Elime gücü geçirdiğimde, ilk yapacağım şey, bütün avukatları öldürmek olacaktır.’ SHAKESPEARE, Hamlet VI

Shakespeare’in ‘Hamlet VI’ isimli eserinin karakterlerinden birisi olan Dick the Butcher/Kasap Dick’in yukarıda yer verdiğim tiradı, bir yönüyle arkasında farkındalık olan bir ironidir. Shakespeare yorumcularına göre, bu ironi, bilgideki boşluğa yönelik bir gönderme olup,  gerçekte avukatın rolüne yönelik bir övgüyü ifade etmek amaçlı bir düzeltme mitine ilham vermek şeklinde açıklanabilir. Bir başka yorumcuya göre Shakespeare’in bu yaklaşımı, ticari hayata sağduyuyu geri getirmek üzere tasarlanmamıştır ve hedefi devrim olan bir yolun önüne çıkan engellerin ortadan kaldırılmasını amaçlar. Buna göre, Kasap Dick’in bu tiradını, avukatların toplumda önemli bir rol oynayabileceğinin altını çizen bir maksim  olarak değerlendirmek gerekir.

Hemen herkesin kabul edeceği üzere, bütün toplumlar hukuka ve avukatlara gereksinimleri olduğunu zaman içinde ve akıl ve deneyim yoluyla öğrenmişlerdir. Esasen hiçbir hukuk ve adalet sistemi, avukatlar olmaksızın adil ve demokratik bir şekilde işleyemez. Bu nedenle, avukat ya da savunma makamı, adil yargılamanın temel ve kurucu unsurudur. Öyle olduğu için uygar ve demokratik tüm ülkelerde avukatlar ve onların mesleki kuruluşları olarak barolar vardır.

Biz hukukçular, avukatlar, köprüler kurmuyoruz, kule dikmiyoruz, motor yapmıyoruz, resim boyamıyoruz…Yaptığımız bütün işlerde insan gözünün görebileceği pek az şey var. Ama sorunları çözüyoruz; gerginliği gideriyoruz; hataları düzeltiyoruz; insanların yükünü üstleniyoruz; çabalarımızla barışçıl bir devlette insanların huzurlu ve adil bir yaşam sürmelerini mümkün kılıyoruz.

Bu sözler, 1924 yılında ABD Başkanlığı’na aday olan avukat John W.Davis’e ait. John W.Davis bu sözleri 16 Mart 1946 tarihinde New York Barosu’nun 75. Kuruluş Etkinlikleri kapsamında yaptığı konuşmada söylüyor.

John W.Davis’in son derece isabetli bir şekilde tespit ve ifade ettiği üzere, kimi zamanlarda ve pek çok ülkede, mesleklerini çok zor koşullar altında ve fakat büyük bir özveri ile icra eden avukatlar, hemen her toplumda, insanların sorunlarını ve ihtilaflarını çözmeye çalışırlar. Bu amaçla, toplumdaki her bir kişinin yaşamını, huzurlu, güvenli ve adil bir şekilde sürdürmesine, toplumsal barışın tesis ve tahkim edilmesine katkı yaparlar. Ne var ki, hukuka aidiyet bilincinin gelişmediği, hukuk devleti anlayışının yerleşmediği toplumlarda, avukatlar çok da fazla sevilmezler. Dahası John W.Davis’in işaret ettiği çerçevede görevlerini tam olarak yapabilme olanağını da bulamazlar.

Zira hukuka aidiyet bilincinin yeterince gelişmediği, hukuk devleti anlayışının tam olarak yerleşmediği toplumlarda, Shakespeare’in ‘Hamlet VI’ isimli eserinin kahramanı Kasap Dick gibi ‘eline gücü geçirdiğinde ilk yapacağı şeyin bütün avukatları öldürmek’ olduğunu düşünen ve söyleyen çok sayıda insan vardır. Esasen berbat bir Shakespeare karakteri olan Kasap Dick gibi olanların amacı da, kendi kötü dünyalarını, anlayışlarını ve düşüncelerini, yaşadıkları topluma egemen kılmak için, hukuku yok etmek, bunun için de hukuku ve yargıyı temsil eden herkesi, yani adaletin gerçekleşmesine katkı yapan yargıçları, avukatları, savcıları öldürmektir.

Ne var ki, hukukun egemen olmadığı, hukuk devleti ve hukuka aidiyet bilincinin yeteri kadar gelişmediği ve yerleşmediği toplumlarda, hukuku sevmeyen, yargıçları, avukatları, savcıları sevmeyen, hukuku ve avukatları kendi gitmeyi hedefledikleri yolda engel olarak görenler, sadece Kasap Dick ve onun gibi olanlar değil, aynı zamanda ve hatta daha çok siyasi iktidarlardır.

Kendilerine doğru söyledikleri için gazetecileri sevmeyen, o nedenle düşünce ve basın özgürlüğüne karşı olan, bu ve başkaca hukuk dışı nedenlerle onları mesleklerini icra etmekten alıkoyan, olur olmaz iddialarla onları demir parmaklıkların arkasına gönderen siyasi iktidarların, hem gazetecilere, hem de avukatlara musallat olmalarının en başta gelen nedeni, adaleti, hukuku, hukukçuları, avukatları, gazetecileri sevmemeleri, bu meslek sahiplerini, hukuku, ifade, düşünce ve basın özgürlüğünü kendileri için ayak bağı olarak görmeleridir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden bu yana görülmemiş sayıda gazetecinin, çok sayıda avukatın ve son olarak kendileri de haksız yere tutuklu olan Nuriye Gülmen ile Semih Özakça’nın avukatlarının tutuklanmalarının, Şanlı Urfa Baro Başkanı’nın Viranşehir Adliyesi’nde mesleğini icra ederken polisler tarafından darp edilmesinin nedeni de, yukarıda işaret ettiğimiz hukuk sevmemezlik, avukat ve gazeteci sevmemezlik, başta ifade, düşünce ve basın özgürlüğü olmak üzere özgürlüğü sevmemezliktir.

Tutuklamayı tedbir olmaktan çıkaran ve cezaya dönüştüren bütün bu uygulamalar, ulusal mevzuatımıza aykırı olduğu kadar, ulusal mevzuatımızın ayrılmaz bir parçası olan uluslararası mevzuata, ülkemiz yönünden kararları bağlayıcı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin emsal nitelikteki kararlarına da aykırıdır.

Avukat tutuklamaları bağlamında önemli olan bir diğer husus, bu tutuklamaların ve avukatlar üzerinde sistemli olarak sürdürülen baskı ve sindirme politikalarının, ülkemizin taraf olduğu Uluslararası Sözleşmelere de açıkça aykırı olmasıdır.

Şöyle ki, 12 ülkenin baro temsilcilerinin 28.10.1988 tarihinde Strazburg’da yaptıkları toplantıda oybirliği ile kabul ettikleri ‘Avrupa Birliği Barolar Konseyi Meslek Kurulları’ ile yine Avrupa Birliği Bakanlar Komitesinin ‘Avukatların Özgürlüğü Metni’, Sekizinci Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edilen ve ‘Havana Kurulları’ olarak da bilinen ‘Avukatların İşlevlerine İlişkin Temel İlkeler’ çerçevesinde; ‘hukuka saygı ilkesi üzerine kurulmuş bir toplumda önemli bir role sahip olan avukatın görevi, yasanın çizdiği sınırlar içinde sadece vekalet görevini özenle yerine getirmekle sınırlı olmayıp, hem adalete, hem de hak ve özgürlüklerini savunmakla yükümlü olduğu yargılamaya tabi kişiler için vazgeçilmez değerdedir.

Yargının kurucu unsuru ve vazgeçilmez değerde olduğu için az yukarıda yollamada bulunulan ve ülkemizin de taraf olduğu ‘Avukatların İşlevlerine İlişkin Temel İlkeler’in 16/a-c maddesi hükmüne göre, hükümetler ve yargı mercileri, avukatların: ‘hiçbir baskı, engelleme, taciz veya yolsuz müdahaleyle karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyeti yerine getirmelerini, kabul görmüş meslek ahlak kurallarına, görevlerine, standartlarına uygun faaliyette bulundukları için kovuşturma veya idari, ekonomik veya başka bir yaptırımla sıkıntı çekmemelerini ve tehditle karşılaşmamalarını sağlamakla yükümlüdürler.’  

Yine aynı ilkelerin 22.maddesi hükmüne göre, hükümetler: ‘avukatlar ile müvekkilleri arasında mesleki ilişkiler kapsamındaki bütün haberleşme ve görüşmelerin gizli olduğunu kabul eder ve buna saygı gösterir.

Yukarıda içeriklerine değindiğimiz uluslararası sözleşmelerde, avukatlar ile ilgili bu hükümlere yer verilmesinin birinci nedeni, avukatlara ayrıcalık tanımak değil, avukatların temsil ettikleri, haklarını korudukları bireylerin, yurttaşların hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır. İkinci nedeni ise, savunma makamının, yani avukatın, iddia ve hükümle birlikte yargının, adil yargılanma hakkının ve hak arama özgürlüğünün kurucu unsuru olarak kabul edilmesidir.

Bu bağlamda savunma, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/b-c maddesi ve Anayasamızın 36/1.maddesi gereğince, sadece adil yargılanma hakkının ve hak arama özgürlüğünün vazgeçilmez bir unsuru değil, aynı zamanda yargılama faaliyetini demokratikleştiren en temel unsurdur. O nedenle savunma hakkına saygı ve özen gösterilmeden yapılan her türlü yargılama, adil olmadığı gibi demokratik de değildir.

Bu konuda önemli olan bir diğer husus, Avrupa Birliğinin ‘Avukatlık Mesleği ile İlgili Direktifleri’ arasında yer alan avukatlık mesleğinin icrasındaki özgürlükler ile ilgili olan düzenlemelerdir. Bu düzenlemelerden en önemli olanları: ‘Avukatlık mesleğinin icrasındaki özgürlüğün ayrım gözetmeden, hükümet veya kamudan gelebilecek uygunsuz müdahalelere yer vermeyecek şekilde korunması, teşvik edilmesi ve bağımsızlık prensibine saygı gösterilmesi için gereken tüm tedbirlerin alınması, mesleki standartlara uygun olarak hareket eden avu­katların, herhangi bir yaptırıma veya baskıya tabi tutulmamaları,  bununla tehdit edilmemeleri ve yine avukatların özgürlüğü kısıtlanmış olanlar da dahil olmak üzere, müvekkillerine ve takip ettikleri işlerde her türlü dosyaya, bilgiye ve belgeye erişebilmelerinin sağlanması, dosyaların, diğer dokümanların ve elektronik haberleşmenin içeriği de dahil olmak üzere, avukat müvekkil ilişkisindeki gizliliğin korunması için gerekli tedbirlerin alınmasıdır.’

Dileğimiz günümüz iktidarının, altında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin imzası bulunan bu sözleşmelere, yanısıra ‘cezaların şahsiliği‘, ‘masumiyet karinesi‘ gibi evrensel nitelikteki hukuk ilkelerine uygun davranması, yasaların çizdiği sınırlar içinde mesleklerini icra eden, bu amaçla hem adalete, hem de hak ve özgürlüklerini savunmakla yükümlü oldukları yargılamaya tabi kişilere hizmet eden avukatlar üzerindeki baskılara son vermesidir.

Son bir söz: Mesleklerini icra ettikleri için tutuklanan avukat meslektaşlarıma, polisler tarafından darp edilen Şanlıurfa Baro Başkanı Av.Ahmet Tüysüz’e geçmiş olsun dileklerimi sunuyor, tutuklu meslektaşlarımın bir an önce özgürlüklerine kavuşmalarını diliyor ve bütün kalbimle onların yanında olduğumun bilinmesini istiyorum.


(Bu köşe yazısı, sayın Av. Vedat Ahsen COŞAR tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)