Türkiye’de 2010 yılında cezaevinde bulunan 120 bin kişinin %72,6’sının hükümlü olduğu, %27,4’ünün ise tutuklu olduğu, 2015 yılına gelindiğinde ise hükümlü kişi oranı %85,4 iken, tutuklu kişi oranının %14,6 olduğu, 2017’de ise cezaevlerindeki hükümlü kişi oranının yaklaşık %66, tutuklu oranının ise yaklaşık %34 olarak gerçekleştiği ifade edilmektedir.[1]

Bu istatistiki verilere bakıldığında, cezaevinde bulunan kişilerden tutuklu olanların oranının yüksek olduğu görülmektedir.

Kişilerin tutuklu yargılanmaları veya serbest bırakılarak yargılanmaları her zaman kamuoyunda tartışılmış, tutuklama kararı verilsin veya verilmesin bir şekilde eleştirilmiş ve yazılı veya görsel medyada haber konusu olmuştur.

Bu nedenle yapılan bir soruşturma ve kovuşturmada tutuklulukta geçecek süreler önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ceza muhakemesinde koruma tedbirlerinden biri olarak tanımlanan tutuklama, kişi özgürlüğüne müdahale teşkil etmektedir. Bu nedenle tutuklama tedbiri, özgürlük ve güvenlik dengesi açısından en çok tartışılan kurumlardan birisi haline gelmiştir.

Tutuklama tedbiri, yargılama sistemi içinde bir cezalandırma aracı olarak kullanılamaz. Bu yüzden tutuklama tedbirinin ceza soruşturma ve kovuşturmalarının etkili bir şekilde yürütülebilmesi ve adaletin tesis edilmesi için bir araç mahiyetinde olduğu söylenebilir.

Bizim hukuk sistemimizde tutuklama tedbiri, istisnai ve en son başvurulacak tedbirlerden biridir.

Tutuklama bir tedbirdir ve bu yola başvurulmadan önce, yani tutuklama yerine adli kontrol veya diğer koruma tedbirlerinin yeterli olup olmadığı değerlendirilmelidir.

Tutuklama tedbiri, genellikle tutukluluk süresi nedeniyle tartışmalara konu olmaktadır.

Bu nedenle, tutuklulukta geçen süre makul olmalıdır. Tutukluluk süresinin makul olması ilkesi, gerek Anayasa’mızda gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde hüküm altına alınmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5 inci maddesine göre, tutuklamada geçen süre makul olmalıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi uygulamasına göre, tutukluluğun makul süreyi aşması hali sözleşmenin ihlali mahiyetinde olup, tazminat ödenmesine neden olabilir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tutukluluk süresinin makul olma ilkesine dair kararları ışığında, ülkelerin kanunlarında gerekli değişiklikleri yaptıkları görülmektedir.

Bu bağlamda, mevzuatımızda öngörülen azami tutukluluk süresinin soruşturma evresi bakımından bir üst sınıra bağlanması, çocuklar bakımından tutuklama sürelerinin kısaltılması ve böylelikle temel hak ve hürriyetlerin etkin bir şekilde korunması öngörülmektedir.

Bu nedenle, yasa koyucu tutuklulukta geçecek süreler açısından 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102.[2] Maddesini hüküm altına almıştır.

Tutukluluk süresi 3 başlık altında inceleme konusu yapılabilir:

1) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi,

2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde tutukluluk süresi,

3) Soruşturma evresinde tutukluluk süresi.

Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi (Azami 1 yıl-6 ay uzatma)

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. Maddesinin birinci fıkrasına göre, Ağır Ceza Mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilmektedir.

Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde tutukluluk süresi (2 yıl-uzatma 3 yıl)

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. Maddesinin ikinci fıkrasına göre, Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıl olarak öngörülmüştür.

Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemeyecektir. (CMK m. 102/2)

Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk, Millî Savunmaya Karşı Suçlar, Millete ve Devlete Karşı Suçlar, Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar ve Terör Suçlarında (uzatma 5 yıl)

5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda beş yılı geçemez.[3] (CMK m. 102/2)

Soruşturma evresinde tutukluluk süresi

Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde: (6 ayı geçemez)

Soruşturma evresinde tutukluluk süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler bakımından altı ayı geçemez. (CMK m. 102/4)

Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde: (1 yılı geçemez)

Soruşturma evresinde tutukluluk süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler bakımından ise bir yılı geçemez. (CMK m. 102/4)

Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk, Millî Savunmaya Karşı Suçlar, Millete ve Devlete Karşı Suçlar, Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar ve Terör Suçları ve Toplu suçlarda:

Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve toplu olarak işlenen suçlar bakımından bu süre en çok bir yıl altı ay olup, gerekçesi gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.[4] (CMK m. 102/4)

Toplu suç kavramı

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “tanımlar” başlıklı 2. Maddesinin birinci fıkrasının k) bendine göre Toplu suç; Aralarında iştirak iradesi bulunmasa da üç veya daha fazla kişi tarafından işlenen suçu ifade etmektedir. Toplu suçlar bakımından da, tutuklulukta geçecek bu süre en çok bir yıl altı ay olmalıdır. Bu süre gerekçesi gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.

Uzatma kararlarının alınması usulü

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. Maddesinin üçüncü fıkrasına göre, 102. maddede öngörülen uzatma kararları, Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilmelidir. (CMK m. 102/3)

Çocuklarda tutukluluk süresi

Yasal düzenleme tutukluluk sürelerini çocuklar açısından farklı değerlendirmiş ve bu süreleri çocuklar lehine kısaltmıştır.

Nitekim 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. Maddesinde öngörülen tutukluluk süreleri, fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmamış çocuklar bakımından yarı oranında, on sekiz yaşını doldurmamış çocuklar bakımından ise dörtte üç oranında uygulanır.[5] (CMK m. 102/5)

Tedbirlere uymama halinde tutuklama süresi ( ağır ceza 9 aydan - diğer işlerde 2 aydan fazla olamaz)

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 112. Maddesinin birinci fıkrasına göre, Adlî kontrol hükümlerini isteyerek yerine getirmeyen şüpheli veya sanık hakkında, hükmedilebilecek hapis cezasının süresi ne olursa olsun, yetkili yargı mercii tarafından hemen tutuklama kararı verilebilecektir.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 112. Maddesinin birinci fıkrası hükmünün, azami tutukluluk süresinin dolması nedeniyle verilen adli kontrol tedbirinin ihlali hâlinde de uygulanabilmesi mümkündür. Fakat bu halde, tutuklama süresi ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde dokuz aydan, diğer işlerde iki aydan fazla olamayacaktır.[6] (CMK m. 112/2)

Yukarıda belirtilen yasal düzenleme, adli kontrol gereği hükmedilmiş yükümlülüklere uymayan şüpheli veya sanık hakkında uygulanacak yaptırımları hüküm altına almıştır.

Adli kontrol tedbirlerine riayet etmeyen kişilerle ilgili olarak yetkili adli makamın tutuklama kararı vermesi mümkündür.

Başka bir söylemle, yükümlülüğü ihlal eden bu kişiler hakkında derhal tutukluluk kararı verilebilecek ve hükmedilebilecek hürriyeti bağlayıcı cezanın süresi dikkate alınmayacaktır.

Fakat bu halde yasal düzenlemede belirtilen, tutuklama süresinin ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde dokuz aydan, diğer işlerde iki aydan fazla olamayacağına ilişkin kurala riayet etmek gerekecektir.

Yasa koyucu, bu yasal düzenleme ile şüpheli veya sanığın, kendisine sağlanan olanağı kötüye kullanmış olmasını dikkate dikkate almış ve böyle bir yaptırımı uygun görmüştür.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 112. Maddesi gereğince verilen tutuklama kararları açısından, tutuklanmaya itiraza ilişkin hükümlerin uygulanması mümkündür.

AİHM UYGULAMASI

Anayasa'nın 19. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. maddesine paralel bir hükme sahiptir. Bu yasal düzenlemenin AİHM kararları dikkate alınarak hüküm altına alındığını ifade edebiliriz.

Anayasa'nın 19. maddesi ve AİHS'nin 5. Maddesine göre, bütün bireyler kişi özgürlüğü ve güvenliğine sahiptir. Bu özgürlüğün hangi hallerde sınırlandırılabileceği yasal düzenlemede sınırlı bir şekilde ifade edilmiştir.

AİHS'nin 5. maddesinin 3. Fıkrasına göre, suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine veya suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanan veya tutulan kişinin, makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır.

Yine Anayasa’mızın 19. maddesinin 8. Fıkrasına göre; tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakkı bulunmaktadır.

AİHM, AİHS’nin 5. maddesinin 3. fıkrasında “azami alıkoyma süresi” diye bir sürenin belirlenmiş olduğu yönündeki bir düşünceyi kabul etmemektedir.

AİHM, tutukluluktaki makul sürenin, teorik olarak değerlendirilemeyeceğini, sanığın tutuklulukta geçen sürenin, yani alıkoyma halinin makul olup olmadığının her davanın özel şartlarına göre değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmektedir.

Kişinin özgürlüğünden yoksun bırakıldığı tarihin başlangıcını ise, hâkimin tutuklama kararını verdiği tarih değil, kişinin gözaltına alındığı tarih olarak kabul etmiştir.

Ulusal adli mercilerin, sanığın tutuklu yargılanma süresinin makul süre sınırını aşmamasını sağlamak hususunda esaslı görevleri bulunmaktadır. Bu hususu mutlaka sağlamak zorundadırlar.

Ulusal adli mercilerin, masumiyet karinesini dikkate almaları gerekir. Adli makamlar, tutuksuz yargılanma talebini reddettiklerinde, bu hususu kararda gerekçelendirmeleri gerekir.

Yakalanan kişinin suç işlediğine dair şüphelenmek için makul sebeplerin varlığı halinde, alıkoyma hali devam ettirilebilir. Fakat bir süre sonra bu da yeterli olmayacaktır.

AİHM önüne gelen davalarda, ulusal adli makamların kararlarında belirttikleri gerekçelerin, tutuklama tedbirini haklı kılmaya devam edip etmediğini tespit etmeye çalışmaktadır.

AİHM, Bu gerekçeleri uygun ve yeterli görmesi halinde bu kez, yetkili ulusal mercilerin kovuşturmada özel bir itina gösterip göstermediğini incelemektedir.

AİHM, tutukluluk süresinin makul olup olmadığını belirlemek açısından şu unsurları dikkate almaktadır:

1) Tutukluluk süresinin iç hukuk mevzuatına uygun olup olmadığı belirlenmelidir.[7]

2) AİHS, bu konuda temel olarak iç hukuku esas almaktadır.

3) Tutukluluk süresi açısından maddi hukuk ve usul hukuku kurallarına uyma yükümlülüğü getirilmiştir.

4) Tutukluluk süresi AİHS’nin 5. maddesi hükümlerine uygun olmalı, yani bireylerin keyfi uygulamalardan korunması şartını yerine getirilmelidir.[8]

Ulusal kanunları yorumlamak ve uygulamanın aslen ulusal makamların görevi olması

AİHM, ulusal kanunları yorumlamak ve uygulamanın aslen ulusal makamların ve özellikle de mahkemelerin görevi olduğunu düşünmektedir. [9]

AİHS’nin 5. maddesinin 1. fıkrası hükümlerine göre, tutukluluk süresi konusunda ulusal kanunlara uyulmaması sözleşmenin ihlali anlamına gelmektedir. AİHM'nin, söz konusu ulusal kanuna uyulup uyulmadığını, ulusal kanunun doğru bir biçimde uygulanıp uygulanmadığını tespit yetkisi bulunmaktadır.[10]

Ulusal mevzuata uyulması ve bu kanunların yorumlanmasının herhangi bir zorluk arz etmediği durumlarda, örneğin belirli sürelere uyulması gereken hallerde, yasada belirlenen şartlara uyulmaması, 5. maddenin ihlali anlamına gelecektir. Yasada belirlenen gözaltı süresinin aşılması, 5. maddenin ihlali anlamına gelir.[11]

Tutuklulukta geçen sürenin, ulusal kanunlara göre “hukuka uygunluğu”

Tutuklulukta geçen sürenin, ulusal kanunlara göre “hukuka uygunluğu” önemli bir konudur. Fakat bunun her zaman belirleyici olduğu söylenemez. Burada ayrıca AİHM, incelenen süre boyunca uygulanan tutuklama tedbirinin, sözleşmenin 5. maddesinin 1. fıkrası hükümlerinin amacına uygun olması şartını da aramaktadır.

Yani AİHM’in kişilerin keyfi bir şekilde özgürlüklerinden mahrum edilmelerinin önlendiğine ikna olması gerekir.

Ulusal kanunun sözleşmeye uygunluğu

Bunun dışında AİHM, ulusal kanunun da sözleşmeye uygun olup olmadığına da ayrıca bakmaktadır.

Tutuklama bir koruma tedbiri olarak 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100-108. Maddelerinde hüküm altına alınmıştır. Bu yasal düzenleme hükümleri, AİHS'nin 5. maddesinde belirtilen ilkeler ışığında kaleme alınmıştır.

Tutuklulukta geçen sürenin makul olması

AİHS'nin 5. maddesine göre; tutuklulukta geçen sürenin makul olması gerekir. Bu temel bir ilke olarak mutlaka gözetilmelidir.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. Maddesinde öngörülen tutukluluk süreleri, bir başka söylemle tutukluktaki makul sürenin aşılmaması için getirilen bir hükümdür. Bu sürelere uyulmaması, sanıkların aleyhine sonuç doğurabilecektir.

AİHM, alıkoyma süresinin kişinin ilk derece mahkemesi tarafından olsa bile suçlu bulunduğu tarih itibariyle sona ereceğini düşünmektedir.[12]

AİHM, mahkûmiyet kararı ile temyiz incelemesi sonucu verilen bozma kararı tarihi arasında geçen süre, AİHS'nin 5. maddesinin 3. fıkrasında değerlendirilemez.[13]

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. maddesi, tutuklulukta geçecek azami süreye ilişkin hüküm içermekte ve öngördüğü süre itibarıyla AİHS'nin 5. maddesine aykırı olmayan bir düzenleme niteliğindedir.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. Maddesinde yer alan hükmün uygulanmaması, tüm kovuşturma aşamasını kapsar bir biçimde düzenlenen azami tutukluluk süresinin aşılması, AİHS'nin 5. maddesini ihlal anlamına gelmektedir.

YARGITAY UYGULAMASI

5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra tutukluluk sürelerine dikkat edilmeli ve azami sürelerin geçmesi halinde ilgili öznenin tahliyesine karar verilmelidir.[14]

Burada önemli olan husus tutukluluk süresinin isnat edilen suçun türü ve niteliği itibariyle yasal düzenlemedeki azami süreyi geçip geçmediği hususudur.

Nitekim Yargıtay, azami tutukluluk süresinin dosya inceleme tarihinde dolduğunu tespit etmesi halinde sanığın tahliyesine karar vermektedir.[15]

Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşlerinin alınması

Tutuklulukta geçecek azami süreler 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. maddesinde gösterilmiştir. Burada tutukluluk süresinin uzatılması ile ilgili karardan önce yargılamanın esaslı öznelerinin görüşlerinin alınması konusu önemlidir.

Yargıtay, tutukluluk süresinin uzatılması kararının; Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Bu nedenle sadece soruşturmada aşamasında değil, kovuşturma aşamasında da müdafiinin bulunması ve tutukluluk hususunda görüşünün alınması bir zorunluluktur.[16]

Yasa koyucu, gözlem altına alınma ve tutuklamaya sevk gibi özgürlük ve güvenlik hakkının kısıtlanması tehlikesinin doğduğu anlarda müdafi zorunluluğuna işaret ederek yasal düzenlemeyi hüküm altına almıştır. Bu nedenle şüpheli veya sanığın tutuklanmasından sonra da müdafi gerekmektedir.[17]

Tutuklulukta geçecek süre ve atılı suçun niteliği

Yargıtay, tutuklulukta geçecek sürenin hesabında suçun niteliğine bakmaktadır.

Örneğin; yerel mahkeme direnme kararında sanığın eyleminin güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğunun kabulü halinde, bu suça bakmak görevi Asliye Ceza Mahkemesine ait olup, 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102/1. maddesi uyarınca tutuklulukta geçecek süre uzatma da dahil olmak üzere 1 yıl 6 ayı geçemeyecek ve sanığın tutuklanma tarihinden itibaren bu süre dolmuş bulunduğundan sanığın tahliyesine karar verilmesi gerekecektir.

Ancak örneğin, Özel Daire bozma kararında sanığın eyleminin nitelikli zimmet suçunu oluşturduğu belirtilmiş ve hükmün katılan vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından aleyhe temyiz edilmiş bulunması ve nitelikli zimmet suçuna bakmanın Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren işlerden olması nedeniyle 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102/2. maddesi uyarınca tutuklukta geçecek sürenin uzatmada dâhil olmak üzere 5 yıl olarak kabul edilmesi gerekecektir.[18]

Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen suçlarda tutukluluk süresi

5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun, Tutuklulukta geçecek süre başlığını taşıyan 102. maddesinin 1. fıkrasında, Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak, bu süre, zorunlu hallerde gerekçesi gösterilerek altı ay daha uzatılabileceği hüküm altına alınmıştır.

Örneğin; sanığın 29.08.2006 tarihinden beri 2 yıl 9 aydır tutuklu olduğu somut olayda, sanığın eyleminin Asliye cezalık suç kapsamında olduğundan 1 yıl 6 aylık azami tutukluluk süresine tabi olacaktır. Bu örnekte, yasal düzenlemede öngörülen azami süre dolmuş bulunduğundan 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102/1. maddesi hükmü uyarınca, sanığın bihakkın tahliyesine de karar verilmesi gerekecektir.[19]

Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlarda tutukluluk süresi

Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102/2. maddesi uyarınca tutuklukta geçecek süre uzatma da dâhil olmak üzere en çok 5 yıldır.

Örneğin; 14.07.2008 tarihinden itibaren tutuklu olan sanığın üzerine atılı kasten öldürme suçuna bakmak ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerden olduğu olayda, 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102/2. maddesi uyarınca tutuklukta geçecek süre uzatma da dahil olmak üzere en çok 5 yıl olacağından, tutuklanma tarihlerinden itibaren bu sürenin dolmamış bulunduğu gözönüne alındığında tutuklamayı gerektiren şartlarda bir değişiklik olmadığından sanığın bu aşamada tahliyesine yer olmadığına karar verilebilecektir.[20]

Tutukluluk sürelerinin hesabında yerel mahkeme tarafından hüküm verilinceye kadar geçen sürenin dikkate alınması zorunluluğu

Yargıtay, 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. maddesinde gösterilen tutukluluk sürelerinin hesabında yerel mahkeme tarafından hüküm verilinceye kadar geçen sürenin dikkate alınması gerektiğini düşünmektedir.

Bu nedenle, yerel mahkeme tarafından hükmün verilmesinden sonra tutuklu sanığın hükmen tutuklu hale gelmesi nedeniyle temyizde geçen süre hesaba katılmamalıdır.

Yargıtay’a göre, hakkında mahkûmiyet hükmü kurulan sanığın, atılı suçu işlediği yerel mahkeme tarafından sabit görülmesi ile birlikte, sanığın tutukluluğunun dayanağını mahkûmiyet hükmü oluşturmaktadır.

Yargıtay’ın bu konudaki kararlarının AİHM uygulamasına paralel olduğunu söyleyebiliriz.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, AİHS'nin 5. maddesinin uygulamasına ilişkin olarak verdiği kararlarda tutuklulukla ilgili makul sürenin hesabında, ilk derece mahkemesinin mahkûmiyet hükmünden sonra geçen süreyi, tutuklulukta geçen süre olarak dikkate almamaktadır.[21]

Yargıtay bir kararında, 22.04.2005 tarihinde tutuklanan sanığın Ceza Genel Kurulundaki inceleme tarihi itibarıyla 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102/2. maddesinde belirtilen beş yıllık tutukluluk süresinin dolduğu ve bu nedenle tahliyesine karar verilmesi gerektiği ileri sürülebilecek olayda, yerel mahkemenin hüküm tarihi olan 22.03.2010 tarihinde henüz beş yıllık sürenin dolmamış bulunması ve temyiz aşamasında geçen sürenin maddede yazılı azami tutukluluk süresinin hesabında dikkate alınmayacak olması nedeniyle, yasal olarak tahliyesine karar verme zorunluluğu bulunmadığını hüküm altına almıştır.[22]

Yargıtay bu kararıyla, temyiz aşamasında geçen sürenin 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. maddesinde yazılı azami tutukluluk süresinin hesabında dikkate alınmayacağına işaret etmektedir.[23]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. maddesinin 3. fıkrasında tutukluluk için öngörülen "makûl süre"nin, kişinin yakalandığı veya tutuklandığı tarihten ilk derece mahkemesi tarafından mahkûmiyet hükmü verildiği tarih arasındaki süre olduğu ve temyiz aşamasındaki sürenin bu sürenin hesabına katılmaması gerektiği yönünde kararları bulunmaktadır.[24]

Özetle Yargıtay, 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. maddesinde belirtilen tutukluluk sürelerinin hesabında, yerel mahkeme tarafından hüküm verilinceye kadar geçen süreyi dikkate almakta ve hükümden sonraki sürenin hesaba katılmaması gerektiğini düşünmektedir.[25]

SONUÇ

Tutuklulukta geçecek süreler 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 102 nci maddesinde açıkça belirlenmiştir.

Bu yasal düzenlemeye göre, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Bu süre zorunlu hallerde gerekçesi gösterilerek altı ay daha uzatılabilmektedir.

Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre de zorunlu hallerde gerekçesi gösterilerek uzatılabilmesi mümkündür.

7188 sayılı Kanun öncesinde, Ceza Muhakemesi Kanununda azami tutukluluk süreleri öngörülmüş olmasına rağmen soruşturma ve kovuşturma aşamaları açısından bir ayırım yapılmamıştı.

Bu sürelerin sadece soruşturma veya kovuşturma aşamalarında geçirilmesi mümkündür. Yani soruşturma aşamasındaki süre ile kovuşturma aşamasındaki süre birbirlerine dâhil edilerek tutuklulukta geçecek süre hesap edilemez. Her aşama kendi içinde değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bu nedenle yasa koyucu, kamuoyunda kişilerin haklarında iddianame düzenlemeden uzun süre tutuklu kalmalarının şikâyet konusu olarak dile getirildiği gerçeğinden hareket ederek, soruşturma aşaması için de tutuklulukta geçecek süreleri tespit etmiş ve Ceza Muhakemesi Kanununun 102 nci maddesine ilave etmiştir.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 102 nci maddesine eklenen dördüncü fıkrayla,[26] soruşturma evresi için azami tutukluluk süreleri tespit edilmiştir.

Yasal düzenlemeye göre, tutuklu kalınacak süre, tutuklamaya neden olan suça göre değişebilmektedir.

Soruşturma evresinde geçirilecek tutukluluk süresi şu şekilde tespit edilmiştir:

1) Ağır ceza mahkemesinin görev alanına girmeyen suçlarda, altı ay. (6 ay)

2) Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlarda, bir yıl. (1 yıl)

3) Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve toplu işlenen suçlar bakımından bu süre en çok bir yıl altı ay. (1 yıl 6 ay)

Soruşturma aşamasında bu tutukluluk süreleri, gerekçe gösterilerek altı ay daha uzatılabilecektir. Toplu işlenen suç kavramı, Ceza Muhakemesi Kanununun 2 nci maddesindeki tanıma göre tespit edilmelidir.

Düzenlemede öngörülen süreler, kişilerin zorunlu olarak tutuklu bırakılmaları gereken süreler değildir.

Bu nedenle, altı aylık tutukluluk süresi öngörülen halde bu süre dolmadan da her an tutukluluk haline son verilebilme imkânı bulunmaktadır. Ayrıca Tutukluluk istisnai ve son çare olarak başvurulabilecek bir koruma tedbiri olduğundan karar verilirken ölçülülük ilkesinin her aşamada gözetilmesi gerekmektedir.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 102 nci maddesindeki düzenleme ile kişilerin özgürlüklerinin güvence altına alınması, tutuklama sürelerinin soruşturma aşamasında ölçüsüz olarak uygulanmasının önüne geçilmesi ve uzun süreli tutuklamalarla soruşturmaların sürüncemede bırakılmasının engellenmesi amaçlanmıştır.

7188 sayılı Kanun ile Ceza Muhakemesi Kanununun 102 nci maddesine eklenen beşinci fıkrayla, 102, maddede ifade edilen tutukluluk sürelerinin oniki ilâ onbeş yaş aralığındaki çocuklar bakımından yarı oranında, onbeş ilâ onsekiz yaş aralığındaki çocuklar bakımından ise dörtte üç oranında uygulanacağı kabul edilmiştir. Burada yasa koyucu iki farklı yaş grubu için farklı oranlar öngörmüştür.

Yasa koyucunun bu düzenleme ile çocuklar lehine bir uygulama getirmiştir. Bu yasal düzenleme ile çocuklar hakkında normal tutukluluk süreleri ve uzatılmış tutukluluk süreleri, belirtilen oranlarda tatbik edilebilecektir.

Yine çocuklar açısından soruşturma aşamasında öngörülen tutukluluk süreleri de yine belirtilen oranlarda uygulanabilecektir.

Tutukluluk sürelerinin hesabında, yerel mahkeme tarafından hüküm verilinceye kadar geçen süre her aşama bakımından ayrı ayrı dikkate alınmalı ve hükümden sonraki sürenin bu hesaba katılmaması gerekir.

(Bu köşe yazısı, sayın Dr. Suat ÇALIŞKAN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)

------------------------------------

[1] https://www.dogrulukpayi.com/bulten/turkiye-nin-cezaeviistatistikleri?gclid=Cj0KCQjwjOrtBRCcARIs AEq4rW5lWBU_p3WW7ozQzN-hKWfHETrPDKeN11xNpM 1K3hi73zWTj2yUt7caAkYzEALw_wcB, ET: 31.10.2019.

[2] MADDE 102 - (DEĞİŞİK FIKRA RGT: 19.12.2006 RG NO: 26381 KANUN NO: 5560/18); (MÜLGA FIKRA RGT: 19.12.2006 RG NO: 26381 KANUN NO: 5560/18): “(1) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok altı aydır. Ancak, bu süre, zorunlu hallerde gerekçesi gösterilerek dört ay daha uzatılabilir.”

[3] (EKLENMİŞ İBARE RGT: 25.08.2017 RG NO: 30165 KHK NO: 694/141; EKLENMİŞ İBARE RGT: 08.03.2018 RG NO: 30354 MÜKERRER KANUN NO: 7078/136)

[4] (EKLENMİŞ FIKRA RGT:24.10.2019 RG NO:30928 KANUN NO:7188/18).

[5] (EKLENMİŞ FIKRA RGT:24.10.2019 RG NO:30928 KANUN NO:7188/18)

[6] [2] (Ek: 24/11/2016-6763/24 md.)

[7] Şikâyet edilen alıkoyma uygulamasının “yasada belirlenen yollar”a uygunluğu da dâhil olmak üzere, hukuka uygun olup olmadığı belirlenmelidir.

[8] Wassink-Hollanda ve Behnam-Birleşik Krallık davaları.

[9] Behnam-Birleşik Krallık davası.

[10] (Dutertre, Gilles, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatlarından Alıntılar, Avrupa Konseyi 2005, s.98-99)

[11] K. F. Almanya davası, 27.11.1997 tarihli karar, Başvuru No: 25629/94, Reports: 1997-VII, paragraf: 70-73; a.g.e., s.101-102.

[12] AİHM'nin Solmaz/Türkiye, Baltacı/Türkiye, Labita/İtalya, Kulda/Polonya kararları.

[13] AİHM'nin Solmaz/Türkiye, Baltacı/Türkiye, Labita/İtalya, Kulda/Polonya kararları.

[14] YCGK, E: 2011/ 1-24, K: 2011/124, KT: 14.06.2011: “…5271 Sayılı Kanunun 102/1 inci maddesinin 31.12.2010 günü yürürlüğe girmesi üzerine, tebligat eksikliği sebebiyle esasının incelenmesine geçilemeyen dosya; sanığın tutukluluğu yönünden ele alınmış ve 1.2.2011 tarihinde Ceza Genel Kurulunca oyçokluğuyla sanığın tahliyesine karar verilmiştir…”

[15] Y.9.CD, E: 2011/2809, K: 2011/2153, KT: 07.04.2011: “…Hükümden sonra 25.07.2010 tarih ve 27652 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 6008 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun ilgili maddeleri ile 3713 sayılı Kanunda yapılan değişiklikler ve CMK'nın 250. maddesine eklenen 4. fıkra hükmü nedeniyle, görev hususu da nazara alınmak suretiyle sanığın hukuki durumunun yeniden tayin ve takdirinde zorunluluk bulunması, Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, diğer yönleri incelenmeksizin hükmün öncelikle bu sebepten dolayı BOZULMASINA, suç tarihinde 18 yaşından küçük olan sanığın tutuklanmasına neden olan suça ilişkin olarak 3713 sayılı Kanunda yapılan değişiklikler ve CMK'nın 250. maddesine eklenen 4. fıkra hükmü de nazara alınıp CMK'nın 102/1. maddesinde belirlenen azami tutukluluk süresinin inceleme tarihinde dolduğu anlaşıldığından aynı Kanunun 104/3. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hakkındaki tutuklama kararının kaldırılarak salıverilmesine, başka suçtan hükümlü ya da tutuklu bulunmadığı takdirde derhal salıverilmesinin sağlanması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına 07.04.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi…”

[16] Y.16.CD, E: 2018/124, K: 2018/1180, T: 19.04.2018: “…Usul Hukukumuzda, tutuklu bulunan, soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir (CMK. 104/1). Talep olmasa dahi soruşturma evresinde en geç 30'ar günlük süreler halinde tutukluluk halinin devamının gerekip gerekmeyeceği hususunda karar verilir. Kovuşturma evresinde ise, hakim veya mahkeme tarafından her oturumda veya koşullar gerektiğinde oturumlar arasında ya da birinci fıkrada öngörülen 30 günlük süre içinde re'sen karar verilir (CMK. 108. m). Diğer taraftan tutuklulukta geçecek azami süreler 102. maddede gösterilmiş olup, uzatma kararında Cumhuriyet savcısının şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilecektir. Bu hükümlerden anlaşılacağı üzere sadece soruşturmada değil, kovuşturma aşamasında da müdafiinin bulunması ve tutukluluk hususunda görüşünün alınması zorunluluğuna işaret edilmiştir. Zira gözlem altına alınma ve tutuklamaya sevk gibi özgürlük ve güvenlik hakkının kısıtlanma tehlikesinin doğduğu anda müdafii zorunluluğuna işaret eden kanun koyucu, tehlike gerçekleşip şüpheli veya sanık tutuklandıktan sonra müdafii gerekmez düzenlemesi yaptığı sonucunu çıkaracak şekilde yorumlanmasının olanağı da yoktur.

[17] Y.16.CD, E: 2018/166, K: 2018/1558, T: 15.05.2018: “….Ağır ceza mahkemesinin görev alanına girmeyen suçlarda tutukluluk süresi bir yılı, zorunluluk halindeki uzatmalar ile birlikte en çok bir yıl altı ayı, ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar bakımından iki yılı, zorunlu hallerdeki uzatmalar ile birlikte ise en çok beş yılı geçemeyecektir. 5271 sayılı CYY'nın 252/2. maddesi uyarınca, aynı yasanın 250/1-c maddesinde sayılan suçlar bakımından tutukluluk süreleri iki kat olarak uygulanacağından, bu suçlarda tutukluluk süresi zorunlu hallerdeki uzatmalar ile birlikte on yıldan fazla olamayacaktır….”

[18] YCGK, E: 2010/ 5-244, K: 2011/14, KT: 01.02.2011: “…Somut olayda sanıklar hakkında güveni kötüye kullanma suçundan verilen mahkumiyet kararı aleyhlerine sonuç doğurabilecek şekilde bozulduğu halde, sanık B.ın da sanık A. gibi duruşmada hazır bulunması sağlanarak bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilmesi yasaya aykırı olup, iddianamede ve bozma kararında sanıkların nitelikli zimmet suçunu iştirak halinde işledikleri belirtilmiş olduğundan sanıkların hukuki durumlarının birlikte değerlendirilmesinde zorunluluk bulunduğundan katılan vekili ve Cumhuriyet savcısının temyiz itirazlarının kabulüyle, diğer yönleri incelenmeyen direnme hükmünün öncelikle saptanan bu usulü nedenle her iki sanık yönünden de bozulmasına karar verilmelidir….Ayrıca, sanık A. M. 08.10.2007 tarihinden itibaren tutuklu olduğundan, yerel mahkeme direnme kararında belirtildiği üzere eyleminin güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğunun kabulü halinde, bu suça bakmak görevi Asliye Ceza Mahkemesine ait olup, 5271 sayılı CYY’nın 102/1. maddesi uyarınca tutuklulukta geçecek süre uzatma da dahil olmak üzere 1 yıl 6 ayı geçemeyeceğinden ve sanık A..in tutuklanma tarihinden itibaren bu süre dolmuş bulunduğundan sanığın tahliyesine karar verilmesi gerektiği konusu da değerlendirilmiş, Özel Daire bozma kararında sanıkların eyleminin nitelikli zimmet suçunu oluşturduğunun belirtilmiş olması, hükmün katılan vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından aleyhe temyiz edilmiş bulunması ve nitelikli zimmet suçuna bakmanın Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren işlerden olması nedeniyle 5271 sayılı CYY’nın 102/2. maddesi uyarınca tutuklukta geçecek sürenin uzatmada dahil olmak üzere 5 yıl olarak kabul edilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmakla, tutuklanma tarihinden itibaren 5 yıllık süre dolmamış olduğundan, sanık A.in bu aşamada tahliyesine yer olmadığına karar verilmelidir…”

[19] YCGK, E: 2009/ 9-73, K: 2009/129, KT: 26.05.2009.

[20] YCGK, E: 2012/ 1-1288, K: 2012/1856, KT: 18.12.2012. Başka bir emsal karar için bkz.; YCGK, E: 2012/ 1-941, K: 2012/1780, KT: 18.09.2012: “…Bu itibarla, Özel Daire bozma kararı yerinde olup, yerel mahkeme direnme hükmünün suç niteliğinin yanılgılı belirlenmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir. Öte yandan sanık F.K., hüküm tarihinden sonra, 11.06.2012 günlü dilekçesi ile, CYY’nın 102/2. maddesi göz önüne alınarak tahliyesine karar verilmesi isteminde bulunmuş ise de, somut olayda adı geçen sanığın tutuklanma tarihi olan 08.06.2007 ile yerel mahkeme hüküm tarihi olan 06.09.2011 tarihleri arasında, CYY’nın 102/2. maddesinde aranan beş yıllık sürenin henüz dolmamış bulunması ve Ceza Genel Kurulunun 12.04.2011 gün ve 51-42 sayılı kararında da belirtildiği üzere, temyiz aşamasında geçen sürenin, anılan maddede yazılı azami tutukluluk süresinin hesabında dikkate alınmayacak olması ve Ceza Genel Kurulunca ulaşılan sonuçta göz önüne alınarak sanığın tahliye isteminin reddiyle tutukluluk halinin devamına karar verilmelidir….”

[21] YCGK, E: 2011/1-51, K: 2011/42, T: 12.04.2011.

[22] YCGK, E: 2011/1-51, K: 2011/42, T: 12.04.2011.

[23] Y.10.CD, E: 2016/2193, K: 2016/2078, T: 30.06.2016.

[24] 16.01.2007, 27561/02 Solmaz- TÜRKİYE, 27.06.1968, 2122/64 Wemhoff- ALMANYA.

[25] Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 12.04.2011 tarihli 2011/51 esas ve 2011/42 karar sayılı ilamı. Ayrıca başka emsal karar için bkz.; Y.12.CD, E: 2017/ 3285, K: 2017/5744, KT: 30.06.2017: “…Olası kastla öldürme suçundan sanığın mahkumiyetine ilişkin hüküm, sanık müdafii tarafından duruşmalı olarak ve sanık ile katılan vekili tarafından temyiz edilmekle, sanığa hükmedilen hapis cezasının süresinin on yıldan fazla olması nedeniyle 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK'un 318 ve 5271 sayılı CMK'nın 299. maddeleri gereğince resen duruşmalı olarak temyiz incelemesi yapılmasına karar verilip, duruşmalı temyiz isteminde bulunan sanık müdafiinin ve duruşma günü bildirilen katılan vekilinin usulüne uygun tebligatlara rağmen duruşmaya gelmedikleri anlaşılmakla, duruşmasız olarak yapılan inceleme sonunda gereği düşünüldü: Bozma ilamına uyularak yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanığın ve sanık müdafiinin sübuta, suç vasfına, katılan vekilinin ceza miktarına ilişkin temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün isteme uygun olarak ONANMASINA, sanığa hükmedilen ceza miktarı, 14.11.2011 tarihinde tutuklanıp, 05.06.2012 tarihinde tahliye edilen ve 30.11.2015 tarihinde tekrar tutuklanan sanığın tutuklulukta geçirdiği süre, yerel mahkemenin karar tarihi olan 17.12.2015 tarihinde ve halen ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar için CMK'nın 102/2. maddesinde öngörülen beş yıllık süre dolmamış olup, temyiz aşamasında geçen sürenin azami tutukluluk süresinin hesabında dikkate alınamayacağına ilişkin Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 12.04.2011 tarihli, 2011/1-51 esas, 2011/42 karar sayılı ilamı ve Anayasa Mahkemesinin 16.05.2015 günlü 29357 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 12.03.2015 tarihli, 2014/14310 başvuru numaralı kararı ile hükmün kesinleştiği gözetilerek, sanık müdafiinin TAHLİYE TALEBİNİN REDDİNE, 30.06.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi….”

[26] (EKLENMİŞ FIKRA RGT:24.10.2019 RG NO:30928 KANUN NO:7188/18)


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.