2002 yılından bu yana tek başına iktidar kalabilmek Türk siyasi tarihi açısından eşine rastlanmayan bir başarı. O tarihten bu yana Türkiye’nin kazanımlarını göz ardı etmek olaya siyasi tarafgirlikle bakmaktır. Avrupa Birliği üyelik süreciyle birlikte hukuk alanında yaşanan dinamizm, fikir ve ifade özgürlüğünü güçlendiren kanun değişiklikleri, bireye, temel hak ve özgürlüklere yaklaşımda öne çıkan perspektif değişikliği Türkiye’yi hukuk alanında ileriye taşımıştı. Adaletsizliklere çokça şahit olmuş ve bizzat mağdur da olmuş sosyal tabana dayanmış olma nedeniyle partinize seçtiğiniz “Adalet” ismi kitleler açısından güvenli bir liman olarak değerlendirildi. Bunun sonucu seçimlere yansıdı ve hemen hiçbir partiye nasip olmayan oranda oylar alındı ve hakkıyla iktidar olundu.  

Geçmişte devletin vatandaşla arasının açılmasına neden olan adaletin önemini idrak ettiğinizi hem tüzüğünüzde hem de politik söylemlerinizde dile getirdiniz. Uzun vadede sorunu yalnızca başörtüsü, din ve vicdan özgürlüğüne de hapsetmediniz. Dar gelirlilere, gençlere, yaşlılara, kadınlara yönelik olumlu adımlar attınız ve toplumsal ihtiyaçlara süratle cevap veren dinamik bir hukuk politikası sürdürdünüz.

Siyasi açıdan size uzak duran Laik kesim dahi bu adımları destekledi. Kutuplaşmanın bu şekilde aşılabileceği ve Türkiye’deki suni tartışmaların ortadan kalkabileceği bir iklim doğdu.

Ancak ne olduysa oldu ve ipleri FETÖ’nün elinde olan mahkemeler, Türkiye’yi bir anda bambaşka bir yöne savurdu. İlgili ilgisiz herkesin ilgilendiği Ergenekon, Balyoz gibi davalar geçmişten beslenen siyasi karşıtlık ve öfkeyle hukuk dışına taşındı. Özel yetkili mahkemeler adeta sindirme aracı olarak kullanıldı. 24 saat canlı yayınlarla bu davalar kamuoyuna adeta ezberlettirildi. Türkiye’nin darbe karnesinin iyi olmayışından beslenen kitleler darbenin de sadece Atatürkçü askerler tarafından yapılacağına inandıkları için bu davaları iç yüzünü bilmeseler de alkışladılar. Birçok hukukçu da düzene uydu. Hukukçuların büyük çoğunluğu da ses çıkarmadı.

Dosyaya hakim olmanın yerini darbeye karşı olmak aldı. Potansiyel darbeciler belirlendi ve darbeye karşı olduktan sonra sanki her yargısal yanlış mubahmış gibi bir haleti ruhiye belirdi. Koskoca devlet adeta FETÖ’nün ipiyle kuyuya iniyordu. Davaların anti Amerikancıların tasfiyesi adı altında pazarlandığını söyleyenler dahi oldu. Halbuki davaları Amerikan mahsulü eller yürütüyordu. Davayı yürüten eller bugün dolaylı yoldan küresel dış güçlerin stratejik hedeflerini gerçekleştirmek için kullanılan bir maşa olarak yargılanıyor ve ceza alıyorlar. (Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 24.4.2017 Tarih, 2015/3 E., 2017/3 Karar)

Terör örgütü doymak bilmez iştahını ve ihanetini siyasi iktidara yöneltince de bildiğimiz tartışmalar yaşandı. 15 Temmuz ihanetinden sonra ülke genelinde binlerce soruşturma ve kovuşturma açıldı. Birçok mahkeme kararı Yargıtay tarafından bozuldu. Vicdanlarda makes bulmayan tahliyeler olduğu gibi ceza hükümleri de çıktı. Vatandaşın bugün geldiği nokta “Allah kimseyi mahkemeye düşürmesin” demek oldu.

Yaklaşık 16 yıllık süreçte mahkemeler tarafından verilen her kararın “hakikat” olmadığını en başta avukatlar haykırdı. Kanun ve içtihat metinlerinin ve eylemin yorumlanması işini vatandaş adına yapabilecek yegane merci olan avukatlar bugün şu manzaraya sıkışmış durumdalar:

Bir taraftan siyasi iktidarın her şeyine karşı gelmeyi benimsemiş olan avukatlar.

İkincisi siyasi iktidarın her yanlışına kılıf bulmanın peşine takılan avukatlar.

Üçüncüsü siyasi iktidara hukukçu gözüyle bakan ve eleştirirken dahi hukukun namusu adına konuşmaya çalışan avukatlar.

Siyasetten çok anlamıyoruz. Lakin hukukun namusunu korumaya çalışan, sanığın diline, dinine, cinsine değil de eylemine bakarak olayı anlamaya çalışan, yanlışı gördüğü anda acaba partim ne der demekten çekinmeyen hukukçular sizin en büyük dostunuzdur. Bunu biliyoruz.

Hukuk yönetiminde birçok olumlu icraatın görünmesini engelleyen ciddi hataların da yapıldığı bu süreçte yanlışı haykıran, hatta polis ve jandarmadan jop yemek zorunda kalan Avukatlara bir özür borcunuz var. Vatandaşı devletin yanlışlarına karşı korumayı meslek edinen insanlar devlet düşmanı değildir. Mesleği suiistimal ederek kriminal eylemler içerisinde yer alanlar avukatlık mesleğini gözden çıkarmak için yeterli değildir. Avukatlık mesleğini gözden çıkarmak ya da gözden düşmesi adına adımlar atmak vatandaşın hukuktan uzaklaşmasıyla eş değerdir. Avukatların içerisindeki çürük elmaları ayıklayacak disiplin yönetmeliği ve kanunun zaten mevcuttur ve işlemektedir.

Bugün bir avukatı tutuklarken “ters psikoloji”, “sulandırma” gibi gerekçe kurabilen, sadece zihninde kurmayıp bunu metne dahi aktarabilen ve adına gerekçe diyebilen hakimlerin tartışılması inanın siyasi iktidar karşıtlığından kaynaklanmıyor.

Tutuklamayı adeta bir sopa haline getirmek sadece tutuklananı değil, ailesini, dostlarını da aşıyor ve kitlesel bir tepkiye ve duyarlılığa dönüşüyor.

Yeterli eğitim ve ufuktan mahrum hakimlerin ülkeyi bir polis devletine dönüştürme potansiyeli olduğunu en iyi şekilde bilebilecek durumdasınız. Polis devleti malumunuz içerisinde güç devşiren her grubun kendi hukuk politikasını devreye sokacağı ve caydırıcı bir ceza mekanizması oluşturabileceği tehlikeli bir olgudur. Birçok politik söyleminizde bununla mücadele edileceğini söyleyen iktidar da sizsiniz.

FETÖ/PDY’nin ipinden elini kurtaran yargı, bari bundan sonraki sürecinde Türk hukukunun kıtlık dönemi olarak hatırlanmasın.

Yapılabilecek şeyleri bizlerden daha iyi biliyorsunuz. Lakin avukatların dışlandığı bir hukuk sisteminin başarı şansı yoktur.

Eğitim sisteminin zaten hukukçu yetiştiremediği bir zeminde avukatın dışlanması yargıyı bürokratik bir mekanizmaya dönüştürür. Yargının bürokratik mekanizma değil iddia, savunma ve hüküm dengesinin fevkalade iyi kurgulandığı bir organizma olduğu unutulmamalıdır.

Dostun iyisi sırttaki akrebi gösterendir.

Saygılarımla.

Av. Feyzullah CİHANGİR