Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 23.06.2020 tarihinde kabul edilen 1924 Tarih ve 491 Sayılı Teşkilatı Esasiye Kanununun Bazı Hükümlerinin Kaldırılması ve Bazı Hükümlerinin Değiştirilmesi Hakkında Geçici Kanunun Bazı Hükümlerinin Yürürlükten Kaldırılması ve Neden Olunan Mağduriyetlerin Giderilmesi Hakkında 7248 sayılı Kanun, siyaseten hiçbir itiraz görmeyerek ve milletvekillerinin oybirliğiyle, bu nedenle de hukuki itirazların karşılık bulmadığı veya dile getirilemediği bir aşamada yasalaşmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı rahmetli Adnan Menderes ile iki bakanın ölüm cezası ile cezalandırılmalarını da içeren Yüksek Adalet Divanı’nın kararlarının “varlığı hukuki dayanaktan yoksun” nitelendirmesi yapılarak, “yok” sayılması amacıyla çıkarılan 23.06.2020 kabul tarihli ve 7248 sayılı Kanunun bazı ciddi hukuki sakıncalar içerdiği görülmektedir. Konu ile ilgili siyasi birliğin oluşması ve hukuk kaidelerinin dikkate alınmaması; bundan sonra 7248 sayılı Kanuna benzer düzenlemelerin önünü açabilir ki, bu anlayışın kabulü mümkün değildir. Çünkü bir hukuk devletinde hukuki ve siyasi açıdan yapılan yanlışların bertaraf edilmesi, hukukun olağan kurallarının tatbiki suretiyle sağlanmalıdır. Hukuka açık aykırılıklar taşısa da mahkeme kararlarının sonradan çıkarılan bir kanunla geçmişe etkili olarak hükümsüz hale getirilmesi anlayışı, bir yargı merciini kuran kanunun, geçmişe etkili şekilde yürürlüğüne son veren kanun yoluyla kaldırılmasını, bu sayede “hukuki dayanaktan mahrum yargı kararı” nitelendirmesi yapılarak, o yargı mercii tarafından verilen kararlarının iptalini veya “yok” sayılmasını mümkün kılabilecektir. “Kuvvetler ayrılığı” ilkesi ile bunun bir yansıması olarak “yasama ve yürütme erkleri tarafından yargı kararlarına müdahale imkansızlığı” kuralı, sonradan kanun çıkarılarak yargı kararlarının hükümsüz sayılmasının önünü açamaz.

7248 sayılı Kanunun 1. maddesiyle, 12.06.1966 tarihli ve 1 sayılı Anayasa Değişikliğine Dair Kanunun 6. maddesi ve 24. maddesinin 2. fıkrasının yürürlükten kaldırılmış ve 7248 sayılı Kanunun 2. maddesinde, 1. maddenin geçerliliğinin geriye dönük olarak 27.05.1960 tarihinden itibaren başlaması kabul edilmiştir.

Belirtmeliyiz ki; 12.06.1960 tarihli ve 1 sayılı 1924 Anayasası’nı Değiştiren Anayasa Değişikliği Kanunu, 27.05.1960 tarihli askeri darbe sonrasında Yüksek Soruşturma Kurulu, Yüksek Adalet Divanı ve Milli Birlik Komitesi’nin kurulmasına yasal dayanak olmuştur. Buna göre; Yüksek Adalet Divanı’nın kararları kesin olup, yalnızca ölüm cezası kararlarının infazı Milli Birlik Komitesi’nin onayına bağlı tutulmuştur.

Yüksek Adalet Divanı’nın olağan olmayıp, olağanüstü bir mahkeme olduğu, tabii/doğal hakim güvencesini içermemesi ötesinde, suçun işlendiği tarih itibariyle kanuni hakim güvencesinin de bulunmadığı, hem mahkeme ve hem de hakimler itibariyle geriye dönük yetkilendirmenin yapıldığı, bu şekilde olaya ve kişiye özel olarak, suç tarihinde bulunmayan bir mahkemenin kurulup sonradan hakimlerin yetkilendirildiği, Yüksek Adalet Divanı’nın kararlarına karşı hiçbir kanun yolunun öngörülmediği, kovuşturmada “aleniyet” ilkesinin ihlal edildiği, sanıkların savunma haklarının kısıtlandığı, en önemlisi de 1924 Anayasası’nın 17. maddesi ile güvence altına alınan yasama dokunulmazlığının hiçe sayıldığı, cinayetten suçüstü yakalanma hali olmadan yasama dokunulmazlığına sahip olanların geriye dönük olarak dokunulmazlıklarının kaldırıldığı, esasen yasama dokunulmazlığı sebebiyle yargılanamamaları gerekirken yargılanıp mahkum edildikleri ve buna benzer sıralanabilecek alt hukuki sebeplerle Yüksek Adalet Divanı kararlarının hukukilikten yoksun olduğu, sanıkların dürüst yargılanma haklarının ihlal edildiği, olağanüstü kanun yolları vasıtasıyla yargı kararlarında bulunan esasa müessir hatalar düzeltilmesi gerekirken farklı bir yöntemin izlendiği, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311 ila 323. maddelerinde düzenlenen hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi adlı olağanüstü kanun yolunun gözardı edildiği, oysa “Hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi nedenleri” başlıklı CMK m.311 ile “Duruşma yapılmaksızın yenileme isteminin incelenmesi” başlıklı CMK m.322/1 uyarınca hükümlü vefat etmişse mahkemenin yeniden duruşma yapmaksızın gerekli delilleri topladıktan sonra hükümlünün beraatına veya yargılamanın yenilenmesi isteminin reddine karar verebileceği, Anayasa m.148/6’da da bu yargılama yetkisinin Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesine tanındığı, “hukuk devleti” ilkesi gereğince kesinleşmiş yargı kararlarında tespit edilen esaslı hataların düzeltilmesi yolunun yargılamanın yenilenmesi ile mümkün olabileceği kuralının gözardı edilemeyeceği tartışmasızdır. Ancak belirtmeliyiz ki; yargılamanın yenilenmesinin kabule değer görülebilmesi ve hüküm sonucunun değişebilmesi için CMK m.311/1’de altı bent halinde sayılan sebeplerden en az birisinin varlığının tespiti gerekir. Bu sebeplerden birisi olmadığı takdirde, ya yargılamanın yenilenmesi kabule değer görülmez veya görülse bile talep reddedilmek suretiyle ilk hüküm varlığını korur. CMK m.311’e göre; ya duruşmada kullanılan ve hükmü etkileyen bir belgenin sahteliği veya esasa etkili tanık veya bilirkişi beyanının gerçek dışı olduğu veya hükme katılan hakimlerden birisinin görevinden kaynaklanan yetkisini kötüye kullandığının tespiti veya ortaya yeni olay veya yeni delillerin çıkması halinde, yargılamanın yenilenmesi talebi esastan kabul edilir. Somut olayda, “yargılamanın yenilenmesi” adlı olağanüstü kanun yolunun tatbik edilmediği görülmektedir.

Bu açıklamalarımıza rağmen somut olayda yasa düzenlemesi yoluna gidildiği, 1924 Anayasası’nda yapılan eski değişikliklerin, bu defa Anayasa m.175 tatbik edilmeksizin olağan yasa çıkarma yöntemi kullanılarak ve geriye dönük olarak 7248 sayılı Kanunla yürürlükten kaldırıldığı, siyaseten ve vicdanen bu Kanunda bir sakınca görülmese de, örnek olma ve “hukuk devleti” ilkesi bakımından ciddi sakıncaların bulunduğu, ileride bunların başka yasa düzenlemelerine örnek teşkil edebileceği, yine benzer bir hatanın “geriye dönük kaldırma” usulüyle 1982 Anayasası’nın Geçici 15. maddesi bakımından da yapıldığı, yine buna benzer bir hatanın 1982 Anayasası’na eklenen Geçici 20. madde ile bir kısım milletvekilinin 20.05.2016 tarihi itibariyle TBMM’ye gönderilen veya ulaşan dosyaları yönünden yasama dokunulmazlığının geriye dönük olarak kaldırılmasında da görüldüğü, tüm bunların Anayasaya, hukukun evrensel ilke ve esaslarına aykırı olduğu, her ne kadar 12.06.1960 tarihli ve 1 sayılı Kanun ile 1982 Anayasası’nın Geçici 15. maddesinin zaten hukukun evrensel ilke ve esasları ile bağdaşmadığı söylense de, bunları kaldırmanın ve o dönemlerde yapılan tasarruflar ile yargı kararlarının bertaraf edilmesinin yolunun Anayasa değişikliğine gitmek ve kanun çıkarmakla geçmişe dönük olarak sağlanamayacağı, sağlansa bile bu anlayışın “kanun devleti” anlayışına uygun düşüp, “hukuk devleti” ilkesiyle bağdaşmayacağı, sembolik ve geriye dönük hataların düzeltilmesi olarak yapılan nitelendirmelerin de vicdani olup, belki toplumsal barışa hizmet edeceği belirtilse de hukukilik sakıncalarını taşıyacağı bilinmelidir.

Toplam üç maddeden ibaret 7248 sayılı Kanunun çıkarılmasına dayanak olarak, 22.05.1987 tarihli ve 3374 sayılı “İade-i İtibar” olarak nitelendirilebilecek Kanunun gösterildiği, bu yeni Kanunla eski başbakanlardan Adnan Menderes ve eski bakanlardan Fatin Rüştü Zorlu ile Hasan Polatkan’ın mahkumiyetlerine karar veren Yüksek Adalet Divanı’nın kullandığı yetkilerin hukuki dayanağını oluşturan ve hala yürürlükte olduğu kabul edilen 12.06.1960 tarihli ve 1 sayılı Kanun hükümlerinin geçmişe dönük olarak yürürlükten kaldırılmasının ve bu hükümlerin yürürlükten kaldırılması ile birlikte hükümsüz hale gelen yargı kararlarından kaynaklanan tüm maddi ve manevi sakınca ve zararların ortadan kaldırılmasının amaçlandığı, bu sebeple mahkumiyet kararlarının “yok” sayılmak suretiyle adli sicil ve her türlü arşiv kayıtlarının silinmesinin ve bu kararlardan kaynaklanan tüm zararlarının giderilmesinin önünün açılmasının amaçlandığı görülmektedir.

Doktrinde Prof. Dr. Kemal Gözler “Yürürlükte Olmayan Bir Kanun Yürürlükten Kaldırılabilir mi? 23 Haziran 2020 Tarih ve 7248 Sayılı Kanun Hakkında Eleştiriler” başlığı altında konuyu ayrıntılı şekilde incelemiştir[1].

Buna göre Gözler’in; 7248 sayılı Kanunun iki maddesinde toplam dört ciddi hatanın yapıldığını, yürürlükte olmayan 12.06.1960 tarih ve 1 sayılı Kanunun bazı hükümlerinin 7248 sayılı Kanunla yürürlükten kaldırıldığını, oysa 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesinin 1. fıkrası ile 12.06.1960 kabul tarihli ve 1 sayılı Kanunun yürürlükten kaldırıldığını, bu nedenle yürürlükten kaldırılmış bir kanunun, özellikle de Anayasa değişikliği içeren kanunun sonradan tekrar ve “Anayasanın değiştirilmesi, seçimlere ve halkoylamasına katılma” başlıklı 1982 Anayasası m.175’e aykırı usulle, yani Anayasa değişikliğine gidilmeksizin kaldırılmasının mümkün olamayacağı, 7248 sayılı Kanunun TBMM tarafından yüksek bir oranla ve katılanların oybirliği ile kabul edilmesinin de sonucu değiştirmeyeceğini, kaldı ki oylama usulünde de hukuka aykırılık bulunduğunu, bir an için 1 sayılı Kanunun yürürlükte olduğu düşünülse bile bu Kanunun Anayasa ile ilgili olması sebebiyle ancak Anayasa değişikliği yoluyla kaldırılabileceğini, ancak 7248 sayılı Kanunun “olağan yasalaştırma” yöntemi ile kabul edildiğini, “hukuk devleti” ilkesine aykırı olarak geçmişe etkili düzenleme yapılamayacağını ve Yüksek Adalet Divanı kararlarının geçmişe dönük kaldırılmasına ilişkin 7248 sayılı Kanun yerine, bunun sadece TBMM’nin “parlamento kararı” şeklinde bir irade açıklaması olabileceğini, bu sebeple 7248 sayılı Kanunun bağlayıcı hukuk kuralları barındırmaktan ziyade, Yüksek Adalet Divanının kuruluşu ile bu Divan tarafından yapılan yargılamaların yanlış bulunduğunun TBMM tarafından ilan edileceğini, bu şekilde bir irade açıklaması hukuki sonuç doğurmasa da, “parlamento kararı” olarak sembolik ve irade beyanı niteliği taşıyacağını ifade ettiği görülmektedir.

Prof. Gözler’in Anayasa Hukuku açısından gündeme getirdiği görüşlere umumiyetle katılmakla birlikte, geriye dönük yasa düzenlemelerinin kişi hak ve hürriyetleri lehine olduğu hallerle sınırlı olmak üzere farklı düşündüğümüzü, esasen bu farklılığımızın Ceza Hukuku ile Ceza Yargılaması Hukukunun ilke ve esaslarında kaynaklandığını, Ceza Yargılaması Hukukunda da tükenmiş işlemler yönünden şüpheli veya sanık aleyhine geçmişe dönük yasa düzenlemeleri yapılamayacağı, fakat özellikle Ceza Hukukunda lehe düzenlemeye gidilebileceği, hatta tartışmalı olmakla birlikte benzer düşüncenin Ceza Yargılaması Hukuku bakımından da savunulduğu, bu nedenle geçmişe etkili kişi lehine düzenlemelerde isabet olabileceği, fakat bu yolla yargı kararlarının kaldırılmasının mümkün olamayacağı, çünkü yargı kararlarının ne şekilde bozulup kaldırılabileceğine dair kanun yollarının ve bunlara ilişkin kuralların 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 260 ve devamı maddelerinde düzenlenip sayıldığı, ancak bu maddelerde gösterilen yol ve yöntemlerle bir yargı kararının denetlenebileceği, değiştirilebileceği veya kaldırılabileceği, bu kabulün “kuvvetler ayrılığı” ilkesi ile bu ilkeyi destekleyen Anayasanın 2, 9 ve 138. maddelerine uygun olduğu, özellikle Anayasa m.138/4’ün gözardı edilemeyeceği, bu hükümde aynen, “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.” hükmüne yer verildiği, Yüksek Adalet Divanı’nın Anayasa m.37’ye aykırı kurulmasının sonucu değiştirmeyeceği, kaldı ki bu Mahkemenin 1924 Anayasası döneminde ve bu Anayasayı olağanüstü şartlar altında değiştiren 12.06.1960 tarihli ve 1 sayılı Kanunla kurulduğu, kuruluşu ve yargılama usulleri ile ilgili tüm hukuka aykırılıklara rağmen verdiği kararların bir yargı kararı sayılıp bugüne kadar etkisinin korunduğu, şimdi ise bu hukuka aykırı yargı kararlarını bertaraf etme yolunun, Anayasa m.138/4 gereğince yasama ve yürütme organları ile idari makamlarca işletilmesinin imkansız olduğu, yargılanan sanıkların sıfatları itibariyle Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesi’nde yargılanmalarının gerektiği bilinmelidir.

Sayın Gözler’in; bir an için 1 sayılı Kanunun yürürlükte olduğu durumda da 7248 sayılı Kanununda sağlanan oybirliğinin 1 sayılı Kanunu yürürlükten kaldırmak için yeterli olmayacağı, bunun için Anayasa değişikliğine gidilmesi gerektiği ve TBMM’nin bu irade beyanının bir kanunu değil sadece hukuki sonuç doğurmayan “parlamento kararı” şeklinde itirazlarının teorik temele sahip olmakla birlikte sonuca etkili olmadığını belirtmek isteriz.

Kanaatimizce burada; tartışmanın 1961 Anayasası’nın Geçici 4. maddesinin 1. fıkrası ile yürürlükten kaldırılan 1 sayılı Kanunun tekrar yürürlükten kaldırılmasının mümkün olamayacağı savunması tartışmasız olmamakla birlikte 1 sayılı Kanunun uygulanıp tükendiği, fakat bu konuda 1961 Anayasası’nın Geçici 4. maddesinin 1. fıkrasının daha güçlü gerekçe olma özelliğini taşıdığı, 1 sayılı Kanun 1961 yılında kaldırıldığından, tekrar ve geçmişe etkili kaldırılmasının hukuk tekniği açısından mümkün olmadığı, buna muadil olabilecek bir başka hukuki sebebin de kesinleşmiş yargı kararları ile ilgili hukuka aykırılıkların düzeltilmesinin ve bu kararların sonuçlarının değiştirilmesinin yolunun, Anayasa m.138/4ün açık hükmü karşısında TBMM tarafından çıkarılacak kanunla veya yürütme organının tasarrufu ile mümkün olamayacağı, “Kararlar” başlıklı 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un Dokuzuncu Bölümünde yalnızca yargılamanın yenilenmesine yer verilip, CMK m.308’de düzenlenen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisi ile CMK m.309 ve 310’da tanımlanan kanun yararına bozma adlı olağanüstü kanun yolları öngörülmediğinden bu yollara başvurulamayacağı, esasen Yüksek Adalet Divanı kararları kesin olmaları itibariyle kanun yararına bozma başvurusuna elverişli gözükse de, hem kuruluş Kanununda bir üst yargı mercii olarak tanımlama yapılmaması ve hem de bu tür bir yolun 6216 sayılı Kanununda da gösterilmemiş olması sebebiyle bu yolun kullanılamayacağı, Yüksek Adalet Divanı’nın 15 Eylül 1961 tarihli kararlarının ancak 6216 sayılı Kanunun “Yargılamanın yenilenmesi” başlıklı m.67/1 gereğince ve bu olağanüstü kanun yoluyla ilgili 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu uygulanmak suretiyle ortadan kaldırılabileceği, hükümlüler vefat ettiklerinden Yüce Divan’ın yeniden duruşma yapmaksızın gerekli delilleri topladıktan sonra ancak hükümlülerin beraatına karar verebileceği, bu andan itibaren hükümlülerin adli sicil ve her türlü arşiv kayıtlarının silinebileceği, Yüksek Adalet Divanı tarafından gerçekleştirilen hatalı yargılamalardan dolayı ortaya çıkan maddi ve manevi zararların giderilmesinin gündeme gelebileceği, bu konuda CMK m.141 ila 144. maddeleri ile hatalı mahkumiyetlerden kaynaklanan diğer zararların genel hükümler tatbik edilerek veya 7248 sayılı Kanunla kurulacak Komisyon yoluyla giderilebileceği, bu Komisyona karşı yargı yoluna başvurulabileceği, bu konuda Danıştay’ın yetkili sayıldığı, bu yönden Sayın Gözler’in 7248 sayılı Kanundan ziyade TBMM’nin bir irade açıklamasını gösteren “parlamento kararı” tespitine iştirak etmediğimizi, pekala Yüksek Adalet Divanı kararlarının kaldırılması yerine bu kararlardan hatalı olanların yargılamanın yenilenmesi yoluyla tespiti sonrasında işletilecek süreçle ilgili Anayasa değişikliğine gidilmeksizin ve kanunla özel bir yöntem belirlenebileceği, bu noktada önemli olan bu yöntemin tatbiki suretiyle verilen kararlara karşı yargı yolunun açık tutulması olduğu, bunun da 7248 sayılı Kanunda öngörüldüğü, 7248 sayılı Kanunun 1. maddesi ile Geçici 1. maddesinin 1. fıkrasının hukuka ve yukarıda gösterdiğimiz usule aykırı olduğunu, yine bu kapsamda Kanunun 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinin de kişi lehine olma yönünden değil, fakat geriye dönük yargı kararlarını kaldırma bakımından kabul edilemeyeceği, 7248 sayılı Kanunun diğer hükümlerinde sakınca olmadığı, Yüksek Adalet Divanı kararlarının esasen yargılamanın yenilenmesi başlıklı olağanüstü kanun yolu kapsamında düzeltilebileceği, bu konuda genel kuraldan ve “kuvvetler ayrılığı” ilkesi ile Anayasa m.138/4’den sapılmaması gerektiği, bu şekilde devam eden istisnai uygulamaların “hukuk devleti” ilkesine zarar vereceği, özellikle kesinleşmiş yargı kararlarına yasama ve yürütme organları ile idari makamlar tarafından müdahale edilmesinin önünü açabileceği sonucuna varılmıştır.

(Bu köşe yazısı, sayın Prof. Dr. Ersan ŞEN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.

-------------------------------------

[1] Bkz. Kemal Gözler, “Yürürlükte Olmayan Bir Kanun Yürürlükten Kaldırılabilir mi? 23 Haziran 2020 Tarih ve 7248 Sayılı Kanun Hakkında Eleştiriler”, Türk Anayasa Hukuku Sitesi, www.anayasa.gen.tr, (27.06.2020).

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.