<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 30 Apr 2026 19:16:30 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AVUKATLAR BURSA’DA TEK SES: “SAVUNMAYA SIKILAN KURŞUN ADALETE YÖNELMİŞTİR”]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/avukatlar-bursada-tek-ses-savunmaya-sikilan-kursun-adalete-yonelmistir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/avukatlar-bursada-tek-ses-savunmaya-sikilan-kursun-adalete-yonelmistir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bursa’da mesleğini icra ederken uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Av. Hatice Kocaefe için Türkiye’nin dört bir yanından gelen avukatlar sokaklara döküldü. İstanbul Barosu ve Bursa Barosu’nun çağrısıyla gerçekleşen protesto, meslektaşlara yönelik artan şiddete karşı güçlü bir tepkiye dönüştü.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Baro Başkanları ve Yüzlerce Avukat Katıldı</strong></p>

<p>Çok sayıda baro başkanı ve yüzlerce avukatın katıldığı eylemde, hukuka ve savunma mesleğine yönelen saldırılara karşı sert mesajlar verildi. Protestoya Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Erinç Sağkan ile İstanbul Barosu Başkanı Av. Prof. Dr. İbrahim Ö. Kaboğlu da katıldı.</p>

<p><img alt="401706A7 Fdc6 425E Aeb8 9Cd317903Fcf" height="1080" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/401706a7-fdc6-425e-aeb8-9cd317903fcf.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1920" /></p>

<h3><strong>“Artık Sabrımız Kalmadı”</strong></h3>

<p>Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan, yaptığı açıklamada artık tahammül sınırlarının aşıldığını vurgulayarak, “Bir meslektaşımızı daha toprağa gömmek istemiyoruz. Artık sabrımız kalmadı” dedi.</p>

<p><img alt="Dde487E2 C98E 4C1D B5De 7381D87F1Fc0" height="1080" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/dde487e2-c98e-4c1d-b5de-7381d87f1fc0.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1920" /></p>

<h3><strong>“Savunmaya Sıkılan Kurşun Adalete Yöneliktir”</strong></h3>

<p>İstanbul Barosu Başkanı Av. Prof. Dr. İbrahim Ö. Kaboğlu ise konuşmasında saldırının yalnızca bir cinayet olmadığını belirterek, olayın çok daha derin bir anlam taşıdığını ifade etti. Kaboğlu, “Savunmaya yönelik kurşun yargıya yönelmiştir. Yargıya doğrultulan kurşun adaletedir. Adalete yöneltilen kurşun ise cumhuriyettedir” sözleriyle tepkisini dile getirdi.</p>

<p><img alt="8895388C 85Fb 44F5 A1B0 Dd7Df08409Cd" height="576" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/8895388c-85fb-44f5-a1b0-dd7df08409cd.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1024" /></p>

<h3><strong>“Bu Sıradan Bir Olay Değil”</strong></h3>

<p>Kocaefe’nin İstanbul Barosu üyesi olduğunu hatırlatan Kaboğlu, yaşananların sıradan bir saldırı olarak değerlendirilemeyeceğini söyledi. Avukatlık mesleğinin yalnızca bireylerin haklarını savunmakla sınırlı olmadığını, aynı zamanda kamu hizmeti olduğunu vurgulayan Kaboğlu, savunmaya yönelen her saldırının toplumun tamamını hedef aldığını ifade etti.</p>

<p>Baroların bu tür olayların bir daha yaşanmaması için kararlı bir mücadele yürüteceğini belirten Kaboğlu, “Eğer avukat görevini özgürce yerine getiremiyorsa hiçbir yurttaşın hakkı güvence altında değildir” dedi.</p>

<p><img alt="225Ccf7E 3C21 4E8E A3A3 D83F46844Fe5" height="576" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/225ccf7e-3c21-4e8e-a3a3-d83f46844fe5.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1024" /></p>

<h3><strong>Yetkililere Çağrı: Şiddet Diline Son Verin</strong></h3>

<p>Eylemde, şiddetin her türüne karşı durulması gerektiği vurgulanırken, başta siyasiler olmak üzere tüm yetkililere şiddet dilinden uzak durma çağrısı yapıldı.<strong> </strong>Meslektaşlarının kaybı karşısında derin bir acı ve öfke yaşayan avukatlar, “Bu katliam son olsun” diyerek adaletin sağlanması ve faillerin en ağır şekilde cezalandırılması talebinde bulundu.</p>

<p><iframe allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="" frameborder="0" height="315" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" sandbox="allow-scripts allow-same-origin" src="https://www.youtube.com/embed/UFlPqo-TgTY?si=3VAeB-puwkcdPKFA" title="YouTube video player" width="560"></iframe></p>

<p><i>TBB Başkanı Sağkan, burada yaptığı konuşmada şunları söyledi:</i></p>

<p>“Acımız çok büyük. Bugün burada sadece bu acıyı paylaşmak amacıyla bulunmuyoruz. 26 yaşında gencecik bir meslektaşımız Hatice… Gece gündüz demeden çalışmış, çok iyi bir hukuk eğitimi almış ve avukat olarak yurttaşlarımızın hak arama hürriyetlerini savunmak üzere göreve başlamış. Haince, alçakça, pusu kurdular Hatice’ye.</p>

<p>Bursa Cumhuriyet Başsavcılığımız etkin bir soruşturma yürütüyor. Faillerin gözaltına alındığını biliyoruz. Tüm Barolarımız ve tüm meslektaşlarımızla bu yargılamanın hem soruşturma hem kovuşturma süreçlerini etkin bir şekilde takip edeceğiz. En ağır cezanın alınmasını da sağlayacağız. Ancak bunun yeterli olmadığını biliyoruz. Çünkü bu konu maalesef ki münferit bir olay değil. Bir rastlantı değil. Hatice, tesadüfen oradan geçmiyordu. Önüne pusu kurdular. Bir hukuki uyuşmazlığın tarafı olan borçlusu sırf bir hukuki işlem gerçekleştirdiği için 26 yaşında, savunmasız bir avukatı kurşun yağmuruna tuttular.</p>

<p><img alt="225Ccf7E 3C21 4E8E A3A3 D83F46844Fe5-1" class="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/225ccf7e-3c21-4e8e-a3a3-d83f46844fe5-1.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" / width="900" height="406"></p>

<p>Yıllardır uyarıyoruz; bu cinayetlerin arkasında adalete olan güvenin zayıflatılmasının, avukatı müvekkiliyle özdeşleştiren tutumun ve avukatlık mesleğini itibarsızlaştıran söylemlerin olduğunu biliyoruz. O nedenle rastlantı diyemeyiz buna. Bu mesleğe karşı yıllardır sistematik olarak sürdürülen saldırıların somut bir sonucudur bu.</p>

<p>Tüm toplumumuza şunu hatırlatmak istiyorum: Avukatlar sizlerin özel yaşantınızda, ticari yaşantınızda aldığınız kararların sorumlusu değildir.</p>

<p>Buradan kamu otoritesine de seslenmek istiyorum. Yıllardır savunma makamına dönük sistematik saldırıların artık ne noktaya geldiğinin lütfen farkına varın. Baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin yıllardır avukata ve yargı görevlilerine dönük saldırıların engellenmesi için sunduğu kanun tekliflerini lütfen artık hayata geçirin. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne 2022 yılının 5 Nisan’ında avukata dönük şiddet olaylarının araştırılması için Meclis Araştırma Komisyonu kurulması talebinde bulunduk. Reddettiler. Buradan tekrar sesleniyoruz: Artık lütfen kimse kafasını kuma gömmesin. Kimse, bunlar önlenemez münferit olaylar demesin. Daha Ocak ayında bir kamu avukatı olan Zekeriya Polat, Yalova’da, kamu binasının içine elini kolunu sallayarak giren bir cani tarafından katledildi. Artık bunu engelleyelim. Artık bizim sabrımız kalmadı. Bir meslektaşımızı daha toprağa gömmek istemiyoruz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu çağrımızı sakın bir mağduriyet olarak görmeyin. 210 bin avukat, 81 Baro ve Türkiye Barolar Birliği avukata yönelik şiddet vakalarının önlenmesi konusunda tam bir birlik içinde mücadele etme azim ve kararlılığındadır. Meslektaşımızın anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Bugün burada yüksek sesle ifade ediyoruz. Yargı görevlilerine dönük şiddet vakaları münferit olaylar değildir ve bunu engellemek mümkündür. Türkiye Barolar Birliği, 81 baromuz ve 210 bin avukat olarak söz veriyoruz: Bu topraklardan bu acıları silene kadar mücadele edeceğiz.”</p>

<p>Basın açıklamasında, TBB ve Barolar tarafından, "Daha önce reddedilen şiddet araştırması önergelerini raflardan indirin”, “Avukata yönelik saldırılar, CMK kapsamında doğrudan tutuklama nedeni sayılmalı ve yasal düzenlemeler acilen hayata geçirilmelidir" mesajları verildi.</p>

<p>Açıklamanın ardından, Bursa Adliyesi önünden Kent Meydanı’na, "Savunmayı Savunuyoruz" pankartıyla bir yürüyüş gerçekleştirildi. Yürüyüş boyunca “Savunma susmadı, susmayacak” sloganları atıldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ HUKUK</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/avukatlar-bursada-tek-ses-savunmaya-sikilan-kursun-adalete-yonelmistir</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 16:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/d9b2be84-3efd-405d-bfda-2f0ba0f14bce.webp" type="image/jpeg" length="13448"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukat Hatice Kocaefe (26) Harvard'da çalışma yapıp, BM İklim Konferansı'nda görev almış]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/avukat-hatice-kocaefe-26-harvardda-calisma-yapip-bm-iklim-konferansinda-gorev-almis</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/avukat-hatice-kocaefe-26-harvardda-calisma-yapip-bm-iklim-konferansinda-gorev-almis" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ablasının alacağı için icra takibi başlattığı Hakkı Ç.’in silahlı saldırısında yaşamını yitiren Avukat Hatice Kocaefe’nin (26) babası, kızının İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra Amerika’da Stanford Law School’da yüksek lisans yapıp Harvard’da da akademik çalışmalar yürüttüğünü, ardından BM İklim Konferansı delegasyonunda görev aldığını belirterek, “Sorumluların en ağır cezayı almasını istiyorum” dedi. 5 suç kaydı olan Hakkı Ç. ise Bursa’da yakalanıp, gözaltına alındı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Olay, pazartesi günü saat 17.00 sıralarında Bursa’nın Gürsu ilçesi Ağaköy Mahallesi’nde meydana geldi. Hakkı Ç., soğuk hava deposu bulunan Elif Çalışkan’a armut sattı. Ödemesini yapan Çalışkan’dan ihracatta kullanılan 5 milyon TL’lik armut kasası satın alan Hakkı Ç. ise borcunu ödemedi. Çalışkan, İstanbul Barosu’na kayıtlı avukat olan kız kardeşi Hatice Kocaefe aracılığıyla hukuki süreç başlatınca Hakkı Ç. ile aralarında husumet oluştu. Yine iddiaya göre kız kardeşleri telefonda tehdit eden Ç., hakkında başlatılan icra takibinin geri çekilmesini istedi. Kocaefe ise olumsuz yanıt verip hukuki sürecin devam edeceğini belirtti.</p>

<p>İki kız kardeş, babaları Rahmi Kocaefe ve erkek kardeşleri Muammer Kocaefe ile birlikte sahibi oldukları soğuk hava deposuna yürüyerek gittikleri sırada, otomobille önlerini kesen Hakkı Ç. tarafından silahla ateş açıldı. Şüpheli otomobille kaçarken, Elif Çalışkan dizinden, Hatice Kocaefe ise göğsüne isabet eden tek kurşunla yaralandı. İhbar üzerine bölgeye jandarma ve sağlık ekipleri sevk edildi. Hatice Kocaefe, ambulansla kaldırıldığı Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde müdahaleye rağmen kurtarılamadı. Tedaviye alınan Elif Çalışkan’ın sağlık durumunun ise iyi olduğu öğrenildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>ŞÜPHELİ YAKALANDI</strong></p>

<p>Olay sonrası jandarma iki şüpheliyi gözaltına aldı. Soruşturmanın devredildiği Bursa İl Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şubesi ekipleri, Hakkı Ç.’i Nilüfer ilçesinde rezidanstaki bir evde yakaladı. Gözaltına alınan şüphelinin 5 ayrı suçtan kaydı olduğu ortaya çıktı. Soruşturmayı genişleten polis, 4 kişiyi daha gözaltına aldı.</p>

<p><strong>ABD’DE YÜKSEK LİSANS YAPMIŞ</strong></p>

<p>Avukat kızı Hatice Kocaefe’nin ölümüne, diğer kızı Elif Çalışkan’ın ise yaralanmasına tanık olan Rahmi Kocaefe, evinde taziyeleri kabul etti. Rahmi Kocaefe, DHA muhabirine yaptığı açıklamada hayat dolu olan kızının İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduğunu belirterek, “Hatice, mezun olduktan sonra Viyana Üniversitesi’nde Erasmus yaptı. Ardından yüksek lisans eğitimine devam etti. Daha sonra Amerika’da Stanford Law School’da yüksek lisans yaptı, Harvard’da da akademik çalışmalar yürüttü. Birleşmiş Milletler İklim Konferansı delegasyonunda görev aldı. Geçen ay da Brezilya’da yapılan bir toplantıya katılmıştı” dedi.</p>

<p><strong>‘HEPSİ YARIM KALDI’</strong></p>

<p>Kızının hedeflerinin büyük olduğunu belirten Kocaefe, “Hatice, ‘Dünyanın her yerinde arkadaşlarım var’ derdi. Dünya çapında bir hukuk bürosu kurmak istiyordu. Eğitim vakfı kurma hayali vardı. O gün de ofisini açmak için hazırlık yapıyordu. Hepsi yarım kaldı” diye konuştu.</p>

<p><strong>‘EN AĞIR CEZAYI ALSIN’</strong></p>

<p>Kızının görevini yaparken öldürüldüğünü belirten Rahmi Kocaefe, “Defalarca tehdit edildik. Kızım sadece işini yapıyordu. Sorumluların en ağır cezayı almasını istiyorum” ifadelerini kullandı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/avukat-hatice-kocaefe-26-harvardda-calisma-yapip-bm-iklim-konferansinda-gorev-almis</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 15:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/69f3494c7d14dcf64524fd02.webp" type="image/jpeg" length="18560"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlardan saldırılara tepki: Yalnızca mesleğimizi yaptığımız için hedefteyiz]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/avukatlardan-saldirilara-tepki-yalnizca-meslegimizi-yaptigimiz-icin-hedefteyiz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/avukatlardan-saldirilara-tepki-yalnizca-meslegimizi-yaptigimiz-icin-hedefteyiz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sakarya Barosu, son zamanlarda avukata yönelik artan şiddet ve saldırılara tepki gösterdi. Baro Yönetim Kurulu Üyeleri ve Baro Üyesi avukatlar, Sakarya Adliyesi önünde bir araya gelerek saldırıları protesto etti.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Baro adına, Baro Yönetim Kurulu Üyesi Av. Elif Erdem Düzgün açıklamalarda bulundu:</p>

<p>“Dün İstanbul Barosu Üyesi meslektaşımız Av. Hatice Kocaefe, yalnızca mesleki faaliyetleri nedeniyle katledildi.</p>

<p>Daha önce ise İzmir Barosu Üyesi meslektaşımız Av. Ali Aydın ve Yalova Barosu Üyesi meslektaşımız Av. Zekeriya Polat, aynı nedenle yaşamdan koparıldı.</p>

<p>Bu acı olaylar, avukata yönelen şiddetin tesadüfi değil, giderek derinleşen yapısal bir sorun haline geldiğini açıkça ortaya koymaktadır. Meslektaşlarımız; görevlerini yerine getirirken tehdit, darp ve hatta ölümle sonuçlanan saldırılarla karşı karşıya kalmaktadır.</p>

<p>Avukata yönelik her saldırı; savunma makamına, adil yargılanma hakkına ve hukuk devletine yönelmiş bir saldırıdır. Avukatın üstlendiği görevin doğası gereği tarafların temsilcisi olduğu gerçeği göz ardı edilerek hedef haline getirilmesi kabul edilemez.</p>

<p>Bu şiddet ortamı; cezasızlık algısı, mesleğin itibarsızlaştırılması ve gerekli önlemlerin zamanında alınmamasından beslenmektedir. Etkin ve kararlı bir mücadele ortaya konulmadıkça, bu saldırıların önüne geçmek mümkün değildir.</p>

<p>Yetkili tüm kurumlara açık çağrımızdır: Avukata yönelik şiddetin önlenmesi için gerekli yasal düzenlemeler ivedilikle hayata geçirilmeli, caydırıcı ve somut tedbirler gecikmeksizin uygulanmalıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Unutulmamalıdır ki; savunmanın susturulduğu bir yerde adaletten söz edilemez.</p>

<p>Avukatın güvende olmadığı bir sistemde, yurttaşın hak arama özgürlüğü de güvende değildir.</p>

<p>Artık yeni kayıplar yaşamak istemiyoruz. Meslektaşlarımızı saygıyla anıyor; savunmayı, mesleğimizi ve yurttaşın hakkını korumaya kararlılıkla devam edeceğimizi kamuoyuna duyuruyoruz.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ HUKUK</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/avukatlardan-saldirilara-tepki-yalnizca-meslegimizi-yaptigimiz-icin-hedefteyiz</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 15:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/2-1-3.jpg" type="image/jpeg" length="67417"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[CEZA MUHAKEMESİNDE PLACEBO SAVUNMA: GÖRÜNÜRDE SAVUNMA, GERÇEKTE KANAAT TESLİMİYETİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesinde-placebo-savunma-gorunurde-savunma-gercekte-kanaat-teslimiyeti-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesinde-placebo-savunma-gorunurde-savunma-gercekte-kanaat-teslimiyeti-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hibrit Kopuş Savunması Perspektifinden Ceza Muhakemesinde Placebo Savunma: Görünürde Savunma, Gerçekte Kanaat Teslimiyeti]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde savunmanın varlığı, her zaman savunmanın etkili olduğu anlamına gelmez. Müdafi duruşmada hazır bulunabilir, sanık beyanda bulunabilir, dilekçe verilebilir, itiraz edilebilir; fakat bütün bu faaliyetler, yargılamanın kanaat yapısını, delil değerlendirme biçimini ve karar gerekçesini değiştirmediği sürece yalnızca biçimsel bir savunma görüntüsü üretir. Bu çalışmada “placebo savunma” kavramı, ceza muhakemesinde savunmanın gerçek müdahale gücünü kaybederek psikolojik teselliye, usulî görünürlüğe ve sembolik katılıma indirgenmesini ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Placebo savunma, sanığı ve müdafii geçici olarak rahatlatabilir; fakat dosyanın kurduğu anlam rejimini, iddianamenin çerçevesini, kolluk anlatısının çıpa etkisini, tutuklama kararının kanaat baskısını veya mütalaanın kapanış gücünü kırmaz. Hibrit Kopuş Savunması ise savunmayı yalnızca konuşma, itiraz veya dilekçe faaliyeti olarak değil; yargılamanın bilişsel, retorik, dramaturjik ve usulî akışına stratejik müdahale olarak görür. Bu nedenle placebo savunmaya karşı HKS’nin temel önerisi, savunmanın görünürlükten etkiye, teselliden müdahaleye, biçimsel katılımdan kanaat düzenini dönüştürmeye yönelmesidir.</p>

<p><strong>I. Giriş: Savunma Var mı, Yoksa Savunma Görüntüsü mü Var?</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde en tehlikeli yanılsamalardan biri, savunmanın biçimsel olarak yapılmış olmasının savunmanın gerçekten etkili olduğu anlamına geldiği varsayımıdır. Duruşmada müdafi vardır. Sanık konuşmuştur. Müdafi söz almıştır. Birkaç itiraz yapılmıştır. Belki dilekçe de sunulmuştur. Tutanakta “sanık müdafii savunmasını tekrar etti” veya “beraat talep etti” şeklinde bir cümle de yer almıştır.</p>

<p>İlk bakışta savunma vardır.</p>

<p>Fakat biraz yakından bakıldığında şu soru belirir: Bu savunma gerçekten yargılamanın yönünü değiştirmiş midir? Mahkemenin erken kanaatini zorlamış mıdır? İddianamenin kurduğu anlatıyı kırmış mıdır? Delillerin tartışılma biçimine müdahale etmiş midir? Hâkimin dosyayı okuma tarzında bir tereddüt üretmiş midir? Tutanakta üst denetime elverişli bir iz bırakmış mıdır? Mütalaanın dayandığı varsayımları dağıtmış mıdır? Gerekçenin kurulacağı zemine önceden müdahale etmiş midir?</p>

<p>Eğer bu soruların cevabı olumsuzsa, ortada savunmanın kendisinden çok savunma görüntüsü vardır.</p>

<p>İşte bu yazıda “placebo savunma” dediğimiz olgu tam da burada ortaya çıkar. Placebo savunma, ceza muhakemesinde savunmanın görünür fakat etkisiz hale gelmesidir. Savunma yapılmıştır; ama savunma etki üretmemiştir. Müdafi konuşmuştur; ama dosyanın kanaat mimarisi yerinden oynamamıştır. İtiraz edilmiştir; ama yargılama ritmi değişmemiştir. Dilekçe verilmiştir; ama mahkemenin gerekçe kurma alanı daraltılmamıştır.</p>

<p>Bu nedenle placebo savunma yalnızca zayıf savunma değildir. Daha derin bir şeydir: Savunmanın kendi varlığını gerçek sanmasıdır.</p>

<p><strong>II. Placebo Kavramından Placebo Savunmaya</strong></p>

<p>Tıpta placebo, gerçek bir etkin madde içermediği halde kişide iyileşme beklentisi veya rahatlama duygusu yaratan uygulamayı ifade eder. Burada önemli olan, uygulamanın kişide bir etki hissi doğurmasıdır; fakat bu etkinin nesnel tedavi edici güçten değil, beklentiden, inançtan ve psikolojik rahatlamadan kaynaklanmasıdır.</p>

<p>Ceza muhakemesine taşındığında placebo savunma da benzer bir işlev görür. Sanık, “avukatım savunma yaptı” diye düşünür. Müdafi, “görevimi yerine getirdim” duygusuna kapılabilir. Mahkeme, “taraflara söz verildi” rahatlığıyla usulî görünümü tamamlanmış sayabilir. Dosya, dışarıdan bakıldığında savunma hakkına saygı gösterilmiş gibi görünür.</p>

<p>Fakat bu görünümün altında esas soru şudur:</p>

<p>Savunma, yargısal kararın oluşum sürecine gerçekten müdahale etmiş midir?</p>

<p>Placebo savunmanın tehlikesi, savunmanın yokluğundan daha sinsi oluşundadır. Çünkü savunmanın tamamen yokluğu açık bir ihlaldir; herkes tarafından görülebilir. Oysa placebo savunmada savunma var gibidir. Usulî dekor tamamdır. Duruşma yapılmıştır. Söz verilmiştir. Müdafi beyanı alınmıştır. Hatta bazen uzun uzun konuşulmuştur.</p>

<p>Ama bütün bunlar, dosyanın kaderini belirleyen asıl kanaat hatlarına temas etmemiştir.</p>

<p>Bu yüzden placebo savunma, savunma hakkının kaba inkârı değil; savunma hakkının biçimsel tüketimidir.</p>

<p><strong>III. Ceza Muhakemesinde Biçimsel Savunma ile Etkili Savunma Ayrımı</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde savunma iki düzeyde düşünülebilir. Birincisi biçimsel savunmadır. İkincisi etkili savunmadır.</p>

<p>Biçimsel savunma, savunma hakkının dış görünümünü temsil eder. Müdafiin hazır bulunması, sanığın dinlenmesi, dilekçe sunulması, söz verilmesi, itiraz hakkının teorik olarak tanınması bu düzeye aittir. Bunlar kuşkusuz önemlidir. Ancak tek başına yeterli değildir.</p>

<p>Etkili savunma ise başka bir şeydir. Etkili savunma, yargılamanın karar üretme mekanizmasına nüfuz edebilen savunmadır. Delilin tartışılmasını sağlayan, iddianamenin anlatısını sorgulatan, tutanağa itirazı geçiren, mahkemenin prematüre kanaatini görünür kılan, gerekçenin keyfî kurulmasını zorlaştıran ve üst denetime malzeme hazırlayan savunmadır.</p>

<p>Bir başka deyişle biçimsel savunma “savunma yapıldı mı?” sorusuna cevap verir. Etkili savunma ise “savunma yargılamayı değiştirdi mi?” sorusuna yönelir.</p>

<p>Placebo savunma, birinci soruya evet cevabı verip ikinci soruyu susturan savunmadır.</p>

<p>Bu nedenle placebo savunma, çoğu zaman hukukî ritüellerin içinde gizlenir. Duruşma salonunda savunmanın varlığına dair birçok işaret vardır; fakat savunmanın gerçek etkisine dair çok az belirti bulunur. Savunma, yargılamanın canlı bir öznesi olmaktan çıkar; yargılama dekorunun zorunlu unsurlarından biri haline gelir.</p>

<p><strong>IV. Placebo Savunmanın Ceza Muhakemesindeki Görünümleri</strong></p>

<p><strong>1. Dilekçe Verilmiş Ama Dosya Çerçevesi Kırılmamıştır</strong></p>

<p>Placebo savunmanın ilk görünümü, dilekçenin savunma sanılmasıdır. Elbette yazılı savunma son derece önemlidir. Hatta dosya merkezli yargılama pratiğinde çoğu zaman savunmanın en kalıcı zemini yazılı metindir. Fakat her dilekçe savunma değildir.</p>

<p>Bir dilekçe, yalnızca dosyadaki delilleri tekrar ediyor, genel beraat talebinde bulunuyor, soyut hukuk cümleleriyle yetiniyor ve mahkemenin kanaat kurma biçimini hedef almıyorsa, savunma etkisi sınırlı kalır. Böyle bir dilekçe müvekkili rahatlatabilir; “dosyaya bir şey sunduk” hissi verebilir. Fakat iddianamenin anlam çerçevesini dağıtmıyorsa, kolluk tutanaklarının güvenilirliğini sınamıyorsa, deliller arasındaki boşlukları göstermiyorsa, gerekçeyi önceden zorlamıyorsa placebo etkisi üretir.</p>

<p>Gerçek savunma dilekçesi, yalnızca cevap veren metin değildir. Dosyayı yeniden kuran metindir.</p>

<p><strong>2. Duruşmada Konuşulmuş Ama Tutanak Kilitlenmemiştir</strong></p>

<p>İkinci görünüm, sözlü savunmanın tutanakta iz bırakmamasıdır. Müdafi duruşmada etkili konuşmuş olabilir. Salon atmosferinde güçlü bir hitabet kurulmuş olabilir. Fakat bu konuşma tutanağa geçmemişse, üst denetim bakımından çoğu zaman buharlaşır.</p>

<p>Türk ceza muhakemesinde tutanak yalnızca kayıt aracı değildir; aynı zamanda yargılamanın hafızasıdır. Tutanakta yer almayan savunma, çoğu zaman yargılamanın kurumsal hafızasında da yoktur. Bu nedenle placebo savunmanın tipik biçimlerinden biri, salonda etkili görünen ama tutanakta iz bırakmayan savunmadır.</p>

<p>Müdafi kendini konuşmuş sayar. Sanık avukatını mücadele etmiş görür. Fakat dosya, savunmanın asıl vuruşlarını içermeden yoluna devam eder. Sonra gerekçeli karar geldiğinde savunmanın temel itirazlarının karşılanmadığı görülür. Çünkü o itirazlar, yargılamanın resmî hafızasına yeterince yerleşmemiştir.</p>

<p>HKS açısından burada mesele yalnızca konuşmak değil, konuşmanın izini üretmektir.</p>

<p><strong>3. İtiraz Edilmiş Ama Hedef Belirlenmemiştir</strong></p>

<p>Placebo savunmanın üçüncü görünümü, hedefsiz itirazdır. Müdafi itiraz eder; fakat itirazın neyi durduracağı, neyi kayda geçireceği, hangi üst denetim zeminini oluşturacağı, mahkemenin hangi kanaat sıçramasını engelleyeceği belli değildir.</p>

<p>Bu tür itirazlar bazen savunma enerjisi gibi görünür. Hatta müvekkil açısından “avukatım itiraz etti” duygusu yaratır. Ancak her itiraz etkili değildir. İtiraz, stratejik hedefe bağlanmadığında savunmanın sesi artar ama etkisi artmaz.</p>

<p>HKS açısından itiraz, refleks değil araçtır. Her itirazın bir işlevi olmalıdır: delilin tartışılmasını sağlamak, tutanağı düzeltmek, hukuka aykırılığı görünür kılmak, hâkimin kanaat atlamasını yavaşlatmak, mütalaanın dayanağını daraltmak veya üst denetime kayıt üretmek.</p>

<p>Bu işlevlerden kopan itiraz, placebo savunmanın gürültülü biçimidir.</p>

<p><strong>4. Müvekkil Rahatlatılmış Ama Mahkeme Zorlanmamıştır</strong></p>

<p>Savunmanın psikolojik boyutu vardır. Müdafi, müvekkilini dinler, sakinleştirir, sürecin ağırlığını taşınabilir hale getirir. Bu çok değerlidir. Fakat savunma yalnızca müvekkili rahatlatmaya indirgenirse, mahkemeye yönelen etkisini kaybeder.</p>

<p>Placebo savunmanın en insani ama en tehlikeli biçimlerinden biri budur. Müdafi, müvekkiline güven verir; fakat mahkemenin kanaat yapısına müdahale etmez. Sanık, kendini savunulmuş hisseder; fakat dosya aynı istikamette ilerlemeye devam eder.</p>

<p>Bu noktada savunmanın terapötik işlevi ile muhakeme işlevi birbirine karıştırılmamalıdır. Müdafilik elbette sadece teknik hukuk faaliyeti değildir; aynı zamanda insani bir dayanaktır. Ancak ceza muhakemesinde savunmanın asli görevi, yalnızca sanığın kaygısını azaltmak değil, yargılamanın haksız kanaat üretmesini engellemektir.</p>

<p>Müvekkili rahatlatan ama mahkemeyi zorlamayan savunma, psikolojik olarak değerli görünse de muhakeme bakımından placebo düzeyinde kalabilir.</p>

<p><strong>5. Delil Tartışması Açılmamıştır</strong></p>

<p>Placebo savunmanın en kritik görünümü, delil tartışmasının açılmamasıdır. Ceza muhakemesinde delil yalnızca dosyada bulunan şey değildir; duruşmada tartışılarak anlam kazanan şeydir. Delilin güvenilirliği, elde ediliş biçimi, bağlamı, yorumu, başka delillerle ilişkisi ve isnatla bağlantısı tartışılmadan hükme esas alınması, savunmayı etkisizleştirir.</p>

<p>Savunma, delilin yalnızca varlığına cevap verip delilin anlamını tartışmaya açmıyorsa eksik kalır. Örneğin bir HTS kaydı, kamera görüntüsü, tanık beyanı, bilirkişi raporu veya kolluk tutanağı dosyada bulunabilir. Ama bu delilin neyi gösterdiği, neyi göstermediği, hangi varsayımla yorumlandığı, hangi alternatif ihtimalleri dışlamadığı tartışılmadıkça savunmanın etkisi sınırlanır.</p>

<p>Placebo savunma, delilin dosyada bulunmasını kader kabul eder. Etkili savunma ise delilin anlamına müdahale eder.</p>

<p><strong>V. Placebo Savunmanın Psikolojisi: “Bir Şey Yapıldı” Hissi</strong></p>

<p>Placebo savunmanın gücü, çoğu zaman psikolojik rahatlama üretmesinden gelir. Ceza yargılaması sanık için ağır bir belirsizlik alanıdır. Sanık, çoğu zaman hukuki süreci anlamakta zorlanır. Duruşma salonu, kürsü, cübbe, tutanak, savcı, hâkim, mahkeme dili ve dosya düzeni karşısında kişi kendini edilgen hisseder.</p>

<p>Bu edilgenlik içinde savunmanın herhangi bir hareketi bile rahatlatıcı olabilir. Avukat konuştuğunda, dilekçe sunduğunda, itiraz ettiğinde, sanık “yalnız değilim” duygusuna kavuşur. Bu duygu önemsiz değildir. Fakat sorun, bu duygunun savunmanın gerçek etkisinin yerine geçmesidir.</p>

<p>Placebo savunma, “bir şey yapıldı” hissi üretir. Fakat ceza muhakemesinde asıl mesele bir şey yapılması değil, doğru şeyin doğru zamanda doğru yoğunlukta yapılmasıdır.</p>

<p>HKS’nin “dereceli müdahale” fikri bu nedenle önemlidir. Savunma bazen sakin kalmalıdır. Bazen küçük bir tutanak müdahalesi yeterlidir. Bazen delil tartışmasını açmak gerekir. Bazen hâkimin yönelimini açıkça görünür kılmak gerekir. Bazen daha sert kopuş kaçınılmaz hale gelir. Ancak bütün bu derecelerin ortak noktası, psikolojik rahatlama değil stratejik etki hedeflemesidir.</p>

<p>Placebo savunma ise derece seçmez; çoğu zaman alışkanlık tekrar eder.</p>

<p><strong>VI. Dosya Merkezli Yargılamada Placebo Savunmanın Büyümesi</strong></p>

<p>Placebo savunmanın en verimli zemini, dosya merkezli yargılama pratiğidir. Çünkü dosya merkezli yargılamada duruşma, çoğu zaman delillerin canlı biçimde tartışıldığı bir alan olmaktan çıkar; dosyada zaten kurulmuş kanaatin teyit edildiği bir aşamaya dönüşür.</p>

<p>Bu tür yargılama pratiğinde savunma ne kadar konuşursa konuşsun, eğer dosyanın önceden kurduğu anlam düzenine müdahale etmiyorsa etkisiz kalır. Kolluk tutanağı ilk anlamı kurmuştur. İddianame bu anlamı hukuki isnada dönüştürmüştür. Tutuklama kararı bu isnada ağırlık kazandırmıştır. Ara kararlar dosyanın yönünü sabitlemiştir. Mütalaa ise bütün bu yapıyı nihai sonuç diliyle kapatmıştır.</p>

<p>Savunma bu zincirin hangi halkasında kanaatin kurulduğunu teşhis etmeden yalnızca sonuca itiraz ederse placebo etki üretir. Çünkü mahkemenin zihninde mesele çoktan kapanmış olabilir. Böyle bir durumda savunmanın görevi, yalnızca “beraat istiyoruz” demek değil; kanaatin hangi varsayımlarla kurulduğunu açığa çıkarmaktır.</p>

<p>HKS açısından savunma, dosya merkezli yargılamada iki yönlü çalışmalıdır: Bir yandan dosyayı içeriden yazmalı; yani yazılı savunma ile dosyanın anlam haritasını değiştirmelidir. Diğer yandan duruşmada çerçeveyi zorlamalı; yani sözlü müdahalelerle dosyanın otomatik akışını kesmelidir.</p>

<p>Aksi halde savunma, dosyanın kendi kendini doğrulayan döngüsünde dekoratif bir role indirgenir.</p>

<p><strong>VII. Prematüre Kanaat ve Placebo Savunma</strong></p>

<p>Placebo savunmanın en önemli nedenlerinden biri, prematüre kanaati hedef almamasıdır. Prematüre kanaat, yargılamanın henüz tamamlanmadan zihinsel olarak kapanmasıdır. Bu kapanma bazen kolluk anlatısında başlar, bazen iddianamede güçlenir, bazen tutuklama kararında sertleşir, bazen de mütalaa ile son biçimini alır.</p>

<p>Savunma, prematüre kanaati fark etmeden hareket ettiğinde çoğu zaman yanlış zeminde mücadele eder. Mahkemenin henüz kanaat oluşturmadığını varsayar. Delillerin hâlâ nötr biçimde tartışıldığını sanır. Oysa mahkeme zihinsel olarak çoktan bir güzergâha yerleşmiş olabilir.</p>

<p>Bu durumda genel savunma cümleleri, soyut beraat talepleri veya standart itirazlar mahkemenin kanaat yapısına temas etmez. Çünkü sorun delillerin tek tek eksikliği değil, delillerin hangi zihinsel çerçevede okunduğudur.</p>

<p>Placebo savunma, prematüre kanaati görünmez bırakır. Etkili savunma ise onu teşhis eder.</p>

<p>Bu teşhis bazen açıkça yapılabilir: “Sayın mahkeme, dosyada henüz tartışılmamış hususlar, iddianamenin ön kabulü üzerinden değerlendirilmekte; bu durum delillerin serbestçe tartışılmasını zayıflatmaktadır.”</p>

<p>Bazen daha dolaylı yapılır: “Bu delilin isnadı desteklediği kabulünden önce, delilin hangi ihtimalleri dışladığı ve hangi ihtimalleri açık bıraktığı tartışılmalıdır.”</p>

<p>Bazen de tutanak üzerinden yapılır: “Bu beyanımızın, delilin tartışılmamış anlamına dayanılarak hüküm kurulamayacağı yönündeki itirazımızla birlikte tutanağa geçirilmesini talep ederiz.”</p>

<p>Bunlar HKS’nin mikro ve kontrollü kopuş alanlarıdır. Savunma, kanaatin erken kapanmasını görünür hale getirdiği ölçüde placebo etkiden çıkar.</p>

<p><strong>VIII. CMK 215–216–217 Hattı: Placebo Savunmaya Karşı Usulî Direnç</strong></p>

<p>Placebo savunmanın panzehirlerinden biri, CMK 215–216–217 hattının bilinçli işletilmesidir.</p>

<p>CMK 215, ortaya konulan delillere karşı taraflara diyeceklerinin sorulmasını öngören kritik bir alandır. Bu hüküm, savunmaya yalnızca genel savunma yapma imkânı vermez; her delilin ardından o delilin anlamına müdahale etme imkânı tanır. Bu nedenle CMK 215, placebo savunmaya karşı mikro müdahale zeminidir.</p>

<p>Savunma, delil okunduğunda yalnızca “diyeceğimiz yoktur” dediğinde çoğu zaman dosyanın anlam üretimine katılmamış olur. Oysa etkili savunma, delilin tartışılmasına müdahale eder: “Bu delil isnadı desteklememektedir”; “Bu beyan çelişkilidir”; “Bu rapor yöntemsel olarak eksiktir”; “Bu kayıt bağlamından koparılarak yorumlanamaz”; “Bu delilin sanıkla bağlantısı kurulmamıştır.”</p>

<p>CMK 216 ise esas hakkındaki mütalaaya karşı savunmanın son büyük söz alanıdır. Ancak bu alan yalnızca son bir konuşma fırsatı olarak görülürse placebo hale gelir. Etkili savunma, mütalaanın sadece sonucuna değil, kurduğu delil zincirine, varsayımlarına ve dışladığı ihtimallere müdahale eder.</p>

<p>CMK 217 ise hükmün ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurda tartışılmış delillere dayanabileceği ilkesini ifade eder. Bu ilke placebo savunmanın tam karşısında durur. Çünkü savunma şunu söyler: “Bir delilin dosyada bulunması yetmez; o delilin anlamı duruşmada tartışılmalıdır.”</p>

<p>Bu üçlü hat, savunmanın pasif katılımdan aktif müdahaleye geçiş zeminidir. HKS bakımından bu hükümler, savunmanın yalnızca varlığını değil, etkisini kurar.</p>

<p><strong>IX. Placebo Savunma ve Tutanak Krizi</strong></p>

<p>Türk ceza yargılamasında savunmanın etkisizleştiği en önemli alanlardan biri tutanaktır. Çünkü tutanak, yalnızca duruşmada söylenenlerin kaydı değildir; daha sonra gerekçeli kararın ve üst denetimin besleneceği zemindir.</p>

<p>Placebo savunma, çoğu zaman tutanakla mücadele etmez. Müdafi konuşur ama söylediklerinin nasıl geçirildiğini takip etmez. İtiraz eder ama itirazın gerekçesi tutanağa yansımaz. Delil tartışması yapar ama tartışmanın ana cümlesi kaybolur. Hâkimin yönlendirmesine karşı çıkar ama bu karşı çıkış “sanık müdafii beyanda bulundu” şeklinde özetlenir.</p>

<p>Böylece savunma, duruşma salonunda var olmuş ama dosyada yok olmuş olur.</p>

<p>HKS açısından tutanak, savunmanın hafıza alanıdır. Savunma yalnızca mahkeme heyetine değil, dosyanın geleceğine de konuşur. İstinafa, Yargıtay’a, Anayasa Mahkemesi’ne, hatta ileride yapılabilecek bireysel başvuruya malzeme üretir. Bu nedenle tutanak müdahalesi, savunmanın teknik ayrıntısı değil, stratejik omurgasıdır.</p>

<p>Placebo savunma “söyledim” der. Etkili savunma “söyledim ve kayda geçirdim” der.</p>

<p><strong>X. Placebo Savunmanın Dramaturjisi: Savunma Rolünün Oynanması</strong></p>

<p>Ceza duruşması yalnızca hukuki bir işlem değildir; aynı zamanda güçlü bir dramaturjik sahnedir. Kürsü, cübbe, tarafların konumu, söz alma biçimi, hitap tarzı, hâkimin müdahaleleri, savcının mekânsal yakınlığı ve sanığın fiziksel konumu yargılamanın sembolik düzenini oluşturur.</p>

<p>Bu sahnede savunmanın da kendisine biçilen bir rolü vardır. Bazen bu rol, “usulüne uygun biçimde konuşan ama yargılamanın merkezine fazla müdahale etmeyen avukat” rolüdür. Müdafi bu rolü sorgulamadan kabul ettiğinde, placebo savunma dramaturjik olarak tamamlanır.</p>

<p>Savunma oradadır ama sahnenin akışını değiştirmez. Konuşur ama ritmi bozmaz. İtiraz eder ama düzeni sarsmaz. Talepte bulunur ama mahkemenin konfor alanını zorlamaz. Böylece savunma, yargılamanın meşruiyet dekoruna katkı sunar; fakat hakikatin ortaya çıkarılmasına aynı ölçüde katkı sunmayabilir.</p>

<p>HKS, savunmanın bu dramaturjik edilgenliğine itiraz eder. Savunma, sahnenin kendisine biçtiği rolü her zaman kabul etmek zorunda değildir. Bazen uyumlu görünerek güven üretir. Bazen küçük müdahalelerle ritmi yavaşlatır. Bazen açık itirazla çerçeveyi kırar. Bazen sert kopuşla usul ihlalini görünür kılar. Bazen de sistemik meşruiyet sorununu kayıt altına alır.</p>

<p>Bu nedenle HKS, savunmanın sahnedeki varlığını değil, sahneye müdahale kapasitesini önemser.</p>

<p><strong>XI. Placebo Savunma ile Etkili Savunma Arasındaki Temel Farklar</strong></p>

<p>Placebo savunma ile etkili savunma arasındaki fark, çoğu zaman kullanılan kelimelerde değil, savunmanın hedefinde ortaya çıkar.</p>

<p>Placebo savunma, “savunma yapıldı” görüntüsünü üretir. Etkili savunma, “kanaat zorlandı” sonucunu hedefler.</p>

<p>Placebo savunma, müvekkili rahatlatır. Etkili savunma, mahkemeyi düşünmeye zorlar.</p>

<p>Placebo savunma, dosyaya cevap verir. Etkili savunma, dosyanın kuruluş biçimini sorgular.</p>

<p>Placebo savunma, itiraz eder. Etkili savunma, itirazı kayıt, delil tartışması ve üst denetim stratejisine bağlar.</p>

<p>Placebo savunma, duruşmada konuşur. Etkili savunma, tutanakta iz bırakır.</p>

<p>Placebo savunma, delilin varlığına cevap verir. Etkili savunma, delilin anlamını tartışır.</p>

<p>Placebo savunma, mahkemenin ritmine uyar. Etkili savunma, gerektiğinde ritmi yavaşlatır, böler veya yeniden kurar.</p>

<p>Placebo savunma, karar geldiğinde “biz söyledik” der. Etkili savunma, karar gelmeden önce gerekçenin hareket alanını daraltır.</p>

<p>Bu ayrım, HKS’nin temel sorusuna bağlanır: Savunma hangi dereceyle, hangi anda, hangi hedefe müdahale edecektir?</p>

<p><strong>XII. HKS’nin Cevabı: Savunmayı Görünürlükten Etkiye Taşımak</strong></p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması, placebo savunmaya karşı savunmanın stratejik aklını yeniden kurar. Bu modelde savunma, tek tonlu bir itiraz pratiği değildir. Savunma, yargılamanın atmosferini, hâkimin tutumunu, dosyanın delil yapısını, müvekkilin psikolojisini, tutanak rejimini, mütalaa dilini ve karar ihtimalini birlikte okuyan bir müdahale sanatıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>HKS açısından savunmanın değeri yalnızca ne kadar konuştuğunda değil, ne zaman konuştuğunda; yalnızca ne söylediğinde değil, neyi kayda geçirdiğinde; yalnızca hangi hakkı hatırlattığında değil, o hakkı hangi stratejik hedefe bağladığında ortaya çıkar.</p>

<p>Bu nedenle HKS’nin placebo savunmaya karşı önerileri şunlardır:</p>

<p>Savunma, her duruşmadan önce dosyanın kanaat haritasını çıkarmalıdır. Mahkeme hangi delile yaslanıyor? İddianame hangi çerçeveyi kuruyor? Kolluk anlatısı hangi ilk anlamı dayatıyor? Tutuklama kararı dosyada nasıl bir ağırlık oluşturmuş? Mütalaa hangi varsayımlarla kurulmuş?</p>

<p>Savunma, her delil bakımından yalnızca “lehimize mi, aleyhimize mi?” sorusunu değil, “bu delil hangi anlam rejimi içinde okunuyor?” sorusunu sormalıdır.</p>

<p>Savunma, duruşmada yalnız konuşmayı değil, kayıt üretmeyi hedeflemelidir.</p>

<p>Savunma, müvekkili yalnız psikolojik olarak rahatlatmakla yetinmemeli; onu stratejik disipline de hazırlamalıdır.</p>

<p>Savunma, hâkimle gereksiz çatışmadan kaçınmalı; fakat mahkemenin konfor alanı hakikatin önüne geçtiğinde kontrollü kopuşu göze almalıdır.</p>

<p>Savunma, her itirazı bir üst denetim cümlesine dönüştürebilmelidir.</p>

<p>Bu yaklaşımda savunma, placebo etkiden çıkar ve yargılamanın kurucu unsurlarından biri haline gelir.</p>

<p><strong>XIII. Sonuç: Savunmanın Değeri Görünürlüğünde Değil, Etkisindedir</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde savunmanın en büyük tehlikelerinden biri, kendi biçimsel varlığına aldanmasıdır. Müdafi varsa savunma vardır sanılır. Dilekçe verilmişse savunma yapılmıştır sanılır. Duruşmada konuşulmuşsa hak kullanılmıştır sanılır. Oysa savunma, yalnızca varlığıyla değil, etkisiyle anlam kazanır.</p>

<p>Placebo savunma, bu yanılgının adıdır. Savunmanın psikolojik teselliye, usulî görünüme ve sembolik katılıma indirgenmesidir. Bu savunma türü, sanığa geçici bir rahatlama, müdafie görevini yapmış olma hissi, mahkemeye ise usulî tamamlanmışlık konforu sağlar. Fakat dosyanın kanaat düzenini değiştirmez.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması’nın önemi burada ortaya çıkar. HKS, savunmayı yalnızca mahkemeye hitap eden bir konuşma değil, yargılamanın kanaat mimarisine müdahale eden stratejik bir faaliyet olarak görür. Bu nedenle HKS bakımından savunma, duruşma salonunda görünmekle yetinemez; dosyada iz bırakmalı, delilin anlamını tartışmalı, prematüre kanaati görünür kılmalı, tutanağı zorlamalı, gerekçenin kurulacağı zemini önceden daraltmalı ve gerektiğinde yargılamanın ritmini kontrollü biçimde kesmelidir.</p>

<p>Savunma, yalnızca sanığı rahatlatmak için değil, mahkemeyi hakikate zorlamak için vardır.</p>

<p>Bu nedenle ceza muhakemesinde asıl soru şudur:</p>

<p>Savunma yapıldı mı?</p>

<p>Hayır.</p>

<p>Asıl soru şudur:</p>

<p>Savunma, yargılamanın kaderine dokundu mu?</p>

<p>Placebo savunma ile gerçek savunma arasındaki bütün fark, bu sorunun cevabında saklıdır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/Fahrettin-KAYHAN.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesinde-placebo-savunma-gorunurde-savunma-gercekte-kanaat-teslimiyeti-1</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 14:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/terazi/tutuklu-kelepce.jpg" type="image/jpeg" length="82866"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[HALKI YANILTICI BİLGİYİ ALENEN YAYMA SUÇUNUN UNSURLARI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/halki-yaniltici-bilgiyi-alenen-yayma-sucunun-unsurlari-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/halki-yaniltici-bilgiyi-alenen-yayma-sucunun-unsurlari-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>I. TCK m.217/A</strong></p>

<p><strong>“Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” başlıklı Türk Ceza Kanunu m.217/A’ya göre;</strong> <i>“(1) Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.</i></p>

<p><i>(2) Suçun, failin gerçek kimliğini gizlemek suretiyle veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkraya göre verilen ceza yarı oranında artırılır”</i>.</p>

<p>Maddenin ilk fıkrasında suçun temel, ikinci fıkrasında ise suç tipinin cezayı ağırlaştıran nitelikli hallerinin düzenlendiği görülmektedir. Cezanın üst haddinin 3 yıl hapis cezası olarak öngörülmesi, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun m.100/4’de öngörülen tutuklama yasağının burada geçerli olmayacağını göstermektedir.</p>

<p><strong>Madde gerekçesine bakıldığında;</strong> ifade özgürlüğünün önemine vurgu yapıldığı, demokratik toplum için en temel gerekliliklerin bu özgürlüğün alt yapısını oluşturduğu, sonrasında ifade özgürlüğü kapsamında haber veya bilgiye ulaşma hakkı ile ilgili açıklamaların yapıldığı, ancak bunların yanında internetin sağladığı anonim ortamın yalan, yanlış ve manipülatif içeriklerin yayılmasına yol açtığına vurgu yapılarak, bu durumun demokratik ortamın masumiyetini zedelediği, bu sebeple haber ve bilgi güvenliğini sağlamak ve özgür ve özgün fikirlerin demokratik ortamda çatışmasına veya yarışmasına yönelik tedbirlerinin alınmasının gerektiğine vurgu yapıldığı anlaşılmaktadır. Gerekçede yer alan bu kısım, yasama organınca ilgili suç tipinin düzenlenmesinin ne amaçla yapıldığına yönelik açıklamasından ibarettir. Gerekçenin kalan kısmında ise; suç tipine ilişkin açıklamaya yer verildiği görülmekle birlikte, açıklamada yanıltıcı veya gerçeğe aykırı bilginin ne olduğundan bahsedilmediği ve bu tespitin nasıl yapılacağına dair bir kriterin ortaya koyulmadığı, öngörülebilirliğin ve bilinirliğin eksik bırakıldığı anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>II. Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçunun Unsurları</strong></p>

<p>“Kamu Barışına Karşı Suçlar” bölümünde düzenlenen bu suçun mağduru kamudur. Bu suçla korunan hukuki yarar kamu barışıdır.</p>

<p>Maddede geçen <i>“kamu barışını bozmaya elverişli şekilde”</i> ifadesinden, bu suçun somut tehlike suçu olduğu anlaşılmaktadır. Fiilin objektif olarak kamu barışını bozmaya elverişli olması gerekmektedir ki, bu husus maddenin gerekçesinde de belirtilmiştir.</p>

<p>Failin yalan haber içeren açıklamaları, kamu barışının bozulmasına dair açık ve yakın tehlikeyi içermeli, yani yargı makamı tarafından alenen gerçeğe aykırı bilgi yayma fiilinin kamu barışını bozmaya elverişli olduğunu tespit edilmelidir.</p>

<p>TCK m.217/A’nın başında yer alan <i>“Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle” </i>ibaresinden açıkça anlaşılacağı üzere; failde aranacak kast özel kasttır, yani icra edilen fiilin yalnızca halk arasında endişe, korku veya panik hallerinden birisini oluşturulması için yapılmalıdır. Fail; halk arasında endişe, korku veya panik oluşturmak saikine sahip değilse, gerçeğe aykırı bilgiyi alenen yaydığından bahisle cezalandırılamaz. Bu sebeple, bu suç tipinin oluşabilmesi için genel kastın yeterli olmadığı ve saikin aranacağı anlaşılmaktadır. Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu olası kastla işlenmeye elverişli değildir.</p>

<p><strong>Hükümde dikkat çeken en önemli mesele “gerçeğe aykırı bilgi” kavramının ne anlama geldiğidir.</strong> Metnin gerekçesinde; “gerçeğe aykırı bilgi” kavramından ne anlaşılması gerektiğinin açıklanmadığı, sadece “yalan”, “yanlış” veya “manipülatif içerik”, “dezenformasyon”, “uydurma içerik” gibi kavramlara yer verildiği, fakat suçun maddi unsurunu oluşturan “gerçeğe aykırı bilgi” kavramından ne anlaşılmasının gerektiği konusunda bir açıklamanın bulunmadığı görülmektedir. “Gerçeğe aykırı bilgi” kavramı; kime ve neye göre, hangi ölçütler esas alınarak tespit edilecektir? Resmi makamlarca yapılan her açıklamaya itibar edilmek zorunda mıdır veya resmi makamların yaptığı her açıklama doğru olarak kabul edilmeli midir? Bu açıklamaları gerekçeli olarak reddeden, açıklamaların hatalı olduğunu bilimsel tespit ve/veya somut gerekçelerle ortaya koyan, görünür gerçekliğe sahip, uydurma tespit ve değerlendirmelerden uzak bilgilerin halkı yanılttığını veya gerçeğe aykırı olduğunu söylemek mümkün olamayacağından, bu tür haberlerin alenen yayılması da düzenleme kapsamına giren suçun konusu olamaz.</p>

<p>Anayasa m.38/1 ile TCK m.2’de “suçta ve cezada kanunilik” ilkesi düzenlenmiş olup, bu ilke uyarınca suç ve ceza ancak kanunla koyulabilir. “Suçta ve cezada kanunilik” ilkesi ilk olarak suçların ve cezaların ancak şekli anlamda, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılacak kanunla koyulacağı anlamına gelse de, ilkenin bundan ibaret olmadığını, suç ve cezaların yalnızca şekli anlamda kanunla koyulmasının ilkenin gerçek manada hayata geçirilmesi açısından yeterli olmadığını ifade etmek isteriz.</p>

<p>Türk Ceza Kanunu’nun “Kanunun bağlayıcılığı” başlıklı 4. maddesi gereğince kanunları bilmemek mazeret sayılamayacağından, “suçta ve cezada kanunilik” ilkesinin unsurlarından birisini “belirlilik” ilkesi oluşturmaktadır. “Belirlilik” ilkesi, kanunla düzenlenen suç tiplerinin herkes tarafından anlaşılabilecek şekilde düzenlenmesini ve suç tiplerinin düzenlendiği madde metinlerinde muğlaklık olmaması sağlamaktadır.</p>

<p><strong>TCK m.217/A;</strong> Anayasa m.26 ve m.28’de koruma altına alınan düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti ve basın hürriyeti ile yakından ilgili olduğundan, Anayasanın “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı 13. maddesi gözönünde bulundurulmalıdır. Anayasa m.13’e göre; temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması gerektiğinde, sınırlandırılan hakkın özüne dokunulamayacağı ve sınırlamanın demokratik toplum düzeninin gereklerine ve “ölçülülük” ilkesine aykırı olamayacağı açıkça düzenleme altına alınmıştır.</p>

<p><strong>Madde metnine bakıldığında;</strong> “ülkenin iç ve dış güvenliği”, “kamu düzeni”, “genel sağlık” ve “kamu barışı” gibi belirli olmayan, soyut ve tespiti ile ispatı zor kavramlara yer verildiği, bu kavramlar sebebiyle madde metninin muğlak olduğu, keyfi uygulamalara yol açabileceği, bu haliyle düzenlemenin öngörülebilirlik ve bilinirlik kriterlerini sağlamayarak belirsizlik içerdiği, bu haliyle “suçta ve cezada kanunilik” ilkesinin unsurlarından olan “belirlilik” ilkesine uygun olmayarak düzenlendiği görülmektedir.</p>

<p>Madde metni bu haliyle; Anayasada teminat altına alınmış yukarıda yer verdiğimiz temel hak ve hürriyetleri kullanmak konusunda kişileri tereddüde düşürecek, üzerlerinde baskı hissettirecek, muhalefet yapmanın veya basın ve sosyal medya eliyle muhalif düşünce paylaşmanın ceza yaptırımına tabi tutulma korkusu sebebiyle önüne geçecek ve gerekçede hedeflenenin aksine çoğulcu ve azınlık düşüncenin yayılmasına ve tartışmaya açılamasına engel olacaktır. Böyle bir durum ve uygulama; Anayasa m.13’e aykırı olarak ilgili hak ve hürriyetlerin özüne müdahale teşkil edecek, demokratik ve hukuki olmayan uygulamalara yol açacaktır.</p>

<p><strong>Fikri alana Ceza Hukuku vasıtasıyla müdahale niteliği taşıyan bu düzenlemenin kanunlaşmaması gerekirdi, ancak kanunlaşan bu metin yerine; </strong><i>“Sırf halk arasında endişeye korkuya veya paniğe yol açmak saikiyle; ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili temeli olmayan, uydurma ve gerçek dışı bir bilgiyi, bu niteliğini bilerek ve kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse bir yıldan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”</i><strong> hükmü olsa, gerçeğe aykırı bilgiyi alenen yayma suçu daha açık, net ve anlaşılabilir olurdu.</strong></p>

<p>Maddenin 2. fıkrasında yer alan cezayı ağırlaştırıcı nitelikli haller incelendiğinde, failin gerçek kimliğini gizlemek suretiyle suçu işlediği veya bu suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi durumunda 1. fıkrada öngörülen cezanın yarı oranında artırılarak tatbik edileceği düzenleme altına alınmaktadır.</p>

<p>7418 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Temyiz” başlıklı 286. maddesinin üçüncü fıkrasının (a) bendinin altı numaralı bendinden sonra gelmek üzere “7. Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma (m.217/A),” ifadesi eklenerek, suçun öngördüğü hapis cezası beş yılın altında olsa da, temyiz kanun yoluna başvurma imkanı tanınmaktadır. Suç yukarıda detaylı şekilde açıkladığımız üzere muğlak, “belirlilik” ilkesine aykırı ve temel hak ve hürriyetlerin özüne müdahale ederek keyfi uygulamalara yol açabilecek bir içeriğe sahip olarak düzenlendiğinden, uygulamanın yargı kararlarıyla da şekilleneceği gözetilerek, temyiz kanun yolunun önünün açılması yerindedir.</p>

<p><strong>III. Sonuç</strong></p>

<p>TCK m.217/A’nın 1. fıkrasında; sırf halk arasında endişeye, korkuya veya paniğe yol açmak saikinin arandığı, bu saikin özel kast olarak öngörüldüğü, fakat halk arasında endişenin, korkunun veya paniğin gerçekleşmesinin suçun tamamlanmasında aranmadığı,</p>

<p>Kanun koyucunun “Kamu Barışına Karşı Suçlar” başlığı altında koruduğu hukuki yararların üç alt başlıktan ibaret olduğu, bunların <i>“ülkenin iç ve dış güvenliği”</i>, <i>“kamu düzeni”</i> ve <i>“genel sağlık”</i> olarak sayıldığı,</p>

<p>Başlıkla uyumsuz bir şekilde madde metninde <i>“gerçeğe aykırı bilgi”</i> kavramına yer verildiği,</p>

<p>Neyin gerçek veya neyin gerçeğe aykırı bilgi olduğu hususunda nereye, nasıl bakılacağının ve hangi ölçütlerin esas alınacağının belirtilmediği,</p>

<p>Esasen Anayasanın 26. ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 10. maddelerinin güvencesi altında bulunan ifade hürriyeti bakımından demokratik, çoğulcu anlayışı benimsemiş bir hukuk devletinde gerçek bilginin kamu otoritesi dahil bir yere ve bir esasa bağlanamayacağının tartışmasız olduğu, bunun aksinin kabul edilemeyeceği, çünkü aksi kabulün “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı Anayasa m.13’e aykırı olarak ifade ve basın hürriyetlerinin özüne müdahale teşkil edeceği, caydırıcı etki oluşturacağı,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>“Kamu barışını bozmaya elverişli”</i> kavramından hareketle somut tehlike suçu ile bu suçun gerçekleştirilmesinin zorlaştırıldığına dair kabulün de yerinde ve yeterli olmadığı, bu tür muğlak kavramlarla genellikle konuşanlara ve yazanlara gösterilen tepkinin kamu barışının bozulmasına elverişlilik bakımından yeterli görüldüğü, bunun ifade ve basın hürriyeti üzerinden ciddi baskı oluşturacağı,</p>

<p>Maddede aranan <i>“aleniyet”</i> şartının gerçekleşmesinin de çok kolay olduğu, çünkü insanların yazıp konuştuklarını, toplumun bir kısmı veya tamamı ile paylaşmayı hedeflediklerini, günümüz iletişim vasıtalarının ve sosyal medyanın bunu da mümkün kıldığını,</p>

<p>“Ortak hüküm” başlıklı TCK m.218’nin 2. cümlesinde geçen <i>“Ancak haber verme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.” </i>hükmü bir hukuka uygunluk sebebi olarak kabul edilmekle birlikte, özellikle halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun soruşturmaya ve kovuşturmaya konu edilmesini engellemeyeceği, halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun unsurları ve sübutu ile ilgili zamanla oluşacak içtihat birliğinin de sorunu çözmeye yeterli olmayacağı, çünkü halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama, örgüt propagandası ile hakaret suçlarında bugüne kadar hala bir içtihat birliği ve uygulama yeknesaklığının sağlanamadığı,</p>

<p>İfade ve basın hürriyetleri üzerinde caydırıcı etki oluşturan bu tür ceza normları ile uygulamaların çoğulcu demokrasiyi, haber alma ve verme hakkını kısıtladığı, fikri alandan uzak durması amaçlanan Ceza Hukukunun, hem ifade hürriyeti ve hem de hazırlık hareketleri dahi sayılamayacak alanlara müdahalesinin mümkün kılınarak ceza sorumluluğu alanının genişletildiği, Ceza Hukukunun fikri alana sirayetinde isabet olmadığı, gerçek dışı bilgi yaymayı cezalandıran maddenin, koruduğu hukuki yarar ve etkileyebileceği toplumsal kesimin büyüklüğü arasında orantısızlığın dikkate alınmasının gerektiği, ifade hürriyetinin özünü zedeleyeceğinin tartışmasız olduğu, neyin gerçek ve neyin gerçek dışı bilgi olduğuna bunları öğrenen toplumun karar verebileceği,</p>

<p>İzahtan varestedir.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Av. Mehmet Vedat Ervan</strong></p>

<p><strong>Av. Cem Serdar</strong></p>

<h3><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/halki-kin-ve-dusmanliga-tahrik-sucu" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">&gt;&gt; Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik Suçu</span></a></strong></h3>

<h3><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/halki-yaniltici-bilgiyi-alenen-yayma-sucu-1" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">&gt;&gt; Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu</span></a></strong></h3>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/halki-yaniltici-bilgiyi-alenen-yayma-sucunun-unsurlari-1</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 13:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/bilgisayar-sks1.jpg" type="image/jpeg" length="95904"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2025/234 esas - 2026/37 karar sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025234-esas-202637-karar-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025234-esas-202637-karar-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 12/2/2026 tarihli, 2025/234 esas - 2026/37 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p></p>

<p><strong>Esas Sayısı : 2025/234</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı : 2026/37</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi : 12/2/2026</strong></p>

<p><strong>R.G.Tarih-Sayı : 30/4/2026-33239</strong></p>

<p></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: </strong>Çorum İnfaz Hâkimliği</p>

<p><strong>İTİRAZIN KONUSU: </strong>13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 48. maddesinin (4) numaralı fıkrasının (g) bendinin Anayasa’nın 2. ve 13. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>OLAY:</strong> Hücreye koyma cezasına karşılık verilen ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezasında disiplin cezasının kaldırılma tarihinin disiplin cezasının kesinleşme tarihine göre belirlenmesine yönelik talebin incelendiği başvuruda itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I.</strong> <strong>İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ</strong></p>

<p>Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 48. maddesi şöyledir:</p>

<p>“<i>Disiplin cezasını gerektiren eylemlerin tekrarı, disiplin cezalarının infazı ve kaldırılması</i></p>

<p><i>Madde 48- (1) (İptal: Anayasa Mahkemesinin 3/10/2013 tarihli ve E.:2013/28, K.:2013/106 sayılı Kararı ile.)</i></p>

<p><i>(2) Bir eylemden dolayı verilen disiplin cezası kesinleştikten sonra bu cezanın infazı tamamlanıp kaldırılması için dördüncü fıkrada belirtilen süreler geçinceye kadar yeniden disiplin cezasını gerektiren bir eylemde bulunan hükümlü hakkında, her defasında bir üst ceza uygulanır.</i></p>

<p><i>(3) Disiplin cezalarının infazı;</i></p>

<p><i>a) Hücreye koyma ve odaya kapatma cezasının infazına, infaz hâkiminin onayı ile başlanır. Hücreye koyma ve odaya kapatma cezasına ilişkin diğer hükümler saklı kalmak üzere, kesinleşen disiplin cezalarının infazına derhâl başlanır. Birden fazla disiplin cezası verilmiş olması hâlinde, bu cezalar kesinleşme tarihleri sırasına göre ayrı ayrı infaz edilir. Bir cezanın infazı tamamlanmadan diğerinin infazına başlanmaz.</i></p>

<p><i>b) Disiplin cezalarının tamamı infaz edilip kaldırılmadıkça koşullu salıverilme işlemi yapılmaz, ancak bu süre hakederek salıverme tarihini geçemez.</i></p>

<p><i>c) Hücreye koyma cezasına ilişkin disiplin cezalarının infazından önce ve infazı sırasında hükümlü, hekim tarafından muayene edilir. İlgilinin bu cezaya katlanamayacağı anlaşılırsa cezanın infazı sonraya bırakılır veya hekiminin belirleyeceği aralıklarla infaz edilir. Koşullu salıverilme tarihine kadar hükümlünün iyileşemeyeceğinin tam teşekküllü Devlet veya üniversite hastanesi sağlık kurulu raporu ile saptanması hâlinde hücreye koyma cezası infaz edilmez; yerine 44 üncü maddenin ikinci fıkrasının uygulandığı hâllerde iki ay, üçüncü fıkrasının uygulandığı hâllerde dört ay süreyle ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezası uygulanır. Raporlar infaz dosyasına konulur.</i></p>

<p><i>(4) İnfaz edildiği tarihten itibaren disiplin cezasının kaldırılmasında ve iyi hâlin kazanılmasında aşağıda belirtilen süreler esas alınır;</i></p>

<p><i>a) Kınama cezası onbeş gün,</i></p>

<p><i>b) Bazı etkinliklere katılmaktan alıkoyma cezası bir ay,</i></p>

<p><i>c) Ücret karşılığı çalışılan işten yoksun bırakma cezası üç ay,</i></p>

<p><i>d) Haberleşme veya iletişim araçlarından yoksun bırakma veya kısıtlama cezası üç ay,</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>e) Ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezası üç ay,</i></p>

<p><i>f) Hücreye koyma cezası 44 üncü maddenin ikinci fıkrasındaki hâllerde altı ay, üçüncü fıkrasındaki hâllerde bir yıl,</i></p>

<p><strong><i><u>g) Hücre cezasına karşılık ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezası, (f) bendinde belirtilen süre,</u></i></strong></p>

<p><i>Sonunda disiplin cezası almamak ve iyi hâlli olmak koşuluyla (a) ve (b) bentlerinde belirtilen cezalar kurum en üst amiri tarafından, diğer bentlerde belirtilen cezalar, kurumun en üst amirinin önerisi ve disiplin kurulu kararıyla kaldırılır.</i></p>

<p><i>(5) Çocuk hükümlüler hakkında verilen disiplin cezaları;</i></p>

<p><i>a) Uyarma ve kınama cezaları kararla birlikte,</i></p>

<p><i>b) Onarma, tazmin etme ve eski hâle getirme cezası yedi gün sonunda,</i></p>

<p><i>c) Harcamalarına sınır koyma cezası otuz gün sonunda,</i></p>

<p><i>d) Bazı etkinliklere katılmaktan alıkoyma cezası otuz gün sonunda,</i></p>

<p><i>e) Teşvik esaslı ayrıcalıkları geri alma cezası otuz gün sonunda,</i></p>

<p><i>f) İznin ertelenmesi cezası altmış gün sonunda,</i></p>

<p><i>g) Kapalı ceza infaz kurumuna iade cezası altmış gün sonunda,</i></p>

<p><i>h) Odaya kapatma cezası doksan gün sonunda,</i></p>

<p><i>Kendiliğinden kalkmış sayılır. (a) bendi hariç, bu fıkradaki diğer süreler karar tarihinden, firar hâlinde infaz tarihinden itibaren başlar.</i></p>

<p><i>(6) Çocuğun bulunduğu kurumun disiplin kurulu, kurum kurallarına uyma, iyileştirme programında ilerleme veya verilen ceza ile amaçlanan sonucun gerçekleşmesi durumunda, çocuk hakkında verilen disiplin cezasını süre koşulu aranmaksızın her zaman kaldırabilir.</i>”</p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p>1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 26/11/2025 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III</strong><strong>. ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p>2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Ahmet Hakan SOYTÜRK tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A. Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>3. 5275 sayılı Kanun’un 1. maddesinde, anılan Kanun’un ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazına ilişkin usul ve esasların düzenlemesi amacıyla kabul edildiği hüküm altına alınmış; 3. maddesinde ise ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazıyla ulaşılmak istenen temel amacın öncelikle genel ve özel önlemeyi sağlamak, bu maksatla hükümlünün yeniden suç işlemesini engelleyici etkenleri güçlendirmek, toplumu suça karşı korumak, hükümlünün yeniden sosyalleşmesini teşvik etmek, üretken ve kanunlara, nizamlara ve toplumsal kurallara saygılı, sorumluluk taşıyan bir yaşam biçimine uyumunu kolaylaştırmak olduğu belirtilmiştir.</p>

<p>4. Kanun’un 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde hükümlülerin ceza infaz kurumlarında güvenli bir biçimde ve kaçmalarını önleyecek tedbirlerin alınarak düzen, güvenlik ve disiplin çerçevesinde tutulacakları, (h) bendinde kurum düzenini ihlal edenler hakkında Kanun’da belirtilen disiplin cezalarının uygulanacağı düzenlenmiştir.</p>

<p>5. Tutuklu ve hükümlüler hakkında uygulanacak disiplin cezaları ve tedbirleri 37 ila 46. maddelerde düzenlenmiştir. Söz konusu hükümlerde disiplinsizlik oluşturan her bir fiil ayrı ayrı tanımlanmış, bu fiillerin işlenmesi durumunda verilecek cezalar da ayrıntılı olarak gösterilmiştir.</p>

<p>6. Bu çerçevede 43. maddede ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezasına yer verilmiştir. Anılan maddenin (1) numaralı fıkrasında ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezası, hükümlünün bir aydan üç aya kadar ziyaretçi görüşüne çıkarılmaması olarak tanımlanmış; (2) numaralı fıkrasında söz konusu cezayı gerektiren fiiller düzenlenmiştir. Maddenin (3) numaralı fıkrasında ise resmî ve yetkili merciler ile avukatlar ve yasal temsilcilerle görüşmelerde bu madde hükmünün uygulanmayacağı öngörülmüştür.</p>

<p>7. 44. maddede de hücreye koyma cezasına yer verilmiştir. Anılan maddenin (1) numaralı fıkrasında hücreye koyma cezası, hükümlünün eylemlerinin nitelik ve ağırlığına göre bir günden yirmi güne kadar, açık havaya çıkma hakkı saklı kalmak üzere geceli ve gündüzlü bir hücrede tek başına tutulması ve her türlü temastan yoksun bırakılması olarak tanımlanmış; (2) ve (3) numaralı fıkralarında ise hücre cezası gerektiren fiiller belirtilmiştir.</p>

<p>8. Kanun’un 48. maddesinde ise disiplin cezasını gerektiren eylemlerin tekrarı hâlinde uygulanacak yaptırım ile disiplin cezalarının infazı ve kaldırılması düzenlenmiştir.</p>

<p>9. Söz konusu maddenin (3) numaralı fıkrasının (a) bendinde hücreye koyma ve odaya kapatma cezasının infazına infaz hâkiminin onayı ile diğer disiplin cezalarının infazına ise cezaların kesinleşmesiyle birlikte derhâl başlanacağı, birden fazla disiplin cezasının verilmiş olması hâlinde bu cezaların kesinleşme tarihleri sırasına göre ayrı ayrı infaz edileceği ve bir cezanın infazı tamamlanmadan diğerinin infazına başlanmayacağı belirtilmiştir.</p>

<p>10. Anılan fıkranın (b) bendinde disiplin cezalarının tamamı infaz edilip kaldırılmadıkça koşullu salıverilme işleminin yapılmayacağı ancak bu sürenin hak ederek salıverilme tarihini geçemeyeceği öngörülmüştür.</p>

<p>11. Fıkranın (c) bendinde ise hücreye koyma cezasına ilişkin disiplin cezalarının infazından önce ve infazı sırasında hükümlünün, hekim tarafından muayene edileceği, ilgilinin bu cezaya katlanamayacağının anlaşılması durumunda cezanın infazının sonraya bırakılacağı veya hekimin belirleyeceği aralıklarla infaz edileceği, koşullu salıverilme tarihine kadar hükümlünün iyileşemeyeceğinin tam teşekküllü devlet veya üniversite hastanesi sağlık kurulu raporuyla saptanması hâlindeyse hücreye koyma cezasının infaz edilmeyeceği, bu ceza yerine 44. maddenin (2) numaralı fıkrasının uygulandığı hâllerde iki ay, (3) numaralı fıkrasının uygulandığı hâllerde dört ay süreyle ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezasının uygulanacağı hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>12. 48. maddenin (4) numaralı fıkrasında disiplin cezasının kaldırılmasında ve iyi hâlin kazanılmasında gözetilecek süreler ile cezanın kaldırılma usulü düzenlenmiştir. Buna göre disiplin cezasının infaz edildiği tarihten itibaren söz konusu fıkradaki sürelerin sona erdiği tarihe kadar bu süreler içinde yeniden disiplin cezası almamak ve iyi hâlli olmak koşuluyla kınama ve belirli etkinliklere katılmaktan alıkonulma cezaları kurumun en üst amiri tarafından, diğer cezalar ise kurumun en üst amirinin önerisi ve disiplin kurulu kararıyla kaldırılacaktır.</p>

<p>13. Anılan fıkranın (e) bendinde ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezası alanların disiplin cezasının kaldırılmasında ve iyi hâlin kazanılmasında esas alınacak süre üç ay olarak öngörülmüş; (f) bendinde ise hücreye koyma cezası ile cezalandırılanlar bakımından söz konusu süre 44. maddenin (2) numaralı fıkrasındaki hâllerde altı ay, (3) numaralı fıkrasındaki hâllerde ise bir yıl olarak belirlenmiştir.</p>

<p>14. Fıkranın itiraz konusu (g) bendinde hücre cezasına karşılık ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezasıyla cezalandırılanların disiplin cezalarının kaldırılmasında ve iyi hâlin kazanılmasında söz konusu fıkranın (f) bendinde belirtilen sürenin dikkate alınacağı hükme bağlanmıştır. Bu itibarla disiplin cezasını gerektiren fiillerin 44. maddenin (2) numaralı fıkrası kapsamında olması hâlinde altı aylık süre, (3) numaralı fıkrası kapsamında olduğu hâllerde ise bir yıllık süre esas alınacaktır.</p>

<p><strong>B. İtirazın Gerekçesi</strong></p>

<p>15. Başvuru kararında özetle; hücreye koyma cezasının zorunlu olarak ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezasına çevrildiği durumlarda hükümlünün itiraz konusu kural uyarınca iyi hal değerlendirmesinin hücreye koyma cezasının infaz edildiği hâle göre daha geç yapıldığı, dolayısıyla hükümlünün koşullu salıverilme şartlarının ağırlaştığı ve ceza infaz kurumunda kaldığı sürenin uzadığı, bu durumun ölçülülük ilkesini ihlal ettiği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2. ve 13. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p>16. Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.</p>

<p>17. Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri <i>belirlilik</i>tir. Bu ilkeye göre yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ya da kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi de gereklidir. Belirlilik ilkesi hukuksal güvenlikle bağlantılı olup hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Bu bakımdan kanunun metni, bireylerin -gerektiğinde hukuki yardım almak suretiyle- hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını belli bir açıklık ve kesinlikte öngörebilmelerine imkân verecek düzeyde kaleme alınmış olmalıdır (AYM, E.2022/53, K.2022/91, 20/7/2022, § 12).</p>

<p>18. Hücre cezasına karşılık ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezasıyla cezalandırılanların disiplin cezasının kaldırılmasında ve iyi hâlin kazanılmasında esas alınacak süreleri düzenleyen itiraz konusu kuralın şeklî anlamda bir kanun hükmü olduğu ve erişilebilir nitelikte olduğu konusunda tereddüt bulunmamaktadır.</p>

<p>19. 5275 sayılı Kanun’un 48. maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında da disiplin cezalarının infaz edilme usulünün, bu cezaların infazının koşullu salıverilmeye etkisinin, hücre cezası yerine ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezasının uygulanmasına ilişkin şartların, disiplin cezasının kaldırılmasında ve iyi hâlin kazanılmasında gözetilecek sürelerin ve bunların hangi tarihten itibaren başlayacağının açık ve net olarak düzenlendiği görülmektedir. Yine kuralla atıfta bulunulan (4) numaralı fıkranın (f) bendinde de söz konusu sürelere açıkça yer verilmiştir. Bu itibarla kuralın belirli ve öngörülebilir olduğu, dolayısıyla hukuki belirlilik ilkesiyle çelişen bir yönünün bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>20. Hukuk devletinde ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleriyle bunların infazına ilişkin kurallar, Anayasa’nın konuya ilişkin kuralları başta olmak üzere ülkenin sosyal, kültürel yapısı, etik değerleri ve ekonomik hayatın ihtiyaçları gözönüne alınarak saptanacak suç ve ceza siyasetine göre belirlenir. Buna göre hangi fiilin suç sayılacağı, cezanın türü ve miktarı ile infaza ilişkin yasal düzenlemeler temelde devletin suç ve ceza politikasına bağlı bir konudur (AYM, E.2020/53, K.2021/55, 14/7/2021, §§ 186-187; E.2022/9, K.2022/80, 21/6/2022, § 17; E.2012/19, K.2013/17, 17/1/2013). Suç ve ceza yönünden sınırları belirtilen bu takdir alanı, ceza sisteminin tamamlayıcı bölümünü oluşturan infaz hukuku ve bu bağlamda ceza infaz kurumlarında uygulanan disiplin hukuku bakımından da geçerlidir (AYM, E.2013/6, K.2013/111, 10/10/2013; E.2020/53, K.2021/55, 14/7/2021, §§ 186, 187). Kanun koyucunun bu konudaki tercih ve takdirinin yerindeliğinin incelenmesi anayasal denetimin kapsamı dışında kalmaktadır (AYM, E.2017/170, K.2018/77, 5/7/2018, § 12).</p>

<p>21. Ceza infaz kurumlarının, özgürlüğü mahkeme kararıyla kısıtlanan tutuklu ve hükümlülerin tutulduğu, devletin kontrolü altındaki özel alanlar olması, dolayısıyla devletin hem bu kurumda bulunanların güvenliklerinin korunması hem de düzen ve disiplini tesis etme yükümlülüğünün bulunmasının doğal sonucu olarak tutuklu ve hükümlüler için disiplin kurallarının öngörülmesi kaçınılmazdır (AYM, E.2013/137, K.2014/94, 22/5/2014; E.2020/53, K.2021/55, 14/7/2021, § 79). Bu kapsamda ceza infaz kurumlarında hangi eylemlerin disiplin suçu sayılacağının, bu eylemlerin hangi disiplin cezasıyla cezalandırılacağının, disiplin cezalarının infazı ve kaldırılma şartlarının belirlenmesinin kanun koyucunun takdir yetkisi içinde olduğu açıktır.</p>

<p>22. Kanun koyucu, takdir yetkisi kapsamındaki düzenlemeleri yaparken hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan ölçülülük ilkesiyle bağlıdır. Bu ilke elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. <i>Elverişlilik</i> getirilen kuralın ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını, <i>gereklilik</i> getirilen kuralın ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını, <i>orantılılık</i> ise getirilen kural ile ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir. Bir kuralda öngörülen düzenleme ile ulaşılmak istenen amaç arasında da ölçülülük ilkesi gereğince makul bir dengenin bulunması zorunludur.</p>

<p>23. Cezalandırmada temel amaç suçluların ıslahı ve topluma kazandırılmasıdır. Bu bağlamda hükmolunan cezanın infaz edilmesiyle hükümlünün işlediği suç nedeniyle pişmanlık duymasının sağlanması, toplum için sürekli bir tehlike olmasının önüne geçilerek gelecekte sosyal sorumluluğa sahip bir birey olarak suçsuz bir hayat sürmeye yatkın duruma getirilmesi amaçlanmaktadır (bazı farklılıklarla birlikte bkz. AYM, E.2012/9, K.2012/103, 5/7/2012).</p>

<p>24. Hükümlünün yeniden sosyalleşmeye ve toplumla uyum içinde yaşamaya hazır olduğunun, başka bir ifadeyle hükümlünün ıslah edilerek cezanın <i>özel önleme </i>işlevinin yerine getirildiğinin en önemli göstergesi hükümlünün <i>iyi hâlli </i>olmasıdır. Anılan Kanun’da hükümlünün iyi hâlli olmasına, infaz kurumunun türü ve infaz biçiminin belirlenmesi, hükümlünün isteği hâlinde başka kuruma nakli, mazeret izninden yararlanabilmesi, denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezasını infaz edebilmesi ve nihayetinde koşullu salıverilmeden yararlanabilmesi gibi çeşitli sonuçlar bağlanmıştır.</p>

<p>25. Kuşkusuz hükümlünün iyi hâlli olup olmadığının değerlendirilmesi bakımından bu kişilerin sınıflandırılması ve belirli bir süre gözlemlenmesi önem taşımaktadır. Nitekim Kanun’un 23. ve 89. maddelerinde hükümlülerin gözlem ve sınıflandırılması ile hükümlülerin değerlendirilmesine ve iyi hâlin belirlenmesine ilişkin esaslar düzenlenmiştir.</p>

<p>26. 89. maddenin (1) ve (2) numaralı fıkralarında hükümlülerin idare ve gözlem kurulu tarafından iyi hâlin belirlenmesine esas olmak üzere en geç altı ayda bir değerlendirmeye tabi tutulacakları, yapılacak değerlendirmede hükümlülerin -diğer ölçütlerin yanı sıra- ceza infaz kurumlarında bulundukları tüm aşamalarda ceza infaz kurumlarının düzen ve güvenliğine ilişkin kurallara uyup uymadıklarının ve aldıkları disiplin cezalarının da dikkate alınacağı belirtilmiştir.</p>

<p>27. Bu itibarla disiplin cezasının kaldırılması ve iyi hâlin değerlendirilmesi için belirli bir süre öngören kuralla, idare tarafından gözlemlenen hükümlünün bu süre zarfında iyi hâlli olmaya teşvik edildiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kuralın hükümlünün iyileştirme ve eğitim programlarının gereklerine uygun davranarak ceza infaz kurumunda düzenli bir yaşam sürdürmesine, cezanın ıslah ve önleme amacına uygun davranarak ceza infaz kurumunda güvenliğin ve disiplinin sağlanmasına katkı sunduğu açıktır. Dolayısıyla kural, meşru bir amaç taşımaktadır.</p>

<p>28. Ceza infaz kurumundaki güvenliği veya disiplini bozacak ya da düzenli yaşamın sürdürülmesini önleyecek fiili işleyen hükümlünün tehlikelilik hâlinin devam ettiği, dolayısıyla iyi hâlli olmadığı açıktır. Bu bağlamda disiplin cezasının infazından sonra cezanın kaldırılması ve iyi hâlli olma hususlarında hükümlünün belirli bir süre ceza infaz kurumu idaresince gözlenmesine ve değerlendirilmesine imkân tanıyan kuralın söz konusu meşru amaca ulaşma bakımından elverişli ve -kanun koyucunun infaz hukukuna ilişkin geniş takdir yetkisi de gözetildiğinde- gerekli olmadığı söylenemez.</p>

<p>29. Kuralla öngörülen düzenlemenin ölçülü olduğunun söylenebilmesi için orantılı da olması gerekir. 48. maddenin (4) numaralı fıkrasının kuralla atıfta bulunulan (f) bendindeki süreler 44. maddenin (2) ve (3) numaralı fıkralarında sayılan disiplin cezalarına konu fiillerin ağırlığına göre belirlenmektedir.</p>

<p>30. Öte yandan hücreye koyma cezası infaz edilen hükümlü ile söz konusu ceza yerine ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezası uygulanan hükümlü arasında disiplin cezasının kaldırılması ve iyi hâlin değerlendirilmesi tarihi bakımından bir farklılık bulunmakta ise de bu farklılığın kuralda öngörülen sürelerden kaynaklanmadığı, aksine bu sürelerin her iki cezasını infaz eden hükümlü yönünden aynı olduğu açıktır.</p>

<p>31. Anılan maddenin (3) numaralı fıkrasının (c) bendinde hücreye koyma cezasına ilişkin disiplin cezalarının infazından önce ve infazı sırasında hükümlünün sağlık koşullarının sürekli olarak izlenmesinin ve hücre cezasına katlanamayacak ölçüde sağlığının bozulduğunun anlaşılması hâlinde bu cezanın uygulanmamasının öngörüldüğü, dolayısıyla hücreye koyma cezasının ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezasına çevrilmesinde söz konusu zorunluluğun belirleyici olduğu ve bu suretle hükümlü açısından infazın kötü muamele boyutuna ulaşmasının önüne geçildiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>32. Ayrıca söz konusu fıkranın (b) bendinde disiplin cezalarının tamamı infaz edilip kaldırılmadıkça koşullu salıverilme işleminin yapılmayacağı ancak bu sürenin hak ederek salıverme tarihini geçemeyeceği hüküm altına alınmıştır. Buna göre hücre cezası ile cezalandırılan ve bu cezası infaz edilen hükümlünün cezasının infaz edildiği tarih ile hak ederek salıverilme tarihi arasında 44. maddenin (2) numaralı fıkrasındaki hâllerde altı aydan, (3) numaralı fıkrasındaki hâllerde bir yıldan az süre olduğu durumlarda hücreye koyma cezası yerine ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezası uygulanan hükümlü ile aynı tarihte salıverileceği anlaşılmaktadır.</p>

<p>33. Bu bağlamda hücreye koyma cezasına göre hakkında daha hafif yaptırım uygulanan hükümlü bakımından -hücre cezası infaz edilen hükümlüye göre- disiplin cezasının kaldırılması ve iyi hâlin belirlenmesinin daha ileri bir tarihte yapılmasının -disiplin cezalarına ilişkin süreler de gözetildiğinde- hükümlüye aşırı bir külfet yüklediği söylenemez. Dolayısıyla kuralın meşru amaca ulaşma bakımından orantılı olduğu sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>34. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir.</p>

<p>Kuralın Anayasa’nın 13. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.</p>

<p><strong>IV. HÜKÜM</strong></p>

<p>13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 48. maddesinin (4) numaralı fıkrasının (g) bendinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE 12/2/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p>

<p></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Başkan</p>

   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
   <td>
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
   <td>
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Muhterem İNCE</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2025234-esas-202637-karar-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 11:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/yargi/anayasamahkemesikirmzis.jpg" type="image/jpeg" length="50086"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2024/229 esas - 2026/35 karar sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2024229-esas-202635-karar-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2024229-esas-202635-karar-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 12/2/2026 tarihli, 2024/229 esas - 2026/35 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p></p>

<p><strong>Esas Sayısı : 2024/229</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı : 2026/35</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi : 12/2/2026</strong></p>

<p><strong>R.G.Tarih-Sayı : 30/4/2026-33239</strong></p>

<p></p>

<p><strong>İPTAL DAVASINI AÇAN: </strong>Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Murat EMİR, Gökhan GÜNAYDIN, Ali Mahir BAŞARIR ile birlikte 124 milletvekili</p>

<p><strong>İPTAL DAVASININ KONUSU: </strong>24/10/2024 tarihli ve 7529 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;</p>

<p><strong>A.</strong> 6. maddesiyle 7/11/2013 tarihli ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a eklenen 47/A maddesinin;</p>

<p><strong>1.</strong> (2) ve (3) numaralı fıkralarında yer alan “<i>…yönetmelikle…</i>” ibarelerinin,</p>

<p><strong>2.</strong> (7) numaralı fıkrasında yer alan “<i>…yönetmelik…</i>” ibaresinin,</p>

<p><strong>B.</strong> 9. maddesiyle 23/10/2014 tarihli ve 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un ek 4. maddesinin değiştirilen (7) numaralı fıkrasının (b) ve (c) bentlerinin,</p>

<p><strong>C.</strong> 10. maddesiyle 6563 sayılı Kanun’un geçici 2. maddesine eklenen (5) ve (6) numaralı fıkraların,</p>

<p><strong>Ç. </strong>13. maddesiyle 4/4/1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu’na eklenen ek 6. maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinin,</p>

<p>Anayasa’nın 2., 3., 5., 7., 10., 12., 13., 17., 35., 43., 44., 45., 47., 48., 56., 63., 90., 123., 124., 166., 167., 168., 169. ve 172. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>I. </strong><strong>İPTALİ İSTE</strong><strong>NEN KANUN HÜKÜMLERİ</strong></p>

<p>Kanun’un iptali talep edilen kuralların da yer aldığı;</p>

<p><strong>1.</strong> 6. maddesiyle 6502 sayılı Kanun’a eklenen 47/A maddesi şöyledir:</p>

<p>“<i>Doğrudan satış sistemi</i></p>

<p><i>MADDE 47/A- (Ek:24/10/2024-7529/6 md.) </i></p>

<p><i>(1) Doğrudan satış sistemi, doğrudan satış şirketi tarafından oluşturulan ve iş sözleşmesi ile istihdam edilmeyen, bağımsız temsilci, distribütör, danışman ve benzeri isimlerle komisyon, prim, teşvik ve ödül gibi menfaatler karşılığında faaliyet gösteren doğrudan satıcıların tüketicilere mal veya hizmet pazarladığı satış sistemidir.</i></p>

<p><i>(2) Doğrudan satış şirketinin sermaye şirketi olması ve <strong><u>yönetmelikle</u></strong> belirlenen diğer koşulları sağlaması zorunludur.</i></p>

<p><i>(3) Doğrudan satış sisteminin, elde edilecek kazancın ağırlıklı olarak sisteme yeni doğrudan satıcılar kazandırılması ve bu sayede ortaya çıkan menfaatlerin dağıtılması üzerine kurulmaması, mal veya hizmetin tüketicilere satışını esas alması ve <strong><u>yönetmelikle</u></strong> belirlenen diğer ilkelere uygun olması gerekir.</i></p>

<p><i>(4) Doğrudan satıcılardan, sisteme dahil olmaları veya sistemde kalmaları için tüketiciye satışı öngörülen mal veya hizmeti içermeyen yenileme, paket, ücret, aidat ve benzeri isimler altında herhangi bir bedel veya borç altına sokan belge alınamaz. Doğrudan satış şirketinin belirlediği miktar ya da tutarda mal veya hizmet satın alınması doğrudan satıcının sistem içindeki seviyesini belirleyemez.</i></p>

<p><i>(5) Doğrudan satış sistemi kapsamında mal veya hizmet satın alan tüketici otuz gün içinde herhangi bir gerekçe göstermeksizin ve cezai şart ödemeksizin sözleşmeden cayma hakkına sahiptir. Cayma hakkının kullanıldığına dair bildirimin bu süre içinde doğrudan satıcıya veya doğrudan satış şirketine yöneltilmiş olması yeterlidir.</i></p>

<p><i>(6) Doğrudan satış şirketi, Bakanlıkça belirlenen hususlarda tüketicinin bilgilendirilmesini, talep ve bildirimlerini iletebilmesini sağlayan bir sistem kurmakla yükümlüdür.</i></p>

<p><i>(7) Doğrudan satış şirketinin, doğrudan satıcının ve tüketicinin hak ve yükümlülükleri, kapsam dışı sözleşmeler, mal veya hizmet satışı, cayma hakkı, bilgilendirme yükümlülüğü, teslimat ile diğer uygulama usul ve esasları <strong><u>yönetmelik</u></strong> ile belirlenir.</i>”</p>

<p><strong>2</strong>. 9. maddesiyle 6563 sayılı Kanun’un (7) numaralı fıkrası değiştirilen ek 4. maddesi şöyledir:</p>

<p>“<i>Elektronik ticaret lisansı </i></p>

<p><i>EK MADDE 4- (Ek:1/7/2022-7416/10 md.) </i></p>

<p><i>(1) Bir takvim yılındaki net işlem hacmi on milyar Türk lirasının ve iptal ve iadeler hariç işlem sayısı yüz bin adedin üzerinde olan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı, faaliyetine devam edebilmek için Bakanlıktan lisans almak ve lisansını yenilemek zorundadır. Lisans alma başvurusu, hadlerin aşıldığı tarihi izleyen takvim yılının; lisans yenileme başvurusu ise eşikler aşıldığı sürece her takvim yılının mart ayı içinde yapılır. </i></p>

<p><i>(2) Lisans ücretinin ödendiğine dair belgenin lisans alma veya yenileme başvurusu sırasında ibraz edilmesi hâlinde başka bir şart aranmaksızın lisans verilir veya yenilenir. </i></p>

<p><i>(3) Elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının bir takvim yılında gerçekleşen net işlem hacminin; </i></p>

<p><i>a) On milyar Türk lirası ile yirmi milyar Türk lirası arasında olması hâlinde on milyar Türk lirasını aşan kısmının on binde üçü, </i></p>

<p><i>b) Yirmi milyar Türk lirası ile otuz milyar Türk lirası arasında olması hâlinde (a) bendine göre hesaplanan tutara ilave olarak, yirmi milyar Türk lirasını aşan kısmının binde beşi, </i></p>

<p><i>c) Otuz milyar Türk lirası ile kırk milyar Türk lirası arasında olması hâlinde (a) ve (b) bentlerine göre hesaplanan tutarlara ilave olarak, otuz milyar Türk lirasını aşan kısmının yüzde biri, </i></p>

<p><i>ç) Kırk milyar Türk lirası ile elli milyar Türk lirası arasında olması hâlinde (a), (b) ve (c) bentlerine göre hesaplanan tutarlara ilave olarak, kırk milyar Türk lirasını aşan kısmının yüzde beşi, </i></p>

<p><i>d) Elli milyar Türk lirası ile elli beş milyar Türk lirası arasında olması hâlinde (a), (b), (c) ve (ç) bentlerine göre hesaplanan tutarlara ilave olarak, elli milyar Türk lirasını aşan kısmının yüzde onu, </i></p>

<p><i>e) Elli beş milyar Türk lirası ile altmış milyar Türk lirası arasında olması hâlinde (a), (b), (c), (ç) ve (d) bentlerine göre hesaplanan tutarlara ilave olarak, elli beş milyar Türk lirasını aşan kısmının yüzde on beşi, </i></p>

<p><i>f) Altmış milyar Türk lirası ile altmış beş milyar Türk lirası arasında olması hâlinde (a), (b), (c), (ç), (d) ve (e) bentlerine göre hesaplanan tutarlara ilave olarak, altmış milyar Türk lirasını aşan kısmının yüzde yirmisi, </i></p>

<p><i>g) Altmış beş milyar Türk lirasının üzerinde olması hâlinde (a), (b), (c), (ç), (d), (e) ve (f) bentlerine göre hesaplanan tutarlara ilave olarak, altmış beş milyar Türk lirasını aşan kısmının yüzde yirmi beşi, </i></p>

<p><i>oranında lisans ücreti ödenir. </i></p>

<p><i>(4) Bu maddedeki eşiklerin aşılıp aşılmadığının tespitinde, ekonomik bütünlük içinde bulunan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların net işlem hacimleri ve işlem sayıları dikkate alınır. Net işlem hacimleri ve işlem sayıları toplamının birinci fıkrada belirtilen eşikleri aşması hâlinde, bu elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların her biri lisans alma ve yenileme başvurusunda bulunur. Lisans ücreti, elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılardan, bunların elektronik ticaret pazar yerlerinde bir önceki takvim yılında gerçekleşen net işlem hacimleri oranında tahsil edilir.</i></p>

<p><i>(5) Lisans ücreti Bakanlıkça peşin olarak tahsil edilir. Tahsil edilen tutarlar genel bütçeye gelir kaydedilir. </i></p>

<p><i>(6) Bu maddede belirtilen parasal eşikler her yıl ETBİS verileri kullanılarak hesaplanan elektronik ticaret hacminin yıllık değişim oranına göre artırılır. Artırımın yapıldığı tarihten önceki takvim yılına ilişkin net işlem hacmine uygulanacak bu eşikler ile elektronik ticaret hacminin yıllık değişim oranı en geç şubat ayı içinde Bakanlığın internet sitesinde ilan edilir. </i></p>

<p><i>(7) (Değişik:24/10/2024-7529/9 md.) Lisans ücretinin hesaplanmasında; </i></p>

<p><i>a) Elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı ve ekonomik bütünlük içinde bulunduğu elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların elektronik ticaret pazar yerleri üzerinden yurt dışına yapılan satışlar hesaba dâhil edilmez. </i></p>

<p><strong><i><u>b) Elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının net işlem hacminin, ETBİS verileri kullanılarak hesaplanan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı ve elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların net işlem hacimleri toplamının yüzde yirmisinden fazla olmaması şartıyla, izleyen takvim yılında gerçekleştirilen; </u></i></strong></p>

<p><strong><i><u>1) (a) bendinde belirtilen satış tutarının, </u></i></strong></p>

<p><strong><u>2)<i> Yatırımların proje bazında desteklenmesine dair mevzuat uyarınca Sanayi ve Teknoloji Bakanlığından yatırım teşvik belgesi alınarak gerçekleştirilen yatırım harcaması tutarının, </i></u></strong></p>

<p><strong><i><u>iki katı o takvim yılına ilişkin net işlem hacminden indirilir. </u></i></strong></p>

<p><strong><i><u>c) (b) bendinde belirtilen haddin aşılıp aşılmadığının tespitinde yüzde on beşin altındaki had aşımları dikkate alınmaz. </u></i></strong></p>

<p><i>(8) Lisansın verilmesi ve yenilenmesi, lisans ücretinin ödenmesi ve elektronik ticaret hacminin yıllık değişim oranının belirlenmesi ile bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar bu Kanun hükümlerine göre çıkarılan yönetmelikle düzenlenir. </i></p>

<p><i>(9) Bu madde, münhasıran elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının markasını taşıyan ürünlerin bayilik ve acentelik gibi sözleşmeler kapsamında satışa sunulduğu elektronik ticaret pazar yerleri hakkında uygulanmaz.</i>”</p>

<p><strong>3.</strong> 10. maddesiyle 6563 sayılı Kanun’un geçici 2. maddesine eklenen (5) ve (6) numaralı fıkralar şöyledir:</p>

<p>“<strong><i><u>(5)</u> </i></strong><i>(Ek:24/10/2024-7529/10 md.)<strong> <u>2024 yılına ilişkin lisans ücretinin hesaplanmasında, ek 4 üncü maddenin yedinci fıkrasının (b) bendinin alt bentlerinde belirtilen tutarların dört katı elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının net işlem hacminden indirilir. </u></strong></i></p>

<p><strong><i><u>(6)</u></i></strong><i> (Ek:24/10/2024-7529/10 md.)<strong><u> 2025 yılına ilişkin lisans ücretinin hesaplanmasında, ek 4 üncü maddenin yedinci fıkrasının (b) bendinin alt bentlerinde belirtilen tutarların üç katı elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının net işlem hacminden indirilir</u></strong>.</i>”<i> </i></p>

<p><strong>4. </strong>13. maddesiyle 3621 sayılı Kanun’a eklenen ek 6. madde şöyledir:</p>

<p>“<i>Ek Madde 6- (Ek:24/10/2024-7529/13 md.)</i></p>

<p><i>Ekli (8) numaralı kroki ile listede sınır ve koordinatları gösterilen alanda, yer seçim kararına uygun olarak imar planı kararıyla Organize Sanayi Bölgesi kurulabilir. <strong><u>Bu alan 12/4/2000 tarihli ve 4562 sayılı Organize Sanayi Bölgeleri Kanununun 4 üncü maddesinin dördüncü fıkrası kapsamında devredilir ve devredilemeyecek alanlarda ise aynı usul ve esaslarla kullanma izni verilir.</u></strong></i>”</p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p>1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 25/12/2024 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. AYIRMA VE YENİ ESASA KAYIT KARARI</strong></p>

<p>2. 24/10/2024 tarihli ve 7529 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 13. maddesiyle 4/4/1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu’na eklenen ek 6. maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinin iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına ilişkin davanın E.2024/229 sayılı davadan ayrılmasına, yeni bir esasa kaydedilmesine ve esas incelemenin bu yeni esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine 12/2/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>IV. ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p>3. Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Özge ULUKAYA tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava konusu kanun hükümleri, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A. Kanun’un 6. Maddesiyle 6502 Sayılı Kanun’a Eklenen 47/A Maddesinin </strong><strong>(2) ve (3) Numaralı Fıkralarında Yer Alan “<i>…yönetmelikle…</i>” İbareleri ile (7) Numaralı Fıkrasında Yer Alan “<i>…yönetmelik…</i>” İbaresinin İncelenmesi</strong></p>

<p><strong>1. Genel Açıklama </strong></p>

<p>4. Endüstrinin gelişmesine bağlı olarak üretim faaliyetleri ve ürün sayısının artması pazarlama yöntemlerini etkilemiştir. Satışa sunulan ürünlerin tüketiciye ulaştırılmasında aracı sayısının azaltılması maliyetlerin düşürülmesini sağlamış, bu bağlamda ürünlerin aracısız olarak tüketiciye ulaştırılması için farklı yöntemler geliştirilmiştir.</p>

<p>5. Bu yöntemlerden biri olan doğrudan satış sisteminde ürünler satıcılar tarafından başka bir aracıya ihtiyaç duyulmaksızın tüketiciye ulaştırılmaktadır. Bu yönüyle söz konusu sistemin aracı maliyetlerinin azaltılarak ürünlerin tüketiciye daha düşük fiyatlarla ulaştırılmasına imkân sağladığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>6. Ülkemizde doğrudan satış sistemiyle ilgili olarak ilk defa 6502 sayılı Kanun’un 47/A maddesiyle düzenleme yapılmıştır. Anılan maddenin (1) numaralı fıkrasında söz konusu sistem; doğrudan satış şirketi tarafından oluşturulan ve iş sözleşmesiyle istihdam edilmeyen, bağımsız temsilci, distribütör, danışman ve benzeri isimlerle komisyon, prim, teşvik ve ödül gibi menfaatler karşılığında faaliyet gösteren doğrudan satıcıların tüketicilere mal veya hizmet pazarladığı satış sistemi olarak tanımlanmıştır. Buna göre doğrudan satış sisteminde satış şirketine ait mal ve hizmetler bu şirket tarafından istihdam edilmeyen satıcılar tarafından tüketicilere sunularak pazarlanmaktadır.</p>

<p>7. Maddenin (3) numaralı fıkrasında doğrudan satış sisteminin elde edilecek kazancın ağırlıklı olarak sisteme yeni doğrudan satıcılar kazandırılması ve bu suretle ortaya çıkan menfaatlerin dağıtılması üzerine kurulmamasının ve mal veya hizmetin tüketicilere satışını esas almasının zorunlu olduğu belirtilmiştir.</p>

<p><strong>2. (2) Numaralı Fıkrada Yer Alan “<i>…yönetmelikle…</i>” İbaresi</strong></p>

<p><strong>a. Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>8. Doğrudan satış şirketleri mal veya hizmetlerin pazarlanması için doğrudan satış sistemini kullanan satıcı veya sağlayıcı şirketlerdir.</p>

<p>9. 6502 sayılı Kanun’un 47/A maddesinin (2) numaralı fıkrasında doğrudan satış şirketinin sermaye şirketi olmasının ve yönetmelikle belirlenen diğer şartları taşımasının zorunlu olduğu düzenlenmiştir. Söz konusu fıkrada yer alan “<i>…yönetmelikle…</i>”<i> </i>ibaresi dava konusu kuralı oluşturmaktadır.</p>

<p>10. 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 124. maddesinin (2) numaralı fıkrasında anonim, limited ve sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketin sermaye şirketi sayılacağı belirtilmiştir. Buna göre doğrudan satış şirketinin anonim şirket, limited şirket ve sermayesi paylara bölünmüş komandit şirket olarak kurulması mümkündür.</p>

<p>11. Anılan Kanun’un 329. maddesinin (1) numaralı fıkrasında anonim şirketin sermayesi belirli ve paylara bölünmüş olan, borçlarından yalnızca malvarlığıyla sorumlu bulunan şirket olduğu; 331. maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise anonim şirketlerin kanunen yasaklanmamış her türlü ekonomik amaç ve konular için kurulabileceği belirtilmiştir.</p>

<p>12. Kanun’un anonim şirketler için en az sermaye tutarını düzenleyen 332. maddesinin (1) numaralı fıkrasında anonim şirketlerin esas sermayesinin elli bin Türk lirasından, kayıtlı sermaye sistemini kabul etmiş halka açık olmayan anonim şirketlerde ise başlangıç sermayesinin yüz bin Türk lirasından aşağı olamayacağı ve en az sermaye tutarının Cumhurbaşkanı tarafından artırılabileceği hükme bağlanmıştır. 25/11/2023 tarihli ve 32380 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 24/11/2023 tarihli ve 7887 sayılı Cumhurbaşkanı kararı ile bu fıkrada yer alan anonim şirketler için elli bin Türk lirası olarak öngörülen en az esas sermaye tutarı iki yüz elli bin Türk lirasına, kayıtlı sermaye sistemini kabul etmiş halka açık olmayan anonim şirketlerde ise yüz bin Türk lirası olarak öngörülen en az başlangıç sermayesi tutarı beş yüz bin Türk lirasına yükseltilmiştir.</p>

<p>13. 338. maddenin (1) numaralı fıkrasında anonim şirketin kurulabilmesi için pay sahibi olan bir veya daha fazla kurucunun varlığının şart olduğu belirtilmiştir.</p>

<p>14. 342. maddenin (1) numaralı fıkrasında üzerlerinde sınırlı ayni bir hak, haciz ve tedbir bulunmayan, nakden değerlendirilebilen ve devrolunabilen, fikrî mülkiyet hakları ile sanal ortamlar da dâhil olmak üzere malvarlığı unsurlarının anonim şirkete ayni sermaye olarak konulabileceği ancak hizmet edimlerinin, kişisel emek, ticari itibar ve vadesi gelmemiş alacakların sermaye olamayacağı düzenlenmiştir. 565. maddenin (2) numaralı fıkrasında anılan düzenlemenin sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketler için de geçerliği olduğu belirtilmiştir.</p>

<p>15. 344. maddenin (1) numaralı fıkrasında anonim şirketin nakden taahhüt edilen paylarının itibari değerlerinin en az yüzde yirmi beşinin tescilden önce, geri kalanının şirketin tescilini izleyen yirmi dört ay içinde ödeneceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p>16. 564. maddenin (1) numaralı fıkrasında ise sermayesi paylara bölünmüş komandit şirket, sermayesi paylara bölünen ve ortaklarından bir veya birkaçının şirket alacaklılarına karşı bir kollektif şirket ortağı, diğerlerinin bir anonim şirket pay sahibi gibi sorumlu olduğu şirket olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>17. 568. maddenin (1) numaralı fıkrasında sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketlerin esas sözleşmesini imzalayanlarla şirkete paradan başka sermaye koyanların tümünün kurucu sayılacağı, (2) numaralı fıkrasında söz konusu şirketin kurucularının sayısının beş kişiden az olamayacağı ve kuruculardan en az birinin komandite olmasının şart olduğu belirtilmiştir.</p>

<p>18. 573. maddenin (1) numaralı fıkrasında limited şirket, bir veya daha çok gerçek veya tüzel kişi tarafından bir ticaret unvanı altında kurulan, esas sermayesi belirli ve bu sermaye tutarı esas sermaye paylarının toplamından oluşan şirket olarak tanımlanmış; (3) numaralı fıkrasında kanunen yasak olmayan her türlü ekonomik amaç ve konu için limited şirket kurulabileceği hükme bağlanmıştır. 574. maddenin (1) numaralı fıkrasında limited şirket ortaklarının sayısının elliyi aşamayacağı düzenlenmiştir.</p>

<p>19. 580. maddenin (1) numaralı fıkrasında limited şirketin esas sermayesinin en az on bin Türk lirası olmasının zorunlu olduğu, (2) numaralı fıkrasında en az sermaye tutarının Cumhurbaşkanı tarafından on katına kadar artırabileceği belirtilmiştir. 7887 sayılı Cumhurbaşkanı kararı ile limited şirketler için on bin Türk lirası olarak öngörülen en az esas sermaye tutarı elli bin Türk lirasına yükseltilmiştir.</p>

<p>20. 581. maddenin (1) numaralı fıkrasında üzerinde sınırlı ayni bir hak, haciz veya tedbir bulunmayan, nakden değerlendirilebilen ve devrolunabilen, fikrî mülkiyet hakları ile sanal ortamlar ve adlar da dâhil malvarlığı unsurlarının limited şirkete ayni sermaye olarak konulabileceği, buna karşılık hizmet edimleri, kişisel emek, ticari itibar ve vadesi gelmemiş alacakların sermaye olamayacağı hükme bağlanmıştır.</p>

<p>21. Dava konusu kuralla sermaye şirketi olarak kurulması öngörülen doğrudan satış şirketi için 6102 sayılı Kanun’un anılan hükümleri dışında gerekli olan koşulların belirlenmesi yönetmeliğe bırakılmıştır. Dolayısıyla doğrudan satış şirketlerinin sermayelerine, sermaye yapılarına, ortaklarına, yönetim kurulu üyelerine ve işleyişlerine ilişkin olarak sağlanması gereken koşullar Ticaret Bakanlığı (Bakanlık) tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenecektir.</p>

<p><strong>b. İptal Talebinin Gerekçesi</strong></p>

<p>22. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kuralla kanunda genel çerçeve çizilmeden doğrudan satış şirketleriyle ilgili gerekli şartları belirleme yetkisinin doğrudan yönetmeliğe bırakıldığı, yönetmelikle belirlenen koşulların Bakanlık tarafından tek taraflı olarak ve kısa vadede değiştirilme ihtimalinin hukuki öngörülebilirliği ortadan kaldırdığı, idareye teşebbüs özgürlüğüne sınırlama getirebilecek uygulamalarla ilgili olarak düzenlenme yetkisi tanınmasının keyfî ve öngörülemez uygulamalara neden olabileceği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 5., 7., 10., 13., 17., 48., 123., 124. ve 172. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>c. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu </strong></p>

<p>23. Anayasa’nın “<i>Çalışma ve sözleşme hürriyeti</i>” başlıklı 48. maddesinin birinci fıkrasında “<i>Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir.</i>” denilmek suretiyle çalışma özgürlüğünün bir parçası olan teşebbüs özgürlüğü <i>herkes</i> yönünden güvenceye bağlanmıştır. Teşebbüs özgürlüğü, her gerçek veya özel hukuk tüzel kişisinin tercih ettiği alanda iktisadi-ticari faaliyette bulunmak üzere teşebbüs kurabilmesini, dilediği mesleki faaliyete girebilmesini ve faaliyeti ile mesleğini devletin veya üçüncü kişilerin müdahalesi olmaksızın dilediği biçimde yürütebilmesini ifade etmektedir (AYM, E.2021/100, K.2024/174, 17/10/2024, § 47; E.2015/34, K.2015/48, 13/5/2015).</p>

<p>24. Dava konusu kuralda doğrudan satış şirketlerinin kurulması ve faaliyette bulunması için gereken koşulların yönetmelikle düzenlenmesi öngörülmüştür. Bu itibarla kural, doğrudan satış şirketlerinin kuruluşu ve faaliyette bulunabilmesi için idarece belirlenecek şartları taşımayanların teşebbüs özgürlüğüne sınırlama getirmektedir.</p>

<p>25. Anayasa’nın 13. maddesinde “<i>Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.</i>”<i> </i>denilmektedir. Buna göre temel hak ve özgürlüklere sınırlama getiren düzenlemelerin kanunla yapılması, Anayasa’da öngörülen sınırlama sebebine uygun ve ölçülü olması gerekir.</p>

<p>26. Bu sebeple, teşebbüs özgürlüğünü sınırlamaya yönelik bir kanuni düzenlemenin şeklen var olması yeterli olmayıp kuralların keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir nitelikte olması gerekir.</p>

<p>27. Temel hakları sınırlayan bir kanunun bu niteliklere sahip olması Anayasa’nın 7. maddesiyle güvenceye alınan yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesinin de bir gereğidir. Nitekim türevsel nitelikteki düzenleyici işlemler bakımından yürütmenin düzenleme yetkisi, sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir. Bu nedenle temel ilkeleri belirlenmeksizin ve çerçevesi çizilmeksizin yürütme organına düzenleme yetkisi veren bir kanun kuralı ile sınırsız, belirsiz, geniş bir alanın yürütmenin düzenlemesine bırakılması Anayasa'nın belirtilen maddesine aykırılık oluşturur (AYM, E.2011/42, K.2013/60, 9/5/2013). Dolayısıyla Anayasa’nın 13. maddesinde sınırlama ölçütü olarak belirtilen kanunilik, Anayasa’nın 7. maddesinde güvenceye alınan yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesi ışığında yorumlanmalıdır.</p>

<p>28. Kuralda doğrudan satış şirketlerinin sermaye şirketi olması zorunlu tutulmuştur. 6102 sayılı Kanun’da sermaye şirketleri için getirilen faaliyet alanları, asgari sermaye miktarı, sermaye yapısı ve ortaklık sayısıyla ilgili kanuni sınırlamalar ve koşulların sermaye şirketi olması öngörülen doğrudan satış şirketleri yönünden de geçerli olacağı anlaşılmaktadır.</p>

<p>29. Öte yandan anılan sınırlamalar ve koşullar dışında doğrudan satış şirketlerinin taşıması gereken şartların hangi ölçütlere göre belirleneceğine yönelik olarak herhangi bir yasal düzenlemeye yer verilmemiştir. Teşebbüs özgürlüğü kapsamında kaldığı açık olan doğrudan satış sisteminde faaliyet gösterilebilmesi için karşılanması zorunlu olan koşullarla ilgili olarak kanunda temel ilke ve esasların belirlenmesi gerekir (benzer değerlendirme için bkz. AYM, E.2020/30, K.2023/12, 25/1/2023, § 172). Ancak kuralla idareye bazı ek şartlar getirme imkânı tanınırken anılan ek koşullara ilişkin olarak herhangi bir çerçevenin çizilmediği ve bu konudaki takdir yetkisinin bütünüyle idareye bırakıldığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>30. Bu itibarla doğrudan satış şirketlerinin kurulması ve bu kapsamda faaliyette bulunulması için gereken koşullara ilişkin olarak kanunda çerçeve belirlenmeksizin kuralla yürütme organına sınırları ve kapsamı belirli olmayacak şekilde yetki tanınması teşebbüs özgürlüğünün kanunla sınırlanması ilkesiyle çelişmektedir.</p>

<p>31. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 13. ve 48. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.</p>

<p>Kuralın Anayasa’nın 2. ve 7. maddelerine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 13. ve 48. maddeleri yönünden yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 2. ve 7. maddeleri yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p>Kural, Anayasa’nın 13. ve 48. maddelerine aykırı görülerek iptal edildiğinden ayrıca Anayasa’nın 5., 10., 17., 123., 124. ve 172. maddeleri yönünden incelenmemiştir.</p>

<p><strong>3. (3) Numaralı Fıkrada Yer Alan “<i>…yönetmelikle…</i>” İbaresi</strong></p>

<p><strong>a. Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>32. 6502 sayılı Kanun’un 47/A maddesinin (3) numaralı fıkrasında doğrudan satış sisteminin elde edilecek kazancın ağırlıklı olarak sisteme yeni doğrudan satıcılar kazandırılması ve bu sayede ortaya çıkan menfaatlerin dağıtılması üzerine kurulmaması, mal veya hizmetin tüketicilere satışını esas alması ve yönetmelikle belirlenen diğer ilkelere uygun olması gerektiği düzenlenmiştir. Söz konusu fıkrada yer alan “<i>…yönetmelikle…</i>”<i> </i>ibaresi dava konusu kuralı oluşturmaktadır.</p>

<p>33. Bu düzenlemeye göre doğrudan satış sisteminin esas olarak mal veya hizmetin tüketicilere satılması amacına hizmet etmesi gerekmektedir. Dolayısıyla anılan sistemde elde edilecek kazancın sisteme yeni doğrudan satıcıların kazandırılması ve bu sayede ortaya çıkan menfaatlerin paylaştırılması mümkün değildir.</p>

<p>34. Nitekim anılan Kanun’un 80. maddesinin (1) numaralı fıkrasında piramit satış sistemi, katılımcılarına bir miktar para veya malvarlığı ortaya koymak karşılığında sisteme aynı şartlar altında başka katılımcılar bulma koşuluyla bir para veya malvarlığı kazancı ümidi veren ve malvarlığı kazancının elde edilmesini tamamen veya kısmen diğer katılımcıların da koşullara uygun davranmasına bağlı kılan, gerçekçi olmayan veya gerçekleşmesi çok güç olan kazanç beklentisi sistemi olarak tanımlanmış; (2) numaralı fıkrasında piramit satış sisteminin kurulmasının, yayılmasının veya tavsiye edilmesinin yasak olduğu düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>b. İptal Talebinin Gerekçesi</strong></p>

<p>35. Dava dilekçesinde özetle; 7529 sayılı Kanun’un 6. maddesiyle 6502 sayılı Kanun’a eklenen 47/A maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan “<i>…yönetmelikle…</i>” ibaresine yönelik gerekçelerle kuralın Anayasa’nın 2., 5., 7., 10., 13., 17., 48., 123., 124. ve 172. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>c. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu </strong></p>

<p>36. Dava konusu kural doğrudan satış sisteminin tabi olması gereken diğer ilkelerin Bakanlık tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenmesini öngörmektedir.</p>

<p>37. Kural kapsamında doğrudan satış şirketlerinin faaliyetlerinin yürütüldüğü doğrudan satış sisteminde uyulması gereken ilkeleri belirleme yetkisi Bakanlığa bırakılmak suretiyle Bakanlığın belirleyeceği ilkeleri taşımayanların teşebbüs özgürlüğüne sınırlama getirilmektedir.</p>

<p>38. Kuralda yalnızca doğrudan satış sisteminin elde edilecek kazancın ağırlıklı olarak sisteme yeni doğrudan satıcılar kazandırılması ve bu sayede ortaya çıkan menfaatlerin dağıtılması üzerine kurulmaması ve mal veya hizmetin tüketicilere satışını esas alması gerektiği belirtilmiş ancak doğrudan satış sisteminin kapsamına ve uygulanacak genel kurallara yönelik olarak herhangi bir düzenlemeye yer verilmeksizin doğrudan satış sistemine ilişkin ilke, esas ve nitelikleri belirleme yetkisi tümüyle idareye bırakılmıştır.</p>

<p>39. 7529 sayılı Kanun’un 6. maddesiyle 6502 sayılı Kanun’a eklenen 47/A maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan “<i>…yönetmelikle…</i>” ibaresinin Anayasa’ya uygunluk denetimi bölümünde belirtilen gerekçeler bu kural yönünden de geçerlidir.</p>

<p>40. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 13. ve 48. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.</p>

<p>Kuralın Anayasa’nın 2. ve 7. maddelerine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 13. ve 48. maddeleri yönünden yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 2. ve 7. maddelerine yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p>Kural, Anayasa’nın 13. ve 48. maddelerine aykırı görülerek iptal edildiğinden ayrıca Anayasa’nın 5., 10., 17., 123., 124. ve 172. maddeleri yönünden incelenmemiştir.</p>

<p><strong>4. (7) Numaralı Fıkrada Yer Alan “<i>…yönetmelik…</i>” İbaresi</strong></p>

<p><strong>a. Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>41. 6502 sayılı Kanun’un 47/A maddesinin (7) numaralı fıkrasında doğrudan satış şirketinin, doğrudan satıcının ve tüketicinin hak ve yükümlülüklerinin, kapsam dışı sözleşmelerin, mal veya hizmet satışının, cayma hakkının, bilgilendirme yükümlülüğünün, teslimat ile diğer uygulama usul ve esaslarının yönetmelikle belirleneceği düzenlenmiştir. Söz konusu fıkrada yer alan “<i>…yönetmelik…</i>”<i> </i>ibaresi dava konusu kuralı oluşturmaktadır.</p>

<p>42. Anılan maddenin (4) numaralı fıkrasında doğrudan satıcılardan doğrudan satış sistemine dâhil olmaları veya sistemde kalmaları için tüketiciye satışı öngörülen mal veya hizmeti içermeyen yenileme, paket, ücret, aidat ve benzeri isimler altında herhangi bir bedel veya borç altına sokan belgenin alınamayacağı, doğrudan satış şirketinin belirlediği miktar ya da tutarda mal veya hizmet satın alınmasının doğrudan satıcının sistem içindeki seviyesini belirleyemeyeceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p>43. Maddenin (5) numaralı fıkrasında doğrudan satış sistemi kapsamında mal veya hizmet satın alan tüketicinin otuz gün içinde herhangi bir gerekçe göstermeksizin ve cezai şart ödemeksizin sözleşmeden cayma hakkına sahip olduğu, cayma hakkının kullanıldığına dair bildirimin, öngörülen süre içinde doğrudan satıcıya veya doğrudan satış şirketine yöneltilmiş olmasının yeterli olduğu düzenlenmiştir.</p>

<p>44. (6) numaralı fıkrada doğrudan satış şirketinin Bakanlık tarafından belirlenen hususlarda tüketicinin bilgilendirilmesini ve talep ve bildirimlerini iletebilmesini sağlayan bir sistem kurmakla yükümlü olduğu belirtilmiştir.</p>

<p>45. Kuralın anlam ve kapsamının belirlenmesi açısından anılan Kanun’daki tüketici işlemlerine yönelik temel ilke ve esaslara ilişkin bazı düzenlemelerin değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>

<p>46. Bu bağlamda Kanun’un 4. maddesinin (1) numaralı fıkrasında Kanun’da yazılı olarak düzenlenmesi öngörülen sözleşmeler ile bilgilendirmelerin en az on iki punto büyüklüğünde, anlaşılabilir bir dilde, açık, sade ve okunabilir bir şekilde düzenleneceği, bunların bir nüshasının kâğıt üzerinde veya kalıcı veri saklayıcısı ile tüketiciye verileceği, ayrıca sözleşmede bulunması gereken şartlardan bir veya birkaçının bulunmaması durumunda eksikliğin sözleşmenin geçerliliğini etkilemeyeceği ve eksikliğin sözleşmeyi düzenleyen tarafından derhâl giderileceği; (2) numaralı fıkrasında sözleşmede öngörülen koşulların sözleşme süresi içinde tüketici aleyhine değiştirilemeyeceği belirtilmiştir.</p>

<p>47. Anılan maddenin (3) numaralı fıkrasında tüketiciden, kendisine sunulan mal veya hizmet kapsamında haklı olarak yapılmasını beklediği ve sözleşmeyi düzenleyenin yasal yükümlülükleri arasında yer alan edimler ile sözleşmeyi düzenleyenin kendi menfaati doğrultusunda yapmış olduğu masraflar için ek bir bedel talep edilemeyeceği düzenlenmiştir.</p>

<p>48. Maddenin (4) numaralı fıkrasında Kanun’da düzenlenen sözleşmeler uyarınca tüketiciden talep edilecek her türlü ücret ve masrafa ilişkin bilgilerin sözleşmenin eki olarak kâğıt üzerinde yazılı şekilde tüketiciye verilmesinin zorunlu olduğu, uzaktan iletişim aracıyla kurulan sözleşmelerde ise bu bilgilerin kullanılan uzaktan iletişim aracına uygun şekilde verileceği, bu bilgilerin tüketiciye verildiğinin ispatının sözleşmeyi düzenleyen tarafa ait olduğu hükme bağlanmıştır.</p>

<p>49. (5) numaralı fıkraya göre tüketicinin yapmış olduğu işlemler nedeniyle kıymetli evrak niteliğinde sadece nama yazılı ve her bir taksit ödemesi için ayrı ayrı olacak şekilde senet düzenlenebilecek, buna aykırı olarak düzenlenen senetler ise tüketici yönünden geçersiz sayılacaktır.</p>

<p>50. (6) numaralı fıkrada tüketici işlemlerinde verilen teminatlar düzenlenmiştir. Buna göre tüketici işlemlerinde, tüketicinin edimlerine karşılık olarak alınan şahsi teminatlar, her ne isim altında olursa olsun adi kefalet sayılacak, tüketicinin alacaklarına ilişkin olarak karşı tarafça verilen şahsi teminatlar ise diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmadığı sürece müteselsil kefalet sayılacaktır.</p>

<p>51. (7) numaralı fıkrada temerrüt hâli de dâhil olmak üzere, tüketici işlemlerinde bileşik faizin uygulanmayacağı hükme bağlanmıştır.</p>

<p>52. 5. maddede tüketici sözleşmelerindeki haksız şartlara ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir. Anılan maddenin (1) numaralı fıkrasında tüketiciyle müzakere edilmeden sözleşmeye dâhil edilen ve tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde dürüstlük kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme şartlarının haksız şart olduğu düzenlenmiştir. Maddenin (2) numaralı fıkrasında da tüketiciyle akdedilen sözleşmelerde yer alan haksız şartların kesin olarak hükümsüz olduğu ve sözleşmenin haksız şartlar dışındaki hükümlerinin geçerliliğini koruyacağı, bu hâlde sözleşmeyi düzenleyen tarafın kesin olarak hükümsüz sayılan şartlar olmasaydı diğer hükümlerle sözleşmeyi yapmayacağını ileri süremeyeceği belirtilmiştir.</p>

<p>53. (3) numaralı fıkrada bir sözleşme şartının önceden hazırlanması ve standart sözleşmede yer alması nedeniyle tüketicinin içeriğine etki edememesi durumunda o sözleşme şartının tüketiciyle müzakere edilmediğinin kabul edileceği belirtilmiş ve sözleşmeyi düzenleyen tarafın bir standart şartın münferiden müzakere edildiğini iddia etmesi hâlinde bunu ispatlamakla yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır. Anılan fıkrada ayrıca bütün olarak yapılan değerlendirmede sözleşmenin standart sözleşme olduğu sonucuna varılması durumunda, bu sözleşmedeki bir şartın belirli unsurlarının veya münferit bir hükmünün müzakere edilmiş olmasının sözleşmenin kalan kısmına madde hükümlerinin uygulanmasını engellemeyeceği düzenlenmiştir.</p>

<p>54. (4) numaralı fıkrada sözleşme şartlarının yazılı olması hâlinde tüketicinin anlayabileceği açık ve anlaşılır bir dilin kullanılmasının zorunlu olduğu öngörülmüştür. Bu kapsamda sözleşmede yer alan bir hükmün açık ve anlaşılır olmaması veya birden çok anlama gelmesi hâlinde bu hükmün tüketicinin lehine yorumlanacağı belirtilmiştir.</p>

<p>55. (6) numaralı fıkrada bir sözleşme şartının haksızlığının sözleşme konusu mal veya hizmetin niteliği, sözleşmenin kuruluşunda var olan şartlar ve sözleşmenin diğer hükümleri veya haksız şartın ilgili olduğu diğer bir sözleşmenin hükümleri dikkate alınmak suretiyle sözleşmenin kuruluş anına göre belirleneceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p>56. (7) numaralı fıkrada ise sözleşme şartlarının haksızlığının takdirinde şartların açık ve anlaşılır bir dille yazılmış olması kaydıyla hem sözleşmeden doğan asli edim yükümlülükleri arasındaki hem de mal veya hizmetin piyasa değeri ile sözleşmede belirlenen fiyat arasındaki dengeye ilişkin bir değerlendirmenin yapılamayacağı belirtilmiştir.</p>

<p>57. 6. maddenin (1) numaralı fıkrasında vitrinde, rafta, elektronik ortamda veya açıkça görülebilir herhangi bir yerde teşhir edilen malın satılık olmadığını belirten bir ibareye yer verilmedikçe satışından imtina edilemeyeceği; (2) numaralı fıkrasında hizmet sağlamaktan haklı bir sebep olmaksızın kaçınılamayacağı düzenlenmiştir.</p>

<p>58. Anılan maddenin (3) numaralı fıkrasında ticari veya mesleki amaçlarla hareket edenlerin; aksine bir teamül, ticari örf veya âdet ya da haklı bir sebep olmaması hâlinde bir mal veya hizmetin satışını o mal veya hizmeti belirledikleri miktar, sayı, ebat gibi koşullara ya da başka bir mal veya hizmetin satın alınması şartına bağlayamayacağı öngörülmüştür.</p>

<p>59. 7. maddenin (1) numaralı fıkrasında sipariş edilmeyen malların gönderilmesi ya da hizmetlerin sunulması durumunda tüketiciye karşı herhangi bir hak ileri sürülemeyeceği ve bu hâllerde tüketicinin sessiz kalmasının ya da mal veya hizmeti kullanmış olmasının sözleşmenin kurulmasına yönelik kabul beyanı olarak yorumlanamayacağı, tüketicinin malı geri göndermek veya muhafaza etmek gibi bir yükümlülüğünün bulunmadığı hükme bağlanmıştır.</p>

<p>60. Anılan maddenin (2) numaralı fıkrasında ise bir mal veya hizmetin sipariş edildiğini iddia eden tarafın bu iddiasını ispatla yükümlü olduğu belirtilmiştir.</p>

<p>61. 9. maddenin (1) numaralı fıkrasında satıcının malı satış sözleşmesine uygun olarak tüketiciye teslim etmekle, 14. maddenin (1) numaralı fıkrasında ise sağlayıcının hizmeti sözleşmeye uygun olarak ifa etmekle yükümlü olduğu düzenlenmiştir.</p>

<p>62. 11. maddenin (1) numaralı fıkrasında teslim edilen malın ayıplı olması hâlinde tüketicinin satılanı geri vermeye hazır olduğunu bildirerek sözleşmeden dönme, satılanı alıkoyup ayıp oranında satış bedelinden indirim isteme, aşırı bir masraf gerektirmediği takdirde bütün masrafları satıcıya ait olmak üzere satılanın ücretsiz onarılmasını isteme ve imkân varsa satılanın ayıpsız bir misli ile değiştirilmesini isteme hakkına sahip olduğu, satıcının ise tüketicinin tercih ettiği talebi yerine getirmekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır.</p>

<p>63. Anılan maddenin (2) ila (6) numaralı fıkralarında tüketicinin sahip olduğu seçimlik hakların kullanılmasına ilişkin esaslar düzenlenmiştir.</p>

<p>64. 15. maddenin (1) numaralı fıkrasında hizmetin ayıplı olarak ifa edildiği durumlarda tüketicinin hizmetin yeniden görülmesini, hizmet sonucu ortaya çıkan eserin ücretsiz onarımını, ayıp oranında bedelden indirim veya sözleşmeden dönme haklarından birini sağlayıcıya karşı kullanmakta serbest olduğu, seçimlik hakların kullanılması nedeniyle ortaya çıkan tüm masrafların sağlayıcı tarafından karşılanacağı, tüketicinin bu seçimlik haklarından biri ile birlikte 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca tazminat da talep edebileceği öngörülmüştür.</p>

<p>65. 6502 sayılı Kanun’un 15. maddesinin (2) ila (4) numaralı fıkralarında ise tüketicinin ayıplı hizmet sebebiyle sahip olduğu seçimlik hakların kullanımına yönelik düzenlemelere yer verilmiştir.</p>

<p>66. Anılan Kanun’un 17. maddesinin (1) numaralı fıkrasında taksitle satış sözleşmesi tanımlanmış, 18 ila 21. maddelerinde taksitle satış sözleşmelerine yönelik hak ve sorumlulukları belirleyen esaslar düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>b. İptal Talebinin Gerekçesi</strong></p>

<p>67. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kuralda herhangi bir ölçüt belirlenmeden Bakanlığa doğrudan düzenleme yetkisi tanınmasının yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesiyle bağdaşmadığı, kuralın doğrudan satış şirketinin, temsilcilerin ve tüketicilerin yükümlülüklerini yerine getirme iradelerini zayıflattığı, bu durumun devletin tüketicilerin korunmasına yönelik yükümlülüğüyle çeliştiği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 5., 7., 10., 13., 17., 48., 123., 124. ve 172. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>c. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu </strong></p>

<p>68. Anayasa’nın 7. maddesinde “<i>Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.</i>” denilmektedir. Yasama yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine (TBMM) ait olması ve bu yetkinin devredilememesi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin bir gereğidir. Bu hükme yer veren Anayasa’nın 7. maddesinin gerekçesinde yasama yetkisinin parlamentoya ait olması “<i>demokrasi rejimini benimseyen siyasi rejimlerde kaçınılmaz bir durum</i>”<i> </i>olarak nitelendirilmiştir. Madde gerekçesinden de anlaşılacağı üzere yasama yetkisinin devredilemezliği esasen kanun koyma yetkisinin TBMM dışında başka bir organca kullanılamaması anlamına gelmektedir. Anayasa’nın anılan maddesiyle yasaklanan, kanun yapma yetkisinin devredilmesidir (AYM, E.2022/101, K.2024/124, 27/6/2024, § 19).</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>69. Türevsel nitelikteki düzenleyici işlemler bakımından yürütmenin düzenleme yetkisi, sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir. Bu nedenle temel ilkeleri belirlenmeksizin ve çerçevesi çizilmeksizin yürütme organına düzenleme yetkisi veren bir kanun kuralı ile sınırsız, belirsiz, geniş bir alanın yürütmenin düzenlemesine bırakılması Anayasa'nın belirtilen maddesine aykırılık oluşturur. Bununla birlikte yasama organının temel ilkeleri ve çerçeveyi kanunla belirlendikten sonra uzmanlık ve idare tekniğine ilişkin hususları yürütmeye bırakması, yasama yetkisinin devri olarak yorumlanamaz (AYM, E.2019/36, K.2021/15, 4/3/2021, § 57).</p>

<p>70. Anayasa’nın açıkça kanunla düzenlenmesini öngörmediği konularda kanunda genel ifadelerle düzenleme yapılarak ayrıntıların düzenlenmesinin yürütmenin türevsel nitelikteki düzenleyici işlemlerine bırakılması mümkündür. Anayasa’da münhasıran kanunla düzenleme yapılması öngörülmeyen konularda yasamanın asliliği ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleri haricinde geçerli olan yürütmenin türevselliği ilkeleri gereği idari işlemlerin kanuna dayanması zorunluluğu vardır. Ancak bu durumda kanunda belirlenmesi gereken çerçeve, Anayasa’nın kanunla düzenlenmesini öngördüğü durumdakinden çok daha geniş olabilecektir (AYM, E.2018/91, K.2020/10, 19/2/2020, § 110; E.2019/36, K.2021/15, 4/3/2021, § 56).</p>

<p>71. Öte yandan bir kanunun kapsamına giren tüm hususların kanunda tek tek sayılmasının güçlüğü ve bu yöntemin bazı hususları eksik bırakabilme ihtimali söz konusu olduğunda kanun koyucunun temel kuralları saptayarak detayları daha alt düzeydeki düzenlemelere bırakması belirlilik ilkesine de aykırılık oluşturmaz (AYM, E.2019/32, K.2021/54, 14/7/2021, § 67).</p>

<p>72. Dava konusu kuralda doğrudan satış şirketinin, doğrudan satıcının ve tüketicinin hak ve yükümlülüklerinin, kapsam dışı sözleşmelerin, mal veya hizmet satışının, cayma hakkının, bilgilendirme yükümlülüğünün, teslimat ile diğer uygulama usul ve esaslarının yönetmelikle belirleneceği düzenlenmiştir.</p>

<p>73. 6502 sayılı Kanun’un 47/A maddesinin (1) numaralı fıkrasında doğrudan satış sistemi tanımlanmış, (3) numaralı fıkrasında ise doğrudan satış sisteminde uyulması gereken ilkeler belirlenmiştir.</p>

<p>74. Kuralın da yer aldığı anılan maddede cayma hakkını düzenleyen hükümler dışında söz konusu Kanun’un diğer maddelerinde satıcı, sağlayıcı ve tüketiciler bakımından öngörülen hak ve yükümlülüklerin doğrudan satış sistemi kapsamındaki işlemlerin tarafı olan doğrudan satış şirketi ve tüketiciler yönünden de geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Doğrudan satıcının hak ve yükümlülüklerinin ise doğrudan satış şirketi ve tüketiciler arasındaki hukuki ilişkinin niteliğine bağlı olarak diğer mevzuat hükümleri kapsamında belirleneceği açıktır.</p>

<p>75. Öte yandan kuralın yer aldığı fıkrada doğrudan satış şirketi için bilgilendirme yükümlülüğü öngörülmüş ancak bu yükümlülüğün kapsamına ve yerine getirilmemesinin sonuçlarına ilişkin temel hususlara dair Kanun’da bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Başka bir ifadeyle Kanun’da doğrudan satış şirketine bilgilendirme yükümlülüğü getirilmesine karşın tüketicinin, anılan bilgilendirme yükümlülüğüne yönelik haklarını belirleyen usul ve esaslarla ilgili olarak yeterli bir çerçeve çizilmemiştir.</p>

<p>76. Bu itibarla kural kapsamında doğrudan satış şirketinin bilgilendirme yükümlülüğüyle ilgili temel ilke ve esaslar kanunla belirlenmeksizin idareye doğrudan düzenlenme yetkisi tanınmasının yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesiyle bağdaşan bir yönü bulunmamaktadır.</p>

<p>77. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 7. maddesine aykırıdır. İptali gerekir.</p>

<p>Kuralın Anayasa’nın 2. maddesine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 7. maddesi yönünden yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 2. maddesi yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p>Kural, Anayasa’nın 7. maddesine aykırı görülerek iptal edildiğinden ayrıca Anayasa’nın 5., 10., 13., 17., 48., 123., 124. ve 172. maddeleri yönünden incelenmemiştir.</p>

<p><strong>B. Kanun’un 9. Maddesiyle 6563 Sayılı Kanun’un Ek 4. Maddesinin Değiştirilen (7) Numaralı Fıkrasının (b) ve (c) Bentlerinin İncelenmesi</strong></p>

<p><strong>1. Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>78. 6563 sayılı Kanun’un 1. maddesinin (1) numaralı fıkrasında anılan Kanun’un amacının elektronik ticarete ilişkin esas ve usullerin düzenlenmesi olduğu belirtilmiştir.</p>

<p>79. Kanun’un 1. maddesinin (2) numaralı fıkrasında ise Kanun’un kapsamının ticari iletişim, hizmet sağlayıcı ve aracı hizmet sağlayıcılarının sorumlulukları, elektronik iletişim araçlarıyla yapılan sözleşmeler, elektronik ticarete ilişkin bilgi verme yükümlülükleri ile uygulanacak yaptırımlar olduğu düzenlenmiştir.</p>

<p>80. Bununla birlikte Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten bu yana bilgi ve iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmelerin etkisiyle hızlı bir gelişim ve değişim sürecine giren elektronik ticaret alanına yeni işletmeler, iş modelleri ve ürün grupları dâhil olmuştur. Bu nedenle Kanun’un mevcut hâliyle yeni kavramların ve aktörlerin ortaya çıkardığı hukuki sorunların çözümünde yetersiz kaldığı alanları düzenlemek amacıyla 6563 sayılı Kanun’da 1/7/2022 tarihli ve 7416 sayılı Kanun’la birtakım değişiklikler yapılmıştır. Bu itibarla anılan Kanun’la elektronik ticaret alanında ortaya çıkan yeni aktör ve kavramlar tanımlanmış, bunların hak ve yükümlülüklerine ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir (AYM, E.2022/109, K.2023/125, 13/7/2023, § 11).</p>

<p>81. Bu çerçevede 6563 sayılı Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde <i>elektronik ticaret</i>, fiziki olarak karşı karşıya gelmeksizin elektronik ortamda gerçekleştirilen çevrim içi iktisadi ve ticari her türlü faaliyet; (f) bendinde <i>elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı</i>, elektronik ticaret pazar yerinde elektronik ticaret hizmet sağlayıcılarının mal veya hizmetlerinin teminine yönelik sözleşme yapılmasına ya da sipariş verilmesine imkân sağlayan aracı hizmet sağlayıcı; (g) bendinde ise <i>elektronik ticaret hizmet sağlayıcı</i>, elektronik ticaret pazar yerinde ya da kendine ait elektronik ticaret ortamında mal veya hizmetlerinin teminine yönelik sözleşme yapan ya da sipariş alan hizmet sağlayıcıyı olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>82. Anılan Kanun kapsamında elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının ekonomik bütünlük içinde bulunduğu kişiler de dikkate alınarak elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları için birtakım yükümlülükler öngörülmüştür. Söz konusu fıkranın (j) bendinde <i>ekonomik bütünlüğün</i> bir kişinin bir ticaret şirketinin doğrudan veya dolaylı olarak paylarının en az yüzde yirmi beşine ya da oy haklarının çoğunluğuna veya onu yönetebilecek kararları alabilecek payına sahip olmasını, şirket sözleşmesi uyarınca yönetim organında karar alabilecek çoğunluğu oluşturan sayıda üyeyi seçme hakkını haiz olmasını, kendi oy haklarının yanında bir sözleşmeye dayanarak tek başına veya diğer pay sahipleriyle birlikte oy haklarının çoğunluğunu oluşturmasını, bir ticaret şirketini sözleşmeye bağlı olarak hâkimiyeti altında bulundurmasını veya bu hâllere bağlı olarak bu kişiyle bağlantılı tüm ticaret şirketleri ve bu kişiye ait işletmeler arasındaki ilişkiyi ya da pay sahibi olup olmadıklarına bakılmaksızın birden fazla ticaret şirketinin aynı kişi veya kişiler tarafından yönetilmesini ifade ettiği belirtilmiştir.</p>

<p>83. Kanun’un ek 4. maddesinde elektronik ticaret lisansına ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir. Anılan maddenin (1) numaralı fıkrasında bir takvim yılındaki net işlem hacmi on milyar TL’nin ve iptal ve iadeler hariç işlem sayısı yüz bin adedin üzerinde olan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının faaliyetine devam edebilmek için Bakanlıktan lisans almak ve lisansını yenilemek zorunda olduğu, lisans alma başvurusunun hadlerin aşıldığı tarihi izleyen takvim yılının, lisans yenileme başvurusunun ise eşikler aşıldığı sürece her takvim yılının mart ayı içinde yapılacağı öngörülmüştür. Dolayısıyla anılan fıkraya göre işlem sayısı ve net işlem hacminin lisans zorunluluğunun bulunup bulunmadığının tespiti bakımından belirleyici iki unsur olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>84. Lisans zorunluluğunun tespitinde dikkate alınan <i>net işlem hacmi</i> ise Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (i) bendinde tanımlanmıştır. Buna göre <i>net işlem hacmi</i>, iptal ve iadeler hariç olmak üzere, elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı için aracılık hizmeti sunduğu elektronik ticaret pazar yerleri, elektronik ticaret hizmet sağlayıcı için ise elektronik ticaret pazar yeri niteliğini haiz olmayan kendine ait elektronik ticaret ortamları üzerinden belirli bir dönemde yapılan sözleşme ve verilen siparişler için düzenlenmesi gereken nihai fatura veya fatura yerine geçen belge değerleri toplamı olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>85. Ek 4. maddenin (2) numaralı fıkrasında lisans ücretinin ödendiğine dair belgenin lisans alma veya yenileme başvurusu sırasında ibraz edilmesi hâlinde başka bir şart aranmaksızın lisansın verileceği veya yenileneceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p>86. Söz konusu maddenin (3) numaralı fıkrasında da lisans ücretleri düzenlenmiştir. Buna göre elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının bir takvim yılında gerçekleşen net işlem hacmine göre lisans ücretinin belirlendiği, kademeli olarak net işlem hacmi arttıkça lisans ücretinin de arttığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>87. Maddenin (4) numaralı fıkrasında bu maddedeki eşiklerin aşılıp aşılmadığının tespitinde, ekonomik bütünlük içinde bulunan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların net işlem hacimleri ve işlem sayılarının dikkate alınacağı, net işlem hacimleri ve işlem sayılarının toplamının (1) numaralı fıkrada belirtilen eşikleri aşması hâlinde bu elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarının her birinin lisans alma ve yenileme başvurusunda bulunacağı ve lisans ücretinin, elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarından, bunların elektronik ticaret pazar yerlerinde bir önceki takvim yılında gerçekleşen net işlem hacimleri oranında tahsil edileceği belirtilmiştir.</p>

<p>88. (5) numaralı fıkrada lisans ücretinin Bakanlıkça peşin olarak tahsil edileceği, tahsil edilen tutarların genel bütçeye gelir olarak kaydedileceği; (6) numaralı fıkrada bu maddede belirtilen parasal eşiklerin her yıl Elektronik Ticaret Bilgi Sistemi (ETBİS) verileri kullanılarak hesaplanan elektronik ticaret hacminin yıllık değişim oranına göre artırılacağı, artırımın yapıldığı tarihten önceki takvim yılına ilişkin net işlem hacmine uygulanacak bu eşikler ile elektronik ticaret hacminin yıllık değişim oranının en geç şubat ayı içinde Bakanlığın internet sitesinde ilan edileceği düzenlenmiştir.</p>

<p>89. (7) numaralı fıkrada lisans ücretinin hesaplanmasına ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir. Fıkranın (a) bendinde elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı ve ekonomik bütünlük içinde olduğu elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların elektronik ticaret pazar yerleri üzerinden yurt dışına yaptığı satışların hesaba dâhil edilmeyeceği belirtilmiştir.</p>

<p>90. Anılan fıkranın dava konusu (b) bendinde lisans ücretinin hesaplanmasında esas alınan net işlem hacminin belirlenmesine ilişkin esaslar düzenlenmiştir. Söz konusu bendin (1) ve (2) numaralı alt bentlerinde elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının net işlem hacminin, ETBİS verileri kullanılarak hesaplanan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı ve elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların net işlem hacimleri toplamının yüzde yirmisinden fazla olmaması şartıyla, izleyen takvim yılında gerçekleştirilen (a) bendinde belirtilen satış tutarı ile yatırımların proje bazında desteklenmesine dair mevzuat uyarınca Sanayi ve Teknoloji Bakanlığından yatırım teşvik belgesi alınarak gerçekleştirilen yatırım harcaması tutarının iki katının ilgili takvim yılına ilişkin net işlem hacminden indirileceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p>91. Fıkranın dava konusu (c) bendinde ise yüzde yirmi olarak belirlenen sınırın aşılıp aşılmadığının tespitinde yüzde on beşin altındaki had aşımlarının dikkate alınmayacağı belirtilmiştir. Dolayısıyla kuralda öngörülen yüzde on beşlik had aşımı sınırı dikkate alındığında elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının (b) bendinin (1) ve (2) numaralı alt bentlerine göre yurt dışına yapılan satışlar ile gerçekleştirilen yatırım harcamalarının iki katının net işlem hacminden indirilebilmesi için kendi net işlem hacminin, ETBİS verileri kullanılarak hesaplanan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı ve elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların net işlem hacimleri toplamının en fazla yüzde yirmi üçünü oluşturması gerektiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>92. (9) numaralı fıkrada bu maddenin, münhasıran elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının markasını taşıyan ürünlerin bayilik ve acentelik gibi sözleşmeler kapsamında satışa sunulduğu elektronik ticaret pazar yerleri hakkında uygulanmayacağı düzenlenmiştir. Buna göre elektronik ticaret lisans ücretinin elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların aracılık hizmeti sunduğu elektronik ticaret pazar yerlerine özgü bir yükümlülük olarak öngörüldüğü, elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının aracılık faaliyeti dışındaki diğer ticari faaliyetlerinin elektronik ticaret lisans ücreti kapsamına alınmadığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>93. Kuralların da yer aldığı (7) numaralı fıkranın gerekçesinde yurt içinde yerleşik pazar yerlerinin rekabet gücünün artırılarak yurt dışı menşeli pazar yerlerine karşı korunmasının, istihdam seviyesinin artırılması ve ihracat artışına hız kazandırılarak daha çok işletmenin ihracata yönelmesinin sağlanması amacıyla destekleyici tedbirlerin alınmasının, elektronik ihracatın genel ihracat içerisinden payının artırılmasının ve sınır ötesi elektronik ticaret pazarlarında ülkemiz ihracatçılarının aktif ve etkin şekilde rol almalarının sağlanmasının amaçlandığı belirtilmiştir.</p>

<p>94. Söz konusu gerekçede ayrıca yüksek teknoloji yatırımlarının teşvik edilmesi amacıyla Sanayi ve Teknoloji Bakanlığından teşvik belgesi alınarak gerçekleştirilen yatırım harcamalarının toplamının iki katının lisans ücretinin hesaplanmasına esas teşkil eden net işlem hacminden indirilmesine yönelik düzenleme yapıldığı, adil rekabet ortamının ve sektörün çok oyunculu yapısının korunması amacıyla dava konusu kurallarla tanınan indirim imkânından yararlanılabilmesi için elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının net işlem hacminin, Kanun kapsamında yer alan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı ve elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların net işlem hacimlerinin toplamını ifade eden ve ETBİS verileri kullanılarak Bakanlıkça hesaplanan elektronik ticaret hacminin yüzde yirmisini aşmaması şartının getirildiği belirtilmiştir. Ayrıca gerekçede elektronik ticaret hacminin yüzde yirmisi olarak belirlenen haddin yüzde on beşinin altındaki had aşımının dikkate alınmamasına yönelik düzenlemenin ise küçük ölçekli sapmaların lisans ücretleri üzerinde olumsuz etki yaratmasının engellenmesi ve işletmelerin ticari kararlarında öngörülebilirliğin arttırılması amacını taşıdığı ifade edilmiştir.</p>

<p><strong>2. İptal Talebinin Gerekçesi</strong></p>

<p>95. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kuralların piyasadaki büyük aktörlere avantaj sağlayarak rekabetin ortadan kaldırılmasına neden olabileceği, kurallarda belirtilen oranların ölçülü olmadığı gibi net işlem hacminden yararlanılması için öngörülen yüzde yirmi oranın tespit edilmesinde nesnel ve somut ölçütlerin belirlenmediği, elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları arasında net işlem hacminden indirim yapılması suretiyle bir ayrım yapıldığı ancak bu ayrımı haklı kılacak bir nedenin bulunmadığı, bu durum nedeniyle teşebbüs özgürlüğüne ve mülkiyet hakkına ölçüsüz sınırlama getirildiği, lisans ücretinin hesaplanmasında kademeli bir sistem belirlenmesine karşın makul olmayan fahiş nitelikte indirim oranları öngörülerek elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları arasındaki eşitliğin bozulduğu, kurallarla belirli bir elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının piyasaya hâkim konuma getirilerek diğer elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarının piyasaya girmesine ve piyasadaki varlığını sürdürmesine engel olunduğu, elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların sayısının azalmasına neden olabilecek bu durumun tüketicilerin tercih imkânını ortadan kaldırdığı, bu nedenle kuralların tüketicinin korunması ilkesini de zedelediği, ayrıca bu durumun usulüne uygun olarak yürürlüğe konulan temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla da bağdaşmadığı belirtilerek kuralların Anayasa’nın 2., 5., 10., 13., 17., 35., 48., 90., 167. ve 172. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>3. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu </strong></p>

<p>96. Anayasa’nın 35. maddesinde “<i>Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir./ Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir./ Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.</i>” denilmektedir. Anayasa’nın anılan maddesiyle güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parasal karşılığı olan her türlü mal varlığını kapsamaktadır.</p>

<p>97. Vergi, resim ve harç benzeri mali yükümlülükler kamu hizmetinin karşılığı olarak ya da herhangi bir kamu hizmetinin karşılığı olmaksızın öngörülen ve kamu gücüne dayanılarak yerine getirilmesi sağlanan yükümlülükler olup bunların vergi, harç ve resmin özelliklerini ayrı ayrı taşımalarının yanı sıra vergi, harç ve resmin ortak öğelerini taşımaları da mümkündür (AYM, E.2019/93, K.2023/87, 4/5/2023, § 53).</p>

<p>98. Diğer yandan resim, bir iş ya da faaliyetin yapılmasına yetkili kuruluşlar tarafından verilen izin nedeniyle öngörülen ya da harca benzer biçimde kamu kurum ve kuruluşlarının sunduğu hizmetin ve yaptıkları giderlerin karşılığı olarak yalnızca sunulan hizmetle ilgili gerçek ve tüzel kişiler için öngörülen bir yükümlülük şeklinde açıklanmaktadır (AYM, E.2019/93, K.2023/87, 4/5/2023, § 54).</p>

<p>99. 6563 sayılı Kanun’un ek 4. maddesinde öngörülen lisans ücretinin elektronik ticaretin dengeli ve sağlıklı şekilde büyüme ve gelişmesine katkı sağlamak amacıyla kamu gücü kullanılarak yerine getirilmesini sağlayan mali bir yükümlülük olduğu açıktır.</p>

<p>100. Lisans ücreti yükümlülerinin elektronik ticaret faaliyetinde bulunulan internet sitesi, mobil site veya mobil uygulama gibi platformlarda elektronik ticaret faaliyetinde bulunmak veya bu faaliyete devam etmek isteyen elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları olduğu, bu yönüyle kurallarda öngörülen lisans ücretinin <i>resim benzeri mali yükümlülük</i> niteliğini taşıdığı anlaşılmaktadır (AYM, E.2022/109, K.2023/125, 13/7/2023, § 322).</p>

<p>101. Elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılar tarafından net işlem hacmi üzerinden lisans ücreti olarak ödeyecekleri tutarın söz konusu sağlayıcılar yönünden mülk olarak değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Öte yandan söz konusu ücret, elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarının elektronik ticaret ortamında faaliyette bulunabilmeleri amacıyla ödenmektedir. Dolayısıyla kuralların mülkiyet ve teşebbüs özgürlüğüyle ilgisi bulunmaktadır.</p>

<p>102. Anayasa’nın 10. maddesinde “<i>Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir./ Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz./ Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz./ Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz./ Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.</i>” denilmek suretiyle kanun önünde eşitlik ilkesine yer verilmiştir.</p>

<p>103. Anayasa’nın anılan maddesinde belirtilen kanun önünde eşitlik ilkesi hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı; aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, kişilere ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanun karşısında eşitliğin ihlali yasaklanmıştır. Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.</p>

<p>104. Dava konusu kurallarla net işlem hacmi ETBİS verileri dikkate alınarak hesaplanan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları ve elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların net işlem hacimleri toplamının yüzde yirmisinden fazla olmayan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları için elektronik ticaret pazar yerleri üzerinden yurt dışına yapılan satışlar ile yatırım teşvik belgesi alınarak gerçekleştirilen yatırım harcamalarının iki katının aynı takvim yılına ait net işlem hacminden indirilmesi, net işlem hacmi elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları ve elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların net işlem hacimleri toplamının yüzde yirmisinden fazla olan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarına göre lisans ücretinin ödenmesi bakımından avantaj sağlamaktadır.</p>

<p>105. Bu itibarla kurallar kapsamında elektronik ticaret pazar yerleri üzerinden yurt dışına yapılan satışlar ile yatırım harcamaları tutarının iki katının lisans ücretinin hesaplanmasında esas alınan net işlem hacminden indirilmesinin mülkiyet hakkı ve teşebbüs özgürlüğü bağlamında eşitlik ilkesi yönünden incelenmesi gerekir.</p>

<p>106. Eşitlik ilkesi yönünden yapılacak anayasallık denetiminde öncelikle Anayasa’nın söz konusu maddesi çerçevesinde aynı ya da benzer durumda bulunan kişilere farklı muamele yapılıp yapılmadığı tespit edilmeli, bu bağlamda aynı ya da benzer durumdaki kişiler arasında farklılık gözetilip gözetilmediği belirlenmelidir. Yapılacak bu belirlemenin ardından ise farklı muamelenin nesnel ve makul bir temele dayanıp dayanmadığı ve orantılı olup olmadığı hususları irdelenmelidir. Orantılılık ilkesi, amaç ve araç arasında hakkaniyete uygun bir dengenin bulunması gereğini ifade eder. Diğer bir ifadeyle bu ilke, farklı muamelenin öngörülen objektif amaç ile orantılı olmasını gerektirmektedir.</p>

<p>107. Kurallarla elektronik ticaret pazar yerleri üzerinden yurt dışına yapılan satışlar ile yatırım teşvik belgesi alınarak gerçekleştirilen yatırım harcamalarının iki katının lisans ücretinin hesaplanmasında dikkate alınan net işlem hacminden indirme imkânından yararlanmanın elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının net işlem hacminin, ETBİS verileri kullanılarak hesaplanan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarının ve elektronik ticaret hizmet sağlayıcılarının net işlem hacimleri toplamına olan oranı üzerinde belirlendiği görülmektedir. Kurallarda ayrıca anılan oranın aşılıp aşılmadığının tespitinde yüzde on beşin altındaki had aşımlarının dikkate alınmayacağı hükme bağlanmıştır. Kanun kapsamında lisans ücreti ödemek zorunda olup da net işlem hacmi belirlenen oranın altında olan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları ile net işlem hacmi bu oranın üzerinde olan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarının karşılaştırma yapılmaya müsait olacak şekilde<i> </i>benzer durumda oldukları açıktır.</p>

<p>108. Öte yandan net işlem hacmi ETBİS verileri kullanılarak hesaplanan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı ve elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların net işlem hacimleri toplamının yüzde yirmisinin altında olan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları için lisans ücreti hesaplanırken dikkate alınan net işlem tutarından elektronik ticaret pazar yerleri üzerinden yurt dışına yapılan satışlar ile yatırım teşvik belgesi alınarak gerçekleştirilen yatırım harcamasının iki katının indirilerek daha az lisans ücreti ödeme imkânı öngörülmüşken net işlem hacmi yüzde yirminin üzerinde olan elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların bu imkândan yararlandırılmaması farklı muamele teşkil etmektedir.</p>

<p>109. Eşitlik ilkesinin gereği olarak karşılaştırma yapılmaya müsait olacak şekilde benzer durumda olanlar arasından bir kısmı lehine getirilen farklı düzenlemenin ayrıcalık taşımaması için nesnel ve makul bir temele dayanması ve ölçülü olması gerekir.</p>

<p>110. Elektronik ticaret ortamında faaliyet gösteren işletmelerden bir kısmının piyasaya hâkim olması durumunda hâkim konuma erişen elektronik ticaret işletmelerinin finans, veri, lojistik, alıcı ve satıcı sayısı bakımından eriştikleri ağ kapasitesi ile pazara girişleri zorlaştırmaları ve bu suretle pazardaki paylarını hızlı şekilde artırmaları mümkün olup bu durumun ise elektronik ticaret alanında rekabet ortamını bozucu bir etki meydana getirebileceği açıktır. Bu kapsamda piyasalardaki değişimlere karşı alınan tedbirlerin adil ve etkin rekabet ortamının sağlanmasında yetersiz kalması nedeniyle elektronik ticaret alanına yeni giren veya hâlihazırda bu alanda faaliyet gösteren piyasa aktörlerinin eşit şartlar altında rekabet edebilmesi için anılan Kanun’un ek 4. maddesiyle elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılara lisans alma ve bu lisansı yenileme yükümlülüğü getirilmiştir (AYM, E.2022/109, K.2023/125, 13/7/2023, § 330). Başka bir ifadeyle elektronik ticaret hizmet sağlayıcılarına lisans alma ve yenileme yükümlülüğünün getirilmesinin piyasa aktörlerinin eşit şartlar altında rekabet edebilmesine imkân sağlamak ve belirli büyüklükteki işletmelerin serbest piyasa koşullarını bozucu şekilde faaliyet göstermesini engellemek suretiyle elektronik ticaret piyasasında adil ve etkin bir şekilde işleyen rekabet ortamının sağlanmasını amaçladığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>111. Kurallar kapsamında elektronik ticaret pazar yerleri üzerinden yurt dışına yapılan ve yatırım teşvik belgesi alınarak gerçekleştirilen yatırım harcamasının iki katı tutarının net işlem hacminden indirilmesi, net işlem hacmi ETBİS verileri kullanılarak hesaplanan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı ve elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların net işlem hacimleri toplamının yüzde yirmisinden fazla olmayan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının daha az lisans ücreti ödemesi sonucunu ortaya çıkarmaktadır.</p>

<p>112. Bu itibarla kurallarla devletin Anayasa’nın 167. maddesinde belirtilen pozitif yükümlülüğü kapsamında net işlem hacmi piyasadaki elektronik ticaret hizmet sağlayıcı ve elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarının net işlem hacimlerinin toplamının yüzde yirmisinden fazlasını oluşturan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarının daha az lisans ücreti ödeme imkânını ortadan kaldırarak pazarın belli bir payına sahip sağlayıcıların pazardaki paylarını artırmalarının engellenmesi ve böylece elektronik ticaret alanında rekabet ortamını bozucu etkiye neden olmalarının önlenmesi amaçlanmaktadır.</p>

<p>113. Bu kapsamda madde gerekçesinde de belirtildiği üzere elektronik ticaret pazar yerleri aracılığıyla yurt dışına satış yapılmasını sağlamak ve yatırım yapmak suretiyle daha az lisans ücreti ödeme imkânından yararlanacak elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları için piyasada belirli bir oranın altında pay sahibi olma zorunluluğunun getirilmesi elektronik ticaret sektörünün güvenli, sağlıklı ve düzenli bir şekilde işlemesi amacına hizmet etmektedir.</p>

<p>114. Öte yandan kurallara göre net işlem hacmi belirtilen oranın altında olan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarının daha az lisans ücreti ödeyebilmeleri için sahip oldukları elektronik ticaret pazar yerleri üzerinden yurt dışına satış ya da yatırım teşvik belgesi alarak yatırım yapmaları gerekmektedir.</p>

<p>115. Dolayısıyla kurallarla elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların yatırım yapmaları ve elektronik ihracatı artıracak faaliyetlerde bulunmaları teşvik edilerek elektronik ticarette ihracatın artırılmasının, üretimin geliştirilmesinin, böylelikle bu alanda teknolojik gelişim ve dönüşümün sağlanmasının amaçlandığı anlaşılmıştır.</p>

<p>116. Bu itibarla kurallar kapsamında net işlem hacmi ETBİS verileri kullanılarak hesaplanan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı ve elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların net işlem hacimleri toplamının yüzde yirmisinden fazla olan elektronik hizmet sağlayıcılarının yurt dışında yaptıkları satış ve yatırım teşvik belgesi alarak gerçekleştirdikleri yatırım harcaması tutarının iki katının net işlem hacminden indirilmesi suretiyle daha az lisans ücreti ödeme imkânından mahrum bırakılmasıyla oluşturulan farklı muamelenin objektif ve makul bir temele dayandığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>117. Diğer yandan kuralların net işlem hacmi elektronik ticaret hizmet sağlayıcı ve elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarının net işlem hacimlerinin toplamının yüzde yirmisinden fazlasını oluşturan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarını, elektronik ticaret pazar yerleri üzerinden yurt dışında yapılan satış tutarları ile yatırım teşvik belgesi alınarak yapılan yatırım harcamalarının iki katını net işlem hacminden indirerek daha az lisans ücreti ödeme imkânından mahrum bırakmakla birlikte bu durumun söz konusu elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları için ilave bir mali yükümlülük getirmediği açıktır. Zira söz konusu maddenin (7) numaralı fıkrasının (a) bendinde elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarının lisans ücretinin hesaplanmasında elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı ve ekonomik bütünlük içinde bulunduğu elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların elektronik ticaret pazar yerleri üzerinden yurt dışına yapılan satışların dikkate alınmayacağı belirtilerek tüm elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları açısından benzer imkânların öngörüldüğü anlaşılmaktadır.</p>

<p>118. Ayrıca kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında kurallarda öngörülen yüzde yirmi oranındaki sınır ve net işlem hacminden indirilecek miktar ile küçük ölçekli hesaplama hatalarının lisans ücretleri üzerindeki olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak için belirlenen yüzde on beşlik sapma payının makul düzeyde olduğu gözetildiğinde kuralların net işlem hacmi elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı ve elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların net işlem hacimleri toplamının yüzde yirmisinin üzerinde olan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları bakımından aşırı bir külfete neden olmadığı anlaşılmıştır. Dolayısıyla kurallarda mülkiyet hakkı ve teşebbüs özgürlüğü bağlamında eşitlik ilkesine aykırı bir yön bulunmamaktadır.</p>

<p>119. Açıklanan nedenlerle kurallar, Anayasa’nın 10., 35. ve 48. maddelerine aykırı değildir. İptalleri talebinin reddi gerekir.</p>

<p>Kuralların Anayasa’nın 2. ve 167. maddelerine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 10., 35. ve 48. maddeleri yönünden yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 2. ve 167. maddeleri yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p>Kuralların Anayasa’nın 5., 13., 17., 90. ve 172. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.</p>

<p><strong>C. Kanun’un 10. Maddesiyle 6563 Sayılı Kanun’un Geçici 2. Maddesine Eklenen (5) ve (6) Numaralı Fıkraların İncelenmesi</strong></p>

<p><strong>1. Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>120. 6563 sayılı Kanun’un geçici 2. maddesinin (3) numaralı fıkrasında elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları tarafından anılan Kanun’un ek 4. maddesi kapsamındaki lisans alma yükümlülüğünün 1/1/2025 tarihinden itibaren yerine getirileceği düzenlenmiştir.</p>

<p>121. Kanun’un geçici 2. maddesinin dava konusu (5) numaralı fıkrasında 2024 yılına ilişkin lisans ücretinin hesaplanmasında, ek 4. maddenin (7) numaralı fıkrasının (b) bendinin alt bentlerinde belirtilen tutarların dört katının elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının net işlem hacminden indirileceği hükme bağlanmıştır.</p>

<p>122. Buna göre net işlem hacmi ETBİS verileri kullanılarak hesaplanan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı ve elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların net işlem hacimleri toplamının yüzde yirmisinden fazla olmayan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların 2024 yılı için ödemekle yükümlü olduğu lisans bedeli belirlenirken anılan fıkranın (a) bendi kapsamında yurt dışına yapılan satış tutarı ile yatırımların proje bazında desteklenmesine dair mevzuat uyarınca Sanayi ve Teknoloji Bakanlığından yatırım teşvik belgesi alınarak gerçekleştirilen yatırım harcaması tutarının dört katı net işlem hacminden indirilecektir.</p>

<p>123. Geçici 2. maddenin dava konusu (6) numaralı fıkrasında ise 2025 yılı için geçerli olmak üzere bu oran üç kat olarak belirlenmiştir.</p>

<p><strong>2. İptal Talebinin Gerekçesi</strong></p>

<p>124. Dava dilekçesinde özetle; 7529 sayılı Kanun’un 9. maddesiyle 6563 sayılı Kanun’un ek 4. maddesinin değiştirilen (7) numaralı fıkrasının (b) ve (c) bentlerine yönelik gerekçelerle kuralların Anayasa’nın 2., 5., 10., 13., 17., 35., 48., 90., 167. ve 172. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>

<p><strong>3. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu </strong></p>

<p>125. Dava konusu kurallar kapsamında elektronik ticaret pazar yerleri üzerinden yurt dışına yapılan satışlar ile yatırım harcamaları tutarının 2024 yılı için dört katının, 2025 yılı için üç katının lisans ücretinin hesaplanmasında esas alınan net işlem hacminden indirilmesinin mülkiyet hakkı ve teşebbüs özgürlüğü bağlamında eşitlik ilkesi yönünden incelenmesi gerekmektedir.</p>

<p>126. 7529 sayılı Kanun’un 9. maddesiyle 6563 sayılı Kanun’un ek 4. maddesine eklenen (b) ve (c) bentlerinin Anayasa’ya uygunluk denetiminde karşılaştırılabilir grup, objektif ve makul neden ile yüzde on beş ve yüzde yirmi sınırlara ilişkin yapılan açıklamalar bu kurallar yönünden de geçerlidir.</p>

<p>127. Anılan Kanun’un geçici 2. maddesinin (3) numaralı fıkrasında elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarının ek 4. madde kapsamındaki lisans yükümlülüğünün 1/1/2025 tarihinden itibaren yerine getirileceğinin hükme bağlandığı dikkate alındığında lisans yükümlülüğü bulunan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarının ilk kez yapacakları lisans ödemesinde 2024 yılındaki net işlem hacminin esas alınacağı anlaşılmaktadır.</p>

<p>128. Kanun’da belli ölçeklerin üzerinde net işlem hacmi bulunan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların kâr elde edip etmediklerine bakılmaksızın net işlem hacimlerinin önemli bir kısmının lisans ücreti olarak alınmasının öngörüldüğü gözetildiğinde elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları için öngörülen bu yükümlüğe uyum sağlanabilmesi için geçiş sürecinde farklı avantajların oluşturulması mümkündür. Nitekim kurallarla anılan süreçte elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların faaliyetlerinin aksamasını önlemek amacıyla elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarının elektronik ticaret pazar yerleri üzerinden yurt dışına yapılan satışlar ile yatırımların proje bazında desteklenmesine dair mevzuat uyarınca Sanayi ve Teknoloji Bakanlığından yatırım teşvik belgesi alınarak gerçekleştirilen yatırım harcamalarının 2024 yılı için dört katının, 2025 yılı için üç katının net işlem hacminden indirilmesinin öngörüldüğü anlaşılmaktadır.</p>

<p>129. Bu itibarla kuralların geçici bir döneme ilişkin olarak öngörüldüğü de gözetildiğinde 2024 ve 2025 yılına ilişkin net işlem hacimlerinden indirilecek tutarların tespitinde esas alınacak üç ve dört katı oranların söz konusu indirimden yararlanmayan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları yönünden aşırı külfete neden olacağı söylenemez. Dolayısıyla kurallarda mülkiyet hakkı ve teşebbüs özgürlüğü bağlamında eşitlik ilkesine aykırı bir yön bulunmamaktadır.</p>

<p>130. Açıklanan nedenlerle kurallar, Anayasa’nın 10., 35. ve 48. maddelerine aykırı değildir. İptalleri talebinin reddi gerekir.</p>

<p>Kuralların Anayasa’nın 2. ve 167. maddelerine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 10., 35. ve 48. maddeleri yönünden yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 2. ve 167. maddeleri yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p>Kuralların Anayasa’nın 5., 13., 17., 90. ve 172. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.</p>

<p><strong>V. İPTALİN DİĞER KURALLARA ETKİSİ</strong></p>

<p>131. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrasında kanunun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün belirli kurallarının iptali, diğer kurallarının veya tümünün uygulanmaması sonucunu doğuruyorsa bunların da Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilebileceği öngörülmektedir.</p>

<p>132. 7529 sayılı Kanun’un 6. maddesiyle 6502 sayılı Kanun’a eklenen 47/A maddesinin;</p>

<p>- (2) numaralı fıkrasında yer alan “<i>…yönetmelikle…</i>” ibaresinin iptali nedeniyle uygulanma imkânı kalmayan “<i>…ve…</i>”<i> </i>ile “<i>…belirlenen diğer koşulları sağlaması…</i>” ibarelerinin,</p>

<p><strong>- </strong>(3) numaralı fıkrasında yer alan “<i>…yönetmelikle…</i>” ibaresinin iptali nedeniyle “<i>…esas alması…</i>” ibaresinden sonra gelen ve uygulanma imkânı kalmayan “<i>…ve…</i>” ile “<i>…belirlenen diğer ilkelere uygun olması…</i>” ibarelerinin,</p>

<p>- (7) numaralı fıkrasında yer alan “<i>…yönetmelik…</i>” ibaresinin iptali nedeniyle uygulanma imkânı kalmayan anılan fıkranın kalan kısmının,</p>

<p>6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince iptalleri gerekir.</p>

<p><strong>VI. İPTAL KARARININ YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ GÜN SORUNU</strong></p>

<p>133. Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında “<i>Kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez.</i>” denilmekte, 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrasında da bu kural tekrarlanmak suretiyle Anayasa Mahkemesinin gerekli gördüğü hâllerde Resmî Gazete’de yayımlandığı günden başlayarak iptal kararının yürürlüğe gireceği tarihi bir yılı geçmemek üzere ayrıca kararlaştırabileceği belirtilmektedir.</p>

<p>134. 7529 sayılı Kanun’un 6. maddesiyle 6502 sayılı Kanun’a eklenen 47/A maddesinin;</p>

<p>- (2) numaralı fıkrasında yer alan “<i>…yönetmelikle…</i>”, “<i>…ve…</i>”<i> </i>ile “<i>…belirlenen diğer koşulları sağlaması…</i>” ibarelerinin,</p>

<p>-<strong> </strong>(3) numaralı fıkrasında yer alan “<i>…yönetmelikle…</i>”, “<i>…ve…</i>”<i> </i>ile “<i>…belirlenen diğer ilkelere uygun olması…</i>” ibarelerinin,</p>

<p>- (7) numaralı fıkrasının,</p>

<p>iptal edilmeleri nedeniyle doğacak hukuksal boşluk kamu yararını ihlal edecek nitelikte görüldüğünden Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasıyla 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince bu kurallara ilişkin iptal hükümlerinin kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.</p>

<p><strong>VII. YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI TALEBİ</strong></p>

<p>135. Dava dilekçelerinde özetle; dava konusu kuralların uygulanmaları hâlinde telafisi güç veya imkânsız sonuçların doğacağı belirtilerek yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi talep edilmiştir.</p>

<p>24/10/2024 tarihli ve 7529 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;</p>

<p><strong>A. </strong>6. maddesiyle 7/11/2013 tarihli ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a eklenen 47/A maddesinin;</p>

<p><strong>1. </strong>(2) ve (3) numaralı fıkralarında yer alan <i>“...yönetmelikle...” </i>ibarelerine,</p>

<p><strong>2. </strong>(7) numaralı fıkrasında yer alan <i>“...yönetmelik...”</i> ibaresine,</p>

<p>yönelik iptal hükümlerinin yürürlüğe girmelerinin ertelenmeleri nedeniyle bu ibarelere ilişkin yürürlüğün durdurulması taleplerinin REDDİNE,</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>1. </strong>9. maddesiyle 23/10/2014 tarihli ve 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un ek 4. maddesinin değiştirilen (7) numaralı fıkrasının (b) ve (c) bentlerine,</p>

<p><strong>2.</strong> 10. maddesiyle 6563 sayılı Kanun’un geçici 2. maddesine eklenen (5) ve (6) numaralı fıkralara,</p>

<p>yönelik iptal talepleri 12/2/2026 tarihli ve E.2024/229, K.2026/35 sayılı kararla reddedildiğinden bu fıkralara ve bentlere ilişkin yürürlüğün durdurulması taleplerinin REDDİNE,</p>

<p>12/2/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>VIII. HÜKÜM</strong></p>

<p>24/10/2024 tarihli ve 7529 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;</p>

<p><strong>A.</strong> 6. maddesiyle 7/11/2013 tarihli ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a eklenen 47/A maddesinin;</p>

<p><strong>1.</strong> (2) numaralı fıkrasında yer alan;</p>

<p><strong>a.</strong> “<i>…yönetmelikle…</i>” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,</p>

<p><strong>b.</strong> “<i>…ve…</i>” ile “<i>…belirlenen diğer koşulları sağlaması…</i>” ibarelerinin 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince İPTALLERİNE,</p>

<p>iptal hükümlerinin Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK DOKUZ AY SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE,</p>

<p><strong>2.</strong> (3) numaralı fıkrasında yer alan;</p>

<p><strong>a.</strong> “<i>…yönetmelikle…</i>” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,</p>

<p><strong>b.</strong> <i>“…esas alması…”</i> ibaresinden sonra gelen “<i>…ve…</i>” ile “<i>…belirlenen diğer ilkelere uygun olması…</i>” ibarelerinin 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince İPTALLERİNE,</p>

<p>iptal hükümlerinin Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK DOKUZ AY SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE,</p>

<p><strong>3. a.</strong> (7) numaralı fıkrasında yer alan “<i>…yönetmelik…</i>” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,</p>

<p><strong>b.</strong> (7) numaralı fıkrasının kalan kısmının 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince İPTALİNE,</p>

<p>iptal hükümlerinin Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK DOKUZ AY SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE,</p>

<p><strong>B.</strong> 9. maddesiyle 23/10/2014 tarihli ve 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un ek 4. maddesinin değiştirilen (7) numaralı fıkrasının (b) ve (c) bentlerinin Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal taleplerinin REDDİNE,</p>

<p><strong>C.</strong> 10. maddesiyle 6563 sayılı Kanun’un geçici 2. maddesine eklenen (5) ve (6) numaralı fıkraların Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal taleplerinin REDDİNE,</p>

<p>12/2/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p>

<p></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Başkan</p>

   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
   <td>
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
   <td>
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Muhterem İNCE</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2024229-esas-202635-karar-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 11:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/yargi/anayasa-mahkemesi41c9d1f7418377c9by.jpg" type="image/jpeg" length="29734"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2024/131 esas - 2026/41 karar sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2024131-esas-202641-karar-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2024131-esas-202641-karar-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 12/2/2026 tarihli, 2024/131 esas - 2026/41 karar sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p></p>

<p><strong>Esas Sayısı : 2024/131</strong></p>

<p><strong>Karar Sayısı : 2026/41</strong></p>

<p><strong>Karar Tarihi : 12/2/2026</strong></p>

<p><strong>R.G.Tarih-Sayı : 30/4/2026-33239</strong></p>

<p></p>

<p><strong>İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: </strong>Erzurum Bölge İdare Mahkemesi 5. İdari Dava Dairesi</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>İTİRAZIN KONUSU: </strong>27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun 7/7/1971 tarihli ve 1424 sayılı Kanun’un 7. maddesiyle değiştirilen 36. maddesinin beşinci fıkrasının (4) numaralı bendinde yer alan “<i>...</i><i>haklarında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş,...</i>”<i> </i>ibaresinin Anayasa’nın 13., 36., 38. ve 70. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.</p>

<p><strong>OLAY:</strong> Nasıp düzeltme talebinin reddine ilişkin işlemin iptali talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.</p>

<p><strong>I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ</strong></p>

<p>Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 36. maddesi şöyledir:</p>

<p>“<i>III – Nasıp düzeltilmesi:</i></p>

<p><i>Madde 36 – (Değişik: 7/7/1971 - 1424/7 md.)</i></p>

<p><i>Kazai ve idari kararlar neticesi nasıp düzeltilmesi aşağıdaki esaslara göre yapılır:</i></p>

<p><i>a) (Değişik: 22/1/2015 - 6586/43 md.) Cezası ertelenen veya seçenek yaptırımlara çevrilenler hariç olmak üzere subayların;</i></p>

<p><i>1. Şahsi hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkumiyetleri hâlinde, infaz süresinden fazla olmamak üzere gözaltı, tutukluluk ve hükümlülükte geçen süreleri,</i></p>

<p><i>2. Açığı gerektiren bir suçtan mahkumiyet hâlinde açıkta geçen süreleri,</i></p>

<p><i>3. Haklarında hükmün açıklanmasının geri bırakılması veya buna bağlı düşme kararı verilse dâhi, firar veya izin tecavüzünde bulundukları (…) mahkeme kararı ile sabit olanların firarda veya izin tecavüzünde geçen süreleri kıdemlerinden düşülür.</i></p>

<p><i>Bu işlem, firar, izin tecavüzü veya açıkta geçen süreler bakımından hükmün veya kararın kesinleşmesini, şahsi hürriyeti bağlayıcı cezalar bakımından, cezanın kısmen veya tamamen infazını müteakip son rütbeye nasıp tarihinin düzeltilmesi suretiyle derhâl yapılır.</i></p>

<p><i>b) Silahlı Kuvvetler hesabına veya izinli olarak yurt içinde veya yurt dışında her çeşit öğrenim, kurs ve staja gönderilen subaylardan, öğrenim, kurs veya stajlarını bu kanun hükümlerine göre hazırlanacak yönetmelikte gösterilen süre ve şartlar içinde bitiremiyen başarısızlık veya diğer sebeplerle bu yönetmelikte gösterilen sürelerden fazla sınıfta kalmak suretiyle bu süre içerisinde bitirmelerine imkan olmıyan üniversiteler, yüksek okullar veya sınıf okulları yönetmeliklerine göre öğrencilikle ilişikleri kesilen, devamsızlık, başarısızlık, uygunsuz hallerinden dolayı eğitimlerine son verilen veya devre kaybedenlerin öğrenim, kurs veya stajda kaldıkları süreler kadar bekleme süreleri uzatılır. Yurt dışına öğrenim, kurs veya staja gönderilenler için bu süre yurt dışına çıkış ve dönüş tarihleri arasında geçen süredir.</i></p>

<p><i>c) Milli Savunma Üniversitesi Harp Enstitüleri Eğitimi, Milli Savunma ve Güvenlik Enstitüsü ile Milli Savunma Bakanlığı veya İçişleri Bakanlığı nam ve hesabına tıpta uzmanlık eğitimi, sıhhi sebeplerle devamsızlık, yönetmelikte gösterilen özel nitelik istiyen kurslar ve üç ay dahil daha az süreli kurslar için (b) bendi hükümleri uygulanmaz.</i></p>

<p><i>d) (Değişik birinci paragraf:16/7/2020-7250/3 md.) Milli Savunma Üniversitesi Kara, Deniz ve Hava Harp Enstitülerinde karargâh subaylığı eğitimini tamamlayanlara bir yıl, bunlardan komuta ve kurmay eğitimini tamamlayanlara ayrıca bir yıl, bunlardan Milli Savunma Üniversitesi Müşterek Harp Enstitüsünde verilen müşterek komuta ve kurmay eğitimini tamamlayanlara ilave bir yıl;</i></p>

<p><i>(Mülga ikinci paragraf:16/7/2020-7250/3 md.)</i></p>

<p><i>Kuvvet Komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı personel temin ve yetiştirme planlarında belirtilecek ihtiyaç duyulan bilim dallarında yüksek lisans öğrenimi yapanlardan; yüksek lisans eğitimi bitiriş notu, lisans eğitimi bitiriş notu, sicil notu ortalaması, mükâfatlar ve cezalar ile ilgili yönetmeliklerde belirtilen diğer şartlar esas alınarak yapılacak sıralamada Kuvvet Komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı namına ve kendi namına olmak üzere ayrı ayrı olarak bilim dalı karşılığında tahsisi yapılan kontenjanlara giren subaylara bir yıl, bunlardan doktora yapanlara bir yıl, doğrudan doktora yapanlara iki yıl, doçent olanlara ayrıca bir yıl olmak üzere toplam üç yıl;</i></p>

<p><i>Tıpta uzmanlık belgesi alanlara, diş tabipliğinde, veterinerlikte, eczacılıkta uzman belgesi alanlara veya doktora yapanlara iki yıl, bunlardan doçent olanlara ayrıca bir yıl olmak üzere toplam üç yıl kıdem verilir.</i></p>

<p><i>(Değişik ikinci fıkra: 24/4/2008-5758/3 md.) </i><i>Türk Silahlı Kuvvetlerine muvazzaf subay olarak katılmadan önce branşları ile ilgili yukarıda belirtilen öğrenimlerini kendi nam ve hesaplarına yapmış veya subay nasbedildikten sonra bitirmiş olanlar, lisansüstü öğrenimi tamamladığı için sınıfları değiştirilen subaylar ile lisansüstü öğrenimi tamamladıktan sonra astsubaylıktan subaylığa nasbedilenler hakkında da yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır.</i></p>

<p><i>Bu şekilde kıdem alanların nasıpları düzeltilir.</i></p>

<p><i>Bu madde hükümlerine göre verilen kıdemlerin toplamı hiçbir şekilde üç yılı aşamaz.</i></p>

<p><i>Yukarıda yazılı nitelikleri haiz olanlara lisansüstü öğrenim kıdemi verilebilmesi için;</i></p>

<p><i>1. Müracaat tarihinde sicil notu ortalamasının, sicil tam notunun % 90'ı ve daha üstünde olması,</i></p>

<p><i>2. Lisansüstü öğrenimini kendi nam ve hesabına yapanlar için askerî disiplin, tutum ve davranışları, görevindeki başarısı, meslekî bilgi ve yetenekleri, genel kültürü, ahlakî ve şahsî nitelikleri bakımından kıdem almaya layık bulunduğuna dair </i>“<i>Lisansüstü Öğrenim Kıdemi Nitelik Belgesi</i>”<i>nin müspet olarak düzenlenmiş olması,</i></p>

<p><i>3. Özel kanunlara tâbi olanların, yukarıdaki şartlara ilave olarak bu sıfatlarını kazanmada, kendi kanun ve yönetmeliklerinde belirtilen usûl ve esasları yerine getirmiş olması,</i></p>

<p><i>4. Cezaları ertelenmiş, seçenek yaptırımlardan birisine çevrilmiş, <strong><u>haklarında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş</u></strong>, genel veya özel af kanunları kapsamına girmiş, hükümlülüklerine ilişkin kayıtları adlî sicilden çıkarılmış olsalar bile;</i></p>

<p><i>aa) Devletin şahsiyetine karşı işlenen suçlar ile basit ve nitelikli zimmet, irtikâp, iftira, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, yalan yere tanıklık, yalan yere yemin, suç uydurmak, cinsel saldırı, cinsel taciz, kişiyi hürriyetinden yoksun bırakmak, fuhuş, gayri tabii mukarenet, hileli iflas gibi yüz kızartıcı veya şeref ve haysiyet kırıcı suçlar ile kaçakçılık, resmî ihale ve alım ve satımlara fesat karıştırma suçlarından birisinden mahkûm olmaması,</i></p>

<p><i>bb) Firar, amir veya üste fiilen taarruz, emre itaatsizlikte ısrar, üste hakaret, mukavemet, fesat, isyan suçları ile 1632 sayılı Askeri Ceza Kanununun 148 inci maddesinde belirtilen suçlardan mahkûm olmaması,</i></p>

<p><i>cc) (Değişik: 31/1/2013-6413/45 md.) </i><i>Taksirli suçlar hariç olmak üzere, yukarıdaki bentlerde belirtilen suçların dışındaki suçlardan, toplam olarak 21 gün ve daha fazla hapis, oda hapsi veya hizmet yerini terk etmeme cezası ile mahkûm veya cezalandırılmış olmaması, gerekir.</i></p>

<p><i>Açığa alınmayı gerektiren ya da yukarıdaki bentlerde sayılan suçlardan gözetim altına alınanlar, tutuklananlar veya kamu davası açılanlar, haklarındaki yargılama neticesine göre işleme tâbi tutulurlar.</i></p>

<p><i>e) (Ek: 17/4/1975 - 1875/3 md.) Nasıp düzeltilmek suretiyle yapılacak terfiler 33 üncü madde hükmüne tabidir.</i></p>

<p><i>f) (Ek: 29/9/1988 - 3475/2 md.; Değişik: 9/8/1993 - KHK- 499/5 md.) Bu madde hükümlerine göre nasıpları leh veya aleyhe düzeltilenlerin terfi işlemlerinin ne şekilde yapılacağı ve kıdemlerinin verilme usul, esas ve şartları Subay Sicil Yönetmeliğinde gösterilir.</i>”</p>

<p><strong>II. İLK İNCELEME</strong></p>

<p>1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL ve Ömer ÇINAR’ın katılımlarıyla 27/6/2024 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.</p>

<p><strong>III. ESASIN İNCELENMESİ</strong></p>

<p>2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Sümeyye KOCAMAN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:</p>

<p><strong>A. Anlam ve Kapsam</strong></p>

<p>3. 926 sayılı Kanun subayların ve astsubayların yetiştirilmeleri, sınıflandırılmaları, görev ve yükümlülükleri, terfi ve taltifleri ile her türlü özlük haklarına yönelik usul ve esasları düzenlemektedir.</p>

<p>4. Anılan Kanun’un 3. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde nasıp; ilk subaylığa, astsubaylığa ve bir rütbeden sonraki rütbeye terfide yeni rütbenin normal bekleme süresinin başlama tarihi olarak tanımlanmıştır. Söz konusu fıkranın (s) bendinde ise lisansüstü öğrenim; Kuvvet Harp Akademileri, yüksek lisans (bilim uzmanlığı, yüksek mühendislik, yüksek mimarlık, master) veya doktora öğrenimleri ile tıpta, diş tabipliğinde, veterinerlikte ve eczacılıkta uzmanlık öğrenimi veya doçentlik için yapılan öğrenim olarak ifade edilmiştir.</p>

<p>5. Kanun’un 36. maddesinde kazai ve idari kararlar neticesinde nasıp düzeltilmesinin hangi esaslara göre yapılacağı düzenlenmiştir. Bu çerçevede nasıp düzeltilmesine konu olabilecek durumlardan biri de lisansüstü öğrenimin tamamlanmasıdır.</p>

<p>6. Anılan maddenin birinci fıkrasının (d) bendinde lisansüstü öğrenimini tamamlayan subaylara bir ila üç yıl arasında ilave kıdem verilmesi öngörülmüştür. Buna göre Millî Savunma Üniversitesi Kara, Deniz ve Hava Harp Enstitülerinde karargâh subaylığı eğitimini tamamlayanlara bir yıl, bunlardan komuta ve kurmay eğitimini tamamlayanlara ayrıca bir yıl, bunlardan Millî Savunma Üniversitesi Müşterek Harp Enstitüsünde verilen müşterek komuta ve kurmay eğitimini tamamlayanlara ilave bir yıl, Kuvvet Komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı personel temin ve yetiştirme planlarında belirtilecek ihtiyaç duyulan bilim dallarında yüksek lisans öğrenimi yapanlardan yüksek lisans eğitimi bitiriş notu, lisans eğitimi bitiriş notu, sicil notu ortalaması, mükafatlar ve cezalar ile ilgili yönetmeliklerde belirtilen diğer şartlar esas alınarak yapılacak sıralamada Kuvvet Komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı namına ve kendi namına olmak üzere ayrı ayrı olarak bilim dalı karşılığında tahsisi yapılan kontenjanlara giren subaylara bir yıl, bunlardan doktora yapanlara bir yıl, doğrudan doktora yapanlara iki yıl, doçent olanlara ayrıca bir yıl olmak üzere toplam üç yıl, tıpta uzmanlık belgesi alanlara, diş tabipliğinde, veterinerlikte, eczacılıkta uzman belgesi alanlara veya doktora yapanlara iki yıl, bunlardan doçent olanlara ayrıca bir yıl olmak üzere toplam üç yıl kıdem verilecektir.</p>

<p>7. Maddenin beşinci fıkrasında ise lisansüstü öğrenimini tamamlayanlara anılan kıdemlerin verilebilmesi için birtakım şartlar öngörülmüştür. Bu şartlardan biri de (4) numaralı bent uyarınca cezaları ertelenmiş, seçenek yaptırımlardan birisine çevrilmiş, haklarında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş, genel veya özel af kanunları kapsamına girmiş, hükümlülüklerine ilişkin kayıtları adli sicilden çıkarılmış olsa bile devletin şahsiyetine karşı işlenen suçlar ile basit ve nitelikli zimmet, irtikâp, iftira, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, yalan yere tanıklık, yalan yere yemin, suç uydurmak, cinsel saldırı, cinsel taciz, kişiyi hürriyetinden yoksun bırakmak, fuhuş, gayritabii mukarenet, hileli iflas gibi yüz kızartıcı veya şeref ve haysiyet kırıcı suçlar ile kaçakçılık, resmî ihale ve alım ve satımlara fesat karıştırma suçlarından birisinden mahkûm olunmaması, firar, amir veya üste fiilen taarruz, emre itaatsizlikte ısrar, üste hakaret, mukavemet, fesat, isyan suçları ile 22/5/1930 tarihli ve 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 148. maddesinde belirtilen suçlardan mahkûm olunmaması, taksirli suçlar hariç olmak üzere belirtilen suçların dışındaki suçlardan toplam olarak 21 gün ve daha fazla hapis, oda hapsi veya hizmet yerini terk etmeme cezası ile mahkûm veya cezalandırılmış olunmamasıdır. Anılan bentte yer alan “<i>...</i><i>haklarında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş,...</i>”<i> </i>ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır.</p>

<p>8. Kural uyarınca hakkında (4) numaralı bendin alt bentlerinde sayılan suçlardan herhangi birinden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına (HAGB) karar verilen veya taksirli suçlar hariç olmak üzere belirtilen suçların dışındaki suçlardan almış olduğu toplam olarak 21 gün ve daha fazla hapis cezasına ilişkin hükmün açıklanması geri bırakılan kişiye lisansüstü öğrenim kıdemi verilebilmesi mümkün değildir.</p>

<p>9. HAGB, daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı mahkûmiyeti bulunmayan kişilerin toplumda suçlu olarak damgalanmaması ve yararlı bir birey olarak tekrar topluma kazandırılması amacıyla belli koşullara bağlı olarak tanınan bir imkândır (AYM, E.2015/23, K.2015/56, 17/6/2015).</p>

<p>10. Anılan kurumun şartları ve esasları 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesinde düzenlenmiştir. HAGB, erteleme ve kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar gibi hükmün ve cezanın bireyselleştirilmesi kurumlarından biridir. Hâkim, sanık hakkında mahkûmiyet hükmü kurmakla beraber hükmü açıklamamakta ve sanığı belirli bir süre denetim altında tutmaktadır. Sanık, denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işlemediği ve mahkemece öngörülen denetimli serbestlik tedbirine uygun davrandığı takdirde açıklanması geri bırakılan mahkûmiyet hükmü ortadan kaldırılmaktadır.</p>

<p><strong>B. İtirazın Gerekçesi</strong></p>

<p>11. Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralla HAGB kararının mahkûmiyet hükmü hâline dönüştürüldüğü, anılan karar nedeniyle ilgililere lisansüstü öğrenim kıdemi verilmemesinin kamu hizmetine girme hakkına ölçüsüz bir müdahale oluşturduğu belirtilerek kuralın Anayasa’nın 13., 36., 38. ve 70. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.<strong> </strong></p>

<p><strong>C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu</strong></p>

<p>12. Anayasa’nın 38. maddesinin dördüncü fıkrasında “<i>Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.</i>” şeklinde açıkça ifade edilen ve Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının da bir unsuru olan masumiyet karinesi, hakkında suç isnadı bulunan bir kişinin adil bir yargılama sonunda suçlu olduğuna dair kesin hüküm tesis edilene kadar masum sayılması gerektiğini ifade etmekte ve hukuk devleti ilkesinin de bir gereğini oluşturmaktadır.</p>

<p>13. Masumiyet karinesi uyarınca, bir kişinin suçlu olarak nitelendirilebilmesi ve hakkında ceza hukukunun alanına giren yaptırımların uygulanabilmesi kesin hükümle mahkûm olmasına bağlıdır. Anayasa’nın 38. maddesinde yer alan bu güvencenin mahkeme kararına işaret ettiği açıktır. Dolayısıyla bağımsız bir mahkeme tarafından verilen bir hüküm bulunmaksızın kişilerin suçlu kabul edilmesi masumiyet karinesi güvencesiyle çelişir. Nitekim kişinin suçluluğuna bağımsız mahkemece karar verilmesini öngören anayasal güvence feragat edilebilir nitelikte değildir (AYM, E.2013/133, K.2013/169, 26/12/2013; E.2020/76, K.2023/172, 11/10/2023, § 77).</p>

<p>14. Masumiyet karinesinin sağladığı güvencenin iki yönü bulunmaktadır. Güvencenin ilk yönü kişi hakkındaki ceza yargılaması sonuçlanıncaya kadar geçen, bir başka ifadeyle kişinin ceza gerektiren bir suçla itham edildiği (suç isnadı altında olduğu) sürece ilişkin olup suçlu olduğuna dair hüküm tesis edilene kadar kişinin suçluluğu ve eylemleri hakkında açıklamalarda bulunulmamasını, suçluymuş gibi hakkında herhangi bir işlem tesis edilmemesini gerektirir. Güvencenin bu yönünün kapsamı sadece ceza yargılamasını yürüten mahkemeyle sınırlı değildir. Güvence aynı zamanda diğer tüm idari ve adli makamların da işlem ve kararlarında, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kişinin suçlu olduğu yönünde ima ya da açıklamalarda bulunmamasını, işlem tesis etmemesini gerekli kılar. Dolayısıyla sadece suç isnadına konu ceza yargılaması kapsamında değil ceza yargılaması ile eş zamanlı olarak yürütülen diğer hukuki süreç ve yargılamalarda da (idari, hukuk, disiplin gibi) masumiyet karinesinin ihlali söz konusu olabilir.</p>

<p>15. Güvencenin ikinci yönü ise ceza yargılaması sonucunda mahkûmiyet dışında bir hüküm kurulduğunda devreye girer ve daha sonraki yargılamalarda isnat edilen suçla ilgili olarak kişinin masumiyetinden şüphe duyulmamasını, kamu makamlarının toplum nezdinde kişinin suçlu olduğu izlenimini uyandıracak işlem ve uygulamalardan kaçınmasını gerektirir (AYM, E.2020/76, K.2023/172, 11/10/2023, § 82; bazı farklarla birlikte bkz. <i>Galip Şahin</i>, B. No: 2015/6075, 11/6/2018, §§ 39, 40).</p>

<p>16. İtiraz konusu kuralda, haklarında HAGB kararı verilse dahi kuralın yer aldığı bentte sayılan suçlardan mahkûm olan veya taksirli suçlar hariç olmak üzere belirtilen suçların dışındaki suçlardan toplam olarak 21 gün ve daha fazla hapis, oda hapsi veya hizmet yerini terk etmeme cezasıyla cezalandırılan subaylara lisansüstü öğrenim kıdeminin verilmeyeceği öngörülmektedir.</p>

<p>17. Anayasa Mahkemesi birçok kararında HAGB'nin -sanığa yüklenen suça ilişkin yargılama sonunda cezaya hükmedilmesi hâlinde- hükmün açıklanmasının belirli koşulların gerçekleşmesine bağlı olarak ertelenmesi anlamına geldiğini belirtmiştir (örnek için bkz.<i> Ali Gürsoy</i>, B. No: 2012/833, 26/3/2013). Bu kapsamda Anayasa Mahkemesi 5271 sayılı Kanun’un 231. maddesine göre yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezası ise HAGB kararının verilebileceğini, anılan maddenin (5) numaralı fıkrasında HAGB'nin kurulan hükmün sanık hakkında bir hukuki sonuç doğurmamasını ifade ettiğini, öte yandan aynı Kanun’un 223. maddesinin (1) numaralı fıkrasında belirtilen hüküm niteliğindeki kararlar arasında HAGB kararının sayılmadığını vurgulamıştır. HAGB'nin uyuşmazlığın esasını karara bağlamadığını, yargılamayı hükümle sonuçlandıran bir karar niteliğinde olmadığını ve bu kapsamda nihai bir sonuç da doğurmadığını değerlendirmiştir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi HAGB kararının suçluluğu tespit eden bir karar olarak kabul edilmesinin başta masumiyet karinesi olmak üzere temel hakları ihlal edebileceğine dikkat çekmiştir (<i>Ümmügülsüm Salgar </i>[GK], B. No: 2016/12847, 21/10/2021, § 85).</p>

<p>18. HAGB’yi düzenleyen hükümlerin Anayasa Mahkemesinin 1/6/2023 tarihli ve E.2022/120, K.2023/107 sayılı kararıyla iptal edilmesinin ardından 5271 sayılı Kanun’un 231. maddesinde 2/3/2024 tarihli ve 7499 sayılı Kanun’la bazı değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerden biri de daha önce itiraz kanun yoluna tabi tutulan HAGB kararlarına karşı -<i>272. maddenin üçüncü fıkrası hükümleri saklı kalmak üzere</i>- istinaf kanun yoluna başvurulabileceğine ilişkin düzenlemedir. 5271 sayılı Kanun’un 280. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde ise istinaf incelemesinin ilk derece mahkemesinin kararında usule veya esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılığın bulunup bulunmadığı, delillerde veya işlemlerde herhangi bir eksiklik olup olmadığı, ispat bakımından değerlendirmenin yerindeliği hususlarını da kapsayacağı ifade edilmiştir.</p>

<p>19. Kuralın anayasallık denetimi için öncelikle kanun yoluna ilişkin anılan değişikliğin HAGB kurumunun niteliğinde bir farklılığa yol açıp açmadığının tespit edilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda HAGB kararının Anayasa'nın 38. maddesi anlamında <i>hükmen sabit olma</i> sonucunu doğuran bir karar, diğer bir ifadeyle kesinleşmiş hüküm<i> </i>olmadığı açıktır. Anılan Kanun’un 231. maddesinin (10) numaralı fıkrası gereğince denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirlerine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak davanın düşmesine karar verilecektir. Bu itibarla kurumun bütünü değerlendirildiğinde kanun yoluna ilişkin olarak getirilen düzenlemelerin HAGB’nin niteliğinde herhangi bir değişikliğe yol açmadığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>20. Kuralda, ilgili hakkında belirli suç ve cezalara ilişkin olarak HAGB kararının verilmesi durumu lisansüstü öğrenim kıdemi verilmemesi sebebi olarak öngörülmüştür. Bu itibarla kuralla, lisansüstü öğrenim kıdemi verilmemesi şeklindeki idari tasarrufun doğrudan ve kategorik olarak HAGB kararına dayandırılması suretiyle bu karara hukuki bir sonuç bağlandığı açıktır.</p>

<p>21. Ayrıca denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmemesi ve denetimli serbestlik tedbirlerine ilişkin yükümlülüklere uygun davranılması üzerine açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak davanın düşmesine karar verildiğinde lisansüstü öğrenim kıdemi verilip verilmeyeceği hususu da belirsiz bırakılmıştır. Bu durum, denetim süresinin tamamlanmasının ardından verilen düşme kararından sonra dahi HAGB kararının aleyhe yorumlanmasına neden olabilecek niteliktedir.</p>

<p>22. Bu itibarla lisansüstü öğrenim kıdemi verilmesi için kural uyarınca 926 sayılı Kanun’un 36. maddesinin beşinci fıkrasının (4) numaralı bendinin alt bentlerinde yer alan suçlar ve cezalarla ilgili olarak HAGB kararının bulunmaması şartını öngören kural, hakkında HAGB kararı bulunan gerçek kişi yönünden masumiyet karinesinin birinci boyutunu oluşturan ve bir kimsenin suçlu olduğu kesinleşmiş bir mahkeme kararıyla tespit edilene kadar ona suçlu gibi muamele edilemeyeceğine ilişkin güvenceyle bağdaşmamaktadır.</p>

<p>23. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 38. maddesine aykırıdır. İptali gerekir.</p>

<p>Kural, Anayasa’nın 38. maddesine aykırı görülerek iptal edildiğinden ayrıca Anayasa’nın 13., 36. ve 70. maddeleri yönünden incelenmemiştir.</p>

<p><strong>IV. HÜKÜM</strong></p>

<p>27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun 7/7/1971 tarihli ve 1424 sayılı Kanun’un 7. maddesiyle değiştirilen 36. maddesinin beşinci fıkrasının (4) numaralı bendinde yer alan <i>“...</i><i>haklarında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş,...” </i>ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE 12/2/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p>

<p></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>Başkan</p>

   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
   <td>
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
   <td>
   <p>Başkanvekili</p>

   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Muhterem İNCE</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
   <td>
   <p>Üye</p>

   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-2024131-esas-202641-karar-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 11:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/10/yargi/anaysad41aa.jpg" type="image/jpeg" length="21877"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[12 YIL SÜREN VE BİREYSEL BAŞVURU TARİHİ İTİBARIYLA TEMYİZ SÜRECİNDE OLAN YARGILAMA, YAŞAM HAKKININ USUL BOYUTUNUN İHLALİDİR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/12-yil-suren-ve-bireysel-basvuru-tarihi-itibariyla-temyiz-surecinde-olan-yargilama-yasam-ha</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/12-yil-suren-ve-bireysel-basvuru-tarihi-itibariyla-temyiz-surecinde-olan-yargilama-yasam-ha" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Başvurucuların, yakınları A. K.'nin 4/12/2013 tarihinde ölümünde tibbi ihmal bulunduğu iddiasıyla Sağlık Bakanlığı aleyhine idare mahkemesi nezdinde açtıkları maddi ve manevi tazminat ödenmesi talepli tam yargı davasının uzun sürmesi ve kısmen reddedilmesi nedeniyle yaptıkları bireysel başvuru kararı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>AYM, başvurucuların maddi tazminat yönünden destekten yoksun kalma tazminatının eksik hesaplandığı, manevi tazminat namıyla hükmedilen miktarın ise çok düşük olduğu iddiasıyla yönelttikleri istinaf taleplerinin, Erzurum Bölge İdare Mahkemesi 6. İdari Dava Dairesinin reddinden sonra temyiz kanun yoluna başvurulmuş olup, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla dosyanın derdest olduğu,</p>

<p>- Yargılamanın bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla 12 yıldan daha uzun bir süredir devam ettiği,</p>

<p>- Yargılamanın uzamasının başvuruculardan kaynaklanan haklı sebepleri olmadığı gibi, sürenin uzamasının herhangi bir inandırıcı ve makul gerekçesinin de bulunmadığı,</p>

<p>-Sonuçtan bağımsız olarak yargılamada, yaşam hakkının usul boyutu kapsamında makul derecede ivedilik şartının sağlanmadığı görülerek;</p>

<p>- Anayasanın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine,</p>

<p>- Başvuruculara net 330.000 TL manevi tazminatın ÖDENMESİNE,</p>

<p>- 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan yargılama giderinin başvuruculara ÖDENMESİNE,</p>

<p>- Kararın bir örneğinin bilgi için Van 1. idare Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE karar verdi.</p>

<p><i><strong>Anayasa Mahkemesi'nin 17/2/2026 tarihli ve 2022/2450 başvuru numaralı kararı</strong></i></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>NİHARİ KAYA VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>(Başvuru Numarası: 2022/2450)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>Karar Tarihi: 17/2/2026</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 30/4/2026 - 33239</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Muhterem İNCE</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Soner GÖÇER</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başvurucular</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>1. Nihari KAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>2. Hamza KAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>3. Şehriban KAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>4. Gülcihan KAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>5. Özlem KAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>6. Rukiye KAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>7. Songül KAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Av. Hamdi TURGUT</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>I. BAŞVURUNUN KONUSU</strong></p>

<p>1. Başvuru; tıbbi ihmal sebebiyle ölüm meydana gelmesi, olaya ilişkin açılan davanın uzun sürmesi ve kısmen reddedilmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>BAŞVURU SÜRECİ</strong></p>

<p>2. Başvuru 10/1/2022 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.</p>

<p>3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>OLAY VE OLGULAR</strong></p>

<p>4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir:</p>

<p>5. Başvurucu Nihari Kaya'nın eşi diğer başvurucuların ise babaları olan A.K. 4/5/2013, 5/5/2013 ve 6/5/2013 tarihlerinde baş, kulak ve boğaz ağrısı şikâyetleriyle Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvurmuş; baş ağrısı, <i>akut otitis</i> (orta kulak iltihabı) ve<i> akut tonsilit </i>(bademcik iltihaplanması) teşhisi ile yapılan damar yolu açılması, enjeksiyon yapılması ve ilaç verilmesi gibi tıbbi işlemlerin ardından taburcu edilmiştir. Akabinde 6/5/2013 tarihinde başvurduğu özel bir hastanede, intaniye uzmanı bulunan merkezde takibinin uygun görülmesi üzerine A.K. aynı gün Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezine başvurmuştur. Bir süre bu Merkezde takip ve tedavisi süren A.K. 9/5/2013 tarihinde vefat etmiştir. Adı geçen Merkezde düzenlenen ölüm raporunda ölüm nedeni olarak menenjit ve beyin apsesi sonrası gelişen <i>kardiyak arrest</i> (ani kalp durması) ve<i> multiorgan yetmezliği</i> (çoklu organ yetmezliği) gösterilmiştir.</p>

<p>6. Başvurucular 4/12/2013 tarihinde A.K.nın ölümünde tıbbi ihmal bulunduğu iddiasıyla Sağlık Bakanlığı aleyhine Van 1. İdare Mahkemesi (İdare Mahkemesi) nezdinde 50.000 TL maddi ve 100.000 TL manevi tazminat ödenmesi talebiyle tam yargı davası açmıştır. Dava dilekçesinde A.K.nın Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisinde gerçekleştirilen tedavi sürecindeki yanlışlıklar ve eksiklikler nedeniyle hastalığının teşhisi ve tedavisinde geç kalındığı için hayatını kaybettiğini, idarenin hizmet kusuru olduğunu ileri sürmüştür.</p>

<p>7. Yargılama sırasında İdare Mahkemesinin 10/7/2015 tarihli ara kararıyla taraflardan ve Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi Baştabipliği ile Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezinden A.K.nın teşhis ve tedavisine ilişkin tüm belgeler ile kayıtların sunulması istenmiştir. 27/5/2016 tarihli ara kararıyla ise A.K.nın tedavi sürecinde başvurduğu özel hastaneden teşhis ve tedaviye ilişkin tüm belgeler ile kayıtların sunulması talep edilmiştir.</p>

<p>8. Ara kararı cevaplarının dosyaya ulaşmasının ardından İdare Mahkemesi 15/3/2017 tarihinde aldığı ara kararıyla Adli Tıp Kurumundan idareye atfı kabil kusur olup olmadığı hususunda rapor tanzim etmesi istenmiştir.</p>

<p>i. Adli Tıp Kurumu 5/7/2017 tarihinde, 6/5/2013 istem tarihli beyin BT'si başta olmak üzere tüm radyolojik tetkikleri (BT, MR, grafi) ile tüm tıbbi evrakların (poliklinik muayene notu, doktor muayene notu, müşahede evrakı vs.) temin edilerek gönderilmesi için dosyayı iade etmiştir. İdare Mahkemesinin bahsi geçen evrakın temini yönünde aldığı 18/7/2017 tarihli ara kararının cevaplanmasının ardından dosya 27/9/2017 tarihinde yeniden Adli Tıp Kurumuna gönderilmiştir.</p>

<p>ii. Adli Tıp Kurumu 9/10/2017 tarihinde ise daha önce de temini istenen 6/5/2013 istem tarihli beyin BT'sinin dosya kapsamında yer almadığı oysa temini gerektiği, ayrıca Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesinde A.K.nın tedavisine katılan üç hekimin ayrıntılı beyanlarının alınması gerektiği gerekçesi ile dosyayı bir kez daha geri çevirmiştir. İdare Mahkemesi 24/10/2017 tarihli ara kararı ile Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezinden 6/5/2013 istem tarihli Beyin BT'sinin aslının ya da kopyasının CD ortamında gönderilmesine, Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi Baştabipliğinden ise A.K.nın tedavisine katılan üç hekimin ayrıntılı beyanlarının alınarak gönderilmesine karar vermiştir. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi alınan ara kararına 6/5/2013 istem tarihli beyin BT'sinin görüntü kaydına ulaşılamadığı şeklinde yanıt vermiş, Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi Baştabipliği ise iki hekimin ifadelerini göndermekle birlikte "<i>bir hekimin</i> <i>Bakırköy Doktor Sami KonukEğitim ve Araştırma Hastanesi emrine atandığı için ifadesinin alınamadığı</i>" şeklinde yanıt vermiştir. Devam eden süreçte son hekimin ifadesi Bakırköy Doktor Sami Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesince temin edilerek 25/12/2017 tarihinde gönderilmiştir. İdare Mahkemesi 2/1/2018 tarihli ara kararı ile bir kez daha Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezinden 6/5/2013 istem tarihli beyin BT'sinin aslının ya da kopyasının CD ortamında gönderilmesini istemiş, nihayetinde adı geçen Merkezin 29/1/2018 tarihli yazısı ekinde istenen görüntü kaydı CD içinde gönderilmiştir. İdare Mahkemesi 6/2/2018 tarihinde dosyayı bir kez daha Adli Tıp Kurumuna göndermiştir.</p>

<p>iii. Adli Tıp Kurumu 8. Adli Tıp İhtisas Kurulunun 7/3/2018 tarihli raporunda kişinin ölümünün menenjit ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana geldiğinin kabulü gerektiği mütalaa edilmiş ancak acil servis tedavi formu/konsültasyon defterinin dosya kapsamında yer almadığı belirtilerek kusur değerlendirmesi yapılabilmesi için kişiye ait tüm tıbbi evrak ile müdahaleyi yapan doktorun ayrıntılı ifadesinin teminen gönderilmesi istenmiştir.</p>

<p>iv. İdare Mahkemesince Adli Tıp Kurumu raporu doğrultusunda, müdahaleyi yapan doktorun ifadesi Bakırköy Doktor Sami Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi vasıtasıyla temin edilmiş; ayrıca Hastaneye müzekkere yazılarak A.K.ya ilişkin tüm tıbbi evrakların gönderilmesi istenmiştir. Hastanenin cevabi yazısında A.K.nın Acil Serviste ayaktan tedavi olduğu, yatan hasta olmadığı için epikriz düzenlenmediği, ilgili doktorlar tarafından herhangi bir tahlil isteminin olmadığı, bu sebeple laboratuvar sonucunun bulunmadığı, acil servis muayene formu ile hemşire takip formlarının ise dört ayda bir geri dönüşüme verilerek imha edildiği belirtilerek yazı ekinde hizmet detay belgesi ve konsültasyon defteri fotokopisi sunulmuştur.</p>

<p>v. İdare Mahkemesi 3/12/2018 tarihinde dosyayı bir kez daha Adli Tıp Kurumuna göndermiş ve dava konusu olaya ilişkin başkaca herhangi bir bilgi veya belge temin edilemediğini belirterek dosya kapsamındaki bilgi ve belgeler ışığında davalı idarenin ve muayeneye katılan sağlık personelinin kusuruna ilişkin kesin kanaat bildirir rapor tanzimi talep edilmesini istemiştir.</p>

<p>vi. Adli Tıp Kurumu 8. Adli Tıp İhtisas Kurulunun 27/2/2019 tarihli raporunda -bir kez daha- acil servis tedavi formu/konsültasyon defterinin dosya kapsamında yer almadığı belirtilerek kusur değerlendirmesi yapılabilmesi için kişiye ait tüm tıbbi evraklar ile müdahaleyi yapan doktorun ayrıntılı ifadesinin teminen gönderilmesi istenmiştir.</p>

<p>9. 14/11/2019 günü icra edilen duruşmanın akabinde İdare Mahkemesi 2/12/2019 tarihli kararla maddi tazminat istemi yönünden davanın reddine, manevi tazminat istemi yönünden ise davanın kabulü ile toplam 100.000 TL manevi tazminatın davalı idareye başvuru tarihinden (2/9/2013) itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine hükmetmiş; kararda Adli Tıp Kurumunca kusur değerlendirilmesi yapılabilmesi için temini talep edilen acil servis muayene formu ile hemşire takip formu gibi bir kısım tıbbi evrakın imha edildiğinin bildirildiğini, bu durumda ölüm olayının meydana gelmesinde idarenin hizmet kusuru olduğu ortaya konulamadığı için maddi tazminat isteminin reddi gerektiğini ancak her ne kadar meydana gelen ölüm ile davalı idarenin tıbbi uygulamaları arasında kesin bir illiyet bağı kurulamamış ise de bu durumun tıbbi kayıtlardaki eksikliklerden ve kayıtların muhafaza edilmemesinden kaynaklandığını, davacıların maddi gerçeğe hiçbir zaman ulaşamayacaklarını, ömür boyu şüphe, endişe ve üzüntü duyacakları gözetildiğinde manevi tazminat isteminin kabulü gerektiğini belirtmiştir.</p>

<p>10. Karara karşı taraflar, istinaf kanun yoluna başvurmuştur.</p>

<p>11. İstinaf incelemesi devam ederken başvurucular 10/1/2022 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.</p>

<p>12. Erzurum Bölge İdare Mahkemesi 2. İdari Dava Dairesi 22/4/2022 tarihli kararı ile tarafların istinaf başvurularının kabulüne, İdare Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Daire kararında A.K.nın gördüğü tedaviye ilişkin bilgi ve belgelerin eksik gönderilmesi nedeniyle Adli Tıp Kurumu tarafından tıbbi uygulama hatası yönünden olayın değerlendirilemediği, hizmet kusurunun varlığı konusunda kesin yargıya ulaşılamamasının bütün külfetinin davacılar üzerinde bırakılmasının hak arama hürriyetiyle bağdaşmayacağı ve hakkaniyete aykırı olacağı, her türlü bilgi ve belgeyi saklamakla yükümlü olan idarenin maddi gerçeğin ortaya çıkması adına yükümlülüklerini tam ve eksiksiz yerine getirmediği belirtilerek davalı idarenin olayda hizmet kusuru olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Kararda ayrıca bu aşamada maddi ve manevi tazminatın bölünerek incelenemeyeceği gerekçesi ile manevi tazminat yönünden de davalı idarenin istinaf başvurusunun kabulü gerektiği ifade edilmiştir.</p>

<p>13. Kaldırma kararı sonrası tekrar yapılan yargılama sırasında İdare Mahkemesi destekten yoksun kalınan miktar yönünden bilirkişi incelemesi yaptırmıştır. Başvurucuların vekili 27/1/2023 tarihinde maddi ve manevi tazminat taleplerini ıslah etmiş, ıslah dilekçesinde her bir başvurucu yönünden talep edilen maddi ve manevi tazminat miktarlarını ayrı ayrı belirtmiştir.</p>

<p>14. İdare Mahkemesi 1/3/2023 tarihinde, dava dilekçesinde hangi davacı için ne kadar destekten yoksun kalma tazminatı ve manevi tazminat istendiğinin anlaşılamadığı gerekçesiyle dava dilekçesinin reddine karar vermiştir. Bunun üzerine başvurucular vekili 13/3/2023 tarihli dilekçe ile başvurucu eş yönünden 50.000 TL maddi ve 100.000 TL manevi tazminata, diğer başvurucular olan çocuklar yönünden ise ıslah dilekçesi ile talep edilen miktarlarda ayrı ayrı maddi ve manevi tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.</p>

<p>15. Yeni dava dilekçesini inceleyen İdare Mahkemesi 22/3/2023 tarihinde bir kez daha dava dilekçesinin reddine karar vermiş; kararda ıslah müessesesinin dava dilekçesinde gösterilen/belirtilen zarar kalemleri için mümkün olduğunu, dava dilekçesinde davacı Nihari Kaya dışında kalan hangi davacı için ne kadar destekten yoksun kalma tazminatı ve manevi tazminat istendiğinin anlaşılamadığını, toplam 50.000 TL maddi (destekten yoksun kalma) ve 100.000 TL manevi tazminat isteminin sadece davacı Nihari Kaya yönünden talep edildiğini, hangi davacının ne kadar tazminat istediğinin net olarak açıklanmadığını, her bir davacı için ayrı ayrı belirtilmediğini açıklamıştır. Bunun üzerine başvurucular vekili 27/4/2023 tarihli dilekçeyle her bir davacı yönünden talep edilen maddi ve manevi tazminat miktarını ayrı ayrı belirtmiş, toplamda 1.305.989,45 TL maddi (destekten yoksun kalma) tazminat ile 600.000 TL manevi tazminatın olay tarihinden (5/5/2013) itibaren en yüksek reeskont faizi ile birlikte ödenmesini talep etmiştir.</p>

<p>16. Yeni dava dilekçesi 3/6/2023 günü davalı idareye tebliğ edilmiş, davalı idare 23/6/2023 günü savunmasını sunmuştur. Başvurucular vekili 3/7/2023 tarihinde sunduğu savunmaya cevap dilekçesiyle davanın kabulüne karar verilmesini talep etmiştir.</p>

<p>17. İdare Mahkemesi 24/10/2023 tarihinde, daha önce destekten yoksun kalınan miktar yönünden alınan bilirkişi raporunda davacı çocukların 25 yaşını ikmal ettikleri tarihe kadar zararın hesaplanması gerekirken bu hususun dikkate alınmadığı gerekçesiyle maddi zarara ilişkin ek rapor alınmasına karar vermiştir.</p>

<p>18. 20/11/2023 tarihli ek bilirkişi raporu sonrası başvurucular vekili 30/11/2023 tarihinde ıslah dilekçesi sunmuş, maddi tazminat talebini toplamda 1.680.590,25 TL olarak ıslah etmiştir.</p>

<p>19. İdare Mahkemesi 29/12/2023 tarihli kararla davanın kısmen kabulü ile 1.688.422,58 TL maddi, 210.000 TL manevi tazminatın idareye başvuru tarihi olan 2/9/2013'ten itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte başvuruculara ödenmesine, fazlaya ilişkin taleplerin ise reddine hükmetmiştir. Kararda A.K.nın gördüğü tedaviye ilişkin bilgi ve belgelerin eksik gönderilmesi nedeniyle Adli Tıp Kurumu tarafından tıbbi uygulama hatası yönünden olayın değerlendirilemediğini, hizmet kusurunun varlığı konusunda kesin yargıya ulaşılamamasının bütün külfetinin davacılar üzerinde bırakılmasının hak arama hürriyetiyle bağdaşmayacağını ve hakkaniyete aykırı olacağını, her türlü bilgi ve belgeyi saklamakla yükümlü olan idarenin maddi gerçeğin ortaya çıkması adına yükümlülüklerini tam ve eksiksiz yerine getirmediğini belirterek davalı idarenin olayda hizmet kusuru olduğunu açıklamıştır.</p>

<p>20. Karara karşı taraflar, istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Başvurucular vekili, istinaf dilekçesinde maddi tazminat yönünden destekten yoksun kalma tazminatının eksik hesaplandığını, manevi tazminat namıyla hükmedilen miktarın ise çok düşük olduğunu ileri sürmüştür. Erzurum Bölge İdare Mahkemesi 6. İdari Dava Dairesi 19/2/2025 tarihli kararla tarafların istinaf başvurularının reddine temyiz yolu açık olmak üzere karar vermiştir.</p>

<p>21. Karara karşı taraflar, temyiz kanun yoluna başvurmuş olup bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla dosya derdesttir.</p>

<p><strong>IV. İNCELEME VE GEREKÇE</strong></p>

<p>22. Anayasa Mahkemesinin 17/2/2026 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Adli Yardım Talebi</strong></p>

<p>23. Başvurucular, bireysel başvuru harç ve giderlerini ödeme gücünden yoksun olduklarını belirterek adli yardım talebinde bulunmuştur.</p>

<p>24. Anayasa Mahkemesinin <i>Mehmet Şerif Ay</i> ([2. B.], B. No: 2012/1181, 17/9/2013) kararında belirtilen ilkeler dikkate alınarak geçimlerini önemli ölçüde güçleştirmeksizin yargılama giderlerini ödeme gücünden yoksun olduğu anlaşılan başvurucuların açıkça dayanaktan yoksun olmayan adli yardım talebinin kabulüne karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Yaşam Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia </strong></p>

<p><strong>1. Başvurucuların İddiaları ve Bakanlık Görüşü</strong></p>

<p>25. Başvurucular; A.K.nın yanlış ve geç teşhis nedeniyle hayatını kaybettiğini, Adli Tıp Kurumunun raporunda idareye kusur atfedilmemesinin hatalı olduğunu, açtıkları davanın İdare Mahkemesince haksız olarak kısmen reddedildiğini, kanun yolu incelemesinin ise sürdüğünü, bireysel başvuru tarihi itibarıyla yaklaşık dokuz yıldır devam eden yargılamanın uzun bir süre daha devam edeceğinin muhakkak olduğunu belirterek yaşam hakkının, hak arama hürriyeti ile etkili başvuru hakkının, adil yargılanma, makul sürede yargılanma ve hakkaniyete uygun yargılanma haklarının, sağlığın ve aile bütünlüğünün korunması haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>26. Bakanlık görüşünde; yargılamanın devam ettiği, başvurucuların yargılama sırasında delillerini, iddialarını ve itirazlarını sunma imkânı bulduğu, talep ve itirazların yargı yerlerince değerlendirildiği, Anayasa Mahkemesi tarafından yapılacak incelemede somut olayın kendine özgü koşullarının da dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir.</p>

<p>27. Başvurucular; Bakanlık görüşüne karşı beyanında, başvuru formunda dile getirdiği iddiaları tekrar etmiştir.</p>

<p><strong>2. Değerlendirme</strong></p>

<p><strong>a.</strong> <strong>Nitelendirme ve İncelemenin Kapsamı Yönünden</strong></p>

<p>28. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucuların iddiaları temel olarak iki noktada toplanmaktadır: Birinci iddia tıbbi uygulama hatası yapıldığına yönelik iken ikinci iddia olaya ilişkin açılan tam yargı davasının uzun sürdüğüne, idarenin ihmalinin tam olarak tespit edilmediğine, davanın kısmen reddedilmesinin haksız olduğuna yöneliktir.</p>

<p>29. İddiaların yaşam hakkı kapsamında koruma yükümlülüğünün ihlal edilip edilmediği ve yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edilip edilmediği yönlerinden incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir. Yargılama sürecine, süresine ve sonucuna yönelik olarak başkaca hak başlıkları altında dile getirilen ihlal iddialarının yaşam hakkı kapsamında incelenecek olması nedeniyle başkaca bir haktan münferiden değerlendirme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p><strong>b.</strong> <strong>Yaşam Hakkı Kapsamında Koruma Yükümlülüğünün İhlal Edildiğine İlişkin İddia</strong></p>

<p>30. Başvuru sırasında devam eden yargılama sürecinde İdare Mahkemesince 29/12/2023 tarihinde idarenin olayda hizmet kusuru olduğu sonucuna ulaşılarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, istinaf başvurusu ise reddedilmiştir. Ancak karara karşı taraflarca temyiz kanun yoluna başvurulmuş olup bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla dosya derdesttir. Yaşam hakkının maddi boyutu kapsamında koruma yükümlülüğünün ihlal edildiğine yönelik iddialar bakımından henüz başvuru yolları tüketilmemiştir (benzer yöndeki bir yaklaşım için bkz. <i>Süleyman Ege/Türkiye</i>, B. No:45721/09, 25/6/2013).</p>

<p>31. Açıklanan gerekçelerle yaşam hakkı kapsamında koruma yükümlülüğünün ihlal edildiğine ilişkin iddianın <i>başvuru yollarının tüketilmemesi</i> nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>c.</strong> <strong>Yaşam Hakkının Usul Boyutunun İhlal Edildiğine İlişkin İddia</strong></p>

<p><strong>i.</strong> <strong>Kabul Edilebilirlik Yönünden</strong></p>

<p>32. Somut olaya ilişkin yargılama sürecinin devam ettiği, dolayısıyla başvurucuların dile getirdiği sair iddiaların yargı makamlarınca değerlendirilebileceği gözetildiğinde yaşam hakkının usul boyutu kapsamında yapılacak inceleme, yargılama sürecinin makul bir ivedilikle yürütülüp yürütülmediğiyle sınırlı olacaktır.</p>

<p>33. Bu bakımdan açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiği iddiasının <i>kabul edilebilir</i> olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>ii.</strong> <strong>Esas Yönünden</strong></p>

<p>34. Yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülükleri kapsamında devlet, yaşam hakkını korumak için oluşturulan yasal ve idari çerçevenin gereği gibi uygulanmasını ve bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup cezalandırılmasını sağlayacak etkili bir yargısal sistem kurmakla yükümlüdür. Bu usul yükümlülüğü şüpheli her ölüm olayının sorumlularının belirlenmesini, gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek etkili bir soruşturma yürütülmesini gerektirir (<i>Nafia Sevin Ergün Sefada ve diğerleri </i>[GK], B. No: 2014/14844, 1/12/2016,<i> </i>§ 61).</p>

<p>35. Kasıtlı öldürme ya da saldırı veya kötü muameleler sonucu meydana gelen ölüm olaylarında Anayasa’nın 17. maddesi gereğince devletin sorumluların tespitine ve cezalandırılmalarına imkân verebilecek nitelikte cezai soruşturmalar yürütme yükümlülüğü bulunsa da kasıtlı olmayan eylemler açısından farklı bir yaklaşım benimsenebilir. Bu bakımdan genel olarak ihmal suretiyle ortaya çıkan diğer ölümlerde olduğu gibi tıbbi ihmal sonucu ortaya çıktığı iddia edilen, bir başka ifadeyle tedavinin kusurlu, yanlış veya gecikmiş olması ya da sağlık çalışanlarının tedavi sırasındaki koordinasyon eksiklikleri sonucu meydana geldiği ileri sürülen ölüm olaylarında da etkili bir yargısal sistem kurma yönündeki pozitif yükümlülük; mağdurlara hukuki, idari ve hatta disiplinle ilgili hukuk yollarının açık olmasıyla yerine getirilmiş sayılabilir (<i>Ayhan Keçeli ve diğerleri</i> [2. B.], B. No: 2019/24231, 23/2/2022, § 84; bazı farklılıklarla birlikte bkz. <i>Nail Artuç</i> [1. B.], B. No: 2013/2839, 3/4/2014, § 37; <i>Nafia Sevin Ergün Sefada ve diğerleri, </i>§§ 62-64).</p>

<p>36. Yaşam hakkı kapsamındaki sorumluluğu ortaya koymak için adli ve idari yargıda açılan tazminat talepli davalarda makul derecede ivedilik ve özen şartı yerine getirilmelidir (<i>Perihan Uçar </i>[2. B.], B. No: 2013/5860, 1/12/2015, § 52; <i>Ayhan Keçeli ve diğerleri,</i> § 86; <i>Gökhan Yiğit Koç ve diğerleri</i> [GK], B. No: 2019/25727, 28/7/2022, § 39). Tıbbi ihmal iddiasıyla açılan tazminat talepli davalar yönünden etkili soruşturma yürütme yükümlülüğü, özellikle yargılamanın makul sürede tamamlanmasını gerektirir. Bu gereklilik gerçeklerin ve tıbbi tedavinin uygulanması sırasında yapılan muhtemel hatalarınbilinmesine, ilgili kurumların ve sağlık personelinin olası eksikliklerini gidermesine ve benzer hataların önlenmesine, dolayısıyla sağlık hizmetlerinden yararlanan herkesin güvenliğinin sağlanmasına hizmet eder. Dolayısıyla gecikme için inandırıcı ve makul gerekçeler bulunmadığı sürece yargılamaların uzunluğu yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülüklerin ihlaline neden olacaktır (<i>Ayşe Terzi ve Mustafa Terzi </i>[1. B.], B. No: 2020/3325, 13/2/2024, § 12). Öte yandan yargı mercilerinin özenli inceleme yapma yükümlülükleri, yaşam hakkı ile ilgili her davada mutlaka mağdurlar lehine sonuca varılmasını garanti etmez (<i>Aysun Okumuş ve Aytekin Okumuş </i>[1. B.], B. No: 2013/4086, 20/4/2016, § 73; <i>Gökhan Yiğit Koç ve diğerleri, </i>§ 40).</p>

<p>37. Başvurucu Nihari Kaya'nın eşi, diğer başvurucuların ise babaları olan A.K.nın 9/5/2013 tarihinde vefat etmesi üzerine başvurucular 4/12/2013 tarihinde A.K.nın ölümünde tıbbi ihmal bulunduğu iddiası ile Sağlık Bakanlığı aleyhine tam yargı davası açmıştır (bkz. § 6).</p>

<p>38. 4/12/2013 tarihinde açılan davada İdare Mahkemesince ancak 10/7/2015 ve 27/5/2016 tarihli ara kararları ile teşhis ve tedaviye ilişkin belgelerin celbedilmesine karar verilmiş (bkz. § 7) ve ilk kez 15/3/2017 tarihinde Adli Tıp Kurumundan idareye atfı kabil kusur olup olmadığı hususunda rapor tanzim etmesi istenmiştir (bkz. § 8).</p>

<p>39. Adli Tıp Kurumu 5/7/2017 ve 9/10/2017 tarihlerinde iki kez dosyayı eksiklikler olduğundan bahisle geri çevirmiş (bkz. § 8/i, ii), 7/3/2018 tarihli raporda ise kişinin ölümünün menenjit ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana geldiğinin kabulü gerektiğini mütalaa etmekle birlikte tıbbi evrakın tam olarak temin edilmemesi nedeniyle kusur değerlendirilmesi yapılamadığını bildirmiştir (bkz. § 8/iii). İdare Mahkemesi, yaptığı yazışmaların akabinde 3/12/2018 tarihinde dosyayı bir kez daha Adli Tıp Kurumuna göndermiş; dava konusu olaya ilişkin başkaca herhangi bir bilgi veya belge temin edilemediğini belirterek dosya kapsamında mevcut olan bilgi ve belgeler ışığında rapor tanzim edilmesini istemiştir (bkz. § 8/v). Adli Tıp Kurumunun 27/2/2019 tarihli raporunda ise bir kez daha kusur değerlendirilmesi yapılabilmesi için kişiye ait tüm tıbbi evrakın temini istenmiştir (bkz. § 8/vi).</p>

<p>40. Nihayetinde İdare Mahkemesi 2/12/2019 tarihli kararla, meydana gelen ölüm ile davalı idarenin tıbbi uygulamaları arasında kesin bir illiyet bağı kurulamadığı ancak bu durumun tıbbi kayıtlardaki eksikliklerden ve kayıtların muhafaza edilmemesinden kaynaklandığı gerekçeleriyle maddi tazminat istemi yönünden davanın reddine, manevi tazminat istemi yönünden ise davanın kabulüne karar vermiştir (bkz. § 9). Tarafların karara karşı istinaf kanun yoluna başvurması üzerine Erzurum Bölge İdare Mahkemesi 2. İdari Dava Dairesinin 22/4/2022 tarihli kararı ile maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için yükümlülüklerini tam ve eksiksiz yerine getirmeyen davalı idarenin olayda hizmet kusuru olduğu gerekçesiyle istinaf başvurularının kabulüne, İdare Mahkemesi kararının kaldırılmasına, yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir (bkz. § 12). Kaldırma kararı sonrası yeniden yapılan yargılama neticesinde İdare Mahkemesi 29/12/2023 tarihli kararla maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi için yükümlülüklerini tam ve eksiksiz yerine getirmeyen davalı idarenin olayda hizmet kusuru olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne hükmetmiştir (bkz. § 19). Taraflar karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuş ise de Erzurum Bölge İdare Mahkemesi 6. İdari Dava Dairesi 19/2/2025 tarihli kararla istinaf başvurularının reddine temyiz yolu açık olmak üzere karar vermiştir (bkz. § 20). Karara karşı taraflar, temyiz kanun yoluna başvurmuş olup bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla dosya derdesttir (bkz. § 21).</p>

<p>41. 4/12/2013 tarihinde açılmış olup derdest olan tam yargı davası bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla 12 yıldan daha uzun bir süredir devam etmektedir. Yargılama sürecinde başvurucular vekili, Mahkemenin iki kez dilekçe ret kararı vermesine sebep olmuştur (bkz. §§ 14,15). İdare Mahkemesi ilk defa 1/3/2023 tarihinde dava dilekçesinin reddine karar vermiş, başvurucular vekilinin verdiği yeni dava dilekçesinde eksikliğin tam olarak giderilmemesi üzerine 22/3/2023 tarihinde bir kez daha dava dilekçesinin reddine karar vermiştir. Başvurucular vekilinin yeni dava dilekçesi davalı idareye tebliğ edilmiş, davalı idare savunmasını sunmuş, başvurucular vekili 3/7/2023 tarihinde sunduğu savunmaya cevap dilekçesi ile davanın kabulüne karar verilmesini talep etmiştir (bkz. § 16). Başvurucular vekili, Mahkemenin iki kez dilekçe ret kararı vermesine sebep olmak suretiyle yargılamanın yaklaşık beş ay uzamasına sebep olmuştur. Başvurucular vekilinden kaynaklanan bu süre dikkate alınsa dahi devam etmekte olan yargılamanın yaşam hakkının gerektirdiği makul bir süratle yürütüldüğü söylenemez. Yargılamanın uzamasının başvuruculardan kaynaklanan haklı sebepleri olmadığı gibi sürenin uzamasının herhangi bir inandırıcı ve makul gerekçesi de yoktur. Sonuçtan bağımsız olarak yargılamada, yaşam hakkının usul boyutu kapsamında makul derecede ivedilik şartının sağlanmadığı görülmüştür.</p>

<p>42. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>V.</strong> <strong>GİDERİM </strong></p>

<p>43. Başvurucular, ihlalin tespiti ve yeniden yargılama yapılması ile her biri için 1.000.000 TL maddi/manevi tazminat talebinde bulunmuştur.</p>

<p>44. Başvuruda tespit edilen ihlal sebebi dikkate alındığında ve başvuruya konu edilen yargılamanın zaten sürdüğü gözetildiğinde yeniden yargılama yapılmasına karar verilmesi mümkün değildir. Öte yandan ihlalin niteliği dikkate alınarak başvuruculara müştereken 330.000 TL manevi tazminat ödenmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p><strong>VI. HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Adli yardım talebinin KABULÜNE,</p>

<p>B. 1. Yaşam hakkı kapsamında koruma yükümlülüğünün ihlal edildiğine ilişkin iddianın <i>başvuru yollarının tüketilmemesi</i> nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,</p>

<p>2. Yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiği iddiasının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>C. Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul boyutunun İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>D. Başvuruculara net 330.000 TL manevi tazminatın MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,</p>

<p>E. 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan yargılama giderinin başvuruculara MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,</p>

<p>F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucuların Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>G. Kararın bir örneğinin bilgi için Van 1. İdare Mahkemesine (E.2023/1351, K.2023/3491) GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>H. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 17/2/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/12-yil-suren-ve-bireysel-basvuru-tarihi-itibariyla-temyiz-surecinde-olan-yargilama-yasam-ha</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 09:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/yargi/anayasam.jpg" type="image/jpeg" length="29218"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2022/11335 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202211335-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202211335-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 28/1/2026 tarihli ve 2022/11335 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>ORTADOĞU ASG SAĞLIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. BAŞVURUSU</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>(Başvuru Numarası: 2022/11335)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>Karar Tarihi: 28/1/2026</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 30/4/2026 - 33239</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Raportörler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Ali KOZAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Ortadoğu ASG Sağlık Sanayi ve Ticaret A.Ş.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Av. Abdullah Arif KAYA</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>I.</strong> <strong>BAŞVURUNUN ÖZETİ</strong></p>

<p>1. Başvuru, işbaşı eğitim programından yararlanma talebine ilişkin işlemin iptali talebiyle açılan davanın şirket ortakları hakkında yürütülen ceza soruşturmaları gerekçe gösterilerek reddedilmesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p>2. Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) 12/3/2013 tarihli ve28585 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Aktif İşgücü Hizmetleri Yönetmeliği kapsamında işverenlerin işçi istihdam edebilmelerini sağlayan işbaşı eğitim programları düzenlemektedir. Kurumun internet sitesinde yer alan bilgilere göre işbaşı eğitim programı, nitelikli iş gücü temin etmekte zorlanan işverenlere işe alacakları kişileri işyerinde belli bir süre gözlemleyerek ve bu kişilere eğitim vererek kişiler hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olma ve onları işe alma konusunda isabetli karar verme imkânı sunmaktadır. Bu sayede işverenler ihtiyaç duydukları iş gücünü herhangi bir maliyete katlanmak zorunda kalmadan kazanma imkânına kavuşmakta ve doğru işçi bulma imkânı elde etmektedir. Bu kapsamda Kurum ile yüklenici veya işveren ile katılımcı arasında hizmet alımı yöntemiyle düzenlenen kursların, program ve projelerin çerçevesini belirleyen sözleşmeler imzalanmaktadır.</p>

<p>3. Başvurucu, Özel ASG Tıp Merkezi ünvanıyla tıp hizmeti sunmaktadır. Bu işyerinde çalıştırmak amacıyla işçi istihdam etmek için işbaşı eğitim programından yararlanma talebiyle İŞKUR Sincan Hizmet Merkezi Şube Müdürlüğüne başvurmuş ancak talebi 6/11/2019 tarihli işlemle reddedilmiştir. İşlemin gerekçesinde başvurucunun ortakları tarafından kurulan bir diğer şirket olan B.O.S.E.T. Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketinin (BOSET A.Ş.) daha önce OSTİM (Ortadoğu Sanayi ve Ticaret Merkezi) Hizmet Merkezi Şube Müdürlüğü ile düzenlediği programların iptal edildiği, bundan dolayı yargı sürecinin devam ettiği tespitine yer verilmiştir.</p>

<p>4. Başvurucu, anılan işlemin iptali istemiyle Ankara 14. İdare Mahkemesi (Mahkeme) nezdinde dava açmıştır. Dava dilekçesinde, idari işlemin gerekçesinde yer verilen önceki programın ilgili sözleşmenin bütün gereklerini yerine getirdiği hâlde<strong> </strong>yazılı bir bildirim dahi yapılmaksızın haksız ve dayanaksız şekilde iptal edildiğini, öte yandan idari işlemin gerekçesinde yer alanın aksine İŞKUR'a karşı ne bu konuda ne de başka bir konuda açılmış herhangi bir davası olmadığını belirtmiştir.</p>

<p>5. Davalı İŞKUR ise savunma dilekçesinde davaya konu işbaşı eğitim programı sözleşmesinin <i>"Sözleşmenin sona ermesi ve feshi" </i>başlıklı 9. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereği davaya konu idari işlemin tesis edildiğini ileri sürmüştür. İlgili hüküm<i> "...il müdürlüğünün işveren veya katılımcı hakkında ilgili makamlardan alınan bilgiler neticesinde kamu güvenliği ve milli güvenlik açısından sorun tespit edilmesi, programın devam ettirilmesinin kamu kaynaklarının etkin ve verimli kullanılmasına engel durumlar oluşturduğunun tespiti, ödenek yetersizliği vb. nedenlerle sözleşmeyi feshetme yetkisine sahiptir." </i>şeklindedir.<i> </i>Ayrıca BOSET A.Ş. ile başvurucu Şirketin ortaklarının aynı olduğunun tespit edildiğini, BOSET A.Ş. ile devam eden işbaşı eğitim talebinin zımmen reddine ilişkin idari işlemin iptaline dair davanın devam ettiğini, iki idari işlemin birbiriyle bağlantılı olduğunu belirtmiştir.</p>

<p>6. Mahkeme 16/1/2020 tarihli ara kararıyla ile Emniyet Genel Müdürlüğü, Ankara İl Emniyet Müdürlüğü, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Başkanlığından (TMSF) başvurucu Şirketin ortakları hakkında birtakım bilgi ve belgelerin dava dosyasına sunulmasını istemiştir.</p>

<p>7. Başsavcılıktan gelen cevabi yazıda Ankara ile sınırlı olmak üzere inceleme yapılabildiği belirtilmiş ve Şirket ortaklarından M.G., S.K. ve E.Ö. hakkında Terör Suçları Soruşturma Bürosu tarafından yürütülen soruşturma kapsamında takipsizlik kararı verildiği,diğer ortaklar hakkında ise herhangi bir soruşturma tespit edilemediği bildirilmiştir. Başsavcılık soruşturma kapsamında ortaklar hakkında Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) nezdinde yaptırdığı araştırma sonuçları ile takipsizlik kararının bir örneğini de Mahkemeye göndermiştir. Ankara İl Emniyet Müdürlüğünden gönderilen cevabi yazıda, Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) kapsamında alınan ifadelerde başvurucu Şirketin ortaklarının adlarının geçmediği, bu kişiler hakkında herhangi bir teşhis işleminin bulunmadığı belirtilmiştir.</p>

<p>8. Mahkemece 3/2/2021 tarihli kararı ile davanın kabulüne ve dava konusu işlemin iptaline hükmedilmiştir. Kararın gerekçesinde; başvurucu Şirket ortaklarından bir şahsın erkek kardeşinin kanun hükmünde kararname ile kamu görevinden çıkarıldığı, bir şahsın kızının da kanun hükmünde kararname ile kapatılan kurumların bağlı olduğu şirketlerde kaydının olduğu tespit edilmiş ancak cezaların şahsiliği ilkesi gereği başvurucu Şirket ortaklarının bu durumdan sorumlu tutulamayacağı belirtilmiştir. Başvurucu Şirket ortaklarından üç şahıs hakkında Başsavcılık tarafından yürütülen soruşturmada takipsizlik kararı verildiği, diğer ortaklar hakkında soruşturma olmadığı belirtilen kararda, başvurucu Şirketin işbaşı eğitim programından yararlanmasına engel olacak herhangi bir somut durum bulunmadığı kanaatine varılmıştır.</p>

<p>9. Davalı İŞKUR tarafından bu karara karşı istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. İstinaf dilekçesinde, yürütülen soruşturmaların ve istihbari mahiyetteki bilgilerin gizliliğine riayet edilmek suretiyle başvurucu Şirketin talebinin reddedildiği belirtilmiş; Genel Müdürlüğün talimatları doğrultusunda, terör örgütleriyle illegal yapı ve oluşumlarla ilişkisi olduğundan şüphe duyulan ve/veya irtibatı tespit edilen firmaların işbaşı eğitim programı başvurularının olumsuz değerlendirildiği ifade edilmiştir.</p>

<p>10. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) tarafından yapılan istinaf incelemesi neticesinde 21/12/2021 tarihli karar ile istinaf talebinin kabulüne ve davanın reddine hükmedilmiştir. Kararın gerekçesinde; BOSET A.Ş. ile başvurucu Şirketin kurucu ortaklarının aynı olduğu belirtildikten sonra BOSET A.Ş.nin işbaşı eğitim programından yararlanmak için yaptığı başvurunun zımnen reddi üzerine açılan iptal davası neticesinde Ankara 11. İdare Mahkemesinin davanın reddi kararına yer verilmiştir. Bu kararda davacı Şirketin bir kısım kurucu ve ortağı hakkında soruşturma açıldığı, söz konusu soruşturmalarda bazıları hakkında takipsizlik kararı verilirken bir kısım soruşturmanın hâlen devam ettiği, bu bilgiler ile Emniyet Müdürlüğünce yapılan araştırma tutanaklarında belirtilen bilgiler birlikte değerlendirildiğinde bu hususun davalı idareye haklı bir gerekçe teşkil ettiği sonucuna varılmıştır. Eldeki dava ile bu davanın benzer nitelikli olduğu belirtilen kararda, Başsavcılıktan gelen belgelere göre başvurucu Şirketin bazı ortakları hakkında soruşturmaların bulunduğu gerekçesiyle dava konusu işlemin tesis edildiği, ilgili mevzuat hükümleri, sözleşme düzenlemeleri ve dava dosyasında bulunan bilgi ve belgelerin birlikte değerlendirilmesi neticesinde dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.</p>

<p>11. Başvurucu, nihai kararı 15/1/2022 tarihinde öğrenmiş; 9/2/2022 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>DEĞERLENDİRME</strong></p>

<p>12. Başvurucu, işbaşı eğitim programından yararlanma talebinin İŞKUR tarafından dava dışı bir şirketin yargılama süreci bahane edilerek haksız bir şekilde reddedildiğini belirtmiştir. Davalının iddiasının aksine yargılama sürecinde, ortakların millî güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen örgüt veya yapılarla irtibatının/iltisakının olmadığının ortaya konulduğunu ifade eden başvurucu, bu kapsamda hukuken delil olma mahiyeti bulunmayan istihbari nitelikteki polis araştırma tutanaklarının gerekçe gösterilerek davanın reddedildiğini iddia etmiştir. Ayrı bir tüzel kişiliğe sahip olması münasebetiyle öngörülemez nitelikteki vakıaların medeni haklarının kısıtlanmasında kullanılamayacağını ifade eden başvurucu, gerekçeli kararda kendi tüzel kişiliği ile ortaklarının kişiliğinin birbirine karıştırıldığını iddia ederek adil yargılanma hakkının, gerekçeli karar hakkının, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılamailkesi ile masumiyet karinesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>13. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde; başvurucunun adil yargılanma hakkının ihlal edilip edilmediği konusunda inceleme yapılırken Anayasa ve ilgili mevzuat hükümlerinin, Anayasa Mahkemesi içtihadının ve somut olayın kendine özgü koşullarının dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı cevabında, genel olarak başvuru dilekçesinde ileri sürdüğü hususları tekrarlamıştır.</p>

<p>14. Başvurucunun iddiaları adil yargılanma hakkının unsurlarından olan gerekçeli karar hakkı çerçevesinde incelenmiştir.</p>

<p>15. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p>16. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkı, kişilerin hakkaniyete uygun bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve bu amaca uygunluk yönünden yargılamanın denetlenmesini amaçlamaktadır. Mahkeme kararlarının davanın temel maddi ve hukuki sorunları ile taraflarca ileri sürülen ve davanın sonucunu etkileyen iddia ve itirazlar hakkında delillerle bağ kurulmak suretiyle yeterli gerekçe içermesi zorunludur. Uyuşmazlığın hukuki ve maddi sorunlarıyla ilgisiz değerlendirmelere kararda yer verilmesi de gerekçeli karar hakkıyla bağdaşmamaktadır. Karar gerekçesinin belirtilen unsurları taşıması, yargılamanın adil yargılanma hakkı güvencelerine uygun şekilde yürütülüp yürütülmediğinin taraflarca öğrenilmesini sağladığı gibi ayrıca demokratik bir toplumda kendi adlarına verilen yargı kararlarının sebeplerini toplumun öğrenmesinin sağlanması için de gereklidir (bazı eklemeler ve farklılıklarla birlikte bkz. <i>Sencer Başat ve diğerleri</i> [GK], B. No: 2013/7800, 18/6/2014, §§ 31, 34).</p>

<p>17. Diğer taraftan kanun yolu incelemesi yapan mercinin yargılamayı yapan mahkemeyle aynı sonuca ulaşması ve bunu aynı gerekçeyi kullanarak veya aynı atıfla kararına yansıtması, kararın gerekçelendirilmiş olması bakımından yeterli görülebilir. Bununla birlikte ilk derece mahkemesince karşılanmayan veya ancak ilk defa kanun yolu merciinde ileri sürülebilecek nitelikteki esaslı iddia ve itirazların kanun yolu merciince de değerlendirilmemesi gerekçeli karar hakkının ihlaline yol açabilir (bazı eklemeler ve farklılıklarla birlikte bkz. <i>Mehmet Yavuz</i> [1. B.], B. No: 2013/2995, 20/2/2014, § 51).</p>

<p>18. Başvuruya konu olayda, Mahkeme tarafından yapılan inceleme neticesinde doğrudan başvurucu Şirketin ortakları hakkında devam eden bir soruşturma ya da kovuşturma bulunmadığı, millî güvenliğe tehdit oluşturan yapı veya gruplarla irtibat yahut iltisaka dalalet eden bir bilgi ya da belgeye de ulaşılamadığı belirtilerek davanın kabulüne karar verilmiştir. Buna mukabil Bölge İdare Mahkemesi ise Büyük Ortadoğu A.Ş. hakkında verilen mahkeme kararı ile idari işlemin gerekçesine atıf yapmak suretiyle gerekçeli kararı kaldırmış ve davanın reddine hükmetmiştir.</p>

<p>19. Somut olaya bu kapsamda bakıldığında başvurucu Şirket ve ortakları hakkında yapılan incelemelerde devam eden herhangi bir soruşturmanın bulunmadığı, geçmişte açılan soruşturmaların takipsizlikle neticelendiği, başvurucunun da bu yönde iddia ve itirazlarda bulunmak suretiyle iş başı eğitim programından yararlanma talebinin haksız şekilde reddedildiğini iddia ettiği görülmektedir. Nitekim başvurucunun iddialarının yargılama sürecinde dosyaya getirtilen belgelerle de desteklendiği anlaşılmıştır. Bu kapsamda Bölge İdare Mahkemesinin idare mahkemesinin dosyadaki tespitlere göre verdiği kararın gerekçesini neden kabul etmediğine ilişkin ilgili ve yeterli gerekçe ortaya koymadığı, ayrıca Bölge İdare Mahkemesinin mevcut dosyadaki delilleri, bilgi ve belgeleri değerlendirerek kararın gerekçesini oluşturmak yerine başka bir mahkemenin verdiği karardaki gerekçeyi esas almasının isabetli olmadığı vurgulanmalıdır.</p>

<p>20. Somut olaya dönmek gerekirse başvurucu Şirketin ortakları hakkında devam eden bir soruşturmanın bulunmadığı, öte yandan ortaklar hakkında meydana gelebilecek her bir olumsuz ve öngörülemez vakıanın kendi medeni haklarını engellememesi gerektiği yönündeki iddialarının esaslı olmadığını söylemek mümkün görünmemektedir.</p>

<p>21. Sonuç olarak yukarıda izah edilen hususlar da gözetildiğinde başvurucunun iddia ve itirazlarının uyuşmazlığın sonucu ile doğrudan ilgili olduğu değerlendirilerek anılan itirazların yargı mercileri tarafından incelenmesi, ilgili ve yeterli bir gerekçe ile karşılanması gerekmektedir. Bu itibarla başvurucunun uyuşmazlığın sonucuna ilişkin iddialarının ilgili ve yeterli bir gerekçeyle karşılanmadığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>22. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p>23. Başvurucu ayrıca masumiyet karinesi ile silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüş ise de gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği sonucuna varılması nedeniyle bu aşamada dile getirilen haklar yönünden ayrıca inceleme yapılmasına yer olmadığına karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>GİDERİM</strong></p>

<p>24. Başvurucu; ihlalin tespiti, yeniden yargılama yapılması ve 50.000 TL maddi tazminat talebinde bulunmuştur.</p>

<p>25. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. <i>Mehmet Doğan</i> [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; <i>Aligül Alkaya ve diğerleri (2) </i>[1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; <i>Kadri Enis Berberoğlu (3) </i>[GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).</p>

<p>26. Öte yandan hak ihlali kararından Anayasa Mahkemesinin davanın neticesiyle ilgili bir tutum sergilediği sonucu çıkarılmamalıdır. Anayasa Mahkemesince verilen hak ihlali kararı uyuşmazlığın sonuçlarından bağımsız olup davanın kabulüne, reddine ya da beraate veya mahkûmiyete karar verilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Kural olarak yargılamanın her aşamasında olduğu gibi ihlalin sonuçlarını gidermek üzere yeniden yapılacak yargılama sonunda da delillerin dava ile ilişkisini kurma ve bunları değerlendirip sonuç çıkarma yetkisi ilgili mahkemelere aittir.</p>

<p>27. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasının yeterli giderim sağlayacağı anlaşıldığından başvurucunun tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>IV.</strong> <strong>HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>B. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>C. Diğer ihlal iddiaları yönünden İNCELEME YAPILMASINA GEREK OLMADIĞINA,</p>

<p>D. Kararın bir örneğinin ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesine (E.2021/2741, K.2021/4373) iletilmek üzere, Ankara 14. İdare Mahkemesine (E.2019/2260, K.2021/257) GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>E. Başvurucunun tazminat talebinin REDDİNE,</p>

<p>F. 664,10 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.664,10 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,</p>

<p>G. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,</p>

<p>H. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 28/1/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202211335-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 09:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/01/yargi/aym-11423-slider.jpg" type="image/jpeg" length="74435"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[HÜKÜMLÜ OLARAK CEZAEVİNDE BULUNAN KİŞİNİN, BİR İDARİ İŞLEMİN İPTALİ DAVASINI VASİSİNİN İZNİ OLMADAN AÇTIĞI GEREKÇESİYLE REDDİ HAK İHLALİDİR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hukumlu-olarak-cezaevinde-bulunan-kisinin-bir-idari-islemin-iptali-davasini-vasisinin-izni</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hukumlu-olarak-cezaevinde-bulunan-kisinin-bir-idari-islemin-iptali-davasini-vasisinin-izni" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[AYM, hükümlü olarak ceza infaz kurumunda bulunan kişinin idari işlemin iptali talebiyle açtığı davanın vesayet makamının izni olmaksızın tek başına dava açma ehliyetinin bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmesine yönelik bireysel başvuru kararı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Başvurucunun, ailesine daha yakın olabilme gerekçesiyle başka bir ceza infaz kurumuna nakli talebinin idare tarafından reddi işleminin iptali için idare mahkemesinde açtığı davanın, "vasinin icazeti ve vasinin vesayet makamından alacağı izin ile mümkün olabileceği, dava açma ehliyetinden yoksun olan davacının bizzat açtığı davada objektif ehliyet koşulununun bulunmadığı" gerekçesiyle ehliyet yönünden reddedilmesinin,</p>

<p>- Kişilerin kısıtlanarak bir kısım işlemi yapabilmesinin vasinin ve vesayet makamının iznine bağlanmasının amacı, bu kişilerin şahsen ve mal varlıkları yönünden korunmalarıdır. Dava konusu işlemin iptali için açılan dava ise başvurucuyu borç altına sokmamakta, mal varlığının azalması sonucunu doğurmamaktadır. Başvurucu, açtığı bu dava ile kendisine sıkı sıkıya bağlı bir hakkı kullanmaktadır.</p>

<p>- Bu itibarla davanın vasinin icazeti ve vesayet makamının onayı olmadığı gerekçesiyle esasının incelenmeksizin ehliyet yokluğu nedeniyle reddedilmesine ilişkin müdahalenin istenen amaç bakımından gerekli olmadığı, dolayısıyla müdahalenin ölçülü olmadığı sonucuna ulaşarak,</p>

<p>-Anayasanın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlali olduğu tespitiyle,</p>

<p>- Başvurucunun mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>- Kararın bir örneğinin ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara 18. idare Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE karar verdi.</p>

<p></p>

<p><strong><i>Anayasa Mahkemesi'nin 24/12/2025 tarihli ve 2022/74582 başvuru numaralı kararı</i></strong><br />
 </p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>V. C. BAŞVURUSU</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>(Başvuru Numarası: 2022/74582)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>Karar Tarihi: 24/12/2025</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 30/4/2026 - 33239</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Muhterem İNCE</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Mutlu ALAF</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>I.</strong> <strong>BAŞVURUNUN KONUSU</strong></p>

<p>1. Başvuru, hükümlü olarak ceza infaz kurumunda bulunan kişinin idari işlemin iptali talebiyle açtığı davanın vesayet makamının izni olmaksızın tek başına dava açma ehliyetinin bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>BAŞVURU SÜRECİ</strong></p>

<p>2. Başvuru 5/7/2022 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.</p>

<p>3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>OLAY VE OLGULAR</strong></p>

<p>4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:</p>

<p>5. Başvurucu, Bandırma 1 No.lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda başka suçlardan tutuklu olarak bulunmakta iken Cizre 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 23/3/2018 tarihli kararı ile çeşitli suçlardan hapis cezası almış; bu karar 25/3/2019 tarihinde kesinleşmiş ve hükümlü statüsüne geçmiştir. Başvurucu, hükümlü olarak bulunduğu gerekçesiyle 19/8/2019 tarihli dilekçe ile C.C.nin kendisine vasi olarak atanmasını talep etmiştir. Cizre Sulh Hukuk Mahkemesinin 23/10/2019 tarihli kararı ile C.C. başvurucuya vasi olarak atanmıştır. Başvurucunun başvuru formu ekinde sunduğu 8/5/2020 tarihli müddetnameye göre hak ederek tahliye tarihi 7/7/2022 olup koşullu salıverilme tarihi 27/5/2020'dir.</p>

<p>6. Başvurucu, Bandırma 1 No.lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda bulunmaktayken 1/9/2021 tarihli dilekçeyle ailesine daha yakın olabilme gerekçesiyle başka bir ceza infaz kurumuna naklini talep etmiştir. Başvurucunun talebi idare tarafından 27/9/2021 tarihinde reddedilmiştir.</p>

<p>7. Başvurucu, nakil talebinin reddi işleminin iptali için İdare Mahkemesinde 18/10/2021 tarihinde dava açmıştır. Ankara 18. İdare Mahkemesi (Mahkeme) gördüğü davada 9/11/2021 tarihinde ara kararı kurmuştur. Mahkeme, bu ara kararında Cizre Sulh Hukuk Mahkemesinin 23/10/2019 tarihli kararı ile C.C.nin başvurucuya vasi olarak tayin edildiğine işaret etmiş; vasinin davaya izin verip vermediğinin sorulmasına ve vesayet makamı olan Sulh Hukuk Mahkemesinden dava açma izni alınarak Mahkemeye sunulmasının istenmesine karar vermiştir. Bu ara kararı vasiye 30/11/2021 tarihinde tebliğ edilmiştir. Vasi, ara kararına cevap vermemiştir.</p>

<p>8. Mahkeme 20/1/2022 tarihli kararı ile davanın ehliyet yönünden reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"...</i></p>

<p><i>Aktarılan bu düzenlemelere göre bir yıl veya daha fazla süreli hapis cezasına mahkum olanların cezalarını çekmeye başlamaları üzerine, hükmü icra ile görevli idarenin durumu sulh hukuk mahkemesine hemen ihbar ederek vasi atanmasını sağlamakla yükümlü olduğu; kısıtlının, davaları, vesayet makamı olan sulh hukuk mahkemesinin izni ile vasisi tarafından veya vasinin tayin edeceği vekili aracılığıyla açabileceği kuşkusuzdur. Bu iznin alınması ise vasi tarafından sağlanmalıdır. (Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 07.06.2012 tarih ve E:2011/9402, K:2012/9993) </i></p>

<p><i>Dosyanın incelenmesinden, davacının uzun süreli hapis cezasına mahkum edilerek cezanın infazına başlanması üzerine Cizre Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından C.C.'un kendisine vasi olarak atandığı, Mahkememizin 09.11.2021 tarihli ara kararı ile vasiye, bakılmakta olan dava ile ilgili olarak hükümlü olan davacı tarafından açılan davaya icazet verilip verilmediği sorularak ilgili vesayet makamından alınacak dava açma izin kararının dosyaya sunulmasının istenildiği, söz konusu ara kararın 30.11.2021 tarihinde tebliğ edilmesine karşın ara kararına cevap verilmediği görülmektedir.</i></p>

<p><i>Olayda, bir yıldan uzun süreli hapis cezasıyla hükümlü olan davacıya Cizre Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 23.10.2020 tarih E:2019/380, K:2019/465 sayılı kararı ile C. C.'un vasi olarak atandığı, ancak mevzuat uyarınca vesayet makamı olan sulh hukuk mahkemesinden izin alınarak vasi tarafından veya davacının vasisinin tayin edeceği bir vekil tarafından bakılmakta olan davanın açılmadığı, davanın kısıtlı olan davacı tarafından bizzat açıldığı görülmektedir.</i></p>

<p><i>Bu durumda, dava açılması yahut açılmış bulunan bir davaya devam edilmesi<strong> </strong>4721 sayılı Kanun uyarınca vasinin icazeti ve vasinin vesayet makamından alacağı izin ile mümkün olduğundan, dava açma ehliyetinden yoksun olan davacının bizzat açtığı davada objektif ehliyet koşulununun bulunmadığı anlaşıldığından, davanın 2577 sayılı Kanunun 14. ve 15/1-b maddesi ile 4721 sayılı Kanun hükümleri uyarınca ehliyet yönünden reddedilmesi gerekmektedir."</i></p>

<p>9. Başvurucu, karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. İstinaf dilekçesinde özetle dilekçe ekinde sunduğu müddetnameye göre koşullu salıverilme tarihinin 27/5/2020, tekrar ceza infaz kurumuna giriş tarihinin ise 13/1/2022 olduğunu, dolayısıyla dava açtığı sürede süreli hapis cezasının olmadığını, vasi aracılığı ile dava açmasına gerek olmadığını ileri sürmüştür. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesi 25/5/2022 tarihli kararıyla istinaf başvurusunu kesin olarak reddetmiştir.</p>

<p>10. Başvurucu, nihai kararı 20/6/2022 tarihinde öğrenmiştir.</p>

<p><strong>IV.</strong> <strong>İLGİLİ HUKUK</strong></p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Ulusal Hukuk</strong></p>

<p><strong>1.</strong> <strong>İlgili Mevzuat</strong></p>

<p>11. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun <i>"Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Vergi Usul Kanununun uygulanacağı haller"</i> başlıklı 31. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:</p>

<p><i>"1. Bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda; hakimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, dosyanın taraflar ve ilgililerce incelenmesi, feragat ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sukünunu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemler, elektronik işlemler ile ses ve görüntü nakledilmesi yoluyla duruşma icrasında Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygulanır."</i></p>

<p>12. 2577 sayılı Kanun'un <i>"Dilekçeler üzerine ilk inceleme" </i>başlıklı 14. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>1. Dilekçeler Danıştayda Evrak Müdürlüğünce kaydedilir ve Genel Sekreterlikçe görevli dairelere havale olunur.</i></p>

<p><i>2. (Değişik: 2/7/2012-6352/53 md.) Bölge idare, idare ve vergi mahkemelerinde dilekçeler, evrak bürosunca kaydedilerek ilgili mahkemelere havale olunur. Dilekçe sahibine evrakın tarih ve sayısını gösterir ücretsiz bir alındı kâğıdı verilir.</i></p>

<p><i>3. (Değişik: 5/4/1990-3622/5 md.) Dilekçeler, Danıştayda daire başkanının görevlendireceği bir tetkik hakimi, idare ve vergi mahkemelerinde ise mahkeme başkanı veya görevlendireceği bir üye tarafından:</i></p>

<p><i>a) Görev ve yetki,</i></p>

<p><i>b) İdari merci tecavüzü,</i></p>

<p><i>c) Ehliyet,</i></p>

<p><i>d) İdari davaya konu olacak kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem olup olmadığı,</i></p>

<p><i>e) Süre aşımı,</i></p>

<p><i>f) Husumet,</i></p>

<p><i>g) 3 ve 5 inci maddelere uygun olup olmadıkları,</i></p>

<p><i>Yönlerinden sırasıyla incelenir.</i></p>

<p><i>4. (Değişik: 5/4/1990-3622/5 md.) Dilekçeler bu yönlerden kanuna aykırı görülürse durum; görevli daire veya mahkemeye bir rapor ile bildirilir. Tek hakimle çözümlenecek dava dilekçeleri için rapor düzenlenmez ve 15 inci madde hükümleri ilgili hakim tarafından uygulanır. 3 üncü fıkraya göre yapılacak inceleme ve bu fıkra ile 5 inci fıkraya göre yapılacak işlemler dilekçenin alındığı tarihten itibaren en geç onbeş gün içinde sonuçlandırılır.</i></p>

<p><i>5. İlk incelemeyi yapanlar, bu noktalardan kanuna aykırılık görmezler veya daire veya mahkeme tarafından ilk inceleme raporu yerinde görülmezse, tebligat işlemi yapılır.</i></p>

<p><i>6. Yukarıdaki hususların ilk incelemeden sonra tespit edilmesi halinde de davanın her safhasında 15 nci madde hükmü uygulanır."</i></p>

<p>13. 2577 sayılı Kanun'un <i>"İlk inceleme üzerine verilecek karar" </i>başlıklı 15. maddesinin(1) numaralı fıkrasının (b) bendi şöyledir:</p>

<p><i>"Danıştay veya idare ve vergi mahkemelerince yukarıdaki maddenin 3 üncü fıkrasında yazılı hususlarda kanuna aykırılık görülürse, 14 üncü maddenin;</i></p>

<p><i>...</i></p>

<p><i>3/c, 3/d ve 3/e bentlerinde yazılı hallerde davanın reddine,</i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>14. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun <i>"Dava ehliyeti"</i> başlıklı 51. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"Dava ehliyeti, medenî hakları kullanma ehliyetine göre belirlenir."</i></p>

<p>15. 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun "<i>Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar</i>" başlıklı 16. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:</p>

<p><i>"Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça, kendi işlemleriyle borç altına giremezler. Karşılıksız kazanmada ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rıza gerekli değildir."</i></p>

<p>16. 4721 sayılı Kanun'un <i>"Özgürlüğü bağlayıcı ceza" </i>başlıklı 407. maddesinin Anayasa Mahkemesinin 22/3/2023 tarihli ve E.2022/105, K.2023/54 sayılı iptal kararından önceki hâli şöyledir:</p>

<p><i>"Bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olan her ergin kısıtlanır.</i></p>

<p><i>Cezayı yerine getirmekle görevli makam, böyle bir hükümlünün cezasını çekmeye başladığını, kendisine vasi atanmak üzere hemen yetkili vesayet makamına bildirmekle yükümlüdür."</i></p>

<p>17. 4721 sayılı Kanun'un<i> "Özgürlüğü bağlayıcı ceza"</i> başlıklı 407. maddesinin<i> </i>2/3/2024 tarihli ve 7499 sayılı Kanun'un 5. maddesi ile değiştirildikten sonraki mevcut hâli şöyledir:</p>

<p><i>"Kesinleşmiş hapis cezasının infazı amacıyla ceza infaz kurumunda bulunan ergin bir kişi, isteği üzerine kısıtlanır veya kendisine kayyım atanır.</i></p>

<p><i>Toplam beş yıl veya daha fazla kesinleşmiş hapis cezasının infazı amacıyla ceza infaz kurumunda bulunan ergin bir kişi, isteği bulunmasa dahi kişiliğinin veya malvarlığının korunması bakımından gerekli görülmesi hâlinde kısıtlanabilir. Cezayı yerine getirmekle görevli makam hapis cezasının infazına başlandığını derhâl vesayet makamına bildirir.</i></p>

<p><i>Vesayet makamı karar vermeden önce hükümlüyü dinler.</i></p>

<p><i>Bu Kanunun kayyımlığa ilişkin hükümleri niteliğine uygun düştüğü ölçüde bu madde için de uygulanır."</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>18. 4721 sayılı Kanun'un "<i>Kısıtlılarda</i>" başlıklı 447. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:</p>

<p>"<i>Vasi, kısıtlıyı korumak ve bütün kişisel işlerinde ona yardım etmekle yükümlüdür.</i>"</p>

<p>19. 4721 sayılı Kanun'un "<i>Vasinin rızası</i>" başlıklı 451. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:</p>

<p>"<i>Ayırt etme gücüne sahip olan vesayet altındaki kişi, vasinin açık veya örtülü izni veya sonraki onamasıyla yükümlülük altına girebilir veya bir haktan vazgeçebilir."</i></p>

<p>20. 4721 sayılı Kanun'un "<i>Vesayet makamından</i>" başlıklı 462. maddesinin sekizinci bendi şöyledir:</p>

<p><i>"Aşağıdaki hâllerde vesayet makamının izni gereklidir:</i></p>

<p>...</p>

<p><i>Acele hâllerde vasinin geçici önlemler alma yetkisi saklı kalmak üzere, dava açma, sulh olma, tahkim ve konkordato yapılması</i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Danıştay İçtihadı</strong></p>

<p>21. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 14/5/2025 tarihli ve E.2024/2940, K.2025/1060 sayılı kararınınilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>" ...</i></p>

<p><i>Konunun idari işlemin ve idari davanın kendine özgü nitelikleri açısından irdelenmesi durumunda;</i></p>

<p><i>Öznel (bireysel) işlemler; işlemin lehine ya da aleyhine hukuksal durum yaratması istenilen gerçek ya da tüzel kişinin adı belirtilmek suretiyle tesis edilir. Bu işlemlerden aleyhe hukuksal durum yaratanlara karşı yetkili ve görevli idari yargı merciinde dava açma; Anayasa'da tanımlanmış ve İdare Hukuku alanını düzenleyen kanunlarda tekrarlanmış ve kullanma usulü gösterilmiş mutlak bir haktır. Bu tür işlemlerin hukuk öznesinin (suje) adı belirtilmek suretiyle tesis edilmiş olması; 'hakka kişiye sıkı sıkıya bağlı olma' niteliği kazandırmaktadır.</i></p>

<p><i>Öte yandan aleyhe tesis edilen öznel (bireysel) işlemler her zaman kişi varlığında ya da mal varlığında eksilme veya eksilme tehlikesi yaratan işlemlerdir. Dolayısıyla, bu işlemlerin iptali için açılan davalar, (yargılama giderleri dışında) parasal veya başka türlü borç doğurucu davalar olmayıp tam aksi, kişi veya mal varlığında gerçekleşen eksilme ya da eksilme tehlikesini bertaraf edici, ortadan kaldırıcı davalardır. Bu nedenle, sınırlı ehliyetsiz olan kısıtlı olan kimseler tarafından açılan iptal davaları; Medeni Kanun'un 16. maddesi kapsamında kalan ehliyetsizliğe istisna getiren hak kapsamında kalmaktadır.</i></p>

<p><i>Hukuksal tartışmaya neden olan husus; 6100 sayılı Kanun'un 'Taraf ehliyeti' ve 'Dava ehliyeti' başlıklı 50. ve 51. maddelerinin Medeni Kanun'a yaptığı atfın, fiil ehliyetini düzenleyen genel hükümlerine göre anlaşılması, Medeni Kanun'un 16. maddesi ile fiil ehliyetinin kısıtlanmasına sınır getiren istisna maddesinin dikkatten kaçırılmasıdır. </i></p>

<p><i>Davaya neden olan olayda, kapalı ceza infaz kurumunda hükümlü olarak bulunan davacı tarafından, ziyaretlerinin kısıtlanmasına neden olduğu iddia edilen Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevfikevleri Genel Müdürlüğünün 08/03/2019 tarih ve 7720417820799.06/3040/39416 sayılı Genelgesi'nin iptali istemiyle bu davanın açılması, davacı bakımından borç doğurucu bir hukuksal işlem veya eylem olmayıp, tam aksine yargı merciince haklı bulunması halinde, kişi varlığında işlem nedeniyle gerçekleşmiş olan eksilmeyi ortadan kaldırmayı, gidermeyi sağlayan bir hukuksal imkan olduğundan bu imkanın kullanılmasını kanuni temsilcinin (vasi) rızasına veya iznine bağlamak; Medeni Kanun'un yukarıda ayrıntılı bir biçimde üzerinde durulan hükmü ile bağdaştırılabilir bir yaklaşım değildir. </i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>22. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 10/6/2024 tarihli ve E.2024/577, K.2024/1342 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"...</i></p>

<p><i>Davaya neden olan olayda, kapalı ceza infaz kurumunda hükümlü olarak bulunan davacı tarafından haftalık telefon görüşmesinin kısıtlanmasına neden olduğu iddia edilen Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmelik'in 74. maddesinin 2. fıkrasının (ğ) bendinin iptali istemiyle bu davanın açılması, davacı bakımından borç doğurucu bir hukuksal işlem veya eylem olmayıp, tam aksine yargı merciince haklı bulunması halinde, kişi varlığında işlem nedeniyle gerçekleşmiş olan eksilmeyi ortadan kaldırmayı, gidermeyi sağlayan bir hukuksal imkan olduğundan bu imkanın kullanılmasını kanuni temsilcinin (vasi) rızasına veya iznine bağlamak; Medeni Kanun'un yukarıda ayrıntılı bir biçimde üzerinde durulan hükmü ile bağdaştırılabilir bir yaklaşım değildir. </i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p>23. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 12/2/2024 tarihli ve E.2023/2010, K.2024/253 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"...</i></p>

<p><i>Davaya neden olan olayda, kapalı ceza infaz kurumunda hükümlü olarak bulunan davacı tarafından açık ceza infaz kurumuna ayrılmasına engel teşkil ettiği iddia edilen Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliği'nin 8. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinin iptali istemiyle bu davanın açılması, davacı bakımından borç doğurucu bir hukuksal işlem veya eylem olmayıp, tam aksine yargı merciince haklı bulunması halinde, kişi varlığında işlem nedeniyle gerçekleşmiş olan eksilmeyi ortadan kaldırmayı, gidermeyi sağlayan bir hukuksal imkan olduğundan bu imkanın kullanılmasını kanuni temsilcinin (vasi) rızasına veya iznine bağlamak; Medeni Kanun'un yukarıda ayrıntılı bir biçimde üzerinde durulan hükmü ile bağdaştırılabilir bir yaklaşım değildir. </i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p><strong>3.</strong> <strong>Anayasa Mahkemesi Kararı</strong></p>

<p>24. Anayasa Mahkemesinin 22/3/2023 tarihli ve E.2022/105, K.2023/54 sayılı kararı ile 4721 sayılı Kanun'un 407. maddesi iptal edilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p>"...</p>

<p><i>Kural ile özgürlüğü bağlayıcı bir ceza nedeniyle hükümlünün, özellikle şahsi ve mal varlığıyla ilgili bazı hukuki işlemleri yapamayacağından kendisine kanun gereğince mutlak olarak vasi atanmasıyla korunması amaçlanmaktadır. Ancak bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olan kişilerin ayırt etme gücünü haiz ve herhangi bir vasi atanmaksızın kendi işlemlerini yürütebilecek durumda oldukları açıktır. Dolayısıyla hükümlü, kendi işlemlerini görebilecek durumda olup olmadığı değerlendirilmeksizin kendisine vasi atanmasıyla kural olarak vasinin rızası olmadıkça kendi işlemleriyle borç altına giremeyecek, özellikle mal varlığıyla ilgili kimi işlemlerde vesayet ve denetim makamlarının izni gerekecek, kişiye sıkı sıkıya bağlı nişanlanma ve evlenme gibi işlemler için dahi öncelikle vasinin rızası aranacak, kefalet, vakıf kurmak, önemli bağışlarda bulunmak için vasinin onayı olsa da herhangi bir işlem yapamayacaktır. Böylece hükümlünün şahsi gözetimi ve mal varlığının idaresi adına özel hayatın korunması ve mülkiyet haklarına büyük ölçüde sınırlama getirilmektedir.</i></p>

<p><i>..."</i></p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Uluslararası Hukuk</strong></p>

<p>25. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar</i>[ın]<i> ... esası konusunda karar verecek olan, ...bir mahkeme tarafından kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir..."</i></p>

<p><strong>V.</strong> <strong>İNCELEME VE GEREKÇE</strong></p>

<p>26. Anayasa Mahkemesinin 24/12/2025 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Adli Yardım Talebi Yönünden</strong></p>

<p>27. Başvurucu, yargılama giderlerini ödeme gücünden yoksun olduğunu belirterek adli yardım talebinde bulunmuştur.</p>

<p>28. Anayasa Mahkemesinin <i>Mehmet Şerif Ay </i>([2. B.], B. No: 2012/1181, 17/9/2013) kararında belirtilen ilkeler dikkate alınarak geçimini önemli ölçüde güçleştirmeksizin yargılama giderlerini ödeme gücünden yoksun olduğu anlaşılan başvurucunun açıkça dayanaktan yoksun olmayan adli yardım talebinin kabulüne karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>B.</strong> <strong>Mahkemeye Erişim Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia</strong></p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü</strong></p>

<p>29. Başvurucu; başvuru formunun ekinde sunduğu müddetnameye göre 27/5/2020 tarihinde koşullu salıverilmeden faydalandığını ve dava süresince tutuklu statüsünde olduğunu, bu sebeple kendi başına dava açma hakkının olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca ailesine kavuşamadığı için mağdur olduğunu, maddi ve manevi olarak zarar gördüğünü, başkalarına tanınan sevk hakkının kendisine tanınmadığını iddia etmiştir.</p>

<p>30. Bakanlık görüşünde; mahkemeye erişim hakkı yönünden görüşlerin sunulduğu bildirilmiştir. Yapılacak incelemede öncelikle kabul edilebilirlik şartlarının gözönünde bulundurulması gerektiğine işaret edilmiştir. Başvurunun esası ile ilgili olarak ise yargı mercilerinin dava konusu maddi olay ve olgular ile iddiaları ve delilleri değerlendirdiklerine, hukuk kurallarının yorumlanmasına ve uygulanmasına, uyuşmazlıkla ilgili vardıkları sonucu ve kullandıkları takdir yetkisinin sebeplerini gerekçelendirdiklerine değinilmiştir. Netice olarak da mevcut başvuruda başvurucunun mahkemeye erişim hakkının ihlal edilip edilmediği konusunda inceleme yapılırken Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri, Anayasa Mahkemesi içtihadı ve somut olayın kendine özgü koşulları dikkate alınarak bir inceleme yapılması gerektiği ifade edilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında bireysel başvuruda ileri sürdüğü şikâyetleri yinelemiştir.</p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Değerlendirme</strong></p>

<p>31. Anayasa'nın "<i>Hak arama hürriyeti</i>" başlıklı 36. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:</p>

<p><i>"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir."</i></p>

<p><strong>a.</strong> <strong>Kabul Edilebilirlik Yönünden</strong></p>

<p>32. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>b.</strong> <strong>Esas Yönünden</strong></p>

<p><strong>i.</strong> <strong>Hakkın Kapsamı ve Müdahalenin Varlığı</strong></p>

<p>33. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Diğer yandan Anayasa'nın 36. maddesine "<i>adil yargılanma</i>" ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınan adil yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Sözleşme'yi yorumlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının mahkemeye erişim hakkını içerdiğini belirtmiştir (<i>Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti.</i> [2. B.], B. No: 2014/13156, 20/4/2017, § 34).</p>

<p>34. Mahkemeye erişim hakkı bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir (<i>Özkan Şen </i>[2. B], B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52). Dolayısıyla kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen veya mahkeme kararını anlamsız hâle getiren ya da onu önemli ölçüde etkisizleştiren müdahaleler mahkemeye erişim hakkı kapsamında değerlendirilir.</p>

<p>35. Başvuruya konu kararda 4721 sayılı Kanun'un hükümlülerin vesayet altına alınmasına dair kurallarının başvurucu yönünden uygulanmak suretiyle davanın ehliyet yönünden reddine karar verildiği anlaşılmıştır.</p>

<p>36. Bu kapsamda hükümlünün vasi ve vesayet makamı kararı olmaksızın tek başına dava açma ehliyetinin bulunmadığına karar verilmesinin mahkemeye erişim hakkına müdahale teşkil ettiği açıktır.</p>

<p><strong>ii.</strong> <strong>Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı</strong></p>

<p>37. Adil yargılanma hakkının görünümlerinden biri olan mahkemeye erişim hakkı mutlak bir hak olmayıp bu hakkın sınırlandırılması mümkündür. Ancak mahkemeye erişim hakkına müdahalede bulunulurken Anayasa'nın temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen 13. maddesinin gözönüne alınması gerekmektedir.</p>

<p>38. Anayasa'nın 13. maddesi şöyledir:</p>

<p><i>"Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."</i></p>

<p>39. Anılan hakka yönelik müdahale Anayasa'nın 13. maddesinde belirtilen şartlara uygun olmadığı takdirde Anayasa'nın 36. maddesinin ihlalini teşkil edecektir.</p>

<p>40. Bu itibarla yukarıda belirtilen müdahalenin Anayasa'nın 13. maddesinde öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen, kanun tarafından öngörülme, haklı bir sebebe dayanma (meşru amaç) ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama ölçütlerine uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.</p>

<p><strong>(1)</strong> <strong>Kanunilik Ölçütüne İlişkin Genel İlkeler </strong></p>

<p>41. Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması rejimini düzenleyen Anayasa'nın 13. maddesinde hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceği temel bir ilke olarak benimsenmiştir (kanunilik şartına başka bağlamlarda dikkat çeken kararlar için bkz. <i>Sevim Akat Eşki </i>[1. B.], B. No: 2013/2187, 19/12/2013, § 36; <i>Tuğba</i> <i>Arslan</i> [GK], B. No: 2014/256, 25/6/2014, § 82; <i>Hayriye</i> <i>Özdemir </i>[2. B.], B. No: 2013/3434, 25/6/2015, §§ 56-61; <i>Halk</i> <i>Radyo ve Televizyon Yayıncılık A.Ş.</i> [GK], B. No: 2014/19270, 11/7/2019, § 35; <i>Hamit</i> <i>Yakut</i> [GK], B. No: 2014/6548, 10/6/2021, § 76; <i>Atilla</i> <i>Yazar</i> <i>ve</i> <i>diğerleri</i> [GK], B. No: 2016/1635, 5/7/2022, § 100).</p>

<p>42. Hak ve özgürlüklerin, bunlara yapılacak müdahalelerin ve sınırlandırmaların kanunla düzenlenmesi bu haklara ve özgürlüklere keyfî müdahaleyi engelleyen, hukuk güvenliğini sağlayan demokratik hukuk devletinin en önemli unsurlarından biridir (<i>Tahsin</i> <i>Erdoğan </i>[2. B.], B. No: 2012/1246, 6/2/2014, § 60).</p>

<p>43. Müdahalenin kanuna dayalı olması öncelikle şeklî manada bir kanunun varlığını zorunlu kılar. Şeklî manada kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından Anayasa'da belirtilen usule uygun olarak kanun adı altında çıkarılan düzenleyici yasama işlemidir. Hak ve özgürlüklere müdahale edilmesi ancak yasama organınca kanun adı altında çıkarılan düzenleyici işlemlerde müdahaleye imkân tanıyan bir hükmün bulunması şartına bağlıdır. TBMM tarafından çıkarılan şeklî anlamda bir kanun hükmünün bulunmaması hakka yapılan müdahaleyi anayasal temelden yoksun bırakır (<i>Ali Hıdır Akyol</i> <i>ve diğerleri </i>[GK], B. No: 2015/17510, 18/10/2017, § 56; <i>Tuğba Arslan</i>, § 96; <i>Fikriye Aytin ve diğerleri </i>[1. B.], B. No: 2013/6154, 11/12/2014, § 34).</p>

<p>44. Somut olayda başvurucunun davası ehliyet yönünden reddedilmiştir. Mahkeme gerekçesinde başvurucunun dava açmak için 2577 sayılı Kanun'un 14. maddesi ile 15. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendine ve4721 sayılı Kanun uyarınca vasinin icazetini ve vasinin vesayet makamından izin almadığına dayanmıştır. Dolayısıyla başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin kanuni dayanağının bulunduğu görülmüştür.</p>

<p><strong>(2)</strong> <strong>Meşru Amaç</strong></p>

<p>45. 2577 sayılı Kanun'un 14. maddesi ile 15. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinin ve 4721 sayılı Kanun'un 407. maddesinin hükümlünün kişisel gözetimi ile şahsen korunması ve mahkûmiyeti süresince mal varlığını yönetememesinden dolayı hak ve menfaatlerinin zarar görmesinin engellenmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla vasinin izni olmadan açılan davaların ehliyet yönünden reddedilmesinin gereksiz yere dava açılmasını önlemek ve davaların usulüne uygun olarak açılmasının sağlanması amacına yönelik olduğu anlaşılmıştır. Bu yönüyle kurallarla öngörülen sınırlamanın anayasal anlamda meşru bir amacının bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p><strong>(3) Ölçülülük</strong></p>

<p><strong>(a) Genel İlkeler</strong></p>

<p>46. Anayasa'nın 13. maddesi uyarınca hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında dikkate alınacak ölçütlerden biri olan ölçülülük, hukuk devleti ilkesinden doğmaktadır. Hukuk devletinde hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması istisnai bir yetki olduğundan bu yetki ancak durumun gerektirdiği ölçüde kullanılması koşuluyla haklı bir temele oturabilir. Bireylerin hak ve özgürlüklerinin somut koşulların gerektirdiğinden daha fazla sınırlandırılması kamu otoritelerine tanınan yetkinin aşılması anlamına geleceğinden hukuk devletiyle bağdaşmaz (AYM, E.2013/95, K.2014/176, 13/11/2014).</p>

<p>47. Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. <i>Elverişlilik</i> öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını,<i> gereklilik</i> ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, <i>orantılılık</i> ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir (AYM, E.2011/111, K.2012/56, 11/4/2012; E.2013/66, K.2014/19, 29/1/2014; E.2016/16, K.2016/37, 5/5/2016; <i>Mehmet Akdoğan ve diğerleri</i> [1. B.], B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 38).</p>

<p>48. Mahkemeye erişim hakkının sınırlandırılması için seçilen aracın öngörülen amaca ulaşılabilmesi bakımından elverişli olması gerekir. Ayrıca seçilen araç bu hakkı en az zedeleyici nitelikte olmalıdır. Bununla birlikte hakkı daha az zedeleyen aracın tercih edilmesi gerektiğinin söylenebilmesi için söz konusu araç aynı amacı gerçekleştirmeye uygun olmalıdır. Daha hafif sınırlama teşkil eden aracın tercih edilmesi hâlinde öngörülen amaç gerçekleşmeyecek ise daha ağır müdahale oluşturan aracın seçimi hususundaki tercih Anayasa’ya aykırı olmaz. Bunun dışında hangi müdahale aracının tercih edileceği hususunda kamu otoritelerinin belli ölçüde takdir yetkisi bulunmaktadır (<i>Mustafa Berberoğlu</i> [2. B.], B. No: 2015/3324, 26/2/2020, § 48).</p>

<p><strong>(b) İlkelerin Olaya Uygulanması</strong></p>

<p>49. Ehliyet yönünden davanın reddedilmesi suretiyle mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin kamu yararı amacının gerçekleştirilmesi bakımından elverişli olmadığı söylenemez. Somut olaydaki müdahalenin ölçülülüğünün değerlendirilmesi bakımından asıl önem taşıyan ölçüt ise gerekliliktir. Bu itibarla müdahalenin gerekli olup olmadığı tespit edilmelidir.</p>

<p>50. Somut olayda başvurucunun başka bir ceza infaz kurumuna nakli talebinin reddi işleminin iptaline yönelik açtığı dava Mahkemece ehliyet yönünden reddedilmiştir. Bölge İdare Mahkemesi başvurucunun istinaf başvurusunu reddederek mahkeme kararının ehliyet ret gerekçesini aynen kabul etmiştir.</p>

<p>51. Bireysel başvuruda yapılacak olan incelemenin çerçevesini belirlemek bakımından öncelikle tespit edilmesi gereken husus başvurucunun hükümlü mü yoksa hükümözlü mü olduğudur. Mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesi ile cezası infaz edilebilir aşamada bulunan kişi <i>hükümlü</i> olarak tanımlanmaktadır. İnfaz aşamasından önce ise kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı olmadığından kişi <i>hükümözlü</i> statüsündedir. Anayasa Mahkemesi <i>Mustafa Akbulut </i>([1. B.], B. No: 2020/34827, 17/7/2024) başvurusunda davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 4721 sayılı Kanun'un 407. maddesinin (1) numaralı fıkrası dikkate alınarak <i>hükümözlülerin</i> tek başlarına dava açamayacaklarının kabul edilmesinin anayasal anlamda kanunilik ölçütü bakımından öngörülemez bir durum olduğu değerlendirmesinde bulunmuştur. Başvurucunun müddetnameye göre koşullu salıverilme tarihinin 27/5/2020, bihakkın tahliye tarihinin ise 7/7/2022 olduğu, dolayısıyla başvurucunun İdare Mahkemesinde dava açtığı tarihte hükümlü statüsünde olduğu görülmüştür.</p>

<p>52. Bu noktada değerlendirilmesi gereken husus, hükümlü statüsünde olan başvurucunun bireysel başvuruya konu davayı vasinin icazeti ve vesayet makamının onayı olmadan açıp açamayacağıdır. 4721 sayılı Kanun'un 9. maddesine göre fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir. Fiil ehliyetine sahip olunabilmesi için de 4721 sayılı Kanun'un 10. maddesine göre ayırt etme gücüne sahip olunmalı, kısıtlı olunmamalı ve ergin olunmalıdır.</p>

<p>53. Fiil ehliyetinin usul hukukundaki görünümü dava ehliyetidir. Dava ehliyeti; bir kimsenin bizzat veya yetkilendirdiği bir vekil aracılığıyla dava açabilmesi, davayı yürütebilmesi ve usul işlemlerini yapabilmesidir. Dolayısıyla ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar kural olarak dava ehliyetine sahip değildir. Sınırlı ehliyetsiz olarak tanımlanan bu kişiler davalarını yasal temsilciler tarafından açabilecek ve yasal temsilciler tarafından temsil edilecektir. 4721 sayılı Kanun sınırlı ehliyetsizlerin yapabileceği işlemler bakımından bazı durumlarda vasinin yanında vesayet makamının da iznini aramış ve bu işlemleri saymıştır. Ancak aynı Kanun'un bazı maddelerinde bir kısım eylem ve işlemi sınırlı ehliyetsizin de tek başına yapabileceği, bir başka deyişle bu eylem ve işlemlerde kişilerin fiil ehliyetinin olduğu kabul edilmiştir. Bunlardan biri 4721 sayılı Kanun'un 16. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen kişiye sıkı sıkıya bağlı olan hakların kullanımıdır.</p>

<p>54. Kişiye sıkı sıkıya bağlı hak kavramının neler olduğu kanun tarafından ortaya konulmamış ancak öğreti ve yargı uygulamaları ile bu kavram tanımlanmaya çalışılmıştır. Bu haklar genel itibarıyla kişiyi çok yakından ilgilendiren, kullanılmasında düşüncelerin ve duygusal saiklerin ön planda olduğu, mal varlığından daha çok kişisel hakları ilgilendiren haklardır. Bu sebeple de doğrudan hak sahibi kimse tarafından kullanılması gerekmektedir.</p>

<p>55. 4721 sayılı Kanun'da vesayeti gerektiren kısıtlama nedenleri arasında sayılan özgürlüğü bağlayıcı ceza hâli 407. maddede düzenlenmiştir. Anılan maddenin davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan birinci fıkrasında bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olan her erginin kısıtlanacağı, ikinci fıkrasında ise cezayı yerine getirmekle görevli makamın böyle bir hükümlünün cezasını çekmeye başladığını kendisine vasi atanmak üzere hemen yetkili vesayet makamına bildirmekle yükümlü olduğu hüküm altına alınmıştır. Başvurucu da bu kapsamda kısıtlanmış ve kendisine vasi tayin edilmiştir.</p>

<p>56. Kural ile özgürlüğü bağlayıcı bir ceza nedeniyle hükümlünün -özellikle şahsi ve mal varlığıyla ilgili bazı hukuki işlemleri yapamayacağından- kendisine kanun gereğince mutlak olarak vasi atanmasıyla korunması amaçlanmaktadır. Ancak bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olan kişilerin ayırt etme gücünü haiz ve herhangi bir vasi atanmaksızın kendi işlemlerini yürütebilecek durumda oldukları açıktır. Dolayısıyla hükümlü, kendi işlemlerini görebilecek durumda olup olmadığı değerlendirilmeksizin kendisine vasi atanmasıyla kural olarak vasinin rızası olmadıkça kendi işlemleriyle borç altına giremeyecek, özellikle mal varlığıyla ilgili kimi işlemlerde vesayet ve denetim makamlarının izni gerekecek, kişiye sıkı sıkıya bağlı nişanlanma ve evlenme gibi işlemler için dahi öncelikle vasinin rızası aranacak; kefalet, vakıf kurmak, önemli bağışlarda bulunmak için vasinin onayı olsa da herhangi bir işlem yapamayacaktır. Böylece hükümlünün şahsi gözetimi ve mal varlığının idaresi adına özel hayatın korunması ve mülkiyet haklarına büyük ölçüde sınırlama getirilmektedir (AYM, E.2022/105, K.2023/54, 22/3/2023, § 31).</p>

<p>57. Başvurucu, ailesine daha yakın olabilmek için başka bir ceza infaz kurumuna nakil talebinde bulunmuş; bu talebin idare tarafından reddedilmesi üzerine işlemin iptali için dava açmıştır. Kişilerin kısıtlanarak bir kısım işlemi yapabilmesinin vasinin ve vesayet makamının iznine bağlanmasının amacı, bu kişilerin şahsen ve mal varlıkları yönünden korunmalarıdır. Dava konusu işlemin iptali için açılan dava ise başvurucuyu borç altına sokmamakta, mal varlığının azalması sonucunu doğurmamaktadır. Başvurucu, açtığı bu dava ile kendisine sıkı sıkıya bağlı bir hakkı kullanmaktadır. Bu itibarla davanın vasinin icazeti ve vesayet makamının onayı olmadığı gerekçesiyle esasının incelenmeksizin ehliyet yokluğu nedeniyle reddedilmesine ilişkin müdahalenin istenen amaç bakımından gerekli olmadığı, dolayısıyla müdahalenin ölçülü olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>58. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VI.</strong> <strong>GİDERİM</strong></p>

<p>59. Başvurucu; ihlalin tespiti, yeniden yargılama ve maddi ve manevi tazminat talep etmiştir.</p>

<p>60. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz.<i> Mehmet Doğan</i> [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60;<i> Aligül Alkaya ve diğerleri (2) </i>[1. B.]<i>,</i> B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; <i>Kadri Enis Berberoğlu (3) </i>[GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).</p>

<p>61. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasının yeterli giderim sağlayacağı anlaşıldığından başvurucunun tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>VII.</strong> <strong>HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Adli yardım talebinin KABULÜNE,</p>

<p>B. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,</p>

<p>C. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,</p>

<p>D. Kararın bir örneğinin mahkemeye erişim hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara 18. İdare Mahkemesine (E.2021/2120, K.2022/80) GÖNDERİLMESİNE,</p>

<p>E. Başvurucunun tazminat talebinin REDDİNE,</p>

<p>F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 24/12/2025 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hukumlu-olarak-cezaevinde-bulunan-kisinin-bir-idari-islemin-iptali-davasini-vasisinin-izni</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 09:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/03/yargi/anayasa-ms5.jpg" type="image/jpeg" length="23062"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin 2023/97960 başvuru numaralı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202397960-basvuru-numarali-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202397960-basvuru-numarali-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'nin 16/12/2025 tarihli ve 2023/97960 başvuru numaralı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>TÜRKİYE CUMHURİYETİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>ANAYASA MAHKEMESİ</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>GENEL KURUL</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>M.Ş. BAŞVURUSU</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>(Başvuru Numarası: 2023/97960)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>Karar Tarihi: 16/12/2025</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p>R.G. Tarih ve Sayı: 30/4/2026 - 33239</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>GENEL KURUL</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="605">
   <p><strong>KARAR</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong><u>GİZLİLİK TALEBİ KABUL</u></strong></p>

<p></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkan</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kadir ÖZKAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Hasan Tahsin GÖKCAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başkanvekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Basri BAĞCI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Üyeler</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Engin YILDIRIM</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Rıdvan GÜLEÇ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Recai AKYEL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yusuf Şevki HAKYEMEZ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yıldız SEFERİNOĞLU</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Selahaddin MENTEŞ</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>İrfan FİDAN</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Kenan YAŞAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Muhterem İNCE</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yılmaz AKÇİL</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Ömer ÇINAR</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Metin KIRATLI</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Raportör</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Yusuf Enes KAYA</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Başvurucu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>M.Ş.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Vekili</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="13">
   <p><strong>:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="360">
   <p>Av. Lezgin Ahmet BAYBAŞİN</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>I.</strong> <strong>BAŞVURUNUN KONUSU</strong></p>

<p>1. Başvuru; adli kontrol tedbirine uymama üzerine verilen tutuklama kararının hukuka aykırı olması, tutuklama ve tutukluluğa itirazın reddi kararını veren mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmaması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.</p>

<p><strong>II.</strong> <strong>BAŞVURU SÜRECİ</strong></p>

<p>2. Başvurular süresi içinde yapılmıştır. Komisyon, başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne ve başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.</p>

<p>3. 2023/100463 numaralı bireysel başvuru dosyası kişi ve konu yönünden hukuki irtibat bulunması nedeniyle 2023/97960 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmiş, 2023/100463 numaralı bireysel başvuru dosyası kapatılmış ve inceleme 2023/97960 numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmüştür.</p>

<p>4. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Bakanlık görüşü başvurucuya tebliğ edilmiştir.</p>

<p>5. İkinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir.</p>

<p><strong>III.</strong> <strong>OLAY VE OLGULAR</strong></p>

<p>6. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir:</p>

<p>7. Başvurucu hakkında Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasına (FETÖ/PDY) üye olduğu iddiasıyla soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma kapsamında 15/8/2016 tarihinde Diyarbakır 2. Sulh Ceza Hâkimliği; başvurucunun tutuklanması talebinin reddine, başvurucunun, soruşturma evresi bitinceye kadar yurt dışına çıkış yasağı ile pazartesi ve cuma günleri ikametine en yakın polis merkezine imza vermek şeklinde adli kontrol tedbirine tabi tutulmasına karar vermiştir.</p>

<p>8. Diyarbakır Denetimli Serbestlik Müdürlüğünce 18/8/2016 tarihinde tebliğ edilen çağrı yazısında yükümlülüklere uymadığı takdirde tutuklanabileceği başvurucuya bildirilmiştir.</p>

<p>9. Soruşturma kapsamında başvurucu 22/8/2016 tarihinde tutuklanmıştır.</p>

<p>10. Gaziantep 10. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılaması yapılan başvurucunun 9/11/2017 tarihinde tahliyesine karar verilmiştir. Mahkeme aynı tarihte başvurucunun yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol tedbirine tabi tutulmasına da karar vermiştir.</p>

<p>11. Diyarbakır Denetimli Serbestlik Müdürlüğünce 28/11/2017 tarihinde tebliğ edilen çağrı yazısında yükümlülüklere uymadığı takdirde tutuklanabileceği başvurucuya bildirilmiştir.</p>

<p>12. Gaziantep 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 13/9/2018 tarihli kararıyla başvurucunun terör örgütüne üye olma suçundan 5 yıl 22 ay 15 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına, yurt dışına çıkış yasağı şeklindeki adli kontrol tedbirinin mahkûmiyet kararı kesinleşip infazı başlayıncaya kadar devamına karar verilmiştir.</p>

<p>13. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi 1/11/2019 tarihinde istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiştir. Bölge Adliye Mahkemesi de kararında adli kontrol tedbiriyle ilgili bir değerlendirmede bulunmamıştır.</p>

<p>14. Bu arada kolluk kuvvetlerince, FETÖ/PDY'ye üye olma suçundan yargılanan kişilerin illegal yollardan yurt dışına kaçabileceğine ilişkin istihbarat alınması üzerine 30/9/2023 tarihinde başvurucunun da içinde bulunduğu bir araç takip edilmiş, bahse konu araç Malkara-Keşan D-100 kara yolunda durdurulmuştur. Kimlik kontrolü sonrasında başvurucu hakkında görülmekte olan bir dava olduğu tespit edilmiş ve başvurucu yakalanarak gözaltına alınmıştır.</p>

<p>15. Keşan Cumhuriyet Başsavcılığı 2/10/2023 tarihinde ilgili mahkemelere gönderdiği yazıda başvurucunun da aralarında bulunduğu kişiler hakkında yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol tedbirinin bulunduğunu, bu kişilerin yurt dışına yasa dışı yollarla kaçacağının değerlendirildiğini belirtmiş; bu kişiler hakkında 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 112. maddesi kapsamında karar alınmasını, kararın sonucu hakkında bilgi verilmesini istemiştir.</p>

<p>16. Bunun üzerine Gaziantep 10. Ağır Ceza Mahkemesi 2/10/2023 tarihinde duruşma açarak Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla başvurucunun sorgusunu yapmıştır. Mahkeme, sorgusunun ardından başvurucunun adli kontrol tedbirine uymaması nedeniyle tutuklanmasına karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:</p>

<p><i>"Sanık M.Ş. mahkememizin iş bu dosyasında silahlı terör örgütü üyeliği suçundan dolayı tutuklu olarak yargılanmakta iken mahkememizin 9/11/2017 tarihli celsesinde verilen ara karar ile hakkında CMK 109/3-a maddesi uyarınca yurt dışına çıkmamak şeklinde adli kontrol tedbiri ile tahliyesine karar verilmesi, yapılan yargılama sonucunda sanığın mahkumiyetine karar verilmesi, Keşan Cumhuriyet Başsavcılığının … 2/10/2023 tarihli müzekkeresi ve sanığın yurt dışına iltica edeceğini ikrar etmiş olması, sanığın üzerine atılı suç yönünden dosyada kuvvetli suç şüphesini ortaya koyan somut olguların bulunması, yüklenen suçun CMK 100. maddesinde düzenlenen katalog suçlardan olması, sanığın kaçma girişiminde bulunduğuna dair kuvvetli şüphe oluşması karşısında adli kontrol hükümlerinin yetersiz kalacağı değerlendirilmekle sanığın CMK 100. ve 112. maddeleri uyarınca … sanığın tutuklanmasına… </i>[karar verildi.]<i>"</i></p>

<p>17. Mahkeme, tutuklanmasına karar verilen başvurucu hakkındaki yurt dışına çıkış yasağı ve en yakın polis merkezine imza vermek şeklindeki adli kontrol tedbirlerinin kaldırılmasına da karar vermiştir.</p>

<p>18. Başvurucu 4/10/2023 tarihinde tutuklama kararına itiraz etmiştir. Başvurucu; itiraz dilekçesinde sınırda yakalanmadığını, Keşan kara yolunda gözaltına alındığını, evli ve üç çocuk babası olduğunu, çocuklarının küçük ve bakıma muhtaç olduğunu, kendisinin de engelli olduğunu, ailesine bakmak zorunda olduğu için iltica başvurusunda bulunduğunu belirtmesine rağmen ölçüsüz bir şekilde ve kişisel durumu dikkate alınmadan tutuklama kararı verildiğini, yargılandığı davanın temyiz aşamasında devam ettiğini, Yargıtay tarafından mahkûmiyet kararının bozulmasının muhtemel olduğunu ileri sürmüştür.</p>

<p>19. Gaziantep 11. Ağır Ceza Mahkemesi 10/10/2023 tarihinde tutuklama kararının usul ve kanuna uygun olduğu gerekçesiyle itirazın reddine karar vermiştir.</p>

<p>20. Başvurucu 30/10/2023 tarihinde 2023/97960 sayılı bireysel başvuruyu yapmıştır.</p>

<p>21. Başvurucunun avukatı da 4/10/2023 tarihinde tutuklama kararına itiraz etmiştir.</p>

<p>22. Gaziantep 11. Ağır Ceza Mahkemesi 24/10/2023 tarihinde tutuklama kararının usul ve kanuna uygun olduğu gerekçesiyle itirazın reddine karar vermiştir.</p>

<p>23. Başvurucu, bu karar üzerine de benzer iddialarla 20/11/2023 tarihinde 2023/100463 sayılı bireysel başvuruyu yapmıştır.</p>

<p>24. Yargıtay 3. Ceza Dairesi başvurucu hakkındaki mahkûmiyet hükmünün 8/1/2025 tarihinde onanmasına karar vermiştir. Başvurucu, hakkındaki mahkûmiyet hükmü kesinleştikten sonra da 2025/41945 sayılı bireysel başvuruyu yapmıştır.</p>

<p><strong>IV.</strong> <strong>İNCELEME VE GEREKÇE </strong></p>

<p>25. Anayasa Mahkemesinin 16/12/2025 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>A.</strong> <strong>Tutuklamanın Hukuki Olmadığına İlişkin İddia</strong></p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü</strong></p>

<p>26. Başvurucu; tutuklama ve tutuklamaya itirazın reddi kararlarının ilgili ve yeterli gerekçe içermediğini, itiraz dilekçesinde ileri sürdüğü hukuka aykırılıkların hiçbirine cevap verilmediğini, öne sürülen gerekçelerin tutuklamanın keyfî ve hukuk dışı olduğunu gösterdiğini belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.</p>

<p>27. Başvurucu; ayrıca suçlu bulunmasına konu tüm eylemlerin suçta ve cezada kanunilik ilkesine aykırılık teşkil ettiği açık olmasına rağmen soyut olarak ve varsayımlardan hareketle tutuklandığını, kişisel durumu ve yargılandığı davada daha önce 15 ay tutuklu kalması nazara alınmaksızın ölçüsüz bir biçimde özgürlüğünden yoksun bırakıldığını, amacının yargılamadan kaçmak değil ailesinin geçimini sağlamak için iltica etmek olduğunu belirtmesine rağmen bu koşullar dikkate alınmadan hakkaniyete aykırı bir şekilde tutuklandığını ifade ederek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>28. Başvurucu son olarak terör örgütüne üye olma suçunu işlediğine ilişkin makul şüphe ortaya konulmadan ve üzerine atılı suça dair ceza normlarının öngörülmez biçimde yorumlanması suretiyle keyfî şekilde tutuklandığını, kanuna aykırı olarak tutuklama ve tutukluluğa itirazın reddi kararında tutuklama nedenlerine yer verilmediğini, dolayısıyla tutuklamanın kanuni dayanaktan yoksun olduğunu belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p>29. Bakanlık görüşünde, başvurucunun tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilip edilmediği konusunda Anayasa Mahkemesi tarafından yapılacak incelemede Anayasa ve mevzuat hükümleri doğrultusunda somut olayın kendine özgü koşullarının gözönüne alınması gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p>30. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında bireysel başvuru dilekçesindeki ihlal iddialarını yinelemiştir.</p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Değerlendirme</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>31. Anayasa Mahkemesi tutuklamaya konu davanın kesinleşmiş olması hâlinde başvurucuların tutuklamanın hukuka aykırı olduğu iddialarına yönelik olarak öncelikle 5271 sayılı Kanun'un 141. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi kapsamında tazminat davası açabileceklerini belirterek anılan iddiaları başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez bulmuştur (<i>Ömer Köse</i> [2. B.], B. No: 2014/12036, 16/11/2016, § 34; <i>Eyyüp Güneş</i> [GK], B. No: 2017/28308, 21/10/2021, § 88; <i>Murat Ağırel ve diğerleri</i> [GK], B. No: 2020/11655, 7/4/2022, §§ 23-26).</p>

<p>32. Somut olayda başvuruya konu tutuklama, adli kontrol tedbirine uyulmaması gerekçe gösterilerek 5271 sayılı Kanun'un 112. maddesi kapsamında gerçekleştirilmiştir. Bu tutuklama suç isnadına bağlı bir tutma değil <i>bir mahkeme kararının gereği olarak</i> <i>tutma</i> niteliğindedir. 5271 sayılı Kanun'un 100. ve devamı maddelerinde düzenlenen suç isnadına bağlı tutuklamadan niteliği itibarıyla farklı olsa da 5271 sayılı Kanun'da bu tutma hâli yine de "<i>tutuklama</i>" kavramıyla ifade edilmiştir. 5271 sayılı Kanun'da, "<i>tutuklama</i>" kavramının sadece suç isnadına bağlı tutuklama için kullanıldığına ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenle bir suç soruşturması veya kovuşturması sırasında verilen bu tutuklama kararının 5271 sayılı Kanun'un 141. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi kapsamında tazminat talebine konu edilebileceği açıktır. Somut başvuruda 8/1/2025 tarihinde kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunduğundan başvurucunun mezkûr iddiaları yönünden 5271 sayılı Kanun'un 141. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde düzenlenen tazminat yolunu tükettikten sonra bireysel başvuru yapabileceği görülmektedir (benzer yöndeki karar için bkz. <i>Semih Aydın</i> [GK], B. No: 2023/104438, 23/1/2025, § 35).</p>

<p>33. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p><strong>B. Tutuklama ve Tutukluğa İtirazın Reddi Kararını Veren Mahkemelerin Bağımsız ve Tarafsız Olmadığına İlişkin İddia</strong></p>

<p><strong>1. Başvurucunun İddiaları</strong></p>

<p>34. Başvurucu; gözaltına alındıktan sonra bağımsız ve tarafsız bir mahkeme huzuruna çıkarılmadığını, tutukluluğunun devamına ilişkin diğer tüm kararlara da bu niteliklere sahip bir mahkeme tarafından karar verilmediğini belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.</p>

<p><strong>2. Değerlendirme</strong></p>

<p>35. Anayasa Mahkemesi ancak temellendirilebilmiş bireysel başvuruyu inceler. Başvurucuların şikâyetlerini hem maddi hem hukuki olarak temellendirme zorunluluğu bulunmaktadır. Maddi dayanaklar yönünden başvurucuların yükümlülüğü şikâyetlerine konu temel olay ve olguları açıklamak, bunlara ilişkin delilleri Anayasa Mahkemesine sunmak; hukuki dayanak yönünden yükümlülüğü ise bireysel başvuruya konu temel hak ve özgürlüklerden hangisinin hangi nedenle ihlal edildiğini özü itibarıyla açıklamaktır (<i>Sabah Yıldızı Radyo ve Televizyon Yayın İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi</i> [GK], B. No: 2014/12727, 25/5/2017, § 19; <i>Cemal Günsel </i>[GK], B. No: 2016/12900, 21/1/2021, § 22).</p>

<p>36. Bireysel başvuru incelemesinde Anayasa Mahkemesi kamu gücü eylem ve işlemleri ile mahkeme kararlarının Anayasa'ya uygunluğunun ve müdahale gerekçelerinin denetimini kendiliğinden yapmaz. Bu sebeple başvurucunun başvurusunun esasını ve bu kapsamda kamu makamları tarafından ortaya konulan gerekçelerin ilgili ve yeterli olup olmadığını Anayasa Mahkemesine inceletebilmesi için öncelikle kendisinin ihlal iddialarını gerekçelendirmesi, buna ilişkin olay ve olguları açıklaması ve delillerini sunması zorunludur (<i>Cemal Günsel</i>, § 24).</p>

<p>37. Başvurucu, tutuklanmasına ve tutukluluğuna itirazının reddine karar veren mahkemelerin bağımsızlığını ve tarafsızlığını ihlal eden hususlara dair herhangi bir açıklama yapmamıştır. Sonuç olarak şikâyetlerine konu temel olay ve olgular ile bireysel başvuruya konu ettiği temel hak ve özgürlüklerin hangi nedenle ihlal edildiğini açıklamak yönündeki yükümlülüğünü yerine getirmemiş, bu bağlamda ileri sürdüğü ihlal iddialarını temellendirememiştir.</p>

<p>38. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının <i>açıkça dayanaktan yoksun olması</i> nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.</p>

<p>39. Başvurucu ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin <i>Yüksel Yalçınkaya/Türkiye</i> ([BD], B. No: 15669/20, 26/9/2023) kararının kendisi açısından da sonuç doğurucu ve bağlayıcı nitelikte olduğunu, bu kararın derece mahkemelerince dikkate alınmadığını, kararın etkisizleştirilmeye çalışıldığını, bu suretle mahkemelerin bağımsız ve tarafsızlığını yitirdiğini belirterek mahkemeye erişim ve bağımsız tarafsız mahkemede yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu, hakkındaki mahkûmiyet hükmü kesinleştikten sonra da 2025/41945 sayılı bireysel başvuruyu yapmıştır. Anılan şikayetler incelemesi devam eden 2025/41945 sayılı başvuru kapsamında da dile getirilmiştir. Dolayısıyla adil yargılanma hakkına ilişkin söz konusu iddialar2025/41945 sayılı başvuruda inceleneceğinden bu şikâyetler yönünden somut başvuruda ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.</p>

<p><strong>V.</strong> <strong>HÜKÜM</strong></p>

<p>Açıklanan gerekçelerle;</p>

<p>A. Başvuruların BİRLEŞTİRİLMESİNE,</p>

<p>B. Kamuya açık belgelerde başvurucunun kimliğinin gizli tutulması talebinin KABULÜNE,</p>

<p>C. 1. Tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın <i>başvuru yollarının tüketilmemiş olması</i> nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,</p>

<p>2. Tutuklama ve tutukluğa itirazın reddi kararını veren mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmadığına ilişkin iddianın <i>açıkça dayanaktan yoksun olması</i> nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,</p>

<p>D. Diğer ihlal iddiasının incelenmesine GEREK OLMADIĞINA,</p>

<p>E. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 339. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca tahsil edilmesi mağduriyetine neden olacağından adli yardım talebi kabul edilen başvurucunun yargılama giderlerini ödemekten TAMAMEN MUAF TUTULMASINA,</p>

<p>F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 16/12/2025 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-202397960-basvuru-numarali-karari</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 09:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/04/yargi/ayms4f.jpg" type="image/jpeg" length="69506"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[CMK AVUKATINA VEKALET ÜCRETİ HÜKMEDİLMESİNE DAİR GÜNCEL YARGITAY KARARLARI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/cmk-avukatina-vekalet-ucreti-hukmedilmesine-dair-guncel-yargitay-kararlari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/cmk-avukatina-vekalet-ucreti-hukmedilmesine-dair-guncel-yargitay-kararlari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince zorunlu müdafi bulunması durumunda, avukata vekalet ücreti hükmedilip - hükmedilmeyeceğine dair güncel Yargıtay kararları...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h3><span style="color:#c0392b"><strong>VEKALET ÜCRETİ HÜKMEDİLMESİNE</strong></span></h3>

<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>10. Ceza Dairesi</strong></p>

<p><strong>2025/8031 E., 2026/1192 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Ceza Dairesi<br />
SAYISI : 2025/2336 E., 2025/1146 K.</p>

<p>2. Hükümlerin düzeltilerek istinaf başvurularının esastan reddi (sanıklar ... ve ... yönünden)</p>

<p>3. Temyiz isteminin reddine dair ek karar (sanık ... yönünden)</p>

<p>TEBLİĞNAME GÖRÜŞLERİ : 1. Temyiz istemlerinin esastan reddiyle hükümlerin onanması (sanıklar ..., ... ve ... hakkında)</p>

<p>2. Temyiz isteminin esastan reddiyle hükmün düzeltilerek onanması (sanık ... hakkında)</p>

<p>Sanıklar hakkında kurulan hükümlerin, yapılan ön inceleme neticesinde temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenlerin hükümleri temyize hak ve yetkilerinin bulunduğu, temyiz istemlerinin süresinde olduğu, temyiz dilekçelerinde temyiz sebeplerine yer verildiği, temyiz istemlerinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir.</p>

<p>Sanıklar ... ve ... müdafilerinin duruşmalı inceleme taleplerinin 5271 sayılı CMK'nın 299/1. maddesi gereği takdîren reddine karar verilmekle, gereği düşünüldü:</p>

<p>Sanık ... hakkında vekalet ücreti yönünden Bölge Adliye Mahkemesince kesin nitelikte verilip sanık ve müdafiine tebliğ edilmeyen istinaf başvurusunun esastan reddine dair karara karşı, sanık müdafiince 16.10.2025 tarihinde yapılan temyiz başvurusunun reddine dair 21.10.2025 tarihli ek karar verildiği anlaşılmakla, Bölge Adliye Mahkemesince sanık lehine vekalet ücretine hükmolunmamasına ilişkin İlk Derece Mahkemesi hükmüne yönelik istinaf başvurusunun esastan reddine dair kararın temyiz kanun yoluna tabi olması sebebiyle, temyiz başvurusunun reddine dair 21.10.2025 tarihli ek karar kaldırılarak temyiz incelemesi yapılmıştır.</p>

<p><strong>I. HUKUKİ SÜREÇ</strong></p>

<p>A. Rize 2. Ağır Ceza Mahkemesince, uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan;</p>

<p>1. Sanıklar ..., ... ve ...'un mahkûmiyetlerine,</p>

<p>2. Sanık ...'ün beraatine,</p>

<p>Karar verilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>B. Trabzon Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesinin yukarıda belirtilen kararı ile;</p>

<p>1. Sanıklar ... ve ... hakkında İlk Derece Mahkemesince kurulan hükümlere yönelik istinaf başvurularının esastan reddine,</p>

<p>2. Sanıklar ... ve ... hakkında İlk Derece Mahkemesince kurulan ve re'sen de istinafa tabi olan hükümlerdeki hukuka aykırılıklar düzeltilerek istinaf başvurularının esastan reddine,</p>

<p>Karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II. TEMYİZ SEBEPLERİ</strong></p>

<p>A. Sanık ... müdafiinin temyiz sebepleri özetle;</p>

<p>1. Yeterli delil bulunmadığına, beraat kararı verilmesi gerektiğine,</p>

<p>2. Eylemin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturacağına,</p>

<p>B. Sanık ... müdafiinin temyiz sebepleri özetle;</p>

<p>1. Yeterli delil bulunmadığına, beraat kararı verilmesi gerektiğine,</p>

<p>2. Eylemin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturacağına,</p>

<p>3. Temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmemesi gerektiğine ve buna yönelik gerekçe gösterilmediğine,</p>

<p>C. Sanık ... müdafiinin temyiz sebepleri özetle;</p>

<p>1. Yeterli delil bulunmadığına, beraat kararı verilmesi gerektiğine,</p>

<p>2. Eylemin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturacağına,</p>

<p>3. Delillerin hukuka aykırı şekilde toplandığına,</p>

<p>D. Sanık ... müdafiinin temyiz sebepleri özetle; Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 14. maddesi uyarınca beraat eden sanık lehine maktu vekalet ücreti verilmesi gerektiğine,</p>

<p>İlişkindir.</p>

<p><strong>III. GEREKÇE</strong></p>

<p>A. Sanıklar ... ve ... Hakkında Kurulan Hükümler Yönünden;</p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin ve Bölge Adliye Mahkemesinin, suçun vasfı ile sübutuna ve Bölge Adliye Mahkemesinin sanık ... hakkındaki eleştirisinde bir isabetsizlik bulunmadığı, ayrıca delillerin hukuka uygun olarak toplandığı anlaşılmakla, sanıklar müdafilerinin temyiz sebepleri yerinde görülmemiş; hükümlerde açıklanan gerekçeler, tüm dosya kapsamına göre usul ve yasaya uygun bulunarak, hükümlerde hukuka aykırılık tespit edilmemiştir.</p>

<p>B. Sanık ... Hakkında Kurulan Hüküm Yönünden;</p>

<p>Karar tarihinde yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 14. maddesinin dördüncü fıkrasında yer verilen; “Beraat eden ve vekil veya müdafi ile temsil edilen sanık yararına Hazine aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmedilir. Bu hüküm, sanığın 04.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince görevlendirilen müdafi bulunması durumunda kovuşturma için Hazineden alınan ücretin mahsubu suretiyle uygulanır." şeklindeki düzenleme karşısında, kendisini müdafi ile temsil ettiren sanık lehine vekâlet ücreti ödenmesine karar verilmesi gerektiği gözetilmeyip bu hususta herhangi bir karar verilmemiş olmasının, hukuka aykırı olduğu değerlendirilmiş; ancak, bu hususun Yargıtay tarafından düzeltilmesi mümkün görülmüştür.</p>

<p>C. Sanık ... Hakkında Kurulan Hüküm Yönünden;</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemesinin, suçun vasfı ile sübutuna ilişkin takdirlerinde bir isabetsizlik bulunmadığı anlaşılmakla, sanık müdafiinin temyiz sebepleri yerinde görülmemiş; hükümde açıklanan gerekçeler, tüm dosya kapsamına göre usul ve yasaya uygun bulunarak, aşağıda belirtilenler dışında hükümde hukuka aykırılık tespit edilmemiştir.</p>

<p>1. Sanık hakkında 01.10.20 24... .12.2024 tarihli eylemlerde ele geçirilen uyuşturucu maddelerin miktarı ile Bölge Adliye Mahkemesince 5237 sayılı TCK'nın 188/4-a maddesine göre teşdit nedeni olan uyuşturucu maddenin niteliği de dikkate alınarak TCK'nın 3/1. maddesindeki orantılılık ilkesi ile aynı Kanun'un 61. maddesine aykırı olarak alt sınırdan uzaklaşılmak suretiyle fazla ceza tayin edilmesi,</p>

<p>2. UYAP sistemi üzerinden yapılan incelemede; idrar örneğinde uyuşturucu veya uyarıcı madde tespit edilmeyen sanık ...'nin 10.12.2024 tarihli ikamet aramasında ele geçirilen uyuşturucu maddelere ilişkin Rize Cumhuriyet Başsavcılığının 22.04.2025 tarihli, 2025/3205 soruşturma, 2025/1198 Esas ve 2025/686 iddianame numaralı iddianamesi ile TCK'nın 191-6, 53... . maddeleri uyarınca kamu davası açıldığı, Rize 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 25.06.2025 tarihli, 2025/219 Esas ve 2025/401 Karar sayılı kararı ile sanığın TCK'nın 191/1-6 ve 192/3. maddeleri uyarınca 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği ve bu karara yönelik istinaf istemi üzerine dosyanın, gönderildiği Trabzon Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesinin 2025/2116 Esas sayısı üzerinde derdest olduğu tespit edildiğinden, incelemeye konu dosyada sanığın 10.12.2024 tarihli ikamet aramasında ele geçirilen uyuşturucu maddelerin İlk Derece Mahkemesince TCK'nın 43. maddesi uyarınca zincirleme suça konu edilmesine karşın, Bölge Adliye Mahkemesince 01.10.2024 tarihli uyuşturucu madde satışı eyleminde ele geçirilen uyuşturucu maddelerin devamı niteliğinde kabul edildiği ve bahse konu eylem yönünden belirtilen davaların mükerrer dava olma olasılığı da dikkate alınarak, aralarındaki bağlantı nedeniyle kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan açılan dava dosyası ile incelemeye konu dosyanın birleştirilmesi ve sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayini gerektiğinin gözetilmemesi,</p>

<p>Hukuka aykırı görülmüştür.</p>

<p><strong>IV. KARAR</strong></p>

<p>A. Sanıklar ... ve ... Hakkında Kurulan Hükümler Yönünden;</p>

<p>Gerekçe bölümünün (A) bendinde açıklanan nedenlerle, Trabzon Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesi kararında sanıklar müdafilerince öne sürülen temyiz sebepleri ve CMK'nın 289/1. maddesi ile sınırlı olarak yapılan temyiz incelemesi sonucunda hukuka aykırılık görülmediğinden; aynı Kanun'un 302/1. maddesi gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, oy birliğiyle TEMYİZ İSTEMLERİNİN ESASTAN REDDİ İLE HÜKÜMLERİN ONANMASINA,</p>

<p>B. Sanık ... Hakkında Kurulan Hüküm Yönünden;</p>

<p>Gerekçe bölümünün (B) bendinde açıklanan nedenlerle, sanık müdafiinin temyiz istemi yerinde görüldüğünden Trabzon Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesi kararının CMK'nın 302/2. maddesi gereği, BOZULMASINA; bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden aynı Kanun'un 303. maddesi gereği İlk Derece Mahkemesi hükmüne,</p>

<p>"Sanık kendisini 04.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince görevlendirilen zorunlu müdafi ile temsil ettirdiğinden, karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin II. Kısmının II. Bölümü gereğince kovuşturma için ödenen 48.000,00 TL maktu vekalet ücretinden, Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Görevlendirilen Müdafi ve Vekillere Yapılacak Ödemelere İlişkin Tarife uyarınca ödenen ücretin mahsubu ile bakiye kalan vekalet ücretinin hazineden alınıp sanığa verilmesine," ibaresinin eklenmesi,</p>

<p>Suretiyle, İlk Derece Mahkemesi hükmündeki hukuka aykırılığın DÜZELTİLEREK, Tebliğname’ye uygun olarak, oy birliğiyle TEMYİZ İSTEMİNİN ESASTAN REDDİ İLE HÜKMÜN ONANMASINA,</p>

<p>C. Sanık ... Hakkında Kurulan Hüküm Yönünden;</p>

<p>Gerekçe bölümünün (C) bendinde açıklanan nedenlerle, sanık müdafiinin temyiz istemi yerinde görüldüğünden Trabzon Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesi kararının CMK'nın 302/2. maddesi gereği, Tebliğname’ye aykırı olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA,</p>

<p>Dava dosyasının, CMK'nın 304/2-b maddesi uyarınca, bozmanın niteliği ve kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan verilen mahkûmiyet hükmünün Bölge Adliye Mahkemesinde derdest olduğu da dikkate alınarak, takdiren Trabzon Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,<br />
05.02.2026 tarihinde karar verildi.</p>

<p>---</p>

<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>3. Ceza Dairesi</strong></p>

<p><strong>2025/6970 E., 2026/916 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi<br />
SAYISI : 2025/131 E., 2025/144 K.<br />
SUÇ : Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte yardım etme<br />
HÜKÜM : CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca verilen beraat<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Düzeltilerek onama</p>

<p>İlk derece mahkemesince verilen hüküm temyiz edilmekle;</p>

<p>Temyiz edenlerin sıfatı, başvurunun süresi, kararın niteliği ve temyiz sebeplerine göre dosya incelendi, gereği düşünüldü;</p>

<p>Temyiz talebinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi;</p>

<p>Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;</p>

<p>Sanık müdafiinin temyiz istemi beraat eden sanık lehine vekalet ücreti verilmesi gerektiğine ilişkin olup sadece vekalet ücreti ile sınırlı yapılan incelemede;<br />
Hüküm tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin 14/4. maddesinde yer alan “Beraat eden ve vekil veya müdafi ile temsil edilen sanık yararına Hazine aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmedilir. Bu hüküm, sanığın 04.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanun'u gereğince görevlendirilen müdafi bulunması durumunda kovuşturma için Hazineden alınan ücretin mahsubu suretiyle uygulanır” düzenleme uyarınca sanık yararına, Hazine aleyhine sanık müdafiine ödenen zorunlu müdafilik ücreti mahsup edilmek suretiyle maktu vekalet ücreti tayin olunması gerektiğinin gözetilmemesi lüzumu bozmayı gerektirmiş, sanık müdafiinin temyiz istemi bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan 5271 sayılı Kanun'un 302. maddesinin ikinci fıkrası gereği BOZULMASINA, bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğin aynı Kanun'un 322. maddesi gereği ilk derece mahkemesinin hüküm fıkrasına; "Sanık kendisini 04.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince görevlendirilen müdafi ile temsil ettirdiğinden, karar tarihinden yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin 14/4. maddesi uyarınca, beraat eden ve kendisini zorunlu müdafi ile temsil ettiren sanık yararına ödenmesi gereken 48.000,00TL den zorunlu olarak görevlendirilen müdafiye "Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Görevlendirilen Müdafi ve Vekillere Yapılacak Ödemelere İlişkin Tarife" uyarınca ödenen ücretin mahsubu suretiyle bakiye kalan vekalet ücretinin Hazine'den alınıp sanığa verilmesine" ibaresinin eklenmesi suretiyle, tebliğnameye uygun olarak DÜZELTİLEREK ONANMASINA, Dava dosyasının, 5271 sayılı CMK’nın 304. maddesi uyarınca Kahramanmaraş 4. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 13.01.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.</p>

<p>---</p>

<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>4. Ceza Dairesi</strong></p>

<p><strong>2025/8369 E., 2026/179 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi<br />
SAYISI : 2025/73 E., 2025/114 K.<br />
SUÇ : Hakaret<br />
HÜKÜM : Beraat<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Düzeltilerek onama</p>

<p>Yapılan ön inceleme neticesinde; sanık hakkında verilen hükmün temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, temyiz isteminin süresinde yapıldığı ve temyiz isteminin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı tespit edilmekle, gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. HUKUKÎ SÜREÇ</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesince hakaret suçundan sanığın beraatine hükmedilmiştir.</p>

<p><strong>II. TEMYİZ SEBEBİ</strong></p>

<p>Sanık müdafiinin temyiz istemi, sanık lehine vekalet ücreti verilmesi talebine ilişkindir.</p>

<p><strong>III. GEREKÇE</strong></p>

<p>Hüküm tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 14/4. maddesinde yer alan "Beraat eden ve vekil veya müdafi ile temsil edilen sanık yararına Hazine aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmedilir. Bu hüküm, sanığın 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince görevlendirilen müdafii bulunması durumunda kovuşturma için Hazineden alınan ücretin mahsubu suretiyle uygulanır." düzenleme dikkate alındığında kendilerine 5271 sayılı Kanun gereğince müdafii görevlendirilen ve İlk Derece Mahkemesince beraatine karar verilen sanık lehine hüküm tarihi itibariyle yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi ile Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Görevlendirilen Müdafi ve Vekillere Yapılacak Ödemelere İlişkin 2025 Yılı Tarifesi hükümlerine göre, 5271 sayılı Kanun gereğince görevlendirilen müdafii bulunması durumunda kovuşturma için Hazineden alınan ücretin mahsubu suretiyle maktu avukatlık ücretine hükmedilmesi gerektiğinin gözetilmemesi hukuka aykırı bulunmuştur.</p>

<p><strong>IV. KARAR</strong></p>

<p>Gerekçe bölümünde açıklanan nedenle Yerel Mahkeme kararına yönelik, sanık müdafiinin temyiz istemi yerinde görüldüğünden HÜKMÜN, 1412 sayılı Kanun'un 321. maddesi gereği BOZULMASINA, ancak bu aykırılık, yeniden yargılama yapılmasına gerek olmaksızın düzeltilebilir nitelikte olduğundan, 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi delaletiyle 1412 sayılı Kanunun 322. maddesi uyarınca, hüküm fıkrasına; “Sanık kendisini 5271 sayılı Kanun gereğince görevlendirilen zorunlu müdafii ile temsil ettirdiğinden, karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 14/4. maddesi gereği, kovuşturma için ödenmesi gereken 30.000,00 TL maktu vekalet ücretinden, Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Görevlendirilen Müdafii ve Vekillere Yapılacak Ödemelere İlişkin Tarife uyarınca ödenen 5.502,00 TL ücretin mahsubu ile bakiye kalan 24.498,00 TL vekalet ücretinin Hazine'den alınıp sanığa verilmesine” ibaresinin eklenmesi suretiyle, HÜKMÜN, tebliğnameye uygun olarak, oy birliğiyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA,</p>

<p>Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun’un 304. maddesi uyarınca Kandıra 1. Asliye Ceza Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,<br />
05.01.2026 tarihinde karar verildi.</p>

<h3><span style="color:#c0392b"><strong>VEKALET ÜCRETİ HÜKMEDİLMEMESİNE</strong></span></h3>

<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>8. Ceza Dairesi</strong></p>

<p><strong>2024/25193 E., 2026/185 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>MAHKEMESİ :Ceza Dairesi<br />
SAYISI : 2023/2316 E., 2024/484 K.<br />
SUÇ : Uyuşturucu madde ticareti<br />
HÜKÜM : İstinaf başvurusunun esastan reddi<br />
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama</p>

<p>Yapılan ön inceleme neticesinde; sanık hakkında kurulan hükme karşı sanık müdafiinin temyiz talebinin vekalet ücreti ile sınırlı olduğu, hükmün, temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, temyiz isteminin süresinde olduğu, temyiz dilekçesinde temyiz sebeplerine yer verildiği ve temyiz isteminin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı tespit edilmekle, gereği düşünüldü:</p>

<p><strong>I. HUKUKİ SÜREÇ</strong></p>

<p>A. İlk Derece Mahkemesi Kararı</p>

<p>Van 5. Ağır Ceza Mahkemesinin, 21.09.2023 tarihli ve 2023/304 Esas, 2023/325 Karar sayılı kararı ile sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan beraat kararı verilmiştir.</p>

<p>B. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı</p>

<p>Van 5. Ağır Ceza Mahkemesinin, 21.09.2023 tarihli kararı hakkında sanık müdafii tarafından vekalet ücretine hasren istinaf başvurusunda bulunulması üzerine, Van Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesinin, duruşma açılmadan verilen, 24.05.2024 tarihli ve 2023/2316 Esas, 2024/484 Karar sayılı kararı ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>II. TEMYİZ</strong></p>

<p>A.Temyiz Sebepleri</p>

<p>Sanık Müdafiinin Temyiz İstemi</p>

<p>Beraat eden ve kendisini vekil ile temsil ettiren sanık lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğine ilişkindir.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe</p>

<p>Dava dosyası kapsamına göre, hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan kamu davası açılan sanık için 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (5271 sayılı Kanun) 150/3. maddesi gereğince müdafii görevlendirildiği, yargılama sonunda beraat eden sanık lehine hatalı bir şekilde vekalet ücretine hükmedilmediği iddiasına ilişkin olarak,</p>

<p>1. 5271 sayılı Kanun'un "Yargılama giderleri" başlıklı 324/1. maddesinde harçlar ve tarifesine göre ödenmesi gereken avukatlık ücretleri ile soruşturma ve kovuşturma evrelerinde yargılamanın yürütülmesi amacıyla Devlet Hazinesinden yapılan her türlü harcamalar ve taraflarca yapılan ödemelerin yargılama gideri olduğu belirtilmiştir. 5271 sayılı Kanun'un 327/2. maddesinde, beraat veya ceza verilmesine yer olmadığına karar verilen kişinin önceden ödemek zorunda kaldığı giderlerin Devlet Hazinesince üstlenileceği düzenlenmiştir.</p>

<p>2. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun (1136 sayılı Kanun) 168. maddesinde ise Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin (AAÜT) ne şekilde hazırlanacağı düzenlenmiş olup söz konusu maddeyle ... Birliği'ne (...) serbest avukatlık faaliyetleri kapsamında, yani vekalet sözleşmesine dayalı olarak yapılan hukuki yardımlarda uygulanacak asgari ücret tarifesini belirleme yetkisi verilmiştir. Bahsedilen madde gereğince her yıl ... tarafından Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hazırlanmaktadır.</p>

<p>3. 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un (5320 sayılı Kanun) 13/1. maddesinde ise, Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince soruşturma ve kovuşturma makamlarının istemi üzerine baro tarafından görevlendirilen müdafii ve vekile, "avukatlık ücret tarifesinden ayrık olarak", ...'nin görüşü de alınarak Adalet ve Maliye bakanlıkları tarafından birlikte tespit edilecek ücretin, Adalet Bakanlığı bütçesinde bu amaçla yer alan ödenekten ödeneceği ve bu ücretin, yargılama giderlerinden sayılacağı hüküm altına alınmıştır. Aynı Kanun'un 13/2. maddesinde de bu madde uyarınca yapılacak ödeme ve ve uygulamaya ilişkin usûl ve esasların ise ...'nin görüşü de alınmak suretiyle "Adalet Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikle" belirleneceği belirtilmiş olup bu hükme istinaden Adalet Bakanlığı tarafından "Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Müdafi ve Vekillerin Görevlendirilmeleri İle Yapılacak Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmelik" (Yönetmelik) hazırlanmıştır. Bahsedilen Kanun ve Yönetmelik doğrultusunda da Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince soruşturma ve kovuşturma makamlarının istemi üzerine baro tarafından görevlendirilen müdafiiye ve vekile ödenecek ücrete ilişkin olarak ...'nin görüşü de alınarak Adalet ve Maliye bakanlıkları tarafından birlikte tespit edilecek ücrete ilişkin olarak Adalet Bakanlığınca "Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Görevlendirilen Müdafi ve Vekillere Yapılacak Ödemelere İlişkin Tarife" (Tarife) hazırlanmakta ve söz konusu Tarife her sene başında Resmi Gazetede yayımlanmaktadır.</p>

<p>4. Söz edilen kurallar ve ilkeler çerçevesinde Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince atanan zorunlu müdafiilerin ve vekillerin ücretlerinin, 5320 sayılı Kanun'un 13. maddesi ve bu maddeye dayanılarak çıkarılan Yönetmeliğin 9. maddesi uyarınca "Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinden ayrık olarak", ...'nin görüşü alınarak, Adalet ve Maliye Bakanlıkları tarafından birlikte belirlenecek bir tarife ile ödeneceği açıkça hükme bağlamıştır. 5271 sayılı Kanun ya da ilgili diğer mevzuatta Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince atanan zorunlu müdafii veya vekil ücretlerine ilişkin ...'ye düzenleme yapabilme yetkisi verildiğine dair açık bir hüküm yer almadığından ... tarafından çıkarılan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince atanan zorunlu müdafii ve vekillere uygulanma imkanı bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu hükümler ve ilkeler uyarınca, 1136 sayılı Kanun'un 168. maddesine dayanılarak ... tarafından çıkarılan ve bir düzenleyici işlem olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 14/1. ve 14/4. maddeleri ile getirilen düzenlemeler ile Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince atanan zorunlu müdafii ve vekil ücretlerinin belirlenemeyeceğinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.</p>

<p>5. Kısacası; Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince atanan zorunlu müdafiilerin ve vekillerin ücretleri, 5320 sayılı Kanun'un 13. maddesi ile Yönetmeliğin 8. ve 9. maddelerinde gösterildiği şekilde Adalet Bakanlığınca çıkarılan ayrık bir Tarife ile belirlenmektedir. 5271 sayılı Kanun ya da ilgili diğer mevzuatta aksi yönde bir hüküm de bulunmadığından Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince atanan zorunlu müdafiilerin ve vekillerin ücretleri ... tarafından çıkarılan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin kapsamında yer almamaktadır. Bu bağlamda; Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin 14/1. ve 14/4. maddeleriyle getirilen düzenlemenin de zorunlu müdafii ve vekiller yönünden uygulama alanı bulunmadığı değerlendirilmektedir. Sonuç olarak, ... tarafından çıkarılan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin ilgili hükümlerinin Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince atanan zorunlu müdafiilerin ve vekillerin ücretlerinin belirlenmesine ilişkin olarak uygulanamayacağı; Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince atanan zorunlu müdafiilerin ve vekillerin ücretlerinin belirtilen mevzuat çerçevesinde "Adalet Bakanlığınca çıkarılan ayrık bir Tarife ile belirlenebileceği" kabul edilmelidir.</p>

<p>6. Yukarıda açıklanan düzenlemeler ışığında, temyiz incelemesine konu dava dosyası incelendiğinde sanık yararına Avukatlık Asgari Ücret Tarifesince gösterilen maktu vekalet ücretine hükmedilebilmesi için kendisinin vekaletname ile atadığı bir vekille temsili gereklidir. Bir diğer ifadeyle, kanun koyucunun zorunlu müdafii ve vekillere ödenecek ücretler bakımından ... tarafından çıkarılan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi dışında "tamamen ayrı bir tarifeyle farklı bir sistem belirlediği" aşikardır. Kısacası, zorunlu müdafii ve vekillere ödenecek ücretler Adalet Bakanlığı tarafından çıkarılan ayrık bir tarifeye göre ödenecektir. ... tarafından çıkarılan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin zorunlu müdafii ve vekillere de uygulanabileceğine dair hiçbir norm bulunmaması ve dava dosyası içerisinde bulunan belgelere göre müdafiinin baro tarafından görevlendirilen zorunlu müdafii olduğunun anlaşılması karşısında, sanık lehine vekalet ücretine hükmedilmemesinde isabetsizlik görülmediğinden, sanık müdafiinin temyiz talebinin reddine karar verilmiş, kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır.</p>

<p><strong>III. KARAR</strong></p>

<p>Gerekçe bölümünde açıklanan nedenlerle, Van Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesinin, 24.05.2024 tarihli ve 2023/2316 Esas, 2024/484 Karar sayılı kararında sanık müdafiinin vekalet ücretine hasren temyiz istemi yönünden herhangi bir hukuka aykırılık görülmediğinden 5271 sayılı Kanun’un 302/1. maddesi gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, oy birliğiyle TEMYİZ İSTEMİNİN ESASTAN REDDİ İLE HÜKMÜN ONANMASINA,</p>

<p>Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun’un 304/1. maddesi uyarınca Van 5. Ağır Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilamının bir örneğinin ise Van Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 06.01.2026 tarihinde karar verildi.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/cmk-avukatina-vekalet-ucreti-hukmedilmesine-dair-guncel-yargitay-kararlari</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 09:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/06/yargi/yargitay-avus.jpg" type="image/jpeg" length="64443"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[2330 Sayılı Kanun Kapsamında İdarenin Kusursuz Sorumluluğu ve Nakdi Tazminat Rejimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/2330-sayili-kanun-kapsaminda-idarenin-kusursuz-sorumlulugu-ve-nakdi-tazminat-rejimi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/2330-sayili-kanun-kapsaminda-idarenin-kusursuz-sorumlulugu-ve-nakdi-tazminat-rejimi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>1. Emniyet ve askerî teşkilat mensupları başta olmak üzere, kamu düzeninin tesisi ve bekası için görev yapan kamu görevlilerinin, görevlerinden dolayı hayatlarını kaybetmeleri, yaralanmaları ya da engelli hale gelmeleri halinde; kendileri veya geride kalan yakınlarına maddi destek sağlamak amacıyla ihdas edilen hukukî enstrümanlardan biri de 2330 Sayılı Kanun’dur.</p>

<p>2. İdare hukukunun bu özel alanı, idarenin kusurlu sorumluluğu, kusursuz sorumluluğu ve meslekî risk ilkeleri üzerine bina edilmiştir. Bu makalede, 2330 sayılı Kanun’un uygulama esaslarını, tazminat türlerini ve yargısal süreçleri detaylı bir şekilde ele alacağız. (<i>Bkz.</i> <i>Kaya, D. (2023). "2330 Sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun Kapsamında İdarenin Sorumluluğu ve Tazminat Yükümlülüğü", Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 6(2), s. 797-825.)</i></p>

<p><strong><u>1) 2330 Sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Kanunu’nun Amacı ve Hukukî Dayanağı</u></strong></p>

<p>1. Anayasa’nın 40. Maddesinde kamu görevlilerinin haksız işlemleri sonucunda kişilerin zarara uğraması halinde, zararın “<i>Devletçe</i>” tazmin edileceği düzenlenmiştir. Peki ya kamu görevlilerinin görevlerinin gereklerini yerine getirirken uğradığı zararlar? İşte bu husus, Anayasa’nın 128. Maddesinde: “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir.” şeklinde kanunî düzenlemelere bırakılmıştır. 2330 sayılı Kanun da Anayasa’nın 128. Maddesi’ne dayanılarak, kamu görevlilerinin görevinden dolayı uğradığı zararların giderimine dair bir düzenlemedir.</p>

<p>2. Kanun’un temel amacı; barışta güven ve asayişi korumak, kaçakçılığı men etmek, trafik ve yol güvenliğini sağlamak, tutuklu ve hükümlülerin sevkini gerçekleştirmekle görevli olanlar ile patlayıcı maddelerin imhası gibi riskli işlerde görevlendirilenlerin, bu görevlerinden dolayı ölmeleri, engelli hâle gelmeleri veya yaralanmaları durumunda kendilerine veya varislerine ödenecek tazminat ve bağlanacak aylığın usul ve esaslarını belirlemektir.</p>

<p>3. Bu kanunun hukukî temeli, idarenin kusursuz sorumluluğuna dayanır. İdarenin herhangi bir hizmet kusuru (yanlış personel seçimi, yetersiz denetim vb.) bulunmasa dahi, yürüttüğü faaliyetin bünyesinde taşıdığı tehlike nedeniyle oluşan zararı tazmin etmesi "risk ilkesi" ve “fedakarlığına denkleştirilmesi” ilkelerinin gereğidir. (Bkz. <i>Kaya, D. (2023). "2330 Sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun Kapsamında İdarenin Sorumluluğu ve Tazminat Yükümlülüğü", Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 6(2), s. 797-825. )</i></p>

<p>4. Kamu görevlisinin tüm toplum adına üstlendiği bu ağır külfetin, sadece kendi üzerinde kalması hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine aykırıdır; dolayısıyla bu zarar tüm topluma pay edilmelidir.</p>

<p><strong><u>2) 2330 Sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Kanunu’ndan Yararlanma Şartları</u></strong></p>

<p>1. 2330 sayılı Kanun’un 1. Maddesinde “<i>Barışta güven ve asayişi korumak, kaçakçılığı men, takip ve tahkikle, trafik ve yol güvenliğini veya tutuklu ve hükümlülerin sevk ve nakillerini sağlamak…</i>” düzenlemesi ile resmî bir savaş halinde gerçekleşen vakaların 2330 sayılı kanun çerçevesinde değerlendirilmeyeceğini kanun lafzından anlamaktayız.</p>

<p><strong>A-Görev Şartı:</strong></p>

<p><strong>-</strong> <strong>Güvenlik ve Asayiş Hizmetleri</strong></p>

<p>Barışta güven ve asayişi korumak, Kaçakçılığı men, takip ve tahkik etmek, Trafik ve yol güvenliğini sağlamak, Tutuklu ve hükümlülerin sevk ve nakillerini gerçekleştirmekle görevlendirilmiş olmak.</p>

<p><strong>- </strong><strong>Patlayıcı Maddelerle İlgili Tehlikeli Görevler</strong></p>

<p>Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı ve Emniyet Teşkilatı bünyesinde bulunan patlayıcı maddelerin: İncelenmesi, Muhafazası ve nakli, İmha edilmesi veya zararsız hâle getirilmesi işlemlerinde görevlendirilmiş olmak.</p>

<p><strong>- </strong><strong>Orman Yangınları ile Mücadele</strong></p>

<p>Orman yangınlarını söndürme çalışmalarında <strong>fiilen</strong> görevli olmak.</p>

<p><strong>- </strong><strong>Yetkililerce Görevlendirilen Özel Durumlar</strong></p>

<p>Yukarıdaki kapsamda (güvenlik, asayiş, kaçakçılıkla mücadele vb.) yetkililerce kendilerine görev verilen <strong>Kamu görevlileri, Gönüllüler.</strong></p>

<p><strong>B-Kişi Şartı:</strong> Kanun’un 2. maddesinde ve ilgili yönetmelikte kapsam içerisine alınan kişiler şunlardır:</p>

<p><strong>- </strong><strong>Güvenlik ve Asayiş Personeli:</strong> İç güvenlik ve asayişin korunması, kaçakçılığın men, takip ve tahkiki ile trafik ve yol güvenliğini sağlamakla görevlendirilen; Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Sahil Güvenlik Komutanlığı personeli, Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, Milli İstihbarat Teşkilatı mensupları ile çarşı, mahalle ve kır bekçileri bu kapsamdadır.</p>

<p><strong>- </strong><strong>Özel Görevli Memurlar:</strong> Orman memurları ve personeli ile Gümrük Muhafaza memurları da aynı görev tanımları çerçevesinde kanun kapsamına alınmıştır.</p>

<p><strong>- </strong><strong>Adli ve Askeri Yargı Mensupları:</strong> Güven ve asayişi ihlal eden eylemlere ve kaçakçılığa ilişkin olayların soruşturma ve kovuşturma işlemlerini yürüten adli ve askeri hâkimler, Cumhuriyet savcı ve yardımcıları ile askeri savcı ve yardımcıları madde kapsamında sayılmıştır.</p>

<p><strong>- </strong><strong>Mülki İdare Amirleri:</strong> Güven ve asayişi ihlal eden eylemler ile kaçakçılığa ilişkin eylemlerin önlenmesine yönelik görev yapan mülki idare amirleri de bu haklardan yararlanır.</p>

<p><strong>- </strong><strong>Ceza İnfaz Kurumu Personeli:</strong> Tutuklu ve hükümlülerin sevk ve nakilleri ile ceza ve tutukevlerinin iç ve dış güvenliğini sağlamakla görevli personel kapsam dahilindedir.</p>

<p><strong>- </strong><strong>Yardımcı Olan Siviller ve Kamu Görevlileri:</strong> Güven ve asayişin korunmasında hizmetlerinden yararlanılması zorunlu olan ve yetkililerce görev verilen siviller ile güvenlik kuvvetlerine kendiliklerinden yardımcı olup faydalı oldukları yetkililerce belgelenen (tevsik edilen) kişiler de madde kapsamındadır.</p>

<p><strong>- </strong><strong>Saldırıya Maruz Kalan Personel:</strong> Devlet güçlerini sindirme amacına yönelik saldırılara maruz kalan kamu görevlileri kanun koruması altındadır.</p>

<p><strong>- </strong><strong>Patlayıcı Madde Uzmanları:</strong> TSK, Jandarma, Sahil Güvenlik ve Emniyet teşkilatında patlayıcı maddelerin incelenmesi, muhafazası, nakli ve imhası işlemlerinde görevlendirilenler kapsama dahildir.</p>

<p><strong>- </strong><strong>Orman Yangını Görevlileri:</strong> Orman yangınlarını söndürme çalışmalarında Orman Genel Müdürlüğü tarafından fiilen görevlendirilen personel ve gönüllüler ile bu kapsamda görev verilen diğer kamu görevlileri de maddeye eklenmiştir.</p>

<p><strong>- </strong><strong>Aile Üyeleri:</strong> Yukarıda sayılan kişilerin yaptıkları görevler veya yardımlar sebebiyle saldırıya maruz kalan eş, füru (çocuklar/torunlar), ana, baba ve kardeşleri de kanun kapsamında korunmaktadır.</p>

<p>Ayrıca 2566 sayılı Kanun uyarınca; tutuklu ve hükümlülerin muayene ve tedavisiyle görevlendirilen <strong>sağlık personeli</strong> ile mayınlanmış sahaların temizlenmesinde görev alanlar da 2330 sayılı Kanun hükümlerinden yararlanacak kişiler arasında sayılmıştır</p>

<p><strong>C-Zarar Şartı:</strong> 2330 sayılı kanun çerçevesinde nakdi tazminat ve aylık bağlanabilmesi için kamu görevlisinin ölmesi, engelli hâle gelmesi veya yaralanmış olması gerekmektedir. Sadece maddi hasarlı olaylar bu kanun kapsamında tazmin edilmez; kamu görevlisinin bedensel bir bütünlüğünün ihlali kanunda açıkça düzenlenmiş bir şarttır.</p>

<p><strong>D-Kastın Bulunmaması:</strong> Ölüm veya yaralanmanın oluşumunda kişinin kendi kasti eyleminin bulunmaması şarttır. Ancak dikkat edilmelidir ki, kişinin "kusurlu" (tedbirsiz veya dikkatsiz) olması nakdi tazminata engel değildir.</p>

<p>1. Nitekim, <strong>T.C. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İDD, 20.12.2022 K. T., 2022/6137 E., 2022/5951 K. sayılı kararıyla:</strong> “<i>Uyuşmazlıkta, davacının görev yaptığı Antalya ilinde, 27.09.2013 tarihinde resmi aracına yakıt ikmali yapmak üzere petrol istasyonuna doğru seyir halinde iken meydana gelen trafik kazasında yaralandığı, davacının ve karşı araç sürücüsünün karşılıklı %50 kusurlu oldukları yolunda kaza tespit raporu düzenlendiği, 2330 sayılı Kanun'da, bu Kanundan yararlanabilmek için ilgilinin "Ölüm, yaralanma ve sakatlanmanın oluşumunda kendi kastının bulunmaması" koşulunun arandığı, davacının yaralanmasına ilişkin olayda herhangi bir şekilde kastın varlığının ileri sürülmediği, dolayısıyla kusurun varlığının, 2330 sayılı Kanun'un uygulanmasına hukuken engel bir durumun oluşturmadığı, ayrıca davacının iç güvenlik ve asayişin korunmasına yönelik olarak görev yapmakta iken yaralandığı görülmüştür. Bu durumda; davacının iç güvenlik ve asayişin korunması görevi sırasında, kendi kastı olmaksızın meydana gelen olayda yaralandığı, dolayısıyla davacıya 2330 sayılı Kanun hükümleri uyarınca nakdi tazminat ödenmesi gerekirken, nakdi tazminat ödenmesi talebiyle idareye yaptığı başvurusunun reddine ilişkin dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı kanaatine varılmıştır.”</i> tazminata konu zararın oluşumunda kamu görevlisinin kusurunun, kast olmadığı sürece nakdi tazminat ödenmesine engel olmayacağını ortaya koymuştur.</p>

<p>2. Kamu görevlisinin nakdi tazminata konu zararı "kast" ile oluşturması gerekmekte olup, bu durumu ispat yükü idarenin üzerindedir.</p>

<p><strong>E-İlliyet Bağı:</strong> Zararlı sonuç ile yapılan görev arasında bir neden-sonuç ilişkisi bulunmalıdır. Örneğin, görev esnasında icra edilen faaliyetin stresi ve etkisiyle geçirilen bir kalp krizi de illiyet bağı kurulabildiği ölçüde kanun kapsamında değerlendirilir.</p>

<p>1. Bu konuda, <strong>T.C. Danıştay İDDGK, 16.06.2020 K. T., 2019/1072 E., 2020/927 K. Sayılı Kararı</strong> “<i>Dosyanın incelenmesinden, geçici köy korucusu olarak görev yapan davacı murisinin, yetkili askeri makamların emri ve planlaması dahilinde, 18/11/2006 tarihinde gerçekleştirilecek Şemdinli-Tekeli konvoy faaliyetinin yol emniyetini sağlamak üzere askeri unsurlarla birlikte icra edilen keşif ve gözetleme faaliyetinin icrası maksadıyla Hıdır Tepe'ye tırmanılmasından kısa bir süre sonra kalp krizi geçirerek vefat ettiği, dosya kapsamında yer alan "Olay Yeri Tespit Tutanağı", "Genel Adli Muayene Raporu" ve "Ölü Muayene ve Otopsi Tutanağı"ndaki ifade ve tespitlerden, şahsın vefatının icra ettiği görevin etkisiyle meydana geldiği anlaşılmaktadır. Öte yandan, dosya kapsamında yer alan ve İlçe Jandarma Komutanı, İlçe Kaymakamı ile İl Valisi tarafından imzalanan "Durum Belgesi"nde, davacı murisinin ölüm olayının, 2330 sayılı Kanun kapsamında olduğu, olayda şahsın kusurunun bulunmadığı ve tazminata da müstahak olduğu hususlarına yer verildiği görülmektedir. Bu durumda; davacı murisinin ölümünün, görev sırasında ve görevin etkisiyle meydana geldiğinin kabulüyle davacıya 2330 sayılı Kanun hükümleri uyarınca nakdi tazminat ödenmesi gerekirken, aksi yönde tesis edilen dava konusu işlemde ve bu işleme karşı açılan davanın reddi yolunda verilen İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmamaktadır</i>.” Şeklinde karar verilmiş, görevin etkisi ve tesiri ile meydana geldiğinin tespiti durumunda yine 2330 sayılı Kanun kapsamında tazminata hükmedilmesi gerektiği belirtilmiştir.</p>

<p><strong><u>3) 2330 Sayılı Kanun Kapsamında Ödenecek Tazminat Türleri</u></strong></p>

<p><strong>A. Nakdi Tazminat:</strong> Herhangi bir adli karar gerekmeksizin, yetkili komisyonca belirlenen tutarlardır. Hesaplamada "karar tarihindeki" en yüksek devlet memuru brüt aylığı (ek gösterge dahil) esas alınır.</p>

<p><strong>i) Ölüm Halinde</strong> 2330 sayılı Kanun’un 3. Maddesinde; Ölüm halinde ölenin kanunî mirasçılarına en yüksek Devlet Memuru Brüt Aylığının (Ek gösterge dahil) 100 katı tutarında tazminat ödenmesi öngörülmektedir.</p>

<p><strong>ii) Ağır Maluliyet Tazminatı</strong></p>

<p>Kanunda ağır maluliyetin tanımı Yaşamak için gerekli hareketleri yapmaktan aciz ve hayatını başkasının yardım ve desteği ile sürdürebilecek şekilde malul olan kişi olarak tanımlanmıştır. Bu kişilere en yüksek devlet memuru brüt aylığının ek gösterge dahil 200 katı tutarında tazminat ödenir.</p>

<p><strong>iii) Maluliyet Tazminatı</strong></p>

<p>Ağır malul kişilerin dışında kalan kişiler kanun kapsamında malul sayılmış ve bu kişilere ödenecek tazminat maluliyet derecelerine göre hesaplanacaktır. Bu tazminat en yüksek memur aylığının 100 katı tutarından hesaplanır. Aşağıda tablo halinde ödenecek tutar gösterilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td width="140">
   <p><strong>Maluliyet</strong></p>
   </td>
   <td width="103">
   <p><strong>Maluliyet Derecesi</strong></p>
   </td>
   <td width="159">
   <p><strong>Tazminat Oranı</strong></p>
   </td>
   <td width="193">
   <p><strong>Tazminat Miktarı</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="140">
   <p>Ağır Malul</p>
   </td>
   <td width="103">
   <p>Ağır</p>
   </td>
   <td width="159">
   <p>Matrahın %200’ü</p>
   </td>
   <td width="193">
   <p>En yüksek devlet memuru aylığı ( Karar tarihindeki brüt tutar)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="140">
   <p>Malul</p>
   </td>
   <td width="103">
   <p>1</p>
   </td>
   <td width="159">
   <p>Matrahın 100 katının %75’i</p>
   </td>
   <td width="193">
   <p>En yüksek devlet memuru aylığı ( Karar tarihindeki brüt tutar)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="140">
   <p>Malul</p>
   </td>
   <td width="103">
   <p>2</p>
   </td>
   <td width="159">
   <p>Matrahın 100 katının % 65’i</p>
   </td>
   <td width="193">
   <p>En yüksek devlet memuru aylığı ( Karar tarihindeki brüt tutar)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="140">
   <p>Malul</p>
   </td>
   <td width="103">
   <p>3</p>
   </td>
   <td width="159">
   <p>Matrahın 100 katının % 55’i</p>
   </td>
   <td width="193">
   <p>En yüksek devlet memuru aylığı ( Karar tarihindeki brüt tutar)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="140">
   <p>Malul</p>
   </td>
   <td width="103">
   <p>4</p>
   </td>
   <td width="159">
   <p>Matrahın 100 katının %45’i</p>
   </td>
   <td width="193">
   <p>En yüksek devlet memuru aylığı ( Karar tarihindeki brüt tutar)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="140">
   <p>Malul</p>
   </td>
   <td width="103">
   <p>5</p>
   </td>
   <td width="159">
   <p>Matrahın 100 katının %35’i</p>
   </td>
   <td width="193">
   <p>En yüksek devlet memuru aylığı ( Karar tarihindeki brüt tutar)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="140">
   <p>Malul</p>
   </td>
   <td width="103">
   <p>6</p>
   </td>
   <td width="159">
   <p>Matrahın 100 katının % 25’i</p>
   </td>
   <td width="193">
   <p>En yüksek devlet memuru aylığı ( Karar tarihindeki brüt tutar)</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>iv) Yaralanma Tazminatı</strong></p>

<p>Asayiş görevlisinin, görevinden kaynaklanan bir olay nedeniyle yaralanması ve tedavi süreci sonrasında %20 veya daha düşük oranlı engellilik haliyle kalıcı bir rahatsızlığının bulunması durumunda, engel oranı esas alınmak suretiyle kendisine tazminat ödenmesine hak kazanılır.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <thead>
  <tr>
   <td width="224">
   <p><strong>Yaralanma Durumu</strong></p>
   </td>
   <td width="168">
   <p><strong>Ödeme Oranı (5. Maddeye Göre)</strong></p>
   </td>
   <td width="205">
   <p><strong>Ana Matrah</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </thead>
 <tbody>
  <tr>
   <td width="224">
   <p><strong>a)</strong> Basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte</p>
   </td>
   <td width="168">
   <p>%3</p>
   </td>
   <td width="205">
   <p>En yüksek devlet memuru aylığının 100 katı kadar (brüt)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="224">
   <p><strong>a)</strong> Basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek ölçüde hafif nitelikte</p>
   </td>
   <td width="168">
   <p>%5</p>
   </td>
   <td width="205">
   <p>En yüksek devlet memuru aylığının 100 katı kadar (brüt)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="224">
   <p><strong>b)</strong> Kemik kırığı (hayat fonksiyonlarına etkisi hafif)</p>
   </td>
   <td width="168">
   <p>%7</p>
   </td>
   <td width="205">
   <p>En yüksek devlet memuru aylığının 100 katı kadar (brüt)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="224">
   <p><strong>b)</strong> Kemik kırığı (hayat fonksiyonlarına etkisi orta)</p>
   </td>
   <td width="168">
   <p>%10</p>
   </td>
   <td width="205">
   <p>En yüksek devlet memuru aylığının 100 katı kadar (brüt)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="224">
   <p><strong>b)</strong> Kemik kırığı (hayat fonksiyonlarına etkisi ağır)</p>
   </td>
   <td width="168">
   <p>%15</p>
   </td>
   <td width="205">
   <p>En yüksek devlet memuru aylığının 100 katı kadar (brüt)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="224">
   <p><strong>c)</strong> Kişinin yaşamını tehlikeye sokacak derecede yaralanma</p>
   </td>
   <td width="168">
   <p>%20</p>
   </td>
   <td width="205">
   <p>En yüksek devlet memuru aylığının 100 katı kadar (brüt)</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td width="224">
   <p><strong>d)</strong> Araz bırakması halinde (belirtilen oranların iki katını aşmamak üzere, en fazla %20’yi geçemez)</p>
   </td>
   <td width="168">
   <p>Yaralanma derecelerindeki oranın 2 katı</p>
   </td>
   <td width="205">
   <p>En yüksek devlet memuru aylığının 100 katı kadar (brüt)</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong>B. Görev Malullüğü, Dul ve Yetim Aylığı:</strong> Görev nedeniyle emekliye sevk edilenlere veya ölenlerin hak sahiplerine, bağlı oldukları sosyal güvenlik mevzuatına göre bağlanan aylıklar %25 artırılarak ödenir. Sosyal güvencesi olmayan siviller için ise 657 sayılı Kanun uyarınca öğrenim durumlarına göre derece tespiti yapılarak aylık bağlanır.</p>

<p><strong>C. Öğretim ve Sağlık Yardımları:</strong> Ölenlerin veya çalışamayacak derecede engelli olanların çocukları devlet yatılı okullarına sınavsız alınır ve burs/kredi önceliğinden yararlanır. Ayrıca, kamu kurumlarınca karşılanmayan tedavi giderleri devlet ve üniversite hastanelerinde ücretsiz karşılanır.</p>

<p><strong><u>4) Nakdi Tazminat Verecek Makamlar, Nakdi Tazminat Komisyonu ve Tazminatın Ödenme Usulü</u></strong></p>

<p>Tazminat süreci re'sen (idarece kendiliğinden) veya ilgililerin başvurusu üzerine işler.</p>

<p><strong>A Nakdi Tazminat Verecek Makamlar ve Başvuru Yerleri</strong></p>

<p>1. Nakdi tazminat verilmesine karar verecek yetkili makamlar, personelin bağlı olduğu bakanlıklara göre değişmektedir. Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Sahil Güvenlik Komutanlığı personeli ile mülki idare amirleri ve bu kurumlarda görevli diğer personel için İçişleri Bakanlığı yetkilidir. Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları için Milli Savunma Bakanlığı; Milli İstihbarat Teşkilatı mensupları için ise Cumhurbaşkanlığı (MİT Başkanlığı) yetkili makamlardır. Ayrıca orman memurları, gümrük muhafaza memurları gibi diğer kamu görevlileri de kendi bağlı oldukları bakanlıklar bünyesindeki kurullar aracılığıyla süreci takip ederler.</p>

<p>2. Kamu görevlileri veya görevlendirilen siviller, tazminat taleplerini olayla ilgili "Olay Tutanağı" düzenleyen birimlerine veya doğrudan bağlı oldukları en yakın mülki amirliğe (Kaymakamlık/Valilik) veya kurum amirliğine yapmalıdırlar. Siviller ve güvenlik kuvvetlerine yardımcı olan gönüllüler de faydalı olduklarını tevsik eden belgelerle birlikte İçişleri Bakanlığı veya ilgili mülki makamlara başvuruda bulunabilirler.</p>

<p><strong>B - Nakdi Tazminat Komisyonunun Rolü</strong></p>

<p>1. Nakdi Tazminat Komisyonu, tazminat sürecinin merkezinde yer alan karar verici organdır. Komisyon; olayın 2330 sayılı Kanun kapsamında olup olmadığını, meydana gelen yaralanma veya ölümün görevle illiyet bağının bulunup bulunmadığını ve kişinin kendi kusurunun olup olmadığını inceler. İlgili sağlık raporlarını, adli ve idari soruşturma dosyalarını değerlendirerek tazminat ödenip ödenmeyeceğine dair nihaî teknik ve hukuki kararı verir.</p>

<p>2. Komisyonun bir diğer kritik rolü ise ödenecek tazminatın miktarını belirlemektir. Yaralanma veya engellilik derecesine göre kanunda belirtilen alt ve üst limitler dahilinde (örneğin engellilikte %25'ten %75'e kadar) somut tazminat oranını tayin eder. Komisyon tarafından verilen karar, yetkili bakanın (veya makamın) onayı ile kesinleşir ve ödeme sürecini başlatır.</p>

<p><strong>C - Tazminatın Ödenme Usulü</strong></p>

<p>1. Tazminatın ödenme usulü, kararın kesinleşmesini müteakip tahakkuk ve ödeme işlemlerinin gerçekleştirilmesi esasına dayanır. Tazminat miktarı hesaplanırken, karar tarihindeki en yüksek Devlet memuru brüt aylığı (ek gösterge dahil) temel alınır. Ölüm halinde 100 katı, tam maluliyet halinde 200 katı gibi katsayılar üzerinden hesaplanan tutar, hak sahiplerinin banka hesaplarına nakden ödenir.</p>

<p>2. Eğer sağlık raporu süreci uzayacaksa, mağduriyetin giderilmesi için olay tarihindeki katsayılar üzerinden avans ödemesi yapılabilmesi de mümkündür. Mirasçılara yapılacak ödemelerde ise eş, çocuk, anne ve babanın payları kanunda belirtilen özel oranlara (%15 anne-baba payı gibi) göre paylaştırılarak doğrudan ilgili kişilere ödenir.</p>

<p><strong>D - Zamanaşımı, Başvuru Süresi ve Başlangıcı</strong></p>

<p>1. 2330 sayılı Kanun ve ilgili mevzuatta özel bir başvuru süresi belirtilmemiş olmakla birlikte, genel hukuk ilkeleri ve Danıştay içtihatları uyarınca idareye başvuru süresi olay tarihinden itibaren 10 yıl olarak kabul edilmektedir. Bu süre, zararın doğmasına neden olan olayın meydana geldiği tarihten itibaren işlemeye başlar.</p>

<p>2. Buna karşın, idari yargı süreci açısından başvuru süresinin başlangıcı, zararın kesinleştiği (örneğin nihai sağlık raporunun alındığı veya engellilik derecesinin belirlendiği) tarih olarak da değerlendirilebilir. Hak sahipleri, bu 10 yıllık genel zamanaşımı süresi içinde idareye yazılı başvuruda bulunarak haklarını talep etmelidirler.</p>

<p>3. Ancak, Yönetmeliğin 10. maddesi uyarınca, görevleri veya yardımları sona ermiş olsa dahi, maruz kalınan saldırı veya olayın geçmişte ifa edilen hizmetten kaynaklandığının ispatlanması durumunda da tazminat ve aylık hakkı doğmaktadır. Bu kapsamda, kişilerin kendilerinin veya eş, füru, ana, baba ve kardeşlerinin uğradığı bedensel zararların evvelce yerine getirilen hizmet nedeniyle meydana geldiğinin mahkeme ilamı ile sübuta ermesi; mahkeme ilamı alınamayan hallerde ise savcılıktan veya ilgili kurumdan alınacak illiyet bağını gösteren yazılı belgelerle kanıtlanması şartıyla, ilgili kurumca tazminat ödenmesi ve sosyal güvenlik kurumunca aylık bağlanması işlemleri gerçekleştirilir. Bu düzenleme, zamanaşımı süreci içerisinde hakkın aranmasında ispat vasıtalarının çeşitliliğini ve koruma kapsamının sürekliliğini ortaya koyması bakımından kritik bir öneme sahiptir.</p>

<p><strong>E - Yargı Yolu İşleyişi</strong></p>

<p>1. İdarenin veya Nakdi Tazminat Komisyonu'nun talebi reddetmesi ya da zımnen reddetmesi (başvuruya 30 gün içinde cevap vermemesi) durumunda yargı yolu açılır. Bu uyuşmazlıklarda görevli mahkemeler İdare Mahkemeleridir. Hak sahipleri, ret kararının tebliğinden itibaren 60 gün içinde iptal davası veya tam yargı (tazminat) davası açabilirler.</p>

<p>2. Yargı sürecinde mahkeme, olayın kanun kapsamındaki görevlerden kaynaklanıp kaynaklanmadığını ve idarenin kusursuz sorumluluk ilkeleri çerçevesinde ödeme yapıp yapmaması gerektiğini denetler. Mahkeme tarafından verilen iptal veya tazminat kararları idare tarafından 30 gün içinde uygulanmak zorundadır. Ayrıca, kanun kapsamında alınan tazminatın gerçek zararı karşılamadığı durumlarda, idare aleyhine genel hükümlere göre ek tazminat davaları açılması da mümkündür.</p>

<p><strong><u>5) Sonuç ve Değerlendirme</u></strong></p>

<p>1. İdarenin sorumluluğu özünde kusur ilkesine dayansa da, kamu hizmetinin doğurduğu risklerin adilane dağıtılması ihtiyacı, 2330 sayılı Kanun gibi kusursuz sorumluluk temelli özel düzenlemeleri zorunlu kılmıştır. Mesleki risk ilkesi uyarınca hayata geçirilen bu kanun, özellikle güvenlik ve asayiş gibi tehlikeli görevleri ifa eden personelin yanı sıra bu amaçla görevlendirilen sivilleri de koruma altına alarak geniş bir güvence şemsiyesi sunmaktadır. Hak sahiplerinin bu tazminat ve aylık imkanından faydalanabilmesi için ölüm, yaralanma veya engellilik halinin doğrudan görevle illiyet bağı içerisinde gerçekleşmesi ve kişinin kendi kastının bulunmaması temel şarttır.</p>

<p>2. Ancak unutulmamalıdır ki, 2330 sayılı Kanun kapsamında yapılan ödemeler belirli katsayılar üzerinden hesaplandığından, her zaman kişinin uğradığı gerçek zararın tamamını karşılamayabilir. Bu durumda hak sahiplerinin, idarenin genel sorumluluk ilkeleri çerçevesinde ek maddi ve manevi tazminat davası açma hakları baki kalmakla birlikte, idarece önceden yapılan ödemelerin bu davalarda mahsup edileceği göz önünde bulundurulmalıdır.</p>

<p>3. Ancak, <a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202415-esas-2024159-karar-sayili-karari" rel="dofollow">T.C. Anayasa Mahkemesi 24/09/2024 tarihli kararıyla (E: 2024/15, K: 2024/159)</a> Kanun’un 6. maddesindeki "ve manevi" ibaresini iptal etmiştir. Bu durum, nakdi tazminatın artık manevi tazminat davasından mahsup edilemeyeceği anlamına gelmektedir. Sonuç olarak bu kanun, kamu hizmeti uğruna bedensel zarara uğrayan bireyler için sosyal bir hukuk devleti gereği vazgeçilmez bir ekonomik kalkan niteliği taşımaktadır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-onur-kaplan" title="Av. Onur KAPLAN"><img alt="Av. Onur KAPLAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/03/onur-kaplan.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-onur-kaplan" title="Av. Onur KAPLAN">Av. Onur KAPLAN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong><i><u>KAYNAKÇA:</u></i></strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">· <i>Kaya, D. (2023). "2330 Sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun Kapsamında İdarenin Sorumluluğu ve Tazminat Yükümlülüğü", Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 6(2), s. 797-825. </i></span></p>

<p><span style="color:#999999">· <i>T.C. Ankara BİM, 10. İDD, 20.12.2022 K. T., 2022/6137 E., 2022/5951 K. Sayılı Kararı</i></span></p>

<p><span style="color:#999999">· <i>T.C. Danıştay İDDGK, 16.06.2020 K. T., 2019/1072 E., 2020/927 K. Sayılı Kararı </i></span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202415-esas-2024159-karar-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">· <i>T.C. Anayasa Mahkemesi 24/09/2024 tarihli kararıyla (E: 2024/15, K: 2024/159)</i></span></a></p>

<p><span style="color:#999999">· <i>T.C. Anayasası, m. 40, 125, 128.</i></span></p>

<p><span style="color:#999999">· <i>2330 Sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun, Kabul Tarihi: 03.11.1980, Resmî Gazete, 06.11.1980/17152.</i></span></p>

<p><span style="color:#999999">· <i>2566 Sayılı Bazı Kamu Görevlilerine Nakdi Tazminat Verilmesi ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun, Kabul Tarihi: 18.12.1981, Resmî Gazete, 22.12.1981/17552.</i></span></p>

<p><span style="color:#999999">· <i>Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Yönetmelik, Bakanlar Kurulu Kararı: 25.11.1992, Resmî Gazete, 18.01.1993/21469. </i></span></p>

<p><span style="color:#999999">· <i>2577 Sayılı İdari Yargılama Usul Kanunu, Kabul Tarihi: 6.1.1982, Resmî Gazete, 20.01.1982/ 17580</i></span></p>

<p><span style="color:#999999">· <i>657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, Kabul Tarihi: 14.07.1965, Resmî Gazete, 23.07.1965/12056</i></span></p>

<p><span style="color:#999999">· <i>T.C. Milli Savunma Bakanlığı, "Nakdi Tazminat İşlemleri", (Erişim Tarihi: 29.04.2026), https://www.msb.gov.tr/Personel/icerik/nakdi-tazminat-islemleri. </i></span></p>

<p><span style="color:#999999">· <i>Ünsal Hukuk &amp; Danışmanlık, "Nakdi Tazminat İşlemleri", (Yayın Tarihi: 21.10.2024),</i></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/2330-sayili-kanun-kapsaminda-idarenin-kusursuz-sorumlulugu-ve-nakdi-tazminat-rejimi-1</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 09:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/terazi-kitapladas.jpg" type="image/jpeg" length="28546"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Gizli Soruşturmacı Görevlendirilmesinde Sınır Nerede?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/gizli-sorusturmaci-gorevlendirilmesinde-sinir-nerede</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/gizli-sorusturmaci-gorevlendirilmesinde-sinir-nerede" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Suçla mücadelede devletin elindeki en tartışmalı araçlardan biri gizli soruşturmacıdır. Hukuka uygun kullanıldığında etkin bir delil toplama yöntemi olan bu tedbir, sınırların aşılması durumunda provokatör ajanlığa dönüşmekte ve ceza yargılamasının temel ilkelerini zedelemektedir.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Gizli soruşturmacı, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 139. maddesinde düzenlenmiş özel bir koruma tedbiridir. Maddenin 1. fıkrası şu hükmü içermektedir: "Soruşturma konusu suçun işlendiği hususunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması ve başka surette delil elde edilememesi hâlinde, kamu görevlileri gizli soruşturmacı olarak görevlendirilebilir." Bu hüküm iki temel koşul öngörmektedir. Birincisi, suçun işlendiğine dair somut delillere dayanan kuvvetli şüphenin varlığı; ikincisi ise başka yollarla delil elde edilememesi. Her iki koşulun birlikte gerçekleşmesi zorunludur; bunlardan birinin eksikliği tedbirin hukukiliğini baştan ortadan kaldırır. <strong>Bu tedbirin uygulanmasında ölçülülük ve orantılılık ilkeleri belirleyici olmalıdır.</strong></p>

<p>Gizli soruşturmacı ile elde edilen delillerin hukukiliği bakımından bazı temel sorunlar bulunmaktadır. Uygulamada en çok sorun yaratan husus gizli soruşturmacı ile provokatör ajan arasındaki farktır.</p>

<p>Kanun, gizli soruşturmacının yetki sınırlarını açıkça belirlemiştir. CMK m. 139/5 uyarınca gizli soruşturmacı, görevini yerine getirirken suç işleyemez; bu kapsamda kışkırtma ve tahrik yasaktır. Gizli soruşturmacı, halihazırda devam eden bir suç faaliyetine sızarak mevcut durumu gözlemler ve delil toplar. Buna karşılık provokatör ajan, suç işleme kastı bulunmayan bir kişiyi teşvik ederek suça yönlendirir ve suçun oluşumunda aktif rol oynar. Aradaki fark teorik değil, doğrudan hukuki sonuç doğuran bir ayrımdır. Nitekim TBMM Adalet Komisyonu gerekçesinde de gizli soruşturmacının hiçbir zaman azmettiren konumunda olamayacağı açıkça ifade edilmiştir.</p>

<p>Yargıtay, provokatör ajan yoluyla elde edilen delillerin hükme esas alınamayacağını istikrarlı biçimde kabul etmektedir. Yargıtay kararları birlikte değerlendirildiğinde, kolluğun pasif gözlem sınırını aşarak sanığı suça yönlendirdiği durumlarda elde edilen delillerin hukuka aykırı olduğu ve hükme esas alınamayacağı yönünde yerleşik bir içtihadın bulunduğu görülmektedir. Nitekim<strong><a href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2018328-e-2021312-k-sayili-karari" rel="dofollow"> Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2018/328 E., 2021/312 K. sayılı kararı</a></strong>nda, gizli soruşturmacının ancak suça teşvik etmeksizin elde ettiği delillerin hukuka uygun olacağı belirtilmiştir. Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 2024/3321 E., 2024/19593 K. sayılı kararında ise, kolluğun pasif izleme sınırını aşarak sanığı suça yönlendirdiği durumda mahkûmiyet değil beraat kararı verilmesi gerektiği açıkça ifade edilmiştir.</p>

<p>AİHM içtihadı da aynı yöndedir. Teixeira de Castro / Portekiz kararıyla başlayan bu içtihat çizgisi, Büyük Daire'nin Ramanauskas / Litvanya kararıyla ilkeler bütününe kavuşmuş; Bannikova / Rusya kararıyla da pekiştirilmiştir. Ramanauskas davasında, öncesinde herhangi bir suç belirtisi bulunmayan bir kişinin polis müdahalesiyle suça yönlendirildiği tespit edilmiş; bu nedenle AİHS m. 6/1'in ihlal edildiğine hükmedilmiştir. Mahkeme ayrıca, kışkırtmanın varlığını ispat yükünün iddia makamına ait olduğunu ve kamu yararı gerekçesinin dahi bu sonucu değiştirmeyeceğini açıkça ortaya koymuştur.</p>

<p>Gizli soruşturmacı görevlendirmesi hâkim kararına dayanmalıdır. Ancak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısı kararı ile kamu görevlileri gizli soruşturmacı olarak görevlendirilebilir. Gizli soruşturmacı somut ve devam eden bir soruşturma kapsamında görevlendirilebilir; önleme amaçlı görevlendirme CMK m. 139 kapsamında mümkün değildir. Nitekim <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-20-ceza-dairesinin-201516382-e-20161077-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 20. Ceza Dairesi’nin 2015/16382 E., 2016/1077 K. sayılı kararı</a></strong>nda, somut bir suç şüphesi bulunmaksızın, adeta önleme amacıyla gizli soruşturmacı görevlendirilmesinin CMK m. 139 kapsamında mümkün olmadığı ve bu şekilde elde edilen delillerin hukuka aykırı olduğu vurgulanmıştır.</p>

<p>Gizli soruşturmacının tutanakları kural olarak tek başına mahkûmiyet kararına dayanak oluşturamaz. Yargıtay içtihadı, görevlinin müdahalesinden önce failin suç işleme hazırlığında olduğunun bağımsız ve nesnel delillerle desteklenmesini aramaktadır. Ses veya görüntü kaydı, tanık beyanı ya da teknik takip verisi gibi destekleyici unsurlardan yoksun; salt soruşturmacı anlatımına dayanan dosyalarda ispat koşulunun karşılandığından söz edilemez.</p>

<p>Gizli soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin karar kendiliğinden teknik araçlarla izleme kararını kapsamaz. <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-20-ceza-dairesinin-201516382-e-20161077-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 20. Ceza Dairesi de 2015/16382 E., 2016/1077 K. sayılı kararı</a></strong>nda aynı ilkeyi benimsemiştir. Kararda, gizli soruşturmacı görevlendirme kararına dayanılarak, CMK m. 140 kapsamında ayrıca bir hâkim kararı alınmaksızın teknik araçlarla izleme yapılamayacağı; buna rağmen elde edilen ses ve görüntü kayıtlarına dayanılarak hüküm kurulmasının mümkün olmadığı açıkça belirtilmiştir.</p>

<p>Yargıtay uygulamasında, gizli soruşturmacı görevlendirilmesinin hukuka uygunluğu kadar, görevlendirilen kişilerin hukuki statüsünün de elde edilen delillerin geçerliliği bakımından belirleyici olduğu kabul edilmektedir. Kararlar birlikte değerlendirildiğinde, gizli soruşturmacı şartlarının bulunmadığı hallerde kolluk görevlilerinin hangi statüyle hareket ettiğinin açıklığa kavuşturulmasının zorunlu olduğu; bu statünün belirlenemediği veya kanuni sınırlar içinde kalınmadığı durumlarda elde edilen delillerin hukuka aykırı sayılacağı yönünde yerleşik bir yaklaşımın benimsendiği görülmektedir. <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-ceza-dairesinin-2019243-e-20217282-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 2019/243 E., 2021/7282 K. sayılı kararı</a></strong>nda da, gizli soruşturmacı görevlendirilmesi şartlarının bulunmadığı durumlarda öncelikle bu kişilerin adli kolluk görevlisi olup olmadığının araştırılması gerektiği; adli kolluk görevlisi olmadıklarının anlaşılması halinde elde edilen bilgilerin delil olarak değerlendirilemeyeceği, adli kolluk görevlisi olduklarının kabulü halinde ise tanık olarak dinlenmeleri gerektiği vurgulanmıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>6763 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik sonrasında, bazı suçlar bakımından örgüt şartı aranmaksızın gizli soruşturmacı görevlendirilmesine imkân tanınmış ve uygulama katalog suç sistemi üzerinden şekillenmiştir. Bu nedenle güncel durumda gizli soruşturmacı tedbirinin kapsamı, örgüt kavramından ziyade kanunun açıkça belirlediği suç tipleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Soruşturmanın hangi suç tipine yönelik başlatıldığı, CMK m. 139 kapsamında katalog suç şartının sağlanıp sağlanmadığının tespiti açısından belirleyicidir. Katalog dışında kalan bir suç tipine ilişkin şüpheyle başlatılan soruşturmada gizli soruşturmacı görevlendirmesi, suçun sonraki aşamalarda nasıl nitelendirildiğinden bağımsız olarak baştan hukuka aykırıdır.</p>

<p>Gizli soruşturmacı uygulamalarının hukuka aykırılığı yalnızca delilin geçerliliğini değil, suç vasfını ve cezanın belirlenmesini de doğrudan etkileyebilir. Özellikle zincirleme suç hükümlerinin uygulandığı dosyalarda, kolluk müdahalesinin etkisiyle birden fazla eylemin gerçekleştirilmesi halinde, bu eylemlerin failin iradesine mi yoksa kolluğun yönlendirmesine mi dayandığı ayrıca değerlendirilmelidir. Kolluk müdahalesiyle oluşturulan veya genişletilen eylem sayısına dayanılarak zincirleme suç hükümlerinin uygulanması, ceza adaleti ilkeleriyle bağdaşmayacaktır.</p>

<p>Gizli soruşturmacı, suçla mücadelede meşru ve zorunlu bir araçtır. Ancak bu araç, CMK m. 139'un öngördüğü sıkı koşullara tam anlamıyla uymadığı anda hukuki meşruiyetini yitirir. Kişinin suç işleme kastı yokken devlet eliyle bu kasta yönlendirilmesi; suç yaratıp ardından cezalandırmak, hukuk devletinin değil tuzağın mantığıdır. Bu tür durumlarda elde edilen deliller CMK m. 217/2 uyarınca hukuka aykırı sayılmalı ve CMK m. 206/2-a kapsamında reddedilmelidir. Bu sebeple gizli soruşturmacı görevlendirme kararından operasyonun her aşamasına kadar bu denetim eksiksiz yapılmalıdır.</p>

<p><strong>Av. Yiğitcan ŞAHİN</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/gizli-sorusturmaci-gorevlendirilmesinde-sinir-nerede</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 00:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/bilgis5haa.jpg" type="image/jpeg" length="84727"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukat Hayriye Tülin Çakın vefat etti]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/avukat-hayriye-tulin-cakin-vefat-etti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/avukat-hayriye-tulin-cakin-vefat-etti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ankara Barosu üyesi Avukat Hayriye Tülin Çakın (4171) vefat etti.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><i>Ankara Barosu'ndan yapılan açıklama şöyle;</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>BAROMUZ ÜYESİ AV. HAYRİYE TÜLİN ÇAKIN (4171) VEFAT ETMİŞTİR</strong></p>

<p>18.03.1971 tarihinde avukatlık mesleğine başlayan Baromuz üyesi Av. Hayriye Tülin ÇAKIN (4171) vefat etmiştir.</p>

<p>Cenazesi, 30.04.2026 Perşembe günü Karşıyaka Mezarlığı Camii’nde kılınacak ikindi namazının ardından Karşıyaka Mezarlığı’na defnedilecektir.</p>

<p>Meslektaşımıza Allah'tan rahmet, ailesine ve Baromuz üyelerine başsağlığı dileriz.</p>

<p><img alt="Hayriye Tülin Çakın 1" class="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/hayriye-tulin-cakin-1.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" / width="850" height="988"></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>YAŞAM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/avukat-hayriye-tulin-cakin-vefat-etti</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 23:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/hayriye-tulin-cakin.jpg" type="image/jpeg" length="37043"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 10. Ceza Dairesi'nin 2019/243 E., 2021/7282 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-ceza-dairesinin-2019243-e-20217282-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-ceza-dairesinin-2019243-e-20217282-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 10. Ceza Dairesi'nin 10.06.2021 tarihli, 2019/243 E., 2021/7282 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>10. Ceza Dairesi</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>2019/243 E., 2021/7282 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Mahkeme : BURSA 6. Ağır Ceza Mahkemesi<br />
Suç : Uyuşturucu madde ticareti yapma<br />
Hükümler : Mahkûmiyet</p>

<p>Dosya incelendi.</p>

<p><strong>GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:</strong></p>

<p>A-Sanık ... hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün incelenmesinde:</p>

<p>1-Gizli soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin kararın verildiği tarihte yürürlükte bulunan CMK'nın 139. maddesine göre gizli soruşturmacı görevlendirilebilmesi için işlenen suçun kanunda sayılan ve gizli soruşturmacı kullanılabilecek suçlardan olması, suçun işlendiği konusunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması, başka yolla delil elde etme imkanının bulunmaması, suçun örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmiş bir suç olması gerekmektedir.<br />
Somut olayda dava konusu suçun, uyuşturucu madde ticareti yapma suçu olduğu ancak örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suç olmadığı; 6763 sayılı yasa ile değişiklikten önceki CMK'nın 139. maddesinin 4. fıkrasına göre örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmeyen suçlarda gizli soruşturmacı görevlendirilemeyeceği dosya kapsamından anlaşılmıştır.</p>

<p>Yapılan soruşturma işlemleri, kovuşturma kapsamı ve tüm dosya içeriğine göre sonuç olarak;<br />
Suçun sübutunun tespiti için sanıktan uyuşturucu madde alma - temin etme eylemini gerçekleştiren gizli soruşturmacılar kolluk görevlisi ise "suçu ve faili belirleme, suçla ilgili delilleri toplama" konusunda faaliyette bulunabileceklerinden, öncelikle gizli soruşturmacıların adli kolluk görevlisi olup olmadığının sorulması, gizli soruşturmacıların adli kolluk görevlisi olmadığının tespiti halinde “suçu ve faili belirleme, suçla ilgili delilleri toplama” konusunda faaliyette bulunamayacaklarından bu yöntemle elde edilen bilgilerin delil olarak değerlendirilemeyeceği, adli kolluk görevlisi ise 6763 sayılı yasa ile değişiklikten önceki CMK'nın 139/3. maddesi hükmü de gözetilerek tanık olarak dinlenilip sonucuna göre karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,</p>

<p>2-Bursa Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü'nce suç konusu maddelerden alınan şahit numunenin müsaderesine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,</p>

<p>3-Hükümden sonra 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Anayasa Mahkemesi'nin 08.10.2015 tarihli 2014/140 esas ve 2015/85 sayılı kararı ile 5237 sayılı TCK'nın 53. maddesinin bazı hükümlerinin iptal edilmesi ve 7242 sayılı Kanun'la yapılan değişiklikler nedeniyle, bu maddenin uygulanması açısından sanığın durumunun yeniden belirlenmesinde zorunluluk bulunması,</p>

<p>Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafiinin temyiz itirazı bu nedenlerle yerinde görülmüş olduğundan, hükmün BOZULMASINA,</p>

<p>B-Sanık ... hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün incelenmesinde:</p>

<p>1-Gizli soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin kararın verildiği tarihte yürürlükte bulunan CMK'nın 139. maddesine göre gizli soruşturmacı görevlendirilebilmesi için işlenen suçun kanunda sayılan ve gizli soruşturmacı kullanılabilecek suçlardan olması, suçun işlendiği konusunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması, başka yolla delil elde etme imkanının bulunmaması, suçun örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmiş bir suç olması gerekmektedir.<br />
Somut olayda dava konusu suçun, uyuşturucu madde ticareti yapma suçu olduğu ancak örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suç olmadığı; 6763 sayılı yasa ile değişiklikten önceki CMK'nın 139. maddesinin 4. fıkrasına göre örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmeyen suçlarda gizli soruşturmacı görevlendirilemeyeceği dosya kapsamından anlaşılmıştır.</p>

<p>Yapılan soruşturma işlemleri, kovuşturma kapsamı ve tüm dosya içeriğine göre sonuç olarak;<br />
Suçun sübutunun tespiti için sanıktan uyuşturucu madde alma - temin etme eylemini gerçekleştiren gizli soruşturmacılar kolluk görevlisi ise "suçu ve faili belirleme, suçla ilgili delilleri toplama" konusunda faaliyette bulunabileceklerinden, öncelikle gizli soruşturmacıların adli kolluk görevlisi olup olmadığının sorulması, gizli soruşturmacıların adli kolluk görevlisi olmadığının tespiti halinde “suçu ve faili belirleme, suçla ilgili delilleri toplama” konusunda faaliyette bulunamayacaklarından bu yöntemle elde edilen bilgilerin delil olarak değerlendirilemeyeceği, adli kolluk görevlisi ise 6763 sayılı yasa ile değişiklikten önceki CMK'nın 139/3. maddesi hükmü de gözetilerek, gizli soruşturmacıların tanık olarak dinlenilip sonucuna göre karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,</p>

<p>Kabule göre;</p>

<p>2-Dairemizce de benimsenen Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 28.04.2015 tarih, 2014/462 esas, 2015/135 karar ve 2014/848 esas, 2015/136 sayılı kararlarında da açıklandığı üzere; gizli soruşturmacının 11.06.2013 tarihinde sanık ...’ndan suç konusu uyuşturucu maddeyi satın alması üzerine sanığın ''satmak için uyuşturucu madde bulundurma'' suçu belirlenmiş ve bu suçun delili elde edilmiştir. Buna rağmen, gizli soruşturmacının sanıktan farklı tarihlerde tekrar uyuşturucu madde satın alması gereksiz olduğu gibi görevi kapsamında da değildir. Öte yandan, gizli soruşturmacıların asıl görevi ''uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak'' değil, ''suçu ve failini belirlemek, suçla ilgili delilleri elde etmek"ten ibarettir. Bu nedenlerle gizli soruşturmacı tarafından sanıktan birden çok kez uyuşturucu madde satın alınmasının, ayrıca suç oluşturmayacağı ve gerçek anlamda bir ''alım-satım''ın söz konusu olmadığı gözetilmeden atılı suçun zincirleme olarak işlendiği kabul edilerek, sanığın cezasının TCK'nın 43. maddesi ile artırılması,</p>

<p>3-Bursa Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü'nce suç konusu maddelerden alınan şahit numunenin müsaderesine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,</p>

<p>4-Hükümden sonra 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Anayasa Mahkemesi'nin 08.10.2015 tarihli 2014/140 esas ve 2015/85 sayılı kararı ile 5237 sayılı TCK'nın 53. maddesinin bazı hükümlerinin iptal edilmesi ve 7242 sayılı Kanun'la yapılan değişiklikler nedeniyle, bu maddenin uygulanması açısından sanığın durumunun yeniden belirlenmesinde zorunluluk bulunması,</p>

<p>Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, hükmün BOZULMASINA, 10.06.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-ceza-dairesinin-2019243-e-20217282-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 23:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/05/yargi/yargitaya-640x360.jpg" type="image/jpeg" length="65793"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yargıtay 20. Ceza Dairesi'nin 2015/16382 E., 2016/1077 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargitay-20-ceza-dairesinin-201516382-e-20161077-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-20-ceza-dairesinin-201516382-e-20161077-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 20. Ceza Dairesi'nin 24/02/2016 tarihli, 2015/16382 E., 2016/1077 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>20. Ceza Dairesi</strong></p>

<p><strong>2015/16382 E., 2016/1077 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Mahkeme : Ağır Ceza Mahkemesi<br />
Suç : Uyuşturucu madde ticareti yapma<br />
Hüküm : Mahkûmiyet</p>

<p>Dosya incelendi.</p>

<p><strong>GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ :</strong></p>

<p>Yargılama dosyasının incelenmesi sonucu tespit edilen hukuka aykırılıklar:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>I- Gizli Soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin kararlardaki hukuka aykırılıklar:<br />
5271 sayılı CMK’nın suç tarihinde yürürlükte bulunan “Gizli soruşturmacı görevlendirilmesi” başlıklı 139. maddesine göre; “Madde 139-(1) soruşturma konusu suçun işlendiği hususunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması ve başka surette delil elde edilememesi hâlinde, kamu görevlileri gizli soruşturmacı olarak görevlendirilebilir. Bu madde uyarınca yapılacak görevlendirmeye Ağır Ceza Mahkemesince oybirliğiyle karar verilir.</p>

<p>Maddeye göre gizli soruşturmacı görevlendirilmesi için;</p>

<p>1-Suç, kanunda sayılan ve gizli soruşturmacı kullanılabilecek suçlardan olmalıdır.</p>

<p>2-Suçun işlendiği konusunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması,</p>

<p>3- Başka yolla delil elde edilme imkânının bulunmaması,</p>

<p>4- Ağır ceza mahkemesince oybirliğiyle karar verilmesi,</p>

<p>5- Suçun örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmiş bir suç olması</p>

<p>Gereklidir.</p>

<p>Somut olayda; ...Emniyet Müdürlüğü tarafından gizli soruşturmacı görevlendirilmesi istenirken, “... ili dâhilinde bulunan uyuşturucu sokak satıcılarının deşifre edilmesi ve suç unsuru ile birlikte yakalanmalarına yönelik çalışmalar”dan söz edilmiş, fail/failler veya fiiller somut olarak belirtilmemiştir. Oysa ki gizli soruşturmacı görevlendirilmesi için olay somutlaştırılmalı, soruşturma konusu suçun işlenmiş ya da işlenmekte olması gereklidir. Somut olayda ise bir nevi önleme amaçlı Gizli Soruşturmacı görevlendirilmiştir. Aslında belli bir olay veya failin izlenmediği, fiil işlenmeden önce karar alındığı anlaşılmaktadır.<br />
Suç işlendiği konusunda kuvvetli şüphe bulunup bulunmadığı ve başka surette delil elde etme imkânı olup olmadığı konusunda bir araştırma yapılıp yapılmadığı da bilinmediği için bu koşulların varlığı da bilinmemektedir.</p>

<p>Dava konusu suç “Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (Madde 188) olduğu halde örgütlü işlenmiş bir suç değildir ve CMK'nın 139/4. maddesinin ifadesine göre örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmeyen suçlarda gizli soruşturmacı görevlendirilmesi de mümkün değildir.</p>

<p>14.02.2007 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe giren Ceza Muhakemesi Kanunu’nda Öngörülen Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Denetlenmesi, Gizli Soruşturmacı ve Teknik Araçlarla İzleme Tedbirlerinin Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin 4. maddesindeki tanımlara göre: “Başka suretle delil elde edilmesi imkânının bulunmaması hâli: soruşturma veya kovuşturma sırasında diğer tedbirlere başvurulmuş olsa bile sonuç alınamayacağı hususunda bir beklentinin varlığı veya başka yöntemlerden biri veya birkaçının uygulanmasına rağmen delil elde edilememesi ve delillere ancak bu Yönetmelikte düzenlenen tedbirlerle ulaşılabilecek olmasını,” ifade etmektedir.</p>

<p>... ve...Ağır Ceza Mahkemelerinin gizli soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin kararlarında kanun hükmünü tekrarlamaktan başka herhangi bir gerekçe de bulunmamaktadır. Sözü edilen kararlar Anayasa'nın 141. ve CMK’nın 34. maddelerine aykırı bir karardır.</p>

<p>II- Teknik Araçlarla izleme konusundaki hukuka aykırılıklar:</p>

<p>CMK’nın “Teknik Araçlarla İzleme” başlıklı 140. maddesine göre;</p>

<p>Madde 140-(1) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebepleri bulunması ve başka suretle delil elde edilememesi hâlinde, şüpheli veya sanığın kamuya açık yerlerdeki faaliyetleri ve işyeri teknik araçlarla izlenebilir, ses veya görüntü kaydı alınabilir:<br />
Maddeye göre; Şüpheliler hakkında teknik araçlarla izleme kararı verilebilmesi için:</p>

<p>1- Suç kanunda sayılan suçlardan olmalıdır.</p>

<p>2-Suçun işlendiği konusunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması,</p>

<p>3- Başka yolla delil elde edilme imkânının bulunmaması,</p>

<p>4- Ağır ceza mahkemesi tarafından oy birliğiyle kararı,</p>

<p>Gereklidir.</p>

<p>Olayımızda sanıkların 5271 sayılı CMK’nın 140. maddesindeki düzenlemeye göre teknik araçlarla izlenmelerine ilişkin suç tarihi ve öncesine ait bir karar bulunmamaktadır. CMK’nın 139. maddesine göre alınan Gizli Soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin karara dayanılarak ve CMK’nın 140. maddesine göre sanıklar hakkında ayrıca bir karar alınmadan Teknik Araçlarla izleme yapılamaz. Buna rağmen teknik araçlarla izleme, görüntü ve ses kayıtları yapılmıştır.</p>

<p>Mahkemece olayların sübutu gizli soruşturmacının faaliyetleri ile teknik izlemeye dayandırılmıştır. CMK’nın 217. maddesine göre; Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir. Hukuka uygun olmayan teknik izlemelerle elde edilen delillere dayanılarak sübuta gidilmesi mümkün değildir.<br />
Ancak gelinen aşamada gizli soruşturmacı olarak atanan kamu görevlilerinin kolluk görevlisi olup olmadıkları araştırılarak, kolluk görevlisi olmalarının tespiti halinde tanık olarak dinlenmeleri gereklidir.</p>

<p><strong>SONUÇ OLARAK:</strong></p>

<p>1-Hukuka aykırı olarak alınan gizli soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin karar ve buna dayalı işlemler sonucu elde edilen yasak delillerin hükme dayanak yapılamayacağı, teknik araçlarla izleme konusunda karar alınmadan yapılan ve bu nedenle hukuka aykırı olan görüntülü ve sesli kayıtlara dayanılarak hüküm kurulamayacağı ancak gelinen aşamada gizli soruşturmacı olarak atanan kamu görevlilerinin kolluk görevlisi olup olmadıkları araştırılarak, kolluk görevlisi olmalarının tespiti halinde tanık olarak beyanları alındıktan sonra sonucuna göre hüküm kurulması gerektiğinin gözetilmemesi,</p>

<p>2-Kabule göre de;</p>

<p>Anayasa Mahkemesi'nin 08.10.2015 tarih ve E.2014/140; K.2015/85 sayılı kararının 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiş olması nedeniyle TCK'nın 53. maddesiyle ilgili olarak yeniden değerlendirme yapılmasında zorunluluk bulunması,</p>

<p>Kanuna aykırı, sanık ... ve sanıklar müdafilerinin temyiz itirazları ile sanık .... müdafiinin duruşmadaki sözlü savunmaları bu nedenle yerinde olduğundan, hükümlerin BOZULMASINA, hükmolunan hapis cezasının süresi ile tutuklama tarihine göre sanıkların salıverilmelerine ilişkin taleplerin reddine, 24/02/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.</p>

<p><strong>TEFHİM TUTANAĞI: </strong>24.02.2016 tarihinde verilen bu karar ... Cumhuriyet savcısı .... katılımıyla ve duruşmada savunmasını yapmış bulunan sanık Y.. K.. müdafii Avukat.. ... yokluğunda 03.03.2016 tarihinde, açık olarak okunup anlatıldı.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargitay-20-ceza-dairesinin-201516382-e-20161077-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 23:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/yargi/yargitayysaa1a.jpg" type="image/jpeg" length="75862"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ceza Genel Kurulu'nun 2018/328 E., 2021/312 K. sayılı kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2018328-e-2021312-k-sayili-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2018328-e-2021312-k-sayili-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 24.06.2021 tarihli, 2018/328 E., 2021/312 K. sayılı kararı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>T.C.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay</strong></p>

<p><strong>Ceza Genel Kurulu</strong></p>

<p><strong>2018/328 E., 2021/312 K.</strong></p>

<p><strong>"İçtihat Metni"</strong></p>

<p>Kararı Veren<br />
Yargıtay Dairesi : (Kapatılan) 20. Ceza Dairesi<br />
Mahkemesi :Ağır Ceza Mahkemesi</p>

<p>Uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan sanık ...'ın TCK’nın 188/3, 52/2, 53, 54 ve 58/6-7. maddeleri uyarınca 10 yıl hapis ve 100 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, müsadereye ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 07.04.2016 tarihli ve 79-160 sayılı hükmün, sanık ve müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 20. Ceza Dairesince 29.03.2017 tarih ve 2242-2039 sayı ile;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>"Sanık hakkında 30.07.2015 tarihinde işlediği ileri sürülen 'uyuşturucu madde ticareti yapma' suçu nedeniyle 04.08.2015 tarihinde düzenlenen iddianame ile açılan kamu davası üzerine Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesince 2015/338 Esas, 2015/498 Karar sayılı dosyada yargılama yapıldığı, bu dosya yönünden ise sanığın 17.03.2015 tarihinde işlediği iddia olunan 'uyuşturucu madde ticareti yapma' suçu nedeniyle 02.02.2016 tarihinde iddianame düzenlendiği, her iki suç tarihi arasında hukuki kesintinin oluşmadığı anlaşıldığından; Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2015/338 Esas, 2015/498 Karar sayılı dava dosyası derdest ise aralarındaki bağlantı nedeniyle her iki dava dosyasının birleştirilmesi, hüküm verilmiş ve kesinleşmiş ise dosyasının getirtilerek bu dosya içine konması; tüm deliller birlikte değerlendirilip, eylemlerinin tek suç, iki ayrı suç ya da zincirleme suç oluşturup oluşturmadığı tartışılıp değerlendirildikten sonra sanığın hukukî durumunun belirlenmesi gerektiği gözetilmeden, eksik araştırma ile hüküm kurulması" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.</p>

<p>Bozmaya uyan Yerel Mahkemece yapılan yargılama sonucunda 19.09.2017 tarih ve 212-328 sayı ile; sanığın TCK’nın 188/3, 188/4-a, 43/1, 62, 52/2, 53, 54 ve 58/6-7. maddeleri uyarınca 15 yıl 7 ay 15 gün hapis ve 120 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, müsadereye, cezasının mükerrelere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve kesinleşen Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesinin dosyasında hükmolunan 12 yıl 6 ay hapis ve 100 TL adli para cezasının mahsubu ile sonuç cezanın 3 yıl 1 ay 15 gün hapis ve 20 TL adli para cezası olarak belirlenmesine, bu kararın da Cumhuriyet savcısı ve sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 20. Ceza Dairesince 19.02.2018 tarih ve 147-1056 sayı ile oy çokluğuyla onanmasına karar verilmiş,</p>

<p>Daire Üyesi M. F. Ateş; "TCK'nın 43. maddesindeki zincirleme suçun oluşabilmesi için aynı suç işleme kararı ile Kanun'un aynı hükmünün birden fazla ihlal edilmesi yani birden fazla suçun bulunması, bu suçların aynı tipte suç olması, suçların aynı kişiye veya topluma karşı değişik zamanlarda işlenmesi ya da aynı suçun tek fiille birden fazla kişiye karşı işlenmesi gerekir.</p>

<p>Sanığın bir suç işleme kararı kapsamında suçu işlediğinin belirlenmesinde suçların işleniş biçimi, maddi konusunda benzerlik olup olmadığı, suçların işlendiği yerler arasındaki ilişki, suçlar arasındaki zaman aralığı ve bir suçla ilgili soruşturma ve kovuşturma yapılmasından veya hüküm verilmesinden sonra diğer suçun işlenip işlenmediği gibi ölçütlerden yararlanılır.</p>

<p>TCK'nın 188/3. maddesi kapsamında 'uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin, ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden bulunduran kişi on yıldan az olmamak üzere hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.' yani uyuşturucu madde ticareti yapma suçu maddede sayılan seçimlik hareketlerin biri ya da birkaçının işlenmesi hâlinde oluşur. Fakat aynı suçu işleme kararının belirlenmesinde suçun işleniş şekli, suçlar arasında zaman aralığı, suçun maddi konusunun benzerliği gibi ölçütlerde faydalanıldığı için dosyamıza konu olayda sanık 17.03.2015 tarihinde gizli soruşturmacı olarak görevlendirilen kolluk görevlisine iki paket daralı 3 gram, net 0,7 gram esrarı satmıştır. Yüksek Yargıtay 10. Ceza Dairesi'nin 06.04.2017 tarih, 2017/138 esas ve 2017/1349 karar sayılı kararı ile onanarak kesinleşen Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 24.06.2016 tarih, 2016/227 esas ve 2016/272 karar sayılı dosyasında ise sanık ..., diğer sanık Ömer Şen ile birlikte 30.07.2015 tarihinde kullanıcı Mehmet Köse isimli şahsa iki pakette daralı 420 gram eroin ile iki adet MDMA aktif maddesi içeren hap satmıştır.</p>

<p>Sanığın her iki eylemi arasında dosyamızdaki suçun iddianame tarihinin 02.02.2016, Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılaması yapılıp, kesinleşen suçun iddianame tarihinin 04.08.2015 olması karşısında hukuki kesinti oluşmamış ise de; fiili kesinti oluşmuştur. Zira iki eylem arasında 4, 5 ay gibi uzun bir zaman aralığı olduğu gibi hem işleniş şekilleri farklı hem de her iki suçun konusu da nitelik itibarıyla uyuşturucu madde olmakla birlikte bizim dosyamızdaki olayda esrar, Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi dosyasındaki olayda ise eroin ve MDMA içeren tablet olması nedeniyle birbirinden farklı uyuşturucu maddelerdir. Dolayısıyla sanık her iki dosyaya konu olaylardaki suçları işlerken aynı suç işleme kararı ile hareket etmemiş, 17.03.2015 tarihinde gizli soruşturmacıya esrar sattıktan 4, 5 ay gibi uzun bir zaman geçtikten sonra suç işleme kararını yenileyerek 30.07.2015 tarihinde diğer sanık Ömer Şen ile birlikte kullanıcı Mehmet Köse'ye eroin ve MDMA içeren tablet satması eylemleri iki ayrı suçu oluşturduğundan sanık hakkında 17.03.2015 tarihli eylemi nedeniyle yargılaması yapılan bu dosya da müstakilen mahkûmiyet kararı verilmesi gerekirken Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılaması yapılan 30.07.2015 suç tarihli eylemi ile bu eylemin TCK'nın 43. maddesindeki zincirleme suç hükümlerinin oluşturması sebebiyle, TCK'nın 43. maddesi uygulanarak ek ceza verilmesi suretiyle verilen hükmün bozulması gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.</p>

<p>Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 02.04.2018 tarih ve 2017/62960 sayı ile;<br />
"...TCK'nın 43. maddesindeki zincirleme suçun oluşabilmesi için aynı suç işleme kararı ile Kanun'un aynı hükmünün birden fazla ihlal edilmesi yani birden fazla suçun bulunması, bu suçların aynı tipte suç olması, suçların aynı kişiye veya topluma karşı değişik zamanlarda işlenmesi ya da aynı suçun tek fiille birden fazla kişiye karşı işlenmesi gerekir.</p>

<p>Sanığın bir suç işleme kararı kapsamında suçu işlediğinin belirlenmesinde suçların işleniş biçimi, maddi konusunda benzerlik olup olmadığı, suçların işlendiği yerler arasındaki ilişki, suçlar arasındaki zaman aralığı ve bir suçla ilgili soruşturma ve kovuşturma yapılmasından veya hüküm verilmesinden sonra diğer suçun işlenip işlenmediği gibi ölçütlerden yararlanılır.</p>

<p>TCK'nın 188/3. maddesi kapsamında 'uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin, ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden bulunduran kişi on yıldan az olmamak üzere hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.' yani uyuşturucu madde ticareti yapma suçu maddede sayılan seçimlik hareketlerin biri ya da birkaçının işlenmesi hâlinde oluşur. Fakat aynı suçu işleme kararının belirlenmesinde suçun işleniş şekli, suçlar arasında zaman aralığı, suçun maddi konusunun benzerliği gibi ölçütlerde faydalanıldığı için dosyamıza konu olayda sanık 17.03.2015 tarihinde gizli soruşturmacı olarak görevlendirilen kolluk görevlisine iki paket daralı 3 gram, net 0,7 gram esrarı satmıştır. Yüksek Yargıtay 10. Ceza Dairesi'nin 06.04.2017 tarih, 2017/138 esas ve 2017/1349 karar sayılı kararı ile onanarak kesinleşen Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 24.06.2016 tarih, 2016/227 esas ve 2016/272 karar sayılı dosyasında ise sanık ..., diğer sanık Ömer Şen ile birlikte 30.07.2015 tarihinde kullanıcı Mehmet Köse isimli şahsa iki pakette daralı 420 gram eroin ile iki adet MDMA aktif maddesi içeren hap satmıştır.</p>

<p>Sanığın her iki eylemi arasında dosyamızdaki suçun iddianame tarihinin 02.02.2016, Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılaması yapılıp, kesinleşen suçun iddianame tarihinin 04.08.2015 olması karşısında hukuki kesinti oluşmamış ise de; fiili kesinti oluşmuştur. Zira iki eylem arasında 4, 5 ay gibi uzun bir zaman aralığı olduğu gibi, hem işleniş şekilleri farklı hem de her iki suçun konusu da nitelik itibariyle uyuşturucu madde olmakla birlikte bizim dosyamızdaki olayda esrar, Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi dosyasındaki olayda ise eroin ve MDMA içeren tablet olması nedeniyle birbirinden farklı uyuşturucu maddelerdir. Dolayısıyla sanık her iki dosyaya konu olaylardaki suçları işlerken aynı suç işleme kararı ile hareket etmemiş, 17.03.2015 tarihinde gizli soruşturmacıya esrar sattıktan 4,5 ay gibi uzun bir zaman geçtikten sonra suç işleme kararını yenileyerek 30.07.2015 tarihinde diğer sanık Ömer Şen ile birlikte kullanıcı Mehmet Köse'ye eroin ve MDMA içeren tablet satması eylemleri iki ayrı suçu oluşturduğundan, sanık hakkında 17.03.2015 tarihli eylemi nedeniyle yargılaması yapılan bu dosya da müstakilen mahkûmiyet kararı verilmesi gerekirken, Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılaması yapılan 30.07.2015 suç tarihli eylemi ile bu eylemin TCK'nın 43. maddesindeki zincirleme suç hükümlerinin oluşturması sebebiyle TCK'nın 43. maddesi uygulanarak eksik ceza verilmesi suretiyle verilen hükmün bozulması gerektiği..." görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.</p>

<p>CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 20. Ceza Dairesince 21.05.2018 tarih ve 2171-2351 sayı ve oy çokluğuyla itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.</p>

<p><strong>TÜRK MİLLETİ ADINA</strong></p>

<p><strong>CEZA GENEL KURULU KARARI</strong></p>

<p>Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın, 17.03.2015 tarihinde işlediği uyuşturucu madde ticareti yapma eylemi nedeniyle 02.02.2016 tarihli iddianameyle dava açılan ve 30.07.2015 tarihinde işlediği uyuşturucu madde ticareti yapma eylemi nedeniyle 04.08.2015 tarihinde dava açılması sonrasında 06.04.2017 tarihinde kesinleştiği anlaşılan Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 24.06.2016 tarih ve 227-272 sayılı ilamına konu eylemlerinin, iki ayrı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu mu yoksa zincirleme şeklinde uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkin ise de müzakere sırasında Ceza Genel Kurulu Üyesi ...'in "suç tarihi itibarıyla, suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti kapsamında işlenmediği anlaşılan uyuşturucu madde ticareti yapma suçuna ilişkin olarak CMK'nın 139. maddesi uyarınca 'gizli soruşturmacı' görevlendirilmesinin mümkün olup olmadığının, bu bağlamda gizli soruşturmacı olarak görevlendirilen kamu görevlilerinin adli kolluk görevlisi olup olmadıklarının tespiti ile adli kolluk görevlisi olduklarının anlaşılması durumunda tanık olarak dinlenmelerinin gerekip gerekmediğinin değerlendirilmesi bakımından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının tartışılması gerektiğini" ileri sürmesi üzerine, Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 27. maddesi uyarınca öncelikle bu konunun değerlendirilmesi gerekmiştir.</p>

<p>İncelenen dosya kapsamından;</p>

<p>17.03.2015 tarihli olay tutanağı ve gizli soruşturmacılarca düzenlenen rapor ile 14.10.2015 tarihli kimlik tespit tutanağı içeriklerine göre;</p>

<p>Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü görevlilerince uyuşturucu madde ticareti yapan "torbacı" tabir edilen sokak satıcılarına ve uyuşturucu organizasyonu içerisinde bulunan şahıslara yönelik mahkemelerden alınan iletişimin tespiti, dinlenmesi, kayda alınması ve teknik araçlarla izleme kararlarına istinaden yapılan çalışmalar neticesinde projeli çalışmalar ile şüpheli şahıslar hakkında yakalamaların yapıldığı, fakat yakalanan uyuşturucu madde satıcılarının yakınları veya aile üyelerinin eylemlere devam ettikleri, telefon kullanmamaya özen göstermek, sık sık telefon değiştirmek, başka şahısları uyuşturucu madde satma işi için kullanmak, satış yerleri yakınlarında gözcü kullanmak, önceki tarihlerde gerçekleştirilen operasyonlar nedeniyle kullanıcı şahısları yakalanmaları durumunda ne yapacakları ve ne şekilde hareket edecekleri konusunda bilgilendirmek suretiyle uyuşturucu madde satışına devam ettikleri hususunda bilgiler elde edildiği,</p>

<p>Elde edilen bilgiler doğrultusunda şüpheliler ve faaliyetlerinin tespit edilebilmesi ile suç delillerinin elde edilebilmesi amacıyla talep üzerine Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 15.01.2015 tarihli ve 75 değişik iş sayılı kararına istinaden gizli soruşturmacı görevlendirildiği,</p>

<p>17.03.2015 tarihinde hedef şahıslara yönelik yapılan çalışmalar sırasında; Kiremithane Mahallesi, Ecz. Haşim Dalkılıç Caddesi, 2645 Sokak karşısına gelen görevlileri saat 14.19.58'de bir şahsın el işareti yaparak yanına çağırdığı, yanına gidilen şahsın görevlilere hangi uyuşturucu maddeyi alacaklarını sormak için "Ney" diyerek teklifte bulunduğu, görevlilerin "Cigara" şeklinde cevap verdikleri, şahsın görevlilerden 20 TL alarak uzaklaştığı, kısa bir süre sonra tekrar gelen ve sağ elinde (2) adet iddia yazılı kâğıda sarılı içerisinde yeşil renkli bitki parçaları bulunan maddeleri görevlilere verip saat 14.22.19 itibarıyla olay yerinden hızla uzaklaştığı,</p>

<p>Tespit edilen görüntüler ve yapılan araştırmalar sonucunda, 17.03.2015 tarihinde gerçekleşen uyuşturucu madde satışını yapan şahsın ... olduğunun belirlendiği,</p>

<p>Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 15.01.2015 tarihli ve 75 değişik iş sayılı gizli soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin kararının dosyada mevcut olduğu,</p>

<p>Adana Kriminal Polis Laboratuvarınca düzenlenen 02.04.2015 tarihli raporda; 17.03.2015 tarihinde ele geçen net 1,8 gram ağırlığındaki tohumlu, yeşil renkli bitki parçalarından net 0,7 gram esrar elde edilebileceğinin bildirildiği,</p>

<p>06.04.2016 havale tarihli bilirkişi raporunda; teknik araçla kayda alınan şahısla gerçekleşen görüşmeler sırasındaki görüntüler ve alınan maddeye ilişkin fotoğraf ile uyuşturucu madde satıcısı ile alıcı konumundaki görevliler arasında geçen, uyuşturucu madde satıcısının "Ne vereyim" diye sorması üzerine alıcı konumundaki görevlilerin "Cigara, cigara" şeklinde cevap verdiklerinin belirtildiği,</p>

<p>08.03.2016 tarihli oturumda; sanığın boynunun sağ tarafında akrep şeklinde dövme olduğuna, bu dövmenin fotoğraflarda da kısmen görüldüğüne ilişkin gözlemde bulunulduğu,</p>

<p>İtiraza konu edilen, Adana Cumhuriyet Başsavcılığının 04.08.2015 tarihli ve 17784-1667 sayılı iddianamesi ile; sanık ...'ın dava dışı sanık Ömer Şen ile birlikte 30.07.2015 tarihinde işledikleri iddia olunan uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan TCK’nın 37/1. maddesi yollamasıyla 188/3, 188/4-a, 53, 54, 58 ve 63. maddeleri uyarınca cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açıldığı,</p>

<p>Yapılan yargılama sonucunda Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 22.12.2015 tarihli ve 338-498 sayılı kararı ile; sanığın uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan TCK’nın 188/3, 188/4-a, 52/2, 53, 58, ve 63. maddeleri uyarınca 15 yıl hapis ve 100 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına hükmolunduğu,</p>

<p>Resen de temyize tabi olan hükmün sanık ve müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine inceleme yapan Yargıtay 10. Ceza Dairesince 29.04.2016 tarih ve 1094 1409 sayı ile “bozulmasına” karar verildiği,</p>

<p>Bozmaya uyulmasına karar verilerek yapılan yargılama sonucunda Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 24.06.2016 tarihli ve 227-272 sayılı kararı ile; sanığın uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan TCK’nın 188/3, 188/4-a, 62, 52/2, 53, 58, ve 63. maddeleri uyarınca 12 yıl 6 ay hapis ve 100 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına hükmolunduğu,</p>

<p>Hükmün sanık ve müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine inceleme yapan Yargıtay 10. Ceza Dairesince 06.04.2017 tarih ve 138-1349 sayı ile “onanmasına” karar verilmesi suretiyle kesinleştiği,</p>

<p>Adana Cumhuriyet Başsavcılığının 04.08.2015 tarihli ve 17784-1667 sayılı iddianamesine konu olayın; “29.07.2015 tarihinde alınan istihbari bilgide; Sarıçam Mahallesi, 2426. Sokak ile Yeniköprü civarında Ömer Şen isimli şahsın, uzun boylu, zayıf yapılı, renkli gözlü, boynunda dövme olan, 25 yaşlarında bir şahıs ile birlikte uyuşturucu madde sattığı, Ömer Şen'in eroin almaya gelen şahısları boynunda dövme olan şahsa yönlendirdiği, bu şahsın da uyuşturucu maddeleri 2405. Sokak üzerinde Hal Camisinin yanındaki çocuk parkına gizlediğinin öğrenilmesi üzerine, 30.07.2015 tarihinde bahsi geçen yere gelen görevlilerin eşkâle uyan ve daha sonra yapılan kimlik tespitinde ... olduğu anlaşılan sanığı saat 10.46 sıralarında gördükleri, bu şahsın yanına saat 11.05 sıralarında Ömer Şen'in geldiği, ...'ın Hal Camisinin yanında bulunan çocuk parkını kontrol ettikten sonra Ömer Şen'in yanına oturduğunun, 12.10 sıralarında 44 KT 448 plaka sayılı araç ile gelen iki şahsın Semih ve Ömer'in yanında durduğu, yolcu koltuğunda oturan ve daha sonradan yapılan kimlik tespitinde Mehmet Köse olduğu anlaşılan şahsın Ömer Şen ile görüşmesinden sonra Ömer Şen'in ...'a bir şeyler söylediği, ...'ın da ayakkabısı içinden çıkardığı beyaz kâğıdı Mehmet Köse'ye verip bu şahıstan parayı aldığı, takibi yapılarak durdurulan aracı kullanan şahsın ise Ali Bayram Dağdeviren olduğunun tespit edildiği, Mehmet Köse'nin yapılan üst aramasında kemer kısmına saklanmış şekilde suça konu eroin ve tabletlerin ele geçirildiği” şeklinde olduğu,</p>

<p>Adana Kriminal Polis Laboratuvarının 02.09.2015 tarihli raporunda; 30.07.2015 tarihinde ele geçirilen net 0,08 gram krem renkli toz maddenin eroin, biri mavi diğeri yeşil renkli tabletlerin ise MDMA etken maddesi içerdiklerinin belirtildiği,</p>

<p>Anlaşılmıştır.</p>

<p>Sanık savunmalarında; uyuşturucu madde kullandığını, 17.03.2015 tarihinde uyuşturucu almak amacıyla bahsi geçen yere gittiğini, kimseye uyuşturucu satmadığını, gösterilen fotoğraflardaki şahsın kendisi olduğunu, fotoğrafların da uyuşturucu madde almak için gittiğinde çekilmiş olabileceğini, gizli soruşturmacının "Cigara" diye seslenmesi üzerine, kâğıda sarılı bir şeyi seri bir şekilde gizli soruşturmacıya uzattığına ilişkin ses ve görüntü kaydı mevcut ise de parmak izinin çıkmadığını, ayrıca gizli soruşturmacılara uyuşturucu madde satması durumunda kendisine verilen paranın seri numarasının alınıp üzerinde ele geçirilmesi gerekirken bunun yapılmadığını savunmuştur.</p>

<p>Ön sorunun sağlıklı bir şekilde çözümlenebilmesi için 5271 sayılı CMK'nın “Gizli soruşturmacı görevlendirilmesi” başlığını taşıyan 139. maddesine ve bu madde kapsamında yapılan değişikliklere, “gizli soruşturmacı” görevlendirilebilmesinin şartlarına ve kimlerin gizli soruşturmacı olarak görevlendirilebileceği ile bu kişilerin hukuki statülerinin ne olduğu hususlarının değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır.</p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu’nun suç tarihinde yürürlükte bulunan "Gizli soruşturmacı görevlendirilmesi" başlıklı 139. maddesi;</p>

<p>“(1) Soruşturma konusu suçun işlendiği hususunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması ve başka surette delil elde edilememesi hâlinde, kamu görevlileri gizli soruşturmacı olarak görevlendirilebilir. Bu madde uyarınca yapılacak görevlendirmeye ağır ceza mahkemesince oy birliğiyle karar verilir. İtiraz üzerine bu tedbire karar verilebilmesi için de oy birliği aranır.</p>

<p>(2) Soruşturmacının kimliği değiştirilebilir. Bu kimlikle hukukî işlemler yapılabilir. Kimliğin oluşturulması ve devam ettirilmesi için zorunlu olması durumunda gerekli belgeler hazırlanabilir, değiştirilebilir ve kullanılabilir.</p>

<p>(3) Soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin karar ve diğer belgeler ilgili Cumhuriyet Başsavcılığında muhafaza edilir. Soruşturmacının kimliği, görevinin sona ermesinden sonra da gizli tutulur.</p>

<p>(4) Soruşturmacı, faaliyetlerini izlemekle görevlendirildiği örgüte ilişkin her türlü araştırmada bulunmak ve bu örgütün faaliyetleri çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili delilleri toplamakla yükümlüdür.</p>

<p>(5) Soruşturmacı, görevini yerine getirirken suç işleyemez ve görevlendirildiği örgütün işlemekte olduğu suçlardan sorumlu tutulamaz.</p>

<p>(6) Soruşturmacı görevlendirilmesi suretiyle elde edilen kişisel bilgiler, görevlendirildiği ceza soruşturması ve kovuşturması dışında kullanılamaz. Suçla bağlantılı olmayan kişisel bilgiler derhâl yok edilir.</p>

<p>(7) Bu madde hükümleri ancak aşağıda sayılan suçlarla ilgili olarak uygulanabilir:</p>

<p>a) Türk Ceza Kanununda yer alan;</p>

<p>1.Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),</p>

<p>2. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, madde 220),</p>

<p>3. Silahlı örgüt (madde 314) veya bu örgütlere silah sağlama (madde 315).</p>

<p>b) Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları.</p>

<p>c) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü maddelerinde tanımlanan suçlar.” şeklindeyken, 02.12.2016 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürülüğe giren 6763 sayılı Kanun’un 27. maddesi ile CMK'nın 139. maddesinin birinci fıkrasında yer alan "ağır ceza mahkemesince oy birliğiyle" ibaresi "hâkim tarafından" şeklinde değiştirilmiş, aynı fıkranın son cümlesi yürürlükten kaldırılmış ve yedinci fıkrasının (a) bendinin (1) numaralı alt bendinde yer alan "Uyuşturucu" ibaresi "Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın uyuşturucu" şeklinde düzenlenmiş, 25.08.2017 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 694 sayılı KHK'nın 142. maddesiyle yapılan ve 08.03.2018 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7078 sayılı Kanun'un 137. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşan CMK'nın 139. maddesinin üçüncü fıkrasına “Soruşturmacı, kovuşturma evresinde tanık olarak dinlenmesinin zorunlu olması halinde, duruşmada hazır bulunma hakkına sahip bulunanlar olmadan veya ses ya da görüntüsü değiştirilerek özel ortamda dinlenir. Bu durumda 27/12/2007 tarihli ve 5726 sayılı Tanık Koruma Kanununun 9 uncu maddesi hükmü kıyasen uygulanır.” cümleleri eklenmek suretiyle madde güncel hâlini almıştır.</p>

<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonunca kanuna eklenen madde gerekçesinde “Kışkırtıcı ajan kullanılmasının hukuk devleti ilkesi bakımından büyük sorunlar yaratması karşısında, batı ülkelerinde giderek artan ve buna paralel olarak da toplum hayatında tamiri kabil olmayan yaralar açan organize suçlulukla mücadelede gizli soruşturma yapan bir görevliden yararlanma düşüncesi ortaya çıkmıştır. Gizli soruşturmacı, kışkırtıcı ajan değildir. Bunun kışkırtıcı ajandan en önemli farkı, gizli soruşturmacının hiç bir zaman azmettiren durumunda bulunamamasıdır.</p>

<p>Gizli soruşturmacı, görevi sırasında suç işlemeyecektir.</p>

<p>Gizli soruşturmacının, içine girdiği örgüt içerisinde uzun süre kalabilmesi, onun 'uydurma kimlik' sahibi olması ve bu kimlik altında bazı işlemlerde bulunabilmesine de bağlıdır.</p>

<p>Karşılaştırmalı hukukta, bu tedbirler vasıtasıyla bireyin temel hak ve özgürlüklerine ağır biçimde müdahale edilmesi nedeniyle, tedbire karar verme yetkisi konusunda özel yetki kuralları öngörülmüştür” denilmektedir.</p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu’nda Öngörülen Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Denetlenmesi, Gizli Soruşturmacı ve Teknik Araçlarla İzleme Tedbirlerinin Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin, “Tanımlar” başlıklı 4. maddesinin (ç) bendinde gizli soruşturmacının; “Gerektiğinde örgüt içine sızmak, gözetlemek, izlemek, örgüte ilişkin her türlü araştırmada bulunmak ve örgütün işlediği suçlarla ilgili iz, eser, emare ve delilleri toplamak ve muhafaza altına almakla görevlendirilen kamu görevlisini” ifade ettiği belirtilmiştir.</p>

<p>5271 sayılı CMK'nın 139. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkraları ile Ceza Muhakemesi Kanunu’nda Öngörülen Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Denetlenmesi, Gizli Soruşturmacı ve Teknik Araçlarla İzleme Tedbirlerinin Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin 4. maddesinin (ç) bendi içeriği birlikte değerlendirildiğinde; gizli soruşturmacının sadece 5271 sayılı CMK'nın 139. maddesinin yedinci fıkrasında belirtilen suçların örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmeleri şartıyla görevlendirilebileceği, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmeyen suçlar için ise gizli soruşturmacı görevlendirilemeyeceği anlaşılmaktadır.</p>

<p>Bu durumun tek istisnasını ise “uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti” suçları oluşturmaktadır. 02.12.2016 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürülüğe giren 6763 sayılı Kanun’un 27. maddesi ile CMK'nın 139. maddesinin yedinci fıkrasının (a) bendinin (1) numaralı alt bendinde yer alan "Uyuşturucu" ibaresinin "Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın uyuşturucu" şeklinde değiştirilmesiyle birlikte artık bu tarih itibarıyla uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (TCK’nın 188. maddesi) suçları bakımından örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın gizli soruşturmacı görevlendirilmesi mümkün hâle getirilmiştir.</p>

<p>Nitekim öğretideki hakim görüş de; 6763 sayılı Kanun’un 27. maddesi ile yapılan değişiklik öncesi hâline göre 5271 sayılı CMK'nın 139. maddesi uyarınca gizli soruşturmacı görevlendirilmesinin, anılan maddenin yedinci fıkrasında belirtilen suçların ancak bir örgüt faaliyeti kapsamında işlenmesi hâlinde mümkün olduğu yönündedir (Ersan Şen, Türk Hukuku'nda Telefon Dinleme-Gizli Soruşturmacı-X Muhbir, SeçkinYayınevi, Ankara, 2013, 6. Bası, s.236; Bahri Öztürk-Behiye Eker Kazancı-Sesim Soyer Güleç, Ceza Muhakemesi Hukukunda Koruma Tedbirleri, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2013, 1. Bası, s.244, Veli Özer Özbek, Türk Hukuku’nda Gizli Soruşturmacının Ceza Sorumluluğu, Ceza Hukuku ve Kriminoloji Dergisi, Adalet Yayınevi, Ankara, 2014, Cilt. 2, Sayı.1-2, s. 147-148).</p>

<p>5271 sayılı CMK'nın 139. maddesi uyarınca gizli soruşturmacı görevlendirilebilmesi için;</p>

<p>a) Suçun, kanunda sayılan ve gizli soruşturmacı kullanılabilecek suçlardan olması,</p>

<p>b) Suçun, “örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmiş bir suç” veya “örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti” suçu olması,</p>

<p>c) Suçun işlendiği hususunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması,</p>

<p>d) Başka yolla delil elde edilme imkânının bulunmaması,</p>

<p>e) Hâkim kararının bulunması,</p>

<p>f) Gizli soruşturmacı olarak görevlendirilecek kişinin bir kamu görevlisi olması,</p>

<p>Gereklidir.</p>

<p>Ancak kolluk görevlilerinin, CMK'nın 160 ve devamı maddeleri uyarınca Cumhuriyet savcısının emri doğrultusunda ve genel yetkileri ile görevleri kapsamında, suç ve failini belirlemek ve suçla ilgili delilleri toplamak amacıyla, alıcı rolüne girerek, suça azmettirmeden veya teşvik etmeden şüpheliden uyuşturucu madde satın alması mümkündür.</p>

<p>Bu durumlarda adli kolluk görevlisinin 5271 sayılı CMK'nın 139. maddesi uyarınca değil, 160 ve devamı maddeleri uyarınca görevlendirilmesi yeterlidir (Yener Ünver-Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku Ders Kitabı, 9. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2014, s. 474). Gizli görevlinin işlenen veya işlenmek üzere olan suçu ortaya çıkartmak için şüphelilerle temas kurarak suçüstü yakalanmalarını sağlaması Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygun bulunmuştur (AİHM’nin Ludi/İsviçre, 15.06.1992 gün ve 12433/1986 sayılı kararı). Ancak görevlinin suç işlemeye niyeti olmayan kişileri suç işlemeye teşvik ve azmettirmesi AİHS’nin ihlali olarak kabul edilmiştir (AİHM’nin Teixeira de Castro/Portekiz, 09.06.1998 gün ve 25829/94 sayılı kararı).</p>

<p>Öte yandan, ceza muhakemesinin amacı her somut olayda, kanuna ve usulüne uygun olarak toplanan delilerle maddi gerçeğe ulaşıp adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasının önüne geçebilmek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmektir. Gerek 1412 sayılı CMUK gerekse 5271 sayılı CMK adil, etkin ve hukuka uygun bir yargılama yapılması suretiyle maddi gerçeğe ulaşmayı amaç edinmiştir. Bu nedenle ulaşılma imkânı bulunan bütün delillerin ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Diğer bir deyişle adaletin tam olarak gerçekleşebilmesi için, maddi gerçeğe ulaşma amacına hizmet edebilecek tüm kanuni delillerin toplanması ve tartışılması zorunludur.</p>

<p>Bu açıklamalar ışığında ön sorun değerlendirildiğinde;</p>

<p>Sanığın, suç tarihi olan 17.03.2015 tarihinde, gizli soruşturmacı olarak görevlendirilen kamu görevlilerine 20 TL karşılığında uyuşturucu madde sattığı iddia edilen olayda;</p>

<p>Sanığa isnat olunan uyuşturucu madde ticareti suçunun bir örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmemiş olması ve 02.12.2016 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürülüğe giren 6763 sayılı Kanun’un 27. maddesi ile CMK'nın 139. maddesinin yedinci fıkrasının (a) bendinin (1) numaralı alt bendinde yer alan "Uyuşturucu" ibaresini "Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın uyuşturucu" şeklinde değiştiren düzenlemenin 17.03.2015 olan suç tarihi itibarıyla henüz yürürlüğe girmemiş olması nedeniyle, mahkemece 5271 sayılı CMK'nın 139. maddesi uyarınca "gizli soruşturmacı" görevlendirilmesine karar verilmesi hukuka uygun olmayıp, alıcı rolüne girerek sanıktan uyuşturucu madde satın alan kamu görevlilerinin kolluk görevlisi olmaları durumunda gizli soruşturmacı değil "gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisi" olarak kabul edilmeleri gerekmektedir. Bu görevlilerin ancak suça azmettirmeden veya teşvik etmeden elde ettiği deliller hukuka uygun olacak ve hükme esas alınabilecektir.</p>

<p>Sanık hakkında CMK’nın 140. maddesi gereğince teknik araçla izlenmesine dair verilmiş bir karar bulunmadığı hâlde gizli soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin karara dayanılarak teknik araçla izleme ve kayıt altına alma işlemi yapıldığının, Yerel Mahkemece de 17.03.2015 tarihli eyleme ilişkin olarak suçun sübutunun, gizli soruşturmacılarca yapılan faaliyet sonucu düzenlenen rapora ve teknik araçla izleme sonucu elde edilen kayıtlara dayandırıldığının, CMK'nın 217. maddesi uyarınca hukuka uygun şekilde elde edilen her türlü delil ile suçun ispatı gerektiğinin, hukuka uygun olmayan teknik araçla izleme sonucu elde edilen delillere dayanılarak sübuta gidilmesinin ise mümkün olmadığının, sanığın da atılı bulunan uyuşturucu madde ticareti yapma suçlamasını kabul etmediğinin anlaşılması karşısında; gizli soruşturmacı olarak görevlendirilen kamu görevlilerinin adli kolluk görevlisi olup olmadıklarının araştırılması, "gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlileri" olduklarının tespiti hâlinde suç konusu esrarı satın aldıkları şahsın sanık olup olmadığına, olayın ne şekilde gerçekleştiğine dair somut olaya ilişkin tanık olarak dinlenmeleri, sanık ve müdafisine tanıklara soru sorma olanağının tanınması, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiği hâlde bu hususlar gözetilmeden, eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulmasının isabetsiz olduğu kabul edilmelidir.<br />
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle kabulüne karar verilmelidir.<br />
Ulaşılan bu sonuç karşısında asıl uyuşmazlık konusu değerlendirilmemiştir.</p>

<p><strong>SONUÇ : </strong>Açıklanan nedenlerle;</p>

<p>1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının değişik gerekçeyle KABULÜNE,</p>

<p>2- Yargıtay 20. Ceza Dairesinin 19.02.2018 tarihli ve 147-1056 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,</p>

<p>3- Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 19.09.2017 tarihli ve 212-328 sayılı hükmünün, gizli soruşturmacı olarak görevlendirilen kamu görevlilerinin adli kolluk görevlisi olup olmadıklarının araştırılması, "gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlileri" olduklarının tespiti hâlinde suç konusu esrarı satın aldıkları şahsın sanık olup olmadığına, olayın ne şekilde gerçekleştiğine dair somut olaya ilişkin tanık olarak dinlenmeleri ile sanık ve müdafisine tanıklara soru sorma olanağının tanınması, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiği gözetilmeden, eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulması isabetsizliğinden, diğer yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA,</p>

<p>4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 24.06.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>KARARLAR</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2018328-e-2021312-k-sayili-karari</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 23:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/07/yargi/yargitayd4ss.jpg" type="image/jpeg" length="57132"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hibrit Kopuş Savunması Perspektifinden Ceza Muhakemesinde Status Quo Bias]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesinde-status-quo-bias-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesinde-status-quo-bias-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde karar verme süreci yalnızca delillerin hukuki değerlendirilmesinden ibaret değildir. Dosyanın ilk kuruluş biçimi, iddianamenin anlatısı, tutuklama kararının dili, bilirkişi raporunun otoritesi ve esas hakkındaki mütalaanın yönlendirici etkisi, yargılamanın ilerleyen aşamalarında güçlü bir “mevcut durum” üretir. Bu mevcut durum, çoğu zaman açıkça savunulmayan fakat fiilen korunan bir kanaat zemini yaratır. Karar psikolojisinde <strong>status quo bias</strong> olarak adlandırılan bu eğilim, kişilerin ve kurumların mevcut durumu değiştirmek yerine onu sürdürmeye yatkın olmalarını ifade eder. Ceza muhakemesinde bu yanlılık, dosya konforu, kanaat ataleti, tutukluluğun devamı refleksi, bilirkişi raporuna aşırı bağlılık ve mütalaaya uyum şeklinde görünür hale gelir. Hibrit Kopuş Savunması bakımından sorun, yalnızca mahkemeye yeni delil veya yeni argüman sunmak değildir. Asıl mesele, dosyada kurulmuş mevcut kanaat düzeninin hangi yoğunlukta ve hangi stratejik araçlarla kırılacağıdır. Bu makale, status quo bias kavramını ceza muhakemesi pratiği içinde incelemekte ve Hibrit Kopuş Savunması’nın bu atalete karşı geliştirebileceği kopuş stratejilerini tartışmaktadır.</p>

<p><strong>I. Giriş: Ceza Muhakemesinde Mevcut Durumun Görünmeyen İktidarı</strong></p>

<p>Ceza muhakemesi, çoğu zaman hakikatin serbestçe araştırıldığı, delillerin duruşmada tartışıldığı ve hâkimin kararını yalnızca yargılama sürecinin sonunda oluşturduğu bir alan olarak tasavvur edilir. Normatif model de büyük ölçüde bu varsayım üzerine kuruludur. Bu modele göre iddia, savunma ve yargılama makamı; delillerin huzurda tartışıldığı, tarafların dinlendiği, savunmanın etkin biçimde katıldığı ve kanaatin duruşma içinde oluştuğu bir muhakeme düzeninde hareket eder.</p>

<p>Ancak ceza muhakemesinin fiilî işleyişi, her zaman bu normatif idealle örtüşmez. Duruşma, çoğu kez bütünüyle boş ve tarafsız bir başlangıç noktası değildir. Aksine, duruşma başlamadan önce dosya belirli bir anlatı düzeni içinde kurulmuştur. Kolluk tutanakları olayın ilk dilini üretmiş; savcılık iddianamesi bu dili hukuki bir çerçeveye yerleştirmiş; tutuklama veya adli kontrol kararları kişi hakkında ilk yargısal izlenimi oluşturmuş; bilirkişi raporları teknik hakikat iddiası taşımış; esas hakkındaki mütalaa ise yargılamanın sonuna doğru karar ihtimalini belirli bir hatta toplamıştır.</p>

<p>Bu nedenle ceza muhakemesinde savunma, çoğu zaman boş bir alana konuşmaz. Savunma, önceden kurulmuş bir alana konuşur. Daha doğrusu savunma; kendisinden önce konuşmuş metinlere, tutanaklara, raporlara, kararlara, isnatlara ve kanaat izlerine karşı konuşur. Duruşma salonunda söz alan müdafi, yalnızca iddia makamıyla değil, dosyanın daha önce üretmiş olduğu anlam düzeniyle de karşı karşıyadır.</p>

<p>İşte <strong>status quo bias</strong>, bu noktada ceza muhakemesi bakımından özel bir önem kazanır. Çünkü mahkemenin önünde yalnızca deliller değil, aynı zamanda dosyanın önceden kurulmuş hali vardır. Bu kurulu hal, zamanla kendisini koruyan zihinsel ve kurumsal bir statükoya dönüşebilir. Dosya nasıl kurulmuşsa öyle devam etsin; tutuklama verilmişse devam etsin; bilirkişi raporu gelmişse esas alınsın; iddianame olayı nasıl vasıflandırmışsa değerlendirme o çerçevede kalsın; mütalaa nasıl kurulmuşsa hüküm de ona yaklaşsın. Böylece mevcut durum, açıkça savunulmasa bile fiilen korunan bir yargısal konfor alanı üretir.</p>

<p>Bu eğilim her zaman bilinçli bir tarafgirlikten doğmaz. Çoğu zaman insan zihninin, yargısal rutinin ve kurumsal işleyişin doğal ataletiyle ilgilidir. Mevcut olanı değiştirmek; yeni bir değerlendirme yapmayı, önceki kabulü sorgulamayı, dosyayı yeniden okumayı, savunmanın itirazlarını gerçekten tartmayı ve bazen önceki kararların isabetsizliğini zımnen kabul etmeyi gerektirir. Bu ise yoğun iş yükü, dosya merkezli pratik, kesintili duruşmalar ve karar verme baskısı altında her zaman kolay değildir.</p>

<p>Bu noktada status quo bias, ceza muhakemesinde yalnızca psikolojik bir yanlılık değil, aynı zamanda usulî ve kurumsal bir sorun olarak görünür hale gelir. Çünkü mevcut dosya düzeni, kimi zaman delillerin serbestçe tartışıldığı bir alan olmaktan çıkar; delillerin önceden kurulmuş anlatıya göre okunduğu bir çerçeveye dönüşür. Savunma ise tam da bu çerçeveyi sorguladığı ölçüde rahatsız edici, yavaşlatıcı ve bozucu bir işlev üstlenir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından temel mesele burada başlar. Savunmanın görevi, yalnızca yeni delil sunmak veya mevcut delillere itiraz etmek değildir. Asıl görev, dosyada oluşmuş mevcut kanaat düzenini fark etmek, bu düzenin hangi aşamada kurulduğunu teşhis etmek ve onu hangi yoğunlukta kırmak gerektiğini belirlemektir.</p>

<p>Bu nedenle bu çalışmanın merkezindeki soru şudur:</p>

<p><strong>Savunma, dosyada oluşmuş mevcut kanaat düzenini nasıl fark eder, nasıl teşhis eder ve hangi dereceyle kırar?</strong></p>

<p>Başka bir ifadeyle:<br />
<strong>Müdafi, dosya konforu ile kanaat ataleti arasında sıkışmış bir ceza muhakemesinde, ne zaman uyumlu kalmalı, ne zaman mikro müdahalede bulunmalı, ne zaman açık kopuşa geçmeli ve ne zaman statükonun artık adil yargılanma hakkını zedelediğini kayda bağlamalıdır?</strong></p>

<p><strong>II. Status Quo Bias Nedir?</strong></p>

<p><strong>Status quo bias</strong>, kişinin veya kurumun mevcut durumu değiştirmek yerine onu korumaya eğilim göstermesidir. Bu yanlılıkta mevcut olan, çoğu zaman tarafsız, doğal veya kendiliğinden doğru bir başlangıç noktası gibi kabul edilir. Oysa mevcut durum da bir tercihin, bir önceki kararın, kurulmuş bir anlatının ve belli bir kurumsal işleyişin ürünüdür. Başka bir ifadeyle statüko, masum bir zemin değil; geçmişte yapılmış seçimlerin bugüne taşınmış biçimidir.</p>

<p>İnsan zihni, özellikle belirsizlik altında, mevcut durumu korumayı çoğu zaman daha güvenli görür. Çünkü değişiklik, yalnızca yeni bir tercihte bulunmak anlamına gelmez; aynı zamanda önceki tercihin, önceki kabulün veya önceki kanaatin sorgulanması anlamına gelir. Bu nedenle mevcut durumun değiştirilmesi zihinsel emek, sorumluluk, gerekçelendirme ve risk üstlenmeyi gerektirir. Buna karşılık mevcut durumun sürdürülmesi, daha az maliyetli ve daha az tartışmalı bir seçenek gibi görünür.</p>

<p>Ceza muhakemesinde bu eğilim çok daha güçlü işler. Çünkü ceza yargılaması, birbirinden kopuk ve bağımsız aşamalardan oluşmaz. Her aşama, kendisinden önce gelen aşamanın ürettiği metinler, kararlar ve kanaat izleri üzerine kurulur. Kolluk fezlekesi savcılık anlatısını etkiler; savcılık iddianamesi mahkemenin ilk okumasını biçimlendirir; tutuklama kararı sonraki tutukluluk incelemelerine psikolojik bir ağırlık taşır; bilirkişi raporu teknik değerlendirme alanını daraltabilir; esas hakkındaki mütalaa ise hükme giden son zihinsel yolu belirli bir hatta yoğunlaştırabilir.</p>

<p>Bu nedenle ceza dosyasında mevcut durum, basit bir usulî veri olmaktan çıkar. Zamanla bir <strong>kanaat zemini</strong> haline gelir. Bu zemin, yargılamanın görünür dilinde çoğu zaman açıkça ifade edilmez. Mahkeme veya karar verici doğrudan “ben mevcut durumu değiştirmek istemiyorum” demez. Fakat dosyanın işleyişi, ara kararların dili, delil taleplerine verilen cevaplar ve tutukluluğun devamına ilişkin gerekçeler çoğu zaman şu örtük kabule yaklaşır:</p>

<p><strong>“Dosya zaten böyle kurulmuş; bu aşamadan sonra bu kurulumu değiştirmek için çok güçlü bir sebep gerekir.”</strong></p>

<p>Savunma açısından tehlike tam da burada başlar. Çünkü savunmanın sunduğu alternatif ihtimal, yalnızca iddia makamının ileri sürdüğü görüşle değil, dosyanın bütün yerleşik ağırlığıyla mücadele etmek zorunda kalır. Müdafi, yalnızca “başka bir yorum mümkündür” demez; aynı zamanda “mevcut yorumun kendisi de sorgulanmalıdır” demek zorunda kalır.</p>

<p>Bu nedenle status quo bias, ceza muhakemesinde yalnızca bireysel bir karar hatası değildir. Aynı zamanda dosya merkezli yargılama pratiğinin ürettiği kurumsal bir atalet biçimidir. Bir kez kurulmuş isnat, bir kez verilmiş tutuklama kararı, bir kez kabul edilmiş bilirkişi raporu veya bir kez şekillenmiş mütalaa, kendisini sonraki aşamalarda yeniden üretme eğilimi gösterebilir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından bu yanlılık, savunmanın stratejik konumunu doğrudan etkiler. Çünkü savunma çoğu zaman yalnızca yanlış bir delil değerlendirmesine karşı çıkmaz; önceden kurulmuş dosya düzeninin “normal” ve “doğal” kabul edilmesine karşı çıkar. Bu nedenle müdafi, status quo bias karşısında iki ayrı düzeyde hareket etmek zorundadır: Bir yandan mevcut delil ve iddialara cevap verir; diğer yandan bu delil ve iddiaların içinde yer aldığı kurulu kanaat zeminini görünür kılar.</p>

<p>Başka bir ifadeyle savunmanın görevi, yalnızca statükoya aykırı bir sonuç istemek değildir. Savunmanın daha temel görevi, statükonun kendisinin de bir tercih, bir kurgu ve bir yargısal alışkanlık olduğunu göstermektir. Çünkü mevcut durum görünmez kaldıkça, ona karşı çıkmak da zorlaşır. Savunma önce görünmeyeni görünür kılmalı; sonra hangi yoğunlukta kopuş gerektiğine karar vermelidir.</p>

<p><strong>III. Ceza Muhakemesinde Status Quo’nun Kuruluşu</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde status quo bir anda oluşmaz. Genellikle aşama aşama kurulur. Her aşama, kendisinden sonraki aşamanın zihinsel başlangıç noktasını belirler. Dosya, ilk andan itibaren yalnızca belge biriktirmez; aynı zamanda anlam biriktirir. Bu anlam birikimi zamanla bir muhakeme alışkanlığına, ardından da korunması daha kolay görülen bir dosya statükosuna dönüşür.</p>

<p>Bu nedenle ceza muhakemesinde mevcut durum, yalnızca “dosyada bulunan belgeler” değildir. Mevcut durum; olayın nasıl adlandırıldığı, şüphelinin hangi kimlik içinde konumlandırıldığı, mağdur veya müşteki beyanının hangi ağırlıkla kayda geçirildiği, delillerin hangi sırayla dizildiği, hangi ihtimallerin merkeze alındığı ve hangi ihtimallerin kenara itildiğiyle birlikte oluşur.</p>

<p>Başka bir ifadeyle dosya, daha ilk aşamada yalnızca maddi vakıaları taşıyan pasif bir kap değildir. Dosya, vakıaları belirli bir anlam düzeni içinde kuran aktif bir metinler bütünüdür.</p>

<p><strong>1. Kolluk Tutanakları: İlk Dilin Kuruluşu</strong></p>

<p>Ceza dosyasındaki ilk anlatı çoğu zaman kolluk tutanaklarıyla kurulur. Olayın nasıl adlandırıldığı, şüphelinin nasıl konumlandırıldığı, mağdur veya müştekinin anlatısının nasıl kayda geçtiği, delillerin hangi sırayla dizildiği ve ilk izlenimin hangi kavramlarla üretildiği, sonraki tüm muhakeme aşamaları üzerinde etki doğurabilir.</p>

<p>Bu etki yalnızca teknik bir kayıt etkisi değildir. Kolluk tutanağı, çoğu zaman olayın ilk dilini üretir. Olay henüz mahkeme önüne gelmeden önce, dosya içinde belirli bir anlatı yönü kazanır. Bu nedenle tutanak, yalnızca “ne olduğuna” ilişkin bir kayıt değil; çoğu zaman “olan şeyin nasıl anlaşılması gerektiğine” ilişkin ilk çerçevedir.</p>

<p>Bir olay “kavga” olarak mı yazılmıştır, “planlı saldırı” olarak mı? Bir temas “itme” midir, “kasten darp” mıdır? Bir para hareketi “miras ilişkisi içinde ihtilaflı tasarruf” mudur, yoksa doğrudan “hırsızlık” mıdır? Bir telefon görüşmesi “olağan iletişim” midir, “örgütsel irtibat” mıdır? Bir sosyal medya paylaşımı “eleştiri” midir, “tehdit” midir? Bir susma hali “şaşkınlık” mıdır, “soğukkanlılık” mıdır?</p>

<p>Bu sorular yalnızca kelime seçimiyle ilgili değildir. Ceza muhakemesinde kelimeler, çoğu zaman deliller kadar etkili olabilir. Çünkü ilk kelime, sonraki bakışı yönlendirir. Dosyanın ilk kavramları, olayın hangi kategori içinde algılanacağını, şüphelinin hangi rol içinde görüleceğini ve hangi ihtimallerin daha baştan zayıf kabul edileceğini belirleyebilir.</p>

<p>Bu yönüyle kolluk tutanakları, ceza muhakemesinde çoğu zaman ilk çıpa işlevi görür. Ancak status quo bias bakımından mesele yalnızca çıpalama değildir. Çıpa etkisi, ilk bilginin sonraki değerlendirmeyi etkilemesini ifade eder. Status quo bias ise bu ilk dilin zamanla dosyanın “normal hali” haline gelmesiyle ilgilidir. Başlangıçta yalnızca bir anlatı tercihi olan ifade, ilerleyen aşamalarda sanki olayın doğal ve tartışmasız karşılığıymış gibi işlemeye başlayabilir.</p>

<p>Bir kere “tehlikeli”, “örgütlü”, “kaçma şüphesi bulunan”, “delilleri karartma ihtimali olan”, “müşteki beyanını doğrulayan”, “soğukkanlı”, “planlı”, “ısrarlı”, “kamu düzenini bozan” gibi ifadeler dosyaya girdiğinde, savunma artık yalnızca olayı tartışmaz. Aynı zamanda bu ilk dilin ürettiği statükoyu da tartışmak zorunda kalır.</p>

<p>Çünkü bu kavramlar, çoğu zaman dosyada yalnızca betimleyici ifadeler olarak kalmaz. Zamanla kararların gerekçesine, iddianamenin anlatısına, tutuklama değerlendirmesine, bilirkişi sorularına ve hatta hükmün diline sızabilir. Böylece ilk tutanak dili, sonraki aşamalarda kendisini tekrar eden bir kanaat diline dönüşür.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından bu nedenle kolluk tutanağı, yalnızca usulî bir belge değildir. O, dosya statükosunun ilk sahnesidir. Müdafi, bu sahnede kurulan dili dikkatle okumalıdır. Hangi kelime olguyu anlatıyor, hangi kelime yorum yüklüyor? Hangi ifade tarafsız kayıt, hangi ifade suçlayıcı anlam taşıyor? Hangi kavram delile dayanıyor, hangi kavram delilin önüne geçiyor?</p>

<p>Savunmanın ilk müdahalesi de çoğu zaman buradan başlamalıdır. Çünkü ilk dil sorgulanmadan sonraki statükoyu kırmak zorlaşır. Kolluk tutanağındaki yorum yüklü ifadeler, iddianamede hukuki vasıflandırmaya; tutuklama kararında risk gerekçesine; mütalaada mahkûmiyet talebine dönüşebilir.</p>

<p>Bu nedenle savunma, kolluk tutanaklarına karşı yalnızca “eksik düzenlenmiştir” veya “gerçeğe aykırıdır” demekle yetinmemelidir. Daha güçlü müdahale, tutanağın olay dilini tartışmaya açmaktır:</p>

<p><strong>“Bu dosyada ilk andan itibaren olay, nötr bir vakıa diliyle değil; suçlayıcı ve yönlendirici bir kavram setiyle kayda geçirilmiştir.”</strong></p>

<p>Bu cümle, yalnızca bir tutanak itirazı değildir. Aynı zamanda dosyanın ilk statükosuna yöneltilmiş stratejik bir kopuş hamlesidir. Savunma burada mahkemeye şunu hatırlatır: Dosyada mevcut olan her ifade, kendiliğinden hakikat değildir; bazı ifadeler, hakikat iddiası taşıyan ilk anlatı tercihleridir.</p>

<p>Ve ceza muhakemesinde ilk anlatı sorgulanmadan, sonraki kanaatin gerçekten bağımsız biçimde oluştuğunu söylemek güçleşir.</p>

<p>İddianame, ceza muhakemesinde yalnızca kamu davasını açan teknik bir metin değildir. Aynı zamanda olayın devlet eliyle kurulmuş ilk hukuki anlatısıdır. Bu nedenle iddianame, sadece “suçlama” işlevi görmez; olayı belirli bir anlam düzenine yerleştiren, delilleri belirli bir sıraya sokan ve sanığı belirli bir suç tipinin muhatabı olarak konumlandıran güçlü bir çerçeveleme metnidir.</p>

<p>Kolluk aşamasında üretilen ham anlatı, iddianameyle birlikte hukuki vasıflandırma kazanır. Artık olay yalnızca “şu oldu, bu yaşandı” düzeyinde değildir. Olay, belirli bir suç tipinin unsurları içinde okunmaya başlanır. Şüpheli, dosya dili içinde artık yalnızca olayın tarafı değil; belirli bir suçun faili olarak kurgulanır. Deliller de çoğu zaman bu vasıflandırmayı destekleyecek biçimde dizilir, seçilir ve anlamlandırılır.</p>

<p>Bu noktada iddianamenin en güçlü etkisi, yalnızca ne söylediğinde değil, neyi dışarıda bıraktığında ortaya çıkar. Çünkü iddianame çoğu zaman alternatif ihtimalleri metnin merkezine almaz. Olayın başka türlü açıklanabilme ihtimali, sanığın lehine yorumlar, deliller arasındaki boşluklar, müşteki beyanındaki zayıflıklar veya hukuki nitelendirme tartışmaları metnin kenarında kalabilir. Böylece iddianame, bir yandan suçlamayı kurarken diğer yandan dosyanın hangi ihtimaller etrafında dönmeyeceğini de belirler.</p>

<p>İddianamenin kabulüyle birlikte bu anlatı, mahkeme dosyasının resmi başlangıç metni haline gelir. Bu andan itibaren yargılama teorik olarak tarafsız bir muhakeme alanında başlar görünse de fiilen iddianamenin kurduğu anlatı zemininde hareket eder. Mahkeme, dosyayla ilk karşılaşmasını çoğu zaman iddianamenin olay örgüsü, delil sıralaması ve hukuki vasıflandırması üzerinden yapar. Bu nedenle iddianame, yalnızca yargılamanın başlangıç belgesi değil; mahkemenin ilk bakışını şekillendiren anlatısal bir eşiktir.</p>

<p>Status quo bias bakımından iddianamenin önemi burada belirginleşir. İddianameyle birlikte dosyada ikinci bir statüko oluşur: Olay artık belli bir suç tipi etrafında kurulmuş, deliller bu suç tipini destekleyen bir düzen içinde sıralanmış, sanık da bu düzenin faili olarak yerleştirilmiştir. Bundan sonra savunmanın her alternatif açıklaması, çoğu zaman bu resmi başlangıç anlatısına karşı sonradan gelen bir itiraz gibi algılanabilir.</p>

<p>Oysa savunmanın anlatısı, iddianamenin tali eki değildir. Savunma, iddianamenin çizdiği çerçevenin içinde yalnızca boşluk dolduran bir unsur olarak görülemez. Ceza muhakemesinde savunma, olayın başka türlü kurulabileceğini, delillerin başka türlü okunabileceğini ve hukuki vasıflandırmanın tartışmaya açık olduğunu göstermekle yükümlü kurucu bir muhakeme öznesidir.</p>

<p>Bu nedenle savunmanın görevi bu aşamada yalnızca “iddianame hatalıdır” demek değildir. Daha derin görev, iddianamenin hangi varsayımlar üzerine kurulduğunu göstermektir. Hangi olgu başlangıç kabulü yapılmıştır? Hangi beyan merkezileştirilmiştir? Hangi delil belirleyici hale getirilmiştir? Hangi alternatif ihtimal görünmez kılınmıştır? Hangi kavramlar sanığı baştan belirli bir ahlaki veya cezai konuma yerleştirmiştir?</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından iddianame, bu yüzden sadece cevap verilecek bir metin değildir; çözülmesi gereken bir anlatı örgüsüdür. Müdafi, iddianameyi yalnız maddi hata, hukuki hata veya eksik delil açısından değil; kurduğu hikâye, seçtiği kavramlar, dışladığı ihtimaller ve ürettiği dosya statükosu bakımından da okumalıdır.</p>

<p>Çünkü iddianame bazen açıkça güçlü olduğu için değil, yargılamanın resmi başlangıç metni olduğu için güçlüdür. Onun gücü, yalnızca delillerinden değil, başlangıç konumundan gelir. Status quo bias tam da bu başlangıç konumunu koruma eğiliminde ortaya çıkar. Mahkeme, farkında olmadan iddianamenin çizdiği hatta kalabilir; delilleri o hat içinde tartabilir; savunmanın sunduğu alternatifleri ise “mevcut dosya düzenini değiştirmek için yeterli mi?” sorusuyla değerlendirebilir.</p>

<p>Bu nedenle savunmanın stratejik cümlesi şuna yaklaşmalıdır:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, iddianame olayın kendisi değil, olayın iddia makamı tarafından kurulmuş bir yorumudur. Bu yorumun hükme esas alınabilmesi için, savunmanın ortaya koyduğu alternatif ihtimallerin gerçek anlamda tartışılması gerekir.”</strong></p>

<p>Bu cümle, iddianameye yalnızca karşı çıkmaz; iddianamenin statüko üretici gücünü de görünür kılar. Savunma burada mahkemeye şunu hatırlatır: Yargılama, iddianame anlatısının doğrulanması süreci değildir. Yargılama, iddianamenin de savunma anlatısının da deliller ışığında sınandığı bir muhakeme alanı olmak zorundadır.</p>

<p>Aksi halde duruşma, hakikatin serbestçe araştırıldığı bir yer olmaktan çıkar; iddianamede kurulmuş anlatının yargısal onay sahnesine dönüşür. Hibrit Kopuş Savunması’nın iddianameye yönelik temel müdahalesi de tam burada başlar: Savunma, iddianamenin ürettiği resmi başlangıç konforunu bozar ve mahkemeyi dosyayı yeniden, başka ihtimallere açık biçimde okumaya davet eder.</p>

<p><strong>3. Tutuklama Kararı: Geçici Tedbirin Kalıcı Kanaate Dönüşmesi</strong></p>

<p>Tutuklama, hukuken geçici, istisnai ve ölçülü uygulanması gereken bir koruma tedbiridir. Ancak ceza muhakemesinin fiilî işleyişinde tutuklama kararı, çoğu zaman yalnızca özgürlüğü sınırlayan geçici bir tedbir olarak kalmaz; dosyanın en güçlü statüko üreticilerinden birine dönüşür. Çünkü tutuklama, kişi hakkında yalnızca usulî bir sonuç doğurmaz. Aynı zamanda dosyada güçlü bir suç şüphesi, risk, tehlikelilik ve yargısal ciddiyet izlenimi yaratır.</p>

<p>Bu nedenle tutuklama kararı, ceza muhakemesinde çift yönlü bir etki üretir. Bir yandan sanığın özgürlüğünü sınırlar; diğer yandan dosyanın psikolojik ağırlığını artırır. Tutuklu dosya, çoğu zaman tutuksuz dosyadan farklı okunur. Sanığın duruşmaya ceza infaz kurumundan getirilmesi, salondaki fiziksel konumu, kelepçe ve güvenlik tedbirleri, dosyanın algısal ağırlığı, yargılama makamı üzerinde açık veya örtük bir etki doğurabilir.</p>

<p>Bir kişi tutuklandığında, sonraki yargılama aşamalarında görünmez fakat etkili bir varsayım devreye girebilir:</p>

<p><strong>“Madem tutuklandı, dosyada ciddi bir şey olmalı.”</strong></p>

<p>Bu varsayım, özellikle tutukluluğun devamı kararlarında daha belirgin hale gelir. İlk tutuklama kararı verildikten sonra, sonraki incelemelerde mevcut durum artık özgürlük değil, tutukluluktur. Böylece tahliye kararı, yalnızca bir koruma tedbirinin kaldırılması olarak değil; önceki yargısal değerlendirmenin değiştirilmesi olarak algılanabilir. Bu da karar verici üzerinde ek bir gerekçelendirme baskısı oluşturur.</p>

<p>Status quo bias tam da burada çalışır. Çünkü tutukluluğun devamı, mevcut durumun sürdürülmesidir. Tahliye ise mevcut durumu değiştiren aktif bir karardır. Devam kararı, çoğu zaman daha güvenli, daha risksiz ve daha az tartışmalı görünür. Oysa ceza muhakemesinin özgürlük lehine kurulması gereken mantığında asıl olağan olan özgürlüktür; tutuklama ise istisnadır. Ancak status quo bias, bu normatif dengeyi tersine çevirebilir: Bir kez tutuklama kararı verildiğinde, istisna olan tedbir fiilen yeni olağan haline gelebilir.</p>

<p>Bu durumun en tehlikeli sonucu, tutukluluğun kendi kendini gerekçelendiren bir yapıya dönüşmesidir. İlk tutuklama kararında kullanılan gerekçeler, sonraki incelemelerde yeniden tekrar edilir. “Kuvvetli suç şüphesi”, “delilleri karartma ihtimali”, “kaçma şüphesi”, “suçun vasıf ve mahiyeti”, “mevcut delil durumu” gibi ifadeler, her yeni incelemede somut olarak yenilenmeden kullanıldığında, tutukluluk gerçek bir değerlendirme konusu olmaktan çıkar; dosyanın korunması gereken mevcut hali haline gelir.</p>

<p>Bu noktada savunmanın görevi yalnızca tahliye talep etmek değildir. Savunma, tutukluluğun nasıl bir statükoya dönüştüğünü görünür kılmalıdır. Her tutukluluk incelemesinin, önceki kararın otomatik tekrarı değil; yeni, somut, güncel ve bireyselleştirilmiş bir değerlendirme olması gerektiğini vurgulamalıdır. Çünkü koruma tedbiri, zaman geçtikçe aynı gerekçelerle değil, ancak güncelliğini koruyan somut nedenlerle sürdürülebilir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması açısından bu aşamada müdafi, tutukluluğun devamı kararlarını yalnızca sonuç bakımından değil, gerekçelendirme biçimi bakımından da tartışmalıdır. Sorulması gereken temel sorular şunlardır:</p>

<p>Tutuklama kararından sonra hangi yeni olgu ortaya çıkmıştır?<br />
Delillerin ne kadarı toplanmıştır?<br />
Kaçma şüphesini gösteren somut davranış nedir?<br />
Delil karartma ihtimali hangi güncel olguya dayanmaktadır?<br />
Adli kontrol neden yetersiz görülmektedir?<br />
Önceki gerekçeler sadece tekrar mı edilmiştir, yoksa gerçekten yeniden mi değerlendirilmiştir?</p>

<p>Bu sorular, tutukluluğun statüko etkisini kırmaya yöneliktir. Çünkü savunma yalnızca “müvekkilim tahliye edilsin” demekle yetinirse, mevcut tutukluluk halinin kurumsal ağırlığı içinde kaybolabilir. Buna karşılık savunma, tutukluluğun devam kararının hangi yönlerden otomatikleştiğini gösterdiğinde, mahkemeyi mevcut durumu yeniden düşünmeye zorlar.</p>

<p>Bu bağlamda savunmanın stratejik cümlesi şöyle kurulabilir:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, tutukluluğun devamı yönünde önceki gerekçelerin tekrarı, koruma tedbirinin güncel ve somut koşullar bakımından yeniden değerlendirildiği anlamına gelmez. Bu aşamada tartışılması gereken husus, ilk tutuklama kararının doğru olup olmadığı değil; bugün itibarıyla tutukluluğun hâlâ zorunlu, ölçülü ve güncel nedenlere dayalı olup olmadığıdır.”</strong></p>

<p>Bu cümle, tutukluluğun status quo bias içindeki yerini doğrudan hedef alır. Çünkü savunma burada mevcut durumu değiştirme talebini soyut bir özgürlük talebi olarak değil, her incelemenin bağımsız ve güncel yapılması gerektiği yönünde usulî bir zorunluluk olarak kurar.</p>

<p>Tutuklama kararının statükoya dönüşmesi, yargılamanın geri kalanını da etkiler. Tutuklu sanık, yalnızca özgürlüğünden yoksun kişi değildir; dosyanın algısal merkezinde suç şüphesi güçlenmiş kişi olarak da yer alabilir. Bu nedenle tutukluluk, yalnızca koruma tedbiri hukuku bakımından değil, mahkemenin karar psikolojisi bakımından da önemlidir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması burada iki yönlü bir strateji izlemelidir. Birinci yön, tahliye talebini somut ve güncel olgularla desteklemektir. İkinci yön ise tutukluluğun dosyada oluşturduğu kanaat etkisini kırmaktır. Çünkü bazen sorun yalnızca sanığın özgürlüğünden yoksun bırakılması değildir; tutukluluk halinin, sanığın suçluluğuna ilişkin örtük bir algı üretmesidir.</p>

<p>Bu nedenle savunma, tutuklama kararını geçici bir tedbir olmaktan çıkarıp kalıcı bir kanaat dayanağına dönüştüren her dili dikkatle izlemelidir. “Tutuklu dosya”, “ağır dosya”, “zaten tutuklu”, “mevcut halin devamı” gibi ifadeler, yargılamada masumiyet karinesini zayıflatan ve status quo bias’ı besleyen işaretler olarak değerlendirilmelidir.</p>

<p>Sonuç olarak tutuklama, ceza muhakemesinde en güçlü statüko üreticilerinden biridir. Bir kez verildiğinde, yalnızca kişinin özgürlüğünü değil, dosyanın okunma biçimini de etkiler. Bu nedenle Hibrit Kopuş Savunması bakımından tutukluluğa karşı mücadele, yalnızca tahliye mücadelesi değildir. Aynı zamanda geçici tedbirin kalıcı kanaate dönüşmesine karşı verilen bir muhakeme mücadelesidir.</p>

<p><strong>4. Bilirkişi Raporu: Teknik Metnin Hakikat Statükosuna Dönüşmesi</strong></p>

<p>Bilirkişi raporu, ceza muhakemesinde hâkimin sahip olmadığı özel veya teknik bilgi alanlarında aydınlatıcı işlev gören bir değerlendirme aracıdır. Bu yönüyle bilirkişi, yargılamanın yerine geçen bir karar makamı değil; mahkemeye teknik yardım sunan bir usul aktörüdür. Ancak ceza muhakemesinin fiilî işleyişinde bazı bilirkişi raporları, yalnızca teknik görüş olmaktan çıkarak dosyanın merkezî hakikat metni haline gelebilir.</p>

<p>Özellikle teknik, mali, dijital, tıbbi, kriminal, trafik, imza, bilişim veya muhasebe incelemesi içeren dosyalarda bu risk daha belirgindir. Çünkü mahkeme, uzmanlık gerektiren alanlarda raporun sonuç kısmını çoğu zaman güvenli bir karar zemini olarak görme eğilimindedir. Rapor dosyaya girdiğinde, dosyanın karmaşık tarafları sanki açıklığa kavuşmuş gibi algılanabilir. Böylece teknik metin, yalnızca bilgi veren bir araç olmaktan çıkar; dosyanın karar verilebilir hale geldiği izlenimini üretir.</p>

<p>Status quo bias burada teknik otoriteyle birleşir. Rapor bir kez dosyaya girdikten sonra onu tartışmaya açmak, ek rapor almak, yeni bilirkişi incelemesi yaptırmak, raporlar arasındaki çelişkileri gidermek veya uzmanlık sınırlarını sorgulamak mahkeme açısından zahmetli ve zaman alıcı görünebilir. Mevcut raporun korunması ise daha kolay, daha hızlı ve daha yönetilebilir bir yol olarak belirebilir.</p>

<p>Böylece dosyada örtük bir eğilim doğar:</p>

<p><strong>“Rapor gelmiş; dosya teknik olarak tamamlanmış.”</strong></p>

<p>Bu cümle açıkça söylenmese bile yargılamanın işleyişinde hissedilebilir. Savunmanın rapora yönelik itirazları bazen dosyayı uzatan, kararı geciktiren veya teknik alanı gereksiz yere karmaşıklaştıran talepler gibi algılanabilir. Oysa bilirkişi raporu, tartışılmadan hakikat statüsüne yükseltilemez. Teknik görüş, ancak tarafların itirazlarına açıldığı, yöntemsel sınırları gösterildiği ve mahkeme tarafından hukuki değerlendirmeye tabi tutulduğu ölçüde hükme esas alınabilir.</p>

<p>Bu nedenle savunmanın görevi, bilirkişi raporunu yalnızca sonuç kısmı üzerinden tartışmak değildir. Daha derin ve etkili savunma, raporun bilgi üretme biçimini sorgular. Rapor hangi verilere dayanmıştır? İnceleme konusu doğru belirlenmiş midir? Bilirkişi, uzmanlık alanının sınırları içinde mi kalmıştır? Kullanılan yöntem denetlenebilir midir? Rapor, alternatif açıklamaları değerlendirmiş midir? Eksik veriyle kesin sonuç kurulmuş mudur? Varsayımlar açıkça gösterilmiş midir? Sonuç ile dayanaklar arasında mantıksal bağ var mıdır?</p>

<p>Bu sorular, bilirkişi raporunu teknik otorite zırhından çıkarıp muhakeme içinde tartışılabilir bir metne dönüştürür. Çünkü bilirkişi raporu da nihayetinde bir metindir; belirli verileri seçer, belirli yöntemleri kullanır, belirli varsayımlar yapar ve belirli sonuçlara ulaşır. Bu nedenle raporun teknik dili, onun tartışılmaz olduğu anlamına gelmez. Aksine teknik dil, daha dikkatli bir denetimi zorunlu kılar.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından bilirkişi raporu, dosyada oluşan teknik statükonun en önemli kaynaklarından biridir. Müdafi burada yalnızca “rapora itiraz ediyoruz” demekle yetinmemelidir. Çünkü soyut rapor itirazı, çoğu zaman dosya konforunu sarsmaz. Savunma, raporun hangi nedenle yetersiz olduğunu, hangi noktada varsayıma dayandığını, hangi delili dışarıda bıraktığını, hangi soruya cevap vermediğini ve hangi teknik sınırı aştığını somut biçimde göstermelidir.</p>

<p>Bu bağlamda savunmanın stratejik cümlesi şöyle kurulabilir:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, dosyada bilirkişi raporu bulunması, teknik meselenin gerçekten aydınlatıldığı anlamına gelmez. Raporun sonucu kadar, bu sonuca hangi veriyle, hangi yöntemle ve hangi varsayımla ulaşıldığı da tartışılmalıdır.”</strong></p>

<p>Bu cümle, bilirkişi raporunun statüko etkisini kırmaya yöneliktir. Çünkü mahkemeye, raporun varlığı ile hakikatin aydınlatılması arasında otomatik bir eşitlik kurulamayacağını hatırlatır.</p>

<p>Bilirkişi raporunun hakikat statükosuna dönüşmesi, özellikle raporun sonuç bölümünün hükme doğrudan taşınması halinde daha da tehlikeli hale gelir. Mahkeme, bilirkişinin teknik tespitlerini hukuki değerlendirme süzgecinden geçirmeden benimserse, yargılama makamı teknik metnin gölgesinde kalır. Bu durumda bilirkişi fiilen karar vericiye yaklaşır; mahkeme ise raporu onaylayan makam görüntüsü kazanır.</p>

<p>Oysa ceza muhakemesinde hüküm, bilirkişi raporunun sonucu üzerine değil; duruşmada tartışılmış, savunmanın itirazlarına açılmış ve mahkeme tarafından serbestçe değerlendirilmiş deliller üzerine kurulmalıdır. Bilirkişi raporu da bu tartışmanın dışında tutulamaz. Raporun sonuç kısmı, duruşma salonuna kapalı bir teknik hüküm gibi getirilemez.</p>

<p>Bu nedenle Hibrit Kopuş Savunması, bilirkişi raporuna karşı üç aşamalı bir müdahale geliştirmelidir.</p>

<p>İlk aşama, <strong>raporun yöntemini görünür kılmaktır.</strong> Müdafi, raporun yalnızca ne dediğini değil, nasıl dediğini tartışmalıdır. Çünkü yöntem saklı kaldığında sonuç otorite kazanır.</p>

<p>İkinci aşama, <strong>raporun sınırlarını göstermektir.</strong> Bilirkişi hangi konuda görüş bildirebilir, hangi konuda mahkemenin yerine geçemez, hangi noktada teknik değerlendirme hukuki nitelendirmeye dönüşmüştür? Bu sınır çizilmediğinde bilirkişi raporu, yargısal kanaatin yerine geçebilir.</p>

<p>Üçüncü aşama ise <strong>raporun statüko etkisini kırmaktır.</strong> Savunma, raporun dosyayı kapatan değil, tartışmayı açan bir metin olması gerektiğini vurgulamalıdır. Eğer rapor çelişkili, eksik, varsayıma dayalı veya denetlenemez ise ek rapor, yeni bilirkişi incelemesi, uzman görüşü veya duruşmada bilirkişinin dinlenmesi talep edilmelidir.</p>

<p>Bu müdahale, çoğu zaman mikro düzeyde başlar. Önce raporun belirli bir cümlesi, belirli bir veri eksikliği, belirli bir yöntem sorunu hedef alınır. Eğer mahkeme bu itirazları karşılamadan raporu hükme esas alma eğilimi gösterirse, savunma daha açık bir kopuş diline geçmelidir:</p>

<p><strong>“Bu rapor, savunmanın yöntemsel itirazları karşılanmadan hükme esas alınırsa, teknik değerlendirme yargısal denetimin yerine geçmiş olacaktır.”</strong></p>

<p>Bu cümle, rapor itirazını basit bir usul talebi olmaktan çıkarır; adil yargılanma, delillerin tartışılması ve hükmün denetlenebilirliği meselesine taşır.</p>

<p>Sonuç olarak bilirkişi raporu, ceza muhakemesinde hem aydınlatıcı hem de yanıltıcı bir işleve sahip olabilir. Doğru kullanıldığında teknik alanı anlaşılır kılar; yanlış kullanıldığında ise teknik otorite perdesi altında dosyanın statükosunu güçlendirir. Raporun varlığı, hakikatin bulunduğunu göstermez. Bazen yalnızca hakikat iddiasının teknik bir dile büründüğünü gösterir.</p>

<p>Bu nedenle Hibrit Kopuş Savunması bakımından bilirkişi raporuyla mücadele, yalnızca rapora karşı çıkmak değildir. Asıl mesele, teknik metnin tartışılmaz hakikat metnine dönüşmesini engellemektir. Çünkü bilirkişi raporu tartışılmadan hükme esas alınıyorsa, duruşma artık delillerin tartışıldığı bir muhakeme alanı olmaktan çıkar; teknik statükonun yargısal onay sahnesine dönüşür.</p>

<p>Esas hakkındaki mütalaa, ceza muhakemesinde hükümden önceki en güçlü yönlendirici metinlerden biridir. Mütalaa, savcılık makamının yargılama sonunda ulaştığı görüşü ifade eder. Bu yönüyle teorik olarak taraflardan birinin nihai değerlendirmesidir. Ancak uygulamada çoğu zaman bundan daha fazlasını ifade eder: Mahkeme açısından “karara en yakın metin” işlevi görebilir.</p>

<p>Bu nedenle esas hakkındaki mütalaa, ceza dosyasında status quo bias’ın son ve yoğunlaşmış biçimini üretir. Çünkü bu aşamada dosya artık yalnızca açılmış, anlatılmış veya teknik olarak değerlendirilmiş değildir; belirli bir hüküm ihtimaline doğru yönelmiştir. Kolluk tutanağının ilk dili, iddianamenin hukuki anlatısı, tutuklama kararının kanaat izi, bilirkişi raporunun teknik ağırlığı ve duruşma boyunca verilen ara kararlar, mütalaa ile birlikte sonuç cümlesine yaklaşır.</p>

<p>Mütalaa, bu bakımdan yalnızca savcının görüşü değildir. Çoğu zaman dosyada birikmiş kanaatin hukuki form içinde yoğunlaştığı son metindir. Bu nedenle savunmanın esas hakkında beyanı da yalnızca mütalaaya verilen cevap değildir. Savunma, bu aşamada dosyanın bütün geçmişiyle hesaplaşır. Artık karşısında yalnızca iddianame yoktur; yargılama boyunca oluşmuş kanaat birikimi vardır.</p>

<p>Bu noktada savunmanın işi zordur. Çünkü mütalaa, hükümden hemen önce gelir. Duruşmanın psikolojik ritmi bakımından dosya artık tamamlanmış, deliller toplanmış, taraflar dinlenmiş ve karar aşamasına yaklaşılmış görünür. Böyle bir anda savunmanın itirazı, bazen süreci yeniden açmaya çalışan geç kalmış bir müdahale gibi algılanabilir. Oysa esas hakkında savunma, ceza muhakemesinin tali bir formalitesi değil; hükümden önceki son kurucu savunma alanıdır.</p>

<p>Status quo bias burada şu biçimde işler:</p>

<p><strong>“Mütalaa verilmiş; dosya artık hükme hazır.”</strong></p>

<p>Bu örtük kabul, savunma açısından son derece tehlikelidir. Çünkü mütalaanın verilmiş olması, dosyanın gerçekten tartışıldığı, savunmanın esaslı itirazlarının karşılandığı veya alternatif ihtimallerin değerlendirildiği anlamına gelmez. Mütalaa bazen yalnızca iddianame anlatısını devam ettirir. Bazen bilirkişi raporunu tartışmasız biçimde merkeze alır. Bazen tutuklama kararlarında oluşan risk dilini hüküm diline taşır. Bazen de savunmanın yargılama boyunca yaptığı itirazları hiç karşılamadan mevcut dosya düzenini sonuç talebine dönüştürür.</p>

<p>Bu nedenle savunma, bu aşamada yalnızca “mütalaaya katılmıyoruz” demekle yetinemez. Bu cümle, çoğu zaman son statükoyu kırmaya yetmez. Daha etkili savunma, mütalaanın hangi delilleri tartışmadan kabul ettiğini, hangi savunma argümanlarını görmezden geldiğini, hangi çelişkileri kapattığını, hangi alternatif ihtimalleri dışladığını ve hangi dosya statükosunu hükme taşımaya çalıştığını göstermelidir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından esas hakkındaki mütalaaya karşı verilecek cevap, yalnızca sonuç odaklı değil, yapı sökücü olmalıdır. Müdafi, mütalaanın kurduğu hüküm ihtimalini parçalara ayırmalı; bu ihtimalin hangi varsayımlar üzerine kurulduğunu tek tek göstermelidir. Mütalaa, “mahkûmiyet gerekir” diyorsa savunma şu soruları görünür kılmalıdır:</p>

<p>Bu sonuç hangi delile dayanıyor?<br />
Bu delil duruşmada gerçekten tartışıldı mı?<br />
Savunmanın bu delile yönelik itirazları karşılandı mı?<br />
Lehe deliller neden dışarıda bırakıldı?<br />
Çelişkili beyanlar nasıl giderildi?<br />
Bilirkişi raporundaki yöntemsel sorunlar neden değerlendirilmedi?<br />
Alternatif olay kurguları neden reddedildi?<br />
Şüpheden sanık yararlanır ilkesi neden uygulanmadı?</p>

<p>Bu sorular, mütalaanın son statüko etkisini kırmaya yöneliktir. Çünkü savunma burada mütalaayı yalnızca karşıt bir görüş olarak değil, dosyanın mevcut kanaatini hükme taşıyan bir metin olarak ele alır.</p>

<p>Bu aşamada stratejik cümle şöyle kurulabilir:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, esas hakkındaki mütalaa savunmanın temel itirazlarını karşılamadan mevcut dosya anlatısını sonuç cümlesine dönüştürmektedir. Oysa hüküm, dosyada birikmiş kanaatin otomatik sonucu olarak değil, duruşmada gerçekten tartışılmış delillerin serbest ve gerekçeli değerlendirilmesiyle kurulmalıdır.”</strong></p>

<p>Bu cümle, mütalaaya karşı basit bir itiraz değildir. Aynı zamanda mütalaanın statüko üretici işlevini açığa çıkarır. Savunma, mahkemeye şunu hatırlatır: Mütalaa hüküm değildir; mütalaa, tartışılması gereken son iddia metnidir.</p>

<p>Esas hakkında savunmanın en önemli görevi, mütalaayı hüküm öncesi tartışılmaz bir eşik olmaktan çıkarmaktır. Çünkü mütalaa tartışılmazsa, savunmanın son sözü şekli bir usul adımına dönüşür. Bu durumda duruşmanın son aşaması, gerçek bir muhakeme alanı olmaktan çıkar; önceden oluşmuş kanaatin hükme bağlandığı bir geçiş merasimine dönüşür.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bu noktada dereceli bir strateji kurmalıdır. Eğer mütalaa savunmanın argümanlarını kısmen dikkate almış, delilleri tartışmış ve mahkemenin hâlâ açık olduğu bir alan bırakmışsa, savunma ölçülü ve analitik bir dille cevap verebilir. Bu birinci veya ikinci derece müdahaledir.</p>

<p>Ancak mütalaa, iddianame anlatısını neredeyse aynen tekrar ediyor, savunmanın delil itirazlarını görmezden geliyor, bilirkişi raporunu tartışmasız kabul ediyor veya alternatif ihtimalleri hiç değerlendirmiyorsa, savunma daha açık bir kopuş diline geçmelidir. Bu durumda mesele yalnızca mütalaanın hatalı olması değildir; mütalaa, yargılamanın bütün statükosunu hükme taşıyan bir araç haline gelmiştir.</p>

<p>Daha ileri durumda, mütalaa savunmayı tamamen görünmez kılmışsa, lehe delilleri dışarıda bırakmışsa, çelişkileri kapatmışsa ve mahkûmiyet talebini yalnızca dosyanın mevcut ağırlığına dayandırmışsa, savunma bunu adil yargılanma hakkı, gerekçeli karar hakkı ve delillerin tartışılması ilkesi bakımından açıkça kayda geçirmelidir.</p>

<p>Bu aşamada kullanılabilecek daha güçlü ifade şudur:</p>

<p><strong>“Savunmanın esaslı itirazları karşılanmadan ve lehe deliller tartışılmadan verilen mütalaa, dosyada önceden oluşmuş kanaati hükme taşımaya yöneliktir. Bu haliyle mütalaa, delillerin tartışılması sürecini tamamlayan değil, tartışılmamış hususları kapatan bir metin niteliği taşımaktadır.”</strong></p>

<p>Bu dil, dördüncü dereceye yaklaşan kontrollü bir kopuş dilidir. Mahkemeyi suçlamaz; fakat usulî sorunu görünür kılar. Savunma, artık sadece beraat veya lehe hüküm talep etmez. Aynı zamanda hükmün kurulacağı zeminin problemli olduğunu ortaya koyar.</p>

<p>Esas hakkındaki mütalaa karşısında savunmanın bir diğer önemli görevi, dosyanın zaman çizgisini yeniden kurmaktır. Çünkü mütalaa çoğu zaman dosyayı belirli bir sona doğru sıkıştırır. Savunma ise bu sonun zorunlu olmadığını göstermelidir. Bunun için yargılama boyunca görünmez kalan kırılma noktaları yeniden hatırlatılmalıdır:</p>

<p>İlk tutanak dili nasıl kurulmuştur?<br />
İddianame hangi varsayımla yazılmıştır?<br />
Tutuklama kararı hangi risk dilini dosyaya taşımıştır?<br />
Bilirkişi raporu hangi eksiklikleri barındırmaktadır?<br />
Savunmanın hangi talepleri reddedilmiştir?<br />
Hangi deliller hiç tartışılmamıştır?<br />
Hangi şüphe alanları giderilmeden kalmıştır?</p>

<p>Bu yeniden kurma faaliyeti, esas hakkında savunmayı pasif bir cevap olmaktan çıkarır. Savunma, mütalaanın çizdiği sonuca mahkûm olmadığını gösterir. Dosyanın başka türlü okunabileceğini, hatta okunması gerektiğini ortaya koyar.</p>

<p>Sonuç olarak esas hakkındaki mütalaa, ceza muhakemesinde status quo bias’ın en yoğun görünümlerinden biridir. Çünkü mütalaa, yargılamanın sonunda gelir ve dosyada birikmiş kanaati hükme en yakın noktada toplar. Bu yüzden savunmanın bu aşamadaki görevi, yalnızca mütalaaya karşı çıkmak değildir. Asıl görev, mütalaanın hangi statükoyu hükme taşımaya çalıştığını görünür kılmaktır.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından esas hakkında savunma, son sözden önceki son kopuş imkânıdır. Müdafi bu imkânı yalnızca “katılmıyoruz” cümlesiyle tüketmemelidir. Mütalaayı çözmeli, dayanaklarını ayırmalı, eksiklerini göstermeli, kapattığı ihtimalleri yeniden açmalı ve mahkemeyi şu temel soruyla karşı karşıya bırakmalıdır:</p>

<p><strong>Bu hüküm, gerçekten duruşmada tartışılmış delillerden mi doğacaktır, yoksa dosyada önceden kurulmuş kanaatin son statükosundan mı?</strong></p>

<p><strong>IV. Dosya Konforu: Yargısal Ataletin Pratik Adı</strong></p>

<p>Status quo bias’ın ceza muhakemesindeki en somut karşılığı <strong>dosya konforu</strong>dur. Dosya konforu, mahkemenin dosyayı zaten kurulmuş haliyle güvenli, yönetilebilir ve karar verilebilir görmesidir. Bu konfor alanında dosya, karmaşık bir hakikat araştırması olmaktan çıkar; okunmuş, özetlenmiş, raporlanmış, vasıflandırılmış ve hükme elverişli hale getirilmiş bir nesneye dönüşür.</p>

<p>Bu nedenle dosya konforu yalnızca zihinsel bir rahatlık değildir. Aynı zamanda yargısal işleyişin pratik ekonomisiyle de ilgilidir. Yoğun iş yükü, duruşmaların kısa aralıklarla görülmesi, dosya sayısının fazlalığı, ara kararların hızla kurulması ve gerekçelendirme baskısı, mahkemeyi çoğu zaman dosyanın mevcut düzeni içinde karar vermeye yöneltebilir. Bu durumda dosya, tartışılması gereken bir muhakeme alanı olmaktan çok, sonuçlandırılması gereken bir iş yükü birimi gibi algılanma tehlikesi taşır.</p>

<p>Dosya konforu tam da burada başlar. Dosya zaten okunmuştur, iddianame zaten kurulmuştur, tutuklama veya adli kontrol kararı zaten verilmiştir, bilirkişi raporu zaten gelmiştir, tanıklar büyük ölçüde dinlenmiştir, mütalaa zaten sunulmuştur. Böyle bir aşamada savunmanın yaptığı her ciddi itiraz, yalnızca bir hukuki görüş olarak değil, dosyanın yerleşik akışına yönelik bir müdahale olarak hissedilebilir.</p>

<p>Savunma ise çoğu zaman bu konforu bozar.</p>

<p>Çünkü savunma şunu söyler:</p>

<p><strong>“Dosya sandığınız kadar tamamlanmış değil.”</strong></p>

<p><strong>“Bu rapor tartışılmadan hükme esas alınamaz.”</strong></p>

<p><strong>“Bu tanık beyanı güvenilir kabul edilemez.”</strong></p>

<p><strong>“Bu tutukluluk gerekçesi artık güncel değildir.”</strong></p>

<p><strong>“Bu iddianame anlatısı alternatif ihtimalleri dışlamıştır.”</strong></p>

<p><strong>“Bu mütalaa, savunmanın esaslı itirazlarını karşılamamıştır.”</strong></p>

<p>Bu cümleler yalnızca hukuki itiraz değildir. Aynı zamanda dosyanın rahat akışına yöneltilmiş müdahalelerdir. Savunma, mahkemenin önündeki dosyayı yeniden karmaşıklaştırır; basitleştirilmiş kanaat düzenini bozar; kapatılmış görünen soruları yeniden açar. Bu nedenle savunma, içerik bakımından haklı olsa bile usul psikolojisi bakımından dirençle karşılaşabilir.</p>

<p>Çünkü dosya konforu mahkemeye hız sağlar; savunma ise yavaşlatır.</p>

<p>Dosya konforu karar vermeyi kolaylaştırır; savunma kararın gerekçelendirme maliyetini artırır.</p>

<p>Dosya konforu mevcut anlatıyı korur; savunma o anlatının çatlaklarını görünür kılar.</p>

<p>Dosya konforu, delilleri bir sonuca doğru dizer; savunma delillerin başka türlü okunabileceğini gösterir.</p>

<p>Dosya konforu, hükmü yaklaştırır; savunma hükümden önce durmayı, yeniden bakmayı ve tartışmayı talep eder.</p>

<p>Bu nedenle dosya konforu ile savunma arasında yapısal bir gerilim vardır. Savunma, muhakemenin doğal unsuru olmakla birlikte, dosya merkezli pratik içinde çoğu zaman “akışı bozan unsur” gibi algılanabilir. Oysa savunmanın tam da işlevi budur: Akışı bozmak, eğer o akış önceden kurulmuş bir kanaatin hükme dönüşmesine hizmet ediyorsa, savunmanın görevi bu rahatlığı rahatsız etmektir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından dosya konforu, yalnızca bir uygulama sorunu değildir. Bu, savunmanın stratejik olarak müdahale etmesi gereken bir yargısal atalet biçimidir. Müdafi, mahkemenin dosyayı hangi noktada tamamlanmış, güvenli ve karar verilebilir gördüğünü teşhis etmelidir. Çünkü kopuşun derecesi, dosya konforunun yoğunluğuna göre belirlenir.</p>

<p>Eğer mahkeme hâlâ tartışmaya açıksa, savunma ölçülü bir dille eksik noktaları gösterebilir. Eğer mahkeme dosyanın mevcut düzenini korumaya başlamışsa, mikro müdahalelerle kanaatin hızını kesmek gerekir. Eğer dosya konforu savunmanın delil taleplerini, rapor itirazlarını veya mütalaaya cevap hakkını etkisizleştiriyorsa, artık daha açık bir kopuş dili zorunlu hale gelir.</p>

<p>Bu bağlamda savunmanın temel stratejik cümlesi şuna yaklaşır:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, bu dosya karar verilebilir görünmektedir; ancak karar verilebilir görünmesi, gerçekten aydınlatılmış olduğu anlamına gelmez.”</strong></p>

<p>Bu cümle, dosya konforunun merkezine yönelir. Çünkü ceza muhakemesinde en tehlikeli anlardan biri, dosyanın tamamlanmış gibi göründüğü fakat savunmanın esaslı itirazlarının henüz gerçekten tartışılmadığı andır.</p>

<p>Dosya konforu, mahkemeye şu hissi verir:</p>

<p><strong>“Artık dosya bitti.”</strong></p>

<p>Savunma ise şu soruyu sorar:</p>

<p><strong>“Dosya gerçekten bitti mi, yoksa yalnızca mevcut anlatı hükme hazır hale mi getirildi?”</strong></p>

<p>İşte Hibrit Kopuş Savunması’nın dosya konforuna müdahalesi tam da bu soruda yoğunlaşır. Savunma, mahkemeyi mevcut düzenin rahatlığından çıkarıp muhakemenin asıl yüküyle karşı karşıya bırakır: Deliller gerçekten tartışıldı mı? Savunmanın itirazları gerçekten karşılandı mı? Alternatif ihtimaller gerçekten dışlandı mı? Şüphe gerçekten giderildi mi? Yoksa dosya, kendi statükosu içinde hükme elverişli hale mi getirildi?</p>

<p>Sonuç olarak dosya konforu, ceza muhakemesinde status quo bias’ın pratik adıdır. Bu konfor, yargılamayı hızlandırabilir; fakat aynı zamanda savunmanın etkili katılımını daraltabilir. Bu nedenle savunma, dosya konforuna karşı yalnızca itiraz eden değil, dosyanın yeniden düşünülmesini sağlayan kurucu bir müdahale geliştirmelidir.</p>

<p>Çünkü ceza muhakemesinde adalet, dosyanın rahatça kapanmasında değil; kapanmadan önce gerçekten tartışılmış olmasındadır.</p>

<p><strong>V. Kanaat Ataleti: Bir Kez Oluşan Yargısal İzlenimin Devam Etmesi</strong></p>

<p>Status quo bias’ın ikinci önemli görünümü <strong>kanaat ataleti</strong>dir. Kanaat ataleti, yargılama makamının bir kez oluşmuş izlenimi değiştirmekte zorlanmasıdır. Bu kanaat henüz kesin hüküm haline gelmemiştir; açıkça nihai karar olarak da ifade edilmemiştir. Fakat dosyanın okunma biçimini, delillerin ağırlıklandırılmasını, savunma taleplerine verilen tepkiyi ve duruşmanın psikolojik yönünü etkiler.</p>

<p>Bu nedenle kanaat ataleti, çoğu zaman görünmez bir yargısal direnç biçimidir. Mahkeme açıkça “kanaatim oluştu” demez. Ancak dosyanın akışı, soruların yönü, ara kararların gerekçesi, delil taleplerine yaklaşım ve tutanak dili, kanaatin hangi yöne doğru yerleştiğini gösterebilir. Savunma açısından asıl mesele, bu donma anını fark etmektir.</p>

<p>Kanaat ataleti özellikle şu durumlarda belirginleşir:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Sanık hakkında erken aşamada güçlü olumsuz kanaat oluşmuşsa,</li>
 <li>Tutuklama kararı dosyada psikolojik ağırlık yaratmışsa,</li>
 <li>Müşteki beyanı baştan doğru kabul edilmişse,</li>
 <li>Bilirkişi raporu dosyanın merkezine yerleşmişse,</li>
 <li>Mahkeme ara kararlarıyla belirli bir yöne doğru ilerlemişse,</li>
 <li>Savcılık mütalaası mahkemenin zihinsel beklentisine uygun düşmüşse.</li>
</ul>

<p>Bu hallerde savunmanın sunduğu her yeni açıklama, dosyanın baştan kurulmuş anlam düzeniyle karşılaşır. Savunma bir delil gösterir; fakat o delil, mevcut kanaatin süzgecinden geçirilerek okunur. Savunma bir çelişkiye işaret eder; fakat çelişki, dosyanın genel ağırlığı içinde önemsizleştirilebilir. Savunma alternatif bir ihtimal sunar; fakat bu ihtimal, “mevcut kanaati değiştirmeye yeterli mi?” sorusuyla karşılanabilir.</p>

<p>Oysa ceza muhakemesinde mesele, savunmanın mevcut kanaati değiştirecek kadar güçlü olup olmadığı değildir. Asıl mesele, kanaatin deliller duruşmada gerçekten tartışıldıktan sonra oluşup oluşmadığıdır. Eğer kanaat yargılamanın erken bir aşamasında donmuşsa, sonraki duruşma işlemleri hakikati araştıran işlemler olmaktan çıkıp, o kanaati teyit eden veya ona uyum sağlayan adımlara dönüşebilir.</p>

<p>Bu nedenle savunma, yalnızca delil sunmaz. Savunma, kanaatin donduğu yeri bulmak zorundadır.</p>

<p>Çünkü kanaat nerede donmuşsa, kopuş da oradan başlamalıdır.</p>

<p>Eğer kanaat iddianamede donmuşsa, savunma iddianamenin anlatı yapısını hedeflemelidir. İddianamenin hangi varsayımlarla kurulduğu, hangi ihtimalleri dışladığı, hangi kavramlarla sanığı baştan belirli bir konuma yerleştirdiği gösterilmelidir.</p>

<p>Eğer kanaat tutuklama kararında donmuşsa, savunma tutukluluğun devam kararlarını otomatik tekrar olmaktan çıkarmalıdır. Her incelemede yeni, somut, güncel ve bireyselleştirilmiş gerekçe aranmalıdır. Tutukluluk, geçici tedbir olmaktan çıkıp sanığın suçluluğuna ilişkin örtük bir kanaat dayanağına dönüşmemelidir.</p>

<p>Eğer kanaat bilirkişi raporunda donmuşsa, savunma raporun teknik otoritesini yöntemsel tartışmaya açmalıdır. Raporun yalnızca sonucu değil; verisi, yöntemi, varsayımı, kapsamı, uzmanlık sınırı ve alternatif açıklamaları tartışılmalıdır.</p>

<p>Eğer kanaat mütalaada donmuşsa, savunma mütalaanın eksik, seçici ve statükoyu sürdüren yapısını göstermelidir. Mütalaa hüküm değildir; savunmanın esaslı itirazları karşılanmadan mevcut dosya anlatısının sonuç cümlesine dönüştürülmesi kabul edilemez.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması’nın temel sezgisi burada ortaya çıkar: Savunma, yalnızca içerik üretmez; kanaatin oluşum yerini teşhis eder. Çünkü yanlış yerde yapılan doğru savunma bile etkisiz kalabilir. Kanaat bilirkişi raporunda donmuşken yalnızca sanığın kişisel özelliklerini anlatmak, kanaati çözmeye yetmeyebilir. Kanaat tutuklama kararında donmuşken yalnızca iddianamedeki vasıflandırmaya itiraz etmek eksik kalabilir. Kanaat mütalaada donmuşken sadece genel beraat talebiyle yetinmek, son statükoyu kırmayabilir.</p>

<p>Bu nedenle Hibrit Kopuş Savunması, kanaat ataletine karşı önce teşhis, sonra müdahale önerir. Müdafi şu soruları sormalıdır:</p>

<p><strong>Mahkemenin zihinsel başlangıç noktası neresi?</strong></p>

<p><strong>Dosyada hangi metin veya karar merkezi ağırlık kazanmış durumda?</strong></p>

<p><strong>Savunmanın hangi itirazı sürekli çevrede bırakılıyor?</strong></p>

<p><strong>Hangi delil tartışılmadan doğru kabul ediliyor?</strong></p>

<p><strong>Hangi ihtimal daha baştan zayıf veya imkânsız sayılıyor?</strong></p>

<p>Bu sorular, kanaat ataletinin haritasını çıkarır. Harita çıkarılmadan kopuş derecesi belirlenemez. Çünkü her dosyada aynı sertlikte savunma yapılmaz; her kanaat aynı noktada donmaz; her statüko aynı araçla kırılmaz.</p>

<p>Kanaat ataleti hafifse, birinci derece uyumlu savunma yeterli olabilir. Mahkemeye eksik nokta gösterilir, alternatif okuma sunulur, dosyanın daha dikkatli değerlendirilmesi istenir. Kanaat daha belirginleşmişse, ikinci derece mikro müdahaleler gerekir: kısa itirazlar, tutanak kayıtları, delil tartışması talepleri, bilirkişi raporunun belirli noktalarına yönelen teknik sorular. Kanaat artık dosyanın bütün akışını belirliyorsa, üçüncü derece açık müdahale zorunlu hale gelir. Savunma, mevcut okumanın tarafsız olmadığını ve dosyanın belirli bir kanaat düzeni içinde ilerlediğini açıkça göstermelidir.</p>

<p>Daha ileri hallerde, kanaat ataleti savunmanın etkili katılımını engelliyorsa, dördüncü veya beşinci derece kopuş gündeme gelir. Bu aşamada mesele yalnızca yanlış değerlendirme değil; adil yargılanma, delillerin tartışılması, gerekçeli karar hakkı ve savunmanın etkili dinlenmesi meselesidir.</p>

<p>Bu bağlamda savunmanın stratejik cümlesi şöyle kurulabilir:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, bu dosyada tartışılması gereken yalnızca delillerin içeriği değildir; bu delillerin hangi ön kabul ve hangi yerleşmiş kanaat düzeni içinde okunduğudur.”</strong></p>

<p>Bu cümle, kanaat ataletini görünür kılar. Savunma, mahkemeye “kanaatinizi değiştirin” demekten daha fazlasını söyler: “Kanaatin hangi aşamada oluştuğunu ve hangi metinlerle beslendiğini birlikte tartışalım” der.</p>

<p>Sonuç olarak kanaat ataleti, ceza muhakemesinde status quo bias’ın en kritik biçimlerinden biridir. Çünkü kanaat bir kez donduğunda, yargılamanın sonraki aşamaları görünüşte açık olsa bile fiilen daralmış olabilir. Savunmanın görevi, bu daralmayı fark etmek, kanaatin donduğu yeri bulmak ve kopuşu tam oradan başlatmaktır.</p>

<p>Zira ceza muhakemesinde etkili savunma, yalnızca ne söyleyeceğini bilen savunma değildir. Etkili savunma, mahkemenin hangi noktada duymayı bıraktığını da teşhis edebilen savunmadır.</p>

<p>Status quo bias, ceza muhakemesinde tek bir noktada ortaya çıkmaz. Dosyanın farklı aşamalarında, farklı usul kurumları ve karar pratikleri içinde kendisini gösterir. Bazen tutukluluğun devamı refleksinde, bazen iddianame anlatısının korunmasında, bazen bilirkişi raporuna aşırı yaslanmada, bazen mütalaaya uyum eğiliminde, bazen de ara kararların kendi yönünü üretmesinde görünür hale gelir.</p>

<p>Bu görünümlerin ortak noktası şudur: Bir kez oluşmuş mevcut durum, sonraki aşamalarda kendisini korumaya başlar. Başlangıçta geçici olan kalıcılaşır; tartışılabilir olan doğal kabul edilir; incelenmesi gereken şey, sanki zaten incelenmiş gibi işlem görür.</p>

<p><strong>1. Tutukluluğun Devamı Refleksi</strong></p>

<p>Tutuklama kararı verildikten sonra, sonraki incelemelerde tahliye yerine tutukluluğun devamına karar verilmesi çoğu zaman daha kolay bir yol gibi görünür. Çünkü artık mevcut durum tutukluluktur. Tahliye kararı ise bu mevcut durumu değiştiren aktif bir müdahaledir. Bu müdahale daha fazla gerekçelendirme, daha fazla sorumluluk ve kimi zaman daha fazla risk algısı doğurur.</p>

<p>Bu nedenle status quo bias, tutukluluk alanında özellikle tehlikelidir. Zira tutuklama, hukuken geçici ve istisnai bir koruma tedbiri olmasına rağmen, bir kez uygulandığında kendi devamını meşrulaştıran bir yapıya dönüşebilir. İlk tutuklama kararında kullanılan gerekçeler, sonraki incelemelerde yeniden üretilir; önceki kararın dili, sonraki kararın gerekçesi haline gelir. Böylece her inceleme, bağımsız bir değerlendirme olmaktan çıkıp, önceki tutukluluk statüsünün onaylanmasına yaklaşır.</p>

<p>Bu noktada asıl tehlike, istisnanın fiilen olağan hale gelmesidir. Ceza muhakemesinde başlangıç noktası özgürlük olmalıdır. Tutuklama, ancak zorunlu, ölçülü, somut ve güncel gerekçelerle başvurulabilecek istisnai bir tedbirdir. Fakat bir kez tutuklama kararı verildiğinde, psikolojik başlangıç noktası değişebilir: Artık mahkemenin önünde özgürlüğü kısıtlanmamış bir kişi değil, zaten tutuklu bulunan bir sanık vardır. Böylece özgürlük değil, tutukluluk mevcut durum haline gelir.</p>

<p>Status quo bias’ın yön değiştiren etkisi burada görülür. Normatif olarak korunması gereken mevcut durum özgürlüktür. Fiilî olarak korunan mevcut durum ise tutukluluk olabilir. Bu tersine dönüş, savunmanın özellikle görünür kılması gereken noktadır.</p>

<p>Tutukluluğun devamı kararlarında kullanılan kalıp ifadeler, bu statüko etkisini daha da güçlendirebilir: “Suçun vasıf ve mahiyeti”, “mevcut delil durumu”, “kuvvetli suç şüphesinin devam etmesi”, “kaçma şüphesi”, “delilleri karartma ihtimali” gibi gerekçeler, somutlaştırılmadan tekrar edildiğinde, tutukluluk gerçek bir değerlendirme konusu olmaktan çıkar. Önceki kararın dili, sonraki kararın yerine geçer.</p>

<p>Oysa her tutukluluk incelemesi, önceki kararın otomatik kontrolü değil; bugünün koşullarında yeniden yapılması gereken bağımsız bir değerlendirmedir. Zamanın geçmesi, delillerin toplanması, tanıkların dinlenmesi, bilirkişi raporlarının gelmesi, sanığın duruşmadaki tutumu, adli kontrol imkânları ve dosyanın geldiği aşama ayrı ayrı tartışılmalıdır. Çünkü tutukluluğun devamı, ilk tutuklama kararının gölgesinde değil, güncel zorunluluk üzerinden gerekçelendirilmelidir.</p>

<p>Savunma burada yalnızca tahliye talep etmekle yetinmemelidir. Tahliye talebi, status quo bias’ı kırmak için yeterli olmayabilir. Savunma, mahkemeye asıl soruyu sordurmalıdır:</p>

<p><strong>Tutukluluğun devamı gerçekten yeni, somut ve güncel gerekçelere mi dayanıyor, yoksa önceki kararın statükosu mu korunuyor?</strong></p>

<p>Bu soru, tutukluluğun devamı refleksini görünür kılar. Çünkü mesele yalnızca sanığın dışarı çıkıp çıkmaması değildir. Mesele, koruma tedbirinin kendi ataletiyle mi sürdüğü, yoksa her defasında gerçekten yeniden mi değerlendirildiğidir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından bu alandaki müdahale dereceli olmalıdır. İlk aşamada savunma, ölçülü ve teknik bir dille güncellik vurgusu yapabilir:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, tutukluluğun devamı bakımından önceki gerekçelerin tekrarından ziyade, bugün itibarıyla tedbirin neden hâlâ zorunlu olduğunun somut olarak değerlendirilmesini talep ediyoruz.”</strong></p>

<p>Eğer mahkeme aynı kalıp gerekçeleri sürdürürse, savunma ikinci derece mikro müdahaleye geçmelidir. Tutanakta özellikle şu hususların yer alması sağlanmalıdır: delillerin önemli ölçüde toplanmış olduğu, tanıklar dinlenmişse delil karartma ihtimalinin zayıfladığı, kaçma şüphesine ilişkin somut davranış bulunmadığı, adli kontrol tedbirlerinin neden yetersiz kalacağının açıklanmadığı.</p>

<p>Daha ileri aşamada, tutukluluk artık kendi kendini tekrar eden bir statüko haline gelmişse, savunma açık kopuş dilini kullanmalıdır:</p>

<p><strong>“Tutukluluğun devamı yönünde önceki kararların aynı gerekçelerle tekrar edilmesi, tutuklamanın istisnai bir koruma tedbiri olmaktan çıkıp dosyanın olağan statüsüne dönüşmesine neden olmaktadır.”</strong></p>

<p>Bu cümle, yalnızca tahliye istemez; tutukluluğun karar psikolojisindeki yerini de tartışmaya açar. Çünkü savunma burada mahkemeye şu ayrımı hatırlatır: Tutuklama bir peşin kanaat değildir. Tutuklu yargılama, sanığın suçluluğuna ilişkin örtük bir doğrulama aracı olarak işleyemez.</p>

<p>Sonuç olarak tutukluluğun devamı refleksi, ceza muhakemesinde status quo bias’ın en sert ve en hak sınırlayıcı görünümlerinden biridir. Geçici tedbir, bir kez uygulandıktan sonra kendi varlığını gerekçelendiren bir yargısal alışkanlığa dönüşebilir. Hibrit Kopuş Savunması’nın görevi, bu alışkanlığı görünür kılmak ve mahkemeyi her incelemede şu temel soruya döndürmektir:</p>

<p><strong>Bugün itibarıyla tutukluluk gerçekten zorunlu mu, yoksa yalnızca mevcut tutukluluk halinin devamı mı tercih ediliyor?</strong></p>

<p>Mahkeme, yargılamaya çoğu zaman iddianamenin sunduğu anlatıyla başlar. Bu anlatı, yalnızca olayların sıralanışını değil, aynı zamanda olayın nasıl anlaşılması gerektiğini de etkiler. İddianame; hangi olgunun merkeze alınacağını, sanığın hangi rol içinde görüleceğini, müşteki veya mağdur beyanının hangi ağırlıkla konumlandırılacağını ve delillerin hangi anlam alanı içinde değerlendirileceğini belirleyen ilk resmî çerçevedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu nedenle iddianame, ceza muhakemesinde yalnızca dava açan metin değildir; yargılamanın başlangıç hikâyesidir. Mahkeme dosyayla ilk temasını çoğu zaman bu hikâye üzerinden kurar. Olay, iddianamenin diliyle tanımlanır; deliller, iddianamenin sıralamasıyla görünür hale gelir; sanık, iddianamenin çizdiği figür içinde mahkeme önüne çıkar.</p>

<p>Status quo bias burada, iddianame çerçevesinin sorgulanmadan korunması şeklinde ortaya çıkar. İddianamenin kurduğu anlatı, yargılamanın doğal başlangıç noktası gibi kabul edildiğinde, savunmanın alternatif anlatısı dosyanın eşit kurucu unsuru olarak değil, sonradan gelen bir karşı çıkış gibi algılanabilir. Böylece iddianame “asıl hikâye”, savunma ise “itiraz” haline gelir.</p>

<p>Oysa ceza muhakemesinde savunma anlatısı, iddianame anlatısının tali eki değildir. Savunma, yalnızca iddianamenin eksiklerini tamamlayan veya hatalarını gösteren bir reaksiyon makamı olarak görülemez. Savunma da olayın başka türlü kurulabileceğini, delillerin başka bir anlam düzeni içinde okunabileceğini ve sanığın iddianamede çizilen rol dışında anlaşılması gerektiğini ortaya koyan kurucu bir muhakeme öznesidir.</p>

<p>İddianame anlatısının korunması, özellikle bazı dosyalarda çok güçlü bir etki doğurur. Örneğin iddianame sanığı baştan “planlayıcı”, “örgütleyici”, “tehlikeli”, “ısrarlı”, “soğukkanlı” veya “kaçma eğiliminde” bir figür olarak kurmuşsa, sonraki deliller de çoğu zaman bu figürü doğrulayacak biçimde okunabilir. Savunmanın sunduğu alternatifler ise “bu tabloyu değiştirmeye yeterli mi?” sorusuna sıkışabilir.</p>

<p>Bu noktada savunmanın görevi, yalnızca iddianamenin yanlış olduğunu söylemek değildir. Daha güçlü savunma, iddianamenin bir anlatı kurduğunu ve bu anlatının da tartışmaya açık olduğunu göstermelidir. Hangi olgu başa alınmıştır? Hangi delil merkeze yerleştirilmiştir? Hangi ifade yüklenmiştir? Hangi ihtimal dışarıda bırakılmıştır? Hangi kavram, sanığın fiilini açıklamaktan çok sanığı etiketlemeye başlamıştır?</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması burada iddianamenin kurduğu mevcut durumu bozar. Sanığın yalnızca iddianame içindeki figür olmadığını, olayın başka türlü okunabileceğini, delillerin alternatif anlamlara açık olduğunu ve hükmün iddianamenin doğrulanması üzerine değil, duruşmada gerçekten tartışılmış deliller üzerine kurulması gerektiğini gösterir.</p>

<p>Bu bağlamda savunmanın stratejik cümlesi şöyle kurulabilir:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, iddianame olayın kendisi değil, iddia makamının olaya verdiği hukuki ve anlatısal anlamdır. Savunmanın ortaya koyduğu alternatif açıklamalar tartışılmadan, iddianame anlatısının dosyanın doğal hali gibi kabul edilmesi mümkün değildir.”</strong></p>

<p>Bu cümle, iddianameye cepheden saldırmaktan çok, onun statüko üretici işlevini görünür kılar. Çünkü sorun yalnızca iddianamenin doğru veya yanlış olması değildir. Sorun, iddianamenin yargılamanın başlangıç metni olma avantajıyla kendisini doğal, savunmayı ise istisnai göstermesidir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması açısından iddianame anlatısının korunmasına karşı müdahale, çoğu zaman ikinci ve üçüncü derece arasında seyreder. Eğer mahkeme savunmanın alternatif okumasına açıksa, ölçülü bir anlatı düzeltmesi yeterli olabilir. Ancak iddianame dili duruşmanın bütün akışına egemen olmuşsa, savunma daha açık biçimde şunu göstermelidir:</p>

<p><strong>“Bu dosyada yargılama, iddianamenin kurduğu çerçevenin doğrulanması şeklinde ilerlememelidir; deliller, bu çerçevenin dışında kalan ihtimaller bakımından da tartışılmalıdır.”</strong></p>

<p>Sonuç olarak iddianame anlatısının korunması, ceza muhakemesinde status quo bias’ın en erken ve en etkili görünümlerinden biridir. Çünkü ilk resmî hikâye, sonraki bütün bakışları etkileyebilir. Savunma bu hikâyeyi yalnızca cevaplanacak bir metin olarak değil, çözülmesi ve gerekirse kırılması gereken bir statüko olarak görmelidir.</p>

<p>Zira adil yargılama, iddianamenin mahkeme önünde tekrar edilmesi değildir. Adil yargılama, iddianamenin de savunma anlatısının da deliller karşısında gerçekten sınandığı yerdir.</p>

<p>Bilirkişi raporu dosyaya girdikten sonra, mahkeme açısından güçlü bir karar kolaylaştırıcısına dönüşebilir. Özellikle teknik karmaşıklığın yüksek olduğu, dosya yoğunluğunun arttığı ve mahkemenin özel bilgi gerektiren alanlarda doğrudan değerlendirme yapmakta zorlandığı dosyalarda, raporun sonuç kısmı dosyanın merkezine yerleşir. Böylece bilirkişi raporu, yalnızca yardımcı bir teknik görüş olmaktan çıkar; hükme giden yolun en güvenli zemini gibi algılanmaya başlar.</p>

<p>Status quo bias burada teknik otoriteyle birleşir. Rapor bir kez dosyaya girdiğinde, mahkeme açısından mevcut durum artık “teknik meselenin aydınlatıldığı” kabulüdür. Bu kabulden dönmek; ek rapor almak, yeni bilirkişi incelemesi yaptırmak, uzman görüşünü değerlendirmek, raporun çelişkilerini tartışmak veya bilirkişiyi duruşmada dinlemek anlamına gelir. Bunların her biri dosyayı yeniden açar, karar sürecini yavaşlatır ve mevcut teknik konforu bozar.</p>

<p>Bu nedenle savunmanın rapora yönelik itirazları bazen “dosyayı uzatma”, “teknik meseleyi gereksiz yere tartışma” veya “karara bağlanmış bir hususu yeniden açma” gibi algılanabilir. Oysa bilirkişi raporunun tartışılması, savunmanın tali değil asli hakkıdır. Çünkü teknik görüş, tartışılmadan hakikat statüsüne yükseltilemez.</p>

<p>Bilirkişi raporunun varlığı, raporun doğru olduğu anlamına gelmez. Raporun sonuç kısmı bulunması, yönteminin denetlenebilir olduğu anlamına gelmez. Raporun teknik kavramlar kullanması, varsayımlarının isabetli olduğunu göstermez. Raporun kesin bir dille yazılmış olması, şüpheyi ortadan kaldırdığı anlamına gelmez. Teknik metin de her metin gibi seçer, dışlar, yorumlar ve sonuç kurar.</p>

<p>Bu nedenle savunma, bilirkişi raporuna karşı yalnızca “itiraz ediyoruz” demekle yetinmemelidir. Rapora karşı etkili savunma, raporun teknik otoritesini parçalara ayırmalıdır: Veri nereden alınmıştır? İnceleme yöntemi nedir? Bilirkişi hangi soruya cevap vermiştir? Hangi soruya cevap vermemiştir? Alternatif açıklamalar değerlendirilmiş midir? Uzmanlık sınırı aşılmış mıdır? Teknik tespit ile hukuki nitelendirme birbirine karıştırılmış mıdır? Sonuç, dayanaklardan gerçekten çıkmakta mıdır?</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından bu müdahale, dosyanın teknik statükosunu kırmaya yöneliktir. Çünkü bilirkişi raporuna yaslanma, mahkemeye karar kolaylığı sağlar; fakat savunmanın itirazları tartışılmadan bu kolaylık hükme dönüşürse, yargılama teknik metnin onay sahnesine evrilir. Mahkeme bilirkişinin sonucunu kendi gerekçesi gibi benimsediğinde, bilirkişi fiilen karar vericiye yaklaşır; savunma ise teknik hakikat iddiasına karşı konuşan zayıf bir unsur gibi görünür.</p>

<p>Savunmanın kurması gereken temel nokta şudur:</p>

<p><strong>“Teknik görüş, tartışılmadan hakikat statüsüne yükseltilemez.”</strong></p>

<p>Bu cümle, rapor itirazının merkezine yerleştirilmelidir. Çünkü mesele yalnızca raporun hatalı olup olmadığı değildir. Mesele, raporun tartışılabilir bir delil olmaktan çıkarılıp dosyanın kapatıcı metnine dönüştürülmesidir.</p>

<p>Bu bağlamda savunmanın stratejik cümlesi şöyle kurulabilir:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, dosyada bilirkişi raporu bulunması teknik meselenin kesin biçimde aydınlatıldığı anlamına gelmez. Raporun sonucu kadar, bu sonuca hangi veriyle, hangi yöntemle, hangi varsayımla ve hangi uzmanlık sınırı içinde ulaşıldığı da tartışılmalıdır.”</strong></p>

<p>Daha güçlü bir kopuş diline ihtiyaç duyulduğunda ise savunma şu noktayı kayda bağlamalıdır:</p>

<p><strong>“Savunmanın yöntemsel itirazları karşılanmadan bilirkişi raporunun hükme esas alınması, teknik görüşün yargısal denetimin yerine geçirilmesi sonucunu doğuracaktır.”</strong></p>

<p>Bu ifade, bilirkişi raporuna itirazı basit bir teknik uyuşmazlık olmaktan çıkarır; delillerin tartışılması, savunmanın etkili katılımı ve gerekçeli karar denetimi meselesine taşır.</p>

<p>Sonuç olarak bilirkişi raporuna yaslanma, ceza muhakemesinde status quo bias’ın en yaygın görünümlerinden biridir. Çünkü teknik rapor, mahkemeye güvenli bir karar zemini sunar. Ancak bu güvenli zemin, tartışılmamış varsayımlar, eksik veriler veya denetlenmemiş yöntemler üzerine kurulmuşsa, hakikate değil yalnızca teknik görünümlü bir statükoya hizmet eder.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması’nın görevi, bu teknik statükoyu görünür kılmak ve raporu yeniden muhakemenin içine çekmektir. Çünkü bilirkişi raporu da duruşmada tartışılacak bir delildir; duruşmanın yerine geçen sessiz bir hüküm metni değildir.</p>

<p><strong>4. Mütalaaya Uyum Eğilimi</strong></p>

<p>Esas hakkındaki mütalaa, hükümden önceki en güçlü yargısal yönlendirmelerden biridir. Mahkeme mütalaayla bağlı değildir; ancak pratikte mütalaa, karar ihtimalini belirli bir hatta yoğunlaştırabilir. Çünkü mütalaa, yargılamanın sonunda gelir; dosyada toplanmış delilleri, önceki kanaatleri, iddianame anlatısını ve savcılık makamının son değerlendirmesini hükme en yakın noktada birleştirir.</p>

<p>Status quo bias burada, mütalaanın çizdiği hattın korunması şeklinde işler. Mütalaa verildiğinde dosya psikolojik olarak karar aşamasına yaklaşmış görünür. Bu aşamadan sonra savunmanın son beyanı, bazen gerçek bir muhakeme imkânı olarak değil, artık oluşmuş kanaati değiştirmeye çalışan geç kalmış bir müdahale gibi algılanabilir. Oysa esas hakkında savunma, ceza muhakemesinin son formalitesi değildir; hükümden önce savunmanın dosyayı yeniden kurabildiği en kritik alandır.</p>

<p>Bu nedenle esas hakkındaki savunma, yalnızca maddi olay savunması olmamalıdır. Aynı zamanda mütalaanın kurduğu son statükoya karşı stratejik bir kopuş metni olmalıdır. Savunma, mütalaanın hangi delilleri tartışmadan kabul ettiğini, hangi savunma itirazlarını karşılamadığını, hangi lehe hususları dışarıda bıraktığını ve hangi çelişkileri kapatarak hükme yürüdüğünü göstermelidir.</p>

<p>Mütalaaya uyum eğilimi özellikle mütalaa iddianameyi tekrar ettiğinde, bilirkişi raporunu sorgusuz esas aldığında, müşteki beyanındaki çelişkileri tartışmadığında veya savunmanın yargılama boyunca yaptığı talepleri görünmez kıldığında belirginleşir. Bu durumda mütalaa, yalnızca savcılık görüşü olmaktan çıkar; dosyada önceden oluşmuş kanaatin hükme taşınma aracına dönüşür.</p>

<p>Savunma burada “mütalaaya katılmıyoruz” cümlesiyle yetinirse, son statükoyu kırmakta zorlanır. Çünkü bu cümle, mütalaanın yapısını çözmez; yalnızca sonucuna karşı çıkar. Oysa Hibrit Kopuş Savunması bakımından etkili cevap, mütalaanın kurduğu yolu parçalarına ayırmalıdır: Hangi kabulden başlamıştır? Hangi delili merkezileştirmiştir? Hangi delili sessizce dışarıda bırakmıştır? Hangi şüphe alanını kapatmıştır? Hangi savunma argümanına hiç temas etmemiştir?</p>

<p>Bu bağlamda savunmanın stratejik cümlesi şöyle kurulabilir:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, esas hakkındaki mütalaa savunmanın temel itirazlarını karşılamadan mevcut dosya anlatısını sonuç cümlesine dönüştürmektedir. Oysa hüküm, mütalaanın çizdiği hattın korunmasıyla değil, duruşmada gerçekten tartışılmış delillerin gerekçeli değerlendirilmesiyle kurulmalıdır.”</strong></p>

<p>Daha güçlü bir kopuş dili gerektiğinde ise şu ifade kullanılabilir:</p>

<p><strong>“Savunmanın esaslı itirazları ve lehe deliller tartışılmadan mütalaanın hükme en yakın metin gibi kabul edilmesi, dosyada önceden oluşmuş kanaatin yargısal karara taşınması sonucunu doğuracaktır.”</strong></p>

<p>Bu cümleler, mütalaayı hedef alırken mahkemeyi doğrudan suçlamaz; fakat son statükoyu görünür kılar. Savunma burada şunu söyler: Mütalaa hüküm değildir. Mütalaa da tartışmaya açık bir iddia metnidir. Mahkeme, mütalaayı değil, delillerin duruşmada tartışılmış halini esas almalıdır.</p>

<p>Sonuç olarak mütalaaya uyum eğilimi, status quo bias’ın hükme en yakın görünümüdür. Çünkü dosya artık kapanmak üzeredir; mahkeme karar vermeye yaklaşmıştır; savunma ise bu son anda dosyanın gerçekten tamamlanıp tamamlanmadığını sorgular. Hibrit Kopuş Savunması’nın görevi, esas hakkında savunmayı sıradan bir son beyan olmaktan çıkarıp, mütalaanın kurduğu son statükoya karşı bilinçli bir kopuş metnine dönüştürmektir.</p>

<p><strong>5. Ara Kararların Kendi Yönünü Üretmesi</strong></p>

<p>Ceza yargılamasında ara kararlar da güçlü biçimde status quo üretir. Çünkü ara kararlar yalnızca duruşmanın o anki akışını düzenleyen teknik kararlar değildir; aynı zamanda dosyanın ileride hangi delil alanı içinde değerlendirileceğini belirleyen eşik kararlarıdır. Bir tanığın dinlenmemesine, bir delilin toplanmamasına, ek rapor alınmamasına, keşif yapılmamasına, HTS kayıtlarının veya kamera görüntülerinin getirtilmemesine ilişkin kararlar, zamanla dosyanın sınırlarını daraltır.</p>

<p>Bu daralma çoğu zaman ilk anda fark edilmez. Çünkü ara karar, hüküm gibi nihai değildir; geçici, teknik ve usulî görünür. Fakat ceza muhakemesinde birçok nihai sonuç, daha önce verilmiş ara kararların çizdiği sınırlar içinde doğar. Hangi delilin dosyaya gireceği, hangi tanığın dinleneceği, hangi çelişkinin giderileceği, hangi teknik incelemenin yapılacağı ve hangi ihtimalin araştırılacağı ara kararlarla belirlenir.</p>

<p>Bu nedenle ara kararlar, dosyanın görünmez mimarisini kurar.</p>

<p>Bir tanık dinlenmediğinde yalnızca bir kişi dinlenmemiş olmaz; olayın başka türlü anlatılma ihtimali de zayıflar. Bir kamera kaydı getirtilmediğinde yalnızca teknik bir delil eksik kalmaz; olayın objektif olarak yeniden kurulma imkânı da daralır. Ek rapor alınmadığında yalnızca yeni bir bilirkişi incelemesi yapılmamış olmaz; mevcut raporun teknik statükosu güçlenir. Keşif yapılmadığında yalnızca olay yeri görülmemiş olmaz; anlatıların mekânsal doğruluğunu sınama imkânı da kaybolur.</p>

<p>Status quo bias burada önceki ara kararların korunması şeklinde işler. Mahkeme bir kez delil talebini reddettiğinde, savunma aynı talebi daha sonra yinelediğinde önceki kararın çizdiği hatta kalma eğilimi gösterebilir. Çünkü talebin kabulü, yalnızca yeni bir delil toplanması anlamına gelmez; önceki ret kararının isabetini yeniden düşünmeyi de gerektirir. Bu nedenle önceki ara karar, sonraki değerlendirme üzerinde görünmez bir ağırlık oluşturur.</p>

<p>Savunma açısından tehlike tam da buradadır. Eğer ara kararlar yalnızca o günkü usul işlemleri olarak görülürse, ileride hükmün kurulacağı dosya alanının nasıl daraltıldığı fark edilmeyebilir. Oysa her ara karar, hükmün dayanacağı malzemenin kapsamını belirler. Bu nedenle savunma, ara kararları yalnızca “kabul” veya “ret” sonucuna göre değil, dosyanın gelecekteki statükosuna etkisi bakımından da değerlendirmelidir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından ara kararlara karşı müdahale, özellikle tutanak stratejisiyle birlikte düşünülmelidir. Savunma, reddedilen her delil talebinin hangi savunma hakkı bakımından önemli olduğunu, hangi şüpheyi gidermeye yönelik olduğunu ve hükmün denetlenebilirliği açısından neden gerekli olduğunu açıkça kayda geçirmelidir. Çünkü bugün reddedilen delil, yarın gerekçeli kararda “dosya kapsamı” denilerek yok sayılabilir.</p>

<p>Bu bağlamda savunmanın stratejik cümlesi şöyle kurulabilir:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, bu delil talebi yalnızca duruşmanın uzatılmasına yönelik değildir; hükme esas alınacak dosya kapsamının eksiksiz oluşması ve savunmanın ileri sürdüğü alternatif ihtimalin denetlenebilmesi bakımından zorunludur.”</strong></p>

<p>Daha güçlü bir kopuş dili gerektiğinde ise şu ifade kullanılabilir:</p>

<p><strong>“Savunmanın bu delil talebinin reddi, yalnızca bugünkü duruşmanın akışını değil, ileride kurulacak hükmün delil temelini de belirleyecektir. Bu nedenle talebimizin hangi somut gerekçeyle reddedildiğinin tutanağa geçirilmesini istiyoruz.”</strong></p>

<p>Bu cümle, ara kararın statüko üretici etkisini görünür kılar. Savunma burada mahkemeye şunu hatırlatır: Delil talebinin reddi, basit bir usul ekonomisi kararı değildir; dosyanın sınırlarını çizen ve hükmün malzemesini belirleyen bir işlemdir.</p>

<p>Ara kararların kendi yönünü üretmesi, özellikle kesintili duruşmalar ve heyet değişiklikleri bakımından daha da önemlidir. Çünkü önceki ara kararlar, sonraki duruşmalarda dosyanın olağan akışı gibi kabul edilebilir. Yeni gelen üye veya değişen heyet, dosyayı mevcut ara kararlar üzerinden okuyabilir. Böylece önceki ret kararları, yeni değerlendirmelerin başlangıç noktası haline gelir.</p>

<p>Bu nedenle savunma, ara kararların oluşturduğu yolu sürekli izlemelidir. Dosya hangi taleplerin reddiyle daraldı? Hangi deliller hiç toplanmadı? Hangi tanıklar dışarıda kaldı? Hangi teknik incelemeler yapılmadı? Hangi ihtimaller araştırılmadığı için zayıf göründü? Bu sorular, ara kararların oluşturduğu statükoyu teşhis etmeye yarar.</p>

<p>Sonuç olarak ara kararlar, ceza muhakemesinde status quo bias’ın sessiz ama etkili görünümlerinden biridir. Çünkü hüküm çoğu zaman yalnızca nihai değerlendirmeyle değil, önceki ara kararların oluşturduğu dosya sınırları içinde kurulur. Hibrit Kopuş Savunması’nın görevi, bu sınırları fark etmek, daraltıcı ara kararları kayda bağlamak ve gerektiğinde dosyanın kapatılmadan önce yeniden açılması için stratejik müdahalede bulunmaktır.</p>

<p>Zira ceza muhakemesinde bazen hüküm, son duruşmada değil; daha önce reddedilen delil taleplerinde şekillenmeye başlar.</p>

<p><strong>VII. Hibrit Kopuş Savunması’nın Status Quo Bias’a Müdahalesi</strong></p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması, status quo bias karşısında tek tip bir savunma dili önermez. Çünkü her statüko aynı yoğunlukta değildir. Bazı dosyalarda mevcut kanaat henüz tam olarak sertleşmemiştir; mahkeme savunmanın itirazlarını dinlemeye ve dosyayı yeniden okumaya açıktır. Bazı dosyalarda ise iddianame anlatısı, tutuklama kararı, bilirkişi raporu, ara kararlar veya mütalaa öyle güçlü bir yargısal atalet üretmiştir ki, sıradan savunma dili bu statükoyu sarsmaya yetmez.</p>

<p>Bu nedenle Hibrit Kopuş Savunması, status quo bias’a karşı <strong>dereceli bir müdahale sistemi</strong> kurar. Müdafi, dosyadaki mevcut kanaat düzeninin ne kadar sertleştiğini, mahkemenin savunmaya ne ölçüde açık olduğunu, delil tartışmasının gerçekten yapılıp yapılmadığını ve önceki kararların dosyayı ne kadar kapattığını teşhis ederek savunma derecesini belirler.</p>

<p>Bazen dosya konforu yumuşak bir hatırlatmayla sarsılabilir. Bazen kısa ve hedefli mikro müdahaleler gerekir. Bazen açık biçimde dosya statükosunun tarafsız olmadığı gösterilmelidir. Bazen de mesele artık yalnızca delil değerlendirmesi olmaktan çıkar; savunma hakkının etkili kullanımı, delillerin tartışılması, gerekçeli karar denetimi ve adil yargılanma hakkı düzeyinde kayda bağlanması gereken bir usulî krize dönüşür.</p>

<p>Bu yüzden Hibrit Kopuş Savunması’nın temel sorusu şudur:</p>

<p><strong>Bu dosyada mevcut statüko hangi yoğunlukta kurulmuştur ve savunma bu statükoyu hangi dereceyle kırmalıdır?</strong></p>

<p><strong>1. Birinci Derece: Uyum İçinde Fark Ettirme</strong></p>

<p>Birinci derecede savunma, mahkemeyle doğrudan çatışmaya girmeden mevcut durumun sorunlu olduğunu gösterir. Dil ölçülü, teknik, dosya merkezli ve işbirliğine açıktır. Savunma burada mahkemeye meydan okumaz; mahkemenin dosyayı yeniden görmesini sağlamaya çalışır.</p>

<p>Bu derece özellikle mahkemenin henüz direnç göstermediği, savunmanın dinlenebilir olduğu, dosya konforunun sertleşmediği ve kanaat ataletinin başlangıç aşamasında bulunduğu durumlarda uygundur. Müdafi, yargılamanın ritmini bozmaz; fakat dosyanın rahat akışı içinde görünmez kalan eksikleri işaret eder.</p>

<p>Bu düzeyde kullanılabilecek cümle şudur:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, mevcut dosya kapsamı ilk bakışta bu yönde bir izlenim doğurmakla birlikte, savunma olarak özellikle şu üç hususun değerlendirme dışı kaldığını düşünüyoruz.”</strong></p>

<p>Bu cümle, dosya statükosunu cepheden hedef almaz. Mahkemeyi doğrudan bir hata ile itham etmez. Fakat mevcut okumanın eksik olduğunu gösterir. Böylece savunma, mahkemenin yüzünü koruyan; fakat dosyanın yeniden düşünülmesini sağlayan bir müdahale geliştirir.</p>

<p>Birinci derece savunmanın amacı, mahkemeyi mevcut dosya düzeninden hafifçe uzaklaştırmaktır. Bu aşamada müdafi, “dosya yanlış okunuyor” demekten ziyade, “dosyada henüz tam olarak görülmemiş noktalar var” der. Bu ton, özellikle hâkimin savunmaya açık olduğu dosyalarda etkilidir.</p>

<p>Ancak birinci derecenin de sınırı vardır. Eğer mahkeme bu ölçülü dili dikkate almıyor, savunmanın işaret ettiği eksikleri görmezden geliyor veya dosyanın mevcut akışını korumakta ısrar ediyorsa, savunma aynı düzeyde kalmamalıdır. Uyum, etkisizliğe dönüşmemelidir.</p>

<p><strong>2. İkinci Derece: Mikro Müdahale ve Kanaat Yavaşlatma</strong></p>

<p>İkinci derecede savunma, status quo’nun karar üretme hızını yavaşlatır. Amaç, mahkemenin mevcut dosya akışı içinde otomatik karar vermesini engellemektir. Bu aşamada savunma, büyük kopuşlar üretmez; ancak küçük, hedefli ve stratejik müdahalelerle dosyanın kendiliğinden hükme doğru akmasına izin vermez.</p>

<p>Bu düzeyde kullanılabilecek araçlar şunlardır:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Kısa ve hedefli itirazlar,</li>
 <li>Tutanak hassasiyeti,</li>
 <li>Delil tartışması talebi,</li>
 <li>Bilirkişi raporunun yöntemsel eksikliklerine işaret,</li>
 <li>Tutukluluk incelemesinde güncellik vurgusu,</li>
 <li>Mütalaadaki eksik karşılamaların kayda geçirilmesi,</li>
 <li>Ara kararların gerekçelendirilmesini isteme,</li>
 <li>Savunmanın dışarıda bırakılan ihtimallerini kısa cümlelerle hatırlatma.</li>
</ul>

<p>Burada savunma şunu yapar: Dosyanın kendiliğinden akmasına izin vermez. Küçük müdahalelerle mahkemenin zihinsel otomatiğini bozar. Çünkü status quo bias çoğu zaman büyük karar anlarında değil, küçük geçişlerde işler. Bir tanık dinlenmeden geçilir, bir rapor tartışılmadan kabul edilir, bir tutukluluk gerekçesi tekrar edilir, bir mütalaa cevapsız bırakılır. Savunma bu küçük geçiş noktalarında müdahale ederek kanaatin hızını keser.</p>

<p>Bu düzeyde stratejik cümle şöyle kurulabilir:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, bu hususun hükme etkili olabileceğini düşündüğümüzden, savunma olarak bu itirazımızın tutanağa geçirilmesini ve değerlendirmede dikkate alınmasını talep ediyoruz.”</strong></p>

<p>Bu cümle sert değildir; fakat kayıt oluşturur. Mahkemeyi durdurur, düşündürür ve ileride gerekçeli karar denetimi için zemin hazırlar.</p>

<p>İkinci derece, Hibrit Kopuş Savunması’nın en pratik alanlarından biridir. Çünkü her dosyada radikal bir müdahale gerekmez; çoğu zaman doğru yerde yapılan küçük bir tutanak hamlesi, doğru anda sorulan kısa bir soru veya raporun tek bir yöntemsel eksikliğine yapılan vurgu, dosya statükosunu sarsmaya yeter.</p>

<p>Mikro müdahalenin amacı mahkemeyi yenmek değil, kanaatin erken kapanmasını önlemektir.</p>

<p><strong>3. Üçüncü Derece: Açık Müdahale ve Statükonun Teşhiri</strong></p>

<p>Üçüncü derecede savunma artık dosya statükosunu açıkça tartışır. Mevcut durumun tarafsız olmadığını, önceki metinlerin ve kararların kanaat üretmiş olduğunu ifade eder. Bu aşamada savunma, yalnızca eksik noktalara işaret etmez; dosyanın hangi anlatı içinde kapandığını gösterir.</p>

<p>Bu derece özellikle iddianame anlatısının yargılamanın merkezine yerleştiği, bilirkişi raporunun tartışılmaz hakikat metnine dönüştüğü, tutuklama kararının dosyada sürekli bir psikolojik ağırlık yarattığı, mütalaanın savunma argümanlarını görmezden geldiği veya ara kararların dosyayı belirli bir hatta kapattığı durumlarda önem kazanır.</p>

<p>Üçüncü derece savunma dili şu şekilde kurulabilir:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, bu dosyada iddianame anlatısı yargılamanın başından itibaren olayın tek mümkün açıklaması gibi işlemektedir. Oysa savunmanın sunduğu alternatif ihtimaller tartışılmadan mevcut iddia anlatısının hükme esas alınması, delillerin gerçekten duruşmada tartışıldığı anlamına gelmeyecektir.”</strong></p>

<p>Bu dil, mahkemeyi doğrudan suçlamaz. Fakat dosyanın mevcut halinin tarafsız olmadığını gösterir. Savunma burada, “bizim görüşümüz de dikkate alınsın” demekten daha ileri bir noktaya geçer. Şunu söyler:</p>

<p><strong>“Dosyanın mevcut düzeni, zaten belirli bir kanaati taşımaktadır; bu kanaat tartışılmadan hükme varılamaz.”</strong></p>

<p>Üçüncü derece, açık müdahale derecesidir. Bu aşamada savunma, dosya konforunu rahatsız eder. Mahkemenin rahatça hükme gitmesini zorlaştırır. Çünkü savunma, hükmün kurulacağı zemini tartışmaya açar.</p>

<p>Bu derece özellikle esas hakkında savunma aşamasında güçlüdür. Çünkü mütalaa, çoğu zaman dosyanın son statükosunu üretir. Savunma, bu aşamada yalnızca mütalaaya cevap vermez; mütalaanın hangi dosya statükosunu hükme taşımaya çalıştığını da gösterir.</p>

<p><strong>4. Dördüncü Derece: Sert Kopuş ve Usulî Krizin Kayıt Altına Alınması</strong></p>

<p>Dördüncü derecede savunma, status quo bias’ın artık savunma hakkını etkisizleştirdiğini ileri sürer. Bu aşamada mesele yalnızca delil değerlendirmesi değildir. Artık usul güvencelerinin işlevsizleşmesi, savunmanın etkili katılımının zayıflaması ve delillerin gerçekten tartışılmadan hükme taşınması söz konusudur.</p>

<p>Bu derece, kontrollü fakat sert bir savunma dilini gerektirir. Savunma burada mahkemeyi kişisel olarak hedef almaz; fakat yargılamanın yapısal sorununu açıkça kayda geçirir.</p>

<p>Örneğin:</p>

<p><strong>“Savunmanın delil toplama ve delilleri tartışma talepleri karşılanmadan, mevcut bilirkişi raporunun tartışmasız biçimde hükme esas alınması halinde, yargılama yalnızca dosyada önceden kurulmuş kanaatin onaylanmasına dönüşecektir.”</strong></p>

<p>Bu cümle, artık sıradan bir itiraz değildir. Savunma burada usulî krizi görünür kılar. Mahkemeye, verilen kararların yalnızca bugünkü duruşmayı değil, hükmün adilliğini ve denetlenebilirliğini de etkileyeceğini hatırlatır.</p>

<p>Dördüncü derecede savunmanın özellikle şu araçları kullanması gerekir:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Tutanak kaydı talebi,</li>
 <li>Ara karar gerekçesinin açık yazılmasını isteme,</li>
 <li>CMK 215-216-217 bağlamında delillerin tartışılması talebi,</li>
 <li>Savunmanın temel itirazlarının karşılanmasını isteme,</li>
 <li>Gerekçeli karar denetimine esas olacak kayıt oluşturma,</li>
 <li>Adil yargılanma hakkı bağlamında açık itiraz,</li>
 <li>Lehe delillerin tartışılmamasının kayda geçirilmesi.</li>
</ul>

<p>Bu aşamada savunmanın amacı yalnızca mahkemeyi ikna etmek değildir. Aynı zamanda dosya içi ve üst yargı denetimi için sağlam bir kayıt oluşturmaktır. Çünkü bazen mahkeme mevcut statükoyu sürdürmekte kararlıdır. Böyle durumlarda savunma, dosyanın o anki akışını değiştiremese bile ihlalin görünür hale gelmesini sağlamalıdır.</p>

<p>Dördüncü derece şu durumda devreye girer: Mahkemenin mevcut durumu sürdürme eğilimi, savunmanın etkili katılımını zayıflatıyorsa.</p>

<p>Bu nedenle dördüncü derece, öfke dili değildir; usulî alarm dilidir.</p>

<p><strong>5. Beşinci Derece: Radikal Kopuş ve Üst Norm Stratejisi</strong></p>

<p>Beşinci derece, status quo bias’ın yargılamanın bütün adilliğini zedelediği durumlara ilişkindir. Burada savunma, dosya içi tartışmanın ötesine geçerek meseleyi anayasal ve insan hakları düzeyinde kayda bağlar. Artık sorun yalnızca belirli bir delilin eksik değerlendirilmesi, bir tanığın dinlenmemesi veya bir raporun tartışılmaması değildir. Sorun, yargılamanın bütünüyle önceden kurulmuş dosya statükosunun hükme dönüştürülmesi sürecine evrilmesidir.</p>

<p>Bu aşamada temel iddia şudur:</p>

<p><strong>Yargılama, delillerin gerçek anlamda tartışıldığı bir muhakeme olmaktan çıkmış; önceden kurulmuş dosya statükosunun hükme dönüştürüldüğü bir sürece evrilmiştir.</strong></p>

<p>Beşinci derece, her dosyada ve kolayca kullanılacak bir strateji değildir. Çünkü radikal kopuş yüksek yoğunluklu bir müdahaledir. Yanlış zamanda kullanıldığında savunmanın meşruiyetini zayıflatabilir, mahkeme ile gereksiz çatışma üretebilir veya dosyanın asıl tartışma zeminini gölgeleyebilir. Bu nedenle beşinci derece, ancak zorunluluk, orantılılık ve savunmanın etkisizleşmesi ölçütleri birlikte gerçekleştiğinde gündeme gelmelidir.</p>

<p>Bu derece özellikle şu durumlarda önem kazanır:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Savunmanın sistematik biçimde dinlenmemesi,</li>
 <li>Delil taleplerinin gerekçesiz veya kalıp gerekçelerle reddedilmesi,</li>
 <li>Bilirkişi raporunun itirazlar karşılanmadan hükme esas alınması,</li>
 <li>Mütalaanın savunma argümanlarını bütünüyle görmezden gelmesi,</li>
 <li>Mahkemenin kanaatini dosyanın mevcut statüsüne hapsetmesi,</li>
 <li>Lehe delillerin tartışma dışı bırakılması,</li>
 <li>Duruşmanın yalnızca önceden oluşmuş kanaati onaylayan bir sahneye dönüşmesi.</li>
</ul>

<p>Bu durumda savunma, meseleyi artık yalnızca dosya içi taktik düzeyde ele alamaz. Adil yargılanma hakkı, silahların eşitliği, çelişmeli yargılama, gerekçeli karar hakkı, delillerin tartışılması ve etkili savunma hakkı düzeyinde kayıt oluşturmalıdır.</p>

<p>Bu aşamada kullanılabilecek stratejik cümle şudur:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, savunmanın esaslı talepleri ve itirazları karşılanmadan mevcut dosya düzeni üzerinden hükme gidilmesi, bu yargılamayı delillerin tartışıldığı bir muhakeme olmaktan çıkarıp, önceden oluşmuş kanaatin onaylandığı bir sürece dönüştürecektir. Bu hususu adil yargılanma hakkı ve etkili savunma hakkı kapsamında açıkça kayda geçiriyoruz.”</strong></p>

<p>Bu cümle, beşinci derecenin karakterini gösterir. Savunma burada artık yalnızca kararın yanlış olabileceğini söylemez; yargılamanın adil muhakeme niteliğinin zedelendiğini ileri sürer.</p>

<p>Radikal kopuşun amacı mahkemeyi provoke etmek değildir. Amaç, savunmanın artık etkisizleştirildiği noktada yargılamanın meşruiyet krizini görünür kılmaktır. Bu nedenle beşinci derece, kontrollü, soğukkanlı ve üst normlara yaslanan bir dille kurulmalıdır.</p>

<p><strong>VIII. Derece Seçiminin Ölçütleri</strong></p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından asıl ustalık, hangi dereceye ne zaman geçileceğini bilmektir. Çünkü gereğinden düşük derece savunmayı etkisizleştirir; gereğinden yüksek derece ise savunmanın meşruiyetini zedeleyebilir.</p>

<p>Bu nedenle müdafi şu ölçütleri dikkate almalıdır:</p>

<p><strong>Birincisi, mahkemenin savunmaya açıklığıdır.</strong><br />
Mahkeme dinliyorsa ve delil tartışmasına alan açıyorsa, ilk dereceler yeterli olabilir. Ancak savunma sürekli kesiliyor, talepler gerekçesiz reddediliyor veya itirazlar tutanağa geçirilmiyorsa derece yükselmelidir.</p>

<p><strong>İkincisi, statükonun kaynağıdır.</strong><br />
Kanaat iddianamede mi, tutuklama kararında mı, bilirkişi raporunda mı, mütalaada mı, yoksa ara kararlarda mı donmuştur? Kopuş, kanaatin donduğu yere yönelmelidir.</p>

<p><strong>Üçüncüsü, savunmanın etkisizleşme düzeyidir.</strong><br />
Savunma hâlâ dosyanın okunma biçimini etkileyebiliyorsa yumuşak müdahale yeterli olabilir. Fakat savunma artık yalnızca şeklen dinleniyor ve dosya mevcut statükosuyla hükme gidiyorsa sert kopuş gerekir.</p>

<p><strong>Dördüncüsü, kayıt ihtiyacıdır.</strong><br />
Bazı durumlarda mahkemeyi ikna etmek mümkün olmasa bile tutanak ve üst yargı denetimi için açık kayıt oluşturmak gerekir. Bu, özellikle dördüncü ve beşinci derecede belirleyicidir.</p>

<p><strong>Beşincisi, orantılılıktır.</strong><br />
Her statüko radikal kopuş gerektirmez. Savunma, kopuş derecesini dosyadaki ihlalin ağırlığına göre belirlemelidir. Hibrit Kopuş Savunması’nın gücü, sürekli sertlikte değil; doğru zamanda doğru yoğunlukta müdahalede bulunmasındadır.</p>

<p><strong>IX. Sonuç: Statükoyu Kırmak İçin Önce Onu Teşhis Etmek Gerekir</strong></p>

<p>Status quo bias karşısında savunmanın görevi, yalnızca mevcut sonuca itiraz etmek değildir. Savunmanın asıl görevi, o sonucun hangi dosya düzeni, hangi kanaat ataleti ve hangi yargısal konfor alanı içinde üretildiğini göstermektir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bu nedenle savunmayı tek sesli bir karşı çıkış olarak değil, dereceli ve teşhis temelli bir müdahale sistemi olarak kurar. Müdafi, bazen uyum içinde fark ettirir; bazen mikro müdahaleyle kanaatin hızını keser; bazen açık biçimde statükoyu teşhir eder; bazen sert kopuşla usulî krizi kayda geçirir; bazen de radikal kopuşla meseleyi üst normlar düzeyine taşır.</p>

<p>Çünkü ceza muhakemesinde adil yargılanma, yalnızca savunmanın konuşmasına izin verilmesi değildir. Savunmanın gerçekten duyulması, itirazlarının gerçekten tartışılması ve dosyanın mevcut statükosunun hükme otomatik biçimde taşınmaması gerekir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması’nın status quo bias karşısındaki temel cümlesi şudur:</p>

<p><strong>“Bu dosyada mesele yalnızca hangi sonuca varılacağı değildir; bu sonuca hangi yerleşmiş kanaat düzeni içinde varıldığıdır.”</strong></p>

<p></p>

<p><strong>X. Status Quo Bias’a Karşı Savunma Cümleleri</strong></p>

<p>Bu başlık pratikte çok önemlidir. Çünkü status quo bias çoğu zaman soyut bir kavram olarak değil, duruşma içinde kurulacak cümlelerle görünür hale gelir.</p>

<p>Savunma şu tür cümlelerle dosya konforunu sarsabilir:</p>

<p><strong>Tutukluluk bakımından:</strong></p>

<p>“Sayın Mahkeme, tutukluluğun devamı yönünde önceki gerekçelerin tekrarı, koruma tedbirinin güncel ve somut koşullar bakımından yeniden değerlendirildiği anlamına gelmez.”</p>

<p><strong>Bilirkişi raporu bakımından:</strong></p>

<p>“Dosyada bilirkişi raporu bulunması, raporun yöntemsel olarak tartışıldığı ve savunmanın teknik itirazlarının karşılandığı anlamına gelmemektedir.”</p>

<p><strong>İddianame anlatısı bakımından:</strong></p>

<p>“İddianame, olayın yalnızca bir yorumunu sunmaktadır. Savunmanın ortaya koyduğu alternatif ihtimaller tartışılmadan bu yorumun hükme esas alınması, delil değerlendirmesini tek yönlü hale getirecektir.”</p>

<p><strong>Mütalaa bakımından:</strong></p>

<p>“Esas hakkındaki mütalaa, savunmanın temel itirazlarını karşılamadan mevcut dosya anlatısını sonuç cümlesine dönüştürmektedir.”</p>

<p><strong>Ara kararlar bakımından:</strong></p>

<p>“Savunmanın delil taleplerinin reddi, yalnızca bugünkü duruşmanın değil, hükme esas alınacak dosya kapsamının da sınırlarını belirlemektedir. Bu nedenle talebimizin gerekçeli biçimde değerlendirilmesini istiyoruz.”</p>

<p>Bu cümlelerin ortak özelliği şudur: Savunma, yalnızca talepte bulunmaz; mevcut durumun neden tarafsız olmadığını da gösterir.</p>

<p><strong>XI. Status Quo Bias ve Gerekçeli Karar Sorunu</strong></p>

<p>Status quo bias’ın en kritik etkilerinden biri gerekçeli kararda ortaya çıkar. Çünkü gerekçeli karar, yalnızca hükmün hukuki açıklaması değildir; aynı zamanda yargılama sürecinde hangi delillerin nasıl değerlendirildiğini, hangi savunma itirazlarının neden kabul edilmediğini ve mahkemenin kanaate hangi muhakeme zinciriyle ulaştığını göstermesi gereken temel metindir.</p>

<p>Ancak mahkeme dosyanın mevcut halini büyük ölçüde koruyarak hüküm kurmuşsa, gerekçe de çoğu zaman bu mevcut durumu meşrulaştıran bir metne dönüşebilir. Böyle bir durumda gerekçeli karar, kararın gerçekten nasıl oluştuğunu açıklamak yerine, zaten varılmış sonucun hukuki dil içinde yeniden kurulmasına hizmet eder. Başka bir ifadeyle gerekçe, muhakemenin izini göstermek yerine kanaatin geriye doğru inşa edilmiş açıklamasına dönüşür.</p>

<p>Bu risk, ceza muhakemesinde son derece önemlidir. Çünkü status quo bias etkisi altında verilen bir hükümde, dosyanın yerleşik anlatısı gerekçeli kararın omurgası haline gelebilir. İddianame anlatısı hüküm diline taşınır; bilirkişi raporunun sonucu yeterli görülür; müşteki beyanı merkezileştirilir; tutuklama kararlarında oluşan risk dili hükmün arka planına sızar; mütalaanın çizdiği hat kararın yönünü belirler. Buna karşılık savunmanın temel itirazları çoğu zaman ya hiç karşılanmaz ya da genel ve kalıp ifadelerle geçiştirilir.</p>

<p>Bu durumda gerekçeli kararın en sorunlu yönü, seçici bir delil anlatısı üretmesidir. Yalnızca hükme uygun deliller görünür hale getirilir; hükmü zorlaştıran çelişkiler, lehe deliller, alternatif ihtimaller ve savunmanın esaslı açıklamaları karar metninin çevresinde bırakılır. Böylece karar, dosyanın bütününü tartışan bir muhakeme metni olmaktan çıkar; mevcut kanaati doğrulayan bir sonuç metnine dönüşür.</p>

<p>Oysa gerekçeli kararın işlevi, varılmış sonucu süslemek değildir. Gerekçeli karar, mahkemenin hükme hangi nedenle, hangi delil değerlendirmesiyle ve hangi hukuki bağlantılarla ulaştığını denetlenebilir biçimde göstermelidir. Mahkeme yalnızca mahkûmiyete veya beraate götüren delilleri sıralamakla yetinemez; savunmanın esaslı iddialarını neden kabul etmediğini de açıklamak zorundadır. Çünkü savunma itirazları karşılanmadan yazılan gerekçe, görünüşte uzun olsa bile muhakeme bakımından eksik kalır.</p>

<p>Status quo bias bu nedenle yalnızca duruşma pratiğiyle sınırlı değildir. Gerekçeli kararın yapısını da etkiler. Duruşmada tartışılmadan kabul edilen her anlatı, gerekçeli kararda doğal gerçeklik gibi yer bulabilir. Rapor tartışılmadan hükme esas alınmışsa, gerekçede teknik hakikat gibi görünür. Mütalaa savunmayı karşılamadan hükme yön vermişse, gerekçede kararın doğal sonucu gibi belirir. Ara kararlarla dışarıda bırakılan deliller ise karar metninde hiç yokmuş gibi sessizleşir.</p>

<p>Bu nedenle savunma, gerekçeli karar sorununu hükümden sonra fark edilecek bir mesele olarak görmemelidir. Gerekçeli kararın denetlenebilirliği, duruşma aşamasında inşa edilir. Savunmanın yaptığı her itiraz, her delil talebi, her rapor eleştirisi, her tutanak müdahalesi ve her mütalaa cevabı, ileride gerekçeli kararın eksiklerini görünür kılacak kayıt malzemesidir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bakımından bu nokta hayati önemdedir. Çünkü savunma yalnızca bugünkü mahkemeye konuşmaz; aynı zamanda yarının istinaf ve temyiz denetimine de konuşur. Duruşma salonunda kurulan kayıt, üst yargı bakımından “savunma bunu söyledi mi, mahkeme bunu karşıladı mı, bu itiraza gerekçeli kararda cevap verildi mi?” sorularının temelini oluşturur.</p>

<p>Bu bağlamda savunmanın stratejik cümlesi şöyle kurulabilir:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, bu husus yalnızca bugünkü delil tartışması bakımından değil, ileride kurulacak hükmün gerekçeli ve denetlenebilir olması bakımından da önemlidir. Savunmanın bu itirazının gerekçeli kararda karşılanabilmesi için tutanağa açıkça geçirilmesini talep ediyoruz.”</strong></p>

<p>Bu cümle, savunmanın kayıt stratejisini açık hale getirir. Müdafi burada yalnızca o anki itirazını dile getirmez; mahkemeye gelecekteki gerekçe yükümlülüğünü de hatırlatır.</p>

<p>Daha güçlü bir kopuş dili gerektiğinde ise şu ifade kullanılabilir:</p>

<p><strong>“Savunmanın esaslı itirazları karşılanmadan mevcut dosya anlatısı üzerinden hüküm kurulması halinde, gerekçeli kararın denetlenebilirliği ciddi biçimde zedelenecektir. Bu nedenle itirazlarımızın ve delil taleplerimizin açık biçimde değerlendirilmesini talep ediyoruz.”</strong></p>

<p>Bu ifade, status quo bias ile gerekçeli karar arasındaki ilişkiyi görünür kılar. Çünkü mesele yalnızca mahkemenin hangi sonuca varacağı değildir; o sonuca varırken savunmanın karşı anlatısını gerçekten tartışıp tartışmadığıdır.</p>

<p>Gerekçeli karar sorunu özellikle “geriye doğru gerekçelendirme” riskinde yoğunlaşır. Mahkeme önce kanaate varmış, sonra bu kanaati destekleyen delilleri gerekçeye yerleştirmişse, karar metni görünüşte tutarlı olabilir. Fakat bu tutarlılık, gerçek bir muhakeme sürecinden değil, sonucun sonradan düzenlenmiş anlatısından kaynaklanır. Bu durumda gerekçe, kararın nedeni olmaktan çıkar; kararın savunusu haline gelir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması, bu riski duruşma içinde öngörmelidir. Eğer mahkeme savunmanın temel itirazlarını karşılamadan dosyayı kapatmaya yöneliyorsa, müdafi gerekçeli karar denetimi bakımından açık kayıt oluşturmalıdır. Hangi delil tartışılmadı? Hangi lehe husus değerlendirilmedi? Hangi çelişki giderilmedi? Hangi bilirkişi itirazı karşılanmadı? Hangi mütalaa eksik kaldı? Hangi ara karar dosyayı daralttı?</p>

<p>Bu sorular duruşmada kayda geçirilmediğinde, gerekçeli karardaki eksiklikler daha sonra soyut itirazlar gibi görünebilir. Ancak savunma bunları zamanında ve açık biçimde tutanağa bağlamışsa, gerekçeli kararın hangi noktada savunmayı karşılamadığı daha net ortaya çıkar.</p>

<p>Sonuç olarak status quo bias, ceza muhakemesinde yalnızca hükme giden yolu değil, hükmün gerekçelendirilme biçimini de etkiler. Dosyanın mevcut statükosu kararın zeminini oluşturduğunda, gerekçeli karar bu statükoyu hukuki dile çeviren bir metne dönüşebilir. Bu nedenle savunma, gerekçeyi hükümden sonra bekleyen pasif bir denetim alanı olarak değil, duruşma aşamasında kurulacak aktif bir kayıt stratejisinin sonucu olarak görmelidir.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması’nın bu bağlamdaki temel cümlesi şudur:</p>

<p><strong>“Bugün tutanağa geçirilmeyen savunma, yarın gerekçeli kararda karşılanmayan savunmaya dönüşür.”</strong></p>

<p><strong>X. Sonuç: Savunmanın Görevi Statükoyu Görünür Kılmaktır</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde <strong>status quo bias</strong>, görünmez ama güçlü bir etkidir. Dosya bir kez kurulduktan sonra, onu değiştirmek giderek zorlaşır. İlk tutanaklar olayın dilini, iddianame suçlamanın hukuki hikâyesini, tutuklama kararları kişi hakkındaki ilk yargısal ağırlığı, bilirkişi raporları teknik hakikat iddiasını, ara kararlar dosyanın sınırlarını, esas hakkındaki mütalaa ise hükme en yakın son statükoyu üretir.</p>

<p>Bu nedenle ceza dosyası, yalnızca belgelerin toplandığı pasif bir alan değildir. Dosya, zamanla kendi yönünü, kendi alışkanlığını ve kendi ağırlığını oluşturur. Başlangıçta tartışılabilir olan ifadeler, ilerleyen aşamalarda doğal kabul gibi işlemeye başlayabilir. Geçici tedbir kalıcı kanaat izine; teknik rapor tartışılmaz hakikat metnine; iddianame anlatısı olayın kendisine; mütalaa ise hükmün öncülüne dönüşebilir.</p>

<p>Savunma açısından asıl tehlike de burada başlar. Çünkü savunma, çoğu zaman yalnızca iddia makamının argümanlarıyla değil, dosyanın önceden kurulmuş bütün ağırlığıyla mücadele eder. Bu nedenle savunmanın görevi yalnızca karşı argüman üretmek değildir. Savunmanın daha derin görevi, mevcut dosya düzeninin nasıl kurulduğunu, hangi varsayımlara dayandığını, hangi ihtimalleri dışladığını ve hangi kanaat ataletiyle sürdürüldüğünü görünür kılmaktır.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması tam da bu nedenle önemlidir. Çünkü o, savunmayı tek tonlu bir itiraz pratiği olarak değil; dosyanın psikolojik, kurumsal ve anlatısal yapısını okuyabilen stratejik bir müdahale biçimi olarak kurar. Müdafi, yalnızca “itiraz ediyoruz” diyen kişi değildir. Müdafi, dosyanın nerede kapandığını, kanaatin nerede donduğunu, mahkemenin hangi metne yaslandığını ve savunmanın hangi noktada etkisizleşme riskiyle karşı karşıya kaldığını teşhis eden kişidir.</p>

<p>Status quo bias karşısında savunma bazen uyumlu bir dille mahkemeye eksikliği gösterir. Bazen mikro müdahalelerle kanaatin hızını keser. Bazen açık biçimde dosya statükosunu teşhir eder. Bazen sert kopuşla usulî krizi kayda geçirir. Bazen de radikal kopuşla meseleyi adil yargılanma hakkı, silahların eşitliği, çelişmeli yargılama ve gerekçeli karar hakkı düzeyine taşır.</p>

<p>Bu dereceli yapı, savunmanın gücünü sürekli sertlikten değil, doğru zamanda doğru yoğunluğu seçebilmesinden alır. Çünkü her dosya aynı şekilde kapanmaz; her kanaat aynı noktada donmaz; her statüko aynı araçla kırılmaz. Bazen bir cümle yeterlidir. Bazen bir tutanak kaydı gerekir. Bazen bir bilirkişi itirazı dosyanın teknik konforunu sarsar. Bazen mütalaaya verilen cevap, yargılamanın son statükosunu kıran temel metne dönüşür.</p>

<p>Ceza muhakemesinde adil yargılanma, yalnızca tarafların konuşmasına izin verilmesi değildir. Aynı zamanda, önceden kurulmuş kanaatlerin gerçekten tartışmaya açılmasıdır. Savunmanın dinlenmiş görünmesi yetmez; savunmanın ileri sürdüğü ihtimallerin, itirazların ve delil taleplerinin muhakeme içinde gerçek bir karşılık bulması gerekir.</p>

<p>Bu nedenle savunma, dosyanın mevcut haline mahkûm değildir.</p>

<p>Savunma, dosyanın kaderini değiştirme iddiasıdır.</p>

<p>Dosya ne kadar kurulmuş görünürse görünsün, savunmanın görevi o kuruluşun doğal, zorunlu ve tartışılmaz olmadığını göstermektir. Çünkü ceza muhakemesinde hakikat, dosyanın ilk kurulduğu yerde değil; o kuruluşun duruşmada gerçekten sınandığı yerde aranmalıdır.</p>

<p>Ve bazen en etkili savunma cümlesi şudur:</p>

<p><strong>“Sayın Mahkeme, bu dosyada sorun yalnızca delillerin eksik değerlendirilmesi değildir; sorun, dosyanın baştan beri aynı kanaat düzeni içinde okunmasıdır.”</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/Fahrettin-KAYHAN.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hibrit-kopus-savunmasi-perspektifinden-ceza-muhakemesinde-status-quo-bias-1</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 23:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/12/terazi/tokmak-kis.jpg" type="image/jpeg" length="48167"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR, CMK 111]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>ADLİ KONTROL KARARI NASIL KALDIRILIR</strong></p>

<p>CMK 111 – Adlî Kontrolün Kaldırılması ve İtiraz Süreci</p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 111 Açıklaması </p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sürecinde bireyin özgürlüğünü sınırlayan her tedbirin geçici olması, hukuk devleti ilkesinin temel gereklerinden biridir. Adlî kontrol tedbiri, tutuklamaya alternatif olarak kişisel özgürlüğü koruyan bir güvence niteliği taşır. Ancak bu tedbirin süresiz biçimde devam etmesi, kişi hak ve özgürlükleriyle bağdaşmaz.</p>

<p>Bu videoda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 111. maddesini (CMK 111) ele alarak adlî kontrolün hangi koşullarda kaldırılabileceğini, başvuru yollarını ve itiraz sürecini ayrıntılı şekilde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan konular:</p>

<p>CMK 111 nedir?<br />
Adlî kontrolün kaldırılması nasıl talep edilir?<br />
Hâkim veya mahkeme bu talebi nasıl değerlendirir?<br />
Adlî kontrol kararına itiraz mümkün müdür?<br />
Adlî kontrol tedbirinin süresi ve ölçülülük ilkesi</p>

<p>Öne çıkan noktalar:<br />
CMK’nın 111. maddesi, adlî kontrolün kaldırılmasına ilişkin açık bir yol belirleyerek bireyin özgürlüğünü korur. Şüpheli veya sanık, adlî kontrolün kaldırılmasını talep edebilir; hâkim veya mahkeme de bu talebi en geç beş gün içinde karara bağlamak zorundadır. Ayrıca, kararlara karşı itiraz hakkı tanınarak yargısal denetim sağlanır.</p>

<p>Bu düzenleme, adil yargılanma hakkı, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkesi açısından büyük önem taşır. Adlî kontrolün bir cezaya dönüşmemesi, yalnızca yargılamanın gerektirdiği ölçüde uygulanması, hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu video, ceza muhakemesi, adlî kontrol uygulaması ve kişi özgürlüğü üzerindeki yargısal güvenceler konularında bilgi edinmek isteyen hukuk öğrencileri, avukat adayları ve hukuk meraklıları için hazırlanmıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nasil-kaldirilir-cmk-111</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 09:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/l__BEvTYoto/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="93124"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Adli Kontrol Kararı ve Bu Karara Hükmedecek Merciler</p>

<p>CMK 110 – Adlî Kontrol Kararı Nedir? | Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 110 Açıklaması | Hukuki Haklarım</p>

<p>Hukuki Haklarım programından merhaba. Ceza muhakemesi sistemimizde kişi özgürlüğü, en temel haklardan biridir. Ancak bu özgürlük, bazen adaletin sağlanması amacıyla sınırlanabilir. İşte bu noktada tutuklama tedbirine alternatif bir koruma önlemi olan adlî kontrol devreye girer.</p>

<p>Bu videoda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 110. maddesini (CMK 110) ele alarak, adlî kontrol kararının kim tarafından verileceğini, hangi aşamalarda uygulanabileceğini ve nasıl değiştirilebileceğini ayrıntılı biçimde açıklıyoruz.</p>

<p>Videoda ele alınan başlıklar:</p>

<p>CMK 110 nedir?<br />
Adlî kontrol kararı kim tarafından verilir?<br />
Hâkim adlî kontrol kararında değişiklik yapabilir mi?<br />
Kovuşturma aşamasında adlî kontrol nasıl uygulanır?<br />
Cumhuriyet savcısının adlî kontroldeki rolü nedir?<br />
*Adlî kontrol tedbirinin amacı ve hukuk devleti ilkesiyle ilişkisi</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Öne çıkan kavramlar:<br />
Adlî kontrol kararı, tutuklama tedbirine alternatif olarak kişi özgürlüğünü daha az kısıtlayan bir sistem getirir. Bu sayede hem yargılamanın güvenliği sağlanır hem de bireyin temel hak ve özgürlükleri korunur. CMK 110, yargılamanın her aşamasında adlî kontrolün uygulanmasına ve değiştirilebilmesine imkân tanıyarak hukuk devleti ilkesinin güçlü bir yansımasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-ve-bu-karara-hukmedecek-merciler</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/mqXtkUoSSR4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="61283"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adli Kontrol Kararı Nedir, Nasıl Düzenlenir CMK 109]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi kapsamında yer alan *“adlî kontrol”* tedbiri ele alınıyor. Tutuklamanın istisna, özgürlüğün ise esas olduğu anlayış doğrultusunda düzenlenen bu madde, kişi özgürlüğünü korurken kamu güvenliğini de sağlamayı amaçlıyor.</p>

<p>Adlî kontrol, şüpheli veya sanığın tutuklanmaksızın belirli yükümlülüklere tabi tutularak denetim altına alınmasıdır. Bu sistem, hem kaçma veya delilleri karartma riskini önlemeyi hem de bireyi tamamen özgürlüğünden yoksun bırakmadan yargılama sürecini güvence altına almayı hedefler.</p>

<p>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p>

<p>Tutuklama nedenleri bulunsa bile hâkim adlî kontrol kararı verebilir mi?<br />
Tutuklama yasağı olan hâllerde adlî kontrol uygulanabilir mi?<br />
Adlî kontrol kapsamında hangi yükümlülükler getirilebilir?<br />
“Konutu terk etmeme” yükümlülüğü ne anlama gelir?<br />
7242 ve 7331 sayılı Kanun değişiklikleri adlî kontrol sistemine ne kazandırmıştır?<br />
Adlî kontrol süresi cezadan düşülür mü?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu video, *Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi* kapsamında adlî kontrol kurumunun kapsamını, uygulanma koşullarını, getirilen yenilikleri ve kişi özgürlüğü üzerindeki etkilerini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adli-kontrol-karari-nedir-nasil-duzenlenir-cmk-109</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 06:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Mmnn1gDQv-k/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="75083"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bakan Gürlek: Savunmanın güçlenmesi, yargının ve toplumsal güvenin güçlenmesidir]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek, yargı teşkilatına hitaben yaptığı konuşmada, güçlü bir adalet sisteminin ancak aynı ideale inanan ve sorumluluğu birlikte taşıyan güçlü bir teşkilatla mümkün olacağını belirterek, “Birlikte başaracağız, birlikte güçleneceğiz.” dedi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Gürlek, hâkimler, savcılar, avukatlar, adalet personeli ve infaz koruma teşkilatının büyük bir aile olduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>“AYNI KÜRSÜDEN GELİYORUM”</strong></p>

<p>Bakan Gürlek, 20 yıl boyunca hâkim ve savcı olarak görev yaptığını hatırlatarak, adliye koridorlarının sesini, dosyaların yükünü ve yargı mensuplarının sorumluluğunu yakından bildiğini söyledi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“Bugün sizlere aynı kürsüde görev yapmış bir meslektaşınız olarak hitap ediyorum.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının meselelerini içeriden bildiğini ve iş yükünün farkında olduğunu ifade etti.</p>

<p><strong>YAPISAL SORUNLAR İÇİN YENİ ADIMLAR</strong></p>

<p>Göreve başladıkları andan itibaren yapısal sorunların çözümü için çalışmaları başlattıklarını dile getiren Gürlek, iş yükü analizlerinin yeniden yapılacağını, norm kadro sisteminin güncelleneceğini ve performans ölçütlerinin daha adil ve objektif bir zemine oturtulacağını açıkladı.</p>

<p>Hâkim ve savcıların mesleki gelişimini destekleyen uzmanlaşma ve eğitim modellerinin hayata geçirileceğini belirten Gürlek, adalet personelinin özlük haklarının iyileştirilmesi için somut adımlar atılacağını kaydetti.</p>

<p><strong>“ŞEFFAFLIK VE LİYAKAT ESAS OLACAK”</strong></p>

<p>Adaletin yalnızca kanunu doğru uygulamak olmadığını, kurum içinde hakkaniyeti güçlendirmenin de önemli olduğunu vurgulayan Gürlek, şeffaflığın artırılacağını, liyakatin esas alınacağını ve kurumsal aidiyetin güçlendirileceğini ifade etti.</p>

<p>“Bu teşkilat benim yuvamdır.” diyen Gürlek, yargı teşkilatının tüm unsurlarının ortak emeğiyle daha güçlü bir yapıya kavuşacağını söyledi.</p>

<p><strong>AVUKATLARA MESAJ: “YARGININ VAZGEÇİLMEZ PARÇASISINIZ”</strong></p>

<p>Konuşmasında savunma makamına özel vurgu yapan Gürlek, avukatların yargının üç sacayağından biri olduğunu belirterek, “Savunma güçlü olduğunda adalet gerçek anlamda hayat bulur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Avukatların mesleklerini güven içinde ve saygınlıkla sürdürebilmeleri için gerekli ortamın güçlendirileceğini kaydeden Gürlek, barolarla daha yakın ve düzenli istişare mekanizmaları kurulacağını bildirdi.</p>

<p><strong>“BÜYÜK BİR ADALET AİLESİYİZ”</strong></p>

<p>Türkiye genelinde 26 bin 765 hâkim ve savcı, 96 bin 53 adalet personeli, 83 bin 929 Ceza ve Tevkifevleri teşkilatı mensubu ve 208 bin 223 avukatla büyük bir adalet ailesi olduklarını belirten Gürlek, aynı ideale inanan güçlü bir bütün olduklarını kaydetti.</p>

<p>Gürlek, “Birlikte daha adil bir gelecek inşa edeceğiz.” ifadeleriyle konuşmasını tamamladı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/bakan-gurlek-savunmanin-guclenmesi-yarginin-ve-toplumsal-guvenin-guclenmesidir</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/H5Vdk8HEEDk/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="73876"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklunun Salıverildiğinde Yükümlülükleri Nelerdir CMK 106]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Tutuklunun Salıverildiğinde Yükümlülükleri Nelerdir CMK 106</p>

<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 106. maddesi kapsamında salıverilen kişinin yükümlülükleri ele alınıyor. Tutukevinden çıkan bir kişinin adres bildirim yükümlülüğü, adres değişikliğini bildirme zorunluluğu ve bildirmeme durumunda doğacak hukuki sonuçlar ayrıntılı biçimde açıklanıyor.</p>

<p>Birçok kişinin farkında olmadığı bu yükümlülükler, dava sürecinde savunma hakkını doğrudan etkileyen ve yargılamanın kesintisiz yürütülmesini sağlayan önemli konulardır. Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Salıverilen kişi hangi bilgileri bildirmek zorundadır?<br />
Adres değişikliği nasıl ve ne zaman bildirilmelidir?<br />
Bildirim yapılmazsa tebligat nasıl geçerli olur?<br />
İhtar süreci nasıl işler ve hangi belgeler düzenlenir?<br />
CMK m.106’nın amacı nedir?</p>

<p>Bu video, salıverilen kişinin sorumluluklarını, tebligatın geçerliliğini, yargılamanın adil yürütülmesini ve hak kayıplarının önlenmesini anlamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-saliverildiginde-yukumlulukleri-nelerdir-cmk-106</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 13:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/vz86x23hrLw/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="12813"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek gündeme ilişkin soruları yanıtladı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ, SİYASET</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/adalet-bakani-akin-gurlek-gundeme-iliskin-sorulari-yanitladi</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Feb 2026 23:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/bsNmtSsrlGc/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="46244"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklulukta Şüpheli veya Sanığın Salıverilme İstemleri CMK 104]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><strong>Tutuklulukta Şüpheli veya Sanığın Salıverilme İstemleri CMK 104</strong></p>

<p>Bu bölümde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 104 ve 105. maddelerinde düzenlenen salıverilme istemi (tahliye talebi) kurumunu ele alıyoruz. Bu hükümler, tutuklama tedbirine karşı en önemli güvencelerden birini oluşturarak, şüpheli veya sanığın bireysel başvuru hakkını ve mahkeme tarafından tutukluluğun denetlenmesini güvence altına alır.</p>

<p><strong>Programda şu soruların yanıtlarını bulabilirsiniz:</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Salıverilme istemi nedir ve hangi aşamalarda talep edilebilir?<br />
CMK m.104 ve 105 neyi düzenler?<br />
Tutukluluk hangi makamlarca denetlenir?<br />
Sulh Ceza Hâkimi, mahkeme, Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay bu süreçte nasıl görev yapar?<br />
Salıverilme istemine ilişkin usul nasıldır ve karar süreleri nelerdir?<br />
Terör veya örgüt faaliyeti kapsamındaki suçlarda süre farkı neden vardır?<br />
Tahliye taleplerine itiraz nasıl yapılır?</p>

<p>Bu video, özgürlük hakkının korunması, tutuklama tedbirinin denetimi, itiraz yolları ve adil yargılanma hakkı konularında temel hukuki bilgiler sunmaktadır.<br />
Ayrıca, CMK 104 ve 105 hükümlerinin, bireyin özgürlüğünü koruyan hızlı, denetlenebilir ve hukuka uygun bir sistem oluşturduğunu detaylarıyla açıklamaktadır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-supheli-veya-sanigin-saliverilme-istemleri-cmk-104</guid>
      <pubDate>Thu, 12 Feb 2026 23:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/HyLPmzX8YUg/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="27462"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklunun Durumunun Yakınlarına Bildirilmesi Hakkı | CMK 107 |]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 107. maddesi, yani tutuklunun durumunun yakınlarına bildirilmesi konusunu ele alıyoruz.</p>

<p>Tutuklama kararı verildiğinde yakınlara bilgi verilmesi nasıl olur, kim bilgilendirilir, yabancı uyruklular için süreç nasıl işler? Tüm detayları bu videoda bulabilirsiniz.</p>

<p>Bu videoda öğrenecekleriniz:</p>

<p>CMK 107 nedir?</p>

<p>Tutuklama kararı alındığında kim bilgilendirilir?</p>

<p>Tutuklu kişi ailesine haber verebilir mi?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yabancı uyruklu tutuklular için konsolosluk bildirimi nasıl yapılır?</p>

<p>Bu düzenlemenin amacı ve insan haklarıyla bağlantısı nedir?</p>

<p>Bu düzenleme, hem kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını hem de aile bağlarının korunmasını güvence altına alır. Ayrıca yabancı uyruklu tutukluların konsolosluk korumasına erişimini sağlar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklunun-durumunun-yakinlarina-bildirilmesi-hakki-cmk-107</guid>
      <pubDate>Sat, 31 Jan 2026 15:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/OtFl4vYXEXo/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="74287"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tutuklulukta İncelenme Süresi, Ne Kadar Süreler İle Değerlendirme Yapılır | CMK108 |]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-incelenme-suresi-ne-kadar-sureler-ile-degerlendirme-yapilir-cmk108</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-incelenme-suresi-ne-kadar-sureler-ile-degerlendirme-yapilir-cmk108" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. maddesi, yani tutukluluk süresinin sınırları konusunu ele alıyoruz. Tutuklama kararı ne kadar süreyle uygulanabilir, hangi hâllerde uzatılabilir, çocuklar ve ağır suçlar açısından durum nasıldır? Tüm bu soruların yanıtlarını bu videoda bulabilirsiniz.</p>

<p>📘 Bu videoda öğrenecekleriniz:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CMK 102 nedir?</p>

<p>Tutukluluk süresi ne kadar olabilir?<br />
Hangi suçlarda tutukluluk uzatılabilir?<br />
Katalog suçlar ve terör suçlarında tutukluluk süresi neden uzundur?<br />
18 yaşından küçükler için tutuklama süresi nasıl uygulanır?<br />
Uzatma kararlarında hangi gerekçeler aranır?<br />
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları bu konuda ne diyor?</p>

<p>Bu düzenleme, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının korunması, hukuk devleti ilkesinin güçlendirilmesi ve masumiyet karinesinin gereği olarak keyfî tutuklulukların önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.</p>

<p>Ayrıca, katalog suçlar ve terörle mücadele kapsamındaki suçlarda öngörülen uzun tutukluluk sürelerinin, uygulamada ne gibi sorunlara yol açtığı ve AİHM’in bu konuda Türkiye’ye yönelik kararlarında neleri eleştirdiği de detaylı biçimde açıklanmıştır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/tutuklulukta-incelenme-suresi-ne-kadar-sureler-ile-degerlendirme-yapilir-cmk108</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Jan 2026 22:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/3UIwS8bH73w/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="62590"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Savcının Tutuklama Kararının Geri Alınmasını İstemesi, CMK Madde 103]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/video/savcinin-tutuklama-kararinin-geri-alinmasini-istemesi-cmk-madde-103</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/video/savcinin-tutuklama-kararinin-geri-alinmasini-istemesi-cmk-madde-103" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avukat Aysel Aba Kesici]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bu bölümde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 103. maddesi, yani Cumhuriyet savcısının tutukluluğa ilişkin yetkileri konusunu ele alıyoruz. Tutuklama kararının kaldırılması nasıl olur, savcı hangi durumlarda şüpheliyi serbest bırakabilir, hâkim ve savcı yetkileri arasındaki fark nedir? Tüm bu soruların yanıtlarını bu videoda bulabilirsiniz.</p>

<p>📘 Bu videoda öğrenecekleriniz:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>CMK 103 nedir?</strong></p>

<p>Cumhuriyet savcısının serbest bırakma yetkisi hangi durumlarda uygulanır?<br />
Tutuklama kararının kaldırılmasını kim talep edebilir?<br />
Adli kontrol tedbiri nedir ve ne zaman uygulanır?<br />
Savcının serbest bırakma yetkisi hangi aşamada geçerlidir?<br />
Anayasa’nın 19. maddesi bu konuda neyi güvence altına alır?<br />
AİHS (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) özgürlük ve güvenlik hakkı ile bu düzenleme arasındaki ilişki nedir?</p>

<p>Bu düzenleme, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının korunması, hukuk devleti ilkesinin güçlendirilmesi ve tutuklamanın sürekli gözden geçirilmesi gerektiği yönündeki anayasal ilkenin somut bir yansımasıdır.</p>

<p>Cumhuriyet savcısına tanınan bu yetki, tutukluluğun istisnaî olma niteliğini güçlendirir, keyfî özgürlük kısıtlamalarının önüne geçer ve özgürlük lehine yargısal denetimin etkinleşmesini sağlar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNDEM</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/video/savcinin-tutuklama-kararinin-geri-alinmasini-istemesi-cmk-madde-103</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Jan 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/I-GtWxno8mo/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="99118"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'nin hak ihlali kararlarında birinci sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara ilişkin 23 Eylül 2012 – 30 Eylül 2024 tarihlerini içeren istatistikleri yayımladı.&nbsp;</p>

<p>Anayasa Mahkemesine 2012 yılından bu yana toplam 633 bin 488 bireysel başvuru yapıldı, bunlardan 527 bin 803'ü sonuçlandırıldı. Yüksek Mahkemenin başvuruları karşılama oranı yüzde 83,3 oldu. Derdest dosya sayısı ise 105 bin 685 oldu.</p>

<p>AYM’nin hak ihlali kararı verdiği 76 bin 247 başvuruda ilk sırada makul sürede yargılanma hakkının ihlali var. Bunu adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlalleri takip ediyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bireysel başvuru istatistikleri üç aylık periyotlarla güncellenerek yayımlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aymnin-hak-ihlali-kararlarinda-birinci-sirada-makul-surede-yargilanma-hakkinin-ihlali-var</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/bbistatistikler-1.jpg" type="image/jpeg" length="42053"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu’nda meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran 658 avukata plaket]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Barosu’nda 145. Yıldönümü ve Avukatlar Günü kapsamında meslekte 25, 30 ve 35. yılını dolduran 658 avukata plaketleri 8, 9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle verildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Törenler, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle 8, 9 ve 10 Eylül tarihlerine ertelenmişti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Meslekte 35 yılını dolduran 415, 30 yılını dolduran 432, 25 yılını dolduran&nbsp;avukat olmak üzere toplam 658 avukata plaketleri, 8-9 ve 10 Eylül günlerinde düzenlenen törenlerle takdim edildi.</p>

<p>Meslekte 35 ve 30 yılını dolduran avukatların&nbsp;plaket töreni 8 Eylül Cuma günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 25 yılı dolduran avukatların plaket töreni ise 9 Eylül Cumartesi ve 10 Eylül Pazar günleri İstanbul Barosu Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.</p>

<p>Tören, İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başladı. Törende konuşan İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, “Hak mücadelesine yüreğini ve emeğini koymuş tüm avukat meslektaşlarımız, hepinizi İstanbul Barosu Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Avukatlık mesleğinde geride kalan yıllar, hak ve hukuk yolunda verilen mücadelenin de adıdır. 145 yıllık bir “Büyük Çınar” olan Baromuzun tarihi 35 yıllık emeğinizi ve mücadelenizi saygı ile saklayacaktır.</p>

<p>Bu töreni Baromuzun da 145. kuruluş yıl dönümü olan 5 Nisan Avukatlar Günü’nde yapacaktık. Ancak, 6 Şubat’ta meydana gelen ve büyük acılar ve kayıplara yol açan depremler nedeniyle törenimizi erteledik. Kaybettiğimiz yurttaş ve meslektaşlarımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.</p>

<p>Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bugünlerde, Cumhuriyetin kazanımlarını ve Atatürk ilke ve devrimlerini kendine rehber edinen İstanbul Barosu Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi olmaya her daim devam edecektir.</p>

<p>Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmaya ve hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz” dedi.</p>

<p>Başkan Av. Filiz Saraç, meslekte 25, 30 ve 35 yılını dolduran avukatları&nbsp;kutladı ve hak ve hukuk mücadelesinde nice meslek yılları diledi.</p>

<p>Başkanın konuşmasının ardından Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, törenlerde avukatları&nbsp;10’ar kişilik gruplar halinde plaket almaya davet etti. Başkan Av. Filiz Saraç, avukatlara plaketlerini tek tek sundu ve gruplar halinde fotoğraf çekimi gerçekleştirildi.</p>

<p>Plaket alan avukatlar arasında; İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz (25 yıl), Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş (35 yıl), Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım (25 yıl), CUMER Sözcüsü Av. Gülseren Aytaş (35 yıl), önceki Yönetim Kurulu Üyesi Av. Muazzez Yılmaz (35 yıl), Av. Cengiz Yaka (35 yıl), TÜKD Genel Başkanı Av. Tülay Çağlar(25 yıl), Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı (25 yıl) da yer aldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosunda-meslekte-25-30-ve-35-yilini-dolduran-658-avukata-plaket</guid>
      <pubDate>Tue, 12 Sep 2023 18:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/09/202309plaket2023-29.jpg" type="image/jpeg" length="15323"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz anıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terör örgütü DHKP-C üyelerince adliyedeki odasında rehin alındıktan sonra şehit edilmesinin üzerinden 8 yıl geçen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz törenle anıldı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın Atrium alanında gerçekleşen törene &nbsp;Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcıları Zekeriya Birkan ile Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, şehit Kiraz'ın babası Hakkı Kiraz, Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, İstanbul'daki diğer adliyelerin başsavcıları, hakimler, savcılar ve adliye personeli katıldı.</p>

<p><strong>"ŞEHİT SAVCIMIZ ADALET TEŞKİLATININ KAHRAMANLIK SEMBOLÜ OLMUŞTUR"</strong>&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>

<p></p>

<p>Törene katılan Adalet Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, "Şehit savcımız şerefli, adalet sancağının ölümsüz bir timsalidir. Aziz hatırası şahadetinden bu yana hiç unutulmamış ve adalet teşkilatının kahramanlık sembolü olmuştur.&nbsp;Mehmet Selim Kiraz&nbsp;bu vatanın fedakâr, kahraman bir evladıdır. Ömrünü devletine, milletine hizmete ve adaletin tecellisini adamıştı. O gün şehit savcımızı hedef alan kurşunlar aynı zamanda yargıya, adalete, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sıkılmıştır. Bu menfur saldırıda adaleti ve ömrünü adalet yoluna adamış bir kahramanı hedef alanların asıl gayesi bellidir. Terör örgütlerinin asıl amacı ve hedefi şehit savcımızın şahsında milletimizin birliği ve bütünlüğüdür. Adalet teşkilatının gözünü korkutmak ve yıldırmaktır. Hamdolsun ki bu hainler bugüne kadar emellerine ulaşamadılar, bundan sonra da ulaşamayacaklar. Adalet camiamız köklü kurumsal yapısı ve gelenekleriyle bu hain saldırılar karşısında hiçbir zaman yılmamıştır" dedi.</p>

<p><strong>"TERÖR ÖRGÜTLERİNE AMAÇLARINA ULAŞAMADIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN BURADAYIZ"</strong><br />
<br />
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz ise, "Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz kardeşimizin şahadetinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Bugün tüm terör örgütlerine, vatan ve millet düşmanlarına birlik beraberlik içinde olduğumuzu gösteriyoruz ve buradan haykırıyoruz. Mehmet Selim savcımız gibi masum kardeşlerimizi hedef alarak husumeti, düşmanlığı körükleyen terör örgütlerine bu amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için buradayız" diye konuştu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>" HEPİNİZİ OĞLUM SELİM OLARAK GÖRÜYORUM " &nbsp;</strong></p>

<p>Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim kiraz'ın babası Hakkı Kiraz ise, "8 yıl önce bugün bizim için gerçekten karanlık bir gündü. ama bir taraftan da imtihan günümüzdü bununla birlikte hamdolsun birlik ve beraberlik günümüz oldu. Şu anda o günkü tabloyu burada görüyorum. hepinizi oğlum Selim olarak görüyorum. Selim her sabah takvim yaprağını koparır okur benim de okumam için masaya koyardı. 31 Mart 2015 günü sabah Selim evden çıkmadan önce yine o günün takvim yaprağını masaya koymuştu ve oradaki dua şöyleydi: 'Rabbim beni, ailemi mümin olarak evime girenleri bağışla zalimler topluluğunu da daima kahrı perişan et' şeklindeydi" &nbsp;dedi.&nbsp;</p>

<p>Konuşmaların ardından&nbsp;şehit savcı&nbsp;Mehmet Selim Kiraz'ın makam odası ziyaret edildi; odasında Kur'an-ı Kerim okundu. Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015 tarihinde Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görevi başındayken DHKP-C'li teröristler tarafından odasında rehin alınmıştı. Savcı Kiraz, saatler süren müzakerelere rağmen makamında şehit edilmişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/sehit-savci-mehmet-selim-kiraz-anildi</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Mar 2023 14:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/03/fsi2rqxwyaadntr.jpg" type="image/jpeg" length="46753"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye Barolar Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Çanakkale'de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></turbo:content>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/turkiye-barolar-birligi-37-olagan-genel-kurulu-canakkale-de-yapildi</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aaggghgggg5khıkjk001110jphaa040_1.jpg" type="image/jpeg" length="38706"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Anadolu Adalet Sarayı'nda yangın tatbikatı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/anadolu-adalet-sarayi-nda-yangin-tatbikati</guid>
      <pubDate>Sat, 17 Dec 2022 12:28:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa040000054.jpg" type="image/jpeg" length="19716"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu'na 358 avukat daha katıldı: Üye sayısı 58.486 oldu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-na-358-avukat-daha-katildi-uye-sayisi-58486-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:41:26 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/00-_8uı8u8aagglhghgggg5khıkkjkat0e011110jphsaa04000005.jpg" type="image/jpeg" length="18584"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[AYM'ye bireysel başvuru 450 bini aştı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/aym-ye-bireysel-basvuru-450-bini-asti</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Oct 2022 11:55:04 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_70.jpg" type="image/jpeg" length="12817"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İstanbul Barosu 52. Olağan Genel Kurulu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>MESLEKİ</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/istanbul-barosu-52-olagan-genel-kurulu</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Oct 2022 21:27:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/FfqzZ5BXwAAE8Mg.jpg" type="image/jpeg" length="89248"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avukatlara 'farkındalık' eğitimi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/avukatlara-farkindalik-egitimi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Sep 2022 11:49:13 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/IMG_9214.jpg" type="image/jpeg" length="78308"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bireysel Başvuru İstatistikleri (23 Eylül 2012 - 30 Haziran 2022)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <category>GÜNCEL</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/foto-galeri/bireysel-basvuru-istatistikleri-23-eylul-2012-30-haziran-2022</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Aug 2022 16:37:30 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/images/album/1_61.jpg" type="image/jpeg" length="78566"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
