının korunması, tutuklama tedbirinin denetimi, itiraz yolları ve adil yargılanma hakkı konularında temel hukuki bilgiler sunmaktadır.<br />
Ayrıca, CMK 104 ve 105 hükümlerinin, bireyin özgürlüğünü koruyan hızlı, denetlenebilir ve hukuka uygun bir sistem oluşturduğunu detaylarıyla açıklamaktadır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104</guid>
      <pubDate>Thu, 12 Feb 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/HyLPmzX8YUg/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="36896"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklunun Durumunun Yakınlarına Bildirilmesi Hakkı | CMK 107 |]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 107. maddesi, yani tutuklunun durumunun yakınlarına bildirilmesi konusunu ele alıyoruz.</p>

<p>Tutuklama kararı verildiğinde yakınlara bilgi verilmesi nasıl olur, kim bilgilendirilir, yabancı uyruklular için süreç nasıl işler? Tüm detayları bu videoda bulabilirsiniz.</p>

<p>Bu videoda öğrenecekleriniz:</p>

<p>CMK 107 nedir?</p>

<p>Tutuklama kararı alındığında kim bilgilendirilir?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tutuklu kişi ailesine haber verebilir mi?</p>

<p>Yabancı uyruklu tutuklular için konsolosluk bildirimi nasıl yapılır?</p>

<p>Bu düzenlemenin amacı ve insan haklarıyla bağlantısı nedir?</p>

<p>Bu düzenleme, hem kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını hem de aile bağlarının korunmasını güvence altına alır. Ayrıca yabancı uyruklu tutukluların konsolosluk korumasına erişimini sağlar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107</guid>
      <pubDate>Sat, 31 Jan 2026 15:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/OtFl4vYXEXo/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="61741"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="61207"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="48427"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>

<p></p>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="51806"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="60223"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="22969"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="56252"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="93512"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="72242"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="27746"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="63307"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
