<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 16 Jun 2026 01:54:12 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesine İlişkin Tebliğ (No: 2026/9)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ithalatta-haksiz-rekabetin-onlenmesine-iliskin-teblig-no-20269</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ithalatta-haksiz-rekabetin-onlenmesine-iliskin-teblig-no-20269" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesine İlişkin Tebliğ (No: 2026/9), 16 Haziran 2026 Tarihli ve 33282 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Ticaret Bakanlığından:</strong></p>

<p><strong>İTHALATTA HAKSIZ REKABETİN ÖNLENMESİNE İLİŞKİN TEBLİĞ</strong></p>

<p><strong>(TEBLİĞ NO: 2026/9)</strong></p>

<p><strong>Amaç ve kapsam</strong></p>

<p><strong>MADDE 1-</strong> (1) Bu Tebliğin amacı, yerli üretici Kordsa Teknik Tekstil A.Ş. firması tarafından yapılan başvuruya istinaden Çin Halk Cumhuriyeti menşeli 5902.10.10.00.00 gümrük tarife istatistik pozisyonu altında sınıflandırılan “naylon veya diğer poliamidlerden elde edilen yüksek mukavemetli iplikten her nevi nakil vasıtası iç ve dış lastiği için kauçuk emdirilmiş mensucat (kord bezi)” eşya tanımlı naylon kord bezi; Çin Halk Cumhuriyeti ve Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti menşeli 5902.20.10.00.00 gümrük tarife istatistik pozisyonu altında sınıflandırılan “poliesterlerden elde edilen yüksek mukavemetli iplikten her nevi nakil vasıtası iç ve dış lastiği için kauçuk emdirilmiş mensucat (kord bezi)” eşya tanımlı poliesterlerden kord bezi ürünlerine yönelik bir damping soruşturması açılması ve açılan soruşturmanın usul ve esaslarının belirlenmesidir.</p>

<p><strong>Dayanak</strong></p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>(1) Bu Tebliğ, 14/6/1989 tarihli ve 3577 sayılı İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Kanun, 20/10/1999 tarihli ve 99/13482 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Karar ve 30/10/1999 tarihli ve 23861 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Yönetmeliğe dayanılarak hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Tanımlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 3-</strong> (1) Bu Tebliğde geçen;</p>

<p>a) Bakanlık: Ticaret Bakanlığını,</p>

<p>b) CIF: Masraflar, sigorta ve navlun dâhil teslimi,</p>

<p>c) ÇHC: Çin Halk Cumhuriyeti’ni,</p>

<p>ç) EBYS: Elektronik Belge Yönetim Sistemini,</p>

<p>d) Genel Müdürlük: Bakanlık İthalat Genel Müdürlüğünü,</p>

<p>e) GTİP: Gümrük tarife istatistik pozisyonunu,</p>

<p>f) Kanun: 14/6/1989 tarihli ve 3577 sayılı İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Kanunu,</p>

<p>g) Karar: 20/10/1999 tarihli ve 99/13482 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Kararı,</p>

<p>ğ) KEP: Kayıtlı elektronik posta adresini,</p>

<p>h) TGTC: İstatistik Pozisyonlarına Bölünmüş Türk Gümrük Tarife Cetvelini,</p>

<p>ı) Vietnam: Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti’ni,</p>

<p>i) Yönetmelik: 30/10/1999 tarihli ve 23861 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Yönetmeliği,</p>

<p>ifade eder.</p>

<p><strong>Soruşturma konusu ürün</strong></p>

<p><strong>MADDE 4- </strong>(1) Soruşturma konusu ürün, ÇHC menşeli 5902.10.10.00.00 GTİP’i altında sınıflandırılan “naylon veya diğer poliamidlerden elde edilen yüksek mukavemetli iplikten her nevi nakil vasıtası iç ve dış lastiği için kauçuk emdirilmiş mensucat (kord bezi)” eşya tanımlı naylon kord bezi; ÇHC ve Vietnam menşeli 5902.20.10.00.00 GTİP’i altında sınıflandırılan “poliesterlerden elde edilen yüksek mukavemetli iplikten her nevi nakil vasıtası iç ve dış lastiği için kauçuk emdirilmiş mensucat (kord bezi)” eşya tanımlı poliesterlerden kord bezidir.</p>

<p>(2) Bahse konu GTİP’ler yalnızca bilgi amaçlı verilmiş olup bağlayıcı mahiyette değildir.</p>

<p>(3) Ürünün TGTC’de yer alan tarife pozisyonunda ve/veya eşya tanımında yapılacak değişiklikler bu Tebliğ hükümlerinin uygulanmasına engel teşkil etmez.</p>

<p><strong>Başvurunun temsil niteliği</strong></p>

<p><strong>MADDE 5-</strong> (1) Başvuru aşamasında sunulan delillerden, Yönetmeliğin 18 inci maddesi çerçevesinde yerli üretim dalını temsil niteliğini haiz olduğu anlaşılan yerli üretici Kordsa Teknik Tekstil A.Ş. tarafından yapılan başvurunun Yönetmeliğin 20 nci maddesi uyarınca yerli üretim dalı adına yapıldığı anlaşılmıştır. Bu kapsamda, söz konusu firma bu Tebliğin ilgili bölümlerinde “yerli üretim dalı” olarak anılacaktır.</p>

<p><strong>Damping iddiası</strong></p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> (1) Normal değerin tespitinde başvuru konusu ülkelerin geçerli iç piyasa fiyatlarına ulaşılamamıştır. Bu kapsamda, Yönetmeliğin 5 inci maddesi hükümleri çerçevesinde, normal değerin tespiti için oluşturulmuş normal değer kullanılmıştır. Bu çerçevede, başvuru konusu ürün için normal değer Türkiye’de benzer malın birim imalat maliyetine satış, genel ve idari giderler ile finansman gideri ve makul bir kârın eklenmesiyle oluşturulmuştur. Normal değerin tespitinde, başvuru konusu ülkeler koşullarına ilişkin lehte ayarlamalar yapılmıştır. Söz konusu değerin fabrika çıkış aşamasında olduğu kabul edilmiştir.</p>

<p>(2) İhraç fiyatının tespitinde, inceleme dönemi olan 1/10/2024-30/9/2025 dönemi için Bakanlık istatistik veri tabanında yer alan ithalat beyannameleri bazında veriler kullanılarak başvuru konusu ürünün başvuru konusu ülkelerden ithalatında oluşan CIF ağırlıklı ortalama ihraç fiyatı dikkate alınmıştır. Söz konusu ihraç fiyatından, Bakanlık istatistik veri tabanından elde edilen harici navlun ve sigorta bedelleri düşülerek anılan değerin fabrika çıkış aşamasında olduğu kabul edilmiştir.</p>

<p>(3) Bu maddede açıklandığı şekilde tespit edilen normal değerler ile Türkiye’ye ihraç fiyatları mümkün olduğu ölçüde aynı ticari aşamada, diğer bir ifadeyle, fabrika çıkış aşamasında karşılaştırılmış olup soruşturma konusu ürün için hesaplanan damping marjlarının Yönetmeliğin 28 inci maddesinde zikredilen ihmal edilebilir oranın üzerinde olduğu tespit edilmiştir.</p>

<p><strong>Zarar ve nedensellik iddiası</strong></p>

<p><strong>MADDE 7-</strong> (1) Yönetmeliğin 17 nci maddesi çerçevesinde zarar iddiası 1/1/2022-30/9/2025 dönemi için incelenmiştir.</p>

<p>(2) Naylon kord bezi ürününde, ÇHC menşeli başvuru konusu ürün ithalatı 1/1/2022-30/9/2025 döneminde mutlak ve nispi olarak artış göstermiştir.</p>

<p>(3) Poliesterlerden kord bezi ürününde, ÇHC ve Vietnam menşeli başvuru konusu ürün ithalatı, 1/1/2022-30/9/2025 döneminde mutlak ve nispi olarak artış göstermiştir.</p>

<p>(4) Naylon kord bezi ürününde, ÇHC menşeli ithalatın, 1/1/2022-30/9/2025 döneminde yerli üretim dalının yurt içi birim satış fiyatlarını kırdığı ve baskıladığı görülmüştür.</p>

<p>(5) Poliesterlerden kord bezi ürününde, ÇHC menşeli ithalatın, 1/10/2024-30/9/2025 döneminde yerli üretim dalının yurt içi birim satış fiyatlarını kırdığı, 1/1/2023-30/9/2025 döneminde yerli üretim dalının yurt içi birim satış fiyatlarını baskıladığı; Vietnam menşeli ithalatın, 1/1/2022-30/9/2025 döneminde yerli üretim dalının yurt içi birim satış fiyatlarını kırmadığı, 1/1/2023-30/9/2025 döneminde yerli üretim dalının yurt içi birim satış fiyatlarını baskıladığı görülmüştür.</p>

<p>(6) Naylon kord bezi ürününde, yerli üretim dalı tarafından zarara ilişkin olarak sunulan bilgi, belge ve deliller kullanılarak yapılan değerlendirmede, yerli üretim dalının üretim, yurt içi satış miktarı, yurt içi satışlardan kârlılık, kapasite kullanım oranı, istihdam, pazar payı, verimlilik, ürün nakit akışı ve yatırımların geri dönüş oranı gibi temel ekonomik göstergelerinde 1/1/2022-30/9/2025 döneminde bozulmalar yaşandığı tespit edilmiştir.</p>

<p>(7) Poliesterlerden kord bezi ürününde, yerli üretim dalı tarafından zarara ilişkin olarak sunulan bilgi, belge ve deliller kullanılarak yapılan değerlendirmede, yerli üretim dalının üretim, yurt içi satış miktarı, yurt içi satışlardan kârlılık, kapasite kullanım oranı, istihdam, pazar payı, verimlilik, ürün nakit akışı ve yatırımların geri dönüş oranı gibi temel ekonomik göstergelerinde 1/1/2022-30/9/2025 döneminde bozulmalar yaşandığı tespit edilmiştir.</p>

<p>(8) Başvuru aşamasında sunulan deliller ve ithalata ilişkin Bakanlık istatistik veri tabanında yer alan veriler esas alınarak yapılan tespitler ışığında, dampingli olduğu iddia edilen naylon kord bezi ürününde, ÇHC menşeli ithalatın; poliesterlerden kord bezi ürününde, ÇHC ve Vietnam menşeli ithalatın yerli üretim dalının ekonomik göstergelerinde maddi zarara yol açtığı değerlendirilmiştir.</p>

<p><strong>Karar ve işlemler</strong></p>

<p><strong>MADDE 8-</strong> (1) Yapılan inceleme sonucunda, damping soruşturması açılabilmesi için yeterli bilgi, belge ve delillerin bulunduğu anlaşıldığından, İthalatta Haksız Rekabeti Değerlendirme Kurulunun kararı ile ÇHC menşeli naylon kord bezi ürünü ile ÇHC ve Vietnam menşeli poliesterlerden kord bezi ürününe yönelik olarak Yönetmeliğin 20 nci maddesi çerçevesinde bir damping soruşturması açılmasına karar verilmiştir.</p>

<p><strong>Piyasa ekonomisi değerlendirmesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 9-</strong> (1) ÇHC ve Vietnam’da yerleşik soruşturmaya tabi üretici veya üreticilerin soruşturma konusu ürünün üretiminde ve satışında Yönetmeliğin ek 1 inci maddesinde yer alan ölçütler çerçevesinde piyasa ekonomisi koşullarının geçerli olduğunu 12 nci maddede belirtilen süreler içinde yeterli deliller ile ispat etmesi durumunda bu üretici veya üreticiler için normal değerin tespitinde Yönetmeliğin 5 inci maddesi, aksi takdirde Yönetmeliğin 7 nci maddesi hükümleri uygulanır. Yönetmeliğin 7 nci maddesi hükümlerinin tatbiki halinde adı geçen ülke için piyasa ekonomisi uygulayan emsal ülke olarak Türkiye’nin seçilmesi öngörülür.</p>

<p><strong>İlgili taraflara soruşturma açılışının bildirilmesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 10-</strong> (1) Yönetmeliğin 23 üncü maddesi uyarınca, soruşturma konusu malın ihracatçısı, yabancı üreticisi, ithalatçısı, üye çoğunluğu bunlardan oluşan meslek kuruluşları, ihracatçı ülke hükümeti, benzer malın Türkiye’deki üreticisi, üye çoğunluğu benzer malın Türkiye’deki üreticilerinden oluşan meslek kuruluşları ilgili taraflar olarak kabul edilir. Ancak, 12 nci maddede belirtilen süreler içinde soru formlarını cevaplamak veya görüşlerini sunmak suretiyle kendilerini yetkili merciye bildirenler soruşturmada ilgili taraf olarak dikkate alınır.</p>

<p>(2) Soruşturma açılmasını müteakip, soruşturma konusu ülkelerde yerleşik bilinen üretici/ihracatçılara, soruşturma konusu ülkelerin Ankara’daki büyükelçilikleri ile başvuruda belirtilen ve Bakanlıkça tespit edilen soruşturma konusu ürünün bilinen ithalatçılarına soruşturmanın açılışına ilişkin bildirimde bulunulur.</p>

<p>(3) Bildirimde, soruşturma açılış Tebliği, başvurunun gizli olmayan özeti ve soru formlarına erişim hususunda bilgiye yer verilir.</p>

<p>(4) Bildirim gönderilemeyen veya kendilerine bildirim ulaşmayan diğer ilgili taraflar, soruşturma ile ilgili bilgilere Bakanlığın “https://www.ticaret.gov.tr/ithalat” uzantılı internet sitesinden sırasıyla “Ticaret Politikası Savunma Araçları”, “Damping ve Sübvansiyon”, “Soruşturmalar” sekmelerini takip ederek soruşturmaya dair ilgili başlıktan erişebilir.</p>

<p><strong>Yetkili merci, ilgili tarafların görüş ve cevaplarını sunmaları</strong></p>

<p><strong>MADDE 11-</strong> (1) Soruşturma, aşağıda iletişim bilgileri yer alan Genel Müdürlük tarafından yürütülür.</p>

<p>T. C. Ticaret Bakanlığı</p>

<p>İthalat Genel Müdürlüğü</p>

<p>Damping ve Sübvansiyon Dairesi</p>

<p>Adres: Söğütözü Mah. Nizami Gencevi Caddesi No:63/1 06530 Çankaya/ANKARA</p>

<p>Tel: +90 312 204 75 00</p>

<p>(2) Soruşturmada “Türkiye’de yerleşik firma, kurum ve kuruluşlar”, soru formlarına cevapları ile resmî görüşlerini kendilerine ait KEP adreslerinden Bakanlığın aşağıda yer alan KEP adresine gönderir.</p>

<p>KEP adresi: <u>ticaretbakanligi</u><u>@hs01.kep.tr</u></p>

<p>(3) Soruşturmada “yurt dışında yerleşik firma, kurum ve kuruluşlar”, soru formlarına cevapları ile resmî görüşlerini yazılı olarak, soru formu cevaplarına ve resmî görüşlerine ilişkin ekleri ise yalnızca elektronik ortamda (CD/USB ile) Bakanlığın posta adresine gönderir. Soru formu cevapları, resmî görüşler ve bunların ekleri ayrıca aşağıda yer alan e-posta adresine gönderilir.</p>

<p>EBYS e-posta adresi: <u>ithebys</u><u>@ticaret.gov.tr</u></p>

<p>(4) Soruşturma kapsamında yurt dışında yerleşik firma, kurum ya da kuruluşların soru formu cevaplarını bir yasal temsilci vasıtasıyla Bakanlığa iletmeleri durumunda, ilgili firma, kurum ya da kuruluşların anılan yasal temsilci adına resmî bir vekâletname (yetki belgesi) düzenlemesi gerekmektedir. Düzenlenecek vekâletnamenin soru formu cevaplarını ileten yurt dışında yerleşik firma, kurum ya da kuruluşun imza yetkilisi tarafından imzalanmış olması; Türkçe veya İngilizce tercümesinin sunulması, Yabancı Resmî Belgelerin Tasdiki Mecburiyetinin Kaldırılması Sözleşmesine uygun olarak “apostil tasdik şerhi” taşıması, apostil tasdik şerhi bulunmaması halinde o ülkedeki Türk Konsolosluğunun tasdikini içermesi gerekmektedir.</p>

<p>(5) Soruşturmaya ilişkin yazılı ve sözlü iletişim Türkçe yapılır. Soru formuna yanıtlar hariç olmak üzere, Türkçe dışında bir dilde sunulan hiçbir bilgi, belge, görüş ve talep dikkate alınmaz.</p>

<p>(6) İlgili taraflarca soru formuna verilen cevaplar, soruşturmayla ilgili sunulan diğer bilgi, belge, görüş ve destekleyici deliller aksi belirtilmedikçe yazılı olarak sunulur. Yazılı sunumlarda ilgili tarafların isim ve unvanı, adres bilgileri, elektronik posta adresi, telefon numaraları belirtilir. “Türkiye’de yerleşik firma, kurum ve kuruluşlardan ilgili taraf olmak isteyenler” tarafından yazılı sunumlarda kendilerine ait KEP adresleri de belirtilir.</p>

<p>(7) İlgili taraflar, soru formunda istenilen bilgiler haricinde soruşturmayla ilgili olduğu düşünülen diğer bilgi, belge ve görüşlerini, destekleyici deliller ile birlikte Genel Müdürlüğe yazılı olarak 12 nci maddenin ikinci fıkrasında belirtilen süre içerisinde sunabilir.</p>

<p>(8) Soruşturma süresince Yönetmeliğin 22 nci maddesinin ikinci fıkrası çerçevesinde gizlilik kaydıyla verilen her türlü bilgi, belge ve görüşün gizli olmayan bir özeti sunulur. Gizli olmayan özet, esas bilginin makul ölçüde anlaşılmasına olanak sağlayacak ayrıntıda olur. İlgili taraflar, istisnai hallerde bu bilgilerin özetlenemeyecek nitelikte olduklarını belirtebilir. Bu gibi istisnai durumlarda, bilgilerin özetlenemeyecek nitelikte olmasının nedenlerinin belirtilmesi gerekir.</p>

<p><strong>Süreler</strong></p>

<p><strong>MADDE 12-</strong> (1) 10 uncu maddenin ikinci fıkrasında belirtilen bildirimin gönderildiği bütün ilgili taraflar için soru formunu cevaplama süresi, soruşturmanın açılışına ilişkin bildirimin gönderildiği tarihten itibaren posta süresi dâhil 37 gündür.</p>

<p>(2) 10 uncu maddenin dördüncü fıkrasında yer alan bildirimin gönderilemediği ilgili taraflar soru formuna ilişkin cevaplarını ve soruşturma ile ilgili görüşlerini bu Tebliğin yayımı tarihinden itibaren başlayacak 37 günlük süre içerisinde sunar.</p>

<p>(3) Soruşturmanın sonucundan etkilenebileceklerini iddia eden ve 10 uncu maddenin birinci fıkrası dışında kalan diğer yerli ve yabancı taraflar görüşlerini bu Tebliğin yayımı tarihinden itibaren soruşturmanın akışını etkilemeyecek şekilde soruşturma süreci içerisinde sunabilir.</p>

<p><strong>İş birliğine gelinmemesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 13- </strong>(1) Yönetmeliğin 26 ncı maddesi hükmü çerçevesinde, ilgili taraflardan birinin verilen süreler dâhilinde ve istenilen biçimde gerekli bilgi ve belgeleri sağlamaması ya da bu bilgi ve belgelere erişimi reddetmesi veya soruşturmayı engellediğinin anlaşılması veya yanlış ya da yanıltıcı bilgi vermesi hallerinde söz konusu taraf iş birliğine gelmemiş sayılır. Bu gibi hallerde soruşturma kapsamındaki geçici veya nihai belirlemeler, olumlu ya da olumsuz şekilde, mevcut verilere göre yapılabilir.</p>

<p>(2) İlgili tarafların iş birliğine gelmemesi veya kısmen iş birliğine gelmesi halinde bahse konu taraf için soruşturmanın sonucu iş birliğine gelinmesine nazaran daha az avantajlı olabilir.</p>

<p><strong>Geçici önlem alınması ve önlemlerin geriye dönük uygulanması</strong></p>

<p><strong>MADDE 14-</strong> (1) Kanun ve Kararın ilgili hükümleri uyarınca, soruşturma süresince geçici önlem uygulanması kararlaştırılabilir ve kesin önlem geriye dönük olarak uygulanabilir.</p>

<p><strong>Soruşturmanın başlangıç tarihi</strong></p>

<p><strong>MADDE 15-</strong> (1) Soruşturma, bu Tebliğin yayımı tarihinde başlamış kabul edilir.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p>

<p><strong>MADDE 16-</strong> (1) Bu Tebliğ yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>MADDE 17-</strong> (1) Bu Tebliğ hükümlerini Ticaret Bakanı yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ithalatta-haksiz-rekabetin-onlenmesine-iliskin-teblig-no-20269</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 00:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/12/resmi/ticaret-bakanligi.jpg" type="image/jpeg" length="91496"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesine İlişkin Tebliğ (No: 2026/21)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ithalatta-haksiz-rekabetin-onlenmesine-iliskin-teblig-no-202621</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ithalatta-haksiz-rekabetin-onlenmesine-iliskin-teblig-no-202621" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesine İlişkin Tebliğ (No: 2026/21), 16 Haziran 2026 Tarihli ve 33282 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Ticaret Bakanlığından:</strong></p>

<p><strong>İTHALATTA HAKSIZ REKABETİN ÖNLENMESİNE İLİŞKİN TEBLİĞ</strong></p>

<p><strong>(TEBLİĞ NO: 2026/21)</strong></p>

<p><strong>Amaç ve kapsam</strong></p>

<p><strong>MADDE 1-</strong> (1) Bu Tebliğin amacı, yerli üretici Petlas Lastik Sanayi A.Ş. ve Kocaeli Lastik Sanayi A.Ş. firmaları tarafından yapılan ve Sumitomo Rubber Ako Lastik Sanayi ve Ticaret A.Ş. firması tarafından desteklenen başvuruya istinaden Çek Cumhuriyeti, Kore Cumhuriyeti, Sırbistan Cumhuriyeti ve Slovak Cumhuriyeti menşeli 4011.10.00.10.00, 4011.10.00.90.11, 4011.10.00.90.12, 4011.10.00.90.13 ve 4011.10.00.90.18 gümrük tarife istatistik pozisyonları altında sınıflandırılan “binek otomobil dış lastikleri” ürününe yönelik bir damping soruşturması açılması ve açılan soruşturmanın usul ve esaslarının belirlenmesidir.</p>

<p><strong>Dayanak</strong></p>

<p><strong>MADDE 2-</strong> (1) Bu Tebliğ, 14/6/1989 tarihli ve 3577 sayılı İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Kanun, 20/10/1999 tarihli ve 99/13482 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Karar ve 30/10/1999 tarihli ve 23861 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Yönetmeliğe dayanılarak hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Tanımlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 3-</strong> (1) Bu Tebliğde geçen;</p>

<p>a) Bakanlık: Ticaret Bakanlığını,</p>

<p>b) CIF: Masraflar, sigorta ve navlun dâhil teslimini,</p>

<p>c) Çekya: Çek Cumhuriyeti’ni,</p>

<p>ç) EBYS: Elektronik Belge Yönetim Sistemini,</p>

<p>d) Genel Müdürlük: Bakanlık İthalat Genel Müdürlüğünü,</p>

<p>e) GTİP: Gümrük tarife istatistik pozisyonunu,</p>

<p>f) Güney Kore: Kore Cumhuriyeti’ni,</p>

<p>g) Kanun: 14/6/1989 tarihli ve 3577 sayılı İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Kanunu,</p>

<p>ğ) Karar: 20/10/1999 tarihli ve 99/13482 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Kararı,</p>

<p>h) KEP: Kayıtlı elektronik posta adresini,</p>

<p>ı) Sırbistan: Sırbistan Cumhuriyeti’ni,</p>

<p>i) Slovakya: Slovak Cumhuriyeti’ni,</p>

<p>j) TGTC: İstatistik Pozisyonlarına Bölünmüş Türk Gümrük Tarife Cetvelini,</p>

<p>k) Yönetmelik: 30/10/1999 tarihli ve 23861 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Yönetmeliği,</p>

<p>ifade eder.</p>

<p><strong>Soruşturma konusu ürün</strong></p>

<p><strong>MADDE 4-</strong> (1) Soruşturma konusu ürün, Çekya, Güney Kore, Sırbistan ve Slovakya menşeli 4011.10.00.10.00, 4011.10.00.90.11, 4011.10.00.90.12, 4011.10.00.90.13 ve 4011.10.00.90.18 GTİP’leri altında sınıflandırılan “binek otomobil dış lastikleri”dir.</p>

<p>(2) Bahse konu GTİP’ler yalnızca bilgi amaçlı verilmiş olup bağlayıcı mahiyette değildir.</p>

<p>(3) Ürünün TGTC’de yer alan tarife pozisyonunda ve/veya eşya tanımında yapılacak değişiklikler bu Tebliğ hükümlerinin uygulanmasına engel teşkil etmez.</p>

<p><strong>Başvurunun temsil niteliği</strong></p>

<p><strong>MADDE 5-</strong> (1) Başvuru aşamasında sunulan delillerden, Yönetmeliğin 18 inci maddesi çerçevesinde yerli üretim dalını temsil niteliğini haiz olduğu anlaşılan yerli üretici Petlas Lastik Sanayi A.Ş. tarafından yapılan ve Kocaeli Lastik Sanayi A.Ş. tarafından aktif olarak desteklenen başvurunun Yönetmeliğin 20 nci maddesi uyarınca yerli üretim dalı adına yapıldığı anlaşılmıştır. Bu kapsamda, söz konusu firmalar bu Tebliğin ilgili bölümlerinde “yerli üretim dalı” olarak anılacaktır.</p>

<p><strong>Damping iddiası</strong></p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> (1) Normal değerin tespitinde başvuru konusu ülkelerin geçerli iç piyasa fiyatlarına ulaşılamamıştır. Bu kapsamda, Yönetmeliğin 5 inci maddesi hükümleri çerçevesinde, normal değerin tespiti için başvuru konusu ürünün uygun bir üçüncü ülkeye ihracatında temsil niteliği taşıyan karşılaştırılabilir ihraç fiyatı normal değer olarak kabul edilmiştir. Uluslararası Ticaret Merkezi ve Eurostat verilerinin kullanıldığı bu hesaplama yönteminde, söz konusu üçüncü ülke, başvuru konusu ürünü üretme kabiliyetleri ve başvuru konusu ülkelerin ihracatındaki yerleri dikkate alınarak belirlenmiştir. Bu yöntemle belirlenen ihraç fiyatlarının fabrika çıkış aşamasında olduğu kabul edilmiştir.</p>

<p>(2) İhraç fiyatının tespitinde inceleme dönemi olan 1/1/2025-31/12/2025 dönemi için Uluslararası Ticaret Merkezi ve Eurostat verileri çerçevesinde başvuru konusu ürünün başvuru konusu ülkelerden Türkiye’ye ağırlıklı ortalama ihraç fiyatları dikkate alınmıştır.</p>

<p>(3) Bu maddede açıklandığı şekilde tespit edilen normal değerler ile Türkiye’ye ihraç fiyatları mümkün olduğu ölçüde aynı ticari aşamada, diğer bir ifadeyle, fabrika çıkış aşamasında karşılaştırılmış olup soruşturma konusu ürün için hesaplanan damping marjlarının Yönetmeliğin 28 inci maddesinde zikredilen ihmal edilebilir oranın üzerinde olduğu tespit edilmiştir.</p>

<p><strong>Zarar ve nedensellik iddiası</strong></p>

<p><strong>MADDE 7-</strong> (1) Yönetmeliğin 17 nci maddesi çerçevesinde zarar iddiası 1/1/2023-31/12/2025 dönemi için incelenmiştir.</p>

<p>(2) Söz konusu üründe, Çekya, Güney Kore, Sırbistan ve Slovakya menşeli başvuru konusu ürün ithalatı 1/1/2023-31/12/2025 döneminde mutlak ve nispi olarak artış göstermiştir.</p>

<p>(3) Güney Kore ve Sırbistan menşeli ithalatın, 2025 yılında yerli üretim dalının yurt içi birim satış fiyatlarını baskıladığı görülmüştür.</p>

<p>(4) Soruşturma konusu üründe, yerli üretim dalı tarafından zarara ilişkin sunulan bilgi, belge ve deliller kullanılarak yapılan değerlendirmede, yerli üretim dalının üretim, yurt içi satış miktarı, yurt içi ve toplam satışlardan karlılık, yurt içi ve toplam satışlardan birim karlılık, stok miktarı ve stok değeri, istihdam, pazar payı, ürün nakit akışı, kapasite kullanım oranı ve yatırımların geri dönüş oranı gibi temel ekonomik göstergelerinde 1/1/2023-31/12/2025 döneminde bozulmalar yaşandığı tespit edilmiştir.</p>

<p>(5) Başvuru aşamasında sunulan deliller ve ithalata ilişkin Bakanlık istatistik veri tabanında yer alan veriler esas alınarak yapılan tespitler ışığında, dampingli olduğu iddia edilen Çekya, Güney Kore, Sırbistan ve Slovakya menşeli ithalatın yerli üretim dalının ekonomik göstergelerinde maddi zarara yol açtığı değerlendirilmiştir.</p>

<p><strong>Karar ve işlemler</strong></p>

<p><strong>MADDE 8-</strong> (1) Yapılan inceleme sonucunda, damping soruşturması açılabilmesi için yeterli bilgi, belge ve delillerin bulunduğu anlaşıldığından, İthalatta Haksız Rekabeti Değerlendirme Kurulunun kararı ile Çekya, Güney Kore, Sırbistan ve Slovakya menşeli söz konusu ürüne yönelik olarak Yönetmeliğin 20 nci maddesi çerçevesinde bir damping soruşturması açılmasına karar verilmiştir.</p>

<p><strong>İlgili taraflara soruşturma açılışının bildirilmesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 9-</strong> (1) Yönetmeliğin 23 üncü maddesi uyarınca, soruşturma konusu malın ihracatçısı, yabancı üreticisi, ithalatçısı, üye çoğunluğu bunlardan oluşan meslek kuruluşları, ihracatçı ülke hükümeti, benzer malın Türkiye’deki üreticisi, üye çoğunluğu benzer malın Türkiye’deki üreticilerinden oluşan meslek kuruluşları ilgili taraflar olarak kabul edilir. Ancak, 11 inci maddede belirtilen süreler içinde soru formlarını cevaplamak veya görüşlerini sunmak suretiyle kendilerini yetkili merciye bildirenler soruşturmada ilgili taraf olarak dikkate alınır.</p>

<p>(2) Soruşturma açılmasını müteakip, soruşturma konusu ülkelerde yerleşik bilinen üretici/ihracatçılara, soruşturma konusu ülkelerin Ankara’daki büyükelçilikleri ile başvuruda belirtilen ve Bakanlıkça tespit edilen soruşturma konusu ürünün bilinen ithalatçılarına soruşturmanın açılışına ilişkin bildirimde bulunulur.</p>

<p>(3) Bildirimde, soruşturma açılış tebliği, başvurunun gizli olmayan özeti ve soru formlarına erişim hususunda bilgiye yer verilir.</p>

<p>(4) Bildirim gönderilemeyen veya kendilerine bildirim ulaşmayan diğer ilgili taraflar, soruşturma ile ilgili bilgilere Bakanlığın “https://www.ticaret.gov.tr/ithalat” uzantılı internet sitesinden sırasıyla “Ticaret Politikası Savunma Araçları”, “Damping ve Sübvansiyon”, “Soruşturmalar” sekmelerini takip ederek soruşturmaya dair ilgili başlıktan erişebilir.</p>

<p><strong>Yetkili merci, ilgili tarafların görüş ve cevaplarını sunmaları</strong></p>

<p><strong>MADDE 10- </strong>(1) Soruşturma, aşağıda iletişim bilgileri yer alan Genel Müdürlük tarafından yürütülür.</p>

<p>T. C. Ticaret Bakanlığı</p>

<p>İthalat Genel Müdürlüğü</p>

<p>Damping ve Sübvansiyon Dairesi</p>

<p>Adres: Söğütözü Mah. Nizami Gencevi Caddesi No:63/1 06530 Çankaya/ANKARA</p>

<p>Tel: +90 312 204 75 00</p>

<p>(2) Soruşturmada “Türkiye’de yerleşik firma, kurum ve kuruluşlar”, soru formlarına cevapları ile resmî görüşlerini kendilerine ait KEP adreslerinden Bakanlığın aşağıda yer alan KEP adresine gönderir.</p>

<p>KEP adresi:<u> ticaretbakanligi@hs01.kep.tr</u></p>

<p>(3) Soruşturmada “yurt dışında yerleşik firma, kurum ve kuruluşlar”, soru formlarına cevapları ile resmî görüşlerini yazılı olarak, soru formu cevaplarına ve resmî görüşlerine ilişkin ekleri ise yalnızca elektronik ortamda (CD/USB ile) Bakanlığın posta adresine gönderir. Soru formu cevapları, resmî görüşler ve bunların ekleri ayrıca aşağıda yer alan e-posta adresine gönderilir.</p>

<p>EBYS e-posta adresi: <u>ithebys@ticaret.gov.tr</u></p>

<p>(4) Soruşturma kapsamında yurt dışında yerleşik firma, kurum ya da kuruluşların soru formu cevaplarını bir yasal temsilci vasıtasıyla Bakanlığa iletmeleri durumunda, ilgili firma, kurum ya da kuruluşların anılan yasal temsilci adına resmî bir vekâletname (yetki belgesi) düzenlemesi gerekmektedir. Düzenlenecek vekâletnamenin soru formu cevaplarını ileten yurt dışında yerleşik firma, kurum ya da kuruluşun imza yetkilisi tarafından imzalanmış olması; Türkçe veya İngilizce tercümesinin sunulması, Yabancı Resmî Belgelerin Tasdiki Mecburiyetinin Kaldırılması Sözleşmesine uygun olarak “apostil tasdik şerhi” taşıması, apostil tasdik şerhi bulunmaması halinde o ülkedeki Türk Konsolosluğunun tasdikini içermesi gerekmektedir.</p>

<p>(5) Soruşturmaya ilişkin yazılı ve sözlü iletişim Türkçe yapılır. Soru formuna yanıtlar hariç olmak üzere, Türkçe dışında bir dilde sunulan hiçbir bilgi, belge, görüş ve talep dikkate alınmaz.</p>

<p>(6) İlgili taraflarca soru formuna verilen cevaplar, soruşturmayla ilgili sunulan diğer bilgi, belge, görüş ve destekleyici deliller aksi belirtilmedikçe yazılı olarak sunulur. Yazılı sunumlarda ilgili tarafların isim ve ünvanı, adres bilgileri, elektronik posta adresi, telefon numaraları belirtilir. “Türkiye’de yerleşik firma, kurum ve kuruluşlardan ilgili taraf olmak isteyenler” tarafından yazılı sunumlarda kendilerine ait KEP adresleri de belirtilir.</p>

<p>(7) İlgili taraflar, soru formunda istenilen bilgiler haricinde soruşturmayla ilgili olduğu düşünülen diğer bilgi, belge ve görüşlerini, destekleyici deliller ile birlikte Genel Müdürlüğe yazılı olarak 11 inci maddenin ikinci fıkrasında belirtilen süre içerisinde sunabilir.</p>

<p>(8) Soruşturma süresince Yönetmeliğin 22 nci maddesinin ikinci fıkrası çerçevesinde gizlilik kaydıyla verilen her türlü bilgi, belge ve görüşün gizli olmayan bir özeti sunulur. Gizli olmayan özet, esas bilginin makul ölçüde anlaşılmasına olanak sağlayacak ayrıntıda olur. İlgili taraflar, istisnai hallerde bu bilgilerin özetlenemeyecek nitelikte olduklarını belirtebilir. Bu gibi istisnai durumlarda, bilgilerin özetlenemeyecek nitelikte olmasının nedenlerinin belirtilmesi gerekir.</p>

<p><strong>Süreler</strong></p>

<p><strong>MADDE 11-</strong> (1) 9 uncu maddenin ikinci fıkrasında belirtilen bildirimin gönderildiği bütün ilgili taraflar için soru formunu cevaplama süresi, soruşturmanın açılışına ilişkin bildirimin gönderildiği tarihten itibaren posta süresi dâhil 37 gündür.</p>

<p>(2) 9 uncu maddenin dördüncü fıkrasında yer alan bildirimin gönderilemediği ilgili taraflar soru formuna ilişkin cevaplarını ve soruşturma ile ilgili görüşlerini bu Tebliğin yayımı tarihinden itibaren başlayacak 37 günlük süre içerisinde sunar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>(3) Soruşturmanın sonucundan etkilenebileceklerini iddia eden ve 9 uncu maddenin birinci fıkrası dışında kalan diğer yerli ve yabancı taraflar görüşlerini bu Tebliğin yayımı tarihinden itibaren soruşturmanın akışını etkilemeyecek şekilde soruşturma süreci içerisinde sunabilir.</p>

<p><strong>İş birliğine gelinmemesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 12-</strong> (1) Yönetmeliğin 26 ncı maddesi hükmü çerçevesinde, ilgili taraflardan birinin verilen süreler dâhilinde ve istenilen biçimde gerekli bilgi ve belgeleri sağlamaması ya da bu bilgi ve belgelere erişimi reddetmesi veya soruşturmayı engellediğinin anlaşılması veya yanlış ya da yanıltıcı bilgi vermesi hallerinde söz konusu taraf iş birliğine gelmemiş sayılır. Bu gibi hallerde soruşturma kapsamındaki geçici veya nihai belirlemeler, olumlu ya da olumsuz şekilde, mevcut verilere göre yapılabilir.</p>

<p>(2) İlgili tarafların iş birliğine gelmemesi veya kısmen iş birliğine gelmesi halinde bahse konu taraf için soruşturmanın sonucu iş birliğine gelinmesine nazaran daha az avantajlı olabilir.</p>

<p><strong>Geçici önlem alınması ve önlemlerin geriye dönük uygulanması</strong></p>

<p><strong>MADDE 13-</strong> (1) Kanun ve Kararın ilgili hükümleri uyarınca, soruşturma süresince geçici önlem uygulanması kararlaştırılabilir ve kesin önlem geriye dönük olarak uygulanabilir.</p>

<p><strong>Soruşturmanın başlangıç tarihi</strong></p>

<p><strong>MADDE 14-</strong> (1) Soruşturma, bu Tebliğin yayımı tarihinde başlamış kabul edilir.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p>

<p><strong>MADDE 15-</strong> (1) Bu Tebliğ yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 16-</strong> (1) Bu Tebliğ hükümlerini Ticaret Bakanı yürütür.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ithalatta-haksiz-rekabetin-onlenmesine-iliskin-teblig-no-202621</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 00:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/12/resmi/ticaret-bakanligi-23-1.jpg" type="image/jpeg" length="81139"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Turizm Tesislerinin Niteliklerine İlişkin Yönetmeliğin Uygulanmasına Dair Tebliğ (Tebliğ No: 2019/1)’de Değişiklik]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/turizm-tesislerinin-niteliklerine-iliskin-yonetmeligin-uygulanmasina-dair-teblig-teblig-no-2</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/turizm-tesislerinin-niteliklerine-iliskin-yonetmeligin-uygulanmasina-dair-teblig-teblig-no-2" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Turizm Tesislerinin Niteliklerine İlişkin Yönetmeliğin Uygulanmasına Dair Tebliğ (Tebliğ No: 2019/1)’de Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ, 16 Haziran 2026 Tarihli ve 33282 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Kültür ve Turizm Bakanlığından:</strong></p>

<p><strong>TURİZM TESİSLERİNİN NİTELİKLERİNE İLİŞKİN YÖNETMELİĞİN UYGULANMASINA DAİR TEBLİĞ (TEBLİĞ NO: 2019/1)’DE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR TEBLİĞ</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>27/11/2019 tarihli ve 30961 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Turizm Tesislerinin Niteliklerine İlişkin Yönetmeliğin Uygulanmasına Dair Tebliğ (Tebliğ No: 2019/1)’in 4 üncü maddesinin beşinci fıkrasının ikinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>

<p>“Ayrıca, tesislerin genel mahallerinde müzik kullanılması halinde, 5/12/1951 tarihli ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında faaliyet gösteren ilgili federasyonlardan müzik lisans belgesinin alındığını gösterir belge de başvuruya eklenir, yetkili federasyonlar ve belgenin alınmasına ilişkin hususlar Bakanlıkça belirlenir.”</p>

<p><strong>MADDE 2- </strong>Aynı Tebliğin 18 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Bakanlığın denetiminde olduğuna” ibaresi “sınıfının Bakanlıkça belirlendiğine” şeklinde değiştirilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>MADDE 3- </strong>Aynı Tebliğe aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.</p>

<p>“Belgeli tesislerin müzik lisans belgesi alması için ek süre</p>

<p>GEÇİCİ MADDE 5- (1) Konaklama tesisleri hariç, bu maddeyi ihdas eden Tebliğle müzik lisans belgesini Bakanlığa ibraz etme zorunluluğu getirilen tesislerden, bu madde yürürlüğe girmeden önce kısmi turizm işletmesi belgesi veya turizm işletmesi belgesi almış olanların, bu belgeyi 31/12/2026 tarihine kadar almaları zorunludur. Yapılan denetimlerde, bu zorunluluğa uyulmadığı tespit edilen tesisler hakkında, Kanun kapsamında işlem yürütülür.”</p>

<p><strong>MADDE 4- </strong>Bu Tebliğ yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>Bu Tebliğ hükümlerini Kültür ve Turizm Bakanı yürütür.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/turizm-tesislerinin-niteliklerine-iliskin-yonetmeligin-uygulanmasina-dair-teblig-teblig-no-2</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 00:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/05/resmi/kultur-ve-turizm-bakanligi.jpg" type="image/jpeg" length="98935"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tahsilat Genel Tebliği (Seri:B Sıra No:20)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tahsilat-genel-tebligi-serib-sira-no201</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tahsilat-genel-tebligi-serib-sira-no201" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tahsilat Genel Tebliği (Seri:B Sıra No:20), 16 Haziran 2026 Tarihli ve 33282 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Hazine ve Maliye Bakanlığı (Gelir İdaresi Başkanlığı)’ndan:</strong></p>

<p><strong>TAHSİLAT GENEL TEBLİĞİ</strong></p>

<p><strong>(SERİ:B SIRA NO:20)</strong></p>

<p><strong>Amaç ve kapsam</strong></p>

<p><strong>MADDE 1-</strong> (1) Bu Tebliğin amacı, 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 48 inci maddesinde düzenlenen tecil ve taksitlendirme müessesesi kapsamında borçluların belirli bir süre içinde yapacakları müracaat üzerine, cari tecil faiz oranından daha düşük oranda faiz alınması suretiyle vergi dairesine olan borçlarının taksitlendirilerek ödenmesine imkan sağlanmasına yönelik usul ve esasları belirlemektir.</p>

<p><strong>Dayanak</strong></p>

<p><strong>MADDE 2-</strong> (1) Bu Tebliğ, 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 48 inci maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.</p>

<p><strong>Kapsama giren alacakların türü ve vadesi</strong></p>

<p><strong>MADDE 3-</strong> (1) Bu Tebliğin kapsamına, 5/6/2026 tarihi itibarıyla (bu tarih dahil) vadesi geldiği halde bu Tebliğin yayımı tarihine kadar ödenmemiş olan ve Hazine ve Maliye Bakanlığına bağlı vergi dairelerince takip ve tahsil edilen tüm amme alacakları girmektedir.</p>

<p>(2) Özel tüketim vergisi ve 2026 yılı gelir veya kurumlar vergisine mahsup edilecek geçici vergi ile bunlara bağlı vergi ziyaı cezaları, gecikme faizleri, gecikme zamları ve bu vergilerin beyannamelerine dair damga vergileri ile gecikme zamları bu Tebliğin kapsamı dışındadır.</p>

<p><strong>Başvuru süresi ve şekli</strong></p>

<p><strong>MADDE 4-</strong> (1) Borçluların bu Tebliğ ile şartları belirlenen tecil ve taksitlendirmeden yararlanabilmeleri için durumlarına uygun bu Tebliğ ekindeki dilekçeler (EK:1, 2) ile 31/8/2026 tarihine kadar (bu tarih dahil) başvuruda bulunmaları gerekmektedir.</p>

<p>(2) Bu Tebliğ hükümlerinden yararlanmak isteyen borçlular, başvurularını Gelir İdaresi Başkanlığının internet adresi (www.gib.gov.tr), dijital vergi dairesi (dijital.gib.gov.tr) ya da e-Devlet (www.turkiye.gov.tr) üzerinden elektronik ortamda yapabilecekleri gibi borçlu olunan vergi dairesine doğrudan veya posta yoluyla ya da diğer vergi daireleri aracılığıyla yazılı olarak yapabileceklerdir.</p>

<p>(3) Başvuru tarihi; başvuruların elektronik ortamda yapılması halinde elektronik ortamda başvurunun yapıldığı, başvuruların taahhütlü posta veya APS ile gönderilmesi halinde postaya verildiği, adi posta ile gönderilmesi halinde ise vergi dairesi kayıtlarına intikal ettiği tarih olacaktır.</p>

<p>(4) Birden fazla vergi dairesine borcun bulunması halinde, her bir vergi dairesine ayrı ayrı başvurulacaktır.</p>

<p>(5) Borçluların vergi dairesine olan tüm borçları için tecil talebinde bulunmaları şarttır.</p>

<p><strong>Taksit sayısı</strong></p>

<p><strong>MADDE 5-</strong> (1) Bu Tebliğ kapsamında tecil edilen borçlar, ilk taksit Eylül/2026 ayından başlamak üzere, aylık eşit taksitler halinde ödenecektir. Tecil edilen borçlara ilişkin taksit sayısı; çok zor durum hali, alacağın türü ve borçlunun hukuki statüsü dikkate alınarak belirlenecektir.</p>

<p>a) Çok zor durum haline göre taksit sayısı</p>

<p>Borçluların çok zor durum hallerinin tespitine yönelik Seri:A Sıra No:1 Tahsilat Genel Tebliği ile 2014/1 Seri No.lu Tahsilat İç Genelgesinde yapılan düzenlemeler çerçevesinde taksit sayıları aşağıdaki şekilde belirlenmiştir:</p>

<p>i) Bu Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla faal mükellefiyet kaydı bulunan ve bilanço esasına veya işletme hesabı esasına göre defter tutan mükelleflerin borçları, mali durumlarına ilişkin likidite oranlarının;</p>

<p>- 0,50 veya 0,50’den büyük olması durumunda 36 eşit taksitte,</p>

<p>- 0,50’den küçük ve 0,30’dan büyük olması durumunda 48 eşit taksitte,</p>

<p>- 0,30 veya 0,30’dan küçük olması durumunda 72 eşit taksitte,</p>

<p>ödenecektir.</p>

<p>ii) (i) bendi kapsamında olmayan borçluların borçları 48 eşit taksitte ödenecektir.</p>

<p>b) Alacak türüne göre taksit sayısı</p>

<p>Borçluların banka ve sigorta muameleleri vergisi ve katma değer vergisinden olan borçları ile bunlara ilişkin vergi ziyaı cezaları, gecikme faizi ve gecikme zamları; bunların beyannamelerine dair damga vergileri ile gecikme zamları 12 eşit taksitte ödenecektir.</p>

<p><strong>Örnek 1)</strong> Faal mükellefiyeti olan (A) Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş., bağlı olduğu vergi dairesine müracaat ederek gelir (stopaj) vergisi, damga vergisi ve gecikme zammından 468.000,00 TL, katma değer vergisi ve gecikme zammından 180.000,00 TL olmak üzere toplam 648.000,00 TL borcunun bu Tebliğ kapsamında tecil ve taksitlendirilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Mükellefin likidite oranı 0,30’un altındadır.</p>

<p>Bu durumda, mükellefin katma değer vergisi ve bu vergiye ilişkin gecikme zammından olan borçları 12 eşit taksitte, gelir (stopaj) vergisi, damga vergisi ve bu vergilere ilişkin gecikme zammından olan borçları ise 72 eşit taksitte ödenebilecektir.</p>

<p>c) Borçluların hukuki statüsüne göre taksit sayısı</p>

<p>İl özel idareleri, belediyeler ve yatırım izleme ve koordinasyon başkanlıkları ile bunlara bağlı kamu tüzel kişiliğini haiz kuruluşlar ve bunların doğrudan veya dolaylı olarak birlikte ya da ayrı ayrı sermayesinin yarısından fazlasına sahip bulundukları tüzel kişilerin bu Tebliğ kapsamındaki her nev’iden olan tüm borçları 72 eşit taksitte ödenecektir. Bunların borçlarından sorumlu olanlar da sorumlu oldukları bu borçlar için asıl amme borçlusuna sağlanan ödeme imkanından yararlanabileceklerdir.</p>

<p><strong>Örnek 2)</strong> Sermayesinin tamamı belediyeye ait olan (B) Personel A.Ş., bağlı olduğu vergi dairesine müracaat ederek gelir (stopaj) vergisi, damga vergisi ve gecikme zammından 380.000,00 TL, katma değer vergisi ve gecikme zammından 180.000,00 TL olmak üzere toplam 560.000,00 TL olan borcunun bu Tebliğ kapsamında tecil ve taksitlendirilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Buna göre, belediyelerin sermayesinin yarısından fazlasına sahip bulundukları şirketlerin bu Tebliğ kapsamındaki borçlarının tür ayrımı olmaksızın tamamının 72 eşit taksitte ödenebileceği dikkate alındığında, (B) Personel A.Ş.’nin toplam 560.000,00 TL olan borcu 72 eşit taksitte ödenebilecektir.</p>

<p><strong>Tecil faizi oranı</strong></p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> (1) Bu Tebliğ kapsamında tecil edilen borçlara yıllık %29 tecil faizi uygulanacaktır.</p>

<p>(2) Tecil faizi, Seri:A Sıra No:1 Tahsilat Genel Tebliğinin Birinci Kısım, Dördüncü Bölüm, “I. Tecil” başlıklı alt bölümünün “A. Kanunun 48 inci Maddesine Göre Tecil” bölümünde yapılan açıklamalar çerçevesinde hesaplanacaktır.</p>

<p><strong>Borç ve taksit tutarlarının tespiti</strong></p>

<p><strong>MADDE 7-</strong> (1) Bu Tebliğ uyarınca müracaatta bulunan borçluların gecikme zammı tatbiki gereken borçlarının asıllarına, vade tarihlerinden tecil talep tarihine kadar (bu tarih hariç) geçen süre için 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre gecikme zammı hesaplanarak toplam borç tutarı belirlenecektir. Ancak, alacak aslına özel kanunlarına istinaden gecikme zammı dışında farklı bir fer’i alacak uygulanacak olması durumunda, tecil talep tarihine kadar (bu tarih hariç) ilgili mevzuat kapsamında söz konusu fer’i alacak hesaplanacaktır.</p>

<p>(2) Toplam borç tutarı taksit sayısına bölünecek ve taksitlendirmede lira kesirleri ilk taksit tutarına ilave edilecektir. Bulunacak taksit tutarlarına uygulanacak tecil faizi hazırlanan ödeme planlarında ayın son günü itibarıyla hesaplanarak gösterilecektir. Taksitlerin ödeme sürelerinin son gününden önce de ödenmesi mümkün olduğundan, tecil faizlerinin ödeme tarihleri dikkate alınarak hesaplanması gerekmektedir.</p>

<p><strong>Teminat uygulaması</strong></p>

<p><strong>MADDE 8-</strong> (1) 6183 sayılı Kanunun 48 inci maddesine göre yapılacak tecillerde;</p>

<p>- 10 milyon TL’nin altında (bu tutar dahil) olan amme alacakları için teminat alınmaması,</p>

<p>- 10 milyon TL’nin üstünde olan amme alacakları için bu tutarı aşan kısmın yarısı değerinde teminat alınması,</p>

<p>gerekmektedir.</p>

<p>(2) Bu Tebliğ kapsamında yapılacak tecillerde de 6183 sayılı Kanunun 48 inci maddesine göre belirlenmiş olan teminat uygulaması geçerli olduğundan, gerek teminat uygulamasına yönelik işlemlerde gerekse hacizlerin kaldırılmasına yönelik taleplerin değerlendirilmesinde Seri:A Sıra No:1 Tahsilat Genel Tebliğinde yapılan açıklamalar dikkate alınacaktır.</p>

<p><strong>Tecil yetkisi ve ödeme planı</strong></p>

<p><strong>MADDE 9-</strong> (1) Bu Tebliğ kapsamında yapılacak tecil başvuruları, borç tutarına bakılmaksızın vergi dairesi müdürleri tarafından değerlendirilerek bu Tebliğde yapılan açıklamalara göre sonuçlandırılacaktır. Ancak, tutarı 10 milyon TL’yi geçmeyen amme alacakları için yapılacak tecil taleplerine yönelik işlemler Gelir İdaresi Başkanlığı bilgi işlem sistemleri üzerinden doğrudan yapılabilecektir.</p>

<p>(2) Tecil edilen borçlar için borçlulara, ödenecek taksit tutarlarını, tecil faizi tutarlarını ve taksitlerin vade tarihlerini gösteren ödeme planı verilecektir.</p>

<p>Borçlular, ödeme planlarını bağlı bulundukları vergi dairelerinden alabilecekleri gibi müracaat edecekleri herhangi bir vergi dairesinden imza karşılığında elden, gerekli şartların bulunması koşuluyla Gelir İdaresi Başkanlığının internet adresi veya dijital vergi dairesi üzerinden de alabileceklerdir.</p>

<p><strong>Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla tecilli alacaklar</strong></p>

<p><strong>MADDE 10-</strong> (1) Bu Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla tecil edilmiş ve tecil şartlarına uygun olarak ödenmekte olan amme alacaklarının, bu Tebliğin yayımı tarihinden sonra ödenmesi gereken taksit tutarlarına, başvuru şartı aranmaksızın tecil müracaat tarihlerinden, bu Tebliğin yayımı tarihine kadar geçen süre için geçerli olan oranlar, bu Tebliğin yayımı tarihinden itibaren ise yıllık %29 oranında tecil faizi uygulanacaktır.</p>

<p>(2) Bu Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla tecil edilip de tecil şartlarına uygun olarak ödenmekte olan amme alacakları için mükelleflerin bu Tebliğ ile belirlenen tecil sürelerinden yararlanmak istemeleri halinde, 31/8/2026 tarihine kadar müracaat ederek kalan taksit tutarlarının bu Tebliğ kapsamında tecilini talep etmeleri gerekmektedir.</p>

<p>Bu takdirde borçluların, daha önce tecil şartlarına uygun olarak ödedikleri taksit tutarları için tecil hükümleri geçerli sayılacak, kalan taksit tutarlarına konu borçlar için Eylül/2026 ayından başlamak üzere bu Tebliğ kapsamında belirlenen taksit sayılarına uygun ödeme planı verilecektir. Ancak, bu şekilde yapılacak tecillerde, kalan borçlar için verilecek taksit süresi her hal ve takdirde ilk müracaat tarihinden itibaren 6183 sayılı Kanunun 48 inci maddesinde belirlenmiş azami süreyi geçmeyecektir.</p>

<p>Bu kapsamda başvuruda bulunanların borçları için ilk müracaat tarihinden bu Tebliğin yayımı tarihine kadar geçerli olan tecil faizi oranları, bu Tebliğin yayımı tarihinden itibaren ise yıllık %29 oranında tecil faizi uygulanacaktır.</p>

<p><strong>Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla değerlendirme aşamasında olan tecil talepleri</strong></p>

<p><strong>MADDE 11-</strong> (1) 6183 sayılı Kanunun 48 inci maddesine göre tecil talebinde bulunan ancak talepleri bu Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla değerlendirme aşamasında olan borçluların, bu Tebliğ hükümlerinden yararlanmak istemeleri halinde, 31/8/2026 tarihine kadar başvuruda bulunmaları gerekmektedir.</p>

<p>Bu çerçevede, başvuruda bulunanların borçları için ilk müracaat tarihinden bu Tebliğin yayımı tarihine kadar geçerli olan tecil faizi oranları, bu Tebliğin yayımı tarihinden itibaren ise yıllık %29 oranında tecil faizi uygulanacaktır.</p>

<p>Bu Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla tecil talebini değerlendiren tecile yetkili makamlarca bu Tebliğin yayımı tarihinden önce yapılmış tecil talepleri ivedi olarak ilgili vergi dairelerine gönderilecek, vergi dairelerince borçlularla bu Tebliğden yararlanmak için talepte bulunup bulunmayacakları hususunda irtibata geçilecektir.</p>

<p>(2) Bu Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla tecil talepleri değerlendirme aşamasında olan borçluların bu Tebliğ hükümlerinden yararlanmak istememeleri halinde, talepleri Seri:A Sıra No:1 Tahsilat Genel Tebliğinde yapılan açıklamalar çerçevesinde tecile yetkili makamlarca değerlendirilecektir. İlgili makamlarca tecil ve taksitlendirmenin uygun görülmesi halinde, tecil müracaat tarihinden itibaren yıllık %39 oranında tecil faizi uygulanacaktır.</p>

<p><strong>Tecil taksitlerinin süresinde ödenmemesi ve tecilin ihlali</strong></p>

<p><strong>MADDE 12-</strong> (1) Bu Tebliğ kapsamında tecil edilen borçlara ilişkin taksitlerin (tecil faizi dahil) ödeme süresinde ödenmemesi veya eksik ödenmesi halinde tecil ihlal edilmiş olacaktır.</p>

<p>Ancak, bir takvim yılında en fazla iki taksitin süresinde ödenmemesi veya eksik ödenmesi ihlal sebebi sayılmayacaktır. Şu kadar ki, süresinde ödenmeyen veya eksik ödenen her bir taksitin, takip eden taksit ödeme süresi içinde, ödeme tarihi dikkate alınarak hesaplanacak tecil faizi ile birlikte ödenmesi şarttır.</p>

<p>Süresinde ödenmeyen veya eksik ödenen taksitin son taksit olması halinde, son taksit ödeme süresini takip eden ayın sonuna kadar, ödeme tarihi dikkate alınarak hesaplanacak tecil faiziyle birlikte bu taksitin ödenmesi gerekmektedir.</p>

<p>Süresinde ödenmeyen veya eksik ödenen taksitlerin yukarıda yer verilen şekilde ödenmemesi halinde tecil ihlal olacak ve tecile konu amme alacakları takip ve tahsil edilecektir.</p>

<p>(2) Süresinde ödenmeyen veya eksik ödenen taksitlerin birinci fıkrada belirtilen şekilde ödenmesi durumunda, tecilin geçerli sayılması için vergi dairelerince bir işlem yapılmasına gerek bulunmamaktadır.</p>

<p><strong>Diğer hususlar</strong></p>

<p><strong>MADDE 13-</strong> (1) 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu ve 6183 sayılı Kanun ile diğer kanunlarda yer alan sorumluluk düzenlemeleri kapsamında mirasçılar, kefiller, şirket ortakları ve kanuni temsilciler gibi amme borcunun ödenmesinden sorumlu tutulan kişiler de bu Tebliğ ile getirilen düzenlemelerden sorumlu oldukları tutar için yararlanabileceklerdir.</p>

<p>Adi ve kollektif şirketlerin ortakları, şirket borçlarının tamamından müteselsilen sorumlu olduklarından, bu ortakların da sorumlu oldukları söz konusu borçlar için bu Tebliğden yararlanmaları mümkündür.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu fıkra kapsamında bu Tebliğden yararlanılabilmesi için ilgili vergi dairesine yazılı olarak başvurulması gerekmektedir.</p>

<p>(2) Özel kanunlara göre yapılandırılarak taksitlendirilmiş olan ve bu Tebliğin yayımı tarihi itibarıyla ihlal olmamış yapılandırma dosyalarına konu süresinde ödenmemiş taksitlerin ne şekilde ödenebileceğine dair özel kanunlarında düzenlemeler bulunduğundan, ödenmemiş bu yapılandırma taksitlerinin bu Tebliğ kapsamında tecilleri mümkün bulunmamaktadır.</p>

<p>(3) Bu Tebliğ kapsamında taksitlendirilen borçların, borç durumunu gösterir belgede yer almaması için, tecil edilen borç tutarının en az %10’unun ödenmiş olması şarttır.</p>

<p>Buna göre, tecil edilen borç tutarının (tecil faizi hariç);</p>

<p>- en az %10’unun ödenmiş olması halinde, tecil edilen borç tutarına belgede yer verilmemesi,</p>

<p>- %10’una karşılık hiç ödeme yapılmaması halinde, tecil edilen borç tutarının tamamına belgede yer verilmesi,</p>

<p>- %10’undan az ödeme yapılması halinde, tecil edilen borç tutarı ile ödeme yapılan tutar arasındaki farka belgede yer verilmesi,</p>

<p>gerekmektedir.</p>

<p>(4) Motorlu taşıtlar vergisi mükelleflerinin, bu Tebliğ ile getirilen düzenlemeden yararlanabilmeleri için her bir taşıt itibarıyla hesaplanacak toplam borç tutarı üzerinden başvuruda bulunmaları zorunludur.</p>

<p>Motorlu taşıtlar vergisi, motorlu taşıtlar vergisine ait gecikme zammı, gecikme faizi ve vergi cezası, 13/10/1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununa göre verilen trafik idari para cezaları, mülga 11/2/1950 tarihli ve 5539 sayılı Karayolları Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile 25/6/2010 tarihli ve 6001 sayılı Karayolları Genel Müdürlüğünün Hizmetleri Hakkında Kanun uyarınca tahsili gereken geçiş ücreti ve idari para cezalarından olan alacakların ve bunlara ilişkin fer’ilerin tecil edilmesi ve tecilin ihlal olmaması koşuluyla motorlu taşıta ilişkin fenni muayene izin belgesi veya uçuşa elverişlilik belgesi verilecektir.</p>

<p>Ancak, motorlu taşıtların satış ve devirlerinin yapılabilmesi için tecil edilen bu borçların tamamının ödenmesi gerekmektedir.</p>

<p>(5) Bu Tebliğ kapsamındaki borçların teciline yönelik yapılacak müracaatlarda, bu Tebliğin 5 inci maddesinde belirlenen taksit sayıları aşılmamak kaydıyla, daha az sayıda taksit talep edilebilecektir.</p>

<p>(6) Bu Tebliğden yararlanmak için süresinde yapılmayan başvurular ile vadesi 5/6/2026 tarihinden sonra olan alacaklara yönelik yapılan tecil başvuruları Seri:A Sıra No:1 Tahsilat Genel Tebliğinde yer alan esaslar dahilinde değerlendirilecektir.</p>

<p><strong>Yürürlük</strong></p>

<p><strong>MADDE 14-</strong> (1) Bu Tebliğ yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>Yürütme</strong></p>

<p><strong>MADDE 15-</strong> (1) Bu Tebliğ hükümlerini Hazine ve Maliye Bakanı yürütür.</p>

<p></p>

<p><strong><a href="https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2026/06/20260616-2-1.pdf" rel="nofollow">Ekleri için tıklayınız.</a></strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>EKONOMİ, Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tahsilat-genel-tebligi-serib-sira-no201</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/hazine-ve-maliye-bakanligia.jpg" type="image/jpeg" length="96467"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ (Seri No: 58)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/katma-deger-vergisi-genel-uygulama-tebliginde-degisiklik-yapilmasina-dair-teblig-seri-no-58</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/katma-deger-vergisi-genel-uygulama-tebliginde-degisiklik-yapilmasina-dair-teblig-seri-no-58" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ (Seri No: 58), 16 Haziran 2026 Tarihli ve 33282 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Hazine ve Maliye Bakanlığı (Gelir İdaresi Başkanlığı)’ndan:</strong></p>

<p><strong>KATMA DEĞER VERGİSİ GENEL UYGULAMA TEBLİĞİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR TEBLİĞ</strong></p>

<p><strong>(SERİ NO: 58)</strong></p>

<p><strong>MADDE 1- </strong>26/4/2014 tarihli ve 28983 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliğinin (II/B-15.1.3.) bölümünün ikinci paragrafında yer alan “Mülkiyeti Türkiye Diyanet Vakfında bulunmakla birlikte, anılan Vakıf” ibaresi “Mülkiyeti Türkiye Diyanet Vakfında veya Vakıflar Genel Müdürlüğünün yönettiği ve temsil ettiği mazbut vakıflarda bulunmakla birlikte, anılan vakıflar” şeklinde, “söz konusu Vakfa” ibaresi “söz konusu vakıflara” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 2-</strong> Aynı Tebliğin (II/F-1.) bölümünün birinci paragrafında yer alan “Bakanlar Kurulunca” ibaresi “Cumhurbaşkanınca” şeklinde değiştirilmiş, aynı Tebliğin (II/F-2.1.) bölümünün birinci paragrafında yer alan “gibi kuruluşlar” ibaresinden sonra gelmek üzere “(Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflarca kurulan yükseköğretim kurumları tarafından işletilenler hariç)” ibaresi eklenmiş ve aynı bölümün ikinci paragrafından sonra gelmek üzere aşağıdaki paragraf eklenmiştir.</p>

<p>“2/4/2026 tarihli ve 7577 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla 3065 sayılı Kanunun (17/2-a) maddesinde yapılan değişiklikle 1/1/2027 tarihinden itibaren Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflarca kurulan yükseköğretim kurumlarınca işletilen hastane, nekahathane, klinik, dispanser, prevantoryum, sanatoryum, kan bankası ve organ nakline mahsus bankalar, anıtlar, botanik ve zooloji bahçeleri, parklar ile veteriner, bakteriyoloji, seroloji ve distofajin laboratuvarları gibi kuruluşlarca sunulan teslim ve hizmetler genel hükümler çerçevesinde KDV’ye tabi tutulur. Öte yandan, bu kuruluşların doğrudan Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflarca işletilmesi halinde bu kuruluşların teslim ve hizmetlerinde istisna uygulanmasına devam edilir.”</p>

<p><strong>MADDE 3-</strong> Aynı Tebliğin;</p>

<p>a) (II/F-2.5.) bölümünün başlığında yer alan “Faaliyetinde Bulunan” ibaresinden sonra gelmek üzere “Darülacezeye,” ibaresi, aynı bölümün birinci paragrafında yer alan “faaliyetinde bulunan” ibaresinden sonra gelmek üzere “Darülacezeye,” ibaresi eklenmiştir.</p>

<p>b) (II/F-2.5.1.) bölümünün başlığında yer alan “Bağışın Yapılacağı” ibaresinden sonra gelmek üzere “Darülaceze,” ibaresi, aynı bölümün birinci paragrafında yer alan “bağışının” ibaresinden sonra gelmek üzere “Darülacezeye,” ibaresi eklenmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>c) (II/F-2.5.3.) bölümünün ikinci paragrafında yer alan “yapılan” ibaresinden sonra gelmek üzere “Darülaceze,” ibaresi eklenmiştir.</p>

<p>ç) (II/F-2.5.4.) bölümünün başlığında yer alan “Dernek ve Vakıflarca” ibaresi “Darülaceze, Dernek ve Vakıflarca” şeklinde, aynı bölümünün birinci paragrafında yer alan “Dernek ve vakıflar” ibaresi “Darülaceze, dernek ve vakıflar” şeklinde, ikinci paragrafında yer alan “dernek ve vakıf” ibaresi “Darülaceze, dernek ve vakıf” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p>d) (II/F-2.5.5.) bölümünün ikinci paragrafında yer alan “Dernek ve Vakıflara” ibaresi “Darülacezeye, Dernek ve Vakıflara” şeklinde değiştirilmiştir.</p>

<p><strong>MADDE 4-</strong> Aynı Tebliğe (II/F-4.26.) bölümünden sonra gelmek üzere aşağıdaki bölüm eklenmiştir.</p>

<p><strong>“4.27. 4/11/1983 tarihli ve 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu Kapsamında Taşınmazların Kamulaştırmayı Yapan Devlet ve Kamu Tüzel Kişilerine Devrinde İstisna</strong></p>

<p>3065 sayılı Kanunun 17 nci maddesinin (4) numaralı fıkrasına 7577 sayılı Kanunla eklenerek 1/6/2026 tarihinde yürürlüğe giren (ğ) bendi ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu kapsamında kamu yararının bulunduğu hallerde kamulaştırılan taşınmazların kamulaştırmayı yapan Devlet ve kamu tüzel kişilerine devri KDV'den istisna edilmiştir.</p>

<p>Bu çerçevede, KDV mükelleflerine ait taşınmazların 2942 sayılı Kanun kapsamında kamulaştırılması KDV’den istisna tutulur, KDV mükelleflerince taşınmazın iktisabında yüklenilen ve indirime konu edilen KDV, teslimin yapıldığı dönem KDV beyannamesinin “Daha Önce İndirim Konusu Yapılan KDV’nin İlavesi” satırı aracılığıyla indirim hesaplarından çıkarılır. İndirim hesaplarından çıkarılan KDV gelir veya kurumlar vergisi matrahının tespitinde gider veya maliyet olarak dikkate alınır.”</p>

<p><strong>MADDE 5- </strong>Aynı Tebliğin (IV/A3-1.1.) bölümünün dördüncü paragrafından sonra gelmek üzere aşağıdaki paragraf eklenmiştir.</p>

<p>“3065 sayılı Kanunun (21/ç) maddesi kapsamında 4760 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca teminat karşılığı ithal edilen malların teminatının hesaplanmasına esas ÖTV tutarı üzerinden ödenen KDV’nin söz konusu malların ihracı nedeniyle KDV iade hesabına dâhil edilmesi durumunda, doğrudan yüklenimler nedeniyle iade talebinde bulunulan tutarın azami iade edilebilir vergi tutarını aşan KDV için vergi inceleme raporu aranmadan genel esaslara göre iade talebi sonuçlandırılır.”</p>

<p><strong>MADDE 6-</strong> Bu Tebliğin;</p>

<p>a) 2 nci maddesi 1/1/2027 tarihinde,</p>

<p>b) 4 üncü maddesi 1/6/2026 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde,</p>

<p>c) Diğer maddeleri yayımı tarihinde,</p>

<p>yürürlüğe girer.</p>

<p><strong>MADDE 7-</strong> Bu Tebliğ hükümlerini Hazine ve Maliye Bakanı yürütür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>EKONOMİ, Genel</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/katma-deger-vergisi-genel-uygulama-tebliginde-degisiklik-yapilmasina-dair-teblig-seri-no-58</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/resmi/hazine-ve-maliye-bakanligi.jpg" type="image/jpeg" length="29701"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Eşim Boşanmak İstemiyor Ben Yine de Boşanabilir miyim?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Eşim Boşanmak İstemiyor Ben Yine de Boşanabilir miyim?</strong></p>

<p>Boşanma davası, taraflardan birinin boşanmak istemesine rağmen diğer eşin karşı çıkması halinde de açılabilir. Türk Medeni Kanunu’na göre eşin rızası şart değildir. Mahkeme, boşanma davası kapsamında evlilik birliğinin temelinden sarsılıp sarsılmadığını inceler.</p>

<p><strong>Boşanma Türleri</strong></p>

<p>• Anlaşmalı boşanma davası: Tarafların boşanmayı ve şartlarını kabul etmesiyle hızlı ilerler.</p>

<p>• Çekişmeli boşanma davası: Eşlerden biri boşanmaya karşı çıkıyorsa açılır ve süreç daha uzun olabilir.</p>

<p><strong>Hukuki Dayanak</strong></p>

<p>Boşanma davası TMK 166. maddeye dayanır. Ortak yaşamın sürdürülemeyecek ölçüde bozulması boşanma gerekçesidir. Bir eşin boşanmak istememesi boşanma davası açılmasına engel olmaz.</p>

<p><strong>Delillerin Önemi</strong></p>

<p>Boşanma davası sürecinde mahkeme, tarafların iddialarını somut delillerle değerlendirir.</p>

<p>• Tanık anlatımları</p>

<p>• Mesaj kayıtları</p>

<p>• Raporlar</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>• Diğer yazılı veya görsel deliller</p>

<p>Delil yetersizliği durumunda boşanma davası reddedilebilir.</p>

<p><strong>Aynı Evde Yaşama Durumu</strong></p>

<p>Aynı çatı altında yaşamaya devam edilmesi boşanma davası açılmasına engel değildir. Ayrı odalarda yaşamak, iletişimin kopması, ilgisizlik gibi unsurlar evliliğin fiilen bittiğini gösterebilir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Eşin boşanmaya karşı çıkması boşanma davası açılmasını engellemez. Önemli olan evliliğin sürdürülemez olduğunun somut şekilde ortaya konmasıdır. Boşanma davası süreci delillerin gücüyle şekillenir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esim-bosanmak-istemiyor-ben-yine-de-bosanabilir-miyim</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 23:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/498gsBydbiA/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="38104"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ticari Alacak Davalarında Faturanın Hukuki Niteliği ve İspat Değeri]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ticari-alacak-davalarinda-faturanin-hukuki-niteligi-ve-ispat-degeri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ticari-alacak-davalarinda-faturanin-hukuki-niteligi-ve-ispat-degeri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p></p>

<h2>Giriş</h2>

<p>Ticari hayatın en sık karşılaşılan uyuşmazlıklarından biri, satılan mal veya sunulan hizmet bedelinin ödenmemesi nedeniyle açılan alacak davalarıdır. Bu davalarda taraflar arasında çoğu zaman ayrıntılı bir yazılı sözleşme bulunmamakta, ticari ilişkinin varlığı ve kapsamı büyük ölçüde fatura üzerinden değerlendirilmektedir. Ancak faturanın tek başına ne ölçüde ispat gücüne sahip olduğu ve hangi şartlarda alacaklı lehine sonuç doğurduğu uygulamada önem taşımaktadır.</p>

<h2>Faturanın Yasal Tanımı ve Düzenlenme Yükümlülüğü</h2>

<p>6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 21. maddesi uyarınca, ticari işletmesi kapsamında mal satan, üreten, iş gören veya menfaat sağlayan tacirden karşı taraf fatura verilmesini isteyebilir. Fatura, ticari ilişkinin içeriğini gösteren önemli bir ticari belge olmakla birlikte, tek başına malın teslim edildiğini veya hizmetin ifa edildiğini kesin olarak ispatlamaz. Faturanın ispat gücü, gerçek bir ticari ilişkiye dayanmasına ve diğer delillerle desteklenmesine bağlıdır.</p>

<h2>TTK m. 21/2 Kapsamında Sekiz Günlük İtiraz Süresi</h2>

<p>TTK m. 21/2’ye göre faturayı alan kişi, aldığı tarihten itibaren sekiz gün içinde içeriğine itiraz etmezse faturanın içeriğini kabul etmiş sayılır. Bu düzenleme alacaklı lehine adi bir karine oluşturur. Ancak bu karine, borcun kesin olarak kabul edildiği anlamına gelmez. Süresinde itiraz edilmeyen fatura, içeriğinin doğru olduğu yönünde bir kabul karinesi yaratır; buna rağmen temel ticari ilişkinin hiç gerçekleşmediği iddiası her türlü delille ileri sürülebilir.</p>

<h2>Faturanın Muhataba Ulaşmasının İspatı</h2>

<p>Kanunda faturanın gönderilmesine ilişkin özel bir şekil şartı bulunmamaktadır. Bununla birlikte, sekiz günlük sürenin başlayabilmesi için faturanın muhataba ulaştığının ispatlanabilmesi gerekir. Uygulamada noter, iadeli taahhütlü posta, kargo teslim tutanağı, güvenli elektronik imzalı e-posta veya e-Fatura sistemi gibi yöntemler ispat kolaylığı sağlamaktadır.</p>

<h2>Ticari Defterlere Kaydın Hukuki Sonuçları</h2>

<p>Bir faturanın karşı tarafın ticari defterlerine kaydedilmiş olması, somut olayın özelliklerine göre mal tesliminin veya hizmet ifasının gerçekleştiği yönünde önemli bir emare oluşturabilir. Ancak ticari defterlerin HMK m. 222’de öngörülen şartlara uygun şekilde tutulmuş olması gerekir. Usulüne uygun tutulmayan ticari defterler sahibi lehine delil olarak kullanılamayabilir.</p>

<h2>Karinenin Sınırları ve Faturaya İtiraz</h2>

<p>Faturaya süresinde itiraz edilmesi hâlinde alacağın varlığı artık yalnızca faturaya dayanılarak ispatlanamaz. Bu durumda sözleşme, sipariş formu, teslim tutanağı, yazışmalar, bilirkişi incelemesi ve diğer deliller önem kazanır. Ayrıca itiraz edildiğini ispat yükü, itiraz eden tarafa aittir.</p>

<h2>Elektronik Fatura (e-Fatura) Bakımından Değerlendirme</h2>

<p>Günümüzde ticari işlemlerin önemli bir bölümü e-Fatura sistemi üzerinden yürütülmektedir. e-Fatura uygulaması, faturanın gönderildiği ve alıcıya ulaştığı hususlarının tespitini kolaylaştırmakta, böylece TTK m. 21/2 kapsamında doğabilecek uyuşmazlıklarda önemli bir ispat avantajı sağlamaktadır. Bununla birlikte, e-Fatura da tek başına temel ilişkinin varlığını kesin olarak ispatlayan bir belge niteliğinde değildir.</p>

<h2>Pratik Sonuçlar ve Öneriler</h2>

<p>• Faturalar eksiksiz ve gerçeğe uygun şekilde düzenlenmelidir.<br />
• Faturanın muhataba ulaştığı ispatlanabilir yöntemlerle gönderilmesi tercih edilmelidir.<br />
• Ticari defterler usulüne uygun tutulmalıdır.<br />
• Faturalara yönelik itirazlar süresinde ve mümkünse yazılı şekilde yapılmalıdır.<br />
• Özellikle yüksek tutarlı işlemlerde sözleşme, irsaliye, teslim tutanağı ve yazışmalar gibi destekleyici belgeler muhafaza edilmelidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Sonuç</h2>

<p>Fatura, ticari yaşamın en önemli belgelerinden biri olup Türk Ticaret Kanunu tarafından belirli ölçüde özel bir ispat gücüyle desteklenmiştir. Ancak bu güç mutlak değildir. Süresinde itiraz edilmeyen ve muhataba ulaştığı ispatlanan faturalar alacaklı lehine güçlü bir karine oluşturmakla birlikte, mahkemeler somut olayın tüm delillerini birlikte değerlendirmektedir. Bu nedenle ticari ilişkilerin yalnızca faturaya bırakılmaması, sözleşme ve diğer yardımcı belgelerle desteklenmesi büyük önem taşımaktadır.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/05/emrah-golgiyaz.jpg" rel="nofollow" title="Emrah Golgi̇yaz"><img alt="Emrah Golgi̇yaz" height="220" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/05/emrah-golgiyaz.jpg" width="200" /></a></p>

<p><strong>Av. Emrah GOLGİYAZ</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ticari-alacak-davalarinda-faturanin-hukuki-niteligi-ve-ispat-degeri</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 19:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/10/terazi/terazi-veraset-ilamia.jpg" type="image/jpeg" length="69157"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 3. Ceza Dairesi'nin 2022/13888 E., 2022/3081 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-ceza-dairesinin-202213888-e-20223081-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-ceza-dairesinin-202213888-e-20223081-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 3. Ceza Dairesi'nin 26.05.2022 tarihli, 2022/13888 E., 2022/3081 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>3. Ceza Dairesi </strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>2022/13888 E., 2022/3081 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>İtiraz eden : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı</p>

<p>İtiraz yazısının tarihi : 10.03.2022</p>

<p>İtiraz edilen daire kararı : Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 25.01.2022 gün, 2021/3362 esas ve 2022/348 karar sayılı ilamı</p>

<p>İlk derece mahkemesi : Şırnak 1. Ağır Ceza Mahkemesi</p>

<p>İtirazla ilgili mahkeme kararı : Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesinin 26.06.20202 tarih, 2020/105 esas 2020/595 sayılı kararı</p>

<p>İtirazla ilgili hüküm : 1)TCK'nın 302/1, 31/3, 62/1, 53, 58/9, 63. maddeleri<br />
2)TCK'nın 82/1-g, 35/1, 31/3, 62/1 53, 58/9, 63. maddeleri uyarınca mahkumiyet kararına ilişkin istinaf başvurusunun esastan reddi<br />
İtiraza konu olan sanık : ...<br />
Suçlar : 1)Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma</p>

<p>2) Kişiyi yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle öldürmeye teşebbüs</p>

<p>İtiraz yazısı ile dava dosyası incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p>Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 10.03.2022 tarih ve 16-2020/54069 sayılı yazısında;<br />
"İtirazın konusu, sanık cezai ehliyeti bulunup bulunmadığı hakkında Adli Tıp Kurumu Gözlem İhtisas Dairesinin düzenlediği 13.12.2019 tarih ve 1434 karar sayılı gözlem raporunun sanığın cezai ehliyetinin bulunup bulunmadığına dair tespite esas alınamayacağı, Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulundan rapor aldırılması gerekirken bu yola tevessül edilmeden eksik araştırma ile karar verildiğine dairdir.</p>

<p>Kayseri Şehir Hastanesinin 26.04.2019 tarihli "Şahsın Yapılan Psikiyatrik Muayenesi, Alınan Anamnez ve Hastane Kayıtlarının İncelenmesi Sonucunda; İşlediği İddia Olunan "Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozma. Kasten Öldürmeye Teşebbüs" ve "Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma, Terör Örgütü Propagandası Yapmak" suçları ile olarak TCK'nın 32. maddesi kapsamında ve ayrıca patolojik yalancılık hastalığı olup olmadığına ilişkin olarak hakkında karar verilebilmesi için gözlem altına alınması gerektiği tıbbi kanaatine varılmıştır." şeklindeki raporuna istinaden suça sürüklenen çocuk ...'ın gözlem altına alınmasına karar verilerek Adli Tıp Gözlem İhtisas Dairesinde gözlem altına alındığı, dairenin 13.12.2019 tarih ve 1434 karar sayılı gözlem raporunda suça sürüklenen çocuk ...'ın cezai ehliyetinin tam olduğunun bildirildiği, akabinde Adli Tıp 4. İhtisas Kurulunda muayenesi yapılan suça sürüklenen çocuk hakkında düzenlenen 25.12.2019 tarih ve 8743 sayılı raporla suça sürüklenen çocuğun görmüş olduğu önceki tedavilere ilişkin belgelerin temin edilerek dosya sureti ile birlikte tekrar muayeneye gönderilmesinin istendiği, Adli Tıp Kurumu Başkanlığının yazısının 27.12.2019 olduğu, aynı gün adli tıp raporunun dosyaya girdiğinden bahisle suça sürüklenen çocuk hakkında atılı suçlardan mahkumiyet hükmü kurulduğu incelenen dosya kapsamı ile sabittir.</p>

<p>Adli Tıp Kurumunun kuruluş, görev ve yetkilerinin düzenleyen 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 19. maddesinin Gözlem İhtisas Dairesine mahkemeler ve hakimlerce gözleme tabi tutulmasına karar verilenleri gözleme tabi tutup gözlem sonucu hakkında bir rapor düzenlemek görevini verdiği, aynı Kararnamenin 17/2-ç maddesine göre ise Adli Tıp 4. İhtisas Kurulunun görevinin TCK'nın 31 ve 33. maddeleri hariç olmak üzere ceza sorumluluğunu kaldıran ve azaltan nedenler hakkında bilimsel ve teknik görüş bildirmek olarak düzenlendiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>Somut olayda ilk derece mahkemesinin Adli Tıp Gözlem İhtisas Dairesinin raporuna dayanarak hüküm kurmasının mümkün olmadığı, zira TCK'nın 32. maddesi kapsamında ceza sorumluluğunu kaldıran ve azaltan nedenlerle ilgili rapor düzenleme görevinin Adli Tıp 4. İhtisas Kurulunun görevi dahilinde olduğu, bu itibarla eksik araştırma ile hüküm kurulduğu ve bu nedenle istinaf isteminin kabulü gerekirken esastan reddine karar verilmesinin hukuka aykırı olduğu düşünüldüğünden Yüksek Dairenin onama kararına itiraz etmek gerekmiştir." şeklinde belirtilerek kararın düzeltilmesi için itirazda bulunduğu anlaşılmakla;</p>

<p>İtiraz ve ekli dosya 6352 sayılı Kanunun 99. maddesi ile değişik CMK'nın 308/2, 3. madde ve fıkralarınca Dairemizce incelendiğinde; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının yerinde olduğu anlaşılmakla itirazın kabulüne karar verilmiştir.</p>

<p><strong>KARAR:</strong></p>

<p>1-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının karar düzeltme talebinin KABULÜNE,</p>

<p>2-Dairemizin 25.01.2022 tarih, 2021/3362 esas ve 2022/348 karar sayılı ilamının onama kararı kaldırılarak;</p>

<p>"Bölge adliye mahkemesince verilen hüküm temyiz edilmekle;</p>

<p>Temyiz edenin sıfatı, başvurunun süresi, kararın niteliği ve temyiz sebebine göre dosya incelendi, gereği düşünüldü;</p>

<p>Temyiz talebinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi;</p>

<p>Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;</p>

<p>Sair temyiz itirazlarının reddine, ancak;</p>

<p>Adli Tıp Kurumunun kuruluş, görev ve yetkilerinin düzenleyen 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 19. maddesi ile Gözlem İhtisas Dairesine mahkemeler ve hakimlerce gözleme tabi tutulmasına karar verilenleri gözleme tabi tutup gözlem sonucu hakkında bir rapor düzenleme görevi verildiği, yine aynı Kararnamenin 17-2-ç. maddesine göre ise, TCK'nın 31 ve 33. maddeleri hariç olmak üzere ceza sorumluluğunu kaldıran ve azaltan nedenler hakkında bilimsel ve teknik görüş bildirme görevinin Adli Tıp 4. İhtisas Kurulunun görevine girdiği görülmekle;</p>

<p>Sanık hakkında Adli Tıp Gözlem İhtisas Dairesinin raporuna dayanılarak hüküm kurulduğu anlaşılmakla, ceza sorumluluğunu kaldıran ve azaltan nedenlerle ilgili rapor düzenlemek üzere eldeki dosyanın Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kuruluna gönderilmesi gerektiği gözetilmeden eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi,<br />
Kanuna aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı BOZULMASINA, sanığın tutuklulukta geçirdiği süre, atılı suç için kanun maddelerinde öngörülen ceza miktarı ve bozma nedeni gözetilerek tutukluluk halinin DEVAMINA, 28.02.2019 tarihinde yürürlüğe giren 20.02.2019 tarih ve 7165 sayılı Kanunun 8. maddesiyle değişik 5271 sayılı Kanunun 304. maddesi uyarınca dosyanın Şırnak 1. Ağır Ceza Mahkemesine, kararın bir örneğinin bilgi için Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 25.01.2022 tarihinde oy birliğiyle karar verildi," yazılmak suretiyle ilamın DÜZELTİLMESİNE, 26.05.2022 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-ceza-dairesinin-202213888-e-20223081-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 19:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-baskanligi-3a.jpg" type="image/jpeg" length="79421"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin 2020/8614 E., 2023/5221 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20208614-e-20235221-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20208614-e-20235221-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin 29.11.2023 tarihli, 2020/8614 E., 2023/5221 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>12. Ceza Dairesi </strong></p>

<p><strong>2020/8614 E., 2023/5221 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi<br />
SAYISI : 2014/681 E., 2015/608 K.<br />
SUÇ : Taksirle öldürme<br />
HÜKÜM : Beraat<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama</p>

<p>Sanık hakkında kurulan hükmün; karar tarihi itibarıyla 6723 sayılı Kanun’un 33 üncü maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun’un 8 inci maddesi gereği yürürlükte bulunan 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (1412 sayılı Kanun) 305 inci maddesi gereği temyiz edilebilir olduğu, karar tarihinde yürürlükte bulunan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 260 ıncı maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, 1412 sayılı Kanun’un 310 uncu maddesi gereği temyiz isteğinin süresinde olduğu, aynı Kanun’un 317 nci maddesi gereği temyiz isteğinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. HUKUKÎ SÜREÇ</strong><br />
1. Aksaray 3. Asliye Ceza Mahkemesinin, 17.12.2015 tarihli ve 2014/681 Esas, 2015/608 Karar sayılı kararı ile sanıklar hakkında taksirle öldürme suçundan, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendi uyarınca ayrı ayrı beraatlerine karar verilmiştir.</p>

<p>2.Dava dosyası, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca tanzim olunan 21.10.2020 tarihli ve 2016/120205 sayılı onama görüşlü Tebliğname ile Daireye tevdi edilmiştir.</p>

<p><strong>II. TEMYİZ SEBEPLERİ</strong><br />
O yer Cumhuriyet savcısının temyiz isteminin, soruşturma aşamasında alınan 02.05.2014 tarihli rapor ile yargılama sürecinde temin edilen ve sanıkların kusursuz olduklarına ilişkin bilirkişi raporları arasında çelişki adli tıp kurumu ihtisas dairesine gönderilmeden sanıkların beraatine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup kararın bozulmasına ilişkindir.</p>

<p><strong>III. OLAY VE OLGULAR</strong><br />
1.07.04.2014 günü saat 10:00 sıralarında Aksaray ili ... ilçesi ... beldesi ... mevkiinde bulunan sanık ... 6 adet söğüt ağacının budanması konusunda sanık ... ile anlaştığı, sanık ...'in birlikte işçi olarak çalıştığı kendisine ait testere makinesi olan ...'a bu işi yevmiye karşılığı verdiği, motorlu testere ile söğüt ağaçlarının kesimi işini yaparken ...'un elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetmesi sonucu iş kazası meydana gelmiştir.</p>

<p>2. Soruşturma aşamasında iş güvenliği uzmanı bilirkişsinden alınan 02.05.2014 tarihli bilirkişi raporuna göre, sanık ... bünyesinde çalıştırmış olduğu işçi ile ağaç kesimi işinde kalifiye eleman çalıştırmadığından, çalışanın bildiği gibi hareket etmesine gerekli güvenlik önlemlerinin alınmasından bihaber şekilde çalışmasına göz yumduğundan, kişisel koruyucu ekipman temin etmediğinden, çalışanına iş sağlığı ve güvenliği eğitimi vermediğinden, çalışılan mekan yakınında yüksek gerilim hattı olduğunu bildiği halde Medaş yetkililerini haberdar edip çalışma süreci esnasında hattın elektriğinin keislmesini sağlamadığından meydana gelen iş kazasında asli kusurlu olduğu, ...’un çalıştığı iş yerinde tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu kazaya sebebiyet vermiş ve can güvenliğini hiçe saymış olması nedeniyle meydan agelen iş kazasında tali kusurlu olduğu belirlenmiştir.</p>

<p>3. Mahkemece keşif üzerine iş güvenliği uzmanı bilirkişisinden alınan 29.09.2015 tarihli rapora göre, sanık ...‘in işveren olarak asli kusurlu olduğu, ölen ...’un kusursuz olduğu belirlenmiştir.</p>

<p>4. Talimat yoluyla iş güvenliği uzmanlarından oluşan bilirkişi heyetinden alınan 15.11.2015 tarihli rapora göre,<br />
a-Söz konusu söğüt ağaçlarının sanık ...'ın kardeşine ait olduğu, söğüt ağaçlarının dallarını para karşılığı sanık ...’e satmış olduğu, yapılan anlaşmaya göre dalların kesilmesi ve toplanıp taşınması işinin sanık ...’e ait olmadı nedeniyle sanık ...’ın kusurunun bulunmadığı,</p>

<p>b-Sanık ...’in işveren veya taşeron sıfatını taşımadığı, birlikte işçi olarak tanıdığı ölen ... ile anahtar teslim olarak anlaşma yaptıkları, kendisine ait testere makinesi ile ölen ...’un belli bir yevmiye karşılığı dalları kesmek konusunda anlaştıkları, ölenin annesinin beyanları ile de yaklaşık 10 yıldır kendisine ait seyyar hızar makinesi ile kendi nam ve hesabına çalışarak bu işte tecrübeli olduğu, dava konusu olayın 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ve/veya 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında olmadığı ve sanık ...’in kusurunun bulunmadığı,</p>

<p>c- Ölen ...’un sanık ... ile anahtar teslim olarak anlaşma yaptıkları, kendisine ait testere makinesi ile yaklaşık 10 yıldır kendi nam ve hesabına yevmiyeli olarak çalışan ölen ...’un bu işte tecrübeli olduğu, taraflar arasındaki işin 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ve/veya 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında olmadığı, 41 yaşında olup tecrübeli olan ...‘un dalları kesmeye başlamadan önce dalların uzunluğu ile ağaç ve elektrik dağıtım hattı arasındaki mesafeyi değerlendirmemiş olması, hatalı ağaç kesim tekniği kullanmış olması emniyet kemeri kullanmamış ve kendi can güvenliğini korumada gereken dikkati göstermediğinden asli kusurlu olduğu belirlenmiştir.</p>

<p>5. Yapılan otopsi raporuna göre, kişinin ölümünün vücuttan elektrik alımı geçişine bağlı solunum ve dolaşım durması sonucu meydana geldiği tespit edilmiştir.</p>

<p><strong>IV. GEREKÇE</strong><br />
1.Kusur Durumuna İlişkin Temyiz Sebebi Yönünden;<br />
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 15.01.2019 tarihli ve 2017/12-709 Esas, 2019/5 Karar sayılı kararında da açıklandığı üzere; yargılamayı gerçekleştiren hâkim, bilirkişilerin belirledikleri kusurun varlığı ya da yokluğu ve kusur oranları ile bağlı olmayıp, bilirkişilerin yapacakları teknik belirlemeler çerçevesinde failin kusurunun bulunup bulunmadığı, varsa kusurunun ne olduğu ve bu kusurun cezanın belirlenmesinde ne derece etkin olacağını, her olayın özelliklerine göre ve kanunî gerekçelerle belirlemelidir. Olayın gerçekleşme şeklini belirleme görevi de hâkime ait olup, bilirkişi ancak bu hususta ortaya koyacağı teknik veriler ile hâkime yardımcı olacak ve tarafların taksirli davranışlarının ve kusur durumlarının nelerden ibaret olduğunu gösterecektir.</p>

<p>2. Dosyada mevcut birden çok rapor arasında çözümü hâkimin takdirine bağlı olmayan özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlarda çelişki bulunması durumunda bu çelişkinin giderilmesi gerekir. Ancak, her çelişkinin giderilmesi için de yeni bir bilirkişi incelemesi yapılması zorunlu değildir. Buradaki ölçüt maddî gerçeğin hiçbir şüpheye yer verilmeyecek biçimde ortaya çıkarılmasıdır. Bilirkişiye başvurulma nedeni olan çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar yeterince açıklığa kavuştuğu durumda, artık yeni bir bilirkişi incelemesi yapılmasına gerek yoktur.</p>

<p>3. Bu açıklamalar ışığında incelenen dosyada; kazanın meydana geldiği yerdeki söğüt ağaçlarının sanık ... 'a ait olup, ağaçların budanması işinin sanık ...'e ücret karşılığında verildiği, sanık ...'in de kendisinin odun kullanımı için aldığı kesme işini ölen ...'a yevmiye karşılığı verdiği, Olay ve Olgular başlığı altında ayrıntılarına yer verilen bilirkişi raporları ve teknik tespitler dikkate alındığında tarafların kusur durumuna yönelik değerlendirme farklılıkları mevcut ise de yargılamayı gerçekleştirecek hâkimin delilleri serbestçe takdir yetkisi kapsamında kusurun varlığı ya da yokluğuna ilişkin kanaatler ile bağlı olmaması ve tarafların kusurunun varlığı ya da yokluğununun dosyada mevcut deliller çerçevesinde hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukukî bilgi ile çözülebilecek bir konu olması karşısında, takdiri hâkime ait olan kusurun varlığı ya da yokluğu hususunda bilirkişi raporları arasındaki değerlendirme farklılıklarından kaynaklanan çelişkinin giderilmesine ve yeni bir bilirkişi incelemesi yapılmasına gerek olmadığı gibi, olayın gerçekleşme şekli ile tarafların taksirli davranışlarını dosyada mevcut delil durumuna uygun ve teknik verilere dayalı olarak açıklayan talimat yoluyla iş güvenliği uzmanlarından oluşan bilirkişi heyetinden alınan 15.11.2015 tarihli raporuna göre kazanın oluşumunda ölen ...'un asli ve tam kusurlu olup, sanıkların kusursuz oldukları anlaşıldığından, o yer Cumhuriyet savcısının kusur durumuna ilişkin temyiz sebebi yerinde görülmemiş, hükümde bu nedene dayalı hukuka aykırılık bulunmamıştır.</p>

<p>4.Olayda kusuru bulunmayan sanıklar hakkında 5271 sayılı Kanun'un 223 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi uyarınca beraat kararı verilmesi gerekirken, suçun unsurlarının oluşmaması gerekçe gösterilerek aynı Kanun'un 223 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendi uyarınca beraat kararı verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur.</p>

<p><strong>V. KARAR</strong><br />
Gerekçe bölümünde (4) numaralı bentte açıklanan nedenle Aksaray 3.Asliye Ceza Mahkemesinin, 17.12.2015 tarihli ve 2014/681 Esas, 2015/608 Karar sayılı kararına yönelik o yer Cumhuriyet savcısının temyiz istemi yerinde görüldüğünden hükmün, 1412 sayılı Kanun’un 321 inci maddesi uyarınca BOZULMASINA, ancak yeniden yargılamayı gerektirmeyen bu konuda, aynı Kanunun 322 nci maddesi gereğince karar verilmesi mümkün bulunduğundan, aynı maddenin verdiği yetkiye istinaden hüküm fıkrasının birinci bendinde yer alan "suçun unsurlarının oluşmaması sebebiyle; CMK’nın 223/2-a maddesi gereğince beraatine" ibaresinin kaldırılarak, yerine "Sanıkların taksire dayalı kusurlarının bulunmaması nedeniyle 5271 sayılı Kanun'un 223 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi gereğince beraatlerine" ibaresinin eklenmesi ve hükümdeki diğer hususların aynen bırakılması suretiyle, sair yönleri usul ve kanuna uygun bulunan hükmün Tebliğnameye aykırı olarak, oy birliğiyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA,</p>

<p>Dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 29.11.2023 tarihinde karar verildi.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20208614-e-20235221-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 19:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-baskanligi-4a.jpg" type="image/jpeg" length="23688"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Danıştay 8. Dairesi'nin 2016/5917 E. ve 2021/1583 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/danistay-8-dairesinin-20165917-e-ve-20211583-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/danistay-8-dairesinin-20165917-e-ve-20211583-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Danıştay 8. Dairesi'nin 16.03.2021 tarihli, 2016/5917 E. ve 2021/1583 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p><strong>T.C.<br />
D A N I Ş T A Y<br />
SEKİZİNCİ DAİRE<br />
Esas No : 2016/5917<br />
Karar No : 2021/1583</strong></p>

<p>Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı) : … Valiliği<br />
Vekili : Av. …</p>

<p>Karşı Taraf (Davacı) : …<br />
Vekili : Av. …</p>

<p>İstemin Özeti : … İdare Mahkemesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının hukuka aykırı olduğu öne sürülerek, 2577 sayılı Kanunun 49. maddesi uyarınca temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.</p>

<p>Savunmanın Özeti : Savunma verilmemiştir.</p>

<p>Danıştay Tetkik Hakimi : …<br />
Düşüncesi : İstemin kabulü ile Mahkeme kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.</p>

<p><strong>TÜRK MİLLETİ ADINA</strong></p>

<p>Hüküm veren Danıştay Sekizinci Dairesince işin gereği görüşüldü:<br />
Dava, davacı tarafından İstanbul ili, … ilçesinde faaliyette bulunan … Fen Bilimleri Öğrenci Etüt Eğitim Merkezinin dershaneye dönüştürülme talebinin reddine ilişkin işlemin iptaline karar verilmesi istemiyle açılmıştır.</p>

<p>İdare Mahkemesince, dava konusu işleme dayanak oluşturan ve dershanelerin özel öğretim kurumları arasından çıkarılmasına yönelik 6258 sayılı Kanun'un 9. maddesinin ilgili kısmının Anayasa Mahkemesi'nin 13/07/2015 tarih ve E:2014/88, K:2015/68 sayılı kararıyla iptal edildiği, davacıya ait etüt merkezinin dersaneye dönüşme talebinin mevzuat hükümleri doğrultusunda değerlendirilmesi ve yapılacak değerlendirme sonucunda bir işlem tesis edilmesi gerektiği, Anayasa Mahkemesince iptal edilmiş olan 6528 sayılı Kanun hükümlerine dayanılarak davacı başvurusunun reddine ilişkin işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiştir.</p>

<p>Dava konusu işlemin tesis edildiği tarihteki haliyle Anayasamızın 'Anayasa Mahkemesinin kararları' başlıklı 153. maddesinde; "Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz. Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez. Kanun, kanun hükmünde kararname veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmi Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmi Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez. İptal kararının yürürlüğe girişinin ertelendiği durumlarda, Türkiye Büyük Millet Meclisi, iptal kararının ortaya çıkardığı hukuki boşluğu dolduracak kanun tasarı veya teklifini öncelikle görüşüp karara bağlar. İptal kararları geriye yürümez. Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar." hükmü yer almış olup Anayasa Mahkemesi'nin iptal ettiği kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümlerinin, iptal kararının Resmi Gazete'de yayımlandığı tarihte, Mahkemenin süre tanımasında ise, bu sürenin bitiminde yürürlükten kalkacağı hususu açıktır.</p>

<p>İdari yargıda, idari işlemin iptali istemiyle açılan davalarda verilen iptal kararları, dava konusu işlemdeki sakatlığın ortaya çıktığı ana kadar geriye yürür ve sakat işlemi ortadan kaldırır ve dava konusu idari işlemi hukuk aleminden tüm etki ve sonuçları ile siler. Anayasal yargıda ise; idari yargının aksine, iptal kararının geriye yürümezliği ilkesi kabul edilmiştir. Bunun sebebi, toplumun kanunlara olan güven duygusunu sarsmamak ve iptal edilen kanun hükmüne dayanarak daha önce yapılmış olan işlemleri ve kazanılmış hakları korumaktır. Ancak, genel düzenleme içeren ya da değişiklik yapan kuralların Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi bazı hallerde hukuki boşluk doğurabilecektir. Bu boşluğun, iptalden önceki kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümleriyle doldurulmasına hukuken imkan yoktur. Bir başka anlatımla, hukuk sistemimizde, bir yasanın iptali ile onun yürürlükten kaldırdığı ya da değiştirdiği kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümlerinin yeniden ve kendiliğinden yürürlüğe girmesi mümkün değildir. Zira, iptal hükmünün geriye yürüyerek iptal edilen kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümlerini baştan beri hükümsüz kılması kabul edilmemiştir.</p>

<p>Dava dosyasının incelenmesinden, davacı tarafından İstanbul ili, … ilçesinde faaliyette bulunan … Fen Bilimleri Öğrenci Etüt Eğitim Merkezinin dershaneye dönüştürülmesine yönelik yapılan … tarihli başvurunun, … tarih ve … sayılı işlemle reddedilmesi üzerine bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.<br />
Uyuşmazlıkta, 24/07/2014 tarihinde açılan davada, … tarih ve … işlemin iptalinin istenildiği, ancak dava konusu işlemin davacıya tebliğine ilişkin herhangi bir belgenin dava dosyasında yer almadığı görülmekle, öncelikle Mahkemesince davanın süresinde açılıp açılmadığı hususu araştırılmalıdır.</p>

<p>Diğer taraftan, dershanelerin kapatılmasına ilişkin 6528 sayılı Kanun'un ilgili hükümlerinin Anayasa Mahkemesi'nin 13/07/2015 tarih ve E:2014/88, K:2015/68 sayılı kararı ile iptal edilmesi üzerine, iptal edilen Yasa hükümleri ile yürürlükten kaldırılan yasal düzenlemelerin, iptal kararının Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdiği tarihte kendiliğinden ve yeniden yürürlüğe girdiğinin kabulü mümkün değildir.</p>

<p>Bu durumda, hukuki dayanaktan yoksun hale gelen dershanelerin faaliyetlerini devam ettirebilmesine olanak bulunmadığından, henüz dershaneye dönüşüm aşamalarını tamamlamamış bulunan etüt merkezinin dershaneye dönüşüm talebinin reddine ilişkin tesis edilen dava konusu işlemde hukuka aykırılık, aksi yöndeki Mahkeme kararında ise hukuki isabet bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Açıklanan nedenlerle; ... İdare Mahkemesinin temyize konu kararının bozulmasına, dosyanın yeniden bir karar verilmek üzere anılan Mahkemeye gönderilmesine, bu kararın tebliğ tarihini izleyen 15 (onbeş) gün içerisinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, 16/03/2021 tarihinde oybirliği ile karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/danistay-8-dairesinin-20165917-e-ve-20211583-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 19:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/yargi/danistay-1.jpg" type="image/jpeg" length="74253"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Son 10 Yıllık Yargı Kararları Gösteriyor: Hekimler Artık Ameliyatta Değil, Süreç Yönetiminde Kaybediyor]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/son-10-yillik-yargi-kararlari-gosteriyor-hekimler-artik-ameliyatta-degil-surec-yonetiminde-kaybediyor-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/son-10-yillik-yargi-kararlari-gosteriyor-hekimler-artik-ameliyatta-degil-surec-yonetiminde-kaybediyor-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bir hekim, ameliyatı tıbben kusursuz gerçekleştirmiş olabilir. Bir hastane, tüm tıbbi protokollere eksiksiz uymuş olabilir. Bir sağlık turizmi şirketi, hastanın tüm organizasyon sürecini başarıyla yönetmiş olabilir. Buna rağmen dava kaybedebilir. Üstelik bunun nedeni çoğu zaman yanlış teşhis, hatalı ameliyat veya teknik bir tıbbi hata değildir. Son 10 yılda verilen yüzlerce yargı kararı incelendiğinde dikkat çekici bir tablo ortaya çıkıyor:</p>

<p><strong>Mahkemeler artık yalnızca ameliyathanede ne olduğuna bakmıyor. </strong>Mahkemeler artık;</p>

<p>· Hastaya ne anlatıldığına,</p>

<p>· Hangi risklerin açıklandığına,</p>

<p>· Onamın nasıl alındığına,</p>

<p>· Komplikasyonun nasıl yönetildiğine,</p>

<p>· Kayıtların nasıl tutulduğuna,</p>

<p>· Sürecin nasıl belgelendirildiğine</p>

<p>bakıyor. Başka bir ifadeyle;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Sağlık sektöründeki hukuki risklerin ağırlık merkezi tıbbi müdahalelerden süreç yönetimine kaymış durumda.</strong> Bu değişim yalnızca hekimleri değil;</p>

<p>· özel hastaneleri,</p>

<p>· sağlık turizmi şirketlerini,</p>

<p>· estetik kliniklerini,</p>

<p>· saç ekim merkezlerini,</p>

<p>· diş kliniklerini</p>

<p>· ve sağlık sektöründeki tüm yatırımcıları doğrudan ilgilendiriyor.</p>

<p><strong>Malpraktis Davalarının Yeni Merkezi: Aydınlatılmış Onam</strong></p>

<p>Uzun yıllar boyunca malpraktis davalarının odağında şu soru vardı:</p>

<p>"Hekim tıbbi hata yaptı mı?"</p>

<p>Bugün ise davaların önemli bir kısmında ilk sorulan soru şu:</p>

<p>"Hasta gerçekten aydınlatıldı mı?"</p>

<p>Yargıtay ve Danıştay kararları incelendiğinde görülen ortak eğilim oldukça net; tıbbi müdahalenin doğru yapılmış olması tek başına yeterli görülmüyor. Hastanın;</p>

<p>· riskleri anlayıp anlamadığı,</p>

<p>· alternatif tedaviler hakkında bilgilendirilip bilgilendirilmediği,</p>

<p>· komplikasyonlar konusunda uyarılıp uyarılmadığı,</p>

<p>· kararını özgür iradesiyle verip vermediği</p>

<p>ayrıca değerlendiriliyor. Daha da önemlisi aydınlatmanın yapıldığını ispat yükü hasta üzerinde değil, hekim ve sağlık kuruluşu üzerinde bulunuyor. Bu nedenle günümüzde birçok dosyada temel tartışma artık tıbbi müdahalenin doğruluğu değil, aydınlatmanın yeterliliği haline gelmiş durumda.</p>

<p><strong>Komplikasyon Savunması Neden Artık Eskisi Kadar Güçlü Değil?</strong></p>

<p>Sağlık hukukunda en sık kullanılan savunmalardan biri şudur:</p>

<p>"Bu bir komplikasyondur."</p>

<p>Gerçekten de her olumsuz sonuç malpraktis değildir. Tıp biliminin doğasında komplikasyonlar vardır. Ancak son yıllardaki içtihatlar komplikasyonun varlığından çok, komplikasyonun yönetimine odaklanıyor. Mahkemeler artık şu soruları soruyor:</p>

<p>· Bu komplikasyon önceden anlatıldı mı?</p>

<p>· Hasta bu riski biliyor muydu?</p>

<p>· Komplikasyon ortaya çıktıktan sonra gerekli müdahale zamanında yapıldı mı?</p>

<p>· Süreç kayıt altına alındı mı?</p>

<p>· Konsültasyonlar eksiksiz gerçekleştirildi mi?</p>

<p>Eğer bu soruların cevapları tatmin edici değilse, komplikasyonun kendisi değil, komplikasyonun yönetimi tazminat sorumluluğu doğurabiliyor. Bu yaklaşım özellikle cerrahi branşlar açısından son derece önemli. Çünkü risk artık yalnızca operasyon sırasında değil, operasyon sonrasındaki her adımda devam ediyor.</p>

<p><strong>Estetik Cerrahide Oyunun Kuralları Daha Da Sert</strong></p>

<p>Araştırma kapsamında incelenen kararların belki de en dikkat çekici bölümü estetik müdahalelere ilişkin. Çünkü estetik cerrahi, klasik tedavi ilişkilerinden farklı değerlendiriliyor. Birçok Yargıtay kararında estetik operasyonlar eser sözleşmesi kapsamında ele alınıyor. Bu yaklaşımın sonucu oldukça önemli. Hekimin sorumluluğu yalnızca özen göstermekle sınırlı kalmayabiliyor. Ortaya çıkan sonucun da değerlendirme konusu haline gelmesi mümkün oluyor. İşte tam bu noktada sağlık sektöründe sıkça karşılaşılan bir sorun ortaya çıkıyor:</p>

<p><strong>Beklenti yönetimi.</strong></p>

<p><i>"Hafif bir değişim olacak."</i> ile <i>"Mükemmel sonuç elde edeceğiz."</i> arasındaki fark yalnızca pazarlama dili değildir. Bazı dosyalarda bu fark milyonlarca liralık tazminat riskine dönüşebilmektedir. Özellikle sosyal medya içerikleri, WhatsApp yazışmaları, hasta danışmanı görüşmeleri ve tanıtım faaliyetleri artık dava dosyalarının ayrılmaz parçası haline gelmiştir. Birçok sağlık kuruluşu hâlâ hukuki risklerin yalnızca ameliyathanede oluştuğunu düşünüyor. Oysa günümüzde risk çoğu zaman Instagram gönderisinde başlıyor.</p>

<p><strong>Sağlık Turizminin Görünmeyen Hukuki Maliyeti</strong></p>

<p>Türkiye sağlık turizminde dünyanın en önemli merkezlerinden biri haline geldi. Ancak sektör büyüdükçe uyuşmazlıklar da uluslararası boyut kazanmaya başladı. Yabancı hasta dosyalarında artık yalnızca tıbbi müdahale değil;</p>

<p>· tercüme süreçleri,</p>

<p>· yabancı dilde onam formları,</p>

<p>· yetki belgeleri,</p>

<p>· komplikasyon sigortaları,</p>

<p>· aracı kuruluşların sorumluluğu,</p>

<p>· uygulanacak hukuk,</p>

<p>· yetkili mahkeme</p>

<p>gibi konular da tartışılıyor. Birçok sağlık turizmi şirketi kendisini yalnızca organizasyon sağlayıcısı olarak görüyor. Ancak yargısal eğilimler, bazı durumlarda organizasyon süreçlerinin de sorumluluk doğurabileceğini gösteriyor. Bu nedenle sağlık turizmi alanında faaliyet gösteren şirketler için hukuki risk yönetimi artık bir tercih değil, operasyonel bir zorunluluk haline gelmiş durumda.</p>

<p><strong>Organizasyon Kusuru: Yeni Nesil Sorumluluk Alanı</strong></p>

<p>Sağlık hukukunda son yıllarda öne çıkan kavramlardan biri de organizasyon kusuru. Bu yaklaşımın temel mantığı oldukça basit:</p>

<p>Sorun yalnızca bireysel bir hekim hatasından kaynaklanmayabilir. Sistemin kendisi de kusurlu olabilir. Örneğin;</p>

<p>· personel eksikliği,</p>

<p>· kayıt sistemlerindeki yetersizlikler,</p>

<p>· denetim eksiklikleri,</p>

<p>· süreç yönetimindeki aksaklıklar,</p>

<p>· hasta bilgilendirme prosedürlerinin yetersizliği</p>

<p>organizasyon kusuru olarak değerlendirilebilmektedir. Bu yaklaşım özellikle büyük hastaneler ve zincir sağlık kuruluşları açısından son derece önemlidir. Çünkü dava yalnızca ilgili hekime değil, kurumun tamamına yönelen bir risk yaratmaktadır.</p>

<p><strong>KVKK: Birçok Kurumun Hâlâ Hafife Aldığı Risk</strong></p>

<p>Sağlık sektörünün en değerli verisi aynı zamanda en hassas verisidir. Hasta verileri, KVKK kapsamında sağlık verileri özel nitelikli kişisel veri olarak kabul edilmektedir.</p>

<p>Buna rağmen uygulamada hâlâ;</p>

<p>· öncesi-sonrası fotoğraf paylaşımları,</p>

<p>· sosyal medya kullanımları,</p>

<p>· hasta hikâyelerinin yayınlanması,</p>

<p>· WhatsApp üzerinden veri aktarımı,</p>

<p>· personel erişim yetkileri</p>

<p>gibi alanlarda ciddi riskler görülmektedir. Önümüzdeki dönemde sağlık sektöründeki en hızlı büyüyen uyuşmazlık alanlarından birinin KVKK kaynaklı ihtilaflar olması sürpriz olmayacaktır.</p>

<p><strong>Gelecekte En Çok Dava Konusu Olacak Alanlar</strong></p>

<p>Araştırmanın ortaya koyduğu eğilimler geleceğe ilişkin de önemli ipuçları veriyor. Önümüzdeki yıllarda özellikle şu alanlarda ciddi artış beklenebilir:</p>

<p>· İşleme özel onam eksiklikleri</p>

<p>· Sağlık turizmi uyuşmazlıkları</p>

<p>· Estetik cerrahi kaynaklı sonuç beklentileri</p>

<p>· Sosyal medya ve reklam faaliyetleri</p>

<p>· KVKK ihlalleri</p>

<p>· Yapay zeka destekli sağlık uygulamaları</p>

<p>· Tele-tıp süreçleri</p>

<p>· Dijital hasta kayıt sistemleri</p>

<p>Özellikle dijitalleşmenin hızlanmasıyla birlikte hukuki riskler de klasik malpraktis anlayışının dışına taşmaya devam edecek.</p>

<p><strong>Sonuç: Sağlık Hizmeti Değil, Süreç Yönetimi Yargılanıyor</strong></p>

<p>Son 10 yıllık kararlar birlikte değerlendirildiğinde çok net bir sonuç ortaya çıkıyor. Sağlık kuruluşları artık yalnızca iyi hekimlerle korunamıyor.</p>

<p>· İyi dokümantasyon sistemlerine,</p>

<p>· iyi onam süreçlerine,</p>

<p>· iyi kayıt disiplinine,</p>

<p>· iyi veri koruma politikalarına</p>

<p>· ve iyi risk yönetimine de ihtiyaç duyuyor.</p>

<p>Bugünün sağlık hukukunda dava dosyalarının kaderini belirleyen unsur çoğu zaman ameliyat notlarından önce onam formları, hasta kayıtları ve süreç belgeleri oluyor. Bu nedenle sağlık sektöründe sürdürülebilir başarının yeni formülü yalnızca kaliteli sağlık hizmeti sunmak değil; aynı zamanda bu hizmetin her aşamasını hukuken savunulabilir şekilde yönetebilmektir. Çünkü günümüz yargı kararları bize şunu gösteriyor:</p>

<p><strong>Bu çalışma kapsamında incelenen kararlar, sağlık sektöründeki hukuki risklerin artık yalnızca tıbbi müdahalelerden kaynaklanmadığını; iletişim süreçlerinden reklam faaliyetlerine, hasta kayıtlarından onam prosedürlerine kadar çok daha geniş bir alana yayıldığını göstermektedir.</strong></p>

<p>Ve görünen o ki, önümüzdeki dönemde mahkemeler ameliyathaneden çok, o ameliyathaneye giden süreci incelemeye devam edecektir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fatma-tokat" title="Av. Fatma TOKAT"><img alt="Av. Fatma TOKAT" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fatma-tokat.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fatma-tokat" title="Av. Fatma TOKAT">Av. Fatma TOKAT</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/son-10-yillik-yargi-kararlari-gosteriyor-hekimler-artik-ameliyatta-degil-surec-yonetiminde-kaybediyor-1</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 19:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/11/doktor-saglik.jpg" type="image/jpeg" length="34806"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ceza Genel Kurulu'nun 2019/314 E., 2021/373 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2019314-e-2021373-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2019314-e-2021373-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 09.09.2021 tarihli, 2019/314 E., 2021/373 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Ceza Genel Kurulu </strong></p>

<p><strong>2019/314 E., 2021/373 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Kararı Veren<br />
Yargıtay Dairesi : 1. Ceza Dairesi<br />
Mahkemesi :Ceza Dairesi</p>

<p>Sanık ... hakkında olası kasıtla öldürme suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanığın CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraatine ilişkin Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesince verilen 14.10.2016 tarihli ve 53-285 sayılı hükme yönelik Cumhuriyet savcısı tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesince duruşma açılarak yapılan yargılama sonucunda, 13.03.2017 tarih ve 57-220 sayı ile Kırklareli Ağır Caza Mahkemesinin beraat hükmü kaldırılarak sanığın olası kasıtla öldürme suçundan TCK'nın 81/1, 21/2, 62, 53 v3 63. maddeleri uyarınca 16 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba hükmedilmiştir.</p>

<p>Hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 25.02.2019 tarih ve 4771-1068 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.</p>

<p>Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 29.03.2019 tarih ve 27523 sayı ile;<br />
“...Sanığın tüm aşamalardaki aksi savunmalarına rağmen, maktulün ölümüne neden olan rakıyı kendisinin sattığına dair bir tereddüt olmadığı, ancak Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulunun izni dışında sahte olarak üretilen içkilerin tümünün yapımında metil alkol kullanılmadığının bilinen bir gerçek olduğu, bununla birlikte tanık Mustafa'nın 10.05.2016 günü yapılan duruşmada verdiği 'Sanığa rakıyı bir arkadaşının getirdiğine' yönelik ifadesinin aksine, zehirli içkiyi kendisinin yaptığına dair her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı kanıtların tespit edilemediği, söz konusu içkinin sanığa kimliği tespit edilmeyen üçüncü bir kişi tarafından getirildiğinin ve sanığın bu içkinin yapımında metil alkol kullanıldığını bilmediğinin kabulünde zorunluluk bulunduğu, böylelikle sanığın TCK'nın 85/1, 22/3 ve 62. maddeleri uyarınca bilinçli taksirle ölüme neden olma suçundan cezalandırılması gerektiği," görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.</p>

<p>CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 06.05.2019 tarih ve 1374-2528 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.</p>

<p><strong>TÜRK MİLLETİ ADINA</strong></p>

<p><strong>CEZA GENEL KURULU KARARI</strong></p>

<p>Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eylemlerinin olası kasıtla öldürme suçunu mu yoksa bilinçli taksirle ölüme neden olma suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.</p>

<p>İncelenen dosya içeriğinden;<br />
Lüleburgaz Devlet Hastanesince 03.11.2014 tarihinde düzenlenen geçici genel adli muayene raporunda; saat 17.00-18.00 sularında 2 gündür görme kaybı olduğu şikâyetiyle gelen ...’te metanol intox olabileceğinin (sahte içki) düşünüldüğü, nöroloji, anestezi, dahiliye ve göz doktorlarına danışıldığı, göz muayenesinde toksik optik nöropati ile uyumlu olduğunun anlaşıldığı, dahiliye uzmanınca, derin asidozu olduğu söylenip tamponize mayi başlandığı, hastanın ilerleyen süreçlerde karın ağrısı olduğunu ve nefes almakta zorlandığını söylediği, 112 aranarak hastanın yoğun bakım ve diyaliz ihtiyacı için Şifa Hastanesi sevk edildiği, satürasyonunun düşmekte olduğu, yaralanmasının basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek ölçüde olduğu, hayati tehlikesinin bulunduğu,<br />
08.11.2014 tarihli nöroloji notunda, ...’in spontan solunumunun olmadığı, ventilatöre bağlı olduğunun belirtildiği,<br />
16.11.2014 tarihli ölü muayene ve otopsi tutanağında; harici muayenede, cesedin 70-75 kg ağırlığında, 170 cm boylarında, siyah saçlı, kahverengi gözlü, bıyıklı bir erkek cesedi olduğu, herhangi bir darp cebir izinin bulunmadığı belirtilerek kesin ölüm sebebinin tespiti için cesedin İstanbul Adli Tıp Kurumuna sevk edilmesine karar verildiği,</p>

<p>İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığının 22.12.2014 tarihli otopsi raporunda; 03.11.2014 tarihinde el yapımı içkiyi içtikten sonra gelişen görme kaybı ifadesi ile kaldırıldığı hastanede tedavisi devam ederken 16.11.2014 tarihinde öldüğü bildirilen ...’in ölümünün metil alkol zehirlenmesi ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğu kanaatinin bildirildği,</p>

<p>Lüleburgaz Devlet Hastanesinin 29.12.2014 tarihli epikriz raporunun bulgular bölümünde; "Hasta 2 gündür görme bozukluğu ile geldi. Şuur açık pupiller normal. Alkol 0,45 promil olarak çıktı. Kendisine sorulduğunda 2 gün önce rakı içtiğini söyledi. 2 gündür de görme kaybının olduğunu fakat şimdi acile başvurduğunu söyledi."; klinik seyir bölümünde, "Hasta 2 gündür var olan görme bozukluğu nedeniyle yakınları tarafından acil servise getirildi. Öyküsünde 2 gün önce şüpheli alkol alımı olan hastanın rutin tetkikleri gönderildi. Üre ve kreatin normal. Hastanın diabet öyküsü yok. Göz konsültasyonu istendi görme bozukluğu olduğu tespit edildi. Hastanın arteriyel kan gazında ph: 7,026 pco2:11,6 HCO3: 3 O2 SAT 95,9. Hastada üremik asidoz, diabedik ketoasidoz, salisilikaside bağlı asidoz düşünülmedi. Şüpheli alkol alımı nedeniyle metil alkol zehirlenmesi olabileceği düşünüldü. Genel durumun kötü olması nedeniyle hasta 112 acil servis aracılığıyla hemodiyalizi olan yoğun bakım ünitesine sevk edildi." ibarelerinin yer aldığı,</p>

<p>15.01.2016 tarihli araştırma ve yer gösterme tutanağında; ...'e babasının içtiği akolllü içkiyi nereden aldığı sorulduğunda, görevlileri ... Mahallesi, .... Caddesi, 153/2 sayılı yerde faaliyet gösteren ... Bakkaliyesi isimli iş yerine getirdiği, ...’in olay günü babasıyla birlikte bu iş yerine geldiklerini ve belirtilen alkollü içkiyi buradan aldıklarını beyan ettiği, iş yerini sanık ...'ün işlettiğinin belirtildiği,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dosya içerisinde onaylı örneği bulunan Lüleburgaz Cumhuriyet Başsavcılığına ait 2014/5813 soruşturma evrakından; 18.12.2014 tarihinde ... Mahallesi, ... Caddesi, 53 sayılı adreste ve müştemilatında yapılan arama sonucunda düzenlenen olay, iş yeri-ev arama, yakalama, rızaen teslim ve muhafaza altına alma tutanağında; ... Market isimli iş yerinde yapılan aramada herhangi bir suç unsuruna rastlanılmadığı, aynı adreste ...'e ait bodrum katında yapılan aramada, kiler görünümlü oda içerisinde yaklaşık yarıya kadar dolu vaziyette 1 adet 20 litrelik bidonda şarap olduğu değerlendirilen el yapımı sıvı madde, yarıya kadar dolu vaziyette 1 adet 5 litrelik su bidonunda şarap olduğu değerlendirilen el yapımı sıvı madde, üzerinde Venüs ibaresi bulunan 750 cc 20 adet bira şişesi içerisinde ağızları sonradan takılmış kapak ile hava almaması için mumla kaplanmış olduğu görülen ve içerisinde el yapımı şarap bulunduğu değerlendirilen sıvı maddelerin ele geçirildiğinin bildirildiği,<br />
Lüleburgaz Belediye Başkanlığının İş yeri Açma ve Çalışma Ruhsatına göre, sanık ...'ün 07.04.2000 tarihinden itibaren Özerler Mahallesi Sakızköy yolu, 179 sayılı yerde bakkal işlettiği; TAPDK alkollü içki perakende ve satış belgesine göre, sanığın 22.01.2003 tarihinden itibaren alkollü içki satın almaya ve satmaya yetkili kılındığı; Lüleburgaz Kaymakamlığı İlçe Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğünün 20.12.2012 tarihli İşletme Kayıt Belgesine göre, sanığın Özerler Mahallesi, Sakızköy yolu, 179 sayılı yerde bakkal işlettiği,</p>

<p>Anlaşılmaktadır.</p>

<p>Katılan ... ölü muayene işlemi sırasında kimlik tanığı olarak; müteveffa ...’in oğlu olduğunu, babasının sürekli alkol kullandığını, 03.11.2014 tarihinde Lüleburgaz'daki evlerinde babasının Bulgaristan göçmenlerinden aldığı el yapımı içkiyi içtiği esnada gözlerinin görmediğini söylediğini, saat 21.00 sıralarında babasını Lüleburgaz Devlet Hastanesine götürdüklerini, doktora babasının içtiği içki şişesini de gösterdiğini, doktorun babasının zehirlendiğini söylediğini ve babasına serum taktıklarını, aynı gün bir süre sonra babasını Çorlu Özel Şifa Hastanesine kaldırdıklarını, babasının öldüğü güne kadar yoğun bakımda kaldığını, söz konusu içki şişesini olay sonrası attığını ancak babasının alkol aldığı yeri gösterebileceğini, babasının herhangi bir hastalığının olmadığını,</p>

<p>Savcılıkta 28.11.2014 tarihinde; babasının Bulgaristan göçmenlerinden el yapımı olarak aldığı içkiyi içtiği esnada gözlerinin görmediğini söylediğini, sürekli alkol alan babasının daha önce hiç bu şekilde olmadığını, babasının ölümüne sebep olan kişilerden davacı ve şikâyetçi olduğunu,<br />
Kollukta 15.01.2016 tarihinde; 03.11.2014 tarihinde, saat 19.00 civarında babasıyla birlikte Sakızköy Caddesi, 153/2 sayılı yerde bulunan ... Bakkaliyesi isimli iş yerine gittiklerini, babasının bu iş yerinden yarım pet şişe el yapımı rakı aldığını, daha sonra eve gittiklerini ve babasının bu rakıyı içmeye başladığını, kendisinin de evde olduğunu, babasının saat 23.00’e kadar bu rakıyı içtiğini ve sonra uyuduğunu, ertesi sabah saat 06.00 sıralarında babasının kendisini kaldırarak gözlerinin görmediğini söylediğini, olay gecesi babasının başka bir şey içmediğini, bu içkiye sadece su kattığını, babasının o gece evden başka bir yere çıkıp gitmediğini,<br />
Mahkemede önceki ifadesinden farklı olarak; olay tarihinde amcası...’in alkollü bir şekilde eve geldiğini, amcasının, kardeşi ...’e 10 TL vererek içki almaya gönderdiğini, kardeşi ...’in sürekli sanık ...’dan içki alması sebebiyle içkiyi yine sanıktan aldığını düşündüğünü, kardeşi ...’in bir pet şişe içerisindeki rakıyla geri geldiğini, amcası ...’ın bir bardak içtikten sonra evden ayrıldığını, kalan içkiyi babasının içmeye çalıştığını ancak hepsini içemediğini, ertesi sabah babasının gözlerinin görmediğini, pet şişeyi doktora verdiğini, babasının, kardeşi ...’in getirdiği rakıdan başka bir şey içmediğini,</p>

<p>Tanık... Mahkemede; maktul ...’ın, nüfus kaydına göre ağabeyinin damadı olduğunu ancak gerçekte kardeşi olduğunu, olay günü alkollü bir şekilde maktul ...’ın evine gittiğini, torunu ...’e 10 TL vererek sanığın işlettiği bakkaldan rakı aldırdıklarını, ...’in plastik bir şişe içerisindeki rakıyla eve geldiğini, o rakıdan kendisinin de içtiğini, biraz içtikten sonra evden ayrıldığını, ertesi gün maktul ...’ın rahatsızlandığını, rakıyı maktul ...’ın evinde içtiklerini, Yaşar’ın hastaneye kaldırılmasından sonra eşi olan ...’in evde boş ispirto şişesi bulduklarını söylediğini ancak kendisinin o ispirtodan içmediğini, sanığın her zaman açıktan içki satmadığını, bir arkadaşının böyle bir içki getirmiş olduğunu, sanığın da kendilerine bu içkiden verdiğini,</p>

<p>Tanık ... Mahkemede; eşi olan maktulün akşam alkol aldığını, çocukları ...’in alkol almaya gittiğini, parasını...’in verdiğini, ...’ın eve de alkollü geldiğini, pet şişesinin içerisinde rakı aldıklarını, ...’ın iki üç kadeh içtiğini, kalanı da eşi maktulün içtiğini, rakının yarım kiloluk pet şişe içinde olduğunu, pet şişenin dibinde bir iki kadehlik rakı kaldığını, maktulün bu rakının dışında başka içki içmediğini,</p>

<p>Tanık ... Mahkemede; akşam amcası ...’ın eve geldiğini ve içki almasını istediğini, sanığın işlettiği dükkâna gittiğini, yarım kiloluk pet şişe içerisinde rakı aldığını, amcası ...’ın içmeden gittiğini, babasının ispirto içmediğini, evde bulunan beygirin ayağı yara olduğu için ispirtoyu ayağına döktüklerini, babasının 3 çay bardağı rakı içtiğini, başka içmediğini,</p>

<p>İfade etmişlerdir.</p>

<p>Sanık ... 14.01.2016 tarihinde Savcılıkta; ... ve ... isimli kişileri tanımadığını, isimlerini ilk defa duyduğunu, Cumhuriyet Mahallesi, Sakızköy Caddesi, 153/2 sayılı yerde ... Bakkal isimli iş yerini işlettiğini, mahalleden ve çevreden alışveriş için gelenlerin olduğunu, bu kişilerin isimlerini tutmadığını ve kim olduklarını da bilmediğini, ruhsatlı olarak alkollü içki sattığını, İlçe Tarım Müdürlüğü ve Belediye’nin, iş yerinde rutin kontroller yaptıklarını, iş yerinin yasal olup kanuna aykırı herhangi bir içki satışı yapmadığını, ... ve ...’e içki satmadığını, bu kişilerin başka bir yerden bu içkileri temin etmiş olabileceklerini, üzerine atılı suçlamayı kabul etmediğini,<br />
Savcılıkta 21.01.2016 tarihinde müdafi eşliğinde; önceki ifadesini tekrar ettiğini, metil alkol içeren herhangi bir alkollü içki satışı yapmadığını, metil alkolün sağlığa zararlı ve öldürücü olduğunu bildiğini,</p>

<p>Mahkemede; maktule içki sattığını hatırlamadığını ancak satmışsa bile “Yeni Rakı” satmış olması gerektiğini, olayı araştırdığında maktulün ölmeden önce... isimli akrabası ile içki içtiğini tespit ettiğini, kendisini tanık olarak getirdiğini, evinin zemin katında bulunan içkilerin, babasının 8-9 yıl önce kendisi için şarap yapmak üzere bulundurduğu içkiler olduğunu, el yapımı içki satmasının söz konusu olmadığını, kendi kullanımı için şarap yapmaya çalıştığını ancak yapamadığını, evinin zemin katında bulunan mamullerin tahlile gönderildiğini, insan sağlığına zararlı bir madde bulunmadığını, maktulün zehirlenmesine yol açan içkiyi kendisinin sattığını kabul etmediğini; tanık ...’ın beyanları üzerine sorulduğunda, tanığın açıktan içki sattığına ilişkin beyanlarını kabul etmediğini, belki 20’lik rakıyı 10 TL karşılığında satmış olabileceğini, aslında 20’lik rakının 12 TL civarı olduğunu ancak parası eksik gelmiş ise 10 TL’ye vermiş olabileceğini; tanık ...’in beyanları üzerine sorulduğunda, tanık ...’e 200 ml’lik “Yeni Rakı” verdiğini, ... Üstev’in 10 TL gönderdiğini, kalanını kendisine borç yazdığını,<br />
Bölge Adliye Mahkemesinde; önceki savunmalarını aynen tekrar etiğini, sahte rakı satmadığını, olaydan sonra evinde ve iş yerinde arama yapıldığını, sahte rakı üretildiğine dair herhangi bir sahte içki bulunmadığını, suçsuz olduğunu; tanık ...'in ifadesi okunarak sorulduğunda, ifadeyi kabul etmdiğini, ...’e sattığı rakının sahte olmadığını, nitekim tanık ...'in amcasının da aynı rakıdan içtiğini ve vefat etmediğini,</p>

<p>Savunmuştur.</p>

<p>Tüm uygar hukuk düzenleri insan yaşamını en üstün değer kabul etmişlerdir. Gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde gerek Anayasa'da mutlak, en üstün değer olarak algılanan insan hayatı, korunmasında sadece bireyin çıkarı olduğu için değil, aynı zamanda toplumun da menfaati olduğu için ceza himayesinin konusu yapılmıştır. Bu bağlamda 5237 sayılı TCK'nın “Kişilere Karşı Suçlar” başlıklı ikinci kısmının “Hayata Karşı Suçlar” başlıklı birinci bölümünün 81. maddesinde “Kasten Öldürme” suçu;</p>

<p>"Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır" şeklinde düzenlenmiştir.<br />
Uyuşmazlık konusunda isabetli bir hukuki çözüme ulaşılabilmesi bakımından, "doğrudan kasıt", "olası kasıt", "taksir" ve "bilinçli taksir"e değinilerek, birbirlerinden ayırdedici ölçütlerin ortaya konulması gerekmektedir.<br />
5237 sayılı TCK'nın "Kast" başlıklı 21. maddesi;<br />
"(1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.<br />
(2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir" şeklinde düzenlenerek, maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde doğrudan kast, ikinci fıkrasının birinci cümlesinde de olası kast tanımlanmıştır.<br />
Olası kastın tanımlandığı TCK’nın 21. maddesinin 2. fıkrasının gerekçesinde; “...Olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir. Diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir. Mevzuatımıza giren yeni bir kavram olan olası kastla ilgili uygulamadan bazı örnekler vermek yararlı olacaktır.<br />
Yolda seyreden bir otobüs sürücüsü, trafik lambasının kendisine kırmızı yanmasına rağmen, kavşakta durmadan geçmek ister; ancak kendilerine yeşil ışık yanan kavşaktan geçmekte olan yayalara çarpar ve bunlardan bir veya birkaçının ölümüne veya yaralanmasına neden olur. Trafik lambası kendisine kırmızı yanan sürücü, yaya geçidinden her an birilerinin geçtiğini görmüş; fakat, buna rağmen kavşakta durmamış ve yoluna devam etmiştir. Bu durumda otobüs sürücüsü, meydana gelen ölüm veya yaralama neticelerinin gerçekleşebileceğini öngörerek, bunları kabullenmiştir.<br />
Düğün evinde törene katılanların tabancaları ile odanın tavanına doğru ardı ardına ateş ettikleri sırada, bir kişinin aldığı alkolün de etkisi ile elinin seyrini kaybetmesi sonucu, yere paralel olarak yaptığı atışlardan bir tanesinden çıkan kurşun, törene katılanlardan birinin alnına isabet ederek ölümüne neden olur. Bu örnek olayda kişi yaptığı atışlardan çıkan kurşunların orada bulunan herhangi birine isabet edebileceğini öngörmüş; fakat, buna rağmen silâhıyla atışa devam etmiştir. Burada da fail silâhıyla ateş ederken ortaya çıkacak yaralama veya ölüm neticelerini kabullenmiştir.<br />
Verilen bu örneklerde kişinin olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerekir.” şeklinde açıklamalara yer verilmiş ve olası kasta ilişkin örnek olaylar gösterilmiştir.<br />
Buna göre, doğrudan kasıt; öngörülen ve suç teşkil eden fiili gerçekleştirmeye yönelik irade olup kanunda suç olarak tanımlanmış eylemin bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi ile oluşur. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesi hâlinde doğrudan kasıtla hareket etmiş olacak, buna karşın işlemiş olduğu fiilin muhtemel bazı neticeleri meydana getirebileceğini öngörmesine ve bu neticelerin gerçekleşmesini mümkün ve muhtemel olarak tasavvur etmesine rağmen muhtemel neticeyi kabullenerek fiili işlemesi hâlinde olası kast söz konusu olacaktır.<br />
Olası kasıt ile doğrudan kasıt arasındaki farkı ortaya koyan en belirgin unsur, doğrudan kasıttaki bilme unsurudur. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini biliyorsa doğrudan kasıtla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Yine failin hareketiyle hedeflediği doğrudan neticelerle birlikte, hareketin zorunlu veya kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sonuçları da, açıkça istenmese dahi doğrudan kastın kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bir kısım neticeleri de doğurması muhakkak ise, failin bu sonuçlar açısından da doğrudan kasıtla hareket ettiği kabul edilmelidir.</p>

<p>Olası kastı doğrudan kasıttan ayıran diğer ölçüt; suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşmesinin muhakkak olmayıp muhtemel olmasıdır. Fail, böyle bir durumda muhakkak değil ama, büyük bir ihtimalle gerçekleşecek olan neticenin meydana gelmesini kabullenmekte ve "olursa olsun" düşüncesi ile göze almakta; neticenin gerçekleşmemesi için herhangi bir çaba göstermemektedir. Olası kastta fiilin kanunda tanımlanan bir sonucun gerçekleşmesine neden olacağı muhtemel görülmesine karşın, bu neticenin meydana gelmesi fail tarafından kabul edilmektedir.</p>

<p>5237 sayılı TCK'nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde "kanunda tanımlanmış haksızlık" olarak ifade edilen suç; kural olarak ancak kastla, kanunda açıkça gösterilen hâllerde ise taksirle de işlenebilir. İstisnai bir kusurluluk şekli olan taksirde, failin cezalandırılabilmesi için mutlaka kanunda açık bir düzenleme bulunması gerekmektedir. 5237 sayılı TCK'nın 22/2. maddesinde taksir; "dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir" şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>Taksirli suçlarda, gerek icrai, gerekse ihmali hareketin iradi olması ve meydana gelen neticenin öngörülebilir olması gerekmektedir. İradi bir davranış bulunmadığı takdirde taksirden bahsedilemeyeceği gibi, öngörülemeyecek bir sonucun gerçekleşmesi hâlinde de failin taksirli suçtan sorumluluğuna gidilemeyecektir.<br />
Sonucun gerçekleşmesinde mağdurun taksirli davranışının da etkisinin olması hâlinde, diğer taksirli davranış nedensellik bağını kesmediği sürece bu durum, failin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı gibi, taksirin niteliğini de değiştirmeyecektir. Türk Ceza Kanunu'nda kusurun derecelendirilmesi suretiyle herhangi bir ceza indirimi söz konusu olmadığından, bu hâl ancak temel cezanın tayininde dikkate alınabilecektir.</p>

<p>Türk Ceza Kanunu'nda taksir; "basit" ve "bilinçli" taksir olarak ikili bir ayrıma tabi tutulmuş, 22. maddesinin üçüncü fıkrasında bilinçli taksir; "kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi" şeklinde tanımlanmış, bu hâlde taksirli suça ilişkin cezanın üçte birden yarıya kadar arttırılacağı öngörülmüştür.<br />
Basit taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayırdedici ölçüt; taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörmemesi, bilinçli taksir hâlinde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır.Bilinçli taksirde gerçekleşen sonuç, fail tarafından öngörüldüğü hâlde istenmemiştir. Gerçekten neticeyi öngördüğü hâlde, sırf şansına veya başka etkenlere, hatta kendi beceri veya bilgisine güvenerek hareket eden kimsenin tehlikelilik hâli, bunu öngörememiş olan kimsenin tehlikelilik hâli ile bir tutulamayacaktır. Neticeyi öngören kimse, ne olursa olsun bu sonucu meydana getirecek harekette bulunmamakla yükümlüdür.<br />
Türk Ceza Kanunu'nun 21. maddesinin ikinci fıkrasında; "kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi" şeklinde tanımlanıp başkaca ayırıcı unsura yer verilmeyen olası kast ile aynı Kanun'un 22. maddesinin üçüncü fıkrasında; "kişinin, öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır" biçiminde tanımlanan bilinçli taksirin karıştırılacağı hususu öğretide dile getirilmiş, kanun koyucu da madde metninde yer vermediği "kabullenme" ölçüsünü aynı maddenin gerekçesinde; "olası kast halinde suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşeceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir, diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir" şeklinde açıklamak suretiyle, olası kastı bilinçli taksirden ayıracak kıstası ortaya koymuştur.</p>

<p>Olası kasıtla bilinçli taksiri ayırdetme konusunda doktrinde “Her ikisi arasındaki ayrımı belirlemek bakımından Frank formülü uygulanmalıdır. Buna göre eğer ‘öyle veya böyle fail her hâlde hareketi gerçekleştirirdi’ diyebiliyorsak olası kast; ‘neticenin gerçekleşeceğini bilseydi hareketi gerçekleştirmeyecekti’ diyebiliyorsak bilinçli taksirden söz edilir...Her ikisi arasında bir ayrım yapılabilmesi için her somut olay bakımından failin ayrıca neticeyi göze almış, kabullenmiş sayılıp sayılamayacağı yönünde bir değerlendirme yapılması zorunlu görünmektedir” şeklinde görüşler mevcuttur (Bahri ...-Mustafa Ruhan Erdem, Uygulamalı Ceza Hukuku ve Güvenlik Tedbirleri Hukuku, Seçkin Akademik ve Mesleki Yayınlar, 17. Baskı, Ankara 2017, s. 303-304.).</p>

<p>Öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesine kayıtsız kalınması durumunda olası kasıt, öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesinin istenmemesine rağmen neticenin meydana gelmesinin engellenemediği ahvalde bilinçli taksir söz konusu olacaktır. Diğer bir deyişle, failin neticeyi istememekle beraber neticenin meydana gelmesinin muhtemel olduğunu bilmesine rağmen duruma kayıtsız kalarak hareketini sürdürmek suretiyle muhtemel neticeyi kabullenmesi durumunda olası kasıt, failin neticeyi öngörmesine rağmen becerisine, şansına, tecrübesine ya da başka bir etkene güvenip neticenin meydana gelmeyeceğine inanarak gerektiğinde muhtemel neticenin gerçekleşmemesi için gerekli önlemleri de almak suretiyle hareketini sürdürmesi hâlinde ise bilinçli taksir söz konusu olacaktır.<br />
Bu aşamada, 4733 sayılı Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkol Piyasasının Düzenlenmesine Dair Kanun’un uyuşmazlıkla ilgili maddesi ile rakı üretimi, etil ve metil alkol hakkında da bilgi verilmesinde fayda bulunmaktadır.</p>

<p>4733 sayılı Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkol Piyasasının Düzenlenmesine Dair Kanun’un “Cezai hükümler” başlıklı 8. maddesinin (f) bendinde;<br />
“Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından belge almamış kişilerden ürün alan veya bu kişilere ürün satan ya da belgesinde belirtilen işyeri dışında satış yapan toptan veya perakende tütün mamulü, makaron, yaprak sigara kâğıdı,etil alkol, metanol veya alkollü içki satıcıları ya da açık içki satıcılarına bin Yeni Türk Lirasından onbin Yeni Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir.” hükmü getirilmiştir.</p>

<p>Suç tarihinde yürürlükte bulunan 2005/11 sayılı Türk Gıda Kodeksi Distile Alkollü İçkiler Tebliği’nin 6. maddesinin (a) bendinde;<br />
Rakı; “Yalnızca suma veya tarımsal kökenli etil alkol ile karıştırılmış sumanın, 5000 litre veya daha küçük hacimli geleneksel bakır imbiklerde, anason tohumu (Pimpinella anisum) ile ikinci kez distile edilmesiyle sadece Türkiye’de üretilen distile alkollü içkidir.” şeklinde tanımlanmıştır,</p>

<p>Maddenin (a) bendinde;<br />
“Rakının;<br />
- Üretiminde ikinci kez distilasyona alınan toplam alkolün en az % 65’i suma olmalıdır.<br />
- Hazırlanmasında rafine beyaz şeker kullanılmalı, şeker miktarı ürün litresinde en fazla 10 gram olmalıdır.<br />
- Uçucu madde içeriği, hacmen %100 alkolün hektolitresinde 100 grama eşit veya daha fazla olmalıdır.<br />
- Metil alkol içeriği, hacmen %100 alkolün hektolitresinde 150 gramdan fazla olmamalıdır.<br />
- Anason tohumdan gelen uçucu yağın anetol miktarı, ürünün litresinde en az 800 miligram olmalıdır.<br />
- Hacmen alkol miktarı en az % 40 olmalıdır.<br />
- Dolum öncesi en az bir ay dinlendirilmelidir.” şeklindeki açıklamalarla rakının taşıması gereken nitelikler tespit edilmiştir.<br />
Türk rakısı sumadan üretilen anason aromalı distile alkollü bir içkidir. Damıtılmaya göre Türkiye’de iki tip rakı üretilir. Birinci tip sadece yaş üzümden üretilen rakı, ikinci tip rakı ise üzüm sumasına tarımsal kökenli etil alkol katılmasıyla elde edilen rakıdır.<br />
Rakı üretiminde kullanılan hammaddeler, yaş üzüm, kuru üzüm, anason, şeker ve tarım kökenli hammaddeden elde edilen etil alkoldür. Rakı yapımında kuru üzüm kullanılacaksa eğer; kuru üzümden önce suma elde edilir. Suma; Türk Gıda Kodeksi’nin distile alkollü içkiler standardına göre üzüm tat ve kokusunu korumak amacıyla, hacmen en fazla %94,5 alkole kadar distile edilmiş, üzüm kökenli distilattır. Gerektiğinde rakı yapımında sumaya %35 oranına kadar tarımsal kökenli ve şeker içeren ürünlerden elde edilen etil alkol katılmaktadır.</p>

<p>Kuru üzüm sumaya işlenirken parçalama, mayşeleme, mayanın çoğaltılması, fermentasyon ve damıtma aşamalarından geçer. Değirmende parçalanan kuru üzümler mayşeleme kazanlarına gönderilerek kuru üzüm mayşesi elde edilir. Elde edilen mayşe etil alkol fermantasyonuna bırakılır ve fermentasyon sonucunda %8-9 alkol içeren alkollü mayşe elde edilir. Alkollü mayşenin kolonlu damıtma yöntemiyle damıtılmasıyla, %93-94 alkol dereceli suma elde edilir. Elde edilen suma rakı üretiminde kullanılır.</p>

<p>Rakı yapımında kullanılan bir diğer önemli hammadde de anasondur. Anason, rakının aromatize edilmesinde rol oynar. Kullanılan anason miktarı rakı çeşidine, anasonun kalitesine ve katılan aporak (ilk ve son ürün karışımı) oranına göre değişmekte olup, %6–10 arasındadır.<br />
Rakı üretiminde damıtma işlemi buharla ısıtılan ve her biri 5’er tonluk olan bakır imbiklerde gerçekleştirilir. Kazanlara önce suma doldurulur. Sonra kullanılacak durumda ise önceki damıtmadan kalan baş ve son ürünler (aporak) konur ve alkol miktarı iyi kalitedeki su ile %45’e söndürülür. Anason kullanılmadan en fazla 6 saat önce b/r vagonda 14-24 ̊C’deki su ile ısıtılır. Son yıllarda rakı üretiminde kullanılan anason önceden ısıtılmadan da doğrudan kazana verilmektedir. Her iki şekilde de kullanılacak anason miktarı, üretilecek rakının cinsine bağlı olarak su ile söndürülmüş sumanın toplam hacmi üzerinden %6-10’u kadardır. Rakıda damıtma ortalama 42-46 saat sürmektedir. En iyi damıtma saatte 50 litreyi geçmemektedir. Son üründe alkol oranı %10’un altına düştüğünde 36-38 saatte de damıtma bitirilebilir.<br />
Damıtmadan sonra orta ürün ölçülüp dinlendirme tanklarına gönderilir. Orta ürünün alkol derecesi yaklaşık %80 olduğundan, yapılacak rakı çeşidine göre su ile alkol derecesi düşürülür. Bu işleme “söndürme” denir. Söndürme işlemi sırasında isteğe bağlı olarak rakının litresine 4-6 g şeker ilave edilebilir. Dinlendirme fıçılarındaki karıştırıcı paletler su ile alkol ve suyun iyice karışmasını sağlar. İşlem bittikten sonra karıştırma 1–2 saat daha devam eder. Rakı, dinlendirilen bir içki olmamakla beraber, her yeni damıtılan içkide olduğu gibi biraz olsun olgunlaşması, yumuşaması ve anasonla alkolün uyum sağlaması gerektiğinden, en az 1 ay dinlendirilir. Rakı şişelemeden önce filtreden geçirilir, şişelenir ve şişenin ağzı metal kapaklarla kapatılır. Kontrol edilir ve etiketlenir (Dilara Bergama, Rakı Distilasyonunda Fraksiyonel Ayırmanın ve Distilasyon Sayısının Aroma Maddeleri Üzerine Etkisi, 2017, Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü; Cabaroğlu, T., Yılmaztekin, M., 2011. Methanol and Major Volalite Compounds of Turkish Raki and Effect of Distillate Source, Journal of the Institute of Brewing. 117 (1), s. 98–105; Fidan, I., Anlı, E., 2002. Yüksek Alkollü İçkiler, Kavaklıdere Eğitim Yayınları, No: 6, Ankara; s.258; Karaveli, M., 1975, Rakı ve Damıtma Teknolojisi, s. 130; Fıdan, I. ve Sahın, İ., 1993, Ankara, Alkol ve Alkollü İçkiler Teknolojisi, A.Ü.Z.F. Yayınları, Yayın No: 863, s. 304.).</p>

<p>Metil alkol, odunun distilasyonundan elde edilir. Bu yüzden metil alkole odun alkolü de denilmektedir. Bazı ülkelerde yaygın olarak benzine katılır. Kimya endüstrisinde sıklıkla kullanılan metanol, çözücü ve miyar özelliği taşıyan bir maddedir. Günlük kullanımda karşılaşılan ve metil alkol içeren maddelerden; yapıştırıcılarda %0-1, fren hidrolik sıvısında %4, denatüre alkol içerisinde %2-5, boya incelticilerde %3-28, cam temizleyici sıvılarda %1-38, model uçak yakıntında %43-77, pipo tatlandırıcılarında %75, buzlanmayı önleyici sıvılar içerisinde %17-99, teksir ve fotokopi makinesi sıvısında %60-99, karbüratör sıvısında %99 ve antifriz içerisinde %100 oranında metil alkol bulunmaktadır.</p>

<p>Metil alkol toksik bir madde değildir, hafif bir şarhosluk yapar fakat sitotoksik özelliği yoktur. Toksik olan metanolün metabolitleridir. Ağızdan alındığında, etil alkol gibi gastrointestinal sistemden hızlı emilir. Gıda varlığı ya da yokluğuna göre değişmek üzere, kan düzeyi alımından ortalama 30-60 dakika sonra en üst düzeye ulaşır. Gıda ile birlikte alınması bu süreci yavaşlatır. Vücutta dokulara oldukça homojen bir şekilde dağılır.<br />
Metanolün, vücut su kütlesinde dağıldığı ve pratikte yağda çözünmediği kabul edilir. Yıkımı nitelik bakımından etil alkole benzer ancak nispeten çok yavaştır. Metil alkol karaciğerde alkoldehidrogenaz enzimi etkisiyle NAD/NADH katalizörlüğünde formaldehide okside olur. Metaboliti olan formaldehit metanole göre 33 kat daha toksiktir. Yarılanma ömrü 1-2 dakika gibi çok kısa olan formaldehitin bu nedenle varlığı gösterilemez. Formaldehit kısa sürede yine toksik bir madde olan formik aside dönüşür. Formik asit ise folata bağlı enzimlerin yardımıyla karbondioksit ve suya dönüştürülerek vücuttan uzaklaştırılır. Başlıca karaciğerdeki yıkım dışında metanolün %3-5’i akciğerlerden solunum yoluyla, %12’si böbreklerden idrar ile atılır.</p>

<p>Metil alkolün her iki metaboliti de oldukça reaktiftir, akut zehirlenmede yaklaşık 24 saat süren ve hiçbir semptomun olmadığı sessiz bir periyod vardır. Bu semptomsuz dönem metanolün formaldehite yavaş metabolizasyonu nedeniyle görülür. Bu dönem sonunda tipik olarak görme bozuklukları ve belirgin metabolik asidoz gelişir ve tedavi edilmezse ölümle sonuçlanabilir. Metil alkol zehirlenmesinde primer toksik faktör metabolik asidozdur. Bu tip zehirlenmede sarhoşluk önemli bir semptom değildir. Metanol toksisitesinde hedef organ retinadır. Metanol yüksek dozlarda geri dönüşümlü ya da kalıcı körlüğe yol açabilir (Metil Alkol [Metanol] Zehirlenmesi, ...,..., Türkiye Klinikleri, 2005, 2: 101-108.).</p>

<p>Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;<br />
03.11.2014 tarihinde tanık ...’ın, kardeşi olan maktul ...’in evine alkollü bir şekilde geldiği, maktulle tanığın birlikte rakı içmek istedikleri ve tanık ...’ın, yeğeni olan tanık ...’e 10 TL vererek ruhsatlı bir şekilde alkollü içki satışı yapmakta olan sanık ...’ün işlettiği ... Bakkaliyesi isimli iş yerine gönderdiği, sanık ...’ın 10 TL karşılığında yarım litrelik pet şişenin yarısına kadar dolu olan rakıyı tanık ...’e verdiği, tanık ... ile maktul ...’ın çay bardaklarıyla rakı içmeye başladıkları, tanık ...’ın az bir miktar rakı içtikten sonra evden ayrıldığı, maktul ...’ın pet şişenin dibinde az bir miktar rakı kalana kadar içmeye devam ettiği ve sonrasında yattığı, bir süre sonra görme bozukluğu başlayan maktul ...’ın hastaneye kaldırıldığı, bir süre yoğun bakımda tedavi edilen maktul ...’ın 16.11.2014 tarihinde metil alkol zehirlenmesi ve gelişen komplikasyonlar sonucu öldüğü olayda; işletmekte olduğu ... Bakkaliyesi isimli iş yerinde 22.01.2003 tarihinden itibaren ruhsatlı olarak alkollü içki satan ve 18.12.2014 tarihli arama ve muhafaza altına alma tutanağından bakkal dükkânının bodrum katında sahte içki üretimi yaptığı anlaşılan sanık ...'ın, tanık ...’e pet şişe içerisinde verdiği rakının sahte ve kaçak olduğunu bildiği, sahte rakının insan sağlığı için tehlikeli olup ölümlere yol açabileceğini öngörebilecek bilgiye ve tecrübeye sahip olduğu, sanığın bu şekilde rakı sattığı kişi ya da kişilerin sağlıklarının bozulabileceğini veya ölebileceğini öngörmesine rağmen sonucu kabullenerek eylemini gerçekleştirdiğinin anlaşılması karşısında, eyleminin olası kasıtla öldürme suçunu oluşturduğu ve sanığın kabullendiği muhtemel neticeye göre cezalandırılması gerektiği kabul edilmelidir.</p>

<p>Bu itibarla haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.<br />
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyeleri ... ve ...; "Sanık ...’ün satışa sunduğu rakıyı 03/11/2014 tarihinde içen ...’in bir süre hastanede tedavi gördükten sonra 16/11/2014 ta vefat etmesinden ibaret eyleminden dolayı olası kastla adam öldürmek suçundan verilen mahkumiyet kararını onayan Yargıtay 1. Ceza Dairesinin onama kararını isabetli bulan Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur.<br />
Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümü için öncelikle 'taksir-bilinçli taksir ve olası kast' hükümleri irdelenerek, somut olayda yargılamaya konu edilen eylemden dolayı TCK'nın 21/2. maddesinde tanımlanan koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin doktrinde benimsenen görüşlerden yararlanılarak Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu ve çeşitli dairelerin benzer olaylardaki içtihatları ışığında belirlenmesi gerekmektedir.</p>

<p>Ceza hukukunda sanığın suçu işlerken zihninde geçirdiği aşamaları kavramak ve gerçekte sanığın eylemlerinden neyi amaçladığının tespiti ispat hukukuna ilişkin bir sorundur. Faillerin ruhi durumunun doğrudan bilinebilmesi mümkün olmadığından, onları tanımak ve amaçlarını tespit için elle tutulur verilere dayanmak gerekmektedir. Eylemin taksirle mi yoksa kasten mi gerçekleştirildiği, somut olayda harici deliller olan olay yeri krokileri, inceleme raporları, mağdurun veya müştekinin ifadeleri, kamera kayıtları, bilimsel ve teknik bulgularla tespit edilebileceği gibi, harici delillerden tamamen bağımsız olan kanıtla, örneğin ikrar yoluyla da tespit edilebilir. Diğer yandan, her iki sorumluluk biçimi birbirinden farklı olmakla birlikte, kast ve taksirin hukuki anlamının ortaya konması noktasında, bu kavramlar arasında bir boşluğa mahal verilemez. Bu itibarla taksirin tanımı, mutlaka kastın tanımıyla ortak bir sınıra sahip olmalı ve kastın tanımına bağlı olmalıdır. Daha önce de belirtildiği üzere taksir; kasttan faildeki iradenin davranıştan doğacak sonucu kapsamaması, başka bir deyişle, sonucun istenmemiş olması ile ayrılır.<br />
Uygulamada vatandaşlar tarafından çok sık şekilde karıştırılan, ayrımı bir türlü yapılamayan iki terim varsa bunlar olası kast ve bilinçli taksir kavramlarıdır.<br />
Bilinçli taksir ile olası kast bir yere kadar aynı yolu izleyen ve bir noktadan sonra birbirlerinden ayrılan iki kavramdır. İki kavram da aslında aynıymış gibi gözükse de birbirinden tamamen farklı anlamlar taşımaktadır. Kastın kabulü için neticenin bilinmiş ve istenmiş olması gerekir. Bilinçli taksirde de fail, hareketinin hukuka aykırı bir netice meydana getirebileceğini ön görmektedir. Buraya kadar iki kavram birbirine benzemekte, ayrılık ise bu noktadan itibaren başlamaktadır.<br />
Bilinçli taksirde fail neticenin meydana gelmeyeceği kanısında olmakla beraber neticenin meydana gelmesini istemez ve bunun yanı sıra gerçekleşmemesi için elinden geleni yapar. Gerçekleşme imkanının ve ihtimalinin varlığını kabul durumunda ise hareketi yapmaktan kendiliğinden vazgeçer. Diğer bir ifade ile izah etmemiz gerekir ise fail, bilinçli taksirde neticenin gerçekleşmemesine gereken önemi verir ve bu hususu ciddiye alır. Neticenin gerçekleşmeyeceği arzusu, düşüncesi ve beklentisi içerisindedir.</p>

<p>Olası kastta ise fail hareketinin hukuka aykırı netice meydana getirebileceğini öngörmekle beraber meydana gelmesi mümkün ve muhtemel netice onu hareketi yapmaktan alıkoymaz. Başka bir ifade ile açıklamamız gerekir ise tasavvur edilen neticenin meydana gelmesi halinde fail bu neticeyi zaten kabullenmiş olmaktadır.<br />
Sonuç olarak failin, neticenin meydana gelebileceğini düşündüğü ve öngördüğü, bu neticenin gerçekleşme imkan ve ihtimalinin varlığı karşısında hareketinden vazgeçmemekte ise olası kastının var olduğu kabul edilmelidir. Buna karşılık neticenin meydana gelme ihtimaline karşılık fail hareketini yapmayacaktı diyebileceğimiz hallerde ise fail kasıtla değil bilinçli taksirle hareket etmiştir diyebiliriz.<br />
Uyuşmazlığın konusunu teşkil eden olası kast ve bilinçli taksir kavramları hakkında doktrinde benimsenen görüşleri aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür.</p>

<p>Prof.Dr. ...<br />
Netice istenmemiş olsa bile gerçekleşmesi tehlikesini göze alan fail olası kastla, neticenin gerçekleşmeyeceği ümidi ile hareket eden fail bilinçli taksirle hareket etmiş sayılır.</p>

<p>Prof. Dr....;<br />
'TCK m.21/2’de muhtemel, yani olası kastın düzenlendiğini görmekteyiz. Yasal tanımda olası kast, kişinin suçun yasal tanımında yer alan unsurlarının gerçekleşebileceğini öngördüğü halde fiili işlemesidir.<br />
TCK m. 22/2 bilinçli taksiri, kişinin öngördüğü sonucu istemediği halde neticenin meydana gelmesi olarak tanımlamıştır.<br />
Bu tanımlara göre muhtemel kast; kişinin bilerek ve isteyerek yaptığı hareketten doğabilecek neticeyi öngörmesi, bu netice için 'olursa olsun' demesi ve neticenin gerçekleşip gerçekleşmemesini önemsememesi olarak açıklanabilir.</p>

<p>Bilinçli taksir ise; kişinin bilerek ve isteyerek yaptığı hareketten doğabilecek neticeyi öngörmesi, fakat neticenin gerçekleşmeyeceğini düşünmesi, neticenin gerçekleşmemesi için çaba göstermesi veya kendisine güvenmesi, bir anlamda neticenin gerçekleşmeyeceğine olan inançla neticeyi göze almasıdır.<br />
Muhtemel kast ne zaman olur ve ne zaman eylem bilinçli taksir sayılır? Bunun ölçütünü, manevi unsurun 'isteme' alt unsuruna göre yapmak kolay değildir. Esasında muhtemel kastta netleşmiş, yani belirginleşmiş neticeye yönelik failde bir istemenin tespit edildiği de söylenemez. Failde istemeye yönelik bir irade tespit edilmişse, zaten bu husus kasttan doğan sübjektif sorumluluk olarak değerlendirilir. Yasal tanımda fail, muhtemel kastta suçun kanuni tanımında yer alan unsurların gerçekleşebileceğini öngörür, ancak istemez, yine de fiili işlemeye devam eder, yani bir anlamda suçun netice kısmı için 'olursa olsun' der. Bilinçli taksirde ise; fail bunu demez, ancak kabulü mümkün olmayan kusurlu icra hareketi veya hareketleri yolu ile öngördüğü neticenin gerçekleşmesini engelleyemez. Bir anlamda fail neticeyi göze alır veya neticenin gerçekleşmeyeceğini düşünür. Hakikaten bu teorik farkı pratikte gerçekleştirmek veya bulmak çok ama çok zordur'.<br />
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 19/04/2011 gün, 2011/1-840/2012/214 K sayılı içtihadında: doğrudan kast, olası kast ile bilinçli taksiri tanımlandıktan sonra; birbirine çok yakın olan kavramları ayıracak kriterler çok net bir şekilde belirlenmiştir.</p>

<p>765 sayılı TCY’nda tanımlanmamış bulunmasına karşın, 5237 sayılı TCY'nın 21. maddesinin 1. fıkrasının ikinci cümlesinde kast; 'suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi' şeklinde tanımlanmış, aynı Yasa maddesinin 2. fıkrasında ise; 'kişinin suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır' denilmek suretiyle 'olası kast' tanımına yer verilmiştir.<br />
Doğrudan kast, failin hareketinin yasal tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesini gerektirir. Ancak, failin hareketiyle hedeflediği doğrudan sonuçların yanı sıra, hareketinin zorunlu sonuçları ya da kaçınılmaz yan sonuçları da, açık bir isteme olmasa dahi doğrudan kast kapsamında değerlendirilmelidir.<br />
Öğreti ve uygulamada 'dolaylı kast', 'belirli olmayan kast', 'gayrimuayyen kast', 'olursa olsun kastı' olarak da adlandırılan olası kast, 5237 sayılı TCY'nın 21. maddesinin 2. fıkrasında; 'öngörmesine rağmen, fiili işlemesi' şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>Olası kast ile doğrudan kast arasındaki ayırıcı ölçütteki en belirgin unsurlar, doğrudan kasttaki bilme ve isteme unsurlarıdır. Fail hareketinin yasal tipi gerçekleştireceğini biliyorsa ve bunu da istiyorsa doğrudan kasıtla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Yine failin hareketiyle hedeflediği doğrudan neticelerle birlikte, hareketin zorunlu veya kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sonuçları da, açıkça istenmese dahi doğrudan kastın kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bazı sonuçları da doğurması muhakkak ise, failin bu sonuçlar açısında da, doğrudan kastla hareket ettiği kabul edilmelidir. Olası kastı, doğrudan kasttan ayıran diğer ölçüt ise; suçun yasal tanımındaki unsurların gerçekleşmesinin muhakkak olmayıp, muhtemel olmasıdır. Fail, böyle bir durumda, bu ihtimalin gerçekleşmesini kabullenerek, olursa olsun düşüncesi ile ve ona katlanmayı da göze alarak hareket etmekte ve muhtemel neticenin gerçekleşmemesi için de önlem almamaktadır.<br />
Taksirdeki düzenlemeye bakıldığında; kural olarak suç, ancak kastla işlenebilir, fakat, yasada açıkça gösterilen hallerde suçlar taksirle de işlenebilir. Taksir, 5237 sayılı TCY’nın 22/2. maddesinde; 'dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi' şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>Öte yandan, olası kastın, başka bir ayırıcı unsura yer verilmemesi nedeniyle, anılan Yasanın 22. maddesinin 3. fıkrasında; 'kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır' şeklinde tanımlanan bilinçli taksirle karıştırılabileceği hususu öğretide dile getirilmiş ise de, yasa koyucu, madde metninde yer vermediği 'kabullenme' ölçütüne, madde gerekçesinde; 'olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşeceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir, diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir' şeklinde açıklama yapmak suretiyle, olası kastı bilinçli taksirden ayıracak ölçütü ortaya koymuştur.<br />
Olası kast ve bilinçli taksir arasındaki ayırıcı ölçütleri, yargısal kararlar ve bilimsel görüşlerden de yararlanmak suretiyle şu şekilde belirlemek olanaklıdır.<br />
Gerek olası kast, gerekse bilinçli taksirde netice fail tarafından öngörülmektedir.<br />
Bilinçli taksirde, öngörülen neticenin gerçekleşmeyeceği ümit edilmekte, olası kastta ise bu netice fail tarafından göze alınmakta ve kabullenilmektedir. Olası kastta fail öngördüğü sonucun meydana gelmesini kabullenip, sonucun meydana gelmemesi için herhangi bir önlem almazken, bilinçli taksirde fail neticeyi öngörmesine rağmen, şansa veya başka etkenlere, hatta kendi bilgi veya becerisine güvenerek öngörülen sonucun gerçekleşmeyeceği inancıyla hareket etmektedir.<br />
Teoride özetlenen görüşlerden sonra Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile Yüksek 12. Ceza Dairesinin benzer olaylardaki içtihatlarının irdelenmesi gerekmektedir.<br />
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulun 10/05/2016 gün, 2016/250 K sayılı ilamında;</p>

<p>Olay gecesi Trabzon-Giresun karayolu üzerinde seyir halindeyken Beşikdüzü ilçesi Adacık mahallesinde yer alan bölünmüş yolda ters yöne girerek emniyet şeridinde farları açık biçimde seyreden ve 2,70 promil alkollü olan sanığın, aynı yolda kendilerine ayrılmış kısımda seyreden katılan ...'ın aracına çarparak araçta bulunan katılanların yaralanmasına, ve Serpil'in ölümüne neden olduğu olayda; sanığın uyarıcı yön levhaları ve çizgilerin usulüne uygun olarak bulunduğu yolda, karşı yönden gelen trafik araçlarının kullandığı bölüme bilerek girdiği, ters yönde olduğunu bilmesine rağmen aracını sürmeye devam ettiği, karşı istikametten gelen bir araca çarparak yaralama ya da ölüme neden olabileceğini öngördüğü halde tecrübesine, şoförlük yeteneklerine, gece olması nedeniyle trafiğin az olacağına, özellikle de şansına ve karşı yönden gelenlerin kendilerini koruma yönünde dikkatli davranacaklarına güvendiği, böyle bir zanla objektif dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı hareket ederek öngördüğü ancak istemediği neticeye neden olduğu, meydana gelen sonucu kabullenmediği ve arzulamadığı anlaşıldığından; gerçekleşmesini istemediği ancak öngördüğü sonucun meydana gelmesini engelleyecek şekilde objektif özen yükümlülüğüne uygun davranmayan sanığın bir kişinin ölümüne birden fazla kişinin yaralanması ile sonuçlanan eyleminde bilinçli taksirle hareket ettiği sonucuna ulaşmıştır.</p>

<p>Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesinin 05/04/2012 gün, 2011/18371 E-2012/5120 K sayılı içtihadında;<br />
Sanığın, düğün merasiminin yapıldığı kalabalık alan içinde ruhsatsız tabanca ile havaya ateş etme eyleminde, silahtan çıkan merminin düğün yerinde bulunan insanlardan birine isabet edebileceğini öngördüğü halde eylemi gerçekleştirmesinde 5237 sayılı TCK'nın 22/3. maddesinde ifadesini bulan bilinçli taksir halinin varlığı ve bu nedenle sanık hakkında tayin edilen temel cezada arttırım yapılması gerektiği anlaşılmakla birlikte, bu kabule göre uygulama yapan mahkemece, hükmün gerekçe kısmında sanığın eylemini bilinçli taksirle gerçekleştirdiğine dair dosyada herhangi bir bilgi ve belgeye rastlanmadığı belirtilmek suretiyle hükümde çelişkiye neden olunduğundan bahisle yerel mahkemece verilen hükmün BOZULMASINA, karar verilmiştir.<br />
Yargıtay içtihatlarından anlaşıldığı üzere; olası kast-bilinçli taksir ayrımında ; herhangi bir olay için, şablon bir kusurluluk hali belirlemeye imkân olamaz. Örneğin söz konusu olan ölümlü veya yaralamalı bir trafik kazası ise, bilinçli taksir veya olası kast vardır gibi kesin yargılar içeren ifadelere yer verilmesi durumunda; ceza hukukunun belki de en tartışmaya açık, en belirsiz alanına, içtihat yoluyla belirli sınırlar çizilmesi anlamına gelir ki; böyle bir sonucun Türk Ceza Kanununun 2. maddesinde yer verilmekle kalmayıp, Anayasa ile güvence altına alınan kanunilik ilkesine aykırı olacağı gibi zaman zaman ceza hukukunun olmazsa olmazı olan hakkaniyet ilkesine de aykırı sonuçlar doğuracağı açıktır.<br />
Gerek olası kastta gerekse bilinçli taksirde neticenin öngörülmesine karşın, bilinçli taksirde neticenin asla istenmediği, olası kastta ise neticenin umursanmadığı bir başka deyişle kabullenildiği, konusunda uygulamada ve öğretide herhangi bir duraksama bulunmamaktadır. Ancak kast kişinin iç dünyasına ilişkin olduğuna göre, tecrübe kurallarından, eylemin manevi unsuruna yönelik çıkarımlar yapılmalıdır. Yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere; teoride benimsenen görüşler, kanuni düzenlemeler ile Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu tarafından belirlenen kriterler ve benzer olaylardaki içtihatlar ışığında; olası kast ile bilinçli taksiri ayıracak kriterleri şu şekilde özetlemek mümkündür.</p>

<p>1-)Fail eyleminin iyi şekilde sonuçlanacağına dair hiç bir somut veri olmamasına ve tehlikeliliğine rağmen, eylemi gerçekleştiriyorsa veya öngördüğü tehlikenin gerçekleşmesini veya gerçekleşmemesini tesadüfe bırakıyorsa kabullenme vardır.</p>

<p>2-) Ölümcül bir neticenin ortaya çıkmayacağına yönelik güvenme hali, hareket sonucu öngörülen süreçte, ölüm neticesinin ortaya çıkmasının akla yatkın olması, bunun gerçekleşmemesinin mucizelere kalması halinde; bir başka deyişle ölüm neticesine yönelik ihtimalin derecesi arttıkça, suç failinin ortaya çıkan ölümü kabullenmediğine dair iddiası zayıflayacaktır.</p>

<p>3-)Failin, neticenin meydana gelebileceğini düşündüğü ve öngördüğü, bu neticenin gerçekleşme imkan ve ihtimalinin varlığı karşısında hareketinden vazgeçmemekte ise olası kastının var olduğu kabul edilmelidir. Buna karşılık neticenin meydana gelme ihtimaline karşılık fail hareketini yapmayacaktı diyebileceğimiz hallerde ise fail kasıtla değil bilinçli taksirle hareket etmiştir diyebiliriz.<br />
Yargılamaya konu edilen eylemde; somut olayımızda olduğu gibi metil alkol içeren sahte içkilerin kullanılmasından dolayı son derece üzücü ölüm olaylarının ülke genelinde yaygın olarak gerçekleşmesine karşın, metil alkol içermeyen ya da uygun dozda metil alkol içeren içkilerin tüketilmesinden dolayı genellikle ölüm olaylarının yaşanmadığının bilinmesi, sanığın satışa sunduğu içkiden içen ... ÜSTEV’in herhangi bir rahatsızlığı olmadığının bizzat ölenin eşi ve oğlu tarafından da doğrulanmış olması ve satışa sunulan içkinin sanık tarafından üretildiğine dair hiçbir delilin elde olunamaması karşısında; kim tarafından üretildiği kesin olarak kanıtlamayan içkinin sanık tarafından içeriğinde metil alkol gibi öldürücü nitelikteki bir maddeyi barındırdığı bilinerek satışa sunulduğuna dair şüpheden arındırılmış kesin kanıtların elde olunamadığı gibi sanığın olaydan önce yada sonra içeriğinde metil alkol bulunan başka içkilerden de içerek metil alkol düzeyinin ölümcül doza yükselmesinin ihtimal dahilinde olduğu dosya içeriğinden anlaşılmıştır.</p>

<p>Öğretide ve içtihatlarda benimsenen görüşler ışığında; somut olayımıza baktığımızda; mevcut verilere göre sanığın neticenin meydana gelmesini kesin olarak umursamadığı söylenemez. Ancak olası kasttaki 'umursama ma ya da göze alma' tabiri ile bilinçli taksirdeki 'neticeyi istememe' tabiri arasındaki farktan yola çıkılarak somut olayları çözmek her zaman mümkün olmayabilir. Örneğin hasmını öldürmek için bir uçağa bomba yerleştiren bir kişide hasmı ile birlikte aynı uçakta bulunan insanların ölmesini ya da yaralanmasını istemeyebilir. Hatta uçakta zarar görecek kişiler arasında çok üzüleceği kişiler dahi olabilir. Ancak böyle bir durumda dahi neticenin gerçekleşmemesinin mucizelere bağlı olması halinde sanığın kasten adam öldürmeden, neticenin gerçekleşmesinin kuvvetle muhtemel olması halinde olası kasttan, neticenin gerçekleşme ihtimalinin gerçekleşmeme ihtimalinden az olması, bir başka deyişle objektif olarak önlenme ihtimali bulunan neticenin önlenebileceğine güven duyulması halinde diğer kriterlerle birlikte yapılacak değerlendirmeye göre bilinçli taksirden söz edilmesi gerekebilir.<br />
Olası kast ile bilinçli taksir kavramları ceza kanununun en tartışmalı kavramları olup, aralarındaki sınırı belirlemek son derece zordur. Olası kasta götüren 'umursamama ya da göze alma' ile bilinçli taksire götüren ' istememe' kavramları arasında çok ince bir sınır bulunmasına rağmen cezalar arasında fahiş denebilecek farkların bulunması zaten işi oldukça zor olan uygulayıcıları çok daha zor durumda bırakmaktadır. Beş kişinin ölümü ile sonuçlanan olayda olası kast hükümlerinin uygulanması durumunda verilebilecek cezaların toplamı 5 ayrı müebbet hapis ya da 100 yıl hapis cezası olabilecekken, bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması durumunda; en fazla 22 yıl 6 ay hapis cezasına hükmedilebilecektir. Adalet duygusunu rencide eden bir başka hususta, taksirli suçların, çoğu zaman kasıtlı suçlar kadar belki de onlardan çok daha vahim sonuçlar doğurabilmesidir. Örneğin deprem yönetmeliğine aykırı bina inşa ederek, ya da yer altında çalışan maden işçileri için yeterli güvenlik önlemleri almayarak yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açacak kazaların ülkemizde sıkça yaşandığı bilinmektedir. Son derece üzücü olan bu olaylara sebebiyet veren kişi ya da kişiler son derece iyi niyetli olabileceği gibi yaptığı hatanın sonucundan dolayı ömür boyu vicdan azabı da duyabilirler. Ama üzücü sonuçlardan sonra yaşanan pişmanlıkların ölenlerin yakınları ile yaralananların ızdırabını dindirmeyebileceği gibi birde yargılama sonucunda en üst hadden verilen cezalar dahi yaşanan mağduriyetler karşısında yetersiz kalabilir. Kanun koyucunun işi de çok kolay değildir. Zira kasıtlı suçu işlemek tamamen insan iradesinin bir ürünü olmasına rağmen, taksirli suçu işlemek çoğu zaman insan iradesinin ürünü olmayabilir. Elbetteki taksirin cezalandırılması için kusurlu davranışa ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak son derece iyi niyetli hareket edilmesine karşın en küçük bir ihmal ya da anlık yanlış bir tercih çok vahim sonuçların meydana gelmesine sebebiyet verebilir. Örneğin soğukta yolda kalan ya da ani hastalık nedeniyle hasta olan bir kişiyi hastahaneye yetiştirmek amacıyla aracına alan kişi son derece insani düşüncelerle hareket etmesine karşın, kusurlu davranışı sonucunda yardım etmek amacıyla aracına aldığı kişilerin hayatlarını kaybetmelerine veya ağır şekilde yaralanmalarına sebebiyet verebilir. Elbetteki yasa koyucu bütün bu ihtimalleri objektif olarak ele almak suretiyle, eyleme uygun cezayı belirlemek durumundadır. Ancak orta bir yolun bulunması da, çok kolay olmayacaktır. Aslında yapılması gereken, hakimlik sanatının somut olayda mükemmel bir şekilde kullanılmasının yanında ayrıca bilinçli taksir ile olası kast hükümleri açısından tayin edilebilecek cezalar arasındaki makas aralığının daraltılması ya da bu şekildeki ağır ihlallerin bizzat yasakoyucu tarafından olası kasta eşdeğer bir cezanın yasa maddesine eklenmesidir. Ceza muhakemesi hukukunun nihai hedefi olan adalete ulaşmak amacıyla hareket edilse dahi uygulayıcıların, ceza hukukunun olmazsa olmazı olan kanunilik ilkesinden ayrılarak kendi adalet anlayışına göre hareket etmesine, hukuk devleti ilkesinden asla taviz vermeyen hukuk sistemimizin izin vermesi beklenemez. Zira böyle bir durumda herkesin adalet anlayışı doğal olarak farklı olacağından, hukuki güvenlik ilkesinin sağlanması mümkün olmayacaktır. Bu tür sakıncaların önlenebilmesi için hukuk normlarının yorumlanması sırasında pozitif temeli bulunmayan ancak eşyanın tabiatından kaynaklanan yorum ilkelerine uyulması gerekmektedir. Prof. Dr. Kemal GÖZLER’in deyimiyle; hukuk, ancak Öklid’in teoremleri misali, doğruluğu apaçık olan ilkelerin geliştirildiği ve bu ilkelerin bütün hukukçular tarafından benimsenip standart olarak uygulandığı gün “bilim” olma sıfatını hak edecektir. İşte ancak o gün, hukuk problemleri bütün hukukçular tarafından aynı şekilde çözümlenecektir. Böyle bir sistemde mahkeme kararları da önceden doğru olarak tahmin edilebilecektir. İşte ancak böyle bir sistemde, hukuk güvenliği ve dolayısıyla hukuk devleti ilkesi gerçekleşmiş olacaktır.<br />
Somut olayımızda; sanık son derecede ağır kusurludur. Bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması durumunda, hükmedilebilecek ceza adalet duygusunu tatmin etmemiş olabilir. Ancak bu yasa koyucunun tercihidir. Yasayı bir bütün olarak değerlendirdiğimizde bir olayda adaleti sağlamak için, ceza normlarının aleyhe yorumlanması suretiyle eylemin niteliğinin değiştirilmesi halinde yasanın kendi içerisindeki sistematiği bozulacağından, bu seferde benzer ihlaller ya da daha ağır ihlaller için farklı mahkemelerin doğal olarak farklı adalet anlayışına göre hükmedilebilecek cezalar yönünden orantılılık ve eşitlik ilkesinin bozulması gündeme gelebilecektir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından suça konu rakıyı bizzat ürettiği kesin olarak belirlenemeyen sanığın sırf kanındaki metil alkol oranı fazla çıktı diye satışa sunulan içkinin sanık tarafından üretildiği faraziyesinden hareket edilerek olası kast hükümlerinin uygulanması, ispat kuralının tersine çevrilmesi, bir başka deyişle sanığın suça konu rakıyı kendisinin üretmediğini ispat etmek zorunda bırakılması anlamına gelir ki! Böyle bir kabulün ceza muhakemesi hukukunun olmazsa olmaz ilkeleri arasında yer alan masumiyet karinesine aykırı olacağı gibi menfi bir durumun ispatındaki güçlük kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. İçkiyi üreten kişilerin son derece dikkatli davranarak olabilecek üzücü olayları engelleme imkanı varken, sahte içkiyi piyasaya sürenlerin içki içeriğindeki metil alkol miktarının ölümcül dozda olabileceğini ya da uygun dozda olmasına rağmen aşırı tüketim yapılacağını bilme olanağı bulunmamaktadır. Zaten aynı içkiden içen...’in herhangi bir rahatsızlık yaşamaması da düşüncemizi bir anlamda doğrulamaktadır. Aksine düşüncede, eroin, esrar, bonzai gibi uyuşturucu maddelerin ticaretini yapan sanıkların da; ölüm olayının meydana gelmesi halinde olası kastla adam öldürme eyleminden sorumluluğu cihetine gidilmesi gerekir ki, ülke genelinde bu şekilde gerçekleşen çok sayıda eylem bulunmasına karşın, uyuşturucu ticareti yapan sanıklar hakkında uyuşturucu ticareti yapma suçunun dışında dava dahi açılmamaktadır.</p>

<p>Ülke genelinde yaygın ölüm olaylarının kamuoyuna yansımasına karşın, sahte olduğu konusunda kuşku bulunmayan içkileri satışa sunmak çok ağır bir kusurdur. Bu kadar ağır kusura rağmen bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması sonucunda ortaya çıkacak ceza, kamu oyu vicdanını tatmin etmese de, yasanın sistematiği ve benzer olaylardaki içtihatlar ile çelişecek şekilde sırf adaletin tesisi gibi son derece ulvi bir düşünceden kaynaklansa dahi olası kast hükümlerinin uygulanması da kanaatimizce kanunilik ve eşitlik ilkelerine aykırı olacaktır. Örneğin somut olayımızda sanığın eyleminin, Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2016/250 K sayılı ilamına konu olayda; bölünmüş yola ters yönden giren, aşırı derecede alkollü olan, aracın farlarını dahi söndüren ve yolun orta bölümünde karşı yönden gelmekte olan araca çarpan sanığın eyleminden daha ağır kusurlu olmadığı da bilinen bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Zira bölünmüş yola ters yönden girerek aşırı derecede alkollü vaziyette aracın farlarının da kapatarak yolun orta bölümüne yakın bir yerde seyreden sanığın kazaya sebebiyet verme ihtimalinin, somut olayımızdaki satılan içkilerden dolayı ölüm olaylarının meydana gelme ihtimalinden çok daha fazla olabileceği tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. 2016/250 K sayılı ilamda; üç ağır ihlalde bulunan sanığın eylemi bilinçli taksir olarak değerlendirilirken, somut olayımızda sanığın eyleminin olası kast olarak değerlendirilmesi kanatimizce hukuki güvenlik ilkesinin zedelenmesine yol açacaktır.</p>

<p>Sonuç itibariyle; somut olayımızda sanık hakkında bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması gerekirken, eylemin olası kastla işlendiğine dair Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kuruluna sayın çoğunluğunun görüşüne yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle iştirak edilmemiştir." görüşleriyle,<br />
Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi de; benzer düşüncelerle karşı oy kullanmışlardır.</p>

<p><strong>SONUÇ :</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,</p>

<p>2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 09.09.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2019314-e-2021373-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 18:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-baskanligi-4.jpg" type="image/jpeg" length="26975"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ADLİ TIP RAPORLARI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/adli-tip-raporlari-ersan-sen-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/adli-tip-raporlari-ersan-sen-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>“Adli Tıp Raporları” başlıklı yazımızın birinci başlığında;</strong> <a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2021125-esas-2023213-karar-sayili-karari" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesi’nin 2021/125 E. ve 2023/213 K. sayılı, 05.06.2024 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan</a> ve yayımlanmasından 9 ay sonra yürürlüğe giren kararı ışığında, 20.04.1982 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu ve 15.07.2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 4 sayılı Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar İle Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (bundan sonra 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi olarak bahsedilecektir) incelenmiştir.</p>

<p><strong>Çalışmamızın ikinci başlığında,</strong> Adli Tıp Kurumunun işleyişi ve yapısı hakkında bilgi verilmiştir.</p>

<p><strong>Üç numaralı başlıkta;</strong> ceza yargılamasında bilirkişi raporları ile Adli Tıp Kurumu raporları, örneğin adli makamların hangi durumda 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.64’de sayılan bilirkişiye, hangi durumda Adli Tıp Kurumuna başvurulacağı yönünden incelenmiştir.</p>

<p><strong>Dört numaralı başlık altında ise,</strong> konu ile ilgili Yargıtay kararlarında ortaya koyulan tespitlere yer verilmiştir.</p>

<p><strong>Önce Adli Tıp Kurumunu kısaca tanıtmak gerekir. Adli Tıp Kurumunun kuruluşu, görevi ve Kuruma dair olan birimler 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun ilk üç maddesinde yer almaktadır.</strong></p>

<p><strong>2659 sayılı Kanunun 1. maddesine göre; </strong><i>“Adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak, adli tıp uzmanlığı ve yan dal uzmanlığı programları ile görev alanına giren konularda diğer adli bilimler alanlarında sempozyum, konferans ve benzeri etkinlikler düzenlemek ve bunlara ilişkin eğitim programları uygulamak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu kurulmuştur”</i>.</p>

<p><strong>2659 sayılı Kanunun “Görev” başlıklı 2. maddesinde Adli Tıp Kurumunun görevleri; </strong><i>“Adli Tıp Kurumunun görevleri şunlardır:</i></p>

<p><i>a) Mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar ile Kurumun uygun gördüğü alanlarda kamu kurum ve kuruluşları tarafından gönderilen adli tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildirmek,</i></p>

<p><i>b) Adli tıp uzmanlığı ve yan dal uzmanlığı eğitimini tıpta uzmanlık mevzuatına uygun olarak vermek,</i></p>

<p><i>c) Adli tıp ve adli bilimler alanlarında çalışmaları yürütmek üzere seminer, sempozyum, konferans ve benzeri etkinlikler düzenlemek, bunlara ilişkin eğitim programları uygulamak ve ilgili kurum, kuruluş ve kurulların hazırlayacakları adli tıpla ilgili eğitim programlarının yapılmasına ve yürütülmesine yardımcı olmak,</i></p>

<p><i>d) Adli tıp hizmetlerinin görülmesi sırasında yapılması zorunlu sağlık hizmetlerini vermek.”</i> olarak sayılmıştır.</p>

<p><strong>1. </strong><strong>Anayasa Mahkemesi’nin İptal Kararları Işığında 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu ve 4 sayılı Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin Birinci Bölümünde Düzenlenen Adli Tıp Kurumu</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2021125-esas-2023213-karar-sayili-karari" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesi’nin 2021/125 E. ve 2023/213 K. sayılı, 05.06.2024 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan</a> ve yayımlanmasından 9 ay sonra yürürlüğe giren kararında, 02.07.2018 tarihli ve 703 sayılı Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin bazı maddelerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulmasının talep edildiği,</p>

<p>2659 sayılı Kanunun değiştirilen 32. maddesinin, kamu hizmetine girme konusunda bir düzenleme niteliği taşıdığı, Anayasa m.70 uyarınca her vatandaşın kamu hizmetine girme hakkına sahip olduğu, bu konuda ayırım yapılamayacağının düzenlendiği, Anayasanın mülga 91. maddesine göre KHK ile düzenlemeyecek alanda bir kural olduğundan iptaline karar verildiği,</p>

<p><strong>2659 sayılı Kanun m.1 ila 16, m.18 ila 26, m.36, m.37 Geçici 1 ila Geçici 4, Geçici 6 ve Geçici 7. Maddelerinin yürürlükten kaldırılmasının incelendiği,</strong></p>

<p>Kuralın Anayasa değişikliklerine uyum sağlama amacıyla herhangi bir bağlantısı bulunmadığından Yetki Kanunu kapsamına girmediğinin ve Anayasanın mülga 91. maddesine aykırı olduğunun ileri sürüldüğü, neticede bu maddelerin KHK ile yürürlükten kaldırılmasının iptal edildiği,</p>

<p><strong>İptal kararı neticesinde iptal edilen hükümlerin otomatik olarak yürürlüğe girmediği, </strong>uygulamada 4 sayılı<strong> </strong>Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin Adli Tıp Kurumu’na ilişkin hükümlerinin geçerli olduğu görülmektedir.</p>

<p><strong>Anayasa m.104’de,</strong> <i>“Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.” </i>hükmüne yer verildiği, buna göre göre Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin kanunlara aykırı olamayacağı,</p>

<p>Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda yer verdiğimiz iptal kararıyla birlikte, 2659 sayılı Kanunun birçok hükmünü değiştiren 703 sayılı KHK’nın ilgili maddelerinin iptal edildiği, aynı konuda hem mülga edilen 2659 sayılı Kanunda ve hem de 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde hükümlerin bulunduğu görülmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-8-dairesinin-20165917-e-ve-20211583-k-sayili-karari" rel="dofollow">Danıştay 8. Dairesi’nin 16.03.2021 tarihli 2016/5917 E. ve 2021/1583 K. sayılı kararı</a>nda, </strong><i>“İdari yargıda, idari işlemin iptali istemiyle açılan davalarda verilen iptal kararları, dava konusu işlemdeki sakatlığın ortaya çıktığı ana kadar geriye yürür ve sakat işlemi ortadan kaldırır ve dava konusu idari işlemi hukuk aleminden tüm etki ve sonuçları ile siler. Anayasal yargıda ise; idari yargının aksine, iptal kararının geriye yürümezliği ilkesi kabul edilmiştir. Bunun sebebi, toplumun kanunlara olan güven duygusunu sarsmamak ve iptal edilen kanun hükmüne dayanarak daha önce yapılmış olan işlemleri ve kazanılmış hakları korumaktır. Ancak, genel düzenleme içeren ya da değişiklik yapan kuralların Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi bazı hallerde hukuki boşluk doğurabilecektir. Bu boşluğun, iptalden önceki kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümleriyle doldurulmasına hukuken imkan yoktur. <strong>Bir başka anlatımla, hukuk sistemimizde, bir yasanın iptali ile onun yürürlükten kaldırdığı ya da değiştirdiği kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümlerinin yeniden ve kendiliğinden yürürlüğe girmesi mümkün değildir. Zira, iptal hükmünün geriye yürüyerek iptal edilen kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümlerini baştan beri hükümsüz kılması kabul edilmemiştir.</strong>”</i><strong> ve Danıştay 5. Dairesi’nin 23.06.1999 tarihli, 1998/126 E. ve 1999/2202 K. sayılı kararında,</strong> <i>“Belirtilen hukuki durum karşısında, Anayasanın 153. maddesinde ifadesini bulan Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesinin doğurduğu hukuki sonuçları bertaraf edecek şekilde ve <strong>Anayasa Mahkemesinin bir kanun, kanun hükmünde kararnamenin veya bunların hükümlerinin iptal edilmesi durumunda eski yasal düzenlemenin kendiliğinden ve yeniden yürürlüğe girmeyeceği yolundaki istikrar kazanmış içtihadına</strong> aykırı olarak Başbakanlığın 3.8.1994 günlü, 1994/29 sayılı Genelgesi ile 396 sayılı KHK'yi ilga eden 514 sayılı KHK ile 536 sayılı KHK'nin Anayasa Mahkemesince verilen kararlarla iptal edilmeleri üzerine ‘iptal edilen kanun hükmünde kararnamelerden geriye doğru gidilerek daha önce usulüne göre yürürlüğe konulmuş bulunan ilgili mevzuatın yürürlükte bulunduğu kabul edilmek suretiyle uygulanmasına devam olunması’ şeklinde yapılan düzenlemede hukuka uyarlık görülmemiştir.”</i> denildiği,</p>

<p><strong>Buna göre Anayasa Mahkemesi’nin müstakar uygulamasında ve Danıştay kararlarında da ifade edildiği üzere,</strong> <i>bir kanun,</i> <i>bir kanun, kanun hükmünde kararnamenin veya bunların hükümlerinin iptal edilmesi durumunda eski yasal düzenlemenin kendiliğinden ve yeniden yürürlüğe girmeyeceği</i>, dolayısıyla 703 sayılı KHK iptal edilmesine rağmen, 2659 sayılı Kanunun 703 sayılı KHK ile iptal edilen hükümlerinin kendiliğinden yürürlüğe girmediği, bu konuda kanunda bir düzenleme yapılmadığı anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>2. </strong><strong>Ceza Muhakemesinde Bilirkişilik, 2659 sayılı Kanun ile 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde Adli Tıp Kurumu</strong></p>

<p><strong>4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin “Kuruluş” başlıklı 2. maddesinde<i>,</i></strong><i> “Adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak(…)”</i>, “Görev” başlıklı m.3’de <i>“Mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar ile Kurumun uygun gördüğü alanlarda kamu kurum ve kuruluşları tarafından gönderilen adli tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildirmek”</i> Adli Tıp Kurumu’nun görevi olarak düzenlenmiştir. “Adli tıp” kavramı sözlükte, <i>“Hekimliğin ölüm ve yaralanma vakalarında, şüpheli durumlarda veya hukuki süreçlerle ilgili olan tıbbi konuların aydınlatılması sırasında kanıtları bilimsel yolla toplayıp analiz eden dalı.”</i> olarak tanımlanmıştır<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a>.</p>

<p><strong>Ceza muhakemesinde Adli Tıp Kurumu;</strong> mahkeme, hakimlik ve savcılık makamlarının bilimsel ve teknik görüşe ihtiyaç duyduğu takdirde rapor hazırlar, görüş bildirir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Tanıklık, Bilirkişi İncelemesi ve Keşif” başlıklı Üçüncü Kısmında yer alan “Bilirkişi İncelemesi” başlıklı İkinci Bölümünde, m.62 ila m.73’de bilirkişilik düzenlenmiştir.</p>

<p>CMK ve 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi kapsamında adli tıpla ilgili konularda, ceza yargılamasında bilimsel ve teknik görüşe ihtiyaç duyan mahkeme, hakim ve savcılık makamı, bu konuda doğrudan Adli Tıp Kurumuna başvurmalıdır. Uygulamada; adli tıp konusu sayılıp, 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi kapsamında sayılan konularda, CMK m.64 kapsamında bölge adli mahkemelerinin yargı çevreleri esas alınarak bilirkişilik bölge kurulunca bilirkişi raporu alındığı ve bu rapora dayanılarak hüküm verildiği görülmektedir.</p>

<p><strong>6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu m.1/3’de,</strong> <i>“Kanunlarda bilirkişilik hizmet verebileceği öngörülen kurumlar ile yargı mercilerinin talebi üzerine bilimsel ve teknik görüş bildiren kamu kurum ve kuruluşları bu Kanunun kapsamı dışındadır”</i>. CMK m.64’de, bilirkişi olarak atanabilecek kişilere ve bilirkişi bölge kurulunun çalışma esaslarına ve 3. fıkrasında, <i>“Kanunların belirli konularda görevlendirdiği resmi bilirkişiler öncelikle atanır(…)” </i>hükmü bulunmaktadır.</p>

<p>Şu halde; 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi kapsamında, Adli Tıp Kurumunun inceleme alanına giren konularda, adli makamlar dosyayı doğrudan Kuruma gönderilmelidir.<strong> Bazı durumlarda 2659 sayılı Kanun kapsamında</strong> <strong>Adli Tıp Kurumunun görev alanına giren işlerde istisna tanınmış, örneğin 2659 sayılı Kanun mülga m.31’de,</strong> <i>“Yükseköğretim Kurumları veya birimleri, adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli tıp olaylarında ve diğer adli konularda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre resmi bilirkişi sayılır. Bu birim ve kliniklerde tetkik edilecek adli tıp ile ilgili işler yönetmelikte belirlenir”</i>.<i> </i><strong>Adli Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliği m.18/1-j’de, </strong><i>“2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 38 inci maddesi gereğince resmi bilirkişi olarak görevlendirilecek olan adli tıpla ilgili bölüm veya birimdeki uzman elemanlar bulundukları şehirlerdeki adli olaylarda resmi bilirkişi sayılırlar.” </i>hükmüne yer verilmiştir. <strong>2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu m.38’de,</strong> <i>“Yükseköğretim Kurulunun isteği ve ilgili kamu kuruluşunun onayı ile yükseköğretim kurumları veya birimleri, ilgili adli mercilerin talebi ile adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli tıp olaylarında ve diğer adli konularda resmi bilirkişi olarak görevlendirilebilirler”</i>. hükümlerine yer verilmiştir. 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde bu hükümlere yer verilmemiştir. Yine de 2547 Yükseköğretim Kanunu m.38 kapsamında resmi bilirkişi olarak görev yapabilecektir.</p>

<p>2659 sayılı Kanun mülga m.16’ya göre, adli makamlarca yeterli bulunmayan ve birden fazla rapor arasında çelişki olan bilirkişi raporları bakımından Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu görevlidir.</p>

<p><strong>2659 sayılı Kanun mülga m.16’da;</strong> İhtisas Kurullarının görevi arasında, <i>“Bu Kanun kapsamında giren işlerde, a) Bilirkişilerce(…) verilip de mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar tarafından yeterince kanaat verici nitelikte bulunmayan ve aralarında çelişki olduğu belirlenen raporları inceleyip bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmek”</i> sayılmıştır.</p>

<p><strong>4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi “Adli Tıp Üst Kurullarının Görevleri” başlıklı m.16’de</strong>,<i> “(1) Adli Tıp Üst Kurulları;</i></p>

<p><i>a) Adli tıp ihtisas kurulları ve ihtisas daireleri tarafından verilip de mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklarca kapsamı itibarıyla yeterince kanaat verici nitelikte bulunmayıp sebebi de belirtilmek suretiyle bildirilen işleri,</i></p>

<p><i>b) Adli tıp ihtisas kurullarınca oybirliğiyle karara bağlanamamış olan işleri,</i></p>

<p><i>c) Adli tıp ihtisas kurullarının verdiği rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri,</i></p>

<p><i>ç) Adli tıp ihtisas kurulları ile ihtisas dairelerinin rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, </i></p>

<p><i>d) Adli tıp ihtisas kurulları ile Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet halinde verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri,</i></p>

<p><i>konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla inceler ve kesin karara bağlar.</i></p>

<p><i>(2) Fizik, Trafik ve Adli Bilişim İhtisas Dairelerinin raporları Adli Tıp Üst Kurullarında incelemeye alınamaz. Bu dairelerden birinin verdiği raporlar ile diğer bilirkişi raporları arasında çelişki bulunması halinde mahkeme veya Cumhuriyet savcılıklarınca gerekçesi belirtilmek suretiyle talep edilmesi üzerine raporlar, ilgili ihtisas dairesinin en az yedi uzmanının katılımı ile oluşan genişletilmiş uzmanlar heyetince incelenir ve kesin olarak karara bağlanır. Kararlar katılanların oy çokluğuyla alınır, eşitlik halinde başkanın bulunduğu taraf oy çokluğunu sağlamış olur.”</i> denilmiştir.</p>

<p><strong>4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin “İhtisas Kurullarının Görevleri” başlıklı 17. maddesinin 1. fıkrasında; </strong><i>“(1) İhtisas Kurullarının<strong> </strong>görevi bu Bölümün kapsamına giren işlerde;</i></p>

<p><i>a) Bilirkişilerce,</i></p>

<p><i>b) Fizik, Trafik ve Adli Bilişim İhtisas Dairelerinin tıpla ilgili olmayan raporları hariç olmak üzere adli tıp ihtisas dairelerince,</i></p>

<p><i>c) Adli tabip veya adli tıp uzmanlarınca,</i></p>

<p><i>verilip de mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar tarafından yeterince kanaat verici nitelikte bulunmayan ve aralarında çelişki olduğu belirlenen raporları inceleyip bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmektir.”</i> hükmüne yer verilmiştir.</p>

<p>Özetle, bu hükümlerin bilirkişi raporları arasında çelişkinin nasıl giderileceğini düzenlediği, Adli Tıp Kurumu sisteminde raporlar arasındaki çelişkilerin giderilmesi için kademeli bir yapı öngörüldüğü, <strong>ihtisas kurullarının,</strong><strong> </strong>bilirkişiler, adli tabipler, adli tıp uzmanları ve bazı adli tıp dairelerince düzenlenen, mahkemece yeterince kanaat verici bulunmayan veya birbiriyle çelişen raporları inceleyerek bilimsel ve teknik görüş bildirirken, üst kurulun, ihtisas kurulları ve daireler arasında uyuşmazlıkları, oybirliğiyle çözülemeyen işleri ve kurum dışı sağlık heyeti raporlarıyla ortaya çıkan çelişkileri inceleyerek kesin olarak karara bağladığı, ancak Fizik, Trafik ve Adli Bilişim İhtisas Dairelerine ilişkin uyuşmazlıklarda karar, Üst Kurul yerine ilgili dairenin genişletilmiş uzman heyetince karar verildiği görülmektedir.</p>

<p><strong>3201 sayılı Emniyet Teşkilatı Kanunu m.16’yı dayanak alan Emniyet Genel Müdürlüğü</strong> <strong>Bölge Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlükleri</strong> <strong>Kuruluş, Görev ve Çalışma Yönetmeliği (Yönetmelik) m.7/1-d’de,</strong> <i>“</i><i>Görev alanları ile ilgili adli ve idari soruşturmalara ilişkin inceleme taleplerini; güvenilirlik, tarafsızlık, bilimsellik, hesap verilebilirlik ilkeleri çerçevesinde yürütmek, gerekli inceleme ve analizler yaparak uzmanlık raporu düzenlemek, inceleme alanlarına ilişkin arşivleme yapmak,”</i> Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüklerinin görevleri arasında sayılmıştır. Uygulamada, birçok konuda incelemelerin polis veya jandarma kriminal laboratuvarında yapıldığı görülmektedir.</p>

<p><strong>Yönetmelik m.6’ya göre;</strong> <i>“(1) Laboratuvar Müdürlüğü aşağıdaki yönetim kademeleri ve hizmet birimlerinden oluşur:</i></p>

<p><i>a) Laboratuvar Müdürü,</i></p>

<p><i>b) İdari Büro Amirliği,</i></p>

<p><i>c) Delil İşlemleri Büro Amirliği,</i></p>

<p><i>ç) Laboratuvar Kalite ve Strateji Yönetimi Büro Amirliği,</i></p>

<p><i>d) Antropolojik İnceleme Şube Müdürlüğü,</i></p>

<p><i>e) Balistik İnceleme Şube Müdürlüğü,</i></p>

<p><i>f) Belge İnceleme Şube Müdürlüğü,</i></p>

<p><i>g) Biyolojik İnceleme Şube Müdürlüğü,</i></p>

<p><i>ğ) İz İnceleme Şube Müdürlüğü,</i></p>

<p><i>h) Kimyasal İnceleme Şube Müdürlüğü,</i></p>

<p><i>ı) Ses, Görüntü ve Data İnceleme Şube Müdürlüğü,</i></p>

<p><i>i) Personel Şube Müdürlüğü,</i></p>

<p><i>j) Destek Şube Müdürlüğü.”</i> bulunmaktadır.</p>

<p><strong>5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda bilirkişiliğe ilişkin diğer düzenlemeler incelendiğinde;</strong></p>

<p><strong>CMK m.63’e göre,</strong> <i>“1) Çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına re’sen, Cumhuriyet savcısının, katılanın, vekilinin, şüphelinin veya sanığın, müdafiinin veya kanuni temsilcisinin istemi üzerine karar verilebilir. Ancak, genel bilgi veya tecrübeye ya da hakimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz. Hukuk öğrenimi görmüş kişiler, hukuk alanında ayrı bir uzmanlığa sahip olduğunu belgelendirmedikçe, bilirkişi olarak görevlendirilemez.</i></p>

<p><i>2) Bilirkişi atanması ve gerekçe gösterilerek sayısının birden çok olarak saptanması, hakim veya mahkemeye aittir. Birden çok bilirkişi atanmasına ilişkin istemler reddedildiğinde de aynı biçimde karar verilir.</i></p>

<p><i>3) Soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı da bu maddede gösterilen yetkileri kullanabilir”</i>.</p>

<p>CMK m.65’de bilirkişiliği kabul yükümlülüğü bulunan kişilerin sayıldığı, CMK m.66’da bilirkişiliğe atama kararı ve incelemelerin nasıl yürütüleceğine ilişkin esasların düzenlendiği, CMK m.67’de bilirkişi raporunun niteliği ve taşıması gereken özelliklere ilişkin kuralların yer aldığı, CMK m.68’de kendisinden istenilen hususlarda yazılı rapor sunan bilirkişinin duruşmada dinlenilmesine ilişkin açıklamanın bulunduğu, CMK m.69’da bilirkişinin reddine ilişkin hükmüm yer aldığı, CMK m.70’de tanıklıktan çekinme konusunda sebeplerin bilirkişi bakımından da uygulanacağının ifade edildiği görülmektedir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20208614-e-20235221-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 29.11.2023 tarihli, 2020/8614 E. ve 2023/5221 K. sayılı kararı</a>na göre; </strong><i>“Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 15.01.2019 tarihli ve 2017/12-709 Esas, 2019/5 Karar sayılı kararında da açıklandığı üzere; yargılamayı gerçekleştiren hakim, bilirkişilerin belirledikleri kusurun varlığı ya da yokluğu ve kusur oranları ile bağlı olmayıp, bilirkişilerin yapacakları teknik belirlemeler çerçevesinde failin kusurunun bulunup bulunmadığı, varsa kusurunun ne olduğu ve bu kusurun cezanın belirlenmesinde ne derece etkin olacağını, her olayın özelliklerine göre ve kanuni gerekçelerle belirlemelidir. Olayın gerçekleşme şeklini belirleme görevi de hakime ait olup, bilirkişi ancak bu hususta ortaya koyacağı teknik veriler ile hakime yardımcı olacak ve tarafların taksirli davranışlarının ve kusur durumlarının nelerden ibaret olduğunu gösterecektir.”</i> şeklinde bilirkişinin görev sınırlarının ifade edilmiştir.</p>

<p><strong>3. </strong><strong>Adli Tıp Kurumunun Yapısı ve İşleyişi</strong></p>

<p>Delili değerlendirme ve uzmanlığına giren konularda bilirkişilik yapma görev ve yetkisi ile donatılmış Adli Tıp Kurumu 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kurulmuştur. Adalet Bakanlığı’na bağlı olan Adli Tıp Kurumunu düzenleyen 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin Birinci Bölümü, 29 madde ve 1 geçiş hükmünden oluşmaktadır. Adli Tıp Kurumu, görevlendirildiği alanlarda tarafsız hareket etmek ve bilirkişilik görevi ile bu görevinden kaynaklanan yetkilerini objektif olarak bilimsel kriterlere uygun şekilde yerine getirmek taahhüdü altındadır.</p>

<p><strong>“Kuruluş” başlıklı 2. maddede,</strong> <i>“Adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak, adli tıp uzmanlığı ve yan dal uzmanlığı programları ile görev alanına giren konularda diğer adli bilimler alanlarında sempozyum, konferans ve benzeri etkinlikler düzenlemek ve bunlara ilişkin eğitim programları uygulamak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu kurulmuştur. Adalet Bakanlığınca Kuruma bağlı olarak adli tıp grup başkanlıkları ile grup başkanlıklarına bağlı adli tıp şube müdürlükleri kurulabilir. Adli tıp grup başkanlıkları bünyesinde bir veya daha çok adli tıp ihtisas dairesi bulunur”</i>.</p>

<p><strong>4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m.3’de;</strong> Adli Tıp Kurumunun görevleri, adli makamlarca veya kamu kurum ve kuruluşları tarafından gönderilen adli tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik ve görüş vermek, adli tıp ve yan dal uzmanlığı eğitimi vermek, adli tıp ve adli bilimler alanında çalışmalar yürütmek, adli tıp hizmetinin görülmesi sırasında zorunlu sağlık hizmetlerini vermek, görev alanına giren konularda araştırma ve geliştirme faaliyetleri yürütmek, yurtiçinde ve yurtdışında ilgili kuruluşlarla işbirliği yapmak şeklinde sayılmıştır.</p>

<p><strong>4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m.4’e göre;</strong> Adli Tıp Kurumu, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı, Adli Tıp Kurumu Başkanlar Kurulu, Adli Tıp Üst Kurulları, Adli Tıp İhtisas Kurulları, Adli Tıp İhtisas Daireleri, Adli Tıp Kurumu Grup Başkanlıkları ve Adli Tıp Şube Müdürlüklerinden oluşur.</p>

<p><strong>4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m.8’de,</strong> Adli Tıp Kurumunun toplamda on bir ihtisas kurulundan oluşmaktadır. Bunların her birisi; farklı tıbbi yan dal alanlarında, bir başkan ve iki üye ile ilgili yan dal alanlarından birer uzmandan oluşur.</p>

<p><strong>4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m.9’da,</strong> Adli Tıp İhtisas Dairelerinin morg, gözlem, kimya, biyoloji, fizik, trafik ve adli bilişimden oluştuğu; <strong>m.10’da</strong> Adli Tıp Kurumu Grup Başkanlıklarının Adalet Bakanlığınca gerekli görülen yerlerde kurulacağının belirtildiği; <strong>m.11/1’de,</strong> Adli Tıp Şube Müdürlüklerinin ağır ceza mahkemesi bulunan yerlerde kurulacağının düzenlendiği; <strong>m.11/2’de,</strong> <i>“Adli Tıp Kurumu şube müdürlüğünde görevli personel, Adalet Bakanlığınca görev sınırları belirlenen yerlerde bulunan mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar tarafından adli tıpla ilgili olmak üzere gerekli görülecek otopsi, muayene ve keşifleri, gerekirse olay yerine de gitmek suretiyle yaparak bu hususta rapor vermek ve yapılan davet üzerine sözlü görüşlerini bildirmekle yükümlüdür. Adli Tıp Kurumu şube müdürlüğü bulunmayan yerlerde bu görevler adli tabip ve diğer personel tarafından yerine getirilir.”</i> denilmiştir.</p>

<p>Adli Tıp Kurumu Başkanının ve yardımcılarının görevleri sırasıyla 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m.12 ve m.13’de sayılmıştır. Adli Tıp Başkanlar Kurulu Başkanı, İhtisas Kurulları Başkanları ve Daire Başkanlarının görevlerinin ve bunlara vekaletin sırasıyla m.14 ve m.15’de yer almaktadır.</p>

<p>Adli Tıp Üst Kurullarının görevlerinin 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi<strong> </strong>m.16’da düzenlendiği; buna göre Adli Tıp Üst Kurullarının, Adli Tıp İhtisas kurulları ve İhtisas Daireleri tarafından hazırlanan, ancak adli makamlarca yeterince kapsamlı veya kanaat getirici nitelikte olmayan işleri incelediği, Adli Tıp Üst Kuruluna gönderme kararının gerekçeli olması gerektiği, Adli Tıp İhtisas Kurullarında oybirliği sağlanamayan dosyaları inceleyeceği, farklı Adli Tıp İhtisas Kurulları arasında çıkan çelişkileri gidereceği, yine Adli tıp ihtisas kurulları ile ihtisas dairelerinin rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri gidereceği, Adli Tıp İhtisas Kurulları ile Adli Tıp Kurumu dışında sağlık kuruluşlarının heyet halinde verdiği rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri gidereceği, bu konularda kesin olarak karar vereceği görülmektedir.</p>

<p>Fizik İhtisas Dairesi ile Trafik İhtisas Dairesinin raporlarının Adli Tıp Üst Kurulunda incelemeye alınamayacağı, bununla birlikte, bu Dairelerden birisinin raporu ile aynı konuda diğer bilirkişi raporları arasında çelişki meydana geldiği takdirde, bu çelişkinin ilgili ihtisas dairesinin 7 uzmanından oluşan genişletilmiş uzmanlar heyetince inceleneceği ve kesin olarak karara bağlanacağı, katılan uzmanların çoğunluğu ile karar alınacağı, eşitlik halinde başkanın oy verdiği görüşün esas alınacağı düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>Anayasa Mahkemesi’nin 11.09.2014 tarihli, 2013/146 E. ve 2014/137 K. sayılı kararına konu başvuru; </strong>2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun mülga 7. maddesinin, 19.2.2003 günlü, 4810 sayılı Kanun’un 7. maddesiyle değiştirilen birinci fıkrasının Anayasanın 17. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi istemine ilişkindir.</p>

<p><strong>2659 sayılı Kanunun “Adli Tıp İhtisas Kurulları” başlıklı mülga 7. maddesine göre,</strong><i> “Adli Tıp Kurumunda sekiz ihtisas kurulu bulunur. İhtisas kurulları, bir başkan ve adli tıp uzmanı iki üye ile; a) Adli Tıp Birinci İhtisas Kurulu birer; 1) Tıbbi Patoloji, 2) İç Hastalıkları, 3) Kardiyoloji, 4) Genel Cerrahi, 5) Beyin ve Sinir Cerrahisi, 6) Anesteziyoloji ve Reanimasyon, 7) Kadın Hastalıkları ve Doğum, 8) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, b) Adli Tıp İkinci İhtisas Kurulu birer; 1) Radyoloji, 2) Göz Hastalıkları, 3) Kulak Burun Boğaz Hastalıkları, 4) Genel Cerrahi, 5) Göğüs Cerrahisi, 6) Kalp ve Damar Cerrahisi, 7) Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi, 8) Nöroloji, 9) Ortopedi ve Travmatoloji, 10) Kadın Hastalıkları ve Doğum, 11) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları, c) Adli Tıp Üçüncü İhtisas Kurulu birer; 1) Ortopedi ve Travmatoloji, 2) Genel Cerrahi, 3) Nöroloji, 4) İç Hastalıkları, 5) Göğüs Hastalıkları, 6) Kardiyoloji, 7) Üroloji, 8) Tıbbi Onkoloji, 9) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları, 10) Beyin ve Sinir Cerrahisi, d) Adli Tıp Dördüncü İhtisas Kurulu; 1) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları için üç, 2) Nöroloji için bir, e) Adli Tıp Beşinci İhtisas Kurulu birer; 5520-2 1) Tıbbi Mikrobiyoloji, 2) Tıbbi Farmakoloji, 3) Tıbbi Biyokimya, 4) Analitik Kimya, 5) İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları, 6) Tıbbi Genetik, 7) Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji, 8) Halk Sağlığı, f) Adli Tıp Altıncı İhtisas Kurulu; 1) Kadın Hastalıkları ve Doğum için bir, 2) Üroloji için bir, 3) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları için iki, 4) Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları için iki, 5) Çocuk Cerrahisi için bir, 6) Radyoloji için bir, g) Adli Tıp Yedinci İhtisas Kurulu birer; 1) Genel Cerrahi, 2) İç Hastalıkları, 3) Kadın Hastalıkları ve Doğum, 4) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, 5) Anesteziyoloji ve Reanimasyon, 6) Beyin ve Sinir Cerrahisi, 7) Ortopedi ve Travmatoloji, 8) Göz Hastalıkları, 9) Kardiyoloji, 10) Kulak Burun Boğaz Hastalıkları, 11) Tıbbi Onkoloji, 12) Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi, 13) Üroloji, 14) Kalp ve Damar Cerrahisi, 15) Diş Hekimliği, 16) Deri ve Zührevi Hastalıkları, h) Adli Tıp Sekizinci İhtisas Kurulu birer; 1) Genel Cerrahi, 2) İç Hastalıkları, 3) Kadın Hastalıkları ve Doğum, 4) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, 5) Anesteziyoloji ve Reanimasyon, 6) Kardiyoloji, 7) Beyin ve Sinir Cerrahisi, 8) Acil Tıp, 9) Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji, uzmanlarından oluşur. İhtisas kurullarında yeteri kadar raportör bulundurulur. Adli Tıp İhtisas Kurullarının çalışma usul ve esasları yönetmelikle düzenlenir”</i>.</p>

<p><strong>Anayasa Mahkemesi’nin 11.09.2014 tarihli kararında, </strong><i>“Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Hakan Atasoy tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, iptali istenilen ve ilgili görülen yasa kuralları, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: Başvuru kararında, Adli Tıp Kurumunun resmi bilirkişilik kurumu olduğu, somut olayın özelliğine göre kurullarda bulunması gereken uzmanlık branşları çok çeşitli olmasına rağmen, itiraz konusu kural nedeniyle ihtisas kurullarının konunun doğrudan uzmanı olmayan adli tıp uzmanları veya diğer tıp branşlarından uzmanların bir araya gelerek teşekkül ettirildiği, bu nedenle ilgili uyuşmazlığı özel uzmanlar yerine, konuyla doğrudan ilgisi olmayan uzmanların incelediği, bunun sonucunda da davanın taraflarının resmi bilirkişilik müessesesinden etkin bir şekilde yararlanamadıkları belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 17. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</i></p>

<p><i>Kanun’un 7. maddesinin birinci fıkrasında, ihtisas kurullarında bir başkan ve adli tıp uzmanı iki üyenin bulunacağı belirtilmiş; itiraz konusu kuralda ise Üçüncü Adli Tıp İhtisas Kurulunun birer ortopedi ve travmatoloji, genel cerrahi, nöroloji, iç hastalıkları, çocuk sağlığı ve hastalıkları, göğüs hastalıkları ve enfeksiyon hastalıkları uzmanından oluştuğu ifade edilmiştir.</i></p>

<p><i>Anayasa’nın 36. maddesinde, ‘Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.’ denilmektedir. Maddeyle güvence altına alınan dava yoluyla hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden birini oluşturmaktadır. Kişinin uğradığı bir haksızlığa veya zarara karşı kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama veya işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin, zararını giderebilmesinin en etkili ve güvenceli yolu, yargı mercileri önünde dava hakkını kullanabilmesidir. Kişilere yargı mercileri önünde dava hakkı tanınması adil yargılamanın ön koşulunu oluşturur.</i></p>

<p><i>5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda bilirkişilik ile ilgili hükümlere yer verilmiş, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda ise bilirkişi işlemleri konusunda Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmiştir. 5271 sayılı ve 6100 sayılı kanunlarda benzer şekilde; mahkemenin, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verebileceği ancak, hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamayacağı; kanunların görüş bildirmekle yükümlü kıldığı kişi ve kuruluşlara görevlendirildikleri konularda bilirkişi olarak öncelikle başvurulacağı; hakimin bilirkişinin oy ve görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendireceği ifade edilmiştir.</i></p>

<p><i>Adli Tıp Kurumu, mahkemeler ile hakimlikler ve savcılıklar tarafından gönderilen adli tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildirmekle görevlendirilmiş bir resmi bilirkişilik kurumudur. Ancak, bu konuda yetkili kılınmış tek kurum değildir. Kanun’un 31. maddesinde, yükseköğretim kurumları veya birimlerinin, adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli tıp olaylarında ve diğer adli konularda 5271 sayılı Kanun’a göre resmi bilirkişi sayılacakları ifade edilmiştir. Bu nedenle yargı yerlerinin Adli Tıp Kurumu dışında yükseköğretim kurumları veya birimlerinden de resmi bilirkişi olarak yararlanmaları mümkündür.</i></p>

<p><i>Adli Tıp Kurumunun çalışma esaslarını düzenleyen Kanun’un 23. maddesinde, adli tıp ihtisas kurullarının, Başkanının başkanlığında işin niteliğine göre en az dört üye ile toplanacağı ve oyçokluğu ile karar alacağı; kurullarda, tetkik edilecek konunun, ilgili uzman üye hazır bulunmadıkça müzakere edilemeyeceği; Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu ve ihtisas kurullarının ilgili kişileri gerektiğinde muayene ve bunları usulüne göre dinleyebileceği, her türlü tetkikatı yapabileceği ve yaptırabileceği; Adli Tıp Genel Kurulu kararlarının nihai olmakla beraber mahkemelerin delilleri serbestçe takdir hususundaki yetkilerini kısıtlamayacağı; 24. maddesinde Adli Tıp Genel Kurulu ve adli tıp ihtisas kurulları ile adli tıp ihtisas dairelerinin, inceledikleri konularla ilgili olarak Adli Tıp Kurumunda bulunmayan tıp ve diğer uzmanlık dallarında Adli Tıp Kurumu dışından uzmanların bilirkişi olarak davet edilmesine karar verebilecekleri gibi kendi kurul veya dairelerinde bulunmayan, Adli Tıp Kurumundaki diğer kurul veya dairelerde görev yapan uzmanların davet edilmesine de karar verebilecekleri belirtilmiştir. Kanun’un 15. maddesinde ise Adli Tıp Genel Kurulunun, adli tıp ihtisas kurulları ve ihtisas daireleri tarafından verilip de mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklarca kapsamı itibarıyla yeterince kanaat verici nitelikte bulunmadığı, sebebi de belirtilmek suretiyle bildirilen işleri, adli tıp ihtisas kurullarınca oybirliğiyle karara bağlanamamış olan işleri, adli tıp ihtisas kurullarının verdiği rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile adli tıp ihtisas dairelerinin, adli tıp şube müdürlüklerinin ve Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri, konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla inceleyeceği ve kesin olarak karara bağlayacağı hüküm altına alınmıştır. Bu düzenlemelerden, Kanun’un Adli Tıp Genel Kurulu, adli tıp ihtisas kurulları ile adli tıp ihtisas dairelerinin, incelemelerini konunun uzmanı olan kişiler marifetiyle yapmalarını temin etmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır.</i></p>

<p><i>Yukarıda yapılan açıklamalar ve özellikle, yargı yerlerinin Adli Tıp Kurumuna başvurma zorunluluğunun bulunmadığı, yükseköğretim kurumları veya birimlerinden de resmi bilirkişi olarak yararlanmalarının mümkün olduğu, ayrıca mahkemelerin ve hakimlerin bilirkişilerin oy ve görüşlerini diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirebileceği hususları göz önünde bulundurulduğunda, bir başkan ve adli tıp uzmanı iki üye ile birer ortopedi ve travmatoloji, genel cerrahi, nöroloji, iç hastalıkları, çocuk sağlığı ve hastalıkları, göğüs hastalıkları ve enfeksiyon hastalıkları uzmanından oluşan 3. Adli Tıp İhtisas Kurulunun yapısının, Kanun’un 16. maddesinde belirtilen görevleri yerine getirmesine engel olan, Kurulun, konunun uzmanı olmayan kişilerin katılımıyla karar alması sonucunu doğuran, resmi bilirkişilik müessesesinin işlevselliğini ortadan kaldıran, yargı yerlerinin bilirkişiye başvurma konusundaki takdir yetkilerini kısıtlayan ve bu şekilde kişilerin hak arama özgürlüğünü zedeleyen bir yönü bulunmamaktadır.</i></p>

<p><i>Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 36. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir”</i>.</p>

<p><strong>İptal talebinde, 2659 sayılı Kanun mülga m.7’ye göre;</strong></p>

<p>· Konunun uzmanı olmayan farklı uzmanların da kurulda bulunmasının adil yargılanma hakkını ihlal ettiği,</p>

<p>· Kurala göre kurulların bir başkan, iki üye ve çeşitli tıp branşlarından uzmanlardan oluştuğu,</p>

<p>· AYM iptal talebinin reddi gerekçesinde, mahkemelerin Adli Tıp Kurumuna başvurma zorunluluğunun bulunmadığını, üniversitelerden de resmi bilirkişi olarak yararlanabileceklerini,</p>

<p>· ATK’nın uygun uzman olmadan toplantı olmayacağına ilişkin koruyucu mekanizmalara sahip olduğu, örneğin dışarıdan uzman çağrılabileceği,</p>

<p>· Mahkemelerin delilleri serbestçe değerlendireceği, ATK raporu ile bağlı olmadığı, hak arama hürriyetine aykırılığın sözkonusu olmadığı,</p>

<p>· Neticede kuralın Anayasa m.36’ya aykırı olmadığı,</p>

<p>İfade edilmiştir.</p>

<p><strong>4. </strong><strong>Yargıtay Kararları Işığında Adli Tıp Raporlarının Ceza Muhakemesi Bakımından Değerlendirilmesi</strong></p>

<p>Aşağıda, Yargıtay’ın ve Anayasa Mahkemesi’nin Adli Tıp Kurumuna ve raporlarına ilişkin bazı kararlarına ve tespitlerine yer verilmiştir.</p>

<p><strong>A. </strong><strong>Yükseköğretim Kurumları Tarafından Hazırlanan Bilirkişi Raporlarında da Adli Tıp Kurumu Kanunu’nda Yer Alan Kurallara Uygun Hareket Edilmesi Gerekir.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 27.10.2015 tarihli, 2015/618 E. ve 2015/351 K. sayılı kararında; </strong>adli makamların tıp uzmanlığını gerektiren konularda Adli Tıp Kurumu yerine yükseköğretim kurumlarını da görevlendirebileceği, ancak örneğin 2659 sayılı Kanun m.23’e göre yapılacak incelemede başkan, işin niteliğine göre dört üyenin katılımıyla toplantı yapılacağı kuralına aykırı olarak, daha az uzmanla yapılan toplantının bozmayı gerektirdiği ifade edilmiştir.</p>

<p><strong>Karara göre, </strong><i>“Bu düzenlemelere göre, anılan kanunun 7. maddesinin (f) bendi uyarınca, Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunun, bir başkan ve adli tıp uzmanı iki üye ile birer kadın hastalıkları ve doğum, radyoloji, üroloji, ruh sağlığı ve hastalıkları, çocuk psikiyatrisi, adli antropoloji ve çocuk cerrahisi uzmanından oluşacağı, aynı kanunun 23. maddesinin (B) bendi uyarınca da ihtisas kurulunun başkan ve işin niteliğine göre bu uzmanlardan en az dört üyenin katılımıyla toplanacağı, ancak incelenecek konuyla ilgili uzman üyenin hazır bulunmaması halinde ise müzakerenin yapılamayacağı hüküm altına alınmıştır.</i></p>

<p><i>Diğer yandan Kanunun ‘Diğer Adli Ekspertiz Kurumları’ başlıklı 31. maddesi; ‘Yükseköğretim Kurumları veya birimleri, adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli tıp olaylarında ve diğer adli konularda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre resmi bilirkişi sayılır. Bu birim ve kliniklerde tetkik edilecek adli tıp ile ilgili işler yönetmelikte belirlenir’, Şeklinde düzenlenmiş olup, bu suretle de Yükseköğretim Kurumları veya birimlerinin, adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli konularda Ceza Muhakemesi Kanununa göre resmi bilirkişi sayılacağı açıkça belirtilmiştir”</i>.</p>

<p>Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunun, ihtisas kurulu başkanı, adli tıp uzmanı iki üye ve birer kadın hastalıkları ve doğum, radyoloji, üroloji, ruh sağlığı ve hastalıkları, çocuk psikiyatrisi, adli antropoloji ve çocuk cerrahisi uzmanından oluşacağı, ancak ihtisas kurulu başkanı ve konusuna göre 4 üyenin katılımı ile toplanacağı, ayrıca konunun uzmanı olan üyenin bulunmasının müzakere şartı olarak öngörüldüğü anlaşılmaktadır.</p>

<p>Adıgeçen karara konu olayda; cinsel istismar mağdurunun ruh sağlığının bozulup bozulmadığına ilişkin yapılacak incelemenin, 2659 sayılı Kanun mülga m.31’de yer alan, <i>“Yükseköğretim Kurumları veya birimleri, adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli tıp olaylarında ve diğer adli konularda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre resmi bilirkişi sayılır. Bu birim ve kliniklerde tetkik edilecek adli tıp ile ilgili işler yönetmelikte belirlenir.” </i>hükmü gereğince, bir üniversitenin tıp fakültesinde yapılmasında bir hukuka aykırılık bulunmadığı, ancak yapılacak incelemenin adli tıp mevzuatı çerçevesinde yapılacağının düzenlendiği, dolayısıyla Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunda bulunması gereken uzmanlar arasından seçilecek ve 5 kişiden oluşan, içerisinde muhakkak çocuk psikiyatristi de bulunan bir kurulun inceleme yapması gerektiği gerekçesiyle CMK m.308 uyarınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı kabul edilmiştir.</p>

<p><strong>B. </strong><strong>Yüksek Sağlık Şurası Kararları</strong></p>

<p><strong>Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 15.02.2010 tarihli, 2009/17651 E. ve 2010/1984 K. sayılı kararında;</strong><i> “Sanığa kusur yükleyen Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu raporu ile kusur izafe etmeyen Yüksek Sağlık Şurası raporu arasındaki çelişkinin giderilmesi için Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu’ndan rapor alındıktan sonra sanığın hukuki durumunun taktir ve tayini gerektiği gözetilmeden eksik soruşturma ile beraatine karar verilmesi,”</i> bozma sebebi sayıldığı,</p>

<p><strong>Anayasa Mahkemesi’nin Yüksek Sağlık Şurasından rapor alınmasını zorunlu kılan 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 75. maddesinin iptali istemine ilişkin 03.06.2010 tarihli, 2009/69 E. ve 2010/79 K. sayılı kararında,</strong></p>

<p><i>“Başvuru kararı ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu Yasa kuralı, dayanılan Anayasa kuralı ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</i></p>

<p><i>Başvuru kararında, adil yargılanma hakkının davaların makul sürede bitirilmesini de kapsadığı, somut olayda itiraz konusu kural nedeniyle Yüksek Sağlık Şurası (YSŞ) görüşünün alınmasının zorunlu olduğu, YSŞ görüşünün Mahkemece istenmesinden itibaren 3 yıl 7 ay 23 gün sonra geldiği, buna bağlı olarak davanın zaman aşımına uğradığı; bütün mahkemelerden gelen taleplerin belli zamanlarda toplanan bir kurul tarafından değerlendirilmesinin gecikmelere neden olduğu, oysa Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre Adli Tıp Kurumu ve doğrudan tayin edilen bilirkişilerden daha kısa sürede rapor alınmasının mümkün olduğu; YSŞ görüşünün mahkemeleri bağlamadığı, bu nedenle genelde Adli Tıp’tan da rapor temin edildiği ifade edilerek sanık ve müştekinin makul sürede yargılanma hakkını engelleyen itiraz konusu kuralın Anayasa’nın 36. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</i></p>

<p><i>İlk olarak 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’yla kurulan Yüksek Sağlık Şurası, 181 sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevlerine Dair Kanun Hükmünde Kararname’yle Bakanlığın sürekli kurulu olarak yeniden yapılandırılmıştır. Temelde Bakanlıkça verilen önemli sağlık konuları hakkında görüş bildirmekle görevli bulunan YSŞ, 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun’un itiraz konusu hükmüyle tıp mesleklerinin uygulanmasından doğan cezai konularda görüş vermekle de görevli ve yetkili kılınmıştır.</i></p>

<p><i>Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 63. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına re’sen veya talep üzerine karar verilebileceği, ancak hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözülmesi olanaklı konularda bilirkişi dinlenemeyeceği belirtilmiştir. Bununla birlikte Kanun, hangi hallerde bilirkişiye başvurulacağını bazen çok genel ifadelerle belirtirken, sanığın şuurunun tetkiki, ölünün adli muayenesi, otopsi, zehirlenme gibi vakıalar bakımından açıkça öngörmüş; bazı özel kanunlarda da bilirkişiye başvurma mecburiyeti ile bilirkişinin kimliği veya hangi kurum olduğu açıkça vurgulanmıştır. Bu tür durumlarda mahkemece ancak belirtilen resmi bilirkişilerin teknik yardımına başvurulabilir. İtiraz konusu kuralla Şura’ya verilen bu görev de resmi bilirkişilik görevidir. Ancak, hakimin yasayla belirlenmiş bilirkişiye başvurma zorunluluğu onun deliller ve bilirkişi raporu üzerindeki takdir yetkisini ortadan kaldırmaz.</i></p>

<p><i>On bir üyesi Sağlık Bakanlığınca ülkede sağlık hizmetleri veya eserleri ile tanınmış kişiler arasından seçilen Şuranın tabii üyeleri Bakanlık Müsteşarı, Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü, Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü ve I. Hukuk Müşaviridir. Seçilmiş üyelerin görev süresi bir yıldır.</i></p>

<p><i>Anayasanın 36. maddesinde herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu; hiçbir mahkemenin, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamayacağı belirtilmiştir.</i></p>

<p><i>Anayasanın ilgili görülen 138. maddesine göre Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.</i></p>

<p><i>Bu konuları içeren AİHS’nin 6. maddesinin birinci fıkrasında; ‘Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.’ denilerek adil yargılanma hakkı tanımlanmıştır.</i></p>

<p><i>Hukuk devleti ilkesinin en önemli gereklerinden olan bireylerin temel haklarının korunması, diğer unsurları yanında, adil yargılanma hakkının tanınmasını da içermektedir. Mahkeme önünde adil yargılanma hakkının bireylerce kullanılabilmesi her şeyden önce kişinin madde kapsamına giren medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar veya cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda bağımsız ve tarafsız bir mahkemeye müracaat hakkını; bu hakkın kullanılmasından sonra da davasının makul sürede görülmesini isteme hakkını içermektedir.</i></p>

<p><i>Ceza davasında amaç maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. İtiraz konusu kuralla, bu amaca hizmet edecek şekilde 1930’lu yıllarda YSŞ’na resmi bilirkişilik görevi verilmiştir. Söz konusu kuralda, mahkemelerin görüşünü alabileceği üniversitelerin tıp fakülteleri, eğitim veren devlet hastaneleri veya Adli Tıp Kurumu gibi donanımlı tıbbi kurumlara başvuru olanağının bulunmasına karşın, belirtilen yapısıyla faaliyet gösteren YSŞ’nın görüşünü almaya mahkemelerin zorlanması ve söz konusu Kurul’un görüşünün alınması için belli bir süre de öngörülmemesi davaların gereksiz yere uzamasına neden olabilecektir. Bu durumun Anayasadaki mahkemelerin bağımsızlığı ve adil yargılama ilkeleriyle bağdaşmadığı açıktır, kuralın iptali gerekir. Ahmet Akyalçın, Serdar Özgüldür ve Serruh Kaleli bu görüşe katılmamıştır”</i>.</p>

<p><strong>Kararda özetle;</strong></p>

<p>· Adil/dürüst yargılanma hakkının makul sürede yargılanma hakkını da içerdiği,</p>

<p>· İtiraz konusu kural gereği Yüksek Sağlık Şurası’ndan görüş alma zorunluluğu bulunduğu,</p>

<p>· Somut olayda rapor 3 yıl 7 ay 23 gün sonra geldiği ve bu nedenle davanın zamanaşımına uğradığı,</p>

<p>· Yüksek Sağlık Şurası’nın dönemsel toplanmasının gecikmelere sebep olduğu,</p>

<p>· Adli Tıp Kurumundan ve diğer bilirkişilerden rapor alınmasının daha kısa süreceği,</p>

<p>· Yüksek Sağlık Şurası’ndan alınan rapor mahkemeyi bağlamadığından aynı olayda Adli Tıp Kurumundan da rapor alındığı,</p>

<p>· Kuralın Anayasa m.36’ya aykırı olduğu,</p>

<p>Gerekçesiyle iptal edildiği görülmektedir.</p>

<p><strong>C. Adli Tıp Kurumunun Yanlış Dairesi Tarafından İnceleme Yapılması</strong></p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-ceza-dairesinin-202213888-e-20223081-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 26.05.2022 tarihli, 2022/13888 E. ve 2022/3081 K. sayılı kararı</a>nda, </strong><i>“Adli Tıp Kurumunun kuruluş, görev ve yetkilerinin düzenleyen 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 19. maddesi ile Gözlem İhtisas Dairesine mahkemeler ve hakimlerce gözleme tabi tutulmasına karar verilenleri gözleme tabi tutup gözlem sonucu hakkında bir rapor düzenleme görevi verildiği, yine aynı Kararnamenin 17-2-ç. maddesine göre ise, TCK’nın 31 ve 33. maddeleri hariç olmak üzere ceza sorumluluğunu kaldıran ve azaltan nedenler hakkında bilimsel ve teknik görüş bildirme görevinin Adli Tıp 4. İhtisas Kurulunun görevine girdiği görülmekle;</i></p>

<p><i>Sanık hakkında Adli Tıp Gözlem İhtisas Dairesinin raporuna dayanılarak hüküm kurulduğu anlaşılmakla, ceza sorumluluğunu kaldıran ve azaltan nedenlerle ilgili rapor düzenlemek üzere eldeki dosyanın Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kuruluna gönderilmesi gerektiği gözetilmeden eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi,”</i> bozma sebebi sayılmıştır. Aynı hususun, 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi döneminde de dikkate alınması gerektiği açıktır.</p>

<p><strong>D. Raporlar Arasında Çelişki Bulunması</strong></p>

<p>Aşağıda yer verdiğimiz kararlarda;</p>

<p><strong>1. </strong>Adli Tıp Kurumunun farklı daireleri,</p>

<p><strong>2. </strong>Diğer kurumlar veya bilirkişiler ile Adli Tıp Kurumu raporları,</p>

<p><strong>3. </strong>Adli Tıp Kurumu dışında hazırlanan birden fazla bilirkişi raporu,</p>

<p>Arasında çelişki olması halinde, çelişkinin Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu’nda veya 2659 sayılı Kanunda gösterilen ilgili Kurulda giderilmesi gerektiği ifade edilmektedir.</p>

<p><strong>Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 08.02.2010 tarihli, 2008/21786 E. ve 2010/1649 K. sayılı kararında, </strong><i>“1- Dosyada mevcut kaza tespit tutanağı, Asliye Hukuk Mahkemesinin Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesinden aldığı 27.01.2006 tarihli rapor ile hükme esas alınan, Adli Tıp Kurumunun 20.6.2006 tarihli raporu arasında açık çelişki bulunması karşısında, ... Üniversitelerin konu ile ilgili bölümlerinden oluşturulacak bilirkişi heyetinden veya ... Genel Müdürlüğünden rapor alındıktan sonra sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken eksik soruşturma ile yazılı şekilde hüküm kurulması”</i> bozma nedeni sayılmıştır.</p>

<p><strong>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 21.04.2015 tarihli, 2013/704 E. ve 2015/121 K. sayılı kararına göre,</strong><i> “Uyuşmazlık konusu bu açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde; Olay günü sanığın sevk ve idaresindeki araçla, sekiz metre genişliğinde, zemini kuru, asfalt kaplama yolda, havanın açık olduğu, görüşe engel bulunmayan meskun mahal dışında seyir halinde iken, geçiş üstünlüğüne ve ana yola çıkmadan önce durması gerektiğini gösteren işaret levhalarına riayet etmeden, dikkatsiz ve tedbirsiz bir biçimde trafik ışıkları bulunmayan kavşağa girerek karşı istikametten gelen araçla çarpıştığı, meydana gelen kazada üçü basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek, birisi ise orta derecede kemik kırığı oluşturacak ve hayati tehlikeye neden olacak şekilde dört kişinin de yaralandığı, ölenin bir gün tedavisinin ardından hastaneden taburcu edildiği, kazadan iki gün sonra evde vefat ettiği, ölenin oğlu olan tanığın, annesinin şeker hastası olduğu yönündeki anlatımı üzerine otopsisi yapılmadan gömüldüğü, Cumhuriyet savcılığınca onyedi gün sonra kesin ölüm nedeninin tespit edilebilmesi amacıyla kabrinin açıldığı, bilirkişinin kesin ölüm sebebinin otopsi sonucu belirlenebileceğini belirttiği, Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi tarafından yapılan ayrıntılı otopsisinde de kesin ölüm nedeninin tespit edilemediği, bunun üzerine dosyanın gönderildiği Adli Tıp Kurumu Birinci İhtisas Kurulunca düzenlenen raporda; ölenin araç içi trafik kazası sonucunda yaralanarak hastaneye kaldırıldığı, bir gün sonra taburcu edildiği, ertesi gün evinde vefat ettiği, yetkililere haber verilmeden defnedildiği, onyedi gün sonra fethi kabir ve otopsi yapıldığı, zamanında otopsi yapılıp iç organ değişimleri araştırılmamış olmakla birlikte tıbbi belgelere, fethi kabir sonrası yapılan otopsiye göre kronik kalp, damar ve şeker hastalıkları bulunduğu, ölümün trafik kazası neticesi oluşan yumuşak doku travmasının kendinde mevcut hastalıkları akut hale geçirmesinden gelişen solunum ve dolaşım durmasından ileri geldiği, maruz kaldığı trafik kazası sonucu meydana gelen travmatik değişimler ölümüne yol açacak nitelikte olmamakla birlikte kaza anına kadar aktif hayatını sürdüren şahsın kazada yaralanıp iki gün içinde hastalıklarının aktif hale geçirilmesinden ölmesi dikkate alınarak, kaza ile ölüm arasında illiyet bağı bulunduğunun ifade edilmesi karşısında, ölüm ile trafik kazası arasında bir illiyet bağı bulunup bulunmadığının her türlü şüpheden uzak bir biçimde tespit edilmesi için, Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır.</i></p>

<p><i>Bu itibarla, yerel mahkeme direnme kararının, bir kişinin ölümü, birden fazla kişinin de yaralanmasıyla neticelenen trafik kazasında, meydana gelen ölüm ile kaza arasında illiyet bağı bulunup bulunmadığı konusunda sanık lehine oluşan tereddütlerin giderilmesi amacıyla Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınıp, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve tespiti gerekirken, eksik araştırmayla hüküm kurulması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir”</i>.</p>

<p><strong>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 31.05.2016 tarihli, 2016/191 E. ve 2016/288 K. sayılı kararına göre,</strong><i> “Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; soruşturma aşamasında adli tıp uzmanı .... tarafından düzenlenen raporda suça konu senetlerdeki imzaların sanığa ait olduğunun bildirildiği, bu senetlerle ilgili İzmir 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2008/573 esas sayılı dosyasında Adli Tıp Kurumu Adli Belge İnceleme Şubesinde görevli üç kişilik bilirkişi heyeti tarafından düzenlenen raporda ise senetlerdeki imzaların sanığın eli ürünü olduğu ya da olmadığı yönünde bir tespite gidilemediğinin belirtildiği, aynı dosyaya senetlerdeki imzaların sanığın eli ürünü olmadığı yönünde üç kişiden oluşan bilirkişi heyetince hazırlanmış bilimsel mütalaa sunulduğu anlaşılmaktadır.</i></p>

<p><i>İzmir 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2008/573 esas sayılı dosyasında Adli Tıp Kurumu Adli Belge İnceleme Şubesinin 11.06.2010 gün ve 3163 sayılı aynı senetlerdeki imzaların ... eli ürünü olduğu ya da olmadığı yönünde bir tespite gidilemediğinin bildirilmesi, aynı dosyaya senetlerdeki imzaların sanığın eli ürünü olmadığı yönünde üç kişiden oluşan bilirkişi heyetince hazırlanmış bilimsel mütalaa sunulması karşısında, gerçeğin şüpheye yer vermeyecek şekilde tespiti bakımından suça konu senetlerdeki imzaların sanığın eli ürünü olup olmadığı konusunda Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesinde yöntemince grafolojik incelemeye tabi tutularak, raporlar konusundaki kuşkunun giderilmesi ve sonucuna göre hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekmektedir”</i>.</p>

<p><strong>Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 17.12.2014 tarihli 2014/35929 E. ve 2014/36380 K. sayılı kararında, </strong><i>“Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede, Dosya içerisinde mevcut 01/02/2007 tarihli bilirkişi raporu ile 12329 karar sayılı Yüksek Sağlık Şurası kararı arasında çelişki olduğunun anlaşılması karşısında, savunma tanıkları Dr. K. D. ve Dr. A. K.’ün tanık olarak dinlenmesi, Polatlı Duatepe Devlet Hastanesinden müteveffa Ö. A.’a ait fizik muayene sonuçları ve yapılan tetkiklere ilişkin tedavi dosyasının olup olmadığının sorulması, mevcut ise getirtilerek, sanıkların kusur durumlarının tespiti ve raporlar arasındaki çelişkinin giderilmesi bakımından Adli Tıp Kurumundan yeniden rapor alınması gerekirken eksik incelemeyle hüküm kurulması”</i> bozma nedeni sayılmıştır.</p>

<p><strong>Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 08.03.2011 tarihli, 2011/370 E. ve 2011/1801 K. sayılı kararında,</strong><i> “Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun 7 ve 23. maddeleri gereği usulüne uygun teşekkül etmeyen İhtisas Kurulu raporuna dayanılarak hüküm kurulması”</i> bozma sebebi sayılmıştır.</p>

<p><strong>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 06.10.2015 tarihli, 2015/607 E. ve 2015/300 K. sayılı kararına göre,</strong><i> “Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sanığın akıl hastalığı nedeniyle kusur yeteneğinin bulunup bulunmadığına ilişkin... Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi ile Adli Tıp Gözlem İhtisas ve 4. İhtisas Dairesi raporları arasında açıkça çelişki bulunduğu anlaşılmaktadır. Adli Tıp Kurumu Kanununun 15/f maddesi uyarınca bu çelişkinin giderilmesi için Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınması gerektiği gözetilmeden eksik araştırmayla hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır.</i></p>

<p><i>Bu itibarla, Özel Dairenin bozma kararı isabetli olup yerel mahkeme direnme hükmünün, sanığın akıl hastalığı nedeniyle kusur yeteneğinin bulunup bulunmadığına ilişkin raporlar arasındaki çelişkinin giderilmesi için Adli Tıp Kurumu Kanununun 15/f maddesi uyarınca Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınması gerektiği gözetilmeden eksik araştırmayla hüküm kurulması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir”</i>.</p>

<p><strong>Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 07.02.2012 tarihli, 2011/578 E. ve 2012/43 K. sayılı kararına göre,</strong><i> “Safra kesesinde taş bulunan ölenin özel hastanede genel cerrah olarak görev yapan sanık tarafından laparoskopik yöntemle kapalı olarak başlanan, ancak dokuların yapışık olması ve iyi görüntü alınamaması nedeniyle açığa dönülerek gerçekleştirilen ameliyatı sırasında, hastanede bulunan görüntüleme cihazının kullanılmaması, Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu raporunda bu tür ameliyatlarda anılan cihazın kullanılmasının iyi olacağının belirtilmesi, Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunca da ölüm nedeninin, ‘kolesistektomi esnasındaki safra kanalı yaralanması sonucu tanı amacıyla yapılan ercp uygulaması sonrası gelişen gastrointestinal sistem kanamasına bağlı hipovolemi ile perfüzyon bozukluğu ve komplikasyonları’ olduğunun tespit edilmesi karşısında ölüm olayında temel olgunun sanık tarafından yapılan ameliyat esnasındaki koledok kanalı kesisi olduğunun kabul edilmesi gerektiği, ilk ameliyatta görev yapan tanıkların, sanığın ameliyata laparoskopik yöntemle kapalı olarak başladığını, ancak ilerleyen süreçte dokuların yapışık bulunması ve iyi bir görüntü sağlanamaması nedeniyle risk almak istemediğini belirterek açık ameliyata geçildiğini beyan etmeleri, sanığın da öleni İbni Sina Hastanesine sevk ederken düzenlemiş olduğu epikriz raporunda, ‘safra kesesine iki adet kanalın açıldığını, lucka kanalı olabileceğini düşündüğü kanalı kestiğini’ belirtmesi, Ankara İl Sağlık Müdürlüğünce yürütülen idari soruşturma aşamasında düzenlenen raporda, ‘bu tür vakalarda üst ucun bazen çok ince olabileceğini akla getirip, gerekirse keseyi açıp içinden bir stent sokarak, kontrol ederek, yahut o kanala hiç dokunmadan kesenin yarım çıkarılması ile yetinmemiştir’ belirlemesine yer verilmesi, bu tespitten sanığın lucka kanalı olduğunu değerlendirerek kestiği kanalın aslında koledok olduğu ve görüntüleme cihazının kullanılması halinde bu durumun anlaşılabileceği, İbni Sina Hastanesindeki ikinci ameliyatı gerçekleştiren Prof. Dr. Nezih ve Prof. Dr. Sadık’ın, ‘sanığın ilk ameliyat esnasında hata yaptığını ve kesilmemesi gereken bir bölümü kestiğini fark edip kendilerini aradığı’ şeklindeki beyanları, Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Tuğbay, Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Kadir ve Adli Tıp Uzmanı Dr. Talat’dan oluşturulan bilirkişi heyeti raporunda da; ‘operasyon esnasında mirizzi sendromu nedeniyle koledok kanalı yaralanması oluştuğu, bu durumun laparoskopik kolesistektomi ameliyatlarında görülebilecek bir komplikasyon olduğu, ameliyat esnasında operatörün uygulayabileceği intraoperatif kolanjiografi gibi bir görüntüleme yönteminin bu yaralanmayı gösterebileceği’ açıklaması karşısında; sanığın, kendi bilgi ve tecrübesine güvenip, hastanede bulunan kolanjiografi görüntüleme cihazını kullanmayarak laparoskopik yöntemle kapalı olarak başladığı, ancak yeterli görüntü alınamaması nedeniyle açık şekilde gerçekleştirdiği ameliyat esnasında, gerekli dikkat ve özeni göstermeyerek koledok kanalını lucka kanalı zannedip kesmesi neticesinde gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelen ölüm olayında kusurlu olduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır”</i>.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Av. Buğra Şahin </strong></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p><span style="color:#999999">--------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> https://sozluk.gov.tr/ (Erişim tarihi: 09.11.2025)</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/adli-tip-raporlari-ersan-sen-1</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 18:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/06/terazi/teraziaf.jpg" type="image/jpeg" length="14074"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2018/473 E., 2020/225 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-ceza-genel-kurulunun-2018473-e-2020225-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-ceza-genel-kurulunun-2018473-e-2020225-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 21.05.2020 tarihli, 2018/473 E., 2020/225 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Ceza Genel Kurulu</strong></p>

<p><strong>2018/473 E., 2020/225 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Kararı veren<br />
Yargıtay Dairesi : 3. Ceza Dairesi<br />
Mahkemesi : BAKIRKÖY 3. Çocuk<br />
Sayısı : 21-142</p>

<p><br />
Sanık ... hakkında bilinçli taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanığın eyleminin olası kastla yaralama suçunu oluşturduğu kabul edilerek TCK’nın 86/1, 87/1-d, 21/2 ve 31/3. maddeleri uyarınca 2 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Bakırköy 3. Çocuk Mahkemesince verilen 12.11.2014 tarihli ve 520-1039 sayılı hükmün sanık müdafisi ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 26.12.2016 tarih ve 2211-21257 sayı ile;</p>

<p>"...1) Suça sürüklenen çocuğun olay tarihinde sevk ve idaresindeki aracı ile seyir hâlinde iken araç trafiğine kırmızı ışık yandığı hâlde ışıkta durmayıp devam ettiği ve yaya olarak yolun karşısına geçmeye çalışan yaşı küçük mağdura çarparak yaralanmasına yol açtığı olayda, suça sürüklenen çocuğun neticeyi öngörmesine rağmen somut olayda neticenin gerçekleşmeyeceği inancı ile yoluna devam etmesi sonucu mağdurun yaralandığının anlaşılması karşısında, suça sürüklenen çocuğun öngördüğü neticeyi istememesine rağmen neticenin gerçekleşmesinden dolayı 5237 sayılı TCK'nın 89 ve 22/3. maddeleri uyarınca bilinçli taksirle yaralama suçundan sorumlu tutulması gerekirken, suç vasfında yanılgıya düşülerek eylemin olası kastla işlendiğinin kabulü ile yazılı şekilde hüküm kurulması,</p>

<p>2) Yaşı küçük mağdur hakkında düzenlenen, Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulunun 02.05.2014 tarihli ve 1951 sayılı raporunda 'dava konusu olaya bağlı organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi niteliğinde anatomik eksiklik, fonksiyonel bozukluk tespit edilmediği' mütalaa olunmasına karşın aynı raporda mağdurun 01.02.2013 tarihinde yapılan muayenesinde 'yürümede zorluk, denge kaybı, psikolojik problemler, görme kaybı olduğu' ve İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 31.01.2014 tarihli radyoloji raporunda 'lomber bölgede açıklığı sağa, dorsal bölgede ise açıklığı sola bakan minimal skolyoz, bacak uzunluk radyogramında: sağ femurun sol femurdan 2 cm uzun bulunduğu, her iki alt ekstremite arasında uzunluk farkı saptanmadığı, toplamda sağ alt ekstremite soldan 2 cm daha uzun bulunduğu' hususlarının belirtildiği ve İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı tarafından düzenlenen 19.08.2014 tarihli bilimsel mütalaada da kalıcı iş göremezlik (maluliyet) durumunun rapor edildiği görülmekle; mağdur hakkındaki tüm tedavi evrakı ve grafilerin gönderilmesi suretiyle Adli Tıp Kurumu Genel Kurulundan görüş sorulup raporlar arasındaki çelişki giderildikten sonra suça sürüklenen çocuğun hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması,<br />
Kabul ve uygulamaya göre;</p>

<p>3) Dosya kapsamındaki delillere göre suça sürüklenen çocuğun eylemini silahtan sayılan motorlu araç ile gerçekleştirdiği anlaşılmakla, suça sürüklenen çocuk hakkında kurulan hükümde 5237 sayılı TCK'nın 86/3-e maddesinin uygulanmaması suretiyle eksik ceza tayini," isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.<br />
Özel Dairenin kabul ve uygulamaya göre yaptığı (3) sayılı bozma nedenine uyan Bakırköy 3. Çocuk Mahkemesi ise 18.04.2017 tarih ve 21-142 sayı ile;<br />
"...Mahkememizin 12.11.2014 tarih ve 520-1039 sayılı dosyasında belirtilen ve yukarıda kısaca özetlenen tüm gerekçeler doğrultusunda suça sürüklenen çocuğun üzerine atılı suçun kasten yaralama suçunu oluşturduğu kanaatinde olunduğundan Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 26.12.2016 tarih 2211-21257 sayılı bozma ilamının (1) ve (2) numaralı bentlerinde belirtilen hususlar yönünden direnilmesine, Mahkememizin suça sürüklenen çocuğun eylemini kasten yaralama olarak kabul etmesi nedeni ile Yargıtay 3. Ceza Dairesinin bozma ilamının (3) numaralı bendine uyulmasına ve suça sürükülenen çocuğun üzerine atılı kasten yaralama suçunu silahtan sayılan motorlu araçla işlemesi nedeni ile ek savunma hakkı tanınarak TCK'nun 86/3-e maddesi gereğince cezasında 1/2 oranında artırım yoluna gidilmiştir." şeklindeki gerekçeyle (1) ve (2) sayılı bozma nedenlerine direnerek sanığın olası kastla yaralama suçundan TCK'nın 86/1, 86/3-e, 87/1-d, 21/2 ve 31/3. maddeleri uyarınca 4 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.</p>

<p>Direnme kararına konu bu hükmün de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 14.11.2017 tarihli ve 56281 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle dosya, 6763 sayılı Kanun'un 36. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK'nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 26.09.2018 tarih ve 19898-13752 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.<br />
TÜRK MİLLETİ ADINA<br />
CEZA GENEL KURULU KARARI<br />
Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;<br />
1- Sanığın eyleminin olası kastla yaralama suçunu mu yoksa bilinçli taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olma suçunu mu oluşturduğunun,<br />
2- Yerel Mahkemenin, Özel Dairenin (2) sayılı bozma nedenine ilişkin direnme kararının yasal ve yeterli gerekçe içerip içermediğinin,<br />
3- Yerel Mahkeme direnme kararının Özel Dairenin (2) sayılı bozma nedenine ilişkin olarak yasal ve yeterli gerekçe içerdiğinin kabulü hâlinde, Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulunun 02.05.2014 tarihli ve 1951 sayılı raporunun çelişki içerip içermediğinin, bu bağlamda eksik araştırmayla hüküm kurulup kurulmadığının,<br />
Belirlenmesine ilişkindir.<br />
İncelenen dosya kapsamından;<br />
05.06.2012 tarihli trafik kazası tutanağından; kazanın İstanbul ili, Başakşehir ilçesi, Atatürk Bulvarı üzerindeki yaya geçidinde, açık havada, kuru, eğimsiz, düz asfalt yolda, gündüz vakti meydana geldiği, kazaya ilişkin Mobese kaydından ... plakalı Volkswagen marka, ... model araç sürücüsü olan sanığın havalimanı istikametine doğru seyir hâlinde iken kendisine kırmızı ışık yandığı hâlde kazayı engelleyici hiçbir tedbir almadan kırmızı ışıkta geçerek aracının sol ön köşe ve yan kısımları ile yaya geçidini kullanarak yeşil ışıkta geçmekte olan mağdur ...’na çarptığı tespitlerine yer verildiği,<br />
Trafik Bilirkişisince düzenlenen 12.10.2012 tarihli bilirkişi raporunda; sanığın sürücü belgesiz araç kullandığı, trafik ışık ve işaretlemelerine uymadığı, kırmızı ışıkta durmadığı, hız limitinin 50 km/saat olduğu meskûn mahalde 110 km/saat hızla araç kullandığı, yaya geçidi üzerinde nizami olarak karşıya geçmekte olan yayaya aşırı süratle çarptığı, çarpmayı ve kazayı önleyici herhangi bir tedbire başvurmadığı, yayaya çarpmasına rağmen hız kesmeden aynı hızla yoluna devam ettiği, kazayı polise bildirmeden olay yerini terk ettiği, bu kusurlu davranışlarıyla trafikte kişilerin can güvenliğini tehlikeye düşürdüğü ve kazaya sebebiyet verdiği belirtilerek, sanığın 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 36, 47/b-c-d, 51, 52/b, 81/d ve 84/a maddelerini ihlal ettiği, kazanın meydana gelmesinde asli kusurlu olduğu, mağdur ...’nun ise meydana gelen kazada nizami olarak trafik ışık ve işaretlemelerini kullanarak ve yaya kurallarına uyarak karşıdan karşıya geçiş yaptığı tespit edildiğinden meydana gelen kazada kusursuz olduğunun ifade edildiği,</p>

<p>Küçükçekmece Adli Tıp Şube Müdürlüğünce düzenlenen 08.06.2012 tarihli raporda; sağ omuzda, sağ el bileğinde ve sol femur bölgesinde hassasiyet ve hareket kısıtlılığı, sağ tibiada ve karında yaygın hassasiyet, sağ lomberde hafif ekimotik alan mevcut olduğu, sağ periorbitalde ödem bulunduğu, sol tibia alt iç kırığı, sol diz posteriorda geniş cilt kesisi, sağda femur şaft kırığı, solda humerus üst uç kırığı bulunduğu, mevcut yaralanmanın kişinin yaşamını tehlikeye sokan bir durum olduğu, vücuttaki kemik kırıklarının yaşam fonksiyonlarına etkisi hafif (1), orta (2-3) ve ağır (4-5-6) olarak sınıflandırıldığında; kişide saptanan kırığın yaşam fonksiyonlarının ağır (6) derecede etkileyecek nitelikte olduğunun belirtildiği,</p>

<p>Mahkemece, mağdurun yaralanmasının organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi niteliğinde olup olmadığının Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 2. İhtisas Kuruluna sorulması üzerine, mağdur hakkında düzenlenen tüm rapor ve tıbbi evrak irdelenerek hazırlanan 02.05.2014 tarihli raporda; yapılan muayenesinde sağ alt 2 ve 3. diş ucunda minimal kopma, eski kırık yaralarında subjektif ağrı olduğu, baş dönmesi ve nistagmus tariflemediği, yapılan nörolojik muayenede; nörolojik defisit olmadığının saptandığı; mağdura ait grafilerin incelenmesinde; sağ humerus boynunda kırık, sağ radius distal uçta, ulnada kırık, sağ akciğer üst lobda buzlu cam görünümlü ön planda kontüzyonla uyumlu opasite artışı, sol femur alt diafizinde fraktür, sağ fibula distal uçta kırık olduğu tespit edildiği belirtildikten sonra, mağdurda dava konusu olaya bağlı organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi niteliğinde anatomik eksiklik, fonksiyonel bozukluk tespit edilmediğinin oy birliği ile mütalaa edildiğinin bildirildiği,</p>

<p>Katılan ...’nun İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına başvurarak kızı mağdur katılan ...’nin meydana gelen yaralanma sonucu iş ve güç kaybına uğrayıp uğramadığı, olaya bağlı olarak geçici ve kalıcı iş göremezlik durumunun söz konusu olup olmadığı hususunda 5271 sayılı Kanun’un 67/6. maddesi uyarınca bilimsel mütalaa talebinde bulunması üzerine, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalında görev yapan üç adli tıp uzmanınca hazırlanan 19.08.2014 tarihli bilimsel mütalaada; olay nedeniyle sol alt ekstremitede 2 cm kısalığa ve minimal skolyoza yol açan yaralanmanın olay tarihindeki ve rapor tarihindeki yaşı itibarıyla % 20,7 oranında kalıcı iş göremezlik (maluliyet) durumuna yol açtığının belirtildiği,</p>

<p>Sanık hakkında düzenlenen 05.06.2012 tarihli raporda; saat 15.19’da alkolmetre ile yapılan ölçüme göre sanığın alkollü olmadığı tespitine yer verildiği,<br />
Anlaşılmaktadır.<br />
Mağdur katılan ..., Kolluk görevlilerince Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesinde tespit edilen 06.06.2012 tarihli ifadesinde; olay günü, öğle saatinde dayısı ... ile birlikte markete gittiklerini, alışveriş yaptıktan sonra marketten çıkıp dayısının yolun karşısındaki iş yerine dönecekleri için, yaya geçidindeki trafik ışığının düğmesine basıp yeşil ışığın yanmasını beklediklerini, yeşil ışığın yanması ile orta refüje kadar karşıya geçtiklerini, orta refüje geldiklerinde birkaç aracın kendi yönlerine kırmızı yanan ışıkta beklediğini, ancak sanığın kullandığı siyah aracın çok hızlı geldiğini, aracın duracağını düşünerek yola adımını attığında aracın kendisine çarptığını, bundan sonrasını hatırlamadığını,</p>

<p>Tanık ... Kollukta ve Mahkemede benzer şekilde; mağdurun dayısı olduğunu, olay günü yeğeni mağdurla birlikte saat 12.00 sıralarında alışveriş yapmak üzere markete gittiklerini, marketten çıkıp yolun karşısına geçmek için trafik ışığının düğmesine basıp yeşil ışığın yanmasını beklediğini, yeşil ışık yanınca Başakşehir yönüne giden araçların durduğunu, orta refüje kadar yolu katettiklerini, havaalanı istikameti yönüne giden iki aracın da durduğunu ancak sanığın boş olan şeritten hızla geldiğini, yavaşlaması için eliyle işaret ettiğini, ancak sanığın yavaşlamadığını, frene basmadığını, solunda bulunan ve kendisinden birkaç adım öndeki yeğeni mağdura aşırı bir süratle çarpıp yolun soluna doğru 2-3 metre ileriye fırlattığını, sanığın yine hiç yavaşlamadan süratle olay yerinden kaçtığını, yeğeninin ayakları ve omzunun parçalandığını, kan içinde yerde yattığını, tesadüfen olay yerinden geçen bir cankurtaran vasıtasıyla mağduru hastaneye götürdüklerini,<br />
Katılan ... Kollukta ve Mahkemede benzer şekilde; mağdurun annesi olduğunu, olayı görmediğini, sanıktan şikâyetçi olduğunu, uzlaşmak istemediğini,<br />
Tanık ... Kollukta; olayın meydana geldiği yerde vale olarak görev yaptığını, yeşil ışıkta, yaya geçidini kullanarak yolun karşısına geçmeye çalışan mağdura hızı saatte yaklaşık 100-120 km olan bir arabanın çarparak kaçtığını,</p>

<p>İfade etmişlerdir.</p>

<p>Sanık ... Cumhuriyet Başsavcılığında ve tutuklanması talebiyle sevk edildiği Sulh Ceza Mahkemesinde benzer şekilde; 16 yaşında olduğunu, ehliyetinin bulunmadığını, olay günü ağabeyine ait olan sevk ve idaresindeki ... plaka sayılı araçla ikamet ettiği Başakşehir 5. Etaptaki evinden İSTOÇ’ta iş yeri bulunan babasının yanına gittiğini, hızının tahminen saatte 50-60 km olduğunu, olay yerine geldiğinde kendisine yeşil ışık yandığını, mağdurun kendisini aniden yola attığını, korna ile ikaz edince mağdurun yanındaki kişinin kendisini geri çektiğini, ancak mağdurun bu kişinin elinden kurtularak tekrar yola çıktığını, frene bastığını, direksiyonu kırdığını ancak duramayarak mağdura aracının yan tarafıyla çarptığını, mağdurun yanındaki şahsın bağırmasından korkarak olay yerinden kaçtığını,<br />
Mahkemede; olay günü babasının yanına gitmek için evde anahtarını bulduğu ağabeyine ait araca bindiğini, olay yerinin ağaçlık bir alan olduğunu, mağdurun yola fırladığını, duramadığını ancak direksiyonu kırdığını, aracının sol tarafıyla mağdura çarptığını, ışıklara geldiğinde kendisine yeşil ışık yandığını, ehliyetinin bulunmadığını, ilk kez olay günü araba kullandığını, korktuğu için olay yerinden kaçtığını,<br />
Savunmuştur.</p>

<p>Uyuşmazlık konularının sırayla ele alınmasında fayda bulunmaktadır.</p>

<p>1- Sanığın eyleminin olası kastla yaralama suçunu mu yoksa bilinçli taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olma suçunu mu oluşturduğu;<br />
Uyuşmazlık konusunda isabetli bir hukuki çözüme ulaşılabilmesi bakımından, "doğrudan kast", "olası kast", "taksir" ve "bilinçli taksir"e değinilerek, birbirlerinden ayırdedici ölçütlerin ortaya konulması gerekmektedir.<br />
5237 sayılı TCK'nın "Kast" başlıklı 21. maddesi;</p>

<p>"(1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.<br />
(2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir" şeklinde düzenlenerek, maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde doğrudan kast, ikinci fıkrasının birinci cümlesinde de olası kast tanımlanmıştır.<br />
Olası kastın tanımlandığı TCK’nın 21. maddesinin 2. fıkrasının gerekçesinde; “...Olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir. Diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir. Mevzuatımıza giren yeni bir kavram olan olası kastla ilgili uygulamadan bazı örnekler vermek yararlı olacaktır.</p>

<p>Yolda seyreden bir otobüs sürücüsü, trafik lambasının kendisine kırmızı yanmasına rağmen, kavşakta durmadan geçmek ister; ancak kendilerine yeşil ışık yanan kavşaktan geçmekte olan yayalara çarpar ve bunlardan bir veya birkaçının ölümüne veya yaralanmasına neden olur. Trafik lambası kendisine kırmızı yanan sürücü, yaya geçidinden her an birilerinin geçtiğini görmüş; fakat, buna rağmen kavşakta durmamış ve yoluna devam etmiştir. Bu durumda otobüs sürücüsü, meydana gelen ölüm veya yaralama neticelerinin gerçekleşebileceğini öngörerek, bunları kabullenmiştir.</p>

<p>Düğün evinde törene katılanların tabancaları ile odanın tavanına doğru ardı ardına ateş ettikleri sırada, bir kişinin aldığı alkolün de etkisi ile elinin seyrini kaybetmesi sonucu, yere paralel olarak yaptığı atışlardan bir tanesinden çıkan kurşun, törene katılanlardan birinin alnına isabet ederek ölümüne neden olur. Bu örnek olayda kişi yaptığı atışlardan çıkan kurşunların orada bulunan herhangi birine isabet edebileceğini öngörmüş; fakat, buna rağmen silâhıyla atışa devam etmiştir. Burada da fail silâhıyla ateş ederken ortaya çıkacak yaralama veya ölüm neticelerini kabullenmiştir.</p>

<p>Verilen bu örneklerde kişinin olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerekir.” şeklinde açıklamalara yer verilmiş ve olası kasta ilişkin örnek olaylar gösterilmiştir.<br />
Buna göre, doğrudan kast; öngörülen ve suç teşkil eden fiili gerçekleştirmeye yönelik irade olup kanunda suç olarak tanımlanmış eylemin bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi ile oluşur. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesi hâlinde doğrudan kastla hareket etmiş olacak, buna karşın işlemiş olduğu fiilin muhtemel bazı neticeleri meydana getirebileceğini öngörmesine ve bu neticelerin gerçekleşmesini mümkün ve muhtemel olarak tasavvur etmesine rağmen muhtemel neticeyi kabullenerek fiili işlemesi hâlinde olası kast söz konusu olacaktır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Olası kast ile doğrudan kast arasındaki farkı ortaya koyan en belirgin unsur, doğrudan kasttaki bilme unsurudur. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini biliyorsa doğrudan kasıtla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Yine failin hareketiyle hedeflediği doğrudan neticelerle birlikte, hareketin zorunlu veya kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sonuçları da, açıkça istenmese dahi doğrudan kastın kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bir kısım neticeleri de doğurması muhakkak ise, failin bu sonuçlar açısından da doğrudan kastla hareket ettiği kabul edilmelidir.</p>

<p>Olası kastı doğrudan kasttan ayıran diğer ölçüt; suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşmesinin muhakkak olmayıp muhtemel olmasıdır. Fail, böyle bir durumda muhakkak değil ama, büyük bir ihtimalle gerçekleşecek olan neticenin meydana gelmesini kabullenmekte ve "olursa olsun" düşüncesi ile göze almakta; neticenin gerçekleşmemesi için herhangi bir çaba göstermemektedir. Olası kastta fiilin kanunda tanımlanan bir sonucun gerçekleşmesine neden olacağı muhtemel görülmesine karşın, bu neticenin meydana gelmesi fail tarafından kabul edilmektedir.</p>

<p>5237 sayılı TCK'nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde "kanunda tanımlanmış haksızlık" olarak ifade edilen suç; kural olarak ancak kastla, kanunda açıkça gösterilen hâllerde ise taksirle de işlenebilir. İstisnai bir kusurluluk şekli olan taksirde, failin cezalandırılabilmesi için mutlaka kanunda açık bir düzenleme bulunması gerekmektedir. 5237 sayılı TCK'nın 22/2. maddesinde taksir; "dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir" şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>Taksirli suçlarda, gerek icrai, gerekse ihmali hareketin iradi olması ve meydana gelen neticenin öngörülebilir olması gerekmektedir. İradi bir davranış bulunmadığı takdirde taksirden bahsedilemeyeceği gibi, öngörülemeyecek bir sonucun gerçekleşmesi hâlinde de failin taksirli suçtan sorumluluğuna gidilemeyecektir.<br />
Sonucun gerçekleşmesinde mağdurun taksirli davranışının da etkisinin olması hâlinde, diğer taksirli davranış nedensellik bağını kesmediği sürece bu durum, failin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı gibi, taksirin niteliğini de değiştirmeyecektir. Türk Ceza Kanunu'nda kusurun derecelendirilmesi suretiyle herhangi bir ceza indirimi söz konusu olmadığından, bu hâl ancak temel cezanın tayininde dikkate alınabilecektir.</p>

<p>Türk Ceza Kanunu'nda taksir; "basit" ve "bilinçli" taksir olarak ikili bir ayrıma tabi tutulmuş, 22. maddesinin üçüncü fıkrasında bilinçli taksir; "kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi" şeklinde tanımlanmış, bu hâlde taksirli suça ilişkin cezanın üçte birden yarıya kadar arttırılacağı öngörülmüştür.</p>

<p>Basit taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayırdedici ölçüt; taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörmemesi, bilinçli taksir hâlinde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır.<br />
Bilinçli taksirde gerçekleşen sonuç, fail tarafından öngörüldüğü hâlde istenmemiştir. Gerçekten neticeyi öngördüğü hâlde, sırf şansına veya başka etkenlere, hatta kendi beceri veya bilgisine güvenerek hareket eden kimsenin tehlikelilik hâli, bunu öngörememiş olan kimsenin tehlikelilik hâli ile bir tutulamayacaktır. Neticeyi öngören kimse, ne olursa olsun bu sonucu meydana getirecek harekette bulunmamakla yükümlüdür.</p>

<p>Türk Ceza Kanunu'nun 21. maddesinin ikinci fıkrasında; "kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi" şeklinde tanımlanıp başkaca ayırıcı unsura yer verilmeyen olası kast ile aynı Kanun'un 22. maddesinin üçüncü fıkrasında; "kişinin, öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır" biçiminde tanımlanan bilinçli taksirin karıştırılacağı hususu öğretide dile getirilmiş, kanun koyucu da madde metninde yer vermediği "kabullenme" ölçüsünü aynı maddenin gerekçesinde; "olası kast halinde suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşeceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir, diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir" şeklinde açıklamak suretiyle, olası kastı bilinçli taksirden ayıracak kıstası ortaya koymuştur.</p>

<p>Olası kastla bilinçli taksiri ayırdetme konusunda doktrinde “Her ikisi arasındaki ayrımı belirlemek bakımından Frank formülü uygulanmalıdır. Buna göre eğer ‘öyle veya böyle fail her hâlde hareketi gerçekleştirirdi’ diyebiliyorsak olası kast; ‘neticenin gerçekleşeceğini bilseydi hareketi gerçekleştirmeyecekti’ diyebiliyorsak bilinçli taksirden söz edilir... Her ikisi arasında bir ayrım yapılabilmesi için her somut olay bakımından failin ayrıca neticeyi göze almış, kabullenmiş sayılıp sayılamayacağı yönünde bir değerlendirme yapılması zorunlu görünmektedir” şeklinde görüşler mevcuttur. (Bahri Öztürk-Mustafa Ruhan Erdem, Uygulamalı Ceza Hukuku ve Güvenlik Tedbirleri Hukuku, Seçkin Akademik ve Mesleki Yayınlar, 17. Baskı, Ankara 2017, s. 303-304.)</p>

<p>Öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesine kayıtsız kalınması durumunda olası kast, öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesinin istenmemesine rağmen neticenin meydana gelmesinin engellenemediği ahvalde bilinçli taksir söz konusu olacaktır. Diğer bir deyişle, failin neticeyi istememekle beraber neticenin meydana gelmesinin muhtemel olduğunu bilmesine rağmen duruma kayıtsız kalarak hareketini sürdürmek suretiyle muhtemel neticeyi kabullenmesi durumunda olası kast, failin neticeyi öngörmesine rağmen becerisine, şansına, tecrübesine ya da başka bir etkene güvenip neticenin meydana gelmeyeceğine inanarak gerektiğinde muhtemel neticenin gerçekleşmemesi için gerekli önlemleri de almak suretiyle hareketini sürdürmesi hâlinde ise bilinçli taksir söz konusu olacaktır.</p>

<p>Bu aşamada, ilgili trafik mevzuatına değinilmesinde fayda vardır.</p>

<p>2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun olay tarihi itibarı ile yürürlükte bulunan şekliyle;<br />
“Sürücü belgesi alma zorunluluğu” başlıklı 36. maddesinin ilk fıkrası;<br />
“Motorlu araçların, sürücü belgesi sahibi olmayan kişiler tarafından karayollarında sürülmesi ve sürülmesine izin verilmesi yasaktır.”,<br />
"Trafik işaret ve kurallarına uyma zorunluluğu" başlıklı 47. maddesinin birinci fıkrası;<br />
“Karayollarından faydalananlar aşağıdaki sıralamaya göre;</p>

<p>a) Trafiği düzenleme ve denetimle görevli trafik zabıtası veya özel kıyafetli veya işaret taşıyan diğer yetkili kişilerin uyarı ve işaretlerine,<br />
b) Trafik ışıklarına,<br />
c) Trafik işaret levhaları, cihazları ve yer işaretlemeleri ile belirtilen veya gösterilen hususlara,<br />
d) Trafik güvenliği ve düzeni ile ilgili olan ve yönetmelikte gösterilen diğer kural, yasak, zorunluluk veya yükümlülüklere,<br />
Uymak zorundadırlar.”,<br />
“Hız sınırlarına uyma zorunluluğu” başlıklı 51. maddesinin ilk fıkrası;<br />
“Sürücüler, aksine bir karar alınıp işaretlenmemişse yönetmelikte belirtilen hız sınırlarını aşmamak zorundadırlar.”,<br />
“Hızın gerekli şartlara uygunluğunu sağlamak” başlıklı 52. maddesi;<br />
“a) Kavşaklara yaklaşırken,dönemeçlere girerken, tepe üstlerine yaklaşırken, dönemeçli yollarda ilerlerken, yaya geçitlerine, hemzemin geçitlere, tünellere, dar köprü ve menfezlere yaklaşırken, yapım ve onarım alanlarına girerken, hızlarını azaltmak,<br />
b) Hızlarını, kullandıkları aracın yük ve teknik özelliğine, görüş, yol, hava ve trafik durumunun gerektirdiği şartlara uydurmak,<br />
...<br />
Zorundadırlar.”,<br />
“Trafik kazalarına karışanlar ile ilgili kurallar” başlıklı 81. maddesinde;<br />
“Trafik kazalarına karışanlar:<br />
a) Hareket halinde iseler trafik için ek bir tehlike yaratmayacak şekilde hemen durmak, kaza mahallinde trafik güvenliği için gereken tedbirleri almak,<br />
b) Kazada ölen, yaralanan veya maddi hasar var ise bu kaza trafiği,can ve mal güvenliğini etkilemiyorsa, sorumluluğun saptanmasında yararlı olacak kanıt ve izler dahil, kaza yerindeki durumu değiştirmemek,<br />
c) Kazaya karışan kişiler tarafından istendiği takdirde kimliğini, adresini, sürücü ve tescil belgesi ile sigorta poliçe tarih ve numarasını bildirmek ve göstermek,<br />
d) Kazayı; yetkili ve görevli memurlara bildirmek, bunlar gelinceye kadar veya bunların iznini almadan kaza yerinden ayrılmamak,<br />
...<br />
Zorundadırlar.”,<br />
“Trafik kazalarında sürücü kusurlarının tespiti ve asli kusur sayılan haller” başlıklı 84. maddesinin (a) bendi ise;<br />
“Araç sürücüleri trafik kazalarında; a) Kırmızı ışıklı trafik işaretinde veya yetkili memurun dur işaretinde geçme,<br />
...<br />
Hallerinde asli kusurlu sayılırlar.” hükümlerini içermektedir.<br />
Diğer yandan ceza hukukunda sanığın hukuki durumu tayin edilirken, olguların olaysal olarak ele alınması da gerekmektedir. Konuları, olayları, sanık sayısı, sanığın olay öncesi, olay sırasındaki ve olaydan sonraki davranışları, suçun icra biçimi bakımından her bir somut olayın özelliklerine göre değerlendirme yapılmalı; konusu, olayı ve icrası farklı, sanıkların bulunduğu bir olayı kısmen benzer de olsa başka bir olay ile kıyaslayıp sanığın cezai sorumluluğu hakkında da sağlıklı olmayan bu kıyasa dayanarak sonuç çıkarma gayretinin hatalı sonuçlara yol açabileceği gözden kaçırılmamalıdır.</p>

<p>Bu açıklamalar ışığında ilk uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;<br />
Olay tarihinde 16 yaşında olan sanık ...’ın, ağabeyi adına trafiğe kayıtlı ... plaka sayılı Volkswagen marka, ... model araca binerek ikamet ettiği Başakşehir ilçesi, 5. Etaptan babasının iş yerinin bulunduğu İstanbul Toptancılar Çarşısına doğru trafikte seyretmeye başladığı, Atatürk Caddesinde bulunan Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu (MOBESE) kameralarınca tespit edilip hesaplanan hızının saatte 110 km olduğu, sanığın sevk ve idaresindeki aracıyla Atatürk Caddesinde seyrettiği sırada, dayısı ile birlikte yaya geçidinden geçmekte olan mağdur çocuk ...’na, kendi yönündeki araçlara kırmızı ışık yanmasına karşın, kaza tutanağına göre, öğlen saat 12.30 sıralarında havanın açık ve görüşe engel bir durum bulunmayan yolda, hızını azaltmadan ve fren tedbirine başvurmadan ışık ihlali yaparak hızla çarptığı, mağdurun sol tibia alt iç kırığı, sol diz posteriorda geniş cilt kesisi, sağda femur şaft kırığı, solda humerus üst uç kırığı sonucu yaşamının tehlikeye girdiği, mağdurda saptanan kırıkların yaşam fonksiyonlarını ağır (6) derecede etkileyecek nitelikte olduğunun belirtildiği, Trafik Bilirkişisince düzenlenen 12.10.2012 tarihli bilirkişi raporunda; sürücü belgesiz araç kullandığı, trafik ışık ve işaretlemelerine uymadığı, kırmızı ışıkta durmadığı, hız limitinin 50 km/saat olduğu meskûn mahalde 110 km/saat süratle araç kullandığı, yaya geçidi üzerinde nizami olarak karşıya geçmekte olan yayaya aşırı süratle çarptığı, çarpmayı ve kazayı önleyici herhangi bir tedbire başvurmadığı, mağdur yayaya çarpmasına rağmen hız kesmeden aynı hızla yoluna devam ettiği, kazayı polise bildirmeden olay yerini terk ettiği, bu kusurlu davranışlarıyla trafikte kişilerin can güvenliğini tehlikeye düşürdüğü ve kazaya sebebiyet verdiği belirtilen sanığın 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 36, 47/b-c-d, 51, 52/b, 81/d ve 84/a maddelerini ihlal ettiği, kazanın meydana gelmesinde asli kusurlu olduğunun, mağdur ...’nun ise meydana gelen kazada nizami olarak trafik ışık ve işaretlemelerini kullanarak ve yaya kurallarına uyarak karşıdan karşıya geçiş yaptığı tespit edildiğinden meydana gelen kazada kusursuz olduğunun ifade edildiği anlaşılan olayda;</p>

<p>Sanığın, yerleşim yeri içerisinde, azami hız sınırının saatte 50 km olduğu bölgede, Yasa'nın öngördüğü azami hızın çok üzerinde saatte yaklaşık 110 km süratle seyir hâlinde bulunması, yaya geçidinde karşıdan karşıya geçebilecek yayaların önüne çıkabileceğini öngördüğü hâlde, o sırada yeşil ışıkta yaya geçidini kullanarak yolun karşısına geçmekte olan mağdur çocuğa kendi yönündeki araçlara kırmızı ışık yanmasına karşın, kırmızı ışıkta geçmek suretiyle büyük bir hızla çarpmış olması, bilinçli taksirin özünü oluşturan ve bilinçli taksiri, olası kasttan ayıran en önemli ilke olan, öngörülen ve gerçekleşen neticenin istenmemesi ve sonucu engellemeye yönelik frene basma, hızını azaltma yönünde hiçbir çaba göstermemesi, bu şekilde öngördüğü muhtemel neticeyi engelleme çabasının ya da neticeyi göze almadığına dair bir davranışının bulunmaması, başka bir ifadeyle gerçekleşen muhtemel neticeye kayıtsız kalarak kabullenmesi, ayrıca somut olayın kanun koyucu tarafından olası kastın düzenlendiği madde gerekçesinde belirtilen örnek olaydaki gibi gerçekleştiğinin de anlaşılması karşısında sanığın eyleminin olası kastla yaralama suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.</p>

<p>Bu itibarla Yerel Mahkemece, sanığın eyleminin olası kastla yaralama suçunu oluşturduğuna ilişkin direnme gerekçesinin isabetli olduğu kabul edilmelidir.<br />
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "Suça sürüklenen çocuk ...’ın sevk ve idaresindeki araç ile seyir halinde iken kırmızı ışıkta durmayarak yaya olarak yolun karşısına geçmeye çalışan yaşı küçü mağdura çarparak yaralanmasına sebiyet vermekten ibaret eylemini olası kastla yaralama olarak niteleyen Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur.</p>

<p>Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümü için öncelikle 'taksir-bilinçli taksir ve olası kast' hükümleri irdelenerek, somut olayda yargılamaya konu edilen eylemden dolayı TCK'nın 21/2. maddesinde tanımlanan koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin doktrinde benimsenen görüşlerden yararlanılarak Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu ve çeşitli dairelerin benzer olaylardaki içtihatları ışığında belirlenmesi gerekmektedir.</p>

<p>Ceza hukukunda sanığın suçu işlerken zihninde geçirdiği aşamaları kavramak ve gerçekte sanığın eylemlerinden neyi amaçladığının tespiti ispat hukukuna ilişkin bir sorundur. Faillerin ruh durumunun doğrudan bilinebilmesi mümkün olmadığından, onları tanımak ve amaçlarını tespit için elle tutulur verilere dayanmak gerekmektedir. Eylemin taksirle mi yoksa kasten mi gerçekleştirildiği, somut olayda harici deliller olan olay yeri krokileri, inceleme raporları, mağdurun veya müştekinin ifadeleri, kamera kayıtları, bilimsel ve teknik bulgularla tespit edilebileceği gibi, harici delillerden tamamen bağımsız olan kanıtla, örneğin ikrar yoluyla da tespit edilebilir. Diğer yandan, her iki sorumluluk biçimi birbirinden farklı olmakla birlikte, kast ve taksirin hukuki anlamının ortaya konması noktasında, bu kavramlar arasında bir boşluğa mahal verilemez. Bu itibarla taksirin tanımı, mutlaka kastın tanımıyla ortak bir sınıra sahip olmalı ve kastın tanımına bağlı olmalıdır. Daha önce de belirtildiği üzere taksir; kasttan faildeki iradenin, davranıştan doğacak sonucu kapsamaması, başka bir deyişle, sonucun istenmemiş olması ile ayrılır.<br />
Uygulamada vatandaşlar tarafından çok sık şekilde karıştırılan, ayrımı bir türlü yapılamayan iki terim varsa bunlar olası kast ve bilinçli taksir kavramlarıdır.<br />
Bilinçli taksir ile olası kast bir yere kadar aynı yolu izleyen ve bir noktadan sonra birbirlerinden ayrılan iki kavramdır. İki kavram da aslında aynıymış gibi gözükse de birbirinden tamamen farklı anlamlar taşımaktadır. Kastın kabulü için neticenin bilinmiş ve istenmiş olması gerekir. Bilinçli taksirde de fail, hareketinin hukuka aykırı bir netice meydana getirebileceğini ön görmektedir. Buraya kadar iki kavram birbirine benzemekte, ayrılık ise bu noktadan itibaren başlamaktadır.<br />
Bilinçli taksirde fail neticenin meydana gelmeyeceği kanısında olmakla beraber neticenin meydana gelmesini istemez ve bunun yanı sıra gerçekleşmemesi için elinden geleni yapar. Gerçekleşme imkanının ve ihtimalinin varlığını kabul durumunda ise hareketi yapmaktan kendiliğinden vazgeçer. Diğer bir ifade ile izah etmemiz gerekir ise fail, bilinçli taksirde neticenin gerçekleşmemesine gereken önemi verir ve bu hususu ciddiye alır. Neticenin gerçekleşmeyeceği arzusu, düşüncesi ve beklentisi içerisindedir.</p>

<p>Olası kastta ise fail hareketinin hukuka aykırı netice meydana getirebileceğini öngörmekle beraber meydana gelmesi mümkün ve muhtemel netice onu hareketi yapmaktan alıkoymaz. Başka bir ifade ile açıklamamız gerekir ise tasavvur edilen neticenin meydana gelmesi halinde fail bu neticeyi zaten kabullenmiş olmaktadır.<br />
Sonuç olarak failin, neticenin meydana gelebileceğini düşündüğü ve öngördüğü, bu neticenin gerçekleşme imkan ve ihtimalinin varlığı karşısında hareketinden vazgeçmemekte ise olası kastının var olduğu kabul edilmelidir. Buna karşılık neticenin meydana gelme ihtimaline karşılık fail hareketini yapmayacaktı diyebileceğimiz hallerde ise fail kasıtla değil bilinçli taksirle hareket etmiştir diyebiliriz.</p>

<p>Uyuşmazlığın konusunu teşkil eden olası kast ve bilinçli taksir kavramları hakkında doktrinde benimsenen görüşleri aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür.</p>

<p>Prof. Dr. Ayhan ÖNDER;<br />
Netice istenmemiş olsa bile gerçekleşmesi tehlikesini göze alan fail olası kastla, neticenin gerçekleşmeyeceği ümidi ile hareket eden fail bilinçli taksirle hareket etmiş sayılır.</p>

<p>Prof. Dr. Ersan Şen;<br />
'TCK m.21/2’de muhtemel, yani olası kastın düzenlendiğini görmekteyiz. Yasal tanımda olası kast, kişinin suçun yasal tanımında yer alan unsurlarının gerçekleşebileceğini öngördüğü halde fiili işlemesidir.</p>

<p>TCK m.22/2 bilinçli taksiri, kişinin öngördüğü sonucu istemediği halde neticenin meydana gelmesi olarak tanımlamıştır.</p>

<p>Bu tanımlara göre muhtemel kast; kişinin bilerek ve isteyerek yaptığı hareketten doğabilecek neticeyi öngörmesi, bu netice için 'olursa olsun' demesi ve neticenin gerçekleşip gerçekleşmemesini önemsememesi olarak açıklanabilir.</p>

<p>Bilinçli taksir ise; kişinin bilerek ve isteyerek yaptığı hareketten doğabilecek neticeyi öngörmesi, fakat neticenin gerçekleşmeyeceğini düşünmesi, neticenin gerçekleşmemesi için çaba göstermesi veya kendisine güvenmesi, bir anlamda neticenin gerçekleşmeyeceğine olan inançla neticeyi göze almasıdır.<br />
Muhtemel kast ne zaman olur ve ne zaman eylem bilinçli taksir sayılır? Bunun ölçütünü, manevi unsurun 'isteme' alt unsuruna göre yapmak kolay değildir. Esasında muhtemel kastta netleşmiş, yani belirginleşmiş neticeye yönelik failde bir istemenin tespit edildiği de söylenemez. Failde istemeye yönelik bir irade tespit edilmişse, zaten bu husus kasttan doğan sübjektif sorumluluk olarak değerlendirilir. Yasal tanımda fail, muhtemel kastta suçun kanuni tanımında yer alan unsurların gerçekleşebileceğini öngörür, ancak istemez, yine de fiili işlemeye devam eder, yani bir anlamda suçun netice kısmı için 'olursa olsun' der. Bilinçli taksirde ise; fail bunu demez, ancak kabulü mümkün olmayan kusurlu icra hareketi veya hareketleri yolu ile öngördüğü neticenin gerçekleşmesini engelleyemez. Bir anlamda fail neticeyi göze alır veya neticenin gerçekleşmeyeceğini düşünür. Hakikaten bu teorik farkı pratikte gerçekleştirmek veya bulmak çok ama çok zordur”.<br />
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 19/04/2011 gün, 2011/1-840/2012/214 K sayılı içtihadında doğrudan kast, olası kast ile bilinçli taksir tanımlandıktan sonra; birbirine çok yakın olan kavramları ayıracak kriterler belirtilmiştir.</p>

<p>765 sayılı TCY’nda tanımlanmamış bulunmasına karşın, 5237 sayılı TCY'nın 21. maddesinin 1. fıkrasının ikinci cümlesinde kast; 'suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi' şeklinde tanımlanmış, aynı Yasa maddesinin 2. fıkrasında ise; 'kişinin suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır' denilmek suretiyle 'olası kast' tanımına yer verilmiştir.<br />
Doğrudan kast, failin hareketinin yasal tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesini gerektirir. Ancak, failin hareketiyle hedeflediği doğrudan sonuçların yanısıra, hareketinin zorunlu sonuçları ya da kaçınılmaz yan sonuçları da, açık bir isteme olmasa dahi doğrudan kast kapsamında değerlendirilmelidir.<br />
Öğreti ve uygulamada 'dolaylı kast,' 'belirli olmayan kast,' 'gayrimuayyen kast,' 'olursa olsun kastı' olarak da adlandırılan olası kast, 5237 sayılı TCY'nın 21. maddesinin 2. fıkrasında; 'öngörmesine rağmen, fiili işlemesi' şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>Olası kast ile doğrudan kast arasındaki ayırıcı ölçütteki en belirgin unsurlar, doğrudan kasttaki bilme ve isteme unsurlarıdır. Fail hareketinin yasal tipi gerçekleştireceğini biliyorsa ve bunu da istiyorsa doğrudan kasıtla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Yine failin hareketiyle hedeflediği doğrudan neticelerle birlikte, hareketin zorunlu veya kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sonuçları da, açıkça istenmese dahi doğrudan kastın kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bazı sonuçları da doğurması muhakkak ise, failin bu sonuçlar açısında da, doğrudan kastla hareket ettiği kabul edilmelidir. Olası kastı, doğrudan kasttan ayıran diğer ölçüt ise; suçun yasal tanımındaki unsurların gerçekleşmesinin muhakkak olmayıp, muhtemel olmasıdır. Fail, böyle bir durumda, bu ihtimalin gerçekleşmesini kabullenerek, olursa olsun düşüncesi ile ve ona katlanmayı da göze alarak hareket etmekte ve muhtemel neticenin gerçekleşmemesi için de önlem almamaktadır.</p>

<p>Taksirdeki düzenlemeye bakıldığında; kural olarak suç, ancak kastla işlenebilir, fakat, yasada açıkça gösterilen hallerde suçlar taksirle de işlenebilir. Taksir, 5237 sayılı TCY’nın 22/2. maddesinde; 'dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi' şeklinde tanımlanmıştır.<br />
Öte yandan, olası kastın, başka bir ayırıcı unsura yer verilmemesi nedeniyle, anılan Yasanın 22. maddesinin 3. fıkrasında; 'kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır' şeklinde tanımlanan bilinçli taksirle karıştırılabileceği hususu öğretide dile getirilmiş ise de, yasa koyucu, madde metninde yer vermediği 'kabullenme' ölçütüne, madde gerekçesinde; 'olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşeceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir, diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir' şeklinde açıklama yapmak suretiyle, olası kastı bilinçli taksirden ayıracak ölçütü ortaya koymuştur.</p>

<p>Olası kast ve bilinçli taksir arasındaki ayırıcı ölçütleri, yargısal kararlar ve bilimsel görüşlerden de yararlanmak suretiyle şu şekilde belirlemek olanaklıdır.<br />
Gerek olası kast, gerekse bilinçli taksirde netice fail tarafından öngörülmektedir.</p>

<p>Bilinçli taksirde, öngörülen neticenin gerçekleşmeyeceği ümit edilmekte, olası kastta ise bu netice fail tarafından göze alınmakta ve kabullenilmektedir. Olası kastta fail öngördüğü sonucun meydana gelmesini kabullenip, sonucun meydana gelmemesi için herhangi bir önlem almazken, bilinçli taksirde fail neticeyi öngörmesine rağmen, şansa veya başka etkenlere, hatta kendi bilgi veya becerisine güvenerek öngörülen sonucun gerçekleşmeyeceği inancıyla hareket etmektedir.<br />
Teoride özetlenen görüşlerden sonra Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile Yüksek 12. Ceza Dairesinin benzer olaylardaki içtihatlarının irdelenmesi gerekmektedir.<br />
Yargıtay Yüksek Ceza Gene Kurulun 10/05/2016 gün, 2016/250 K sayılı ilamında;</p>

<p>Olay gecesi Trabzon-Giresun karayolu üzerinde seyir halindeyken Beşikdüzü ilçesi Adacık mahallesinde yer alan bölünmüş yolda ters yöne girerek emniyet şeridinde farları açık biçimde seyreden ve 2,70 promil alkollü olan sanığın, aynı yolda kendilerine ayrılmış kısımda seyreden katılan Hasan'ın aracına çarparak araçta bulunan katılanların yaralanmasına, ve Serpil'in ölümüne neden olduğu olayda; sanığın uyarıcı yön levhaları ve çizgilerin usulüne uygun olarak bulunduğu yolda, karşı yönden gelen trafik araçlarının kullandığı bölüme bilerek girdiği, ters yönde olduğunu bilmesine rağmen aracını sürmeye devam ettiği, karşı istikametten gelen bir araca çarparak yaralama ya da ölüme neden olabileceğini öngördüğü halde tecrübesine, şoförlük yeteneklerine, gece olması nedeniyle trafiğin az olacağına, özellikle de şansına ve karşı yönden gelenlerin kendilerini koruma yönünde dikkatli davranacaklarına güvendiği, böyle bir zanla objektif dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı hareket ederek öngördüğü ancak istemediği neticeye neden olduğu, meydana gelen sonucu kabullenmediği ve arzulamadığı anlaşıldığından; gerçekleşmesini istemediği ancak öngördüğü sonucun meydana gelmesini engelleyecek şekilde objektif özen yükümlülüğüne uygun davranmayan sanığın bir kişinin ölümüne birden fazla kişinin yaralanması ile sonuçlanan eyleminde bilinçli taksirle hareket ettiği sonucuna ulaşmıştır.</p>

<p>Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesinin 05/04/2012 gün, 2011/18371 E-2012/5120 K sayılı içtihadında;<br />
Sanığın, düğün merasiminin yapıldığı kalabalık alan içinde ruhsatsız tabanca ile havaya ateş etme eyleminde, silahtan çıkan merminin düğün yerinde bulunan insanlardan birine isabet edebileceğini öngördüğü halde eylemi gerçekleştirmesinde 5237 sayılı TCK'nın 22/3. maddesinde ifadesini bulan bilinçli taksir halinin varlığı ve bu nedenle sanık hakkında tayin edilen temel cezada arttırım yapılması gerektiği anlaşılmakla birlikte, bu kabule göre uygulama yapan mahkemece, hükmün gerekçe kısmında sanığın eylemini bilinçli taksirle gerçekleştirdiğine dair dosyada herhangi bir bilgi ve belgeye rastlanmadığı belirtilmek suretiyle hükümde çelişkiye neden olunduğundan bahisle yerel mahkemece verilen hükmün BOZULMASINA, karar verilmiştir.</p>

<p>Yargıtay içtihatlarından anlaşıldığı üzere; olası kast-bilinçli taksir ayrımında ; herhangi bir olay için, şablon bir kusurluluk hali belirlemeye imkân olamaz. Örneğin söz konusu olan ölümlü veya yaralamalı bir trafik kazası ise, bilinçli taksir veya olası kast vardır gibi kesin yargılar içeren ifadelere yer verilmesi durumunda; ceza hukukunun belkide en tartışmaya açık, en belirsiz alanına, içtihat yoluyla belirli sınırlar çizilmesi anlamına gelirki; böyle bir sonucun Türk Ceza Kanununun 2. maddesinde yer verilmekle kalmayıp, Anayasa ile güvence altına alınan kanunilik ilkesine aykırı olacağı gibi zaman zaman ceza hukukunun olmazsa olmazı olan hakkaniyet ilkesine de aykırı sonuçlar doğuracağı açıktır.</p>

<p>Gerek olası kastta gerekse bilinçli taksirde neticenin öngörülmesine karşın, bilinçli taksirde neticenin asla istenmediği, olası kastta ise neticenin umursanmadığı bir başka deyişle kabullenildiği, konusunda uygulamada ve öğretide herhangi bir duraksama bulunmamaktadır. Ancak kast kişinin iç dünyasına ilişkin olduğuna göre, tecrübe kurallarından, eylemin manevi unsuruna yönelik çıkarımlar yapılmalıdır. Yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere; teoride benimsenen görüşler, kanuni düzenlemeler ile Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu tarafından belirlenen kriterler ve benzer olaylardaki içtihatlar ışığında; olası kast ile bilinçli taksiri ayıracak kriterleri şu şekilde özetlemek mümkündür.</p>

<p>1-)Fail eyleminin iyi şekilde sonuçlanacağına dair hiç bir somut veri olmamasına ve tehlikeliliğine rağmen, eylemi gerçekleştiriyorsa veya öngördüğü tehlikenin gerçekleşmesini veya gerçekleşmemesini tesadüfe bırakıyorsa kabullenme vardır.</p>

<p>2-) Ölümcül bir neticenin ortaya çıkmayacağına yönelik güvenme hali, hareket sonucu öngörülen süreçte, ölüm neticesinin ortaya çıkmasının akla yatkın olması, bunun gerçekleşmemesinin mucizelere kalması halinde; bir başka deyişle ölüm neticesine yönelik ihtimalin derecesi arttıkça, suç failinin ortaya çıkan ölümü kabullenmediğine dair iddiası zayıflayacaktır.</p>

<p>3-)Failin, neticenin meydana gelebileceğini düşündüğü ve öngördüğü, bu neticenin gerçekleşme imkan ve ihtimalinin varlığı karşısında hareketinden vazgeçmemekte ise olası kastının var olduğu kabul edilmelidir. Buna karşılık neticenin meydana gelme ihtimaline karşılık fail hareketini yapmayacaktı diyebileceğimiz hallerde ise fail kasıtla değil bilinçli taksirle hareket etmiştir diyebiliriz.</p>

<p>Yargılamaya konu edilen eylemde; araçlar için kırmızı ışık yandığı bir sırada; sevk ve idaresindeki araçla şehir içerisinde hız limitinin oldukça üzerinde bir hızla seyretmekte olan suça sürüklenen çocuğun, kendisine göre o an için boş olan yolun sağ tarafından hızla geçmek isterken, dayısıyla birlikte karşıdan karşıya geçmeye çalışırken orta refüjden sonra ani bir hareketle koşarak bir an önce karşı tarafa geçmek isteyen yaşı küçük mağdura çarpması sonucunda mağdurun ağır bir şekilde yaralanmasına sebebiyet verdiği olay yerindeki kamera kayıtlarından açıkça anlaşılmıştır.<br />
Öğretide ve içtihatlarda benimsenen görüşler ışığında; somut olayımıza baktığımızda; mevcut verilere ve özellikle kamera kayıtlarına göre suça sürüklenen çocuğun neticenin meydana gelmesini kesin olarak umursamadığı söylenemez. Ancak olası kasttaki “umursama ma ya da göze alma” tabiri ile bilinçli taksirdeki “neticeyi istememe” tabiri arasındaki farktan yolu çıkılarak somut olayları çözmek her zaman mümkün olmayabilir. Örneğin hasmını öldürmek için bir uçağa bomba yerleştiren bir kişide hasmı ile birlikte aynı uçakta bulunan insanların ölmesini ya da yaralanmasını istemeyebilir. Hatta uçakta zarar görecek kişiler arasında çok üzüleceği kişiler dahi olabilir. Ancak böyle bir durumda dahi neticenin gerçekleşmemesinin mucizelere bağlı olması halinde sanığın kasten adam öldürmeden, neticenin gerçekleşmesinin kuvvetle muhtemel olması halinde olası kasttan, neticenin gerçekleşme ihtimalinin gerçekleşmeme ihtimalinden az olması, bir başka deyişle objektif olarak önlenme ihtimali bulunan neticenin önlenebileceğine güven duyulması halinde diğer kriterlerle birlikte yapılacak değerlendirmeye göre bilinçli taksirden söz edilmesi gerekebilir.</p>

<p>Olası kast ile bilinçli taksir kavramları ceza kanununun en tartışmalı kavramları olup, aralarındaki sınırı belirlemek son derece zordur. Olası kasta götüren 'umursamama ya da göze alma' ile bilinçli taksire götüren 'istememe' kavramları arasında çok ince bir sınır bulunmasına rağmen cezalar arasında fahiş denebilecek farkların bulunması zaten işi oldukça zor olan uygulayıcıları çok daha zor durumda bırakmaktadır. Somut olayımızda bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması durumunda sadece adli para cezasına hükmedilme ihtimalinin bulunmasına karşın, olası kast hükümlerinin uygulanması halinde verilebilecek en az ceza, TCK’nın 62 maddesinin uyglanmaması halinde 2 yıl 2 ay 20 gün hapis cezasıdır. Beş kişinin ölümü ile sonuçlanan olayda olası kast hükümlerinin uygulanması durumunda verilebilecek cezaların toplamı 5 ayrı müebbet hapis ya da 100 yıl hapis cezası olabilecekken, bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması durumunda; en fazla 22 yıl 6 ay hapis cezasına hükmedilebilecektir. Adalet duygusunu rencide eden bir başka hususta, taksirli suçların, çoğu zaman kasıtlı suçlar kadar belkide onlardan çok daha vahim sonuçlar doğurabilmesidir. Örneğin deprem yönetmeliğine aykırı bina inşa ederek, ya da yer altında çalışan maden işçileri için yeterli güvenlik önlemleri almayarak yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açacak kazaların ülkemizde sıkça yaşandığı bilinmektedir. Son derece üzücü olan bu olaylara sebebiyet veren kişi ya da kişiler son derece iyiniyetli olabileceği gibi yaptığı hatanın sonucundan dolayı ömür boyu vicdan azabıda duyabilirler. Ama üzücü sonuçlardan sonra yaşanan pişmanlıkların ölenlerin yakınları ile yaralananların ızdırabını dindirmeyebileceği gibi bir de yargılama sonucunda en üst hadden verilen cezalar dahi yaşanan mağduriyetler karşısında yetersiz kalabilir. Kanun koyucunun işi de çok kolay değildir. Zira kasıtlı suçu işlemek tamamen insan iradesinin bir ürünü olmasına rağmen, taksirli suçu işlemek çoğu zaman insan iradesinin ürünü olmayabilir. Elbetteki taksirin cezalandırılması için kusurlu davranışa ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak son derece iyiniyetli hareket edilmesine karşın en küçük bir ihmal ya da anlık yanlış bir tercih çok vahim sonuçların meydana gelmesine sebebiyet verebilir. Örneğin soğukta yolda kalan ya da ani hastalık nedeniyle hasta olan bir kişiyi hastahaneye yetiştirmek amacıyla aracına alan kişi son derece insani düşüncelerle hareket etmesine karşın, kusurlu davranışı sonucunda yardım etmek amacıyla aracına aldığı kişilerin hayatlarını kaybetmelerine veya ağır şekilde yaralanmalarına sebebiyet verebilir. Elbetteki yasa koyucu bütün bu ihtimalleri objektif olarak ele almak suretiyle, eyleme uygun cezayı belirlemek durumundadır. Ancak orta bir yolun bulunması da, çok kolay olmayacaktır. Aslında yapılması gereken, hakimlik sanatının somut olayda mükümmel bir şekilde kullanılmasının yanında ayrıca bilinçli taksir ile olası kast hükümleri açısından tayin edilebilecek cezalar arasındaki makas aralığının daraltılması ya da bu şekildeki ağır ihlallerin bizzat yasakoyucu tarafından olası kast olarak yasa maddesine eklenmesidir. Ceza muhakemesi hukukunun nihai hedefi olan adalete ulaşmak amacıyla hareket edilse dahi uygulayıcıların, ceza hukukunun olmazsa olmazı olan kanunilik ilkesinden ayrılarak kendi adalet anlayışına göre hareket etmesine, hukuk devleti ilkesinden asla taviz vermeyen hukuk sistemizin izin vermesi beklenemez. Zira böyle bir durumda herkesin adalet anlayışı doğal olarak farklı olacağından, hukuki güvenlik ilkesinin sağlanması mümkün olmayacaktır. Bu tür sakıncaların önlenebilmesi için hukuk normlarının yorumlanması sırasında pozitif temeli bulunmayan ancak eşyanın tabiatından kaynaklanan yorum ilkelerine uyulması gerekmektedir. Prof. Dr. Kemal GÖZLER’in deyimiyle; hukuk, ancak Öklid’in teoremleri misali, doğruluğu apaçık olan ilkelerin geliştirildiği ve bu ilkelerin bütün hukukçular tarafından benimsenip standart olarak uygulandığı gün 'bilim' olma sıfatını hak edecektir. İşte ancak o gün, hukuk problemleri bütün hukukçular tarafından aynı şekilde çözümlenecektir. Böyle bir sistemde mahkeme kararları da önceden doğru olarak tahmin edilebilecektir. İşte ancak böyle bir sistemde, hukuk güvenliği ve dolayısıyla hukuk devleti ilkesi gerçekleşmiş olacaktır.<br />
Somut olayımızda; suça sürüklenen çocuk son derecede ağır kusurludur. Bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması durumunda, hükmedilebilecek ceza adalet duygusunu tatmin etmemiş olabilir. Ancak bu yasa koyucunun tercihidir. Yasayı bir bütün olarak değerlendirdiğimizde bir olayda adaleti sağlamak için, ceza normlarının aleyhe yorumlanması suretiyle eylemin niteliğinin değiştirilmesi halinde yasanın kendi içerisindeki sistematiği bozulacağından, bu seferde benzer ihlaller ya da daha ağır ihlaller için farklı mahkemelerin doğal olarak farklı adalet anlayışına göre hükmedilebilecek cezalar yönünden orantılılık ve eşitlik ilkesinin bozulması gündeme gelebilir. Örneğin somut olayımızda suça sürüklenen çocuk yumrukla kasten herhangi bir kişiyi aynı şekilde yaralamış olsaydı, TCK’nın 86/1, 87/1, 31/3 maddeleri ile en az 2 yıl hapis cezasına hükmedilecek ve sonuç itibariyle somut olayımızda olası kastla yaralamaya sebebiyet vermek suçundan verilebilecek asgari düzeydeki 2 yıl 2 ay 20 gün hapis cezasının altında kalarak adalet duygusunu zedeleyecekti. Zira kusur ilkesini benimseyen 5237 sayılı Türk Ceza Kanununa göre, kasten işlenen suçlardaki kusur durumunun, olası kastla işlenen suçlardaki kusur durumundan çok daha ağır olacağı bizzat yasa koyucu tarafından çok net bir şekilde düzenlenmiştir. ( TCK’nın 21/2 maddesi). Ceza siyasetini belirleme yetkisi ve görevi bulunan yasakoyucu tarafından konulan hukuki normlar yorumlanırken, olabildiğince adalet ve hakkaniyet amaçlanarak her uygulayıcının aynı olay karşısında aynı yoruma ulaşması sağlanacak şekilde bir sonuca ulaşılmalıdır. Suça sürüklenen çocuk, kamera kayıtlarından izlendiği üzere, yolun ortasından itibaren aniden koşmaya başlayan mağduru görmediği için yolun boş olan yerinden geçebilirim düşüncesiyle kırmızı ışığa rağmen hızını azaltmamış olabilir. Mevcut hızla fren yapması halinde çok daha üzüntü verici sonuçların ortaya çıkması da ihtimal dahlindedir. Bu durumda suça sürüklenen çocuğun frene basmaması, hiçbir tedbire başvurmadığının ve buna bağlı olarak neticeyi göze aldığının göstergesi olamaz. Zira duramayacağı bir mesafede frene basması ya da yavaşlaması halinde, çok daha üzücü sonuçların ortaya çıkması ihtimali de mevcuttur. Suça sürüklenen çocuğun yaşı küçük mağduru aniden koşarken gördüğü bir sırada duramayacağını düşünerek yolun boş olan sağ tarafından hızlı bir şekilde geçme düşüncesi kendi hayat tecrübesine göre alınmış bir tedbir olarak ta yorumlanabilir. Ancak bu duruma gelinceye kadar sürücü belgesinin olmaması, yaşının küçük olması, kavşağa girerken kırmızı ışık yanmasına karşın durmaması ve şehir içerisinde hız sınırının çok üzerinde seyretmesi çok ağır kusurlardır. Bu kadar ağır kusurlara rağmen bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması sonucunda ortaya çıkacak ceza kamu oyu vicdanını tatmin etmese de, yasanın sistematiği ve benzer olaylardaki içtihatlar ile çelişecek şekilde sırf adaletin tesisi gibi son derece ulvi bir düşünceden kaynaklansa dahi olası kast hükümlerinin uygulanması da kanaatimizce kanunilik ve eşitlik ilkelerine aykırı olacaktır. Örneğin somut olayımızda suça sürüklenen çocuğun eyleminin, Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2016/250 K sayılı ilamına konu olayda; bölünmüş yola ters yönden giren, aşırı derecede alkollü olan, aracın farlarını dahi söndüren ve yolun orta bölümünde karşı yönden gelmekte olan araca çarpan sanığın eyleminden daha ağır kusurlu olmadığı da bilinen bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Zira bölünmüş yola ters yönden girerek aşırı derecede alkollü vaziyette aracın farlarının da kapatarak yolun orta bölümüne yakın bir yerde seyreden sanığın kazaya sebebiyet verme ihtimalinin, somut olayımızdaki kazanın meydana gelme ihtimalinden çok daha fazla olabileceği tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. 2016/250 K sayılı ilamda; üç ağır ihlalde bulunan sanığın eylemi bilinçli taksir olarak değerlendirilirken, somut olayımızda suça sürüklenen çocuğun eyleminin olası kast olarak değerlendirilmesi kanatimizce hukuki güvenlik ilkesinin zedelenmesine yol açacaktır.</p>

<p>Sonuç itibariyle ; somut olayımızda suça sürüklenen çocuk hakkında TCK’nın 89/1, 22/3, 31/3 maddeleri ile uyglama yapılması gerekirken, eylemin olası kastla işlendiğinden bahisle yerel mahkemece verilen direnme kararının bozulması gerekirken direnme kararının yerinde olduğundan bahisle uygulamanın denetlenmesi için dosyanın Yargıtay 3. Ceza Dairesine gönderilmesine dair Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kuruluna sayın çoğunluğunun görüşüne yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle iştirak edilmemiştir." düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.</p>

<p>2- Yerel Mahkemenin, Özel Dairenin (2) sayılı bozma nedenine ilişkin direnme kararının yasal ve yeterli gerekçe içerip içermediği,<br />
Yerel Mahkemece bozmadan sonra yapılan yargılama sonucunda, Özel Dairenin “Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulunun raporu ile İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı tarafından düzenlenen 19.08.2014 tarihli bilimsel mütalaa arasındaki çelişki giderilmeden eksik inceleme ile, hüküm kurulmasına," ilişkin (2) sayılı bozma nedenine ilişkin herhangi bir direnme nedeni gösterilmeden ve bu bozma nedenine niçin uyulmadığı açıklanmadan direnme kararı verildiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>Anayasamızın 141 ve 5271 sayılı CMK’nın 34. maddeleri uyarınca mahkeme kararlarının gerekçeli olması zorunludur. Yasal, yeterli ve geçerli bir gerekçeye dayanılmadan karar verilmesi, kanun koyucunun amacına uygun düşmeyeceği gibi uygulamada da keyfiliğe yol açacağında kuşku yoktur. Nitekim Ceza Genel Kurulunun yerleşmiş uygulamalarına göre de, bir karar bozulmakla tamamen ortadan kalkacağından, yerel mahkeme tarafından CMK’nın 34, 230 ve 232. maddeleri uyarınca yeniden usulüne uygun olarak hüküm kurulması, bunun yanında direnmeye ilişkin gerekçenin de gösterilmesi gerekmektedir.<br />
Bu açıklamalar ışığında ikinci uyuşmazlığa ilişkin olarak yapılan değerlendirmede;</p>

<p>Yerel Mahkemece, bozmadan sonra yapılan yargılama sonucunda, Özel Dairenin “Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulunun raporu ile İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı tarafından düzenlenen 19.08.2014 tarihli bilimsel mütalaa arasındaki çelişki giderilmeden eksik inceleme ile, hüküm kurulmasına," ilişkin (2) sayılı bozma nedenine ilişkin herhangi bir direnme nedeni gösterilmeden ve bu bozma nedenine niçin uyulmadığı açıklanmadan direnme kararı verildiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>Bu itibarla, direnme kararına konu hükmün Özel Dairenin eksik araştırmayla hüküm kurulmasına dair (2) sayılı bozma nedenine ilişkin yasal ve yeterli direnme gerekçesi gösterilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.<br />
Ulaşılan bu sonuç karşısında, Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulunun 02.05.2014 tarihli ve 1951 sayılı raporunun çelişki içerip içermediğinin, bu bağlamda eksik araştırmayla hüküm kurulup kurulmadığına ilişkin üçüncü uyuşmazlık konusu değerlendirilmemiştir.</p>

<p><strong>SONUÇ:</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1- Bakırköy 3. Çocuk Mahkemesinin 18.04.2017 tarihli ve 21-142 sayılı mahkûmiyet hükmünde gösterilen; sanığın eyleminin olası kastla yaralama suçunu oluşturduğuna ilişkin direnme gerekçesinin İSABETLİ OLDUĞUNA,</p>

<p>2- Bakırköy 3. Çocuk Mahkemesinin 18.04.2017 tarihli ve 21-142 sayılı mahkûmiyet hükmünün Özel Dairenin eksik araştırmayla hüküm kurulmasına dair (2) sayılı bozma nedenine ilişkin yasal ve yeterli direnme gerekçesi içermemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,</p>

<p>3- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 21.05.2020 tarihinde yapılan müzakerede birinci uyuşmazlık konusu yönünden oy çokluğuyla, ikinci uyuşmazlık konusu yönünden ise oy birliğiyle karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-ceza-genel-kurulunun-2018473-e-2020225-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 18:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-baskanligi-4asaa.jpg" type="image/jpeg" length="44735"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ceza Genel Kurulu'nun 2018/451 E., 2019/456 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2018451-e-2019456-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2018451-e-2019456-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 28.05.2019 tarihli, 2018/451 E., 2019/456 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Ceza Genel Kurulu</strong></p>

<p><strong>2018/451 E., 2019/456 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Kararı Veren<br />
Yargıtay Dairesi : 1. Ceza Dairesi<br />
Mahkemesi :Ağır Ceza<br />
Sayısı : 12-316</p>

<p>Sanık ... hakkında olası kastla öldürme suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanığın eyleminin kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçunu oluşturduğu kabul edilerek TCK'nın 87/4, 62/1, 53/1 ve 63. maddeleri uyarınca 10 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin İstanbul Anadolu 5. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 03.09.2015 tarihli ve 12-316 sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 06.06.2018 tarih ve 239-2778 sayı ile;</p>

<p>"...Oluşa ve dosya kapsamına göre; olay günü saat 16.00 sıralarında İstanbul ili, Sultanbeyli ilçesinde Suriye ülkesi, Kobani bölgesinde IŞİD adlı yasa dışı silahlı terör örgütünün yaptığı eylemleri protesto etmek amacıyla bir grubun izinsiz gösteri yaptığı, bu eylemlere tepki gösteren karşıt görüşlü bir grubun da olay yerinde toplandığı, akabinde her iki grup arasında karşılıklı sözlü sataşma ve devamında taş atmanın yaşandığı, eylemlerin meydana geldiği yerin yakınında bir iş yerinde işçi olarak çalışan sanık ...'ın Kobani eylemlerini protesto eden grubun, vatandaşların araçlarına ve esnafın vitrinlerine zarar verdiklerini öğrenmesi üzerine protestocu eylemcilere karşı koyan gruba katıldığı, iki grup arasında karşılıklı olarak taşlı ve sopalı saldırıların olduğu, sanık ...'ın eline geçirdiği demir parçasını protestocu gruba karşılık vermek amacıyla fırlattığı ancak demir çubuğun kendi grubu içerisinde yer alan ve sanığın 5-10 metre kadar önünde bulunan maktul ...'ın kafasının arka kısmına saplandığı, fırlattığı demir çubuğun kendi grubundan birine saplandığını gören sanık ...'ın hemen koşarak maktulün yanına gelip demir çubuğu başından çıkardığı, çevredekilerden yardım istediği, çubuğu yere bırakarak olay yerinden uzaklaştığı, maktulün hastaneye kaldırıldığı, ancak 15.10.2014 tarihinde hastanede tedavi edildiği sırada öldüğü, ölümünün küt kafa travmasına bağlı kafatası kırığı ile birlikte beyin kanaması ve beyin doku harabiyetine bağlı gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğunun tespit edildiği olayda,</p>

<p>Sanık ...'in elindeki demir çubuğu fırlatırken yakınındakilere isabet edebileceğini öngördüğü ancak bu neticeyi istememesine rağmen sonucu kabullenmek suretiyle eylemini gerçekleştirdiği, kastının maktulü yaralamaya yönelik olmadığının anlaşılması karşısında, maktul ...'ı olası kastla öldürme suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, suç niteliğinin tayininde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçundan hüküm kurulması," isabetsizliğinden sanığın kazanılmış hakkı saklı tutularak oy çokluğuyla bozulmasına karar verilmiştir.</p>

<p>Daire Başkanı M. Şahin ve Daire Üyesi O. Erdim;<br />
"Olay gün ve saatinde izinsiz gösteri yapan bu protestocu grubun çevredeki araç ve dükkân vitrinlerine zarar vermeleri üzerine orada bulunan esnaf ve başka şahısların karşı grup oluşturdukları, her iki grup arasında taşlı sopalı saldırı olduğu, bu sırada çevredeki iş yerlerinden birisinde işçi olarak çalışan sanığın olay yeri çevresinde eline geçirdiği demir parçasını gelişigüzel karşı tarafa atmak isterken 5-10 metre ilerisinde bulunan kendi grubundaki Serdar’ın kafasına isabet ettiği, Serdar’ın ölümünün küt kafa travmasına bağlı kafatası kırığı ile birlikte beyin kanaması ve beyin doku harabiyetine bağlı gelişen komplikasyonlar sonucu meydana geldiği,</p>

<p>Sanığın ne karşı gruptan ve ne de kendi grubundan birisini öldürmesi için neden bulunmadığı, sanığın herhangi bir kimseyi öldürme kastı taşıdığından söz etmenin mümkün olmadığı, toplum psikolojisi içerisinde eline geçirdiği cismi karşı gruba doğru attığı, demir parçasının karşı gruba ulaşıp isabet etmesinin bile zayıf bir ihtimal olduğu, olası kastla öldürmeden bahsetmek için öldürme sonucunun öngörülebilir ve sanığın kabulünde bulunması gerektiği, olayımızda sanığın öldürme sonucunu öngördüğü ve kabul ettiğinin varit bulunmadığı, elindeki demir çubuğun atılması hâlinde mutlak isabet kaydedeceğini kabul etmenin de mümkün olmayacağı, elindeki demir çubuk karşı gruptan birine isabet edip yaraladığı takdirde dahi ancak sanığın yaralama kastının varlığının kabul edilebileceği, failin irade etmediği bir neticeden sorumlu tutulmaması genel kural olduğundan sayın çoğunluğun sanığın eyleminin olası kastla öldürme suçunu oluşturduğu yönündeki görüşüne katılmadığımızdan Yerel Mahkeme hükmünün onanması görüşündeyiz." düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.</p>

<p>Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 06.09.2018 tarih ve 367468 sayı ile;<br />
"...Dosyadaki oluş ve kabule göre; muhalefet şerhinde de belirtildiği üzere olay gün ve saatinde izinsiz gösteri yapan bu protestocu grubun çevredeki araç ve dükkân vitrinlerine zarar vermeleri üzerine orada bulunan esnaf ve başka şahısların karşı grup oluşturdukları, her iki grup arasında taşlı sopalı saldırı olduğu, bu sırada çevredeki iş yerlerinden birisinde işçi olarak çalışan sanığın olay yeri çevresinde eline geçirdiği demir parçasını gelişigüzel karşı tarafa atmak isterken 5-10 metre ilerisinde bulunan kendi grubundaki Serdar’ın kafasına isabet ettiği, Serdar’ın ölümünün küt kafa travmasına bağlı kafatası kırığı ile birlikte beyin kanaması ve beyin doku harabiyetine bağlı gelişen komplikasyonlar sonucu meydana geldiği,</p>

<p>Sanığın ne karşı gruptan ve ne de kendi grubundan birisini öldürmesi için neden bulunmadığı, sanığın herhangi bir kimseyi öldürme kastı taşıdığından söz etmenin mümkün olmadığı, toplum psikolojisi içerisinde eline geçirdiği cismi karşı gruba doğru attığı, demir parçasının karşı gruba ulaşıp isabet etmesinin bile zayıf bir ihtimal olduğu, olası kastla öldürmeden bahsetmek için öldürme sonucunun öngörülebilir ve sanığın kabulünde bulunması gerektiği, olayımızda sanığın öldürme sonucunu öngördüğü ve kabul ettiğinin varit bulunmadığı, elindeki demir çubuğun atılması hâlinde mutlak isabet kaydedeceğini kabul etmenin de mümkün olmayacağı, elindeki demir çubuk karşı gruptan birine isabet edip yaraladığı takdirde dahi ancak sanığın yaralama kastının varlığının kabul edilebileceği, failin irade etmediği bir neticeden sorumlu tutulmaması genel kural olduğundan Yerel Mahkeme hükmünün onanması gerekmektedir." görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 26.09.2018 tarih, 3552-3687 sayı ve oy çokluğuyla; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.</p>

<p><strong>TÜRK MİLLETİ ADINA</strong></p>

<p><strong>CEZA GENEL KURULU KARARI</strong></p>

<p>Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin, olası kastla öldürme suçunu mu yoksa kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkin ise de yapılan müzakere esnasında, bir kısım Ceza Genel Kurulu Üyelerince sanığın eyleminin bilinçli taksirle ölüme neden olma suçunu oluşturup oluşturmayacağı hususunun da tartışılması gerektiğinin ileri sürülmesi üzerine uyuşmazlık konusu bu doğrultuda değerlendirilmiştir.</p>

<p>İncelenen dosya kapsamından;<br />
10.11.2014 tarihli tutanaklarda; 07.10.2014 tarihinde saat 17.00 sıralarında İstanbul ili, Sultanbeyli ilçesinde IŞİD-Kobani olaylarını protesto etmek amacı ile çıkan olaylarda meçhul şahıslar tarafından başından yaralanan ...’ın Özel Saygı Hastanesine kaldırıldığı, ilk müdahalenin ardından Kartal Devlet Hastanesine sevk edildikten sonra Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yoğun bakım servisine kaldırılan ...’ın 15.10.2014 tarihinde eks olduğu, görevlilerce olay mahallindeki iş yerlerine ait güvenlik kamerası görüntülerinin izlenmesi neticesinde olayı gerçekleştiren beyaz şeritli mavi montlu, siyah kot pantolonlu, beyaz spor ayakkabılı erkek bir şahsın elindeki demir olduğu değerlendirilen cismi ileriye doğru attığı, bu cismin kendisinden 2-3 kişi önde bulunan ...’a isabet ettiği, ...’ın yere yüzüstü düştüğü, demir cismi atan şahsın koşarak ...’ın yanına geldiği ve yerden kaldırdığı, ...’ın başına giren cismi çıkartarak asfalt üzerine bıraktığı, çevrede bulunan diğer şahısların yardımı ile ...’ı bulunduğu yerden götürdükleri, olayın meydana geldiği saatten geriye dönük olarak iş yerlerinin güvenlik kameraları izlendiğinde ...’ın yaralanmasına sebep olan şahsın kamera görüntülerine girdiği ve yüzünün net olarak görüldüğünün tespit edilmesi üzerine çevrede yapılan çalışmalar sonucunda bu kişinin ... olduğunun belirlendiği, 10.11.2014 tarihinde saat 18.00 sıralarında ...’ın çalıştığı iş yerinde yakalandığı, sanığın olayda kullandığı değerlendirilen demir parçasının nerede olduğunu bilmediğini beyan etmesi üzerine olay yerinde yapılan araştırmalarda suç aletinin bulunamadığının belirtildiği,</p>

<p>10.11.2014 tarihli tespit tutanağında; aynı tarihte saat 18.00 sıralarında sanığın amcası Doğan Arslan tarafından görevlilere teslim edilen sanığa ait mavi çizgili mont ile Converse marka beyaz renkli spor ayakkabının, incelenen görüntülere göre olay tarihinde sanığın giymiş olduğu kıyafetlerle aynı olduğu ayrıca sanığın olay tarihinde sol koluna takmış olduğu saat ile yakalandığı zaman kolunda takılı bulunan saatin de aynı olduğu açıklamalarına yer verildiği,</p>

<p>Özel Saygı Hastanesince 07.10.2014 tarihinde saat 17.50'de düzenlenen raporda; darp sonucu kafa travması nedeniyle hastaneye getirilen maktulün şuurunun kapalı olduğu, başının arka kısmında aktif kanama ve delici alet giriş deliği bulunduğu, arreste giren maktule uygulanan yaşam desteği sonucunda kalp atımının mevcut olduğu, entübe edilen maktulün beyin cerrahi polikliniğine sevk edildiğinin bildirildiği,</p>

<p>Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesince düzenlenen 07.10.2014 yatış tarihli epikriz raporunda; maktulde yaygın subaraknoid kanama, sağ oksipitalde kemik fraktürü ve beyin ödemi mevcut olup entübe edildiği, bilincinin kapalı olduğu, yoğun bakımda takip edildiği, acil cerrahi girişim düşünülmediğine dair açıklamaların yer aldığı,</p>

<p>15.10.2014 tarihli ölünün kimliğini belirleme ve adli muayene tutanağında; maktulün baş kısmında oksipital üst kısmı ve parietal kısmında çökme, yüzde göz kapaklarında hafif sıyrıklar, sağ ve sol kol iç kısımlarda sıyrıklar ve muhtemelen tedavi sırasındaki serum izleri mevcut olduğu, sol ayakta ayak üst kısımda parmaklara doğru sıyrıklar ve küçük bir yara izinin olduğu, Pendik Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 1216875 protokol numaralı, 15.10.2014 tarihli epikriz raporuna göre; maktulün 07.10.2014 tarihinde hastaneye yatırıldığı, hastaneye geldiği günden beri bilinci kapalı olan maktulün yapılan tüm müdahalelere rağmen 15.10.2014 tarihinde saat 18.45’te eks kabul edildiğinin kayıtlı olduğunun belirtildiği,</p>

<p>Adli Tıp Kurumu Başkanlığınca düzenlenen 22.12.2014 tarihli otopsi raporunda; saçlı deri oksipital bölgede ''C'' şeklinde, açıklığı sağ kulağa bakan, 0,9x0,5 cm ebadında, kenarları düzensiz, altındaki kafatası kemiğinde defekt oluşturmuş yara, her iki gözde periorbital ekimoz, sırtta 4 adet 2,5x0,3 cm ebadında açıklığı yukarı bakan arada sağlam alanlar olan lineer sıyrıklar, sol ayak ve ayak bileğinde yeşil-mor-kırmızı değişen renklerde yer yer deri soyulmaları ve şişlik olan maktulün ölümünün küt kafa travmasına bağlı kafatası kırığı ile birlikte beyin kanaması ve beyin doku harabiyetine bağlı gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğunun mütalaa edildiği,</p>

<p>29.10.2014 tarihli kamera izleme tutanağında; olayın meydana geldiği yerde bulunan Gümüş Döviz isimli iş yerinden temin edilen kamera görüntülerinin incelenmesinde, saat ve tarih tespit edilemeyen görüntülerde üzerinde beyaz tişört ve kot pantolon bulunan maktul ...’ın Mustazaf Sokak ile Yılmaz Sokak kesişiminde durduğu, Sultanbeyli merkezi tarafında bulunan karşıt gruba bir şeyler söylediği esnada bir anda kafasına gelen cisimle öne doğru yere yığıldığı ve yanındaki şahsılar tarafından olay mahallinden uzaklaştırıldığı, ancak maktule isabet eden cismin kim tarafından atıldığının tespit edilemediğinin bildirildiği,<br />
Aynı tarihli görüntü inceleme ve tespit tutanağında; Gümüş Döviz Bürosunda bulunan “Cam8” ibareli kamera görüntülerinin incelenmesinde, 07.10.2014 tarihinde saat 16.20.16’da ellerinde taş, sopa ve sarı renkte kasalar bulunan şahısların ara sokağa doğru koşarak ellerindeki cisimleri attıkları, saat 16.23.44’te maktul ...’ın elindeki cismi fırlattığı, saat 16.23.45’te maktulün yerden bir cisim aldığı, saat 16.24.13’te elindeki bu cismi de fırlattığı, saat 16.24.21’de görüntüye giren üzerinde koyu renk mont ve pantolon ile beyaz spor ayakkabı bulunan sanık ...’ın elindeki cismi ön tarafa fırlattığı, bu sırada maktulün sokağa doğru yan vaziyette durduğu, saat 16.24.22’de maktulün yere düştüğü, sanığın ise hafif eğilerek maktule doğru baktığı, saat 16.24.26’da sanığın yere yığılan maktulün yanı başına gelerek maktulü kaldırmaya çalıştığı, 16.24.32 ile 16.24.45 saatleri arasında sanık ile çevrede bulunan kişilerin maktulü kaldırıp götürdükleri; olay yerinde bulunan bir internet kafeden alınan “kamera1” isimli güvenlik kamerası görüntülerinin incelenmesinde, kamera saatine göre 17.36.51’de kameranın karşı açısında bulunan erkek şahısların sokak içerisine doğru koştukları, ellerindeki taş ve cisimleri karşı tarafa fırlattıkları, sokak içerisine girdikleri, kameranın açısından çıktıkları, tekrar sokak içerisinde aynı grubun geriye doğru kaçtığı ve arkalarından taş atıldığı, saat 17.38.03’te grup içerisinde bulunan beyaz tişörtlü, koyu renk kot pantolonlu maktul ...’ın yerden almış olduğu taşı karşı sokak içerisinde fırlattığı ve çevredeki diğer şahısların da ellerindeki taş ve sopaları sokak içerisine attıkları, kendilerine doğru atılan taşlardan dolayı geri doğru gidip tekrar aynı sokak içerisine taş attıkları, saat 17.38.35’te maktul ...’ın yine aynı sokak içerisine taş attığı ve sokak içerisine doğru koştuğu, yerden eğilerek taş alıp tekrar sokak içerisine fırlattığı, saat 17.38.40’da sol elini havaya kaldırarak karşı tarafta bulunan kişilere parmağını sallayarak işaret yaptığı esnada yüzüstü yere düştüğü ve hemen arka tarafında bulunan mavi üst giyimli, beyaz spor ayakkabılı, siyah pantolonlu sanık ...’ın hemen yere düşen ...’ın yanına gittiği ve kafasının arkasında bir cismi geriye doğru çekip yere koyduktan sonra çevrede bulunan diğer kişilerle yere düşen maktulü kaldırdığı, saat 17.39.06’da kameranın görüş açısından çıktıkları; aynı internet kafeye ait “Kamera2” olarak adlandırılan görüntülerin incelenmesinde, saat 17.38.41’de kameranın görüş açısının sağ üst tarafında maktul ...’ın yere düştüğü ve yanına beyaz spor ayakkabılı, koyu kot pantolonlu sanık ...’in gelerek başından ince uzun bir cisim çekerek yere bıraktığının görüldüğü,</p>

<p>Trafik öğretmeni ve CD/DVD çözümleyici bilirkişi tarafından düzenlenen 04.08.2015 tarihli raporda; kamera görüş açısı ve çözünürlüğünün çok net olmaması sebebiyle sanık ...’in attığı cismin maktule çarptığına dair bir görüntünün olmadığı, sanık ile birlikte başka kişilerin de ellerinde taş ve cisimler fırlattığı, sanık ile birlikte beyaz gömlekli bir şahsın da elinin aynı anda havada olduğu, ama bu kişinin elinde cisim olup olmadığının bilinemediği, sanığın attığı cismin maktule çarpma ihtimali değerlendirildiğinde, sanığın elindeki cismi fırlatması ile yola bir cismin düştüğü, maktule atılan cismin sanık tarafından veya beyaz gömlekli şahıs tarafından atılmış olabileceği, beyaz gömlekli şahsın olay sonrası şüpheli hareketlerinin olması sebebi ile dikkat çektiği, herkesin yere düşen maktulün yanına gittiği hâlde beyaz gömlekli şahsın elini başına koyarak arkasını döndüğü ve uzaktan olayı izlemeye devam ettiği, bu kişinin maktulün yerinden kaldırılıp kulübe gibi yere götürüldüğü sırada maktulün yanına geldiği, maktule isabe eden cismin kameranın görüş alanına girmeyen başka şahıslar tarafından da atılmış olabileceği, maktule yakın ve net bir görüntünün bulunmadığı, diğer CD'nin de kırık olması sebebi ile açılamadığının belirtildiği,</p>

<p>21.08.2015 tarihli bilirkişi raporunda; izlenen görüntüler üzerinde uygun programlar aracılığıyla iyileştirme, renklerin ters çevrilmesi, parlaklık, keskinlik ayarları değiştirme işlemleri uygulanarak yapılan incelemede, sanık ...’in sağ elinde ince uzun bir cisim tuttuğu ve sonrasında bu cismi fırlattığına kanaat getirildiği, ancak fırlatmış olduğu cismin maktulün başına isabet edip etmediğinin tespit edilemediği, mevcut kamera kaydının net olmayışı ve fırlatılan cismin hızı itibaryla tespit edilmesinin teknik olarak mümkün olmayacağı, atılan cismin elden çıkış anı ve maktulün kafasına saplanma anı görüntülenemediğinden cismin başka bir şahıs tarafından atılmış olabileceği ihtimalinin de bulunduğu, görüntülerin tam anlamıyla net olmayışı, geçişlerin çok hızlı olması ve grubun kalabalık olması sebebiyle maktulün başına saplanarak ölümüne neden olan cismi fırlatan şahsın tespit edilemediği ve teşhise elverişli net görüntüler elde edilemediğinin belirtildiği,<br />
Sanık müdafisi tarafından dosyaya ibraz edilen ve Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Ana Bilim Dalında görevli Prof. Dr. İlhan Üzülmez tarafından düzenlenen hukuki mütalaada; sanık ...’ın asıl hedefinin Kobani olaylarını protesto eden gruptakilere müdahale etmek olduğu, bu nedenle bu gruptaki kişilere yönelik işlemiş olduğu fiil bakımından olası bir kastının olduğu, buna karşılık birlikte hareket ettiği gruptaki kişilere karşı olası da olsa bir kastından bahsetmenin mümkün olmadığı, zira bu kişileri olası da olsa hedef alan bir davranışının bulunmadığı, asıl amacını oluşturan fiilin icrası sırasında fiili gerektiği gibi icra edememesi hâlinde birlikte hareket ettiği şahıslardan birinin isabet alabileceğini, bunun sonucunda yaralanabileceğini veya ölebileceğini öngörmesi gerekirken öngöremediği bir durumun mevcut olduğu, bu nedenle sanığın ancak taksirinin varlığından söz edilebileceği, sanığın taksirle ölüme sebebiyet vermek suçundan sorumlu tutulması gerektiğine dair açıklamarda bulunulduğu,</p>

<p>Anlaşılmaktadır.</p>

<p>Mağdur ... Kollukta; maktul ...’ın eşi olduğunu, maktulün kuaför dükkânı işlettiğini, Kurban Bayramı'nın son günü olan 07.10.2014 tarihinde aile dostlarını ziyarete gittiğini, maktul ile saat 15.30 sıralarında cep telefonuyla görüştüklerini, bu görüşmeden kısa bir süre sonra maktulün kendisini arayarak “Sakın Sultanbeyli’ye gelmeyin, buralar birbirine karıştı” diyerek kendisini uyardığını, saat 16.30-17.00 sıralarında eşini aradığını ancak ulaşamayınca kuşkulandığını, bir süre sonra tekrar aradığında telefonu tanımadığı bir erkeğin açtığını ve maktulün yaralandığını söylediğini, görüştüğü bu kişinin telefonda ismini söylediğini ancak olayın şoku ile unuttuğunu, maktulün başının arka kısmından yaralandığını öğrendiğini, ancak olayın nasıl gerçekleştiğini ve maktulün kim tarafından öldürüldüğünü bilmediğini, maktulün ölümüne neden olan şahıs ya da şahıslardan şikâyetçi olduğunu,</p>

<p>Mahkemede; sanığın kasıtlı olarak hareket etmediğini düşündüğünden şikâyetçi olmadığını, olay nedeniyle maddi ve manevi bütün zararlarının sanık tarafından karşılandığını,</p>

<p>Tanık Aykut Çiftçi aşamalarda; 07.10.2014 tarihinde saat 15.30 sıralarında Sultanbeyli merkezde genellikle doğu kökenli vatandaşlardan oluşan eylemci grup tarafından IŞİD örgütü aleyhine protesto eylemleri yapıldığını, eylemcilerin her tarafı yakıp yıktıklarını, yaklaşık 300-400 kişilik bir grup olduklarını, eylemcilerin yaptıklarını tasvip etmeyen karşıt görüşlü bir grubun toplanmaya başladığını, her iki grup arasında tartışma ve taşlamalar yaşandığını, karşılıklı taşlamalar sırasında maktul ...’ın bir anda yere yığıldığını, ne olduğunu anlamadığını, orada bulunan dört kişinin maktulü iş yerine getirdiklerini, maktulün başının arkasında açılma gördüğünü ve buradan kan aktığını, iş yerinde bulunan bir müşterisinin aracıyla hemen maktulü hastaneye kaldırdıklarını, demir çubuk görmediğini, maktule isabet eden cismin ne olduğunu ve kimin attığını bilmediğini,</p>

<p>Tanık ... aşamalarda; 07.10.2014 tarihinde evinde bulunduğu sırada otopark sahibinin kendisini arayarak toplumsal olaylar yaşanması nedeniyle aracının zarar görmemesi için aracını otoparktan almasını istediğini, hemen evden çıkıp otoparka gittiğini, kendilerine taş atıldığını, aracına binip otoparktan çıkacağı sırada bir kişinin yerde yattığını ve iki kişinin de yanında bulunduklarını gördüğünü, hemen yaralı şahsı yanındaki kişilerle aracına bindirerek hastaneye götürdüğünü, hastaneye giderken telefonla yaralı kişinin yakınlarıyla görüştüğünü, yaralı kişinin başına saplanmış demir çubuk görmediğini ancak başının arkasında açılma olduğunu ve buradan kan geldiğini,</p>

<p>İfade etmişlerdir.</p>

<p>Kollukta susma hakkını kullanan sanık ... Savcılıkta ve Sulh Ceza Hâkimliğinde müdafi eşliğinde benzer şekilde; Sultanbeyli'de bulunan bir lunaparkta işçi olarak çalıştığını, olay günü saat 17.00 sıralarında Sultanbeyli ilçesi, Mehmet Akif Mahallesi, Fatih Bulvarı, Mustazaf Sokak ile Yılmaz Sokağın kesişiminde BDP'li bazı kişilerin Kobani eylemlerini protesto etmek amacı ile korsan gösteri yaptıklarını, bu şahısların orada bulunan araçlara, dükkân vitrinlerine zarar verdiklerini görünce bu şahıslara karşı koyan gruba katıldığını, lunaparktan çıkarken orada bulunan bir inşaattan demir çubuk aldığını ancak olay yerine gittiğinde bu demir çubuğu kenarda bulunan çimenliğe attığını, eline taş alıp savurduğunu, attığı taşın kime isabet ettiğini ya da isabet edip etmediğini bilmediğini, BDP'li kalabalığın bulunduğu yöne doğru attığını, tam bu sırada kendisinin de içinde bulunduğu grupta yer alan ve 4-5 metre kadar önünde duran maktulün yere yığıldığını, hemen yanına gidip çevreden yardım istediğini, maktulün başının arkasında demir çubuk olup olmadığını hatırlamadığını, etrafta bulunanlara bağırıp yardım isteyerek maktulün hastaneye kaldırılmasını sağladığını, elinde bulunan demir çubuğu maktule doğru fırlatmadığını, maktulün ne şekilde yaralanıp yere düştüğünü bilmediğini, elindeki taşı da ileri attığını düşündüğünü, olayı bu şekilde kabul ettiğini, kamera görüntülerindeki tespit edilen kişinin kendisi olduğunu, elindeki taşı fırlatırken görüntülendiğini, daha sonra maktulün yanına gidip yardım eden kişinin de kendisi olduğunu, üzerinde bulunan ve kendisine gösterilen mont ve ayakkabıların kendisine ait olduğunu, daha doğrusu görüntülerdeki şahsın kendisi olup olmadığı konusunda kesin bir kanaate varamadığını, çünkü görüntülerin küçük olduğunu, atılı suçlamayı kabul etmediğini, yanında bulunan şahısların elinde de demir çubuk olduğunu, maktulü tanımadığını, insanlık olsun diye yardım etmek için yanına gittiğini,</p>

<p>Mahkemede bu ifadelerinden farklı ve ek olarak; karşı tarafın bölücü sloganlar attıklarını, kendilerin de "Vatan bölünmez" diye bağırdıklarını, karşı gruptan kendilerine atılan taş ve demir çubukları alıp geri karşı gruba doğru attıklarını, o sırada yerde maktulü gördüğünü, başında bir demir çubuk olduğunu, maktulün yerde kanlar içinde yattığını, kimsenin kimseye kastı olmadığını, demir çubuğun kendisinden de karşı taraftan da gelmiş olabileceğini, karşı taraftan atılan demir çubuğun bir ara eline geldiğini ve ileri doğru fırlattığını, maktule değdiğini görmediğini, kimseyi öldürme kastının olmadığını, demir çubuğu maktulün başından kendisinin çıkardığını, demir çubuğu fırlattıktan sonra 5 saniye geçmeden maktulün yere yığıldığını, suçlamayı kabul etmediğini,</p>

<p>Savunmuştur.</p>

<p>5237 sayılı TCK’nın “Kasten Öldürme” başlığı altında düzenlenen 81. maddesi;<br />
"Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır”,<br />
“Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama” başlıklı 87. maddesinin 4. fıkrası ise;<br />
“Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, yukarıdaki maddenin birinci fıkrasına giren hâllerde sekiz yıldan oniki yıla kadar, üçüncü fıkrasına giren hâllerde ise oniki yıldan onaltı yıla kadar hapis cezasına hükmolunur”,<br />
Şeklinde hükümler içermektedir.<br />
Konuya ilişkin TCK'nın 87. maddesinin gerekçesinde ise; “Dördüncü fıkrada, kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmiş olması hâline ilişkin hükme yer verilmiştir. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış bu kasten yaralama hâllerinde, failin bu ağır neticeden sorumlu tutulabilmesi için, ‘Genel Hükümler Kitabı’nda yer alan netice sebebiyle ağırlaşmış suçlara ilişkin hükümler, burada da geçerlidir” açıklamasına yer verilmiştir.<br />
765 sayılı TCK’da objektif sorumluluk esasına dayanan düzenlemelere yer verilmiş iken, 5237 sayılı TCK’da objektif sorumluluk esası benimsenmemiştir. Suçu, “kanunda tanımlanmış bir haksızlık” olarak öngören yeni suç teorisinde, bir hareketi yapan kişi, bu hareketin tüm sonuçlarından her şartta sorumlu tutulmamakta, bir başka anlatımla “kusursuz sorumluluk” terk edilmiş olmaktadır. (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 8. Bası, s.161)<br />
765 sayılı TCK’daki objektif sorumluluk esasının yerine 5237 sayılı TCK’da haksızlığın bir gerçekleştirilme şekli olarak kast-taksir kombinasyonuna, yani netice sebebiyle ağırlaşmış suçlara yer verilmiştir. Bu nedenle uyuşmazlığın çözümü için, 5237 sayılı TCK’nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde, suçun manevi unsurları arasında gösterilen kast-taksir kombinasyonu, yani netice sebebiyle ağırlaşmış suç üzerinde durulmalıdır.<br />
5237 sayılı TCK’nın “Netice sebebiyle ağırlaşmış suç” başlıklı 23. maddesi;<br />
“(1) Bir fiilin, kastedilenden daha ağır veya başka bir neticenin oluşumuna sebebiyet vermesi halinde, kişinin bundan dolayı sorumlu tutulabilmesi için bu netice bakımından en azından taksirle hareket etmesi gerekir” şeklindedir.</p>

<p>Buna göre; failin gerçekleştirdiği bir eylemde, kastettiğinden daha ağır veya başka bir sonucun meydana gelmesi hâlinde, sorumlu tutulabilmesi için netice bakımından en azından taksirle hareket etmiş olmasının kabulü gerekmektedir. Fail, bu sonucun meydana gelmesinden taksirle bile sorumlu tutulamıyorsa, objektif sorumluluğun kaldırılmasının doğal bir sonucu olarak, sadece nedensellik bağının bulunuyor olması, neticeden sorumlu tutulması için yeterli olmayacaktır.<br />
Öğretide, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçun, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç ve görünüşte ya da gerçek olmayan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç olarak iki farklı şeklinin bulunduğu kabul edilmektedir. Gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda, failin hareketi sonucunda kastettiğinden daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla bağımsız bir suç tipi ortaya çıkmaktadır. Örneğin, yaralama suçunda mağdurun ölmesi, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hâlidir. Görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda ise, failin hareketi sonucunda suçun oluşması için aranan neticeden başka, niteliği de farklı olan daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla temel suç niteliği aynı kalmakla beraber yalnızca ceza ağırlaştırılmaktadır. Örneğin, cinsel saldırı suçunda mağdurun bitkisel hayata girmesi, görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hâlidir. (Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, 5. Bası, İstanbul 2015, s. 286 vd; Mehmet Emin Artuk, Ahmet Gökcen, A.Caner Yenidünya, TCK Şerhi, Turhan Kitabevi, Ankara 2009, c 3, s. 2484 vd.)<br />
5237 sayılı TCK’nın 23. maddesinde düzenlenmiş bulunan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suça ilişkin genel kuralın, özel hükümler arasında kendisine yer bulduğu maddelerin başında gelen TCK’nın 87. maddenin 4. fıkrasına göre, gerçekleştirilen kasten yaralama eylemi TCK’nın 86. maddesinin 1. fıkrası veya 1. fıkrası ile birlikte</p>

<p>3. fıkrası kapsamında bulunur ve bunun sonucunda da ölüm meydana gelirse, en azından taksirle hareket etmiş olmak şartıyla faile belirtilen cezaların verileceği öngörülmektedir.</p>

<p>Kasten yaralama sonucu mağdurun ölmesine ilişkin TCK'nın 87. maddesinin 4. fıkrasının uygulanması için;</p>

<p>a- Failin yaralama kastı ile hareket etmesi,</p>

<p>b- Mağdurun TCK’nın 86. maddesinin birinci maddesi kapsamında yaralanmış olması veya 86. maddenin birinci fıkrası kapsamındaki yaralama fiilinin üçüncü fıkra da ihlal edilmek suretiyle gerçekleştirilmesi,</p>

<p>c- Failin eylemi ile arasında illiyet bağı bulunacak şekilde mağdurun ölmesi,</p>

<p>d- Failin meydana gelen ölüm sonucuna ilişkin en az taksir derecesinde bir kusurunun bulunması,</p>

<p>Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekir.<br />
Buna göre, fail mağduru yaralamak amacıyla hareket etmeli, mağdurun yaralanacağını bilmeli ve bu sonucu istemelidir. Bununla birlikte fail mağdurun yaralanmasını değil de, ölmesini istemiş ve ölüm meydana gelmiş ise bu durumda kasten öldürmeden sorumlu tutulacaktır.</p>

<p>Madde metnine göre faile verilecek ceza belirlenirken kasten yaralama suçunun düzenlendiği TCK'nın 86. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarına yollama yapılmıştır. O hâlde, mağdurun basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek dereceden daha ağır şekilde yaralanması gerekmektedir. Anılan maddenin 2. fıkrasında karşılığını bulan basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde meydana gelen yaralamalarda 87. maddenin 4. fıkrası uygulanamayacaktır.<br />
Üçüncü şart olarak mağdurun ölmesi ve failin eylemi ile mağdurun ölümü arasında uygun nedensellik bağının bulunması gerekir.</p>

<p>Son olarak, failin meydana gelen bu ölüm sonucundan, en az taksir derecesinde bir kusurunun bulunması gerekir.</p>

<p>Diğer yandan, 5237 sayılı TCK’nun “Kasten öldürme” başlığı altında 81. maddesinde düzenlenen suçun manevi unsuru öldürme kastı iken, 87. maddesinin 4. fıkrasına düzenlenen yaralama sonucunda ölüme neden olma suçunun manevi unsuru yaralama kastıdır. O hâlde, kasten öldürme suçu ile kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçu arasındaki ayırıcı kriterlerden en önemlisi manevi unsur farklılığı olacaktır. Dolayısıyla suçun vasıflandırılmasından önce çözülmesi gereken konu, failin kastının öldürmeye mi, yoksa yaralamaya mı yönelik olduğuna ilişkindir.<br />
5237 sayılı TCK'nın "Kast" başlıklı 21. maddesi;<br />
"(1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.<br />
(2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir" şeklinde düzenlenerek maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde doğrudan kast, ikinci fıkrasının birinci cümlesinde de olası kast tanımlanmıştır.</p>

<p>Olası kastın tanımlandığı TCK’nın 21. maddesinin 2. fıkrasının gerekçesinde; “...Olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir. Diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir. Mevzuatımıza giren yeni bir kavram olan olası kastla ilgili uygulamadan bazı örnekler vermek yararlı olacaktır.</p>

<p>Yolda seyreden bir otobüs sürücüsü, trafik lambasının kendisine kırmızı yanmasına rağmen, kavşakta durmadan geçmek ister; ancak kendilerine yeşil ışık yanan kavşaktan geçmekte olan yayalara çarpar ve bunlardan bir veya birkaçının ölümüne veya yaralanmasına neden olur. Trafik lambası kendisine kırmızı yanan sürücü, yaya geçidinden her an birilerinin geçtiğini görmüş; fakat, buna rağmen kavşakta durmamış ve yoluna devam etmiştir. Bu durumda otobüs sürücüsü, meydana gelen ölüm veya yaralama neticelerinin gerçekleşebileceğini öngörerek, bunları kabullenmiştir.</p>

<p>Düğün evinde törene katılanların tabancaları ile odanın tavanına doğru ardı ardına ateş ettikleri sırada, bir kişinin aldığı alkolün de etkisi ile elinin seyrini kaybetmesi sonucu, yere paralel olarak yaptığı atışlardan bir tanesinden çıkan kurşun, törene katılanlardan birinin alnına isabet ederek ölümüne neden olur. Bu örnek olayda kişi yaptığı atışlardan çıkan kurşunların orada bulunan herhangi birine isabet edebileceğini öngörmüş; fakat, buna rağmen silâhıyla atışa devam etmiştir. Burada da fail silâhıyla ateş ederken ortaya çıkacak yaralama veya ölüm neticelerini kabullenmiştir.</p>

<p>Verilen bu örneklerde kişinin olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerekir.” şeklinde açıklamalara yer verilmiş ve olası kasta ilişkin örnek olaylar gösterilmiştir.<br />
Buna göre, doğrudan kast; öngörülen ve suç teşkil eden fiili gerçekleştirmeye yönelik irade olup, kanunda suç olarak tanımlanmış eylemin bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi ile oluşur. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesi hâlinde doğrudan kastla hareket etmiş olacak, buna karşın işlemiş olduğu fiilin muhtemel bazı neticeleri meydana getirebileceğini öngörmesine ve bu neticelerin gerçekleşmesini mümkün ve muhtemel olarak tasavvur etmesine rağmen muhtemel neticeyi kabullenerek fiili işlemesi hâlinde olası kast söz konusu olacaktır.</p>

<p>Olası kast ile doğrudan kast arasındaki farkı ortaya koyan en belirgin unsur, doğrudan kasttaki bilme unsurudur. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini biliyorsa doğrudan kastla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Yine failin hareketiyle hedeflediği doğrudan neticelerle birlikte, hareketin zorunlu veya kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sonuçları da, açıkça istenmese dahi doğrudan kastın kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bir kısım neticeleri de doğurması muhakkak ise, failin bu sonuçlar açısından da doğrudan kastla hareket ettiği kabul edilmelidir.</p>

<p>Olası kastı doğrudan kasttan ayıran diğer ölçüt; suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşmesinin muhakkak olmayıp muhtemel olmasıdır. Fail, böyle bir durumda muhakkak değil ama, büyük bir ihtimalle gerçekleşecek olan neticenin meydana gelmesini kabullenmekte ve "olursa olsun" düşüncesi ile göze almakta; neticenin gerçekleşmemesi için herhangi bir çaba göstermemektedir. Olası kastta fiilin kanunda tanımlanan bir sonucun gerçekleşmesine neden olacağı muhtemel görülmesine karşın, bu neticenin meydana gelmesi fail tarafından kabul edilmektedir.</p>

<p>5237 sayılı TCK'nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde "kanunda tanımlanmış haksızlık" olarak ifade edilen suç; kural olarak ancak kastla, kanunda açıkça gösterilen hâllerde ise taksirle de işlenebilir. İstisnai bir kusurluluk şekli olan taksirde, failin cezalandırılabilmesi için mutlaka kanunda açık bir düzenleme bulunması gerekmektedir. 5237 sayılı TCK'nın 22/2. maddesinde taksir; "Dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir" şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>Taksirli suçlarda, gerek icrai, gerekse ihmali hareketin iradi olması ve meydana gelen neticenin öngörülebilir olması gerekmektedir. İradi bir davranış bulunmadığı takdirde taksirden bahsedilemeyeceği gibi, öngörülemeyecek bir sonucun gerçekleşmesi hâlinde de failin taksirli suçtan sorumluluğuna gidilemeyecektir.<br />
Sonucun gerçekleşmesinde mağdurun taksirli davranışının da etkisinin olması hâlinde, diğer taksirli davranış nedensellik bağını kesmediği sürece bu durum, failin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı gibi, taksirin niteliğini de değiştirmeyecektir. Türk Ceza Kanunu'nda kusurun derecelendirilmesi suretiyle herhangi bir ceza indirimi söz konusu olmadığından, bu hâl ancak temel cezanın tayininde dikkate alınabilecektir.</p>

<p>Türk Ceza Kanunu'nda taksir; "basit" ve "bilinçli" taksir olarak ikili bir ayrıma tabi tutulmuş, 22. maddesinin üçüncü fıkrasında bilinçli taksir; "Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi" şeklinde tanımlanmış, bu hâlde taksirli suça ilişkin cezanın üçte birden yarıya kadar arttırılacağı öngörülmüştür.</p>

<p>Basit taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayırdedici ölçüt; taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörmemesi, bilinçli taksir hâlinde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır.</p>

<p>Bilinçli taksirde gerçekleşen sonuç, fail tarafından öngörüldüğü hâlde istenmemiştir. Gerçekten neticeyi öngördüğü hâlde, sırf şansına veya başka etkenlere, hatta kendi beceri veya bilgisine güvenerek hareket eden kimsenin tehlikelilik hâli, bunu öngörememiş olan kimsenin tehlikelilik hâli ile bir tutulamayacaktır. Neticeyi öngören kimse, ne olursa olsun bu sonucu meydana getirecek harekette bulunmamakla yükümlüdür.</p>

<p>Türk Ceza Kanunu'nun 21. maddesinin ikinci fıkrasında; "Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi" şeklinde tanımlanıp başkaca ayırıcı unsura yer verilmeyen olası kast ile aynı Kanun'un 22. maddesinin üçüncü fıkrasında; "Kişinin, öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır" biçiminde tanımlanan bilinçli taksirin karıştırılacağı hususu öğretide dile getirilmiş, kanun koyucu da madde metninde yer vermediği "kabullenme" ölçüsünü aynı maddenin gerekçesinde; "Olası kast halinde suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşeceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir, diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir" şeklinde açıklamak suretiyle, olası kastı bilinçli taksirden ayıracak kıstası ortaya koymuştur.</p>

<p>Kast, olası kast, bilinçli taksir ve taksir arasındaki ilişkiyi kısaca özetlemek gerekirse; gerçekleşmesi muhakkak görünen neticenin failce bilinmesi ve istenmesi hâlinde doğrudan kast, öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesine kayıtsız kalınması durumunda olası kast, öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesinin istenmemesine rağmen neticenin meydana gelmesinin engellenemediği ahvalde bilinçli taksir, öngörülebilir neticenin özen yükümlülüğüne aykırı hareket edilmiş olması nedeniyle öngörülmediği hâllerde ise basit taksir söz konusu olacaktır.</p>

<p>Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;<br />
07.10.2014 tarihinde, saat 16.00 sıralarında İstanbul ili, Sultanbeyli ilçesinde Suriye Kobani bölgesinde IŞİD adlı silahlı terör örgütünün yaptığı eylemleri protesto etmek isteyen kalabalık bir grubun izinsiz gösteri yapmaya başladığı, bir süre sonra protestocu gruba tepki olarak karşıt görüşlü başka bir grubun toplandığı, sokakta her iki grup arasında sözlü sataşma ve karşılıklı olarak taş, sopa, plastik kasa ve demir parçası gibi cisimlerin atılmaya başladığı, sanık ... ile maktul ...’ın da izinsiz gösteri yürüyüşü yapan gruba tepki olarak oluşan karşıt görüşlü diğer grup içerisinde yer aldıkları, olaylar esnasında sanık ...’in eline geçirdiği demir çubuğu protestocu kalabalığa doğru fırlattığı ancak demir çubuğun 5-10 metre önünde kendisiyle aynı grupta yer alan maktul ...’ın başının arkasına saplandığı, bunu gören sanık ...’in hemen yere yığılan maktul ...’ın yanına gittiği ve maktulün başının arkasındaki demir çubuğu çekerek çıkardığı, sanık ve çevrede bulunanlar tarafından hastaneye kaldırılan maktulün 15.10.2014 tarihinde küt kafa travmasına bağlı kafatası kırığı ile birlikte beyin kanaması ve beyin doku harabiyetinden kaynaklanan komplikasyonlar sonucu öldüğü olayda; kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçunun oluşabilmesi için diğer unsurların yanında failin yaralama kastı ile hareket ederek doğrudan hedef aldığı belirli bir kişiye yönelik davranışta bulunması gerektiği göz önüne alındığında, içerisinde yer aldığı gruptan herhangi birisini yaralamaya yönelik kastının olmadığı hususunda tereddüt bulunmayan sanık ...’in eyleminin, kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçunu oluşturmadığı anlaşılmaktadır. Kalabalık bir grubun ortasında yer alan sanığın, atış hızı ve yönü ile cismin ağırlığına göre, karşı gruba doğru fırlattığı demir çubuğun kendi grubunun önünde yer alan kişilerden birisine de isabet edebileceğini, bu durumda muhtemel bazı neticelerin meydana gelebileceğini öngörmesine rağmen muhtemel neticeyi kabullenerek fiili işlediği anlaşıldığından olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Zira sanığın fırlattığı demir çubuğun gerek kendi grubunda gerekse karşı grupta bulunan insanlardan birine isabet edebileceği ihtimali bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle sanığın göze aldığı veya kabullendiği netice, fırlattığı demir çubuğun kendi grubu veya karşı gruptan birisine isabet etmesi, bu kişinin de ölmesi veya yaralanmasıdır. Bu durumda meydana gelen muhtemel neticenin ağırlığına göre sanığın sorumluluğu belirlenecektir. Şayet, maktul ... ölmeyip de sadece yaralanmış olsaydı sanığın, doğrudan kastla yaralama suçundan değil de olası kastla yaralama suçundan sorumlu tutulması gerekirdi. Ancak somut olayda olduğu gibi ölüm neticesinin meydana gelmesi durumunda ise, kabullenilen ve öngörülebilen muhtemel neticenin gerçekleşmiş olması ve Türk Hukuk sisteminde yerleşik hâle gelen "olası kast netice ile belirlenir" kuralı karşısında sanığın eyleminin olası kastla öldürme suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.</p>

<p>Öte yandan aşağıda yer verilen karşı oy yazısında bir taraftan karşı grupta yer alan kişilerin hedef alınmasının aynı grupta yer alan kişiyi kapsamadığı ve bu nedenle TCK'nın 87/4. maddesinin uygulanamayacağı kabul edilirken, diğer taraftan karşı gruba yönelik umursamazlığın aynı gruptaki kişiyi de kapsadığının kabul edilmesi suretiyle çelişkiye düşüldüğü, Ceza Genel Kurulunun 25.02.2014 tarihli ve 765-92 sayılı kararındaki içtihada aykırı davranıldığı ve sanığın neticenin meydana gelmemesi için azami gayret sarf etmesine rağmen neticenin meydana gelmesini engelleyemeyerek kendi arkadaşının ölümüne neden olmasından ibaret eyleminin, bilinçli taksirle ölüme neden olma suçunu oluşturduğu belirtilmiş ise de; her şeyden önce Ceza Genel Kurulunun 25.02.2014 tarihli ve 765-92 sayılı kararındaki annesinin arkasına saklanan kızına yumruk vurmak isteyen sanığın, kontrolsüz biçimde savurduğu yumruğun karşısında bulunan annesine isabet etmesi nedeniyle annesinin ölümüne yol açtığı olayda, sanığın olası kastla hareket ettiğinin kabulü mümkün değildir. Zira, sanığın kızına savurduğu şiddetli yumruğun, o esnada kızının önünde duran ve kızıyla bitişik hâlde bulunan annesine de isabet etmesi muhtemel değil muhakkak bir netice olduğundan sanığın doğrudan kastla hareket ettiği kabul edilmiştir. Önündeki belirlediği hedefe yönelik doğrudan yaralama kastıyla hareket eden sanığın eylemi ile meydana gelen ölüm neticesi arasında illiyet bağı bulunduğundan sanığın TCK'nın 87/4. maddesine göre sorumlu tutulmasında bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Bu nedenle somut olayda sanığın olası kastla hareket ettiği, başka bir ifadeyle demir çubuğu savurduğu sırada hedef aldığı belirli, somut bir kişi olmadığından TCK'nın 87/4. maddesinin uygulanma koşulları oluşmamıştır. Karşı oy yazısındaki diğer düşünceye gelince; somut olayda, sanığın elindeki demir çubuğu havaya fırlatırken gerek karşı grubu gerekse kendi grubunu hedef alması, olası kastla hareket edip etmediğinin tespiti bakımından ele alınabilecek bir kriter değildir. Burada önemli olan husus, sanığın havaya fırlattığı demir çubuğun yönüne göre düşeceği yerde bir insanın olması ve demir çubuğun -tıpkı düğünde havaya ateş edilen mermi gibi- bu insanlardan herhangi birisine isabet etme ihtimalinin bulunmasıdır. İhtimal dâhilinde olan ve kayıtsız kalınan neticelerden herhangi biri meydana geldiği anda sanığın sorumluluğu da meydana gelen bu neticeye göre belirlenecektir. Son olarak, karşı oy yazısında sanığın karşı grupta yer alan kalabalığa doğru fırlattığı demir çubuğun, kendisiyle aynı gruptaki kişilerin üzerine düşeceğini öngörmesine rağmen neticenin meydana gelmemesi için azami gayret gösterdiği ve meydana gelen neticeyi de istemediği iddia edilmiş ise de, dosya kapsamı ve kamera görüntülerine göre sanığın meydana gelen neticeyi engellemek için gayret gösterdiğine dair bir belirleme yapmak mümkün değildir. Zira görüntülerden de anlaşılacağı üzere, sanık eline aldığı demir çubuğu, pervasız ve kayıtsız bir şekilde rastgele karşı gruba doğru fırlatmış ancak 5-10 metre önünde yer alan kendi grubundaki maktulün yaralanmasına neden olmuştur. Sanığın, maktulü yaraladıktan sonraki ölüm neticesini engellemeye yönelik davranışları ise, olası kastla hareket ettiği sonucunu değiştirmeyecek, ancak maktulün ölmemesi hâlinde daha hafif bir suç olan olası kastla yaralama suçundan sorumlu olmasını sağlayabilecek olup hâkimin TCK'nın 62. maddesinin uygulanması açısından göz önüne alabileceği bir durumdur. Karşı oy yazısında olduğu gibi sanığın meydana gelen ölüm neticesini istemediği ancak öngördüğü hususunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Tıpkı düğünde havaya ateş edip de yakın bir akrabasının ölümüne neden olan fail gibi, sanığın da meydana gelen neticeyi istediğini kabul etmek, sanığın olası kastla değil de doğrudan kastla hareket ettiği anlamına gelmektedir. Burada karşı oydakinden farklı düşünülen husus, sanığın kendi iradesiyle sonuçlarını öngörerek havaya fırlattığı demir çubuğun, herhangi bir insana isabet edebilme ihtimalini göze alıp neticenin meydana gelmesine kayıtsız kalması, "olursa olsun" düşüncesiyle hareket etmesidir. Kayıtsız kalınan sonuçlar içindeki en ağırı olan ölüm neticesi meydana geldiğinden "olası kast netice ile belirlenir" kuralı gereğince sanığın olası kastla ölüme neden olma suçundan sorumlu tutulmasında, herhangi bir çelişki ve önceki Ceza Genel Kurulu kararlarına aykırılık bulunmamaktadır.<br />
Bu itibarla, sanığın eyleminin olası kastla öldürme suçunu oluşturduğuna dair Özel Dairenin bozma kararı isabetli olup haklı nedene dayanmayan Yargıtay</p>

<p>Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.</p>

<p>Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyeleri ... ve ...;<br />
"Sanık ... ASLAN'ın, Suriyenin Kobani bölgesinde; İŞID yasa dışı silahlı terör örgütünün yaptığı eylemleri protesto etmek amacıyla toplanarak çevrede bulunan işyerlerine zarar veren gruba karşı tepki göstermek amacıyla toplanan karşı gruba katılarak çevredeki inşaat alanından bulduğu demir parçasını, karşı görüşlü grubun üzerine fırlatmak isterken, elinden çıkan demir parçasının yanlışlıkla kendi grubu içerisinde yer alan 5-10 metre önündeki ...'ın kafasına isabet ederek ölümüne sebebiyet vermesinden ibaret eylemi olası kastla adam öldürmek şeklinde niteleyen Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur.<br />
Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümü için öncelikle kastın unsurları açıklandıktan sonra 'taksir-bilinçli taksir ve olası kast' hükümleri irdelenerek, somut olayda yargılamaya konu edilen eylemden dolayı TCK'nın 21/2, 22/3, 87/4. maddelerinde tanımlanan koşullardan hangisinin gerçekleştiğinin doktrinde benimsenen görüşlerden yararlanılarak Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu ve çeşitli dairelerin benzer olaylardaki içtihatları ışığında belirlenmesi gerekmektedir.</p>

<p>Prof. Dr. Kayıhan İÇEL;<br />
Çağdaş ceza hukukunun temel kavramı niteliğine sahip bulunan 'kusurluluk' bir bakıma kast kavramı ile bütünleşmiştir. Bunun nedeni, diğer kusur türlerinin ceza hukukundaki sorumluluk sisteminde ancak istisnai durumlarda dikkate alınabilmeleridir. Bu yönden, çağdaş ceza hukukunun suç ve ceza politikasında 'eylemin kusurlu olması' ilkesi istisnai durumlar dışında 'eylemin kasten işlenmiş olması' ilkesi seklinde anlaşılır.</p>

<p>Kastın dışındaki kusur türleri ceza sorumluluğunda istisnai olduğu içindir ki, bunların uygulamasında genişletici yorumlardan kaçınılması gerekir. Örneğin; taksir, bilinçli taksir, ikinci derece doğrudan kast ile ilgili uygulamalarda genişletici sonuçlara gidilmemelidir.<br />
Kastın unsurları;</p>

<p>1- Öngörme Unsuru<br />
Failin kasten hareket etmiş sayılabilmesi için, sonuç alt unsuru da dâhil olmak üzere yasal tanımda yer alan tüm unsurları öngörmüş, yani onları bilmiş olması gerekir. Taksirin esas şeklini oluşturan bilinçsiz taksirle kast arasında bu yönden önemli fark bulunmaktadır.</p>

<p>2-İsteme (İrade) Unsuru<br />
Bir şeyin bilinmiş olması, o şeyin aynı zamanda istenmiş olduğunu göstermez. Yani, öngörme, aynı zamanda isteme anlamına gelmez. Bu nedenle, failin kasten hareket ettiğini söyleyebilmek için, basta kanunda tanımlanan sonuç alt unsuru olmak üzere, öngördüğü tüm hususları aynı zamanda istemiş olması gerekir. Failin öngördüğü ile istediği arasında bir uygunluk varsa, yani öngördüğü sonuca ulaşmak için iradesini harekete geçirmişse, kastı oluşmuş sayılır ve bundan dolayı sorumlu tutulur. Ancak, failin iradi eyleminden yine iradi olan asıl sonucun dışında ikinci derece sonuçlar da gerçekleşebilir. Böyle bir durumda, bu ikinci derecedeki sonuçların da failin iradesi kapsamına girip girmedikleri sorununun çözümlenmesi gerekir. Bu konuda varılacak sonuç, ikinci derecedeki sonuçlardan dolayı failin kasten mi, yoksa taksirle mi sorumlu tutulacağının belirlenmesinde büyük önem taşır.</p>

<p>Netice Sebebiyle Ağırlaşmış Suçlardan Sorumluluk;<br />
Ceza hukukunda, istisna oluşturan taksir dışında, kural, kişinin öngördüğü ve gerçekleştirmek istediği sonuçtan sorumlu tutulmasıdır. Hareketin iradi olması, sonucunda iradi olduğunu göstermez; failin kastettiğinden daha ağır bir sonuç gerçekleşebileceği gibi, niteliği farklı olan daha ağır bir suç da gerçekleşmiş olabilir. İşte, bu gibi durumlarda fail kastetmediği ağır sonuçtan sorumlu tutuluyorsa, sonuç nedeniyle ağırlaşmış suç adı verilen özel bir sorumluluk durumu karşımıza çıkar. Böyle bir sorumluluk için kusurluluk dışındaki ön koşullar, hareketin iradi olması, iradi hareketin istenmeyen bir sonuç meydana getirmesi, istenmeyen sonuç ile iradi hareket arasında nedensellik bağının bulunması gerekir. Kusurluluk açısından ise, durumun değişik olasılıklara göre değerlendirilmesi gerekir.<br />
5237 sayılı TCK'nın 23. maddesinde 'Bir fiilin kastedilenden daha ağır veya başka bir neticenin oluşumuna sebebiyet vermesi halinde; kişinin bundan dolayı sorumlu tutulabilmesi için bu netice bakımından en azından taksirle hareket etmesi gerekir' şeklindeki düzenleme Prof. Dr. Kayıhan İÇEL tarafından; TCK'nın 23 maddesinde taksirden söz edileceğine 'ortak tecrübeye göre öngörme olanağı' kriterine yer verilseydi, hem bu tür özel durumların taksirden farkları ortaya konulmuş olacak, hemde çağdaş ceza hukukundaki 'kusursuz ceza olmaz' ilkesine uyulacaktı' şeklindeki gerekçeyle eleştirilmiştir.</p>

<p>TCK'nın netice nedeniyle ağırlaşmış suçlara ilişkin 23 maddesi ile 'netice sebebiyle ağırlaşmış yaralama' suçlarına ilişkin TCK'nın 87/4 maddesinin aynı konuyu düzenlemelerine rağmen birbirleri ile çeliştiği, bir olayda kast ve taksirin aynı anda gerçekleşmesinin söz konusu edilememesi nedeniyle 'en azından taksirle hareket edilmesi gerekir' ibaresinin 'netice nedeniyle ağırlaşmış suçlar' açısından uygulama kabiliyetinin bulunmadığı, kanun hükümleri arasındaki bu çelişkiler ve uygulamadaki zorlukları nedeniyle adalet duygusu ile bağdaşmayan sonuçlar doğurabilecek bir yapı içeren düzenlemenin hukuki güvenlik ilkesine aykırı olacağından bahisle Anayasa'nın 2 maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüş, Anayasa Mahkemesinin 2009/24 K sayılı ilamında 'İtiraz konusu TCK'nın 23 maddesi genel hükümler arasında yer alan ve amacı kusursuz suç ve ceza olmaz ilkesine uygun olarak objektif sorumluluğu ortadan kaldırarak sistemi çağdaş ceza hukuku anlayışına kavuşturmak olan genel düzenleme olduğu, kanunun özel hükümler arasında yen alan 87/4 maddesinin ise, 23 maddedeki neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarla ilgili genel ilkeyi, yaralama suçları açısından özel olarak ve ayrıca düzenleyen bir kural olduğu, TCK'nın 87/4 maddesinin, sadece TCK'nın 86 maddesinin 1 numaralı bendinde öngörülen temel yaralama eylemleri ve bu eylemlerin 3 numaralı fıkrada öngörülen şekillerde işlenmesine ilişkin olarak uygulanması öngörüldüğü gerekçeleriyle itiraz konusu kuralı Anayasanın 2. maddesi aykırı bulunmamıştır.</p>

<p>Prof. Dr. Hakan HAKERİ; TCK'nın 87/4 maddesindeki netice sebebiyle ağırlaşmış yaralamayı aşağıdaki şekilde özetlemiştir.</p>

<p>Belirli bir neticeyi gerçekleştirmek kastıyla hareket eden kimse, o neticeden daha ağır bir neticenin gerçekleşmesine neden olmuş ise, şu olasılıklara göre karar vermek gerekir.</p>

<p>1-) Meydana gelecek ağır netice öngörülebilir bir netice değildir. Bu takdirde kaza veya tesadüf söz konusu olur ve fail sadece kastettiği neticeden sorumlu tutulabilir.</p>

<p>2-) Meydana gelen netice öngörülebilir bir neticedir. Ancak fail bu neticeyi öngörmemiş ve ağır neticeye sebebiyet vermiştir. Bu takdirde taksir derecesinde kusuru vardır ve bu ağır netice kendisine yüklenir.</p>

<p>3-) Meydana gelen netice öngörülebilirdir, failde bu neticeyi öngörmüş, hatta doğrudan istemese bile, göze almış kabullenmiştir. Bu takdirde failin olası kastı vardır ve bu netice kendisine doğrudan yüklenir.</p>

<p>Ceza hukukunda sanığın suçu işlerken zihninde geçirdiği aşamaları kavramak ve gerçekte sanığın eylemlerinden neyi amaçladığının tespiti ispat hukukuna ilişkin bir sorundur. Faillerin ruh durumunun doğrudan bilinebilmesi mümkün olmadığından, onları tanımak ve amaçlarını tespit için elle tutulur verilere dayanmak gerekmektedir. Eylemin taksirle mi yoksa kasten mi gerçekleştirildiği, somut olayda harici deliller olan olay yeri krokileri, inceleme raporları, mağdurun veya müştekinin ifadeleri, kamera kayıtları, bilimsel ve teknik bulgularla tespit edilebileceği gibi, harici delillerden tamamen bağımsız olan kanıtla, örneğin ikrar yoluyla da tespit edilebilir. Diğer yandan, her iki sorumluluk biçimi birbirinden farklı olmakla birlikte, kast ve taksirin hukuki anlamının ortaya konması noktasında, bu kavramlar arasında bir boşluğa mahal verilemez. Bu itibarla taksirin tanımı, mutlaka kastın tanımıyla ortak bir sınıra sahip olmalı ve kastın tanımına bağlı olmalıdır. Daha önce de belirtildiği üzere taksir; kasttan faildeki iradenin, davranıştan doğacak sonucu kapsamaması, başka bir deyişle, sonucun istenmemiş olması ile ayrılır.</p>

<p>Uygulamada vatandaşlar tarafından çok sık şekilde karıştırılan, ayrımı bir türlü yapılamayan iki terim varsa bunlar olası kast ve bilinçli taksir kavramlarıdır. Bu tartışmalara ilave olarak somut olayımızda ayrıca sanık tarafından yaralanması bir yana en küçük bir zarar görmesi dahi düşünülmeyen aynı grup içerisinde yer alan birisinin ölümü ile sonuçlanmasından ibaret eylemden dolayı TCK'nın 87/4 maddesinin uygulanıp uygulanamayacağı da eklenmiştir.</p>

<p>Bilinçli taksir ile olası kast bir yere kadar aynı yolu izleyen ve bir noktadan sonra birbirlerinden ayrılan iki kavramdır. İki kavram da aslında aynıymış gibi gözükse de birbirinden tamamen farklı anlamlar taşımaktadır. Kastın kabulü için neticenin bilinmiş ve istenmiş olması gerekir. Bilinçli taksirde de fail, hareketinin hukuka aykırı bir netice meydana getirebileceğini ön görmektedir. Buraya kadar iki kavram birbirine benzemekte, ayrılık ise bu noktadan itibaren başlamaktadır.<br />
Bilinçli taksirde fail neticenin meydana gelmeyeceği kanısında olmakla beraber neticenin meydana gelmesini istemez ve bunun yanı sıra gerçekleşmemesi için elinden geleni yapar. Gerçekleşme imkanının ve ihtimalinin varlığını kabul durumunda ise hareketi yapmaktan kendiliğinden vazgeçer. Diğer bir ifade ile izah etmemiz gerekir ise fail, bilinçli taksirde neticenin gerçekleşmemesine gereken önemi verir ve bu hususu ciddiye alır. Neticenin gerçekleşmeyeceği arzusu, düşüncesi ve beklentisi içerisindedir.</p>

<p>Olası kastta ise fail hareketinin hukuka aykırı netice meydana getirebileceğini öngörmekle beraber meydana gelmesi mümkün ve muhtemel netice onu hareketi yapmaktan alıkoymaz. Başka bir ifade ile açıklamamız gerekir ise tasavvur edilen neticenin meydana gelmesi halinde fail bu neticeyi zaten kabullenmiş olmaktadır.<br />
Sonuç olarak failin, neticenin meydana gelebileceğini düşündüğü ve öngördüğü, bu neticenin gerçekleşme imkan ve ihtimalinin varlığı karşısında hareketinden vazgeçmemekte ise olası kastının var olduğu kabul edilmelidir. Buna karşılık neticenin meydana gelme ihtimaline karşılık fail hareketini yapmayacaktı diyebileceğimiz hallerde ise fail kasıtla değil bilinçli taksirle hareket etmiştir diyebiliriz.</p>

<p>Uyuşmazlığın konusunu teşkil eden olası kast ve bilinçli taksir kavramları hakkında doktrinde benimsenen görüşleri aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür.</p>

<p>Prof.Dr. Ayhan ÖNDER;<br />
Netice istenmemiş olsa bile gerçekleşmesi tehlikesini göze alan fail olası kastla, neticenin gerçekleşmeyeceği ümidi ile hareket eden fail bilinçli taksirle hareket etmiş sayılır.</p>

<p>Yrd.Doç.Dr.R. Murat ÖNOK<br />
Eğer 'öyle veya böyle, fail bu neticenin doğacağını bilseydi yine de hareketi gerçekleştirirdi' diyebiliyorsak, olası kast; 'neticenin gerçekleşeceğini bilmiş olsaydı, bu hareketi gerçekleştirmezdi' diyebiliyorsak bilinçli taksirden söz edilir.</p>

<p>Prof. Dr. Ersan Şen;<br />
Ceza Hukukunun kusur sorumluluğunda benimsediği esas, kast derecesinde sübjektif sorumluluktur. Ceza Hukuku; 'şahsi kusur sorumluluğu' ilkesini benimsemiş olup, objektif, yani kusursuz sorumluluğu reddeder.</p>

<p>Türk Ceza Kanunu’nda 20. maddede 'ceza sorumluluğunun şahsiliği' ilkesi, 21. maddede kast ve 22. maddede de taksir derecesinde sübjektif sorumluluk düzenlenmiştir. Kanunda taksirle ilgili özel düzenleme yoksa, kimse taksirinden, yani tedbirsizlik, dikkatsizlik, emir ve talimatlara riayetsizlik, özensizlik, meslek ve sanatta acemilik iddiası ile cezai açıdan sorumlu tutulamaz. Failin kastı tespit edilemediğinde ve kanun koyucu da taksirden sorumluluk öngörmediğinde, doğabilecek yegane sorumluluk hukuki, yani tazminat sorumluluğudur.</p>

<p>TCK m. 21/2’de muhtemel, yani olası kastın düzenlendiğini görmekteyiz. Yasal tanımda olası kast, kişinin suçun yasal tanımında yer alan unsurlarının gerçekleşebileceğini öngördüğü halde fiili işlemesidir.</p>

<p>TCK m. 22/3 bilinçli taksiri, kişinin öngördüğü sonucu istemediği halde neticenin meydana gelmesi olarak tanımlamıştır.</p>

<p>Bu tanımlara göre muhtemel kast; kişinin bilerek ve isteyerek yaptığı hareketten doğabilecek neticeyi öngörmesi, bu netice için 'olursa olsun' demesi ve neticenin gerçekleşip gerçekleşmemesini önemsememesi olarak açıklanabilir.</p>

<p>Bilinçli taksir ise; kişinin bilerek ve isteyerek yaptığı hareketten doğabilecek neticeyi öngörmesi, fakat neticenin gerçekleşmeyeceğini düşünmesi, neticenin gerçekleşmemesi için çaba göstermesi veya kendisine güvenmesi, bir anlamda neticenin gerçekleşmeyeceğine olan inançla neticeyi göze almasıdır.<br />
Gayrimuayyen kastta muhtemel durum neticeye ve olası kastta muhtemellik kişinin sübjektif kusuruna yöneliktir. Esasen bu yönü ile olası kastta 'kast' demek de hatalıdır. Çünkü fail tarafından açıkça istenen bir netice yoktur. Muhtemel kastın, bilinçli taksirin yoğunlaşmış hali ve bilinçli taksir için öngörülen cezanın alt ve üst sınırları için de açıklanması isabetli olacaktır. Ancak muhtemel kastı bilinçli taksirden ayıran bir nokta, muhtemel kastta gerçekleşen her sonuçta ayrı ceza sorumluluğu öngörüldüğü halde, bilinçli taksirde gerçekleşen tüm sonuçlardan dolayı toplu ceza sorumluluğu tanımlanmıştır. Bizce bu da hatalıdır, esasen bilinçli taksir de de yasal düzenleme yolu ile gerçekleşen netice kadar ceza sorumluluğu tayin edilmesi mümkündür. Bu durum bir 'kanunilik' prensibi meselesidir, ötesi değildir.</p>

<p>Muhtemel kast ne zaman olur ve ne zaman eylem bilinçli taksir sayılır? Bunun ölçütünü, manevi unsurun 'isteme' alt unsuruna göre yapmak kolay değildir. Esasında muhtemel kastta netleşmiş, yani belirginleşmiş neticeye yönelik failde bir istemenin tespit edildiği de söylenemez. Failde istemeye yönelik bir irade tespit edilmişse, zaten bu husus kasttan doğan sübjektif sorumluluk olarak değerlendirilir. Yasal tanımda fail, muhtemel kastta suçun kanuni tanımında yer alan unsurların gerçekleşebileceğini öngörür, ancak istemez, yine de fiili işlemeye devam eder, yani bir anlamda suçun netice kısmı için 'olursa olsun' der. Bilinçli taksirde ise; fail bunu demez, ancak kabulü mümkün olmayan kusurlu icra hareketi veya hareketleri yolu ile öngördüğü neticenin gerçekleşmesini engelleyemez. Bir anlamda fail neticeyi göze alır veya neticenin gerçekleşmeyeceğini düşünür. Hakikaten bu teorik farkı pratikte gerçekleştirmek veya bulmak çok ama çok zordur.<br />
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 19/04/2011 gün, 2011/1-840/2012/214 K sayılı içtihadında doğrudan kast, olası kast ile bilinçli taksir kavramlarını tanımlandıktan sonra; birbirine çok yakın olan kavramları ayıracak kriterler belirtilmiştir.</p>

<p>765 sayılı TCY’nda tanımlanmamış bulunmasına karşın, 5237 sayılı TCY'nın 21. maddesinin 1. fıkrasının ikinci cümlesinde kast; 'suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi' şeklinde tanımlanmış, aynı Yasa maddesinin 2. fıkrasında ise; 'kişinin suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır' denilmek suretiyle 'olası kast' tanımına yer verilmiştir.</p>

<p>Doğrudan kast, failin hareketinin yasal tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesini gerektirir. Ancak, failin hareketiyle hedeflediği doğrudan sonuçların yanı sıra, hareketinin zorunlu sonuçları ya da kaçınılmaz yan sonuçları da, açık bir isteme olmasa dahi doğrudan kast kapsamında değerlendirilmelidir.</p>

<p>Öğreti ve uygulamada 'dolaylı kast,' 'belirli olmayan kast,' 'gayrimuayyen kast,' 'olursa olsun kastı' olarak da adlandırılan olası kast, 5237 sayılı TCY'nın 21. maddesinin 2. fıkrasında; 'öngörmesine rağmen, fiili işlemesi' şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>Olası kast ile doğrudan kast arasındaki ayırıcı ölçütteki en belirgin unsurlar, doğrudan kasttaki bilme ve isteme unsurlarıdır. Fail hareketinin yasal tipi gerçekleştireceğini biliyorsa ve bunu da istiyorsa doğrudan kasıtla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Yine failin hareketiyle hedeflediği doğrudan neticelerle birlikte, hareketin zorunlu veya kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sonuçları da, açıkça istenmese dahi doğrudan kastın kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bazı sonuçları da doğurması muhakkak ise, failin bu sonuçlar açısında da, doğrudan kastla hareket ettiği kabul edilmelidir olası kastı, doğrudan kasttan ayıran diğer ölçüt ise; suçun yasal tanımındaki unsurların gerçekleşmesinin muhakkak olmayıp, muhtemel olmasıdır. Fail, böyle bir durumda, bu ihtimalin gerçekleşmesini kabullenerek, olursa olsun düşüncesi ile ve ona katlanmayı da göze alarak hareket etmekte ve muhtemel neticenin gerçekleşmemesi için de önlem almamaktadır.</p>

<p>Taksirdeki düzenlemeye bakıldığında; kural olarak suç, ancak kastla işlenebilir, fakat, yasada açıkça gösterilen hallerde suçlar taksirle de işlenebilir. Taksir, 5237 sayılı TCY’nın 22/2. maddesinde; 'dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi' şeklinde tanımlanmıştır.</p>

<p>Öte yandan, olası kastın, başka bir ayırıcı unsura yer verilmemesi nedeniyle, anılan Yasanın 22. maddesinin 3. fıkrasında; 'kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır' şeklinde tanımlanan bilinçli taksirle karıştırılabileceği hususu öğretide dile getirilmiş ise de, yasa koyucu, madde metninde yer vermediği 'kabullenme' ölçütüne, madde gerekçesinde; 'olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşeceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir, diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir' şeklinde açıklama yapmak suretiyle, olası kastı bilinçli taksirden ayıracak ölçütü ortaya koymuştur.</p>

<p>Olası kast ve bilinçli taksir arasındaki ayırıcı ölçütleri, yargısal kararlar ve bilimsel görüşlerden de yararlanmak suretiyle şu şekilde belirlemek olanaklıdır.</p>

<p>Gerek olası kast, gerekse bilinçli taksirde netice fail tarafından öngörülmektedir.</p>

<p>Bilinçli taksirde, öngörülen neticenin gerçekleşmeyeceği ümit edilmekte, olası kastta ise bu netice fail tarafından göze alınmakta ve kabullenilmektedir. Olası kastta fail öngördüğü sonucun meydana gelmesini kabullenip, sonucun meydana gelmemesi için herhangi bir önlem almazken, bilinçli taksirde fail neticeyi öngörmesine rağmen, şansa veya başka etkenlere, hatta kendi bilgi veya becerisine güvenerek öngörülen sonucun gerçekleşmeyeceği inancıyla hareket etmektedir.</p>

<p>Yargıtay Yüksek Ceza Gene Kurulun 10/05/2016 günlü içtihadında;</p>

<p>Olay gecesi Trabzon-Giresun karayolu üzerinde seyir halindeyken Beşikdüzü ilçesi Adacık mahallesinde yer alan bölünmüş yolda ters yöne girerek emniyet şeridinde farları açık biçimde seyreden ve 2,70 promil alkollü olan sanığın, aynı yolda kendilerine ayrılmış kısımda seyreden katılan Hasan'ın aracına çarparak araçta bulunan katılanların yaralanmasına, ve Serpil'in ölümüne neden olduğu olayda; sanığın uyarıcı yön levhaları ve çizgilerin usulüne uygun olarak bulunduğu yolda, karşı yönden gelen trafik araçlarının kullandığı bölüme bilerek girdiği, ters yönde olduğunu bilmesine rağmen aracını sürmeye devam ettiği, karşı istikametten gelen bir araca çarparak yaralama ya da ölüme neden olabileceğini öngördüğü halde tecrübesine, şoförlük yeteneklerine, gece olması nedeniyle trafiğin az olacağına, özellikle de şansına ve karşı yönden gelenlerin kendilerini koruma yönünde dikkatli davranacaklarına güvendiği, böyle bir zanla objektif dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı hareket ederek öngördüğü ancak istemediği neticeye neden olduğu, meydana gelen sonucu kabullenmediği ve arzulamadığı anlaşıldığından; gerçekleşmesini istemediği ancak öngördüğü sonucun meydana gelmesini engelleyecek şekilde objektif özen yükümlülüğüne uygun davranmayan sanığın bir kişinin ölümüne birden fazla kişinin yaralanması ile sonuçlanan eyleminde bilinçli taksirle hareket ettiği sonucuna ulaşmıştır.</p>

<p>Gerek olası kastta gerekse bilinçli taksirde neticenin öngörülmesine karşın, bilinçli taksirde neticenin asla istenmediği, olası kastta ise neticenin umursanmadığı bir başka deyişle kabullenildiği, konusunda uygulamada ve öğretide herhangi bir duraksama bulunmamaktadır. Ancak kast kişinin iç dünyasına ilişkin olduğuna göre, tecrübe kurallarından, eylemin manevi unsuruna yönelik çıkarımlar yapılmalıdır. Yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere; teoride benimsenen görüşler, kanuni düzenlemeler ile Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu tarafından belirlenen kriterler ve benzer olaylardaki içtihatlar ışığında; olası kast ile bilinçli taksiri ayıracak kriterleri şu şekilde özetlemek mümkündür.</p>

<p>1-) Fail eyleminin iyi şekilde sonuçlanacağına dair hiç bir somut veri olmamasına ve tehlikeliliğine rağmen, eylemi gerçekleştiriyorsa veya öngördüğü tehlikenin gerçekleşmesini veya gerçekleşmemesini tesadüfe bırakıyorsa kabullenme vardır.</p>

<p>2-) Ölümcül bir neticenin ortaya çıkmayacağına yönelik güvenme hali, hareket sonucu öngörülen süreçte, ölüm neticesinin ortaya çıkmasının akla yatkın olması, bunun gerçekleşmemesinin mucizelere kalması halinde; bir başka deyişle ölüm neticesine yönelik ihtimalin derecesi arttıkça, suç failinin ortaya çıkan ölümü kabullenmediğine dair iddiası zayıflayacaktır.</p>

<p>3-) Failin, neticenin meydana gelebileceğini düşündüğü ve öngördüğü, bu neticenin gerçekleşme imkan ve ihtimalinin varlığı karşısında hareketinden vazgeçmemekte ise olası kastının var olduğu kabul edilmelidir. Buna karşılık neticenin meydana gelme ihtimaline karşılık fail hareketini yapmayacaktı diyebileceğimiz hallerde ise fail kasıtla değil bilinçli taksirle hareket etmiştir diyebiliriz.</p>

<p>Olası kast ve bilinçli taksir kavramlarını yukarıdaki şekilde özetledikten sonra, yukarıdaki genel açıklamalar ve Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun somut olayımıza benzer bir olayda varmış olduğu sonuç ışığında bu seferde TCK'nın 87/4 maddesindeki koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmesi gerekmektedir.</p>

<p>Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2014/92 K sayılı ilamında;</p>

<p>Öğretide, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçun, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç ve görünüşte ya da gerçek olmayan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç olarak iki farklı şeklinin bulunduğu kabul edilmektedir. Gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda, failin hareketi sonucunda kastettiğinden daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla bağımsız bir suç tipi ortaya çıkmaktadır. Örneğin, yaralama suçunda mağdurun ölmesi, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç halidir. Görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda ise, failin hareketi sonucunda suçun oluşması için aranan neticeden başka, niteliği de farklı olan daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla temel suç niteliği aynı kalmakla beraber yalnızca ceza ağırlaştırılmaktadır. Örneğin, cinsel istismar suçunda mağdurun ruh veya beden sağlığının bozulması, görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç halidir. (Nur Centel, Hamide Zafer, Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi 6. Bası, İstanbul 2010 s. 409 vd.; Mehmet Emin Artuk, Ahmet Gökcen, A.Caner Yenidünya, TCK Şerhi, Turhan Kitabevi, Ankara, 2009, c.I, s.495 vd.)</p>

<p>5237 sayılı TCK’nun 23. maddesinde düzenlenmiş bulunan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suça ilişkin genel kuralın, özel hükümler arasında kendisine yer bulduğu maddelerin başında gelen TCK’nun 87. maddenin 4. fıkrasına göre, gerçekleştirilen kasten yaralama eylemi TCK’nun 86. maddesinin 1. veya 3. fıkraları kapsamında bulunur ve bunun sonucunda da ölüm meydana gelirse, en azından taksirle hareket etmiş olmak şartıyla faile belirtilen cezaların verileceği öngörülmektedir.</p>

<p>Kasten yaralama sonucu mağdurun ölmesine ilişkin TCK'nun 87/4. maddesinin uygulanması için;</p>

<p>a- Failin yaralama kastı ile hareket etmesi,</p>

<p>b- Mağdurun TCK’nun 86. maddesinin birinci veya üçüncü fıkrasında düzenlenen şekilde yaralanmış olması,</p>

<p>c- Failin eylemi ile arasında illiyet bağı bulunacak şekilde mağdurun ölmesi,</p>

<p>d- Failin meydana gelen ölüm sonucuna ilişkin en az taksir derecesinde bir kusurunun bulunması,<br />
Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekir.</p>

<p>Buna göre, fail mağduru yaralamak amacıyla hareket etmeli, mağdurun yaralanacağını bilmeli ve bu sonucu istemelidir. Bununla birlikte fail mağdurun yaralanmasını değil de, ölmesini istemiş ve ölüm meydana gelmiş ise bu durumda kasten öldürmeden sorumlu tutulacaktır.</p>

<p>Madde metnine göre faile verilecek ceza belirlenirken kasten yaralama suçunun düzenlendiği TCK'nun 86. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarına yollama yapılmıştır. O halde, mağdurun basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek dereceden daha ağır şekilde yaralanması gerekmektedir. Bu nedenle, anılan maddenin 2. fıkrasında karşılığını bulan basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde meydana gelen yaralamalarda 87. maddenin 4. fıkrası uygulanamayacaktır.<br />
Üçüncü şart olarak mağdurun ölmesi ve failin eylemi ile mağdurun ölümü arasında uygun nedensellik bağının bulunması gerekir.</p>

<p>Son olarak, failin meydana gelen bu ölüm sonucundan, en az taksir derecesinde bir kusurunun bulunması gerekir.</p>

<p>Diğer yandan, taksirli suçlarda gerçekleştirilen haksızlıklarda da fail iradi davranmakta, ancak öngörülebilir olan neticeyi öngöremeyerek meydana gelmesine neden olmaktadır. Öngörülemeyen bu neticenin meydana gelmesine failin objektif özen yükümlülüğüne aykırı davranışı sebep olmakta, dolayısıyla taksirli suçun haksızlık unsurunu, dikkat ve özen yükümlüğünün ihlali oluşturmaktadır.</p>

<p>5237 sayılı Kanunun getirdiği sistemde, taksirli haksızlıktan dolayı sorumluluk için fail kendi yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve içinde bulunduğu şartlar altında, objektif olarak var olan dikkat ve özen yükümlüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek halde olmalıdır. Bütün bu yeteneklere sahip olmasına rağmen bu yükümlülüğe aykırı davranan kişi, suç tanımında belirlenen neticenin gerçekleşmesine neden olması durumunda, taksirli suçtan dolayı kusurlu sayılarak sorumlu tutulacaktır.</p>

<p>Taksir, öğretide; failin suç tipindeki neticeye yönelik kast içerisinde olmadan ve fakat zorunlu olduğu özeni gösterdiği takdirde neticenin meydana gelmesi mümkün bulunmayan hallerde tespit edilmiş suç tipini hukuka aykırı olarak ihlal etmesi hali olarak tanımlanmıştır. (Ayhan Önder, Ceza Hukuku Genel Hükümleri, 1. Bası, Beta Yayınevi, İstanbul 1989 c.2, s. 329; Turan Tufan Yüce, Turhan Kitabevi, Ankara 1985 Ceza Hukukunun Temel Kavramları, s. 59;</p>

<p>Uygulamada ve Ceza Genel Kurulunun birçok kararında belirtildiği üzere taksirin unsurları;</p>

<p>1- Fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması,</p>

<p>2- Hareketin iradi olması,</p>

<p>3- Neticenin iradi olmaması,</p>

<p>4- Hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması,</p>

<p>5- Neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörülememiş olması, şeklinde kabul edilmektedir.</p>

<p>Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;</p>

<p>Sanığın, annesinin arkasına saklanan kızına vurmak istediği sırada kontrolsüz biçimde savurduğu yumruğun karşısında bulunan annesinin isabet alarak yaralanabileceğini bilmesine rağmen hareketine devam ederek şiddetli bir şekilde savurduğu yumruğun başına isabet etmesi sonucu yaralanan maktulenin kaldırıldığı hastanede 13 gün sonra aldığı bu darbeye bağlı olarak öldüğü, maktulenin başının arka kısmına isabet eden bu darbenin TCK'nun 86/1. maddesi kapsamında basit tıbbi müdahaleyle giderilemeyeceği ve yaşamını tehlikeye soktuğu anlaşıldığından, kızını darp etmek suretiyle yaralamak isteyen ancak aralarında bulunan maktulenin de isabet alarak yaralanabileceğini bildiği halde sert bir şekilde savurduğu yumruğunun maktuleye isabeti sonucu yaralanmasına neden olan sanığın kasten hareket ettiğinin kabulü gerekir. Maktulenin yaralanmasının basit tıbbi müdahaleyle giderilemeyecek nitelikli olması ve ölüm ile sanığın eylemi arasında doğrudan illiyet bağının bulunması karşısında, TCK'nun 86/3. maddesi yollamasıyla aynı kanunun 87/4. maddesi uyarınca hüküm kurulmasında bir isabetsizlik bulunmamaktadır.</p>

<p>Uyuşmazlığa konu somut olayımızda; kobani olaylarını protesto ederken çevrede bulunan işyerlerine zarar veren gruba tepki göstermek amacıyla toplanan grup içerisinde yer alan sanığın eline geçirdiği demir çubuğu karşı gruba doğru hedef gözetmeksizin fırlatmak isterken aynı grup içerisinde yer alan birisine isabet ederek ölümüne sebebiyet vermesi ile sonuçlanan olayda; neticenin gerçekleşeceğinin bilinmesi halinde neticenin umursanmadığını söylemek mümkün değildir. Bizce iştirak edilmemekle birlikte Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun görüşünün bir an için doğru olduğunun kabul edilmesi halinde; kastın belirlenmesinde “objektif olarak ölüm neticesinin meydana gelmesinin doğal görülmesi” gibi bir kıstasın kabul edilmesi kaza ve tesadüf dışındaki bütün olaylarda kastın varlığının kabul edilmesi sonucuna ulaşılır ki, bu durumda taksir müessesesinin içerisinin tamamen boşaltılacağı gibi TCK'nın 3 maddesindeki orantılılık ilkesine de aykırı sonuçların ortaya çıkmasına neden olunacağı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Örneğin, teröristlerle çatışırken, atmış olduğu havan topunun bariz hatayla yanlış yere düşmesi sonucunda kendi arkadaşların ölümüne sebebiyet veren askerlerin olası kastla adam öldürmek suçundan sorumlu tutulmasının, olası kastın olmazsa olmazını teşkil eden neticenin umursanmaması ile bağdaşmayacağı gibi ceza hukukunun temel ilkelerinden birisi olan hakkaniyet ilkesine de aykırı olacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır.</p>

<p>Ayrıca somut olayımızda; neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralamadan söz etmekte mümkün olamayacaktır. Zira aynı grup içerisinde yer alan müteveffaya karşı iradi bir hareket söz konusu değildir. Zaten olaydan hemen sonra müteveffanın yaralandığını gören sanığın büyük üzüntüye kapılarak yardım etmek için elinden geleni yapmaya çalıştığı izlenen görüntülerden net bir şekilde anlaşılmaktadır. Somut olayımıza benzer bir olayda, yukarıda ayrıntılı bir şekilde anlatıldığı üzere kendi kızına attığı yumruğun annesine isabet etmesi sonucunda annesinin ölümüne sebebiyet veren sanık hakkında TCK'nın 87/4 maddesinin uygulanmasını isabetli bulan Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2014/92 K sayılı ilamında; bir taraftan TCK'nın 87/4 maddesinin uygulanabilmesi için yaralama kastıyla hareket edilmesi ön koşul olarak belirlenirken, diğer taraftan kızına karşı yaralama kastının bulunmasının yaralanmasını hiç istemediği anneyi de kapsadığı kabul edilerek çelişkiye düşülmüştür.</p>

<p>Uyuşmazlığa konu somut olayımızın çözümü için taksir-bilinçli taksir, olası kast ve kast kavramları birlikte değerlendirildiğinde, öncelikle yapılan hareketin, hedefe ulaşma olasılığı ile sırasıyla öngörülmesi gerekirken öngörülmeyen (basit taksir), yada öngörülmesine rağmen istenmeyen(bilinçli taksir), yada öngörülmesine rağmen umursanmayan (olası kast) yada öngörülen ve istenen(doğrudan kast) sonucun gerçekleşme olasılığının, basit taksirden, doğrudan kasta doğru giderek artış gösterdiği bilinmektedir. Hatta istenmeyen yada umursanmayan neticenin meydana geleceği muhakkak olan olaylarda artık sanıkların doğrudan kasttan sorumlu tutulduklarına dair çok sayıda içtihat mevcuttur. Örneğin uçaktaki hasmını öldürmek isteyen kişinin uçağı düşürmesi halinde, uçakta bulunan diğer kişilerin ölmesini istememesinin, yada umursamamasının herhangi bir önemi yoktur. Ölen kişi sayısında; kasten adam öldürmekten sorumlu tutulması gerekir.<br />
Somut olayımızda, karşı grupta bulunanların üzerine hedef gözetmeksizin eline geçirdiği demir çubuğu fırlatan sanığın eylemi sonucunda; karşı grupta yer alan birisinin ölmesi durumunda; somut olayın özelliğine göre neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama, olası kastla adam öldürme yada kasten adam öldürmek suçlarından birisinden sorumlu tutulması mümkün olabilirdi. Ancak sanığın karşı tarafa fırlattığı demir çubuğun, kendisi ile birlikte aynı yerde bulunan müteveffaya isabet etmesinin çok daha zayıf bir olasılık olduğu gibi ayrıca karşı grupta yer alan herhangi bir kişinin hedef alınmasının, zarar görmesi asla istenmeyen hatta sanık ile aynı safta yer alan kişileri de kapsaması, çağdaş bütün ceza kanunları gibi objektif sorumluluğu terk ederek kusurlu sorumluluğu benimseyen yeni ceza kanunumuzun ruhuna da aykırı olacağı açıktır. Kaldı ki..! Çok uzak bir mesafeye demir çubuk fırlatan sanığın demir çubuğun aradaki mesafe nedeniyle tesirini kaybedeceği dikkate alındığında; karşı gruptan birisine isabet etmesi halinde şüpheden sanık yararlanır kuralı gereğince yaralama kastıyla hareket ettiği kabul edilerek netice sebebiyle ağırlaşmış yaralamadan sorumlu tutulurken, kendi yanındaki arkadaşına isabet etmesinden dolayı hiç arzu etmemesine rağmen olası kastla adam öldürmekten sorumlu tutulmasının hakkaniyet, adalet ve orantılılık ilkeleri ile bağdaşması mümkün değildir. Ayrıca Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulun sayın çoğunluğu tarafından, bir taraftan karşı grupta yer alan kişilerin hedef alınmasının, aynı grupta yer alan kişiyi kapmadığı ve bu nedenle de TCK'nın 87/4 maddesinin uygulanamayacağı kabul edilirken, diğer taraftan karşı gruba yönelik umursamazlığın, aynı gruptaki kişiyi kapsadığı kabul edilerek kanaatimizce çelişkiye düşüldüğü gibi bizce iştirak edilmemekle birlikte Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2014/92 K sayılı içtihadına da aykırı davranılmıştır.</p>

<p>Yukarıdaki içtihatta ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere; karşı gruptaki kişilerin üzerine yaralama kastıyla eline geçirdiği demir çubuğu fırlatan sanığın, aynı grup içerisinde yer alan kalabalığın üzerine düşerek herhangi bir kişinin yaralanacağını öngörmesine ve neticenin meydana gelmemesi için azami gayret sarf etmesine rağmen neticenin meydana gelmesini engelleyemeyerek kendi arkadaşının ölümüne neden olmasından ibaret eyleminden dolayı bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması gerektiğinden bahisle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının değişik gerekçeyle kabulüne karar verilmesi gerekirken, olası kast hükümlerinin uygulanması gerektiğinden bahisle yerel mahkemece TCK'nın 87/4 maddesi uyarınca verilen mahkumiyet hükmünün bozulmasına karar veren özel dairenin kararının isabetli olduğundan bahisle itirazın reddine dair Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun görüşüne yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle iştirak edilmemiştir.",</p>

<p>Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi de; sanığın eyleminin bilinçli taksirle ölüme neden olma suçunu oluşturduğu,<br />
Düşünceleriyle karşı oy kullanmışlardır.</p>

<p><strong>SONUÇ :</strong></p>

<p>Açıklanan nedenlerle,</p>

<p>1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,</p>

<p>2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 28.05.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2018451-e-2019456-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 18:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/yargi/yargitay-baskanligi-baa.jpg" type="image/jpeg" length="96768"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AVUKATIN ÖLÜMÜ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/avukatin-olumu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/avukatin-olumu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p></p>

<p><i>“Esas mesele ne kadar uzun yaşadığın değil, ne kadar iyi yaşadığındır.”<br />
<strong>Seneca</strong></i></p>

<p><i>“Ölümü lanetleme; onu doğanın arzuladığı olgulardan biri olarak kabul et.”<br />
<strong>Marcus Aurelius</strong></i></p>

<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Avukatlık mesleği, insan hayatının en kırılgan eşiklerinde icra edilir. Avukat; suçlama, haksızlık, özgürlük tehdidi, malvarlığı kaybı, aile çözülmesi, itibar yıkımı, ölüm ve ölüm sonrası ihtilaflarla sürekli temas hâlindedir. Buna rağmen avukat çoğu zaman kendi faniliğini mesleki koşturmanın, duruşma telaşının, müvekkil beklentisinin ve dosya baskısının gerisine iter. Stoacı felsefe ise ölümü kaçınılması gereken mutlak bir felaket olarak değil, doğanın olağan düzeni içinde kavranması gereken bir dönüşüm ve ölçü olarak görür. Bu bakış, avukatlık mesleği bakımından yalnızca kişisel bir teselli değil, aynı zamanda mesleki bir disiplin kaynağıdır. Avukatın değeri ne kadar uzun yaşadığıyla, kaç dosya kazandığıyla, ne kadar tanındığıyla veya ne kadar kazanç elde ettiğiyle değil; mesleğini ne kadar vakur, adil, dürüst ve erdemli icra ettiğiyle belirlenir. Bu makale, Stoacı ölüm düşüncesini avukatlık mesleğine uyarlayarak avukatın mesleki faniliğini, zamanla ilişkisini, Ankara Barosu’nun ölüm duyurularını, itibar kaygısını, dava tutkusunu, müvekkil ilişkisini, mesleki mirasını ve ölme tarzını tartışmaktadır.</p>

<p><strong>Giriş: Avukatlar da Ölür</strong></p>

<p>Avukat, başkalarının felaketleriyle çalışan kişidir. Birinin özgürlüğü tehlikededir. Birinin ailesi dağılmıştır. Birinin itibarı, bir iddianamenin diliyle örselenmiştir. Birinin evi yıkılacaktır. Birinin yıllarca biriktirdiği malvarlığı tartışmalıdır. Birinin yakını ölmüş, geriye miras, tazminat, kusur, destekten yoksun kalma, otopsi raporu ve ağır bir sessizlik kalmıştır.</p>

<p>Avukat bütün bu hikâyelerin içine girer. Dosyaları okur. Delilleri toplar. Dilekçeler yazar. Duruşmalara katılır. Müvekkilini sakinleştirmeye çalışır. Hâkimi ikna etmeye, bilirkişinin hatasını göstermeye, tanığın çelişkisini yakalamaya uğraşır. Bir yandan hukuk tekniğiyle çalışır, diğer yandan insan acısının dağınık dilini hukukî dile tercüme eder.</p>

<p>Fakat bütün bu mesleki yoğunluk içinde çoğu zaman unutulan yalın bir hakikat vardır: Avukat da ölümlüdür. Bu cümle ilk bakışta sıradan görünebilir. Oysa mesleğin en derin yanılsamalarından biri, avukatın başkalarının hayat krizleri içinde kendi sonluluğunu unutmasıdır. Avukat, başkasının davasını takip ederken kendi hayatının davasını ihmal edebilir. Başkasının hakkını savunurken kendi ruhunun yorgunluğunu görmezden gelebilir. Başkasının kaybını hukukî kavramlarla anlatırken kendi kayıplarını susturabilir.</p>

<p>Stoacı felsefe burada avukata sert ama arındırıcı bir soru sorar: Madem öleceksin, bugün nasıl bir avukat olmalısın? Bu soru, ölüm korkusunu büyütmek için değil; mesleki hayatı sadeleştirmek, arındırmak ve asli olana döndürmek için sorulur. Çünkü ölüm, Stoacı bakışta hayatı karartan bir gölge değil; hayatı ciddileştiren bir ölçüdür.</p>

<p><strong>I. Ölümden Korkmamak: Avukatın İlk İç Sınavı</strong></p>

<p>Stoacı düşüncede ölümden korkmamak, insanın karakter kazanımlarından biridir. Ölüm, kapıyı çaldığında insanın ne kadar felsefe okuduğu, ne kadar güzel konuştuğu, ne kadar vecize bildiği değil; ruhunun ne kadar hazır olduğu ortaya çıkar. Seneca, ölüm karşısında insanın son tavrını bir karakter sınavı olarak görür. Ona göre mesele yalnızca yaşamak değil, yaşamı nasıl tamamladığımızdır. “Hayat bir oyun gibidir; esas mesele ne kadar uzun sürdüğü değil, ne kadar iyi oynandığıdır” derken, insanın ömrünü nicelikle değil nitelikle düşünmemiz gerektiğini hatırlatır. Bu cümle avukatlık mesleğine doğrudan uygulanabilir. Avukatlıkta da mesele yalnızca meslek hayatının kaç yıl sürdüğü değildir. Kaç dosyaya bakıldığı, kaç duruşmaya girildiği, kaç büro açıldığı, kaç müvekkil edinildiği veya kaç davanın kazanıldığı da nihai ölçü değildir. Bunların her biri önemlidir; fakat hiçbiri kendi başına avukatın mesleki değerini belirlemez.</p>

<p>Asıl mesele şudur: Avukat, mesleğini nasıl icra etti? Dilekçesini özenle mi yazdı? Müvekkiline hakikati söyledi mi? Haksızlık karşısında sesini yükseltti mi? Kazandığında ölçüsünü korudu mu? Kaybettiğinde karakterini kaybetmedi mi? Karşı vekile, mahkemeye, tanığa, stajyerine ve kendi emeğine karşı nasıl davrandı?</p>

<p>Stoacı bakış, avukatın ölümünü biyolojik bir son olmaktan çıkarıp mesleki hayatın bütününe yayılan bir karakter sınavı hâline getirir. Avukat bir gün ölecektir; fakat asıl soru o güne kadar nasıl yaşadığı, nasıl savunduğu, nasıl itiraz ettiği, nasıl sustuğu ve nasıl konuştuğudur.</p>

<p>Ölüm korkusu, avukatı iki uçtan birine savurabilir. Birinci uç, hayatı gereğinden fazla ciddiye almaktır. Her dosya ölüm kalım meselesi olur. Her ret kararı kişisel yıkım sayılır. Her müvekkil eleştirisi avukatın benliğine saplanan bir bıçak gibi yaşanır. Her mesleki rekabet varoluş savaşı hâline gelir. İkinci uç ise hayatı gereğinden az ciddiye almaktır. “Nasıl olsa her şey geçici” diyerek özensizliğe, umursamazlığa, mesleki gevşekliğe ve sıradanlığa sığınmak mümkündür. Stoacı avukat bu iki uca da düşmez. Ölümün varlığını bilir; fakat bu bilgi onu ne paniğe ne de kayıtsızlığa sürükler. Tam tersine ona ölçü kazandırır.</p>

<p><strong>II. Süre mi, Nitelik mi?</strong></p>

<p>Stoacı ölüm düşüncesinin merkezinde şu ayrım vardır: Hayatın değeri süresiyle değil, niteliğiyle ölçülür. Seneca’nın şu sözü, bu ayrımı bütün çıplaklığıyla gösterir: “İnsanlar ne kadar şerefli yaşadıklarını değil, ne kadar uzun yaşadıklarını önemsiyor.” Bu söz, avukatlık mesleğinin kalbine yerleştirilebilir. Çünkü avukatlıkta da benzer bir yanılgı vardır. Mesleki hayat bazen niceliklerle ölçülür: kaç yıllık avukat olduğu, kaç dosya aldığı, kaç davayı kazandığı, kaç kişiyi tanıdığı, ne kadar para kazandığı, ne kadar görünür olduğu…</p>

<p>Fakat avukatlığın asıl değeri nicelikte değil niteliktedir. Uzun yıllar avukatlık yapmış olmak, tek başına iyi avukatlık anlamına gelmez. Çok sayıda dosyaya bakmak, dosyaların hakkını vermek demek değildir. Çok konuşmak, iyi savunmak değildir. Çok kazanmak, adil olmak değildir. Çok tanınmak, güvenilir olmak değildir. Bir avukatın mesleki ömrü kısa olabilir; fakat o kısa ömürde bıraktığı iz derin olabilir.</p>

<p>Bir duruşmada haksız bir uygulamaya karşı ölçülü ama kararlı bir itiraz, yıllarca süren sıradan bir meslek hayatından daha büyük anlam taşıyabilir. Bir müvekkile söylenmiş zor ama dürüst bir söz, yüzlerce kolay teselliden daha değerlidir. Bir stajyere gösterilmiş mesleki özen, avukatın ölümünden sonra bile yaşamaya devam edebilir.</p>

<p>Avukatın mesleki hayatı da bir yolculuktur. Fakat bu yolculuğun tamamlanmış sayılması, mutlaka uzun sürmesine bağlı değildir. Şerefle yürünmüş bir yol, nerede kesilirse kesilsin eksik değildir. Bu nedenle Stoacı avukat için temel soru şudur: Daha uzun bir meslek hayatı mı, daha iyi bir meslek hayatı mı?</p>

<p>Elbette insan uzun ve iyi bir meslek hayatı ister. Bunda yanlış bir şey yoktur. Fakat ikisi arasında seçim yapılması gerektiğinde Stoacı cevap nettir: İyi yaşamak, uzun yaşamaktan üstündür. Avukatlık bakımından bu şu anlama gelir: İyi savunmak, çok savunmaktan üstündür. Dürüst kazanmak, çok kazanmaktan üstündür. Vakur kaybetmek, hileyle kazanmaktan üstündür. Mesleki karakter, mesleki süreden üstündür.</p>

<p><strong>III. Zamanın Ölümü: Avukatın En Değerli Sermayesi</strong></p>

<p>Stoacı felsefede ölüm düşüncesi, yalnızca hayatın sonunu hatırlatmaz; zamanın değerini de görünür kılar. Çünkü insan çoğu zaman ölümün geleceğini bilir, fakat zamanının tükenmekte olduğunu bilerek yaşamaz. Ölüm uzakta sanılır; oysa zaman her gün eksilir. Seneca’nın <i>Yaşamın Kısalığı Üzerine</i> adlı metnindeki temel fikir burada belirleyicidir: Hayatın kısa olmasından çok, hayatı boşa harcamamız sorunludur. İnsan malını, parasını, eşyasını korumakta dikkatli davranır; fakat en değerli varlığı olan zamanını çoğu zaman ölçüsüzce dağıtır. Seneca’nın meşhur uyarısı bu nedenle serttir:</p>

<p>“Hayat kısa değildir; onu kısa yapan biziz.” Bu cümle, avukatlık mesleğinin gündelik pratiğine neredeyse doğrudan temas eder. Avukatın zamanı sürekli başkaları tarafından talep edilir. Müvekkil arar. Mahkeme bekletir. Duruşma saati sarkar. Karşı taraf süre ister. Bilirkişi raporu gecikir. İcra dosyası takip ister. Büroya gelen kişi yalnızca “beş dakika” ister ama o beş dakika çoğu zaman mesleki günün merkezine yerleşir.</p>

<p>Avukat, başkalarının acelesiyle kendi zamanını tüketmeye yatkın bir meslek mensubudur. Bu nedenle avukatın ölümü üzerine düşünmek, aynı zamanda avukatın zamanı üzerine düşünmektir. Çünkü ölüm, yalnızca hayatı bitirmez; ertelenmiş bütün iyi niyetleri de bitirir. Yazılmamış dilekçe, kurulmamış savunma, söylenmemiş dürüst söz, yetiştirilmemiş stajyer, okunmamış kitap, ihmal edilmiş aile, ertelenmiş iç huzur… Hepsi zamanın yanlış kullanımıyla ilgilidir.</p>

<p>Avukat çoğu zaman “sonra” diyerek yaşar. Sonra dinlenirim. Sonra okurum. Sonra yazarım. Sonra stajyerle ilgilenirim. Sonra aileme zaman ayırırım. Sonra kendi ruhuma dönerim. Fakat Stoacı bakış, bu “sonra” kelimesine kuşkuyla yaklaşır. Çünkü insanın ne kadar zamanı kaldığı bilinmez. Bugün son gün olmayabilir; ama son gün olmadığı da garanti değildir. Bu belirsizlik, paniğe kapılmak için değil; günü daha bilinçli yaşamak için vardır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Epiktetos’un hayatı bir armağan gibi görmesi bu noktada önemlidir. Ona göre yaşam bizim mülkümüz değil, bize verilmiş ve bir gün geri istenecek bir emanettir. Bu nedenle sevdiğimiz bir şeyi kaybettiğimizde “kaybettim” demektense “geri verdim” demek daha doğru bir iç tutumdur. Bu fikir avukatlık mesleği bakımından da derindir. Cübbe bize verilmiştir; bir gün geri verilecektir.Büro bize verilmiştir; bir gün geride kalacaktır. Dosyalar bize emanet edilmiştir; bir gün elimizden çıkacaktır. Müvekkiller bize güvenmiştir; ama onların hayatı bizim mülkümüz değildir. Zaman bize verilmiştir; fakat sınırsız değildir.</p>

<p>Avukatın mesleki olgunluğu, bu emanet fikrini kavradığında başlar. Zamanı yalnızca gelir üretilecek bir alan olarak görmek, mesleği daraltır. Zaman yalnızca duruşma, takip, görüşme, dilekçe ve tahsilat arasında parçalandığında avukat kendi hayatının merkezinden uzaklaşır. Oysa Stoacı avukat için zaman, karakterin işlendiği yerdir.</p>

<p>Bir günün nasıl geçirildiği, bir ömrün nasıl geçirileceğine dair ipucu verir. Duruşma beklerken gösterilen sabır. Müvekkili dinlerken gösterilen dikkat. Dilekçe yazarken gösterilen özen. Stajyere ayrılan vakit. Meslektaşa gösterilen nezaket. Kendi zihnine ayrılan sessizlik. Bunların hepsi zamanın ahlaki kullanımıdır. Stoacı felsefe, avukata zamanı uzatmayı değil, zamanı derinleştirmeyi öğretir. Çünkü avukatın mesleki değeri yalnızca kaç yıl çalıştığıyla değil, zamanını nasıl kullandığıyla ölçülür.</p>

<p>Çok uzun bir meslek hayatı; dedikodu, hırs, gösteriş, telaş, sonuç bağımlılığı ve gereksiz mücadelelerle tüketilmişse, içten içe kısa kalmış bir hayattır. Buna karşılık daha sade, daha dikkatli, daha vakur ve daha adil yaşanmış bir meslek hayatı, kısa sürse bile tamamlanmış bir hayat duygusu verebilir. Bu nedenle avukat için ölüm düşüncesi, yalnızca “bir gün öleceğim” demek değildir. Daha çok şudur: Bugün bana verilen zamanı neye harcıyorum? Bu soru, her avukatın zaman zaman kendi bürosunda, duruşma salonu kapısında, baronun ölüm mesajını okuduğu anda veya gece geç saatte bir dilekçenin başında kendisine sorması gereken sorudur. Çünkü zaman, avukatın en sessiz dosyasıdır. O dosyanın süresi, hiçbir tebligat yapılmadan işler.</p>

<p><strong>IV. Ölüm Yahut Dönüşüm: Avukatın Kaybolmayan İzi</strong></p>

<p>Stoacı düşünce ölümün gelişini bir yok oluş paniğiyle değil, dönüşüm fikriyle karşılar. Marcus Aurelius, ölümü insanın doğal değişimlerinden biri olarak görür. Gençlik, yaşlılık, büyüme, olgunluk, saçın ağarması, doğum ve bedenin diğer dönüşümleri nasıl doğalsa, ölüm de öyledir.</p>

<p>Marcus Aurelius’un şu cümlesi bu bakımdan çok değerlidir: “Ölümü lanetleme; onu doğanın arzuladığı olgulardan biri olarak kabul et.” Bu bakış avukatlık mesleğine uygulandığında şu sonuç ortaya çıkar: Avukatın ölümü, onun mesleki varlığının bütünüyle silinmesi değildir. Avukatın cübbesi bir gün askıda kalabilir. Büro tabelası indirilebilir. Duruşma günleri ajandadan düşebilir. Telefonu susabilir. Dosyaları başka meslektaşlara devredilebilir. Fakat avukatın mesleki izi, yalnızca fiziksel varlığına bağlı değildir.</p>

<p>Bir avukat, yetiştirdiği stajyerde yaşamaya devam edebilir. Bir dilekçede kurduğu berrak hukuk dili, başka bir genç meslektaşın zihninde iz bırakabilir. Bir duruşmadaki tavrı, yıllar sonra anlatılan bir meslek hatırasına dönüşebilir. Bir müvekkile karşı gösterdiği dürüstlük, davanın sonucundan bağımsız olarak hafızada kalabilir. Bir haksızlık karşısında gösterdiği cesaret, kendisinden sonra gelenlere ölçü olabilir. Bu anlamda avukatın ölümü, mesleki etkinin tamamen sona ermesi değil; biçim değiştirmesidir.</p>

<p>Elbette bu, romantik bir ölümsüzlük iddiası değildir. İnsan ölür. Büro dağılır. Dosyalar kapanır. Hatıralar silikleşir. Fakat karakterle yapılmış meslek, bütünüyle buharlaşmaz. Bir tortu bırakır. Bir eda bırakır. Bir ölçü bırakır. Bazı avukatlar çok şey biriktirir ama az iz bırakır. Bazı avukatlar az görünür ama derin iz bırakır. Stoacı avukat, meslek hayatını ikinci türden bir iz bırakma çabası olarak görür.</p>

<p><strong>V. Doğmadan Önceki Zaman ve Ölümden Sonraki Zaman</strong></p>

<p>Stoacı ve klasik felsefi düşüncede sıkça kullanılan güçlü mukayeselerden biri, ölümden sonraki yokluğun doğmadan önceki yoklukla karşılaştırılmasıdır. Doğmadan önceki zaman bizim için bir acı, korku veya eksiklik konusu değilse, ölümden sonraki zamanın da aynı şekilde düşünülmesi gerektiği söylenir.</p>

<p>Seneca bunu keskin bir yalınlıkla ifade eder: “Ben de ölümü uzun zaman yokladım zaten: Ben doğmadan önce.” Bu fikir, avukatlık mesleği açısından ilginç bir iç muhasebe doğurur. Avukat bir gün artık adliyeye gitmeyecektir. Duruşma listelerinde adı geçmeyecektir. Müvekkil telefonları ona ulaşmayacaktır. Kararları o okumayacaktır. Fakat o yokken de hukuk işlemeye devam edecektir. Mahkemeler kurulacak, dilekçeler yazılacak, duruşmalar yapılacak, dosyalar tevzi edilecek, kararlar verilecektir.</p>

<p>Bu düşünce insanı küçültüyor gibi görünebilir. Oysa tam tersine, mesleki egoyu terbiye eder. Avukat vazgeçilmez değildir. Bu cümle serttir ama özgürleştiricidir. Çünkü kendisini vazgeçilmez sanan avukat, hem kendisine hem çevresine ağır gelir. Her dosyayı kendi varlığına bağlar. Her müvekkilin kaderini omuzlarına alır. Büro düzenini yalnız kendi hafızası üzerine kurar. Stajyerini güçlendirmek yerine kendisine bağımlı kılar. Meslektaş dayanışmasını ihmal eder. Sonra da kendi yorgunluğunu fedakârlık sanır.</p>

<p>Stoacı bakış, avukata şunu söyler: Sen yokken de dünya sürecek; o hâlde yaşarken görevini iyi yap, fakat kendini dünyanın merkezi sanma. Bu, değersizlik değil tevazudur. Avukatın ölümü, mesleğin devamlılığı içinde anlaşılmalıdır. Her avukat, kendisinden önce kurulmuş bir mesleki mirasın içine doğar. Kendisinden sonra da bu miras başkaları tarafından taşınır. Cübbe, tek bir bedenin mülkü değildir. Bir kuşaktan diğerine geçen sembolik bir emanettir. Bu nedenle avukatlıkta asıl mesele, cübbeyi ne kadar uzun süre taşıdığımız değil; onu ne kadar kirletmeden, ne kadar vakar içinde, ne kadar adalet duygusuyla taşıdığımızdır.</p>

<p><strong>VI. Ölümün Evrensel Dengeleyiciliği</strong></p>

<p>Stoacı düşüncede ölüm, evrensel bir dengeleyicidir. Herkes ölür. Güçlü de ölür, zayıf da. Hâkim de ölür, savcı da, avukat da, müvekkil de, sanık da, tanık da, bilirkişi de. Unvanlar, servetler, statüler, makamlar ve geçici üstünlükler ölüm karşısında çözülür. Bu hakikat, hukuk dünyası için özel bir anlam taşır. Çünkü hukuk alanı, görünürde eşitlik fikri üzerine kurulu olsa da pratikte güç ilişkilerinden bütünüyle arınmış değildir. Adliye koridorlarında makamın, unvanın, kıdemin, çevrenin, paranın, dosya büyüklüğünün ve toplumsal statünün farklı etkileri hissedilir. Kimi zaman adalet arayışı bile bu görünmeyen hiyerarşilerin gölgesinde yürür.</p>

<p>Ölüm ise bütün bu hiyerarşilere sessiz bir itirazdır. Bir gün herkes cübbesiz kalacaktır. Bir gün herkes dosyasız kalacaktır. Bir gün herkes unvansız kalacaktır. Bir gün herkes, yalnızca nasıl yaşadığıyla baş başa kalacaktır.</p>

<p>Bu düşünce avukatı iki yönden terbiye eder. Birincisi, avukat güç karşısında ezilmemeyi öğrenir. Çünkü karşısındaki kişi ne kadar güçlü görünürse görünsün, o da fanidir. Makam geçicidir, karar geçicidir, öfke geçicidir, tehdit geçicidir. Avukat bu bilinçle korkuya teslim olmadan konuşabilir. İkincisi, avukat kendi gücünü abartmamayı öğrenir. Müvekkilin hayatındaki etkisi, dosyadaki rolü, adliyedeki itibarı veya ekonomik başarısı onu ontolojik olarak üstün kılmaz. O da diğer herkes gibi sınırlı, yanılabilir ve ölümlüdür. Ölüm, avukata eşitliği yalnızca hukuk normu olarak değil, varoluş gerçeği olarak da öğretir.</p>

<p><strong>VII. Ankara Barosu’nun Ölüm Mesajları: Mesleki Bir Memento Mori</strong></p>

<p>Ankara Barosu’nun avukatların ölüm haberlerini SMS mesajıyla duyurması, ilk bakışta yalnızca kurumsal bir bilgilendirme faaliyeti gibi görülebilir. Meslektaşlardan birinin vefat ettiği, cenaze bilgilerinin paylaşıldığı, yakınlarına başsağlığı dilendiği kısa bir mesajdır bu. Fakat bu mesajların avukat ruhunda bıraktığı iz, teknik bir duyurudan daha derindir. Telefon ekranına düşen her ölüm haberi, adliye telaşının, duruşma saatlerinin, icra takiplerinin, dilekçe sürelerinin, müvekkil aramalarının ve mesleki koşturmanın ortasına küçük ama sarsıcı bir hakikat bırakır:</p>

<p>Bir meslektaş daha cübbesini çıkarmıştır. Bu mesajlar, geride kalan avukatlara ölümü hatırlatır. Biraz önce dosya okuyan, duruşmaya hazırlanan, müvekkilinden gelen mesaja cevap veren avukat, bir anda kendi mesleki faniliğiyle karşılaşır. O mesajda adı geçen meslektaş dün adliyede görülmüş olabilir. Bir duruşma salonunda beklemiş, bir dilekçe yazmış, bir meslektaşıyla selamlaşmış, bir dosyanın sonucunu merak etmiş olabilir. Şimdi ise adı, baronun ölüm duyurusunda geçmektedir. Bu yönüyle Ankara Barosu’nun ölüm mesajları, modern meslek hayatının içinde kendiliğinden oluşmuş bir memento mori geleneği gibidir. Stoacıların “ölümü hatırla” çağrısı, burada soyut bir felsefi öğüt olmaktan çıkar; telefon ekranında beliren kısa bir mesaja dönüşür. O mesaj, avukata şunu söyler:</p>

<p>Sen de bu mesleğin geçici yolcularından birisin. Cübben kalıcı değil. Dosyaların kalıcı değil. Tabelan kalıcı değil. Adliye koridorlarındaki görünürlüğün kalıcı değil. Müvekkillerin sana duyduğu ihtiyaç bile kalıcı değil. Fakat mesleği nasıl icra ettiğin, geride nasıl bir iz bıraktığın, hangi tavrınla hatırlandığın ve hangi mesleki ahlâkla yaşadığın kalıcı bir anlam taşıyabilir.</p>

<p>Baronun ölüm mesajları bu nedenle yalnızca ölen avukatı haber vermez; yaşayan avukata da sessizce seslenir. “Bugün senin adın yazmıyor” der. “Ama bir gün yazılabilir. O güne kadar nasıl bir avukat olacaksın?” Bu soru, Stoacı avukat için son derece önemlidir. Çünkü ölüm haberi, mesleki kibri kırar. Kıdemi, şöhreti, dosya sayısını, ekonomik başarıyı, adliye çevresindeki görünürlüğü ve geçici mesleki rekabetleri kendi ölçüsüne çeker. Her ölüm mesajı, avukatlık mesleğinin görünmeyen eşitliğini hatırlatır:</p>

<p>Hepimiz aynı cübbeyi giyeriz; bir gün hepimiz onu çıkarırız. Geride kalan avukat için mesele, bu mesajı birkaç saniyelik bir hüzünle okuyup geçmek değildir. Asıl mesele, o mesajın sorduğu soruyu duymaktır: Bugün mesleğini nasıl icra ediyorsun?</p>

<p>Bir meslektaşın ölüm haberi, başka bir avukat için yalnızca başsağlığı vesilesi değil, aynı zamanda mesleki muhasebe vesilesidir. Dosyaya karşı özenini, müvekkile karşı dürüstlüğünü, meslektaşa karşı nezaketini, mahkemeye karşı vakarını ve haksızlık karşısındaki cesaretini yeniden düşünme çağrısıdır. Bu nedenle Ankara Barosu’nun ölüm duyuruları, farkında olunmasa da mesleğin hafızasında Stoacı bir işlev görür. Ölümü görünür kılar. Faniliği hatırlatır. Avukata, kendi cübbesinin altında taşıdığı insan kırılganlığını unutturmamaya çalışır. Belki de en önemlisi şunu söyler: Meslek hayatı, bitmeyecekmiş gibi yaşanacak kadar uzun değildir; özensiz yaşanacak kadar da değersiz değildir.</p>

<p><strong>VIII. Ölme Tarzı: Son Duruşma</strong></p>

<p>Stoacılar için ölümden korkmamak büyük bir kazanımdır. Fakat daha da önemlisi, ölüm anında gösterilen tavrın karakteri açığa çıkarmasıdır. İnsanın nasıl öldüğü, çoğu zaman nasıl yaşadığının son özeti gibidir. Bu düşünceyi avukatlık mesleğine taşıdığımızda güçlü bir metafor doğar: Ölüm, avukatın son duruşmasıdır. Bu duruşmada artık hâkim yoktur, mahkeme salonu yoktur, karşı vekil yoktur, müvekkil yoktur. Fakat insanın kendi hayatına karşı verdiği son bir beyan vardır. O beyan sözle yapılmayabilir. Bir tavırla, bir sükûnetle, bir teslimiyetle, bir hesaplaşmayla, bir pişmanlıkla veya bir iç huzuruyla ortaya çıkar.</p>

<p>Avukatın ölme tarzı, yalnızca biyolojik sona ilişkin değildir. Meslek hayatının sonuna yaklaşma tarzı da bunun parçasıdır. Yaşlanan avukat nasıl yaşlanır? Gücünü kaybetmeye başladığında mesleki vakarını koruyabilir mi? Genç meslektaşlara yer açabilir mi? Stajyerlerinin gelişmesini kendi otoritesine tehdit gibi görmeden destekleyebilir mi? Artık eskisi kadar çalışamadığında hırçınlaşmadan geri çekilebilir mi? Kendi mesleki döneminin sona ermekte olduğunu kabul edebilir mi?</p>

<p>Bazı avukatlar meslek hayatının sonuna doğru yalnızca öfke bırakır. Gençleri küçümser, zamanı suçlar, mesleğin değişimini kişisel hakaret gibi algılar, kendi döneminin kapanmasını dünyanın sonu zanneder. Bazı avukatlar ise meslek hayatının sonuna doğru bilgelik bırakır. Tecrübeyi tahakküm aracı yapmaz. Genç meslektaşa yol gösterir. Kendi sınırını bilir. Geri çekilmeyi yenilgi değil, olgunluk sayar. Stoacı avukat için iyi ölüm, yalnızca son nefeste gösterilen cesaret değildir. İyi ölüm, mesleki hayattan çekilirken de vakar gösterebilmektir.</p>

<p><strong>IX. Avukatın İtibar Kaygısı ve Ölüm</strong></p>

<p>Avukatlık mesleği itibarla yakından ilişkilidir. Avukatın sözüne, dosyaya hâkimiyetine, tavrına, sır saklama sadakatine, müvekkiline karşı dürüstlüğüne ve meslektaşlarıyla ilişkisine dair kanaat, onun mesleki varlığını doğrudan etkiler. Bu nedenle itibar kaygısı tümüyle gereksiz değildir. Fakat itibar kolayca putlaştırılabilir.</p>

<p>Avukat, zamanla başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü kendi gerçek karakterinin yerine koyabilir. Adliye koridorundaki görünüş, sosyal medyadaki etki, müvekkil çevresindeki şöhret, meslektaşlar arasındaki konum, kazanılan davalarla kurulan imaj, avukatın iç ölçüsünü bozmaya başlayabilir. Epiktetos’un meşhur ayrımı burada hatırlanmalıdır: Bazı şeyler bizim elimizdedir, bazı şeyler değildir. Başkalarının bizim hakkımızda ne düşüneceği bütünüyle bizim elimizde değildir. Fakat ne yaptığımız, nasıl yaptığımız, hangi niyetle yaptığımız ve mesleki karakterimizi ne kadar koruduğumuz büyük ölçüde bizim sorumluluğumuzdadır.</p>

<p>Avukat ne kadar iyi çalışırsa çalışsın, haksız eleştirilebilir. Müvekkil, davanın hukuki imkânsızlığını değil avukatın yetersizliğini suçlayabilir. Karşı taraf, savunma hakkını kişisel kötülük gibi görebilir. Meslektaş rekabeti, emeği değil görüntüyü konuşabilir. Sosyal çevre, dosyanın hakikatini bilmeden hüküm verebilir.</p>

<p>Bu durumda Stoacı avukatın sığınacağı yer dış itibar değil, iç tanıklıktır. Kendi kendisine şu soruyu sorabilmelidir: Ben bu dosyada mesleğimin gereğini yaptım mı? Eğer cevap evet ise dış dünyanın gürültüsü hafifler. Eğer cevap hayır ise dış dünyanın alkışı da insanı kurtarmaz. Ölüm düşüncesi, itibar kaygısını asıl yerine oturtur. Bir gün alkışlar da susacaktır, eleştiriler de. Geriye avukatın kendi meslek hayatına dürüstçe bakıp bakamadığı kalacaktır. Kendi imzasından utanmamak. Kendi savunma tarzından utanmamak. Kendi kazanç biçiminden utanmamak. Kendi suskunluklarından utanmamak. Kendi sertliklerinden utanmamak.Kendi mesleki yolculuğuna baktığında, “Her şeyi kontrol edemedim; fakat karakterimi satmadım” diyebilmek. Stoacı anlamda avukatın iyi ölümü biraz da budur.</p>

<p><strong>X. Dava Tutkusu ve Sonuç Yanılsaması</strong></p>

<p>Avukatlıkta en güçlü psikolojik tuzaklardan biri, sonucu bütünüyle sahiplenme arzusudur. Avukat kazanmak ister. Bu doğaldır. Hatta mesleğin mücadele karakteri bakımından gereklidir. Kazanma arzusu olmayan avukat, çoğu zaman dosyanın hakkını veremez. Fakat kazanma arzusu ile sonuca bağımlılık aynı şey değildir.</p>

<p>Stoacı ayrım burada devreye girer: Sonuç bütünüyle avukatın kontrolünde değildir; fakat sonuca giden süreçte gösterilecek mesleki özen avukatın kontrolündedir. Mahkemenin kanaati, bilirkişinin raporu, tanığın beklenmedik beyanı, müvekkilin çelişkili davranışı, karşı tarafın stratejisi, mevzuattaki belirsizlik, yargısal teamüller, dosyanın tevzi edildiği mahkemenin yaklaşımı… Bunların hiçbiri tamamen avukatın iradesi altında değildir.</p>

<p>Ama avukatın dosyayı okuma biçimi, dilekçesinin berraklığı, duruşmadaki dikkati, itirazın zamanlaması, müvekkile karşı dürüstlüğü, hukuki dayanakları araştırması, duygusal tepkilerini yönetmesi ve mesleki nezaketi kendi sorumluluk alanındadır. Ölüm düşüncesi, dava tutkusunu da yerine oturtur.</p>

<p>Her dava, avukatın hayatında geçici bir menzildir. Bazı dosyalar çok önemlidir; bazıları insanın meslek hayatında iz bırakır; bazıları adeta kişisel meseleye dönüşür. Fakat hiçbir dava, avukatın bütün varlığını yutacak kadar büyük olmamalıdır. Bir davayı kazanmak avukatı ölümsüz kılmaz. Bir davayı kaybetmek de onu yok etmez. Bu cümle özellikle genç avukat için önemlidir. Mesleğin ilk yıllarında her duruşma bir kimlik sınavı gibi yaşanabilir. Her ret kararı kişisel değersizlik duygusu doğurabilir. Her müvekkil eleştirisi iç dünyada büyük bir yankı uyandırabilir. Her başarılı dosya ise insanı olduğundan daha büyük görme riskini taşır.</p>

<p>Stoacı avukat burada ölçüyü bulur. Ne zafer sarhoşluğu. Ne mağlubiyet çöküntüsü.Ne kayıtsızlık. Ne sonuç bağımlılığı. Dava ciddiye alınır; fakat avukatın ruhu davanın sonucuna ipotek edilmez.</p>

<p><strong>XI. Müvekkilin Ölümü, Davanın Ölümü, Avukatın Ölümü</strong></p>

<p>Avukatın ölümle ilişkisi yalnızca kendi ölümüyle sınırlı değildir. Müvekkil ölebilir. Dava konusuz kalabilir. Bir talep zamanaşımına uğrayabilir. Bir hak düşebilir. Bir tanık hayatını kaybedebilir. Bir şirket sona erebilir. Bir aile hukuken dağılabilir.</p>

<p>Bir insanın itibarı, beraat etse bile sosyal hafızada ölüme benzeyen bir yıkıma uğrayabilir. Bu nedenle avukatlık mesleği, görünenden çok daha fazla ölüm biçimiyle karşılaşır. Hukuk yalnızca canlı ilişkileri düzenlemez; bitmiş, kırılmış, tükenmiş veya dönüşmüş ilişkilerin ardından da konuşur.</p>

<p>Miras hukuku biyolojik ölümden sonra başlar. Ceza hukuku kimi zaman bir ölümün hesabını sorar. Tazminat hukuku, kaybı parayla telafi etmeye çalışır. Aile hukuku, bir ortak hayatın sona erişini düzenler. İdare hukuku, kimi zaman mesleki hayatın veya kamu statüsünün sembolik ölümünü tartışır. İcra hukuku, ekonomik varlığın çözülüşünü takip eder. Avukat bütün bu ölümlerin yanında bulunur. Fakat onun görevi ölümü inkâr etmek değildir. Kaybı tümüyle ortadan kaldırmak da değildir. Avukat, kayıptan sonra geriye kalan hukuki ve insani düzeni kurmaya çalışır.</p>

<p>Bu yönüyle avukat, ölümden sonra konuşan mesleklerden biridir.Fakat bu konuşma hırçın, ölçüsüz ve intikamcı olduğunda hukuku büyütmez; acıyı çoğaltır. Stoacı avukat, ölümün ve kaybın hukuk diline tercüme edildiği yerde soğukkanlılığı, ölçüyü ve hakikati korumalıdır. Müvekkilin acısı avukatın stratejisine yön verebilir; fakat avukatın aklını ele geçirmemelidir.</p>

<p><strong>XII. Ölümün Ulaşılabilirliği ve Modern Sınır</strong></p>

<p>Stoacı metinlerde ölüm bazen bir “çıkış kapısı” olarak anılır. Epiktetos’un “çıkış kapısı açık” sözü, antik dünyanın özgürlük, tahammül ve onur anlayışı içinde anlam kazanır. Seneca da bazı metinlerinde ölümün, insanın mutlak biçimde köleleştirilemeyeceğini gösteren son imkân olduğunu söyler. Fakat bu fikri bugünün dünyasına taşırken dikkatli olmak gerekir. Avukatlık bakımından bu düşüncenin doğrudan ve tehlikeli bir romantizme dönüştürülmesi doğru değildir.</p>

<p>Modern dünyada ölüm arzusu, çoğu zaman felsefi bir serbestlik meselesi değil; ağır bir ruhsal sıkışma, depresyon, travma, yalnızlık, tükenmişlik veya çaresizlik duygusuyla bağlantılı olabilir. Bu nedenle Stoacı metinlerdeki “çıkış” fikri, bugünün avukatı için hayatı terk etmeye çağrı olarak değil, yaşam korkusuna esir olmama çağrısı olarak anlaşılmalıdır.</p>

<p>Avukatlık mesleği de tükenmişlik, yalnızlık, aşırı sorumluluk duygusu ve sürekli çatışma nedeniyle insanı zaman zaman karanlık bir ruh hâline sürükleyebilir. Özellikle ağır ceza dosyaları, aile yıkımları, ekonomik baskılar, müvekkil öfkesi, mesleki belirsizlik, gelir kaygısı ve yargısal aksaklıklar avukatın iç dünyasını tüketebilir. Bu noktada Stoacılık, acıyı inkâr etme öğretisi değildir. Stoacı avukat gerektiğinde yardım istemeyi de bilmelidir. Çünkü yardım istemek zayıflık değildir. Kendi ruhsal sınırını bilmek, Stoacı anlamda kontrol alanını tanımaktır. İnsan kendi zihninin karanlıkla kaplandığını fark ettiğinde, bunu tek başına yenmek zorunda değildir. Dost, meslektaş, aile, psikolojik destek, dinlenme, mesleki yükü azaltma ve yardım çağrısı, hayatın içinde kalmanın erdemli biçimleridir. Stoacı tavır, ölümü aramak değil; ölüm korkusu yüzünden yaşamı köleleştirmemektir.</p>

<p><strong>XIII. Avukatın Kendi Ölümüne Mesleki Hazırlığı</strong></p>

<p>Avukat, başkalarının hayat ihtimallerini düşünürken kendi ölümüne çoğu zaman hazırlıksızdır. Oysa mesleki sorumluluk, yalnızca yaşarken dosyaları takip etmekten ibaret değildir. Avukatın ölümü veya ağır hastalığı hâlinde müvekkillerin, dosyaların, çalışanların ve stajyerlerin ne olacağı da mesleki ciddiyetin parçasıdır. Bu konu çoğu zaman konuşulmaz. Çünkü ölüm düşüncesi rahatsız edicidir. Fakat Stoacı bakış, rahatsız edici hakikatlerden kaçmamayı öğretir.</p>

<p>Bir avukatın kendi ölümünü düşünmesi karamsarlık değil, mesleki olgunluktur. Dosyaların düzenli tutulması, vekâlet ilişkilerinin sağlıklı kaydedilmesi, sürelerin sistemli takip edilmesi, meslektaşlarla güven ilişkisi kurulması, büro arşivinin anlaşılır olması, stajyer ve çalışanların belirsizliğe terk edilmemesi bu açıdan önemlidir. Dağınık bir mesleki hayat, avukat öldükten sonra geride hukuki ve insani enkaz bırakabilir.</p>

<p>Stoacı avukat, “Ben yokken ne olur?” sorusundan kaçmaz. Bu soru aynı zamanda tevazu sorusudur. İnsan kendisinin bir gün olmayacağını kabul ettiğinde, işleri yalnızca kendi zihninde tutmanın, her şeyi kendi varlığına bağımlı kılmanın ve büroyu kendi kişisel hafızası üzerine kurmanın riskini daha iyi görür. Ölüm düşüncesi avukata sistem kurmayı öğretir. Çünkü düzen, faniliğin karşısında geliştirilen mesleki nezakettir.</p>

<p><strong>XIV. Memento Mori: Cübbenin Altındaki Fanilik</strong></p>

<p>“Memento mori”, insanın öleceğini hatırlaması anlamına gelir. Bu hatırlama, karamsarlık çağrısı değildir. Hayatı doğru ağırlık merkezine oturtma çabasıdır. Avukat için memento mori şudur: Bu dilekçe son dilekçem olabilir; o hâlde özensiz yazmamalıyım. Bu duruşma son duruşmam olabilir; o hâlde vakarımı kaybetmemeliyim. Bu müvekkil görüşmesi son görüşmem olabilir; o hâlde hakikati ertelememeliyim. Bu meslektaşla son karşılaşmam olabilir; o hâlde nezaketi küçümsememeliyim. Bu dava son büyük mücadelem olabilir; o hâlde korkak davranmamalıyım.</p>

<p>Fakat aynı zamanda: Bu dava benim bütün hayatım değildir. Bu müvekkilin öfkesi benim kaderim değildir. Bu hâkimin kararı benim karakterimin nihai ölçüsü değildir. Bu kayıp benim varlığımı yok etmez. Bu başarı beni ölümsüz yapmaz. Memento mori, avukata hem ciddiyet hem hafiflik verir. Ciddiyet verir; çünkü zaman sınırlıdır. Hafiflik verir; çünkü her şey mutlak değildir. Bu ikisi bir araya geldiğinde avukatlık mesleği daha bilgece icra edilebilir. Avukat, küçük hesapların, geçici dedikoduların, meslek içi kıskançlıkların, gösterişçi öfkelerin ve sonuç bağımlılığının içinde boğulmaz. Bir gün öleceğini bilen avukat, her tartışmaya girmek zorunda olmadığını bilir. Bir gün öleceğini bilen avukat, her haksızlığa susmaması gerektiğini de bilir. Bilgelik, bu ikisi arasındaki farkı anlayabilmektir.</p>

<p><strong>Sonuç: Ölümden Korkmayan Değil, Ölümü Unutmayan Avukat</strong></p>

<p>Stoacı felsefe perspektifinden avukatın ölümü, yalnızca hayatın sonunda karşılaşılan biyolojik bir hadise değildir. Ölüm, avukatın bütün mesleki hayatını aydınlatan sert ama dürüst bir aynadır. Bu aynaya bakan avukat, neyin gerçekten önemli olduğunu daha iyi görür. Her dosyanın kazanılmayacağını, ama her dosyada doğru durulabileceğini anlar. Her müvekkilin memnun edilemeyeceğini, ama her müvekkile dürüst davranılabileceğini bilir.</p>

<p>Her mahkemenin ikna edilemeyeceğini, ama her mahkeme önünde mesleki vakar korunabileceğini kabul eder. Her haksızlığın giderilemeyeceğini, ama haksızlık karşısında karakterin teslim edilmeyebileceğini fark eder. Avukatın ölümü, onun mesleki hayatını küçültmez; tam tersine ona ölçü kazandırır. Çünkü ölüm, sahte büyüklükleri dağıtır. Geriye yalnızca insanın nasıl yaşadığı, nasıl savunduğu, nasıl kazandığı, nasıl kaybettiği, nasıl sustuğu ve nasıl konuştuğu kalır.</p>

<p>Stoacı avukat ölümden korkmayan avukat değildir. Çünkü korku da insana aittir. Stoacı avukat, ölümü unutmayan avukattır. Ölümü unutmayan avukat ise mesleğini daha sade, daha vakur, daha cesur ve daha dürüst icra eder. Bilir ki cübbe bir gün çıkarılacaktır. Tabela bir gün inecektir. Dosyalar bir gün kapanacaktır. Adliye koridorları bir gün onsuz da kalabalık olmaya devam edecektir.</p>

<p>Ama geride bir şey kalabilir: Bir duruşmada haksızlığa karşı yükseltilmiş ölçülü bir ses. Bir dilekçede hakikate duyulan sadakat. Bir müvekkile söylenmiş zor ama dürüst bir söz. Bir stajyere bırakılmış mesleki vakar. Bir meslektaşa gösterilmiş nezaket. Belki de en önemlisi: Kendi ölümünü bilen bir avukatın, hayatı boyunca adalete sırtını dönmemiş olması. Avukat için bundan daha büyük bir mesleki miras zor bulunur.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fahrettin-kayhan.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/avukatin-olumu-1</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 17:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/baro/avuka54a4a.jpg" type="image/jpeg" length="87318"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[SAHİLLER KİMİN? OTELLER, BEACH CLUBLAR VE İŞLETMELER DENİZE GİRİŞİ ENGELLEYEBİLİR Mİ?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/sahiller-kimin-oteller-beach-clublar-ve-isletmeler-denize-girisi-engelleyebilir-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/sahiller-kimin-oteller-beach-clublar-ve-isletmeler-denize-girisi-engelleyebilir-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>SAHİLLER KİMİN? OTELLER, BEACH CLUBLAR VE İŞLETMELER DENİZE GİRİŞİ ENGELLEYEBİLİR Mİ?</strong></p>

<p><strong>Kıyı Kanunu, Vatandaşın Hakları, Şikayet ve Dava Yolları</strong></p>

<p>Yaz aylarının gelmesiyle birlikte Türkiye'nin dört bir yanında sayısız vatandaş, aynı sorunla karşılaşmaktadır. Denize girmek isteyen yurttaşların önüne turnikeler kurulmakta, bazı beach clublar giriş ücreti talep etmekte, bazı işletmeler ise şezlong kiralamayan kişilerin sahile giremeyeceğini ileri sürmektedir. Özellikle turizm bölgelerinde sıkça karşılaşılan "Bu plaj otel müşterilerine özeldir", "Bu alan özel işletme tarafından kullanılmaktadır", "Giriş ücreti ödemeden sahile giremezsiniz" şeklindeki uygulamalar, vatandaşlarda önemli bir soru işareti yaratmaktadır:</p>

<p><a name="viewer-lyz3l1353"></a>· Sahiller gerçekten işletmelere mi aittir?</p>

<p><a name="viewer-40jnp1355"></a>· Bir otel plajı halka kapatabilir mi?</p>

<p><a name="viewer-3hrj41357"></a>· Özel plaj diye bir şey var mıdır?</p>

<p><a name="viewer-3vw1e1359"></a>· Beach club giriş ücreti yasal mıdır?</p>

<p><a name="viewer-prxdp1361"></a>· Sahile giriş engellenirse ne yapılmalıdır?</p>

<p><a name="viewer-8om081363"></a> Bu sorular yalnızca yaz tatilini değil, doğrudan Anayasa ile güvence altına alınmış temel bir kamusal hakkı ilgilendirmektedir. Çünkü Türkiye'de kıyılar, deniz kıyıları, göl kıyıları ve sahil şeritleri herhangi bir kişinin, şirketin veya otelin özel mülkü değildir. Hukuk düzeni kıyıları toplumun tamamının ortak kullanımına ayrılmış kamu malları olarak kabul etmiş ve özel koruma altına almıştır.</p>

<p><a name="viewer-28kom1367"></a> Bu nedenle kıyılar üzerindeki hakların bilinmesi, hukuka aykırı uygulamalara karşı hangi yolların izlenebileceğinin öğrenilmesi ve kamuya ait alanların fiilen özelleştirilmesinin önüne geçilmesi büyük önem taşımaktadır.</p>

<p><a name="viewer-fzst640461"></a><strong>Kıyı Nedir? Sahil Şeridi Nedir? Kıyı Kenar Çizgisi Nedir?</strong></p>

<p><a name="viewer-9g4um1371"></a> Kıyılarla ilgili hukuki tartışmaların önemli bir bölümü kavramların bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Kıyı Kanunu'nda kıyı, denizlerin, göllerin ve akarsuların kara ile birleştiği doğal alanlar olarak tanımlanmaktadır.</p>

<p><a name="viewer-e7b3a1375"></a> Kıyı kenar çizgisi ise en yüksek su seviyesinin kara üzerinde bıraktığı doğal sınırı ifade etmektedir.</p>

<p><a name="viewer-0mw2s1377"></a> Sahil şeridi ise kıyı kenar çizgisinden itibaren kara yönüne doğru uzanan ve kanunla koruma altına alınmış bölgedir.</p>

<p><a name="viewer-bmm5i1379"></a> Bu teknik ayrımlar ilk bakışta önemsiz gibi görünse de uygulamada son derece önemlidir. Çünkü kıyıların korunmasına ilişkin yasaklar, yapılaşma sınırlamaları ve kamu yararına ilişkin kurallar büyük ölçüde bu alanlar üzerinde uygulanmaktadır.</p>

<p><a name="viewer-ocnef1381"></a> Bir başka ifadeyle vatandaşın denize ulaşma hakkını koruyan sistem yalnızca suyun başladığı noktayı değil, kıyıya erişimi sağlayan sahil şeridini de koruma altına almaktadır.<a name="sahiller-kimin-kylarn-hukuki-stats-nedir"></a><strong>Sahiller Kimin? Kıyıların Hukuki Statüsü Nedir?</strong></p>

<p><a name="viewer-o0uzb1385"></a> Bu sorunun cevabı doğrudan Anayasa'da yer almaktadır. Anayasa'nın 43. maddesine göre kıyılar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Ancak bu hüküm sıklıkla yanlış yorumlanmaktadır. Devletin hüküm ve tasarrufu altında olmak, kıyıların devletin özel mülkü olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, bu alanların toplumun tamamının kullanımına ayrılmış kamu malları olduğunu ifade eder. Kamu mallarının en önemli özelliği özel mülkiyete konu olmamalarıdır.</p>

<p><a name="viewer-h1n0r1397"></a> Dolayısıyla bir kişi, şirket, otel veya işletme kıyının sahibi olduğunu ileri süremez. Tapu kaydına sahip olduğu taşınmaz kıyıya komşu olabilir. Kıyıya yakın bir alanda turizm yatırımı yapabilir. Kamu kurumlarından belirli kullanım izinleri alabilir. Ancak bu durum kıyının mülkiyetinin kendisine geçtiği anlamına gelmez.</p>

<p><a name="viewer-03qsw1407"></a> Bu nedenle hukuken "özel sahil", "özel deniz", "özel kıyı" gibi kavramlar son derece dikkatli değerlendirilmelidir.</p>

<p><a name="viewer-2s9o81409"></a><a name="kylar-neden-zel-mlkiyete-konu-olamaz-2s9"></a><strong>Kıyılar Neden Özel Mülkiyete Konu Olamaz?</strong></p>

<p><a name="viewer-b0by01411"></a> Kıyıların özel mülkiyete konu olmamasının temel nedeni kamu yararıdır. Eğer kıyılar özel mülkiyete bırakılmış olsaydı, toplumun önemli bir bölümü denize ulaşma imkanını kaybedebilirdi. Özellikle turizm bölgelerinde kıyıların tamamen özel şirketlerin kontrolüne geçmesi, vatandaşların denizle olan bağını ciddi şekilde sınırlandırabilirdi.</p>

<p><a name="viewer-q2u7k1417"></a> Kanun koyucu bu riski önlemek amacıyla kıyıları özel mülkiyet rejiminin dışında bırakmıştır. Böylece kıyıların belirli kişi veya şirketlerin ekonomik çıkarlarına değil, toplumun ortak yararına hizmet etmesi amaçlanmıştır. Bu yaklaşım yalnızca Türkiye'ye özgü değildir. Dünyanın birçok ülkesinde kıyılar özel koruma altında tutulmakta ve halkın erişim hakkı anayasal veya yasal düzenlemelerle güvence altına alınmaktadır.</p>

<p><a name="viewer-stqfs1425"></a><a name="ky-kanununun-temel-amac-nedir-stqfs142"></a><strong>Kıyı Kanunu'nun Temel Amacı Nedir?</strong></p>

<p><a name="viewer-brtb21427"></a> 3621 sayılı Kıyı Kanunu'nun temel amacı kıyıları korumak ve herkesin eşit şekilde yararlanmasını sağlamaktır. Kanunun merkezinde yer alan düşünce son derece nettir: Kıyılar toplumundur.</p>

<p><a name="viewer-l0ayp1433"></a> Bu nedenle kıyılar üzerinde yapılacak tüm planlamalarda, yatırımlarda ve uygulamalarda öncelik kamu yararına verilmelidir. Kanun, kıyıların doğal yapısının korunmasını, kıyılara erişimin engellenmemesini ve kıyıların özel mülk gibi kullanılmamasını amaçlamaktadır. Bugün yaşanan birçok uyuşmazlığın temelinde de bu ilkeye aykırı uygulamalar yer almaktadır.</p>

<p><a name="viewer-evi8g1439"></a><a name="zel-plaj-diye-bir-ey-var-m-evi8g143"></a><strong>Özel Plaj Diye Bir Şey Var Mı?</strong></p>

<p><a name="viewer-ri9nv1441"></a> Uygulamada en çok yanlış anlaşılan konulardan biri budur. Birçok kişi "özel plaj" ifadesini duyduğunda o alanın işletmeye ait olduğunu düşünmektedir. Oysa gerçekte çoğu zaman durum farklıdır. İşletmeler belirli alanları kullanma hakkına sahip olabilir. Bazı hizmetleri sunabilir. Belirli bölümlerde şezlong ve şemsiye hizmeti verebilir. Ancak bu durum kıyının özel mülkiyet haline geldiği anlamına gelmez.</p>

<p><a name="viewer-igmom1455"></a> Dolayısıyla "özel plaj" ifadesi çoğu zaman hukuki bir statüyü değil, ticari bir işletme modelini ifade etmektedir. Vatandaşların da bu ayrımı doğru anlaması gerekmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><a name="viewer-764ir1459"></a><a name="beach-club-giri-creti-yasal-m-764ir145"></a><strong>Beach Club Giriş Ücreti Yasal Mı?</strong></p>

<p><a name="viewer-svm0i1461"></a> Bu konuda en önemli ayrım, ücretin ne için alındığıdır. Bir işletme sunduğu hizmetler için ücret talep edebilir. Örneğin; şezlong kullanımı, şemsiye kullanımı,<a name="viewer-461r11475"></a> havlu hizmeti,<a name="viewer-w2nj81478"></a> duş kullanımı, soyunma kabini, yeme içme hizmetleri<a name="viewer-5dcdm1486"></a> ticari faaliyet kapsamındadır.</p>

<p><a name="viewer-vbhde16937"></a> Ancak kıyıya erişim hakkı bunlardan farklıdır. Bir kişinin yalnızca denize ulaşmak istemesi nedeniyle zorunlu giriş ücretine tabi tutulması, kıyıların herkesin kullanımına açık olması ilkesini doğrudan gündeme getirmektedir. Özellikle kıyının tamamının işletme tarafından kontrol altına alınarak ücretsiz erişim imkanının fiilen ortadan kaldırılması, hukuken ciddi tartışmalar yaratmaktadır. Sorun yalnızca ücret alınması değildir. Asıl sorun, kamuya ait alanın fiilen özel mülk gibi kullanılmaya başlanmasıdır.</p>

<p><a name="viewer-eylxw1498"></a><strong>Şezlong Kiralamadan Denize Girilebilir Mi?</strong></p>

<p><a name="viewer-us5qu1500"></a> Yaz aylarında vatandaşların en fazla şikayet ettiği uygulamalardan biri budur. Bazı işletmeler yalnızca şezlong kiralayan kişilerin plajı kullanabileceğini ileri sürmektedir. Oysa şezlong bir hizmettir. Kıyıdan yararlanma hakkı ise anayasal koruma altındaki kamusal bir haktır. Bu nedenle şezlong kullanmak istemeyen bir kişinin kıyıya erişiminin tamamen engellenmesi ayrı bir hukuki değerlendirme gerektirir.</p>

<p><a name="viewer-c3f791510"></a> Bir işletmenin sunduğu hizmetlerden yararlanmamak, kişinin kıyıdan yararlanma hakkını ortadan kaldırmaz. Tam da bu nedenle son yıllarda birçok tartışmanın merkezinde şezlong zorunluluğu yer almaktadır.</p>

<p><a name="viewer-y8g5h1514"></a><a name="otel-plaj-halka-kapatabilir-mi-y8g5h151"></a><strong>Otel Plajı Halka Kapatabilir Mi?</strong></p>

<p><a name="viewer-qeiep1516"></a> Turizm bölgelerinde en sık karşılaşılan uygulamalardan biri otellerin önündeki plajların yalnızca müşterilere tahsis edildiğinin ileri sürülmesidir. Ancak kıyının önünde otel bulunması, kıyının otele ait olduğu anlamına gelmez. Bir otelin kıyıya komşu taşınmaz üzerinde faaliyet göstermesi ile kıyının mülkiyetine sahip olması tamamen farklı konulardır. Bu nedenle yalnızca otel müşterisi olunmadığı gerekçesiyle vatandaşların kıyıdan uzaklaştırılması, denize ulaşmasının engellenmesi veya kıyıdan yararlanmasının yasaklanması hukuken tartışmalıdır. Özellikle sahile ulaşan tek güzergahın kapatılması veya güvenlik görevlileri aracılığıyla fiili engel oluşturulması durumlarında idari makamların inceleme yapması mümkündür.</p>

<p><a name="viewer-dva7y22607"></a><a name="ky-kanunu-ne-diyor-dva7y226"></a><strong>Kıyı Kanunu Ne Diyor?</strong></p>

<p><a name="viewer-vk00h22609"></a> 3621 sayılı Kıyı Kanunu'nun temel felsefesi son derece açıktır: Kıyılar herkesin eşit ve serbest kullanımına açıktır. Kanun ayrıca kıyılardan yararlanmada kamu yararının öncelikli olduğunu açıkça düzenlemektedir. Bu ilke son derece önemlidir. Çünkü kıyı üzerinde faaliyet gösteren bir işletmenin ticari çıkarı ile vatandaşın kıyıyı kullanma hakkı çatıştığında öncelik kamu yararına verilir. Dolayısıyla;</p>

<p><a name="viewer-sjoef22896"></a>· Turizm yatırımı yapılabilir,</p>

<p><a name="viewer-4zhlf22899"></a>· Otel işletilebilir,</p>

<p><a name="viewer-uccsx22902"></a>· Beach club kurulabilir,</p>

<p><a name="viewer-ayv0r22905"></a>· Şezlong hizmeti sunulabilir,</p>

<p><a name="viewer-xxy5o22908"></a>· Restoran işletilebilir.</p>

<p><a name="viewer-c7qyy22910"></a>Ancak bu faaliyetlerin hiçbiri vatandaşın kıyıya ulaşma hakkını ortadan kaldıramaz.</p>

<p><a name="viewer-ik0a136966"></a> Kıyı Kanunu m.5 de aynı şeyi tekrar eder: kıyılar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır; herkesin eşit ve serbest yararlanmasına açıktır. Kıyı Kanunu m.6’ya göre kıyıda yapı yapılamaz; duvar, çit, parmaklık, tel örgü, hendek, kazık gibi engeller oluşturulamaz.</p>

<p>Kıyı Kanunu m.15’e göre kıyıda veya uygulama imar planı bulunan sahil şeridinde çit, duvar, tel örgü, kazık vb. engel oluşturanlara idari para cezası verilir; engelin kaldırılması istenir; kaldırılmazsa kamu gücüyle kaldırılır ve masrafı ilgilisinden tahsil edilir. Doğal yapıyı bozacak fiillerde hapis cezası da gündeme gelebilir.</p>

<p><a name="viewer-khhco37884"></a> Ruhsatsız/aykırı yapı varsa Kıyı Kanunu m.14 nedeniyle İmar Kanunu hükümleri uygulanır.</p>

<p><a name="viewer-8v4px38465"></a> Ayrıca TCK m.184 kapsamında imar kirliliğine neden olma suçu gündeme gelebilir. TCK m.184, ruhsatsız veya ruhsata aykırı bina yapan/yaptıran kişi için 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası öngörür.</p>

<p><a name="viewer-uv4dx1526"></a><a name="kyya-tel-rg-ekilebilir-mi-uv4dx152"></a><strong>Kıyıya Tel Örgü Çekilebilir Mi?</strong></p>

<p><a name="viewer-szlpk1528"></a> Kıyı Kanunu bu konuda oldukça açık hükümler içermektedir.<a name="viewer-ps30b1530"></a> Kanunda özellikle; duvar, çit, parmaklık, tel örgü, hendek, kazık<a name="viewer-ia8621551"></a> gibi engellerden söz edilmektedir. Bu düzenlemelerin amacı vatandaşın kıyıya erişiminin fiziksel olarak engellenmesini önlemektir. Kıyıya ulaşmayı zorlaştıran veya imkansız hale getiren uygulamalar yalnızca çevresel değil, aynı zamanda hukuki sorunlar da doğurmaktadır. Bu nedenle birçok kıyı uyuşmazlığında ilk incelenen hususlardan biri erişimin engellenip engellenmediğidir.</p>

<p><a name="viewer-r2au81559"></a><a name="sahile-gvenlik-koymak-yasal-m-r2au8155"></a><strong>Sahile Güvenlik Koymak Yasal Mı?</strong></p>

<p><a name="viewer-7s7x51561"></a> Bu sorunun cevabı tek başına evet veya hayır olarak verilemez. Bir işletme kendi tesisinin güvenliğini sağlamak amacıyla güvenlik personeli çalıştırabilir. Ancak güvenlik görevlilerinin görevi kamuya ait kıyıyı işletmenin özel mülkü gibi korumak değildir.</p>

<p><a name="viewer-jn6at1567"></a> Eğer güvenlik görevlileri vatandaşların kıyıya erişimini engelliyor, kamuya açık alanlardan çıkmalarını istiyor veya denize ulaşmalarını önlüyorsa durum hukuki açıdan farklı değerlendirilir.<a name="viewer-0dsr01569"></a> Önemli olan güvenlik hizmetinin sınırlarının kamu yararı ilkesine uygun şekilde belirlenmesidir.</p>

<p><a name="viewer-z8a8h1571"></a><a name="kyda-hangi-yaplar-yaplabilir-z8a8h157"></a><strong>Kıyıda Hangi Yapılar Yapılabilir?</strong></p>

<p><a name="viewer-h0rlt1573"></a> Kıyılar üzerinde yapılaşma tamamen yasak değildir. Ancak son derece sıkı kurallara tabidir. Kamu yararına hizmet eden bazı yapı ve tesislerin belirli şartlarla yapılmasına izin verilebilmektedir.</p>

<p><a name="viewer-bsinq1579"></a>B ununla birlikte kıyılar üzerinde serbest yapılaşma mümkün değildir. Çünkü kıyılar öncelikle korunması gereken doğal alanlardır. Kanun koyucunun amacı kıyıların betonlaşmasını değil, korunmasını sağlamaktır.</p>

<p><a name="viewer-9a36r1585"></a><a name="ky-igali-nedir-9a36r158"></a><strong>Kıyı İşgali Nedir?</strong></p>

<p><a name="viewer-92rjn1587"></a> Kıyı işgali, kamuya ait kıyı alanlarının hukuka aykırı biçimde özel kullanım altına alınması şeklinde tanımlanabilir. Bu işgal bazen tel örgü çekilmesiyle, bazen ücretli giriş uygulamasıyla, bazen de vatandaşların kıyıdan uzaklaştırılmasıyla ortaya çıkmaktadır.</p>

<p><a name="viewer-2c0yq1595"></a> Özellikle kıyının tamamının ticari faaliyet alanına dönüştürülmesi ve kamusal kullanım imkanının ortadan kaldırılması iddiaları son yıllarda sıkça gündeme gelmektedir.</p>

<p><a name="viewer-ghumh1597"></a><strong>Kıyı İşgali Suç Mu?</strong></p>

<p><a name="viewer-epm7n1599"></a> Kıyı işgali her durumda doğrudan Türk Ceza Kanunu'nda düzenlenmiş bağımsız bir suç değildir. Ancak kıyının hukuka aykırı biçimde kullanılması;</p>

<p><a name="viewer-umd0g1605"></a>· İdari para cezalarına,</p>

<p><a name="viewer-7ym691608"></a>· Ecrimisil uygulamasına,</p>

<p><a name="viewer-hqa041611"></a>· Yıkım kararlarına,</p>

<p><a name="viewer-gd9bt1614"></a>· İmar mevzuatından kaynaklanan yaptırımlara,</p>

<p><a name="viewer-mgo4d1617"></a>· Bazı durumlarda ceza hukuku sorumluluğuna</p>

<p><a name="viewer-4dier1619"></a>neden olabilmektedir. Özellikle ruhsatsız yapılaşma veya mevzuata aykırı inşai faaliyetler söz konusu olduğunda cezai sorumluluk da gündeme gelebilmektedir.</p>

<p><a name="viewer-t2p1f1623"></a><a name="ecrimisil-nedir-t2p1f162"></a><strong>Ecrimisilin Hukuki Dayanağı Nedir?</strong></p>

<p><a name="viewer-nb55n1625"></a> Kıyı işgali tartışmalarında sıkça karşılaşılan kavramlardan biri de ecrimisildir. Ecrimisil, kamuya ait bir taşınmazın hukuka aykırı biçimde kullanılması nedeniyle talep edilen işgal tazminatıdır.</p>

<p><a name="viewer-ny4161629"></a> Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki alanların izinsiz veya hukuka aykırı kullanımı halinde ilgili idareler ecrimisil talep edebilmektedir. Bu nedenle kıyıların hukuka aykırı kullanımı yalnızca idari yaptırım değil, mali sonuçlar da doğurabilmektedir.</p>

<p>2886 sayılı Devlet İhale Kanunu m.75’e göre Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki taşınmazların işgali halinde, zararın veya işgalcinin kusurunun ispatı aranmaksızın ecrimisil talep edilebilir.</p>

<p><a name="viewer-8lmfn1633"></a><a name="sahile-giri-engellenirse-ne-yaplmal-8lmf"></a><strong>Sahile Giriş Engellenirse Ne Yapılmalı?</strong></p>

<p><a name="viewer-a0i3n1635"></a> Vatandaşların yaptığı en büyük hata yaşanan olayı kayıt altına almadan bölgeden ayrılmalarıdır. Öncelikle mümkün olduğunca delil toplanmalıdır. Bunlar fotoğraf, video kaydı, konum bilgileri,<a name="viewer-hr1sj1652"></a> ücret tarifeleri, tabela görüntüleri, güvenlik görevlilerinin açıklamaları<a name="viewer-ysx991660"></a> olabilir. Daha sonra resmi başvuru yolları kullanılmalıdır.<a name="viewer-vx6ms1666"></a> Hukuka aykırı uygulamalarla karşılaşılması halinde başvurulabilecek kurumlar şunlardır:</p>

<p><a name="viewer-asdno1670"></a>· Belediye Başkanlığı,</p>

<p><a name="viewer-8wb1x1673"></a>· Belediye Zabıta Müdürlüğü,</p>

<p><a name="viewer-uitq11676"></a>· Kaymakamlık,</p>

<p><a name="viewer-5syun1679"></a>· Valilik,</p>

<p><a name="viewer-aehyr1682"></a>· Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü,</p>

<p><a name="viewer-kqgol1685"></a>· Milli Emlak Müdürlüğü,</p>

<p><a name="viewer-anpn31688"></a>· CİMER.</p>

<p><a name="viewer-4tfrm1690"></a>Başvuruda olayın ayrıntılı şekilde anlatılması ve varsa delillerin eklenmesi son derece önemlidir.</p>

<p><a name="viewer-qr6fg1694"></a> Kıyıların korunması yalnızca vatandaşın görevi değildir. İdarenin de önemli sorumlulukları bulunmaktadır. Belediyeler, valilikler ve ilgili kamu kurumları kıyıların mevzuata uygun kullanılıp kullanılmadığını denetlemekle yükümlüdür.<a name="viewer-c0hb51700"></a> Bu nedenle vatandaşların yaptığı başvurular yalnızca bireysel şikayet olarak değil, kamu yararının korunmasına yönelik bir talep olarak değerlendirilmelidir.</p>

<p><a name="viewer-gqa7g1702"></a><a name="vatanda-tazminat-talep-edebilir-mi-gqa7g"></a><strong>Vatandaş Tazminat Talep Edebilir Mi?</strong></p>

<p><a name="viewer-af4mf1704"></a> Her olay kendiliğinden olarak tazminat hakkı doğurmaz. Ancak somut olayın özelliklerine göre farklı hukuki yollar gündeme gelebilir.<a name="viewer-1pkc01708"></a> Örneğin hukuka aykırı ücret tahsil edilmesi, idarenin kusurlu davranışları veya vatandaşın somut zararının ortaya çıkması halinde tazminat talepleri değerlendirilebilir.<a name="viewer-hpp7g1710"></a> Bu nedenle her olay kendi özellikleri içerisinde incelenmelidir.</p>

<p><a name="viewer-mwffu1712"></a><a name="sonu-kylar-irketlerin-deil-halkndr-mwffu"></a><strong>Sonuç: Kıyılar Şirketlerin Değil, Halkındır</strong></p>

<p>Türkiye'de kıyılar özel mülk değildir. Kıyılar, sahil şeritleri ve denize erişim alanları toplumun ortak kullanımına ayrılmış kamu mallarıdır.</p>

<p>Oteller, beach clublar ve diğer işletmeler bu alanların çevresinde faaliyet gösterebilir. Ancak hiçbir ticari faaliyet, Anayasa ve Kıyı Kanunu ile korunan kamusal kullanım hakkının önüne geçemez.</p>

<p><a name="viewer-aawff1722"></a> Vatandaşın denize ulaşma, kıyıda bulunma ve kıyıdan yararlanma hakkı hukuk düzeni tarafından güvence altına alınmıştır. Bu nedenle kıyıların fiilen özelleştirilmesine yol açan uygulamalar karşısında hakların bilinmesi, gerekli idari başvuruların yapılması ve gerektiğinde hukuki yollara başvurulması büyük önem taşımaktadır.</p>

<p><a name="viewer-j0sge1726"></a> Kıyılar yalnızca bugünün değil, gelecek nesillerin de ortak mirasıdır. Bu nedenle kıyıların korunması çevre hukukunun, idare hukukunun ve hukuk devleti ilkesinin en önemli yansımalarından biridir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-servet-aksoy" title="Av. Servet AKSOY"><img alt="Av. Servet AKSOY" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/04/servet-aksoy.jpg" width="96" /></a></strong></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-servet-aksoy" title="Av. Servet AKSOY">Av. Servet AKSOY</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/sahiller-kimin-oteller-beach-clublar-ve-isletmeler-denize-girisi-engelleyebilir-mi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 16:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/sahil-plaj-tatil-beach.jpg" type="image/jpeg" length="10589"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[12. Yargı Paketi Meclis'e sunuluyor: İki duruşma arasındaki süre en fazla 3 ay olacak!]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/12-yargi-paketi-meclise-sunuluyor-iki-durusma-arasindaki-sure-en-fazla-3-ay-olacak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/12-yargi-paketi-meclise-sunuluyor-iki-durusma-arasindaki-sure-en-fazla-3-ay-olacak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[12. Yargı Paketi'nin bu hafta Meclis'e sunulması bekleniyor. Yaklaşık 25 maddeden oluşacak paketle iki duruşma arasında en fazla 3 ay olacak. Pakette, Anayasa Mahkemesi'nin iptal ettiği bazı düzenlemeler de yer alıyor. Kanuni faiz yüzde 24'ten yüzde 31'e yükseltilecek.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>AK Parti'nin hazırladığı 12. Yargı Paketi'nde, yargının etkin ve verimli işletilmesine yönelik düzenlemeler yer alıyor. Teklifle davaların daha kısa sürede sonuçlanması, duruşmalar arasında uzun bekleme sürelerinin ortadan kalkması ve mahkemeye erişimin kolaylaşması bekleniyor.</p>

<p><strong>İKİ DURUŞMA ARASINDAKİ SÜRE EN FAZLA 3 AY OLACAK</strong></p>

<p>HaberTürk'ten Buse Gençtürk'ün haberine göre; Yaklaşık 25 maddeden oluşacak teklifle, iki duruşma arasındaki süre en fazla 3 ay olacak. Mahkemeler, zorunlu ve istisnai hallerde, gerekçesini açıkça göstermek şartıyla 3 aydan daha ileri bir tarih verebilecek.</p>

<p><strong>YETKİSİZLİK GEREKÇESİYLE BOZMA KARARI ALINAMAYACAK</strong></p>

<p>Yargılamaları yıllarca uzatabilen görev ve yetki uyuşmazlıklarına ilişkin de düzenleme yapılacak. Yargıtay, bölge adliye mahkemelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararlar dışındaki kararlar için görevsizlik veya yetkisizlik gerekçesiyle bozma kararı veremeyecek. Yıllarca süren davaların usul hatası nedeniyle yeniden ilk derece mahkemesine gönderilmesinin önüne geçilmesi amaçlanıyor.</p>

<p><strong>DURUŞMALAR GÖRÜNTÜLÜ YAPILABİLECEK</strong></p>

<p>Teklifle e-duruşma sisteminin kapsamı da genişletilecek. Ön inceleme duruşmaları da ses ve görüntü aktarımı yoluyla yapılabilecek.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>KANUNİ FAİZ ORANI YÜKSELTİLECEK</strong></p>

<p>Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği bazı hükümler yeniden düzenlenecek. 12. Yargı Paketiyle kanuni faiz oranı yüzde 24 yerine Merkez Bankası’nın belirlediği reeskont oranının yüzde 80’i olarak belirlenecek. Yani kanuni faiz yüzde 31 olarak uygulanacak.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/12-yargi-paketi-meclise-sunuluyor-iki-durusma-arasindaki-sure-en-fazla-3-ay-olacak</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 15:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/12/meclis-jnjn7.jpg" type="image/jpeg" length="23839"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin bu haftaki Bölümler gündemi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesinin-bu-haftaki-bolumler-gundemi-17-18</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesinin-bu-haftaki-bolumler-gundemi-17-18" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 17 Haziran ve 18 Haziran 2026 - Bölüm Toplantısı Gündemi]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p></p>

<h1>17 Haziran 2026 - Bölüm Toplantısı Gündemi</h1>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>İlan Tarihi</td>
   <td>Toplantı Tarihi</td>
   <td>Sonuç Tarihi</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>13.6.2026</td>
   <td>17.6.2026</td>
   <td></td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td><strong>Sıra No</strong></td>
   <td><strong>Başvuru No</strong></td>
   <td><strong>Konusu</strong></td>
   <td><strong>Sonuç</strong></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>1</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2021/62941</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru; ceza infaz kurumunda tek kişilik odada tutulma ve havalandırma hakkından günde bir saat, tek başına yararlandırılma nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>2</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2021/44298</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, ceza infaz kurumu nakil aracında zorunlu ihtiyaçlar karşılanmaksızın uzun süreli tutulma ve bu olay hakkında yapılan şikâyet hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>3</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2020/24634</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru; katılınan toplantıların ve gösteri yürüyüşlerinin kolluk görevlilerince göz yaşartıcı gaz kullanılarak gereksiz ve orantısız güç uygulanmak suretiyle engellenmesi nedeniyle toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının, kolluğun söz konusu müdahalesi sonucu kişinin sağlığının bozulması ve buna ilişkin etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle de kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>4</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2019/20619</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru; çalışma izninin iptali işleminin iptali talebiyle açılan davanın reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamında gerekçeli karar hakkının, sınır dışı etme kararının iptali talebiyle açılan davada bazı usul güvencelerine aykırı davranılması nedeniyle adil yargılanma hakkının, geri gönderme merkezinde kötü koşullarda tutulma nedeniyle kötü muamele yasağının, hukuka aykırı olarak idari gözetim altında tutma nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile çalışma izninin iptaline dayanak oluşturan soruşturma kapsamında açılan ceza davasının uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>5</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2021/22287</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, sunulan teklifin gerçekleştirilen bir kamu ihalesi sonucunda değerlendirme dışı bırakılması ve geçici teminatın gelir kaydedilmesine ilişkin işleme karşı açılan davanın reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>6</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2020/35701</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, devam eden ceza yargılaması gereğince kaçak sayılan kişinin menkul ve gayrimenkullerine el konulması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td width="246"></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>7</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2021/34702</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, yediemin deposunda kaybolan aracın tazmini talebiyle açılan tam yargı davasında ıslah hakkının saklı tutulduğu gözetilmeksizin dava dilekçesinde belirtilen miktara göre kararın kesin olduğu gerekçesiyle istinaf başvurusunun reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>8</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2021/63635</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru; damga vergisinin açık ve yeterli bir kanuni dayanak olmaksızın, öngörülebilirlik ilkesine aykırı şekilde tahsil edilmesi, bu tahsilata dayanak oluşturan yerleşik yargı içtihadından herhangi bir makul ve yeterli gerekçe gösterilmeksizin farklı karar verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına yöneliktir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>9</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2024/59944</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, avukat olan başvurucunun sigorta tahkim komisyonu kararı kapsamında kendisine ödenen karşı vekâlet ücreti üzerinden yapılan katma değer vergisi tevkifatının iptali istemiyle açılan davanın reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>10</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2020/22718</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, başvurucunun kusurlu kabul edilen davranışı nedeniyle babasından dolayı bağlanan ölüm aylığının iptal edilmesi ve faiziyle birlikte geriye dönük borçlandırma işlemi yapılması nedenleriyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>11</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2019/32336</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, yıkılan yapının gerçek bedelinin ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>12</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2020/11282</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, kira sözleşmesinin idare tarafından tek taraflı olarak feshedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>13</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2023/96638</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru; işçilik alacaklarının tahsili için açılan davada ıslah talebinin zamanaşımı gerekçe gösterilerek reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının, eşit davranma ilkesine aykırılık tazminatının reddedilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>14</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2024/2283</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru; işçilik alacaklarının tahsili için açılan davada yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının, ıslah talebinin zamanaşımı gerekçe gösterilerek reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının, davada talep edilen eşitliğe aykırılık tazminatının reddedilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>15</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2024/2292</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru; işçilik alacaklarının tahsili için açılan davada yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının, ıslah talebinin zamanaşımı gerekçe gösterilerek reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının, davada talep edilen eşitliğe aykırılık tazminatının reddedilmesi nedeniyle de hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>16</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2021/61108</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, adli yardım talebinin reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>17</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2021/39195</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru; ceza infaz kurumunda bulunan başvuruculara verilen disiplin cezasına ilişkin infaz hâkimliğince yapılan inceleme sırasında duruşmada hazır bulunma talebinde bulunulmasına rağmen yalnızca ses ve görüntü aktarımı yoluyla duruşmaya katılma imkânı verilmesi nedeniyle duruşmada hazır bulunma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>18</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2022/77144</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesiyle iş akdine son verilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>19</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2022/73005</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru; sözlü sınavda başarısız sayılmaya ilişkin işlemin iptali talebiyle açılan davanın reddedilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, gerekçeli karar hakkının ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>20</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2022/71203</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, resen emeklilik işleminin iptali talebiyle açılan davada yargı kararının otuz gün içinde icra edilmemesi nedeniyle kararın icrası hakkının ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>21</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2022/37058</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, trafik kazasından kaynaklanan tazminat talebiyle açılan davada maddi tazminat isteminin ıslah ile artırılan kısmının zamanaşımı gerekçesi ile reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkı ile mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>22</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2021/13474</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, idari işlemin iptali istemiyle açılan davada kesin mahkûmiyet hükmü ile sonuçlanmayan ceza yargılamasına dayanılarak suçluluğu ima eden bazı ifadeler kullanılması nedeniyle masumiyet karinesinin ve iptal talebinin reddedilmesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>23</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2020/27856</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, kamu görevinden çıkarılan başvurucunun yargısal süreçlerde kullanmak üzere hakkında yürütülen idari soruşturma dosyasıyla ilgili bilgi edinme talebinin reddedilmesi nedeniyle kişisel verilerin korunmasını isteme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>24</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2022/38721</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, milletvekili olduğu hâlde hakkında yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol tedbiri uygulanması nedeniyle yurt dışına çıkamayan başvurucunun seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ile özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>25</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2021/16137</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru; idarenin yasaklama kararı olduğu gerekçesiyle yapılmak istenen basın açıklamasına müdahale edilmesi, anılan etkinliğe katılım nedeniyle gözaltına alınma ve ilçe dışına çıkma yasağı şeklinde adli kontrol tedbirine karar verilmesi nedeniyle toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı ile özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>26</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2022/105058</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, ceza infaz kurumunda bulunan başvurucunun yaptığı bilekliğin ziyaretçisine verilmemesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>27</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2022/106797</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, ceza infaz kurumunda mektup ve süresiz yayınlar ile görüntülü konuşmaya getirilen kısıtlamalar nedeniyle haberleşme ve ifade özgürlükleri ile bağlantılı etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>28</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2023/50593</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, kullanılan ifadeler nedeniyle terör örgütü propagandası yapma suçundan cezalandırılmanın ifade özgürlüğü ile seçme ve seçilme haklarını ihlal ettiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>29</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2020/11103</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, milletvekili olan başvurucunun görevi sırasındaki eylemleri ve mensubu olduğu partinin düzenlendiği gösterilere katılması nedeniyle terör örgütüne üye olma suçundan verilen mahkûmiyet hükmünün ifade özgürlüğü ile toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını ihlal ettiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>30</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2022/26484</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, sosyal medyada yapılan bir paylaşıma yorum yapılması nedeniyle birden fazla hesap tarafından engellenme nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>31</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2022/103543</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı fiillerden dolayı silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûmiyet kararı verilmesi nedeniyle suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>32</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2023/4554</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, itiraz kanun yolu incelemesine tabi bir kararın kesin olarak verilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>33</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2023/14019</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, ceza davasında verilen görevsizlik kararına karşı yapılan itirazda gerekçeli görevsizlik kararı kendisine tebliğ edilmeden itiraz merciinin itirazı karara bağlaması nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>34</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2023/24029</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, karar sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı iddiaların karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuruda ayrıca adil yargılanma hakkının farklı güvencelerinin ihlal edildiği iddiası da bulunmaktadır.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>35</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2023/25666</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru; terör örgütü üyeliği suçuyla ilgili olarak yapılan yargısal yorumların öngörülebilir olmaması ve suç oluşturmayan eylemlerin mahkûmiyete esas alınması nedeniyle suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuruda başkaca temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiaları da bulunmaktadır.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>36</strong></td>
   <td width="110">
   <p>2019/42466</p>
   </td>
   <td width="397">
   <p>Başvuru, beyanları belirleyici ölçüde hükme esas alınan tanığın başvurucu tarafından sorgulanmasına imkân verilmemesi nedeniyle tanık sorgulama hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuruda, başkaca temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiaları da bulunmaktadır.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p></p>

<h1>18 Haziran 2026 - Bölüm Toplantısı Gündemi</h1>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>İlan Tarihi</td>
   <td>Toplantı Tarihi</td>
   <td>Sonuç Tarihi</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>13.6.2026</td>
   <td>18.6.2026</td>
   <td></td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td><strong>Sıra No</strong></td>
   <td><strong>Başvuru No</strong></td>
   <td><strong>Konusu</strong></td>
   <td><strong>Sonuç</strong></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>1</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/24140</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, boşanma davasının uzun sürmesi ve kanunda öngörülen bekleme süresi nedeniyle evlenme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>2</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/56163</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, pasaport üzerindeki yurt dışı çıkış yasağı şerhi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>3</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2025/40744</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, müşterek çocukların velayetinin babaya verilmesi nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>4</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/40612</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru; devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen Fetullahçı Terör Örgütü ve/veya Paralel Devlet Yapılanmasıyla iltisakının ve irtibatının olduğu değerlendirilen yargı mensubunun meslekten çıkarılması nedeniyle özel hayata saygı hakkının, kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı olmadan kamu görevinden çıkarma kararı verilmesi nedeniyle masumiyet karinesinin, açılan iptal davasının uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>5</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2023/15347</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen Fetullahçı Terör Örgütü ve/veya Paralel Devlet Yapılanması ile irtibatlı ve iltisaklı olduğu değerlendirilen kamu görevlisinin olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamesi ile kamu görevinden çıkarılması nedeniyle özel hayata saygı hakkının, açılan iptal davasının kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı olmadan reddedilmesi nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>6</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2023/52466</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen Fetullahçı Terör Örgütü ve/veya Paralel Devlet Yapılanması ile iltisak ve irtibatının olduğu değerlendirilen kamu görevlisinin olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamenin ekli listesinde ismine yer verilmek suretiyle meslekten çıkarılması nedeniyle özel hayata saygı hakkının, kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı olmadan suçlu olarak gösterilmesi nedeniyle de masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td width="246"></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>7</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2024/36332</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru; devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen Fetullahçı Terör Örgütü ve/veya Paralel Devlet Yapılanması ile iltisak ve irtibatının olduğu değerlendirilen kamu görevlisinin olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamenin ekli listesinde ismine yer verilmek suretiyle meslekten çıkarılması nedeniyle özel hayata saygı hakkının, ceza soruşturmasında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesine rağmen iptal davasının reddedilmesi nedeniyle masumiyet karinesinin, iptal davasının uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>8</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/59037</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, ceza infaz kurumu görevlileri tarafından tutulma koşullarının kasıtlı olarak ağırlaştırılması ve olayla ilgili şikâyet hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının, idare ve gözlem kurulu kararında kullanılan ifadeler nedeniyle de masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>9</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2022/85565</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, tutuklunun durumunun ciddiyetinin tıbbi raporlarla sabit olmasına rağmen tahliye edilmemesi nedeniyle yaşam hakkı, kötü muamele yasağı ile kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>10</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/58125</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, ceza infaz kurumunda gerçekleştirildiği iddia edilen detaylı arama üzerine yapılan şikâyet dolayısıyla yürütülen ceza soruşturmasının etkili olmaması nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>11</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/40640</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, kesinleşmiş infaz hâkimliği kararlarına rağmen mahpusa hastalığına uygun beslenmesi için önerilen diyet listesine göre yeterli ve uygun besin verilmemesi, bu konuda infaz hâkimliğine yapılan şikâyetin titiz bir incelemeye tabi tutulmaması nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>12</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/48078</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, gözaltında kötü muameleye maruz kalma ve olumsuz tutulma koşulları nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>13</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/48578</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, cinsel saldırı suçu ile ilgili olarak etkili ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>14</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/8412</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, silahla yaralama olayına ilişkin etkili bir soruşturma yapılmaması nedeniyle yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>15</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/22534</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru; kamu makamları tarafından önlenebilir nitelikteki terör saldırısı sonucu meydana gelen ölüm olayı ve bu olaydan doğan zararların tazmini talebiyle açılan davanın kısmen reddedilmesi nedeniyle yaşam ve mahkeme haklarının, gerçek zararın karşılanmaması nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>16</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/15204</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, güvenlik güçlerinin terörle mücadele kapsamında gerçekleştirdiği operasyon sırasında ölüm olayı meydana gelmesi ve bu konuya ilişkin etkili soruşturma yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>17</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/57080</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p><br />
   Başvuru; Şırnak'ın Cizre ilçesinde sokağa çıkma yasakları sırasında güvenlik güçleri tarafından terörle mücadele kapsamında yürütülen operasyonlarda meydana gelen ölüm olayı, kamusal makamların cenazenin teslimine ilişkin tutumları ve sokağa çıkma yasağı sürecinde maruz kalınan kısıtlamalara ilişkin açılan tam yargı davasının reddedilmesi nedeniyle yaşam hakkı, bu hakla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkı ve adil yargılanma hakkı güvencelerinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>18</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2020/29505</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, güvenlik güçlerinin terörle mücadele kapsamında gerçekleştirdiği operasyon sırasında ölüm olayının meydana gelmesi ve bu konuya ilişkin etkili soruşturma yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>19</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2026/18596</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru; yabancının kötü muamele riskiyle karşılaşacağı ülkeye gönderilmesine karşı koruyan etkili usul güvencelerinin kendisine sağlanmaması nedeniyle kötü muamele yasağının, sınır dışı etme işleminin uygulanmasının aile bütünlüğüne yönelik olası etkileri nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>20</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/15262</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, tiyatro projesine Kültür ve Turizm Bakanlığınca yardım yapılması isteminin reddi üzerine açılan davada verilen kararın ilgili ve yeterli gerekçe içermemesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>21</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/22462</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, tapu tahsis belgesinin iptal edilmesine dair işlemin iptali için açılan davanın süre aşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>22</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/37028</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, muvazzaf astsubaylığa atanma talebinin reddedilmesi üzerine açılan davada esaslı iddiaların karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>23</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/42538</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, bir kat vergi ziyaı cezalı özel tüketim ve katma değer vergisinin iptali talebiyle açılan davanın reddedilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>24</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/43306</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru; Sayıştay Temyiz Kurulu karar düzeltme aşamasında üye hâkimin hazırladığı raporu heyete sunduğu, söz konusu görüşün tebliğ edilmediğinden bahisle bağımsız ve tarafsız mahkemede yargılanma hakkının, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama hakkının, diğer sorumluların yargılamaya dâhil edilmesi talebinin dikkate alınmadan karar verilmesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>25</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/17926</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru; idari işlemin iptali talebiyle açılan davada maddi hak taleplerine ilişkin hüküm kurulmaması nedeniyle karar hakkının, lehine verilen yargı kararının uygulanmaması nedeniyle de kararın icrası hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>26</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/53504</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, ilave tediye alacağının tahsili amacıyla açılan davanın reddedilmesi ve Yargıtay daireleri arasında süregelen görüş ayrılığı bulunması nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>27</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/65047</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, destek yoksun kalma tazminatına ilişkin açılan davada tazminat miktarının artırılmasına yönelik ikinci ıslah talebinin kabul edilmemesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının; uyuşmazlığın esasına etkili iddiaların karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>28</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/28423</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, disiplin cezasına karşı yapılan şikâyete ilişkin İnfaz Hâkimliği tarafından yapılan yargılamada yargılamanın sonucunu etkileyebilecek iddiaların değerlendirilmemesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının; ring aracında kamera kaydı alındığı gerekçesiyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>29</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/7449</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru 30/8/2016 tarihi itibarıyla mezun olacak askerî öğrencinin olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamesi gereğince nasbının yapılmaması üzerine açılan davanın Olağanüstü Hâl İşlemleri İnceleme Komisyonuna gönderilmek yerine incelenmeksizin reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>30</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/51020</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, başvurucunun terör örgütüne üye olma suçundan yargılandığı ceza davasında tanık sorgulama hakkı kapsamında adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>31</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/40272</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru; terör örgütüne üye olma suçundan verilen mahkûmiyet hükmünde karar sonucunu değiştirebilecek nitelikteki iddialara ayrı ve açık yanıt verilmemesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>32</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2020/38448</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru, enerji nakil hattı geçirilmek suretiyle kamulaştırmasız el atılan taşınmaza ilişkin olarak açılan tazminat davasında ağaç bedelinin düşük belirlenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>33</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/4246</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru; kamulaştırma bedel tespiti ve tescili davasında depo kararı gereğinin yerine getirilmemesi üzerine davanın reddine karar verilmesi gerekirken bedelin depo edilmesi üzerine davanın kabulüne karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, depo edilmesi talep edilen bedelin geç depo edilmesi nedeniyle değer kaybına uğraması, kamulaştırma bedelinin düşük belirlenmesi ve hükmedilen bedelin değer kaybına uğraması nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
  <tr>
   <td><strong>34</strong></td>
   <td width="112">
   <p>2021/2710</p>
   </td>
   <td width="414">
   <p>Başvuru; hakkaniyete uygun yargılanma ve gerekçeli karar hakları ile suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.</p>
   </td>
   <td></td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesinin-bu-haftaki-bolumler-gundemi-17-18</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 13:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/h-k1frax-w4-a-a8f7-u.jpg" type="image/jpeg" length="18264"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Stoacı Bakış Açısıyla Aksilik ve Avukatlık Mesleği]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/stoaci-bakis-acisiyla-aksilik-ve-avukatlik-meslegi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/stoaci-bakis-acisiyla-aksilik-ve-avukatlik-meslegi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h1></h1>

<p></p>

<p>“Başa gelen şeyler, senin arzuna uyacak diye düşünme; olan biteni olduğu hâliyle kabul et.”<br />
<strong>Epiktetos, Enkheiridion 8</strong></p>

<p></p>

<h2><a name="özet">Özet</a></h2>

<p>Avukatlık mesleği, yalnızca hukuk bilgisi, muhakeme gücü ve dilekçe tekniğiyle yürütülen bir faaliyet değildir. Avukat, mesleğini çoğu zaman belirsizlik, gecikme, beklenmedik gelişme, müvekkil baskısı, aleyhe rapor, tanık çelişkisi ve yargısal aksaklıklarla birlikte icra eder. Bu nedenle avukatın mesleki niteliği, sadece dosyaya hâkimiyetinde değil, aksilik karşısındaki zihinsel tutumunda da ortaya çıkar. Stoacı felsefe, insanın başına gelen olayları bütünüyle seçemeyeceğini, fakat bu olaylara ilişkin yargısını, tepkisini ve iç düzenini yönetebileceğini söyler. Bu yaklaşım, avukatlık mesleği bakımından güçlü bir psikolojik ve etik zemin sunar. Stoacı avukat, aksiliği sevmez; fakat aksilik geldiğinde onu zihninin efendisi yapmaz. Aksiliği inkâr etmez, romantize etmez, fakat onu mesleki dikkat, hazırlık, itiraz ve vakar için bir sınama alanı olarak görür. Bu makalede Stoacı düşüncenin aksilik, acı, yargı, uyumlanma ve talihsizliği önceden düşünme kavramları avukatlık pratiğine uyarlanmakta; avukatın kontrol edemediği dış unsurlar karşısında koruyabileceği mesleki merkez tartışılmaktadır.</p>

<h2><a name="X272afe357b0b8e1cbd6213a2802958e03d4cfa3">Giriş: Avukatlık Aksilikle Birlikte İcra Edilir</a></h2>

<p>Avukatlık, aksilikle birlikte icra edilen bir meslektir. Bu cümle ilk bakışta karamsar görünebilir. Oysa adliyede birkaç yıl geçirmiş herkes bilir ki avukatlık yalnızca dilekçe, mevzuat, içtihat, duruşma ve müzakere faaliyeti değildir. Avukatlık aynı zamanda geciken duruşmalarla, beklenmedik ara kararlarla, aleyhe gelen bilirkişi raporlarıyla, müvekkilin kontrolsüz davranışlarıyla, karşı vekilin sert üslubuyla, tanığın şaşırtıcı beyanıyla, dosyanın tahmin edilenden farklı bir yöne sapmasıyla ve bazen hiçbir mantıklı açıklaması olmayan gündelik adliye aksaklıklarıyla birlikte yürür.</p>

<p>Bu yüzden avukatın mesleki olgunluğu yalnızca hukuki bilgisinden anlaşılmaz. Asıl ölçü, çoğu zaman aksilik karşısında ortaya çıkar. Bir dilekçe yazmak, bir içtihadı bulmak, bir usul hükmünü hatırlamak elbette önemlidir. Fakat duruşma salonunda beklenmeyen bir gelişme olduğunda, avukatın yüzü, sesi, susuşu, itiraz zamanı, müvekkiline bakışı ve karşı tarafa verdiği cevap da mesleğin parçasıdır. Avukatlık biraz da aksilik anında dağılmamayı öğrenme sanatıdır.</p>

<p>Stoacı felsefe tam burada avukatlık mesleğine güçlü bir bakış açısı sunar. Stoacılar insanın başına gelen her şeyi seçemeyeceğini, fakat başına gelen şeylere ilişkin yargısını, tavrını ve tepkisini yönetebileceğini söylerler. Avukatlık pratiği bakımından bu ayrım son derece tanıdıktır: Avukat mahkemenin kararını, tanığın ne söyleyeceğini, bilirkişinin nasıl rapor vereceğini, müvekkilin o günkü ruh hâlini, duruşmanın saatinde alınıp alınmayacağını bütünüyle yönetemez. Fakat kendi hazırlığını, üslubunu, itiraz zamanını, mesleki nezaketini, öfkesini ve dayanıklılığını yönetebilir. Avukatlıkta aksilik istisna değildir; mesleğin doğal refakatçisidir.</p>

<h2><a name="Xd07a971650900266e9c3e3705444d312cab7c12">Aksiliği Sevmek Değil, Aksilikle Çalışabilmek</a></h2>

<p>Stoacı bakış çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sanki Stoacılar kötülüğü, acıyı, talihsizliği veya aksiliği severmiş gibi düşünülür. Oysa mesele bu değildir. Makul her insan gibi Stoacı da aksilikten çekinir. Hiç kimse aleyhe bilirkişi raporu gelsin, duruşma saatlerce beklesin, müvekkil dosyayı zora soksun, hâkim dosyaya hazırlıksız girsin veya tanık beklenmedik bir beyanda bulunsun istemez.</p>

<p>Fakat Stoacı tavır şunu söyler: Kaçınamadığın aksilik geldiğinde, onu zihninin hükümdarı yapma. Bu ilke avukatlık mesleği için son derece değerlidir. Çünkü avukatın yaşadığı sarsıntıların önemli bir kısmı yalnızca olayın kendisinden değil, olaya yüklediği iç yorumdan büyür. Aleyhe rapor önemlidir; fakat “bu dosya bitti” yargısı, raporun kendisinden daha yıkıcı olabilir. Duruşmanın geç başlaması can sıkıcıdır; fakat “bu meslek artık çekilmez” duygusuna teslim olmak, gecikmenin kendisinden daha fazla enerji tüketir. Müvekkilin paniği yorucudur; fakat avukatın o paniği kendi zihnine aynen taşıması, savunmanın düzenini bozar.</p>

<p>Stoacı avukat aksiliği romantize etmez. Fakat ona teslim de olmaz. Onu mesleki dikkatin konusu hâline getirir. Burada ince bir ayrım vardır: Aksilik avukatı sarsabilir; fakat avukatın bütün mesleki merkezini ele geçirmemelidir. Aksilik geldiğinde avukatın zihni ilk şoku yaşayabilir. Bu insani bir tepkidir. Ama iyi avukat, ilk sarsıntıdan sonra kendisine şu soruyu sorabilendir: “Şimdi ne yapılabilir?” Bu soru, avukatı mağduriyet duygusundan çıkarır ve yeniden mesleki özne hâline getirir.</p>

<h2><a name="avukatın-kontrol-alanı">Avukatın Kontrol Alanı</a></h2>

<p>Aksilik karşısında sorulması gereken ilk soru şudur: Bu olayın hangi kısmı benim elimde? Bu soru basit görünür; fakat avukatlık pratiğinde çoğu zihinsel dağınıklığı önler. Çünkü avukat çoğu zaman kontrol edemediği şeylerin yükünü de kendi omuzlarında taşır. Mahkemenin kararından kendini bütünüyle sorumlu tutar. Bilirkişinin hatalı değerlendirmesini kişisel yenilgi gibi yaşar. Müvekkilin ölçüsüz sözünü kendi mesleki itibarıyla özdeşleştirir. Karşı vekilin üslubunu kendi iç dengesine saldırı gibi algılar.</p>

<p>Oysa Stoacı ayrım berraktır: Karar mahkemeye aittir; fakat karara giden yolda gösterilecek mesleki özen avukata aittir. Tanığın ne söyleyeceği avukatın tam denetiminde değildir; fakat tanığa hangi soruların, hangi sırayla ve hangi amaçla yöneltileceği avukatın hazırlık alanındadır. Bilirkişi raporunun sonucu avukatın iradesinde değildir; fakat raporun çelişkilerini göstermek, eksik incelemeyi ortaya koymak, denetime elverişsizliği vurgulamak avukatın görevidir. Müvekkilin duygusal dalgalanmaları bütünüyle önlenemez; fakat müvekkile süreci dürüstçe anlatmak, beklentiyi yönetmek ve savunma disiplinini korumak mümkündür.</p>

<p>Avukat her şeyi yönetemez. Fakat yönetebileceği alanı ihmal ettiğinde, aksilik yalnız dışarıdan gelmez; içeriden de büyür. Bu nedenle Stoacı avukatlık, pasif kabulleniş değildir. Aksine, enerjinin doğru yere yöneltilmesidir. Avukat kontrol edemediği şeye öfkelenerek tükenmek yerine, kontrol edebildiği alanda daha berrak, daha dikkatli ve daha etkili davranmaya çalışır.</p>

<h2><a name="X47a861e59adc21195e17335b9deadd02690f151">Önceden Görmek: Kötümserlik Değil, Mesleki Hazırlık</a></h2>

<p>Stoacı düşüncede önemli bir alıştırma vardır: Muhtemel talihsizlikleri önceden düşünmek. Bu, hayatı karamsarlıkla yaşamak değildir. Beklenmeyenin yıkıcı etkisini azaltma yöntemidir. Avukatlık bakımından bu alıştırma son derece pratiktir.</p>

<p>Duruşmaya giderken yalnız ideal senaryoya hazırlanmak yetmez. Hâkim dosyaya hâkim olmayabilir. Tanık beklenmedik beyanda bulunabilir. Karşı taraf yeni belge sunabilir. Müvekkil duruşma öncesinde panikleyebilir. Mahkeme, avukatın beklediği usulî hassasiyeti göstermeyebilir. Dosya hiç hesapta olmayan bir yöne sapabilir. Bunları önceden düşünmek avukatı korkak yapmaz; hazırlıklı yapar. Avukatın zihninde yalnız “olması gereken duruşma” değil, “olabilecek duruşma” da bulunmalıdır. Savunma stratejisi yalnız ideal zemine göre değil, aksilik ihtimaline göre de kurulmalıdır. Çünkü meslek hayatında çoğu zaman dosya, avukatın zihnindeki kusursuz plana sadık kalmaz.</p>

<p>Stoacı avukat, “Bu nasıl olur?” şaşkınlığında uzun süre kalmaz. Çünkü meslek ona şunu öğretmiştir: Olur. Adliyede olur. Dosyada olur. İnsanda olur. Tanıkta olur. Bilirkişide olur. Müvekkilde olur. Hatta bazen avukatın kendisinde de olur. Önemli olan aksiliğin varlığı değil, avukatın o aksilik karşısında mesleki merkezini kaybedip kaybetmediğidir.</p>

<h2><a name="X70795330bd1417217f12d88ec109ff3fb991a7f">Acı ve Yargı: Dosyanın Yükü mü, Zihnin Eklediği Yük mü?</a></h2>

<p>Stoacıların üzerinde ısrarla durduğu konulardan biri, olay ile olaya ilişkin yargı arasındaki farktır. Acı, sıkıntı ve terslik bütünüyle yok sayılamaz. Fakat bunların insan üzerindeki etkisi, zihnin onlara eklediği yorumla büyür veya küçülür. Avukatlık mesleğinde bu ayrım çok önemlidir. Dosya ağır olabilir. Fakat “bu dosya beni mahvedecek” düşüncesi, dosyadan ayrı ve fazladan bir yüktür. Duruşma yorucu olabilir. Fakat “kimse emeğimi görmüyor” duygusu, yorgunluğa ikinci bir katman ekler. Bilirkişi raporu hatalı olabilir. Fakat “artık adalet diye bir şey yok” genellemesi, somut itiraz enerjisini tüketir. Müvekkil zorlayıcı olabilir. Fakat “bütün müvekkiller böyledir” düşüncesi, avukatın mesleki ilişkilerinde kalıcı bir sinizme dönüşebilir.</p>

<p>Stoacı avukat yaşadığı sıkıntıyı inkâr etmez. Kendisine “hiçbir şey olmamış gibi davran” demez. Fakat sıkıntıya kendi zihninde gereksiz ilaveler yapmamaya çalışır. Çünkü avukatın mesleki kuvveti, olayla yorum arasındaki mesafeyi koruyabildiği ölçüde artar. Her aksilik tepki ister; fakat her aksilik iç çöküş istemez.</p>

<p>Avukatın dosyayı ciddiye alması gerekir. Ancak dosyanın ağırlığını kendi varlığına yönelmiş mutlak bir tehdit gibi yaşaması gerekmez. Mesleki dayanıklılık, işte bu ayrımda başlar.</p>

<h2><a name="X32996674c079ae74b533d761319ad33e28e41a6">Uyumlanma: Haksızlığa Alışmak Değil, Mücadele Ederken Dağılmamak</a></h2>

<p>Stoacı metinlerde aksiliğe uyumlanma fikri önemli bir yer tutar. Fakat bu kavram dikkatle anlaşılmalıdır. Çünkü uyumlanma kolayca teslimiyetle karıştırılabilir. Avukatın yargı sistemindeki aksaklıklara uyumlanması, haksızlığı kabullenmesi anlamına gelmez. Duruşmaların gereksiz biçimde geç başlamasına, gerekçesiz ara kararlara, özensiz bilirkişi raporlarına, dosya merkezli yargılamaya veya savunmanın yeterince dinlenmemesine razı olmak Stoacı tavır değildir.</p>

<p>Stoacılık pasif razı oluş değildir. Stoacı avukat haksızlığa itiraz eder. Usul ihlalini kayda geçirir. Tutanak ister. Gerektiğinde reddi hâkim yoluna başvurur. Üst denetim yollarını kullanır. Mesleki itirazını açık, ölçülü ve kararlı biçimde dile getirir. Fakat bütün bunları yaparken kendi iç düzenini de korur. Çünkü öfke bazen haklıdır; ama yönetilmediğinde savunmanın berraklığını bozar. Sitem bazen yerindedir; ama ölçüsüzleştiğinde hukuki argümanın önüne geçer. Kırgınlık anlaşılabilir; ama avukat kırgınlığın içinde kalırsa dosyanın gerektirdiği soğukkanlı hamleyi geciktirir.</p>

<p>Bu nedenle Stoacı uyumlanma, adaletsizliğe razı olmak değil; adaletsizlikle mücadele ederken zihinsel dağılmayı önlemektir. Avukatın mesleki vakarının en çok sınandığı yer de burasıdır. Haksızlığa susmamak; fakat haksızlığın üslubunu kendi üslubu hâline getirmemek.</p>

<h2><a name="aksiliği-hammaddeye-çevirmek">Aksiliği Hammaddeye Çevirmek</a></h2>

<p>Stoacı düşüncenin en güçlü taraflarından biri, tersliği bütünüyle anlamsız bir felaket olarak görmemesidir. Aksilik, doğru işlendiğinde bir tür mesleki hammaddeye dönüşebilir.</p>

<p>Aleyhe bilirkişi raporu, daha güçlü bir itiraz dilekçesine zemin hazırlayabilir. Tanığın çelişkili beyanı, sorgu tekniği bakımından imkân doğurabilir. Mahkemenin eksik incelemesi, istinaf veya temyiz sebebi hâline gelebilir. Müvekkilin gerçekçi olmayan beklentisi, avukata iletişim dilini yeniden kurma fırsatı verebilir. Karşı vekilin sert üslubu, avukatın vakarını göstereceği bir sınava dönüşebilir.</p>

<p>Elbette her aksilik kazanç değildir. Bazı aksilikler yalnızca zarardır, kayıptır, yorgunluktur. Bunu süslemeye gerek yoktur. Stoacı bakış, hayatın her darbesini yapay bir iyimserlikle parlatmaya çalışmaz. Fakat mesleki olgunluk, zararın içinden bile yapılabilecek hamleyi görebilme yeteneğidir.</p>

<p>Stoacı avukat, “Bu neden başıma geldi?” sorusunda uzun süre takılı kalmaz. Daha mesleki bir soruya geçer: “Şimdi elimde ne var ve bununla ne yapabilirim?” Bu soru, avukatı edilgen yakınmadan çıkarır ve yeniden fail konumuna taşır.</p>

<h2><a name="X1c7c86cbf23ba21f1e32d6b81e519cbb03cec74">Başkasının Meselesine Bakar Gibi Bakabilmek</a></h2>

<p>Stoacıların dikkat çekici alıştırmalarından biri de kişinin kendi meselesine, sanki bir başkasının meselesiymiş gibi bakabilmesidir. İnsan, başkasının yaşadığı aksilik karşısında çoğu zaman daha serinkanlıdır. Başkasına “<strong>olur böyle şeyler</strong>”, “<strong>şimdi yapılacak işe bakalım</strong>”, “<strong>önce sakinleşelim</strong>” diyebilir. Fakat aynı olay kendi başına geldiğinde zihinsel mesafe daralır.</p>

<p>Bu avukatlıkta da böyledir. Avukat, müvekkiline çoğu zaman soğukkanlı tavsiye verir. “Bu rapora itiraz ederiz.” “Bu beyanı çelişki olarak kullanırız.” “Bu ara kararı üst denetimde ileri süreriz.” “Bu aşamada panik yapmayalım.” Fakat kendi dosyasında, kendi emeğinin zedelendiğini düşündüğü anda aynı serinkanlılığı korumakta zorlanabilir.</p>

<p><strong>Oysa avukatlık mesleği, başkasının meselesine bakma becerisi üzerine kuruludur.</strong> Avukat, müvekkilin telaşına bütünüyle kapılırsa savunma kuramaz. Müvekkilin öfkesini kendi öfkesi hâline getirirse strateji zayıflar. Müvekkilin umutsuzluğunu aynen devralırsa mesleki mesafe kaybolur. Bu nedenle Stoacı bakış, avukata yalnız kendi hayatı için değil, mesleki ilişkisi için de önemli bir disiplin kazandırır: Olayın içinde ol, fakat olayın girdabı olma. Avukatın mesleki mesafesi duygusuzluk değildir. Aksine, yardım edebilmenin şartıdır.</p>

<h2><a name="X661c53a2eb36ce84a266a56b6a0425e37c9bf10">Amor Fati ve Avukatlık: Kaderi Sevmek mi, Olanla Çalışmak mı?</a></h2>

<p>Nietzsche’nin “amor fati” kavramı, Stoacı kabulleniş fikriyle birlikte düşünülebilir. Ancak avukatlık bakımından bu kavram dikkatle ele alınmalıdır. Avukat için “olanı sevmek”, haksızlığı sevmek veya adaletsizliği meşrulaştırmak değildir.</p>

<p>Avukatın görevi, haksızlığı güzel göstermek değildir. Fakat avukat, olmuş olanla çalışmak zorundadır. Dosyadaki vakıa artık vardır. Müvekkilin söylediği söz söylenmiştir. Tanık beyanı zapta geçmiştir. Bilirkişi raporu dosyaya girmiştir. Mahkeme ara kararını kurmuştur. Avukat, olanı yok sayarak değil; olanı doğru okuyarak savunma yapabilir. Bu nedenle avukatlıkta Stoacı kabulleniş, gerçekliği inkâr etmeme disiplinidir.</p>

<p>Birçok kötü savunma, dosyanın gerçek durumunu kabul etmeyi geciktirdiği için zayıflar. Avukat, dosyanın aleyhe yanlarını görmezden gelirse, lehine olanları da etkili biçimde kullanamaz. Stoacı avukat ise gerçeği önce olduğu gibi görmeye çalışır. Sonra onunla ne yapılabileceğine bakar.</p>

<p>Bu tavır, savunmanın ahlaki ve mesleki ciddiyetidir.</p>

<h2><a name="şaşırmamak-avukatın-iç-disiplini">Şaşırmamak: Avukatın İç Disiplini</a></h2>

<p><strong>Adliyede en yorucu şeylerden biri de sürekli şaşırmaktır. </strong>Her gecikmeye şaşırmak. Her özensiz rapora şaşırmak. Her kaba söze şaşırmak. Her ara karara şaşırmak. Her müvekkil paniğine şaşırmak. Şaşırmak insani bir tepkidir; fakat sürekli şaşırmak mesleki enerjiyi tüketir. Stoacı avukat zamanla şunu öğrenir: İnsan unsurunun bulunduğu her yerde aksilik de bulunur. Mahkeme insandır. Müvekkil insandır. Tanık insandır. Bilirkişi insandır. Karşı vekil insandır. Avukatın kendisi de insandır.</p>

<p>Bu gerçek, aksiliği mazur göstermez. Fakat onu mutlak bir felaket olmaktan çıkarır. Beklenebilir hâle gelen şey, zihni daha az sarsar. Avukat, aksiliğin ihtimal dâhilinde olduğunu bildiğinde, onunla karşılaşınca daha çabuk toparlanır.</p>

<p>Burada avukatın kendisine söyleyebileceği cümle şudur: “Bu olabilirdi. Oldu. Şimdi mesleki olarak ne yapılması gerekiyorsa onu yapacağım.” Bu cümle basittir; ama birçok durumda avukatın iç dengesini korur.</p>

<h2><a name="avukatın-vakar-alanı">Avukatın Vakar Alanı</a></h2>

<p>Aksilik karşısında avukatın en kıymetli sermayelerinden biri vakardır. Vakar, sessiz kalmak değildir. Her şeye katlanmak hiç değildir. Vakar; öfkeyi, sitemi, itirazı ve mücadeleyi mesleğin dili içinde tutabilme becerisidir.</p>

<p>Avukat, duruşma salonunda haksızlığa itiraz ederken de vakarını koruyabilir. Bir bilirkişi raporunu sert biçimde eleştirirken de nezaket sınırını aşmayabilir. Müvekkiline kötü ihtimali anlatırken de paniği büyütmeyebilir. Karşı vekilin üslubuna cevap verirken de kendi üslubunu düşürmeyebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Stoacı avukatın gücü burada belirir. O, duygusuz değildir. Fakat duygularının yönetiminde değildir. O, öfkelenmez değildir. Fakat öfkesini savunmanın yerine geçirmez. O, kırılmaz değildir. Fakat kırgınlığını mesleki strateji sanmaz. O, yorulmaz değildir. Fakat yorgunluğunu adalet duygusunun bütünü hakkında acele bir hükme dönüştürmez. Bu nedenle Stoacı avukatlık, bir tür mesleki iç disiplin öğretisidir. Avukatın dış dünyadaki aksilikler karşısında iç dünyasında bir merkez kurmasıdır.</p>

<h2><a name="sonuç-aksilik-içinde-savunma-ahlakı">Sonuç: Aksilik İçinde Savunma Ahlakı</a></h2>

<p>Avukatlık mesleği, ideal şartlarda icra edilen steril bir akıl faaliyeti değildir. Avukat çoğu zaman eksik bilgiyle, sınırlı zamanla, yüksek beklentiyle, insani zaaflarla ve kurumsal aksaklıklarla birlikte çalışır. <strong>Bu yüzden avukatın yalnız hukuk bilgisine değil, aksilik karşısında iç düzenini koruyacak bir felsefeye de ihtiyacı vardır. </strong>Stoacılık bu noktada avukata kuru bir teselli sunmaz. Ona “aldırma” demez. “Her şeyi kabullen” de demez. Daha sahici ve daha zor bir şey söyler: Başına geleni bütünüyle seçemeyebilirsin; fakat başına gelen şeyin seni neye dönüştüreceği konusunda hâlâ bir payın vardır.</p>

<p>Avukat için bu pay, mesleki vakar alanıdır. Aksilik geldiğinde bağırmadan, dağılmadan, acele genellemeler yapmadan, kendi öfkesine esir olmadan, fakat hakkı da terk etmeden durabilmek… İşte Stoacı avukatın gücü burada ortaya çıkar. O, aksiliği sevmez. Fakat aksilik geldiğinde, onu zihninin hükümdarı yapmaz.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fahrettin-kayhan.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/stoaci-bakis-acisiyla-aksilik-ve-avukatlik-meslegi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 13:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/baro/avukat-ks.jpg" type="image/jpeg" length="99117"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Rekabet Kurulunun Med Yapım ve Ay Yapım Kararı: Dizi Sektörü İş Gücü Piyasası Soruşturması Uzlaşma ile Sonuçlandı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/rekabet-kurulunun-med-yapim-ve-ay-yapim-karari-dizi-sektoru-is-gucu-piyasasi-sorusturmasi-uzlasma-ile-sonuclandi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rekabet-kurulunun-med-yapim-ve-ay-yapim-karari-dizi-sektoru-is-gucu-piyasasi-sorusturmasi-uzlasma-ile-sonuclandi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Rekabet Kurulu ("<strong>Kurul</strong>"), 20.11.2025 tarihli ve 25-43/1044-596 sayılı kararıyla, dizi yapım sektöründe faaliyet gösteren Med Yapım Televizyon ve Filmcilik Anonim Şirketi ("<strong>Med Yapım</strong>") ve Ay Sanat Prodüksiyon ve Yapım Anonim Şirketi ("<strong>Ay Yapım</strong>") hakkında yürütülen soruşturmayı uzlaşma usulü ile sonlandırmıştır<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a>. Kurul, soruşturma tarafı teşebbüslerin çalışan ücretlerine ilişkin rekabete hassas bilgileri paylaşmak suretiyle 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'un ("<strong>4054 sayılı Kanun</strong>") 4. maddesini ihlal ettiğini tespit etmiş; uzlaşma indirimi sonrasında Ay Yapım'a 75.790.035,98 TL, Med Yapım'a ise 47.811.989,24 TL idari para cezası uygulanmasına oybirliği ile karar vermiştir.</p>

<p>Soruşturma, Rekabet Kurumu ("<strong>Kurum</strong>") kayıtlarına intikal eden bir ihbar üzerine başlatılmıştır. Kararı dikkat çekici kılan husus, ihbara konu iddiaların iş gücü piyasasında bilgi değişimine ilişkin olmamasıdır; ihlal tespiti, soruşturma sürecinde yürütülen yerinde incelemelerde rekabete hassas bilgi değişimine işaret eden tek bir bulgunun elde edilmesi üzerine ortaya çıkmıştır. İhlal tespitinin tek bir bulguya dayanması, Kurulun bilgi değişimi bakımından benimsediği ispat standardını ortaya koyması yönünden ayrıca önem taşımaktadır. Kararın usul boyutu da kayda değerdir; tarafların Ocak 2025'te ilettiği ilk uzlaşma talepleri Kurul tarafından reddedilmiş, Ekim 2025'te yinelenen başvurular ise kabul edilerek süreç uzlaşma görüşmeleriyle tamamlanmıştır.</p>

<p>Bu bilgi notunda; soruşturmanın arka planı, Kurulun iş gücü piyasalarındaki pazar tanımı yaklaşımı, iş gücü piyasalarına yönelik bilgi değişimine ilişkin hukuki çerçeve ve Kurul içtihadının gelişimi, dosya kapsamında elde edilen bulguya dair değerlendirmeler ile uzlaşma süreci ele alınmaktadır.</p>

<p><strong>1. </strong><strong>Soruşturmanın Arka Planı</strong></p>

<p>Kurum kayıtlarına intikal eden ihbarda; Med Yapım'ın sahip olduğu finansman gücü ve çeşitli yapım şirketleriyle kurduğu ortaklıklar sayesinde piyasada önemli bir pazar payı elde ettiği, kanallar ve platformlarla yapılan anlaşmalarda yurt dışı satış haklarını Med Yapım ve Ay Yapım’ın ortaklaşa kurduğu MA Distribution Televizyon ve Filmcilik Anonim Şirketi’nin ("<strong>MADD</strong>") üzerine aldığı ileri sürülmüştür. İhbarda ayrıca MADD'in yurt dışında agresif bir satış politikası izlediği; HBO Latin Amerika gibi büyük müşterilerle üretilecek dizilerin tamamının anlaşılan müşteriye verilmesine yönelik münhasır anlaşmalar yaptığı; dizilerin paket halinde satılması nedeniyle müşterilerin talep etmedikleri düşük performanslı dizileri de almak zorunda kaldığı ve bu uygulamaların diğer yapım şirketlerinin söz konusu müşterilere satış yapmasını engellediği iddia edilmiştir.</p>

<p>Kurul, 2024 Ağustos ayında Med Yapım, Ay Yapım ve MADD hakkında önaraştırma yapılmasına karar vermiştir. Önaraştırma sürecinde teşebbüslerde gerçekleştirilen yerinde incelemelerde, ihbar konusu dağıtım iddialarından bağımsız olarak, Ay Yapım ve Med Yapım arasında iş gücü piyasalarında çalışan ücretlerine ve zam oranlarına yönelik bilgi değişiminde bulunulduğuna işaret eden bulgular elde edilmiştir. Bunun üzerine Kurul, üç teşebbüs hakkında 4054 sayılı Kanun'un 41. maddesi uyarınca soruşturma açılmasına karar vermiştir. MADD bakımından iş gücü piyasalarında rekabetin ihlal edildiğine ilişkin herhangi bir bulgu elde edilmediğinden, anılan teşebbüsün uzlaşmaya konu bir eyleminin bulunmadığı tespit edilmiştir.</p>

<p>Taraflar Ocak 2025'te, Rekabeti Sınırlayıcı Anlaşma, Uyumlu Eylem ve Kararlar ile Hâkim Durumun Kötüye Kullanılmasına Yönelik Soruşturmalarda Uygulanabilecek Uzlaşma Usulüne İlişkin Yönetmelik ("<strong>Uzlaşma Yönetmeliği</strong>") kapsamında uzlaşma usulünün başlatılması talebinde bulunmuştur. Kurul, Şubat 2025’te bu talepleri reddetmiştir. Soruşturma süresi 6 ay uzatılmış ve Mart 2025'te teşebbüslerde ikinci kez yerinde inceleme gerçekleştirilmiştir. Ay Yapım ve Med Yapım, reddedilen uzlaşma taleplerinin yeniden değerlendirilmesi için Ekim 2025’te başvuruda bulunmuş; dikkat çekici biçimde, Kurul bu kez uzlaşma başvurularını kabul etmiştir.</p>

<p>Kararda ilk uzlaşma taleplerinin reddine ilişkin gerekçeye yer verilmemiştir. Soruşturmanın erken aşamasında reddedilen bir talebin, soruşturma raporunun tebliğinden önce yinelenmesi üzerine kabul edilebilmesi, Kurulun Uzlaşma Yönetmeliği'nin 5. maddesindeki takdir yetkisini soruşturmanın seyrine göre kullandığını göstermektedir.</p>

<p><strong>2. </strong><strong>İlgili Pazar Değerlendirmesi</strong></p>

<p>Kurul, ilgili pazar değerlendirmesini yaparken iş gücü piyasalarına yönelik geçmiş tarihli kararlarındaki yaklaşımını hatırlatmıştır. Kurul, 2005 tarihli Dizi Yapımcıları kararında televizyon dizisi yapımcılığı piyasasında oyuncu transferinin engellenmesi ve oyuncu ücretlerinin sabitlenmesi iddialarını incelemiş ve ilgili ürün pazarını "tv dizisi yapımcılığı" olarak belirlemiştir<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a>. Özel Okullar kararında personel ücretlerine ilişkin bilgi paylaşımı, özel okul işletmeciliği hizmetleri pazarı çerçevesinde ele alınmış<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a>; İzmir Konteyner kararında ise incelemenin iş gücü pazarına ilişkin olması nedeniyle çalışanlara yönelik bir pazar tanımı yapılabileceği belirtilmekle birlikte kesin bir tanım yapılmasına gerek görülmemiştir<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>. KASTDER<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> ve Özel Hastaneler<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> kararlarında da benzer bir yaklaşım benimsenmiş; Özel Hastaneler kararında ilgili ürün pazarının "sağlık hizmetlerinde emek arzı/iş gücü pazarı" olarak tanımlanabileceği ifade edilmekle birlikte, kesin bir pazar tanımı yapılmamıştır.</p>

<p>Kurul bu içtihat çizgisinden hareketle, iş gücü pazarlarında pazar tanımı yapılırken emeğin ilgili faaliyete kattığı değerin ve incelenen emeğin diğer emek faktörlerinden ayrışan yönlerinin esas alınması gerektiğini ifade etmiştir. Dizi yapım sürecinde rol alan aktörlerin her birinin farklı iş tanımlarına sahip olması ve bu iş tanımlarının niteliği itibarıyla birbirine ikame teşkil etmemesi nedeniyle ilgili ürün pazarının her bir pozisyon özelinde ayrı ayrı tanımlanması mümkün görülmüştür. Bununla birlikte Kurul, dosya kapsamında elde edilen belge ve bulguların spesifik bir personel grubuna ilişkin olmaması sebebiyle ilgili ürün pazarının en geniş anlamda "dizi yapım sektöründe çalışanlara yönelik iş gücü pazarı" olarak tanımlanabileceğini değerlendirmiştir.</p>

<p>İlgili coğrafi pazar bakımından Kurul, iş gücü piyasalarında coğrafi pazarın çalışan hareketliliğinin sınırları esas alınarak belirlenmesi gerektiğini; OECD'nin yaklaşımına atıfla coğrafi pazarın, çalışanların makul maliyetlere katlanarak benzer iş imkânı bulabilecekleri alan olarak tanımlanabileceğini belirtmiştir. Kurul, çalışanlar bakımından maliyet unsurunun maddi maliyetlerin yanı sıra yer değiştirme veya işe gidip gelme istekliliği, yaş, aile ve sağlık gibi manevi unsurları da içerdiğini; bu durumun coğrafi pazarın daha dar veya geniş tanımlanabilmesine yol açtığını ifade etmiştir. Dosya bakımından ilgili coğrafi pazarın "Türkiye" olarak belirlenebileceği değerlendirilmiştir.</p>

<p>Sonuç olarak Kurul, İlgili Pazarın Tanımlanmasına İlişkin Kılavuz'un 20. paragrafından hareketle, rekabetçi endişelerin alternatif tüm pazar tanımları bakımından rekabeti bozucu etki doğurabileceği gerekçesiyle dosya kapsamında kesin bir pazar tanımı yapılmasına gerek olmadığı kanaatine varmıştır.</p>

<p><strong>3. </strong><strong>İş Gücü Piyasalarında Bilgi Değişimine İlişkin Hukuki Çerçeve ve Kurul İçtihadının Gelişimi</strong></p>

<p>Kurul kararda öncelikle bilgi değişimine ilişkin genel teorik çerçeveyi ortaya koymuştur. Kurul, rakipler arası her bilgi değişiminin rekabetçi endişe doğurmayacağını; bilgi değişiminin bilgi asimetrisini gidermek, teşebbüslerin kendilerini rakipleriyle kıyaslamasına imkân tanımak ve maliyetleri düşürmek suretiyle etkinlik de yaratabileceğini kabul etmektedir. Değerlendirmenin hareket noktasını "stratejik belirsizlik" kavramı oluşturmaktadır. Rekabetçi piyasalarda rakip oyuncuların birbirlerinin bugünkü veya gelecekteki stratejik davranışları hakkında bilgi sahibi olmaması gerekmekte; bu belirsizliğin bilgi değişimi yoluyla kısmen veya tamamen ortadan kaldırılması, konuyu rekabet hukukunun sınırları içerisine taşımaktadır.</p>

<p>Kurul, Yatay İşbirliği Kılavuzu'na atıfla bilgi değişiminin rekabeti kısıtlayıcı etkisinin paylaşılan bilginin niteliğine bağlı olduğunu vurgulamıştır. Bilginin ticari sır niteliğinden uzaklaşıp kamuya açık hale gelmesi, bireysel olmak yerine toplulaştırılmış olması ve geleceğe yönelik olmayıp geçmiş verilere dayanması halinde rekabeti bozucu etkilerin sınırlı kalacağı kabul edilmektedir. Buna karşılık geleceğe ilişkin fiyat ve miktar gibi stratejik bilgilerin değişimi, pazardaki şeffaflığı yapay olarak artırarak koordinasyonu kolaylaştırmaktadır. Kararda, stratejik nitelikteki bilgilerin bir defaya mahsus paylaşılması ve/veya piyasada herhangi bir etki doğurmaması halinde dahi eylemin 4054 sayılı Kanun'un 4. maddesi kapsamında ihlal olarak değerlendirilebileceğinin altı çizilmektedir.</p>

<p>Kurul, bu genel çerçeveyi iş gücü piyasalarına taşırken karşılaştırmalı hukuktan da yararlanmıştır. Kararda; ABD'de DOJ ve FTC'nin çalışanlara ilişkin bilgi değişiminin rekabet karşıtı koordinasyon doğurabileceğini ifade ettiği, CMA'in ücret tespiti, çalışan ayartmama ve bilgi değişimini iş gücü pazarındaki üç temel kısıtlayıcı eylem türü olarak saydığı belirtilmekte; Kanada, Litvanya ve Portekiz otoritelerinin rehberlerine de aynı yönde atıf yapılmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Türk rekabet hukukunda ise iş gücü piyasaları, Kurulun son yıllarda en yoğun mesai harcadığı alanlardan biri haline gelmiştir. Kurulun iş gücü piyasalarına ilişkin kararlarının sayısı hızla artmış; 2023 yılındaki ilk kapsamlı karardan bu yana teknoloji, eğitim, sağlık ve ilaç sektörlerinde art arda kararlar verilmiştir. İçtihadın kilometre taşları arasında; 37 teşebbüsün incelendiği ve 16 teşebbüse toplam yaklaşık 151,1 milyon TL idari para cezası uygulanan 2023 tarihli çok sektörlü centilmenlik anlaşmaları kararı<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a>, teknoloji ve telekomünikasyon sektöründe 8 teşebbüse toplam 91,7 milyon TL ceza uygulanan 2024 tarihli karar<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a>, ücret tespitinin bağımsız bir ihlal olarak cezalandırıldığı Fransız Liseleri kararı<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a> ile uzlaşan ve uzlaşmayan teşebbüslere uygulanan cezaların toplamı 726 milyon TL'yi aşan 2025 tarihli İlaç Sektörü kararı<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a> sayılabilir.</p>

<p>Bu içtihatlara ilave olarak, 21.11.2024 tarihinde yayımlanan İş Gücü Piyasalarındaki Rekabet İhlallerine Yönelik Kılavuz'da; bilgi değişiminin yalnızca çıktı pazarına değil girdi pazarına yönelik olduğu hallerde de rekabet karşıtı amaç veya etki taşıyabileceği, çalışanların ücretleri, çalışma süreleri, yan hakları, tazminatları ve izin hakları gibi her türden çalışma koşuluna ilişkin bilgilerin rekabete duyarlı kabul edileceği ve iş gücü pazarında rekabeti kısıtlama amacıyla yapılan her türlü bilgi değişiminin etkisine bakılmaksızın rekabeti kısıtladığının kabul edileceği belirtilmektedir.</p>

<p><strong>4. </strong><strong>Dosya Kapsamında Elde Edilen Bulgu ve Kurulun Değerlendirmesi</strong></p>

<p>İhlal tespitinin dayanağını, Ay Yapım'da gerçekleştirilen yerinde incelemede elde edilen ve kararda "Bulgu-1" olarak anılan WhatsApp yazışması oluşturmaktadır. Yazışma, Ay Yapım Strateji ve İş Geliştirme Genel Müdür Yardımcısı ile Med Yapım CEO'su arasında 19.07.2024, 29.07.2024 ve 06.08.2024 tarihlerinde gerçekleşmiştir. 19.07.2024 tarihli yazışmada Ay Yapım yetkilisi, Temmuz ayında uygulanacak zam oranını Med Yapım yetkilisine sormuş; Med Yapım yetkilisi bir ses dosyasıyla, enflasyon oranında zam yapılıp yapılmayacağı üzerinde çalışıldığını ve konuya ilişkin bilgilendirme yapılacağını belirtmiştir. 29.07.2024 tarihli yazışmada Med Yapım yetkilisi, sabit personel için öngörülen zam oranını karşı tarafla paylaşmış; 06.08.2024 tarihli yazışmada ise Ay Yapım yetkilisinin, bir çalışana ödenecek ücreti Med Yapım ile aynı seviyede tutma çabasını ortaya koyan ifadeler tespit edilmiştir. Kurul bu kapsamda ihlalin başlangıç tarihini 19.07.2024, bitiş tarihini 06.08.2024 olarak belirlemiş ve ihlal süresini 19 gün olarak tespit etmiştir.</p>

<p>Kurul, söz konusu yazışmaların çalışan ücretlerine yapılacak zam oranı gibi doğrudan rekabet parametrelerini ilgilendiren, güncel ve stratejik nitelikte bilgilerin rakip teşebbüsler arasında paylaşıldığını gösterdiğini değerlendirmiştir. Kurul, somut bulguların yalnızca bireysel bir yazışma olarak değil, taraflar arasında iş gücü maliyetlerine ilişkin bağımsız karar alma süreçlerinin ihlali niteliğinde değerlendirildiğini belirtmiş ve bilgi değişiminin 4054 sayılı Kanun'un 4. maddesini ihlal ettiği sonucuna ulaşmıştır.</p>

<p>Kararın dikkat çeken yönü, ihlal tespitinin kapsam ve süre bakımından son derece dar bir bulguya dayanmasıdır. Üç mesajlaşma gününden oluşan, 19 günlük bir zaman dilimine yayılan ve iki teşebbüs arasındaki ikili nitelikte tek bir iletişim zinciri, ihlal tespiti ve idari para cezası için yeterli görülmüştür. Bu yaklaşım, kararın teorik çerçevesinde yer verilen ilkeyle tutarlıdır; stratejik nitelikteki bilgilerin bir defaya mahsus paylaşılması ve piyasada herhangi bir etki doğurmaması halinde dahi ihlal tespiti mümkündür. Zam oranı bilgisinin paylaşım tarihi itibarıyla henüz uygulanmamış, geleceğe yönelik bir karar niteliği taşıması bilginin stratejik değerini güçlendiren unsur olarak öne çıkmaktadır.</p>

<p>Soruşturma, uzlaşma ile sonlandırılmıştır. Kasım 2025'te gerçekleştirilen uzlaşma görüşmelerinde taraflar; iddianın tek bir delile dayandığını, yazışmanın yurt dışındaki bir televizyon kanalının talebi üzerine ortak istihdam edilen bir çalışanın ücretine ilişkin olduğunu ve paylaşımın tek seferle sınırlı kaldığını savunmuştur. Taraflar ayrıca bulgu tarihinde bilgi değişimine ilişkin yerleşik bir içtihadın bulunmadığını ileri sürmüş; hafifletici sebeplerin uygulanmasını ve cezanın iş gücü cirosu üzerinden hesaplanmasını talep etmiştir. Kurul, soruşturmanın açıldığı tarihte yürürlükte olan Mülga Ceza Yönetmeliği ile soruşturma sürerken yürürlüğe giren Yeni Ceza Yönetmeliği bakımından lehe hüküm ilkesi çerçevesinde ayrı değerlendirme yapmış; ihlal süresinin 19 gün olması nedeniyle süre artırımı uygulamamış, ağırlaştırıcı veya hafifletici unsur tespit etmemiş ve iki yönetmelik uyarınca hesaplanan ceza oranları arasında fark bulunmadığı sonucuna ulaşmıştır. Bu çerçevede 06.11.2025 tarihli ve 25-41/993-MUA sayılı uzlaşma ara kararıyla 2024 yılı gayri safi gelirleri üzerinden belirlenen cezalara uzlaşma usulü sonucunda %25 indirim uygulanmış; nihai ceza tutarları Med Yapım için 47.811.989,24 TL, Ay Yapım için 75.790.035,98 TL olarak tespit edilmiştir. Tarafların matrah ve hafifletici sebep taleplerine olumlu cevap verilmemiştir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Kurul, 20.11.2025 tarihli kararıyla, dizi yapım sektöründe faaliyet gösteren iki rakip teşebbüs arasında çalışan ücretlerine ve zam oranlarına ilişkin güncel ve rekabete hassas bilgilerin paylaşılmasının 4054 sayılı Kanun'un 4. maddesini ihlal ettiğini tespit etmiş ve soruşturmayı uzlaşma usulü ile sonlandırmıştır. Karar, 19 gün süren ve üç mesajlaşma gününden ibaret tek bir ikili iletişim zincirinin dahi ihlal tespiti için yeterli görülmesi bakımından, Kurulun iş gücü piyasalarındaki bilgi değişimine yönelik ispat standardını net biçimde ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, salt bilgi değişiminin (herhangi bir ücret tespiti veya çalışan ayartmama anlaşmasına bağlanmaksızın) bağımsız bir ihlal olarak cezalandırıldığı içtihat çizgisinin dizi sektöründeki ilk uygulaması olma özelliğini taşımaktadır.</p>

<p>Kararın kapsamına ilişkin şu hususun altı çizilmelidir: Uzlaşma ile sonlandırılan soruşturma, yalnızca çalışan ücretlerine yönelik bilgi değişimi iddiasına ilişkindir; ihbarın asıl konusunu oluşturan, MADD aracılığıyla yürütülen yurt dışı dağıtım faaliyetlerine ve münhasır satış anlaşmalarına ilişkin iddialar bu kararın kapsamı dışındadır. Nitekim taraflar uzlaşma görüşmelerinde, MADD bakımından kapsamlı taahhütler sunulduğunu beyan etmiştir. Bu yönüyle karar, soruşturmanın yalnızca iş gücü ayağını sonuçlandırmaktadır.</p>

<p>Karar, Kurumun iki güncel öncelik alanının kesişiminde yer almaktadır. Kurulun iş gücü piyasalarına ilişkin ilk kararlarından biri olan 2005 tarihli Dizi Yapımcıları kararı, oyuncu transferinin engellenmesi ve oyuncu ücretlerinin sabitlenmesi iddialarıyla yine dizi sektörüne ilişkindi; mevcut kararda da bu karara pazar tanımı bağlamında atıf yapılmaktadır. Yirmi yıl sonra Kurulun aynı sektöre, bu kez modern bilgi değişimi doktrini, İş Gücü Piyasalarındaki Rekabet İhlallerine Yönelik Kılavuz çerçevesi ve uzlaşma usulüyle dönmesi, hem medya ve içerik sektörünün hem de iş gücü piyasalarının Kurumun gündemindeki kalıcı yerini göstermektedir. Çok sektörlü centilmenlik anlaşmaları kararından teknoloji, eğitim ve ilaç sektörlerine uzanan içtihat zinciri, bu kararla birlikte yaratıcı endüstrilere de açılmış bulunmaktadır.</p>

<p><a name="OLE_LINK1">İdari para cezasının matrahına ilişkin tartışma da kararın kayda değer yönlerinden birini oluşturmaktadır. Taraflar uzlaşma görüşmelerinde, cezanın toplam ciro üzerinden değil iş gücü cirosu üzerinden hesaplanmasını talep etmiş ve bu talebi Kurulun yakın tarihli kararlarındaki yaklaşımına dayandırmıştır. Gerçekten de Kurul, İlaç Sektörü kararında idari para cezasını çalışan maliyetlerinin ciro içindeki oranını dikkate alarak hesaplamıştır</a><a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a>. Buna karşılık Kurul Üyesi Hasan Hüseyin Ünlü, söz konusu kararda yazdığı farklı gerekçede, Danıştay içtihadı uyarınca cezanın net satışlar üzerinden hesaplanması gerektiğini savunmuştur. Ünlü aynı görüşü, 2023 tarihli centilmenlik anlaşmaları kararındaki karşı oyunda da dile getirmiştir<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a>. İşbu kararda ise Kurul cezayı 2024 yılı toplam gayri safi gelirleri üzerinden hesaplamıştır. Sonuç olarak iş gücü ihlallerinde ceza matrahının nasıl belirleneceği sorusunun, dosyadan dosyaya değişen yaklaşımlar karşısında hem Kurul hem de idari yargı önünde tartışma konusu olacağı düşünülmektedir.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/baran-bas.jpeg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/baran-bas.jpeg" /></a></p>

<p><strong>Av. Baran BAŞ</strong></p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/gulce-korkmaz.jpeg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/gulce-korkmaz.jpeg" /></a></p>

<p><strong>Av. Gülce KORKMAZ</strong></p>

<p><span style="color:#999999">---------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> Kurul’un 20.11.2025 tarihli ve 25-43/1044-596 sayılı gerekçeli kararı için bkz. www.rekabet.gov.tr/Karar?kararId=556c5ea5-8367-488b-80d5-6a5c59f7afac</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999"> Kurul’un 28.07.2005 tarihli ve 05-49/710-195 sayılı Dizi Yapımcıları kararı.</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">[3]</span></a><span style="color:#999999"> Kurul’un 03.03.2011 tarihli ve 11-12/226-76 sayılı Özel Okullar kararı.</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">[4]</span></a><span style="color:#999999"> Kurul’un 02.01.2020 tarihli ve 20-01/3-2 sayılı İzmir Konteyner kararı.</span></p>

<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span style="color:#999999">[5]</span></a><span style="color:#999999"> Kurul’un 24.03.2020 tarihli ve 20-43/588-262 ile 04.03.2021 tarihli ve 21-11/148-61 sayılı KASTDER kararları.</span></p>

<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span style="color:#999999">[6]</span></a><span style="color:#999999"> Kurul’un 24.02.2022 tarihli ve 22-10/152-62 sayılı Özel Hastaneler kararı.</span></p>

<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:#999999">[7]</span></a><span style="color:#999999"> Kurul’un 26.07.2023 tarihli ve 23-34/649-218 sayılı kararı.</span></p>

<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><span style="color:#999999">[8]</span></a><span style="color:#999999"> Kurul’un 27.02.2024 tarihli ve 24-10/170-66 sayılı kararı.</span></p>

<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><span style="color:#999999">[9]</span></a><span style="color:#999999"> Kurul’un 24.04.2024 tarihli ve 24-20/466-196 sayılı kararı. Karar hakkında detaylı incelemelerimizi içeren bilgi notu için bkz. </span><a href="https://www.hukukihaber.net/fransiz-liseleri-kartelleri-okul-kayit-ucretlerinin-burs-oranlarinin-ve-ogretmen-maaslarinin-birlikte-tespiti" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://www.hukukihaber.net/fransiz-liseleri-kartelleri-okul-kayit-ucretlerinin-burs-oranlarinin-ve-ogretmen-maaslarinin-birlikte-tespiti</span></a></p>

<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><span style="color:#999999">[10]</span></a><span style="color:#999999"> Kurul’un 11.09.2025 tarihli ve 25-34/810-474 sayılı İlaç Sektörü kararı.</span></p>

<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><span style="color:#999999">[11]</span></a><span style="color:#999999"> Kurul’un 11.09.2025 tarihli ve 25-34/810-474 sayılı İlaç Sektörü kararı.</span></p>

<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><span style="color:#999999">[12]</span></a><span style="color:#999999"> Kurul’un 26.07.2023 tarihli ve 23-34/649-218 sayılı kararı. Ünlü, Berat Uzun ile birlikte yazdığı karşı oyda, idari para cezası matrahının 4054 sayılı Kanun'un 16. maddesinin üçüncü fıkrası ve Ceza Yönetmeliği'ndeki yıllık gayri safi gelir tanımı çerçevesinde net satışlar üzerinden hesaplanması gerektiğini ifade etmiştir. Anılan karar hakkındaki detaylı değerlendirmelerimizi içeren bilgi notu için bkz. </span><a href="https://www.hukukihaber.net/rekabet-kurulundan-isgucu-piyasalarindaki-centilmenlik-anlasmalarina-ceza" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://www.hukukihaber.net/rekabet-kurulundan-isgucu-piyasalarindaki-centilmenlik-anlasmalarina-ceza</span></a></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/rekabet-kurulunun-med-yapim-ve-ay-yapim-karari-dizi-sektoru-is-gucu-piyasasi-sorusturmasi-uzlasma-ile-sonuclandi</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 09:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/02/resmi/rekabet-ka.jpg" type="image/jpeg" length="68838"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>BOŞANIRKEN YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR</strong></p>

<p><strong>1. Boşanma davası sürecinin duygusal boyutu</strong></p>

<p>Boşanma davası, tarafların en yoğun duyguları yaşadığı dönemlerden biridir. Bu duygusal yük nedeniyle boşanma davası sırasında sağduyulu karar vermek çoğu zaman zorlaşır. Ancak unutulmamalıdır ki boşanma davası sırasında yapılan her yanlış hamle, hem hukuki hem ekonomik açıdan uzun vadeli sonuçlar doğurabilir.</p>

<p><strong>2. Boşanma davası açmadan önce doğru hazırlık yapmanın önemi</strong></p>

<p>Birçok kişi ani öfke ve kırgınlıklarla boşanma davası açmaktadır. Oysa boşanma davası, sadece ayrılığı değil; mal paylaşımı, velayet, nafaka ve tazminat gibi birçok konuyu kapsayan kapsamlı bir hukuki süreçtir. Bu nedenle boşanma davası açmadan önce durumun dikkatle değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p><strong>3. Delil olmadan boşanma davası açmanın riskleri</strong></p>

<p>Boşanma davasında en sık rastlanan hatalardan biri delilsiz başvuru yapılmasıdır. Aldatma, şiddet veya terk iddiaları somut delillerle desteklenmediği sürece mahkeme boşanma davasında istenen sonucu vermez. Mesaj kayıtları, görüntüler, tanık anlatımları veya kamera kayıtları olmadan açılan boşanma davalarının reddedilmesi çok yaygındır.</p>

<p><strong>4. Mal paylaşımı ve boşanma davasındaki yanlış bilinenler</strong></p>

<p>Boşanma davası sürecinde malların paylaşımı konusunda çok sayıda yanlış bilgi bulunmaktadır. Malın bir eşin üzerine kayıtlı olması diğer eşin hakkı olmadığı anlamına gelmez. Edinilmiş mallara katılma rejimi gereğince evlilik süresince edinilen mallarda her iki eşin de hakkı vardır. Bu nedenle boşanma davası açılmadan önce mal varlığının doğru tespit edilmesi önemlidir.</p>

<p><strong>5. Nafaka ve tazminat haklarının doğru değerlendirilmesi</strong></p>

<p>Boşanma davasında tazminatın boşanmayı kimin istediğine göre belirlendiği yönünde yaygın bir yanılgı vardır. Oysa tazminat, tarafların kusur durumuna göre değerlendirilir. Daha az kusurlu olan ve boşanma davası sonucunda ekonomik kayba uğrayan taraf tazminat talep edebilir. Nafaka hakkı da aynı şekilde boşanma davası içerisindeki genel durum ve ihtiyaçlara göre değerlendirilir.</p>

<p><strong>6. Velayet konusunun boşanma davasındaki yeri</strong></p>

<p>Boşanma davası sırasında velayeti bir rekabet alanı olarak görmek ciddi bir hatadır. Mahkemeler velayet kararını ebeveynlerin duygusal beyanlarına göre değil, çocuğun üstün yararını gözeterek verir. Çocuğun gelişimini hangi ebeveynin daha iyi destekleyebileceği belirleyici unsurdur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>7. Sosyal medyanın boşanma davasına etkisi</strong></p>

<p>Boşanma davası devam ederken yapılan sosyal medya paylaşımları sürecin seyrini olumsuz etkileyebilir. Kişinin duygusal bir anla yaptığı paylaşım, boşanma davasında karşı taraf için delil niteliği taşıyabilir ve mahkemenin bakış açısını değiştirebilir.</p>

<p><strong>8. İletişimin tamamen kopması ve boşanma davasına etkileri</strong></p>

<p>Boşanma davasında tarafların iletişimi tamamen kesmesi özellikle çocukların olduğu durumlarda büyük sorunlara yol açar. Saygılı ve kontrollü bir iletişim biçimi, hem boşanma davasının sağlıklı ilerlemesini sağlar hem de çocukların psikolojik açıdan korunmasına katkıda bulunur.</p>

<p><strong>9. Sonuç: Boşanma davası bir son değil, yeni bir başlangıçtır</strong></p>

<p>Boşanma davası, yalnızca bir evliliğin bitişi değildir; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Bu nedenle boşanma davasının bilinçli, planlı ve hukuka uygun yürütülmesi, gelecekte karşılaşılabilecek sorunların önüne geçmek açısından büyük önem taşır</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanirken-yapilan-en-buyuk-hatalar</guid>
      <pubDate>Sat, 30 May 2026 17:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/6hqXrTPHfjE/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="32527"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK (Zina Nedeni İle Boşanma)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>EŞİM BENİ ALDATTI ŞİMDİ NE OLACAK ( Zina Nedeni İle Boşanma)</strong></p>

<p>Bu video, eşinizin sizi aldatması durumunda Türk Medeni Kanunu’nun size tanıdığı tüm hakları anlaşılır şekilde öğrenebilmeniz için hazırlanmıştır. Zina, kanunda özel boşanma sebebi olarak düzenlenmiştir ve atacağınız her adım hukuki sonucunuzu doğrudan etkiler. Aldatma fiilini öğrendiğiniz tarihten itibaren 6 ay içinde ve her hâlde fiilin üzerinden 5 yıl geçmeden dava açabilirsiniz. Eşinizi açık veya örtülü biçimde affetmişseniz dava hakkınız ortadan kalkar. Birlikte yaşamaya devam etmek dahi affetme olarak kabul edilebilir.</p>

<p>Sadakat yükümlülüğünün ihlali ağır bir kusur sayıldığından, boşanma davasında kusur tespiti maddi ve manevi tazminat taleplerinizi güçlendirir. Mahkeme tazminat miktarını tarafların ekonomik durumu, evliliğin süresi ve aldatmanın etkilerine göre belirler. Çocukların velayetinde ise çocuğun üstün yararı esastır. Sadakatsizlik çocuğun gelişimini olumsuz etkiliyorsa velayet çoğunlukla sadakatsiz olmayan tarafa verilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu süreçte geçerli delillerin hukuka uygun şekilde toplanması önemlidir. Tanık beyanları, otel kayıtları, sosyal medya paylaşımları ve alenileşmiş mesajlaşmalar kullanılabilir. Boşanma ile birlikte mal paylaşımı da gündeme gelir ve yasal mal rejimi gereği evlilik süresince edinilen mallar eşit şekilde paylaşılır.</p>

<p>Bu açıklama, aldatma gibi sarsıcı bir durumda haklarınızı doğru adımlarla kullanabilmeniz için hazırlanmıştır. Duygusal tepkiyle değil, hukuki bilinçle hareket etmek sürecin en önemli unsurudur.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/esim-beni-aldatti-simdi-ne-olacak-zina-nedeni-ile-bosanma</guid>
      <pubDate>Thu, 28 May 2026 18:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Sy5Wvj2MyHc/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="75466"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Boşanmak İsteyen Ama Korkan Kadınların Bilmesi Gereken 5 Gerçek]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Boşanma sürecine adım atmak isteyen ancak psikolojik, ekonomik ya da toplumsal nedenlerle çekinen kadınlar için hazırlanan bu video, temel hukuki hakları sade ve anlaşılır bir şekilde ortaya koymaktadır. Aile baskısı, maddi kaygılar ve çocukların geleceği gibi unsurlar çoğu zaman kadınların karar vermesini zorlaştırsa da, Türk hukuku kadınları koruyan güçlü düzenlemelere sahiptir. Bu açıklama bölümünde videoda ele alınan konuların profesyonel bir özeti yer almaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Boşanma hakkı, anayasal ve yasal güvencelere sahip temel bir haktır. Türk Medeni Kanunu’na göre evlilik birliği ortak hayatı sürdürmeyi eşlerden beklenemeyecek ölçüde sarsılmışsa, kadın tek başına boşanma davası açabilir. Eşin rızası aranmaz ve kimse istemediği bir evliliği sürdürmek zorunda değildir.</p>

<p>Şiddet veya baskıya maruz kalan kadınlar 6284 sayılı Kanun çerçevesinde güvence altındadır. Uzaklaştırma kararı, gizlilik tedbirleri, geçici maddi destek ve gerektiğinde devlet koruması gibi önemli hukuki mekanizmalar kadınların güvenliği için düzenlenmiştir.</p>

<p>Ekonomik endişeler de çoğu zaman gerçeği tam olarak yansıtmaz. Nafaka, maddi tazminat ve mal paylaşımı gibi süreçler, boşanma sonrası kadının ekonomik güvencesini desteklemek amacıyla kanunda düzenlenmiştir. Evlilik sürecinde edinilen mallarda her iki eşin de hakkı bulunmaktadır ve kadın yoksulluk nafakası talep edebilir.</p>

<p>Çocukların velayeti konusunda mahkemeler çocuğun üstün yararını esas alır. Özellikle küçük yaştaki çocukların bakım ve ilgisinde anne önemli bir konumda kabul edilmekte olup, annenin sorumluluk bilinci ve çocuğa sağladığı duygusal istikrar dikkate alınmaktadır.</p>

<p>Boşanma bir bitiş değil, yeni bir başlangıçtır. Hukuk sistemi bireyin özgür ve bağımsız yaşam hakkını esas alır. Kadın haklarını bildiğinde ve bilinçli hareket ettiğinde, toplumsal önyargılara rağmen kendine güçlü bir yol çizebilir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bosanmak-isteyen-ama-korkan-kadinlarin-bilmesi-gereken-5-gercek</guid>
      <pubDate>Mon, 25 May 2026 23:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/yUapvan2SsQ/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="62358"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Altında Geçecek Azami Süreler Nelerdir, CMK 110/A]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Adli Kontrol Altında Geçecek Azami Süreler Nelerdir,<br />
CMK 110/A Adlî Kontrol Süresi ve Hukuki Sınırlar</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110/A maddesi, adlî kontrol süresi, uzatma koşulları ve çocuklar açısından uygulanma biçimi konusunda temel düzenlemeleri içerir. Bu videoda, adlî kontrol tedbirinin ne kadar süreyle uygulanabileceğini, hangi durumlarda uzatılabileceğini ve hukuki sınırlarını ayrıntılı biçimde ele alıyoruz.</p>

<p><strong>⚖️ Bu videoda yanıt bulacağınız sorular:</strong></p>

<p>Adlî kontrol süresi ne kadar olabilir?<br />
CMK 110/A maddesi neyi düzenler?<br />
Adlî kontrol süresi hangi hâllerde uzatılabilir?<br />
Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlarda adlî kontrol süresi kaç yıldır?<br />
Çocuklar için adlî kontrol süresi nasıl uygulanır?<br />
Adlî kontrol tedbirinin sınırları nelerdir?</p>

<p><strong>📚 Kısa Özet:</strong><br />
Ceza yargılamasında tutuklama yerine uygulanan adlî kontrol, bireyin özgürlüğünü daha az sınırlayan bir önlemdir. Ancak bu tedbirin süresiz devam etmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. CMK madde 110/A, hem soruşturma hem de kovuşturma aşamasında adlî kontrolün süre sınırlarını, uzatma şartlarını ve çocuklar yönünden indirimi açıkça düzenleyerek kişi özgürlüğünü korur.</p>

<p>🔹 Ağır ceza kapsamına girmeyen suçlarda: En fazla 2 yıl, zorunlu hâllerde 1 yıl uzatma<br />
🔹 Ağır ceza kapsamındaki suçlarda: En fazla 3 yıl, uzatma ile birlikte toplam 4 yıl<br />
🔹 Çocuklar bakımından: Süre yarı oranında uygulanır</p>

<p><strong>Sonuç:</strong><br />
CMK madde 110/A, adlî kontrolün süresiz hale gelmesini engelleyerek hukuk devleti ilkesini ve insan haklarına saygıyı somut biçimde güvence altına alır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-altinda-gececek-azami-sureler-nelerdir-cmk-110a</guid>
      <pubDate>Thu, 21 May 2026 10:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/eMoMx9pjrgY/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="97254"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Tedbirine Uymamanın Sonuçları, CMK Madde 112]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı Tedbirine Uymamanın Sonuçları, CMK Madde 112</p>

<p>Ceza muhakemesi süreci, bir yandan toplumsal adaletin sağlanmasını, diğer yandan bireyin özgürlüğünün korunmasını amaçlar. Bu iki ilke arasında kurulan hassas denge, yargılamanın temelini oluşturur. İşte bu noktada, adli kontrol tedbirleri, tutuklamaya alternatif bir önlem olarak devreye girer. Ancak bu tedbirlerin etkili olabilmesi, şüpheli veya sanığın yükümlülüklere tam anlamıyla uymasına bağlıdır.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 112. maddesi (CMK m.112) kapsamında, adli kontrol hükümlerine uymamanın sonuçlarını tüm yönleriyle inceliyoruz. Kanun koyucu, bu maddeyle hem yargılama sürecinin güvenliğini hem de tedbirlerin ciddiyetini korumayı hedeflemiştir. Adli kontrolün bir “lütuf” değil, kamu düzenini ve yargılamanın sağlıklı yürütülmesini güvence altına alan bir yargısal sorumluluk olduğunu vurguluyoruz.</p>

<p>Videoda şu sorulara detaylı yanıtlar bulabilirsiniz:</p>

<p>- Adli kontrol yükümlülüklerine uymayan kişi hakkında ne yapılabilir?</p>

<p>- Mahkûmiyet kararı verilmiş bir kişi adli kontrolü ihlal ederse ne olur?</p>

<p>- Tutukluluk süresi dolmuş ve salıverilmiş bir kişi adli kontrolü ihlal ederse yeniden tutuklanabilir mi?</p>

<p>CMK 112’nin hukuk sistemimizdeki işlevi ve önemi nedir?</p>

<p>CMK 112’nin birinci fıkrasına göre, adlî kontrol yükümlülüklerini kasten yerine getirmeyen şüpheli veya sanık, hükmedilebilecek hapis cezasının süresi ne olursa olsun derhâl tutuklanabilir. Bu düzenleme, yargılamanın disiplinini sağlamak amacıyla getirilmiştir.</p>

<p>Ayrıca 14 Nisan 2020’de yapılan değişiklikle, hakkında mahkûmiyet kararı verilmiş ve bu karar istinaf veya temyiz aşamasında olan kişiler de artık aynı hükme tabidir. Yani adlî kontrolü ihlal eden bu kişiler hakkında da ilk derece mahkemesi doğrudan tutuklama kararı verebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Öte yandan, 24 Kasım 2016 tarihli değişiklik ile getirilen bir diğer önemli hüküm, azami tutukluluk süresi dolduğu için serbest bırakılan sanıkların durumunu düzenlemiştir. Buna göre, bu kişiler hakkında adlî kontrol kararı verilmişse ve bu tedbiri ihlal ederlerse, yeniden tutuklanmaları mümkündür. Ancak bu tutuklama süresi, ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlarda en fazla dokuz ay, diğer suçlarda ise iki ayla sınırlıdır.</p>

<p>Bu hüküm, hem kişi özgürlüğünün korunması hem de adli sürecin güvenliği açısından son derece önemlidir. CMK 112, bireyin özgürlük hakkını ortadan kaldırmadan, yargılamanın sağlıklı yürütülmesi için bir denge mekanizması kurar. Tedbirlere uymamanın ciddi sonuçları olduğunu hatırlatır ve adli kontrolün hukuk sistemimizdeki caydırıcı gücünü ortaya koyar.</p>

<p>Sonuç olarak, CMK madde 112; adli kontrol tedbirine uymamanın hukuki sonuçlarını belirleyerek, ceza muhakemesinin etkinliğini artıran ve yargı sürecinin disiplinini koruyan bir düzenlemedir. Bu madde, bireysel hak ve özgürlükleri gözetirken aynı zamanda adaletin tecellisini sağlamayı hedefler.</p>

<p>Bir yargılamada özgürlük, yükümlülüklerle anlam kazanır. Adli kontrolün ihlali, sadece bir kural ihlali değil, aynı zamanda adaletin işleyişine müdahale anlamına gelir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-tedbirine-uymamanin-sonuclari-cmk-madde-112</guid>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/-vQAh0iF830/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="98775"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR, CMK 111]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK 111 – Adlî Kontrolün Kaldırılması ve İtiraz Süreci</p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 111 Açıklaması </p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sürecinde bireyin özgürlüğünü sınırlayan her tedbirin geçici olması, hukuk devleti ilkesinin temel gereklerinden biridir. Adlî kontrol tedbiri, tutuklamaya alternatif olarak kişisel özgürlüğü koruyan bir güvence niteliği taşır. Ancak bu tedbirin süresiz biçimde devam etmesi, kişi hak ve özgürlükleriyle bağdaşmaz.</p>

<p>Bu videoda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 111. maddesini (CMK 111) ele alarak adlî kontrolün hangi koşullarda kaldırılabileceğini, başvuru yollarını ve itiraz sürecini ayrıntılı şekilde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan konular:</p>

<p>CMK 111 nedir?<br />
Adlî kontrolün kaldırılması nasıl talep edilir?<br />
Hâkim veya mahkeme bu talebi nasıl değerlendirir?<br />
Adlî kontrol kararına itiraz mümkün müdür?<br />
Adlî kontrol tedbirinin süresi ve ölçülülük ilkesi</p>

<p>Öne çıkan noktalar:<br />
CMK’nın 111. maddesi, adlî kontrolün kaldırılmasına ilişkin açık bir yol belirleyerek bireyin özgürlüğünü korur. Şüpheli veya sanık, adlî kontrolün kaldırılmasını talep edebilir; hâkim veya mahkeme de bu talebi en geç beş gün içinde karara bağlamak zorundadır. Ayrıca, kararlara karşı itiraz hakkı tanınarak yargısal denetim sağlanır.</p>

<p>Bu düzenleme, adil yargılanma hakkı, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkesi açısından büyük önem taşır. Adlî kontrolün bir cezaya dönüşmemesi, yalnızca yargılamanın gerektirdiği ölçüde uygulanması, hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.</p>

<p>Bu video, ceza muhakemesi, adlî kontrol uygulaması ve kişi özgürlüğü üzerindeki yargısal güvenceler konularında bilgi edinmek isteyen hukuk öğrencileri, avukat adayları ve hukuk meraklıları için hazırlanmıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 09:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/l__BEvTYoto/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="93079"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK 110 – Adlî Kontrol Kararı Nedir? | Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 110 Açıklaması | Hukuki Haklarım</p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sistemimizde kişi özgürlüğü, en temel haklardan biridir. Ancak bu özgürlük, bazen adaletin sağlanması amacıyla sınırlanabilir. İşte bu noktada tutuklama tedbirine alternatif bir koruma önlemi olan adlî kontrol devreye girer.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110. maddesini (CMK 110) ele alarak, adlî kontrol kararının kim tarafından verileceğini, hangi aşamalarda uygulanabileceğini ve nasıl değiştirilebileceğini ayrıntılı biçimde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan başlıklar:</p>

<p>CMK 110 nedir?<br />
Adlî kontrol kararı kim tarafından verilir?<br />
Hâkim adlî kontrol kararında değişiklik yapabilir mi?<br />
Kovuşturma aşamasında adlî kontrol nasıl uygulanır?<br />
Cumhuriyet savcısının adlî kontroldeki rolü nedir?<br />
*Adlî kontrol tedbirinin amacı ve hukuk devleti ilkesiyle ilişkisi</p>

<p>Öne çıkan kavramlar:<br />
Adlî kontrol kararı, tutuklama tedbirine alternatif olarak kişi özgürlüğünü daha az kısıtlayan bir sistem getirir. Bu sayede hem yargılamanın güvenliği sağlanır hem de bireyin temel hak ve özgürlükleri korunur. CMK 110, yargılamanın her aşamasında adlî kontrolün uygulanmasına ve değiştirilebilmesine imkân tanıyarak hukuk devleti ilkesinin güçlü bir yansımasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/mqXtkUoSSR4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="26403"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Nedir, Nasıl Düzenlenir CMK 109]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi kapsamında yer alan *“adlî kontrol”* tedbiri ele alınıyor. Tutuklamanın istisna, özgürlüğün ise esas olduğu anlayış doğrultusunda düzenlenen bu madde, kişi özgürlüğünü korurken kamu güvenliğini de sağlamayı amaçlıyor.</p>

<p>Adlî kontrol, şüpheli veya sanığın tutuklanmaksızın belirli yükümlülüklere tabi tutularak denetim altına alınmasıdır. Bu sistem, hem kaçma veya delilleri karartma riskini önlemeyi hem de bireyi tamamen özgürlüğünden yoksun bırakmadan yargılama sürecini güvence altına almayı hedefler.</p>

<p>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p>

<p>Tutuklama nedenleri bulunsa bile hâkim adlî kontrol kararı verebilir mi?<br />
Tutuklama yasağı olan hâllerde adlî kontrol uygulanabilir mi?<br />
Adlî kontrol kapsamında hangi yükümlülükler getirilebilir?<br />
“Konutu terk etmeme” yükümlülüğü ne anlama gelir?<br />
7242 ve 7331 sayılı Kanun değişiklikleri adlî kontrol sistemine ne kazandırmıştır?<br />
Adlî kontrol süresi cezadan düşülür mü?</p>

<p>Bu video, *Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi* kapsamında adlî kontrol kurumunun kapsamını, uygulanma koşullarını, getirilen yenilikleri ve kişi özgürlüğü üzerindeki etkilerini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 06:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Mmnn1gDQv-k/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="46223"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bakan Gürlek: Savunmanın güçlenmesi, yargının ve toplumsal güvenin güçlenmesidir]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek, yargı teşkilatına hitaben yaptığı konuşmada, güçlü bir adalet sisteminin ancak aynı ideale inanan ve sorumluluğu birlikte taşıyan güçlü bir teşkilatla mümkün olacağını belirterek, “Birlikte başaracağız, birlikte güçleneceğiz.” dedi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Gürlek, hâkimler, savcılar, avukatlar, adalet personeli ve infaz koruma teşkilatının büyük bir aile olduğunu vurguladı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>“AYNI KÜRSÜDEN GELİYORUM”</strong></p>

<p>Bakan Gürlek, 20 yıl boyunca hâkim ve savcı olarak görev yaptığını hatırlatarak, adliye koridorlarının sesini, dosyaların yükünü ve yargı mensuplarının sorumluluğunu yakından bildiğini söyledi.</p>

<p>“Bugün sizlere aynı kürsüde görev yapmış bir meslektaşınız olarak hitap ediyorum.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının meselelerini içeriden bildiğini ve iş yükünün farkında olduğunu ifade etti.</p>

<p><strong>YAPISAL SORUNLAR İÇİN YENİ ADIMLAR</strong></p>

<p>Göreve başladıkları andan itibaren yapısal sorunların çözümü için çalışmaları başlattıklarını dile getiren Gürlek, iş yükü analizlerinin yeniden yapılacağını, norm kadro sisteminin güncelleneceğini ve performans ölçütlerinin daha adil ve objektif bir zemine oturtulacağını açıkladı.</p>

<p>Hâkim ve savcıların mesleki gelişimini destekleyen uzmanlaşma ve eğitim modellerinin hayata geçirileceğini belirten Gürlek, adalet personelinin özlük haklarının iyileştirilmesi için somut adımlar atılacağını kaydetti.</p>

<p><strong>“ŞEFFAFLIK VE LİYAKAT ESAS OLACAK”</strong></p>

<p>Adaletin yalnızca kanunu doğru uygulamak olmadığını, kurum içinde hakkaniyeti güçlendirmenin de önemli olduğunu vurgulayan Gürlek, şeffaflığın artırılacağını, liyakatin esas alınacağını ve kurumsal aidiyetin güçlendirileceğini ifade etti.</p>

<p>“Bu teşkilat benim yuvamdır.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının tüm unsurlarının ortak emeğiyle daha güçlü bir yapıya kavuşacağını söyledi.</p>

<p><strong>AVUKATLARA MESAJ: “YARGININ VAZGEÇİLMEZ PARÇASISINIZ”</strong></p>

<p>Konuşmasında savunma makamına özel vurgu yapan Gürlek, avukatların yargının üç sacayağından biri olduğunu belirterek, “Savunma güçlü olduğunda adalet gerçek anlamda hayat bulur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Avukatların mesleklerini güven içinde ve saygınlıkla sürdürebilmeleri için gerekli ortamın güçlendirileceğini kaydeden Gürlek, barolarla daha yakın ve düzenli istişare mekanizmaları kurulacağını bildirdi.</p>

<p><strong>“BÜYÜK BİR ADALET AİLESİYİZ”</strong></p>

<p>Türkiye genelinde 26 bin 765 hâkim ve savcı, 96 bin 53 adalet personeli, 83 bin 929 Ceza ve Tevkifevleri teşkilatı mensubu ve 208 bin 223 avukatla büyük bir adalet ailesi olduklarını belirten Gürlek, aynı ideale inanan güçlü bir bütün olduklarını kaydetti.</p>

<p>Gürlek, “Birlikte daha adil bir gelecek inşa edeceğiz.” ifadeleriyle konuşmasını tamamladı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/H5Vdk8HEEDk/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="98760"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="30803"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="70797"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>

<p></p>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="27464"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="68839"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="86693"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="76843"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="98466"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="35588"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="36854"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="82262"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
