<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Fri, 24 Apr 2026 14:06:43 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2025/9177 E., 2026/33 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20259177-e-202633-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20259177-e-202633-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 12.01.2026 tarihli, 2025/9177 E., 2026/33 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>9. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2025/9177 E., 2026/33 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ: ... Bölge Adliye Mahkemesi 30. Hukuk Dairesi<br />
SAYISI: 2025/1544 E., 2025/2184 K.<br />
İLK DERECE MAHKEMESİ: ... 84. İş Mahkemesi<br />
SAYISI: 2024/111 E., 2025/66 K.<br />
BİRLEŞEN DAVA<br />
MAHKEMESİ: ... 45. İş Mahkemesi<br />
SAYISI: 2021/510 E., 2022/6 K.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı asıl tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. DAVA</strong><br />
1. Davacı asıl davalı ... İnşaat Sanayi ve ... AŞ'ye (... İnşaat Şirketi) yönelttiği asıl dava dilekçesinde; mühendis ve genel müdür yardımcısı olarak 28.10.2013 tarihinden itibaren davalı nezdinde çalıştığını, şirketin tek deneyimli ve eski mühendisi olarak tüm projelerin, ihale teklif ve şartnamelerinin hazırlanması, işlerin kontrolleri gibi sebeplerle fazla çalışma yaptığını, yıllık izinlerinde uzaktan çalışmanın devam ettiğini, hafta tatilleri ile bayram tatillerinde de çalıştığını, 30.09.2021 tarihinde birimine liyakata uygun olmayan atamalar yapılarak çalışma koşullarının değiştirildiğini ileri sürerek ücret, tazminat, fazla çalışma, gece çalışması, hafta tatili, genel tatil, bayram tatili, yıllık ücretli izin ve asgari geçim indirimi alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>2. Davacı asıl davalı ... İnşaat Sanayi ve ... AŞ'ye (... İnşaat Şirketi) yönelttiği birleşen davaya ilişkin dava dilekçesinde; mühendis ve genel müdür yardımcısı olarak 15.04.2015 tarihinden itibaren davalı nezdinde çalıştığını, şirketin tek deneyimli ve eski mühendisi olarak tüm projelerin, ihale teklif ve şartnamelerinin hazırlanması, işlerin kontrolleri gibi sebeplerle fazla çalışma yaptığını, yıllık izinlerinde uzaktan çalışmanın devam ettiğini, hafta tatilleri ile bayram tatillerinde de çalıştığını, 30.09.2021 tarihinde birimine liyakata uygun olmayan atamalar yapılarak çalışma koşullarının değiştirilmesi sebebiyle talep ettiği izin dönüşünden sonraki ikinci çalışma günü sonunda bilgisayarına el konulduğunu ileri sürerek kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, ücret, fazla çalışma, hafta tatili, gece çalışması, genel tatil, bayram tatili, geç ödeme, yıllık ücretli izin ve asgari geçim indirimi alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II. CEVAP</strong><br />
Davalılar vekili asıl davaya ve birleşen davaya ilişkin cevap dilekçesinde; derdestlik, zamanaşımı, hak düşürücü süre, husumet, dava şartı, görev ve yetki itirazında bulunduklarını, davacının dilekçelerinde talep sonucu belirli ve anlaşılır olmadığını, davacının inşaat mühendisi olup her iki Şirkette genel müdür yardımcısı olarak çalıştığını, davacının öncelikle ... İnşaat Şirketinde çalıştığını, bu çalışma dönemine ilişkin davacı ile müvekkili Şirket arasında 04.11.2020 tarihinde gerçekleşen ihtiyari arabuluculuk ile davacının müvekkili Şirket nezdinde çalıştığı 25.10.2013-31.10.2020 tarihleri arasındaki çalışmasına ilişkin hak ve alacaklarının ödendiğini, akabinde müvekkili ... İnşaat Şirketi bünyesinde genel müdür yardımcısı olarak çalışmaya başladığını, davacının istifa ettiğini beyan ettiğini, sonrasında çelişkili beyanları ile işe devam etmediğini ve sonuçta iş sözleşmesinin davacının işe devamsızlığı nedeniyle feshedildiğini, davacının çalışma koşullarının ağırlaştırılmadığını, aylık ücretlerinin eksiksiz ve zamanında ödendiğini, haftalık 45 saati aşan çalışmasının bulunmadığını, gece çalışması, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti taleplerinin de haksız olduğunu, işveren vekili konumundaki davacının çalışma şartlarını kendisinin belirlediğini, yıllık ücretli izinlerini kullandığını, bakiyesinin ise ödendiğini savunarak davanın reddini istemiştir.</p>

<p><strong>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong><br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; asıl dava ve birleşen dava ile talep edilen ücret, kıdem ve ihbar tazminatı, yıllık ücretli izin, asgari geçim indirimi, gece mesaisi, hafta tatili ücreti alacakları yönünden davanın tefrikine karar verildiği; işbu davanın asıl dava ve birleşen dava ile talep edilen fazla çalışma ücreti ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarına ilişkin olduğu, ilgili alacaklar yönünden ispat yükünün davacı taraf üzerinde olduğu, davacının tanık dinletmediği, davalı tanıkları beyanları ile Şirket yetkilisi ...'nin ... ile alınan beyanlarından davacının davalı Şirkette genel müdür yardımcısı olup üst düzey çalışan olduğundan çalışma saatlerini ve çalışma düzenini kendisinin ayarladığı, bir kısım evrakın davacı tarafça dosyaya sunulduğu, davacının dosyaya sunduğu kayıtlar ile iddiasını ispatlayamadığı, kayıtlarda davacının fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının bulunduğunun tespitine dair verilerin bulunmadığı gerekçesiyle asıl ve birleşen davaya konu söz konusu alacakların reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. İSTİNAF</strong><br />
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı asıl tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanunî gerektirici sebeplere göre ve özellikle davacının fazla çalışma yaptığını ve ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını ispat etmesi gerektiği, çalışma şartlarına ilişkin dosyaya giriş çıkış kayıtlarının sunulmadığı, ayrıca bu yönde tanık beyanları ile çalışma olgusunu ispat edemediği, İlk Derece Mahkemesince davacının üst düzey yönetici olması nedeniyle mesaisinin kendisinin belirlediği yönündeki kabulünün hatalı olup kararın gerekçesi yönünden isabetsiz olduğu gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesi hükmü ortadan kaldırılarak yeniden belirtilen gerekçeyle hüküm kurulmak suretiyle asıl davanın ve birleşen davanın reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>V. TEMYİZ</strong><br />
A. Temyiz Sebepleri<br />
Davacı asıl temyiz dilekçesinde;<br />
1. Yapılan hafta sonu, gece ve bayram çalışmaları ile ilgili izin onay belgelerinin 26.01.2022 tarihinde cevap dilekçesinde davalı Şirketlerin avukatı tarafından dava dosyasına delil olarak sunulduğunu, bu tutanaklara aykırı olarak davalı tanıklarının çalışması dışında hiçbir çalışma yapılmadığını ifade etmelerinin dürüstlük kuralına aykırı olduğunu,<br />
2. Dava açarken sunulan ve daha sonra Şirketlerin avukatının da dilekçe ekinde sunduğu izin belgelerine göre, her iki Şirket yönetimince 9 günlük genel tatil ilan edilen kurban bayramının dönüşünde girilecek 3 adet ihale hazırlığı için işveren ...'nin dava açılışında da sunulan ekli ... talimatı dolayısıyla yapılan çalışmanın yok sayıldığını, 2021 yılı bayram çalışmasında, hafta tatillerinde de çalıştığını, gece çalışması da yaptığını,<br />
3. Yapılan çalışmaların Şirket telefonları, ... adresi ile Şirket e-postalarında ve genel müdür .... ve tanık ... şahsi telefonlarında ... mesajlarında kayıtlı olduğunu ve ayrıca işbu dava konusu olmayan diğer alacaklarına ilişkin itirazlarını ileri sürmüştür.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe<br />
Uyuşmazlık, fazla çalışma ücreti ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının ispatına ilişkindir.<br />
1.6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) “Somutlaştırma yükü ve delillerin gösterilmesi” başlıklı 194/1 hükmü şöyledir:</p>

<p>"Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar.”<br />
6100 sayılı Kanun'un "Hâkimin davayı aydınlatma ödevi" kenar başlıklı 31. maddesi ise şöyledir:<br />
"Hâkim, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilir; soru sorabilir; delil gösterilmesini isteyebilir."</p>

<p>Dava dilekçesi içeriği incelendiğinde; davacı tarafça, işyerindeki çalışma saatleri ile ulusal bayram ve genel tatil günleri dâhil çalışma düzenine ilişkin taleplerin açıkça belirtilmediği anlaşılmaktadır. Davacı tarafın taleplerine ilişkin vakıaları somutlaştırmaması ve uyuşmazlık konusu fazla çalışma ve ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacağı için ne miktar talep ettiğini belirtmemiş olması hatalıdır. Mahkemece bu konudaki eksiklik giderilmeden hüküm kurulması hatalı olduğundan, davacıdan somutlaştırma yükümlülüğü çerçevesinde fazla çalışma ve ulusal bayram ve genel tatil ücreti talepleri bakımından vakıaları somutlaştırması, hangi alacak kaleminin ne tutarda dava konusu yapıldığının belirtilmesi (harca esas toplam değer ile tefrikine karar verilen talep konusu diğer alacaklar da dikkate alınmak suretiyle) istenerek sonucuna göre karar verilmesi gerekir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>2. Diğer yandan 6100 sayılı Kanun'un "İspat yükü" başlıklı 190. maddesinin 1. fıkrasına göre; " İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir."<br />
Fazla çalışma yaptığını, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını iddia eden işçi bu iddiasını ispatla yükümlüdür. Bölge Adliye Mahkemesince, davacının fazla çalışma yaptığını ve ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını ispat etmesi gerektiği, çalışma şartlarına ilişkin dosyaya giriş çıkış kayıtlarının sunulmadığı; ayrıca bu yönde tanık beyanları ile çalışma olgusunu ispat edemediği gerekçesiyle fazla çalışma ücreti ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının reddine karar verilmiş ise de davacı tarafça süresinde sunulan delil dilekçesinde, davacının "8 yıllık bilgisayar arşivi, 8 yıllık harddisk arşivi, 8 yıllık ....-posta arşivi ile 8 yıllık 053*******9 numaralı Telefon/... geçmişi" ne dayandığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>Davacı tarafça tanık ve bilirkişi deliline dayanılmamış olmakla birlikte 6100 sayılı Kanun'un "Bilirkişiye başvurulmasını gerektiren hâller" başlıklı 266. maddesinde, "Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir." düzenlemesi yer almakta olup söz konusu düzenleme uyarınca davacının belirttiği deliller üzerinden herhangi bir inceleme yapılmaksızın davacının iddiasını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi isabetli değildir. Söz konusu deliller ve tüm dosya kapsamı bir bütün hâlinde değerlendirilmek suretiyle davacının fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarına hak kazanılıp kazanılmadığının değerlendirilmesi gerekirken eksik inceleme ile verilen karar hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.</p>

<p><strong>VI. KARAR</strong><br />
Açıklanan sebeplerle;<br />
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA,<br />
Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,<br />
Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,<br />
12.01.2026 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.</p>

<p><strong>K A R Ş I O Y</strong><br />
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillere kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün onanması gerektiğini düşündüğümden sayın çoğunluğun bozma düşüncesine katılmıyorum.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-20259177-e-202633-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 12:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa.jpg" type="image/jpeg" length="43361"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[SOYBAĞININ KURULMASINDA BABALIK DAVASININ ROLÜ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/soybaginin-kurulmasinda-babalik-davasinin-rolu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/soybaginin-kurulmasinda-babalik-davasinin-rolu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>1. Giriş</strong></p>

<p>Soybağı, çocuğun kimliğinin, aile bağlarının ve buna bağlı çok sayıda kişisel ve malvarlığı hakkının temelini oluşturan bir hukuki kurumdur. Türk hukukunda soybağı; çocuk ile anne arasında doğumla, çocuk ile baba arasında ise evlilik, tanıma veya hâkim hükmü ile kurulabilmektedir. Evlilik dışında doğan çocuk yönünden, baba ile soybağının kurulması çoğu zaman ihtilaflı bir süreci beraberinde getirir. Bu ihtilafın yargısal çözüm mekanizması babalık davasıdır.</p>

<p>Babalık davası yalnızca bireyler arasındaki bir uyuşmazlık olarak görülemez. Yargıtay içtihatlarında sıklıkla vurgulandığı üzere, soybağına ilişkin davalar kamu düzeni ile yakından ilgilidir ve çocuğun üstün yararıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle mahkeme, maddi gerçeğe ulaşmak için delilleri etkin biçimde toplamak; özellikle bilimsel gelişmelerin sağladığı imkanlardan (başta DNA incelemesi) yararlanmak zorundadır. Bu yaklaşım, hem çocuğun temel haklarının korunması hem de nüfus kayıtlarının doğruluğu bakımından kritik önemdedir.</p>

<p>Bu yazımızda babalık davası; dava hakkı ve taraflar, hak düşürücü süreler, ispat ve karine sistemi, yargılama usulünün kamusal niteliği, ihbar zorunluluğu, başka bir soybağı ilişkisi bulunması hâlinde izlenecek yol, hükmün sonuçları ve uygulamada sık karşılaşılan sorunlar ekseninde incelenecektir.</p>

<p><strong>2. Babalık Davasının Tanımı, Hukuki Niteliği ve Amacı</strong></p>

<p>Babalık davası, Türk Medeni Kanunu m.301 ve devamında düzenlenen; çocuk ile baba arasındaki soybağının mahkeme kararıyla kurulmasını amaçlayan davadır. Bu dava, evlilik dışı doğan çocuk yönünden biyolojik bağın hukuken tanınması ve hukuki sonuç doğurması bakımından işlev görür.</p>

<p>Hukuki nitelik bakımından babalık davası: Kişilik durumunu (status) etkileyen, sonucu itibarıyla yalnız tarafları değil üçüncü kişileri ve kamuyu da ilgilendiren, bu nedenle klasik anlamda tarafların serbest iradeleriyle yönlendirilemeyen (tam anlamıyla tasarruf serbestisi olmayan), çocuğun kimlik, aile bağları, mirasçılık ve nafaka gibi temel haklarına temas eden bir davadır.</p>

<p>Yargıtay’ın yerleşik yaklaşımı, soybağı davalarında hâkimin “kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak şekilde” doğru sonuca ulaşması gerektiği yönündedir. Bu doğrultuda mahkeme, salt ikrar veya tanık beyanlarıyla yetinmemeli; çoğu olayda DNA incelemesi başta olmak üzere bilimsel delilleri toplamalıdır. Bu yaklaşım, soybağının “temel hak” boyutu olduğuna ilişkin değerlendirmelerle de güçlendirilir.</p>

<p><strong>3. Dava Hakkı, Taraflar ve İhbar Zorunluluğu (TMK m.301)</strong></p>

<p><strong>3.1. Davayı Kim Açabilir?</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>TMK m.301’e göre babalık davasını ana ve çocuk açabilir. Bu yönüyle dava hakkı sınırlı bir şekilde tanınmıştır. Dava hakkının anne ve çocuğa tanınması, çocuğun menfaatinin korunması ve soybağı ilişkisinin doğrudan muhatapları olmaları ile açıklanır.</p>

<p><strong>3.2. Davalı Kimdir?</strong></p>

<p>Dava, kural olarak babaya karşı açılır. Baba ölmüşse dava mirasçılara yöneltilir (TMK m.301). Böylece soybağı kurulmasının miras hukuku sonuçları (özellikle mirasçılık ve buna bağlı terekede hak iddiası) bakımından davanın doğru hasma yöneltilmesi sağlanır.</p>

<p><strong>3.3. Cumhuriyet Savcısı ve Hazineye İhbar</strong></p>

<p>TMK m.301’in son cümlesi, babalık davasının Cumhuriyet savcısına ve Hazineye ihbar edilmesini zorunlu kılar. Yargıtay uygulamasında bu ihbar, salt şekli bir işlem olarak değil; soybağının kamu düzeni boyutu nedeniyle yargılamanın sağlıklı yürütülmesi için önemli bir usul güvencesi olarak değerlendirilir.</p>

<p>Nitekim Yargıtay kararlarında, Cumhuriyet savcısına ve Hazineye ihbar yapılmadan yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması bozma nedeni sayılmaktadır. Uygulamada, mahkemenin ihbarı resen gözetmesi; eksiklik varsa tamamlatması beklenir. Bu çerçevede, davacı taraf (anne/çocuk) açısından ihbar yapılmaması bir “usul eksikliği” oluşturduğundan, davanın esası doğru olsa bile kararın sırf bu nedenle bozulma ihtimali gündeme gelebilir.</p>

<p><strong>3.4. Kayyım İhbarı ve Çocuğun Menfaatinin Korunması</strong></p>

<p>Kanun, davanın anne tarafından açılması hâlinde kayyıma; kayyım tarafından açılması hâlinde anneye ihbar öngörür. Bu sistemin amacı, özellikle anne ve baba arasında çocuğun aleyhine olabilecek bir uzlaşma ya da uyuşmazlığın çocuğun haklarını zedelemesini önlemek; çocuğun temsilinin ve menfaatlerinin bağımsız şekilde korunmasını sağlamaktır. Yargıtay, bu mekanizmanın çocuğun yararını korumaya dönük olduğunu vurgulayan değerlendirmeler yapmaktadır.</p>

<p><strong>4. Hak Düşürücü Süreler (TMK m.303) ve Sürenin Başlangıcı</strong></p>

<p>TMK m.303 uyarınca babalık davası, çocuğun doğumundan önce veya sonra açılabilir. Anne açısından dava hakkı yönünden temel kural, doğumdan itibaren bir yıl içinde dava açılmasıdır. Bununla birlikte maddede, çok kritik bir istisna düzenlenmiştir: Çocuk ile başka bir erkek arasında soybağı ilişkisi varsa, bir yıllık süre bu ilişkinin ortadan kalktığı tarihten itibaren işlemeye başlar.</p>

<p>Bu hüküm, uygulamada şu olgularla doğrudan ilişkilidir:</p>

<p>- Çocuğun doğum anında anne evli ise, koca ile çocuk arasında hukuki soybağı karinesi/doğrudan soybağı ilişkisi bulunabilir.</p>

<p>- Çocuk, başka bir erkek tarafından tanınmış olabilir.</p>

<p>- Nüfus kayıtlarında başka bir erkek baba görünüyor olabilir.</p>

<p>Bu durumda babalık davasının sağlıklı yürütülmesi için, önce mevcut soybağı bağının ortadan kaldırılması (örneğin soybağının reddi gibi davalarla) gündeme gelebilir. Yargıtay’ın güncel nitelikteki Hukuk Genel Kurulu kararında, başka bir erkekle soybağı ortadan kalkmadan babalık davası açılamayacağı; doğru yöntemin “tefrik ve bekletici sorun” mekanizmasıyla yürütülmesi gerektiği ayrıntılı şekilde ele alınmıştır.</p>

<p>Ayrıca TMK m.303’te, bir yıllık süre geçtikten sonra gecikmeyi haklı kılan sebepler varsa, sebebin ortadan kalkmasından itibaren bir ay içinde dava açılabileceği düzenlenmiştir. Bu hüküm, süreyi kaçırmış anne/çocuk açısından “son bir imkan” yaratır; ancak haklı sebep olgusunun ispatı ve yorumlanması uygulamada dikkat gerektirir.</p>

<p><strong>5. Babalık Karinesi (TMK m.302) ve İspat Sistemi</strong></p>

<p>TMK m.302, babalığa ilişkin bir karine (aksinin ispatı mümkün olan varsayım) öngörür. Buna göre:</p>

<p>- Davalının, çocuğun doğumundan önceki 300. gün ile 180. gün arasında anne ile cinsel ilişkide bulunmuş olması babalığa karine sayılır.</p>

<p>- Bu sürenin dışında olsa bile fiilî gebe kalma döneminde ilişkinin varlığı ispatlanırsa karine yine uygulanır.</p>

<p>- Davalı, babalığın imkânsızlığını veya üçüncü kişinin baba olma olasılığının daha yüksek olduğunu ispatlayarak karineyi çürütebilir.</p>

<p>Modern yargılama pratiğinde, karine sistemi tek başına sonuca götürmekten ziyade delillerin değerlendirilmesinde bir başlangıç noktası işlevi görür. Çünkü DNA incelemesi ile biyolojik bağ çok yüksek doğrulukla tespit edilebilmektedir. Bu sebeple Yargıtay, birçok kararında salt tanık/ikrarla yetinilmesini isabetsiz görmüş; DNA incelemesi yaptırılmasını “kuşku ve duraksamayı giderecek” zorunlu bir delil gibi değerlendirmiştir.</p>

<p><strong>6. Deliller, DNA İncelemesi ve Mahkemenin Resen Araştırma Rolü</strong></p>

<p>Soybağı davaları kamu düzeni ile ilgili kabul edildiğinden, mahkemenin pasif bir hakem gibi kalmaması; gerektiğinde resen delil toplaması beklenir. Yargıtay içtihatları, özellikle DNA incelemesinin soybağı davalarında merkezi rolünü vurgular:</p>

<p>- Salt beyanlara dayanarak soybağı kurulması isabetsiz bulunabilir.</p>

<p>- DNA incelemesi, çoğu olayda maddi gerçeğe ulaşmanın en güçlü aracıdır.</p>

<p>- Baba sağ değilse veya ulaşılmıyorsa, biyolojik akrabalardan örnek alınması gibi alternatif yöntemler gündeme gelebilir; ancak bunun her olayda mümkün olmadığı da uygulamada görülmektedir.</p>

<p>Örneğin bazı kararlarda, iddia edilen babaya ölü/sağ ulaşılamaması ve yakın akrabalar üzerinden de testin sağlıklı yapılamaması gibi olgular davanın ispatını güçleştirebilmekte; tanıkla ispatın da sınırlı etkisi nedeniyle dava reddedilebilmektedir. Bu tablo, davacı bakımından “delil stratejisinin” ve özellikle DNA deliline erişimin önemini ortaya koyar.</p>

<p><strong>7. Başka Bir Erkekle Soybağı Bulunması: Babalık Davasına Etkisi ve Doğru Usul</strong></p>

<p>Uygulamada en kritik sorunlardan biri şudur: Çocuğun nüfus kaydında bir baba görünüyorsa ya da çocuk başka bir erkekle hukuken soybağı ilişkisi içindeyse, biyolojik babaya karşı babalık davası doğrudan yürütülebilir mi?</p>

<p>Yargıtay’ın özellikle Hukuk Genel Kurulu kararında vurgulanan yaklaşım şudur:</p>

<p>- Mevcut soybağı bağı ortadan kalkmadan babalık davası yürütülemez.</p>

<p>- Davacı, iddianın niteliğine göre hem “soybağının reddi” hem “babalığın tespiti” taleplerini iç içe ileri sürmüş olabilir.</p>

<p>- Bu durumda, mahkemenin doğru yöntemi:</p>

<p>(i) soybağının reddi talebini tefrik etmek, (ii) soybağının reddi davasını babalık davası açısından bekletici sorun yapmak, (iii) mevcut soybağı ortadan kalkınca babalık davasına devam etmektir.</p>

<p>Bu yaklaşım hem nüfus kayıtlarının tutarlılığı hem de bir çocuğun aynı anda birden fazla erkekle soybağı ilişkisinin kurulmasının önlenmesi açısından sistematik bir zorunluluk olarak değerlendirilir.</p>

<p><strong>8. Babalık Hükmünün Sonuçları</strong></p>

<p>Babalık davasının kabulü ile çocuk ile baba arasında soybağı kurulur. Bu sonucun doğurduğu başlıca etkiler şu şekilde özetlenebilir:</p>

<p>- Çocuk açısından:</p>

<p>Kimlik bağının hukukça tanınması, nüfus kayıtlarına işlenme, mirasçılık, nafaka, aile bağları gibi geniş bir hak alanı.</p>

<p>- Baba açısından:</p>

<p>Soybağının sonuçları (özellikle çocuğa karşı mali yükümlülükler ve aile hukuku kaynaklı sonuçlar).</p>

<p>- Anne açısından:</p>

<p>TMK m.304 uyarınca doğum giderleri, gebelik/doğum kaynaklı geçim giderleri ve diğer giderlerin istenmesi.</p>

<p>TMK m.304, anaya tanınan mali talepleri “babalık davasıyla birlikte veya ayrı” talep edebilme imkanı vererek pratik bir yol sağlar. Bu, davacı anne açısından dava ekonomisi ve hak arama özgürlüğü bakımından önemlidir.</p>

<p><strong>9. Görevli Mahkeme ve Uygulama Notları</strong></p>

<p>Yargıtay kararlarında babalık davasında görevli mahkemenin aile mahkemesi olduğu açıkça belirtilmektedir. Bu, soybağı uyuşmazlıklarının ihtisaslaşmış yargılama içinde ele alınması amacına uygundur.</p>

<p>Uygulamada dikkat edilmesi gereken bazı noktalar:</p>

<p><strong>1. İhbarların eksiksiz yapılması</strong>: Cumhuriyet savcısı ve Hazineye ihbar eksikliği bozma riskini artırır.</p>

<p><strong>2. DNA deliline hazırlık</strong>: Davacı tarafın, olabildiğince erken aşamada DNA incelemesi talep etmesi; testin kimlerden ve nasıl alınabileceğine dair plan yapılması önemlidir.</p>

<p><strong>3. Mevcut soybağı ilişkisi</strong>: Nüfus kaydında baba görünen kişi varsa önce bu bağın ortadan kaldırılması gerekip gerekmediği analiz edilmelidir.</p>

<p><strong>4. Süre yönetimi</strong>: TMK m.303’teki süreler ve “haklı sebep” tartışmaları, dava stratejisinin merkezinde yer alır.</p>

<p><strong>5. Davanın kapsamı</strong>: Sadece soybağının kurulması mı, nafaka/tazminat gibi fer’i talepler de mi isteniyor; talep sonucunun doğru kurulması gerekir.</p>

<p><strong>10. Sonuç</strong></p>

<p>Babalık davası, çocuğun soybağının ve buna bağlı haklarının belirlenmesi bakımından Türk aile hukukunun en önemli dava türlerinden biridir. TMK m.301-304, bu davanın taraflarını, ihbar rejimini, sürelerini, karinelerini ve ananın mali taleplerini düzenleyerek temel çerçeveyi oluşturur. Yargıtay içtihatları ise davanın kamu düzeni boyutunu güçleştirir; mahkemelerin maddi gerçeğe ulaşmak için DNA incelemesi gibi bilimsel imkanları kullanmasını, ihbar zorunluluğunun eksiksiz yerine getirilmesini ve mevcut soybağı ilişkisi varken doğru usulün uygulanmasını (tefrik-bekletici sorun) zorunlu görür.</p>

<p>Bu nedenle babalık davasında başarı, yalnız maddi olgulara değil; doğru hasım, doğru süre, doğru usul işlemleri ve güçlü delil planlamasına bağlıdır.</p>

<p></p>

<p><strong><i>AV. SELENAY FEYZA BIKMAZ TÜREN &amp; AV. ZEYNEP YILDIZ</i></strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/soybaginin-kurulmasinda-babalik-davasinin-rolu-1</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 10:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/terazi/teraa4fazx.jpg" type="image/jpeg" length="51932"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 2021/7539 E., 2021/9869 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-2-hukuk-dairesinin-20217539-e-20219869-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-2-hukuk-dairesinin-20217539-e-20219869-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 21.12.2021 tarihli, 2021/7539 E., 2021/9869 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>2. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2021/7539 E., 2021/9869 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi<br />
DAVA TÜRÜ : Boşanma</p>

<p>Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı kadın tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Taraflar arasındaki evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuki sebebine dayalı boşanma davasının yapılan yargılaması sonunda, ilk derece mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Hükme karşı, davacı erkek tarafından istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine, bölge adliye mahkemesince, kadının cep telefonu ile başka erkeklerle görüşmek suretiyle güven sarsıcı davranışlarda bulunduğu gerekçesiyle davalı kadının tamamen kusurlu olduğundan bahisle erkeğin boşanma davasının kabulüne karar verilmiştir. Yapılan yargılama ve toplanan delillerden; davacı tanıkları, davalı kadına ait telefonda resim ve yazışmalar gördüklerini beyan etseler de davacı erkeğin duruşmadaki “ kadının telefonuna “disk digger" isimli programı kurduğu, telefondaki silinen kayıtları geri getirdiği” beyanı dikkate alındığında erkeğin eşinin telefonuna yüklediği program ile elde edilen görüşme kayıtlarının hukuka aykırı olarak elde edilen delil niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında, hukuka aykırı bu delil kusur belirlemesinde dikkate alınamaz ve bu delil ile kanıtlanmak istenen vakıa kadına kusur olarak yüklenemez. Diğer yandan davacı erkek tarafından dosyaya sunulan ve davalı kadına ait olduğunu iddia ettiği yazışmaların davalı kadın tarafından kabul edilmediği, davalı tarafından yazıldığı iddiasının soyut kaldığı anlaşılmakla bu yazışmalar da kusur belirlemesinde dikkate alınamaz. Bu durumda, dinlenen tanıkların davacıdan edindikleri duyuma dayalı anlatımları da dikkate alındığında, davalı kadına yüklenen güven sarsıcı davranış vakıasının ispatlanamadığı anlaşılmaktadır. O halde, davacı erkeğin davasının reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.</p>

<p><strong>SONUÇ:</strong> Temyiz edilen bölge adliye mahkemesi kararının yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oy birliğiyle karar verildi. 21.12.2021 (Salı)</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-2-hukuk-dairesinin-20217539-e-20219869-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 10:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/02/yargi/yargiitay404-1.jpg" type="image/jpeg" length="29507"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[KİRA SÖZLEŞMELERİNDE, UNUTULMUŞ BİR İMKAN OLARAK, TEMERRÜT FAİZİNİN TARAFLARCA BELİRLENEBİLMESİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/kira-sozlesmelerinde-unutulmus-bir-imkan-olarak-temerrut-faizinin-taraflarca-belirlenebilmesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/kira-sozlesmelerinde-unutulmus-bir-imkan-olarak-temerrut-faizinin-taraflarca-belirlenebilmesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>A.GİRİŞ</strong></p>

<p>Sözleşmeler hukukunun evrensel anlamda kabul görmüş temel ilkelerinden birisi de , sözleşme serbestisi ilkesidir. Bu anlamda sözleşme serbestisi ilkesini , istisnalar haricinde , tarafların sözleşme içeriğini istedikleri gibi belirleyebilecekleri şeklinde tanımlayabiliriz. Bu ilke, Türk Hukukunda da , Türk Borçlar Kanunu'nun 26. Maddesinde tezahür etmiştir.</p>

<p><strong>Sözleşme özgürlüğü<br />
MADDE 26- </strong>Taraflar, bir sözleşmenin içeriğini kanunda öngörülen sınırlar içinde özgürce belirleyebilirler.</p>

<p>Ancak bu serbestinin istisnaları hemen devam maddesinde karşımıza çıkmaktadır.</p>

<p><strong>Kesin hükümsüzlük<br />
MADDE 27- </strong>Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür.</p>

<p>Sözleşmenin içerdiği hükümlerden bir kısmının hükümsüz olması, diğerlerinin geçerliliğini etkilemez. Ancak, bu hükümler olmaksızın sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa, sözleşmenin tamamı kesin olarak hükümsüz olur.</p>

<p>Görüldüğü üzere kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olmadığı müddetçe , sözleşme serbestisi ilkesi kapsamında sözleşme içeriği taraflarca serbestçe belirlenebilecektir.</p>

<p>Sözleşme içeriği kavramı ile , sadece sözleşmeye konu edimlerin ne olduğu aklımıza gelmemelidir. Sözleşme serbestisi ile taraflar arasında, o sözleşme ile alakalı tüm hukuki ilişkilerin kuralları belirlenmektedir. Bu anlamda, uygulanacak kuralların neler olduğunun belirlenmesi de sözleşme serbestisi kapsamındadır.</p>

<p>Temerrüt faizi , en sade tanımı ile para borçlarında vadeden sonra ve temerrüt koşullarının oluşmasıyla işleyen faiz türüdür.</p>

<p>Burada temerrüdün koşullarını uzun uzadıya anlatıp konudan sapmaktan kaçınacağım. O nedenle temerrüt faizinin sözleşmede belirlenebilirliğinden başlayalım.</p>

<p><strong>B.SÖZLEŞMEDE TEMERRÜT FAİZİNİN BELİRLENEBİLMESİ</strong></p>

<p>Türk Borçlar Kanunu'nun 120. Maddesi , temerrüt faizinin sözleşme ile kararlaştırılabileceğini , kararlaştırılmadığı takdirde faiz borcunun doğduğu tarihteki mevzuat hükümlerine göre belirleneceği açıkça emredilmiştir.</p>

<p><strong>2. Temerrüt faizi<br />
a. Genel olarak<br />
MADDE 120- </strong>Uygulanacak yıllık temerrüt faizi oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa, faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir.</p>

<p>Sözleşme ile kararlaştırılacak yıllık temerrüt faizi oranı, birinci fıkra uyarınca belirlenen yıllık faiz oranının yüzde yüz fazlasını aşamaz.</p>

<p>Akdî faiz oranı kararlaştırılmakla birlikte sözleşmede temerrüt faizi kararlaştırılmamışsa ve yıllık akdî faiz oranı da birinci fıkrada belirtilen faiz oranından fazla ise, temerrüt faizi oranı hakkında akdî faiz oranı geçerli olur.</p>

<p>"Faiz borcunun doğduğu tarihteki mevzuat hükümleri" ifadesi de bizleri 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun'a yönlendirmektedir. Kanunun 1. ve 2. Maddeleri birlikte okunduğunda , sözleşme ile temerrüt faizi belirlenmediği takdirde , temerrüt faizinin kanuni faiz oranı kadar olacağı görülmektedir.</p>

<p><strong>Kanuni faiz</strong></p>

<p><strong>Madde 1 – (Değişik : 21/4/2005 - 5335/14 md.)</strong></p>

<p>Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanununa göre faiz ödenmesi gereken hallerde, miktarı sözleşme ile tespit edilmemişse bu ödeme yıllık yüzde oniki oranı üzerinden yapılır.</p>

<p>Cumhurbaşkanı, bu oranı aylık olarak belirlemeye, yüzde onuna kadar indirmeye veya bir katına kadar artırmaya yetkilidir.</p>

<p><strong>Temerrüt faizi</strong></p>

<p><strong>Madde 2 – (Değişik : 15/12/1999 - 4489/2 md.) </strong>Bir miktar paranın ödenmesinde temerrüde düşen borçlu, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça, geçmiş günler için 1 inci maddede belirlenen orana göre temerrüt faizi ödemeye mecburdur.</p>

<p>Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı, yukarıda açıklanan miktardan fazla ise, arada sözleşme olmasa bile ticari işlerde temerrüt faizi bu oran üzerinden istenebilir. Söz konusu avans faiz oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faiz oranından beş puan veya daha çok farklı ise yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur.</p>

<p>Temerrüt faizi miktarının sözleşmede kararlaştırılmamış olduğu hallerde, akdi faiz miktarı yukarıdaki fıkralarda öngörülen miktarın üstünde ise, temerrüt faizi, akdi faiz miktarından az olamaz.</p>

<p>O halde ; bu yazının yazıldığı tarih olan 18/04/2026 tarihi itibariyle , temerrüt faizi hakkında hüküm bulunmayan bir sözleşmede, edimi para borcu ödemek olan taraf temerrüde düştüğünde, kendisi hakkında uygulanacak temerrüt faizi oranı yıllık %24'tür.</p>

<p>Elbette her ne kadar sözleşme ile bu oran belirlenebilse de birtakım sınırlamalar getirilmiştir. Bunlardan birincisi TBK m. 120/2'de getirilmiş olan , kanuni faizin yüzde yüzünü aşamama sınırıdır. Bu bağlamda , sözleşme ile kararlaştırılan temerrüt faizi en çok %48 olarak kararlaştırılabilecektir.</p>

<p>Ancak bununla birlikte , Türk Ticaret Kanunu'nun da 8. Maddesinde, ticari işlerde faiz oranının serbestçe belirlenebileceği hükmü yer almaktadır. O halde , TBK m. 120/2'de belirlenen sınırın ticari işlerde uygulanıp uygulanmayacağı gibi bir sorun karşımıza çıkıyor. Bu sorun uzun yıllar yargıyı da meşgul etmiştir. Her ne kadar Yargıtay'ın farklı daireleri, farklı yıllarda, farklı yönlerde kararlar vermiş olsa da , artık istikrar kazanmış görüşe göre , bu sınırlama ticari işlerde uygulanmayacaktır. Dolayısıyla , ticari işlerde faiz oranı serbestçe belirlenebilecektir.</p>

<p>Yani özetle söyleyebiliriz ki; adi işlerde sözleşme ile kararlaştırılmadığı durumda temerrüt faizi %24 ; adi işlerde kararlaştırılmak istenir ise temerrüt faizi en fazla %48; ticari işlerde sözleşme ile kararlaştırılmadığı durumda temerrüt faizi (yazı tarihi itibariyle) %39,75 ; ticari işlerde sözleşme ile kararlaştırılacak ise de serbestçe belirlenebilecektir.</p>

<p>Ancak elbette ki hukukta her zaman istisna var olduğu gibi, burada da serbestçe belirlenebileceği kuralının istisnaları derhal karşımıza çıkıyor. Bu istisnalar için de , sözleşme serbestisinin düzenlenmiş olduğu Türk Borçlar Kanunu'nun 26 ve 27. Maddelerine geri dönmek gerekiyor.</p>

<p>Buna göre ; kişinin ekonomik özgürlüğünü elinden alacak derecede yüksek belirlenen temerrüt faizinin, hakim önüne gelerek , ahlaka aykırılık ya da kişilik hakkının ihlali olarak değerlendirilmesi ve en nihayetinde de kesin hükümsüz olduğunun tespitine karar verilebilmesi mümkündür.</p>

<p>Bulabildiğim kararlarda çoğunlukla, kriz dönemlerinde ikrazatçılık faaliyeti kapsamında bankalar dışında kredi kullanan kişilere dayatılan yüksek temerrüt faizi oranlarının ahlaka aykırı olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla bu kararların, kira sözleşmelerinde ne denli uygulanacağı somut durumun şartlarına göre belirlenecektir.</p>

<p><strong>C. KİRA SÖZLEŞMELERİNİN TİCARİ İŞ OLABİLMESİ</strong></p>

<p>Yine kira sözleşmesinin ticari iş olabileceği ile ilgili de herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Ticari işin tanımı Türk Ticaret Kanunu m. 3'te yapılmıştır.</p>

<p><strong>MADDE 3- (1)</strong> Bu Kanunda düzenlenen hususlarla bir ticari işletmeyi ilgilendiren bütün işlem ve fiiller ticari işlerdendir.</p>

<p>Yine Türk Ticaret Kanunu m. 19'da da ticari iş karinesi düzenlenmiş olup, bir tacirin borçlarının ticari iş olması ve taraflardan yalnızca biri için ticari iş niteliğinde olan sözleşmenin aksi bulunmadıkça diğer taraf için de ticari iş sayılacağı düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 19- (1) </strong>Bir tacirin borçlarının ticari olması asıldır. Ancak, gerçek kişi olan bir tacir, işlemi yaptığı anda bunun ticari işletmesiyle ilgili olmadığını diğer tarafa açıkça bildirdiği veya işin ticari sayılmasına durum elverişli olmadığı takdirde borç adi sayılır.</p>

<p>(2) Taraflardan yalnız biri için ticari iş niteliğinde olan sözleşmeler, Kanunda aksine hüküm bulunmadıkça, diğeri için de ticari iş sayılır.</p>

<p>Esasında bu hususta emsal karara gerek olmamasına rağmen, alışkanlık nedeniyle bir tane de olsa kira sözleşmelerinin ticari iş kabul edilebileceğine ilişkin kararı ekliyorum. bkz: 6. HD. E.2012/8888 K. 2012/12380 T: 27.09.2012</p>

<p><strong>D.KİRA SÖZLEŞMELERİNDE TEMERRÜT FAİZİNİN TARAFLARCA BELİRLENMESİ</strong></p>

<p>Yukarıda yaptığımız açıklamaların tamamı göz önünde bulundurularak, kira sözleşmelerinde de temerrüt faizinin sözleşme ile kararlaştırılabileceği noktasında hiçbir tereddüt bulunmamaktadır. Bununla birlikte ; ilk gelebilecek itiraz , özellikle konut ve çatılı işyeri kiralamalarında , kiracıya , kira bedeli dışında ödeme yükümlülüğünün getirilemeyeceğine ilişkin TBK m. 346 ileri sürülse de, ilgili maddeye ve gerekçesine bakıldığında ana amacın kira borcu ödememe nedeniyle ek bir ceza koşulu ödeme ve kalan kira bedellerinin muaccel olması gibi yükümlülüklerin getirilmesinin önüne geçmektir. Temerrüt faizinin belirlenmesine ilişkinse bir kısıtlama bulunmamaktadır.</p>

<p><strong>YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2013/6-2249 K. 2015/1362 T. 15.5.2015</strong></p>

<p><strong>ÖZET :</strong> Uyuşmazlık; tacir olan taraflar arasında akdedilen kira sözleşmesi gereğince sözleşmeden kaynaklanan alacağa aylık %10 gecikme faiz uygulanacağına ilişkin hükmün geçerli olup olmadığına ilikindir. Somut olayda, kira sözleşmesinden kaynaklanan alacağın tamamının süresinde ödenmediği, tarafların tacir olduğu hususunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. 01/07/2012 tarihinde yürürlüğe giren 6102 sayılı TTK'nın 8/1. maddesinde ticari işlerde faiz oranının serbestçe belirleneceği hükmüne aynı maddenin 3. fıkrasında tüketicinin korunmasına ilişkin hükümlerin saklı tutulacağına ilişkin bir istisna getirilmiş ise de başkaca bir istisna bulunmamaktadır. Aynı Kanunun 9. maddesinde, ticari işlerde kanuni, anapara ile temerrüt faizi hakkında ilgili mevzuat hükümlerinin uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Anılan yasa hükmünde sözü edilen ilgili mevzuatın 3095 sayılı yasa hükümleri olduğunun, akdi faiz oranı yönünden bir sınırlama getirmediğinin ve 6102 sayılı TTK'nın 8. ve 9. maddelerinin ticari işler bakımından özel hüküm niteliğinde olup ticari işlerde bu hükümlerin uygulanması gerektiğinin, başka bir anlatımla 6098 sayılı TBK'nın 88. ve 120. maddeleri hükümlerinin ticari işlerde uygulanamayacağının kabulü gerekir. O halde, Mahkemenin tacir olan taraflar arasında kararlaştırılan faiz oranı dikkate alınarak hükmedilen miktara %10 akdi faiz oranı uygulanmasına ilişkin kararı açıklanan nedenlerle usul ve yasaya uygun olup direnme kararının açıklanan nedenlerle onanması gerekmiştir.</p>

<p><strong>YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ 2018/15669 E. , 2019/511 K.</strong></p>

<p>Davacı alacaklı 21.11.2014 tarihli yazılı kira akdine dayanarak 29.09.2015 tarihinde başlattığı icra takibi ile aylık 18.366,44 TL’den 2015 yılı Temmuz, Ağustos ve Eylül ayları kira alacağı 55.099,32 TL’nin faiziyle tahsilini talep etmiş, ödeme emri davalı borçluya 30.09.2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Davalı borçlu vekili itiraz dilekçesinde, alacaklı şirketin müvekkili şirket ile imzaladığı sözleşmenin yükümlülüklerini yerine getirmediğini, dolayısıyla kira alacağının muaccel olmadığını bildirerek takibe, borca ve ferilerine itiraz etmiştir. Ödeme emrine davalı borçlu tarafından itiraz edilmesi üzerine, davacı alacaklı İcra Mahkemesine başvurarak itirazın kaldırılması isteminde bulunmuştur.</p>

<p>Mahkemece verilen ilk kararda, aylık kira bedelinin sözleşmeden açıkça anlaşılamadığı, şartların ne şekilde gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırılması gerektiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Mahkemece davanın reddine dair verilen ilk kararın davacı tarafça temyizi üzerine Dairemizin 13.12.2017 tarih ve 2017/4252 E. 2017/16854 .... sayılı ilamı ile; “...davacı alacaklı takip talebi kira sözleşmesinde kararlaştırılan asgari kira bedeline KDV eklenerek (15.564,78 TL + 2.801,64 TL) belirlenen miktar üzerinden kira alacağının tahsilini istemiştir. Davalı borçlu takibe itirazında açıkça ve ayrıca kira ilişkisine ve borç miktarına karşı çıkmamış, alacaklı görünen şahsa herhangi bir borcu olmadığını ileri sürerek takibe ve borca itiraz etmiştir. Borçlunun kira ilişkisine ve kira miktarına açıkça karşı çıkmaması karşısında İİK.nin 269/2. maddesi gereğince kira ilişkisinin ve kira miktarının kesinleştiğinin kabulü gerekir. Bu durumda davalı borçlu kiranın ödendiğini veya sair bir sebeple istenemeyeceğini İİK.’nun 269/c maddesinde belirtilen belgelerle kanıtlamak durumundadır. Bu durumda, davalı borçlu tarafça ödemeye dair böyle bir belge ibraz edilmediğine göre, Mahkemece itirazın kaldırılması ve tahliyeye karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.” gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir.</p>

<p>Mahkemece bozmaya uyulmak suretiyle yapılan yargılama sonunda; dosya arasına alınan bilirkişi raporunda davalı tarafın asıl alacağa yaptığı itirazının yersiz olduğu, işlemiş faiz noktasında takipte istenebilecek faiz miktarının 2.019,99 TL olduğu yönünde görüş ve kanaat bildirildiği, dosyaya sunulan bilirkişi raporu denetime uygun hüküm kurmaya elverişli kabul edilmekle davalı tarafın, asıl alacağa ve 2.019,99.-TL işlemiş faize yönelik itirazının ve takibin başlatıldığı icra dairesinin taraflar arasında kira sözleşmesinin bulunması ve kira bedelinin alacaklının ikametgahında ödenme mecburiyeti dikkate alındığında ifa yeri açısından ... Anadolu İcra Dairelerinin yetkili olduğu, bu anlamda icra dairesinin yetkisine yapılan itiraz yerinde olmadığından icra dairesinin yetkisine itirazın da kaldırılmasına karar verilmiş, karar davacı vekili tarafından faiz yönünden temyiz edilmiştir.</p>

<p>Dava, kira alacağının tahsili için başlatılan takibe itirazın kaldırılması istemine ilişkindir.</p>

<p>6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 88. maddesinin “Faiz ödeme borcunda uygulanacak yıllık faiz oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir. Sözleşme ile kararlaştırılacak yıllık faiz oranı, birinci fıkra uyarınca belirlenen yıllık faiz oranının yüzde elli fazlasını aşamaz.” hükmünü içermesinin yanı sıra, temerrüt faizine ilişkin 120. maddesinde de; “Uygulanacak yıllık temerrüt faizi oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa, faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir. Sözleşme ile kararlaştırılacak yıllık temerrüt faizi oranı, birinci fıkra uyarınca belirlenen yıllık faiz oranının yüzde yüz fazlasını aşamaz. Akdî faiz oranı kararlaştırılmakla birlikte sözleşmede temerrüt faizi kararlaştırılmamışsa ve yıllık akdî faiz oranı da birinci fıkrada belirtilen faiz oranından fazla ise, temerrüt faizi oranı hakkında akdî faiz oranı geçerli olur.” hükmüne yer verilmiştir.</p>

<p>Öte yandan, ticari işlere ilişkin düzenlemelerin bulunduğu 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 8/1. maddesinde; ticari işlerde faiz oranının serbestçe belirleneceği, 9/1. maddesinde; ticari işlerde kanuni, anapara ile temerrüt faizi hakkında ilgili mevzuat hükümlerinin uygulanacağı hükme bağlanmış olup, bu maddede gönderme yapılan ilgili mevzuat 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanundur. 3095 sayılı Kanun'un 1/1. maddesinde, Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu’na göre faiz ödenmesi gereken hallerde, miktarı sözleşme ile tespit edilmemişse faiz oranının yıllık % 12 olacağı düzenlenmiştir. Fakat Bakanlar Kurulu, Kanun’un 1/2 maddesinden aldığı yetkiye dayanarak 01.01.2006 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere kanuni faiz oranını % 9’a indirmiştir.</p>

<p>Taraflar arasında imzalanan 21.11.2014 tarihli kira sözleşmesinin varlığı hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Somut olayda davalı taraf tacir olup, kira sözleşmesi ile alışveriş merkezinin zemin katındaki 124,50 m2 alan davacı ...Ş. tarafından, davalı ... Ltd. Şti.ne kiralanmış, kira sözleşmesinin 10.4. maddesi ile geciken kira bedellerine aylık % 15 + KDV üzerinden temerrüt faizi uygulanacağı kararlaştırılmıştır. Olayımızda davalı taraf tacir olup, davanın sebebini oluşturan taşınmaz da davalının ticari faaliyetinde kullanmak üzere kiralanmıştır. Kira sözleşmesi gereğince kira sözleşmesinden kaynaklanan alacağın tamamının süresinde ödenmediği anlaşılmaktadır. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6102 sayılı TTK'nin 8/1. maddesinde ticari işlerde faiz oranının serbestçe belirleneceği hükmüne aynı maddenin 3. fıkrasında tüketicinin korunmasına ilişkin hükümlerin saklı tutulacağına ilişkin bir istisna getirilmiş ise de başkaca bir istisna bulunmamaktadır. Aynı Kanun'un 9. maddesinde, ticari işlerde kanuni, anapara ile temerrüt faizi hakkında ilgili mevzuat hükümlerinin uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Anılan yasa hükmünde sözü edilen ilgili mevzuatın 3095 sayılı Yasa hükümleri olduğunun, akdi faiz oranı yönünden bir sınırlama getirmediğinin ve 6102 sayılı TTK'nin 8. ve 9. maddelerinin ticari işler bakımından özel hüküm niteliğinde olup ticari işlerde bu hükümlerin uygulanması gerektiğinin, başka bir anlatımla 6098 sayılı TBK'nin 88. ve 120. maddeleri hükümlerinin ticari işlerde uygulanamayacağının kabulü gerekir.</p>

<p>O halde, mahkemece tacir olan davalı kiracı şirket ile davacı şirket arasında serbest irade ile kararlaştırılmış faiz oranı üzerinden faizin hesaplanması gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru değildir.</p>

<p><strong>SONUÇ:</strong> Yukarıda yazılı nedenle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen Geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.un 428 ve İİK.nin 366.maddesi uyarınca kararın BOZULMASINA, taraflarca İİK'nin 366/3. maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine, 17/01/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.</p>

<p>Görüldüğü gibi her iki kararda da , ciddi miktarda temerrüt faizi taraflarca kararlaştırılmış olunmasına rağmen, Yargıtay tarafından tarafları tacir olduğu için herhangi bir sınırlama olmayacağından bahisle geçerliliğine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>E.SONUÇ</strong></p>

<p>Kira uyuşmazlıklarının ciddi bir kısmının temel sebebi, temerrüt faizinin, alacağın enflasyona ezilmesini engelleyememesidir. Esasında ülkemizde uyuşmazlıkların en temel sebeplerinden birisinin bu olduğu çok açıktır. Bu bağlamda, temerrüt faizinin taraflarca belirlenebileceği imkanının belki de en önemli olduğu dönemlerdeyiz. Bu nedenle ; bu imkanın etkin bir şekilde kullanılmasının "öderim ama dava sonunda öderim" mantığı ile hareket eden sözleşme tarafları açısından, keyfi olarak ödememeyi ortadan kaldıracak etkin yollardan biri olduğunu düşünmekteyim. Meslektaşlarıma faydalı olmasını dilerim.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/suat-kasapoglu.jpeg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/suat-kasapoglu.jpeg" /></a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Av. Suat KASAPOĞLU</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/kira-sozlesmelerinde-unutulmus-bir-imkan-olarak-temerrut-faizinin-taraflarca-belirlenebilmesi</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 10:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/07/terazi/bina-ev-sozlemsd.jpg" type="image/jpeg" length="27770"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hibrit Kopuş Savunmasında Müvekkilin Savunmayı Sabotaj Riski]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasinda-muvekkilin-savunmayi-sabotaj-riski-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasinda-muvekkilin-savunmayi-sabotaj-riski-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde savunma çoğu zaman hâkim, savcı, tanık, tutanak pratiği ve dosya merkezli yargılama gibi dışsal baskılar üzerinden ele alınmaktadır. Oysa savunmanın kırılması yalnız dış müdahalelerle değil, savunmanın kendi içinden doğan düzensizliklerle de gerçekleşebilir. Bu çalışmada, Hibrit Kopuş Savunması perspektifinden müvekkilin savunma stratejisini bozabilecek davranışları “sabotaj riski” kavramı çerçevesinde incelenmektedir. Burada sabotaj, kötü niyetli bir bozma iradesi olarak değil; müvekkilin çoğu zaman farkında olmadan, konuşma dürtüsü, duygusal patlama, hakime doğrudan hitap etme refleksi, avukata rağmen açıklama yapma eğilimi, jest ve mimiklerle olumsuz izlenim üretmesi gibi davranışlarla savunmanın stratejik bütünlüğünü zedelemesi olarak tanımlanmaktadır.</p>

<p>Çalışmanın temel iddiası, savunmanın başarısının yalnız müdafiin hukuki yetkinliğine değil, müdafi ile müvekkil arasında kurulan stratejik disipline de bağlı olduğudur. Hibrit Kopuş Savunması’nın dereceli yapısı, yalnız avukatın müdahale dozunu değil, müvekkilin de bu derece sistemine uygun biçimde hazırlanmasını gerektirir. Müdafi birinci derecede uyumlu bir çizgi izlemeye çalışırken müvekkilin ani öfke patlamasıyla daha sert bir kopuş üretmesi yahut müdafi kontrollü çatışma kurarken müvekkilin zamansız geri çekilmesi, savunmanın “vites sistemini” bozabilir. Bu sebeple savunma, yalnız mahkemeye karşı değil, kendi iç dağılma riskine karşı da örgütlenmelidir.</p>

<p>Makale, müvekkilin konuşma dürtüsü ile stratejik sessizlik arasındaki gerilimi, duygusal tepkilerin karar psikolojisi üzerindeki etkisini, hakime doğrudan anlatma arzusunun savunma mimarisine verdiği zararı ve beden dilinin duruşma dramaturjisindeki rolünü tartışmaktadır. Sonuç olarak, Hibrit Kopuş Savunması’nın tam anlamıyla uygulanabilmesi için müdafi ile müvekkil arasında bir “duruşma protokolü” kurulması, kopuş derecelerinin müvekkile önceden anlatılması ve müvekkilin sesinin bastırılması değil, stratejiye dönüştürülmesi gerektiği savunulmaktadır.</p>

<p><strong>Giriş</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde savunma çoğu zaman dış baskılar altında düşünülür. Hâkimin müdahaleleri, savcının iddia çizgisi, tanığın yönlendirici anlatımı, tutanak pratiği, dosya merkezlilik, zaman baskısı ve önceden oluşmuş kanaat gibi unsurlar, savunmanın dışsal kırılma alanlarını oluşturur. Oysa savunmanın zedelenmesi yalnız dışarıdan gerçekleşmez. Bazen savunma, en büyük hasarı kendi içinden alır. Müdafiin kurduğu strateji, tam da temsil ettiği kişi tarafından bozulabilir. Bu nedenle ceza yargılamasında savunmanın kırılganlığı yalnız mahkeme ile değil, müvekkille olan ilişki üzerinden de analiz edilmelidir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması, savunmayı statik bir duruş değil, dereceli bir stratejik konumlanma olarak kavrar. Müdafi, somut yargılama iklimine göre bazen uyumlu, bazen mikro müdahaleci, bazen açık ve kontrollü kopuşçu, bazen de daha sert bir çizgi benimseyebilir. Ancak bu dereceli yapı, yalnız müdafiin zihninde kurulu kaldığında eksik kalır. Çünkü savunmanın salon içindeki gerçek taşıyıcısı yalnız avukat değildir; müvekkil de aynı sahnenin aktif unsurudur. Hatta kimi zaman müdafiin en büyük rakibi savcı değil, müvekkilin kontrolsüz konuşma arzusu, duygusal patlaması, zamanlamasız çıkışı ve beden dili olur.</p>

<p>Bu bağlamda müvekkilin sabotaj riski, kötü niyetli bir engelleme olarak değil; savunma stratejisini farkında olmadan bozan, müdafiin inşa ettiği ritmi dağıtan ve yargılamadaki algısal dengeyi savunma aleyhine çeviren davranışlar bütünü olarak anlaşılmalıdır. Müvekkil çoğu zaman savunmayı sabote etmek istemez; aksine kendisini kurtarmaya çalışırken sabote eder. Onun hedefi kendini anlatmaktır; müdafiin hedefi ise kendini anlatmayı hukuken etkili, zamanlaması doğru ve stratejik bakımdan işlevsel bir forma sokmaktır. Sorun da tam burada doğar: Müvekkilin “hemen konuşma” dürtüsü ile müdafiin “doğru anda doğru yoğunlukta konuşma” stratejisi sık sık çatışır.</p>

<p>Bu nedenle Hibrit Kopuş Savunması’nın eksiksiz bir teoriye dönüşebilmesi için, savunmanın yalnız karşı tarafa karşı değil, kendi iç dağılma riskine karşı da düşünülmesi gerekir. Müvekkilin konuşma dürtüsü, hakime doğrudan hitap etme refleksi, avukata rağmen açıklama yapma isteği, öfke, panik, jest ve mimiklerle mesaj verme eğilimi, savunmanın derecesini bozabilir; müdafi birinci derecede kalmaya çalışırken müvekkil dördüncü derecede patlayabilir ya da tam tersine müdafi kontrollü çatışma kurarken müvekkil gereksiz geri adımlarla bu stratejiyi söndürebilir. Bu sebeple savunmanın “vites sistemi”, yalnız müdafiin değil müvekkilin de taşıyabileceği bir disipline dönüşmelidir.</p>

<p>Ceza yargılamasında savunmanın başarısı, yalnız hukuki argümanların gücüne değil, müdafi ile müvekkil arasında kurulan stratejik disiplinin korunmasına da bağlıdır. Müvekkilin sabotaj riski, savunmanın tali değil merkezi bir sorunudur. Bu risk yönetilmeden Hibrit Kopuş Savunması tam anlamıyla uygulanamaz.</p>

<p><strong>I. Savunmanın İç Kırılması: Sabotajın Kavramsal Çerçevesi</strong></p>

<p>“Müvekkilin sabotajı” ifadesi ilk bakışta sert görünebilir. Çünkü sabotaj sözcüğü, bilinçli bir bozma kastını çağrıştırır. Oysa ceza muhakemesinde müvekkilin savunmayı bozması çoğu zaman kasıtlı değildir. Bu nedenle burada sabotaj, kötücül bir irade değil; savunmanın mimarisini strateji dışı biçimde bozan davranışlar toplamı anlamında kullanılmaktadır. Başka bir deyişle müvekkil, savunmanın düşmanı olduğu için değil, savunmanın doğasına farklı bir yerden baktığı için onu bozabilir.</p>

<p>Müdafi açısından savunma; seçilmiş kelimeler, ayarlanmış ton, belirlenmiş ritim, hesaplanmış sessizlik, kontrollü itiraz ve belirli bir kopuş derecesiyle yürütülen bütünlüklü bir stratejidir. Müvekkil açısından ise savunma çoğu zaman “kendimi anlatmam lazım” cümlesinde toplanır. Müdafi hukuki etkiyi düşünür; müvekkil işitilme ihtiyacını. Müdafi zamanlamayı gözetir; müvekkil birikmiş duygunun boşalmasını. Müdafi dosyayı, tutanağı, hâkimin psikolojisini ve usulü birlikte hesaba katar; müvekkil ise çoğu zaman kendisine yönelen isnadın yarattığı varoluşsal baskı altında tepki verir. Bu nedenle aynı duruşma, müdafi için stratejik bir alan, müvekkil için ise duygusal bir eşik olabilir.</p>

<p>Savunmanın iç kırılması tam da bu iki düzlem arasındaki uyumsuzlukta ortaya çıkar. Eğer müdafi ile müvekkil arasında stratejik birlik kurulmazsa, yargılamadaki dış basınçlar daha da güçlenir. Savcı bir itham ileri sürer, hâkim sınırlayıcı bir müdahalede bulunur, tanık kışkırtıcı bir anlatım sergiler; müvekkil de buna kontrolsüz tepki verirse savunma yalnız dışarıdan sıkıştırılmış olmaz, içeriden de parçalanır. Dolayısıyla savunmanın iç disiplini, dış baskılara karşı ilk savunma hattıdır.</p>

<p>Bu bağlamda sabotaj riskini üç düzeyde anlamak gerekir. Birincisi, <strong>sözel sabotaj</strong>dır: gereksiz açıklamalar, çelişkili beyanlar, doğrudan hâkime hitap ederek avukatın çizgisini bozma, zamansız özür ya da zamansız saldırganlık. İkincisi, <strong>duygusal sabotaj</strong>dır: öfke patlamaları, ağlama krizleri, mağdura laf atma, tanığa tepki verme, panikle savunma hattını terk etme. Üçüncüsü ise <strong>bedensel-dramaturjik sabotaj</strong>dır: küçümseyici gülümseme, göz devirme, alaycı tavır, huzursuz hareketler, el-kol tepkileri, müdafiin sözünü kesme, salona “taşınan” olumsuz enerji. Mahkeme çoğu zaman yalnız sözleri değil, kişilik izlenimini de değerlendirir. Bu nedenle sabotaj yalnız beyanda değil, bedende de meydana gelir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması açısından asıl mesele, bu sabotajın savunmanın derecesini bozmasıdır. Dereceli savunma modeli, müdahalenin dozunu ve zamanını hassas şekilde ayarlamayı gerektirir. Müvekkilin kontrolsüz çıkışı ise bu ayarı bozar; savunmanın vites kutusuna dışarıdan değil içeriden müdahale eder. Bu yüzden müvekkil faktörü, teorinin çevresel değil yapısal bir unsurudur.</p>

<p><strong>II. Müvekkilin Konuşma Dürtüsü ve Sessizliğin Çöküşü</strong></p>

<p>Ceza yargılamasında birçok müvekkil, sessizliğin stratejik değerini kavramakta zorlanır. Konuşmamak, ona göre susmak; susmak ise çoğu kez suçluluk, korku ya da teslimiyet anlamına gelir. Oysa müdafi bakımından her konuşma yararlı değildir. Hatta kimi zaman en etkili savunma, kontrollü susuşla alan açmak, gereksiz ayrıntıyı engellemek ve karşı tarafın kurduğu çerçeveye fazladan malzeme vermemektir.</p>

<p>Müvekkilin en yaygın sabotaj biçimlerinden biri, her soruya cevap verme mecburiyeti hissetmesidir. Özellikle itham altındaki kişi, hakkında söylenen her şeye anında karşılık vermek ister. Çünkü sessiz kalırsa anlatının sabitleneceğini, cevap verirse hakikatin ortaya çıkacağını düşünür. Fakat duruşmanın pratiği çoğu zaman böyle işlemez. Kontrolsüz cevaplar, açıklık değil dağınıklık üretir. Müvekkil bir ayrıntıyı düzeltmek isterken yeni bir çelişki doğurabilir; kendisini rahatlatmak için yaptığı ek açıklama, tutanakta aleyhine sabitlenebilir; “yanlış anlaşılmayı” gidermeye çalışırken dosyada hiç görünmeyen yeni bir tartışma başlatabilir.</p>

<p>Bu nedenle konuşma dürtüsü, yalnız bir psikolojik tepki değil, savunmanın ritmini bozan yapısal bir risk olarak görülmelidir. Müdafi belirli bir argüman sırası kurmuş olabilir: önce usul eksikliği, sonra delilin tartışılması, ardından anlatıdaki kopukluklar. Müvekkilin araya girip “ama aslında o gün şöyle olmuştu” diyerek başka bir yönden konuşması, savunmanın temasını dağıtır. Bu durumda savunmanın merkezi kayar; müdafiin kurduğu ana hat zayıflar; hâkimin zihni, avukatın göstermek istediği noktadan müvekkilin kontrolsüz ayrıntısına çekilir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması’nda sessizlik pasiflik değildir. Sessizlik, bazen müdahalenin ertelenmiş biçimidir; bazen delilin kendi ağırlığıyla görünür olmasına izin vermektir; bazen de karşı tarafın savunmayı provoke etmesine kapılmamaktır. Müvekkilin kontrolsüz konuşması ise bu stratejik sessizlik alanını tahrip eder. Bu yüzden müvekkilin konuşma arzusu ile müdafiin sessizlik stratejisi arasında önceden kurulmuş bir uyum zorunludur.</p>

<p>Burada temel mesele, müvekkile “sus” demek değil; sessizliğin ne zaman savunmanın parçası olduğunu anlatmaktır. Aksi halde müvekkil, müdafiin susuşunu zayıflık olarak yorumlar ve stratejiyi kendi eliyle bozar.</p>

<p><strong>III. Duygusal Patlama, Hâkime Doğrudan Anlatma Refleksi ve Avukata Rağmen Konuşma</strong></p>

<p>Müvekkilin sabotaj riski yalnız konuşma miktarıyla sınırlı değildir; konuşmanın duygusal tonu da aynı derecede belirleyicidir. Ceza yargılaması, duygudan arındırılmış steril bir alan değildir. Bilakis korku, utanç, öfke, kırgınlık, haksızlığa uğrama hissi ve bazen derin bir varoluşsal çöküntü, müvekkilin salon içindeki davranışlarını biçimlendirir. Ne var ki mahkeme, bu duygusal taşkınlığı her zaman insani açıklık olarak okumaz. Çoğu zaman öfke, saldırganlık; telaş, saklama çabası; alaycı tebessüm, pişmanlıksızlık; ani itiraz, disiplinsizlik olarak algılanabilir. Böylece müvekkilin duygusal tepkisi, hakikati görünür kılmak yerine “karakter” hakkında olumsuz izlenim üretir.</p>

<p>Özellikle “hâkime kendim anlatayım” refleksi, savunmanın iç kırılmasının en tipik görünümlerindendir. Müvekkil, kendi çıplak hikâyesinin avukatın hukukileştirilmiş anlatısından daha etkili olacağını düşünebilir. Ona göre gerçek olan, doğrudan söylenendir. Oysa ceza muhakemesinde her doğrudanlık, etki doğurmaz; bazen tersine, hukuki etkisizliği büyütür. Filtrelenmemiş anlatı, gereksiz ayrıntı üretir, önceki beyanlarla çelişebilir, savunmanın kurduğu temayı dağıtır ve hâkimin dikkatini esas meseleden ayrık noktalara çekebilir. Daha kötüsü, müvekkil kendisini aklamak isterken farkında olmadan aleyhe yorumlanabilecek ifadeler kurabilir.</p>

<p>Avukata rağmen doğrudan konuşma da benzer biçimde yıkıcı olabilir. Müdafi belirli bir kopuş derecesinde ilerlemeye çalışırken müvekkil bu dereceyi bozabilir. Örneğin müdafi birinci ya da ikinci derecede kalarak güven kurmaya, usule yaslanmaya ve mahkemenin direncini artırmadan kayıt oluşturmaya çalışırken müvekkil aniden sesini yükselterek dördüncü dereceye sıçrayabilir. Tersine, müdafi kontrollü sertlik kurduğu bir anda müvekkil panikle özür dileyebilir, geriye çekilebilir ya da “beni yanlış anlamayın” tonuyla savunmanın ağırlığını dağıtabilir. Bu nedenle müvekkil sabotajı yalnız gereksiz sertlik değil, gereksiz yumuşama şeklinde de ortaya çıkabilir.</p>

<p>Buradan çıkan temel sonuç şudur: Müvekkilin salon içindeki sözü, kendi başına değerlendirilmez; müdafiin inşa ettiği stratejik alan içinde anlam kazanır. Bu alan bozulduğunda, savunmanın dereceli yapısı da bozulur. Müvekkilin konuşma dürtüsü ile duygusal patlaması, savunmanın vites sistemini kilitleyebilir.</p>

<p><strong>IV. Jest, Mimik ve Beden Dilinin Stratejik Etkisi</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde çoğu savunma tartışması kelimelere odaklanır; oysa mahkeme salonu yalnız söylenenlerin değil, sahnelenenlerin de alanıdır. Bu nedenle müvekkilin sabotaj riski beden dili üzerinden de incelenmelidir. Göz devirmek, küçümseyici gülümsemek, savcıya veya hakime öfkeyle bakmak, tanık konuşurken baş sallamak, alaycı bir yüz ifadesi takınmak, huzursuz biçimde kıpırdanmak, müdafi konuşurken araya girmek ya da rahatsızlığını bedensel reflekslerle göstermek, tutanağa geçmese bile duruşmanın iklimini etkiler.</p>

<p>Dramaturjik açıdan bakıldığında müvekkil, yalnız ifade veren kişi değil, aynı zamanda mahkeme sahnesindeki görünür aktördür. Hâkim, savcı, zabıt kâtibi, tanık, müşteki ve izleyiciler arasındaki bütün etkileşimlerde beden dili sessiz bir ifade biçimi olarak çalışır. Bu yüzden müvekkilin jest ve mimikleri, savunmanın sözlü içeriğiyle çelişirse sözün etkisini azaltabilir. Müdafi son derece ölçülü, saygın ve kontrollü bir savunma kurarken müvekkilin küçümseyici bir tebessümü, bu emeği bir anda zedeleyebilir. Ya da müdafi mağdur beyanındaki çelişkileri teknik bir dille gösterirken müvekkilin mağdura dönük öfkeli bakışı, bütün dikkatleri başka bir yöne çekebilir.</p>

<p>Burada önemli olan, mahkemenin bu beden dilini her zaman bilinçli ve adil şekilde çözümlemesi değil; çoğu kez <strong>bilinçdışı </strong>biçimde etkilenmesidir. Yani mesele yalnız normatif değil, karar psikolojisine ilişkindir. Bazen tek bir yüz ifadesi, onlarca cümleden daha kalıcı bir olumsuz izlenim yaratabilir. Bu nedenle savunmanın dramaturjik bütünlüğü bakımından müvekkilin bedensel disiplini tali değil asli önemdedir.</p>

<p>Mahkeme yalnız söyleneni değil, taşınanı da dinler. Müvekkilin bedeni, savunmanın lehine de aleyhine de konuşabilir. Hibrit Kopuş Savunması’nın dramaturjik boyutu bu nedenle müvekkilin bedenini de stratejinin bir unsuru olarak düşünmeyi gerektirir.</p>

<p><strong>V. Kopuş Derecesine Müvekkilin Hazırlanması</strong></p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması’nın en önemli pratik sonuçlarından biri şudur: Savunma dereceleri yalnız müdafiin zihninde kalan soyut bir kurgu olamaz. Müvekkil, en azından temel düzeyde, hangi duruşmada nasıl bir çizgi izleneceği konusunda hazırlanmalıdır. Çünkü derece değişimi yalnız avukatın sesiyle değil, müvekkilin davranışıyla da görünür hale gelir.</p>

<p>Birinci derecede yani uyumlu ve adaptif savunmada müvekkilden beklenen; kısa, açık, kışkırtmaya kapılmayan, gereksiz ayrıntı üretmeyen ve müdafiin konuşma alanına saygı duyan bir tutumdur. İkinci derecede, yani mikro müdahale evresinde müvekkilin görevi yine kontrollü kalmaktır; çünkü bu aşamada müdafi küçük kırılmalar yaratmakta, kayıt kurmakta ve savunma lehine ince boşluklar açmaktadır. Üçüncü ve dördüncü derecelerde ise müvekkil, artan gerilim ortamında duygusal reflekslerini değil, müdafiin yönlendirmesini izlemek zorundadır. Beşinci dereceye yaklaşan durumlarda ise artık her sözün üst yargı, ihlal iddiası ve kayıt stratejisi bakımından sonuç doğurabileceği müvekkile açıkça anlatılmalıdır. Başka bir ifadeyle, müvekkilin “bugün ne yapıyoruz?” sorusuna net bir cevabı olmalıdır. Bugün daha uyumlu mu kalınacak? Bugün belirli bir usul ihlaline karşı kayıt mı kurulacak? Bugün sertleşmeyecek miyiz? Yoksa bugün kontrollü ve görünür bir itiraz çizgisine mi geçiyoruz? Müvekkil bu stratejik çerçeveyi bilmezse, duruşmada kendi sezgisiyle hareket eder; sezgi ise çoğu zaman savunmanın değil, duygunun ürünüdür.</p>

<p>Bu nedenle her önemli duruşma öncesinde müdafi ile müvekkil arasında kısa ama net bir strateji konuşması yapılmalıdır. Müvekkile hangi sorularda kısa cevap vermesi gerektiği, hangi konuda hiç açıklama yapmaması gerektiği, hâkim müdahale ettiğinde avukatın alan bırakılmadan konuşmaması gerektiği, tahrik halinde nasıl davranacağı ve beden dilini nasıl kontrol edeceği anlatılmalıdır. Bu, müvekkilin iradesini bastırmak değil; iradeyi stratejik forma sokmaktır.</p>

<p><strong>VI. Müdafi–Müvekkil Arasında Bir Duruşma Protokolü İhtiyacı</strong></p>

<p>Savunmanın iç kırılmasını önlemek için teorik bilinç kadar pratik mekanizmalar da gerekir. Bu bağlamda müdafi ile müvekkil arasında adeta bir “duruşma protokolü” kurulmalıdır. Bu protokol yazılı olmak zorunda değildir; ancak savunmanın salon içindeki iç tüzüğü gibi çalışmalıdır.</p>

<p>Bu protokolün merkezinde birkaç temel ilke yer alır. İlk olarak, müvekkil söz istemeden doğrudan konuşmamalıdır. İkinci olarak, kısa cevap ile uzun açıklama arasındaki fark ona örneklerle gösterilmelidir. Üçüncü olarak, tanık veya müşteki beyanı sırasında yüz ifadesi, jest ve bedensel tepkinin de bir dil olduğu hatırlatılmalıdır. Dördüncü olarak, tahrik edici bir soru, ağır bir isnat ya da haksız bir değerlendirme karşısında doğrudan tepki vermek yerine önce müdafi ile göz teması kurması öğretilmelidir. Beşinci olarak, müdafiin belirli bir anda sessiz kalması, geri çekilmesi ya da beklemesi “zayıflık” değil strateji olarak açıklanmalıdır.</p>

<p>Bu protokol aynı zamanda güven ilişkisinin de ürünüdür. Müvekkil avukatın neden sustuğunu, neden hemen itiraz etmediğini, neden bazı şeyleri kendisine anlattırmadığını kavrayamazsa, stratejiyi ihanet ya da ilgisizlik gibi görebilir. Oysa müdafiin görevi bazen konuşmamak, bazen konuşmayı ertelemek, bazen de müvekkilin konuşmasını sınırlamaktır. Bu sınırlandırmanın meşru görülebilmesi için, savunmanın mimarisi müvekkile anlaşılır biçimde anlatılmalıdır.</p>

<p>Dolayısıyla duruşma protokolü, yalnız davranış düzenlemesi değil, aynı zamanda savunmanın ortaklaştırılmasıdır. Müdafi stratejiyi tek başına taşımaz; müvekkili de bu stratejinin asgari taşıyıcısına dönüştürür.</p>

<p><strong>VII. Etik Boyut: Müvekkilin Sesini Kısmak mı, Stratejiye Dönüştürmek mi?</strong></p>

<p>Müvekkilin sabotaj riskinden söz etmek, ister istemez etik bir soruyu da beraberinde getirir: Müdafi, müvekkilin sözünü ne ölçüde sınırlayabilir? Bu sınırlama, müvekkilin özne oluşuna zarar verir mi? Savunma disiplini adına müvekkili susturmak, onu edilgen bir nesneye dönüştürme riski taşır mı? Bu soruya verilecek cevap, savunmanın amacının doğru kavranmasına bağlıdır. Müdafiin görevi müvekkilin sesini bastırmak değildir. Müdafi, müvekkilin yerine konuşan vesayet makamı da değildir. Fakat müdafi, bu sesi hukuken etkili, stratejik olarak işlevsel ve zarar vermeyecek bir form içine yerleştirmekle yükümlüdür. Çünkü ceza muhakemesi yalnız hakikatin iç dökülerek anlatıldığı bir alan değil; sözün biçiminin, zamanlamasının ve etkisinin son derece önemli olduğu bir yapıdır.</p>

<p>Bu nedenle müdafiin müdahalesi, susturma değil dönüştürme olarak anlaşılmalıdır. Müvekkilin “hemen söylemek” istediğini, “doğru anda söylemek”; uzun ve dağınık anlatıyı, kısa ve etkili cümlelere indirmek; duygusal tepkiyi, ölçülü beyana çevirmek; saldırgan çıkışı, stratejik itiraza dönüştürmek; panik halindeki savunmayı, kontrollü duruşa çevirmek, müdafiin etik ve mesleki işlevinin parçasıdır.</p>

<p>Müdafi, müvekkilin iradesini ortadan kaldırmaz; onu yargılamanın diline tercüme eder. Bu nedenle savunma disiplini ile müvekkilin özne oluşu arasında zorunlu bir çatışma yoktur. Çatışma, ancak müvekkilin sesi bütünüyle yok sayıldığında doğar. Oysa doğru yaklaşım, müvekkilin sesini kısmak değil, sesini stratejiye dönüştürmektir.</p>

<p><strong>VIII. Uygulamada Müdafi İçin 10 Pratik Öneri</strong></p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması’nda müvekkilin sabotaj riski teorik bir mesele olmanın ötesinde, doğrudan doğruya duruşma pratiğini etkileyen bir sorundur. Bu nedenle müdafi, yalnız hukuki argümanlarını değil, müvekkilin salon içi davranışını da önceden yönetmek zorundadır. Aşağıdaki öneriler, savunmanın iç kırılmasını azaltmak ve stratejik disiplinini korumak bakımından uygulamada yararlı olabilir.</p>

<p><strong>1. Her duruşmadan önce kısa bir “strateji brifingi” yapın.</strong><br />
Müvekkil, o günün amacını bilmelidir. Duruşmanın hedefi beraat yönünde güçlü bir anlatı kurmak mı, yalnızca bir usul ihlalini kayda geçirmek mi, tansiyonu düşük tutmak mı, yoksa kontrollü bir çatışma alanı açmak mı? Müvekkil “bugün ne yapıyoruz?” sorusunun cevabını bilmezse, kendi duygusal sezgisiyle hareket eder. Bu da çoğu zaman stratejiyi dağıtır.</p>

<p><strong>2. Müvekkile “ne söyleyeceğini” değil, “ne zaman ve ne kadar söyleyeceğini” öğretin.</strong><br />
Birçok müdafi, hazırlığı yalnız içerik üzerinden yapar; oysa asıl mesele doz ve zamanlamadır. Müvekkile kısa cevap ile uzun açıklama arasındaki fark anlatılmalı; her sorunun geniş hikâye anlatma fırsatı olmadığı açıkça gösterilmelidir. Savunma çoğu zaman eksik konuşmaktan değil, fazla konuşmaktan zarar görür.</p>

<p><strong>3. “Hakime kendim anlatayım” refleksini önceden konuşun.</strong><br />
Müvekkile açıkça anlatılmalıdır ki, doğrudan anlatma arzusu anlaşılır olmakla birlikte her zaman faydalı değildir. Mahkeme huzurunda filtresiz anlatı, hakikati berraklaştırmaktan çok dağıtabilir. Bu nedenle “senin anlatman gereken yer” ile “benim kurmam gereken hukuki çerçeve” arasındaki fark önceden kurulmalıdır.</p>

<p><strong>4. Müvekkille basit bir işaret sistemi geliştirin.</strong><br />
Duruşma sırasında uzun açıklama yapmak çoğu zaman mümkün olmaz. Bu nedenle önceden belirlenmiş küçük işaretler faydalı olabilir: göz teması kurduğumda sus, not aldığımda bekle, sana döndüğümde kısa cevap ver, elimle sakinleşmeni işaret ettiğimde tepki verme gibi. Böylece müvekkil panik anında kendi dürtüsüyle değil, önceden kararlaştırılmış disiplinle hareket eder.</p>

<p><strong>5. Müvekkili yalnız söz bakımından değil, beden dili bakımından da hazırlayın.</strong><br />
Savunmanın aleyhine çalışan tek şey cümleler değildir. Göz devirmek, küçümseyici gülümseme, baş sallama, alaycı yüz ifadesi, mağdura ya da tanığa sert bakışlar, yerinde huzursuz hareketler çoğu zaman tutanağa geçmez; fakat hâkimin zihninde iz bırakır. Bu yüzden müvekkile “ne söyleme” kadar “nasıl durma” da anlatılmalıdır.</p>

<p><strong>6. Duygusal tetikleyicileri önceden tespit edin.</strong><br />
Bazı müvekkiller tanığın sözünde, bazıları mağdurun ifadesinde, bazıları savcının itham tonunda, bazıları ise hâkimin küçümseyici tavrında patlar. Müdafi, müvekkilin hangi noktalarda kontrolünü kaybetmeye yatkın olduğunu önceden bilmelidir. Çünkü sabotaj çoğu zaman sürpriz değildir; doğru okunursa önceden görülebilir. Hangi cümlelerin, hangi kişilerin ya da hangi suçlamaların müvekkili provoke ettiğini bilmek, savunmanın önleyici gücünü artırır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>7. Sessizliği zayıflık değil, strateji olarak açıklayın.</strong><br />
Müvekkilin en büyük yanlış anlamalarından biri, müdafiin her an konuşmamasını etkisizlik sanmasıdır. Oysa bazen konuşmamak, sözü biriktirmektir; bazen karşı tarafın hatasını büyütmektir; bazen de gereksiz gerilimden kaçınmaktır. Müvekkil, sessizliğin savunmadaki işlevini anlamazsa, o boşluğu kendi refleksiyle doldurur ve stratejiyi bozar.</p>

<p><strong>8. Kopuş derecesini müvekkile sade bir dille anlatın.</strong><br />
Hibrit Kopuş Savunması’nın dereceli yapısı yalnız teorik bir model olarak kalmamalıdır. Müvekkile, “bugün yumuşak kalacağız”, “bugün sadece kayıt kuracağız”, “bugün daha net itiraz edeceğiz” gibi sade ve pratik ifadelerle savunmanın düzeyi anlatılmalıdır. Böylece müvekkil, müdafiin neden bazen sakin, bazen sert, bazen de bekleyici davrandığını kavrar. Bu kavrayış, iç sabotaj riskini ciddi biçimde azaltır.</p>

<p><strong>9. Ara verme anlarını savunmanın tamir alanı olarak kullanın.</strong><br />
Duruşma içinde küçük kırılmalar yaşanabilir. Müvekkil beklenmedik bir tepki vermiş, yüzü düşmüş, öfkelenmiş ya da gereksiz bir cümle kurmuş olabilir. Bu durumda ara verme anları yalnız dinlenme değil, stratejiyi onarma fırsatıdır. Müdafi bu anlarda müvekkili yeniden dengelemeli, “buradan sonra nasıl devam edeceğiz” sorusunu netleştirmelidir. Savunma bazen kusursuz gitmez; önemli olan, kırılmadan sonra toparlanabilmektir.</p>

<p><strong>10. Müvekkilin sesini bastırmaya değil, stratejiye dönüştürmeye çalışın.</strong><br />
En önemli ilke budur. Müvekkili tamamen susturmak, onu edilgenleştirmek ve savunmadan koparmak da başka bir risk üretir. Doğru yaklaşım, müvekkilin anlatma ihtiyacını tümüyle yok etmek değil, uygun yere ve uygun biçime taşımaktır. Bazen müvekkilin söylemek istediği şey savunma için değerlidir; mesele bunun ne zaman, nasıl ve hangi yoğunlukta dile getirileceğidir. Müdafiin ustalığı da burada ortaya çıkar: ham duyguyu stratejik ifadeye dönüştürmek.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde savunmanın başarısı yalnız karşı tarafın tezlerini çürütmeye ya da hukuki argümanların gücüne bağlı değildir. Savunma aynı zamanda bir iç disiplin meselesidir. Müdafi ne kadar yetkin olursa olsun, müvekkilin kontrolsüz konuşması, duygusal patlaması, hakime doğrudan hitap etme refleksi, avukata rağmen açıklama yapması ya da beden diliyle olumsuz izlenim üretmesi, savunmanın bütün mimarisini bozabilir. Bu nedenle müvekkilin sabotaj riski, savunmanın çevresel değil merkezî bir problemidir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması’nın dereceli yapısı, müvekkil unsuru hesaba katılmadan eksik kalır. Çünkü savunmanın vites sistemi yalnız müdafi tarafından değil, müvekkilin davranışıyla da taşınır ya da bozulur. Müdafi birinci derecede kalmaya çalışırken müvekkil dördüncü derecede patlayabilir; müdafi kontrollü çatışma kurarken müvekkil gereksiz geri çekilmeyle bu hattı söndürebilir. O halde savunmanın dereceleri, salon içindeki tüm aktörler bakımından ortak bir stratejik disipline dönüştürülmelidir. Son tahlilde, ceza yargılamasında savunmanın zayıflaması bazen dış baskıdan değil, iç dağılmadan doğar. Bu yüzden savunmanın gerçek ustalığı yalnız hâkimi, savcıyı ve salon iklimini okumakta değil; müvekkilin duygusunu, konuşma dürtüsünü ve davranış enerjisini de savunmanın stratejik bütünlüğü içinde yönetebilmekte yatar. Hibrit Kopuş Savunması, bu boyut eklenince daha sahici, daha uygulanabilir ve daha güçlü bir teori haline gelir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/Fahrettin-KAYHAN.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasinda-muvekkilin-savunmayi-sabotaj-riski-1</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 10:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/terazi/avukat-tokdmnf.jpg" type="image/jpeg" length="93738"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ankara Üniversitesi Lisansüstü Eğitim-Öğretim Yönetmeliğinde Değişiklik]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ankara-universitesi-lisansustu-egitim-ogretim-yonetmeliginde-degisiklik-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ankara-universitesi-lisansustu-egitim-ogretim-yonetmeliginde-degisiklik-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ankara Üniversitesi Lisansüstü Eğitim-Öğretim Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik, 24 Nisan 2026 Tarihli ve 33233 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Ankara Üniversitesinden:</strong></p>

<p><strong>ANKARA ÜNİVERSİTESİ LİSANSÜSTÜ EĞİTİM-ÖĞRETİM YÖNETMELİĞİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>13/6/2024 tarihli ve 32575 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Ankara Üniversitesi Lisansüstü Eğitim-Öğretim Yönetmeliğinin 5 inci maddesinin ikinci, dördüncü, beşinci ve on ikinci fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“(2) Tezsiz yüksek lisans programlarına başvuran adayların lisans öğrenimini tamamlamış veya lisans öğrenimlerinin son yarıyılında olmaları gerekir. Mezun olan adayların lisans mezuniyet not ortalamasının, ikinci öğretimde yürütülen tezsiz yüksek lisans programları için de geçerli olmak üzere; 4,00 katsayı üzerinden en az 2,00 veya 100 üzerinden eşdeğeri bir puan olması gerekir. Lisans öğrenimlerinin son yarıyılında olan adayların genel başarı not ortalamasının, ikinci öğretimde yürütülen tezsiz yüksek lisans programları için de geçerli olmak üzere; 4,00 katsayı üzerinden en az 2,00 veya 100 üzerinden eşdeğeri bir puan olması gerekir.”</p>

<p>“(4) ALES puanı şartı aranmayan tezsiz yüksek lisans programlarına öğrenci kabulünde; mezun durumdaki adaylar için lisans mezuniyet not ortalaması veya lisans öğrenimlerinin son yarıyılında olan adaylar için son yarıyıldaki genel başarı not ortalaması ve yazılı ve/veya mülakat olarak yapılacak bilimsel değerlendirme sınavı sonucu değerlendirilir. Değerlendirmede mezun durumdaki adaylar için lisans mezuniyet not ortalamasının %50'si, lisans öğrenimlerinin son yarıyılında olan adaylar için son yarıyıldaki genel başarı not ortalamasının %50’si ve yazılı ve/veya mülakat sınavı sonucunun %50’si (birlikte yapıldığında yazılı sınav sonucunun %25’i ve mülakat sınavı sonucunun %25’i) dikkate alınarak anabilim/anasanat dalı akademik kurulunun önerisi ve enstitü yönetim kurulunun kararıyla toplam en az 60 puan alanlar arasında sıralama yapılır.</p>

<p>(5) ALES puanı şartı aranan tezsiz yüksek lisans programlarına öğrenci kabulünde; ALES puanı, mezun durumdaki adaylar için lisans mezuniyet not ortalaması veya lisans öğrenimlerinin son yarıyılında olan adaylar için son yarıyıldaki genel başarı not ortalaması ve yazılı ve/veya mülakat olarak yapılan bilimsel değerlendirme sınavı sonucu değerlendirilir. Değerlendirmede ALES puanının %50’si, mezun durumdaki adaylar için lisans mezuniyet not ortalamasının %20'si, lisans öğrenimlerinin son yarıyılında olan adaylar için son yarıyıldaki genel başarı not ortalamasının %20’si ve yazılı ve/veya mülakat sınavı sonucunun %30’u (birlikte yapıldığında yazılı sınav sonucunun %15’i ve mülakat sınavı sonucunun %15’i) dikkate alınarak anabilim/anasanat dalı akademik kurulunun önerisi ve enstitü yönetim kurulunun kararıyla toplam en az 60 puan alanlar arasında sıralama yapılır. Doktora/sanatta yeterlik/tıpta uzmanlık/diş hekimliğinde uzmanlık/veteriner hekimliğinde uzmanlık/eczacılıkta uzmanlık mezunlarından ALES puanı şartı aranan tezsiz yüksek lisans programlarına başvurularda adayın ALES puanı 70 olarak kabul edilir.”</p>

<p>“(12) Tezsiz yüksek lisans programlarına başvuru şartlarını sağlayan adaylar, girmek istedikleri programı belirterek dilekçelerine aşağıdaki belgeleri eklerler:</p>

<p>a) Mezun durumdaki adaylar:</p>

<p>1) Lisans diplomasının aslı veya Üniversite tarafından onaylı örneği; yabancı ülkelerdeki lisans programından mezun olanların diplomaları ile birlikte Yükseköğretim Kurulundan alacakları denklik/tanıma belgesinin aslı veya onaylı örneği.</p>

<p>2) İstenildiği takdirde ALES sonuç belgesi.</p>

<p>3) İstenildiği takdirde yabancı dil belgesi.</p>

<p>4) Diplomaya esas teşkil eden, lisans mezuniyet not ortalamasını içeren öğrenci durum belgesi.</p>

<p>5) Başvuru şartlarında istenmişse referans mektubu.</p>

<p>b) Lisans öğreniminin son yarıyılında olan adaylar:</p>

<p>1) Genel başarı not ortalamasını gösterir öğrenci durum belgesi.</p>

<p>2) İstenildiği takdirde ALES sonuç belgesi.</p>

<p>3) İstenildiği takdirde yabancı dil belgesi.</p>

<p>4) Başvuru şartlarında istenmişse referans mektubu.”</p>

<p><strong>MADDE 2-</strong> Aynı Yönetmeliğin 7 nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(2) Tezsiz yüksek lisans programında kayıtlı olan ve doğum yapan kadın öğrencilere talepleri halinde doğum sonrası enstitü yönetim kurulu kararı ile iki dönem ek süre verilebilir. Verilen bu ek süreler azami süreden sayılmaz.”</p>

<p><strong>MADDE 3-</strong> Aynı Yönetmeliğin 12 nci maddesinin birinci, beşinci, altıncı ve on birinci fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(1) Tezli yüksek lisans programlarına başvuran adayların lisans öğrenimini tamamlamış veya lisans öğrenimlerinin son yarıyılında olmaları gerekir. Mezun olan adayların lisans mezuniyet not ortalamasının, ikinci öğretimde yürütülen tezli yüksek lisans programları için de geçerli olmak üzere; 4,00 katsayı üzerinden en az 2,00 veya 100 üzerinden eşdeğeri bir puan olması gerekir. Lisans öğrenimlerinin son yarıyılında olan adayların genel başarı not ortalamasının, ikinci öğretimde yürütülen tezli yüksek lisans programları için de geçerli olmak üzere; 4,00 katsayı üzerinden en az 2,00 veya 100 üzerinden eşdeğeri bir puan olması gerekir.”</p>

<p>“(5) Tezli yüksek lisans programlarına öğrenci kabulünde lisans mezunu adaylardan/lisans öğrenimlerinin son yarıyılında olan adaylardan başvuranlar için ALES puanının %50’si, mezun durumdaki adaylar için lisans mezuniyet not ortalamasının %20’si, lisans öğrenimlerinin son yarıyılında olan adaylar için son yarıyıldaki genel başarı not ortalamasının %20’si ve yazılı ve/veya mülakat sınavı sonucunun %30’u (birlikte yapıldığında yazılı sınav sonucunun %15’i ve mülakat sınavı sonucunun %15’i) dikkate alınarak anabilim/anasanat dalı akademik kurulunun önerisi ve enstitü yönetim kurulunun kararıyla toplam en az 60 puan alanlar arasında sıralama yapılır. Doktora/sanatta yeterlik/tıpta uzmanlık/diş hekimliğinde uzmanlık/veteriner hekimliğinde uzmanlık/eczacılıkta uzmanlık mezunlarından tezli yüksek lisans programlarına başvurularda adayın ALES puanı 70 olarak kabul edilir.</p>

<p>(6) ALES puanı şartı aranmayan tezli yüksek lisans programlarına öğrenci kabulünde; mezun durumdaki adaylar için lisans mezuniyet not ortalaması veya lisans öğrenimlerinin son yarıyılında olan adaylar için son yarıyıldaki genel başarı not ortalaması ve yazılı ve/veya mülakat olarak yapılacak bilimsel değerlendirme sınavının sonucu değerlendirilir. Değerlendirmede mezun durumdaki adaylar için lisans mezuniyet not ortalamasının %50’si, lisans öğrenimlerinin son yarıyılında olan adaylar için son yarıyıldaki genel başarı not ortalamasının %50’si ve yazılı ve/veya mülakat sınavı sonucunun %50’si (birlikte yapıldığında yazılı sınav sonucunun %25’i ve mülakat sınavı sonucunun %25’i) dikkate alınarak anabilim/anasanat dalı akademik kurulunun önerisi ve enstitü yönetim kurulunun kararıyla toplam en az 60 puan alanlar arasında sıralama yapılır.”</p>

<p>“(11) Tezli yüksek lisans programlarına başvuru şartını sağlayan adaylar, girmek istedikleri programı belirterek, dilekçelerine aşağıdaki belgeleri eklerler:</p>

<p>a) Mezun durumdaki adaylar:</p>

<p>1) Lisans diplomasının aslı veya Üniversite tarafından onaylı örneği; yabancı ülkelerdeki lisans ve/veya yüksek lisans programından mezun olanların diplomaları ile birlikte Yükseköğretim Kurulundan alacakları denklik/tanıma belgesinin aslı veya onaylı örneği.</p>

<p>2) ALES sonuç belgesi (Güzel Sanatlar Fakültesi ve Devlet Konservatuvarının enstitülerdeki anabilim/anasanat dallarına öğrenci kabulünde ALES puanı istenmez. Ancak ilgili birimin önerisi üzerine Senato kararı ile ALES puanı istenebilir; bu durumda taban puan Senato tarafından belirlenir).</p>

<p>3) Yabancı dil belgesi.</p>

<p>4) Diplomaya esas teşkil eden, lisans mezuniyet not ortalamasını içeren öğrenci durum belgesi.</p>

<p>5) Başvuru şartlarında istenmişse referans mektubu.</p>

<p>b) Lisans öğrenimlerinin son yarıyılında olan adaylar:</p>

<p>1) Genel başarı not ortalamasını gösterir öğrenci durum belgesi.</p>

<p>2) ALES sonuç belgesi (Güzel Sanatlar Fakültesi ve Devlet Konservatuvarının enstitülerdeki anabilim/anasanat dallarına öğrenci kabulünde ALES puanı istenmez. Ancak ilgili birimin önerisi üzerine Senato kararı ile ALES puanı istenebilir; bu durumda taban puan Senato tarafından belirlenir).</p>

<p>3) Yabancı dil belgesi.</p>

<p>4) Başvuru şartlarında istenmişse referans mektubu.”</p>

<p><strong>MADDE 4-</strong> Aynı Yönetmeliğin 14 üncü maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(3) Tezli yüksek lisans programında kayıtlı olan ve doğum yapan kadın öğrencilere talepleri halinde doğum sonrası enstitü yönetim kurulu kararı ile iki dönem ek süre verilebilir. Verilen bu ek süreler azami süreden sayılmaz.”</p>

<p><strong>MADDE 5-</strong> Aynı Yönetmeliğin 15 inci maddesinin beşinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(5) Emekliye ayrılma veya başka bir yükseköğretim kurumuna geçme gibi sebeplerle ilgili yükseköğretim kurumundan ayrılan öğretim üyelerinin danışmanlıkları, öğrencinin tez önerisinin kabul edilmiş olması koşuluyla anabilim/anasanat dalının önerisi ve enstitü yönetim kurulunun onayı ile devam edebilir.”</p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> Aynı Yönetmeliğin 20 nci maddesinin üçüncü fıkrasının (a), (b) ve (c) bentlerinde yer alan “70” ibareleri “65” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 7-</strong> Aynı Yönetmeliğin 22 nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(4) Doktora programında kayıtlı olan ve doğum yapan kadın öğrencilere talepleri halinde doğum sonrası enstitü yönetim kurulu kararı ile iki dönem ek süre verilebilir. Verilen bu ek süreler azami süreden sayılmaz.”</p>

<p><strong>MADDE 8-</strong> Aynı Yönetmeliğin 23 üncü maddesinin dördüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(4) Emekliye ayrılma veya başka bir yükseköğretim kurumuna geçme gibi sebeplerle ilgili yükseköğretim kurumundan ayrılan öğretim üyelerinin danışmanlıkları, öğrencinin tez önerisinin kabul edilmiş olması koşuluyla anabilim/anasanat dalının önerisi ve enstitü yönetim kurulunun onayı ile devam edebilir.”</p>

<p><strong>MADDE 9-</strong> Aynı Yönetmeliğin 31 inci maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında yer alan “70” ibareleri “65” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 10-</strong> Aynı Yönetmeliğin 33 üncü maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>

<p>“(4) Sanatta yeterlik programında kayıtlı olan ve doğum yapan kadın öğrencilere talepleri halinde doğum sonrası enstitü yönetim kurulu kararı ile iki dönem ek süre verilebilir. Verilen bu ek süreler azami süreden sayılmaz.”</p>

<p><strong>MADDE 11-</strong> Aynı Yönetmeliğin 34 üncü maddesinin dördüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(4) Emekliye ayrılma veya başka bir yükseköğretim kurumuna geçme gibi sebeplerle ilgili yükseköğretim kurumundan ayrılan öğretim üyelerinin danışmanlıkları, öğrencinin tez önerisinin kabul edilmiş olması koşuluyla anabilim/anasanat dalının önerisi ve enstitü yönetim kurulunun onayı ile devam edebilir.”</p>

<p><strong>MADDE 12-</strong> Aynı Yönetmeliğin 48 inci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“(1) Doktora programları ile sanatta yeterlik çalışmasına, hangi lisans ve yüksek lisans programlarından mezun olanların başvurabileceği ile yüksek lisans programlarına hangi lisans programlarından mezun olanların veya mezuniyet aşamasında olanların başvurabileceği YÖK’ün kararları çerçevesinde Senato tarafından belirlenir.”</p>

<p><strong>MADDE 13-</strong> Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>MADDE 14-</strong> Bu Yönetmelik hükümlerini Ankara Üniversitesi Rektörü yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ankara-universitesi-lisansustu-egitim-ogretim-yonetmeliginde-degisiklik-1</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/resmi-g.jpg" type="image/jpeg" length="22871"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Danışmanlık Tedbiri Kararlarının Uygulama Usul ve Esasları Hakkında Tebliğ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/danismanlik-tedbiri-kararlarinin-uygulama-usul-ve-esaslari-hakkinda-teblig</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/danismanlik-tedbiri-kararlarinin-uygulama-usul-ve-esaslari-hakkinda-teblig" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Danışmanlık Tedbiri Kararlarının Uygulama Usul ve Esasları Hakkında Tebliğ, 24 Nisan 2026 Tarihli ve 33233 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığından:</strong></p>

<p><strong>DANIŞMANLIK TEDBİRİ KARARLARININ UYGULAMA USUL VE ESASLARI HAKKINDA TEBLİĞ</strong></p>

<p></p>

<p>BİRİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Başlangıç Hükümleri</p>

<p><strong>Amaç</strong></p>

<p><strong>MADDE 1-</strong> (1) Bu Tebliğin amacı, korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocukların gelişimsel ihtiyaçları ve tespit edilen çocuk koruma riskleri doğrultusunda bütüncül olarak desteklenmesi ile çocuğun bakımından sorumlu kişilere ebeveynlik becerilerinin güçlendirilmesine yönelik sağlanan danışmanlık tedbirlerinin uygulanmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.</p>

<p><strong>Kapsam </strong></p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>(1) Bu Tebliğ, danışmanlık tedbir kararlarının yerine getirilmesinde kurumların görev ve sorumluluklarına, danışmanlık hizmeti verecek uzman kişilerin uygulayacakları meslekî çalışmalar ve programlara ilişkin standartlar, uygulama esasları ve değerlendirme ölçütlerine ilişkin hükümleri kapsar.</p>

<p><strong>Dayanak</strong></p>

<p><strong>MADDE 3- </strong>(1) Bu Tebliğ, 3/7/2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun 5 inci ve 41/C maddesi ile 24/12/2006 tarihli ve 26386 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Çocuk Koruma Kanununa Göre Verilen Koruyucu ve Destekleyici Tedbir Kararlarının Uygulanması Hakkında Yönetmeliğin 12 nci maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Tanımlar </strong></p>

<p><strong>MADDE 4-</strong> (1) Bu Tebliğde geçen;</p>

<p>a) Çocuk: Daha erken yaşta ergin olsa bile, on sekiz yaşını doldurmamış kişiyi; bu kapsamda,</p>

<p>1) Korunma ihtiyacı olan çocuk: Bedensel, zihinsel, ahlâkî, sosyal ve duygusal gelişimi ile kişisel güvenliği tehlikede olan, ihmal veya istismar edilen ya da suç mağduru çocuğu,</p>

<p>2) Suça sürüklenen çocuk: Kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuğu,</p>

<p>b) Çocuk hâkimi: Hakkında kovuşturma başlatılmış olanlar hariç, suça sürüklenen çocuklarla korunma ihtiyacı olan çocuklar hakkında uygulanacak tedbir kararlarını veren çocuk mahkemesi hâkimini,</p>

<p>c) Danışmanlık tedbiri: Çocuğun bakımından sorumlu olan kimselere çocuk yetiştirme konusunda; çocuklara da eğitim ve gelişimleri ile ilgili sorunlarının çözümünde yol göstermeye yönelik rehberlik tedbirlerini,</p>

<p>ç) Değerlendirme süreç raporu: Danışmanlık tedbiri çalışmalarının ve etkinliklerinin değerlendirildiği formu,</p>

<p>d) Kurum: Bu Tebliğ kapsamındaki çocuğun bakılıp gözetildiği, hakkında verilen tedbir kararlarının yerine getirildiği resmî veya özel kurumları,</p>

<p>e) Mahkeme: Çocuk mahkemeleri ile çocuk ağır ceza mahkemelerini, çocuk mahkemesi bulunmayan yerlerde aile ya da asliye hukuk mahkemeleri ile ceza mahkemelerini,</p>

<p>f) Sosyal çalışma görevlisi: Psikolojik danışmanlık ve rehberlik, psikoloji, sosyoloji, çocuk gelişimi, öğretmenlik, aile ve tüketici bilimleri ve sosyal hizmet alanlarından mezun meslek mensuplarını,</p>

<p>g) Uygulama planı: Çocuk Koruma Kanununa Göre Verilen Koruyucu ve Destekleyici Tedbir Kararlarının Uygulanması Hakkında Yönetmeliğin 18 inci maddesinde belirtilen tedbir kararlarını yerine getirmekle görevli kişi, kurum veya kuruluşlarca, bu tedbir kararlarının nasıl yerine getirileceği konusunda hazırlanan planı,</p>

<p>ğ) Yerel yönetim: İl özel idareleri ve belediyeleri,</p>

<p>h) Yönetmelik: 24/12/2006 tarihli ve 26386 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Çocuk Koruma Kanununa Göre Verilen Koruyucu ve Destekleyici Tedbir Kararlarının Uygulanması Hakkında Yönetmeliği,</p>

<p>ifade eder.</p>

<p>İKİNCİ BÖLÜM</p>

<p>Genel Esaslar</p>

<p><strong>Danışmanlık tedbirlerinin amacı ve içeriği</strong></p>

<p><strong>MADDE 5-</strong> (1) Danışmanlık tedbirleri; çocuğun ailesi yanında korunmasını sağlamak, çocuk hakkında verilen tedbir kararlarının uygulanması sürecinde çocuğu ve bakımından sorumlu olan kişileri desteklemek, uygulanması muhtemel tedbirler hakkında bilgilendirme yapmak ve gerektiğinde tek başına riski azaltıcı bir müdahale olarak veya diğer tedbirlerle birlikte destekleyici nitelikte uygulanmak amacıyla düzenlenir.</p>

<p>(2) Danışmanlık tedbirlerinin içeriği;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>a) Çocukların bedensel, zihinsel, sosyal ve duygusal gelişimini desteklemek,</p>

<p>b) Çocukların aile, okul ve sosyal çevresi ile uyumunu güçlendirmek,</p>

<p>c) Çocukların akademik gelişimlerini desteklemek ve yeteneklerine uygun bir meslek sahibi olarak hayata hazırlanmalarını sağlamak,</p>

<p>ç) Bağımlılıkla mücadele ile ihmal, istismar ve şiddet gibi konularda psikososyal destek hizmetleri sunmak,</p>

<p>d) Sosyal, duygusal ve davranış problemleri ile aile dinamikleri ve göçe bağlı aile içinde oluşan sorunların çözümüne yardımcı olmak,</p>

<p>e) Aile bireylerinin ve çocuğun, aile birliğinin bozulmasından kaynaklanan problemlere sağlıklı yaklaşmalarını sağlamak,</p>

<p>f) Ailede çocuğun değeri konusunda yeterli duyarlılığın oluşmasına ve aile içi doğru iletişim kurulmasına yardımcı olmak,</p>

<p>g) Çocukla kişisel ilişki kurulmasına ilişkin kararların yerine getirilmesi sürecinin doğru yönetilmesini sağlamak,</p>

<p>gibi konuları kapsar ve danışmanlık tedbiri; korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocuk ile çocuğun bakımından ve eğitiminden sorumlu kişileri bütüncül biçimde ele alan, suç ve mağduriyetin tekrarlanmasını engellemek üzere riskleri ve koruyucu önlemleri değerlendiren ve çocuğun normal gelişimini destekleyen psikososyal ve eğitsel destek hizmetleri olarak uygulanır.</p>

<p>(3) İhtiyaç duyulan danışmanlığın içeriği, sosyal inceleme raporunda belirtilir. Sosyal inceleme raporunun, bu tedbire ihtiyacı ortaya koyan sorun veya durumun gerektirdiği uzmanlığı tarif edici ve bu tedbire ilişkin önerileri açıklayıcı nitelikte düzenlenmesi gerekir.</p>

<p>(4) Çocuğun bakımından sorumlu olan kişilere; ebeveyn eğitimi, aile danışmanlığı, sağlıklı iletişim gibi konularda rehberlik ve danışmanlık hizmetleri danışmanlık tedbirini uygulayan meslek mensubu tarafından sunulur. Ayrıca, çocuklarda olumlu davranış değişikliği oluşturmak için çocuğun bakımından sorumlu olan kişiler hizmetten yararlanmaya yönelik uygunluk durumları değerlendirilmek koşulu ile aile eğitimi programlarına yönlendirilebilir.</p>

<p><strong>Danışmanlık tedbirini uygulayabilecek görevliler</strong></p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> (1) Danışmanlık hizmeti, tedbir kararının içeriği dikkate alınmak suretiyle, mahkeme tarafından tedbir kararını uygulamakla görevlendirilen kurumda görevli sosyal çalışma görevlilerince yürütülür. Ancak mahkeme tarafından tedbir kararını uygulamakla kurum yerine kişi görevlendirilmesinin söz konusu olduğu durumlarda mahkemenin yetki alanı içerisinde bulunan resmî veya serbest meslek icra eden sosyal çalışma görevlileri de görevlendirilebilir. Sosyal çalışma görevlilerinin bulunmaması halinde ise ilgili mahkeme tarafından resmî kurumlarda görev yapan veya serbest meslek icra eden; çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları, ruh sağlığı ve hastalıkları, çocuk sağlığı ve hastalıkları, aile hekimliği uzmanlarının yanı sıra hekimler ve lisans eğitimi almış ruh sağlığı ve hastalıkları alanında görev yapan hemşireler ile diğer birimlerde görev yapan hemşireler de görevlendirilebilir.</p>

<p><strong>Danışmanlık hizmeti verecek kurumlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 7-</strong> (1) Danışmanlık tedbiri, Millî Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve yerel yönetimler tarafından yerine getirilir.</p>

<p>(2) Danışmanlık tedbirinin Millî Eğitim Bakanlığınca uygulanmasına karar verildiğinde tedbir kararı; çocuğun kayıtlı olduğu eğitim kurumunda görev yapan rehber öğretmen/psikolojik danışman tarafından yerine getirilir. Çocuğun kayıtlı olduğu eğitim kurumunda rehber öğretmen/psikolojik danışman bulunmadığı durumlarda danışmanlık tedbiri uygulamaları il veya ilçe millî eğitim müdürlüklerinin görevlendireceği, çocuğun ikamet adresine en yakın eğitim kurumunda görevli rehber öğretmen/psikolojik danışman tarafından yerine getirilir. Herhangi bir okulla ilişiği bulunmayan çocukların danışmanlık tedbiri uygulamaları ise bağlı bulundukları rehberlik ve araştırma merkezlerince yerine getirilir. Danışmanlık tedbir kararlarına ilişkin görevlendirmelerde rehber öğretmen/psikolojik danışmanların hâlihazırda yerine getirmekte oldukları danışmanlık tedbir kararları da gözetilerek dengeli bir dağılım sağlanır. Eğitim kurumlarına yönlendirilen danışmanlık tedbiri dosyaları iş ve işlemleri rehber öğretmen/psikolojik danışmanlar tarafından eğitim tedbiri dosyaları iş ve işlemleri ise okul idareleri tarafından yürütülür.</p>

<p>(3) Tedbirin, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığınca uygulanmasına karar verildiği hallerde Bakanlıkça 6 ncı maddede sayılanlar arasından görevlendirilen kişi ya da kişiler tarafından yerine getirilir. Danışmanlık tedbir kararlarına ilişkin görevlendirmelerde sosyal çalışma görevlilerinin hâlihazırda yerine getirmekte oldukları danışmanlık tedbir kararları da gözetilerek dengeli bir dağılım sağlanır.</p>

<p>(4) Tedbirin yerel yönetimlerce uygulanmasına karar verildiği hallerde, 6 ncı maddede belirtilen kişi ya da kişiler tarafından yerine getirilir.</p>

<p>(5) Danışmanlık tedbirini yerine getirmekle sorumlu Millî Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve yerel yönetimler bu hizmeti öncelikle kurumsal kapasiteleri kapsamında gerçekleştirirler. Kurumsal kapasitelerinin desteklenmesi gerektiği durumlarda ise bu hizmeti danışmanlık ve aile eğitimi alanında hizmet veren sağlık kuruluşları, özel danışmanlık merkezleri, dernek ve vakıflar gibi özel ve resmî kişi, kurum ve kuruluşlarda bulunan, 6 ncı maddede belirtilen nitelikte görevliler tarafından protokol yaparak ya da hizmet satın alma suretiyle de yerine getirebilirler. Ancak, danışmanlık tedbirinin uygulanması amacıyla verilecek bu hizmetler, sorumlu Bakanlığın taşra biriminin ya da yerel yönetimin denetiminde yürütülür.</p>

<p><strong>Danışmanlık hizmeti kriterleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 8-</strong> (1) Danışmanlık hizmeti verecek olan kişilerden; danışmanlık tedbiri eğitimlerini almış ve bu eğitimlerini belgeleyen sosyal çalışma görevlileri öncelikli olarak tercih edilir.</p>

<p>(2) Çocuk hakkında danışmanlık tedbirinin yanı sıra diğer tedbirlere ya da denetim altına alınmasına karar verildiği hallerde, ilgili tedbir kararı ya da denetimi izleyecek kişi ile danışmanlık hizmetini verecek kişi aynı olamaz.</p>

<p>(3) Danışmanlık tedbiri, ailenin kararlara katılımını sağlamaya elverişli olacak şekilde, diğer tedbir kararlarını ya da denetim altına alma kararını izleyen görevliler ile iş birliği içerisinde yerine getirilir.</p>

<p>(4) Danışmanlık tedbiri kararını yerine getirmekle görevli danışman, kurum veya kuruluşlarca, bu tedbir kararının yerine getirilmesinde hazırlanacak uygulama plânına esas olmak üzere; 24/12/2006 tarihli ve 26386 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Çocuk Koruma Kanununun Uygulanmasına İlişkin Usûl ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 22 nci maddesinde belirtilen bilgi edinme ilkelerine uymak şartıyla sosyal inceleme raporundan yararlanılır.</p>

<p>(5) Danışmanlık tedbiri, hizmetin niteliğine göre çocuk/aile ile on beş günde bir defa olmak üzere asgari sekiz oturum olarak uygulanır. Hizmetin amacı ve çocuğun/ailenin ihtiyaçları doğrultusunda gerekli görülmesi hâlinde görüşme sıklığı artırılabilir. Eğitim kurumlarının tatil olduğu dönemlerde ise çocuğun üstün yararı gözetilerek ilk oturum ve son oturum dışındaki oturumlar çevrim içi olarak gerçekleştirilebilir. Bu süre sonunda tedbirin devamı ya da sonlandırılması konusunda hazırlanan rapora görüş yazılır.</p>

<p>(6) Danışmanlık tedbirlerinin uygulanması, çocuk, aile veya çocuğun bakımından sorumlu kimseler için hazırlanmış psikososyal programlar vasıtasıyla yürütülür. Bu programların, bireysel veya grupla uygulanabilir nitelikte olması gerekir. Programların, çocuğun bakımından sorumlu kimseyi, aileyi, çocuğu tanıma ve değerlendirmeye yönelik olmasını, çocuğun kurumlarla sağlıklı temasını ve sosyal normlarla uyumunu sağlamayı, çocuğun bakımından sorumlu kimselerin ve ebeveynlerin ise rehberlik edici ve eğitici potansiyellerini geliştirmeyi hedeflemesi gerekir.</p>

<p>(7) Danışmanın, tayin, nakil, hastalık ile aile veya çocukla gerekli çalışmayı sürdürmesini engelleyecek sorunlar çıkması halinde tedbiri uygulamakla görevli kurum tarafından yeni bir danışman belirlenerek ilgili mahkemeye bildirilir. Eğer danışman mahkeme tarafından kurum dışından görevlendirilmiş ise yerine ilgili kurum tarafından mahkemeden yeni danışman atanması talep edilir.</p>

<p>(8) Danışmanlık tedbirinin Millî Eğitim Bakanlığı tarafından uygulanmasına karar verildiğinde, bu kapsamda görevlendirilen personel kendi okul/kurumunda tedbiri uygular. Görevlendirilen personel gerekli gördüğü durumda hane ziyareti gerçekleştirebilir. Hane ziyaretinin gerçekleştirileceği durumlarda, görevli personelin il/ilçe müdürlükleri tarafından araç, kırtasiye gibi ihtiyaçları karşılanır.</p>

<p>(9) Danışmanlık tedbiri iş ve işlemleri ile görevlendirilen sosyal çalışma görevlilerine dosyaların eşit dağıtılması şartı ile bir danışmanın azami on beş danışmanlık tedbiri dosyasına bakması esastır.</p>

<p><strong>Danışmanlık tedbiri süreci </strong></p>

<p><strong>MADDE 9-</strong> (1) Danışmanlık tedbirinin ilgili kuruma tebliğinden itibaren;</p>

<p>a) Mahkeme/çocuk hâkimi tarafından tedbir kararını uygulamakla görevlendirilen kurum 6 ncı ve 7 nci maddeler kapsamında en geç beş iş günü içerisinde personel görevlendirir.</p>

<p>b) Tedbir kararını uygulamakla görevlendirilen personel, görevin kendisine tebliğ edilmesinden itibaren en geç üç iş günü içerisinde süreci başlatır.</p>

<p>c) Tedbir kararının aileye bildiriminden itibaren aile, en geç on gün içerisinde kuruma başvurur. Ailenin belirtilen tarihler içerisinde görüşmeye gelmemesi halinde mahkemeye bildirilir.</p>

<p>ç) Tedbir kararını uygulamakla görevlendirilen personel, çocuk ve aile ile ilk görüşmeyi yaptıktan sonra uygulama planını en geç beş iş günü içerisinde mahkemeye sunar.</p>

<p>d) Mahkeme tarafından bildirilen adreste bulunmaması durumunda mahkemeden çocuk ve aileye ilişkin adres ve iletişim bilgilerinin tespiti istenir.</p>

<p>(2) Danışmanlık tedbiri süreci aşağıdaki hususları içerecek biçimde yapılır:</p>

<p>a) Çocuk, aile, bakmakla yükümlü kişi veya kişiler ile ilgili bilgiler ve dosya bilgileri toplanarak incelenir.</p>

<p>b) Çocuk, aile, bakımından sorumlu kişi veya kişiler ile tanışılır.</p>

<p>c) Danışman, görev ve sorumlulukları hakkında çocuğu, aileyi, bakmakla yükümlü kişi veya kişileri bilgilendirir.</p>

<p>ç) Sorunun tarafları olabilecek aile, öğretmen, idareci ve bunun gibi kimselerle görüşülerek problemin sınırları belirlenir.</p>

<p>d) Çocuğa ve aileye mahkeme kararı ve yükümlülüklerinin tanıtımı yapılır. Aileye, mahkeme kararına uyulmaması veya danışmanlık tedbiri çalışmalarının aksatılması halinde karşılaşacağı süreçler anlatılır.</p>

<p>e) Danışmanlık tedbiri hizmeti ile ilgili bir uygulama planı hazırlanır.</p>

<p>f) Çocuğun ailesinin yanında yaşadığı durumlarda çocuk ve aile sürece birlikte dâhil edilir, ilgili kişilerle de görüşme sağlanır. Çocuğun aile/bakımından sorumlu kimsenin yanında yaşamadığı ve aile/bakımından sorumlu kimseden uzak olduğu durumlarda aile/bakımından sorumlu kimsenin, süreçten, üstüne düşen görev ve sorumluluklardan haberdar edilmesi için gerekli önlemler alınarak danışmanlık tedbiri hizmeti sunulur. Görevlendirilen personel ihtiyaç olduğunu düşündüğünde ilgili kurumlar, öğretmen ya da sosyal çevresinde bulunan kişilerle de görüşebilir.</p>

<p>g) Danışmanlık tedbirinin uygulama sürecinin değerlendirilmesinde kullanılacak izleme kriterleri, bu hizmeti sunacak danışman tarafından belirlenerek uygulama planında gösterilir.</p>

<p>ğ) Uygulama planı doğrultusunda üçer aylık periyotlarla sürecin değerlendirmesine ve varsa tedbirin değiştirilmesine ilişkin öneriyi de içeren rapor; Yönetmeliğin 18 inci maddesinde belirtilen usule göre mahkeme veya çocuk hâkimi tarafından incelenmek üzere mahkemeye gönderilir.</p>

<p>h) Değerlendirme süreç raporunda tedbirden beklenen hedeflerin gerçekleştiği değerlendirildiğinde, tedbirin kaldırılması konusunda mahkeme/çocuk hâkiminden talepte bulunulur. Mahkeme/çocuk hâkiminden gelecek karar doğrultusunda işlem tesis edilir.</p>

<p>ı) Danışmanlık tedbiri kararının devamına karar verilmesi durumunda yeni bir uygulama planı hazırlanır ve mahkemenin onayına sunulur.</p>

<p>i) Danışmanlık hizmeti, danışmanın bu tedbirde istenen amaca ulaşıldığına dair raporu üzerine mahkeme/çocuk hâkiminin vereceği kararla sona erer.</p>

<p>(3) Danışmanlık tedbirlerini uygulayan görevlilerin; mahkeme veya çocuk hâkimine sunulan uygulama planı doğrultusunda yaptıkları işlem ya da görevlerin izlenmesi, tedbirle ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirecek etkinlik ve verimlilik için gerekli desteğin sağlanması bu tedbiri yerine getirmekle yükümlü kurumların sorumluluğundadır.</p>

<p>(4) Danışmanlık tedbirini uygulayan görevliler tarafından görevi sırasında, çocuğa karşı suç işlendiğinin veya çocuğun korunma ihtiyacı olduğunun tespit edilmesi halinde, bu durum yetkili mercilere bildirilir.</p>

<p>ÜÇÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Eğitim</p>

<p><strong>Eğitimin kapsamı</strong></p>

<p><strong>MADDE 10-</strong> (1) Danışmanlık tedbiri kararlarının uygulanmasında, hizmet verecek personelin danışmanlık becerilerini arttırmak amacıyla 6 ncı maddede belirtilen görevlilere yönelik hizmet içi eğitim programları düzenlenir.</p>

<p>(2) Uzmanlık alanı ne olursa olsun, danışmanlık hizmeti verecek olan görevlilerin bu hizmetin amacı ile uygulamaları için hazırlanmış programları öğrenme ve uygulama becerileri konusunda hizmet içi eğitime tabi tutulmaları sağlanır.</p>

<p>(3) Danışmanlık tedbiri eğitimi, genel ve özel konular olmak üzere otuz saat uygulayıcı eğitimi veya kırk saat eğitici eğitimi olarak iki şekilde verilir.</p>

<p>(4) Danışmanlık tedbiri eğitimi içeriği; tedbir kararları, boşanma, kayıp ve yas, şiddet, iletişim, hayır deme becerisi, bilinçli teknoloji kullanımı, madde kullanımı, cinsel istismar, hak ve sorumluluklar, etkili ebeveynlik, öfke yönetimi, aile içi ilişkiler, yaşam becerileri, güvenli ilişkiler gibi konulardan oluşur.</p>

<p><strong>Danışmanlık eğitiminin verilme usulü</strong></p>

<p><strong>MADDE 11-</strong> (1) Eğitim planı ve programı, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan, danışmanlık tedbiri ile ilgili standart hizmet içi eğitim programları dikkate alınarak, eğitimi düzenleyen ilgili bakanlıklar tarafından hazırlanır ve uygulamaya konulur. Eğitimin süresi, içeriği, uygulanacağı yerler ve eğitimi verecek uzmanlar eğitim planı ve programında belirtilir.</p>

<p>(2) Danışmanlık tedbirini yürüten kurumlara, danışmanlık tedbiri eğitici eğitimi Millî Eğitim Bakanlığı tarafından, uygulayıcı eğitimi ise danışmanlık tedbirini yürüten kurumlar tarafından verilir.</p>

<p>(3) Eğitimi başarıyla tamamlayanlara danışmanlık tedbirini yerine getirmekle yükümlü ilgili kurum tarafından sertifika veya belge düzenlenir.</p>

<p>(4) Millî Eğitim Bakanlığından danışmanlık tedbiri eğitici eğitimi talep edilmesi durumunda, eğitime ilişkin tüm giderler ile eğitim görevlisi ücreti, eğitimi talep eden kurum tarafından ilgili mevzuata göre karşılanır.</p>

<p>DÖRDÜNCÜ BÖLÜM</p>

<p>Çeşitli ve Son Hükümler</p>

<p><strong>Planlama</strong></p>

<p><strong>MADDE 12-</strong> (1) Danışmanlık tedbiri eğitiminin plan ve programları ile materyalinin hazırlanması Millî Eğitim Bakanlığınca yerine getirilir.</p>

<p>(2) Danışmanlık tedbiri kapsamında görevlendirilen personel, plan ve raporlarını kapalı zarf içerisinde ve/veya güvenlik ve gizliliğin sağlanması koşuluyla elektronik ortamda, resmî yazışma usullerine göre mahkeme/çocuk hâkimine ulaştırır.</p>

<p><strong>Danışmanlık hizmetini verebilecek kişilerin bildirimi </strong></p>

<p><strong>MADDE 13-</strong> (1) Danışmanlık hizmeti verebilecek kişilerin listeleri, alanları ve kurumları da belirtilmek suretiyle tedbiri yerine getirmekle sorumlu kurumların taşra birimleri tarafından, il ve ilçelerdeki koordinasyon makamlarına, mahkeme veya çocuk hâkimlerine bildirilir.</p>

<p><strong>Yürürlükten kaldırılan tebliğ</strong></p>

<p><strong>MADDE 14-</strong> (1) 25/10/2008 tarihli ve 27035 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Danışmanlık Tedbiri Kararlarının Uygulama Usul ve Esasları Hakkında Tebliğ yürürlükten kaldırılmıştır.</p>

<p>(2) Mevzuatta, birinci fıkra ile yürürlükten kaldırılan Danışmanlık Tedbiri Kararlarının Uygulama Usul ve Esasları Hakkında Tebliğe yapılan atıflar bu Tebliğe yapılmış sayılır.</p>

<p><strong>Yürürlük </strong></p>

<p><strong>MADDE 15-</strong> (1) Bu Tebliğ yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 16-</strong> (1) Bu Tebliğ hükümlerini Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı, İçişleri Bakanı ve Millî Eğitim Bakanı birlikte yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/danismanlik-tedbiri-kararlarinin-uygulama-usul-ve-esaslari-hakkinda-teblig</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/resmi-g5.jpg" type="image/jpeg" length="77254"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Antalya Cumhuriyet Savcısı Gadem Taş hayatını kaybetti]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/antalya-cumhuriyet-savcisi-gadem-tas-hayatini-kaybetti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/antalya-cumhuriyet-savcisi-gadem-tas-hayatini-kaybetti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir süredir tedavi gören Antalya Cumhuriyet Savcısı Gadem Taş, hayatını kaybetti.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Antalya Cumhuriyet Savcısı Gadem Taş, tedavi gördüğü Akdeniz Üniversitesi Hastanesi'nde bu sabaha karşı hayatını kaybetti.</p>

<p>Taş’ın cenazesinin Cuma günü ikindi vakti kılınacak namazın ardından toprağa verileceği öğrenildi.</p>

<p>Savcı Taş doğuştan Caroli hastalığıyla mücadele ediyordu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Bakan Gürlek’ten başsağlığı mesajı</strong></p>

<p>Adalet Bakanı Akın Gürlek, savcı Taş’ın ölümünün ardından bir başsağlığı mesajı yayımladı. Gürlek mesajında, adalet hizmetine ömrünü adayan hakim ve savcıların yargı teşkilatının sarsılmaz temelini oluşturan değerler olduğunu ifade etti. Gürlek, meslektaşları Gadem Taş’ın vefatının yargı camiası için büyük bir kayıp olduğunu kaydetti.</p>

<p>Gürlek, Taş’a Allah’tan rahmet, ailesine ve yargı camiasına ise başsağlığı diledi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>YAŞAM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/antalya-cumhuriyet-savcisi-gadem-tas-hayatini-kaybetti</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 19:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/adsiz-58.jpg" type="image/jpeg" length="83102"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adalet Bakanlığı 'faili meçhul' suçlar için harekete geçti: 7 daire başkanlığı kuruldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/adalet-bakanligi-faili-mechul-suclar-icin-harekete-gecti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/adalet-bakanligi-faili-mechul-suclar-icin-harekete-gecti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü altında 7 daire başkanlığı kurulduğunu açıkladı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><i>Adalet Bakan Gürlek, sanal medya hesabından yaptığı açıklamada;</i></p>

<p>"Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde “Türkiye Yüzyılı’nı Adaletin Yüzyılı kılma” vizyonumuz doğrultusunda, ceza adalet sistemimizin etkinliğini artırmaya devam ediyoruz.</p>

<p>"Gülistan Doku soruşturması" gibi toplum vicdanında derin iz bırakan faili meçhul olayların aydınlatılması için bu alanda kurumsal kapasitemizi ayrıca güçlendiriyoruz.</p>

<p>Terörden örgütlü suçlara, dijital suçlardan dezenformasyonla mücadeleye, afet süreçlerinden faili meçhul dosyaların aydınlatılmasına kadar geniş bir alanda ihtisaslaşmayı güçlendiriyoruz.</p>

<p>Bu kapsamda Bakanlığımız bünyesinde bugün itibariyle 7 yeni daire başkanlığı kurduk:</p>

<p>▪️ Adli Emanet Daire Başkanlığı<br />
▪️ Doğal Afet ve Kazalar Daire Başkanlığı<br />
▪️ Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı<br />
▪️ Kamu Düzeni, Dijital Ortam Güvenliği ve Dezenformasyonla Mücadele Daire Başkanlığı<br />
▪️ Örgütlü, Narkotik ve Ekonomik Suçlar Daire Başkanlığı<br />
▪️ Terör Suçları Daire Başkanlığı<br />
▪️ Terörizmin Finansmanı ve Aklama Suçları Daire Başkanlığı</p>

<p>Hedefimiz; daha hızlı, daha etkin ve daha güven veren bir adalet sistemi inşa etmektir. Adaletin Yüzyılı için kararlılıkla çalışmaya devam edeceğiz." ifadelerini kullandı.</p>

<p>Yeni kurulan Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığının, faili meçhul soruşturmalarında soruşturma birimleri arasında koordinasyonu sağlayacağı öğrenildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Adalet Bakanı Akın Gürlek, "Yeni bir daire başkanlığı kurduk. Faili meçhul bazı dosyaları arkadaşlarımız inceleyecekler, bakacaklar. Eksiklik varsa ilgili savcı ve başsavcı arkadaşlara bildirecekler." dedi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/adalet-bakanligi-faili-mechul-suclar-icin-harekete-gecti</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 19:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/10/yargi/adalet-aa.jpg" type="image/jpeg" length="44919"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[KÜRESEL DÜZEYDE SOSYAL MEDYAYA ERİŞİMDE YAŞ KISITLAMASI: ULUSAL MEVZUAT GELİŞMELERİ VE TÜRKİYE'DEKİ YASAL SÜREÇ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/sosyal-medyaya-erisimde-yas-kisitlamasi-bayraktaroglu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/sosyal-medyaya-erisimde-yas-kisitlamasi-bayraktaroglu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>GİRİŞ</strong></p>

<p>Sosyal medya platformlarının çocuklar ve gençler üzerindeki olumsuz etkileri; başta ruh sağlığı bozuklukları, uyku düzensizlikleri ve bağımlılık riski olmak üzere pek çok alanda uluslararası akademik çevrelerde ve ulusal yargı organlarında tartışılmaya devam etmektedir. Bu endişelere yanıt olarak, başta Avustralya olmak üzere Avrupa ve Asya-Pasifik ülkelerinden çok sayıda devlet, belirli bir yaş sınırının altındaki kullanıcıların sosyal medya platformlarına erişimini kısıtlayan yasal düzenlemeler yürürlüğe koymuş ya da mevzuat hazırlığına başlamıştır. İşbu makalede söz konusu yasal düzenlemeler ülke bazında değerlendirilmekte; Türkiye'deki mevcut yasal süreç hukuki çerçevede ele alınmaktadır.</p>

<p><strong>I. YÜRÜRLÜKTE OLAN ULUSAL DÜZENLEMELER</strong></p>

<p><strong>A. Avustralya</strong></p>

<p>Avustralya, sosyal medyaya erişimde ulusal düzeyde yaş sınırı öngören ilk ülke olma özelliğini taşımaktadır. Avustralya Parlamentosu tarafından kabul edilen <i>Online Safety Amendment (Social Media Minimum Age) Act</i>, 10 Aralık 2025 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Söz konusu kanun uyarınca, Facebook, Instagram, TikTok, Snapchat, X (eski adıyla Twitter), YouTube, Reddit, Twitch ve Kick gibi başlıca sosyal medya platformları, 16 yaşın altındaki kullanıcıların hesap oluşturmasını ve mevcut hesaplarını kullanmasını engellemekle yükümlü kılınmıştır. Yasanın uygulanması, bireysel kullanıcılara değil; yaş doğrulama sistemlerini hayata geçirmeyen platformlara yöneliktir. Platforma yüklenen bu yükümlülüğü ihlal eden şirketler, 49,5 milyon Avustralya doları (yaklaşık 34,4 milyon ABD doları) tutarına kadar idari para cezasıyla karşı karşıya kalabilmektedir. Yaş doğrulama yöntemleri olarak resmi kimlik belgesi, yüz tanıma ve ses tanıma teknolojilerinin birden fazlasının kullanılması öngörülmüş; kullanıcının beyanına dayanılması yeterli kabul edilmemiştir.</p>

<p><strong>B. Malezya</strong></p>

<p>Malezya, 2026 yılının Ocak ayından itibaren 16 yaş altındaki çocukların sosyal medya platformlarında hesap oluşturmasını yasaklayan uygulamayı fiilen başlatmıştır.</p>

<p><strong>C. İspanya</strong></p>

<p>İspanya'da 2024 yılında onaylanan ve sosyal medyaya kendi iradesiyle erişim için veri koruma rızası yaşını 14'ten 16'ya yükselten yasal düzenleme, 2026 yılının Şubat ayından itibaren uygulanmaya konulmuştur.</p>

<p><strong>D. Portekiz</strong></p>

<p>Portekiz Parlamentosu, 12 Şubat 2026 tarihinde sosyal medya erişimini düzenleyen bir kanunu ilk aşamada kabul etmiştir. Söz konusu kanun uyarınca; 13 yaşın altındaki çocukların sosyal medya hesabı açması kesinlikle yasaklanmakta, 13 ile 16 yaş arasındaki kullanıcıların ise ebeveyn onayı ve dijital kimlik doğrulaması ile hesap açabileceği düzenlenmektedir. 16 yaşını dolduranlar platforma özerk şekilde erişim hakkına sahip olacaktır.</p>

<p><strong>II. YASA TASLAĞI AŞAMASINDA OLAN ÜLKELER</strong></p>

<p><strong>A. Fransa</strong></p>

<p>Fransa, kişisel verilere ilişkin düzenlemeler kapsamında 2023 yılında sosyal medya platformlarına 15 yaş altı kullanıcılar için ebeveyn onayı zorunluluğu getirmiştir. Bu düzenlemenin uygulamada yetersiz kaldığı değerlendirilerek Cumhurbaşkanı Macron'un talebiyle hızlandırılmış yasama prosedürü işletilmiştir. Fransa Ulusal Meclisi, 2026 yılı Ocak ayında 15 yaş altına sosyal medya yasağı öngören kanun teklifini 130'a karşı 21 oyla kabul etmiştir. Söz konusu metin Senatonun gündemindedir. Yasa teklifinin yasalaşması halinde 15 yaş altı tüm kullanıcıların sosyal medya erişimi kısıtlanacak ve bu düzenleme tüm liselerde akıllı telefon kullanım yasağıyla da desteklenecektir.</p>

<p><strong>B. Danimarka</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Danimarka Hükümeti, Kasım 2025 tarihinde 15 yaş altı çocukların sosyal medyaya erişimini yasaklayan bir düzenleme üzerinde siyasi partiler arasında mutabakat sağlandığını kamuoyuyla paylaşmıştır. Üç koalisyon partisi ile iki muhalefet partisinin desteğini alan bu uzlaşının 2026 yılının ortasına kadar yasama sürecini tamamlaması öngörülmektedir. Dijital kimlik altyapısına dayalı bir yaş doğrulama uygulaması geliştirilmesi planlanmaktadır.</p>

<p><strong>C. Norveç</strong></p>

<p>Norveç Hükümeti, 2024 yılının sonlarından itibaren sosyal medya platformlarına erişim için asgari yaşı 15 olarak belirlemeyi ve bağlayıcı yaş doğrulama sistemleri oluşturmayı öngören yasal bir konsültasyon süreci başlatmıştır.</p>

<p><strong>D. Yunanistan</strong></p>

<p>Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, 2027 yılı Ocak ayından itibaren 15 yaşın altındaki çocukların sosyal medyaya erişiminin yasaklanacağını Nisan 2026'da kamuoyuna duyurmuştur. Söz konusu düzenlemenin çocuklar arasındaki kaygı bozuklukları ve uyku sorunlarıyla mücadele amacı taşıdığı ifade edilmiştir.</p>

<p><strong>E. Slovenya</strong></p>

<p>Slovenya, Başbakan Yardımcısı Matej Arcon'un Şubat 2026 tarihli açıklamasına göre, 15 yaş altındaki çocukların TikTok, Snapchat ve Instagram gibi platformlara erişimini yasaklayacak taslak mevzuat hazırlığına başlamıştır. Kanun taslağının hazırlanmasında eğitim ve dijital teknoloji alanında uzman kişilerin görüşlerine başvurulacağı açıklanmıştır.</p>

<p><strong>F. Finlandiya</strong></p>

<p>Finlandiya Başbakanı, 2026 yılının Ocak ayında 15 yaş altındaki çocukların sosyal medya kullanımının kısıtlanmasını desteklediğini kamuoyuyla paylaşmıştır.</p>

<p><strong>G. İtalya</strong></p>

<p>İtalya Parlamentosu, Mayıs 2024'te 15 yaş altı kullanıcılar için sosyal medya kısıtlamaları ve çocuk influencer düzenlemesi içeren bir yasa teklifi Senatonun gündemine almıştır. Aynı dönemde İtalya'da yetişkin içerik sitelerine yönelik yaş doğrulama mevzuatı da yürürlüğe girmiştir. Sosyal medya yasağına ilişkin düzenleme ise Mart 2026 itibarıyla henüz yürürlük kazanmamıştır.</p>

<p><strong>H. Avusturya</strong></p>

<p>Avusturya, 14 yaş altındaki çocukların sosyal medyaya erişimini yasaklayan bir mevzuat hazırlığına girişmiştir. Farklı siyasi partilerin temsilcilerinden oluşan uzman gruplarının 2026 yılının Haziran sonuna kadar taslağı şekillendirmesi öngörülmekte; Avustralya modelinin bir referans alınması tartışılmaktadır.</p>

<p><strong>I. Endonezya</strong></p>

<p>Endonezya, 2026 yılının başında YouTube, TikTok, Facebook, Instagram, Threads, X, Bigo Live ve Roblox gibi platformlarda 16 yaş altı kullanıcılara yasak getirilmesi yönünde adımlar attığını duyurmuştur.</p>

<p><strong>III. AVRUPA BİRLİĞİ DÜZEYİNDEKİ GELİŞMELER</strong></p>

<p>Avrupa Parlamentosu, 26 Kasım 2025 tarihinde 483'e karşı 92 oyla yasama niteliği taşımayan bir raporu kabul etmiştir. Söz konusu rapor; sosyal medyaya erişim için asgari yaşın 16 olarak belirlenmesini, 13-15 yaş arasındakiler için ise ebeveyn onayı şartının aranmasını önermektedir. Bunun yanı sıra raporda sonsuz kaydırma, otomatik oynatma ve algoritma tabanlı ticari sömürü gibi tasarım özelliklerine yönelik kısıtlamalar da önerilmektedir. Bununla birlikte, Avrupa Komisyonu Sözcüsü Thomas Regnier'in açıklamalarında da belirtildiği üzere, AB çapında bağlayıcı bir sosyal medya yasağı öngörülmemekte; bu alandaki düzenleyici yetkinin üye devletlerde kalmaya devam ettiği vurgulanmaktadır.</p>

<p><strong>IV. TÜRKİYE'DEKİ YASAL SÜREÇ</strong></p>

<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi, 15 yaşın altındaki çocukların sosyal medya platformlarına erişimini yasaklamayı ve 15-17 yaş grubundaki kullanıcılar için ebeveyn denetim mekanizması kurmayı öngören bir yasa taslağını gündemine almıştır. Söz konusu taslak, sosyal medya şirketlerine yaş ve kimlik doğrulama yükümlülüğü getirmekte; VPN kullanımı yoluyla kısıtlamaların aşılmasını zorlaştıracak teknik tedbirler alınmasını ve sorunlu içeriklerin kaldırılması sürecinin hızlandırılmasını da kapsamaktadır. Taslak metin ilgili komisyon aşamasından geçmiş olup yürürlüğe girebilmesi için TBMM Genel Kurulunda kabul edilmesi ve Resmî Gazete'de yayımlanması gerekmektedir.</p>

<p><strong>V. DEĞERLENDİRME VE SONUÇ</strong></p>

<p>Avustralya'nın Aralık 2025'te yürürlüğe koyduğu düzenlemeyle başlayan ve kısa sürede küresel bir ivme kazanan bu yasal akım, sosyal medya şirketlerinin bireysel kullanıcı beyanı yerine teknik doğrulama yöntemleriyle sorumlu tutulması ilkesine dayandığı görülmektedir. Uygulamalar arasındaki temel farklılıklar; yaş sınırının belirlenmesi (14, 15 veya 16), ebeveyn onayı modelinin benimsenmesi ile mutlak yasak arasındaki tercih, yaş doğrulama yönteminin teknik yapısı ve yaptırım mekanizmalarının ağırlığı başlıkları altında yoğunlaşmaktadır.</p>

<p>Türkiye'nin bu küresel eğilimle eş zamanlı yürüttüğü yasal süreç, mevcut tabloda öne çıkan önemli bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. Taslak metnin yasalaşması halinde, Türk hukukunda hem platform şirketlerine hem de ebeveynlere yeni sorumluluklar yükleyen kapsamlı bir dijital koruma rejimi oluşacaktır.</p>

<p>Sosyal medya platformlarının çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerine ilişkin küresel farkındalığın hukuki zemine taşınması, son derece isabetli ve geç kalınmış bir adımdır. Bu düzenlemelerin en değerli yanı, sorumluluğu bireyden alıp biraz da platforma yüklemesidir; zira teknik ve ekonomik güç bakımından bireysel kullanıcının platform karşısındaki zayıflığı hukuki ve ekonomik gerçekliğin ta kendisidir.</p>

<p>Türkiye'nin bu süreçte Avustralya ve Avrupa ülkeleriyle eş zamanlı bir mevzuat hazırlığı yürütmesi, çocuk haklarına verilen önemin somut bir yansımasıdır. Bununla birlikte, yasal düzenlemenin etkinliği büyük ölçüde uygulamayı gözetim altına alacak denetim mekanizmalarının ne denli güçlü kurulacağına bağlı olacaktır. Salt yasak getirmek yeterli değildir; yaptırım sisteminin caydırıcılığı ve yaş doğrulama altyapısının teknik sağlamlığı, bu yasaların kâğıt üzerinde kalmamasının ön koşuludur.</p>

<p>Uluslararası hukuk perspektifinden değerlendirildiğimizde, söz konusu düzenlemeler BM Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin 3. maddesi uyarınca benimsenen 'çocuğun üstün yararı' ilkesiyle tam bir uyum içindedir. Bu ilkenin dijital alan da dahil olmak üzere her ortamda hayata geçirilmesi, modern hukuk devletinin temel yükümlülükleri arasında yer almaktadır.</p>

<p><i>Bu makale, kamuya açık uluslararası haber kaynakları ve resmi hükümet açıklamalarına dayanılarak hazırlanmıştır. Yasal süreçlerin devam etmesi nedeniyle güncellik koşulları değişkenlik gösterebilir.</i></p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2025/07/hatice-busra-bayraktaroglu.jpeg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2025/07/hatice-busra-bayraktaroglu.jpeg" /></a></p>

<p><strong>Av. Hatice Büşra BAYRAKTAROĞLU</strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/sosyal-medyaya-erisimde-yas-kisitlamasi-bayraktaroglu</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/04/sosyal-medya-law-tok-telefon.jpg" type="image/jpeg" length="71379"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[TBMM’de doğum izni ve sosyal medyaya 15 yaş düzenlemesini içeren kanun teklifi kabul edildi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tbmmde-dogum-izni-ve-sosyal-medyaya-15-yas-duzenlemesini-iceren-kanun-teklifi-kabul-edildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tbmmde-dogum-izni-ve-sosyal-medyaya-15-yas-duzenlemesini-iceren-kanun-teklifi-kabul-edildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu'nda, doğum izni ve sosyal medyaya 15 yaş düzenlemesini içeren, 'Sosyal Hizmet Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi' kabul edildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>TBMM Genel Kurulu'nda, doğum izni ve sosyal medyaya 15 yaş düzenlemesini içeren, 'Sosyal Hizmet Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi' görüşmek üzere Meclis Başkanvekili Celal Adan başkanlığında toplandı. Gündem dışı konuşmalar, milletvekillerinin 1'er dakikalık konuşmaları, grup başkanvekillerinin değerlendirmeleri ve siyasi parti gruplarının TBMM Başkanlığı’na sunduğu önergeler üzerine görüşmelerin tamamlanmasının ardından teklife geçildi. Teklif üzerindeki görüşmelerin tamamlamasıyla teklif kabul edilerek kanunlaştı.</p>

<p><strong>DARÜLACEZE'YE YAPILACAK YARDIMLAR VERGİ KAPSAMI DIŞINA ALINACAK</strong></p>

<p>Kanuna göre; Darülaceze'ye yapılacak gıda, temizlik, giyecek, yakacak bağışlarının yanı sıra nakdi yardımlar gelir vergisi kapsamı dışına alınacak. Diğer taraftan Devlet memurlarının koruyucu aile olmaya teşvik edilmesi amaçlıyor. Böylelikle koruyucu aile sayısının artması ile daha fazla çocuğun aile ile yaşaması için koruyucu aile olan memurlara isteğe bağlı 10 gün izin verilecek. Bir diğer madde ile 65 yaşını dolduran vatandaşlar ile muhtaç, güçsüz ve kimsesiz vatandaşlara bağlanan aylıkların iadesinde kanuni faiz esas alınacak. Aylığa hak kazanmak üzere hazırlanan belgelerin gerçeğe aykırı olması halinde ödenen aylıklar ödeme tarihinden tahsil tarihine kadar kanuni faiziyle hesaplanacak ve tutarıyla birlikte geri alınacak. Gerçeğe uygun olmayan belgeyi düzenleyen ve kullananlar hakkında ise ceza kovuşturması yapılacak.</p>

<p><strong>KORUYUCU AİLE SOSYAL HİZMET MODELİ GELİŞTİRİLİYOR</strong></p>

<p>Kanunla 'Sosyal Hizmetler Kanunu'nda yapılan değişiklikle kanuna 'İhtisaslaştırılmış Çocuk Evleri Sitesi', 'Çocuk Evleri Sitesi', 'Çocuk Koruma İlk Müdahale ve Değerlendirme Merkezi', 'İhtisaslaşma', 'Sosyal ve Ekonomik Destek', 'Koruyucu Aile', 'Merkezi İzleme Sistemi' kavramları ekleniyor. Devlet korumasındaki çocukların aile ortamında büyümelerini sağlamak ve topluma sağlıklı bireyler olarak kazandırılmaları için koruyucu aile sosyal hizmet modeli geliştiriliyor. Buna göre sistem daha fazla ailenin katılımının teşvik edilmesi için 'Sosyal Hizmetler Kanunu'nda değişiklik yapılıyor. Halihazırda koruyucu aile sözleşmesi devam eden koruyucu ailelerde eşlerden birinin, sigortalı olarak ay içerisinde 30 günden az çalışması ya da tam gün çalışmaması sebebiyle, isteğe bağlı sigortalı olanlar hariç olmak üzere, sosyal güvenlik kuruluşlarına tabi olarak isteğe bağlı sigortalılık veya iştirakçilik kapsamında ödediği primin, 'Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu' uyarınca belirlenen prime esas kazanç günlük alt sınırı üzerinden hesaplanacak tutarı, ödeme belgesinin ibrazı halinde aylık ödemelere ilave edilerek karşılanacak.</p>

<p><strong>YATILI KURULUŞLARDA SAĞLANAN HİZMETİN AKSAMAMASI İÇİN TÜM İŞLER VALİLİKÇE YÜRÜTÜLECEK</strong></p>

<p>Kanunla birlikte kapatılmasına karar verilen yatılı kuruluşlarda, ihtiyaç duyulması halinde bakım faaliyetlerinin aksamaması ve hizmetin devamlılığını sağlamak için tüm işler valilikçe yürütülecek. Bu yetki çerçevesinde başka bir kuruluşa nakli hemen yapılamayan kişilere 6 ay süre verilecek. Bu süreçte Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'na bağlı yatılı kuruluşlarda görev yapan personel, geçici olarak görevlendirilebilecek. Sosyal hizmet kuruluşlarında hizmet verilen kişilere yönelik tehdit, baskı veya özgürlüğün keyfi engellenmesini içeren fiziksel, cinsel, tıbbi, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar veren eylemlerden dolayı cezalandırılmasına karar verilmiş olan eylemler nedeniyle açılan kovuşturma sonuçlanıncaya kadar valilikçe tedbir alınabilecek. Ayrıca devlet koruması altında yetişen gençlerin istihdam hakkından yararlanması için en az 5 yıl kuruluş bakımı veya koruyucu aile sosyal hizmet modellerinden fiilen yararlanması ve reşit olduğu tarih itibarıyla fiilen yararlanmaya devam ediyor olması gerekecek. Ayrıca korunma, bakım tedbir kararının sona erdiği tarih itibarıyla Türk vatandaşı olması, 14 yaşını doldurması, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı kayıtlarına göre 90 günden fazla izinsiz ayrılmamış olması, en az ortaöğretim mezunu olması, 18 yaşın doldurması ve korunma kararının sona erdiği tarihten itibaren 5 yıl içinde bakanlığa başvuru şartlarını tamamlaması gerekecek.</p>

<p><strong>YATILI SOSYAL HİZMET KURULUŞLARINA KAMERA KURULACAK</strong></p>

<p>Kanuna göre, 'Sosyal Hizmet Kanunu'nda değişikliğe gidiliyor. Buna kapsamda; yatılı sosyal hizmet kuruluşlarında sunulan sosyal hizmet kalitesinin artırılması, bireylerin ve kuruluşların güvenliğinin sağlanması, bireylerin iyi olma halinin temini, acil durumlara hızlı ve etkili bir şekilde müdahale edilmesi ve suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla yazılım destekli kamera sistemleri kurulacak. Yatılı sosyal hizmet kuruluşlarında sunulan hizmetlerin kalite ve verimliliğinin artırılması, özel gereksinimli bireylerin ihtiyaçlarının tespit edilmesi, suç işlenmesinin önlenmesi ve acil durumlarda erken müdahalenin sağlanması amacıyla Merkezi İzleme Sistemi'ne bağlı yazılım destekli kamera sistemlerinden yararlanılacak. Bu çerçevede elde edilecek kişisel veriler adli veya idari soruşturmaya esas teşkil etmemesi halinde, 'Kişisel Verilerin Korunması Kanunu' ve ilgili mevzuatında gösterilen usul çerçevesinde, kayıt tarihinden 2 yıl geçtikten sonra silinecek. Bu veriler mahkeme kararı olmaksızın hiçbir kurum, kuruluş veya kişi ile paylaşılamayacak. Ancak kamu hizmetlerinin kalite ve verimliliğinin artırılması ile plan ve politika geliştirilebilmesi amacıyla bu verilerden anonim hale getirilmek suretiyle yararlanılabilecek. Kanun ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından sunulan hizmetlerden yararlanacak kişi ve hanelerin tespiti, ulusal politika ve stratejilerin oluşturulması ve sosyal yardımlardan yararlanacak kişilerin objektif ölçütlere göre belirlenmesinde kullanılmak üzere başvuru konusuyla ilgili olmak kaydıyla, sosyal yardım veya sosyal hizmet başvurusunda bulunan ya da halihazırda bu yardım ve hizmetlerden yararlanan kişiler ile bu kişilerin hanelerine ait taşınır, taşınmaz, sosyal güvenlik, sosyal yardım, sağlık, gelir, gider, varlık, nüfus ve mali durumlarına ilişkin her türlü veri ve bilgiyi gerçek ve tüzel kişilerden talep edebilecek.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>KADINLARIN DOĞUM İZNİ 24 HAFTAYA ÇIKARILIYOR</strong></p>

<p>Kanunla yapılan bir başka değişikliğe göre; toplu taşıma hizmetlerinin kapsamı ile bu hizmetlerden ücretsiz ve indirimli yararlanmaya ilişkin esaslar, Hazine ve Maliye, İçişleri, Çalışma ve Sosyal Güvenlik ile Ulaştırma ve Altyapı bakanlıklarının görüşleri alınarak Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği ile Aile ve Sosyal Hizmetler bakanlıklarınca müştereken çıkarılan yönetmelikle düzenlenecek. Ayrıca belediyeler tarafından yetki verilen özel şahıs ya da şirketlere ait şehir içi toplu taşıma hizmeti veren her bir ulaşım aracı ile özel deniz ulaşımı aracı için bunların işletmecilerine, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bütçesine bu amaçla konulan ödenekten ilgili belediyeler aracılığıyla her ay gelir desteği ödemesi yapılacak. Diğer taraftan kadınların doğum sonrası ücretli izin süresi 8 haftadan 16 haftaya çıkarılacak. Böylece kadınlar doğumdan önce 8 ve doğumdan sonra 16 hafta olmak üzere toplam 24 hafta izin kullanabilecek. Ancak sağlık durumu uygun olduğu takdirde, doktorun onayı ile kadının talep etmesi halinde doğumdan önce çalışabileceği süre 3 haftadan 2 haftaya düşürülecek. Kadının isteği halinde, 24 haftalık, çoğul gebelik halinde ise 26 haftalık sürenin tamamlanmasının ardından ücretsiz izin verilecek. Eşi doğum yapan devlet memurlarına verilen 10 günlük babalık izin süresi erkek işçilere de verilecek. 'Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu', 'Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu', 'Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu'nda yapılan değişiklikle kadın personele sağlanan ücretli doğum sonrası izin süresi 8 haftadan 16 haftaya, toplam ücretli doğum izni süresi 24 haftaya çıkarılıyor. Bir başka maddede ise cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı, reşit olmayanla cinsel ilişki, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti, fuhuş, insan ticareti, kasten öldürme suçlarından haklarında kesinmiş mahkumiyet kararı bulunanlar çocukların yoğun bulunduğu alanlarda hizmet veren yerlerde çalışamayacak. Bu kapsama giren kişilere iş yerlerinin açılması veya işletilmesi için izin ve ruhsat verilmeyecek.</p>

<p><strong>SOSYAL AĞ SAĞLAYICILAR 15 YAŞINI DOLDURMAMIŞ ÇOCUKLARA HİZMET VERMEYECEK</strong></p>

<p>Diğer taraftan oyun platformları ile ilgili düzenlemeler de yapılıyor. Buna göre oyun platformu usulüne uygun olarak derecelendirilmeyen oyunları sunamayacak ancak derecelendirilmeyen oyunları en yüksek yaş kriterine göre derecelendirmek kaydıyla sunabilecek. Oyun platformu içerik veya yer sağlayıcı olmasından doğan sorumluluk ve yükümlülükleri saklı kalmak kaydıyla, usulüne uygun olarak derecelendirilmeyen içerikleri çıkarmakla yükümlü olacak. Öte taraftan çocukların fiziksel, psikolojik ve sosyal gelişimlerinin dijital ortamdaki zararlı içeriklerden, siber zorbalıktan ve istismardan korunması amacıyla sosyal ağ sağlayıcılarına yükümlülükler getiriliyor. Bu kapsamda sosyal ağ sağlayıcıları 15 yaşını doldurmamış çocuklara hizmet vermeyecek. Sosyal ağ sağlayıcı, 15 yaşını doldurmuş çocuklara özgü ayrıştırılmış hizmet sunma konusunda gerekli tedbirleri alacak. Alınan tedbirler sosyal ağ sağlayıcının kendi internet sitesinde yayınlanacak.</p>

<p><strong>İÇERİK KALDIRMA KARARINI UYGULAMAYAN SOSYAL AĞ SAĞLAYICILARINA REKLAM VERİLMEYECEK</strong></p>

<p>Sosyal ağ sağlayıcıları ile ilgili yapılan diğer düzenlemelere göre ise ağ sağlayıcıları; açık, anlaşılır ve kullanıma elverişli ebeveyn kontrol araçları sağlayacak. Ebeveyn kontrol araçları ise hesap ayarlarının kontrol edilmesine, satın alma, kiralama ve ücretli üyelik gibi ücrete dayalı işlemlerin ebeveyn iznine veya onayına tabi kılınmasına ve kullanım süresinin izlenmesi ve bu sürenin sınırlandırılmasına ilişkin mekanizmaları hayata geçirecek. Sosyal ağ sağlayıcı, aldatıcı reklamları engelleyici tedbirleri almakla yükümlü olacak. Türkiye'den günlük erişimi 10 milyondan fazla olan sosyal ağ sağlayıcı, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde verilen kararın gereğini derhal ve en geç bir saat içinde uygulayacak, içeriğin çıkarılması veya erişimin engellenmesi kararlarına konu yayının kendi internet sitesinde yayınlanmaması hususunda gerekli her türlü tedbiri alacak. Tedbir almayan ağ sağlayıcılarına idari para cezası verilecek. Verilecek ceza sosyal ağ sağlayıcının bir yıl önceki küresel cirosunun yüzde 3'üne kadar idari para cezası verilecek. İdari para cezasını 30 gün içinde ödemeyen sosyal ağ sağlayıcılarına vergi mükellefleri yeni reklam veremeyecek. Reklam yasağına rağmen 3 ay boyunca ödeme yapılmaması halinde BTK, sosyal ağ sağlayıcının internet bant genişliğinin yüzde 50 daraltılması için sulh ceza hakimliğine başvurabilecek.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tbmmde-dogum-izni-ve-sosyal-medyaya-15-yas-duzenlemesini-iceren-kanun-teklifi-kabul-edildi</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 08:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/12/meclis-jnjn7.jpg" type="image/jpeg" length="94528"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM Başkanı Özkaya, Lösemi tedavisi gören çocukları misafir etti]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aym-baskani-ozkaya-losemi-tedavisi-goren-cocuklari-misafir-etti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aym-baskani-ozkaya-losemi-tedavisi-goren-cocuklari-misafir-etti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıyla Lösemili Çocuklar Sağlık ve Eğitim Vakfı (LÖSEV) yetkilileri ile lösemi tedavisi tamamlanmış ve tedavileri devam eden çocukları kabul etti.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Başkan Kadir Özkaya’nın makamında gerçekleşen kabulde; LÖSEV Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Üstün Ezer, Anayasa Mahkemesi Genel Sekreteri Murat Azaklı ve diğer yetkililer yer aldı.</p>

<p>Başkan Kadir Özkaya, 23 Nisan gibi anlamlı bir gün vesilesiyle çocukları misafir etmekten büyük memnuniyet duyduğunu ifade ederek çocukların 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutladı ve nice bayramlara erişmeleri temennisinde bulundu. Başkan Özkaya, “Çocukları çok seviyorum ve onlarla bir arada olmaktan büyük bir heyecan duyuyorum. Ziyaretiniz ile beni çok mutlu ettiniz. Farklı bir deneyim yaşamama vesile oldunuz. Zannediyorum Anayasa Mahkemesi tarihinde de bir ilki gerçekleştirmiş olduk.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Anayasa Mahkemesinin çalışma usul ve esasları ile işleyişine ilişkin kısa bilgiler paylaşan Başkan Özkaya, Anayasa Mahkemesinin demokratik hukuk devletinin işlemesinde önemli bir fonksiyon icra ettiğini belirtti. Anayasa’nın verdiği yetkiler çerçevesinde Mahkemenin çok titiz ve özenli incelemeler yaparak dosyaları karara bağladığını kaydeden Başkan Özkaya, “Mahkememize çocukların taraf olduğu dosyalar da gelmektedir. Bizim bu dosyalarda temel ilkemiz, çocuğun üstün yararının korunmasıdır. Yani çocuklar için en yararlı olacak değerlendirmeleri yapmayı hedefliyor ve çocuklarımızın haklarını en hassas bir şekilde korumaya çalışıyoruz. Anayasa Mahkemesi olarak temel hak ve özgürlükleri koruma ve anayasal adaletin tesisine katkı sunma görevimizi kararlılıkla sürdürmeye devam ediyoruz.” diye konuştu.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi Başkanı Özkaya tarafından cübbesi giydirilen ve Anayasa Mahkemesi Başkanlığı koltuğuna oturan LÖSEV Eğitim Kurumları 6. sınıf öğrencisi Elif Mina Duygucu ise yaptığı konuşmada “Bu makamda bulunduğum için hem çok şanslı hem de çok heyecanlı olduğumu ifade etmek istiyorum.” dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Lösemi tedavisi devam eden Duygucu, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin, ülkemizde hak ve özgürlüklerin korunması ve adaletin sağlanması için çalışan en yüksek mercilerden biri olduğunu biliyorum. Bunun bilincinde olarak sizlerden ülkemizin bütün çocukları adına iki şey rica edeceğim. Bizler; tüm dünya çocukları olarak çocukluğumuzu doya doya yaşamayı, mutlu ve her zaman umutlu olmayı hayal ediyoruz. Gerekli şartlar sağlandığı takdirde mükemmel sağlık, eşit eğitim, sağlıklı çevrede yaşama ve kanserojensiz beslenme haklarımıza kavuşacağımıza inanıyoruz. Bize verdiğiniz destekler için teşekkür ediyor ve bu desteklerinizin daha da artarak devam etmesini diliyoruz.” şeklinde konuştu.</p>

<p>Çocuk haklarının tüm dünya üzerinde korunması gereken en temel haklardan biri olduğunu vurgulayan Duygucu, şunları söyledi: “İnanıyoruz ki her çocuk özeldir ve hiçbir şey bir çocuğun hayatından daha değerli değildir. Bunun için siz büyüklerimizden çocuk haklarının korunması ve geliştirilmesine ilişkin çalışmaların daha güçlü şekilde yürütülmesini ve Çocuk Bakanlığı kurulmasını talep ediyoruz.”</p>

<p>LÖSEV Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Üstün Ezer de “Biz LÖSEV olarak bu ülkeye çok daha büyük hizmetler yapmak, löseminin yüzde 100 tedavi başarısını yakalamak istiyoruz.” dedi.</p>

<p>Makamda gerçekleşen kabulün ardından Başkan Özkaya ve çocuklar, Mahkeme toplantılarının gerçekleştirildiği salon ile Anayasa Tarihi Galerisi ve Yüce Divan Salonu’nu gezdi.</p>

<p><img src="https://www.anayasa.gov.tr/media/10219/1.jpg?width=450&amp;height=300&amp;mode=crop" /></p>

<p><img src="https://www.anayasa.gov.tr/media/10220/2.jpg?width=450&amp;height=300&amp;mode=crop" /></p>

<p><img src="https://www.anayasa.gov.tr/media/10221/3.jpg?width=450&amp;height=300&amp;mode=crop" /></p>

<p><img src="https://www.anayasa.gov.tr/media/10222/4.jpg?width=450&amp;height=300&amp;mode=crop" /></p>

<p><img src="https://www.anayasa.gov.tr/media/10223/5.jpg?width=450&amp;height=300&amp;mode=crop" /></p>

<p><img src="https://www.anayasa.gov.tr/media/10224/6.jpg?width=450&amp;height=300&amp;mode=crop" /></p>

<p><img src="https://www.anayasa.gov.tr/media/10225/7.jpg?width=450&amp;height=300&amp;mode=crop" /></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aym-baskani-ozkaya-losemi-tedavisi-goren-cocuklari-misafir-etti</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 08:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/adsiz-44.jpg" type="image/jpeg" length="48394"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Mirasçılıktan Çıkarma ve Temel Haklar Arasındaki Denge: Mülkiyet Hakkı, Aile Hayatına Saygı Hakkı ve Masumiyet Karinesi Bağlamında Bir İnceleme]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/mirasciliktan-cikarma-ve-temel-haklar-arasindaki-denge-mulkiyet-hakki-aile-hayatina-saygi-hakki-ve-masumiyet-karinesi-baglaminda-bir-inceleme-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/mirasciliktan-cikarma-ve-temel-haklar-arasindaki-denge-mulkiyet-hakki-aile-hayatina-saygi-hakki-ve-masumiyet-karinesi-baglaminda-bir-inceleme-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Öz</strong></p>

<p>Türk Medeni Kanunu’nda mirasçılıktan çıkarma (ıskat), öğretide cezai ve koruyucu mirasçılıktan çıkarma olarak adlandırılan iki ayrı biçimde düzenlenmiştir (TMK m. 510-512; m. 513). Bu kurum, ilk bakışta miras hukukuna özgü teknik bir konu gibi görünse de, içerdiği sınırlamalar ve doğurduğu sonuçlar itibarıyla temel haklarla da doğrudan temas etmektedir. Nitekim mirasçılıktan çıkarmaya ilişkin kanuni düzenleme, mirasbırakanın mülkiyet hakkı kapsamındaki tasarruf özgürlüğü ile mirasçıların korunmasına ilişkin hukuki yaklaşımın nasıl şekillendiğini de yansıtmaktadır.</p>

<p>Bu çerçevede, çalışmada mirasçılıktan çıkarma kurumu mülkiyet hakkı, aile hayatına saygı hakkı ve masumiyet karinesi ekseninde incelenmiş; mirasçılıktan çıkarma sebeplerinin medeni hukuk öğretisindeki bütün dogmatik ayrıntıları değil, temel haklar bakımından öne çıkan yönleri üzerinde durulmuştur.</p>

<p><strong>I. Mirasçılıktan Çıkarma Kurumuna Genel Bakış</strong></p>

<p>Bir kişinin çocuğunu ya da eşini mirasından tamamen çıkarması, mirasbırakanın iradesine bağlı bir mesele gibi görünmekle birlikte hukuk bakımından durum bu kadar yalın değildir. Zira mirasçılıktan çıkarma, mirasbırakanın tasarruf özgürlüğü kapsamında yer alsa da bu özgürlük mutlak değildir. Nitekim Türk Medeni Kanunu, mirastan çıkarmaya yalnızca belirli sebeplerle izin vermiştir. Kanun’un 510. maddesi uyarınca cezai mirasçılıktan çıkarma, ancak mirasçının mirasbırakana veya onun yakınlarından birine karşı ağır bir suç işlemesi ya da aile hukukundan doğan yükümlülüklerini önemli ölçüde ihlal etmesi hâlinde mümkündür. Buna karşılık 513. maddede düzenlenen koruyucu mirasçılıktan çıkarma, borç ödemeden aciz hâlindeki altsoyun doğmuş ve doğacak çocuklarını korumayı amaçlamaktadır.</p>

<p>Bu noktada mesele yalnızca, mirasbırakanın malvarlığı üzerinde serbestçe tasarrufta bulunup bulunamayacağı değildir. Burada asıl belirleyici olan, tasarruf özgürlüğünün hangi ölçüde tanınacağı ve hangi hukuki gerekçelerle sınırlandırılacağıdır. Bu yönüyle mirasçılıktan çıkarma, mirasbırakanın iradesi ile mirasçıların menfaatleri arasında kurulan hukuki dengenin somutlaştığı bir alan olma özelliğini taşımaktadır.</p>

<p>Cezai mirasçılıktan çıkarmanın sebeplerinden biri, mirasçının mirasbırakana veya onun yakınlarından birine karşı ağır bir suç işlemiş olmasıdır. Öğretide kabul edildiği ve Yargıtay kararlarında da yansımasını bulduğu üzere, TMK m. 510’da yer alan “ağır suç” ölçütü ceza hukuku anlamında değil, medeni hukuk bakımından değerlendirilir. Bu nedenle fiilin ceza hukuku bakımından suç teşkil etmesi tek başına yeterli olmayıp, ayrıca aile bağını objektif olarak koparacak ağırlıkta bulunması ve somut olayda bu sonucu doğurmuş olması aranır [1] [2].</p>

<p>Cezai mirasçılıktan çıkarmanın bir diğer sebebi, aile hukukundan doğan yükümlülüklerin önemli ölçüde ihlal edilmesidir. Bu kapsamdaki uyuşmazlıklar, mirasbırakanın yalnız bırakıldığı, maddi ve manevi destekten yoksun bırakıldığı veya kötü muameleye maruz kaldığı yönündeki iddialar temelinde, bu yükümlülüklerin önemli ölçüde ihlal edilip edilmediği ve söz konusu iddiaların yeterli delille desteklenip desteklenmediği üzerinde yoğunlaşmaktadır [3].</p>

<p>Mirasçılıktan çıkarma ancak bir ölüme bağlı tasarrufla yapılabilir; bu tasarruf vasiyetname veya miras sözleşmesi şeklinde olabilir (TMK m. 531 vd.). Ancak “malımı yedi”, “hiçbir şey vermiyorum” gibi soyut ifadelerin, çıkarma sebebinin varlığını tek başına ortaya koymaya yetmediği; bu sebebin somut ve ispatlanabilir şekilde desteklenmesi gerektiği kabul edilmektedir [4]. Zira çıkarma sebebinin tasarrufta açıkça gösterilmesi zorunludur (TMK m. 512/1). Mirasçılıktan çıkarılan kimse bu duruma itiraz ederse, çıkarma sebebinin varlığını ispat yükü, çıkarma işleminden yararlanan mirasçılara veya vasiyet alacaklılarına aittir. Çıkarma sebebinin ispatlanamaması hâlinde tasarruf tamamen ortadan kaldırılmaz; yalnızca mirasçının saklı payı korunur ve tasarruf nisabı oranında geçerlilik tanınır (TMK m. 512/3).</p>

<p>İspat yüküne ilişkin bu çerçeve, uygulamada özellikle aile hukukundan doğan yükümlülüklerin ihlali iddialarında somutlaşmaktadır. Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, yakın tarihli bir kararında, mirasçının annesine karşı ilgisizliği, hakaret ve küfür içeren davranışları ile aile hukukundan doğan yükümlülüklerini yerine getirmemesi olgularını birlikte değerlendirerek mirasçılıktan çıkarma şartlarının oluştuğunu kabul etmiştir [5]. Bu karar, çıkarma kurumunun yalnızca tekil bir olaya değil, ilişkinin bütününe bakılarak değerlendirildiğini göstermesi bakımından önemlidir. Dolayısıyla çıkarma sebepleri, uygulamada hem ağırlıkları hem de ispat koşulları bakımından sıkı bir denetime tabi tutulmaktadır.</p>

<p><strong>II. Temel Haklar Bağlamında Mirasçılıktan Çıkarma</strong></p>

<p>Mirasçılıktan çıkarma, mülkiyet hakkı ile saklı paylı mirasçılara tanınan korumanın birlikte değerlendirilmesini gerektirir. Mirasbırakanın tasarruf özgürlüğü, mülkiyet hakkının bir görünümü olmakla birlikte, Türk hukukunda saklı pay sistemi ile çıkarma sebeplerinin dar yorumlanması, bu özgürlüğün sınırsız olmadığını ortaya koymaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Cezai ve koruyucu mirasçılıktan çıkarma arasındaki amaç farklılığı, mülkiyet hakkı bağlamında ayrıca vurgulanmalıdır. Cezai mirasçılıktan çıkarma, özel hukuk kapsamında cezalandırıcı sonuç doğuran bir kurum niteliği taşımaktadır; koruyucu mirasçılıktan çıkarma, saklı paylı mirasçının altsoyunun ekonomik menfaatlerini korumaya yönelmektedir. Bu nedenle ilkinde, aile bağlarının ağır biçimde zedelenmesi üzerine mirasbırakanın tasarruf özgürlüğünün yaptırım etkisi öne çıkmakta; ikincisinde ise aile dayanışmasının ve altsoyun ekonomik korunması ön plana çıkmaktadır. Böylece mirasçılıktan çıkarma, yalnızca mülkiyet hakkının sınırlarıyla ilgili bir mesele değil, aynı zamanda aile bağlarının korunması ile aile hayatına saygı hakkının kesiştiği bir alan hâline gelmektedir [2].</p>

<p>Aile içi ilişkilere hukuken sonuç bağlanması, hangi davranışların aile hukukundan doğan yükümlülüklerin önemli ölçüde ihlali sayılacağının titizlikle incelenmesini gerekli kılmaktadır. Bu nedenle mahkeme, yalnızca mirasbırakanın sübjektif değerlendirmesiyle yetinmemekte; aile ilişkilerinin bütünlüğünü, tarafların karşılıklı tutumlarını ve olayın özelliklerini birlikte dikkate almaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında, mirasçının babasının istediği kişiyle evlenmemesi, bu nedenle yaşanan aile içi gerilim, sonrasında ortaya çıkan tartışmalar ve karşılıklı kırgınlıklar birlikte değerlendirilmiş; ancak bu olguların Türk Medeni Kanunu’nun 510. maddesi anlamında aile bağını koparacak ağırlıkta olmadığı ve tek başına mirasçılıktan çıkarma sebebi oluşturmayacağı sonucuna ulaşılmıştır <a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-202353-e-2024464-k-sayili-karari" rel="dofollow">[6]</a>. Bu karar, mirasçılıktan çıkarma bakımından belirleyici olanın mirasbırakanın öznel kanaati değil, aile hukukundan doğan yükümlülüklerin somut olayda ciddi biçimde ihlal edilip edilmediği olduğunu göstermektedir.</p>

<p>Mirasçılıktan çıkarmanın temel haklarla ilişkisi, mülkiyet hakkı ve aile hayatına saygı hakkıyla sınırlı değildir. Özellikle çıkarma sebeplerinden bazılarının suç isnadıyla bağlantılı olması nedeniyle, kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmaksızın kişinin suç işlemiş gibi değerlendirilmesi, masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkı bakımından sorun doğurabilir [7]. Masumiyet karinesi, ceza hukukunun evrensel ilkelerinden biri olarak, özel hukuk yargılamalarında da mahkemelerin kamu gücü kullanmaları nedeniyle gözetilmesi gereken anayasal bir güvencedir. Bunun uzantısı olarak kabul edilen lekelenmeme hakkı, hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmayan kişilerin kamu gücü tarafından suçlu gibi gösterilmesini veya değerlendirilmesini yasaklamaktadır.</p>

<p>Yargıtay uygulamasında da mirasçılıktan çıkarma bakımından ceza mahkemesince verilmiş kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararının zorunlu olmadığı; hâkimin isnat edilen fiili somut olayın özellikleri ve aile bağları üzerindeki etkisi çerçevesinde değerlendirebileceği kabul edilmektedir [1]. Özel hukuk mahkemesinin bir uyuşmazlık kapsamında taraflardan birinin suç işlediği yönünde kesin bir kanaat ortaya koyması ya da karar gerekçesinde bu yönde ifadelere yer vermesi, mahkûmiyet kararı bulunmadığı sürece masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkının ihlaline neden olabilir. Böyle bir ihlal, Anayasa Mahkemesi veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde yapılacak başvurularda, yeniden yargılama kararı verilmesine ya da ihlalin sonuçlarının giderilmesine yol açabilecek niteliktedir. Bu nedenle mirasçılıktan çıkarma gibi suç isnadı içerebilen kurumların uygulanmasında yalnızca maddi hukuk şartları değil, temel haklara uygun yorum ilkesi de gözetilmelidir [7]. Özel hukuk uyuşmazlıklarında da mahkemelerin kamu gücü kullandığı ve bu nedenle kararlarını temel haklara uygun biçimde vermekle yükümlü olduğu gözden kaçırılmamalıdır.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Mirasçılıktan çıkarma, mirasbırakanın iradesinin tek başına yeterli sayıldığı bir alan değildir. Türk hukukunda bu kuruma ancak belirli sebeplerle ve sıkı koşullar altında geçerlilik tanınmakta; yargısal denetim de özellikle çıkarma nedeninin ağırlığı ve ispatı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu nedenle mülkiyet hakkı, mirasbırakanın tasarruf özgürlüğünün kapsamı bakımından; aile hayatına saygı hakkı, aile ilişkilerine dayalı değerlendirmelerin hukuki denetime açık olması bakımından; masumiyet karinesi ise suç isnadı içeren çıkarma sebeplerinde doğabilecek hak ihlalleri bakımından önem taşımaktadır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-dr-nurcin-kucukyazici" title="Av. Dr. Nurçin KÜÇÜKYAZICI"><img alt="Av. Dr. Nurçin KÜÇÜKYAZICI" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/03/nurcin-kucukyazici.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-dr-nurcin-kucukyazici" title="Av. Dr. Nurçin KÜÇÜKYAZICI">Av. Dr. Nurçin KÜÇÜKYAZICI</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Dipnotlar</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">[1] Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2014/12135 E., 2014/13033 K., 13.10.2014.</span></p>

<p><span style="color:#999999">[2] Özlem Acar Ünal, “Cezai Mirasçılıktan Çıkarmanın Geçerlilik Koşulları”, TAÜHFD, 2024, C. 6, S. 2, s. 454-512.</span></p>

<p><span style="color:#999999">[3] Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, 2015/2911 E., 2015/2239 K., 02.03.2015.</span></p>

<p><span style="color:#999999">[4] Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2012/3661 E., 2012/16811 K., 04.07.2012.</span></p>

<p><span style="color:#999999">[5] Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 2022/7255 E., 2024/560 K., 05.02.2024.</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-202353-e-2024464-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[6]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-202353-e-2024464-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2023/53 E., 2024/464 K., 25.09.2024.</span></a></p>

<p><span style="color:#999999">[7] Barış Demirsatan, “Mirastan Yoksunluk ve Mirasçılıktan Çıkarma Sebeplerinin Masumiyet Karinesi ile İlişkisi”, İstanbul Hukuk Mecmuası, 2024, C. 82, S. 1, s. 47-76.</span></p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/mirasciliktan-cikarma-ve-temel-haklar-arasindaki-denge-mulkiyet-hakki-aile-hayatina-saygi-hakki-ve-masumiyet-karinesi-baglaminda-bir-inceleme-1</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 00:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/terazi/terazi-bilgisayars4.jpg" type="image/jpeg" length="86037"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 2025/3374 E., 2025/4997 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20253374-e-20254997-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20253374-e-20254997-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 20.10.2025 tarihli, 2025/3374 E., 2025/4997 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>3. Hukuk Dairesi </strong></p>

<p><strong>2025/3374 E., 2025/4997 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>(BÖLGE ADLİYE MAHKEMELERİ KARARLARI ARASINDAKİ<br />
UYUŞMAZLIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE DAİR)</p>

<p><strong>I. BAŞVURU</strong></p>

<p>Avukat ..’ün 06.05.2025 tarihli başvurusunda; Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi ile İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesinin kesin kararları arasında, kira sözleşmesinin tarafı olmayan eşin rıza ve muvafakati olmadan kira sözleşmesinin feshedilip edilemeyeceği hususunda uyuşmazlık bulunduğu belirtilerek uyuşmazlığın giderilmesini talep etmiştir.</p>

<p><strong>II.BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ HUKUK DAİRELERİ BAŞKANLAR KURULU KARARI</strong></p>

<p>Bursa Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Daireleri Başkanlar Kurulunun 14.07.2025 tarihli ve 2025/11 E., 2025/16 K. sayılı kararıyla; “Türk Medeni Kanunu'nun 194/3 maddesinde yer alan açık kanuni düzenleme karşısında kiralanan konut eşlerden birisi tarafından yapılan kira sözleşmesi ile kiralanmış olmasına rağmen, aile konutu olarak kullanılıyor ise kiracı olmayan eş kiraya verene yapacağı bildirim ile kira sözleşmesinin tarafı haline gelir.</p>

<p>Türk Borçlar Kanunu'nun Aile konutu başlıklı 349. maddesinde yer alan düzenleme uyarınca, kiracı olmayan eş, kiraya verene bildirimde bulunarak kira sözleşmesinin tarafı haline geldiğinde, kiraya veren, fesih bildirimini kiracıya ve eşine ayrı ayrı bildirmek zorundadır.</p>

<p>Nitekim Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 2016/30367 Esas, 2018/3319 Karar sayılı kararında kiracı olmayan eş, aile konutu için TMK.'nun 194/3 maddesi uyarınca bildirim yaptıktan sonra kiraya verenin icra takibini her iki eşe karşı birlikte yapması gerektiğini, davanın da birlikte açılması gerektiğini, kira sözleşmesinde taraf olmayan eşin yaptığı bildirim ile yasa gereğince kira sözleşmesinde kiracı olarak taraf olduğunu, alacaklının takip talebinde ileri sürdüğü taşınmazdan tahliye isteminin, bölünemez borç olması nedeniyle, kiracılar arasında zorunlu takip arkadaşlığı bulunduğunu açıkladığı görülmektedir.</p>

<p>Bursa BAM 4. Hukuk Dairesince de benimsenen bu içtihatta açıklandığı üzere, kiracı olmayan eş TMK'nun 194/3 maddesi uyarınca bildirim yaptığı anda kira sözleşmesinin tarafı haline gelmektedir. Kiracı olmayan eş, bildirim ile taraf haline geldikten sonra kiracılar arasında zorunlu takip arkadaşlığı kapsamında kiraya veren fesih ihtarını, icra takibini ve davayı ikisi de kiracılık sıfatı taşıyan her iki eşe birlikte yöneltmek zorundadır. Bölge adliye mahkemesi kararları arasında bu konuda bir uyuşmazlığa rastlanılmamıştır.</p>

<p>Ancak, kiracı olmayan eşin TMK'nun 194/3 maddesi uyarınca bildirim yaptığı tarihten önce tek başına kiracı olan eşin tanzim ederek kiraya verene verdiği tahliye taahhütnamelerinin akıbeti konusunda herhangi bir Yargıtay kararı bulunamamış olup, bölge adliye mahkemesi kararları ise çelişkilidir.</p>

<p>Bursa BAM 4. Hukuk Dairesinin 2023/1569 Esas, 2024/1090 Karar sayılı kararında "... davalının ... eşinin tahliye taahhütnamesinin tanzim edildiği tarihten önceki bir tarihte kiraya veren davacıya bildirimde bulunarak sözleşmenin tarafı haline geldiği iddia ve ispat edilmediğine göre davalı bu yeri aile konutu olarak kullansa dahi, davalı - kiracı tarafından tek başına verilen tahliye taahhütnamesi geçerlidir." denilmek suretiyle, TMK.'nun 194/3 maddesi uyarınca bildirim yapılmazdan önce kiracı olan eş tarafından tek başına verilen tahliye taahhütnamesinin geçerli olduğu, bildirim yapılması ile daha önce verilen tahliye taahhütnamesinin geçersiz hale gelmeyeceği kabul edilmiştir.</p>

<p>Bursa BAM 4. Hukuk Dairesinin uyuşmazlığın giderilmesine konu edilen 2024/2988 Esas, 2025/828 Karar sayılı kararında ise oy çokluğu ile verilen kararda "... kira akdinin davacı ile davalı .. arasında olduğu, Tahliye taahhüdü tanzim tarihinin 15/03/2023, taahhüt edilen tahliye tarihinin 15.02.2024 olduğu, 12.02.2024 tarihli ihtarla; davalı ..'ın TMK 194. madde uyarınca aile konutu üzerindeki haklarının sınırlandırılamayacağının ve taşınmazın aile konutu olduğunun belirtildiği,<br />
İhtarla davalı ...'ın akdin tarafı haline geldiği, takibin de her iki davalı aleyhine yapıldığı, davalı eş ..'ın tahliye taahhüdüne muvafakatinin bulunmadığı, taahhütte imzasının da olmadığı, dolayısıyla davanın reddi gerektiği," denilmek suretiyle, kiracı olan eş TMK.'nun 194/3 maddesi uyarınca bildirim yapılmazdan tek başına tahliye taahhüdü tanzim ederek kiraya verene vermiş olsa dahi, kiracı olmayan eşin TMK.'nun 194/3 maddesi uyarınca bildirim yapması üzerine daha önce verilmiş olan tahliye taahhütnamesinin geçersiz hale geleceği kabul edilmiştir.</p>

<p>İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesinin 2022/2861 Esas, 2024/837 Karar sayılı kesin kararında, dava dışı eşin takip tarihine kadar kiralayana bir bildirimde bulunmaması nedeniyle kira sözleşmesinin tarafı haline gelmeyeceği açıklanmış olup, gerek bu kararda gerek ise bu kararın dayanağı olan Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2017/4794 Esas, 2018/11923 Karar sayılı kararında tahliye taahhütnamesinin tanziminden sonra fakat icra takibinden önce bildirim yapılması halinde, daha önce verilmiş olan tahliye taahhütnamesinin geçerli olduğuna veya geçersiz sayılacağına ilişkin herhangi bir görüşe yer verilmediği görülmektedir. İstanbul BAM 35. Hukuk Dairesinin 2023/2017 Esas, 2025/655 Karar sayılı kararının da benzer şekilde olduğu, Bursa BAM 4. Hukuk Dairesinin kararları ile herhangi bir çelişki bulunmadığı görülmektedir.</p>

<p>Konya Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi'nin 2024/4174 Esas, 2025/959 Karar sayılı kararında ise "TMK’nun 194/4 maddesinde kiracı olmayan eş tarafından yapılacak bildirimin süresi ve şekline ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Feri müdahil eşin dava açarak durumu davacıya bildirmesiyle, TMK’nun 194/4 maddesi uyarınca davalı kiracı ile birlikte kira sözleşmesinin tarafı haline gelecektir. Burada feri müdahilin kiracılık sıfatı ve aile konutu hususunu ileri sürmesi, bildirim tarihi itibariyle geçerlilik kazanacak ancak öncesine dair bir hak vermeyecektir." denilmek suretiyle, kiracı olmayan eş tarafından yapılan bildirimin, bildirim tarihinden önceki bir tarihte kiracı olan eş tarafından tek başına verilen tahliye taahhütnamesinin geçerliliğine herhangi bir etki yapmayacağı kabul edilmiştir.</p>

<p>Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 2024/4431 Esas, 2025/33 Karar sayılı kararında da benzer şekilde "... Kiracı olmayan eşin kiracılık sıfatı ve aile konutu hususunu ileri sürmesi, bildirim tarihi itibari ile geçerlilik kazanacak ancak öncesine dair bir hak vermeyecektir." denilmek suretiyle kiracı olmayan eş tarafından yapılan bildirimin, bildirim tarihinden önceki bir tarihte kiracı olan eş tarafından tek başına verilen tahliye taahhütnamesinin geçerliliğine herhangi bir etki yapmayacağı kabul edilmiştir.</p>

<p>Bu kararlar ile Bursa BAM 4. Hukuk Dairesinin uyuşmazlığın giderilmesine konu edilen 2024/2988 Esas, 2025/828 Karar sayılı kararı arasında uyuşmazlık bulunmaktadır.</p>

<p>İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesinin 2025/908 Esas, 2025/691 Karar sayılı kararında ise "Bu durumda kira sözleşmesini imzalayan eş daha sonra tahliye taahhüdü vermiş olsa bile, diğer eşin TMK'nun 194/4 maddesi kapsamında yapacağı bildirimle sözleşmenin tarafı haline gelmesi sonucu ve tahliyenin bölünmezliği ilkesi gereğince tahliye taahhütnamesinin geçersiz hale geleceği açıktır." denilmek suretiyle tahliye taahhütnamesi imzalandıktan sonra yapılan bildirimin, daha önce verilmiş olan tahliye taahhütnamesini geçersiz hale getireceği kabul edilmiştir.</p>

<p>Bu karar ile de Bursa BAM 4. Hukuk Dairesinin uyuşmazlığın giderilmesine konu edilmeyen 2023/1569 Esas, 2024/1090 Karar sayılı kararı arasında uyuşmazlık bulunmaktadır.</p>

<p>Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanılmasıyla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği, karşılıklı edimleri içeren bir sözleşmedir. (Türk Hukuk Lûgatı: Türk Hukuk Kurumu, Ankara 2021, C.1, s. 694). Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere kira sözleşmesi karşılıklı edimleri içerir.</p>

<p>Başka bir anlatımla kira sözleşmesi, bir bedel karşılığında geçici bir süre için tarafa veya başkasına ait taşınır veya taşınmaz malın veya bir hakkın kullanımını sağlayan sözleşmedir. Kira sözleşmesi karşılıklı iradelerin birleşmesi suretiyle oluşur. Sözleşmenin tarafları, kiraya verilen maldan bedel karşılığı yararlanan kiracı ile yararlanmaya razı olan kiraya verendir.</p>

<p>Genel olarak üçüncü bir kişinin tek taraflı bildirim yaparak kuruluşu sırasında taraf olmadığı bir sözleşmeye dâhil olması ve sözleşmenin tarafı haline gelmesi mümkündür. Ancak, TMK.'nun 194/3 maddesi ailenin korunmasına ilişkin sosyal sebeplerle kiralananın aile konutu olarak kullanılması halinde, kira sözleşmesinin tarafı olmayan eşe tek taraflı olarak yapacağı bir bildirim ile sözleşmeye taraf olma olanağı sağlamaktadır. Bu bildirimin yapıldığı tarihten itibaren kiracılık sıfatının bölünmezliği ilkesi gereği kiracılar arasında zorunlu takip ve dava arkadaşlığı bulunduğundan kiraya veren, kira sözleşmesi başlangıçta her iki eş tarafından birlikte yapılmış gibi kira sözleşmesinden kaynaklanan taleplerini her iki eşe birlikte öne sürmek zorundadır.</p>

<p>Uygulamada tahliye taahhütnamesi olarak isimlendirilen taahhüt ise, TBK.'nun 352/1 maddesinde kiracıdan kaynaklanan sebeplerle dava yoluyla konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşmenin sona erdirilmesi sebebi olarak düzenlenmiştir. Bu düzenleme uyarınca kiracı, kiralananı belli bir tarihte boşaltmayı yazılı olarak üstlendiği hâlde boşaltmamışsa kiraya veren, kira sözleşmesini sona erdirebilir.</p>

<p>Görüldüğü üzere tahliye taahhütnamesi henüz kira sözleşmesi devam eder iken yapılan ve kiraya verene sözleşmeyi taahhüt edilen tarihte sona erdirme ve tahliye imkânı veren tek taraflı bir taahhüttür.</p>

<p>Tahliye taahhütnamesi bir hukuki ilişkiyi ortadan kaldıran hak kapsamında bozucu yenilik doğuran haklara benzemekle birlikte kiraya veren Kanun maddesinde belirtilen bir ay içerisinde icra takibi veya dava yoluyla tahliye talep etmediğinde, sözleşmeyi kendiliğinden sona erdirmediğine göre bozucu şart olarak nitelendirilemeyip, özel nitelikli bir dava sebebi kabul edilmelidir.</p>

<p>Her hukuki işlem gibi tahliye taahhütnamesinin geçerliliği de tanzim edildiği tarihteki duruma göre değerlendirilmelidir. Tahliye taahhütnamesinin tanzim edildiği tarihte, kiracı olmayan eş henüz TMK.'nun 194/3 maddesi kapsamında bir bildirim yapmamış ise kiracılık sıfatı kazanmamıştır. Bu tarihte kiracı yalnızca sözleşmede ismi yazan eş olduğuna göre, kiracının tek başına tanzim ederek verdiği tahliye taahhütnamesi yapıldığı tarih itibarıyla geçerlidir. Tahliye taahhütnamesi verildikten sonra yapılan bildirim ise, daha önceden kiracı olan eş tarafından verilmiş ve tanzim edildiği tarih itibarıyla geçerli olan tahliye taahhütnamesini geçersiz hale getirmez. Nitekim, benzer şekilde kiraya veren bildirim yapılmazdan önceki kira bedellerini de sonradan bildirimde bulunan eşten isteyemez. Sözleşmede taraf olmayan eşin kiracılık sıfatı ve yükümlülükleri bildirimin yapıldığı tarihten itibaren sonuç doğurmakta olup, kiracılık sıfatının ve bu sıfattan kaynaklanan yükümlülüğün olmadığı bir dönemde verilmiş olan tahliye taahhütnamesinin, sonradan yapılan bildirim ile geçersiz hale gelmesi yapılan hukuki işlemin geriye yürümezliği ilkesi ile bağdaşmamaktadır.</p>

<p>Uyuşmazlığın giderilmesine konu edilen Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 2024/2988 Esas, 2025/828 Karar sayılı kararı ile Konya Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi'nin 2024/4174 Esas, 2025/959 Karar sayılı kararı ve Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi'nin 2024/4431 Esas, 2025/33 Karar sayılı kararları arasında uyuşmazlık bulunduğundan,</p>

<p>Yine uyuşmazlığın giderilmesine konu edilmemiş olan Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 2023/1569 Esas, 2024/1090 Karar sayılı kararı ile İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi'nin 2025/908 Esas, 2025/691 Karar sayılı kararı arasında uyuşmazlık bulunduğu anlaşılmıştır.” denilmek suretiyle uyuşmazlığa konu Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 2023/1569 Esas, 2024/1090 Karar sayılı kararı, Konya Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi'nin 2024/4174 Esas, 2025/959 Karar sayılı kararı ve Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi'nin 2024/4431 Esas, 2025/33 Karar sayılı kararı ile Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 2024/2988 Esas, 2025/828 Karar sayılı kararı ve İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi'nin 2025/908 Esas, 2025/691 Karar kararları arasındaki uyuşmazlığın Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 2023/1569 Esas, 2024/1090 Karar sayılı kararı ve benzer nitelikteki Konya ve Samsun Bölge Adliye Mahkemeleri ilgili dairelerinin kararları yönünde giderilmesi yönündeki görüşüyle, 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkilerini Düzenleyen Kanun'un 35/3 maddesi uyarınca uyuşmazlığın giderilmesi talep edilmiştir.</p>

<p><strong>III. UYUŞMAZLIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLAR</strong></p>

<p>A. Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 30.04.2024 tarihli ve 2023/1569 Esas, 2024/1090 Karar sayılı kararı,</p>

<p>Bursa 4. Sulh Hukuk Mahkemesinin 16.03.2023 tarihli ve 2022/1394 E., 2023/554 K. sayılı dosyasında; davacı kiraya verenin, davalı kiracının kiralananı 15.05.2022 tarihinde tahliye edeceğine dair 30.12.2021 tarihli tahliye taahhütnamesi verdiğini, belirtilen sürede kiralananın tahliye edilmemesi üzerine davalı hakkında tahliye istemli takip başlatıldığını, davalının takibe itiraz ettiğini ileri sürerek itirazın iptaline ve kiralananın tahliyesine karar verilmesinin talep ettiği, İlk Derece Mahkemesince, taahhütnamenin kira sözleşmesinin yapıldığı tarihte sözleşme ile birlikte boş olarak imzalandığı veya boş kısımların taraflar arasındaki anlaşmaya aykırı olarak doldurulduğu iddiasının yazılı delil ile ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildiği, davalının istinaf yoluna başvurması üzerine Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayılı belirtilen kararıyla; “...davalının eski eşinin tahliye taahhütnamesinin tanzim edildiği tarihten önceki bir tarihte kiraya veren davacıya bildirimde bulunarak sözleşmenin tarafı haline geldiği iddia ve ispat edilmediğine göre davalı bu yeri aile konutu olarak kullansa dahi, davalı - kiracı tarafından tek başına verilen tahliye taahhütnamesi geçerlidir.</p>

<p>Öte yandan, taahhütnamenin tamamen kiracının el yazısı ile doldurulması zorunluluğu bulunmayıp, imzanın kiracıya ait olması yeterlidir. Davalı, taahhütnameyi boş olarak verdiğini ve anlaşmaya aykırı olarak doldurulduğunu yazılı belge ile ispat edememiş olup yemin deliline de başvurmayacağını duruşmada beyan ettiğine göre, istinaf istemlerinin yerinde olmadığı anlaşılmaktadır.” gerekçesiyle, başvurunun esastan reddine kesin olarak karar verilmiştir.</p>

<p>B. Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 13.03.2025 tarihli, 2024/2988 Esas, 2025/828 Karar sayılı kararı</p>

<p>Bursa 11. Sulh Hukuk Mahkemesinin 30.05.2024 tarihli ve 2024/514 E., 2024/722 K. sayılı dosyasında; davacı kiraya verenin, davalı kiracının kiralananı 15.05.2024 tarihinde tahliye edeceğine dair 15.03.2023 tarihli tahliye taahhütnamesi verdiğini, kiracının eşinin 12.02.2024 tarihli ihtarname ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (4721 sayılı Kanun) 194. maddesinden kaynaklanan haklarını kullandığını bildirdiğini, davalının eşinin gönderdiği bu ihtarname ile kira sözleşmesinin ve tahliye taahhütnamesinin tarafı haline geldiğini, bu takipte her iki davalı hakkında tahliye istemli takip başlatıldığını, davalıların takibe itiraz ettiğini ileri sürerek itirazın iptaline ve kiralananın tahliyesine karar verilmesini talep ettiği, İlk Derece Mahkemesince, boş taahhütnamenin daha sonradan kendisinden habersiz olarak doldurulduğu yönündeki beyanına karşı davalının özel borç ilişkisi olarak sayılan kira sözleşmesinde açığa yaptığı bu işlemin sonuçlarına katlanması gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildiği, davalının istinaf yoluna başvurması üzerine Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayılı belirtilen kararıyla; “ kira akdinin davacı ile davalı .. arasında olduğu, tahliye taahhüdü tanzim tarihinin 15.03.2023, taahhüt edilen tahliye tarihinin 15.02.2024 olduğu, 12.02.2024 tarihli ihtarla; davalı ..’nin TMK 194. madde uyarınca aile konutu üzerindeki haklarının sınırlandırılamayacağının ve taşınmazın aile konutu olduğunun belirtildiği,</p>

<p>İhtarla davalı ..’nin akdin tarafı haline geldiği, takibin de her iki davalı aleyhine yapıldığı, davalı eş ..'ın tahliye taahhüdüne muvafakatinin bulunmadığı, taahhütte imzasının da olmadığı, dolayısıyla davanın reddi gerektiği ” gerekçesiyle, başvurunun kabulüne, kararın kaldırılmasına, davanın reddine kesin olarak karar verilmiştir.</p>

<p>C. Konya Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi'nin 06.03.2025 tarihli ve 2024/4174 Esas, 2025/959 Karar sayılı kararı</p>

<p>Konya 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 27.05.2024 tarihli ve 2023/1777 E., 2024/1703 K. sayılı dosyasında; davacı kiraya verenin, davalı kiracının kiralananı tahliye edeceğine dair tahliye taahhütnamesi verdiği halde belirtilen tarihte tahliye etmediğini, davalı hakkında tahliye istemli takip başlatıldığını, davalının takibe itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline ve kiralananın tahliyesine karar verilmesini talep ettiği, İlk Derece Mahkemesince; davalı tarafından tahliye taahhütnamesindeki imzaya itiraz edilmesi üzerine alınan uzmanlık raporunda; söz konusu imzaların davalı eli ürünü olduğu kanaatine varıldığının belirtildiği, her ne kadar davalının söz konusu tahliye taahhüdünü eşi olmadan imzaladığını, söz konusu yerin aile konutu olduğunu beyan etmiş ise de, gerek kira sözleşmesinde gerekse tahliye taahhüdünde davalının eşine ait herhangi bir isim ya da imzanın olmadığı, bu nedenle kira sözleşmesinde taraf olmadığı gibi aile konutu bildiriminde de usulüne uygun şekilde bulunulmadığı gerekçesiyle, davanın kabulüne karar verildiği, davalının istinaf yoluna başvurması üzerine Konya Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayılı belirtilen kararıyla; ...Senet niteliğindeki tahliye taahhütnamesindeki imzanın davalı kiracının imzası olduğu, bu imzanın sıhhatine ilişkin itirazın da alınan kriminal raporla çürütüldüğü, kısmen boş olarak düzenlenen belgeye imza atan kişinin olabilecek tehlikeleri baştan kabul etmiş sayılacağı ve bu nedenle de hukukun himayesinden yararlanamayacağı şüphesizdir: (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 18.04.20 18... /13-619 E-2018/919 K sayılı emsal içtihadı). HMK 201 ve devamı maddeleri uyarınca senede karşı ancak senetle ispat gerektiğinden dosya kapsamına göre davalı yazılı tahliye taahhüdünün aksini, senet niteliğindeki bir belgeyle ispatlayamamıştır.</p>

<p>...TMK’nun 194/4 maddesinde kiracı olmayan eş tarafından yapılacak bildirimin süresi ve şekline ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Feri müdahil eşin dava açarak durumu davacıya bildirmesiyle, TMK’nun 194/4 maddesi uyarınca davalı kiracı ile birlikte kira sözleşmesinin tarafı haline gelecektir. Burada feri müdahilin kiracılık sıfatı ve aile konutu hususunu ileri sürmesi, bildirim tarihi itibariyle geçerlilik kazanacak ancak öncesine dair bir hak vermeyecektir.</p>

<p>Dosya kapsamına göre davalı kiracının eşinin aile konutu kapsamında davacıya karşı daha önceden herhangi bir bildirimi bulunmamaktadır. Keza tahliye taahhüdünün işleme konulmasından ve davanın açılmasından sonraki bir tarihte yapılacak olan bildirimle "aile konutu" iddiasının ileri sürülmesi de mümkün değildir.</p>

<p>Türk Medeni Kanunu'nun 194. maddesi anlamında "aile konutu"ndan söz edilebilmesi için Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından, kiracı olunan yerin "aile konutu" olarak özgülendiğine dair karar verilmiş olması gereklidir. Medeni Kanunun 194/3 maddesi de bu yönde düzenlenmiştir. Davalı borçlu tarafından bu davaya konu kiralananın Medeni Kanunun 194. maddesi anlamında "aile konutu" olduğuna dair bir mahkeme kararı da sunulmamış (Yargıtay 6. HD'nin (Kapanan) 08.05.2005 tarihli, 2915 E, 4944 K. sayılı içtihadı) olduğundan davalı vekilinin bu husustaki istinaf talepleri de yerinde görülmemiştir.” gerekçesiyle başvurunun esastan reddine kesin olarak karar verilmiştir.</p>

<p>D. Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi'nin 03.01.2025 tarihli ve 2024/4431 Esas, 2025/33 Karar sayılı kararı</p>

<p>Samsun 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 24.09.2024 tarihli ve 2024/4431 E., 2025/33 K. sayılı dosyasında; davacı kiraya verenin, davalı kiracının kiralananı 14.01.2023 tarihinde tahliye edeceğine dair 10.03.2022 tarihli tahliye taahhütnamesi verdiğini, belirtilen sürede kiralananın tahliye edilmemesi üzerine davalı hakkında tahliye istemli takip başlatıldığını, davalının takibe itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline ve kiralananın tahliyesine karar verilmesini talep ettiği, İlk Derece Mahkemesince, kriminal uzmanlık raporuna göre tahliye taahhütnamesinde bulunan imzanın davalıya ait olduğu” gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildiği, davalının istinaf yoluna başvurması üzerine Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayılı belirtilen kararıyla; “dosya içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararındaki gerekçeye, yasal gerektirici nedenlere göre; taraflar arasında 15.10.2020 başlangıç tarihli ve 1 yıl süreli kira sözleşmesi bulunduğu, davalı tarafından 10.03.2022 düzenleme ve 14.01.2023 tahliye tarihli taahhüdün davacı tarafa verildiği hususlarında uyuşmazlık bulunmadığı, taahhüde yönelik imza inkarı bulunduğu, Samsun Cumhuriyet Başsavcılığı' nca yapılan 2024/14744 soruşturma sayılı soruşturma dosyası kapsamında alınan bilirkişi raporuna göre imzanın davalı eli ürünü olduğunun anlaşıldığı,</p>

<p>Aile konutu yönünden; davalı tarafından taşınmazın aile konutu olduğu savunulduğu,<br />
TMK’nun 194/1 maddesi “Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.”</p>

<p>194/4 maddesi “Aile konutu eşlerden biri tarafından kira ile sağlanmışsa, sözleşmenin tarafı olmayan eş, kiralayana yapacağı bildirimle sözleşmenin tarafı hâline gelir ve bildirimde bulunan eş diğeri ile müteselsilen sorumlu olur.” şeklinde düzenlenmiştir.<br />
6098 sayılı TBK’nin 349. maddesi “Aile konutu olarak kullanılmak üzere kiralanan taşınmazlarda kiracı, eşinin açık rızası olmadıkça kira sözleşmesini feshedemez. Bu rızanın alınması mümkün olmazsa veya eş haklı sebep olmaksızın rızasını vermekten kaçınırsa kiracı, hâkimden bu konuda bir karar vermesini isteyebilir. Kiracı olmayan eşin, kiraya verene bildirimde bulunarak kira sözleşmesinin tarafı sıfatını kazanması hâlinde kiraya veren, fesih bildirimi ile fesih ihtarına bağlı bir ödeme süresini kiracıya ve eşine ayrı ayrı bildirmek zorundadır.” şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p>TMK’nun 194/4 maddesinde kiracı olmayan eş tarafından yapılacak bildirimin süresi ve şekline ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Kiracı olmayan eşin dava açarak durumu davacıya bildirmesiyle, TMK’nun 194/4 maddesi uyarınca davalı kiracı ile birlikte kira sözleşmesinin tarafı haline gelecektir. Burada kiracı olmayan eşin kiracılık sıfatı ve aile konutu hususunu ileri sürmesi, bildirim tarihi itibariyle geçerlilik kazanacak ancak öncesine dair bir hak vermeyecektir.</p>

<p>Olayımızda; dava dışı eşin davacıya yönelik aile konutu ile ilgili bir bildirimin bulunmamasına, sözleşmenin tarafı haline gelmemiş olmasına göre davalının aile konutu itirazına takip tarihi itibarı ile değer verilemeyecek olmasına, Samsun Cumhuriyet Başsavcılığı' nca yapılan 2024/14744 soruşturma sayılı soruşturma dosyası kapsamında alınan bilirkişi raporuna göre imzanın davalı eli ürünü olduğunun anlaşılmasına, davacının 1 aylık yasal sürede icra takibi başlatmış olmasına nazaran mahkemece davanın kabulüne yönelik verilen kararda bir isabetsizlik bulunmadığı” gerekçesiyle, başvurunun esastan reddine kesin olarak karar verilmiştir.</p>

<p>E. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi'nin 10.04.2025 tarihli ve 2025/908 Esas, 2025/691 Karar kararları</p>

<p>İzmir 19. Sulh Hukuk Mahkemesinin 22.22.2024 tarihli ve 2024/394 E., 2024/393 K. sayılı dosyasında; davacı kiraya verenin, davalı kiracının kiralananı 01.10.2023 tarihinde tahliye edeceğine dair 06.04.2023 tarihli tahliye taahhütnamesi verdiğini, belirtilen sürede kiralananın tahliye edilmemesi üzerine davalı hakkında tahliye istemli takip başlatıldığını, davalının takibe itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline ve kiralananın tahliyesine karar verilmesini talep ettiği, İlk Derece Mahkemesince; kiracı olmayan eşin en geç icra takibine kadar 6098 sayılı Kanunun 349/3 maddesi uyarınca kiraya verene kiralananın aile konutu olarak kullanıldığını bildirdiği takdirde kira sözleşmesinin tarafı haline geleceğinden, icra takibinin her iki eş hakkında birlikte yapılması gerektiği, somut olayda davacının eşinin mecurun aile konutu olduğunda dair davacıya 09.08.2023 tarihli ihtarname gönderdiği, ihtarnamenin davacıya 01.09.2023 tarihinde tebliğ edildiği, davalının eşinin kira sözleşmesinin tarafı haline geldiği, taahhüde dayalı icra takibinin sadece davalı ..’e karşı açıldığı dikkate alındığında yapılan takibin yasal koşulları taşımadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği, davacının istinaf yoluna başvurması üzerine İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayılı belirtilen kararıyla; “Somut olayda; dava, yazılı tahliye taahhütnamesine dayanılarak başlatılan icra takibine itirazın iptali ve tahliye istemine ilişkin olup taahhüde dayalı icra takibi 02.10.2023 tarihinde başlatılmıştır.</p>

<p>Davacının dayandığı 24.09.2017 tanzim ve 28.09.2017 başlangıç tarihli, ev- konut nitelikli kira sözleşmesinde; kiracı olarak davalı ..’in isim ve imzası mevcut ise de, davalı kiracının 07.08.1996 tarihinden beri eşi olduğu nüfus kaydından anlaşılan .., icra takip tarihinden önce, 01.09.2023 tarihinde davacıya tebliğ edilen ihbarnamesi ile, söz konusu kira sözleşmesine konu kiralananın 6 yıldır eşi ve çocuğu ile birlikte aile konutu olarak kullandıklarını, TMK'nun 194. maddesi gereğince bildirimde bulunduğunu, kira sözleşmesine taraf olduğunu, sözleşmeden doğacak yükümlülüklere, tüm alacak ve borçlara, tüm hak ve sorumluluklara müteselsilen katılacağını bildirmiş olup, bu bildirim ile; TMK'nun 194/4 maddesi hükmü gereğince davalının eşi sözleşmenin tarafı haline gelmiştir.</p>

<p>Sözleşmenin diğer tarafının bu yasal sonuca katlanmak zorunda olduğu ortadadır. Bu durumda kira sözleşmesini imzalayan eş daha sonra tahliye taahhüdü vermiş olsa bile, diğer eşin TMK'nun 194/4 maddesi kapsamında yapacağı bildirimle sözleşmenin tarafı haline gelmesi sonucu ve tahliyenin bölünmezliği ilkesi gereğince tahliye taahhütnamesinin geçersiz hale geleceği açıktır. Yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler karşısında, yasadan doğan bir hakkın kullanılması kötüniyetli olarak nitelendirilemez. Sonuç itibariyle mahkemece davanın reddine karar verilmesinde usul ve yasaya aykırılık görülmemiştir.” gerekçesiyle, başvurunun esastan reddine kesin olarak karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. GEREKÇE</strong></p>

<p>A.Değerlendirme ve Gerekçe</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairelerinin yukarıda açıklanan kesin nitelikteki kararları arasındaki uyuşmazlık; kira sözleşmesinde taraf olmayan eşin, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (4721 sayılı Kanun) 194. maddesi uyarınca kiraya verene "aile konutu " bildirimi yaptığı tarihten önce, kiracı eşin kiraya verene verdiği yazılı tahliye taahhütnamesinin geçerli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.</p>

<p>Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanmayla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini kiraya verene ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. Belirli ve belirli olmayan bir süre için yapılabilir. Kira sözleşmesi sürekli borç doğuran sözleşmelerdendir. Kira sözleşmesinin konusunu konut veya çatılı iş yeri oluşturduğunda bu sözleşmeden ortaya çıkacak uyuşmazlıkta öncelikle sözleşme hükümleri ile TBK m.339 vd. da düzenlenen ilgili kanun hükümleri ile bu hükümlere aykırı olmayan genel kira sözleşmesine ilişkin hükümler uygulanır . Kira sözleşme konusunu konut niteliğine haiz taşınmaz olup ailenin barınması amaçlı olarak kiralanması halinde aile konutu olarak kullanım gündeme gelir. 4721 sayılı Kanunun 186. maddesinde, eşlerin oturacakları konutu birlikte seçecekleri düzenlemesi bulunmakta olup, eşlerin birlikte oturacakları yani aile konutu olarak kullanacakları taşınmazı birlikte kiracı olarak kiralamaları halinde, kira sözleşmesinin tarafı olan eşler kira sözleşmesinden doğan haklara ve borçlara birlikte kiracı sıfatıyla sahip olur . Eşler aile konutu kullanım amaçlı olarak kiralamayı birlikte kiracı olarak yapabilecekleri gibi eşlerden biri tarafından yapılan kiralamada sözleşmede imzası olmayan eşin daha sonradan kiraya verene yapacağı bildirim ile bunu sağlayabilir. Nitekim 4721 sayılı Kanunun m. 194/son uyarınca "Aile konutu eşlerden biri tarafından kira ile sağlanmışsa, sözleşmenin tarafı olmayan eş, kiralayana yapacağı bildirimle sözleşmenin tarafı hâline gelir ve bildirimde bulunan eş diğeri ile müteselsilen sorumlu olur. ".düzenlemesi mevcuttur.</p>

<p>4721 sayılı Kanunun 194. madde gerekçesinde; Aile konutlarıyla ilgili işlemlerde eşlerin serbestlik ilkesine istisna getirildiği, böylece aile konutu ilgili bazı işlemlerin diğer eşin rızasına bağlı olduğunun kabul edildiği madde ile konut ile ilgili kira sözleşmesinin feshini, bu konutun başkalarına devrini ya da konut üzerindeki hakları ve buna benzer diğer hukuki işlemlerle tamamen ya da kısmen sınırlanmasının diğer eşin rızasına bağlandığı, ayrıca aile konutunu eşlerden birinin kiralaması halinde, diğer eşin bir bildirimle sözleşmenin tarafı haline gelmesinin öngörüldüğü ifade edilmiştir.</p>

<p>4721 sayılı Kanunun 194. maddesinin birinci, ikinci ve son fıkralarında yapılan düzenleme ile uyumlu olarak kaleme alınan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun) 349. maddesi;</p>

<p>“Aile konutu olarak kullanılmak üzere kiralanan taşınmazlarda kiracı, eşinin açık rızası olmadıkça kira sözleşmesini feshedemez.</p>

<p>Bu rızanın alınması mümkün olmazsa veya eş haklı sebep olmaksızın rızasını vermekten kaçınırsa kiracı, hâkimden bu konuda bir karar vermesini isteyebilir.</p>

<p>Kiracı olmayan eşin, kiraya verene bildirimde bulunarak kira sözleşmesinin tarafı sıfatını kazanması hâlinde kiraya veren, fesih bildirimi ile fesih ihtarına bağlı bir ödeme süresini kiracıya ve eşine ayrı ayrı bildirmek zorundadır. ” hükmünü içermektedir.</p>

<p>Bu madde gerekçesinde; 4721 sayılı Kanunun 194. maddesinde getirilen esasların korunduğu, buna bağlı olarak maddenin son fıkrasında, kiracı olmayan eşin, kiraya verene bildirimde bulunarak kira sözleşmesinin tarafı sıfatı kazanması halinde, kiraya verenin fesih bildirimi ile fesih ihtarına bağlı ödeme süresini kiracıya ve eşine ayrı ayrı bildirmek zorunda olduğu, böylece, bu durumda, evlilik birliğinin korunması amacıyla, eşlerden birinin kiracı sıfatıyla tek başına hareket ederek diğer eşin açık rızası olmaksızın sözleşmeyi sona erdirmesinin önlenmek istediği belirtilmiştir. Eşlerin aile konutuna ilişkin kira sözleşmesinde birlikte kiracı olarak yer aldığı durumlarda ve kiraya verene yapılacak aile konutu bildirimiyle eşlerin birlikte kiracı haline geldiği durumda fesih ve tahliye edimi bölünemeyeceğinden, kural olarak kiracılardan biri tarafından yapılan fesih geçersiz olduğu gibi kiraya vereninde fesih ve tahliyeye ilişkin bildirim ve icra takiplerini her iki eşe karşı birlikte yapmalı ve davayı birlikte açmalarının gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairelerinin kesin kararları arasındaki uyuşmazlık konusu ise uygulamada "yazılı tahliye taahhüdü" olarak bilinen kanuni düzenlemede ise "yazılı boşaltmayı üstlenme" kurumu 6098 sayılı kanun 352/1 maddesinde ; “Kiracı, kiralananın teslim edilmesinden sonra, kiraya verene karşı, kiralananı belli bir tarihte boşaltmayı yazılı olarak üstlendiği hâlde boşaltmamışsa kiraya veren, kira sözleşmesini bu tarihten başlayarak bir ay içinde icraya başvurmak veya dava açmak suretiyle sona erdirebilir. ” şeklinde düzenlenmiştir.</p>

<p>TBK m.347 'de ise ; Konut ve çatılı iş yeri kiralarında kira sözleşmesi belirli süreli olarak yapılmış olsa bile kiracı tarafından sözleşme bitiminden en az on beş gün önce bildirimde bulunmadığında sözleşme zımni olarak bir yıl uzamış sayılır. Kiraya verenin ise kanundaki fesih sebeplerinin gerçekleşmediği durumda belirli süreli kira sözleşmesinde kanunlardaki fesih ve tahliye sebepleri gerçekleşmediğinde belirli sürenin bitimine bağlı olarak sözleşmeyi sona erdirme hakkı yoktur. Aynı şekilde , belirsiz süreli sözleşmede ise sürenin başından itibaren kanundaki on yıllık kira süresi tamamlanmadan sözleşmeyi sona erdirme hakkı kiraya verene tanınmamıştır. Ancak TBK m.352/1 uyarınca kiraya veren , kiracı tarafından kiralananın tesliminden sonra kira süresinin bitimi ile TBK m.347 de ki sürenin sona ermesi beklenmeden belirli bir tarihte kiralananı boşaltacağını yazılı olarak üstlenmişse ve belirtilen tarihte kiralananı tahliye etmemişse kiraya veren bu nedene dayanarak kiracıyı kiralanandan tahliyesini sağlamak için İİK 'nun 272 vd. Maddelerine göre icra takibi yapabileceği gibi doğrudan mahkemede tahliye davası açabilir.</p>

<p>Kanundaki bu düzenlemeye göre yazılı tahliye taahhüdü sebebiyle kiracının tahliyesi için : kiralananın konut veya çatılı iş yeri niteliğinde olması, tahliye taahhüdünün kiracı tarafından verilmesi, tahliye taahhüdünün yazılı olması, tahliye taahhüdünde tahliye tarihinin belirli olması, tahliye taahhüdünün kiralananın kiracıya tesliminden sonra verilmiş olması ile kiralananın taahhüt edilen tarihte tahliye edilmemesi halinde tahliye taahhüdünde gösterilen tarihten başlayarak bir ay içinde icraya başvurularak takip yapılması veya tahliye davasının açılmış olması gerekir. Yazılı tahliye taahhüdüne dayalı olarak ancak kiraya veren dava açıp icra takibi yapabilir.</p>

<p>Yazılı tahliye taahhüdünün geçerli olması için bu taahhüdün bizzat kiracı tarafından veya yetkili temsilcisinin kiracı ad ve hesabına vermesi gerektiği gibi birlikte kiracılıkta kiracıların tümünün birlikte taahhüdü imzalaması gerekir. Aile konutu olarak eşlerin birlikte kiralama yaptıklarında her iki eşin birlikte taahhüt vermeleri veya bir eşin verdiği tahliye taahhüdüne diğer eşin açıkça rızasının (muvafakatinin ) olması gerekir. Kira sözleşmesinin eşlerden biri tarafından yapılması sonrasında diğer eşin kiraya verene yapacağı aile konutu bildirimi sonrasında her iki eş birlikte kiracı haline geleceğinden bu aile konutu bildirimi yapılması sonrasında düzenlenecek yazılı tahliye taahhüdünün her iki eş tarafından birlikte imzalanması veya bir eşin verdiği yazılı tahliye taahhüdüne diğer eşin açıkça rızası olmalıdır.</p>

<p>Kira sözleşmesine başlangıçta taraf olmayan eşin daha sonradan kiraya verene yapacağı aile konutu bildirimiyle eşler "birlikte kiracılık" sıfatını kazandığından kiraya verene aile konutu bildiriminde bulunarak kiracı haline gelen eş kira sözleşmesinin kiracıya yüklediği tüm borç ve sorumluluklardan sözleşmede imzası olan eşle birlikte müteselsilen sorumlu olur. Kira sözleşmesinde taraf olmayıp kiraya verene yaptığı bildirimle aile konutunun birlikte kiracısı haline gelen eşler kira sözleşmesini ancak birlikte oy birliği ile feshedebilir, kiracı eş diğer eşin rızası olmadıkça kira sözleşmesini feshedemez. Eşler arasında kira sözleşmesinin feshi konusunda görüş ayrılığı ortaya çıktığında Aile Mahkemesi Hakiminin müdahalesi talep edilerek bu konudaki uyuşmazlık çözülür. Sonuçta kira sözleşmesinin başlangıcında tarafı olmayan diğer eş tarafından kiraya verene yapacağı aile konutu bildirimi sonrasında her iki eş sözleşmenin kiracı tarafı haline geleceğinden kiraya veren fesih iradesini her iki eşe yöneltmesi gerektiği gibi başlangıçta sözleşme tarafı olan eş diğer eşin açık rızası olmadıkça kira sözleşmesini feshedemez.</p>

<p>TMK m.194/son uyarınca aile konutu eşlerden biri tarafından kira ile sağlanmışsa, sözleşmenin tarafı olmayan eş, kiralayana yapacağı bildirimle birlikte ancak bu bildirim sonrası için sözleşmenin tarafı hâline gelir ve bildirimde bulunan eşin kira sözleşmesinin yüklediği yükümlülüklerden diğer eş ile birlikte müteselsilen sorumlu olacağı belirtildiğine göre bildirim öncesine etkili olarak aile konutu bildirimi sonuç doğurmaz. Zira bu bildirim öncesi kiraya veren lehine oluşan hakların ortadan kaldırılması mümkün değildir. Kural olarak hukuki işlemlerin, sözleşmelerin meşruluğu ile geçerliliği yapıldıkları , ortaya çıktıkları , düzenlendikleri andaki geçerli olan kurallara, şartlara ve duruma göre değerlendirilir. Kanunlarda açıkça geçmişe etkili olacak şekilde bir düzenleme bulunmadığı durumda kazanılmış hakları ortadan kaldırabilecek şekilde uygulama yapılması mümkün değildir. Kiralananın konut olarak kullanılmak üzere kiralandığı durumda evli olmayan kiracının kiralananın kendisine teslimi sonrasında diğer şartlarında bulunması ile yazılı tahliye taahhüdünün geçerli olarak düzenlenmesi sonrasında evlenip kiralananın aile konutu olarak kullanılmaya başlanması ile kiraya verene diğer eşin aile konutu bildiriminde bulunması ile bu bildirim sonrası kiralanan kiraya veren nezdinde aile konutu özelliği kazanmış olur. Bu aile konutu bildirimi öncesinde sözleşme tarafı olan eş tarafından kanundaki geçerlilik şartlarına uygun olarak verilen yazılı tahliye taahhüdüyle kiracı eşin fesih iradesi ortaya çıkmış olur. Sözleşme akidi eş tarafından kanuna uygun olarak yapılan kira sözleşmesinin ileri tarihli feshi niteliğinde olan tahliye taahhüdünü geçersiz hale getirmez.</p>

<p>Başlangıçta kira sözleşmesinin tarafı olan eş tarafından kiralanan konutun teslimi sonrasında imzalanarak düzenlenen yazılı tahliye taahhüdü, kiracı sıfatına sahip olmayan diğer eşin, kiraya verene, kiralananın aile konutu olarak kullanıldığına ilişkin sonradan bildirimde bulunmasından önce, kira sözleşmesini imzalayan eşin tek başına kiracı sıfatına sahip olduğu dönemde, verdiği yazılı tahliye taahhütnamesi geçerlidir. Verildiği tarih itibariyle geçerli olan tahliye taahhütnamesinin, kiracı olmayan eşin, kiraya verene sonradan yaptığı aile konutu bildirimi ile kira sözleşmesinin tarafı haline gelmesi nedeniyle, geriye etkili olarak geçersiz hale geleceğinin kabul edilmesi olanaklı değildir.</p>

<p>Bu itibarla, uyuşmazlığın yukarıda açıklandığı şekilde giderilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p><strong>KARAR</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>1.Aile konutunun eşlerden biri tarafından kiralanması halinde, kiracı olmayan eşin 4721 sayılı Kanunun 194. maddesi uyarınca sonradan kiraya verene yapacağı bildirim ile sözleşmenin tarafı haline gelmiş olmasının, kiracı eş tarafından bu bildirim öncesinde verilen yazılı tahliye tahhütnamesinin geçerliliğine bir etkisinin bulunmadığına, Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi, Konya Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi, Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesince verilen kesin nitelikteki kararlar arasındaki görüş ve uygulama uyuşmazlığının bu şekilde giderilmesine,</p>

<p>2. Dosyanın Bursa Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Daireleri Başkanlar Kuruluna gönderilmesine,</p>

<p>3. Karardan bir örneğin Bölge Adliye Mahkemelerinin hukuk dairelerine bildirilmesi için Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Sekreterliğine gönderilmesine,</p>

<p>20.10.2025 tarihinde oy birliğiyle kesin olarak karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20253374-e-20254997-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 00:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/02/yargi/yargitay-556dfgv.jpg" type="image/jpeg" length="69659"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[TMK 194 Kapsamında Yapılan Aile Konutu Bildirimi Daha Önce Verilmiş Tahliye Taahhütlerini Geçersiz Kılar mı?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tmk-194-kapsaminda-yapilan-aile-konutu-bildirimi-daha-once-verilmis-tahliye-taahhutlerini-gecersiz-kilar-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tmk-194-kapsaminda-yapilan-aile-konutu-bildirimi-daha-once-verilmis-tahliye-taahhutlerini-gecersiz-kilar-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi uyarınca, eşlerden biri tarafından yapılan kira sözleşmesinde diğer eş, kiraya verene yapacağı bildirim ile sözleşmeye taraf olabilmekte ve bu bildirim sonrasında eşler birlikte kiracı sıfatını kazanmaktadır. Bu düzenlemenin amacı, aile konutunun korunması ve eşlerin barınma hakkının güvence altına alınmasıdır. Ancak bu koruma mekanizmasının, daha önce geçerli şekilde kurulmuş hukuki işlemler üzerindeki etkisi, uygulamada ciddi uyuşmazlıklara neden olmuştur. Özellikle kiracı eş tarafından, diğer eş henüz TMK m.194 kapsamında kiraya verene bildirimde bulunmadan önce verilmiş olan yazılı tahliye taahhütlerinin, sonradan yapılan aile konutu bildirimi ile geçersiz hale gelip gelmeyeceği konusunda bölge adliye mahkemeleri arasında farklı kararlar ortaya çıkmıştır. Bazı kararlar, aile konutu bildiriminin etkisini geniş yorumlayarak daha önce verilen tahliye taahhüdünü geçersiz sayarken; bazı kararlar ise bu bildirimin yalnızca ileriye etkili olduğu ve geçmişte geçerli şekilde doğmuş hukuki işlemleri ortadan kaldırmayacağı yönünde değerlendirme yapmıştır. <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20253374-e-20254997-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 3. HD’nin, 20.10.2025 tarihli kararı</a>nda<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20253374-e-20254997-k-sayili-karari" rel="dofollow">[1]</a> bu husus irdelenmiştir.<strong> </strong>Bölge adliye mahkemeleri arasında ortaya çıkan uyuşmazlık, kira sözleşmesinde başlangıçta taraf olmayan eşin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi uyarınca kiraya verene yapacağı “aile konutu bildirimi”nin, kiracı eş tarafından daha önce verilmiş olan yazılı tahliye taahhüdü üzerindeki etkisine ilişkindir. Sorunun özü, sonradan yapılan bildirimin, bildirimin yapılmasından önce geçerli şekilde doğmuş bulunan tahliye taahhüdünü geriye etkili olarak hükümsüz hale getirip getirmeyeceği noktasında toplanmaktadır. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, uyuşmazlığa konu kararında, tahliye taahhüdünün hukuki niteliğini ve aile konutu bildiriminin etkisini ayrı hukuki kurumlar olarak değerlendirmiştir. Bu kapsamda tahliye taahhüdünün, kiracının kiralananı belirli bir tarihte boşaltacağına ilişkin tek taraflı ve yenilik doğurucu nitelikte bir borçlandırıcı işlem olduğu; geçerliliğinin ise kurulduğu andaki koşullara göre belirlenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu doğrultuda, taahhüdün verildiği tarihte kiracılık sıfatının yalnızca sözleşmeyi imzalayan eşe ait olduğu, diğer eşin henüz TMK m.194/4 kapsamında kiraya verene bildirimde bulunarak sözleşmenin tarafı haline gelmediği durumlarda, yapılan tahliye taahhüdünün hukuken geçerli olduğu kabul edilmiştir. Zira bu aşamada kiraya veren bakımından doğmuş olan hukuki durum, kazanılmış hak ve hukuki güvenlik ilkeleri çerçevesinde korunmaya değer bir nitelik taşımaktadır. Öte yandan, sonradan yapılan aile konutu bildiriminin, sözleşmeye etkisinin ileriye yönelik olduğu, geçmişte tamamlanmış ve hukuki sonuçlarını doğurmuş işlemleri ortadan kaldırma etkisi bulunmadığı belirtilmiştir. TMK m.194/4 hükmü uyarınca yapılan bildirim, kiracı olmayan eşe sözleşmeye taraf olma imkânı tanımakta; ancak bu etki yalnızca bildirim anından sonraki dönem için sonuç doğurmaktadır. Bu çerçevede Yargıtay, aile konutu bildiriminin, daha önce kiracı tarafından verilmiş ve hukuken geçerli şekilde doğmuş bulunan tahliye taahhüdünü geriye etkili olarak ortadan kaldırmasının mümkün olmadığı sonucuna ulaşmıştır. Aksi yöndeki kabulün, hukuki işlemlerin geriye yürümezliği ilkesine, kazanılmış hakların korunmasına ve hukuki güvenlik ilkesine aykırılık teşkil edeceği ifade edilmiştir. Bu yönüyle Yargıtay, tahliye taahhüdünün geçerlilik değerlendirmesinin verildiği tarihteki hukuki duruma göre yapılması gerektiğini açık biçimde ortaya koymuştur.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-elif-coskun" title="Av. Elif COŞKUN"><img alt="Av. Elif COŞKUN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/04/elif-coskun.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-elif-coskun" title="Av. Elif COŞKUN">Av. Elif COŞKUN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">------</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20253374-e-20254997-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20253374-e-20254997-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Yargıtay 3. HD, T. 20.10.2025, E. 2025/3374, K. 2025/4997</span></a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tmk-194-kapsaminda-yapilan-aile-konutu-bildirimi-daha-once-verilmis-tahliye-taahhutlerini-gecersiz-kilar-mi-1</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 00:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/10/bosanma-aile-k.jpg" type="image/jpeg" length="94673"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[FUTBOLDA KARABORSA BİLET ALMAK veya SATMAK]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/futbolda-karaborsa-bilet-almak-veya-satmak-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/futbolda-karaborsa-bilet-almak-veya-satmak-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Hemen belirtmek gerekir ki halen yürürlükte olan 6222 sayılı Kanun’un 15. maddesinin 6. fıkrasına göre<strong> karaborsa bilet satışı yapmak suçtur</strong>. Duruma göre <strong>altı aydan</strong> bir yıla veya bir yıldan <strong>üç yıla kadar hapis</strong> ile adli para cezası ile cezalandırılır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Spor mevzuatımızdaki bu suçun tarihsel gelişimi şöyledir</strong>: 6222 sayılı Kanun’dan önce yürürlükte olan 5149 sayılı Kanun’da karaborsa bilet satma fiili suç olarak düzenlenmişti. 14.04.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6222 sayılı Kanun, 5149 sayılı Kanun’u yürürlükten kaldırmıştır. 6222 sayılı Kanun’un ilk halinde karaborsa bilet satmak suç olarak yer almadığı için bu hareketin cezası yoktu. 6222 sayılı Kanun’da yapılan ve 12.07.2019 tarihinde yürürlüğe giren değişiklikle karaborsa bilet satışları tekrar suç haline getirilmiştir.</p>

<p><strong>Burada iki eylem suç sayılmıştır</strong>:</p>

<p><strong>Birincisi </strong>yetkili makamların, yani spor müsabakaları için ilgili federasyon, spor kulüpleri ve yetkili diğer kişilerin <strong>belirlediği </strong><strong>yerler ve görevliler dışında</strong><strong> bilet satmak</strong>,</p>

<p><strong>İkincisi </strong>de yetkili makamlarca <strong>belirlenen değerin üstünde bilet satmak,</strong></p>

<p>suçtur. Dolayısıyla her ne suretle olursa olsun belirlenen yerler ve görevliler dışında ve ilan edilen fiyatın üstünde müsabakaya girişi sağlayan bilet-kart satılamaz.</p>

<p><strong>Karaborsa bilet satışı, futbol taraftarının hakkı olan müsabakayı uygun fiyatla seyretmesini ihlal ettiği gibi</strong> ilgili spor kulüplerinin maddi kaybına ve futbolun gelişimine olumsuz yansımasının yanında <strong>haksız kazanç ve kamunun vergi kaybına da sebep olmaktadır</strong>. Bu nedenle başta taraftar olmak üzere <strong>her vatandaşın bu eylemleri ilgili cumhuriyet başsavcılıklarına veya kolluk güçlerine ihbar etmesi yeterlidir.</strong> Suç şikâyete bağlı değildir. Doğrudan soruşturmayı gerektirir. Tespiti halinde kişi ceza alacaktır.</p>

<p><strong>Bu suçun cezası nedir?</strong> Uygun görülen yerler ve görevliler dışında bilet satışı yapan kişi 6 aydan 1 yıla kadar hapis ve 2.000 TL’den 200.000 TL'ye kadar adli para cezası, değerinin üstünde bilet satışı yapan kişi ise 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ve 5.000 TL'den 500.000 TL'ye kadar adli para cezası alır. <strong>Kişi, bu cezanın yanında ayrıca </strong>6222 sayılı Kanun’un 18. maddesi gereğince<strong> spor müsabakalarını seyirden de yasaklanır</strong>. Yani en az bir yıl süreyle karaborsa yoluyla biletini sattığı takımın ve taraftarı olduğu takımın katıldığı spor müsabakaları ve antrenmanları izleyemez. Bu amaçla müsabaka, antrenman ve seyir alanlarına girişi yasaklanır. Müsabakanın yapılacağı gün, yurt içinde bulunduğu takdirde, müsabakanın her iki yarısının başlangıcında bulunduğu yere en yakın karakola gidip imza atmak zorundadır. Atmadığı her imza için 750 TL’den 21.900 TL’ye kadar adli para cezası alır.</p>

<p>Belirtmek gerekir ki yasa maddesinde <strong>karaborsa bilet satışı suç sayılmıştır</strong>. Başka bir deyişle alışı suç sayılmamıştır. Müsabakaya girmek için kendine <strong>karaborsadan bilet alanın eylemi suç değil</strong> iken satan kişinin eylemi ise suçtur.</p>

<p><strong>Bu suç gerek bizim takımlarımızın gerekse ülkemizde oynanacak müsabakalardaki, örneğin, Şampiyonlar Ligi biletlerinin satışında da suçtur</strong>. Karaborsa satışın ülkemiz sınırlarında gerçekleşmesi yeterlidir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/cumhuriyet-savcisi-asim-ekren" title="Cumhuriyet Savcısı Asım EKREN"><img alt="Cumhuriyet Savcısı Asım EKREN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2023/03/asim-ekren.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/cumhuriyet-savcisi-asim-ekren" title="Cumhuriyet Savcısı Asım EKREN">Cumhuriyet Savcısı Asım EKREN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Kaynak:</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">Asım EKREN<strong>, </strong>Spor Suçları, Seyirden Yasaklanma, Filiz Kitabevi, 5.Baskı,</span></p>

<p><span style="color:#999999">Asım EKREN-Özer Alişan EKREN, Futbol Taraftarına Cevaplar, Filiz Kitabevi</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/futbolda-karaborsa-bilet-almak-veya-satmak-1</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/01/spor-futbol-seyirden-yasaklanma.jpg" type="image/jpeg" length="50287"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[FİYATLARI ETKİLEME VE STOKÇULUK SUÇLARI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/fiyatlari-etkileme-ve-stokculuk-suclari-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/fiyatlari-etkileme-ve-stokculuk-suclari-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 235 ila 242. maddelerinde ekonomi, sanayi ve ticarete ilişkin suçlar düzenlenmiştir. Bu yazımızda; 237. maddede tanımlanan fiyatları etkileme, 238. maddede yer alan kamuya gerekli şeylerin yokluğuna neden olma ve 240. maddede belirtilen mal veya hizmet satımından kaçınma ile bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbiri uygulanmasını öngören 242. madde hakkında açıklamalarda bulunulacaktır.</p>

<p>“Suçta ve cezada kanunilik” ilkesi gereğince; bir fiilin suç sayılabilmesi için, o an yürürlükte olan ceza kanunlarında suç olarak tanımlanması ve karşılığında cezasının gösterilmesi gerekir. Fahiş fiyatın ve stokçuluğun önlenebilmesinde Ceza Hukuku ve İdari Ceza Hukuku yardımcı kaynaklar olup, esas itibariyle serbest piyasası düzenleyen ticari kurallara göre hareket edilmesi ve piyasanın takip edilmesi isabetli olacaktır. Serbest piyasa şartlarında kişinin satacağı malı aşırı karla satmasına veya bir süre beklettikten sonra yüksek karla satmasına karşılık gelecek hükümlerin olup olmadığını değerlendirmek gerekir. Fahiş fiyat ve stokçuluk bakımından, TCK m.237’nin ve m.238’in incelenmesi gerekir.</p>

<p><strong>Ayrıca;</strong></p>

<p>İktisadi düzende yaşanan bozulmalar sebebiyle kanun koyucunun, 6585 sayılı Perakende Ticaretin Önlenmesi Hakkında Kanun’da değişikliğe gittiği, buna ilişkin hükümlere m.18/1-k’da ve Ek 1. maddede yer verdiği görülmektedir. 23 Eylül 2021 tarihinden itibaren başlayan iktisat politikası değişikliğinde kur hareketlerinden kaynaklanan ciddi maliyet artışlarının olduğu ve bu nedenle piyasa şartlarını bozan fiilleri icra edenlerin cezalandırmalarının gerektiği tartışmasız olmakla beraber; yalnızca idari tedbirler ve cezalar, bu kapsamda polisiye tedbirler ve bunun yanında adli suç ve cezalarla, serbest piyasada meydana gelen fiyat istikrarsızlıklarının yerli yerine oturtulamayacağı, hayat pahalılığı ve alım gücünde azalmaya yol açan sonuçların sebeplerinin ortadan kaldırılmasının gerektiği, Ceza Hukukunun bir yardımcı kaynak olup, suçların önlenmesinde ve caydırıcılıkta fayda sağlayabileceği, ancak bunun için fikri ve iktisadi alanlara müdahalesinin sınırlı olmasının gerektiği, demokratik hukuk devletlerinde suç ve cezalar ile kısıtlamalarda aşırıya gidilemeyeceği, ifade hürriyeti ile serbest piyasa düzeninin özünü zedeleyecek sınırlamalardan kaçınılmasının isabetli olacağı, ayrıca “metrukiyet” olarak bilinen ve uygulanmadığı için zamanla toplumsal inancı kaybeden yasal düzenlemelerin faydası olmadığından, iktisadi alana ve serbest piyasa koşullarına aşırı müdahale içermesi sebebiyle toplum tarafından kabul görmeyen yasal değişikliklere gidilmemesi gerektiği,</p>

<p>Bununla birlikte; birey ve kamu yararı dengesinin korunması bakımından temel hak ve hürriyetlerin sınırsız kullanıma açık olmadığı, bu nedenle “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı Anayasa m.13’ün kabul edildiği, yazı konumuz sebebiyle de serbest piyasa koşullarının önemli olduğu, ama bunun da bir düzeninin olması gerektiği, bu nedenle “piyasa yapıcı” olarak bilinen Devletin yetkilendirildiği, nitekim normlar hiyerarşisinin tepesinde olan Anayasa m.166 ila m.173’ün iktisadi hükümlerden oluştuğu,</p>

<p><strong>Sonuçta;</strong> iktisadi, sanayi ve ticarete ilişkin suç ve ceza hükümlerine yer veren TCK m.235 ila m.242’nin korunan hukuki yararlar bakımından her zaman gözden geçirilebileceği, “suçta ve cezada kanunilik” prensibine ve Ceza Hukuku ile korunan hukuki yararların, Ceza Hukukunun fonksiyonunun gözetilmek suretiyle yasal değişikliklere gidilebileceği, ceza normlarının zamana ve toplum düzeni ile ihtiyaçlarına karşılık gelecek şekilde yenilenebileceği, ancak bu değişikliklerde hukukun evrensel ilke ve esaslarının gözetilmesinin uygun olacağı,</p>

<p>İzahtan varestedir.</p>

<p><strong>1- Fahiş Fiyatlandırma ve Stokçuluk ile İlgili İdari Suçlar ve Cezaları</strong></p>

<p>6585 sayılı Perakende Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un <strong>“Fahiş fiyat artışı, stokçuluk ve Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu” başlıklı Ek 1. maddesinin ilk üç fıkrasına göre;</strong></p>

<p><i>“(1) Üretici, tedarikçi ve perakende işletmeler tarafından bir mal veya hizmetin satış fiyatında fahiş artış yapılamaz.</i></p>

<p><i>(2) Üretici, tedarikçi ve perakende işletmeler tarafından piyasada darlık yaratıcı, piyasa dengesini ve serbest rekabeti bozucu faaliyetler ile tüketicinin mallara ulaşmasını engelleyici faaliyetlerde bulunulamaz.</i></p>

<p><i>(3) Üretici, tedarikçi ve perakende işletmelerin fahiş fiyat artışı ve stokçuluk uygulamalarına yönelik gerektiğinde denetim ve incelemelerde bulunarak idari para cezası uygulamak ve her türlü tedbiri almak amacıyla Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu oluşturulur. (…)”</i></p>

<p><strong>6585 sayılı Kanunun “Ceza hükümleri” başlıklı m.18/1-k’da;</strong> Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu’nun, Ek 1. maddede sayılan idari suçlardan 1. fıkrada belirtilen fahiş fiyat uygulayanlara 100 bin liradan 1 milyon liraya kadar ve 2. fıkrada belirtilen şekilde stokçuluk yapanlara da 1 milyon liradan 12 milyon liraya kadar idari para cezası kararı vermeye yetkili olduğu belirtilmiştir.</p>

<p>Burada sorun; korunan hukuki yararlar ve unsurlar aynı olduğunda ve adli suçları ve cezalarını gösteren hükümler ile idari suçları ve cezalarını gösteren hükümlerde, “bir suçtan iki ceza verilemez” kuralını bertaraf etmeye yönelik bir ibare olmadığında, çifte cezalandırma yasağı gündeme gelebilir. Gerçi hükümler incelendiğinde, her ne kadar korunan hukuki yararların aynı olduğu ve unsurların farklı olduğu anlaşılsa da, tartışmayı sonlandırmak amacıyla en azından 6585 sayılı Kanunun 18. maddesine çifte cezalandırma yasağını önleyici bir hükmün eklenmesinde yarar olacaktır.</p>

<p><strong>2- İktisadi Suçlar ve Cezaları</strong></p>

<p><strong>a) Fiyatları Etkileme Suçu</strong></p>

<p><strong>Türk Ceza Kanunu m.237’e göre; </strong><i>“(1) İşçi ücretlerinin veya besin veya malların değerlerinin artıp eksilmesi sonucunu doğurabilecek bir şekilde ve bu maksatla yalan haber veya havadis yayan veya sair hileli yollara başvuran kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis ve adli para cezası verilir.</i></p>

<p><i>(2) Fiil sonucu besin veya malların değerleri veya işçi ücretleri artıp eksildiği takdirde ceza yarısı oranında artırılır.</i></p>

<p><i>(3) Fail, ruhsatlı simsar veya borsa tellalı ise ceza ayrıca yarısı oranında artırılır”</i>.</p>

<p><strong>Fiyatları etkileme suçu ile ilgili değerlendirmemiz;</strong></p>

<p>Fiyatları etkileme suçunun; Türk Ceza Kanunu’nun “Topluma Karşı Suçlar” başlıklı üçüncü kısmında yer alan “Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar” başlıklı dokuzuncu bölüm altında TCK m.237’de yer aldığı, bu suçla korunan hukuki yararın serbest piyasa düzeni ve dolayısıyla toplum olduğu, TCK m.237/1’de suçun unsurlarının ortaya koyulduğu, kusurun kast olarak gösterildiği, özel kasta, yani amaca ve saike önem verildiği, bu suçun olası, yani muhtemel kastla işlenemeyeceği, kanun koyucunun failin özel maksadını aradığı,</p>

<p>İşçi ücretlerinin veya besin veya malların değerlerinin artıp eksilmesine, yani sadece fahiş fiyata yol açacak değil, tersine piyasa düzenini bozacak şekilde ürünlerin fiyatlarında eksilmeye yol açabilecek şekilde ve bu maksatla yalan haber veya ilgiyle karşılanan söylenti yayan veya sair hileli yollara başvuran failin bir yıldan üç yıla kadar hapis ve “Adli para cezası” başlıklı TCK m.52/1 gereğince beş günden yedi yüz otuz güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılacağı,</p>

<p>Kanun koyucunun TCK m.237/1’de “sair hileli yollara başvuran” unsuruna yer vererek, “suçta ve cezada kanunilik” ilkesinin sınırını genişlettiği ve zorladığı, “sair hileler” kavramının kullanıldığı, failin hileli, yani aldatıcı yollara başvurmak suretiyle ürünlerin fiyatlarında artışa veya eksilmeye neden olduğu, fiyatların artışı veya eksilmesi sonucunun doğmasının TCK m.237/1’de tanımlanan tehlike suçunun oluşması için zorunlu sayılmadığı, işçi ücretlerinin veya ürünlerin değerlerinin artması veya eksilmesi sonucuna sebebiyet verilecek şekilde veya bu maksatla yalan haber veya söylenti yaymanın yeterli olduğu, yine işçi ücretlerinin veya ürünlerin değerlerinin artması veya eksilmesi için hileli, yani serbest piyasa koşullarını bozmaya ve bunu da başka kişileri, firmaları veya toplumu aldatmaya dönük hareketlerle gerçekleştirmeye çalışanların fiyatları etkileme suçunu işleyeceği, bu fiilin sonucunda besin veya malların değerleri ile işçi ücretlerinin gözle görülür şekilde arttığının veya eksildiğinin tespiti halinde, TCK m.237/2 uyarınca 1. fıkrada sayılan suçun cezasında yarı oranında artırıma gidileceği,</p>

<p>TCK m.237/3’de; failin “ruhsatlı simsar” veya “borsa tellalı”, yani ürün borsalarında alım satım iş ve işlemlerine aracılık eden ve ticari aracılık faaliyetlerinden para kazanan kişilerden olması halinde, bu meslekleri icra edenlerle sınırlı olmak kaydıyla fiyatları etkileme suçunun cezasında ayrıca yarısı oranında artırım yapılacağı,</p>

<p>Anlaşılmaktadır.</p>

<p>Kanun koyucu TCK m.237/3’de; açıkça “ruhsatlı simsar” ve “borsa tellalı” diyerek, ticari işlere aracılık edenlerle sınırlı olacak şekilde cezada artırıma gidilmesini öngörmüştür.</p>

<p>Bu suç malvarlığına karşı işlenmiş suçlar kapsamında düzenlenmediğinden, her bir mağdura karşı ceza sorumluluğu gündeme gelmeyecek, mağdur serbest piyasa şartları ve toplum kabul edildiğinden, faile bir ceza verilecek, şartları varsa nitelikli haller ve yasal şartlar oluşmuşsa zincirleme suçu düzenleyen TCK m.43’den dolayı bir ceza üzerinden cezada artırıma gidilecektir.</p>

<p><strong>TCK m.237’nin gerekçesi incelendiğinde;</strong></p>

<p>Bu madde tarafından serbest rekabet koşulları çerçevesinde fiyatların belirlenmesini ihlal edici hareketlerin engellenmesinin amaçlandığı, bu gerekçeye bakıldığında, fiyatları etkilemeye dönük ihlal edici hareketlerin neler olduğunun sayılmadığı, m.237/1’de tehlike suçunun tanımlandığı, 2. fıkranın ise zarar suçu olarak görülmesinin gerektiği,</p>

<p><strong>Failin;</strong> işçi ücretlerinin, besin veya malların kıymetlerinin yapay olarak düşmesini veya artmasını sağlamak maksadıyla yalan haber veya havadisleri yaymasının arandığı, 1. fıkranın bir tehlike suçu olarak kabul edildiği, çünkü suçun tamamlanması için neticenin gerçekleşmesinin aranmadığı, maddi unsuru oluşturan icra hareketlerinin tamamlanmasıyla tehlike suçunun oluşacağının kabul edildiği, fakat burada failin yalan haber veya havadis yayma veya sair hileli yollarla ücretlerde veya fiyatlarda artışa veya eksilmeye sebep olma maksadına sahip olmasının aranmasının yanında, elbette icra hareketlerinin suçla korunan hukuki yararı tehlikeye düşürmeye elverişli olması gerekeceğinden, bu suçun TCK m.237/2’de sayılan nitelikli halinin gerçekleşmesinin mümkün olduğu, ancak ücretlerde veya fiyatlarda artış veya eksiliş olmadan da buna sebebiyet verebilecek ve bu maksatla yapılan haberlerin ve çıkarılan söylentiler ile hileli hareketlerin TCK m.237/1’de sayılan suçun basit halinin gerçekleşmesine imkan verebileceği, TCK m.237/1’de suçun basit halinin cezasının bir yıldan üç yıla kadar hapis olarak gösterildiği, buna göre 2. fıkrada sayılan nitelik halin gerçekleşmesi durumunda cezanın bir buçuk yıldan dört buçuk yıla kadar hapis olacağı, para cezasının da TCK m.52/1’de gösterilenin iki katı oranında uygulanacağı,</p>

<p>Sonucuna varılmalıdır.</p>

<p>“Suçta ve cezada kanunilik” prensibini dikkate almak suretiyle fiyatları etkileme; yani kamuoyunda “fahiş fiyat” olarak bilinen, serbest piyasa koşullarına aykırı şekilde fiyatların düşürülmek ve bazı üreticilerin veya satıcıların zor durumda bulunmalarına yol açmak sebebiyle gerçekleştirilen hareketlerden ziyade, enflasyonun yüksek olduğu, insanların alım gücünün düştüğü, fiyat algısının kaybolduğu piyasa koşullarında, takibi ve kontrolü mümkün olmayan maliyet artışlarının ve kar marjları düşüklüğünün gerekçe gösterilerek, bulundukları piyasada üretici, aracı veya satıcı olarak fiyatları belirleme imkanına ve kabiliyetine sahip olan kişilerin ve firmaların bizzat kendileri veya aynı piyasada faaliyet gösteren diğer kişiler ve firmalarla anlaşarak, fiyatları serbest piyasa koşullarının üstüne ve tümü ile tüketicilerin aleyhine olacak şekilde “fahiş” kapsamına girebilecek oranda ve fiyat algısını ortadan kaldırmaya dönük ani artışlarla yükseltmesi, TCK m.237/1-2 kapsamında piyasaya ve dolayısıyla topluma dönük hileli yollardan sayılabilecek ve iktisadi koşulların olumsuzluğundan istifade etmek suretiyle fahiş fiyatlarda ve aşırı karlılık içeren oranlarda alım gücü de düşen tüketicileri zarara uğratacak ürün ve mal satışları fiyatları etkileme suçu kapsamında değerlendirilebilecektir.</p>

<p><strong>Anayasa m.166 ila m.173’ün başlığı “Ekonomik hükümler” olup, “I. Planlama; Ekonomik ve Sosyal Konsey” başlıklı 166. maddenin 1. ve 2. fıkralarında;</strong> ekonomide planlama yapmanın Devletin görevi olduğu, planda milli tasarrufu ve üretimi artırıcı, fiyatlarda istikrarı ve dış ödemelerde dengeyi sağlayıcı, yatırımı ve istihdamı geliştirici tedbirlerin Devlet tarafından alınacağının belirtildiği,</p>

<p>“A. Tüketicilerin korunması” başlıklı Anayasa m.172’de; Devletin, tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirler alacağı, tüketicinin kendilerini koruyucu girişimlerini teşvik edeceğinin belirtildiği ve “B. Esnaf ve sanatkarların korunması” başlıklı m.173’de; Devletin, esnaf ve sanatkarları koruyucu tedbirleri alacağının ifade edildiği, gerek m.166’da ve gerekse “II. Piyasaların denetimi ve dış ticaretin düzenlenmesi” başlıklı m.167’de; Devletin “piyasa yapıcı” rolü olduğunun, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alacağının ve yine Devletin piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşmeyi ve kartelleşmeyi önleyeceğinin söylendiği,</p>

<p><strong>Böylece;</strong> normlar hiyerarşisinin tepesinde olan ve Anayasa m.11 gereğince herkesi bağlayan Anayasada tüketicilerin ve esnafların korunacağı, fahiş fiyatların önleneceği, bu yolla ekonomide serbest piyasa koşulları işlese de, Devletin fahiş fiyat uygulanması yöntemiyle tüketicilerin mağdur edilmelerinin ve yine piyasanın koşullarını değiştirebilme imkanına ve kabiliyetine sahip büyük firmaların tekelleşmelerinin, fiyatları diledikleri gibi artırıp eksiltmelerinin önüne geçmeye yönelik her türlü tedbiri almak suretiyle iktisadi düzeni koruması gerektiği,</p>

<p>İzahtan varestedir.</p>

<p><strong>Bu nedenle; </strong>serbest piyasa koşullarının ve toplum düzeninin korunması amacıyla çıkarılan TCK m.237’nin hukuki dayanağını Anayasada yer alan yukarıda belirttiğimiz hükümlerin oluşturduğu anlaşılmakla, kamuda veya özelde çalışan işçi ücretleri ile besin veya malların değerlerinin artırılması ve eksiltilmesi amacıyla ve buna elverişli olacak şekilde yalan haber veya dezenformasyon olarak nitelendirilebilecek havadisler veya kirli bilgilerle fiyatları etkileme tehlikesine yol açanların, bu konuda piyasa koşullarını etkileme gücüne sahip olan bir kişinin veya firmanın bağımsız hareketleri veya suça iştirak suretiyle birden fazla kişinin veya firmanın anlaşmak suretiyle fiyatları etkilemesi, özellikle enflasyonist ortamın yol açtığı belirsizlikten veya fiyat algısı bozulmalarından istifade ederek, zaten satın alma güçleri düşen ve bu nedenle yoksullaşan insanları iktisadi bakımdan daha zor duruma düşürecek hileli hareketlerle fahiş fiyatların gündeme gelme tehlikesine yol açanlar veya hileli yollarla fiyatları etkileyip, yüksek enflasyon ortamında “fahiş fiyat” olarak nitelendirebilecek ürün fiyatlarını artıran veya artışına destek veren faillerin TCK m.237/1-2 kapsamında sorumlu tutulmaları mümkün olabilecektir.</p>

<p>İzlenen mali ve para politikalarının enflasyonu artırdığı, borçları ve faizi yükselttiği, bütçe dengesini bozduğu, cari açığa yol açtığı, bu nedenle mali sistemin devamlı eleştirildiği, toplumu oluşturan çoğunlukta artan yoksullaşmanın, gelir dağılımında ortaya çıkan adaletsizliğin sürekli gündeme geldiği ve siyasi tartışmalara konu edildiği, ancak bunların hiçbirisinin “suçta ve cezada kanunilik” ve “şahsi kusur sorumluluğu” ilkeleri kapsamında, serbest piyasa koşullarının istikrarsızlığından faydalanarak ve maliyet artışlarını bahane ederek, özellikle de tüketicide bozulan fiyat algısından istifade etmek suretiyle fahiş fiyatla ve karla mal ve ürün satmanın serbest piyasa koşullarında gerçekleşebilecek olan hareketlerden sayılmasının, buna sebep olan sonucun izlenen hatalı mali ve para politikaları olduğundan bahisle, isteyenin istediği fiyattan ürün ve mal satabileceği, çalışan ücretlerini belirleyebileceği türünde savunmalar karşısında, “Fiyatları etkileme” başlıklı TCK m.237’yi gözardı etmek mümkün değildir.</p>

<p>Stokçuluk, yani elde mal ve ürün tutarak ve satışa arz etmeyerek piyasada fiyatların suni olarak yükselmesine sebep olma fiilinin, TCK m.240 kapsamında değil, fiyatları etkileme suçunu düzenleyen TCK m.237/1-2’ye göre değerlendirilmesinin uygun olacağı, buna göre elinde yeterli mal ve ürün olduğu halde bunları satmayıp depolayarak veya gizleyerek, besin veya malların değerlerinin suni olarak artmasının TCK m.237 kapsamında suç sayılacağı, ancak mal stoklamak, yani malı veya hizmeti satmaktan kaçınarak, halk için acil ihtiyaçların ortaya çıkmasına neden olma varsa, bu durumda mal veya hizmet satışından kaçınma suçunun oluşacağı,</p>

<p>Fiyatları etkileme suçu ile mal veya hizmet satımından kaçınma suçunun aynı fiille işlenmesinin mümkün olabileceği, bu durumda “Fikri içtima” başlıklı TCK m.44 gereğince cezası daha ağır olan fiyatları etkileme suçundan failin cezalandırılmasının gerektiği,</p>

<p>Sonucuna varılmalıdır.</p>

<p>Suçun maddi unsurunu oluşturan icra hareketi ve tehlike veya zarar sonucu ile illiyet bağının kurulduğu, “tipiklik” unsuru çerçevesinde TCK m.237/1-2’de tanımlanan suçun işlendiği, bu şekilde maliyetlerin artırıldığı ve tüketicilerin zarara uğrama tehlikesi ve hatta düşen alım gücü karşısında mal ve ürünleri pahalı almak suretiyle zarara uğratıldığı bir durumda, fiyatları etkileme suçunun oluştuğundan bahsedileceği gibi, bunun fail tarafından somut bir veya birkaç kişiye karşı yapıldığı, hileli davranışlarla mağduru aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına yarar sağlayacak şekilde fahiş fiyattan, yani gerçek koşulları bilmesi ve yanıltılmaması halinde satın almayacağı bir ürünü veya malı yüksek fiyattan almak durumunda bırakılan mağdurun esasta hataya düşürüldüğü ve TCK m.157 ile m.158/1-h kapsamında dolandırılıp dolandırılmadığına da ayrıca bakılması gerektiği, ancak burada tartışma konumuzu oluşturan fiyatları etkileme suçumuzun topluma karşı işlenen suçlardan sayılan bir suç olduğu, fiyatları etkileme suçu kapsamına giren besin veya malların değerlerinde artışın ve eksilmenin genel ve herkese karşı işlenen bir suç olarak kabul edildiği gözardı edilmemelidir.</p>

<p><strong>Belirtmeliyiz ki; </strong>“Fiyatları etkileme” başlıklı TCK m.237’nin “suçta ve cezada kanunilik” prensibi gereğince gözden geçirilmesi, fahiş fiyat uygulamalarının önüne geçecek şekilde, fakat serbest piyasaya aşırı müdahale içermeden değiştirilmesi düşünülebilir. Buna göre; üretici, tedarikçi ve perakende işletmeler tarafından hileli yollarla, serbest piyasa düzenini bozucu hareketlerle, başkalarıyla anlaşarak, fiyatlarda suni artışlara ve eksilmelere yol açacak şekilde bir malın veya hizmetin satış fiyatında piyasa koşullarına aykırı fahiş fiyat artışları yapılmasını suç sayan yasal düzenlemeye gidilebilir. 6585 sayılı Kanunun Ek 1. maddesinde yer alan idari cezalar ile adli cezalar arasında “bir suçtan iki ceza verilemez” kuralının ihlalini önlemek amacıyla 6585 sayılı Kanunda değişikliğe gidilmesi de isabetli olacaktır.</p>

<p><strong>b) Kamuya Gerekli Şeylerin Yokluğuna Neden Olma Suçu</strong></p>

<p><strong>Türk Ceza Kanunu m.238’e göre;</strong> <i>“Taahhüt ettiği işi yerine getirmeyerek, kamu kurum ve kuruluşları veya kamu hizmeti veya genel bir felaketin önlenmesi için zorunlu eşya veya besinlerin ortadan kalkmasına veya önemli ölçüde azalmasına neden olan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis ve bin güne kadar adli para cezası verilir”</i>.</p>

<p><strong>Kamuya gerekli şeylerin yokluğuna neden olma suçu ile ilgili değerlendirmemiz;</strong></p>

<p>Bu suçun faili, ancak kamu kurumları ve kuruluşları veya kamu hizmeti veya genel bir felaketin önlenmesi için zorunlu eşya veya besinlere ilişkin bir taahhüt altına girmiş kişi olabilir. Örneğin; bir hastanenin oksijen tüplerinin sağlanmaması, yakıt taahhüdünün yerine getirilmemesi, askeri birliğin ekmek ihtiyacının karşılanmaması bu kapsamdadır. Bu suç sırf hareket suçu olmayıp, aynı zamanda netice suçudur. Dolayısıyla; taahhüdün yerine getirilmemesi sebebiyle kamuya gerekli olan şey ortadan kalkmamış veya önemli ölçüde azalmamışsa, taahhüdü yerine getirmeyen fail teşebbüsten sorumlu tutulabilecektir.</p>

<p>TCK m.238’de; kamuya gerekli şeylerin yokluğuna neden olma suçunun düzenlendiği, buna göre taahhüt ettiği işi kasten yerine getirmeyerek kamu kurumları veya kuruluşları veya kamu hizmeti veya genel bir felaketin önlenmesi için eşya ve besinlerin ortadan kalkmasına önemli ölçüde, yani toplum düzenini bozacak şekilde yol açan faile bir yıldan üç yıla kadar hapis ve bin güne kadar adli para cezasının verilmesi öngörülmüştür.</p>

<p>Maddenin gerekçesi incelendiğinde; suçun maddi unsurunun taahhüt edilen işin yapılmaması, manevi unsurunun da kast derecesinde kusurlu hareket edilmesi olduğu, suçun konusunun kamu kurumları veya kuruluşları veya kamu hizmeti veya genel bir felaketin önlenmesi için lüzumlu eşya veya besinlerden olması gerektiği, dolayısıyla herhangi bir taahhüdün yerine getirilmemesinin bu suçun işlenmesine yol açmayacağı anlaşılmaktadır.</p>

<p>Failin taahhüt ettiği işi yapmayarak, kamu kurumları veya kuruluşları veya kamu hizmeti veya genel bir felaketin önlenmesi için zorunlu olan eşyanın veya besinlerin ortadan kalkmasına veya önemli ölçüde azalmasına neden olması gerekir, yani taahhüt edilen işin yapılmaması ile gerçekleşen sonuç arasında illiyet bağı kurulmalıdır. Fail tarafından taahhüdün elinde olmayan sebeplerle yerine getirilememesi halinde, elbette suç işleme kastının varlığından ve dolayısıyla kamuya gerekli şeylerin yokluğuna neden olma suçundan failin cezalandırılması yoluna gidilemez.</p>

<p><strong>b) Mal veya Hizmet Satımından Kaçınma Suçu</strong></p>

<p><strong>Türk Ceza Kanunu m.240’a göre;</strong> <i>“Belli bir mal veya hizmeti satmaktan kaçınarak kamu için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”</i>.</p>

<p><strong>Mal veya hizmet satımından kaçınma suçu ile ilgili değerlendirmemiz;</strong></p>

<p>Herhangi bir taahhüt altında bulunmayan, ancak belirli bir malı veya hizmeti satmaktan kaçınarak kamu için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasına neden olan kişilerin ceza sorumluluğu TCK m.240’a göre belirlenecektir.</p>

<p>Fail tarafından piyasaya veya kamu kurumlarına ve kuruluşlarına mal veya hizmet satımından kaçınılması ve bunun sonucu olarak kamu için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasına neden olunması halinde suçun oluşacağı, kamu için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasının bu suçta objektif cezalandırılma şartı olarak kabul edildiği, dolayısıyla mal veya hizmeti satmaktan kaçınmanın tek başına suçun oluşması için yeterli olmayacağı gibi, kamu için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasına yol açılması da objektif cezalandırma şartı sayıldığından, mal veya hizmetten kaçınma suçunun teşebbüse müsait olmadığı, failin yerine başkalarının da piyasaya veya kamu kurumlarına ve kuruluşlarına aynı nitelikte mal veya hizmet satabilmesinin mümkün olması halinde suçun oluşmayacağı anlaşılmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Madde gerekçesinde yer verilen örneklere göre; özel hukuk tüzel kişileri eliyle verilen sağlık hizmetlerinin aksatılarak, belirli bir güzergahta toplu taşımacılık hizmetinin veya ekmek gibi temel ihtiyaç maddelerinin üretiminin veya akaryakıt satışının durdurularak, kamu için acil bir ihtiyacın çıkmasına sebep olunduğunda, mal veya hizmet satımından kaçınma suçu oluşacaktır.</p>

<p>Stokçuluk, diğer adıyla istifçilik, ileride bulunmayacağı veya pahalılaşacağı düşüncesiyle çok mal yığarak piyasada sıkıntıya yol açma anlamını taşımaktadır. Kanun koyucu; serbest piyasa düzeninde, stokçuluk yapmak suretiyle iktisadi açıdan toplumun zarara uğratılmasının önüne geçilmesi amacıyla yasal düzenlemeye gitmiştir.</p>

<p><strong>Madde metni incelendiğinde;</strong></p>

<p>Kanun koyucunun stokçuluk yapmayı ve stokçuluğu suç saydığı, özellikle mal satışından kaçınmak suretiyle kamu, yani halk için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasına neden olunmasının gerektiği, yani malı veya hizmeti satmaktan kaçınmak suretiyle kamu için acil ihtiyacın ortaya çıkmasında illiyet bağının kurulmasının zorunlu olduğu, ancak burada bahsedilen stokçuluğun fiyatları artırma ve fahiş fiyat amacı olarak değerlendirilemeyeceği, stokçuluk, yani elde mal ve ürün tutarak ve satışa arz etmeyerek piyasada fiyatların suni olarak yükselmesine sebep olma fiilinin, TCK m.240 kapsamında değil, fiyatları etkileme suçunu düzenleyen TCK m.237/1-2’ye göre değerlendirilmesinin uygun olacağı, buna göre elinde yeterli mal ve ürün olduğu halde bunları satmayıp depolayarak veya gizleyerek, besin veya malların değerlerinin suni olarak artmasına neden olunmasının TCK m.237 kapsamında suç sayılacağı, ancak mal stoklamak, yani malı veya hizmeti satmaktan kaçınarak, halk için acil ihtiyaçların ortaya çıkmasına neden olma varsa, ancak bu durumda mal veya hizmet satışından kaçınma suçunun oluşacağı, fiyatları etkileme suçu ile mal veya hizmet satımından kaçınma suçunun aynı fiille işlenmesinin mümkün olabileceği, bu durumda “Fikri içtima” başlıklı TCK m.44 gereğince cezası daha ağır olan fiyatları etkileme suçundan failin cezalandırılmasının gerektiği gözardı edilmemelidir.</p>

<p>Mal veya hizmet satımından kaçınma suçunu tanımlayan TCK m.240’ın “suçta ve cezada kanunilik” prensibi çerçevesinde değiştirilmesi ve korunan hukuki yararın serbest piyasa dengesini bozmadan daha korunaklı hale getirilmesi mümkündür.</p>

<p><strong>Buna göre; </strong>belirli bir mal veya hizmeti satmaktan kaçınarak halk için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasına neden olan veya üretici, tedarikçi ve perakende işletmeler tarafından piyasada darlığa yol açacak, piyasa dengesini ve serbest rekabeti bozucu faaliyetlerle tüketicinin mallara ulaşmasını engellemeye yönelik fiillerin suç sayılarak, stokçuluk suçu ile korunan hukuki yararın kuvvetlendirilmesi mümkündür.</p>

<p><strong>d) Tüzel Kişiler Hakkında Güvenlik Tedbiri Uygulanması</strong></p>

<p><strong>Türk Ceza Kanunu m.242’ye göre;</strong> <i>“Bu bölümde yer alan suçların işlenmesi suretiyle yararına haksız menfaat sağlanan tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur”</i>.</p>

<p><strong>Tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbiri uygulanması ile ilgili değerlendirmelerimiz;</strong></p>

<p>Tüzel kişilerin ceza sorumluluğu kabul edilmemiştir. İdari suç ve ceza dediğimiz kabahatler yönünden tüzel kişiler sorumlu olsa da, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.20/2’ye göre; tüzel kişiler hakkında ceza yaptırımı uygulanamaz, fakat bir suçtan dolayı “Tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirleri” başlıklı TCK m.60’da öngörülen güvenlik tedbiri, yani müsadere ve/veya ruhsat ve izin iptalleri tüzel kişi şirket hakkında uygulanabilecektir. Adli suçlardan doğan ceza sorumluluğu ise; tüzel kişinin sevk ve idaresini yapan, yani yönetiminden sorumlu olan organ ve gerçek kişilere aittir. Anonim şirketlerde yönetim kurulu ve limited şirketlerde müdürler cezai açıdan sorumluluk sahibi olurlar. Bu sorumluluğun sınırlanması istenmekte ise; 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu m.367 ve m.368’e göre iç yönerge hazırlanıp, bunun usulüne uygun bir biçimde tescil ve ilan edilmesi gerekir. Ancak bu durumda, yönetim kurulu üyelerinin veya müdürlerin sorumlulukları düzenlenebilir. Aksi halde, şirketi sevk ve idare eden yönetim kurulunun tüm üyeleri ile müdürler sorumludur.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN"><img alt="Prof. Dr. Ersan ŞEN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_1778u8tYyuYY1Yu77.81y0yuuoUY81ouuuai5yu2uu7uYYuouuuauY9u79uuuaYYuyY_1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN">Prof. Dr. Ersan ŞEN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/fiyatlari-etkileme-ve-stokculuk-suclari-1</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 19:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/stokculuk21.jpg" type="image/jpeg" length="71671"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hibrit Kopuş Savunması Perspektifinden Ceza Muhakemesinde Framing Effect]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesinde-framing-effect-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesinde-framing-effect-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Bu çalışma, framing effect kavramını Hibrit Kopuş Savunması perspektifinden ceza muhakemesine uyarlamaktadır. Framing effect, aynı olgusal içeriğin farklı sunum biçimleri nedeniyle karar vericilerde farklı değerlendirmeler doğurmasıdır. Ceza yargılamasında bu etki; iddianamenin dili, risk söylemi, sanığın kişilikleştirilmesi, delillerin anlamlandırılması ve hükmün meşrulaştırılması süreçlerinde görünür hale gelir. Çalışmada, framing effect’in yargısal algıyı nasıl yönlendirdiği ve savunmanın buna karşı nasıl bir strateji geliştirebileceği tartışılmıştır. Hibrit Kopuş Savunması’nın beş dereceli yapısı içinde framing effect’e karşı yeniden çerçeveleme, mikro müdahale, kontrollü kopuş ve sistemik itiraz teknikleri incelenmiştir. Sonuç olarak savunmanın görevinin yalnızca karşı argüman üretmek değil, yargılamanın baskın anlam çerçevesini teşhis ederek onu dönüştürmek olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>Giriş</strong></p>

<p><strong>Framing effect (çerçeveleme etkisi)</strong>, aynı olgusal içeriğin farklı dilsel ve kavramsal çerçeveler içinde sunulması nedeniyle karar vericinin farklı değerlendirmelere yönelmesi olgusudur. Klasik karar psikolojisi literatüründe Tversky ve Kahneman, eşdeğer sonuçların “kazanç” ya da “kayıp” olarak sunulmasının tercihleri sistematik biçimde değiştirebildiğini göstermiştir. Psikoloji literatüründe bu durum, kararın yalnızca “ne söylendiğiyle” değil, “nasıl sunulduğuyla” da şekillenmesi anlamına gelir.</p>

<p>Ceza muhakemesinde framing effect, yalnızca medyanın ya da kamusal söylemin etkisiyle ortaya çıkmaz; iddianamenin dili, ara kararların kurulma biçimi, sanığın mahkeme önünde konumlandırılması, mağduriyet anlatısının kuruluş tarzı, hatta “şüpheden sanık yararlanır” ilkesinin hangi duygusal ton içinde dile getirildiği bile karar alanını çerçeveler. Yani sorun, salt delilin içeriği değil; delilin hangi hikâye içine yerleştirildiği, hangi referans noktasıyla anlamlandırıldığı ve hangi normatif vurgu eşliğinde sunulduğudur. Hukuk ve karar verme literatürü, hukuki rollerin ve sunum biçimlerinin tercihleri etkileyebildiğini; yargısal kararların da çerçeve etkilerine tamamen bağışık olmadığını göstermektedir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması açısından mesele çok daha nettir: Duruşma, yalnızca normların işletildiği teknik bir alan değil, aynı zamanda <strong>çerçeveler savaşının</strong> yaşandığı bir sahnedir. Mahkeme çoğu zaman dosyayı daha en başta belirli bir çerçeve içinde görmeye başlar: “tehlikeli sanık”, “ikna edici mağdur”, “olağan akışa aykırı savunma”, “usulî itirazlara sığınan müdafi” gibi. İşte Hibrit Kopuş Savunması’nın görevi, her olayda yüksek perdeden çatışmak değil; önce mevcut çerçeveyi teşhis etmek, sonra uygun derecede müdahaleyle o çerçeveyi gevşetmek, çatlatmak ya da yerine yeni bir çerçeve kurmaktır. Bu yüzden framing effect, hibrit kopuş teorisi açısından tali değil, merkezî bir kavramdır.</p>

<p><strong>I. Ceza muhakemesinde framing effect nasıl işler?</strong></p>

<p>Ceza yargılamasında çerçeveleme etkisi en az beş düzeyde görünür:</p>

<p>Framing effect, ceza muhakemesinde tek bir anda ortaya çıkan basit bir algı sapması değildir. Aksine, yargılamanın başlangıcından hükmün kurulmasına kadar uzanan süreçte, farklı aşamalarda ve farklı yoğunluklarda etkisini gösteren çok katmanlı bir anlamlandırma mekanizmasıdır. Dosyanın nasıl adlandırıldığı, olayın hangi kavramlarla anlatıldığı, sanığın hangi sıfatlarla hatırlandığı, delilin hangi etiket altında değerlendirildiği ve hükmün hangi meşruiyet diliyle sunulduğu; bütün bunlar kararın psikolojik zeminini biçimlendirir. Ceza muhakemesinde framing effect’in en görünür olduğu başlıca beş alan vardır.</p>

<h3>1. Suç isnadının ilk kurulumu</h3>

<p>Ceza muhakemesinde ilk çerçeve çoğu zaman iddianame ile kurulur. İddianame görünüşte yalnızca olayların kronolojik sıralanmasından ibaretmiş gibi dursa da, gerçekte çoğu kez bir “olgu dizisi”nden çok bir “anlamlandırma şeması” sunar. Fiiller, kişiler ve ilişkiler nötr biçimde sıralanmaz; belirli bir mantıksal ve duygusal bütünlük içinde yerleştirilir. Bu nedenle isnadın başlangıçtaki kuruluş biçimi, yargılamanın sonraki aşamalarında delillerin nasıl okunacağını derinden etkiler.</p>

<p>Aynı eylem farklı çerçeveler içinde bütünüyle farklı anlamlar kazanabilir. Bir davranış “organize hareket” olarak da kurulabilir, “soğukkanlı planlama” olarak da; aynı davranış bazen “kaçınılmaz tepki”, bazen “panik davranışı”, bazen de “iletişim kazası” çerçevesinde sunulabilir. İlk anlatı bir kez kuvvetli biçimde kurulduğunda, sonraki deliller çoğu zaman bu ilk anlatının içine yerleştirilerek anlamlandırılır. Böylece deliller anlatıyı kurmaktan çok, anlatının önceden belirlenmiş ekseninde teyit malzemesine dönüşebilir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından bu aşama son derece kritiktir. Çünkü savunma çoğu zaman sadece delillere değil, o delillerin içine yerleştirildiği ilk anlatısal mimariye müdahale etmek zorundadır. Müdafinin görevi, iddianamenin görünürde teknik olan dilinin gerçekte hangi çerçeveyi kurduğunu fark etmek ve gerekiyorsa daha en baştan alternatif bir okuma zemini oluşturmaktır.</p>

<h3>2. Risk çerçevesi</h3>

<p>Ceza muhakemesinin birçok alanında kararlar, açıkça söylenmese bile bir “risk yönetimi” mantığı içinde verilir. Özellikle tutuklama, adli kontrol, kaçma şüphesi, delil karartma ihtimali ve kamu düzeni endişesi gibi başlıklarda mesele çoğu zaman “özgürlüğün korunması” ekseninde değil, “toplumsal riskin bertaraf edilmesi” ekseninde sunulur. Böyle olduğunda yargılama, bir hak güvencesi rejimi olmaktan uzaklaşarak, potansiyel tehlikeyi önleme refleksine yaklaşır.</p>

<p>Bu çerçeve özellikle tehlikelidir; çünkü risk söylemi, ispat standardını gevşetmeye ve belirsizliği sanık aleyhine yorumlamaya elverişlidir. Henüz gerçekleşmemiş ihtimaller, olgusal kesinlikten daha etkili hale gelebilir. Sanığın ne yaptığı kadar, ne yapabileceği varsayımı da kararın merkezine yerleşebilir. Böylece ceza muhakemesi, fiilin yargılanmasından çok, ihtimalin bastırılmasına yönelen bir güvenlik pratiğine dönüşme riski taşır.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bu nedenle risk çerçevesine karşı hak merkezli bir karşı çerçeve kurmak zorundadır. Savunma, mahkemeye her durumda şunu hatırlatır: Ceza muhakemesi, belirsizlik karşısında otomatik güvenlik üretme mekanizması değil; tam tersine devletin cezalandırma ve sınırlama gücünü hukuk içinde tutan bir güvence sistemidir. Bu yüzden “toplumsal tepki” ve “ihtimal” dilinin, “özgürlük”, “ölçülülük”, “masumiyet karinesi” ve “somut gerekçe” dilinin önüne geçmesine izin verilmemelidir.</p>

<h3>3. Kişilik çerçevesi</h3>

<p>Framing effect’in en sinsi görünümlerinden biri, olayın fiil merkezli olmaktan çıkıp kişi merkezli hale gelmesidir. Ceza muhakemesinde sanığın bedensel görünümü, konuşma tarzı, sessizliği, öfkesi, eğitim düzeyi, yaşam çevresi, mesleği, sınıfsal konumu ya da dosyadaki bazı yan bilgiler, fiilin hukuki niteliğiyle doğrudan ilgisi bulunmamasına rağmen karar verici zihinde karakter hükmüne dönüşebilir. Bu durumda soru artık “suçun unsurları oluştu mu?” değil, örtük biçimde “bu kişi nasıl biri?” sorusuna evrilir.</p>

<p>Kişilik çerçevesinin tehlikesi tam da buradadır. Çünkü ceza muhakemesi bir insanın tüm varlığını, mizacını ya da toplumsal kimliğini değil; belirli bir isnadı ve belirli bir fiili değerlendirir. Buna rağmen sanık, bazen dosyanın dışına taşan izlenimlerle, ahlaki veya psikolojik çağrışımlarla okunur. Özellikle mahkeme salonundaki jestler, ses tonu, sabırsızlık, sosyal uyumsuzluk ya da “iyi izlenim bırakmama” hali, bilinçdışı bir biçimde hukuki sonuca temas edebilir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması burada yargılamayı yeniden olay merkezine çekmeye çalışır. Savunma, sanığın kişiliğini mahkeme önünde idealize etmekten çok, kişilik izlenimlerinin hükmün yerine geçmesini engellemeye odaklanır. Müdafinin temel cümlesi şudur: Burada tartışılan, kişinin nasıl biri olduğu değil; isnadın somut unsurlarının hukuken ispat edilip edilmediğidir.</p>

<h3>4. Delil çerçevesi</h3>

<p>Ceza muhakemesinde framing effect yalnızca büyük anlatılarda değil, tek tek delillerin okunma biçiminde de ortaya çıkar. Aynı delil, farklı çerçeveler altında bütünüyle farklı anlamlara kavuşabilir. Bir veri “kuvvetli emare” olarak da nitelenebilir, “yoruma açık olgu” olarak da. Aynı tanık anlatımı “istikrarlı beyan” şeklinde okunabilir; ama aynı zamanda “soruşturma diliyle uyumlu tekrar” olarak da görülebilir. Bu nedenle delilin değeri yalnız kendi içeriğinden değil, hangi etiket altında yorumlandığından da etkilenir.</p>

<p>Delil çerçevesi çoğu zaman görünmez şekilde işler. Mahkeme veya iddia makamı bir delile daha baştan belirli bir ad verdiğinde, sonraki değerlendirmeler bu ön-kabul etrafında şekillenebilir. Örneğin “kaçma girişimi”, “itiraf niteliğinde davranış”, “kaçamak cevap”, “istikrarlı mağdur anlatımı” gibi ifadeler, yalnızca açıklayıcı değil; aynı zamanda yönlendirici niteliktedir. Bu etiketler yerleştikten sonra savunmanın işi sadece karşı delil sunmak değil, delilin mevcut okunuşunu kırmaktır.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bu alanda özellikle önemlidir; çünkü savunmanın görevi delili imha etmekten çok, onun zorunlu ve tek anlamlı okunamayacağını göstermektir. Müdafi, delilin içine yerleştirildiği çerçeveyi açığa çıkarır, o çerçevenin seçilmiş ve tartışılabilir olduğunu ortaya koyar. Böylece delil, sabit ve kendi kendine konuşan bir nesne olmaktan çıkıp, yoruma açık ve tartışılabilir bir hukuk nesnesi haline gelir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>5. Sonuç çerçevesi</h3>

<p>Framing effect yargılamanın sonunda da etkisini sürdürür. Hükmün kendisi yalnızca normatif bir sonuç olarak değil, aksine belirli bir meşruiyet diliyle birlikte sunulur. Mahkûmiyet bazen “toplumsal vicdanın gereği”, “adaletin tesisi” ya da “kamu düzeninin korunması” şeklinde çerçevelenirken; beraat kimi zaman örtük ya da açık biçimde “cezasızlık riski”, “toplumda rahatsızlık yaratacak boşluk” ya da “güven duygusunu zedeleyecek sonuç” gibi sunulabilir.</p>

<p>Oysa hukuki bakımdan beraat, sistemin zayıflığı ya da adaletin eksik işlemesi anlamına gelmez. Tam tersine, ispat edilemeyen isnat karşısında hukukun kendi ilkeselliğine sadık kalmasının bir sonucudur. Beraat, bazen bir boşluk değil; masumiyet karinesinin, ispat yükünün ve kuşkudan sanığın yararlanması ilkesinin zorunlu sonucudur. Buna karşılık mahkûmiyet de sırf toplumsal beklentiyi tatmin ettiği için meşru hale gelmez; ancak hukuken denetlenebilir bir ispat ve gerekçe yapısına dayanıyorsa meşruiyet kazanır.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bu nedenle sonuç çerçevesine de müdahale eder. Savunma, beraatı “tehlikeli bir serbest bırakma” gibi değil, hukukun kendi kendini sınırlama erdemi olarak yeniden çerçeveler. Aynı şekilde mahkûmiyeti de soyut vicdan diliyle değil, ispat standardı ve gerekçe disiplini bakımından tartışmaya açar. Böylece hükmün yalnız sonucu değil, o sonucun nasıl meşrulaştırıldığı da savunmanın konusu haline gelir.</p>

<p><strong>II. Framing effect neden savunma açısından kritiktir?</strong></p>

<p>Çünkü ceza muhakemesinde çoğu kez tartışma, “hangi delil var?” sorusundan önce, “bu dosya neyin dosyası olarak görülüyor?” sorusunda belirlenir. Dosya baştan “şiddet eğilimli sanık dosyası”, “ahlaken sorunlu kişi dosyası”, “sistematik istismar dosyası” ya da “teknik ayrıntıya sığınan savunma dosyası” olarak okunmaya başlarsa, sonradan getirilen pek çok mantıklı savunma parçası mevcut çerçevenin içine emilir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması burada çok önemli bir katkı sunar: Savunma, sadece içerik üretmez; <strong>algısal mimariyi</strong> de hedef alır. Birinci derecede bu, yumuşak yeniden çerçeveleme ile yapılır. İkinci ve üçüncü derecede, karşı anlatı ve delil tartışması devreye girer. Dördüncü ve beşinci derecede ise savunma, yalnızca fiilin değil, yargılamanın kendisinin yanlış çerçevelendiğini ileri sürer. Yani framing effect’e karşı savunma, bazen olguyu; bazen usulü; bazen de kararın meşruiyet zeminini yeniden kurar.</p>

<p><strong>III. Hibrit Kopuş Savunması framing effect’e nasıl cevap verir?</strong></p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından framing effect’e karşı mücadele, tek biçimli ve sabit bir tepki modeliyle değil, duruşmanın akışına, mahkemenin tutumuna ve dosyanın psikolojik atmosferine göre değişen dereceli müdahalelerle yürütülür. Çünkü her çerçeveleme aynı yoğunlukta değildir; her dosyada aynı sertlikte bir savunma dili hem gerekli hem de yararlı olmayabilir. Bu nedenle savunmanın temel meselesi, yalnızca yanlış çerçeveyi fark etmek değil, ona hangi derecede müdahale edileceğini de doğru tayin etmektir. Hibrit Kopuş Savunması’nın beş dereceli yapısı, framing effect’e karşı geliştirilecek savunma refleksini sistematik hale getirir.</p>

<h3>1. Birinci Derece: Adaptif Yeniden Çerçeveleme</h3>

<p>Birinci derecede amaç, mahkeme ile doğrudan çatışmaya girmeden, baskın çerçevenin içindeki aşırılığı yumuşatmak ve dosyanın merkezini daha dengeli bir zemine taşımaktır. Burada savunma, mevcut anlatıyı açıkça reddetmek yerine, onun kategorik ve sert etkisini azaltmaya çalışır. Müdafi, mahkemeyi karşısına almaz; fakat mahkemenin dosyaya baktığı pencerenin açısını hafifçe değiştirir. Örneğin, “Bu dosya planlı bir suç icrası dosyası değil; iletişim kopukluğunun cezai yoruma dönüştüğü bir dosyadır” cümlesi, doğrudan iddia makamını ya da mahkemeyi hedef almadan, dosyanın ağırlık merkezini yeniden kurar. Burada savunmanın yaptığı şey, isnadı bütünüyle inkâr etmekten çok, isnadın yerleştirildiği çerçevenin sertliğini azaltmaktır. Böylece planlılık, kast yoğunluğu ya da tehlikelilik gibi ağır çağrışımlar gevşetilir; yerlerine yanlış anlama, iletişim bozukluğu, bağlam kaybı ya da aşırı yorum gibi daha yumuşak açıklama alanları açılır.</p>

<p>Bu derece, özellikle mahkemenin henüz tam kapanmadığı, kanaatin kesinleşmediği ve savunmanın hâlâ çerçeve üzerinde etkide bulunabileceği erken aşamalarda önem taşır. Adaptif yeniden çerçeveleme, görünüşte yumuşak bir müdahaledir; ancak çoğu zaman savunmanın en stratejik hamlelerinden biridir. Çünkü birçok dosyada sonuca giden yol, en başta kullanılan dilin tonunda başlar.</p>

<h3>2. İkinci Derece: Mikro Müdahale</h3>

<p>İkinci derecede savunma, yerleşik çerçeveyi küçük ama etkili müdahalelerle bozmaya yönelir. Burada amaç büyük bir anlatı çatışması yaratmak değil; çerçevenin görünmez şekilde işleyen varsayımlarını parçalamaktır. Müdafi, kısa cümlelerle, tutanak hassasiyetiyle, soru yönlendirmeleriyle ve anlam kaydıran vurgularla dosyanın baskın okunuşunu zayıflatır. Örneğin, “Sayın Mahkeme, tanığın değerlendirmesi yapılmadan önce tanığın gözlem koşulları tutanağa açıkça geçirilsin” cümlesi, sadece usulî bir talep değildir; aynı zamanda tanığın anlatısının kendiliğinden güvenilir kabul edilmesine karşı mikro düzeyde bir çerçeve müdahalesidir. Benzer biçimde, “Bu husus, olayın ‘kaçış’ değil ‘panik’ içinde yaşandığı yönünden önemlidir” ifadesi, olayın anlamlandırılma eksenine doğrudan temas eder. Burada savunma, delilin içeriğinden çok, delilin hangi kavramsal isim altında okunduğunu tartışmaya açmaktadır.</p>

<p>Mikro müdahale, Hibrit Kopuş Savunması’nın en işlevsel araçlarından biridir. Çünkü çoğu dosyada çerçeve, büyük teorik kurgularla değil; küçük kelime seçimleri, ara değerlendirmeler, tutanak dili ve mahkemenin örtük yönlendirmeleriyle kurulur. Savunmanın görevi de tam burada, küçük düzeltmeler yoluyla büyük algı sonuçlarını etkilemektir.</p>

<h3>3. Üçüncü Derece: Kontrollü Kopuş</h3>

<p>Mahkeme dosyayı artık tek taraflı bir risk, tehlike, ahlaki sapma ya da karakter problemi etrafında kilitlemişse, savunma üçüncü derecede daha açık ve görünür bir karşı çıkış geliştirir. Bu aşamada müdafi, yalnızca alternatif yorum sunmakla yetinmez; mevcut çerçevenin kendisinin sorunlu olduğunu açıkça ifade eder. “Dosya, isnadın unsurlarından çok sanığın kişiliği etrafında okunmaktadır; bu yaklaşım delil değerlendirmesini kişilik hükmüne dönüştürmektedir” biçimindeki bir ifade, kontrollü kopuşun tipik örneğidir. Burada savunma artık sadece sonuçla tartışmamakta, o sonucun nasıl bir düşünme tarzı içinde üretildiğini de görünür kılmaktadır. Müdafi, mahkemenin bakış açısını nötr bir yöntem olarak değil, eleştirilebilir bir karar çerçevesi olarak göstermektedir.</p>

<p>Kontrollü kopuşun özelliği, sertlik ile ölçülülük arasındaki dengeyi korumasıdır. Savunma mahkeme ile doğrudan cepheleşmeye girer; ancak bunu hâlâ hukuk dili içinde, gerekçeye ve delil tartışmasına dayalı biçimde yapar. Bu derece, özellikle sanığın kişiliği üzerinden hüküm kurulmaya başlandığı, risk söyleminin ispat standardının önüne geçtiği ya da ahlaki tepkinin hukuki tartışmayı bastırdığı dosyalarda merkezi önemdedir.</p>

<h3>4. Dördüncü Derece: Stratejik Çatışma</h3>

<p>Mahkemenin kullandığı çerçeve artık delil tartışmasını fiilen imkânsız hale getiriyorsa, savunma dördüncü derecede daha sert bir normatif müdahaleye geçer. Bu aşamada sorun, yalnızca yanlış yorum değil; savunmanın etkili biçimde konuşabileceği zeminin daraltılmasıdır. Dolayısıyla müdafi, usul güvencelerini daha görünür, daha sert ve daha sistematik biçimde devreye sokar.</p>

<p>Burada delilin huzurda tartışılması ilkesi, çelişme hakkı, gerekçe zorunluluğu, mahkemenin kişilik yargısına dayalı değerlendirme yapamayacağı ilkesi ve savunmanın dinlenilme hakkı gibi normatif dayanaklar öne çıkarılır. Savunma, mevcut çerçeveyi yalnız psikolojik ya da retorik açıdan değil, meşruiyet açısından da hedef alır. Artık mesele, dosyanın yanlış okunması değil; bu yanlış okumanın usulü güvenceleri aşındırmasıdır. Stratejik çatışma, Hibrit Kopuş Savunması’nda savunmanın sertleştiği ama keyfileşmediği eşiği ifade eder. Müdafi burada yüksek tonda itiraz edebilir, tutanağa geçirme ısrarını artırabilir, gerekçelendirme talebini kuvvetlendirebilir, mahkemenin değerlendirme dilindeki sakatlığı açıkça işaret edebilir. Ancak bütün bunları kişisel tepkiyle değil, normatif meşruiyet zemininde yapar. Sertlik burada öfkenin değil, hukuki zorunluluğun ürünüdür.</p>

<h3>5. Beşinci Derece: Sistemik Yeniden Çerçeveleme</h3>

<p>Beşinci derecede savunma artık şu noktaya gelir: Sorun sadece bir delilin yanlış değerlendirilmesi ya da bir dosyanın kötü yönetilmesi değildir; dosya baştan itibaren yanlış bir yargılama mantığı içinde görülmektedir. Bu aşamada framing effect, münferit bir bilişsel sapma veya dil sorunu olmaktan çıkar; yapısal bir adil yargılanma problemi olarak ele alınır. “Bu dosya yanlış değerlendirilmiyor sadece; yanlış bir yargılama mantığı içinde görülüyor” cümlesi, bu dereceyi en iyi özetleyen ifadedir. Burada savunma artık tek tek delilleri düzeltmekten çok, kararın üretildiği epistemik ve kurumsal zemini hedef alır. Yargılamanın başından itibaren risk merkezli, kişilik merkezli, peşin kanaate dayalı ya da görünüşte ahlaki fakat özünde cezalandırıcı bir mantıkla işlendiğini ileri sürer.</p>

<p>Bu aşamada framing effect, bireysel bir yanılgı değil; sistemik bir sorun, bir tür yapısal kapanma biçimi olarak görülür. Savunma da buna uygun olarak üst normlara, adil yargılanma ilkelerine, çelişmeli yargılama hakkına, gerekçeli karar zorunluluğuna ve gerektiğinde anayasal ya da uluslararası denetim yollarına yönelen bir dil kurar. Beşinci derece, savunmanın yalnız dosyaya değil, yargılamanın meşruiyet rejimine müdahale ettiği aşamadır.</p>

<p><strong>IV. Savunmanın kullanabileceği temel yeniden çerçeveleme teknikleri</strong></p>

<h3>A. Riskten hakka geçiş</h3>

<p>Ceza muhakemesinde birçok dosya, daha baştan bir <strong>risk yönetimi mantığı</strong> içinde görülmeye başlanır. Özellikle kamuoyu ilgisinin yüksek olduğu, mağduriyet duygusunun güçlü hissedildiği ya da toplumsal infial potansiyeli taşıyan dosyalarda, yargılama dili kolaylıkla “tehlikeyi bertaraf etme” eksenine kayabilir. Bu durumda sanığın özgürlüğü, masumiyet karinesi, lekelenmeme hakkı ve adil yargılanma güvenceleri geri plana itilir; yargılama, adeta kamusal kaygıyı yatıştırma aracına dönüşür.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bu noktada, dosyayı yeniden <strong>hak merkezli</strong> bir çerçeveye çekmeye çalışır. Müdafi, mahkemenin dikkatini toplumsal tepkiden bireysel güvenceye yöneltir. Çünkü ceza muhakemesi, yalnızca toplumu koruma tekniği değil; aynı zamanda devletin cezalandırma gücünü sınırlayan bir hukuk rejimidir. Savunmanın görevi, “toplum ne düşünüyor?” sorusunun yerine “hukuk hangi güvenceleri emrediyor?” sorusunu koymaktır.</p>

<p>Bu geçiş, özellikle tutuklama, adli kontrol, kaçma şüphesi, delil karartma iddiası ve katalog suç mantığının genişletici yorumlandığı durumlarda önemlidir. Müdafi burada yalnızca karşı çıkmaz; kararın kurulduğu ekseni değiştirir. Böylece yargılama dili, korkudan güvenceye; riskten hakka doğru kaydırılır.</p>

<h3>B. Karakterden olaya geçiş</h3>

<p>Ceza muhakemesinde en tehlikeli çerçevelerden biri, isnadın somut unsurlarının geri plana itilip sanığın kişiliğinin yargılamanın merkezine yerleşmesidir. Mahkeme, bazen farkında olmadan, “bu kişi nasıl biri?” sorusunu “bu fiil ispatlandı mı?” sorusunun önüne geçirir. Sanığın öfkeli görünmesi, eğitim düzeyi, yaşam tarzı, geçmiş çatışmaları, sosyal çevresi, hatta duruşmadaki beden dili; olayın delil yapısından bağımsız biçimde karakter hükmüne dönüştürülebilir.</p>

<p>Oysa ceza muhakemesinde yargılanan, kişinin tüm varlığı değil; belirli bir zaman ve mekân içindeki belirli bir fiildir. Hibrit Kopuş Savunması bu nedenle kişilik merkezli algıyı kırarak dosyayı yeniden <strong>olay merkezli</strong> bir zemine taşır. Savunma, sanığın “nasıl biri olduğu” değil, isnadın unsurlarının somut, denetlenebilir ve tartışılabilir biçimde ortaya konulup konulmadığı üzerinde ısrar eder.</p>

<p>Bu teknik, özellikle ahlaki önyargı, sınıfsal algı, yaşam tarzı temelli değerlendirme ya da “zaten böyle biri” türünden örtük kanaatlerin devreye girdiği dosyalarda hayati önemdedir. Müdafi burada sadece sanığı savunmaz; yargılamanın odağını da disipline eder. Böylece kişi hakkında oluşmuş izlenim yerine, olaya ilişkin hukuki denetim geri çağrılır.</p>

<h3>C. Kesinlikten belirsizliğe geçiş</h3>

<p>Ceza yargılamasında mahkemenin dili bazen, henüz hüküm kurulmadan önce bile örtük bir kesinlik üretir. “Anlaşıldığı üzere”, “dosya kapsamına göre sabit olduğu üzere”, “oluş şekli itibarıyla” gibi ifadeler, deliller henüz tam tartışılmadan bir sonuç atmosferi yaratabilir. Böyle bir atmosfer içinde savunmanın her cümlesi, sanki zaten verilmiş bir kararın gecikmiş karşılığına dönüşür.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması, tam da bu noktada devreye girerek görünmez kesinlik dilini bozar ve yargılamaya ait asli unsuru, yani <strong>belirsizlik alanını</strong>, yeniden görünür kılar. Çünkü ceza muhakemesi mutlak kesinlik değil; kuşkuyu makul ölçüde dışlayan bir ispat standardı üzerine kuruludur. Savunmanın görevi de, şüpheyi üretmek değil yalnızca; mevcut kesinlik görüntüsünün yapaylığını ortaya çıkarmaktır. Bu yüzden müdafi, çelişkileri, boşlukları, alternatif ihtimalleri, gözlem sınırlılıklarını, tanık beyanlarındaki tutarsızlıkları ve deliller arasındaki anlam farklarını öne çıkarır. Böylece dosya, “çözülmüş vaka” görünümünden çıkarılıp “hâlâ tartışılması gereken ihtimaller alanı” haline getirilir. Bu, savunmanın zayıflığı değil; masumiyet karinesiyle uyumlu hukukî duruştur.</p>

<h3>D. Ahlakileştirmeden hukukileştirmeye geçiş</h3>

<p>Ceza muhakemesinde kimi zaman fiilin toplumsal, duygusal ya da ahlaki açıdan kınanabilir oluşu, hukuki değerlendirmenin önüne geçer. Mahkeme salonunda doğrudan söylenmese bile, bazı dosyalar “ayıplanacak davranış”, “yakışıksız tavır”, “vicdanları rahatsız eden tutum” çerçevesi içinde okunur. Böyle anlarda, cezai sorumluluk ile ahlaki hoşnutsuzluk birbirine karışmaya başlar.</p>

<p>Oysa ceza hukuku, ahlak yargılarının değil; kanuni tipikliğin, kusurluluğun, hukuka aykırılığın ve ispatın alanıdır. Bir davranış toplumsal olarak kınanabilir olabilir; fakat bu tek başına cezalandırma için yeterli değildir. Hibrit Kopuş Savunması burada dosyayı yeniden <strong>hukukileştirir</strong>. Müdafi, salondaki duygusal ve ahlaki yoğunluğu küçümsemeden, ama ona teslim de olmadan, tartışmayı tekrar normatif zemine taşır. Bu teknik özellikle cinsellik, aile içi ilişki, toplumsal hassasiyet, yaşam tarzı, sadakat, saygısızlık, kabalık, uygunsuzluk gibi ahlaki çağrışımı yüksek alanlarda çok önemlidir. Savunma, “ayıp” olanla “suç” olan arasındaki farkı; “rahatsız edici” olanla “cezalandırılabilir” olan arasındaki ayrımı ısrarla görünür kılar. Böylece mahkeme, ahlaki tepkiyle değil hukuki ölçütle karar vermeye davet edilir.</p>

<h3>E. Tek anlatıdan alternatif anlatıya geçiş</h3>

<p>Ceza muhakemesinde en güçlü çerçevelerden biri, dosyanın yalnızca tek bir anlatı içinde okunmasıdır. İddia makamının sunduğu olay örgüsü, zamanla dosyanın kendisiymiş gibi görünmeye başlar. O noktadan sonra savunma, yalnızca ayrıntı düzelten, istisna gösteren ya da küçük çatlaklar arayan bir pozisyona itilir. Oysa savunmanın görevi her zaman “karşı tarafın hikâyesini inkâr etmek” değildir; çoğu zaman asıl görev, o hikâyenin tek mümkün açıklama olmadığını göstermektir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması burada alternatif anlatıyı, salt retorik bir hikâye kurma çabası olarak değil, <strong>epistemik çoğulluk üretme</strong> tekniği olarak kullanır. Müdafi, olayın başka türlü okunabileceğini; aynı olguların farklı anlamlandırılabileceğini; iddia makamının kurduğu bağların zorunlu değil, tercih edilmiş bağlar olduğunu gösterir. Böylece anlatısal tekel kırılır. Bu teknik özellikle dolaylı delile dayanan dosyalarda, niyet okumasının yoğun olduğu isnatlarda, iletişim kayıtlarının anlamlandırıldığı vakalarda, tanık anlatılarının dramatik biçimde tek hatta toplandığı yargılamalarda çok etkilidir. Savunmanın amacı burada mutlaka “yeni ve kusursuz bir büyük hikâye” kurmak değildir. Bazen yalnızca şu cümleyi ispatlamak yeterlidir: <strong>Bu dosya, iddia makamının anlattığı biçimde okunmak zorunda değildir.</strong></p>

<p><strong>V. Mahkemede kullanılabilecek bazı savunma cümleleri</strong></p>

<p>Aşağıdaki cümleler, framing effect’e karşı Hibrit Kopuş Savunması diliyle kullanılabilir:</p>

<p>- “Dosya, olayın hukuki unsurlarından ziyade yarattığı izlenim üzerinden okunmaktadır.”</p>

<p>- “Burada tartışılması gereken, sanığın nasıl biri olduğu değil; isnadın yasal unsurlarının kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ispat edilip edilmediğidir.”</p>

<p>- “Mevcut anlatı, olguları açıklamaktan çok onları belli bir anlam içine yerleştirmektedir.”</p>

<p>- “Sayın Mahkeme, değerlendirme dili risk merkezli kurulduğunda masumiyet karinesi görünmez hale gelmektedir.”</p>

<p>- “Bu dosyada delillerden sonuç çıkarılmamakta; kurulan sonuç çerçevesi içinde deliller seçilerek okunmaktadır.”</p>

<p><strong>VI. Sonuç</strong></p>

<p>Framing effect, ceza muhakemesinde görünmeyen ama son derece etkili bir belirleyicidir. Çünkü mahkeme çoğu zaman yalnız delili değil, delilin yerleştirildiği anlatısal ve duygusal çerçeveyi de değerlendirir. Hibrit Kopuş Savunması bu yüzden sadece itiraz eden değil, <strong>çerçeveyi teşhis eden ve yeniden kuran</strong> bir savunma teorisidir. İyi bir müdafi, sadece “ne olduğunu” anlatmaz. Aynı zamanda mahkemenin <strong>neyi, hangi gözle görmekte olduğunu</strong> da fark eder. Savunmanın gerçek ustalığı, bazen delili çürütmekte değil; delilin içine yerleştirildiği çerçeveyi değiştirmektedir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/Fahrettin-KAYHAN.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesinde-framing-effect-1</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 15:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/terazidfol.jpg" type="image/jpeg" length="32221"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Çocuğun İşlediği Suçtan Ailenin Sorumlu Tutulmasına İlişkin Görüşler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/cocugun-isledigi-suctan-ailenin-sorumlu-tutulmasina-iliskin-gorusler-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/cocugun-isledigi-suctan-ailenin-sorumlu-tutulmasina-iliskin-gorusler-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>17.03.2026 tarihinde kaleme aldığımız <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/cocugun-isledigi-suctan-ailesi-sorumlu-tutulabilir-mi" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">“Çocuğun İşlediği Suçtan Ailesi Sorumlu Tutulabilir mi?”</span></a></strong> başlıklı yazımızda; konuya ilişkin görüşlere, eleştirilere ve önerilere yer vermiştik. Bu yazımızda ise; çocuğun işlediği suç sebebiyle ailenin ceza sorumluluğunun doğmasının mümkün olup olmadığı ve bunun sonuçlarının neler olabileceği ile ilgili görüşlere yer verilmiş olup, yazının sonuna konuyu özetleyen bir tablo eklenmiştir.</p>

<p><strong>Görüş 1: Çocuğun işlediği suçtan ailesi sorumlu tutulabilir.</strong></p>

<p><strong>- </strong>Çocuğun yetiştirilmesinde yapılan hatalar, gözetim, bakım, eğitim ve öğrenim gibi eksikler sebebiyle çocuk suç işleyebilmektedir. Ebeveynlerin hataları veya eksikleri sebebiyle suçun önlenemediği haller vardır. Ailenin; çocuğun yanlış davranışlarına rağmen Devletten destek talebinde bulunmadığı, bunu ihmal ettiği hallerde, bakım ve gözetim yükümlülüğü olan kişinin de suça yardım eden sıfatıyla iştirak ettiği söylenebilir.</p>

<p><strong>- </strong>“Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali” başlıklı TCK m.233’de öngörülen ceza, cezalandırmanın amaçlarını sağlama bakımından yeterli değildir (genel önleme, özel önleme, ödetme). Ailenin bakım ve gözetim yükümlülüğünü gereğine uygun yerine getirmemesi sebebiyle çocuğun suç işlediği haller yönünden, ebeveynlerin kasti veya taksirli derecede ceza sorumluluğuna bağlı yasal düzenlemelerde eksiklik bulunmaktadır.</p>

<p><strong>-</strong> Çocuklar yönünden öngörülen cezalar artırılabileceği gibi, “yaş küçüklüğü” hususunda da değişikliklere gidilebilir.</p>

<p><strong>-</strong> Özellikle kasten insan öldürme, yağma, hırsızlık gibi suçları işleyen çocukların cezalarında indirim yapılmaması, hatta 12 yaşını doldurmayan çocuğun cezasızlığı yerine, bu yaş sınırının aşağı indirilmesi, 12 yaşını doldurmuş 15 yaşını doldurmamış ve 15 yaşını doldurmuş suç tarihinde 18 yaşını doldurmamış çocuklar bakımından tam ceza sorumluluğu kabul edilmeyecekse, cezada indirim oranlarının azaltılması veya bazı suçlar yönünden bu azaltmanın düşünülmesi, özellikle bir terör örgütünün veya suç örgütünün faaliyetleri kapsamında suç işleyen çocukların ceza sorumluluklarının tam olması veya ceza indirimlerinin daha az yapılması düşünülebilir.</p>

<p><strong>Görüş 2: Çocuğun işlediği suçtan ailesi sorumlu tutulamaz.</strong></p>

<p><strong>-</strong> Ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi: Herkes kendi kusurlu fiilinden sorumludur.</p>

<p><strong>- </strong>Ailenin, Aile Hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerini ihmal etmesi veya icrai hareketlerle yerine getirmemesi sebebiyle çocuğun suça sürüklendiği ispatı, yani bu illiyet bağının nasıl kurulabileceği belirsizdir. Kişinin bir suçtan cezalandırılabilmesi için, kişi aleyhine şüphenin yüzde yüz yenilmesi gerekmektedir.</p>

<p><strong>-</strong> Çocuğun yanlış davranışlarının bildirilmemesi, ailenin yardım eden sıfatıyla suça iştirak ettiği anlamına gelmez, çünkü kanunlar bakım ve gözetim yükümlülüğü olan kişiler yönünden bildirim yükümlülüğü öngörmemiştir.<strong> Örneğin; </strong>5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu m.5’de ve m.6’da sadece kamu kurumları yönünden korunma ihtiyacı olan çocukların bildirilmesi yükümlülüğü öngörülmüş olup, çocuk ile çocuğun bakımından sorumlu olan kişiler yönünden ise <i>“başvurabilir” </i>ifadesine yer verilmiştir. Dolayısıyla, çocuğun ailesinin bildirim yükümlülüğü yoktur. Aile için bildirim yükümlülüğü bile öngörülmemiş iken, kişilerin aynı sebeple suça iştirak ettiklerinin kabulü mümkün değildir.</p>

<p><strong>- </strong>TCK m.38’de “Azmettirme”, m.39’da ise “Yardım etme” kurumları düzenlenmiştir. Bunların şartları somut olayda varsa, ailenin ceza sorumluluğu zaten gündeme gelecektir. Bunun dışında öngörülecek bir sorumluluk, nedensellik bağı kurulmadan ceza verilmesine yol açacak ve “ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesi ihlal edilecektir. Çocuğun sırf bakım ve gözetim yükümlülüğünün ihmal edilmesi sebebiyle suç işlediğinin nasıl tespit edileceği belirsizdir. Böyle bir düzenleme, <i>otomatik ceza sorumluluğuna</i> yol açacak nitelikte olacaktır.</p>

<p><strong>- </strong><i>Olağan bakım ve gözetim yükümlülüğünün</i> ne olduğu belirsizdir. Çocuk yetiştirmenin, bakımının ve gözetiminin sabit kuralları yoktur. Bu nedenle “kanunilik” ilkesinin de ihlali gündeme gelecektir.</p>

<p><strong>- </strong>Suç işleyen çocuğun topluma kazandırılması hedeflenirken, çocuğun ailesinin de cezalandırılması <i>uslandırmayı </i>ve <i>topluma kazandırmayı </i>imkansız hale getirecektir. Hatta Anayasanın “Ailenin korunması ve çocuk hakları” başlıklı 41. maddesi de ihlal edilecektir.</p>

<p><strong>- </strong>Parçalanmış aile yapısında, sırf velayet annede veya babada olduğu için, çocuğun işlediği suçtan bu ebeveynin sorumlu tutulması hakkaniyete aykırı sonuçlara yol açacaktır. Velayet hakkı olmayan ve çocukla da ilgilenmeyen ebeveynin, çocuğun suç işlemesi ile ilgisinin nasıl kurulacağı açık değildir.</p>

<p><strong>-</strong> Çok çocuklu ailelerde çocuklardan birisinin suç işlediği durumda; ailenin buna <i>neden </i>olduğu tespit edilip, ailenin cezalandırılması halinde diğer çocuklar da ebeveynsiz kalacaktır. Bu durum telafi edilemez sonuçlara yol açacaktır. Hatta ebeveynlerinden bu sebeple uzaklaşan çocukların daha sonra suça karışması halinde, ebeveynlerinin de cezalandırılmasının suça <i>neden </i>olduğu söylenebilecektir. Oysa Devlet, Anayasa m.41 uyarınca çocukların korunmasından sorumludur. Bu kapsamda her çocuk; korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.</p>

<p><strong>- </strong>Bir çocuğun bakımının ve gözetiminin üstlenilmesi ile birden fazla çocuğun bakımının ve gözetiminin üstlenilmesi aynı yük değildir. Bu durumda; aileye de ceza verilmesinin öngörülmesinin, doğum oranlarını dahi etkileyebileceği düşünülmelidir.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p><strong>Görüş 1: Çocuğun işlediği suçtan ailesi sorumlu tutulabilir.</strong></p>

   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p><strong>Görüş 2: Çocuğun işlediği suçtan ailesi sorumlu tutulamaz.</strong></p>

   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p>Ailenin bakım ve gözetim eksiklikleri çocuğu suça yöneltebilir.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>Ceza sorumluluğu şahsidir. Herkes kendi kusurlu fiilinden sorumludur.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p>Ailenin ihmali, suçun önlenememesine neden olabilir veya suça dolaylı katkı sağlayabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>İlliyet bağı kurulamadan ceza verilemez. Ailenin ihmali sebebiyle çocuğun suç işlediği şeklinde illiyet bağının kurulması güçtür.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p>Çocuğun yanlış davranışlarının görevli kurumlara bildirilmemesi ve destek alınmaması, yükümlülük ihlali olarak değerlendirilebilir.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>İştirakin şartları oluşmadan, bu sebeple ceza sorumluluğunun doğduğundan bahsedilemez.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p>Ailenin ceza sorumluluğu genişletilmelidir.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>Ailenin çocuğunun davranışlarını bildirme yükümlülüğü yoktur. Bu nedenle, destek alınmaması da suç işlendiğine gerekçe gösterilemez.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p>“Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali” başlıklı TCK m.233 ceza sorumluluğu bakımından yetersizdir.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>Zaten şartların oluşması halinde ailenin “Azmettirme” başlıklı TCK m.38 ve “Yardım etme” başlıklı TCK m.39 uyarınca ceza sorumluluğunun doğması mümkündür.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p>Caydırıcılık için daha ağır yaptırımlar öngörülmelidir.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>Ailenin hangi davranışlarının bakım ve gözetim yükümlülüğünün ihlali niteliğinde olacağı belirsizdir.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p>Çocukların işlediği ağır suçlarda indirimler azaltılmalıdır. Özellikle bir terör örgütünün veya suç örgütünün faaliyetleri kapsamında suç işleyen çocukların ceza sorumluluklarının tam olması veya ceza indirimlerinin az yapılması düşünülebilir.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>Çocuğun sırf bakım ve gözetim yükümlülüğünün ihmal edilmesi sebebiyle suç işlediğinin nasıl tespit edileceği belirsizdir. Böyle bir düzenleme, <i>otomatik ceza sorumluluğuna</i> yol açacak nitelikte olacaktır.</p>

   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p>TCK m.31’de düzenlenen “yaş küçüklüğü” düzenlemeleri gözden geçirilmelidir. Örneğin; 12 yaşını doldurmayan çocuğun cezasızlığı yerine, bu yaş sınırının aşağı indirilmesi, 12 yaşını doldurmuş 15 yaşını doldurmamış ve 15 yaşını doldurmuş suç tarihinde 18 yaşını doldurmamış çocuklar bakımından tam ceza sorumluluğu kabul edilmeyecekse, indirim oranlarının azaltılması, özellikle bir terör veya suç örgütünün faaliyetleri kapsamında suç işleyen çocukların tam ceza sorumluluklarının olması düşünülmelidir.</p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>Ailenin cezalandırılması çocuğun topluma kazandırılmasını zorlaştırır.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>Özellikle çok çocuklu ailelerde, aile bütünlüğü zarar görebilir. Suç işlemeyen çocuğun da cezalandırılması gündeme gelir. Çocuğun üstün yararı ihlal edilir.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="387">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="369">
   <p>Parçalanmış ailelerde velayet hakkı olmayan ve çocukla ilgilenmeyen ebeveyn cezalandırılmayacağından, hakkaniyete aykırı sonuçlar ortaya çıkacaktır.</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Av. Doğa Ceylan</strong></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/cocugun-isledigi-suctan-ailenin-sorumlu-tutulmasina-iliskin-gorusler-1</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 15:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/aile-cocuk1.jpg" type="image/jpeg" length="24397"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[TAŞINMAZIN BELEDİYE TARAFINDAN LÜKS İNŞAAT SINIFINA ALINMASI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tasinmazin-belediye-tarafindan-luks-insaat-sinifina-alinmasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tasinmazin-belediye-tarafindan-luks-insaat-sinifina-alinmasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Emlak Vergisi Farkı, Geriye Dönük Tarhiyat, Düzeltme-Şikayet Yolu ve Güncel Danıştay Kararı Işığında Uygulama.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Belediyelerin “birinci sınıf inşaat” olarak görünen bir bağımsız bölümü ya da binayı sonradan “lüks inşaat” sınıfına geçirmesi ve buna dayanarak geçmiş yıllar için ek vergi talep etmesi hukuka uygun mudur? Uygulamada çoğu taşınmaz maliki, bu değişikliği çoğu zaman açık bir tebligatla değil; borç mesajı, tahakkuk ekranı, vezne uyarısı ya da ödeme talebi ile öğrenmektedir. Asıl sorun ise bundan sonra başlar: Mükellef, çoğu kez “vergi/ceza ihbarnamesi tebliğ edildikten sonra 30 gün geçtiği” gerekçesiyle klasik iptal davası açamaz hale gelir. Bu noktada birçok kişi yanlış biçimde artık hiçbir hukuki yol kalmadığını düşünür. Oysa her olayda olmasa da, özellikle açık bir matrah hatası ve hukuka aykırı sınıf değişikliği söz konusuysa, düzeltme-şikayet başvurusu ve bu başvurunun reddine karşı vergi mahkemesinde açılacak dava ciddi bir hukuki imkân sunabilir. Bu tür davalarda esasa ilişkin asıl tartışma şudur: Belediye, bir taşınmazın inşaat sınıfını gerçekten teknik ve hukuka uygun bir inceleme ile mi değiştirmiştir; yoksa somut, bağımsız bölüme özgü, uzman raporuna dayalı bir tespit olmadan genel ve soyut kabullerle mi “lüks sınıf” sonucuna varmıştır? Eğer ikinci ihtimal söz konusuysa, mesele yalnızca verginin yüksek çıkması değildir. Sorun; vergi matrahını doğrudan etkileyen bir idari işlemin, usule ve esasa aykırı şekilde tesis edilmesidir. Böyle bir durumda mükellefin fazladan vergi ödemesi, kültür varlıklarını koruma katkı payının da hatalı artması ve hatta geçmiş yıllara yayılan bir tahsilat yüküyle karşılaşması mümkündür. Danıştay 9. Daire’nin E.2015/3486, K.2019/1791 sayılı kararı da tam olarak bu eksende son derece önemli bir dayanak oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>1. İnşaat sınıfı neden bu kadar önemlidir?</strong></p>

<p>1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu bakımından bina vergisinin hesabında, taşınmazın vergi değeri belirlenirken bina metrekare normal inşaat maliyet bedelleri ve inşaat sınıfı dikkate alınır. Başka bir ifadeyle, taşınmazın “lüks”, “birinci sınıf”, “ikinci sınıf” ya da başka bir kategoriye alınması salt teknik bir kayıt değişikliği değildir; doğrudan verginin matrahına ve dolayısıyla ödenecek vergi tutarına etki eder. Bu nedenle inşaat sınıfı tespiti, belediyenin keyfi değerlendirmesine bırakılabilecek tali bir işlem olarak görülemez. Özellikle birinci sınıf ile lüks sınıf arasındaki fark, geriye dönük yıllar da devreye girdiğinde oldukça ciddi mali sonuçlar doğurabilir.</p>

<p><strong>2. Belediye bir taşınmazı hangi şartlarda “lüks inşaat” sayabilir?</strong></p>

<p>Uygulamada bazı belediyeler, sitenin bulunduğu bölge, çevre düzenlemesi, güvenlik, havuz, otopark, arsa değeri ya da semtin genel niteliği gibi unsurlardan hareketle taşınmazları topluca lüks sınıfa yaklaştırma eğiliminde olabilmektedir. Oysa hukuki ölçüt bu kadar gevşek değildir. 14 Seri No’lu Emlak Vergisi Kanunu Genel Tebliği uyarınca lüks inşaat değerlendirmesinde esas alınan on teknik kriter bulunmaktadır: dış duvarlar, çatı, tavan, iç duvarlar, taban, merdivenler, pencereler, kapılar, banyo-wc ve ısıtma sistemi. Bir yapının lüks sınıfa alınabilmesi için bu teknik unsurların mevzuatta öngörülen düzeyi karşılaması gerekir; üstelik değerlendirme soyut değil, somut olmalıdır. Asıl mesele, bu kriterlerin bağımsız bölüm bakımından ne zaman, kim tarafından, hangi yöntemle ve hangi teknik dayanakla tespit edildiğidir. Bu nedenle belediyenin “lüks inşaat” sonucu, ancak ciddi bir teknik inceleme ve taşınmaza özgü tespit ile savunulabilir. Aksi halde yapılan işlem, sonuç doğuran ama sebebi ispatlanamayan bir idari tasarruf olarak kalır.</p>

<p><strong>3. Uzman bilirkişi incelemesi neden zorunluya yakın önemdedir?</strong></p>

<p>Bu tür davalarda teknik boyut, davanın esasının temelini oluşturmaktadır. İnşaat sınıfı belirlemesi salt vergi tekniği meselesi değil; aynı zamanda yapı malzemesi, işçilik, donanım ve mimari nitelik incelemesi gerektiren bir konudur. Bu sebeple, “yoklama yapıldı”, “tespit edildi”, “cetvele göre değerlendirildi” gibi genel ifadeler kendi başına yeterli kabul edilmemelidir.</p>

<p>Taşınmazın sınıfını belirleyen tespitler teknik bilgi gerektirir; bu nedenle yoklama memuru düzeyinde, uzman olmayan kişilerce yapılan değerlendirmeler vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyetini ortaya koyamaz. Danıştay 9. Daire’nin 2020/5611 E., 2022/4712 K. sayılı kararına atıfla, teknik bilgi gerektiren bu belirlemelerin uzman kişilerce yapılması gerekmektedir. Pratik sonuç şudur: Belediye, bir daireyi ya da binayı lüks sınıfa aldığını söylüyorsa, bunun teknik dayanağını göstermek zorundadır. Sadece masa başı değerlendirme, genel site özellikleri, çevresel prestij, semtin değeri ya da komşu bağımsız bölümlere ilişkin varsayımlar yeterli değildir. Keşif ve bilirkişi incelemesi çoğu olayda davanın kaderini belirler.</p>

<p><strong>4. En kritik usul sorunu: Vergi ihbarnamesine karşı 30 gün geçmişse artık hiçbir şey yapılamaz mı?</strong></p>

<p>Vergi hukuku bakımından en yaygın hata şudur: Mükellef, olağan dava süresini kaçırınca her türlü hukuki imkânın bittiğini sanır; ya da tam tersine, belediyeye dilekçe verince sanki eski dava açma süresi yeniden doğmuş gibi düşünür. Her iki yaklaşım da eksiktir.</p>

<p>Vergi ihbarnamesine karşı olağan dava açma süresinin geçmesi halinde sonradan yapılan başvuruların “sona eren dava açma süresini canlandırmayacağı” açıktır. Buna rağmen, VUK’un vergi hatalarının düzeltilmesi ve şikayet hükümleri çerçevesinde ayrı bir yol gündeme gelecektir. Yani artık dava konusu, doğrudan eski ihbarname değil; düzeltme/şikayet başvurusunun reddi işlemidir. Bu ayrım hayati önemdedir.</p>

<p>Geçmişe dönük tahakkuk ve tahsilatı öğrendikten sonra belediyeye başvuru yapılıp sınıfın düzeltilmesini, buna bağlı tarhiyatın iptalini, bundan sonrası için doğru sınıfa göre işlem yapılmasını ve ödenen fazla vergi ile katkı payının iadesi talep edilebilir. Belediye Başkanlığının cevap vermemesi (zımni ret) ya da ret yazısı üzerine de bu ret işlemine karşı dava açılabilecektir. Bu kurgu, usul bakımından dosyanın bel kemiğidir.</p>

<p><strong>5. Bu aşamada doğru hukuki yol nedir?</strong></p>

<p>Doğru hukuki yol, Belediye Başkanlığına yapılan başvurunun reddine karşı vergi mahkemesinde iptal istemiyle dava açmak ve buna bağlı olarak fazla tahsil edilen tutarların iadesini istemektir. Burada özellikle şu husus net anlaşılmalıdır: Bu dava, klasik anlamda “bir yıl önce gelen vergi ihbarnamesinin iptal davası” değildir. Bu dava; açık hukuka aykırılık taşıyan sınıf değişikliği nedeniyle yapılan fazla tahsilatın düzeltilmesi için idareye başvurulması, idarenin bunu reddetmesi ve bu ret işleminin yargı denetimine tabi tutulması davasıdır.</p>

<p><strong>6. Sınıf değişikliği neden “vergi hatası / matrah hatası” olarak tartışılabilir?</strong></p>

<p>Danıştay 9. Daire kararı bu noktada çok değerlidir. Kararın tam metninde, ilk derece mahkemesinin kabul gerekçesi özetlenirken şu unsurlar vurgulanmaktadır:</p>

<p>· Taşınmaz başlangıçta “1. sınıf inşaat”tır, sonradan “lüks inşaat”a re’sen çevrilmiştir,</p>

<p>· Değişikliğe dayanak yapılan yoklama doğrudan davacının taşınmazına ilişkin değildir,</p>

<p>· Ayrıca bu işlem davacıya ayrıca tebliğ edilmemiştir,</p>

<p>· Sitenin çevre düzenlemesi, havuz, güvenlik, otopark gibi özellikleri inşaat sınıfının belirlenmesinde esas alınamaz,</p>

<p>· Bu haliyle davacının meskeninin lüks inşaat sınıfına dahil olduğu somut olarak ortaya konulamamıştır,</p>

<p><strong>· </strong>Bu durum 213 sayılı Kanun’un 117. maddesi anlamında “matrahta hata” olarak değerlendirilmiştir.</p>

<p><strong>7. Danıştay 9. Daire’nin 24.04.2019 tarihli kararı neden bu kadar güçlü bir emsaldir?</strong></p>

<p><strong><u>T.C. Danıştay 9. Daire, E. 2015/3486, K. 2019/1791, T. 24.04.2019</u></strong></p>

<p>Bu kararın önemi, yalnızca “mükellef lehine sonuç çıkmış olması” değildir. Daha önemlisi, kararın dayandığı düşünce tarzıdır. Kararda, taşınmazın lüks sınıfa alınmasına dayanak yapılan yoklamanın doğrudan davacının taşınmazına ilişkin olmadığı; ayrıca sitenin çevre düzenlemesi, havuz, güvenlik, otopark gibi özelliklerinin inşaat sınıfı belirlenmesinde esas alınamayacağı; bu nedenle taşınmazın lüks inşaat olduğunun somut biçimde ortaya konulamadığı kabul edilmektedir. Devamında ise bu yanlışlığın 213 sayılı Kanun’un 117. maddesi bağlamında “matrahta hata” niteliğinde olduğu ifade edilmekte ve düzeltme-şikayet başvurusunun reddine ilişkin işlem hukuka aykırı bulunarak iptal edilmektedir. Ayrıca ödenen tutarın faiziyle birlikte iadesi yönündeki kabul de korunmaktadır. Birincisi, belediyenin re’sen sınıf değişikliği yapmış olması tek başına yeterli değildir; bu değişikliğin somut teknik ispatı gerekir.İkincisi, mükellefe özgülenmemiş veya doğrudan o bağımsız bölümü incelemeyen tespitler zayıf olmamalıdır. Üçüncüsü, çevresel veya siteye ilişkin genel nitelikler, tek başına lüks sınıf sonucuna götürmez. Dördüncüsü, fazla tahsil edilen vergi ve katkı payı yönünden düzeltme-şikayet başvurusunun reddi iptal edilebilir. Beşincisi, iade talebi de hukuken dava konusu yapılabilir.</p>

<p><strong>8. Belediyelerin en sık ileri sürdüğü savunma: “Bağımsız bölümlerin iç özellikleri farklı olabilir”</strong></p>

<p>Bu savunma ilk bakışta makul görünür. Gerçekten de aynı sitedeki dairelerin iç kaplamaları, banyo malzemeleri, pencere doğramaları, ısıtma sistemi ya da kapı kalitesi farklı olabilir. Ancak bu savunma, idarenin lehine otomatik sonuç doğurmaz. Tersine, belediyenin ispat yükünü artırır. Çünkü belediye bu savunmayı ileri sürüyorsa, artık mükellefin bağımsız bölümünde hangi kriterlerin lüks sınıfı karşıladığını somut, uzman destekli ve tarihlendirilmiş biçimde göstermek zorundadır. “Aynı sitede ama farklı olabilir” demek kolaydır; önemli olan, gerçekten farklı olduğunu ve bu farkın lüks sınıf eşiğini geçtiğini ispatlamaktır. Bu eksiklik, savunmanın soyut kaldığını göstermektedir.</p>

<p><strong>9. Geriye dönük 5 yıl için vergi farkı alınabilir mi?</strong></p>

<p>Burada iki farklı konu birbirine karıştırılmamalıdır: Birincisi, idarenin zamanaşımı içinde geçmiş yıllara dönük tarhiyat yapabilme sınırıdır. İkincisi ise, bu tarhiyatın dayanağı olan tespitin geçmiş dönemleri ispat etmeye elverişli olup olmadığıdır. Bir an için idare tarafından yapılan işlemin hukuka uygun bir tespit yapıldığı varsayılsa bile, taşınmazın lüks sınıf özelliklerini ne zaman kazandığı ayrıca ortaya konulmalıdır. Sonradan yapılan güncel bir tespitten hareketle doğrudan geçmiş beş yılın tamamına yayılmış ek vergi çıkarılması, her somut olayda ayrıca ispat gerektirir. Çünkü belediye bugün yaptığı bir gözlemle, taşınmazın geçmiş yıllarda da aynı teknik özellikleri taşıdığını kendiliğinden kanıtlamış olmaz. Bu argüman, özellikle bilirkişi incelemesi ile desteklendiğinde çok değerlidir. Zira iç donanım unsurları zaman içinde yenilenebilir, değişebilir, lüks hale getirilebilir ya da tam tersine yıpranabilir. O halde belediyenin geçmiş yıllara dönük tarhiyatı otomatik kabul edilmemelidir.</p>

<p><strong>10. Vergi ziyaı cezası da istenmişse ne olur?</strong></p>

<p>2002 sonrası emlak vergisi uygulamasında vergi ziyaı cezası yönünden ayrıca tartışma bulunduğu görülmektedir. Belediye yalnızca vergi farkı değil, buna bağlı ceza ve fer’iler de istemişse, bunların her biri ayrıca hukuki denetime tabidir. Çünkü cezanın hukuka uygunluğu da önce dayanak vergilendirme işleminin hukuka uygun olmasına bağlıdır. Taşınmazın lüks sınıfa alınması hukuka aykırı ise, buna bağlı vergi farkı kadar ceza ve katkı payı kalemleri de tartışmalı hale gelir.</p>

<p><strong>11. Fazla ödenen bedelin iadesi istenebilir mi?</strong></p>

<p>Evet, istenebilir; zaten Danıştay 9. Daire’nin kararında da uyuşmazlık, yalnızca işlemin iptalinden ibaret bırakılmamış, fazla tahsil edilen emlak vergisi ve katkı payının iadesi boyutuyla ele alınmıştır. Kararın özeti ve ilk derece mahkemesi kabul gerekçesi, fazla tahsil edilen tutarın faiziyle birlikte iadesini de kapsamaktadır. Danıştay da hükmü onamıştır. Birçok mükellef, “eski vergiyi zaten ödedim, artık geri alamam” zannına kapılmaktadır. Oysa hukuka aykırı matrah üzerinden tahsil edilen verginin iadesi, bu davaların ana sonuçlarından biridir.</p>

<p><strong>12. Belediye başkanlığına başvuru neden bu kadar önemlidir?</strong></p>

<p>Çünkü olağan dava süresi geçtikten sonra yapılacak başvurunun makamı ve niteliği, davanın usulden reddedilip reddedilmeyeceğini belirleyebilir. Belediye vergileri bakımından Belediye Başkanlığı’nın şikayet mercii olarak önemini açıkça vurgulanmaktadır. Ayrıca şikayet yolu tüketilmeden doğrudan dava açılması halinde “idari merci tecavüzü” riski mevcuttur. Bu durumda davanın esasına girilememesi söz konusu olabilecektir.</p>

<p><strong>13. Bu tip ihtilaflarda en güçlü stratejisi nasıl kurulmalıdır?</strong></p>

<p>Güçlü strateji şu ayaklar üzerine kurulmalıdır: İlk olarak, dava konusu işlem doğru tanımlanmalıdır. Eski ihbarnameyi değil, düzeltme/şikayet başvurusunun reddi işlemini hedef alan bir kurgu kurulmalıdır. İkinci olarak, sınıf değişikliğinin teknik dayanağının bulunmadığı ayrıntılı şekilde anlatılmalıdır. Üçüncü olarak, 14 Seri No’lu Tebliğ’deki teknik kriterlerin soyut değil, somut daire özelinde değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmalıdır. Dördüncü olarak, emsal mahkeme kararları ve bilirkişi raporu etkili biçimde kullanılmalıdır. Beşinci olarak, belediyenin “daire içi farklılık olabilir” savunmasına karşı ispat yükünün idarede olduğu belirtilmelidir. Altıncı olarak, fazla tahsil edilen vergi ve katkı payının faizli iadesi istenmelidir. Yedinci olarak, halen lüks sınıfa göre işlem yapılmaya devam ediliyorsa yürütmenin durdurulması talebi düşünülmelidir.</p>

<p><strong>14. Pratik sonuç: Böyle bir durumda ne yapılmalı?</strong></p>

<p>Eğer belediye taşınmazı sonradan lüks inşaat sınıfına aldıysa, hemen şu sorular sorulmalıdır: Bu değişiklik ayrıca tebliğ edildi mi? Taşınmaza özgü bir teknik tespit var mı? Bu tespit uzman kişilerce mi yapıldı? Belediye hangi kriterlerin lüks sınıfı karşıladığını somut olarak gösteriyor mu? Aynı sitede benzer durumda başka daireler için mahkeme kararı var mı? Geçmiş yıllar için çıkarılan vergi farkının dayanağı gerçekten ispatlanabiliyor mu? Bu soruların çoğuna net cevap verilemiyorsa, belediyenin işlemi ciddi şekilde tartışmalı olabilir. Bu nedenle, belediyenin bir taşınmazı sonradan lüks inşaat sınıfına geçirip yıllar geriye dönük vergi farkı istemesi, otomatik olarak hukuka uygun kabul edilemez. Tam tersine, böyle bir işlem ancak çok sıkı bir teknik ve hukuki denetimden geçerse ayakta kalabilir. Aksi halde mükellefin fazla ödediği emlak vergisi ile taşınmaz kültür varlıklarını koruma katkı payının iadesi gündeme gelir.</p>

<p><img alt="Servet Aksoy" height="203" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/servet-aksoy.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="200" /></p>

<p><strong>Av. Servet AKSOY</strong></p>

<p><span style="color:#999999"><i>İlgili içtihadın tam metni aşağıdadır:</i></span></p>

<p><strong><u>T.C. Danıştay 9. Daire, Esas No: 2015/3486, Karar No: 2019/1791, Karar Tarihi: 24.04.2019</u></strong></p>

<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>DANIŞTAY</strong></p>

<p><strong>9. Daire</strong></p>

<p><strong>Esas No: 2015/3486</strong></p>

<p><strong>Karar No: 2019/1791</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi: 24-04-2019</strong></p>

<p><strong>İPTAL DAVASI - DAVACININ EMLAK VERGİSİ İLE TABİAT VE KÜLTÜR VARLIKLARININ KORUNMASINA KATKI PAYININ İADESİ İSTEMİYLE YAPTIĞI BAŞVURUSUNUN REDDİNE DAİR İŞLEMİN İPTALİNE KARAR VERİLDİĞİ GÖRÜLDÜĞÜ - HÜKMÜN ONANMASI</strong></p>

<p><strong>ÖZET:</strong> Kararın hüküm fıkrasında davacının emlak vergisi ile tabiat ve kültür varlıklarının korunmasına katkı payının iadesi istemiyle yaptığı başvurusunun reddine dair .. tarih ve … sayılı işlemin iptaline karar verildiği görüldüğünden, kararın kültür varlıklarının korunmasına katkı payının iptalini de içermesi nedeniyle davacının temyiz isteminin de reddi gerekmektedir.</p>

<p>(2577 S. K. m. 49)</p>

<p>İSTEMİN KONUSU: İstanbul 7. Vergi Mahkemesinin 11/11/2014 tarih ve E:2013/3601, K:2014/2455 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.</p>

<p><strong>YARGILAMA SÜRECİ:</strong></p>

<p>Dava konusu istem: Davacı tarafından, ...... adresinde kayıtlı gayrimenkulü nedeniyle 2008-2013 yılları için fazladan ödediği emlak vergisi ve kültür varlıklarının korunmasına katkı payının iadesi istemiyle yapılan başvurunun reddine dair 04/12/2013 tarih ve M.34.6.EYÜ.0.12./1-3672 sayılı işlemin iptali ile ödenen tutarların faiziyle birlikte iadesi istemine ilişkindir.</p>

<p>İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: Davalı idarece davacıya ait "1. sınıf inşaat" olan taşınmazın inşaat sınıfının "lüks inşaat" sınıfı olarak re'sen değiştirilmesine dayanak gösterilen yoklamanın, site yönetimi tarafından yapılan düzeltme başvurusuna istinaden düzenlendiği, re'sen değişikliğe ilişkin bu işlemin davacıya ayrıca tebliğ edilmediği, tutanağın davacıya ait taşınmazla doğrudan ilgili olmadığı, … adlı kişi ile birlikte belediyenin iki yetkilisi tarafından düzenlendiği, ayrıca inşaatın bulunduğu yer,</p>

<p>konum, arsa metrekare birim değeri ve sitenin özelliklerinin (çevre düzenlemesi, havuz, güvenlik, otopark gibi) inşaat sınıfının belirlenmesinde esas alınması imkan dahilinde olmadığı halde yoklamada bu hususlara yer verildiği, bu haliyle davacıya ait meskenin lüks inşaat sınıfına dahil olduğunun idarece somut olarak ortaya konulmadığı, bu durumun 213 sayılı Kanunun 117. maddesinde yer alan matrahta hata olarak değerlendirilmesi icap ettiği ve davacıdan 2008-2013 yıllarına ilişkin olarak fazladan tahsil olunan emlak vergileri ile fazlasının iadesi için düzeltme-şikayet başvurusunun reddine dair işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne, dava konusu işlemin iptaline, ödenen tutarın faiziyle birlikte davacıya iadesine karar verilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>TEMYİZ EDENLERİN İDDİALARI:</strong></p>

<p><strong>DAVALI İDARENİN İDDİALARI:</strong> İnşaat vasfının tespitinde "Emlak Vergisi Kanunu Genel Tebliği ve İnşaat Sınıflarının Tespitine İlişkin Cetvel"in dikkate alındığı, davacının emlak vergisi bildiriminde taşınmazın lüks inşaat vasfı taşıdığını beyan ettiği, site sakinlerinin başvurusu üzerine düzenlenen yoklama doğrultusunda yapılan işlemlerin yerinde olduğu, taşınmazın aynı vasıf ve mahiyette dairelerden oluşan site içerisinde yer aldığı ve çevresel faktörler değerlendirilmeden de lüks inşaat vasfını taşıyacak nitelikte olduğu iddialarıyla kararın bozulması istenilmektedir.</p>

<p><strong>DAVACININ İDDİALARI:</strong> Davanın emlak vergisi ile tabiat ve kültür varlıklarını koruma katkı payına ait tahakkukların düzeltilmesi ve fuzulen tahsil edilen tutarın iadesi istemiyle açılmasına rağmen mahkeme kararının yalnızca emlak vergisine ilişkin olarak verildiği, tabiat ve kültür varlıkları koruma katkı payı ile ilgili herhangi bir karar verilmediğinden, kararın bu kısmının bozulmasına ve fazladan tahsil edilen bu tutarın da iadesine karar verilmesi iddiasıyla kararın kültür varlıklarının korunmasına katkı payına ilişkin kısmının bozulması istenilmektedir.</p>

<p>KARŞI TARAFIN SAVUNMALARI:</p>

<p>DAVALI İDARENİN SAVUNMALARI: Savunma verilmemiştir.</p>

<p>DAVACININ SAVUNMALARI: Yasal dayanaktan yoksun temyiz isteminin reddi gerektiği yolundadır.</p>

<p>DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ ….'NİN DÜŞÜNCESİ: Temyiz istemlerinin reddi ile usul ve yasaya uygun olan kararın onanması gerektiği düşünülmektedir.</p>

<p></p>

<p><strong>TÜRK MİLLETİ ADINA</strong></p>

<p>Karar veren Danıştay Dokuzuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:</p>

<p></p>

<p><strong>HUKUKİ DEĞERLENDİRME:</strong></p>

<p>İdare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkündür. Davalı idare tarafından ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. Davacının mahkeme kararında tabiat ve kültür varlıklarının korunmasına katkı payına ilişkin olarak hüküm kurulmadığına yönelik temyiz istemine gelince; Mahkeme kararının istemin özeti kısmında "fazladan tahsil olunan emlak vergisi ve ferilerinin yasal faiziyle birlikte iadesine" karar verilmesinin istenildiği, gerekçe kısmında da "fazladan tahsil olunan emlak vergileri ile fazlasının iadesi için yapılan düzeltme-şikayet başvurusunun reddine dair işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna varıldığı" belirtilmiş, bu ifadelerde yer alan "ferileri" ve "fazlasının" sözcüklerinin kültür varlıklarının korunmasına katkı payının yerine kullanıldığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>Öte yandan kararın hüküm fıkrasında davacının emlak vergisi ile tabiat ve kültür varlıklarının korunmasına katkı payının iadesi istemiyle yaptığı başvurusunun reddine dair 04/12/2013 tarih ve M.34.6.EYÜ.0.12./1-3672 sayılı işlemin iptaline karar verildiği görüldüğünden, kararın kültür varlıklarının korunmasına katkı payının iptalini de içermesi nedeniyle davacının temyiz isteminin de reddi gerekmektedir.</p>

<p>Karar Sonucu: Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1. Tarafların temyiz istemlerinin reddine,</p>

<p>2. Yukarıda gerekçesi özetlenen İstanbul 7. Vergi Mahkemesinin 11/11/2014 tarih ve E:2013/3601, K:2014/2455 sayılı sayılı kararının ONANMASINA,</p>

<p>3. Temyiz isteminde bulunanlardan 92,50 TL ilam harcının alınmasına,</p>

<p>4. 2577 sayılı Kanun'un (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 24/04/2019 tarihinde oybirliği ile karar verildi.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tasinmazin-belediye-tarafindan-luks-insaat-sinifina-alinmasi</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 15:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/terazi/tokmak-ev-bina-kitaps.jpg" type="image/jpeg" length="79982"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR, CMK 111]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK 111 – Adlî Kontrolün Kaldırılması ve İtiraz Süreci</p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 111 Açıklaması </p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sürecinde bireyin özgürlüğünü sınırlayan her tedbirin geçici olması, hukuk devleti ilkesinin temel gereklerinden biridir. Adlî kontrol tedbiri, tutuklamaya alternatif olarak kişisel özgürlüğü koruyan bir güvence niteliği taşır. Ancak bu tedbirin süresiz biçimde devam etmesi, kişi hak ve özgürlükleriyle bağdaşmaz.</p>

<p>Bu videoda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 111. maddesini (CMK 111) ele alarak adlî kontrolün hangi koşullarda kaldırılabileceğini, başvuru yollarını ve itiraz sürecini ayrıntılı şekilde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan konular:</p>

<p>CMK 111 nedir?<br />
Adlî kontrolün kaldırılması nasıl talep edilir?<br />
Hâkim veya mahkeme bu talebi nasıl değerlendirir?<br />
Adlî kontrol kararına itiraz mümkün müdür?<br />
Adlî kontrol tedbirinin süresi ve ölçülülük ilkesi</p>

<p>Öne çıkan noktalar:<br />
CMK’nın 111. maddesi, adlî kontrolün kaldırılmasına ilişkin açık bir yol belirleyerek bireyin özgürlüğünü korur. Şüpheli veya sanık, adlî kontrolün kaldırılmasını talep edebilir; hâkim veya mahkeme de bu talebi en geç beş gün içinde karara bağlamak zorundadır. Ayrıca, kararlara karşı itiraz hakkı tanınarak yargısal denetim sağlanır.</p>

<p>Bu düzenleme, adil yargılanma hakkı, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkesi açısından büyük önem taşır. Adlî kontrolün bir cezaya dönüşmemesi, yalnızca yargılamanın gerektirdiği ölçüde uygulanması, hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.</p>

<p>Bu video, ceza muhakemesi, adlî kontrol uygulaması ve kişi özgürlüğü üzerindeki yargısal güvenceler konularında bilgi edinmek isteyen hukuk öğrencileri, avukat adayları ve hukuk meraklıları için hazırlanmıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 09:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/l__BEvTYoto/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="13405"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler</p>

<p>CMK 110 – Adlî Kontrol Kararı Nedir? | Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 110 Açıklaması | Hukuki Haklarım</p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sistemimizde kişi özgürlüğü, en temel haklardan biridir. Ancak bu özgürlük, bazen adaletin sağlanması amacıyla sınırlanabilir. İşte bu noktada tutuklama tedbirine alternatif bir koruma önlemi olan adlî kontrol devreye girer.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110. maddesini (CMK 110) ele alarak, adlî kontrol kararının kim tarafından verileceğini, hangi aşamalarda uygulanabileceğini ve nasıl değiştirilebileceğini ayrıntılı biçimde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan başlıklar:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK 110 nedir?<br />
Adlî kontrol kararı kim tarafından verilir?<br />
Hâkim adlî kontrol kararında değişiklik yapabilir mi?<br />
Kovuşturma aşamasında adlî kontrol nasıl uygulanır?<br />
Cumhuriyet savcısının adlî kontroldeki rolü nedir?<br />
*Adlî kontrol tedbirinin amacı ve hukuk devleti ilkesiyle ilişkisi</p>

<p>Öne çıkan kavramlar:<br />
Adlî kontrol kararı, tutuklama tedbirine alternatif olarak kişi özgürlüğünü daha az kısıtlayan bir sistem getirir. Bu sayede hem yargılamanın güvenliği sağlanır hem de bireyin temel hak ve özgürlükleri korunur. CMK 110, yargılamanın her aşamasında adlî kontrolün uygulanmasına ve değiştirilebilmesine imkân tanıyarak hukuk devleti ilkesinin güçlü bir yansımasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/mqXtkUoSSR4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="16998"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Nedir, Nasıl Düzenlenir CMK 109]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi kapsamında yer alan *“adlî kontrol”* tedbiri ele alınıyor. Tutuklamanın istisna, özgürlüğün ise esas olduğu anlayış doğrultusunda düzenlenen bu madde, kişi özgürlüğünü korurken kamu güvenliğini de sağlamayı amaçlıyor.</p>

<p>Adlî kontrol, şüpheli veya sanığın tutuklanmaksızın belirli yükümlülüklere tabi tutularak denetim altına alınmasıdır. Bu sistem, hem kaçma veya delilleri karartma riskini önlemeyi hem de bireyi tamamen özgürlüğünden yoksun bırakmadan yargılama sürecini güvence altına almayı hedefler.</p>

<p>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p>

<p>Tutuklama nedenleri bulunsa bile hâkim adlî kontrol kararı verebilir mi?<br />
Tutuklama yasağı olan hâllerde adlî kontrol uygulanabilir mi?<br />
Adlî kontrol kapsamında hangi yükümlülükler getirilebilir?<br />
“Konutu terk etmeme” yükümlülüğü ne anlama gelir?<br />
7242 ve 7331 sayılı Kanun değişiklikleri adlî kontrol sistemine ne kazandırmıştır?<br />
Adlî kontrol süresi cezadan düşülür mü?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu video, *Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi* kapsamında adlî kontrol kurumunun kapsamını, uygulanma koşullarını, getirilen yenilikleri ve kişi özgürlüğü üzerindeki etkilerini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 06:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Mmnn1gDQv-k/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="19296"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bakan Gürlek: Savunmanın güçlenmesi, yargının ve toplumsal güvenin güçlenmesidir]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek, yargı teşkilatına hitaben yaptığı konuşmada, güçlü bir adalet sisteminin ancak aynı ideale inanan ve sorumluluğu birlikte taşıyan güçlü bir teşkilatla mümkün olacağını belirterek, “Birlikte başaracağız, birlikte güçleneceğiz.” dedi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Gürlek, hâkimler, savcılar, avukatlar, adalet personeli ve infaz koruma teşkilatının büyük bir aile olduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>“AYNI KÜRSÜDEN GELİYORUM”</strong></p>

<p>Bakan Gürlek, 20 yıl boyunca hâkim ve savcı olarak görev yaptığını hatırlatarak, adliye koridorlarının sesini, dosyaların yükünü ve yargı mensuplarının sorumluluğunu yakından bildiğini söyledi.</p>

<p>“Bugün sizlere aynı kürsüde görev yapmış bir meslektaşınız olarak hitap ediyorum.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının meselelerini içeriden bildiğini ve iş yükünün farkında olduğunu ifade etti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>YAPISAL SORUNLAR İÇİN YENİ ADIMLAR</strong></p>

<p>Göreve başladıkları andan itibaren yapısal sorunların çözümü için çalışmaları başlattıklarını dile getiren Gürlek, iş yükü analizlerinin yeniden yapılacağını, norm kadro sisteminin güncelleneceğini ve performans ölçütlerinin daha adil ve objektif bir zemine oturtulacağını açıkladı.</p>

<p>Hâkim ve savcıların mesleki gelişimini destekleyen uzmanlaşma ve eğitim modellerinin hayata geçirileceğini belirten Gürlek, adalet personelinin özlük haklarının iyileştirilmesi için somut adımlar atılacağını kaydetti.</p>

<p><strong>“ŞEFFAFLIK VE LİYAKAT ESAS OLACAK”</strong></p>

<p>Adaletin yalnızca kanunu doğru uygulamak olmadığını, kurum içinde hakkaniyeti güçlendirmenin de önemli olduğunu vurgulayan Gürlek, şeffaflığın artırılacağını, liyakatin esas alınacağını ve kurumsal aidiyetin güçlendirileceğini ifade etti.</p>

<p>“Bu teşkilat benim yuvamdır.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının tüm unsurlarının ortak emeğiyle daha güçlü bir yapıya kavuşacağını söyledi.</p>

<p><strong>AVUKATLARA MESAJ: “YARGININ VAZGEÇİLMEZ PARÇASISINIZ”</strong></p>

<p>Konuşmasında savunma makamına özel vurgu yapan Gürlek, avukatların yargının üç sacayağından biri olduğunu belirterek, “Savunma güçlü olduğunda adalet gerçek anlamda hayat bulur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Avukatların mesleklerini güven içinde ve saygınlıkla sürdürebilmeleri için gerekli ortamın güçlendirileceğini kaydeden Gürlek, barolarla daha yakın ve düzenli istişare mekanizmaları kurulacağını bildirdi.</p>

<p><strong>“BÜYÜK BİR ADALET AİLESİYİZ”</strong></p>

<p>Türkiye genelinde 26 bin 765 hâkim ve savcı, 96 bin 53 adalet personeli, 83 bin 929 Ceza ve Tevkifevleri teşkilatı mensubu ve 208 bin 223 avukatla büyük bir adalet ailesi olduklarını belirten Gürlek, aynı ideale inanan güçlü bir bütün olduklarını kaydetti.</p>

<p>Gürlek, “Birlikte daha adil bir gelecek inşa edeceğiz.” ifadeleriyle konuşmasını tamamladı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/H5Vdk8HEEDk/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="59514"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklunun Salıverildiğinde Yükümlülükleri Nelerdir CMK 106]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Tutuklunun Salıverildiğinde Yükümlülükleri Nelerdir CMK 106</p>

<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 106. maddesi kapsamında salıverilen kişinin yükümlülükleri ele alınıyor. Tutukevinden çıkan bir kişinin adres bildirim yükümlülüğü, adres değişikliğini bildirme zorunluluğu ve bildirmeme durumunda doğacak hukuki sonuçlar ayrıntılı biçimde açıklanıyor.</p>

<p>Birçok kişinin farkında olmadığı bu yükümlülükler, dava sürecinde savunma hakkını doğrudan etkileyen ve yargılamanın kesintisiz yürütülmesini sağlayan önemli konulardır. Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p>

<p>Salıverilen kişi hangi bilgileri bildirmek zorundadır?<br />
Adres değişikliği nasıl ve ne zaman bildirilmelidir?<br />
Bildirim yapılmazsa tebligat nasıl geçerli olur?<br />
İhtar süreci nasıl işler ve hangi belgeler düzenlenir?<br />
CMK m.106’nın amacı nedir?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu video, salıverilen kişinin sorumluluklarını, tebligatın geçerliliğini, yargılamanın adil yürütülmesini ve hak kayıplarının önlenmesini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/vz86x23hrLw/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="99607"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek gündeme ilişkin soruları yanıtladı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Feb 2026 23:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/bsNmtSsrlGc/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="69250"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklulukta Şüpheli veya Sanığın Salıverilme İstemleri CMK 104]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Tutuklulukta Şüpheli veya Sanığın Salıverilme İstemleri CMK 104</strong></p>

<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 104 ve 105. maddelerinde düzenlenen salıverilme istemi (tahliye talebi) kurumunu ele alıyoruz. Bu hükümler, tutuklama tedbirine karşı en önemli güvencelerden birini oluşturarak, şüpheli veya sanığın bireysel başvuru hakkını ve mahkeme tarafından tutukluluğun denetlenmesini güvence altına alır.</p>

<p><strong>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Salıverilme istemi nedir ve hangi aşamalarda talep edilebilir?<br />
CMK m.104 ve 105 neyi düzenler?<br />
Tutukluluk hangi makamlarca denetlenir?<br />
Sulh Ceza Hâkimi, mahkeme, Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay bu süreçte nasıl görev yapar?<br />
Salıverilme istemine ilişkin usul nasıldır ve karar süreleri nelerdir?<br />
Terör veya örgüt faaliyeti kapsamındaki suçlarda süre farkı neden vardır?<br />
Tahliye taleplerine itiraz nasıl yapılır?</p>

<p>Bu video, özgürlük hakkının korunması, tutuklama tedbirinin denetimi, itiraz yolları ve adil yargılanma hakkı konularında temel hukuki bilgiler sunmaktadır.<br />
Ayrıca, CMK 104 ve 105 hükümlerinin, bireyin özgürlüğünü koruyan hızlı, denetlenebilir ve hukuka uygun bir sistem oluşturduğunu detaylarıyla açıklamaktadır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104</guid>
      <pubDate>Thu, 12 Feb 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/HyLPmzX8YUg/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="92465"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklunun Durumunun Yakınlarına Bildirilmesi Hakkı | CMK 107 |]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 107. maddesi, yani tutuklunun durumunun yakınlarına bildirilmesi konusunu ele alıyoruz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tutuklama kararı verildiğinde yakınlara bilgi verilmesi nasıl olur, kim bilgilendirilir, yabancı uyruklular için süreç nasıl işler? Tüm detayları bu videoda bulabilirsiniz.</p>

<p>Bu videoda öğrenecekleriniz:</p>

<p>CMK 107 nedir?</p>

<p>Tutuklama kararı alındığında kim bilgilendirilir?</p>

<p>Tutuklu kişi ailesine haber verebilir mi?</p>

<p>Yabancı uyruklu tutuklular için konsolosluk bildirimi nasıl yapılır?</p>

<p>Bu düzenlemenin amacı ve insan haklarıyla bağlantısı nedir?</p>

<p>Bu düzenleme, hem kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını hem de aile bağlarının korunmasını güvence altına alır. Ayrıca yabancı uyruklu tutukluların konsolosluk korumasına erişimini sağlar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107</guid>
      <pubDate>Sat, 31 Jan 2026 15:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/OtFl4vYXEXo/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="21807"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklulukta İncelenme Süresi, Ne Kadar Süreler İle Değerlendirme Yapılır | CMK108 |]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-incelenme-suresi-ne-kadar-sureler-ile-degerlendirme-yapilir-cmk108</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-incelenme-suresi-ne-kadar-sureler-ile-degerlendirme-yapilir-cmk108" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. maddesi, yani tutukluluk süresinin sınırları konusunu ele alıyoruz. Tutuklama kararı ne kadar süreyle uygulanabilir, hangi hâllerde uzatılabilir, çocuklar ve ağır suçlar açısından durum nasıldır? Tüm bu soruların yanıtlarını bu videoda bulabilirsiniz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>📘 Bu videoda öğrenecekleriniz:</p>

<p>CMK 102 nedir?</p>

<p>Tutukluluk süresi ne kadar olabilir?<br />
Hangi suçlarda tutukluluk uzatılabilir?<br />
Katalog suçlar ve terör suçlarında tutukluluk süresi neden uzundur?<br />
18 yaşından küçükler için tutuklama süresi nasıl uygulanır?<br />
Uzatma kararlarında hangi gerekçeler aranır?<br />
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları bu konuda ne diyor?</p>

<p>Bu düzenleme, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının korunması, hukuk devleti ilkesinin güçlendirilmesi ve masumiyet karinesinin gereği olarak keyfî tutuklulukların önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.</p>

<p>Ayrıca, katalog suçlar ve terörle mücadele kapsamındaki suçlarda öngörülen uzun tutukluluk sürelerinin, uygulamada ne gibi sorunlara yol açtığı ve AİHM’in bu konuda Türkiye’ye yönelik kararlarında neleri eleştirdiği de detaylı biçimde açıklanmıştır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-incelenme-suresi-ne-kadar-sureler-ile-degerlendirme-yapilir-cmk108</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Jan 2026 22:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/3UIwS8bH73w/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="42912"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Savcının Tutuklama Kararının Geri Alınmasını İstemesi, CMK Madde 103]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/savcinin-tutuklama-kararinin-geri-alinmasini-istemesi-cmk-madde-103</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/savcinin-tutuklama-kararinin-geri-alinmasini-istemesi-cmk-madde-103" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 103. maddesi, yani Cumhuriyet savcısının tutukluluğa ilişkin yetkileri konusunu ele alıyoruz. Tutuklama kararının kaldırılması nasıl olur, savcı hangi durumlarda şüpheliyi serbest bırakabilir, hâkim ve savcı yetkileri arasındaki fark nedir? Tüm bu soruların yanıtlarını bu videoda bulabilirsiniz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>📘 Bu videoda öğrenecekleriniz:</p>

<p><strong>CMK 103 nedir?</strong></p>

<p>Cumhuriyet savcısının serbest bırakma yetkisi hangi durumlarda uygulanır?<br />
Tutuklama kararının kaldırılmasını kim talep edebilir?<br />
Adli kontrol tedbiri nedir ve ne zaman uygulanır?<br />
Savcının serbest bırakma yetkisi hangi aşamada geçerlidir?<br />
Anayasa’nın 19. maddesi bu konuda neyi güvence altına alır?<br />
AİHS (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) özgürlük ve güvenlik hakkı ile bu düzenleme arasındaki ilişki nedir?</p>

<p>Bu düzenleme, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının korunması, hukuk devleti ilkesinin güçlendirilmesi ve tutuklamanın sürekli gözden geçirilmesi gerektiği yönündeki anayasal ilkenin somut bir yansımasıdır.</p>

<p>Cumhuriyet savcısına tanınan bu yetki, tutukluluğun istisnaî olma niteliğini güçlendirir, keyfî özgürlük kısıtlamalarının önüne geçer ve özgürlük lehine yargısal denetimin etkinleşmesini sağlar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/savcinin-tutuklama-kararinin-geri-alinmasini-istemesi-cmk-madde-103</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Jan 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/I-GtWxno8mo/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="16832"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="65262"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="16309"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>

<p></p>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="77338"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="88968"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="46038"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="83451"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="63514"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="43720"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="26270"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="11923"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
