Çalışmayı özetleyen raporda, kimlikler, din ve vicdan özgürlüğü ve kuvvetler ayrılığı başlıklarının yanı sıra, yeni anayasanın yapım yöntemi ve yeni anayasanın temel ilke, kurum ve kuralları başlıkları ile birlikte beş alanı kapsayacak bir yuvarlak masa toplantıları dizisi başlatıldığı, yeni bir anayasa yazmayı değil, yeni anayasaya giden yolda en temel konularda fikirler demetini ortaya çıkarmayı amaçlayan bu çalışmanın, 11 toplantıda toplam 22 akademisyen ve kanaat önderini biraraya getirdiği belirtildi.
    
Türkiye'nin mevcut politik şartlarında, ancak 2011 milletvekili genel seçiminden sonra yapılması beklenebilecek olan yeni anayasanın yapım sürecinin kolaylaştırılması için ''güven artırıcı tedbir'' olarak adlandırılabilecek bir dizi tedbir alınması gerektiği belirtilerek, şöyle denildi:
    
''Milletvekili genel seçiminde geçerli olan yüzde 10'luk ülke barajı yüksektir ve 2011 seçiminde daha düşük bir baraj uygulanması yeni anayasayı kabul edecek parlamentonun temsil gücünü artırır. (Bu asgari önerinin ötesine geçen bazı katılımcılar bu tedbiri yeni anayasa yapım sürecinin olmazsa olmaz bir koşulu olarak görmekte ve yeni anayasayı yapacak bir meclisin seçiminde barajın tamamen kalkması gerektiğini dile getirmektedir).
    
İfade özgürlüğünü sınırlayan ceza mevzuatındaki bir dizi kanun hükmü değiştirilmeli ve yeni anayasa tartışma süreci, ifadenin özgür olduğu bir atmosferde cereyan etmelidir.
    
Örgütlenme özgürlüğü de, ifade özgürlüğü için yukarıda yapılan tespite uygun olarak aşırı sınırlamalardan arındırılmalı ve özellikle siyasi partiler mevzuatı liberalleştirilmelidir''
    
Rapora göre, yeni bir anayasa hazırlanması ihtiyacının 1982 Anayasası'nın temel felsefesiyle ilgili sorundan kaynaklandığı göz önünde tutularak, yeni anayasa devlet odaklı değil birey ve insan odaklı bir felsefeyle kaleme alınmalı, meşru olan-olmayan düşünce ayrımı yapmamalı ve ideoloji bakımından tarafsız olmalı, toplumun en büyük beklentisi olarak tespit edilen eşitlik ve adalet kavramları, özgürlükle birlikte anayasanın değerler sistemini oluşturmalı, yeni anayasa milliyetçiliğe yer vermemeli, çoğulcu bir felsefeye sahip olmalı ve farklı kimliklere hak temelli yaklaşmalı, vatandaşlığın tanımlanmasında ''Türklük'' kavramına yer verilmeden, vatandaşlık bağı devletle birey arasındaki anayasal bir ilişki olarak tanımlanmalı.

-BAŞÖRTÜSÜ-
    
Temel hak ve özgürlüklerle ilgili taraf olunan uluslararası sözleşmelerin iç hukukta uygulanmasını sağlayacak ek tedbirler alınması gerektiği de önerilen çalışmaya göre, yabancıların anayasal statüsü yeniden ele alınmalı, belli koşullarla yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı başta gelmek üzere, yabancıların haklar ve özgürlükleri gözden geçirilmeli.
    
''Yeni anayasa, başörtüsü ile ilgili görüş ayrılıklarının çözüme kavuşturulmasında bir fırsat olarak değerlendirilmelidir'' ifadesine yer verilen çalışmada, üniversite öğrencilerinin, milletvekillerinin, öğretim üyelerinin ve belli kurallar dahilinde kamu görevlilerinin başörtüsü kullanmalarına engel bir gerekçe bulunmadığı, bununla birlikte hakim, savcı, polis, asker gibi devletin egemenlik yetkisini doğrudan kullanan ve tarafsızlığın öne çıktığı meslekleri icra eden kamu görevlilerinin; çocukların etkiye açık olmaları nedeniyle okul öncesi eğitim, ilk ve orta öğretimde görev yapan eğitimcilerin; reşit olmamaları sebebiyle, üniversite öncesi eğitim alan öğrencilerin din veya inancı belli eden simgeler taşımasının uygun olmadığı tespiti yapıldı.
    
İnsan haklarının ayrılmaz bir parçası olan kültürel hakların, yeni anayasada ayrı bir hak grubu olarak ayrıntılı biçimde yer alması gerektiğine işaret edilen raporda, bu adımın, kimlikler temelinde ortaya çıkan bir dizi önemli sorunun çözümüne katkı sağlayacağı da ifade edildi.
    
Anayasanın kişinin özel yaşam hakkını sadece aile ve ev yaşamı çerçevesinde değil kamusal yaşama taşan kısmıyla da düzenlemesi, devlet memurları için geçerli olan grev yasağını kaldırması ve uluslararası standartlara uygun şekilde düzenlemesi, vicdani ret hakkı, bireyin kişisel özerkliği, çevre hakkı, bilgi edinme hakkı gibi hakları tanıması gerektiği de belirtilen raporda, yeni anayasanın 1982 Anayasası'nda yer alan gençliğin korunması, sporun geliştirilmesi gibi, devlet otoritesini birey karşısında güçlendiren düzenlemelere yer vermemesi gerektiği vurgulandı.
    
-CUMHURBAŞKANI SEÇİMİ-
    
50 sayfalık çalışmada ele alınan bazı öneriler şöyle sıralandı:
    
-Siyasi parti faaliyetlerinin finansmanına anayasada mutlaka değinilmeli ve bu alan yasayla ayrıntılı bir biçimde düzenlemelidir. Devlet siyasi partilere hakkaniyete uygun bir şekilde mali yardımda bulunmalıdır. Siyasi partilerin mali denetimine ilişkin mevcut çerçeve güçlendirilmelidir.
    
-Yeni anayasada parlamenter sistem benimsenmelidir. Cumhurbaşkanı bugün parlamenter sistemin özelliklerine uygun olmayan bir biçimde geniş yetkilere sahiptir; bu yetkiler sınırlandırılmalıdır. Parlamenter rejim çoğulcu hale getirilerek işletilmeye devam etmelidir ve yeni anayasada mevcut sistemin doğurabileceği olası tıkanıklıkları giderebilecek mekanizmalar öngörülmelidir. Bu noktada, gelecekte parlamenter sistemde kilitlenme riski doğurabileceğinden, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi usulünden vazgeçilerek parlamento tarafından seçilmesi usulüne geri dönülmesi bazı katılımcılar tarafından önerilmiş, diğer katılımcılar ise yetkileri azaltılmış cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi usulünün devam etmesi gerektiğini ifade etmiştir.
    
-Demokrasinin yerel düzeyde güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu yaklaşım, yerel yönetimlerin etkinlik ve verimliliğini artıracağı gibi, özellikle Güneydoğu'ya hakim olan Kürt sorununun ve diğer kimlik sorunlarının çözümüne katkı sağlayabilecektir. Yerelleşmenin artırılması koşuluyla üniter yapının güncel ihtiyaçlara cevap verebilmesi mümkün olsa da üniter devlet ilkesinin esnetilmesi ile ortaya çıkan bölgeli devlet yapısı da tartışılabilir.
    
-Türkiye'deki laiklik anlayışı, müdahaleci karakteri ve devletin dinlere, mezheplere ve inançsızlığa eşit mesafede konumlanmamış olması dolayısıyla Batı tipi laiklikten ayrışmaktadır. Bu kapsamda 1982 Anayasası'nın din ve vicdan özgürlüğünün kötüye kullanılması yasağını düzenleyen 24. maddesinin son fıkrası, dini inancın her türlü sosyal görünümünü yasaklamaya müsait olması nedeniyle yeni anayasada yer almamalıdır. Bu hükmün yerine İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 9. Maddesinde yer alan inanç özgürlüğüne ilişkin sınırlama nedenleri kabul edilebilir.
    
-Nüfus kağıtlarında din hanesi bulunmamalıdır. Bunun uygulamada gerçekleşmesi için Anayasa'daki mevcut hükmün doğru olarak yorumlanması yeterli olduğu halde, yasama ve yargı organları tarafından bu şekilde yorumlanmamaktadır.
    
-Diyanet İşleri Başkanlığı'nın varlığına ve yapısına ilişkin görüşler farklılık göstermekle birlikte, katılımcıların tamamı Diyanet İşleri Başkanlığı'nın mevcut konumunu, laiklik ilkesine ve din ve vicdan özgürlüğüne aykırı bulmaktadır.
    
-Din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin ilköğretim okullarında zorunlu ders olarak yer alması hükmü yeni anayasada yer almamalıdır.
    
-Ulus kavramı hukuki nitelik taşımadığından, Anayasa'da "Türk Milleti" veya milliyetçiliğe atıf yapan ifadeler ve etnik çağrışımı olan vurgular yer almamalıdır.
    
-Anadilinde eğitim ve anadilin öğrenimi konularında adım atılması için gerekli toplumsal ve pedagojik (öğretmen yetiştirilmesi, müfredat hazırlanması vb.) altyapının oluşturulmasına ilişkin tedbirler alınmalıdır.
    
-SAVUNMA HARCAMALARI-
    
-Kuvvetli bir kimlik boyutu da bulunan temsilde adalet sorunun giderilebilmesi için yüzde 10'luk seçim barajının düşürülmesi gerekmektedir.
    
-Başkanlık sistemine geçiş, idarenin ve yürütme organının yapısının bu sisteme uyarlanmasını gerektirmektedir. Bu, kapsamlı ve yıllar alacak bir süreçtir ve ülkenin temel birçok sorunun çözümünü ikinci plana atabilecek ve erteleyebilecek niteliktedir. Yeni anayasa parlamenter sistemi benimsemelidir.
    
-Milli Güvenlik Kurulu anayasal bir kurum olmaktan çıkarılmalı, yeniden yapılandırılmalı, üye kompozisyonu değiştirilmeli ve görev alanı net çizgilerle belirlenmelidir.
    
-Askeri otoritenin seçilmiş organlara bağlı faaliyet yürütmesine dair demokratik ilkenin etkin işleyişinin, sadece yapısal bir değişiklikle sağlanamayacağını kabul etmekle birlikte, sivilleşme kapsamında gerekli bir adım olarak, Genelkurmay Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanmalıdır.
    
-Savunma harcamalarının denetimi Sayıştay tarafından etkin bir biçimde yerine getirilmelidir. Savunma harcamalarının özelliğinden kaynaklanacak ve olağan görülebilecek gizlilik önlemlerinin alınması ile birlikte, savunma harcamaları TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu tarafından da sıkı bir biçimde incelenmeli ve denetlenmelidir.
    
-Yüksek komuta kademesine atamalar Türk Silahlı Kuvvetleri'nin göstereceği belli sayıda aday arasından sivil otorite tarafından gerçekleştirilmelidir. Yüksek komuta kademesinde atama yetkisi silahlı kuvvetler ve sivil otorite arasında paylaşılmalıdır. Katılımcıların bir kısmı, Yüksek Askeri Şura'nın anayasal bir organ olmaktan çıkarılmasını önermiştir.
    
-Cumhurbaşkanının rolünün parlamenter sisteme uyarlanması çerçevesinde, Devlet Denetleme Kurulu kaldırılmalıdır.
    
-Yükseköğretim Kurulu yerine, üniversiteler arası planlama ve koordinasyondan sorumlu yeni bir yapı kurulmalıdır. Bu kapsamda akademik özgürlükler ve üniversitelerin özerkliği güvence altına alınmalıdır.
    
TÜSİAD'ın yeni anayasa önerisiyle ilgili gerçekleştirilen yuvarlak masa toplantılarının 22 katılımcısı şu isimlerden oluştu:
    
''Prof. Dr. Sibel İnceoğlu, Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Prof. Dr. Ergun Özbudun, Prof. Dr. Mithat Sancar, Yrd. Doç. Dr. Abdullah Sezer, Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, Prof. Dr. Nur Vergin, Prof. Dr. Serap Yazıcı, Dr. Hasan Ersel, Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, İlter Türkmen, Doç. Dr. Sultan Uzeltürk, Dr. Müge Ayan Ceyhan, Prof. Dr. Ali Çarkoğlu, Dr. Tarık Ziya Ekinci, Ümit Fırat, Fikret Toksöz, Prof. Dr. Mehmet Salih Yıldırım, Prof. Dr. İştar Gözaydın, Prof. Dr. Arus Yumul, Av. Kazım Genç ve İvo Molinas.''

Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki gelişmeleri değedlendirerek, ''acele tavırlar almaktan kaçınmak, sonradan zorluk yaratabilecek söylemlerin cazibesine kapılmamak gerek'' dedi.
    
Boyner, TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi (YİK) toplantısının açılışında yaptığı konuşmada, 40 yıl önce TÜSİAD'ın kurulduğu dönemdeki toplumsal, ekonomik, uluslararası koşullara değinerek, o dönemin, ekonomilerin daha kapalı kaldığı, soğuk savaş mantığının uluslararası siyasetin çerçevesini belirlediği, kuralların esnemediği bir dünya olduğunu anlattı.
    
40 yıl sonra bugün dünya ekonomisinin ilk küresel krizinin yaşandığını, dünya ekonomisindeki büyüme emarelerinin kırılgan olduğunu, Ortadoğu'da dalga dalga yayılan hak ve özgürlük isyanlarının tetikleyebileceği şokların etkisiyle ivmesini kaybedebileceğini söyleyen Boyner, ABD'nin güç ve prestij kaybına uğrama durumuyla karşı karşıya kaldığı, BRIC ülkelerinin ön plana çıktığı, ancak yükselen güçlerin dünya sistemi üzerinde siyaseten etkili olabilecek ya da sorumluluk üstlenebilecek kapasiteye sahip olmadığı, Batı dünyasının ise zayıflaması ve kendi içindeki anlaşmazlıklar nedeniyle rota belirleyemez durumda olduğu bir ortamda bulunulduğunu kaydetti.
    
Boyner, bugünün Türkiye'sinin küresel ekonomiyle eklemlenmiş, etrafındaki gelişmeleri etkileme imkanı olan, bu iddiayı taşıyan bir ülke haline geldiğini, ancak 40 yıl önce olduğu gibi temel bazı sorunları halletmesi gerektiğini ifade etti.
    
Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki gelişmelere de değinen Boyner, Tunus ve Mısır'da diktatörlükler nispeten kısa sürede yıkılmışken, diğer bölge ülkelerinde değişimin çok kanlı olabileceğinin Libya örneğinden de anlaşılabildiğini belirtti. Ümit Boyner, sözlerini şöyle sürdürdü:
    
''Yine de, uzun bir tarihsel perspektiften baktığımızda tanıklık ettiğimiz olay ve gelişmelerin tarihin akışına uygun olduğunu söylememiz gerekir. Küresel sistemin hem ekonomik hem siyasal bakımdan dışında kalmış ya da bırakılmış bir bölgenin insanları, nihayet kendi kaderlerini kontrol edebilecekleri, vatandaş olarak haklarına sahip çıkabilecekleri yönetim biçimlerini talep ediyorlar. Biz bu talepleri doğal, yerinde ve haklı buluyoruz. Çok farklı bir tarihe ve gelişme çizgisine sahip Türkiye'de de hala devam etmekte olan bir hak ve özgürlük arayışı var. Bölge insanlarının gıpta ile izlediği bir ülkenin vatandaşları olarak da bize düşen onlara destek vermektir.''
    
Libya'da huzurun bir an önce, daha fazla kan akmadan sağlanması ve ülkenin inşasına, kalkınmasına bir an önce yeniden başlanması dileğinde bulunan Boyner, Libya olaylarının, fırtınalı sularda dış politika yürütmenin zorluğunu gösterdiğine işaret etti.
    
Tüm ülkelerin pozisyonlarını sık sık gözden geçirmek zorunda kaldığı bir dönemden geçildiğini söyleyen Boyner, ''Bu durumda acele tavırlar almaktan kaçınmak, sonradan zorluk yaratabilecek söylemlerin cazibesine kapılmamak gerekiyor'' dedi.
    
Boyner, Türkiye'nin bölge ülkeleri açısından model olup olmayacağı tartışmaları konusunda ise şöyle konuştu:
    
''Yaşananlar, bölgede tek bir geçiş süreci yaşanmayacağını, farklı ülkelerin değişim ve dönüşüm yöntemlerinin farklı olacağını gösterdi. Türkiye'nin de bir model olmaktan çok deneyiminden yararlanılabilecek bir örnek oluşturacağına inanıyorum. Tarihsel deneyimimiz ve 200 yıllık modernleşme tarihimizin bizi getirdiği yerin önemi de burada yatıyor. Bölge ülkelerindeki halkların nihayet ellerine geçirdikleri bu fırsatı değerlendirirken Türkiye örneğinden yararlanmaları, bizim onların mücadelelerine destek vermemiz doğaldır. Ancak belirleyici olan, her ülkenin kendi yurttaşlarının iradesi olacaktır.''
    
-"TÜRK EKONOMİSİ BUGÜN DAHA SIHHATLİ"
    
Türk Sanayicileri ve İşadamladı Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi (YİK) Başkanı Erkut Yücaoğlu ise TÜSİAD YİK toplantısında yaptığı konuşmaya, Japonya'daki felaketin yaralarının bir an önce sarılmasını dileyerek başladı. Yücaoğlu, bir başka dileklerinin de başta Libya olmak üzere Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da huzurun ve demokrasinin daha fazla kan dökülmeden tesis edilmesi olduğunu kaydetti.
    
TÜSİAD'ın bu yıl 40 yaşını tamamlamış olmanın kıvancını yaşadığını ifade eden Yücaoğlu, istekli ve güçlü katkılarla böylesine başarılı bir 40 yılın yaşandığını söyledi.
    
Hem dünyada hem de bölgede Türkiye'yi yakından etkileyecek ekonomik, siyasi gelişmelerin ve yeni risk alanlarının oluştuğunu belirten Yücaoğlu, 1929 buhranından sonra dünyanın yaşadığı en büyük krizin atlatıldığını, ancak 2009'dan bu yana devam eden toparlanmanın çok kırılgan bir şekilde yürüdüğünün görüldüğünü anlattı.
    
Finansal sistemin çökmemesi için bütün gelişmiş ülkelerin kamu fonlarının devreye sokulduğunu ve dünya ekonomisinin uçurumun kenarından döndürüldüğünü anımsatan Yücaoğlu, ''Tabii bu yapılırken bütçe dengeleri altüst oldu. Bu nedenle önümüzdeki yıllarda bütçelerin çok daraltılmış bir çerçeve içinde yürütüleceğini ve bu nedenle büyümenin ciddi bir şekilde yavaşlayacağını düşünüyoruz'' dedi.
    
Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki olayların ise yeni siyasal gelişmelere yol açtığı gibi ekonomik dengeleri biraz daha bozacağını dile getiren Yücaoğlu, petrol ve gıda fiyatlarındaki artışa işaret etti.
    
Bu artışlardan dolayı birçok ekonomide enflasyon baskısının başladığını belirten Yücaoğlu, bu nedenle merkez bankalarının buna cevaben faiz artırması gündeme gelecekse, birtakım fonların gelişmiş ekonomilerden uzakta duracağının hesaba katılması gerektiğinin altını çizdi.
    
Yücaoğlu, ''Dünya ekonomisinde özellikle yabancı sermaye girişi yavaşlarsa Türkiye'de hedef alınan yüzde 4,5-5'lik büyüme hedefi de olumsuz etkilenecektir'' dedi.
    
Şu sıralarda enflasyonun düşük seyrettiğini hatırlatan Yücaoğlu, şöyle devam etti:
    
''Bu bizi mutlu ediyor. Ama yüksek üretici fiyatları, yüksek çekirdek enflasyon ileride genel enflasyon seviyesini artıracağının bir işareti olarak gözüküyor. Kasım ayından bu yana Merkez Bankası yeni politika girişimiyle yola çıktı. Bunun sonucu sıcak para girişi yavaşladı. Türk Lirasındaki değer artışı bir miktar kontrol altına girdi. Fakat kredilerdeki büyüme istenilen seviyeye düşürülemedi. Burada beklentimiz, yeniden munzam karşılıklarının kısılması ve belki de bu yıl içinde gösterge ve politika faizlerinin artık yükselişe geçmesi. Bunu iş alemi olarak biz zaten hissediyoruz. Bugün bizim talep ettiğimiz kredi faizlerinde bir artış başlamıştır. Kuzey Afrika'daki gelişmelerle ilgili müteahhitlik gelirlerinde azalma beklenmektedir. Artan petrol fiyatları da ithalat faturamızı yükseltecektir.''
    
Japonya'daki felaketin sonuçlarını tahmin etmenin mümkün olmadığının belirten Yücaoğlu, şu ana kadar Japon Merkez Bankasının müthiş bir likiditeyi piyasaya sunduğunu hatırlattı.
    
Yücaoğlu, ''Bütün bu bahsettiğim risk alanları aslında, Türk ekonomisinin bugün daha sıhhatli olduğu ve ekonomik dengelerin de daha iyi yönetildiği gerçeğini değiştirmiyor. Hakikaten Türkiye makroekonomik istikrarsızlıkları geride bıraktı. Buna inanmak istiyoruz'' dedi.





AA